Sabahın ilk ışıkları otobüsün kirli camından içeri süzüldüğünde Okmeydanı’ndan Haliç’e doğru yol alıyorduk. Trafik yavaşladı. Dayanılmaz hale gelen kesif kokuyu muavinin limon kolonyası bastırdı. Ünlü Topkapı Otogarı’nda herkes derin bir nefes aldı. Taksim’e aktarma yapmak için Suriçi’nde kırmızı körüklü otobüs hazırdı.
80’lerin sonu… Yolculuğumun en çok İstiklal Caddesi bölümü zihnimde yer etmiş. Şaşkınım! Taksim’den Dolapdere’deki üniversiteye kayıt için yürürken Divan Oteli’nin köşesindeki kafede Attila İlhan’a gözüm ilişiyor. Gerçekten o mu diye birkaç kez geri döndüğümü hatırlıyorum.
Görmeden sevdiğim İstanbul’u en az filmler kadar İlhan’ın şiirlerinden de tanımıştım. Tercüman ve Cumhuriyet birlikte ünlü şairin aralarında Tarık Buğra’nın da olduğu saygın bir yazar kadrosuyla çıkardıkları popüler edebiyat dergisi Cönk çantamdan eksik olmazdı.
Şair Attila İlhan’ın popüler çıkışları ünlüydü. Senaryosunu yazdığı ‘Yarın Artık Bugündür’ 1987 yılında TRT 1’de yayınlandığında izlenme rekorları kırmıştı. Dizinin yazarını her gün okula gidip gelirken görmenin keyfiyse başkaydı.
Dizide Tıp Fakültesi’ni bitiren Zeynep ‘şark görevi’ için ücra bir Anadolu kasabasına, Yanıkhan’a giderek memleketle yüzleşiyordu. Varlıklı bir ailenin kızı olarak bıraktığı ışıltılı hayat, yuvası, sevgilisi, arkadaşları ve dostları çok sevdiği İstanbul gibi geride kalmıştı. Yalnızlık, çaresizlik ve cehaletle baş başaydı…
O da mecburi hizmet, tehcir veya sürgünle İstanbul’u terk edenlerin yaptığı gibi hep bir gün tekrar bıraktığı hayata döneceğini ve kaldığı yerden devam edeceğini hayal ediyordu. Issızlık, kar fırtınaları, kurt ulumaları, kem bakışlar başka bir dünyada olduğunu hatırlatsa da aklı İstanbul’da kalmıştı.
Ama karalar bağlamadı Zeynep. Kendini sürüldüğü mecburi hizmet ikametgahında insanlara hizmet ederken buldu. Kaza yapmış yolcuları, acile gelen hastaları, aşı zamanı gelen bebekleri kendine dert edindi. Reşat Nuri’ni Çalıkuşu’ndaki Feride misali taşranın derdine ortak oluyor, yaralarını sarıyordu.
Fakat ortam insanı çürütüyordu. Taşrada yaşamak çürümeye karşı da direnmek demekti.
‘Hangi Türkiye’ insanlarına benzer ızdırapları yaşatmadı ki…
İstanbul’un taşrasına attığı son nesil de azade kalmayacak bu durumdan. Öyle ya, İstanbul’dan sonra her yer taşra sonuçta…
Kabul etmek gerekir ki, kendi ellerimizle bir ömür vererek inşa etmeye çalıştığımız cennetimizden kovulduk. Bu yüzden Zeynep’in yalnızlığı bize aşina. Huzurlu evlerimiz, nezih çalışma ortamlarımız, büyük ailemiz, arkadaşlarımız, dostlarımız İstanbul kadar uzak.
Mesele çiçeği burnunda genç doktorun kalp ağrılarını taşıyıp taşımadığımız.
Kanayan yaralara merhem olmakta belki de çok yetersiz kaldık. Her biri hapishane köşelerinde kendi kaderini yaşayan meslektaşlarımız, onların aileleri ve çocuklarıyla ilgili yapacaklarımız bu kadar olmasa gerek. Geçtiğimiz günlerde ‘portre’si yayımlanana kadar içerde mi, dışarda mı olduğu eski mesai arkadaşları, editörleri, yöneticileri tarafından bilinmeyen Murat Uçar’a dair ilgisizlik utancını daha ne kadar taşıyabiliriz?
Yıllarca Zaman’ın Ankara temsilciliğini yapmış Mustafa Ünal’ın hapishaneden yazdığı ve oğlunun paylaştığı bir mektubun ‘word dosyası’na aktarmaya bile üşenilerek haber yapılmasını neyle telif edebiliriz? Aradan iki yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen henüz biyografileri ve portreleri yazılmayan arkadaşlarımızla bir gün yüz yüze geldiğimizde onlara ne anlatacağız?
Ya çıkardığımız gazeteleri yıllar boyu bir değil, birkaç tane alan vefalı okuyucularımız? Ötekileştirici kısaltmalarla suçlasalar da, hak etmedikleri yaftalarla karalasalar da onlar bizim okuyucumuzdu. Öğretmen, doktor, memur, esnaf yüz binlerce insan zorlu imtihanlardan geçerken taşraya sığınmış özgür gazetecilerin yapabilecekleri bu kadar mı olmalıydı?
Onlar en zor günlerimizde sadece okuyucu olarak değil, gazetemizin önüne gelerek de bizimle birlikte gaza, copa maruz kaldı. Bugünkü başörtülü züppeler gibi ‘faillingstars’ performansı yapmıyorlardı, gerçekten yerlerde sürükleniyorlardı.
Kısmen korunaklı ‘mikro cemaatimiz’den bahar müjdeleri vermekten, gelecek muştulamaları yapmaktan, yarın kıssaları anlatmaktan çok gazetecilerin görevi bugünün öykülerini yazmak değil mi? Muhayyel mutlu güzel günler gibi gazetecilik sorumluluklarımızı da ertelemiyor muyuz?
Sadece Zaman 1 milyon satıyordu. Sadece İstanbul ve Ankara’da yüzlerce gazeteci boynuna asılı mavi ipli kartı muhabir, foto muhabiri, editör, direktör olarak okutuyordu aydınlık ve ferah ofislerine girerken. Şimdi neredeler?İçeridekilerin yeri belli, biliyoruz. Ya dışardakiler…
Gazetecilik bizim için sadece geçim kapısı mıydı, heves miydi, havası ve imkânları bol bir meşgale miydi?
Yarın Artık Bugündür’de ünlü karakter oyuncusu ‘kötü adam’ Ali Şen gibi söylemek gerekirse, “Gönül sırça bir saraydır, kırıldı mı onarılmaz”.
Tarih sadece kötü bildiklerimizi değil, her şeyi, hepimizi yazıyor!
Umutular ‘silsile-i sükut-u hayal’ olmak üzere.
[Selahattin Sevi] 19.9.2018 [Kronos.News]
Yarın artık bugündür [Selahattin Sevi]
Adalet Bakanlığı: Hapishanedeki işkence kamuoyunu ilgilendirmez
CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, 29 Ağustos 2018’de bilgi edinme yasası kapsamında Adalet Bakanlığı’na “Son 10 yılda cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere işkence ve kötü muamele yaptığı gerekçesi ile hakkında soruşturma açılan personel var mıdır?” diye sordu. Bakanlık buna verdiği yanıtta “Kurum içi uygulamalara ilişkin bilgi ve belgeler kamuoyunu ilgilendirmez” dedi.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Hakverdi, bakanlığın verdiği yanıta ilişkin şunları söyledi:
“Tutuklu ve hükümlüler ile ailelerinin cezaevinde işkence ve kötü muamele yapıldığı gerekçesi ile bakanlığa ve cezaevleri idarelerine verdiği şikâyet dilekçeleri sürekli artıyor. İlgili idari ve adli mercilerin bu şikayetleri dikkate alarak personel hakkında herhangi bir soruşturma başlatıp başlatmadığını öğrenmek için adalet Bakanlığı’na verdiğim bilgi edinmeye verilen ‘kamuoyunu ilgilendirmez’ yanıtı maalesef işkencecileri korur niteliktedir. İşkence ve kötü muamele insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suç olarak dünyanın her yerinden demokrasi ve insan hakları savunucularının takip ettiği bir konudur. Adalet bakanlığı işkence ve kötü muamele yapan personeli gizlemek ve korumak yerine gerekli soruşturmaları açarak bu durumu en şeffaf şekliyle kamuoyuyla paylaşmalıdır.”
Bakanlık, Hakverdi’nin “Cezaevlerinde idare tarafından engellenen ya da yasaklanan yazılı basın ve televizyon kanalları bulunmakta mıdır?” sorusuna ise “kurum güvenliğini tehlikeye düşüren ya da yararlı olmayan yayınlar…” şeklinde somut olmayan bir cevap verdi. Hakverdi, bu tarz ifadelerin ucu açık olduğuna dikkat çekerek, “Cezaevleri idaresi ve gözlem kurullarına keyfi yetki alanları bırakmakta böylelikle de hakkında toplatma ya da yasaklama olmayan yazılı basın, kitap ve TV kanallarının ve hükümlülere ulaşması keyfi olarak engellenmektedir” diye konuştu.
[Kronos.News] 19.9.2018
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Hakverdi, bakanlığın verdiği yanıta ilişkin şunları söyledi:
“Tutuklu ve hükümlüler ile ailelerinin cezaevinde işkence ve kötü muamele yapıldığı gerekçesi ile bakanlığa ve cezaevleri idarelerine verdiği şikâyet dilekçeleri sürekli artıyor. İlgili idari ve adli mercilerin bu şikayetleri dikkate alarak personel hakkında herhangi bir soruşturma başlatıp başlatmadığını öğrenmek için adalet Bakanlığı’na verdiğim bilgi edinmeye verilen ‘kamuoyunu ilgilendirmez’ yanıtı maalesef işkencecileri korur niteliktedir. İşkence ve kötü muamele insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suç olarak dünyanın her yerinden demokrasi ve insan hakları savunucularının takip ettiği bir konudur. Adalet bakanlığı işkence ve kötü muamele yapan personeli gizlemek ve korumak yerine gerekli soruşturmaları açarak bu durumu en şeffaf şekliyle kamuoyuyla paylaşmalıdır.”
Bakanlık, Hakverdi’nin “Cezaevlerinde idare tarafından engellenen ya da yasaklanan yazılı basın ve televizyon kanalları bulunmakta mıdır?” sorusuna ise “kurum güvenliğini tehlikeye düşüren ya da yararlı olmayan yayınlar…” şeklinde somut olmayan bir cevap verdi. Hakverdi, bu tarz ifadelerin ucu açık olduğuna dikkat çekerek, “Cezaevleri idaresi ve gözlem kurullarına keyfi yetki alanları bırakmakta böylelikle de hakkında toplatma ya da yasaklama olmayan yazılı basın, kitap ve TV kanallarının ve hükümlülere ulaşması keyfi olarak engellenmektedir” diye konuştu.
[Kronos.News] 19.9.2018
Nâfaka Hanzala!... [Safvet Senih]
Ülfetten nasıl kurtulabiliriz?” diye sorulan bir soruya cevap verirken M. Fethullah Gülen Hocaefendi, meseleyi çeşitli yönleriyle ele alıyor. Bir bölümünde şöyle diyor: “Ülfet, bir hastalık ve bakış zaafına, bağlı MARAZÎ BİR RUH HÂLETİDİR. Bu itibarla insanın, her şeyden önce hem şahsî gurur ve kibrini hem de cemaat enaniyetini bırakması lâzımdır. Bunları elden bırakmayan ‘Benim’ diyen bir insanın öbür âlemden gelen ‘Benim’ sesini duyması mümkün değildir. Tasavvufî ifadesiyle önce ‘benlik’ten’ vazgeçme sırları kazanılıp, sonra da Rabbin karşısında izafî ve âciz bir varlık ortaya konulmalıdır. Ülfetten kurtulmak için bu birinci şarttır.
“Ayrıca, ülfeti yırtmak bir ameliyat-ı fikriye ister. Okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan, her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır. Dahası, İslâm’a ait her şeyi ter ü taze olarak vicdanında duyacak ve O’nun aşkıyla yaşayacaktır. Düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır. Pek çoğumuz itibariyle, okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır. Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir.
“Büyüklere ait menkıbeleri okumak da ülfetten kurtulmak için yapılabilecek şeylerdendir. Mesela, bu konuda ashab-ı kirama dair yazılmış kitaplar okunabilir. Zira salih insanlar zikredildiği zaman ölmüş kalbler ihya olur. O büyük örnekler karşısında vicdanlar ürperir ve titrer. Onları tanıyan biri, büyüklükleri karşısında ‘Onlar nerde biz nerdeyiz?’ diye soracak ve kendisini çok ciddi bir muhasebeye zorlayacaktır. Önden çekici, arkadan itici faktörler olmadıktan sonra ülfet denen büyük belânın badiresinden kurtulmak çok zordur.
“Sahabilerden Hz. Hanzala İbn Rebî (r.a.), Efendimizin (S.A.S.) yanında duyduğu neşveyi başka zamanlarda duyamadığından ötürü kendisine ‘Hanzala münafık oldu!’ diyor, nifaktan endişe ettiğini söylüyordu. Bir gün yine bu duygular içindeyken Hz. Ebu Bekir’le karşılaştı. Onun böyle kederli halini gören de Hz. Ebu Bekir (r.a.) ne olduğunu sordu. Aldığı cevap ‘Hanzala münafık oldu!’ Hanzala daha sonra bu duygusunun sebebini de şöyle açıkladı. ‘Resul-i Ekrem’in huzurunda olduğumuzda Cennet ve Cehennem’den bahsediyor sanki onları görmüş gibi oluyoruz. Oradan ayrılıp evlâd ü iyal, çoluk çocuk, bağ ve bahçemize gidince gözümüzün önünden her şey siliniyor. Çarşıya çıktığımız zaman Allah ve Resulullah unutuluyor. Bu ise, münafıklık ve iki yüzlülükten başka bir şey değil.’
“Hz. Ebu Bekir, Hanzala’yı dinledikten sonra aynı duyguları kendisi de hissettiğinden ‘Vallahi, ben de aynı duyguları yaşıyorum’ der. Bunun üzerine beraberce gidip hallerini Efendimize (S.A.S.) açarlar. Allah Resulü, ‘Nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun ki, siz, benim yanımdaki hâli dışarıda da devam ettirip o durumunuzu koruyabilseniz, melekler aranıza iner, yollarda sizinle musafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazen öyle bazen böyle olması normaldir. (Bu münafıklık değildir) der (Ve bu son cümleyi üç kere tekrarlar.) (Müslim)
Allah Resulü, bunu derken sanki, “Ey Hanzala! Bir ekin gibi düşeceksin; düşeceksin ama ürperip kalkacaksın, ‘Ya Rabbi gaflet içine düştüm!’ diyecek yine O’na koşacaksın. Başka bir zaman yine bir gaflet seni bastıracak. Ayın, bulutların arkasında kaldığı gibi yine görünmeyeceksin. Fakat biraz sonra yine çıkacak ve koşacaksın. An olacak evlâd ü iyâlinle hemdem olacaksın, an olacak Rabbinle hemdem olarak mest ve sermest yaşayacaksın’ diyordur. Beşerin, sürekli o yüksek çizgide kalması zordur. Çünkü onun tabiatı böyledir; bazen ulvî âlemlerde dolaşırken bazen de tanınamayacak hale gelebilir.
“Tâbiîn imamlarından Abdullah İbn Ebî Müleyke diyor ki: Ashab-ı Kiram’dan otuz kadar insan tanıdım, hepsi de kendilerinde nifak alâmeti olduğu şüphe ve korkusunu taşıyorlardı. Bunların içinde Hz. Ömer ve Hz. Âişe (r. anhümâ) gibi büyük sahabiler de vardı. Hz. Ömer ki, Allah Resulü (S.A.S.) onun hakkında ‘Benden sonra peygamber olsaydı, Ömer olurdu”, buyurmuştur. (Tirmizi) Hz. Âişe, dinin bir çok hükmünü kendisinden öğrendiğimiz, ilmiyle bilinen bir sahabiydi.
“Bu zâtlar kendi haklarında endişe yaşıyorlarsa, bizim gibi sıradan müminlerin, kalbinin kasavetinden, gözünün yaşarmayışından, gece hayatının bulunmayışından, Rabbi ile münasebeti olmadan geçirdiği yirmi dört saatin şeytan hesabına geçmiş olacağını düşünmeyişinden endişe yaşaması evleviyetle gereklidir. Şayet bir insanın içinde, en azından ticarî hayatındaki bozulma karşısında duyduğu endişe kadar bir endişe yoksa, kendi münafıklığından endişe etmelidir. Bir mümine ben ‘münafık” diyemem; kendisi de demesin. Fakat Allah Resulü bazı emareleri, münafıklık alâmeti olarak saymıştır. Mümin bunlardan endişe duyup ürperdiği zaman bir bakıma ülfetten kurtulma adına kendisine bir yol ve yöntem arayacaktır.
“Efendimiz (S.A.S.) Hz. Huzeyfe’ye (R.A.) münafıklar hakkında bilgi vermişti. O, münafıkları ve bazı zuhur edecek fitneleri biliyordu. Hz. Huzeyfe, münafıkların cenaze namazlarına katılmıyordu. Hz. Ömer de (r.a.) onu takip ediyor, onun namazını kılmadıklarının namazına katılmıyordu. Bir gün Hz. Ömer’in iyi olarak tanıdığı birisinin cenazesi getirilir. Herkes namaza durmaya hazırlanırken Hz. Huzeyfe oradan ayrılır. Bunu gören Hz. Ömer hemen peşinden yetiştirir ve ona cenazenin münafıklardan olup olmadığını sorar. Cevap vermek istemeyen Huzeyfe’yi biraz zorlayınca ‘Evet’ cevabını alır. (İbn-i Esir) Her gün camide müminlerin arasında olan bir insanın İslâm’dan nasıl nasibi olmaz; ama olmamıştı işte!
