Ateşlerde yürümek [Bahattin Karataş]

Vaizler vefa, samimiyet, fedakarlık, hasbilik gibi güzel sıfatları ve konuları anlatırlarken; Asrı Saadete geçer, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz.Ali ve ashabdan örnekler verirlerdi... Cömertlik söz konusu ise Hz.Ebubekir mutlaka başta gelir, adalet derken Hz.Ömer, haya ve iffet derken Hz. Osman, kahramanlık, zühd ve takva derken de Hz. Ali'den örnek vermeden geçemezlerdi..

Günümüzden bir örnek vermezlerdi. Sanki İslam,sadece Asr-ı Saadet'te yaşanmak içindi.. Sanki İslamın sonraki asırlara verecek, hiç bir şeyi yoktu..

Tebük savaşında tecessüm etmiş bir cömertlik vardı. İnsanlar evlerinde, ellerinde ne varsa getirip döküyorlardı. Herkes o gün hayırda yarışmıştı adeta. Hz. Ömer ve Abdurrahman b. Avf, nice altın ve gümüşler getirmişler; Hz.Osman beşyüz deveyi yüküyle beraber, himmet etmişti... Getirdiklerini Mescid-i Nebevi'de örtünün üzerine dökmüşlerdi. Hz.Ömer, 'Ebubekir bugün beni geçemez artık' diyordu. Efendimiz (Sav) de, o kadar memnundu ki! Biraz sonra Sıddık-i Ekber, nesi varsa tümünü almış, getirip koymuştu. Allah Resulü 'evine ne bıraktın Ya Eba Bekir?' diye sorduğunda ise,"Allah ve Resulünü Ya Rasulallah! demişti.. Hz. Ömer de, "anladım ki Ebubekir'i geçmek imkansızmış" demişti. Günümüze gelince; vaizler artık,hizmetin infak kahramanlarından da bahsetmeye başladılar. Hizmet, örnekleri kendinden bir hareketti çünkü. Bir taraftan asr-ı saadet, bir taraftan da günümüzün cömert insanları bu asırda buluşmuşlardı adeta. O kadar çok isim vardı ki... Himmetini üçe beşe katlama derken, evinin anahtarını, nişan takılarını getirip koyanlar... Git yavrum git! Kur'an, yeryüzünde cemaatsiz kalmasın. Ben ki iki göz beklerim, ama seni bekleyen milyonca göz var git.! diyen ana babalara varıncaya kadar, o kadar çok örnekler gördük ki!

Türkmenistan’a hizmete giderken bir ailemiz, 'bir çamaşır makinası olsa bari' demişti... Gidip bakınca ne makinası, çamaşır yıkayacak plastik bir leğen bile yoktu. Çamaşır asacak ip bile bulamadım demişti bacımız.. Eşi çarşıdan bir ip getirip karşı komşunun penceresine bir ucunu bağlayarak, ancak serebilmişti çamaşırlarını. Çok geçmeden tüm çamaşırları yere düşmüştü. Aldığı ipin kağıttan olduğunu ve su değince de eridiğini müşahade etmişlerdi.

Şimdi Antalya'nın portakal çiçeklerinin kokusunu, tarihini, denizini bırakıp gidersen büyük fedakarlık, İstanbul, Ankara, İzmir'den Afrika'ya gidersen büyük yiğitliktir.

Hocaefendi, Hz.Musab'ı (r.a) varlıklı bir ailenin güzeller güzeli bir çocuğu olarak anlatıyordu. Hatta sokaklardan geçerken kadınlar, kızlar Musab geçiyor, Musab geçiyor! diye seslenirlerdi. Eve geldiğinde annesi, "yavrum sana ne ikram edeyim" deyip etrafında pervane gibi dönerdi. Hadramutun ceylanları, ona ayakkabı giydirmek için yarışa girer; deri ayakkabıları bir yerden gelir, elbiseleri ise başka bir yerden gelirdi. İşte Musab öyle bir insandı.!

Bir gün, Safa tepesindeki ilk ışık evinin önünden geçerken, içerden gelen bir sese vurulmuş ve kapıyı vurarak içeri girmişti. Müşrik olarak girdiği o evden, mümin olarak çıkmıştır Musab! Medineliler bize bir muallim gönder de dinimizi bize öğretsin dediklerinde Efendimiz (Sav) Musab! demişti...

Medine, onun mütebessim çehresiyle aydınlandı. Kandil kandil evlere, İslam ışığı ulaştı. Ertesi yıl, tam 75 kişi ile Akabe tepesine geldi. Burası, Peygamberimizin (as) Medinelilerle buluştuğu ilk yerdi...

Allah-ü Teala da bu asra, aklımıza ve hayalimize gelmeyecek öyle Musablar, öyle fedakar arkadaşlar vermiştir ki bunları da saymakla bitiremeyiz. Birisi kalkmış ta Moğolistan'a gitmiş, ama arkasından harçlığı gitmemiş: Hanımına sen örgü ör ben de taksicilik yapayım ama geri dönmeyelim...

Ve dönmemiş okullar açılmış, üniversite açılmış.. Onbinlerce talebeye ulaşılmış. Ve sonra bir gün bir şehre giderken trafik kazası geçirip, son nefesini verirken beni memleketime göndermeyin beni bu topraklara gömün, ben burda kalmak istiyorum demiştir.

Ailesi Hocaefendi'yi aradığında "ayrılığına dayanamıyoruz efendim, götürmek istiyoruz" dediğinde Hocaefendi "kalsın o da oranın Eyüp Sultanı olsun" cevabını vermişti.

Şimdi Mogol gelinler, önce Adem Tatlı'nın mezarına gidip dua edip, fotoğraf çektiriyorlar.

Bir başkası da, Tanzanya'ya gitmeden önce, Eyüp Sultan'a gidip Ey Koca Sultan siz hangi duygu ve düşüncelerle Medine'den buraya geldiyseniz, biz de aynı duygularla Tanzanya'ya gidiyoruz demiş ve dua etmişti. Kaporta ustası iken zenci çıraklarıyla beraber yemek yiyip, aynı şartlarda yaşamışlardı. O da bir trafik kazasında yaralandığında, son nefesini vermeden "ah keşke okulumuzun bahçesindeki keşenat ağaçlarının altına gömselerdi beni" demişti!

Tanzanya'daki Hakan Usta'nın, Hz. Musab'la bir bağı yok muydu?

Onun için vaizlerimiz muhacirlik, fedakarlık derken Hz.Musab'la beraber; Ademleri, Hakan usta ve Birol beyleri de anlatacaklardır... Medine'yi, Habeşistan'ı anlatırken, dünyanın tam 165 ülkesindeki mefkure muhacirlerimizi de anlatacaklardır...

Hayat dediğiniz nedir ki? İşte geldik ve gidiyoruz... Ama giderken yiğitçe gidebilmek, ölümün yüzüne gülebilmek, merdane geliyorum Rabbim diyebilmek.. Çok önemlidir. Hayatı böyle yaşamalı...

Vaizler eskiden iffeti anlatırken Hz Aişe ve Meryem annemizi anlatırlardı.. Züleyha mermer putu örterken Hz.Yusuf, ''Sen haya edersin de bir mermer puttan, Ben haya etmez miyim ulu mabuttan?'' diyordu..

Azerbaycan'da yahu sen erkek değil misin? Bir yıldan beri gelip gidiyorum, kaşını kaldırıp yüzüme bakmıyorsun? diyen bir kıza, arkadaşımız;
-Kardeşim biz buraya namusunuzu, iffetinizi kirletmeye gelmedik ki demişti.. Şimdi bu yiğidin iffet anlayışının Hz.Yusuf'la, Hz. Meryem ve Hz. Aişe annemizin iffetiyle bir bağı var mıdır yok mudur?

