Az Bir Ömürde Hadsiz Sevab İçin… [Safvet Senih]

Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalının Beş Meyvesinden Üçüncü Meyve için, Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz uhrevî bir amel istersen, herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen, âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Muhammed Aleyhisselamın sünnet-i seniyyesine tâbi ol. Çünkü: Şer’î ve İslâmî bir muameleye, amelini tatbik ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor. Mesela: Bir şeyi satın aldın. Şer’î, İslamî icab ve kabulü (Yani aldım-verdim demeyi) tatbik ettiğin dakikada, o sıradan alış-verişin bir ibadet hükmünü alır. O şer’î, İslâmî hükmü hatırlamak, bir vahiy mesajını tasavvur ettirir. O da Şâri’î (İslâmiyeti gönderen, şeriatın Sahibi Cenab-ı Hakkı), düşünceye getirmekle, İlâhî bir teveccüh verir. O da huzur verir. Demek, Sünnet-i Seniyye’ye amelini tatbik etmekle, bu fâni ömür, bâkî meyveler verecek ebedî bir hayata vesile olacak olan faydaları temin eder.

‘…. Öyleyse siz de Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden o ümmî nebiye, o Resûle iman edin. Ona tâbi olun ki, doğru yolu bulasınız.’ (Ârâf Suresi, 7/158) ahkâmları içinde cilveleri yayılan Esmâ-i Hüsnâ’nın her bir isminin tecelli feyzine câmî bir mazhar olmaya çalış. (Feyizleri üzerinde toplama mazhariyetine gayret et).

Her amel ve ibadetin mutlaka Cenab-ı Hakkın Güzel İsimleriyle alâkası vardır. Sünnetler de o isimlerin tecellisiyle ortaya çıkan ifadeler ve fiillerdir. Yeme-içme ile ilgili sünnetler Şâfî ismiyle münasebetlidir mesela… Çoğu Hakîm, Rahim gibi isimlerle alâkalıdır…

“Dördüncü Meyve: Ey nefis! Ehl-i dünyaya, bilhassa haram zevklerin peşinden giden ehl-i sefâhate, özellikle ehl-i küfre bakıp süslü ve aldatıcı gayr-i meşru lezzetlerine kanıp taklit etme. Çünkü sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok alçalırsın. Hayvan dahi olmazsın. Çünkü; senin başındaki akıl, uğursuz bir âlet olup senin başını daima döğecektir. Mesela, nasıl ki, bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektirik lamba bulunur. O elektirikten dağılmış, onunla bağlı küçük küçük elektirik lambaları, küçük odalarına taksim edilmiş. Şimdi birisi, o büyük elektirik lâmbasını çevirip ışığı kapasa, bütün odalar derin bir karanlık içinde kalır. Başka bir sarayda ise, her odada, büyük elektirik lâmbasına bağlı olmayan küçük lambalar bulunsun. O sarayın sâhibi büyük elektirik lâmbasını kapasa, diğer odalarda ışık yanmaya devam eder, insan onlarla işini görebilir. Hırsızlar da bundan istifade edemezler.

“İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hz. Muhammed Aleyhisselam, onun kalbinde o büyük elektirik lâmbasıdır. Eğer bir Müslüman, Muhammed Aleyhisselamı unutsa, Allah korusun, kalbinden çıkarsa, artık hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki ruhunda hiçbir kemâl vasfına yer kalmaz. Hatta  Rabbini de tanımaz. Mâhiyetindeki herşey, bütün lâtîfe ve ince duygular karanlığa gömülür, kalbinde müthiş bir tahribat  olur, içini yalnızlık kaplar. Acaba bu tahribata ve yalnızlığa karşılık neyi kazanıp onunla dostluk edebilirsin? Hangi menfaati bulup o tahribatın zararını tamir edersin? Halbuki Müslüman olmayanlar o ikinci saraya benzer. Hz. Muhammed Aleyhisselamın nuru kalblerinde olmasa bile, içlerinde kendilerince bazı nurlar (önceki peygamberlerin getirdikleri evrensel değerlerden gelenek ve kültür halinde intikal etmiş güzellikleri) kalabilir veya öyle zannederler. Manevî, ahlâkî fazilete vesile olacak, Hz. Musa Aleyhisselama ve Hz. İsa Aleyhisselama bir tür imanları ve Cenab-ı Hakka bir çeşit inançları kalabilir.

“Ey insanı daima kötülüğe sevk eden nefis! Eğer desen: ‘Ben, ecnebi değil, hayvan olmak istiyorum!’ Sana kaç defa söylemiştim: Hayvan gibi olamazsın. Zira kafanda akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemlerin ve gelecek korkuların tokatı ile senin yüzüne gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor.  Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevk eder. Öyle ise, evvela akılını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem ‘Onlar hayvan gibi, hatta ondan da aşağıdırlar.’ (Âraf Suresi, 7/179- 25/44) edeblendirme sillesini gör.

“Beşinci Meyve: Ey nefis! Tekrar tekrar söylediğimiz gibi, insan yaratılış ağacının meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak, en câmî (kapsayıcı) ve umuma bakar ve umumun birlik cihetini içinde saklar bir KALB ÇEKİRDEĞİNİ  taşıyan, yüzü kesrete (Allah’tan başkalara, çokluğa) fâniliğe, dünyaya bakan bir mahluktur. Ubudiyet ise, insanın yüzünü fenadan bekâya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehadan (nihayetteki uçlardan) mebdee (asıl kaynağa, ilk başa) çeviren birleştirici bağ, kavuşturucu köprü ve perçin noktasıdır.

“Nasıl ki, tohum olacak, kıymetli şuurlu bir meyve, ağacın altındaki canlılara baksa, güzelliğine güvense, kendisini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, adi bir tek meyve gibi zâyî olacak. Eğer o meyve, dayanma noktasını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın birlik cihetini tutmakla beraber ağacın bekâsına ve hakikatının devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, daimî küllî bir hakikata, bâki bir ömür içinde mazhar oluyor. Öyle de insan, eğer kesrete dalıp kainat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak  fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir zarara düşer. Hem faniliğe, hem kötülüğe, hem yokluğa düşer. Hem mânen kendisini idam eder. Eğer Kur’an’ın dilinden kalb kulağı ile iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin miracı ile kemâlât arşına çıkabilir. Baki bir insan olur.

“Ey nefsim! Madem hakikat böyledir ve madem İbrahim milletindensin. (a) İbrahimvârî ‘Ben öyle sönüp batan şeyi sevmem.’ (6/76) de ve Bâkî Mahbub olan Cenab-ı Hakka yüzünü çevir ve benim gibi ağla…”

İnşaallah bu meyveleri koparıp yemek için gayret gösterir; Risale-i Nurları çok dikkatli mütalaa ve müzakere ederiz.

[Safvet Senih] 11.1.2018 [Samanyolu Haber]

718 lira 69 kuruş alan emekli, o kanun değiştirilmeseydi 1.822 lira maaş alacaktı [Semih Ardıç]

Asgarî ücret 2018’de zamlı ve asgarî geçim indirimli (AGİ/vergi iadesi) haliyle net 1.603 lira oldu. Devletin resmî raporlarında bile Türkiye’de dört kişilik ailenin 1.900 liranın altında bir gelirle geçimini idame ettirmesinin imkânsız olduğu ifade edildiği halde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın zammı az bulan işçilere, “Elinize dizinize dursun.” bedduası ile mukabelede bulundu.

Daha vahim bir tablo daha var ki o da asgarî ücretlinin emeklilik maaşıdır. Bugün itibarıyla emeklilik şartlarını haiz biri dilekçe ile müracaat etse 718 lira 69 kuruş maaş alacak. Rakamı yanlış yazmadım. Tamı tamına 718 lira 69 kuruş emekli maaşı!

MAAŞI YÜKSEK SİGORTASI ASGARÎ İSE

En az 25 sene gece gündüz demeden çalışmış birine devletin layık gördüğü maaş bu kadar. İstanbul’da bodrum katında sobalı bir dairenin kirası ile elektrik faturasını ancak karşılayabilecek ücretle geçinmek mümkün değildir.

Esasında açlığa mahkumiyetten farksız emekli maaşı, maaşı 2-3 bin lira olduğu halde işverene maliyeti azalsın diye sigorta primi asgarî ücret üzerinden ödenen her çalışan için de geçerli olacak. Her halükârda emek yani alın teri devlet ve işveren tarafından istismar ediliyor, çalınıyor. Milyonlarca kişi emekli olduğunda bugünün rakamları ile 718 lira 69 kuruş alacağından bîhaber.

REFORM MU, İŞÇİNİN CEBİNDEKİNİ ALMAK MI?

Türkiye’de emekli maaşı 3 ayrı formülle hesaplanıyor. En yüksek aylık bağlama oranı (ABO) 2000 senesine kadar çalışmalar için uygulanıyor. 1 Ocak 2000 tarihine kadar geçen süreye ait kısmi emeklilik aylığı hesaplanırken aylık bağlama oranı işçinin (4/A sigortalısının) prim ödediği ilk 5 bin gün için yüzde 60’tır. 5 bin gün üzeri prim ödenen her 240 gün için aylık bağlama oranı yüzde 1 oranında artırılır.

Bu oranlar 1 Ocak 2000 tarihinden 1 Ekim 2008 tarihine kadar yapılan çalışmalar için daha da aşağı çekildi. ABO sigortalının toplam prim ödeme gün sayısının ilk 3 bin 600 gününün her 360 günü için yüzde 3,5, sonraki 5 bin 400 günün her 360 günü için yüzde 2 ve daha sonraki her 360 gün için yüzde 1,5 oranlarının toplamıdır.

FORMÜL ÇALIŞANLARIN ALEYHİNE

1 Ekim 2008 tarihi sonrası çalışmalar için ABO, sigortalının prim ödeme gün sayısının her 360 günü için yüzde 2 olarak tatbik ediliyor. Bu hesaplamada 360 günden eksik süreler orantılı olarak dikkate alınıyor.