“Bunu duyan Hz. Ömer’in endişelerini insan daha iyi anlıyor. Hz. Ömer gibi bir kâmet-i bâlâ bile bunu sorarken, acaba biz hayatımızda hiç endişe duyduk mu? Seccadeye başımızı koyup ‘Rabbim! Endişe ediyorum, ben de onlardan mıyım? Onlardan olmaktan Sana sığınırım’ endişesini izhar ettik mi? ‘Ey Kerim Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.’ diye inledik mi? Allah Resulünün (S.A.S.) durmadan tekrar ettiği ‘Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl’ duasıyla yalvarıp yakardık mı?” (Bahar Neşidesi)
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, havf ve recâ arasındaki dengeyi kurmamızı ama hep endişeli yaşamamızı tavsiye ederek bizleri ciddiyete ve dikkate sevk ediyor.
[Safvet Senih] 19.9.2018 [Samanyolu Haber]
“Ayrıca, ülfeti yırtmak bir ameliyat-ı fikriye ister. Okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan, her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır. Dahası, İslâm’a ait her şeyi ter ü taze olarak vicdanında duyacak ve O’nun aşkıyla yaşayacaktır. Düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır. Pek çoğumuz itibariyle, okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır. Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir.
“Büyüklere ait menkıbeleri okumak da ülfetten kurtulmak için yapılabilecek şeylerdendir. Mesela, bu konuda ashab-ı kirama dair yazılmış kitaplar okunabilir. Zira salih insanlar zikredildiği zaman ölmüş kalbler ihya olur. O büyük örnekler karşısında vicdanlar ürperir ve titrer. Onları tanıyan biri, büyüklükleri karşısında ‘Onlar nerde biz nerdeyiz?’ diye soracak ve kendisini çok ciddi bir muhasebeye zorlayacaktır. Önden çekici, arkadan itici faktörler olmadıktan sonra ülfet denen büyük belânın badiresinden kurtulmak çok zordur.
“Sahabilerden Hz. Hanzala İbn Rebî (r.a.), Efendimizin (S.A.S.) yanında duyduğu neşveyi başka zamanlarda duyamadığından ötürü kendisine ‘Hanzala münafık oldu!’ diyor, nifaktan endişe ettiğini söylüyordu. Bir gün yine bu duygular içindeyken Hz. Ebu Bekir’le karşılaştı. Onun böyle kederli halini gören de Hz. Ebu Bekir (r.a.) ne olduğunu sordu. Aldığı cevap ‘Hanzala münafık oldu!’ Hanzala daha sonra bu duygusunun sebebini de şöyle açıkladı. ‘Resul-i Ekrem’in huzurunda olduğumuzda Cennet ve Cehennem’den bahsediyor sanki onları görmüş gibi oluyoruz. Oradan ayrılıp evlâd ü iyal, çoluk çocuk, bağ ve bahçemize gidince gözümüzün önünden her şey siliniyor. Çarşıya çıktığımız zaman Allah ve Resulullah unutuluyor. Bu ise, münafıklık ve iki yüzlülükten başka bir şey değil.’
“Hz. Ebu Bekir, Hanzala’yı dinledikten sonra aynı duyguları kendisi de hissettiğinden ‘Vallahi, ben de aynı duyguları yaşıyorum’ der. Bunun üzerine beraberce gidip hallerini Efendimize (S.A.S.) açarlar. Allah Resulü, ‘Nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun ki, siz, benim yanımdaki hâli dışarıda da devam ettirip o durumunuzu koruyabilseniz, melekler aranıza iner, yollarda sizinle musafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazen öyle bazen böyle olması normaldir. (Bu münafıklık değildir) der (Ve bu son cümleyi üç kere tekrarlar.) (Müslim)
Allah Resulü, bunu derken sanki, “Ey Hanzala! Bir ekin gibi düşeceksin; düşeceksin ama ürperip kalkacaksın, ‘Ya Rabbi gaflet içine düştüm!’ diyecek yine O’na koşacaksın. Başka bir zaman yine bir gaflet seni bastıracak. Ayın, bulutların arkasında kaldığı gibi yine görünmeyeceksin. Fakat biraz sonra yine çıkacak ve koşacaksın. An olacak evlâd ü iyâlinle hemdem olacaksın, an olacak Rabbinle hemdem olarak mest ve sermest yaşayacaksın’ diyordur. Beşerin, sürekli o yüksek çizgide kalması zordur. Çünkü onun tabiatı böyledir; bazen ulvî âlemlerde dolaşırken bazen de tanınamayacak hale gelebilir.
“Tâbiîn imamlarından Abdullah İbn Ebî Müleyke diyor ki: Ashab-ı Kiram’dan otuz kadar insan tanıdım, hepsi de kendilerinde nifak alâmeti olduğu şüphe ve korkusunu taşıyorlardı. Bunların içinde Hz. Ömer ve Hz. Âişe (r. anhümâ) gibi büyük sahabiler de vardı. Hz. Ömer ki, Allah Resulü (S.A.S.) onun hakkında ‘Benden sonra peygamber olsaydı, Ömer olurdu”, buyurmuştur. (Tirmizi) Hz. Âişe, dinin bir çok hükmünü kendisinden öğrendiğimiz, ilmiyle bilinen bir sahabiydi.
“Bu zâtlar kendi haklarında endişe yaşıyorlarsa, bizim gibi sıradan müminlerin, kalbinin kasavetinden, gözünün yaşarmayışından, gece hayatının bulunmayışından, Rabbi ile münasebeti olmadan geçirdiği yirmi dört saatin şeytan hesabına geçmiş olacağını düşünmeyişinden endişe yaşaması evleviyetle gereklidir. Şayet bir insanın içinde, en azından ticarî hayatındaki bozulma karşısında duyduğu endişe kadar bir endişe yoksa, kendi münafıklığından endişe etmelidir. Bir mümine ben ‘münafık” diyemem; kendisi de demesin. Fakat Allah Resulü bazı emareleri, münafıklık alâmeti olarak saymıştır. Mümin bunlardan endişe duyup ürperdiği zaman bir bakıma ülfetten kurtulma adına kendisine bir yol ve yöntem arayacaktır.
“Efendimiz (S.A.S.) Hz. Huzeyfe’ye (R.A.) münafıklar hakkında bilgi vermişti. O, münafıkları ve bazı zuhur edecek fitneleri biliyordu. Hz. Huzeyfe, münafıkların cenaze namazlarına katılmıyordu. Hz. Ömer de (r.a.) onu takip ediyor, onun namazını kılmadıklarının namazına katılmıyordu. Bir gün Hz. Ömer’in iyi olarak tanıdığı birisinin cenazesi getirilir. Herkes namaza durmaya hazırlanırken Hz. Huzeyfe oradan ayrılır. Bunu gören Hz. Ömer hemen peşinden yetiştirir ve ona cenazenin münafıklardan olup olmadığını sorar. Cevap vermek istemeyen Huzeyfe’yi biraz zorlayınca ‘Evet’ cevabını alır. (İbn-i Esir) Her gün camide müminlerin arasında olan bir insanın İslâm’dan nasıl nasibi olmaz; ama olmamıştı işte!
“Bunu duyan Hz. Ömer’in endişelerini insan daha iyi anlıyor. Hz. Ömer gibi bir kâmet-i bâlâ bile bunu sorarken, acaba biz hayatımızda hiç endişe duyduk mu? Seccadeye başımızı koyup ‘Rabbim! Endişe ediyorum, ben de onlardan mıyım? Onlardan olmaktan Sana sığınırım’ endişesini izhar ettik mi? ‘Ey Kerim Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.’ diye inledik mi? Allah Resulünün (S.A.S.) durmadan tekrar ettiği ‘Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl’ duasıyla yalvarıp yakardık mı?” (Bahar Neşidesi)
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, havf ve recâ arasındaki dengeyi kurmamızı ama hep endişeli yaşamamızı tavsiye ederek bizleri ciddiyete ve dikkate sevk ediyor.
[Safvet Senih] 19.9.2018 [Samanyolu Haber]
Yemen’de açlık tehdidi altındaki çocuk sayısı 5.2 milyona ulaştı
Uluslararası yardım örgütü Save the Children (Çocukları Koruyun), Yemen’de bir milyon çocuğun daha açlık tehdidi altında olduğunu açıkladı. Yardım kuruluşunun verilerine göre son rakamla birlikte ülkede 5,2 milyon çocuk açlık tehdidi altında bulunuyor. 2018 sonuna dek ise ülkede 36 binden fazla çocuk hayatını kaybedebilir.
Yükselen gıda fiyatları, ülkenin para biriminin değer kaybı ve yaşanan iç savaş çok daha fazla aile, gerekli gıdayı tedarik etmekte zorlanıyor.
BBC’nin haberine göre, isyancıların elindeki bölgelere ulaşan yardımın, ülkeye giriş kapısı olan Hudeyda isimli liman kentinde de çatışmaların başlamasının, gıda konusunda yeni bir tehdit yaratacağı öngörülüyor.
Yemen’in 27 milyon olan nüfusunun dörtte üçü şu anda bir tür insani yardım olmadan yaşamını sürdüremez durumda.
YEMEN’DE NEDEN BİR SAVAŞ YAŞANIYOR?
Yemen 2015 yılında tırmanan çatışmalarla iç savaş ortamına sürüklendi. Ülkenin kuzeyindeki Şii Husi hareketi ülkenin batısının neredeyse tamamını ele geçirdi ve sonucunda uluslararası toplumun Cumhurbaşkanı olarak kabul ettiği Abdurabbu Mansur Hadi ise ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
İsyancıların, İran’ın ‘taşeronu’ olarak gören Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği 9 Arap ülkesinin yer aldığı koalisyon, hükümeti yeniden kurmak için bir askeri operasyon başlattı.
3 yıldır devam eden savaş, ülkede memur maaşlarının ödenmesi konusunda ciddi gecikmelere yol açtı. Bazı kamu çalışanlarının iki yıla yakın süredir maaş almadıkları belirtiliyor.
Maaşları halen yatanlar ise savaş öncesindekine kıyasla yüzde 68 yükselen gıda fiyatları ile yüzleşmek durumunda.
Yemen Riyali ise bu ay başında tarihin en düşük seviyesini gördü. Savaşın başından bu yana yaşanan kayıp yüzde 180’e ulaştı.
[TR724] 19.9.2018
Yükselen gıda fiyatları, ülkenin para biriminin değer kaybı ve yaşanan iç savaş çok daha fazla aile, gerekli gıdayı tedarik etmekte zorlanıyor.
BBC’nin haberine göre, isyancıların elindeki bölgelere ulaşan yardımın, ülkeye giriş kapısı olan Hudeyda isimli liman kentinde de çatışmaların başlamasının, gıda konusunda yeni bir tehdit yaratacağı öngörülüyor.
Yemen’in 27 milyon olan nüfusunun dörtte üçü şu anda bir tür insani yardım olmadan yaşamını sürdüremez durumda.
YEMEN’DE NEDEN BİR SAVAŞ YAŞANIYOR?
Yemen 2015 yılında tırmanan çatışmalarla iç savaş ortamına sürüklendi. Ülkenin kuzeyindeki Şii Husi hareketi ülkenin batısının neredeyse tamamını ele geçirdi ve sonucunda uluslararası toplumun Cumhurbaşkanı olarak kabul ettiği Abdurabbu Mansur Hadi ise ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
İsyancıların, İran’ın ‘taşeronu’ olarak gören Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği 9 Arap ülkesinin yer aldığı koalisyon, hükümeti yeniden kurmak için bir askeri operasyon başlattı.
3 yıldır devam eden savaş, ülkede memur maaşlarının ödenmesi konusunda ciddi gecikmelere yol açtı. Bazı kamu çalışanlarının iki yıla yakın süredir maaş almadıkları belirtiliyor.
Maaşları halen yatanlar ise savaş öncesindekine kıyasla yüzde 68 yükselen gıda fiyatları ile yüzleşmek durumunda.
Yemen Riyali ise bu ay başında tarihin en düşük seviyesini gördü. Savaşın başından bu yana yaşanan kayıp yüzde 180’e ulaştı.
[TR724] 19.9.2018
AİHM eski Başkanı: Türkiye’de OHAL şartları değişmedi, ihlaller AİHM’den döner
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) eski Başkanı Jean-Paul Costa, Türkiye’de Olağanüstü Hal uygulamasının (OHAL) kaldırılmasının sadece medyatik bir adım olduğunu, temel hakların ihlali açısından değişen çok farklı bir durum olmadığını söyledi.
Şu anda Avrupa İnsan Hakları Enstitüsü’nün başkanlık görevini yürüten Costa, Türkiye’de yargı alanındaki gelişmelerle ilgili Euronews’e konuştu.
Costa, “OHAL’in iptal edilse bile, bunun insan hakları alanındaki birçok maddesi öyle ya da böyle bir şekilde yürürlükte, bu yüzden OHAL’in kaldırılması sadece medyatik bir adım, temelde sorunlar hala ortada duruyor.” dedi.
AİHM’DEN İHLAL KARARI ÇIKAR
Anayasa değişikliği ile birlikte Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle ilgili görüşlerini de açıklayan Costa, yeni sistemin “diktatörlük olmasa bile otoriter olarak nitelendirilebileceğini” belirtti ve “bunun da Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ilkeleriyle çok bağdaşmadığını” ifade etti.
Yeni çıkan yasal düzenlemelerle gözaltı süresinin 12 güne kadar uzatılabileceğine değinen Costa, bunun da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı olduğunu söyledi.
Bu sürenin 4,5 günden fazla olmasının öngörüldüğünü hatırlatan Costa, AİHM’e gelecek bu yöndeki başvurularda ihlal kararı çıkacağı uyarısında bulundu.
İdam cezasının yeniden getirilmesiyle ilgili ise Costa, bunun da AİHS’ne aykırı olduğunu belirtti ve Avrupa’da idam cezası uygulayan bir ülkenin artık kalmadığını söyledi.
FRANSA’DAKİ OHAL
Fransa’daki olağanüstü hal uygulamasıyla, Türkiye’deki olağanüstü hal uygulamasının karşılaştırılmasıyla ilgili bir soru üzerine Costa, Türkiye’deki uygulamanın daha sert olduğunu söyledi.
Fransa’daki olağanüstü hal uygulamasının da hukukçular ve siyasiler tarafından çok fazla eleştirildiğini hatırlatan Costa, bununla birlikte Türkiye’deki uygulamanın ‘Fransa’dan daha fazla ileri gittiğini’ söyledi.
Fransa’da terörle mücadele konusunda sert yasaların olduğunu kaydeden Costa, ancak bunun Türkiye ile kıyaslanacak sertlikte olmadığını kaydetti.
“YEREL MAHKEMELERİN ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINA UYMAMALARI SKANDAL”
Costa, Türkiye’de yerel mahkemelerin, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamalarını ise “skandal” olarak niteledi ve bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gelecek başvurularda ihlal kararları çıkmasının güçlü bir ihtimal olduğunu uyarısında bulundu.
Costa, Türkiye’de yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemeleri’nin kararlarına uymamasının Anayasa ve AİHS’ne aykırı olduğunu belirtti ve iktidarın yerel mahkemeleri etkilediğini ileri sürdü.
Fransa’da Danıştay üyeliği yapan ve Sorbonne Üniversite’si Hukuk Fakültesi’nde dersler veren Costa, 2007 ve 2011 yılları arasında AİHM’de Başkanlık görevini üstlenmişti.
[Tr724] 19.9.2018
Şu anda Avrupa İnsan Hakları Enstitüsü’nün başkanlık görevini yürüten Costa, Türkiye’de yargı alanındaki gelişmelerle ilgili Euronews’e konuştu.
Costa, “OHAL’in iptal edilse bile, bunun insan hakları alanındaki birçok maddesi öyle ya da böyle bir şekilde yürürlükte, bu yüzden OHAL’in kaldırılması sadece medyatik bir adım, temelde sorunlar hala ortada duruyor.” dedi.
AİHM’DEN İHLAL KARARI ÇIKAR
Anayasa değişikliği ile birlikte Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle ilgili görüşlerini de açıklayan Costa, yeni sistemin “diktatörlük olmasa bile otoriter olarak nitelendirilebileceğini” belirtti ve “bunun da Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ilkeleriyle çok bağdaşmadığını” ifade etti.
Yeni çıkan yasal düzenlemelerle gözaltı süresinin 12 güne kadar uzatılabileceğine değinen Costa, bunun da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı olduğunu söyledi.
Bu sürenin 4,5 günden fazla olmasının öngörüldüğünü hatırlatan Costa, AİHM’e gelecek bu yöndeki başvurularda ihlal kararı çıkacağı uyarısında bulundu.
İdam cezasının yeniden getirilmesiyle ilgili ise Costa, bunun da AİHS’ne aykırı olduğunu belirtti ve Avrupa’da idam cezası uygulayan bir ülkenin artık kalmadığını söyledi.
FRANSA’DAKİ OHAL
Fransa’daki olağanüstü hal uygulamasıyla, Türkiye’deki olağanüstü hal uygulamasının karşılaştırılmasıyla ilgili bir soru üzerine Costa, Türkiye’deki uygulamanın daha sert olduğunu söyledi.