Bizim davamızın insanı öncekiler gibi bela ve musibetlerle sınanmamıştı. Öncekiler gibi eleklerden geçmemişti. Ateşlerde yürümemişti.

Acılarla sınanmayan davalar hiç bir zaman kalıcı olmaz. İşte bugün dinlediğimiz, anlattığımız her şey acılarla, tarihe yazılmış destanlar.. Onları okuyor, onları anlatıyoruz.

Bugün hırıstiyanlığın bütün ritüellerine baktığımızda acılar üzerine kurulmuştur. Hz.İsa (as) şu kayanın üstünde saatlerce ağlayıp, gözyaşı döktü. Orası ızdırap kilisesi oldu. Şu mağarada yakalandı. O mağaranın adı şöyle oldu. Şurada çarmıha gerilmek istendi.. Şu durakta düştü.. Orada durup dualar okunur.

Bizim de Safa Merve'de sayimiz, Mina'da taşlamamız, Müzdelife ve Arafat'ta vakfemiz gibi.. Neden Mina, neden Müzdelife, neden Arafat diyoruz? Çünkü bir peygamber evladını orada kesmekle sınanmış.. Biz de onu unutmuyoruz.. Neden Safa Merve? Çünkü bir anne yavrusuna su aramış, o tepe bu tepe demiş yedi defa koşmuş, biz de yedi defa koşuyoruz. Aklını yitirmiş, oğlum susuzluktan ölecek diye.. Neden Kabe orada? Neden etrafında dönüyoruz? Çünkü İbrahim (as) "Allah'ım ekinsiz insansız bir yere ailemi bıraktım sen onları koru” demişti.

Bu nasıl bir imtihandı? Çölde, insansız bir yere kundakta bir bebek ve anneyi bırakıp çekip gidiyorsun.

İşte Kabe orda kök salıyordu... Havva annemiz Arafat'a düşmüştü. Bugün hepimiz af dilemek için annemizin o mekanına koşuyoruz.. Ey anacığım! Allah seni burada affetti. Umarız bizi de affeder diyoruz...

İşte bunlar acılarla örülmüş bir davanın, bir dinin ritüelleridir onları yaşıyor ve yaşatıyoruz. Kalıcı olmanın şekli budur..

Hizmet, bu acılarla sınanmamıştı. Şimdi imtihan oluyoruz. Bu helaket ve felaket asrının çilekeşini de bugün sürgünlerle, hapislerle anıyoruz. Barla dağlarında, ıssız gecelerde yıldızlarla konuşmasıyla, seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey tatmadım sözleriyle anıyoruz.

Bu nasıl bir şey? Seksen sene yaşayacaksın, dünya zevki tatmayacaksın. Dünyanın hiç mi tadı yoktu? Tatmadılar gittiler. Neden? Bizden sonra insanlık mesut bahtiyar olsun diye.. Şimdi başımızdaki zat da öyle değil mi? Ona da şahidiz. Dünyadan bir kâm almadı.. Dünya zevki adına bir şey tatmadı. Allah aşkına zaten yirmi senesi sürgünde geçti. Seksene merdiven dayamış birisi bundan sonra mı sarayları, şatoları hayal edecek? Muhteşem bir hayat bırakıyorlar geride... Bizi davaya bağlayan koparmayan çileli hayatları değil mi zaten? Bütün mesele bu!

Şimdi de cemaat çile ile sınanıyor. İki yüz bin insan açlıkla imtihanda.. Devletten ve özel sektörden atılmışlar. Kendisi de, eşi de içerde, çocuklar dışarıda olanlar var. Hamile olup, elleri kelepçeli doğum yapmış, ertesi gün polislerin kollarında hapishaneye gidenler ya da gaybubette bugün yarın polis gelecek diye bekleyenler de var. Altmış bin insan tutuklu içerde. Nice yıllar baharlar geldi geçti. Ne bir çiçek, ne de yavrularını koklayamadılar. Kolay değil.!

Bir dava çile ile sınanıyor. Bu tepeyi geçenler, aşanlar Allah‘ın izni inayetiyle mahşer meydanında hiçbir tepeyle karşılaşmazlar inşaAllah! Peygamberimiz,
Ya Eba Zer!
"Gemini yenile, çünkü deniz derindir.
Azığını tam al, çünkü yol uzundur.
Yükünü hafif tut, çünkü geçit çok sarptır.
Amelini ihlaslı yap, çünkü kalplere Allah bakıyor" diyordu.

Hapishanelerde,dövüle dövüle işkence ile öldürülen arkadaşlarımızın sayısı yüzü geçti. Girdikleri hücrelerden bir daha çıkmadılar... Yolda giderken kaçırılan arkadaş sayısı da otuzu geçti.. Bir daha haber alınamıyor.. Hakaret, kovulmak, dövülmek hepsi var artık.

Demek, Zekeriya gibi biçilmek de varmış...
Kocası hapiste olan, hamile bir bayan, kayınpederi ve kayınları tarafından” sen teröristsin bu evde doğum yapamazsın terörist torunu da, seni de bu evde istemiyoruz, deyip sokağa atılmıştı. Arkadaşların gelsin alsınlar seni denmişti.

İşte böyle bir zamanda Ebubekir, Ömer, Osman olmak lazım. Bir iftar vakti Hz. Osman, Efendimize (Sav) gelir evde bulamaz. Annemize sorar.. İftar vaktidir nereye gitti? O da 'yiyecek bir şey bulamadı. Aç karnına tekrar niyetlenip mescide gitti.' der.
Ben ki bu evin damadıyım. Allah bana bunca servet verdi.. Nasıl olur? Devletin başın da o. Orduların komutanı o. Dertlerimizin dermanı O (Sav). Nasıl olur aç olur der? Ama kimseye derdini açmayan da yine o(Sav).

Hiç olur muydu?

Sırtına erzakları alır getirir, eve yığar Hz.Osman. Efendimiz (Sav) gelir, Ya Aişe bana ikram edecek bir şeyin var mı? der.
Annemizse, 'bak neler geldi?' der. 

Onları ikram eder. Yer, içer mescide gider.. Hz. Osman sırtında çuvallarla tekrar gelir.. Bir şeyler bırakır..
Annemiz,
-Ya Osman Efendimiz, (Sav) seninle ilgili öyle şeyler söyledi ki seni gıpta ettim..
-Ne dedi anneciğim?
-Ya Rabbi ben Osman'dan memnunum sen de memnun ol! Ben ondan razıyım sen de ol! Serveti çok faydalı oldu İslama! Sen arttır Allahım.! Bereket ver! dedi.
-Anacığım hakikaten Osman'dan razıyım dedi mi?
-Evet dedi..

İşte şimdi tam Hz.Osman olmak vakti. Kardeşlerimizi oralarda aç susuz bırakıyorlar.. Yurtsuz, yuvasız bırakıyorlar.. Çocuklarından ayrı, hor hakir görüyorlar, iş vermiyorlar. İşte şimdi tam Hz. Ebubekir olma vaktidir.

Türkmenistan'dan gelmiş bir aileyi bir kampa vermişler tuvalet banyo müşterek. 'Şartlar o kadar zordu ki kalınacak gibi değildi' diyor arkadaşımız. Burada yapamayacağız diye düşünmüşler, Hizmet bitti herhalde.. Eğer olsaydı arkadaşlar gelir bizi buralarda bulurlardı. Bir ara da eşiyle çekip ülkemize gidelim orada hapishanelerde ölelim bari demişler.