Makaleye derç ettiğim tabloda görüldüğü üzere emekli maaşlarında formül hep çalışanların aleyhine işletildi. ABO, AKP’nin devr-i iktidarında mütemadiyen geriledi. AKP’nin reform diye takdim ettiği her icraat çalışanları mağdur etti. Emeklilik için lazım gelen yaş ve prim gün sayısı yukarı çıkarıldığı halde emeklilikte alınacak ücretler hızla azaldı.

1 EKİM 2008’DEN SONRA EMEKLİ OLANLAR MAĞDUR

En düşük ABO, AKP’nin çıkardığı kanunlara göre Ekim 2008 ve müteakip seneler için tatbik ediliyor. Bu tarihten itibaren sigortalılık süresi uzadıkça, özellikle asgari ücret üzerinden prim ödeyenlerin bağlanacak maaşı düşüyor.

Hal-i hazırda 718 lira 69 kuruş emekli maaşı bağlanan asgarî ücretli (ya da öyle gösterilen!), kanun 1 Ekim 2008’de değiştirilmeseydi 1.822 lira emekli maaşı alacaktı. Hükûmet en düşük emekli işçi aylığı 1.529 TL olacağını söylerken nedense asgarî ücretlinin emekli maaşını telaffuz etmiyor.

DÜZELTME VAATLERİ HAVADA KALDI

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğuna oturan her AKP’li isim aylıkların hesaplanmasındaki uçurumu kapatacaklarını vaat etse de şu ana dek müşahhas adım atılmadı. Aynı işte çalışmış, aynı tutarda prim yatırmış işçilerin maaşları emeklilik senelerine göre bu kadar değişir mi?

2000’den evvel emekli olan SSK’lının en düşük aylığı 1.402 lira. Bu aylık 2000-2008 arası için 1.100 lira, 2008 sonrası için 836 lira. 9 bin gün prim ödeyen BağKur’lunun taban maaşı ise 1.218 lira. Asgarî ücretliler ise bu tabloda en düşük maaşa reva görülüyor.

AYLIK BAĞLAMA ORANI YÜZDE 60’A ÇIKARILSIN

Maaş adaletsizliğinin giderilmesine matuf Emekliler Derneği şöyle bir teklifte bulunmuştu: “Mesela 2000 sonrası emekli olanların alt sınır aylık bağlama oranı yüzde 35’ten yüzde 60’a yükseltilirse, güncellenme katsayısı olarak büyüme oranının da yüzde 100’ü dikkate alınırsa emekli aylıklarında yaklaşık 300 lira artış olur.”

SGK açıklarını kapatmak için ‘al takke, ver külah’ derken hesaplama sistemi adaletsizlik kaynağına dönüştü.

Seneler geçtikçe emekli maaş tablosu o kadar vahim hale geldi ki derneğin son teklifi bile çarpıklığı gidermek için kâfi değil. Teklifin AKP iktidarı tarafından dikkate alınması belki mağduriyeti gidermeye matuf ilk adım olabilir.

AYLIK BAĞLAMA ORANLARI DÜŞTÜKÇE EMEKLİ MAAŞLARI DA DÜŞTÜ…

Gün sayısı    1 Ocak 2000’e kadar /1 Ocak 2000-30.09.2008 arası /1.10.2008 ve sonrası 

5.040        Yüzde 60            Yüzde 43            Yüzde 28
7.200        Yüzde 69            Yüzde 55            Yüzde 40
9.000        Yüzde 76            Yüzde 65            Yüzde 50

1999’A KADAR: SSK’lı bir işçinin aylık bağlama oranı (ABO) 1999 ve evvelki dönem için, ilk 5 bin gün çalışanlara yüzde 60; 5 bin günden sonraki her 240 gün için yüzde 1 oranında artırılıyordu. 9 bin gün prim ödeyen bir işçinin ABO yüzde 76 idi. Böylece, prime esas kazancı 25 yılın ortalaması olarak bugünün parasıyla 2 bin lira olan bir işçiye, yüzde 76 ABO üzerinden 1.520 lira emekli aylığı bağlanabiliyordu.

2000-2008 ARASI: 1 Ocak 2000’de yürürlüğe giren kanunla ABO ilk 3.600 gün için yüzde 35, müteakip 5 bin 400 günün her 360 günü için yüzde 2, 9 bin günden sonraki her 360 gün için yüzde 1,5 olarak değiştirildi. Böylece 25 yıl kesintisiz (9 bin gün) prim ödeyen kişiye prime esas kazanç üzerinden bağlanabilecek aylık yüzde 76’dan 65’e düşürüldü. 1 Ocak 2000 ila 30 Eylül 2008 tarihi arasındaki çalışmalara bu oran tatbik ediliyor. Böylece 2 bin liralık prime esas kazanç üzerinden bağlanabilecek aylık tutar 1.520 liradan 1.300 liraya indirildi.

2008 SONRASI: 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 Sayılı Kanun’a göre ABO daha da düşürüldü ve her 360 gün için yüzde 2 olarak tespit edildi. Böylece 9 bin gün prim ödeyen bir kişinin aylık bağlama oranı yüzde 50’ye indirildi. 2 bin liralık prime esas kazanç misalinden devam edersek, 25 yıllık çalışma neticesinde bağlanabilecek aylık, 2000 senesini müteakip çalışmaya başlayanlar için bin liraya indirildi.

[Semih Ardıç] 11.1.2018 [TR724]

Besmelesiz et mi dediniz? [Ekrem Dumanlı]

Geçenlerde meşhur bir ‘yandaş yazar’ 1 Mart tezkeresinin perde arkasını kaleme almış. Demiş ki Erdoğan 15 sene önce Meclis’te kıl payı reddedilen 1 Mart tezkeresinin geçmesini istiyordu; buna Gül engel oldu’. Doğru ama eksik demiş. O günü dakika dakika yaşayan gazetecilerin bildiği başka ayrıntılar da var.

Doğrudur; siyasi yasağı devam eden Erdoğan, Amerika’nın Irak’ı işgal etmek için istediği tezkereyi geçirmek için yoğun bir mücadele verdi. Ne var ki karşısında iki engel vardı. Birincisi üst düzey askerlerin bu konudaki isteksiz tavrı; diğeri o günlerde AKP Genel Başkanı Erdoğan’la Başbakan sıfatı taşıyan Gül’ün farklı düşünüyor olması.

Her şeye rağmen tezkerenin Meclis’ten geçme ihtimali büyüktü. Gül’ün pasif direnişine rağmen o günlerde bile Erdoğan’ın ağırlığı vardı.

Ancak, sürpriz bazı gelişmeler yaşandı.

Mesela devreye CHP Genel Başkanı Deniz Baykal girdi. İyi bir hatip olan Deniz Bey, tecrübesini konuşturarak öyle bir laf etti ki, Erdoğan ve ekibinin avucuna bir el bombası bırakmış oldu. Ne demişti Baykal? “Biz sizi Amerika’ya sünnet sakalıyla gönderdik; siz Amerikan tıraşı olup gelmişsiniz.”

Bomba gibi düştü Meclis’e bu benzetme. Daha yeni kurulmuştu parti. Vekiller heyecanlıydı. Hepsinden önemlisi “sünnet sakalı” ve “Amerikan tıraşı” gibi sözlerin parti içinde yankısı derindi. O günlerde siyasi yasaklı olduğu için milletvekili ve başbakan olamayan Erdoğan Amerika’ya gitmiş, Washington’da başbakanlar gibi karşılanmıştı. Amerikan basınına ve düşünce kuruluşlarına değişim mesajları veriyordu Erdoğan. Demokrasi ve özgürlük mesajlarının karşılığını alıyor ve el üstünde tutuluyordu.

Tam bu manzara yaşanırken Baykal öyle bir benzetme yapmıştı ki AK Parti adına Meclis’e gelen vekillerin eli ayağı kilitlenmişti. Halk ne derdi, nasıl izah edilirdi mesele, seçmen tabanı nasıl tepki verirdi vesaire. Dahası CHP canibinden gelen o ağır laf yüzünden tezkere vekillerin içlerine sinmiyordu; çünkü çoğu köken olarak Batı karşıtlığı güden ve özellikle Amerika düşmanlığı ile siyaset yapan bir damardan geliyordu.

Doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız. Bir duyarlılık söz konusuydu. İzzetinefislerine yediremiyorlardı CHP’den gelen ağır eleştiriyi. Meclis koridorlarında yankılanan o benzetmeyi Ankara’da gazetecilik yapan herkes duymuştu. Önce gülüşmelere neden olan bu cümle; daha sonra kabusa dönüşerek çeşitli duyarlılıkları tetiklemişti.

‘Sünnet sakalıyla gidip Amerikan tıraşıyla dönmek’ lafını bana hatırlatan, sadece yandaş bir yazarın Gül ve Davutoğlu’nu aklayıp Erdoğan’ı ima yoluyla suçlayan yazısı değil. Tam aksine son günlerde benzer bir söylemle karşı karşıya olunmasına rağmen gösterilen refleks farkı dikkatimi zorluyor.

Geçenlerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sırbistan’dan et ithalini gündeme getirdi ve fena yüklendi AKP’ye. “Vatandaşa besmelesiz et yediriyorsunuz” dedi. Hani haksız da değil CHP lideri. Türkiye’de hayvancılığı mahveden iktidar et ithal ediyor. Hatta son dönemde Erdoğan ziyaret ettiği pek çok ülkeden et ithali sözü vererek ve anlaşma yaparak dönüyor. Listedeki son ülkeler arasında bir çırpıda akla gelen ülkeler arasında Hırvatistan ve Fransa var.

Yani?

Türkiye’de yasayan insanlar ithal et yiyecek ve bunu siyasal İslam ideolojisinin yatağında dünyaya gözlerini açan ve iktidara gelen bir hükümet yapacak. Ve onlarca yıldır katı laiklik eleştirilerine muhatap olan CHP, siyasal İslam’ın en kötü örneklerinden biri olmaya namzet AKP için bu konuyu gündeme getirecek.