Fransa’daki olağanüstü hal uygulamasının da hukukçular ve siyasiler tarafından çok fazla eleştirildiğini hatırlatan Costa, bununla birlikte Türkiye’deki uygulamanın ‘Fransa’dan daha fazla ileri gittiğini’ söyledi.
Fransa’da terörle mücadele konusunda sert yasaların olduğunu kaydeden Costa, ancak bunun Türkiye ile kıyaslanacak sertlikte olmadığını kaydetti.
“YEREL MAHKEMELERİN ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINA UYMAMALARI SKANDAL”
Costa, Türkiye’de yerel mahkemelerin, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamalarını ise “skandal” olarak niteledi ve bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gelecek başvurularda ihlal kararları çıkmasının güçlü bir ihtimal olduğunu uyarısında bulundu.
Costa, Türkiye’de yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemeleri’nin kararlarına uymamasının Anayasa ve AİHS’ne aykırı olduğunu belirtti ve iktidarın yerel mahkemeleri etkilediğini ileri sürdü.
Fransa’da Danıştay üyeliği yapan ve Sorbonne Üniversite’si Hukuk Fakültesi’nde dersler veren Costa, 2007 ve 2011 yılları arasında AİHM’de Başkanlık görevini üstlenmişti.
[Tr724] 19.9.2018
Prof. Dr. Timur Kuran: Parlamenter sisteme dönülürse ekonomideki hasar azalır
ABD’nin önde gelen eğitim kurumlarından Duke Üniversitesi’nde Ekonomi ve Siyaset Bilimi Profesörü olarak dersler veren Timur Kuran, Türkiye’nin ekonomik krizden en az hasarla çıkması için ‘parlamenter demokrasiye’ dönmesi gerektiğini söyledi.
‘İslami Çalışmalar’ alanında yaptığı araştırmalarla bilinen Prof. Dr. Kuran, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) artık bağımsız olmadığını kamu kuruluşlarının bir kişiye bağlı olduğunu savundu.
Prof. Dr. Kuran, Türkiye’deki ekonomik gelişmeleri IPA’ya değerlendirdi.
“PARA KULLANIMINA GETİRİLEN SINIRLAMALAR, TL’NİN ZAYIFLADIĞINI GÖSTERİYOR”
“Döviz sözleşmelerinin 30 gün içinde TL’ye çevrileceğine dair Cumhurbaşkanı kararı Türkiye’de yabancı yatırımları nasıl etkiler?” sorusuna Kuran, “Türk toplumunun istediği parayı kullanmasına getirilen sınırlamalar, Türk Lirası’na (TL) güvenin zayıfladığına işaret ediyor. TL güçlü olsa bu gibi bir karara gerek duyulmazdı. Parası zayıf ülkelere yatırım yapmak riskli olduğundan, yatırımlar azalacaktır.” cevabını verdi.
“FAİZLER ÇOK ÖNCE YÜKSELTİLSEYDİ TL BU KADAR DEĞER KAYBETMEZDİ”
TL’nin değer kaybını da değerlendiren Kuran, “Faizler çok önceden yükseltilseydi TL bu kadar değer kaybetmezdi. Ama esas mesele faizler değil, ekonominin tek elden ve keyfi olarak yönetilmeye başlanması.” değerlendirmesinde bulundu.
“DÖVİZ CİNSİNDEN BORÇLANAN ŞİRKETLER İFLAS EDECEK”
TL’nin dolar karşısında mütemadiyen değer kaybetmesini değerlendiren Prof. Dr. Kuran, “Döviz cinsinden borçlanan birçok şirket iflas edecek, ekonomi daralacak. Öte yandan ihracat artacak, bu yoldan kayıplar azaltılacak.” şeklinde konuştu.
Kuran, bireysel ve kurumsal kredilerde faizlerin yüzde 40’ları geçmesi ile ilgili “Resesyon kaçınılmaz. Gerek tüketim gerekse yatırımlar azalacak, işsizlik yükselecek.” dedi.
“TÜRKİYE, DÜNYANIN EN RİSKLİ BÜYÜK EKONOMİSİ”
“Türkiye şu anda gelişmekte olan ekonomiler içerisinde en riskli ekonomiler arasında başı çekiyor.” diyen Prof. Dr. Kuran, “Yatırımcılar bunu bildiklerinden Türkiye’ye verilen kısa vadeli kredilerde faizler çok yüksek.” ifadelerine yer verdi.
“EKONOMİ YÖNETİMİ AŞIRI DERECEDE MERKEZİLEŞTİ”
Erdoğan’ın TCMB’nin faiz artışı ile ilgili ‘Sabrımda bir yere kadar’ ifadelerini değerlendiren Kuran, “Türkiye’nin ana sorunu bu. Türkiye ekonomisinin yönetiminin aşırı derecede merkezileşmesi, ekonomiye duyulan güvenin azalmasının önde gelen sebebi. TCMB artık bağımsız değil. Kamu kuruluşları hep bir kişiye bağlı. Bu biçimde yönetilen ekonomiler büyüyemiyor, yetenekli insan gücünü tutamıyor. Türkiye’nin bu global kuralı bozması mümkün değil.” dedi.
AB, TÜRKİYE’YE CAN SİMİDİ ATABİLİR
Avrupa Birliği’nin (AB) mültecilerden dolayı Türkiye’ye ‘Can simidi atabileceğini’ belirten Prof. Dr. Kuran, “AB, Suriyeli mültecilerin Türkiye’de kalması ve Türkiye’ye borç vermesi gibi bankaları korumak için Türkiye’ye bir can simidi atabilir. Kısa vadede biraz rahatlama getirse de soruna çözüm getirmez.” ifadelerini kullandı.
“Türkiye karşı karşıya olduğu ekonomik krizi en az hasarla nasıl atlatır?” sorusuna Kuran, “En kısa sürede tek adam rejiminin feshedilmesi ve parlamenter demokrasiye dönülmesi gerekiyor. Yoksa hasar büyüyecek, Türkiye yoksullaşacaktır.” uyarısında bulundu.
[TR724] 19.9.2918
‘İslami Çalışmalar’ alanında yaptığı araştırmalarla bilinen Prof. Dr. Kuran, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) artık bağımsız olmadığını kamu kuruluşlarının bir kişiye bağlı olduğunu savundu.
Prof. Dr. Kuran, Türkiye’deki ekonomik gelişmeleri IPA’ya değerlendirdi.
“PARA KULLANIMINA GETİRİLEN SINIRLAMALAR, TL’NİN ZAYIFLADIĞINI GÖSTERİYOR”
“Döviz sözleşmelerinin 30 gün içinde TL’ye çevrileceğine dair Cumhurbaşkanı kararı Türkiye’de yabancı yatırımları nasıl etkiler?” sorusuna Kuran, “Türk toplumunun istediği parayı kullanmasına getirilen sınırlamalar, Türk Lirası’na (TL) güvenin zayıfladığına işaret ediyor. TL güçlü olsa bu gibi bir karara gerek duyulmazdı. Parası zayıf ülkelere yatırım yapmak riskli olduğundan, yatırımlar azalacaktır.” cevabını verdi.
“FAİZLER ÇOK ÖNCE YÜKSELTİLSEYDİ TL BU KADAR DEĞER KAYBETMEZDİ”
TL’nin değer kaybını da değerlendiren Kuran, “Faizler çok önceden yükseltilseydi TL bu kadar değer kaybetmezdi. Ama esas mesele faizler değil, ekonominin tek elden ve keyfi olarak yönetilmeye başlanması.” değerlendirmesinde bulundu.
“DÖVİZ CİNSİNDEN BORÇLANAN ŞİRKETLER İFLAS EDECEK”
TL’nin dolar karşısında mütemadiyen değer kaybetmesini değerlendiren Prof. Dr. Kuran, “Döviz cinsinden borçlanan birçok şirket iflas edecek, ekonomi daralacak. Öte yandan ihracat artacak, bu yoldan kayıplar azaltılacak.” şeklinde konuştu.
Kuran, bireysel ve kurumsal kredilerde faizlerin yüzde 40’ları geçmesi ile ilgili “Resesyon kaçınılmaz. Gerek tüketim gerekse yatırımlar azalacak, işsizlik yükselecek.” dedi.
“TÜRKİYE, DÜNYANIN EN RİSKLİ BÜYÜK EKONOMİSİ”
“Türkiye şu anda gelişmekte olan ekonomiler içerisinde en riskli ekonomiler arasında başı çekiyor.” diyen Prof. Dr. Kuran, “Yatırımcılar bunu bildiklerinden Türkiye’ye verilen kısa vadeli kredilerde faizler çok yüksek.” ifadelerine yer verdi.
“EKONOMİ YÖNETİMİ AŞIRI DERECEDE MERKEZİLEŞTİ”
Erdoğan’ın TCMB’nin faiz artışı ile ilgili ‘Sabrımda bir yere kadar’ ifadelerini değerlendiren Kuran, “Türkiye’nin ana sorunu bu. Türkiye ekonomisinin yönetiminin aşırı derecede merkezileşmesi, ekonomiye duyulan güvenin azalmasının önde gelen sebebi. TCMB artık bağımsız değil. Kamu kuruluşları hep bir kişiye bağlı. Bu biçimde yönetilen ekonomiler büyüyemiyor, yetenekli insan gücünü tutamıyor. Türkiye’nin bu global kuralı bozması mümkün değil.” dedi.
AB, TÜRKİYE’YE CAN SİMİDİ ATABİLİR
Avrupa Birliği’nin (AB) mültecilerden dolayı Türkiye’ye ‘Can simidi atabileceğini’ belirten Prof. Dr. Kuran, “AB, Suriyeli mültecilerin Türkiye’de kalması ve Türkiye’ye borç vermesi gibi bankaları korumak için Türkiye’ye bir can simidi atabilir. Kısa vadede biraz rahatlama getirse de soruna çözüm getirmez.” ifadelerini kullandı.
“Türkiye karşı karşıya olduğu ekonomik krizi en az hasarla nasıl atlatır?” sorusuna Kuran, “En kısa sürede tek adam rejiminin feshedilmesi ve parlamenter demokrasiye dönülmesi gerekiyor. Yoksa hasar büyüyecek, Türkiye yoksullaşacaktır.” uyarısında bulundu.
[TR724] 19.9.2918
Yağma Hasan’ın böreği ve zamane zenginleri [Dr. Serdar Efeoğlu]
Geçtiğimiz günlerde üst üste iki devlet bankasının “kimsenin haberi olmadan” düşük fiyatla döviz satmaları ve kendilerini teknik hata ile savunmaları, bunun sadece aysbergin görünen yüzü olduğunu düşündürüyor.
Basının çoktan susturulması ve muhalefetin “kontrollü” hale getirilmesi artık ülkede yaşanan yolsuzlukları ve “yandaşların nasıl her gün daha çok zengin olduklarını” görmemizi engelliyor.
Halk işsizlik, yüksek enflasyon ve temel gıda fiyatlarındaki anormal artışlarla boğuşurken birileri “devlet eliyle” ve “AKP iktidarı vasıtasıyla” zenginliklerine zenginlik katıyor. Kendilerine anormal kazançlı ihaleler veriliyor, vergi borçları siliniyor. Böylece AKP bir taraftan muhalif iş adamlarını yok ederken diğer taraftan yıllardır oluşturduğu zenginini daha da zenginleştiriyor.
Son birkaç yıldır yaşadıklarımız akla “yağma Hasanın böreği” sözünü getiriyor. TDK sözlüğünde bu deyim, “hakkı olan veya olmayan herkesin yararlandığı kaynak” şeklinde izah edilmiş. Herhalde son dönemlerde yaşanan suiistimaller ancak bu deyimle açıklanabilir.
Bugün yaşananlara benzer yolsuzluklar, yüz yıl önce de yaşanmış ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında halk açlıktan kırılırken “devletlûler” ve “yandaşlar” ceplerini doldurarak köşeyi dönmüşlerdi.
İHTİKÂR
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde bir taraftan askeri problemlerle uğraşırken diğer taraftan askerin ve halkın beslenme meselelerini çözmek zorundaydı. 1911’den bu yana savaşan bir devletin silahaltına aldığı iki milyona yakın askeri ve yirmi üç milyon civarında bir nüfusu beslemesi çok zordu.
Bu nedenle savaşla birlikte en önemli problemlerden birisi “iaşe” oldu. Osmanlı ekonomisi sanayiye değil, tarıma dayanıyordu ve genç nüfusun askere alınmasıyla toprakların işlenmesi imkânı iyice azalmıştı.
İttihat ve Terakki yönetimi, çeşitli tedbirlerle halkın en azından ekmek, şeker, yağ, gaz gibi temel ihtiyaçlarını çözmek için bir dizi tedbir aldı. Ancak savaşın uzamasıyla birlikte bu tedbirler yetersiz kaldığı gibi bir de hemen her yerde “ihtikâr” yaşandı.
“İhtikâr”, yani bugünkü ifadeyle “karaborsa” önemli bir zenginleşme aracına dönüştü. Temel ihtiyaç maddelerini alıp stoklayan kişiler, fahiş fiyatlarla piyasaya sürüyor ve bu yolla haksız kazanç elde ediyorlardı.
Bu kişilere “harp zenginleri” deniyor ve zengin oldukları yıla göre de eski takvimle “1330 yılı zengini, 1331 yılı zengini, 1332 yılı zengini” adı veriliyordu. Elbette bu kişiler, İttihat ve Terakki’ye yakın olan yani tek parti idaresinin zengin ettiği isimlerdi.
Halk ise dünyanın en yüksek enflasyonunun altında eziliyor, maaşını alamayan memurlar zor geçiniyordu. Ciddi bir “harp fakiri” kitle ortaya çıkıyor, ekmeğin karneye bağlanması ve zaman zaman narh uygulamasına gidilmesi de halkın aç kalmasını engelleyemiyordu.
KÜÇÜK EFENDİ: KARA KEMAL
Birinci Dünya Savaşı yıllarında İttihat ve Terakki adına iaşe konusunu çözmek için görevlendirilen kişi şair Necip Fazıl’ın kuzeni olan Kara Kemal’di.
Cemiyet içinde Talat Paşa’ya “Büyük Efendi” denildiğinden kendisine “Küçük Efendi” denilen Kara Kemal, daha önce İstanbul’da esnafı örgütleyerek onları İttihatçıların “paramiliter” gücü haline getirmişti. Görünürdeki amaç, azınlıkların elindeki ticari faaliyetlerin Türklere geçmesiydi.
Savaşın ilk yılından itibaren özellikle İstanbul’da halk açlıkla boğuşurken yolsuzluk iddiaları ayyuka çıktı. Demiryollarında asker sevkiyatının asıl yoğunluğu oluşturması, gıda nakliyesini engellemekteydi.
Buna çözüm olarak trenlerde bazı vagonlar emtia nakliyesine ayrıldı. Bu vagonları kiralayan tüccarlar, Cemiyete yakın kişilerdi ve “fırsatçı ve istifçi” bu kişiler, kısa zamanda “vagon ticareti” ile zengin oldular. Diğer yeni zenginler de ordu ihalelerini alan müteahhitlerdi.
İttihat ve Terakki bu kişilerin suiistimallerine büyük ölçüde göz yumdu, hatta kendi zenginlerini oluşturmak için destekledi. Hâlbuki bu “zamane zenginleri”, devletin imkânlarını kullanarak ticaret yapıyor ve halkın daha da fakirleşmesine neden oluyorlardı.
Bir taraftan Anadolu’nun ürünleri İstanbul’a taşınırken diğer taraftan da ithalat yoluyla temel gıdaların teminine çalışılıyordu. İaşe probleminin halli işi önce ordunun üzerinde kalmış, fakat problem çözülemediğinden İaşe Nazırlığı oluşturularak başına yine Kara Kemal getirilmişti.
Geniş yetkilerle yeni bakanlığın başına geçen Kara Kemal savaşın son birkaç ayında halkın ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştıysa da “suiistimal” iddiaları yine eksik olmadı. Çözüm olarak fakir halka günlük yemek dağıtan “aşhaneler” açıldı ve devlet, karaborsayı ortadan kaldırmak yerine fakir halkı doyurmak yolunu seçti.
Ortada çok büyük rant dönüyor ve bu da rekabete yol açıyordu. Nitekim Talat Paşa’nın himayesindeki Kara Kemal’le Enver Paşa’nın himayesindeki Levazım-ı Askeriye Müdürü Topal İsmail Hakkı Paşa iaşe meselesindeki rant yüzünden karşı karşıya gelmişlerdi. Yeni zenginlerin başında da genellikle Kara Kemal’le İsmail Hakkı Paşa’ya yakın kişiler geliyordu.
Ziya Gökalp’in “ne zamandır teşkilatın içindeyim, ancak bizi Büyük Efendi mi, Küçük Efendi mi yönetiyor, bilemedim” sözüne bakıldığında Kara Kemal’in konumu ve iaşe meselesinin ona bırakılması, daha iyi anlaşılacaktır.
AHLÂKİ ÇÖKÜNTÜ
Savaş yıllarında bir kesimin aşırı zenginleşmesine karşılık geniş halk kitlelerinin fakirleşmesi, beraberinde ahlaki çöküntüyü getirdi. İstanbul’da sokaklar, dilenen insanlarla dolup taşarken kumar, alkol ve kadın ticareti anormal boyutlara ulaştı.