Pazartesi dönmeye karar verdik diyor. Hafta sonu bir aile, ellerinde bir kağıt isimlerimizi okudular.
-Şunları arıyoruz.
-Biziz dedik.
-Biz Auros'tan geliyoruz, kardeş aileniziz dediler.
-Dünyalar bizim oldu. Anladık ki, hizmet henüz bitmemiş..
İşte bugün, tam o gün.. Bu hizmet bitmedi ve bitmeyecek. Bin defa budasanız körpe dalları, bin defa kırsanız, işte yine çiçekteyiz, işte yine meyvedeyiz. Bu hizmet bitmedi bitmeyecek, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek..!!

[Bahattin Karataş] 22.11.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

Ne Mutlu Sana Türkiye’m! [Yavuz Berk Gündüzalp]

Sahillerine vurmuyor artık hain dediklerinin cansız bedenleri.

Dün sabah Yunanistan’da bulundu beş cansız beden. Üç çocuk,anne ve baba.

Haberin olmadı tabi, olamazdı da zaten. Neden olsun ki?

Sen değil miydin ;bir zamanlar çocuğunun kaydetmek için sıraya girdiğin okulun öğretmenlerini evinden kovan.Bakkalına almayan.Fırından parayla bile ekmek almasına müsade etmeyen.

Sen değil miydin; çocuklarının yanında tekme tokat kelepçelenen kuzenine oh olsun diyen…

Sen değil miydin ;bir kez olsun bir hatasına şahit olmadığın yeğeninin karnındaki bebekle hapse girmesi karşısında duyarsızca beton kesilen…

Sen değil miydin ; yanına üç çocuğunu alarak hapisteki eşini ziyarete giden ablanın orada ellerinin kelepçelenmesine ve çocuklarının da arabada ağlayarak anne diye feryat etmesine aldırış etmeyip akşam yeteneksizsiniz izleyen…

Sahi sen değil miydin ; Gökhan öğretmenin gözlükleri kırılıp yaka paça polislerce derdest edilirken, ilaçları verilmeden gözaltında ölüme terk edilirken bir zamanlar oğlunu okutsun diye övdüğün o güzel insanın ‘namazını kılmam, cenazesini yıkamam’ diyen cami imamı…

Sen değil miydin ; Bir zamanlar aynı tabakta yemek yediğin , aynı sofraya diz çöktüğün ağabeyinin sadece burs verdiği için aylarca bir hücrede betonda yatmasına sağır kesilen…

Duymadın, görmedin, konuşmadın…

Oysa biliyordun o insanların kimseye zarar vermediğini…

Oysa biliyordun terörist dediğin insanların üzerinde çakmak dahi bulunmadığını

Oysa biliyordun karıncayı dahi ezmeyecek naiflikte olan insanlara bir kumpas kurulduğunu

Biliyordun; ev sahibiydin, evinden kovdun. Evine gelen yeni kiracıdan illallah ediyorsun şimdi…

Biliyordun; bankaya para yatırdığı için ihraç olan imamın terörist olmadığını , biliyordun zira sana ve çocuklarına ekstra zamanında kuran öğretmişti. Ve sen onu lojmandan atılırken yüzüne tükürdün…Şimdi de yeni gelen imamın kızına taciz etmesinden figan ediyorsun.

Ne mutlu sana Türkiye’m…

Biliyordun işinden kovdun.

Biliyordun yerinden yurdundan ettin.

Biliyordun yuvaların parçalanmasına sessiz kaldın.

Soruyorum şimdi mutlu musun?

Mutlu musun, göğe erdi mi başın.

Kapanan dershanelerden okullardan sonra memnun musun eğitimden…

Esir tutulan polislerden sonra sokaklarında güvende misin…

Polisler kelepçelenirken alkışlayan da sen meydanın mafyaya eşkiyaya kalmasına şikayet eden de sen…

Bir şarkı söylediği için küfredilen ardından ülkeden hicranla ayrılan Ahmet Kaya ne güzel diyordu değil mi?

Bu ne yaman çelişki…
Bu ne yaman çelişki…

Son olarak…
Bu hafta öğretmenler günü kutlanacak değil mi…
Varsa eğer bir vicdanınız; kalmışsa eğer bir zerre…
Nedamet edin ve gidin Gökhan Öğretmenin mezarına.Onun huzurunda ölümüne sessiz kaldığınız yüzlerce masum için gözyaşı dökünüz.
Okulunun en başarılı öğretmeniyken şimdi pazarlarda limon satanlara
Ülkesini terk etmek zorunda kalanlara
Hapiste evlad kokusuylu ciğeri yanan muallimlere nedametle dua ediniz…
Ama nerde.
Heyhat ki, heyhat ki sen!
Derin uykulardasın Türkiye’m.

[Yavuz Berk Gündüzalp] 21.11.2017 [https://yavuzberkgunduzalp.wordpress.com]
@yavuzberkgunduz

İbn-i Sina ve Dante [Abdullah Aymaz]

Almanya’da neşredilen Aylık Toplum Gazetesi’nin yazarlarından Avukat Victor Pfaff ile görüşmelerimiz sırasında, kendisini bir iltica avukatı olarak meşhur mültecilerden bahsetti... Bir Mevlana Celaleddin Rûmî hayranı olan Victor Pfaff, birkaç defa Konya’da Hz. Mevlana’yı ziyaret etmiş. Kendisine Almanca'ya tercüme edilmiş ve merhum Şefik Can’ın Hz. Mevlana üzerine yazdığı “MEVLÂNÂ- Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri” isimli  kitabını hediye ettik. Tabii Almanca tercümesini... Çok memnun oldu. Bilhassa takdim yazısı çok hoşuna gitmiş... Kendisine “Hz. Meryem” üzerine yazdığım kitapçığın Muhammed Çetin tarafından İngilizceye tercüme edilmiş bir nüshasını takdim ettim. Kitapçığı ilk yazdığımda Patrik Bartelemos’a ve Maroviç’e takdim etmiştim. Tamamen Kur’an âyetlerine göre yazılan bu kitapçığı beğendiklerini ifade etmişlerdi. Hatta o zaman Patrikanenin kütüphanecisi olan Yorgo Bey sayfaların kenar süslemelerini yapmıştı. Amerika’da bir arkadaşımız (Emre Yusufçuk) ise, fantastik bir resim yaparak Hz. İsa’nın doğum sahnesini hurma ağacını, su arkını, düşmanlarının durumlarını, Roma’daki ilk Hıristiyanların atıldıkları zindanların temsîli görüntülerini o tabloda göstermişti. Ben bu ayrıntıları da anlatarak kitapçığı kendisine takdim etmiştim. “Hurma ve su arkı üzerinde biraz duralım” dedikten sonra, “1985’de yabancı bilimsel bir dergide okumuştum. Doğum evlerine  şadırvan gibi su sesi veren şeylerin yapılmasını tavsiye ediyordu. O günlerde su altında doğum mevzuları gündemdeydi. Bilim adamları, suyun annelere teması kadar, su  sesinin bile doğuma çok kolaylık sağladığını söylüyorlardı.” dedim. Ayrıca Mısırlı Prof. Dr. Mustafa Mahmud’un “Mülhid Arkadaşımla Muhâvere” isimli kitabından bahsederek, taze hurmaların doğumu kolaylaştırıcı ve sütü artırıcı özelliklerini  aktardım. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de: “Derken doğum sancısı Meryem’i bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. ‘Ay! Nolayım, keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi. Derken, alt taraftan şöyle seslendi: ‘Sakın üzülme! Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan: -Ben Rahman’a oruç adamıştım, de, o sebeple bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.” (Meryem Suresi, 19/23-26 âyetler) buyuruluyor.