Ya tersi olsaydı!

Mesela CHP iktidarda, AKP muhalefette olsaydı? AKP “besmelesiz et” meselesini gümbür gümbür dile getirmez miydi? AKP tabanı, dini hassasiyetle ifade edilen bu konuyu çarsı-Pazar demeden her eve her köşeye taşımaz mıydı? CHP yoğun eleştiriler nedeniyle köşeye sıkışmaz mıydı?

AKP’den tık yok.

AKP seçmeninden tık yok.

NEDEN?

AKP, 2002’de başladığı noktadan öyle bir yere savruldu ki hiçbir mukaddesi kalmadı. Hiçbir hassasiyeti kalmadığı için tek bir değer üzerinden yürümeye, ayakta kalmaya çalışıyor. Tek adam rejimine geçildiği için tek adama tapınma seviyesinde bağlılık ve bağımlılık gösterilirken dıştan gelen eleştirilere de içten yükselen tekliflere de kulaklarını kapamış durumdalar. Statükoya itirazla başlayan siyasi hareket statükonun rehinesi haline geldi. Tutunacak bir dalı kalmadığı ve ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmayı menfaatleri açısından olmazsa olmaz olarak gördükleri için tek bir adamın etrafında kenetlenmeyi tek çare olarak görüyorlar.

Sürdürülebilir mi bu absürt iktidar bağımlılığı?

Yolsuzluk, hırsızlık, zulüm sürüp giderken ve her gün suç dosyaları kabarırken, tek değer yargısı iktidarda kalmak olan bir hareketin ilerde hayırla yad edilmesi mümkün değil. Demokratik rüyalarla başlayan bir hikâye kara mizaha dönüştü.

Dün ‘sünnet sakalıyla gidip Amerikan tıraşıyla döndünüz’ hicvine katlanamayan ve bu ithamdan haya edenler, bugün ‘besmelesiz et yediriyorsunuz’ suçlamasını tınmıyor bile. Çünkü “İslami duyarlılık” çoktan terk etti AKP yönetim kadrosunu. Rüşvet, yolsuzluk, ihtikar, adam kayırma, mafya ile al gülüm ver gülüm ilişkilere girme, zulümler, hak ihlalleri vs. arsızlığa dönüştü. Arsız adamın kutsalı mi kalır.

Yüzsüz adamdan adalet mi beklenir!

Muhalefet, muhalefet olsa, kuruluş gayesinden çoktan kopmuş, içi çürümüş, dışı koflaşmış bu partiyi akıl ve vicdana seslenen özgürlükçü bir sesle alaşağı ediverir. Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük vaat etme ve samimi hamlelerle demokratik adımlar atma yerine küçük hesapların altında ezilen ve bir türlü ezber bozamayan ve bu haliyle statükonun bir başka versiyonu gibi duran muhalefet somut bir şey önermediği için haydut devlet modeli oksijen çadırında soluk almaya devam ediyor…

[Ekrem Dumanlı] 11.1.2018 [TR724]

Sıradan Faşizm [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Siyasal sistemler değil, toplumdur önemli olan. Siyasal sistem denilen şey de toplumdur zaten. İçinde insan olmadan politika da olmaz, devlet de, ekonomi de. İçinde insan olan her şey de iyi demek değildir her daim. İnsan içinde iyiyi ve kötüyü aynı anda barındırır. Melek de şeytan da olabilir. Yapıcı da, yıkıcı da olan insandır. Şeyh Bedrettin’in bu dünya için yeniden anlamlandırdığı cennet de cehennem de insana dairdir.

Bazıları kızıyor bana. Neden hep olumsuz yazılar yazıyormuşum. Oysa ben gördüklerimi yazarım. Gördüklerimin düşündürdüklerini yazarım. Gördüklerimin hissettirdiklerini yazarım salt. Gördüklerimin düşündürdükleri ve hissettirdikleri, geleceğe ilişkin olumlu hayaller kurmama neden olacak şeyler olsaydı keşke. O zaman olumlu yazılar yazmak kolay olurdu belki de.

Mesela küçücük oğlunun cenazesine elleri kelepçeli katılırken bir baba, onunla empati kurup, acaba nasıl koyabildi o kelepçeli haliyle mezarına, kıyamadığı bir tanesini diye düşünürüm – ve bu beni insan yapar. İnsan olmaya sevinemediğin anlardır o anlar. Mesela kış Egesinin buz gibi soğuk sularında çırpınan evlatları arasında seçim yapmak zorunda kalan, son nefesini veremeden ciğerlerine dolan tuzlu suyla boğulup ruhunu teslim etmeden, “hangi evladımın feryadına doğru yüzsem” azabını yaşayan babayı düşünür, başımı öne eğerim ben. Bu beni insan yapar. Yapar yapmasına da, insan olmaya sevinemediğin anlardır dedim ya, işte öyle olur!

Mesela tüm belediyelerine kayyum atanmış tanınmış bir Kürt’ü, “Demirtaş’ın yerine sakın bir Türk göz dikmesin (…) herkes yerini bilecek” der. Türk olmak ve Kürt olmak – ama insan olamamak işte! İnsanları Kürt-Türk, Sünni-Alevi, Müslüman-Yahudi, erkek-kadın ayırmadığını düşünürüm. Ve bunun bizi insan yaptığını. İnsan. Ama bu da insan olmaya sevinemediğin bir andır. Tıpkı sadece Kürt olacağım diye insan olmaktan vazgeçmek durumunda kalanlar gibi – tek farkla, onlar yaptıklarının farkında değildirler. Sana ders vermek, burnunu sürtmek isterler. Öyle ya, herkes yerini bilmelidir! İnsan olmaya sevinmek zordur. İnsan olmaya sevinebilmek, insan olabilenlerin çoğunlukta olduğu, insan olamayanların insan olamadıklarından utandıkları ve insan olamadıklarını belli etmemeye çalıştıkları toplumlarda belki mümkündür. Ya çocuklarının böyle bir toplumda büyümesine öykünmek nedir? İnsanca değil midir?

TÜRKİYE BU HÂLE NASIL GELDİ?

Faşizm mi insanları insanlıktan çıkarıyor, yoksa insanlıktan çıkan toplumlarda mı faşizm peyda oluyor? Cahillik mi bağnazlığın sebebi, yoksa bağnazlık mı cahilleştiriyor? Sevgisizlik mi nefreti türetiyor, yoksa nefretten mi sevgisizlik bir kanser gibi yayılıyor? Erdoğan mı Türkiye’yi bu hale getirdi, yoksa Türkiye mi Erdoğan’ı? Bilmiyorum. Birbirlerini tanımadan birbirine aidiyet hissetmekse millet olmak eğer, daha önce de vurguladığım gibi, millet olma, hatta toplum olma özelliklerimizi sorgulamamızın, hem de ciddiyetle bunu yapmamızın vakti geldi galiba.

Bakın bana kayyum atayamadı bu sistem. Yani bir başka deyişle, beni istediği kalıba dökemedi. Kabımın formatını alacak kadar sıvı olmadı karakterim hiçbir zaman. Babamın “kişilikli ol” demesi, en az dürüst ol, saygılı ol, ahlaklı ol, sözünde duran ol, adam ol dediği kadardır. Evet demekten çok hayır demesini bilmek gerekir kendin olabilmek için. Hayır demenin önemini on sekiz yaşında bir çocuktan, Koray’dan öğrenmiş olmamdan gocunmam – bilakis. Ben de on sekiz yaşındaydım zaten. Ne yazık ki hayat bana Türkiye’de insanların şahsiyetinin ne kadar “sıvı” olduğunu öğretecekti acımasızca. Olsun. Ben yine de bunları kâğıda dökeyim. İnsanlarla paylaşayım. İnsanlarla. Her şeye karşın insan olmaya çalışan, insan olmanın gereklerinden ödün vermemeyi amaç edinenlerle. İnsan olduklarına sevinemeyenlerle.

Döktükleri kabın şekli neyse onu alan bir sıvı; kabının görüntüsüne bürünen karakterler; kabı gibi kişiliksizleşen insanlar. Ve o insanlardan olmadığın için insan olabildiğine sevinemeyen sen. Büyüklerin “her şeyin başı insan” dedikleri kadar var mıymış? Dünyada altı buçuk milyar, Türkiye’de seksen milyon var ya hani, onlardan biri olmanın teknik manada, önemli olmadığını söylüyorum sana. Onlardan farklı olmanınsa her şey olduğunu. Senin diğerlerinden farkın olduğu sürece, kimseler kayyum atayamaz. Ahmet Altan’ı hapishaneden çıkartan ve onu özgürlüklere taşıyan kanatlar buradan geliyor. Hapishanedeki bir Ahmet Altan kadar özgür olmaya çalışmak. Özgür olmaya.

ÖNEMLİ OLAN TOPLUM DEĞİL MİYDİ?

Siyasal sistem değil toplumdur önemli olan yani. İçinde insan olmadan politika da olmaz, devlet de, ekonomi de dostum. İçinde insan olan her şey de iyi demek değildir her daim dedim ya. İnsan içinde iyiyi ve kötüyü aynı anda barındırır, emin ol. Melek de şeytan da olabilir, sen hangisisin? Yapıcı da, yıkıcı da olan insandır, yapalım mı yeniden yıkılanı? Bedrettin’in bu dünya için yeniden anlamlandırdığı cennet de cehennem de insana dairdir. Biraz da buradaki cennet için çalışmayı kabul eder misin – cehenneme çevirdikleri yurdunun yüzü suyu hürmetine? İyiyi, meleği, cenneti, kötüden, şeytandan, cehennemden nasıl kurtaracağız yoksa sen olmadan?