Savaş esnasında yolsuzlukların da etkisiyle dünyada en yüksek enflasyon Osmanlı Devleti’nde yaşandı. % 1400’e ulaşan enflasyona karşılık memur maaşları sadece % 50 artmıştı. Zahire fiyatlarındaki artış da İstanbul’da % 1970’e çıktı.
Zenginler “francala ekmek” yerken fakirlerin ekmeği “vesikalık ekmekti”. Fakirin ekmeğinin içinde; mısır koçanı, saman ve süpürge tohumu gibi hayvan yemlerinden toprağa kadar her şey vardı. Halkın çoğunluğu yiyecekleri ancak tezgâhlarda görebiliyor, yollarda açlıktan insanlar bayılıyor, yiyecek bir şey bulamayanlar ise açlıktan ölüyorlardı.
İnsanlar ekmek bulabilmek için ev eşyalarını, hatta elbiselerini satmak zorunda kalıyorlardı. Kışın yakacak bulmak da mümkün olmuyor, az miktardaki odun ve kömür karaborsada çok yüksek fiyatlarla satılıyordu.
Bu arada Cemiyetin zenginleri, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. İttihat ve Terakki’nin birçok ismi de bu yolsuzluklarda yer alıyor, örneğin beş on kuruş maliyetle ithal edilen şeker halka iki yüz, üç yüz kuruşa satılıyordu. Bu zenginler rantın devamı için savaşın bitmesini de istemiyorlardı.
DEVLETİN MALI
İttihat ve Terakki birçok yola başvurmasına rağmen savaş yıllarında halkın açlık problemini çözemedi. Bunda her yerde görülen harp zenginlerinin o zamanki adıyla “ihtikâr” yani karaborsayı tercih etmelerinin önemli bir payı vardı. Hükümetin basına yansıyan karaborsa iddialarına tepkisi ise gazeteleri kapatmak oldu.
Karaborsa öyle boyutlara çıkmıştı ki dönemin iki mecmuasında bir yıl arayla ihtikârla ilgili dini içerikli iki makale yer almıştı. Bunlardan birincisi 1917’de Ceride-i Sufiye’de Mustafa Fevzi, diğeri de 1918 yılında Sebilürreşad’da Babanzade Ahmet Naim tarafından kaleme alınarak ihtikârla ilgili hadislere yer verilmiş ve “karaborsacılık yapanın Peygamberimiz tarafından lanetlendiği” ifade edilmişti.
Bugün iktidarın her şeyi “üst akılla” açıklamasına karşılık İttihatçılar da yolsuzluk iddialarına azınlıkların elindeki zenginliğin Türklere geçtiği şeklinde cevap veriyorlar, hatta gazetelerde “Ey Türk zengin ol!” söylemiyle propaganda yapıyorlardı.
Bu nedenle, Türklerin zenginleşmesi için “yolsuzluk ve karaborsa” normal görülüyor ve Kemal Tahir’in ifadesiyle “kapıkulu ve devletin desteğinden vazgeçmeyen, vurguncu bir parazitler sürüsü ve Karunlar” ortaya çıkıyordu.
Yüz yıl önceki örneklere bakıldığında bu dönemde de “bu dövizleri kim satın aldı?” sorusunun cevabının AKP tarafından zengin edilen kişiler olduğu belli değil mi?
Kaynakça: Ahmed Naim, “İhtikâra Dair”, Sebilürreşad, S. 366, 1334; Mustafa Fevzi, “İhtikâr Hakkında”, Ceride-i Sufiye, S. 128, 1333; T. Öğün, “Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’da Kıtlık, Karaborsa ve Vurgunculuk”, History Studies, 2018; Ş. Sertel, Ş. Yedek, “İttihat ve Terakki’nin Küçük Efendisi Kara Kemal”, Tarih Okulu, 2015, S. 24; M. Kadri Vural, “Savaş Yıllarında Milli Burjuvazi Oluşturma Gayreti Olarak Harp Zenginleri ve Buna Dair Eleştiriler”, ÇTTAD, S. 16, 2015.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 19.9.2018 [TR724]
Basının çoktan susturulması ve muhalefetin “kontrollü” hale getirilmesi artık ülkede yaşanan yolsuzlukları ve “yandaşların nasıl her gün daha çok zengin olduklarını” görmemizi engelliyor.
Halk işsizlik, yüksek enflasyon ve temel gıda fiyatlarındaki anormal artışlarla boğuşurken birileri “devlet eliyle” ve “AKP iktidarı vasıtasıyla” zenginliklerine zenginlik katıyor. Kendilerine anormal kazançlı ihaleler veriliyor, vergi borçları siliniyor. Böylece AKP bir taraftan muhalif iş adamlarını yok ederken diğer taraftan yıllardır oluşturduğu zenginini daha da zenginleştiriyor.
Son birkaç yıldır yaşadıklarımız akla “yağma Hasanın böreği” sözünü getiriyor. TDK sözlüğünde bu deyim, “hakkı olan veya olmayan herkesin yararlandığı kaynak” şeklinde izah edilmiş. Herhalde son dönemlerde yaşanan suiistimaller ancak bu deyimle açıklanabilir.
Bugün yaşananlara benzer yolsuzluklar, yüz yıl önce de yaşanmış ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında halk açlıktan kırılırken “devletlûler” ve “yandaşlar” ceplerini doldurarak köşeyi dönmüşlerdi.
İHTİKÂR
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde bir taraftan askeri problemlerle uğraşırken diğer taraftan askerin ve halkın beslenme meselelerini çözmek zorundaydı. 1911’den bu yana savaşan bir devletin silahaltına aldığı iki milyona yakın askeri ve yirmi üç milyon civarında bir nüfusu beslemesi çok zordu.
Bu nedenle savaşla birlikte en önemli problemlerden birisi “iaşe” oldu. Osmanlı ekonomisi sanayiye değil, tarıma dayanıyordu ve genç nüfusun askere alınmasıyla toprakların işlenmesi imkânı iyice azalmıştı.
İttihat ve Terakki yönetimi, çeşitli tedbirlerle halkın en azından ekmek, şeker, yağ, gaz gibi temel ihtiyaçlarını çözmek için bir dizi tedbir aldı. Ancak savaşın uzamasıyla birlikte bu tedbirler yetersiz kaldığı gibi bir de hemen her yerde “ihtikâr” yaşandı.
“İhtikâr”, yani bugünkü ifadeyle “karaborsa” önemli bir zenginleşme aracına dönüştü. Temel ihtiyaç maddelerini alıp stoklayan kişiler, fahiş fiyatlarla piyasaya sürüyor ve bu yolla haksız kazanç elde ediyorlardı.
Bu kişilere “harp zenginleri” deniyor ve zengin oldukları yıla göre de eski takvimle “1330 yılı zengini, 1331 yılı zengini, 1332 yılı zengini” adı veriliyordu. Elbette bu kişiler, İttihat ve Terakki’ye yakın olan yani tek parti idaresinin zengin ettiği isimlerdi.
Halk ise dünyanın en yüksek enflasyonunun altında eziliyor, maaşını alamayan memurlar zor geçiniyordu. Ciddi bir “harp fakiri” kitle ortaya çıkıyor, ekmeğin karneye bağlanması ve zaman zaman narh uygulamasına gidilmesi de halkın aç kalmasını engelleyemiyordu.
KÜÇÜK EFENDİ: KARA KEMAL
Birinci Dünya Savaşı yıllarında İttihat ve Terakki adına iaşe konusunu çözmek için görevlendirilen kişi şair Necip Fazıl’ın kuzeni olan Kara Kemal’di.
Cemiyet içinde Talat Paşa’ya “Büyük Efendi” denildiğinden kendisine “Küçük Efendi” denilen Kara Kemal, daha önce İstanbul’da esnafı örgütleyerek onları İttihatçıların “paramiliter” gücü haline getirmişti. Görünürdeki amaç, azınlıkların elindeki ticari faaliyetlerin Türklere geçmesiydi.
Savaşın ilk yılından itibaren özellikle İstanbul’da halk açlıkla boğuşurken yolsuzluk iddiaları ayyuka çıktı. Demiryollarında asker sevkiyatının asıl yoğunluğu oluşturması, gıda nakliyesini engellemekteydi.
Buna çözüm olarak trenlerde bazı vagonlar emtia nakliyesine ayrıldı. Bu vagonları kiralayan tüccarlar, Cemiyete yakın kişilerdi ve “fırsatçı ve istifçi” bu kişiler, kısa zamanda “vagon ticareti” ile zengin oldular. Diğer yeni zenginler de ordu ihalelerini alan müteahhitlerdi.
İttihat ve Terakki bu kişilerin suiistimallerine büyük ölçüde göz yumdu, hatta kendi zenginlerini oluşturmak için destekledi. Hâlbuki bu “zamane zenginleri”, devletin imkânlarını kullanarak ticaret yapıyor ve halkın daha da fakirleşmesine neden oluyorlardı.
Bir taraftan Anadolu’nun ürünleri İstanbul’a taşınırken diğer taraftan da ithalat yoluyla temel gıdaların teminine çalışılıyordu. İaşe probleminin halli işi önce ordunun üzerinde kalmış, fakat problem çözülemediğinden İaşe Nazırlığı oluşturularak başına yine Kara Kemal getirilmişti.
Geniş yetkilerle yeni bakanlığın başına geçen Kara Kemal savaşın son birkaç ayında halkın ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştıysa da “suiistimal” iddiaları yine eksik olmadı. Çözüm olarak fakir halka günlük yemek dağıtan “aşhaneler” açıldı ve devlet, karaborsayı ortadan kaldırmak yerine fakir halkı doyurmak yolunu seçti.
Ortada çok büyük rant dönüyor ve bu da rekabete yol açıyordu. Nitekim Talat Paşa’nın himayesindeki Kara Kemal’le Enver Paşa’nın himayesindeki Levazım-ı Askeriye Müdürü Topal İsmail Hakkı Paşa iaşe meselesindeki rant yüzünden karşı karşıya gelmişlerdi. Yeni zenginlerin başında da genellikle Kara Kemal’le İsmail Hakkı Paşa’ya yakın kişiler geliyordu.
Ziya Gökalp’in “ne zamandır teşkilatın içindeyim, ancak bizi Büyük Efendi mi, Küçük Efendi mi yönetiyor, bilemedim” sözüne bakıldığında Kara Kemal’in konumu ve iaşe meselesinin ona bırakılması, daha iyi anlaşılacaktır.
AHLÂKİ ÇÖKÜNTÜ
Savaş yıllarında bir kesimin aşırı zenginleşmesine karşılık geniş halk kitlelerinin fakirleşmesi, beraberinde ahlaki çöküntüyü getirdi. İstanbul’da sokaklar, dilenen insanlarla dolup taşarken kumar, alkol ve kadın ticareti anormal boyutlara ulaştı.
Savaş esnasında yolsuzlukların da etkisiyle dünyada en yüksek enflasyon Osmanlı Devleti’nde yaşandı. % 1400’e ulaşan enflasyona karşılık memur maaşları sadece % 50 artmıştı. Zahire fiyatlarındaki artış da İstanbul’da % 1970’e çıktı.
Zenginler “francala ekmek” yerken fakirlerin ekmeği “vesikalık ekmekti”. Fakirin ekmeğinin içinde; mısır koçanı, saman ve süpürge tohumu gibi hayvan yemlerinden toprağa kadar her şey vardı. Halkın çoğunluğu yiyecekleri ancak tezgâhlarda görebiliyor, yollarda açlıktan insanlar bayılıyor, yiyecek bir şey bulamayanlar ise açlıktan ölüyorlardı.
İnsanlar ekmek bulabilmek için ev eşyalarını, hatta elbiselerini satmak zorunda kalıyorlardı. Kışın yakacak bulmak da mümkün olmuyor, az miktardaki odun ve kömür karaborsada çok yüksek fiyatlarla satılıyordu.
Bu arada Cemiyetin zenginleri, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. İttihat ve Terakki’nin birçok ismi de bu yolsuzluklarda yer alıyor, örneğin beş on kuruş maliyetle ithal edilen şeker halka iki yüz, üç yüz kuruşa satılıyordu. Bu zenginler rantın devamı için savaşın bitmesini de istemiyorlardı.
DEVLETİN MALI
İttihat ve Terakki birçok yola başvurmasına rağmen savaş yıllarında halkın açlık problemini çözemedi. Bunda her yerde görülen harp zenginlerinin o zamanki adıyla “ihtikâr” yani karaborsayı tercih etmelerinin önemli bir payı vardı. Hükümetin basına yansıyan karaborsa iddialarına tepkisi ise gazeteleri kapatmak oldu.
Karaborsa öyle boyutlara çıkmıştı ki dönemin iki mecmuasında bir yıl arayla ihtikârla ilgili dini içerikli iki makale yer almıştı. Bunlardan birincisi 1917’de Ceride-i Sufiye’de Mustafa Fevzi, diğeri de 1918 yılında Sebilürreşad’da Babanzade Ahmet Naim tarafından kaleme alınarak ihtikârla ilgili hadislere yer verilmiş ve “karaborsacılık yapanın Peygamberimiz tarafından lanetlendiği” ifade edilmişti.
Bugün iktidarın her şeyi “üst akılla” açıklamasına karşılık İttihatçılar da yolsuzluk iddialarına azınlıkların elindeki zenginliğin Türklere geçtiği şeklinde cevap veriyorlar, hatta gazetelerde “Ey Türk zengin ol!” söylemiyle propaganda yapıyorlardı.
Bu nedenle, Türklerin zenginleşmesi için “yolsuzluk ve karaborsa” normal görülüyor ve Kemal Tahir’in ifadesiyle “kapıkulu ve devletin desteğinden vazgeçmeyen, vurguncu bir parazitler sürüsü ve Karunlar” ortaya çıkıyordu.
Yüz yıl önceki örneklere bakıldığında bu dönemde de “bu dövizleri kim satın aldı?” sorusunun cevabının AKP tarafından zengin edilen kişiler olduğu belli değil mi?
Kaynakça: Ahmed Naim, “İhtikâra Dair”, Sebilürreşad, S. 366, 1334; Mustafa Fevzi, “İhtikâr Hakkında”, Ceride-i Sufiye, S. 128, 1333; T. Öğün, “Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’da Kıtlık, Karaborsa ve Vurgunculuk”, History Studies, 2018; Ş. Sertel, Ş. Yedek, “İttihat ve Terakki’nin Küçük Efendisi Kara Kemal”, Tarih Okulu, 2015, S. 24; M. Kadri Vural, “Savaş Yıllarında Milli Burjuvazi Oluşturma Gayreti Olarak Harp Zenginleri ve Buna Dair Eleştiriler”, ÇTTAD, S. 16, 2015.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 19.9.2018 [TR724]
Madem hibe, uçağı satalım [Semih Ardıç]
“Katar’dan gelen uçak hediye mi, satın mı alındı?” münakaşası bitmedi. Haklı itirazlar var.
Biz bir an için Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın beyanını esas alalım. Erdoğan, “Biz uçakla alakadar olduk. Bunun üzerine Katar Emiri Temim sağolsun hediye etti.” dedi.
Bir devlet başkanının bir başkasına “uçan saray” diye nitelendirilen bir uçağı hediye ettiği vaki olmasa da Erdoğan’ın beyan ettiği husus kendisi için de bağlayıcı.
Aslolan beyansa Erdoğan’ın sözleri krizle boğuşan Türkiye’ye bu mevzuda daha fazla vakit kaybetmeme ve münakaşayı tatlıya bağlama fırsatı sunuyor.
“SATILIK VIP UÇAK” İLANI VERELİM
Madem hediye, madem hibe o uçağa tek kuruş masraf yapılmasın. Katar’ın daha evvel Fransa’da, İsviçre’de verdiği ilanlar gibi Türkiye de “satılık” ilanı versin.
İkinci el fiyatı 500 milyon sterlin olan Boeing 747-8 tipi uçaktan elde edilecek gelir Hazine’ye irat (gelir) kaydedilsin.
18 Eylül tarihli kur üzerinden hesap yaparsak 500 milyon sterlin yaklaşık 4 milyar 200 milyon TL’ye tekabül ediyor.
4,2 MİLYAR TL AZ PARA DEĞİL
Cumhurbaşkanlığı’nın filosunda irili ufaklı 20’ye yakın uçak ve helikopter mevcut olduğuna göre Katar’dan bir şekilde gelen uçağın satılmasından mütevellit bir zaafiyet ihtimali de yok.
Bir başka ifadeyle itibardan da tasarruf edilmeyecek. Bütçesi bir ayda 6 milyar TL, ilk 8 ayda 51 milyar TL açık vermiş bir memleket için 4,2 milyar TL hiç de hafife alınacak bir tutar değil.
Krizde ilk iş olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinden 2 milyar TL kesintiye gidilmişti.
KRİZDE UÇAĞA PARA HARCANIR MI?
Kiralanmış lüks makam arabaları ve plazalardan vazgeçmek yerine MEB’in zaten yetersiz bütçesi tırpanlandı.
Latife bir tarafa Türkiye’nin ağır bir krizden geçtiği şu günlerde uçağın satın alınması ve tadilatına bir kuruş dahi harcanması abestir, israftır.
AKP’ye rey veren insanlar bile birebir sohbet ederken rahatsızlığını ifade ediyor.
Hazine 18 Eylül tarihli ihalede 2,1 milyar TL borç alabilmek için yüzde 25,1 faiz ödeyeceğini taahhüt etti. Yüzde 25 faiz. Bir senenin sonunda aldığı paranın dörtte biri kadarını faiz olarak ödeyecek.