Bu konuşmalar üzerine Victor Bey dedi ki: “Benim oğlum Güney Koreli bir kızla evlendi. Korelilerin şöyle bir âdeti var. Düğünde kayınpeder ve kayın valide gelinin kucağına hurma atıyorlar; bu, berekete ve çocuklarının olmasına vesile oluyormuş.”

Demek ki, hurma, bazı kültürlerde çok önemli… Peygamber Efendimiz (S.A.S.) “Eğer, Hz. İsa’nın doğumunda, hurmadan daha hayırlı bir yiyecek olsaydı, Cenab-ı Hak, Meryem’e onu ikram ederdi.” buyurdu.

Avukat Victor, “Dante, bir mülteci… En güzel eserlerini de bu mültecilik döneminde yazmış… Aslında İbn-i Sinâ da bir mülteci. Zaten hayatı hep ilticadan ilticaya geçmiş. O meşhur eserlerini de o zamanlarda yazmış” diyor.

“Seçim Sonrası” yazısında Victor Pfaff diyor ki: “Başbakan Angela Merkel, 2015’te, ‘Dublin Sözleşmesi’ni belli bir süre devre dışı bırakıp, ‘Başaracağız’  sloganıyla, yüzbinlerce mültecinin Almanya’ya gelmesi için kapıyı açmıştı. Aksi takdirde Avusturya ve Hırvatistan makamları, kitlesel boyutta yollara düşmüş bu mağdur insanları, bir şekilde geri dönüşe zorlayacaktı.

“Ancak nasıl olduysa artık, Federal Başbakan yanlış bilgilendirildi. Bu yüzden bu iyi atılmış adım yolda kaldı. Böylesi olağanüstü durumlarda, olağanüstü bir çözüm getirmek varken, zor ve giriftar yola yönelindi. Oysa çözüm basitti. Yüzbinlerce insana, tek bir kararla bu ülkede kalma imkanı tanınabilir ve bir dizi ve içinden çıkılamaz hal almış bürokratik işlemlere de gerek kalmazdı. Yani, bu insanlara, Almanya’da kalma imkanı sunmak yerine, sığınma başvurusu süreci işletildi ve mülteci konumunda olanlar, adeta tek tek kıyma makinasına sürüldü.  Oysa böylesi ve bugüne değin hiç görülmemiş kitlesel hareketlilik içinde, hukuk devletine uygun bir sığınma başvuru işlemini sonuçlandırabilmek, pek mümkün değildi. Sığınma Yasası’ndan anlamayan personel, ne sığınmacının dilini ne de Almanca’yı iyi bilen tercümanlar, bu girift süreci, giderek içinden çıkılamayacak bir görüntüye sürükledi.

“Şimdi Federal Göç ve Mülteci Dairesi, bu çıkmazda, bu zor süreçten bir çıkış yolu arıyor. Yani süreç, alan bilgisiyle değil, keyfiyete göre uygulamalarla bu hale getirilmişse benziyor. Bu arada kervan ilerliyor. Yüzbinlerce itiraz dosyası, adalet mekanizmasının damarlarını tıkamaya başladı. Ani bir kalp krizi çıkarsa şaşmayın. Eyaletlerin Adalet Bakanları da çaresiz ve bir etkili yardım çığlığı atıyor. Hakimler için daha fazla kadro açılmasını istiyor. Çünkü dosyaları sonuçlandıracak yeni kadroya ihtiyaç var. Ancak, yeni hakimlerin böylesi kapsamlı ve giriftar itiraz davalarını hakkınca ele alıp, inceleyip, anlayıp sonuçlandırıncaya kadar, daha uzun yıllar ve geniş mesleki bilgi gerekecek. Bu arada, itiraz sahibi mültecilerin çocukları yeni bir kuşak olarak, önümüze çıkmaya devam edecek. Bu nedenle, artık ağlayıp sızlanmaya, mülteciler için ‘Geri gönderilsin’  demeye gerek yok. Bilgi sahibi olmadan böyle kestirme yol düşünenleri, 250 bin civarındaki Afgan mülteciyi, ülkesine geri yollamayı göze alabilir. Yapılacak bir tek şey vardır. O da; 2016 yılının başında, Federal İçişleri Bakanlığı’nın maalesef reddettiği öneriyi yeniden gündemde tutmaktır. Federal Hükümet, bugün aramızda bulunan ve mahkemeleri çalışamaz hale getiren dosya sahibi yüz binlerce mülteciye, kalın bir çizgi çizerek, Almanya’da kalma hakkı tanımalıdır. Bunu bugün yapmazsanız, yarın daha farklı koşullarda yapmak zorunda kalabilirsiniz. Bu adım, sadece o insanlara rahat nefes aldırmak anlamına gelmez ve aynı zamanda Alman mahkemelerinin, sırtındaki ağır bir yükten bir kalemde kurtulması demektir.”

Ümit ediyoruz ki, iltica  konusunun uzmanı Avukat Victor Pfaff’ın bu makul ve mantıklı teklifleri kabul görecektir.
   
[Abdullah Aymaz] 22.11.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Deniz mezarlığı [Can Bahadır Yüce]

                                                                                    –Maden ailesi için–

• “Kıyıya vuran çocuk ölüleri”: Olsa olsa gerçeküstücü bir şiirde yan yana gelecek dört sözcük, şimdi bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Bunca yalın acının üstüne ne söylenebilir? “Deniz Mezarlığı” şiirinde Valéry şöyle demişti: “Ey güzelim adalet sana tutunuyorum.” Tutunacak bir şey kaldı mı ki? Adaletli bir coğrafyada sahillere çocuk ölüleri vurmazdı.

• Peter Singer’ın yıllar önce koyduğu o ünlü felsefe ilkesi bugün de geçerli: Mesafe, boğulan bir çocuğa karşı sorumluluğumuzun derecesini değiştirmez. Ankara’da ya da Şam’da, New York’ta ya da Ege’de—herkesin sorumluluğu var.























• Çocuk ve sahil deyince aklıma ilk 400 Darbe’nin o müthiş final sahnesi geliyor: Truffaut filmin sonunda çocuk kahramanını denizle buluşturur. Kumsalda yürüyen çocuğun özgürlüğe kavuştuğu an, denizin bir çocuk için özgürlükle eş anlamlı olduğunu anlatır gibidir. Özgürlüğe denizden açılmak, toplumsal belleğimizde de tanıdık bir imge: “Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar“dan özgürlüğü denizle özdeş sayan Orhan Veli’ye kadar: “Görmüyor musun her yanda hürriyet / Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol / Git gidebildiğin yere…” Bugün mağdurların özgürlük hayallerinin hep denizden geçtiğini düşününce bu dizelerin yükü ağırlaşıyor.

• Ulaşmak, konuşmak istediklerimizle aramızda soğuk bir denizin dalgaları yükseliyor. Oysa deniz bizi ayıran değil, birleştiren şey olmalıydı. Sanki herkes kendi çocuğuna ağlıyor, ötekinin yavrusu için kolunu kıpırdatmıyor. Çocukların ideolojisi, partisi, cemaati olmaz. Eren Bülbül’e, Uğur Kaymaz’a, Engin Tilbaç’a, Feridun Maden’e aynı anda üzülmek bu kadar mı zor?

• Çocukluğum o denizi gören evlerde geçtiğinden mi, deniz diye hep Aylan’ın, Nadire’nin, Nur’un, Feridun’un minik bedenlerini sahile taşıyan Ege’nin sularını düşünürüm. (Buz gibi denizin ortasında çaresizce çırpınırken ne düşündüler? Birbirlerine nasıl seslendiler? Geride bıraktıkları hayat akıllarından geçerken küskünlük mü, öfke mi duydular?) Okyanus sularına dokunmuşluğum, iç denizlerin kıyısında dolaşmışlığım var, yine de benim için deniz ‘orası’dır. Yıllardır denize kıyısı olmayan şehirlerde, bazen rüyada ayaklarımı hâlâ o sulara değdiriyorum. Halikarnas Balıkçısı’nın romanındaki gibi “Aganta!” diyerek o sahillerden maviliklere açıldığımı düşlüyorum (belki bir tür “deniz gurbeti”). Şimdi deniz: Yalnız bir çocuk mezarı imgesi.