O babanın hapse girmesine nasıl engel olacak, hapse girdiyse bile, ellerinden kelepçeleri çıkartacak ve oğluna ellerini açıp dua edebilerek veda etmesini sağlayacak medeni cesarete ve insanlığa sahip bir jandarma erine ne zaman kavuşacağız, sen kişilikli olmazsan? Memleketlerinde bucak-bucak kovalanan, itilen kakılan ve kanunsuz-kuralsız hapse tıkılmak istenen, işinden-gücünden edilen babaların ve annelerin, son bir çare doğup büyüdükleri topraklardan kaçmak için açıldıkları enginlerde bebeleriyle beraber boğulup ölmelerine mani olabilecek bir sisteme ne zaman kavuşacağız dostum, deyiver hele? Ne zaman onun-bunun ne olup olmadığıyla değil, kendimizin ne olup olmadığıyla ilgilenecek, ne zaman insanlara ne oldukları veya nasıl doğduklarıyla ilgili önyargılarla ve peşin hükümlerle davranmaktan vazgeçeceğiz? Ne zaman zulme uğrayan ve Kürt olduğu için hayatında bilmem ne kadar ayrımcılığa uğramış yaşlı-başlı bir Kürt’ün, aynen kendisine yıllar yılı yapılan ırkçılık ve ayrımcılık gibi eline geçen ilk fırsatta kendisiyle aynı etnik kökenden olmayanlara ırkçılık yapmadığı bir ülke olacak bu diyar?

İNSAN OLMAK NE ZAMANDIR YETMİYOR?

Haddimi aşmamak zor değil mi! Aştım işte haddimi. O haddi senin koyman haddine değil çükü! Belki de bu yazılanları Kürtçe yazmış olmak gerekirdi, bazılarının beni adam yerine koyup da yazımı okuması için. Belki de önce insan olmak gerekirdi ama, Kürt olmadan önce.

Ne zamandır insan olmak bu kadar zor? Ne zamandır insan olmak yetmiyor arkadaş! Ne zamandır insanların yargılanmadan bilmem neci diye damgalanması normal kabul ediliyor? Ne zamandır kanunda yer almayan gerekçelerle insanların suçlu ilan edilmesi olağanlaştı? Ne zamandır polise kır bacağını demesi kabul edilebilir oldu bir içişleri bakanının bu ülkede! Ne zamandır kanuna karşı geldiği iddia edilen birinin eşi ve çocukları da takibata alınır oldu? Ne zamandır insanlar, gördükleri en yaman çelişkilere karşın akıllarından feragat etmek suretiyle yaşama tutunmaya, “aman ne olur ne olmaz, sus!” demeye başladılar? Kaç kilometre oto yoldur arkadaş bunun bedeli? Kaç paket makarnadır! Ne zamandır anayasada olmamasına karşın salt biri dedi diye bakanlar kurulu onun altında toplanır oldu! Ne zamandır gizli-kapaklı tırım-tırım ülke dışına silah nakletmeler, başka ülkelerin iç işlerine doğrudan müdahil olmalar olağanlaştı? Ve ne zamandır insanlar bunları artık konu bile etmeyecek kadar umursamaz oldu kendi çocuklarını!

Bazıları kızıyor bana. Neden hep olumsuz yazılar yazıyormuşum! Oysa ben gördüklerimi yazıyorum. Gördüklerimin düşündürdüklerini yazıyorum! Gördüklerimin hissettirdiklerini yazıyorum! Gördüklerimin düşündürdükleri ve hissettirdikleri, geleceğe ilişkin olumlu hayaller kurmama neden olacak şeyler olsaydı keşke! O zaman olumlu yazılar yazmak kolay olurdu. Oysa yaşadığımız sıradan faşizmde ancak bunları yazabiliyorum ben. Ve insan olduğumun ayırtına varıyorum, zor olmasına karşın. Ve yine, insan olabilenlerden olduğuma sevinemeden, ağlanılası durumunun doğduğum toprakların ve içinden çıktığım toplumun. Sıradan faşizm!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.1.2018 [TR724]

Oğlan bizim kız bizim yargısı [Mehmet Yıldız]

Geçen yazıda Erdoğan’ın yargı sopasını kullanarak Aydın Doğan medyasını havuza nasıl dahil ettiğini ele almıştık. Erdoğan’ın yargıyı etkileme suçunu işleyerek bizzat yakından takip ettiği SPK davası uzun yıllar devam etti. Hapse girme tehdidi başında kılıç gibi sallanan Aydın Doğan sonunda iktidara teslim olmaya mecbur kaldı. Bugün gazete ve televizyonlarının havuz medyasından bir farkı yok. Kurtulabildi mi? Tabii ki hayır. Bugünlerde 28 Şubat’ın medya ayağı da yargılansın diye manşetler atan iktidar medyasının çığlıklarına bakılırsa Aydın Bey’in daha çok çekeceği var.

Yargıya müdahale zamanla Erdoğan iktidarının rutini haline geldi. İktidarın başını ağrıtması muhtemel dosyalar bırakın mahkeme aşamasını, daha soruşturma aşamasında yapılan baskılarla kapatıldı.

Hatırlarsınız, İstanbul’da kendisinden habersiz bir arsa satışını öğrenen Erdoğan, TOKİ başkanına ağzına geleni söyledikten sonra “kupon arazileri benden habersiz satmayacaksınız” demişti. Yargıda da durum bundan farklı değil. Özellikle Saray’ı yakından ilgilendiren “kupon” davalarda hakimler “bir yerlere” sormadan karar veremez oldular. Kazara önündeki dosyaya bakıp bir karar veren olursa başına gelmeyen kalmıyor. En kısa zamanda hakkında soruşturma açılıyor. Görev yerini değiştirme, sürgün ve ihraç tehdidi cabası. Beğenmediği bir karar verdiği için Anayasa Mahkemesi bile Erdoğan’ın hışmından kurtulamamış, AYM’nin verdiği bir karar için “tanımıyorum, uymuyorum, saygı duymuyorum” demişti. Bu tehdidin ne anlama geldiğini herkes biliyor artık. Haklarında henüz bir iddianame dahi hazırlanmamış, 17 aydır cezaevinde tutulan iki AYM üyesinin durumu bütün yargı camiasının önünde bir ibret levhası olarak asılı duruyor. Anayasa ve yasalar ayaklar altına alınarak yüksek mahkemenin iki üyesine bunları yapan tepesinde HSK kılıcı sallanan hâkim ve savcılara ne yapmaz!

ORTAYA SAÇILDIĞI HÂLDE DEVAM EDEN SKANDALLAR

Bu yazıda 17/25 Aralık’tan 15 Temmuz sürecine kadar olan yargıya müdahalenin örneklerini okuyacaksınız.

Erdoğan iktidarının doğrudan müdahale ettiği en çarpıcı örneklerden biri, İzmir’de yürütülen ve dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın bacanağının da adının karıştığı Liman Yolsuzluğu soruşturmasıdır. Dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek, İzmir Başsavcısı Hüseyin Baş’ı arayarak “bu saatte git, (soruşturmayı yürüten) cumhuriyet savcısını değiştir, tüm kararları iptal et, bu soruşturmayı durdur. Bunu yapmazsan sonuçlarına katlanırsınız.” diyerek soruşturma savcısı Ali Çelik’in görevden alınmasını istemişti.

İkinci örnek, Adana’da yürütülen ve MİT tırlarının durdurulup aranmasına ilişkin soruşturmadır. Her iki soruşturmada da dönemin Adalet Bakanı ile müsteşarı, ilgili Cumhuriyet Başsavcılarını doğrudan arayarak, söz konusu soruşturmaları kapatma talimatı vermişlerdi.

Erdoğan, özellikle MİT TIR’ları konusunda yargıya müdahale adına işlenebilecek bütün suçları işledi. Zaten son birkaç yılda Gülen cemaatine mensup olduğu gerekçesiyle “silahlı terör örgütü üyeliği veya yöneticiliği” suçlamasıyla düzenlenen bütün iddianamelerde, 17 Aralıktan sonra MİT TIR’larının durdurulması konusu standart olarak yer alıyor. (Bir diğeri de Selam Tevhid Kudüs Ordusu soruşturması.)

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, 29 Mayıs 2015 tarihinde, Adana’da durdurulan MİT tırlarıyla Suriye’ye silah taşındığının kanıtlarını içeren bir haber yapmıştı. Bu haber yayınlandıktan iki gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, TRT 1’deki canlı yayında şunları söyledi: “Milli İstihbarat Teşkilatına atılan bu iftiralar, yapılan gayri meşru operasyon, bir yer de bu ajanlık ve casusluk faaliyetidir… Bu haberi özel haber olarak yapan kişi de öyle zannediyorum ki, bunun bedelini ağır ödeyecek; öyle bırakmam onu” açıklamasını yapmıştır. Talimatı alan yargı (İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimliği) gereğini yapmış, 26 Kasım 2015 tarihinde, Can Dündar’ı casusluk ve terör örgütüne yardım gerekçesiyle tutukladı. Dündar ve haberde imzası olan Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Erdem Gül, yaptıkları gazetecilik faaliyetinin bedelini, cezaevine girerek ağır şekilde ödediler.

Ne var ki, memlekette o zamanlar ağır aksak da olsa işleyen bir hukuk sistemi vardı. Sulh Ceza Hakimliklerinden sonuç alamayan Can Dündar ve Erdem Gül’ün avukatları bu kararı Anayasa Mahkemesine taşıdı. Anayasa Mahkemesi, soruşturmada ‘hak ihlali’ yaşandığına hükmetti. 3 ay cezaevinde kalan Dündar ve Gül 25 Şubat 2016’da tahliye edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine rağmen verilen bu karara çok öfkelendi ve “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar ama onu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” dedi. Cumhuriyet gazetesi Can Dündar yönetiminde yaptığı bu haberin bedelini hala ödemeye devam ediyor. Can Dündar da bir yolunu bulup soluğu Almanya’da aldı.