LOBİLERE ÇALIŞAN İKTİDAR
Faiz, döviz, inşaat ve banka lobileri derken garibanın sofrasından eksilen erzak başkalarının kuş sütü eksik sofralarına altın tepside taşınıyor.
8 ayda 50 milyar TL’yi faize ödeyen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) faizden ne kadar rahatsız olduğunu vatandaştan toplanan vergilerin nerelere harcandığına bakarak anlayabiliriz.
Vergiler maalesef faize, Saray’ın lüks harcamalarına ve kamudaki makam saltanatına gidiyor. Kalanla da memur, işçi ve emeklinin maaşı ödeniyor. Yatırım, istihdam, araştırma-geliştirme faaliyetleri hükûmet için tali meseleler.
O SUÂLE KADAR DOLU DİZGİN YAZDIM…
Üstelik krizde vatandaş ile empati yapmak içtimaî tesanüdü kuvvetlendirir.
7 yatak odalı VIP uçak madem hibe edilmiş yarından tezi yok satılsın. Geliriyle de vatandaşın bir eksiği ikmal edilsin. Zinhar kömür ve makarna dağıtılmasını kastetmedim.
“Hayalperest olmayın. Erdoğan’ın tek adamlığını ilan ettiği Türkiyede bunlar mümkün mü?” suâline kadar dolu dizgin kaleme aldım. Orada durdum, tükendim.
Mamafih 10-15 dakikalığına da olsa idealizmin yamaçlarında bol oksijen ve umut depolamak iyi geliyor insana…
Tecrübe ile sabittir, herkese tavsiye ederim.
[Semih Ardıç] 19.9.2018 [TR724]
Biz bir an için Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın beyanını esas alalım. Erdoğan, “Biz uçakla alakadar olduk. Bunun üzerine Katar Emiri Temim sağolsun hediye etti.” dedi.
Bir devlet başkanının bir başkasına “uçan saray” diye nitelendirilen bir uçağı hediye ettiği vaki olmasa da Erdoğan’ın beyan ettiği husus kendisi için de bağlayıcı.
Aslolan beyansa Erdoğan’ın sözleri krizle boğuşan Türkiye’ye bu mevzuda daha fazla vakit kaybetmeme ve münakaşayı tatlıya bağlama fırsatı sunuyor.
“SATILIK VIP UÇAK” İLANI VERELİM
Madem hediye, madem hibe o uçağa tek kuruş masraf yapılmasın. Katar’ın daha evvel Fransa’da, İsviçre’de verdiği ilanlar gibi Türkiye de “satılık” ilanı versin.
İkinci el fiyatı 500 milyon sterlin olan Boeing 747-8 tipi uçaktan elde edilecek gelir Hazine’ye irat (gelir) kaydedilsin.
18 Eylül tarihli kur üzerinden hesap yaparsak 500 milyon sterlin yaklaşık 4 milyar 200 milyon TL’ye tekabül ediyor.
4,2 MİLYAR TL AZ PARA DEĞİL
Cumhurbaşkanlığı’nın filosunda irili ufaklı 20’ye yakın uçak ve helikopter mevcut olduğuna göre Katar’dan bir şekilde gelen uçağın satılmasından mütevellit bir zaafiyet ihtimali de yok.
Bir başka ifadeyle itibardan da tasarruf edilmeyecek. Bütçesi bir ayda 6 milyar TL, ilk 8 ayda 51 milyar TL açık vermiş bir memleket için 4,2 milyar TL hiç de hafife alınacak bir tutar değil.
Krizde ilk iş olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinden 2 milyar TL kesintiye gidilmişti.
KRİZDE UÇAĞA PARA HARCANIR MI?
Kiralanmış lüks makam arabaları ve plazalardan vazgeçmek yerine MEB’in zaten yetersiz bütçesi tırpanlandı.
Latife bir tarafa Türkiye’nin ağır bir krizden geçtiği şu günlerde uçağın satın alınması ve tadilatına bir kuruş dahi harcanması abestir, israftır.
AKP’ye rey veren insanlar bile birebir sohbet ederken rahatsızlığını ifade ediyor.
Hazine 18 Eylül tarihli ihalede 2,1 milyar TL borç alabilmek için yüzde 25,1 faiz ödeyeceğini taahhüt etti. Yüzde 25 faiz. Bir senenin sonunda aldığı paranın dörtte biri kadarını faiz olarak ödeyecek.
LOBİLERE ÇALIŞAN İKTİDAR
Faiz, döviz, inşaat ve banka lobileri derken garibanın sofrasından eksilen erzak başkalarının kuş sütü eksik sofralarına altın tepside taşınıyor.
8 ayda 50 milyar TL’yi faize ödeyen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) faizden ne kadar rahatsız olduğunu vatandaştan toplanan vergilerin nerelere harcandığına bakarak anlayabiliriz.
Vergiler maalesef faize, Saray’ın lüks harcamalarına ve kamudaki makam saltanatına gidiyor. Kalanla da memur, işçi ve emeklinin maaşı ödeniyor. Yatırım, istihdam, araştırma-geliştirme faaliyetleri hükûmet için tali meseleler.
O SUÂLE KADAR DOLU DİZGİN YAZDIM…
Üstelik krizde vatandaş ile empati yapmak içtimaî tesanüdü kuvvetlendirir.
7 yatak odalı VIP uçak madem hibe edilmiş yarından tezi yok satılsın. Geliriyle de vatandaşın bir eksiği ikmal edilsin. Zinhar kömür ve makarna dağıtılmasını kastetmedim.
“Hayalperest olmayın. Erdoğan’ın tek adamlığını ilan ettiği Türkiyede bunlar mümkün mü?” suâline kadar dolu dizgin kaleme aldım. Orada durdum, tükendim.
Mamafih 10-15 dakikalığına da olsa idealizmin yamaçlarında bol oksijen ve umut depolamak iyi geliyor insana…
Tecrübe ile sabittir, herkese tavsiye ederim.
[Semih Ardıç] 19.9.2018 [TR724]
Manghut Vakıa’sı… [Naci Karadağ]
Birkaç günden beri işimi gücümü bıraktım, gece gündüz Manghut izliyorum.
Hayır…
Orijinal bir Netflix dizisi değil Manghut.
Orijinal ismi Typhoon Mangkhut olan bir kasırga, tayfun…
Hatta ona “Süper Tayfun” diyorlar…
Şüphesiz bu payeyi olağanüstü yıkıcı olan etkisinden dolayı alıyor.
Bugüne kadar sadece Filipinler’de 70’den fazla, Hong Kong’ta ise 100’den fazla insanın hayatına mal oldu Manghut..
Şimdilerde Çin’de geziniyor. Ölü ve yaralı sayısını tam olarak bilemiyoruz.
Önüne ne gelirse yıkıp, söküp, parçalayıp geçiyor…
Çin kırmızı alarmda..
Kasırga geçtiği yerleri çaresiz bırakıyor, insanların yapabildiği en iyi şey saklanmak. Önlem olarak kaçmaktan başka şansı yok insanlığın. 2,5 milyon kişinin bölgeden tahliye edildiğini söylüyor uzmanlar. Aslında çok fazla kaçacak yer de yok…
Mesela, işin ehli Manghut’un kuzeni olarak gördükleri Florence kasırgası da Amerika’yı vuruyor aynı şiddette.
Saatteki hızı 150 km civarı olan bir felaket bu.
Çok artist olmamızın anlamsızlığı bir nevi bu tayfunun ortaya çıkardığı manzara. Acziyetimizi yüzümüze vuruyor Manghut ve Florence… 150 iken böyle, bir “tık” daha artsa evlerimiz iskambilden oyun gibi uçuşacak, araçlarımız rüzgârda savrulan sabundan baloncuklar gibi döne döne fezaya fırlayacak.
Şimdi bile öyle aslında. Koskoca kamyonlar bile giderken takla atıyorlar, çatılar Vivaldi valsındaki inatçı kontes gibi önce nazlanarak salınıyor ardından Ya Allah diyerek rüzgarın koluna atıyorlar kendilerini. Geçen bir videoda havada uçan dondurma makinası gördüm!
200 km olsa (Allah muhafaza) hepimiz şimdi boşlukta geziniyorduk. Semada sir dolu müteharrik insan düşününün. Hadi “Atayisler” onu da açıklasın bakalım!
Latife bir yana.
Özellikle Manghut videoları beni dehşete düşürdü…
96 ayetlik Vakıa suresine döndüm sonra.
Belki çok farklı bir bağlamda ile almak lazım ama izlediklerimle ile okuduklarım arasında öylesine bir senkronizasyon yaşadım ki, yaşadığımız günlerin bir tür Kıyamet demostrasyonu olduğuna ikna bile oldum.
Şöyle başlıyor Vakıa:
“1- Olacak vak’a olduğu zaman… 2 – Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur. 3 – O, alçaltıcıdır, yükselticidir.”
İnanılmaz bir “yüksek” giriş aslında.
Bir vakıadan bahsediyor ve bunun neticesinde bir takım alçalma ve yükselme hadiselerinden söz ederek, finalde her insanın kendine has ders alabilmesi için bir takım perspektifler sunuyor Kur’an-ı Kerim…
Hemen ardından gelen ayetler bir haber bülteninde “Süper Tayfun” ya da başka bir doğal felaket haberinin dış sesi gibi:
“4 – Yer şiddetle sarsıldığı… 5 – Dağlar serpildikçe serpildiği… 6 – Dağılıp toz duman haline geldiği… 7 – Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman…”
Aslında Kur’an’da kıyamet sahnelerini başka surelerde de görmüştük. Vakıa’nın diğerlerinden farkı sonuçlarına fokus yapması. İnsanların üç sınıfa bölüneceğini söylüyor ayet-i kerime.
İşin detayına inip size vaaz-u nasihatte bulunacak kadar haddimi aşmayacağım emin olun. Bu sebeple gelin bu işin ehline müracaat edelim ve bakalım Hamdi Yazır (Rahmetullahu Aleyh) bu konuya nasıl bakıyor:
“O üç sınıf, “Fâ-i tafsıliyye” (açıklama Fâ’sı) ile şöyle beyan ediliyor: Ashab-ı meymene. Meymene, yemin yeri yani sağ kol, sağ taraf yahut meymenet, uğur ve bereket mânâlarına gelir. Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı ve hürmet mevkii olduğuna göre, “ashab-ı meymene” hürmet makamında bulunan yüksek şeref sahipleri demek olur. Aynı zamanda bu gibi kimseler hayra yarayan ve kendilerinden istifade edilen faydalı zatlar olmaları sebebiyle meymenetli diye nitelendirilirler. Nitekim kelimenin iki mânâsına da işaret etmek için dikkatler şöyle celbediliyor: Amma ne ashab-ı meymene, yani öyle çok meymenet sahibi zatlar ki uğur ve bereketleri her vechile gıpta ve hayrete şayandır. Kanaatimizce bu vasıf, hitabın şu andaki ümmet için olduğunu hatırlatmaktadır. Yani geçmiş ümmetlerde benzeri bulunmayan ashab-ı meymene demektir.
Bunlara mukabil ve ashab-ı meş’eme. Meş’eme, şum yeri, yani sol kol, yahut yümnün (uğurun) zıddı olan şeâmet ve uğursuzluk mânâlarına gelir. Ashab-ı meş’eme de sol tarafta, alçak yerde bulunan değersiz yahut kendilerine ve yakınlarına uğursuzluğu dokunan kimseler demek olur. Burada her iki mânâya işaret için de şu vasıf tekrar edilmiştir. Amma ne ashab-ı meş’eme, ne uğursuz kimseler! Biraz sonra gelecek âyetlerde ashab-ı meymene’ye ashab-ı yemin, ashab-ı meş’eme’ye de ashab-ı şimâl denilmiştir.
Bunların hepsinin önünde olmak üzere önde olanlar da öncüdürler ileri geçmişlerdir. Bunlar hakka kullukta iman ve itaatta hayır yarışlarında en öne geçenlerdir. Peygamberler, Sahib Yasin (Habib b. Musa en-Neccâr) Firavun ailesinden iman edenler, muhacir ve ensardan sâbikûn-ı evvelin (ilk geçenler) ünvanına sahib sahabiler gibi. Mübtedâ ve haberdir. Yani “sâbikun” adını alanlar, gerçekten sâbikûn vasfını kazanan ve üç sınıfın ilerisinde, kasdettikleri gayeye hepsinden önce ulaşan zatlardır.”
Meymene, Meş’eme ve Sabikun ashabı…
Dehşetli olayların cereyan ettiği anda, ayrışacak, kimi alçalacak, kimi yükselecek, kimi sabır ile savunma hattını bozmayacak, kimi darmadağın olacak…
Mankhut ve Florence beni aynanın karşısına geçirip şu soruyu sormama sebep oldu:
“Sen hangi sınıftansın?”
Belki daha zor olan şu soru da var:
“Alçalanlardan mısın, yoksa yükselenlerden mi”
Vakıa Suresi sonraki 80 ayeti boyunca alçalanların ve yükselenlerin güzergâhını takip ediyor. Onların habitatlarına yakın plan bir bakışta bulunuyor.
Açıkçası, Süper tayfun kadar etkileyici bir hikayeyi ilahi kelimelerle ayn-el yakîn izliyor ve ürperiyoruz…
Ve sure finalize olurken en sondan bir önce şu cümleyi söylüyor:
“İnne haza lehüve hakkul yakîn… (Kesin gerçek budur işte.) Fessebbih bismi rabbikel azîm. (Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.)”
Daha pek çok ders çıkarıcı cümleyi buraya yerleştirmek mümkün ama hiç birisi hakikatin kendisi kadar etkili olmayacaktır.
Buyurun izleyin:
[Naci Karadağ] 19.9.2018 [TR724]
Hayır…
Orijinal bir Netflix dizisi değil Manghut.
Orijinal ismi Typhoon Mangkhut olan bir kasırga, tayfun…
Hatta ona “Süper Tayfun” diyorlar…
Şüphesiz bu payeyi olağanüstü yıkıcı olan etkisinden dolayı alıyor.
Bugüne kadar sadece Filipinler’de 70’den fazla, Hong Kong’ta ise 100’den fazla insanın hayatına mal oldu Manghut..
Şimdilerde Çin’de geziniyor. Ölü ve yaralı sayısını tam olarak bilemiyoruz.
Önüne ne gelirse yıkıp, söküp, parçalayıp geçiyor…
Çin kırmızı alarmda..
Kasırga geçtiği yerleri çaresiz bırakıyor, insanların yapabildiği en iyi şey saklanmak. Önlem olarak kaçmaktan başka şansı yok insanlığın. 2,5 milyon kişinin bölgeden tahliye edildiğini söylüyor uzmanlar. Aslında çok fazla kaçacak yer de yok…
Mesela, işin ehli Manghut’un kuzeni olarak gördükleri Florence kasırgası da Amerika’yı vuruyor aynı şiddette.
Saatteki hızı 150 km civarı olan bir felaket bu.
Çok artist olmamızın anlamsızlığı bir nevi bu tayfunun ortaya çıkardığı manzara. Acziyetimizi yüzümüze vuruyor Manghut ve Florence… 150 iken böyle, bir “tık” daha artsa evlerimiz iskambilden oyun gibi uçuşacak, araçlarımız rüzgârda savrulan sabundan baloncuklar gibi döne döne fezaya fırlayacak.
Şimdi bile öyle aslında. Koskoca kamyonlar bile giderken takla atıyorlar, çatılar Vivaldi valsındaki inatçı kontes gibi önce nazlanarak salınıyor ardından Ya Allah diyerek rüzgarın koluna atıyorlar kendilerini. Geçen bir videoda havada uçan dondurma makinası gördüm!
200 km olsa (Allah muhafaza) hepimiz şimdi boşlukta geziniyorduk. Semada sir dolu müteharrik insan düşününün. Hadi “Atayisler” onu da açıklasın bakalım!
Latife bir yana.
Özellikle Manghut videoları beni dehşete düşürdü…
96 ayetlik Vakıa suresine döndüm sonra.
Belki çok farklı bir bağlamda ile almak lazım ama izlediklerimle ile okuduklarım arasında öylesine bir senkronizasyon yaşadım ki, yaşadığımız günlerin bir tür Kıyamet demostrasyonu olduğuna ikna bile oldum.
Şöyle başlıyor Vakıa:
“1- Olacak vak’a olduğu zaman… 2 – Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur. 3 – O, alçaltıcıdır, yükselticidir.”
İnanılmaz bir “yüksek” giriş aslında.
Bir vakıadan bahsediyor ve bunun neticesinde bir takım alçalma ve yükselme hadiselerinden söz ederek, finalde her insanın kendine has ders alabilmesi için bir takım perspektifler sunuyor Kur’an-ı Kerim…
Hemen ardından gelen ayetler bir haber bülteninde “Süper Tayfun” ya da başka bir doğal felaket haberinin dış sesi gibi:
“4 – Yer şiddetle sarsıldığı… 5 – Dağlar serpildikçe serpildiği… 6 – Dağılıp toz duman haline geldiği… 7 – Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman…”
Aslında Kur’an’da kıyamet sahnelerini başka surelerde de görmüştük. Vakıa’nın diğerlerinden farkı sonuçlarına fokus yapması. İnsanların üç sınıfa bölüneceğini söylüyor ayet-i kerime.