• Çocukluğunuz kıyılarda geçtiyse, deniz yazarlarına duyduğunuz yakınlığın gerekçesi her zaman edebiyat değildir. Denizi en güzel yazanlardan biri, Joseph Conrad “dünyanın büyük sularına açılmış,” yıllarca gemilerde tayfa olarak çalışmıştı. Lord Jim romanında kahramanın terk ettiği gemiye Patna adını verdi. Conrad’ın niçin “patria” (vatan) sözcüğünü çağrıştıran bu adı seçtiğini epeydir anlıyorum.

• Çocuklar dünyaya sahile vurmuş bedenleriyle ciğerimizi yakmak için değil, o kıyılarda oynamak için gelirler. Birkaç yıl önce Aylan Kürdi’nin, şimdi Feridun Maden’in fotoğraflarına bakarken, hep Lorca’nın dizeleri (belleğim yanıltmıyorsa Ülkü Tamer çevirisi): “çok kaybettim kendimi denizde / kaybettiğim gibi / bazı çocukların kalbinde.”

• Roberto Bolaño romanlarda çocukların öldürülmesine dayanamaz, çocuk kahramanları öldüren yazarlara öfkelenirdi. Bunu hiç unutmadım ve edebiyatta gizli bir yasa saydım. Çocukların romanlarda öldürülmesine dayanamazken, zulümle öldürüldüğü bir dünyada yaşamaya nasıl dayanılır?

[Can Bahadır Yüce] 22.11.2017 [Kronos.news]

Bu ailenin ahı saltanatınızı da sarayınızı da yıkacak…[Adem Yavuz Arslan]

Türk-Amerikan ilişkilerine dair son günlerde yaşananlar, Zarrab davasındaki gelişmeler ve ABD’de tartışılmaya başlayan ‘Türkiye’ye yaptırım’ ihtimalini analiz etmek üzere yazıma başladığımda önüme tek cümlelik bir haber düştü.

Habere göre Türkiye’deki zulümden kaçan bir aile, üç çocuğu ile birlikte Ege Denizi’nde boğulmuştu.

Aynı cümleyi defalarca okudum. Üzeri örtülmüş bir cesedin fotoğrafına uzun uzun baktım.
Kimdi, hikayesi neydi bilmiyorum.

Haberin şoku ile uzun süre yazımı yazamadım. Gazetelerin internet sitelerini, televizyonların sayfalarını dolaştım.

Twitter’da vakit geçirdim.

Fakat hiçbir yerde boğulan aile ve üç çocuğuna dair haber yoktu. Onun yerine, Rasim Ozan Kütahyalı denen müptezelin ahlaksız sözleri ve ona gösterilen tepki gündemdeydi.

Bir de AKP ve Havuz korosunun Zarrab davasına ilişkin ‘Hedef Türkiye, hedef Erdoğan’ propagandası.

Bir anne ve baba ile üç çocuğu zulümden kaçarken hayatını kaybediyordu ama hiç kimsenin dikkatini bile çekmiyordu. Dahası Twitter’da paylaştığım haberin altına AK-trollerce yapılan yorumlar mide bulandırıcıydı.

Hayatını kaybeden aile ve üç masum çocuk için yazılan yorumlar, söylenen sözler…

Tarifi yok bu ‘seviye’nin…

Tarihe havale edip muhasebeyi gelecek nesillere bırakmaktan başka bir seçenek de göremedim.

İlerleyen saatlerde hayatını kaybeden aile ve çocuklarına dair kısıtlı bilgiye ulaşabildim. 15 Temmuz sonrası baskılara maruz kalmış bir Cemaat mensubu, eşi ve çocuklarıymış.

Hüseyin Maden, KHK ile ekmeğinden edilmiş 40’ında bir öğretmen, 36’sındaki eşi Nur Maden ve çocukları Nadire (13), Bahar (10) ile oğulları Feridun. Daha 7 yaşındaki Feridun.

Zaten kalbi taşlaşmış, aklı esir alınmış Türk halkı için önemi de olmayacaktı.

Tıpkı işkence altında hayatını kaybeden Gökhan öğretmen, savcı Seyfettin Yiğit, işadamı Mustafa Torer’de olduğu gibi.

Ya da Meriç’te boğulan yazılım mühendisi Mustafa Zümre’ye empati yapmadıkları gibi. Mustafa Zümre hapiste gördüğü ağır işkencelerden sonra eşi ve iki çocuğunu alıp Türkiye’den çıkmaya karar vermişti.

Edirne’nin dondurucu soğuğunda bindiği tekneden nehre düşüp boğuldu. Yetkililer ‘yardım etmeyi’ reddettiler. 90 gün sonra cesedine ulaşıldığında tanınmayacak haldeydi.

33 yaşındaki polis Kadir Eyce tutuklandığında günlerce aç bırakılmıştı.

İşkenceler ve kötü muamele cezaevinde de sürdü. Aylar sonra ‘erimiş’ halde fotoğrafları düştü sosyal medyaya.

Ardından da ölüm haberi geldi.

Bu süreçte beni en çok etkileyen ölüm haberlerinden birisi de 12 yaşındaki Furkan’dı.

Tek kare fotoğrafı gözümün önünden gitmedi uzun zaman.

Melek yüzlü Furkan, beyin kanseriydi ve tedavi için yurt dışına gitmesi gerekiyordu. Fakat ‘günümüz Firavunları’ izin vermediler.

Birkaç hafta sonra da hayatını kaybetti Furkan.

Benzeri çok dram var. Fakat bunların hiçbiri televizyonlara, gazetelere yansımadı. Anlı şanlı gazeteciler (!) üç maymunu oynadılar.

Çünkü bu dramların ortak özelliği ‘Cemaatçi’ olmalarıydı. İktidara ve yandaşlarına göre Cemaatçilerin malları ‘ganimet’ canları da ‘helal’di. Dolayısıyla bir annenin üç çocuğuyla birlikte boğulması da onlar için önemli olmayacaktı.

Olmadı da.

HERŞEY ZARRAB İÇİN

Aslına bakarsanız zulümden kaçarken Ege Denizi’nde hayatını kaybeden anne ve üç çocuğu ile Zarrab konusu doğrudan ilgili.

Çünkü 17 Aralık 2013’ten bu yana yaşanan zulümlerin tek nedeni var: Zarrab.

Eğer söz konusu operasyon olmasa bugünleri yaşamıyor olacaktık.

17 Aralık’ta suçüstü yapılan ‘suç örgütü’ kendini korumak için ülkeyi ateşe verdi.

Suçları büyük olduğu için zulümleri de ağır oldu.

Yeri gelmişken bir daha hatırlatayım, durduğum yeri bir daha kayda geçireyim: FETÖ diye bir terör örgütü yok. Cemaat terör örgütü değil, müntesipleri de terörist değil. Bütün bu ithamlar suçüstü yapılan Erdoğan’ın kendini kurtarmak için uydurduğu bir söylem.

Erdoğan, ‘terör örgütü’ söyleminin altını doldurmak için elindeki kamu gücünü pervasızca kullandı. Emrindeki Havuz medyası ile akla hayale gelmedik yalanlarla Cemaati şeytanlaştırdı.