Ve geçtiğimiz hafta… Erdoğan’ın Fransa ziyareti sonunda Macron’la beraber yaptığı basın toplantısında Fransız gazetecinin MİT tırlarına ilişkin sorusunu cevaplama yerine “FETÖ ağzıyla konuşuyorsun” diyerek hakaret etmeyi tercih etti. Bu arada canlı yayında iki şeyi itiraf etti. Birincisi, operasyonu yapan savcıların hapiste olduğunu. İkincisi MİT tırlarının gerçekten silah taşıdığını!..

YANDAŞ İSTEDİ, HSYK 2 GÜN İÇİNDE HAKİME SORUŞTURMA AÇTI

4 Nisan 2016 tarihinde, iktidar yanlısı internet trollerinden Fatih Tezcan, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a hitaben yazdığı bir tweet mesajında, “Şırnak’ta PKK’lı terörist Ahmet U.’yu mahkemeden serbest bırakan hâkim Ayşe Özel. Sicil no 100601. Gereğini yapar mısınız? @bybekirbozdag” dedikten iki gün sonra HSYK ismi geçen hâkim hakkında soruşturma başlattı. Bu somut olay, Türkiye’de yargının dış etkilere karşı ne kadar açık olduğunun açık kanıtıdır. Zaten Hakimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin twitter mesajları incelenirse bahsi geçen trollerden pek farklı olmadıkları, mesailerinin büyük kısmını sosyal medya trollerini RT etmekle geçirdiklerini görebilirsiniz.

5 Nisan 2016 tarihinde A Haber isimli iktidar güdümündeki bir haber kanalında, “Arka Plan” isimli bir programa katılan AKP’nin etkili milletvekillerinden Galip Ensarioğlu, Başkanlık Sistemini savunduğu beyanlarında, “Parlamenter sistem bizim işimize gelir. Yasama da bizde, yürütme de bizde, yargı da bizde. Bizim, yani Meclis’in AK Parti hükümetini denetlemek gibi bir şeyi olabilir mi?” ifadelerini kullanarak, yargının resmen AKP’nin kontrolünde olduğunu itiraf etti. Aynı programda, üç dönem AKP milletvekilliği ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı yapmış Anayasa Hukuku profesörü Burhan Kuzu da, bu beyanları destekler mahiyette, “Oğlan bizim, kız bizim; niye denetleyelim” ifadelerini kullandı. Kuvvetler Birliği rejimine geçiş ve dolayısıyla diktatörlük anlamına gelen bu beyanların kamuoyunda tenkit edilmesi üzerine, 7 Nisan 2016 tarihinde RS FM isimli radyoda, gazeteci Yavuz Oğhan’ın “Yanlışlıkla mı ağzınızdan kaçırdınız?” şeklindeki sorusuna, Galip Ensarioğlu, “Yanlışlıkla ağzımdan kaçırmadım” diyerek, beyanlarının sürç-i lisan olmadığını ifade etti.

Bir ülkede yargı erkinin bağımsız olup olmadığının göstergelerinden biri de mahkemelerin yeniden yapılandırılması veya üst bir mahkemeye atanma durumu hariç, hâkimlerin talepleri olmadan ve görev süreleri dolmadan atandıkları mahkemeden veya görevden alınamamalarıdır. Ancak Türk yargı sisteminde bu böyle olmuyor. İktidarın hoşuna gitmeyen kararlar alan hakimler anında tenzil-i rütbeyle yer değiştiriyor. İşte bazı örnekler:

  • Ankara’da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çalışma ofisine dinleme cihazı konulduğu iddiasıyla açılan ve kamuoyunda adı “Böcek Davası” olarak bilinen davada beraat kararı veren Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimleri İsmail Bulun ve Numan Kılınç, görev süreleri dolmadan, 23 Temmuz 2015 tarihli HSYK kararnamesi ile görevlerinden alındılar. Aynı davada, tutuklu Hasan Palaz’ı tahliye eden 2. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Fatma Ekinci de başka bir mahkemede görevlendirildi.
  • Yürütme organının Gülen Hareketi aleyhine kullandığı soruşturmalardan biri de KPSS soruşturması olup, bu soruşturmada 25 tutuklu hakkında tahliye kararı veren 4. sulh ceza hâkimi Ramazan Kanmaz da henüz bir yıl bile görev yapmadan başka bir mahkemede görevlendirildi.
  • Ankara’da diğer bazı tutukluları serbest bırakan 6. Sulh ceza hâkimi Hülya Tıraş ile 7. Sulh ceza hâkimi Bahadır Coşlu da atandıkları görevde bir yıllarını dahi doldurmadan, başka mahkemelerde görevlendirildi. Aslında, sulh ceza hâkimlerinin ilk atandıkları 17 Temmuz 2014 tarihinden 28 Temmuz 2015 tarihine kadar geçen bir yıldan 10 gün daha fazla süre zarfında, Ankara’ya atanmış 8 sulh ceza hâkiminden 6’sı görevinden alındı.  Bu hâkimlerin temel görevden alınma gerekçesi, 2015 yılının Şubat, Mart ve Temmuz aylarında verdikleri tahliye ya da tutuklamama kararlarıdır.
  • 30 Nisan ve 1 Mayıs 2015 tarihlerinde 63 tutuklu hakkında tahliye kararı verdikleri için İstanbul’da tutuklanan hâkimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer’in 24 Temmuz 2015 tarihli aylık tutukluluk incelemesinde, tutuklu hâkimlerin tahliye edilmesi gerektiği yönünde oy kullanan Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Nilgün Güldalı, bir gün sonra HSYK kararı ile başka bir mahkemeye atandı.
  • Youtube’a erişimin engellenmesi yönündeki TİB kararının yürütmesinin durdurulması yönünde karar veren Ankara 4. İdare Mahkemesi Başkanı Cihangir Cengiz Konya İdare Mahkemesine tayin edildi.
  • Erdoğan’ın arkadaşı bir müteahhit tarafından inşa edilen ancak İstanbul’un siluetini bozduğu için 16/9 kulelerinin yıkılması kararını ve 3. Havalimanı’nın ÇED raporu için yürütmenin durdurulması kararı veren İstanbul 4. İdare Mahkemesinin başkan ve iki üyesi de başka illere tayin edildi.
  • Gezi Parkı ve çevresindeki Taksim Meydan Projesini iptal eden kararı alan İstanbul 10. İdare Mahkemesinin Başkanı Rabia Başer Bölge İdare Mahkemesinde görevlendirilmiş, üye Ali Kurt da Van iline tayin edildi.
  • 17 Aralık 2013 tarihli yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında Hükümet üyelerinin çocuklarının da bulunduğu şüpheliler hakkında tutuklama kararı veren hâkim Cemil Gedikli, 1 yıl 6 ay içerisinde önce İstanbul’dan Erzurum’a, daha sonra da Kastamonu’ya tayin edildi.
  • 15 Ekim 2015 tarihli HSYK kararnamesi ile, Cumhurbaşkanı’nın kızı Sümeyye Erdoğan’a suikast yapılacağı yönünde Hükümete yakın bazı gazetelerde çıkan haberlerin yalan ve iftara olduğunu içeren iddianameyi kabul eden Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi Osman Burhanettin Toprak, görev süresi dolmadan Konya iline tayin edildi.
  • 1 Kasım 2015 tarihli genel seçimlerden bir süre önce, Gülen Hareketi’ne yakın bazı televizyon kanalları, iktidarın baskısı sonucu, Digitürk isimli yayın platformundan çıkarılmıştı. Bu televizyon kanallarından Bugün TV ile Samanyolu Yayın Grubunun bünyesinde yayın yapan televizyon kanallarının bağlı olduğu tüzel kişiliklerin açtığı davada, televizyon kanalları lehine karar veren Mersin 1. Tüketici Mahkemesi hâkimi Mustafa Çolaker, 7 Aralık 2015 tarihinde HSYK tarafından bu görevinden alınarak, hemen Çorum ilinde görevlendirildi.
  • Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mazlum Bozkurt, Kurmay Albay Hüseyin Kurtoğlu ile beş subayın mahkûm edilmesine ilişkin ilk derece mahkemesi kararının onanması yönünde görüş bildirdiği için, HYSK tarafından 1 Aralık 2015 tarihinde açığa alındı. (Geçen yazıda bahsettiğimiz, Başbakan’la Adalet Bakanı arasında geçen ses kaydındaki Hüseyin albay konusunu hatırlayın.)
  • Ankara 5. Sulh ceza mahkemesi hâkimi iken Fetullah Gülen’in pasaport iptali haberi için 5. Sulh cezada, TIB’deki casusluk haberi için 7. Sulh cezada tekzip kararı veren hâkim Süleyman Köksaldı Ankara 21. İş Mahkemesi hâkimliğinde görevlendirildi.
  • 26 Temmuz 2015 tarihli Sabah Gazetesi’nde “Paralele kararsız hâkime yetki ayarı” başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, “Paralel yapı soruşturmalarında kararlı tutum takınan hâkimler ağır ceza mahkemesi üyeliği gibi görevlere getirilirken, ikircikli davranan hâkimler aile ve asliye ceza mahkemelerinde görevlendirildi.” ifadeleri yer aldı. 23 Temmuz 2015 tarihinde toplanan HSYK, 2 bin 800 hâkimin yetkilerini yeniden belirledi. Yetki kararnamesinde, paralel yapı ile mücadelede yeterince kararlı olmayan hâkimlerin mevcut yetkileri alınarak başka mahkemelerde görevlendirildi.

Gelecek yazı: 15 Temmuz sonrasında yargı trollere teslim

[Mehmet Yıldız] 11.1.2018 [TR724]

Sherlock Holmes ve Dr. Watson’ın Türkiye macerası [Veysel Ayhan]

Hayalî dedektif kahramanımız Sherlock Holmes ve arkadaşı Dr. Watson, Bamburgh Castle’ın eteğindeki kumsalda kamp yapmaya gider. Güzel bir yemek yiyip bir şişe de şarabı devirdikten sonra uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra Holmes uyanır ve arkadaşını dürter.
– Watson, yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle!
Watson:

-Milyonlarca yıldız görüyorum.
Holmes sorar:

– Bu sana neyi gösteriyor?
Watson gözlerini ufalar ve:

– Astronomik olarak milyonlarca galaksinin ve dolayısıyla milyarlarca gezegenin varlığını görüyorum. Yıldızların konumuna bakarak saatin 3’ü çeyrek geçtiğini çıkarıyorum. Meteorolojik açıdan da bugün havanın çok güzel olacağını tahmin ediyorum.