İşin detayına inip size vaaz-u nasihatte bulunacak kadar haddimi aşmayacağım emin olun. Bu sebeple gelin bu işin ehline müracaat edelim ve bakalım Hamdi Yazır (Rahmetullahu Aleyh) bu konuya nasıl bakıyor:
“O üç sınıf, “Fâ-i tafsıliyye” (açıklama Fâ’sı) ile şöyle beyan ediliyor: Ashab-ı meymene. Meymene, yemin yeri yani sağ kol, sağ taraf yahut meymenet, uğur ve bereket mânâlarına gelir. Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı ve hürmet mevkii olduğuna göre, “ashab-ı meymene” hürmet makamında bulunan yüksek şeref sahipleri demek olur. Aynı zamanda bu gibi kimseler hayra yarayan ve kendilerinden istifade edilen faydalı zatlar olmaları sebebiyle meymenetli diye nitelendirilirler. Nitekim kelimenin iki mânâsına da işaret etmek için dikkatler şöyle celbediliyor: Amma ne ashab-ı meymene, yani öyle çok meymenet sahibi zatlar ki uğur ve bereketleri her vechile gıpta ve hayrete şayandır. Kanaatimizce bu vasıf, hitabın şu andaki ümmet için olduğunu hatırlatmaktadır. Yani geçmiş ümmetlerde benzeri bulunmayan ashab-ı meymene demektir.
Bunlara mukabil ve ashab-ı meş’eme. Meş’eme, şum yeri, yani sol kol, yahut yümnün (uğurun) zıddı olan şeâmet ve uğursuzluk mânâlarına gelir. Ashab-ı meş’eme de sol tarafta, alçak yerde bulunan değersiz yahut kendilerine ve yakınlarına uğursuzluğu dokunan kimseler demek olur. Burada her iki mânâya işaret için de şu vasıf tekrar edilmiştir. Amma ne ashab-ı meş’eme, ne uğursuz kimseler! Biraz sonra gelecek âyetlerde ashab-ı meymene’ye ashab-ı yemin, ashab-ı meş’eme’ye de ashab-ı şimâl denilmiştir.
Bunların hepsinin önünde olmak üzere önde olanlar da öncüdürler ileri geçmişlerdir. Bunlar hakka kullukta iman ve itaatta hayır yarışlarında en öne geçenlerdir. Peygamberler, Sahib Yasin (Habib b. Musa en-Neccâr) Firavun ailesinden iman edenler, muhacir ve ensardan sâbikûn-ı evvelin (ilk geçenler) ünvanına sahib sahabiler gibi. Mübtedâ ve haberdir. Yani “sâbikun” adını alanlar, gerçekten sâbikûn vasfını kazanan ve üç sınıfın ilerisinde, kasdettikleri gayeye hepsinden önce ulaşan zatlardır.”
Meymene, Meş’eme ve Sabikun ashabı…
Dehşetli olayların cereyan ettiği anda, ayrışacak, kimi alçalacak, kimi yükselecek, kimi sabır ile savunma hattını bozmayacak, kimi darmadağın olacak…
Mankhut ve Florence beni aynanın karşısına geçirip şu soruyu sormama sebep oldu:
“Sen hangi sınıftansın?”
Belki daha zor olan şu soru da var:
“Alçalanlardan mısın, yoksa yükselenlerden mi”
Vakıa Suresi sonraki 80 ayeti boyunca alçalanların ve yükselenlerin güzergâhını takip ediyor. Onların habitatlarına yakın plan bir bakışta bulunuyor.
Açıkçası, Süper tayfun kadar etkileyici bir hikayeyi ilahi kelimelerle ayn-el yakîn izliyor ve ürperiyoruz…
Ve sure finalize olurken en sondan bir önce şu cümleyi söylüyor:
“İnne haza lehüve hakkul yakîn… (Kesin gerçek budur işte.) Fessebbih bismi rabbikel azîm. (Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.)”
Daha pek çok ders çıkarıcı cümleyi buraya yerleştirmek mümkün ama hiç birisi hakikatin kendisi kadar etkili olmayacaktır.
Buyurun izleyin:
[Naci Karadağ] 19.9.2018 [TR724]
Fenerbahçe için tarih tekerrür eder mi? [Hasan Cücük]
Fenerbahçe için sezon hiçte iç açıcı başlamadı. Bursaspor galibiyeti sonrası peş peşe gelen 3 yenilgi sarı-lacivertli taraftarların umutlarını kırdı. Konyaspor deplasmanında 3 hafta aradan sonra gelen 3 puan kadar, oynanan pozitif futbolda taraftarın yeniden ümitlenmesini sağladı. Fenerbahçe benzer durumu 2000-01 sezonunda yaşamıştı. Elbette bire bir aynı değil ama benzerliklerde yok değil. Acaba tarih Fenerbahçe için tekerrür eder mi?
Fenerbahçe için 1996-2000 arası oldukça sıkıntılı geçmişti. Ezeli rakibi Galatasaray, üst üste 4 yıl ligi şampiyon tamamlayıp, sarı-lacivertlilere karşı büyük bir üstünlük kurmuştu. Lig şampiyonluğunu 2000’de UEFA Kupası ile taçlandıran Galatasaray’ın ligdeki hegomanyasını yıkmak için kolları sıvayan Aziz Yıldırım, kısa sürede başarılı olacak bir takım kurmuştu. Sarı-lacivertilerin artık kaybedecek zamanı yoktu. Taraftar hemen şampiyonluk istiyordu.
Aziz Yıldırım, kısa sürede başarıya ulaşmada Türkiye’nin en iyisi olan Mustafa Denizli’ye takımı teslim ederken, transferde tecrübeli oyunculara ağırlık vermişti. Perugia’dan 27 yaşındaki Milan Rapaiç, Celta Vigo’dan 28 yaşındaki Haim Revivo, Blogna’dan 33 yaşındaki Kennet Andersson, Juventus’tan 29 yaşındaki Zoran Mirkovic, Kocaelispor’dan 34 yaşındaki Misko Mirkovic’in yanı sıra Freiburg’dan Ali Güneş, Denizlispor’dan Yusuf Şimşek, Samsunspor’dan Celil Sağır ve eski oyuncusu Elvir Baliç Real Madrid’den kiralanmıştı. Yabancı oyuncular kendini ispat etmiş, yerli oyuncular ise ligin en iyilerindendi. Mustafa Denizli gibi uzun vadeli planı olmayan bir hoca ile hedefe varılmak isteniliyordu.
Sezona Kocaelispor deplasmanında aldığı 4-0’lık galibiyetle başlayan sarı-lacivertiler, ilk 5 hafta biterken Gençlerbirliği ve Beşiktaş’a karşı sahadan mağlup ayrılmıştı. İlk 5 haftada gelen 2 mağlubiyet taraftarın moralini bozmuştu. İlerleyen haftalarda takım düzelirken, sezon sonunda mutlu sona ulaşıyordu. Sahasında 17 maçın tamamını kazananan Fenerbahçe şampiyonluk yolunda önemli bir avantaj sağlamış oluyordu. Aziz Yıldırım’ın planı tutmuştu. Ezeli rakibin 4 yıllık hegomanyasına son verilmişti. Mustafa Denizli’nin ikinci sezonu kötü başlamış, ligin ilk devresini görmeden kovulmuştu. Takımı şampiyonluğa taşıyan oyuncular ise birer birer takımdan ayrılmıştı.
Gelelim bu sezona. Fenerbahçe tam 4 yıldır şampiyonluğa hasret. Aradan geçen 4 yılda ezeli rakipleri Beşiktaş ve Galatasaray ikişer kez şampiyon oldu. Kulüp başkanlığına Ali Koç seçildi. Takım Hollandalı Phillip Cocu’ya emanet edildi. Hollandalı hocanın PSV’de ortaya koyduğu başarı bu tercihte önemli rol oynadı. Takım adeta yeniden kuruldu. Bir düzine oyuncu transfer edildi.
2000’de Aziz Yıldırım, takımı kısa sürede başarıya taşıyacak oyuncular transfer ederken, bu sezon Ali Koç 4 yıllık şampiyonluk hasretine rağmen uzun vadeli takıma fayda sağlayacak oyuncuları tercih etti. Finansal Fair Play’den dolayı bazı isimler mecburen kiralandı. Para getirecek oyuncular elden çıkarıldı. Kadroda yer bulamayan oyuncuları satma girişimi ise aldıkları yüksek ücretten vazgeçmemelerinden dolayı başarılı olamadı.
Bu sezon transfer edilen oyunculardan Jailson (23), Michael Frey (24), Berke Özer (18), Harun Tekin (29), Barış Alıcı (21), Ferdi Kadıoğlu (18), Diego Reyes (25) ve Tolga Ciğerci(26) kadroya katılan genç isimler oldu. İslam Slimani (30), Andre Ayew (28) ve Yassine Benzia (24) ise kiralık olarak takıma kazandırıldı. Ayew ve Slimani dışında kalan oyuncular önünde uzun yıllar olan oyunculardan oluşuyor.
Bu sezon geride kalan 5 haftanın 3’ünde sahadan mağlup ayrılan sarı-lacivertlilerin Konyaspor deplasmanında ortaya koyduğu oyun taraftarı ümitlendirdi. 2000-01 sezonu tekrar edilir mi bilinmez ancak şurası bir gerçek ki; Fenerbahçe sadece bir sezonluk değil gelecek yıllara takımı taşıyacak oyunculardan bir kadro oluşturdu. Hemen belirtelim; burası Türkiye. Planlar pek uzun vadeli olmaz. Fenerbahçe bunu başarırsa Türk futbolu adına önemli bir adım atmış olur. 2000-01 sezonuyla çok sayıda ortak nokta bulunuyor. Bakalım hep söylenen ‘tarih tekerrürden ibaret’ sözü Fenerbahçe için geçerli olacak mı?
[Hasan Cücük] 19.9.2018 [TR724]
Fenerbahçe için 1996-2000 arası oldukça sıkıntılı geçmişti. Ezeli rakibi Galatasaray, üst üste 4 yıl ligi şampiyon tamamlayıp, sarı-lacivertlilere karşı büyük bir üstünlük kurmuştu. Lig şampiyonluğunu 2000’de UEFA Kupası ile taçlandıran Galatasaray’ın ligdeki hegomanyasını yıkmak için kolları sıvayan Aziz Yıldırım, kısa sürede başarılı olacak bir takım kurmuştu. Sarı-lacivertilerin artık kaybedecek zamanı yoktu. Taraftar hemen şampiyonluk istiyordu.
Aziz Yıldırım, kısa sürede başarıya ulaşmada Türkiye’nin en iyisi olan Mustafa Denizli’ye takımı teslim ederken, transferde tecrübeli oyunculara ağırlık vermişti. Perugia’dan 27 yaşındaki Milan Rapaiç, Celta Vigo’dan 28 yaşındaki Haim Revivo, Blogna’dan 33 yaşındaki Kennet Andersson, Juventus’tan 29 yaşındaki Zoran Mirkovic, Kocaelispor’dan 34 yaşındaki Misko Mirkovic’in yanı sıra Freiburg’dan Ali Güneş, Denizlispor’dan Yusuf Şimşek, Samsunspor’dan Celil Sağır ve eski oyuncusu Elvir Baliç Real Madrid’den kiralanmıştı. Yabancı oyuncular kendini ispat etmiş, yerli oyuncular ise ligin en iyilerindendi. Mustafa Denizli gibi uzun vadeli planı olmayan bir hoca ile hedefe varılmak isteniliyordu.
Sezona Kocaelispor deplasmanında aldığı 4-0’lık galibiyetle başlayan sarı-lacivertiler, ilk 5 hafta biterken Gençlerbirliği ve Beşiktaş’a karşı sahadan mağlup ayrılmıştı. İlk 5 haftada gelen 2 mağlubiyet taraftarın moralini bozmuştu. İlerleyen haftalarda takım düzelirken, sezon sonunda mutlu sona ulaşıyordu. Sahasında 17 maçın tamamını kazananan Fenerbahçe şampiyonluk yolunda önemli bir avantaj sağlamış oluyordu. Aziz Yıldırım’ın planı tutmuştu. Ezeli rakibin 4 yıllık hegomanyasına son verilmişti. Mustafa Denizli’nin ikinci sezonu kötü başlamış, ligin ilk devresini görmeden kovulmuştu. Takımı şampiyonluğa taşıyan oyuncular ise birer birer takımdan ayrılmıştı.
Gelelim bu sezona. Fenerbahçe tam 4 yıldır şampiyonluğa hasret. Aradan geçen 4 yılda ezeli rakipleri Beşiktaş ve Galatasaray ikişer kez şampiyon oldu. Kulüp başkanlığına Ali Koç seçildi. Takım Hollandalı Phillip Cocu’ya emanet edildi. Hollandalı hocanın PSV’de ortaya koyduğu başarı bu tercihte önemli rol oynadı. Takım adeta yeniden kuruldu. Bir düzine oyuncu transfer edildi.
2000’de Aziz Yıldırım, takımı kısa sürede başarıya taşıyacak oyuncular transfer ederken, bu sezon Ali Koç 4 yıllık şampiyonluk hasretine rağmen uzun vadeli takıma fayda sağlayacak oyuncuları tercih etti. Finansal Fair Play’den dolayı bazı isimler mecburen kiralandı. Para getirecek oyuncular elden çıkarıldı. Kadroda yer bulamayan oyuncuları satma girişimi ise aldıkları yüksek ücretten vazgeçmemelerinden dolayı başarılı olamadı.
Bu sezon transfer edilen oyunculardan Jailson (23), Michael Frey (24), Berke Özer (18), Harun Tekin (29), Barış Alıcı (21), Ferdi Kadıoğlu (18), Diego Reyes (25) ve Tolga Ciğerci(26) kadroya katılan genç isimler oldu. İslam Slimani (30), Andre Ayew (28) ve Yassine Benzia (24) ise kiralık olarak takıma kazandırıldı. Ayew ve Slimani dışında kalan oyuncular önünde uzun yıllar olan oyunculardan oluşuyor.
Bu sezon geride kalan 5 haftanın 3’ünde sahadan mağlup ayrılan sarı-lacivertlilerin Konyaspor deplasmanında ortaya koyduğu oyun taraftarı ümitlendirdi. 2000-01 sezonu tekrar edilir mi bilinmez ancak şurası bir gerçek ki; Fenerbahçe sadece bir sezonluk değil gelecek yıllara takımı taşıyacak oyunculardan bir kadro oluşturdu. Hemen belirtelim; burası Türkiye. Planlar pek uzun vadeli olmaz. Fenerbahçe bunu başarırsa Türk futbolu adına önemli bir adım atmış olur. 2000-01 sezonuyla çok sayıda ortak nokta bulunuyor. Bakalım hep söylenen ‘tarih tekerrürden ibaret’ sözü Fenerbahçe için geçerli olacak mı?
[Hasan Cücük] 19.9.2018 [TR724]
Trump’a maket uçak bile hediye edemezler! [Adem Yavuz Arslan]
Eğer Havuz medyasını takip ediyorsanız papaz kıyafetli ve elimde haç olan fotoğrafımı görmüşsünüzdür.
Erdoğan ailesinin yönetimindeki Sabah ve Takvim gazetelerine göre Hıristiyan olmuşum.
Hatta papazlık yapıyormuşum!
Havuzcuların yalan söyleme ve hayali senaryolar yazma konusundaki maharetlerini bildiğimden çok şaşırmadım diyebilirim.
Nede olsa 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana 7/24 böyleler.
Daha önce de hayatım boyunca hiç gitmediğim Kanada’da beni İran ajanları ile buluşturmuşlardı !
CIA ajanlığı filan olmazsa olmazdı zaten.
Hep söylüyorum; AKP rejiminin müzesini yapıp tüm bu haberleri orada sergilemek gibi bir projem var. Gelecek nesiller ‘Allah peygamber, din iman Kur’an’ diyen siyasilerin yaptıkları iğrençlikleri mutlaka görmeli.
Peki nerden çıktı bu papazlık meselesi?
Uzun yıllardır ABD’de yaşayan eğitimci bir dostum Türk ve Amerikalı aydınlarla söyleşiler yapıyordu. Benden de tecrübelerimi, gözlemlerimi aktarmamı istedi.
Bende anlattım.
Videoyu kişisel sayfasına yükledi. Yani gizli kapaklı bir şey değil. Orada 4 yıl önce ABD’ye taşındığımı, ABD’yi anlamak için tarih okuduğumu, belgeseller izlediğimi anlattım.
Bir bölümde ABD’de kiliselerin çok etkili olduğunu anlatıp, bulunduğum bölgedeki bir kilisede yapılan ‘Ortadoğu ve İslam’ konulu uzun bir workshop’a katıldığımı, çok istifade ettiğimi söyledim.
İşte o video Havuz medyasına “FETÖ’nün çakma papazı” olarak çıktı. Tabi ki ustaca montajlanmış, önü arkası kesilmiş, bağlamından kopartılmış bir şekilde.
Videoyu hazırlayan ise ‘Kabataş Yalancısı’ olarak bilinen Hilal Kaplan ve ekibi.
O video tüm havuz televizyonlarında döndü. Hatta Ankara Belediyesi’nden kovulan Melih Gökçek o montaj video üzerinden Saray’a yaranmaya bile çalıştı.
Başka hiç bir şey bilmeseniz bile bu örnek Erdoğan rejimi ve emrindeki medyanın karakterini göstermeye yeter. Düşünsenize, Youtube’da herkesin ulaşımına açık bir videodan montaj yapıp propaganda yapıyorlar.
Bu kadar basit bir olayda bile bunu yapanlar 15 Temmuz’da hangi montajları, yalanları üretmiştir bir düşünün.
Hani TC-CAN uçağı satılmıştı!
Yazının konusu Havuz ve 15 Temmuz yalanları olmadığı için meseleye virgül koyup sadete geleyim.