Erdoğan bir ‘Amok koşucusu’ olarak kan döktükçe daha da coştu, coştukça daha da çok kan döktü, acımasızlaştı.

Çünkü Zarrab’ı kurtarmak aslında ‘kendini kurtarmak’tı.

Peki Türkiye’yi yakıp yıktıktan, çocuk çoluk demeden yüzbinlerce insana zulmettikten sonra nereye geldik?

Uğruna ülkeyi yaktığı Zarrab, ABD ile anlaşıp Türkiye’den kaçtı. Hapse girmeyi göze alıp Türkiye’den neden kaçtığı, Erdoğan’ın ‘sır küpü’nün bu kaçışa neden göz yumduğu da ayrı bir soru işareti.

Şimdi ABD’li savcılarla işbirliği yapıyor.

Kuvvetle muhtemel bu davadaki tek ‘itirafçı’ o olmayacak. Halkbank yöneticisi Hakan Atilla’nın da itirafçı olması kimseyi şaşırtmasın.

Erdoğan, Zarrab için Türkiye’yi yakıp yıkmıştı şimdi aynı şeyi NATO ve ABD için de yapıyor.

Düşünsenize, Zarrab için -üstelik yargısal bir konuda- iki kez ABD’ye nota verdi.

Örtülü ödenekten sınırsız bütçe ayırdı. Zarrab davası için çalmadık kapı, dilenmedik yardım bırakmadı.

Attıkları her adımda başarısız oldular. Şimdi son çare olarak ABD’yle çatışma senaryosu yürürlükte.
Bir diğer adım da ‘NATO’dan çıkma tehdidi’.

Hep bir ağızdan ‘Hedef Türkiye’ söylemindeler. Böylece davadan çıkabilecek olumsuz sonuçları milliyetçi dalgayla göğüslemeye çalışacaklar.

Bir başka ifadeyle, daha önce Rıza’nın önüne yatmışlardı, şimdi de tüm Türkiye’nin geleceğini Rıza’nın önüne yatırmayı planlıyorlar.

Bu aşamada uzun uzun, kapsamlı analizler yapmaya gerek yok. Her şey herkesin gözü önünde.

Davanın içeriği hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile Erdoğan’ın icraatlarına bakarak sonuca varmanız mümkün.

Şunun şurasında bir hafta kaldı. Erdoğan’ın neden bu kadar çok korktuğunu hepimiz görebileceğiz.
Ya da ne uğruna ülkeyi yakıp yıktığını anlayabileceğiz.

Bu davadan ne çıkar, Erdoğan bunu nasıl göğüsler bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var: Ege Denizi sularında üç küçük çocuğuyla boğulan annenin ahı sizin yakanızı bırakmayacak.

Mazlumların ahı saltanatınızı da sarayınızı da yıkacak…

NOT: Başta dediğim gibi, aslında son dönemde Washington’da sıklıkla dile getirilen ‘Türkiye’ye karşı yaptırım’ seçeneklerine dair bir analiz yazacaktım.

Özetle söyleyeyim… ABD Kongresi’nin 2012’de kabul ettiği Manitsky Act Türkiye için tartışılmaya başlandı.

Bu yasa bir tek kişinin (Sergei Manitsky) cezaevinde kötü muamele sonucu ölümü üzerine çıkarılmıştı. Bu ölümde ihmali olan görevlilerin yurt dışı hesapları donduruldu, Rusya’ya yaptırımlar getirildi.

ABD’yi Kanada ve AB ülkeleri takip etti.

Ankara, NATO üyesi ve ABD’nin uzun soluklu müttefiki olan bir ülke için böyle bir yaptırımın tartışılıyor olmasının önemini anlamamakta ısrarlı gözüküyor.

[Adem Yavuz Arslan] 22.11.2017 [TR724]

Darbeciler Başbakan’ı ele geçirmeyi neden düşünmemiş? [Bülent Korucu]

Darbeler bildiğimiz kadarıyla siyasilere karşı yapılıyor. Cuntalar ilk adımı atarken, yönetimi elinde tutanlardan başlamak üzere siyasileri toplamanın planlarını yapar. Her şeyin bir raconu varsa darbenin ki de bu diyebiliriz. Ama 15 Temmuz, darbelerle ilgili bütün ezberlerimizi bozdu. Siyasileri ele geçirmek için ya hiç plan yapmamışlar ya da komik duruma düşecek kadar aptalca davranmışlar. Bildiğimiz tek plan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı almaya Marmaris’e gidişleri. Oteli bulmak için turistlere ve taksicilere yol sormalarından tutun, otele Erdoğan ayrıldıktan iki saat sonra gelmelerine kadar birçok tuhaflık vardı.

Bugün ise Başbakan Binali Yıldırım ve bakanlarla ilgili kısımlara değineceğim. Yararlanacağım kaynak ise AKP’ye yakınlığı tescilli Abdülkadir Selvi’nin ‘Darbeye geçit yok’ kitabı. Okurken zorlanabilirsiniz ama hararetle tavsiye ediyorum. 15 Temmuz senaryosundaki boşlukları görmek için kaçırılmaması gereken bir imkan.

ÇAYLAK DARBECİLERİN ACEMİ PLANI

Kitabın 87. sayfasında Başbakan Yıldırım bir taşla iki kuş vurmak istiyor, fakat senaryonun kalbine ateş ediyor. Başbakan: “Bizim oradan geçeceğimiz hesap edilerek köprüye inilmiş. Yoksa köprünün ilk anda tutulması gereken stratejik bir hedef olması anlamlı değil” diyor. Yıldırım böylece haftanın en yoğun günü en yoğun saatte köprüyü tutarak darbeye başlamanın saçmalığını kabul ediyor. Bunu izaha çalışırken çam deviriyor; çünkü 15 Temmuz’da köprünün diğer ayağı tutulmuştu. Başbakan Tuzla’daki evine giderken doğal olarak köprünün çıkış ayağını kullanıyor. Askerler ise giriş istikametini tutuyor. Şaşkın darbeciler ters istikamette tedbir almış anlayacağınız. Yine Selvi’nin kitabına göre saat 23’e kadar evinde kalıyor, televizyonlarla bağlantıyı buradan gerçekleştiriyor. Tesadüfe bakın ki, darbeciler onu evinden almayı akıl edememiş. Halbuki askerlik görevini yapan erlere bile sorsalar köprüyü kapatmak yerine evden almayı önerirdi.

Çaylak darbeciler Başbakana dair bir hazırlık yapmadıkları gibi makamıyla ilgili de planları yokmuş. Çankaya Köşküne taşınan Başbakanlık’ın darbecilerin eline geçmesi psikolojik kırılmaya yol açardı. Aynı şekilde orayı kriz merkezine dönüştüren kabine üyelerinin derdest edilmesi de baştan düşünülmesi gereken adımlardan olmalıydı. Çankaya Köşkü’nde muhafız alayı vardı. İddiaya göre Komutanı Muhammet Tanju Posfor, darbeciydi ve TRT baskınına katılmıştı. İnsan böylesine kritik bir yeri bırakıp gider mi?

“Darbeciler tanklarla nizamiye kapısından girmek yerine, hemen yanı başında bakanların karargâh gibi kullandığı Başbakanlık’ı ele geçirmeyi neden düşünmemişlerdi?” İnanmazsınız ama bu soruyu Selvi soruyor. Cevabı ise dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş veriyor: “Sadece Cenab-ı Allah’ın korumasıdır, takdiridir demekten başka hiçbir şekilde izah edemeyeceğimiz çok sayıda şey var. Birincisi de bu.”

HER ŞEYİYLE ‘LÜTUF’ OLMUŞ BU DARBE!