Neden sordun? Sana ne gösteriyor?

Holmes arkadaşını sabırla dinlemiştir ama artık dayanamaz:
-Ulan aptal, çadırımızı çalmışlar!

HOLMES VE DR. WATSON TÜRKIYE’DE UYANSA?

Olur da Sherlock Holmes ve sevgili arkadaşı Dr. Watson Türkiye’de uyansaydı ne olurdu?

Sherlock Holmes fazlasıyla şaşkındır. İlk an fazla bir şey göremez:

– Watson, aç gözlerini bak, sen ne görüyorsun!

Watson:

– Holmes, öyle korkunç bir kara duman çökmüş ki, göz gözü görmüyor. Ne söylesem boş!

– Bu kez haklısın doktor, bu vakayı çözeceğimden emin değilim. Ama denemeye değer. Verileri değerlendirince ilginç sonuçlara ulaşıyorum.

Ülkenin bütün unsurları binlerce yap boz parçası gibi dağılmış. Daha kötüsü hemen hepsi alt üst olmuş. Alttakilere desen basılmış, üsttekiler siyaha boyanmış. Yani ters yüz edip tamamlamak neredeyse imkansız.

– Yine gizemli sözler ediyorsun Mr. Holmes, bunları nerden çıkardın?

– Çok basit, bak! Bütün hırsızlar serbest. Ama yakalayan polisler hapiste. Rüşvet verenler dışarıda, yakalayanlar hapiste! Doktor ilgini çekmiyor mu? Hırsız ve katillerden başka kimse başını yastığa güven içinde koyamıyor.

– Mr. Holmes biraz abartmıyor musun?

ÇÜRÜMÜŞ BİR ŞEYLER VAR ’TÜRKİYE’ KRALLIĞI’NDA

– Kesinlikle abartmıyorum. Verilere bak, son 5 yıldır yapılmış tek bir yolsuzluk operasyonu yok! Hapse giren adi hırsız yok. Hapishanelerden 35 bin adi suçlu serbest kalmış. Karakollar’a yapılıp da kabul edilmiş ve sonuca ulaşmış bir hırsızlık vakası yok! İlginç değil mi? Ama ekonomik veriler çok iyi görünüyor!

– İyi o zaman.

– Örneğin Çin’den daha hızlı bir büyüme olmuş! IMF bunlardan borç alıyormuş! Daha orijinaline geleyim Doktor. Almanlar ve bütün dünya bu verilerden dolayı Türkiye’yi kıskanıyormuş!

– Mr. Holmes, her şeyin kötü olduğu yerde ekonomi iyi olmaz! Adam Smith dostumu mezarında zıplatma! Bu Türkler seni keklemesin!

– Emin değilim, aklım karıştı sevgili doktorum.

– Mr. Holmes anladığım kadarıyla “Çürümüş bir şeyler var ‘Türkiye’ krallığı’nda.” Bizim adada ezeli düşmanımız matematik dahisi  Profesör Moriarty idi. Burada gerçek profesörler ya hapiste veya yurtdışına kaçmış. Dolayısıyla bilim tamamen “Moriarty”lere kalmış.

– Neşeli bir ülkeye geldik sanırım. Akademik hayat capcanlı! Bir doçent Nuh Peygamberin cep telefonu kullandığını bulmuş. Bi hangi numara olduğunu bulmak kalmış!

– E o zaman Vinton Cerf’in internet keşfi çalıntı çıktı demektir! Baz istasyonu, uydular…

300.000 KM HIZLA GİDEN VE 300 KM ETKİLİ SİLAHLAR

– Başka ne icatlar var?

– Oooo. Örneğin henüz dünyaya sunmadıkları  “Namlusuz, patlayıcısız, mermisiz top” ve “Saniyede 300.000 km hızla giden ve 300 km etkili silahlar” var!

– Deme yahu! Kalkmadan hedefine varan araba gibi yani. Nerede yapmışlar?

– Sır gibi saklıyorlar. Öğrenemedim.

– Başka…

– Amerika’ı Kolomp keşfetmemiş… miş!… Evet “memiş”… Mr. Holmes sıkı tutun tarihi değiştirecek keşif geliyor!

– Çatlatma söyle!

– Mr. Holmes, Shakespeare meğer gizli müslümanmış. Asıl adı da Şeyh Pir’miş.

– Doktor iyi misin yoksa hala ayılamadın mı?

– İsa aşkına uyanıkım.

– Öyleyse keşifler bayağı iyiymiş Watson! Peki ne icat etmişler son yıllarda?

– Tüm teknolojisi kendilerine ait sadece uçak emniyet kemeri ve koltuğunu yapmışlar.

Sherlock Holmes :

– Motor hemen yanda. Demek ki icada az kalmış!

Watson:

– Fakat asıl icatlar siyaset ve hukuk alanında. Mesela uzaktan kumandalı milletvekili yapmışlar. Hatta kadın modeli de var: Yeliz.

– Nasıl yani?

– Evet Mr. Holmes, milletvekillerinin tamamı kumandalı. Ama yargı kumandası daha gelişmiş. Eskiden “Kaybolmayan sakız” yapmışlarmış ama şimdi “Avukatsız yargı” icat etmişler.

ADALET SİYASETİN KÖPEĞİDİR!

Sherlock Holmes:

– Bizim içmediğimiz bir şeyi de keşfetmiş olmalılar! Her ne ise dönüşte yanımıza alalım. Ne neşeli bir ülkeymiş! Yargı kumandası ışık hızıyla çalışıyordur artık!

– Aynen efendim ışık hızından hızlı silah icadı gibi! Daha ötesi var. Bütün mahkeme salonlarında heyetin arkasında tuhaf bir söz yazıyor: “Adalet siyasetin köpeğidir.”

– Ne… Buna itiraz eden olmamış mı?

– Yüksek yargı mensuplarından en alttaki yargıca kadar tek bir kişi çıkıp da “Biz siyasetin köpeği değiliz.” dememiş. Bu tılsıma tutunan HSYK’ya terfi ediyormuş.

– Demek ki o yüzden rüşvet alan siyasiler dışarda polisler hapiste.

– Mr. Holmes daha kötüsü var. 700 bebek zindanda… On binlerce çocuk anne babasından ayrı.

– O zaman Watson, buralarda fazla dolaşmamız tehlikeli, bizi bile kodese tıkabilirler.

– İçimi sıkıntılar bastı. Biz çadırı kaptırarak hırsızlardan ucuz kurtulmuşuz

– Evet ya! Bizim hırsızlar sadece çadırı almıştı, paralarımıza ve valizlerimize dokunmamıştı.

Watson:

– Kamu arazileri, yer altı zenginlikleri, yer üstü varlıkları… Her şeyi çalmışlar. Hazineyi boşaltmışlar. On yıllarca  bitmeyecek 500 milyarlık borç. Ülkeye ne yazık ki “kanlarında onları suça çeken bir şeyler olanlar hakim.” Hani senin “Suçun Napolyon’u” dediklerinden.

Sherlock Holmes:

– Şu senin “Avukatsız yargı” ne ki! Daha ilgincini buldum: “ahlaksız” din.

– Anlamadım Mr. Holmes.

– Yani ahlak gerektirmeyen din. Bunların dini henüz teoloji literatürüne girmemiş.

SİYAH NE KADAR BEYAZ İSE…

– Nasıl yani müslüman değiller mi?

– Müslüman olduklarını iddia ediyorlar ama kurt ne kadar koyuna benziyorsa işte o kadar müslümanlar. Siyah ne kadar beyaz ise… Mesela takke takıyorsan rüşvet serbest. Besmele ile para çalarsan hırsızlık sayılmıyor. Çocuk tacizi bile serbest. Bunu hükümete bağlı vakıf binasında yapanlar ceza almıyor. Çok gariplik var. “Filistin” ve “Gazze” sözcüklerini günde beş kere ağzına alırsa kiliseye gitmesen de oluyor.

– Cami diyecektin.

– Evet cami. Özür dilerim.

– Watson tüm bunları görünce aklıma Eco usta geldi. İlahi Umberto! Gelip bunların romanını yazmalı.

– Doğru ya, Ortaçağ İtalyası daha medeni duruyor.

– Sevgili doktorum ahlak ve vicdan kurumuş. Ülkenin en ay 25 yıllık geleceği çalınmış. Onarmaya kalksalar 25 yıl sonra Avrupa’ya varırlar. O sırada Avrupa nereye varır bilemem. Fakat rahmetli Çetin Altan -ki beni okur ve severdi- hep şöyle derdi: Enseyi karartmayın! Geçen yüz yılın başında 1. Dünya savaşı yaklaşırken İngiltere’nin geleceği için dediğim sözleri bu yüz yılın başında Türkiye için dileyeyim:

TANRI’NIN RÜZGÂRI

“Bir şark rüzgarı geliyor. Öyle bir rüzgar ki İngiltere’de böylesi esmedi. Soğuk ve acı bir rüzgar olacak Watson. Bir çoğumuz karşısında çürüyüp gideceğiz. Fakat yine de Tanrı’nın rüzgarı bu. Ve fırtına dindiğinde, güneşin parıltıları altında daha temiz, daha güzel ve daha güçlü bir toprak var olacak.”

Watson:

– Umarım öyle olur.

Sherlock Holmes:

– Öngörülerimde yanılmam sevgili Watson. Yalnız bizim buraya tekrar gelmemiz lazım.

– Niye ki? Başımızı yakmayalım Mr. Holmes!

– Yok yok, tam dişime göre bir konu buldum: 15 Temmuz.

– O ne ki!