Malum olduğu üzere gündem Katar’dan alınan ‘uçan saray’. Ankara, İstanbul ve Muğla’ya saraylar yaptıran, Malazgirt’e yaptıracak olan Erdoğan, ekstradan bir de ‘uçan saray’ aldı.
Gerçi Erdoğan uçağın hediye olduğunu iddia ediyor.
Normal şartlarda böyle bir olay ortalığı birbirine katar, hükümet düşürür, isyan başlatır fakat Türkiye artık normal bir ülke değil.
Diğer skandallar gibi konuşulup geçti.
Erdoğan halka ‘ekonomik cihat’ diyerek ‘yastık altındaki dolarları, altınları çıkartın’ çağrısı yaparken 500 milyon dolarlık uçak alıyormuş.
Bu arada Erdoğan bu açıklamaları THY tarafından satıldığı açıklanan TC-CAN uçağında yaptı.
Resmi açıklamaya göre uçak satılmıştı ama hala Erdoğan’ın kullanımında. Yani halka yalan söylüyorlar. Fakat Türkiye’de gazete ve gazeteci bırakmadıkları için kimse sorgulayamıyor.
Bir an için Erdoğan’ın doğru söylediğini yani uçağın hediye olduğunu varsayalım. Peki bir siyasetçi, başka bir ülkenin liderinden 500 milyon dolarlık ‘hediye’ kabul edebilir mi?
Medeni ülkelerde bu işler nasıl oluyor?
Havuz’un montajlayıp çarpıttığı video da anlattığım şey buydu. ABD’de bu işler nasıl oluyor, siyaset ve medya ilişkisi nasıl diye okumalar yapıyorum.
Özetleyerek ‘gerçek bir başkanlık sisteminde’ siyasetçi, rüşvet-hediye düzenlemelerinin nasıl olduğunu anlatayım.
Kestirmeden söyleyeyim hiçbir medeni ülkede 500 milyon dolarlık hediye olmaz. Hediye deseniz de kimse inanmaz.
Mesela ABD’de siyasetçilerin, bürokratların pahalı hediye kabul etmesi yasak. Pahalı derken rakamı yüksek düşünmeyin.
50 dolarlık bir hediye almak bile yasak. Yayınlanmış çok detaylı bir liste var. (Buraya https://www.ethics.senate.gov/public/index.cfm/gifts)
Sözgelimi ABD siyasetinin parlak isimlerinden eski Virginia Valisi Bob McDonnel ve eşi ‘rüşvet almak’tan suçlu bulundu.
İddianameye konu olan ‘rüşvet’ler ise bir giyim mağazasından 17 bin dolarlık harcama, üzerinde ‘Virginia’nın 71.valisi’ yazılı bir Rolex ve golf kulübü üyeliği gibi şeyler. Bir işadamı vali McDonnell’in oğlunun okul, kızının da düğün masraflarını karşılamış.
Türkiye standartlarına göre lafı bile olmayacak şeyler. Bu dava nedeniyle gelecekte ‘ABD başkanı olabilecek isimler’ arasında gösterilen McDonnell’in siyasi hayatı bitti.
Peki hangisi doğru?
Milyonlarca dolar rüşveti ‘vatan millet sakarya’ diyerek cebe indirmek, yakalanınca da ‘bana darbe yapıyorlar’ diye polisi hakimi savcıyı tutuklamak mı yoksa 50 bin dolarlık bir saati hediye kabul ettiği için başkan adayı bir valiyi tutuklamak mı?
ABD yasaları bu durumlar için ne diyor?
ABD yasaları rüşvet ve iltimas konularında çok ağır. Siyasiler pahalı hediye kabul edemezler. Kongre’nin etik komisyonları bu konuları çok yakından takip ediyor.
Bırakın rüşveti, siyasetçilerin konumunu kullanarak çıkar elde etmesi bile yasalarla engelleniyor.
Mesela iktidardaki partinin ve kamu görevlilerinin ellerindeki kamu gücünü kullanarak seçimleri etkilemeye çalışmalarını engellemek amacıyla çıkartılmış Hatch Yasası var.
Bırakın bildiğimiz anlamda rüşveti, adam kayırmayı, bu yasa ile iktidar partisisi üyelerinin kamu araçlarını kullanmasını bile yasaklıyor. Bu yasa ile Başkan ve yardımcısı hariç tüm siyasiler, bürokratlar ve Beyaz Saray yetkilileri herhangi bir politik faaliyette kamu imkanlarını kullanamıyorlar.
Bakanlar seçim öncesi bir siyasi programa katılırsa makam araçlarını, ‘bakan’ ünvanını kullanamıyorlar. Hatta Adalet Bakanı görevi süresince hiç bir siyasi parti etkinliğine katılamıyor.
Yasalar ayrıca ‘seçim rüşvetleri’nin de önünü kesiyor. Partizan kadrolaşmak büyük bir suç.
Çok sıkı denetimler var
Özeti ve özü şu; demokrasilerin en önemli özelliği özgür ve adil seçimlerdir. Bırakın gazetecileri tutuklama, medyaya el koyma, rakim siyasi adayları hapse atmayı, iktidar partisinin kamu imkanlarını lehine kullanması bile ağır suç sayılıyor.
Kanun koyucular devlet imkanlarının adaletsiz kullanımının önüne geçmek için hiç bir boşluk bırakmamışlar.
Bir başka ifadeyle medeni ülkelerde bırakın yüz milyonlarca dolarlık rüşvet almayı, iktidar partisinin kamu gücünü kullanarak kendi lehine adaletsizlik yapması bile yasalarla engelleniyor ve büyük suç.
ABD’de ki yasalara göre Başkan Trump, Erdoğan’ın aldığı uçağın maketini bile hediye olarak kabul edemez.
[Adem Yavuz Arslan] 19.9.2018 [TR724]
Erdoğan ailesinin yönetimindeki Sabah ve Takvim gazetelerine göre Hıristiyan olmuşum.
Hatta papazlık yapıyormuşum!
Havuzcuların yalan söyleme ve hayali senaryolar yazma konusundaki maharetlerini bildiğimden çok şaşırmadım diyebilirim.
Nede olsa 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana 7/24 böyleler.
Daha önce de hayatım boyunca hiç gitmediğim Kanada’da beni İran ajanları ile buluşturmuşlardı !
CIA ajanlığı filan olmazsa olmazdı zaten.
Hep söylüyorum; AKP rejiminin müzesini yapıp tüm bu haberleri orada sergilemek gibi bir projem var. Gelecek nesiller ‘Allah peygamber, din iman Kur’an’ diyen siyasilerin yaptıkları iğrençlikleri mutlaka görmeli.
Peki nerden çıktı bu papazlık meselesi?
Uzun yıllardır ABD’de yaşayan eğitimci bir dostum Türk ve Amerikalı aydınlarla söyleşiler yapıyordu. Benden de tecrübelerimi, gözlemlerimi aktarmamı istedi.
Bende anlattım.
Videoyu kişisel sayfasına yükledi. Yani gizli kapaklı bir şey değil. Orada 4 yıl önce ABD’ye taşındığımı, ABD’yi anlamak için tarih okuduğumu, belgeseller izlediğimi anlattım.
Bir bölümde ABD’de kiliselerin çok etkili olduğunu anlatıp, bulunduğum bölgedeki bir kilisede yapılan ‘Ortadoğu ve İslam’ konulu uzun bir workshop’a katıldığımı, çok istifade ettiğimi söyledim.
İşte o video Havuz medyasına “FETÖ’nün çakma papazı” olarak çıktı. Tabi ki ustaca montajlanmış, önü arkası kesilmiş, bağlamından kopartılmış bir şekilde.
Videoyu hazırlayan ise ‘Kabataş Yalancısı’ olarak bilinen Hilal Kaplan ve ekibi.
O video tüm havuz televizyonlarında döndü. Hatta Ankara Belediyesi’nden kovulan Melih Gökçek o montaj video üzerinden Saray’a yaranmaya bile çalıştı.
Başka hiç bir şey bilmeseniz bile bu örnek Erdoğan rejimi ve emrindeki medyanın karakterini göstermeye yeter. Düşünsenize, Youtube’da herkesin ulaşımına açık bir videodan montaj yapıp propaganda yapıyorlar.
Bu kadar basit bir olayda bile bunu yapanlar 15 Temmuz’da hangi montajları, yalanları üretmiştir bir düşünün.
Hani TC-CAN uçağı satılmıştı!
Yazının konusu Havuz ve 15 Temmuz yalanları olmadığı için meseleye virgül koyup sadete geleyim.
Malum olduğu üzere gündem Katar’dan alınan ‘uçan saray’. Ankara, İstanbul ve Muğla’ya saraylar yaptıran, Malazgirt’e yaptıracak olan Erdoğan, ekstradan bir de ‘uçan saray’ aldı.
Gerçi Erdoğan uçağın hediye olduğunu iddia ediyor.
Normal şartlarda böyle bir olay ortalığı birbirine katar, hükümet düşürür, isyan başlatır fakat Türkiye artık normal bir ülke değil.
Diğer skandallar gibi konuşulup geçti.
Erdoğan halka ‘ekonomik cihat’ diyerek ‘yastık altındaki dolarları, altınları çıkartın’ çağrısı yaparken 500 milyon dolarlık uçak alıyormuş.
Bu arada Erdoğan bu açıklamaları THY tarafından satıldığı açıklanan TC-CAN uçağında yaptı.
Resmi açıklamaya göre uçak satılmıştı ama hala Erdoğan’ın kullanımında. Yani halka yalan söylüyorlar. Fakat Türkiye’de gazete ve gazeteci bırakmadıkları için kimse sorgulayamıyor.
Bir an için Erdoğan’ın doğru söylediğini yani uçağın hediye olduğunu varsayalım. Peki bir siyasetçi, başka bir ülkenin liderinden 500 milyon dolarlık ‘hediye’ kabul edebilir mi?
Medeni ülkelerde bu işler nasıl oluyor?
Havuz’un montajlayıp çarpıttığı video da anlattığım şey buydu. ABD’de bu işler nasıl oluyor, siyaset ve medya ilişkisi nasıl diye okumalar yapıyorum.
Özetleyerek ‘gerçek bir başkanlık sisteminde’ siyasetçi, rüşvet-hediye düzenlemelerinin nasıl olduğunu anlatayım.
Kestirmeden söyleyeyim hiçbir medeni ülkede 500 milyon dolarlık hediye olmaz. Hediye deseniz de kimse inanmaz.
Mesela ABD’de siyasetçilerin, bürokratların pahalı hediye kabul etmesi yasak. Pahalı derken rakamı yüksek düşünmeyin.
50 dolarlık bir hediye almak bile yasak. Yayınlanmış çok detaylı bir liste var. (Buraya https://www.ethics.senate.gov/public/index.cfm/gifts)
Sözgelimi ABD siyasetinin parlak isimlerinden eski Virginia Valisi Bob McDonnel ve eşi ‘rüşvet almak’tan suçlu bulundu.
İddianameye konu olan ‘rüşvet’ler ise bir giyim mağazasından 17 bin dolarlık harcama, üzerinde ‘Virginia’nın 71.valisi’ yazılı bir Rolex ve golf kulübü üyeliği gibi şeyler. Bir işadamı vali McDonnell’in oğlunun okul, kızının da düğün masraflarını karşılamış.
Türkiye standartlarına göre lafı bile olmayacak şeyler. Bu dava nedeniyle gelecekte ‘ABD başkanı olabilecek isimler’ arasında gösterilen McDonnell’in siyasi hayatı bitti.
Peki hangisi doğru?
Milyonlarca dolar rüşveti ‘vatan millet sakarya’ diyerek cebe indirmek, yakalanınca da ‘bana darbe yapıyorlar’ diye polisi hakimi savcıyı tutuklamak mı yoksa 50 bin dolarlık bir saati hediye kabul ettiği için başkan adayı bir valiyi tutuklamak mı?
ABD yasaları bu durumlar için ne diyor?
ABD yasaları rüşvet ve iltimas konularında çok ağır. Siyasiler pahalı hediye kabul edemezler. Kongre’nin etik komisyonları bu konuları çok yakından takip ediyor.
Bırakın rüşveti, siyasetçilerin konumunu kullanarak çıkar elde etmesi bile yasalarla engelleniyor.
Mesela iktidardaki partinin ve kamu görevlilerinin ellerindeki kamu gücünü kullanarak seçimleri etkilemeye çalışmalarını engellemek amacıyla çıkartılmış Hatch Yasası var.
Bırakın bildiğimiz anlamda rüşveti, adam kayırmayı, bu yasa ile iktidar partisisi üyelerinin kamu araçlarını kullanmasını bile yasaklıyor. Bu yasa ile Başkan ve yardımcısı hariç tüm siyasiler, bürokratlar ve Beyaz Saray yetkilileri herhangi bir politik faaliyette kamu imkanlarını kullanamıyorlar.
Bakanlar seçim öncesi bir siyasi programa katılırsa makam araçlarını, ‘bakan’ ünvanını kullanamıyorlar. Hatta Adalet Bakanı görevi süresince hiç bir siyasi parti etkinliğine katılamıyor.
Yasalar ayrıca ‘seçim rüşvetleri’nin de önünü kesiyor. Partizan kadrolaşmak büyük bir suç.
Çok sıkı denetimler var
Özeti ve özü şu; demokrasilerin en önemli özelliği özgür ve adil seçimlerdir. Bırakın gazetecileri tutuklama, medyaya el koyma, rakim siyasi adayları hapse atmayı, iktidar partisinin kamu imkanlarını lehine kullanması bile ağır suç sayılıyor.
Kanun koyucular devlet imkanlarının adaletsiz kullanımının önüne geçmek için hiç bir boşluk bırakmamışlar.
Bir başka ifadeyle medeni ülkelerde bırakın yüz milyonlarca dolarlık rüşvet almayı, iktidar partisinin kamu gücünü kullanarak kendi lehine adaletsizlik yapması bile yasalarla engelleniyor ve büyük suç.
ABD’de ki yasalara göre Başkan Trump, Erdoğan’ın aldığı uçağın maketini bile hediye olarak kabul edemez.
[Adem Yavuz Arslan] 19.9.2018 [TR724]
İndirim sezonu; Ateizm alana, deizm bedava! [Kadir Coşkun]
Mevsim sonu indirimlerine her şey dahil. Piyasa ekonomisinin cazip tarafı bu; “Bozuk buğdayın, kör alıcısı olurmuş!” Halka arzedilme ve reklam edilme şansı olan her türlü meta ve malzemenin mevcut iletişim vasıtalarıyla bir anda yurt çapında piyasaya sürülmesi ve alıcı bulması mümkün. Başkası için eski olan, sizin için yeni ve eksik giderici olabilir.
Neredeyse üç çeyrek asrı, devletin bonkör desteği ile devirmiş, yaşlandıkça İslam’a düşmanlığı daha da artmış günlük bir gazetenin, dar çerçeveli yaptığı bir araştırmada Türkiye’de Ateizm ve Deizm’in arttığı tespit edilmiş. Eğer ortada gerçekten bir araştırma varsa, istenen sonucun daha araştırmanın başında sabitlendiği ve neticenin de bu sabite ve genel kabuller çerçevesinde elde edildiği, kamu araştırması, istatistik ve kamu oyu yoklamalarının kirli şaibelerden kurtulması imkansız. Her dönemde, İslam’ın başına musallat olan iktidar sahiplerinin yanlış uygulamalarını, İslam’a mal etmek köklü ve tedavisi zor, ideolojik düşkünlüklerdendir. İslam’ın sırtına günahlarıyla binmiş fasık ve facirlere kızmak başka, İslam’ı bu talihsizler yüzünden ırgalamak tamamiyle başka şeyler. Asgari çizgide, mümin olmak, bu temyiz ve ayrıştırma kabiliyetini vermiş olmalı.
Spekülatif ve tamamiyle popülist sözkonusu araştırma piyasaya sürülür sürülmez, hemen her köşe başındaki marketlerde satılmaya başlandı. İslam, herkes için bereketlidir. Cümlenin neresine koyarsanız koyun, neye ambalaj yaparsanız, kıyametler koparmaya yeter. Dostu da düşmanın dünyalık ve ahiretlik kazançları bu sihirli kelimede gizlidir. Türkiye’de, merkebe kızıp, semerini döven, pireye kızıp yorgan yakan, imam efendiye darılıp camiye küsen, İmam-Hatipli hırpalamayı milli sporlardan sayan akılzede takımının sinir uçlarına dokunan bu tür ucuzluklar hala iş görüyor. Halk Partisi ideolojisi, Ateizm ve deizm artıyor diyorlarsa sakın inanmayın. Söyledikleri, anket ve istatistik sonuçları değil, bir asırdır bir türlü gerçekleştiremedikleri dinsizlik rüyalarıdır. Dindarların gırtlağına kadar sekülerizme batmaları, dini kendi şehvetleri doğrultusunda yorumlamaları malesef bu rüyaların gerçekleşmesi için yeterli olmaz.