Kurtulmuş şöyle devam ediyor, “Biz de sonradan kamera kayıtlarından gördük. Tank bir numaralı kapıdan içeri doğru giriyor, karşısında üç beş tane polis var, ellerinde de ufak silahlar var. Buraya gelse, en azından üç beş tane bakan var. Bizleri alsa, ellerimize kelepçe vursa, kameraların önüne çıkarsa çok büyük psikolojik üstünlük olur. Giriyor ve çıkıyor, dönüyor, kapıdan dönüyor, îzahı yok, Allah’ın koruması. Helikopterler geliyor, ağaçlık olduğu için ancak belli bir mesafeye kadar alçalıyor. Şurada helikopter pisti var, yani helikopter pistine inse iş bitecek. Aynı şekilde Muhafız Alayı’yla arada sadece bir tel örgü var, tel örgüden buraya elli tane Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’ndaki hainler gelse, Başbakanlık binasını bassalar, belki işin seyri değişecek.”

Her şeyi ile ‘lütuf’ olan darbenin ayrıntılarında da izah edilemeyen birçok lütuf(!) var. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na 13 askerin baskına gitmesi tuhaflığını da unutmadan hatırlatalım. İki bin polisin koruduğu Saraya 13 asker, koskoca Taksim Meydanı’nı kontrol etmek için 38 asker… liste böyle uzayıp gidiyor.

KİM NE ZAMAN ÖĞRENDİ BELİRSİZ

Selvi’nin kitabından notlar aktarmaya devam edeyim. Sayfa 71’de Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü Muhsin Köse 21:40’ta darbeyi öğreniyor. Ama Erdoğan MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile 22:27’de görüşüyor. Böyle bir durumda 47 dakika çok uzun bir süre.

Sayfa 72’de AKP Muğla Milletvekili Nihat Çiçek, 21:45’te Erdoğan’ın kendisine “Teşkilatları organize edin, milletin alanlarda olmasını istiyorum” talimatı verdiğini anlatıyor. Yani Erdoğan daha MİT Müsteşarı ile görüşüp konuyu anlamadan eniştesinin verdiği bilgiye dayanarak halkın organize edilip sokağa çağırılmasını istemiş.

Kitapta askerlerle ilgili bilgiler de kamuoyundaki kafa karışıklığından nasibini almış. Mesela Eskişehir Hava Harekat Merkezi Komutanı Tuğgeneral Recep Ünal 56 ve 58. sayfada darbeye direnen, darbecileri vurmak için uçak kaldıran komutan iken 77. sayfada birden darbeci oluveriyor. Selvi, bazı absürt bilgiler de veriyor. Kitabın 100 ve 101. sayfasında darbeyi General Sönmezateş’in iki, Albay Ümit Gencer’in üç gün önce iki astsubayın ise bir buçuk ay önce öğrendiğini öne sürüyor. 121. sayfada orgeneral Akın Öztürk’ün telefon trafiğinde aynı gün Kuzey Kore ile iki görüşmesi de yer alıyor. Çılgın Lider Kim’den destek mi istedi acaba?

Bir çok arkadaşım okuyamadan bırakmış ama siz de benim gibi sabrınızı zorlayın. Selvi’nin kitabında çok iş var!

[Bülent Korucu] 22.11.2017 [TR724]

Trolüne bak diktatörünü anla! [Naci Karadağ]

Ünlü düşünce kuruluşu Freedom House, yayımladığı ‘İnternette Özgürlük: 2017’ raporunda Türkiye’nin, özgürlüklerin en çok kısıtlandığı ülkeler arasında yer aldığını söylemiş.

Raporda yer alan rakamlar hakikaten utanç verici. Ve bir kez daha gösteriyor ki itibarı milyarlık saraylarda arayanlar sadece kendi ülkesini koca bir tımarhaneye dönüştürerek varlıklarını sürdürebilirler. İletişimin bu kadar geliştiği bir dünyada tersine yol alan başka ülke var mı bilmiyorum. Raporun ortaya koyduğu gerçek şu: Türkiye özgürlükler, demokrasi, insan hakları alanlarında hızla küme düşmeye oynuyor. Bu durumu düzeltmek öyle kolay olmayacağı gibi, görünen tabloda da düzeltmeye kimsenin niyeti yok zaten.

Bahsi geçen raporda, Türkiye’nin internet özgürlüğünün ciddi bir biçimde kısıtlanmasına örnek gelişmelerden biri olarak Güneydoğu’da yaklaşık 28 belediye başkanının görevden alınmasının ardından bölgede neredeyse 12 milyon kişinin internet erişiminin engellenmesi gösteriliyor. Muhalif gazetecilerin sosyal medya hesaplarının da ‘hack’lendiğine dikkat çekilen raporda, “Hack’lenen hesaplardan sahte mesajlar yayımlandı ve hükümetten özür dilendi” deniliyor. Hani yekten “Bu kadar da salak troller bunlar!” demeye getiriyorlar.

Erişimin kısıtlanması ya da bilinçli olarak yavaşlatılması konusunda Türkiye’den örneklere yer verilen raporda, “Siyasi anlamda zorlu dönemlerde hükümet WhatsApp sohbet uygulamasına erişimi ya yavaşlattı ya da tamamen uygulamayı ulaşılamaz hale getirdi” ifadelerine yer veriliyor. Raporda, VPN aracılığıyla sanal ağlardan erişim yollarının da hükümet tarafından tıkandığını söylüyor.
Türk medyasının içler acısı hali ise ayrı bir konu. Büyük bölümü iktidarın elinde bir baskı ve zulüm aparatına dönüşen onlarca gazete, TV ve radyonun yanı sıra binlerce internet sitesi de Türkiye’nin dibi boylamasında etkin rol üstleniyor.

AK-TROLLER FREEDOM HOUSE RAPORUNDA

Rapor ayrıca AK-trol olarak bilinen kitleyi de ele almış. İktidarın ücretli yorumcular, troller, botlar, yalan haber siteleri, liderlerin popülerliğini artırmak için propaganda merkezleri gibi yöntemlere başvurduğu aktarılmış. Şöyle deniyor: “Türkiye’de ‘AK Troller’ olarak adlandırılan ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından desteklendiği iddia edilen 6 bin kişi sosyal medyada tartışmaları manipüle etti, gündem oluşturdu ve muhalif isimleri itibarsızlaştırmaya çalıştı.”
Aslında manipülasyon konusunda herkes mustarip ve bugünlerde Amerika, son seçimlerinde yapılanları tartışıyor. Ortaya çıkan gerçekler ise akıl almaz şeyler.

Kendi ülkesinde interneti kısıtlayan ve halkına özgürlüğü layık görmeyen Putin yönetimi, ABD’de kurduğu muazzam manipülasyon sistemi ile ABD seçimlerini etkileyebilecek konuma erişmiş. En azından işin şimdilik yüzeye yansıyan kısımlarını öğrenince anlıyoruz ki, hani biraz daha uğraşılsa ABD’de iç savaş çıkarabilecek potansiyele ulaşmaları bile mümkünmüş.

RUSYA’NIN ‘UCUZA’ MANİPÜLASYON STRATEJİSİ

Facebook, Twitter ve Google tarafından ABD Kongresi’ne sunulan raporlar bu gerçeği pekiştiriyor. Ortaya çıkan netice şu: Ruslar tarafından organize edilmiş çok büyük ve derin bir çete var. Putin’in maaşlı adamları ABD seçimlerinde halkın algılarıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamışlar.
Dile kolay, sadece Facebook üzerinden neredeyse 150 milyon Amerikalıya ulaşıp etkilemiş bir organizasyondan bahsediyoruz. Bunların tamamı Rusya kökenli hesaplar ama çıkardıkları tartışmalar, çatışmalar ve eylemlerin hepsi ABD’nin en hassas bölgelerinde. Twitter’da yüzbinlerce atılmış mesaj var. Keza Instagram’da da öyle. Youtube’u da ihmal etmemiş Rus troller. Milyonlarca ‘tık’ almış binlerce içerikten bahsediyor raporlar.