– Telaş etme, inceleyip öğreneceğiz.

[Veysel Ayhan] 11.1.2018 [TR724]

Futbolun muhteşem üçlüleri [Hasan Cücük]

Barcelona’da önce Xavi, Iniesta, Messi üçlüsünü izledik. Bu üçlü, La Liga’yı ve Şampiyonlar ligini domine etmeyi başardı. Xavi ayrıldığında ne olacağı merak konusuydu ama bu sefer karşımıza Messi, Suarez ve Neymar çıktı. Neymar’ın bu sezon ayrılmasıyla, üçlü yine bozulmuştu. Ara transferde Barcelona kadroya Philippe Coutinho’yu katarak, taraftarlarına Messi, Suarez ve Coutinho’yu izletecek. Futbol tarihinde üçlülerin yeri ayrı. Beşiktaş’ın Metin, Ali, Feyyaz’ı gibi çok sayıda üçlü, takımlarını sırtladı bugüne kadar.

DI STEFANO, PUSKAS, GENTO (Real Madrid): Sadece İspanya’da değil tüm Avrupa’da Real Madrid fırtınasının estiği yıllarda en önemli rolü bu üçlü oynamıştı. İspanyol kulübü 1955-60 arasında 5 yıl üst üste şimdinin Şampiyonlar Ligi olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanarak hala kırılamayan bir rekora imza attı. Di Stefano forvetteki golleriyle, Francisco Gento kanat oyunuyla, Ferenc Puskas ise yine forvette takımlarını zaferden zafere taşıdı. Puskas, 37 Avrupa maçında attığı 41 golle rakiplerin korkulu rüyası olmuştu.

BEST, LAW, CHARLTON (Manchester United): İngiliz ekibi 1968’de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldırırken, George Best, Denis Law ve Bobby Charlton üçlüsünün emeği büyüktü. Best 1968’de, Law 1966’da ve Charlton 1966’da Avrupa’da yılın futbolcusu seçilip, kalitesini ortaya koymuş isimlerdi. Manchester United 1958’de geçirdiği uçak kazasında birçok oyuncusunu kaybetmiş ve takımın yeniden eski başarılı yıllarına dönmesinde bu üçlü önemli rol oynamıştı. 1968’de Avrupa’da kazanılan kupa işte bu yüzden ayrı bir öneme sahipti.

KEIZER, CRUYFF, REP (Ajax): 1970’li yılların başından itibaren Avrupa’da Ajax fırtınası esmesini sağlayan üçlüydüler. Ajax, 1971,72 ve 73’te üç yıl üst üste Avrupa’nın bir numaralı kupasını kaldırırken maestro Cruyff, solunda Rep ve sağında da Keizer ile ölümcül bir üçlü olmuşlardı. Bu üçlünün benzerini Ajax henüz bir daha göremedi.

METİN, ALİ, FEYYAZ (Beşiktaş): Türk futbolunun gördüğü en iyi üçlü olarak tarihteki yerini aldılar. Birlikte Beşiktaş’ı başarıdan başarıya taşıdılar. Tribünler adlarına şarkılar besteledi. Metin hızı ve çalımlarıyla, Feyyaz ve Ali golleriyle siyah beyazlı ekibin tarihine adlarını altın harflerle yazdırdı.

MARADONA, GIORDANO, CARECA (Napoli): Napoli’nin talihi Maradona’nın gelmesiyle değişmişti. Napoli’nin tarihi başarılara imza atması için Arjantinli Maradona, Brezilyalı Careca ve İtalyan Giordano’nun bir araya gelmesi gerekiyor. İtalyan kulübü tarihinde ilk kez Serie A şampiyonluğunun yanı sıra Avrupa’da kupa kazanmayı da lakabı Ma-Gi-Ca (sihir) olan bu üçlüye borçluydu.

VAN BASTEN, GULLIT, RIJKAARD (Milan): Ajax kökenli Van Basten ve Frank Rijkaard ile PSV’li Ruud Gullit’in yolu İtalya’nın Milan takımında kesişince ortaya tarihte az rastlanır bir başarı hikayesi çıkıyordu. Bu üçlüye ‘Uçan Hollandalılar’ lakabı takılırken, Milan Serie A ve Avrupa’da fırtına gibi esiyordu. Van Basten golleriyle, Gullit hızı ve şutlarıyla, Rijkaard orta sahadaki dinamo gibi çalışmasıyla hafızalarda yerini aldı.

BALE, BENZEMA, RONALDO (Real Madrid): Yıllarca ezeli rakipleri Barcelona’nın muhteşem üçlülerine gıpta ile bakan Real Madridliler Ronaldo-Benzema ikilisine Gareth Bale’in eklenmesiyle heyecanlanmışlardı. Real Madrid kadrosuna 2013’te katılan Bale, ilk yıllarından sonra sürekli sakatlanınca kurulması hayal edilen rüya üçlü beklentilere cevap veremedi. Bu üçlü, çok canlar yakıp takımı büyük zaferlere taşısalar da özellikle bu sezon bir hayli etkisiz durumdalar.

RONALDO, RIVALDO, RONALDINHO (Brezilya): Sambacılar, Kuzey Kore ve Japonya ortaklığıyla düzenlenen 2002 Dünya Kupası’na gelirken büyük sorunlar yaşamıştı. Felipe Scolari komutasındaki Brezilya, Dünya Kupası biletini alabilmek için eleme gruplarında tam 60 değişik oyuncu ter dökmüştü. Daha doğru dürüst bir kadro yapısını oluşturamayan Brezilya’dan beklenti düşüktü. Ancak sahneye Ronaldo, Rivaldo ve Ronaldinho üçlüsü çıkarak Sambacıları Dünya Kupası’na taşıdılar. Üç R olarak adlandırılan bu üçlü, turnuva boyunca toplamda rakip filelere 15 gol birden bıraktı ve kazanılan kupada en büyük pay sahipleri onlar oldu.

MBAPPE, CAVANI, NEYMAR (Paris Saint-Germain): Bu sezonun en popüler üçlüsü. Neymar’ın Barcelona’dan, Mbappe’nin Monaco’dan gelmesiyle oluşan üçlü lig ve Şampiyonlar Ligi’nde fırtına gibi esiyor. Rakiplerin korkulu rüyası olan Mbappe, Neymar ve Cavani üçlüsünün nasıl bir başarılara imza atacağı merakla bekleniyor.

[Hasan Cücük] 11.1.2018 [TR724]

Bahçeli’nin ‘ölümcül’ hamleleri [Erhan Başyurt]

Devlet Bahçeli, nev-i şahsına özgü, sıra dışı bir politikacı.

MHP’nin başına gelmesi de, istifa ettikten sonra geri dönmesi de, bu kadar uzun süre görevde kalabilmesi de hayret uyandırıyor.

Arabeskin önde gelen isimlerinden Ferdi Tayfur hayranı Bahçeli, farklı bir siyasi ekol.

Kimi zaman ‘realist’ kimi zaman ‘pragmatist’ kimi zaman da ‘sürrealist’….

İdamın kaldırılmasını sağlayan kişilerden biri olarak ‘idamı’ en fazla savunan, meydanda ‘ilmik’ atan farklı bir siyasi çizgisi var.

***

Siyaseti okuma ve siyasi ‘ebced’ hesaplaması herkesten farklı.

2011 genel seçimlerinde yaptığı ‘yüzde 40 ile iktidardayız’ hesabı halen çözülebilmiş değil…

Yaptığı çıkarımları, hesaplamaları bazen matematik dehaları bile algılayamıyor.

Çoğu zaman ‘sağ gösterip sol vuruyor’…

Bahçeli, ikili ilişkilerde tanıdığım en beyefendi ve nezaket sahibi siyasilerden biri.

Ancak meydan konuşmaları ve hassaten yazılı açıklamaları adeta ‘kuzu postunda kurt’ olduğunu gösteriyor.

***

Bahçeli, Türk siyasetinde ‘erken seçim’ çıkışları ile hatırlanacak bir isim.

Türk siyasi tarihine damga vuran 2002 genel seçimi de, 1 Kasım 2015 genel seçimi de Bahçeli’nin siyasi dehasının ürünüdür.

Ekonomik krize paralel erken genel seçime koalisyon ortağı Bahçeli’nin resti nedeniyle gidilmek zorunda kalındı.

2002 erken genel seçimlerinde hatırlanacağı gibi MHP ve DYP de dahil mevcut siyasi partiler büyük oranda erirken, AK Parti girdiği ilk seçimde tek başına iktidara gelmişti.

***

7 Haziran 2015’te de AK Parti en yüksek oyu almış ama tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayamamıştı.

MHP, ‘Bahçeli’nin başbakanlığında’ hükümet formüllerine de kapıyı kapattığı için 1 Kasım 2015’te erken seçime gidildi ve AK Parti tek başına iktidarı kuracak ezici çoğunluğu yeniden elde etti.

İlginç olan, Bahçeli’nin erken seçime ülkeyi götürdüğü her siyasi hamlesinde, siyasi rakibi AK Parti kazançlı çıkarken MHP her defasında kaybetti…

***

Bahçeli, yeni ve çok önemli bir hamle daha yaptı.

Yapılacak ilk ‘Tek Adam’ seçimlerinde, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleyeceğini açıkladı.

Bahçeli’nin geçmişte meydanlarda Erdoğan aleyhine yaptığı açıklamalara ve yazılı açıklamalarında kullandığı ifadelere, yine AK Parti’nin MHP aleyhine özellikle seçim dönemlerinde yaptığı açıklamalara bakanlar şaşırıyorlar.

Oysa siyaset tam da bu… ‘Carpe diem’ yani ‘anı yaşa’ mantığı üzerine kurulu…

Dünü de yarını da düşünen yok. Siyasetçiler de siyasi parti mensupları da ‘balık hafıza’ ile hareket ediyor.

O yüzden pragmatist o yüzden realist insanlar siyaseten başarı elde ediyor. İdealist ve ilkeli insanlar ise yarı yolda kalıyor, siyaseten başarısız oluyor!