Bir anda, köşe başı büfesine düşen Ateizm ve Deizm gibi, bir çok kimsenin manalarını bilmediği ve merak etmediği entellektüel tecrübeler, işgüzar yazarlar tarafından “Ne oluyoruz, Türkiye Dinsizleşiyor mu?” gayretkeşliğini köpürtüyor. Seksen öncesi yıllarda, üniversiteli gençlerin bir çoğu, kendisini tanımlarken sosyalist ve komünist eğilimlerle ifade ediyordu. “Komünist” dendiğinde, “Dinsiz, imansız!” takımı anlaşılırdı. Gençlik hevesleri geçtikten sonra, herkes soluğu kıyısından, köşesinden cami avlusunda, minber önünde ya da kimse görmesin diye, küçük mahalle mescidinde buldu. Hatta geçtiğimiz hafta içinde, dünyaca meşhur Piyanistimiz’in dini gayret ve ciddiyeti benim gibi birçok kimseyi şaşırtmış olmalı. Şahsen ben, sözkonusu şahıs hakkında, medyadan edindiğim, kanaatlerimi tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissettim. “Ne yani? Tek dindar ve müslüman sen misin?” çemkirmelerine alışkın olduğumuz için bu tür tepkileri önemsememekle beraber, medyanın yanlış yönlendirmelerine karşı daha dikkatli olmam gerektiğini bir kez daha anlamış oldum.
Kötü Baykuş!
Mevlana, bütün nezaket ve nezahetine rağmen, Mesnevi’sinde, ibadet ve kulluğun adresini şaşıran kimselere, biraz sert yüklenir; “Uyusan bile rüyada müşteri görüyorsun. Kötü baykus, rüyada harabeden baska bir sey gorebilir mi? Sen her an, müşteri isteği ile kivraniyorsun. Fakat, neyin var ki, satacaksın?. Hiç hiç…(5/97)
Eski cazibe ve şöhretini kaybetmiş sanatçılardan birkaçı, Halk Partisi İdeolojisine sahip çıktıklarını, destek verdiklerini göstermek için ya Ateist ya da Deizm’e kaydıklarını ifade ederek, spot ışıklarının bir kez daha kendilerine çevrilmesini sağladılar. Bu tür spekülatif çıkışlar, bazı sanatçılar için, sanat kabiliyetlerinden daha fazla iş yapıyor. Hani o, ihtiyarladıktan ve bir köşeye atıldıktan sonra, sadece estetik ameliyatları ile gündeme gelen, Mahmut Paşa kalitesindeki sanat camiası var ya, işte o döküntüler.
Hatta bir tanesi, gençlik yıllarında aldığı film, sahne ve tiyatro tekliflerini alamadığını, hayata küstüğünü ve Deizme sığındığını falan da ifade etti. Dinin İş ve İşçi Bulma Kurumu olmadığını hiç anlamamış. “Bana, kariyerime uygun, maaşı dolgun ve geçmiş günlerdeki debdebe ve ihtişamına münasip iş teklifleri getirmezseniz, deist de olurum ateist’te! Hatta, isterseniz benim gibi olanların isim listesini de verebilim!” demeye getiriyor. Batılı birinin dediği gibi, “Sigarasını yakmadığı için güneş’e düşman olmak!” gibi akıldışılık ile karşı karşıyayız. Bu garibanın aklına, Saray’a medhiyeler yağdırıp, günlük maişetini kurtarmak gibi kısa yollar da gelmemiş. Bitpazarı kalitesindeki sanat kabiliyeti, sanat camiasında tutunmasına yetmemiş, hiç olmazsa maişetini temin edecek kadar kafası bassa ne olurdu?
Bu türden ikinci kalite müzayedeye düşmüş sanat camiası kendilerini bir de din’de ve son otuz-kırk yıldır, İslami tecrübede denemeyi severler. Bu kısa da olsa onları, magazin piyasasının nimetleriyle buluşturur. Yine onlardan bir tanesi, on yıl kadar önce, Hacc’a gitmiş ve bütün Türkiye’yi Hacc’ı mebrur’dan haberdar etmişti. Sonra ne kadar mütedeyyin ve dikkatli yaşadığını kamera ve denklanşörlerden esirgemedi. Boynuna taktığı tesbih ile İstiklal Caddesi gibi şöhretlerin uğrak yerlerinde dolaşmayı da ihmal etmedi. Tabi biz de, boyna takılan tesbihin, Evrad u ezkar ile çok meşgul olmanın bir göstergesi mi, yoksa, tercih edilen İslami Kıyafetin (!) olmazsa olmaz bir aksesuarı mı oldğunu bir türlü çözemedik.
Türkiye’de “İslam’dan uzaklaşılıyor!” saçmalıkları çok konuşulmaya başlayınca o sanatçımız da boynundaki tesbihi çıkardı, altmış yaşına yaklaşmasına rağmen, liseli çocukların giydiği T-Shirt ve Blue Jean modasına uymayı tercih etti. Belli ki, İslami Kıyafet (!) ve tesbih hazret’i pek fena yormuş.
Yabancı bir erkek oyuncuyla evlenmeye karar verdiği için, din değiştiren, boşandıktan sonra da tekrar İslam’a dönüp, televizyon ekranlarında İslami Konular ile alakalı fikir beyan eden, hanımefendiyi bilmem zikretmeye gerek var mı? İhtimal ki, İslam’a olan alakası, yeni bir gelinlik ve pahalı bir nişan yüsüğü ile tecrübe edilene kadar devam eder.
Mısır ve Abetedü’ş-Şeytan
İslam Coğrafyası, din konusunda bütün aşırılık ve marjinalliklerin konuşulduğu, tartışıldığı bir zemindir. O coğrafya, büyük medeniyet ve imparatorlukların kurulup yıkıldığı bir atmosfer olmanın yanında, büyük dini eğilim ve tercihlerin de doğup, öldüğü muhitlerdir. İyilik-Kötülük dualizmi, Eski Fars kültürünün mirası. Ucuz Asrtorolog ve modern falcılar kızacak ama, gök cisimlerinde tasarruf ve güç vehmi eski Hermenist, İrfani mektebin yadigarı. Ortak yaşama ve bütün ahlaki değerlerin bir kenara bırakılması Manihimz’in kalıntısı.
1997’li yıllarda Mısır’da iken oradaki bir arkadaşım, “Mısır’ın Abedetü’ş-Şeyta’in, Şeytana Tabanların merkezi olduğunu duymuş muydun?” dediğinde çok şaşırmıştım. Cuma günleri, Sabah’tan, Cuma vaktine kadar, Üstad Mustafa İsmail sesinden Kehf Suresi dinlenen Mısır’dan bahsediyorum. Neredeyse, üç çeyrek asırdır, İslami düşünce ve aksiyon konusunda kendisinden bahsedilen İhvan-ı Müslimin’in doğduğu, ilim ve alim zenginliği açısından İslam Dünyası’nın gözbebeği Mısır…
Dünyanın bir çok gelişmiş ülkesinde, bilinen İlahi dinlerden bağlarını koparan insanlar, modern hayatın streslerini, dozajı her gün artan anti-depresyon ilaçları ile tedavi ediyorlar. Bu ilaçların rekor seviyede kullanıldığı Japonya ve ABD’de intihar teşebbüslerinin ürkütücü boyutlarda olduğu söyleniyor. İntiharlar, öyle ya da böyle dinin umursanmadığı yerlerde, nihilizmin ve iç çöküşün mecburi istikameti olarak duruyor.
Sanat camiasının budala dindar ve ateist takımını ciddiye almasak da, gnostizm’den deizme, oradan ateizme zihni serüven deneyenlerin hayata tutunacak inatları olmasını önemsiyoruz. İslam şimdilik onları rahatsız eder, sonra alışırlar. Hep öyle olmadı mı? İslami Coğrafya, dini düşüncenin sahilleri dövmeye devam ettiği hususi bir yer olma özelliğini hala muhafaza ediyor.
[Kadir Coşkun] 19.9.2018 [TR724]
Neredeyse üç çeyrek asrı, devletin bonkör desteği ile devirmiş, yaşlandıkça İslam’a düşmanlığı daha da artmış günlük bir gazetenin, dar çerçeveli yaptığı bir araştırmada Türkiye’de Ateizm ve Deizm’in arttığı tespit edilmiş. Eğer ortada gerçekten bir araştırma varsa, istenen sonucun daha araştırmanın başında sabitlendiği ve neticenin de bu sabite ve genel kabuller çerçevesinde elde edildiği, kamu araştırması, istatistik ve kamu oyu yoklamalarının kirli şaibelerden kurtulması imkansız. Her dönemde, İslam’ın başına musallat olan iktidar sahiplerinin yanlış uygulamalarını, İslam’a mal etmek köklü ve tedavisi zor, ideolojik düşkünlüklerdendir. İslam’ın sırtına günahlarıyla binmiş fasık ve facirlere kızmak başka, İslam’ı bu talihsizler yüzünden ırgalamak tamamiyle başka şeyler. Asgari çizgide, mümin olmak, bu temyiz ve ayrıştırma kabiliyetini vermiş olmalı.
Spekülatif ve tamamiyle popülist sözkonusu araştırma piyasaya sürülür sürülmez, hemen her köşe başındaki marketlerde satılmaya başlandı. İslam, herkes için bereketlidir. Cümlenin neresine koyarsanız koyun, neye ambalaj yaparsanız, kıyametler koparmaya yeter. Dostu da düşmanın dünyalık ve ahiretlik kazançları bu sihirli kelimede gizlidir. Türkiye’de, merkebe kızıp, semerini döven, pireye kızıp yorgan yakan, imam efendiye darılıp camiye küsen, İmam-Hatipli hırpalamayı milli sporlardan sayan akılzede takımının sinir uçlarına dokunan bu tür ucuzluklar hala iş görüyor. Halk Partisi ideolojisi, Ateizm ve deizm artıyor diyorlarsa sakın inanmayın. Söyledikleri, anket ve istatistik sonuçları değil, bir asırdır bir türlü gerçekleştiremedikleri dinsizlik rüyalarıdır. Dindarların gırtlağına kadar sekülerizme batmaları, dini kendi şehvetleri doğrultusunda yorumlamaları malesef bu rüyaların gerçekleşmesi için yeterli olmaz.
Bir anda, köşe başı büfesine düşen Ateizm ve Deizm gibi, bir çok kimsenin manalarını bilmediği ve merak etmediği entellektüel tecrübeler, işgüzar yazarlar tarafından “Ne oluyoruz, Türkiye Dinsizleşiyor mu?” gayretkeşliğini köpürtüyor. Seksen öncesi yıllarda, üniversiteli gençlerin bir çoğu, kendisini tanımlarken sosyalist ve komünist eğilimlerle ifade ediyordu. “Komünist” dendiğinde, “Dinsiz, imansız!” takımı anlaşılırdı. Gençlik hevesleri geçtikten sonra, herkes soluğu kıyısından, köşesinden cami avlusunda, minber önünde ya da kimse görmesin diye, küçük mahalle mescidinde buldu. Hatta geçtiğimiz hafta içinde, dünyaca meşhur Piyanistimiz’in dini gayret ve ciddiyeti benim gibi birçok kimseyi şaşırtmış olmalı. Şahsen ben, sözkonusu şahıs hakkında, medyadan edindiğim, kanaatlerimi tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissettim. “Ne yani? Tek dindar ve müslüman sen misin?” çemkirmelerine alışkın olduğumuz için bu tür tepkileri önemsememekle beraber, medyanın yanlış yönlendirmelerine karşı daha dikkatli olmam gerektiğini bir kez daha anlamış oldum.
Kötü Baykuş!
Mevlana, bütün nezaket ve nezahetine rağmen, Mesnevi’sinde, ibadet ve kulluğun adresini şaşıran kimselere, biraz sert yüklenir; “Uyusan bile rüyada müşteri görüyorsun. Kötü baykus, rüyada harabeden baska bir sey gorebilir mi? Sen her an, müşteri isteği ile kivraniyorsun. Fakat, neyin var ki, satacaksın?. Hiç hiç…(5/97)
Eski cazibe ve şöhretini kaybetmiş sanatçılardan birkaçı, Halk Partisi İdeolojisine sahip çıktıklarını, destek verdiklerini göstermek için ya Ateist ya da Deizm’e kaydıklarını ifade ederek, spot ışıklarının bir kez daha kendilerine çevrilmesini sağladılar. Bu tür spekülatif çıkışlar, bazı sanatçılar için, sanat kabiliyetlerinden daha fazla iş yapıyor. Hani o, ihtiyarladıktan ve bir köşeye atıldıktan sonra, sadece estetik ameliyatları ile gündeme gelen, Mahmut Paşa kalitesindeki sanat camiası var ya, işte o döküntüler.
Hatta bir tanesi, gençlik yıllarında aldığı film, sahne ve tiyatro tekliflerini alamadığını, hayata küstüğünü ve Deizme sığındığını falan da ifade etti. Dinin İş ve İşçi Bulma Kurumu olmadığını hiç anlamamış. “Bana, kariyerime uygun, maaşı dolgun ve geçmiş günlerdeki debdebe ve ihtişamına münasip iş teklifleri getirmezseniz, deist de olurum ateist’te! Hatta, isterseniz benim gibi olanların isim listesini de verebilim!” demeye getiriyor. Batılı birinin dediği gibi, “Sigarasını yakmadığı için güneş’e düşman olmak!” gibi akıldışılık ile karşı karşıyayız. Bu garibanın aklına, Saray’a medhiyeler yağdırıp, günlük maişetini kurtarmak gibi kısa yollar da gelmemiş. Bitpazarı kalitesindeki sanat kabiliyeti, sanat camiasında tutunmasına yetmemiş, hiç olmazsa maişetini temin edecek kadar kafası bassa ne olurdu?
Bu türden ikinci kalite müzayedeye düşmüş sanat camiası kendilerini bir de din’de ve son otuz-kırk yıldır, İslami tecrübede denemeyi severler. Bu kısa da olsa onları, magazin piyasasının nimetleriyle buluşturur. Yine onlardan bir tanesi, on yıl kadar önce, Hacc’a gitmiş ve bütün Türkiye’yi Hacc’ı mebrur’dan haberdar etmişti. Sonra ne kadar mütedeyyin ve dikkatli yaşadığını kamera ve denklanşörlerden esirgemedi. Boynuna taktığı tesbih ile İstiklal Caddesi gibi şöhretlerin uğrak yerlerinde dolaşmayı da ihmal etmedi. Tabi biz de, boyna takılan tesbihin, Evrad u ezkar ile çok meşgul olmanın bir göstergesi mi, yoksa, tercih edilen İslami Kıyafetin (!) olmazsa olmaz bir aksesuarı mı oldğunu bir türlü çözemedik.
Türkiye’de “İslam’dan uzaklaşılıyor!” saçmalıkları çok konuşulmaya başlayınca o sanatçımız da boynundaki tesbihi çıkardı, altmış yaşına yaklaşmasına rağmen, liseli çocukların giydiği T-Shirt ve Blue Jean modasına uymayı tercih etti. Belli ki, İslami Kıyafet (!) ve tesbih hazret’i pek fena yormuş.
Yabancı bir erkek oyuncuyla evlenmeye karar verdiği için, din değiştiren, boşandıktan sonra da tekrar İslam’a dönüp, televizyon ekranlarında İslami Konular ile alakalı fikir beyan eden, hanımefendiyi bilmem zikretmeye gerek var mı? İhtimal ki, İslam’a olan alakası, yeni bir gelinlik ve pahalı bir nişan yüsüğü ile tecrübe edilene kadar devam eder.
Mısır ve Abetedü’ş-Şeytan
İslam Coğrafyası, din konusunda bütün aşırılık ve marjinalliklerin konuşulduğu, tartışıldığı bir zemindir. O coğrafya, büyük medeniyet ve imparatorlukların kurulup yıkıldığı bir atmosfer olmanın yanında, büyük dini eğilim ve tercihlerin de doğup, öldüğü muhitlerdir. İyilik-Kötülük dualizmi, Eski Fars kültürünün mirası. Ucuz Asrtorolog ve modern falcılar kızacak ama, gök cisimlerinde tasarruf ve güç vehmi eski Hermenist, İrfani mektebin yadigarı. Ortak yaşama ve bütün ahlaki değerlerin bir kenara bırakılması Manihimz’in kalıntısı.
1997’li yıllarda Mısır’da iken oradaki bir arkadaşım, “Mısır’ın Abedetü’ş-Şeyta’in, Şeytana Tabanların merkezi olduğunu duymuş muydun?” dediğinde çok şaşırmıştım. Cuma günleri, Sabah’tan, Cuma vaktine kadar, Üstad Mustafa İsmail sesinden Kehf Suresi dinlenen Mısır’dan bahsediyorum. Neredeyse, üç çeyrek asırdır, İslami düşünce ve aksiyon konusunda kendisinden bahsedilen İhvan-ı Müslimin’in doğduğu, ilim ve alim zenginliği açısından İslam Dünyası’nın gözbebeği Mısır…
Dünyanın bir çok gelişmiş ülkesinde, bilinen İlahi dinlerden bağlarını koparan insanlar, modern hayatın streslerini, dozajı her gün artan anti-depresyon ilaçları ile tedavi ediyorlar. Bu ilaçların rekor seviyede kullanıldığı Japonya ve ABD’de intihar teşebbüslerinin ürkütücü boyutlarda olduğu söyleniyor. İntiharlar, öyle ya da böyle dinin umursanmadığı yerlerde, nihilizmin ve iç çöküşün mecburi istikameti olarak duruyor.
Sanat camiasının budala dindar ve ateist takımını ciddiye almasak da, gnostizm’den deizme, oradan ateizme zihni serüven deneyenlerin hayata tutunacak inatları olmasını önemsiyoruz. İslam şimdilik onları rahatsız eder, sonra alışırlar. Hep öyle olmadı mı? İslami Coğrafya, dini düşüncenin sahilleri dövmeye devam ettiği hususi bir yer olma özelliğini hala muhafaza ediyor.
[Kadir Coşkun] 19.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