***

Bu noktadan sonra, ne olur? Bahçeli’nin daha önceki hamleleri rakiplerine kazandırdığına göre, bu hamlesi de AK Parti’ye kaybettirebilir mi?

‘Tek Adam’ seçimlerinin tarihi referandum kararına göre Kasım 2019…

Yani bir buçuk yıldan fazla süre var.

O halde Bahçeli’nin ‘ittifak’ ve ‘destek’ çıkışı ne anlama geliyor.

Görünen o ki, teklifi elinin tersiyle itmeyen ve hatta kabul sinyalleri veren iktidar da ‘ittifak’ yanlısı.

Bahçeli’nin hamlesi kanaatimde yeni bir ‘erken seçim’ sinyali… Siyaseti erken bir genel seçime daha götürecek cinsten…

***

MHP, İYİ Parti’nin kurulmasının ardından ciddi oy kaybı ve güven erozyonuna uğramış görünüyor.

Mevcut şartlarda MHP’nin değil yüzde 10 barajını aşmak, Hazine yardımı alacağı yüzde 7’yi görmesi bile zor görünüyor.

MHP, siyaseten varlığını sürdürebilmek için geçmişte ‘MİT ajanı’ suçlamasına ve ‘kaset şantajı’na maruz kaldığı iktidarın kanatları altına sığınmaya mecbur.

Hassaten aynı siyasi çizgiden kopan Akşener, muhalefet safına katılınca, Bahçeli için açıktan iktidar safına katılmak dışında çare kalmıyor.

***

MHP’nin ‘ittifak’ arayışını anlamak mümkün de, ‘koalisyonlar dönemi sona erecek’ diye ‘Tek Adam’ sistemine geçişi pazarlayan AK Parti bu teklife neden sıcak baktı, hatta ‘limon sıkmayın’ diyerek üstüne atladı?

‘Partili Cumhurbaşkanı’nın ilk turda seçilmek için yüzde 50+1 oya, ikinci turda seçilmek için de yine geçerli oyların en az yüzde 50+1 oyuna ihtiyacı var.

AK Parti’nin bu oya ulaşması her geçen gün zorlaşıyor.

İktidar, OHAL üzerinden ‘kolektif cezalandırma’ yöntemiyle, gayrı memnunların sayısını hızla artırıyor.

KHK ile atılanlar, gözaltına alınanlar, tutuklananlar, mağdur edilenler… Birinci derece yakınlarıyla birlikte milyonlarca oyu aşıyor…

Daha ilginci, mağdurların önemli bir kısmı AK Parti tabanıyla yakınlığı olanlar.

‘Gizli bir el’ adeta AK Parti’ye kendi kuyusunu kazdırıyor.

Ülke ekonomisi her geçen gün biraz daha sıkışıyor.

Bir krizin patlak vermesi an meselesi. Ekonomik durgunluk küçük esnafın canını boğazına getirmiş durumda.

Kredi borçları ve haciz sayılarındaki inanılmaz yükselişler de, iktidar için ‘alarm zili’ niteliğinde…

Tüm bunların yanı sıra, iktidarın etrafındaki uluslararası çember de daralıyor.

‘ABD ve AB ile kavgalı, Rusya ve İran ile müttefik’ bir Türkiye, refah değil ancak otoriterleşme yaşar.

Kısacası AK Parti, henüz güçlü olarak iktidarda ve ipler elindeyken, daha fazla riske girmeden bir erken seçime gidebilir.

Böyle bir seçimde de, yüzde 51’i görebilmek veya kolaylaştırmak için MHP ile seçim koalisyonuna sıcak bakabilir.

***

Peki, ‘ölümcül’ siyasi darbeleriyle bilinen Bahçeli’nin bu hamlesi AK Parti’ye yeterli olur mu?

Seçim ortamına girilmeden, seçim günü yaklaşmadan bu konuda tahminde bulunmak zor.

AK Parti’nin sürekli anketlerle halkın nabzını ölçtüğü, siyasi adımlarını bu ölçümlere göre attığı biliniyor.

Bugünden bilinmeyen iki faktör, Bahçeli’nin hamlesinin sonucunda belirleyici olacaktır.

Birincisi, CHP’nin Cumhurbaşkanlığı için kimi aday göstereceğidir. CHP’nin aday tespitini ‘açık uçlu anketler’, çapraz sorgulamalarla, ‘halkın çoğunluğuna cazip gelen bir aday’ olup olmayacağı sonuca etki edecektir.

İkincisi, şayet CHP’nin adayı güçlü bir isim değilse, gerekirse AK Parti geçmişi de olan ama CHP tabanının katiyetle destekleyeceği bir isim olmayacaksa, Meral Akşener’in ikinci tura kalıp kalmayacağı belirleyici olacaktır.

İYİ Parti, alternatif parti arayışının zirve yaptığı ve siyasi açlığın olduğu doğru bir dönemde kuruldu. Bir rüzgârı arkasına alabilirdi. Ancak vitrin isimlerde yapılan hatalar ve yeni bir merkez parti görünümünden çok MHP’den kopanlar izlenimi verilmesi, şimdilik bu rüzgârı arkasına almasını engelledi.

Bu durumda, seçimlere İYİ Parti’nin nasıl bir liste ile gireceği, popüler yüzleri de saflarına katıp katamayacağı, Akşener’in alacağı oyu belirleyecek.

Mevcut şartlarda, şayet Erdoğan ikinci tur seçimlerine kalırsa, rakibi Akşener değil CHP’nin adayı olacak gibi… CHP’nin adayının, tüm muhalif grupların desteğini, hatta AK Parti’nin gayrı memnunlarının da desteğini alabilecek bir isim olması gerekiyor ki, en güçlü aday Erdoğan karşısında bir şansı olsun.

***

Sonuçta Bahçeli’nin erken seçim siyasi hamlesi bugüne kadar kendine ve kendi cephesindeki partilere fayda sağlamadı. Aksine zarar verdi.

Son hamlesinin nasıl sonuç vereceğini ise CHP ve İYİ Parti’nin performansı belirleyecek…

[Erhan Başyurt] 11.1.2018 [TR724]

İstanbul’un ‘Valide’ camileri [TR724]

Osmanlı tarihinin kritik dönemlerinde iktidarda olan valide sultanlar, payitaht İstanbul’da yaptırdıkları camilerle de zamana mühür vurmuş. Bu camiler, şehrin çeşitli semtlerinde, beton işgaline rağmen hâlâ bir şeyler söylüyor, anlayana… Ahmet Hamdi Tanpınar, “İstanbul, büyük mimarî eserlerinin olduğu kadar küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hatta iç İstanbul onlarda aranmalıdır.” der Beş Şehir’de. Mesela valide sultanların yaptırdığı camiler, bu manzaraya işaret eden parçalardır… Şehrin muhtelif semtlerine kondurulmuş bir çiçek bahçesi gibi duran bu tarihî eserler, günümüz İstanbul’unun da nefes odaları adeta.

Bezmiâlem Valide Sultan Camii (Dolmabahçe): Bezmiâlem Valide Sultan, II. Mahmud’un eşi, Abdülmecid’in ise annesi. Caminin inşasına Valide Sultan zamanında başlanmış, ancak vefatı üzerine Abdülmecid Han tarafından tamamlanmış. Denize nazır caminin tasarımı ise Ermeni mimar Garabet Balyan’a ait. 1855 senesinde bir cuma selamlığıyla ibadete açılır.

Valide-i Atik Camii (Üsküdar): Cami, Yahya Kemal’in ‘Atik Valde’den İnen Sokakta’ şiirinde bir Ramazan günü hissettiği duyguları kaleme alması ile de meşhur. II. Selim’in eşi, III. Murad’ın annesi Afife Nur Banu Sultan tarafından 1583’te Mimar Sinan’a külliye olarak yaptırılır. Mütevazı görkemin abideleşmiş hali, betonarme işgale rağmen hâlâ ayakta duruyor.

Pertevniyal Valide Sultan Camii (Aksaray): Cami 1869-1871 yılları arasında yaptırılır. Banisi II. Mahmud’un eşi, Abdülaziz Han’ın annesi Pertevniyal Valide Sultan’dır. Eserin mimarı, Montani’dir. Ancak ünlü mimar Sarkis Balyan’ın da çizimlere dâhil olduğu söylenir. Camideki süslemelere hâkim renk, altın yaldızla parlatılan mavidir. Aksaray Meydanı’na bakan avlu kapısı Osmanlı taş oyma sanatının nadide bir eseri olarak kabul edilir.

Yeni Valide Camii (Üsküdar): 1708 senesinde inşaatına başlanan ve 1711’de tamamen ibadete açılan Yeni Valide Camii, Valide-i Cedid olarak da bilinir. Üsküdar merkezde, iskeleye yakın bu eser, II. Ahmet’in ve III. Mustafa’nın annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan tarafından Kayserili Mehmet Ağa’ya yaptırılır. Cami ile yüz yüze geldiğinizde kulağınıza Yahya Kemal fısıldayacaktır: “Yıllar geçtikçe İstanbul, bana sade coğrafya olarak değil, tarih olarak da çok derin göründü.” Burası aynı zamanda, Fethullah Gülen’in Peygamber Efendimiz’in (sas) hayatlarını anlattığı ‘Sonsuz Nur’ vaazlarını verdiği camidir.

Yeni Cami (Eminönü): Eminönü denince akla gelen ilk cami, Yeni Cami, diğer adıyla Valide Sultan Camii. 1597’de III. Murad’ın eşi Safiye Sultan’ın emriyle temeli atılır. Bir başka valide sultan olan Hatice Turhan Sultan’ın gayretleriyle 1663’te ibadete açılır. Caminin merdivenleri İstanbul’a gelenlerin dinlenme yeri gibidir. Güvercinleri ise cami yapıldığından beri oradalarmış hissi uyandırır insanda…

[TR724] 11.1.2018