Öylesine sinsice ve akıl almaz taktiklerle yapılmış ki bu, bizim AK-trollere rahmet okutturacak şeytanlıkta. Örneğin uzun süre Müslüman görünen hesaplar ile Müslümanları manipüle ederken, hemen arkadaşı ise İslamofobiyi körükleyenleri gaza getirmiş. Öve sokağa çağırabilecek kadar işi ilerletmişler. Pek çok yerde çatışmaların, kan dökülmesinin önüne geçilmesi tamamen şans eseri olmuş.

Düşünsenize iki düşman hesap, tek merkezden idare ediliyor!

Şu satırları okuyalım: “Heart of Texas adlı Rusya tarafından kontrol edilen bir Facebook hesabı geçtiğimiz sene ‘Teksas’ın İslamizasyonuna son’ diyerek, 21 Mayıs 2016 günü Teksas’ta oturanları Müslümanlara ait bir kültür merkezinin önünde protesto eylemine çağırıyor. Aynı gün, aynı Rusya kaynaklı hesap bu sefer ‘United Muslims of America’ (Amerika’nın Birleşmiş Müslümanları) adlı bir hesabı kullanarak bu sefer de Müslümanlar lehine bir eylem çağrısı yapıyor. ‘İslami düşünceyi koruyalım’ başlıklı bu çağrıda da Austin bölgesinde oturan herkes aynı İslami kültür merkezinin önüne, aynı gün davet ediliyor. Ve 21 Mayıs geldiğinde tüm kameraların önünde Rusya tarafından oraya yönlendirildiklerinden habersiz iki grup birbiriyle kavgaya tutuşuyor. Sonuç tam bir toplumsal çatışma. İki farklı grubun birbirine saldırısı, nefreti o gün haberlere yansıyor. Ama kimse o gün orada ortaya çıkan sahnenin arkasında orayla hiçbir bağı olmayan bir Rus hesabı olduğunu bilmiyor.”
Ve bütün bu işlem ne Teksas’ta ne de Amerika’da yaşayan bir kişi tarafından ve toplam 200 dolarlık bir bütçeyle yapılıyor.

İNTERNETTEKİ HANGİ HESAP NEREDEN YÖNLENDİRİLİYOR BELLİ DEĞİL

Aynı mihraklar başka bir ayrışma noktası ırkçılığı da kullanmış elbette. Siyah aktivist grupların arasına sızan Rus trolleri o kadar popüler olmuş ki, takipçi sayıları içinde bulundukları aktivist grubun takipçisini bile sollamış.

Raporlardan anlıyoruz ki, öfkeyi harlamak, ortalığa saçmak çok kolay ve pahalı değil.

Zira 200 dolarlık bir masrafla ABD seçimlerini manipüle edip neredeyse iç savaş çıkaracak boyuta taşıyabiliyorsunuz.

Bu noktada 6 bin AK-trole teşekkür etmemiz gerekiyor sanırım. Bu kadar büyük sayısal güçleri ve bütçeleri olmasına rağmen kapasite kısıtlığından olsa gerek asla o kadar manipüle edemediler ülkeyi. Zaten bu yüzden internet özgürlük alanımız her geçen gün daha da daralıyor. Kendileri kontrol edemeyince kısıtlamak daha kestirme çözüm oluyor.

Bizim troller neredeyse sütten çıkmış ak kaşık mahiyetinde duruyor Rus meslektaşlarına bakılırsa. Aslında bu Putin ile Erdoğan’ın farkını da ortaya koyuyor.

Ülkeler ve toplumlar arasındaki fark, başkanlar ve troller arasındaki fark kadar oluyor nihayetinde. Yani elin trolü kitleleri harekete geçirmek için aylarca sinip, sinsice algı pişirirken bizimkiler ucuz photoshop, çay lekeli beşinci sınıf tarihi belgeler ile deniyorlar bunu. İşe pek yaramayınca da artık çöpe gitmiş yargı devreye giriyor. Fantastik ve hukuki demeye bin şahit gerektirecek iddianameler havada uçuşuyor.

Eh siz Zimbabwe gibi yaşarsanız trolleriniz de o ülkeye layık elemanlardan oluşuyor.

Bol görsel manipülasyon, bol küfür, hakaret ve yalan, dolan…

Doğrusu, neredeyse her alanda küme düşen bir ülkeye yakışır bir manzara bu.

[Naci Karadağ] 22.11.2017 [TR724]

Nasıl bir cisim yaklaşmakta? [Barboros Kartal]

Eğer birisi birisine akçeli bir işte iftira atıyorsa bunu yalanlamak ve iftirayı boşa çıkarmak çok kolaydır. Galat-ı meşhur olan ‘Rüşvetin belgesi mı olur’ lafı doğru değildir. Büyük meblağların her zaman izi vardır. Amerikalıların ‘Paranın izini sür aradığın kişiyi bulursun’ klişesi boşuna değildir.

Reza ile aranızda kirli bir para trafiği yoksa size iftira atsa ne değişir. İspatlayamadıktan sonra…

Velev ki Reza itirafçı oldu mesela ne diyebilir ki?

‘Emine Erdoğan’ın vakfına bir çok kereler bağış yapmak zorunda kaldım’ mı diyecek. Desin. Dünyada bir çok First Lady’nin vakıfları vardır, işadamları buralara siyasi saiklerle bağış yapar. Herhalde canınız buna sıkılmış olamaz.

Reza neyi itiraf edebilir ki? ‘Zafer Çağlayan’a yurt dışından milyonluk saat getirdim parasını da aldım işte peçetesi’ mi diyecek? İlk defa mı bir bakan rüşvet alıyor.

‘Egemen’e para dolusu ayakkabı kutusu verdim neredeyse makamda patlıyordu kutu, aman sayın bakanım siz taşıyın kimseye vermeyin’ dese n’olur?

Hayatı devlet kademesinde geçmiş bir adama ‘beni takip ediyorlar şunları hallet dedim’ dese neyi ispatlar?

Yani kısacası Reza ne biliyor ki bir itirafta bulunsun, çok garip değil mi? Sizin dediğinize inanırsak Reza’nın kurtulmak için adamların ‘şunu diyeceksin’ dediği ne diyebilir?

YURT İÇİNDE SANA KİM NE SORUN ÇIKARABİLİR?

ABD ambargosu delinmişse 3–4 banka ceza alır, birkaç bürokrat ceza yer bu mu yani bütün mesele? Şanın yürür, “ABD’yi takmamış bizimki” diye oldu bitti. 25 gazeten, 30 televizyonunla kahraman gibi dolaşırsın. Cem Uzan Motorola’yı söğüşleyince bu millet demedi mi ‘ABD’yi dolandıran yaman adam!’ diye.

Kim sorun çıkaracak Zafer mi? Takarsın öbür koluna da sen bir saat, hayatının sonuna kadar yurt dışına çıkmasın ne var yani?

Egemen zaten dünden razı her şeye. Hayatının kaydığının farkında.

Muammer desen sorun çıkaracak hali yok.

Kim diyebilir ki biz sadece yiyiciyiz, esas malı götüren tepedeki.

Peki bu korku neden? Neden bu kadar mesele yaptınız bu işi.

Almanya, Fransa dahil bir çok ülke ambargoyu delmekten ABD ile karşı karşıya geldi hiç bu kadar büyük mesele olmadı. Çok da büyük cezalar ödediler.

Allah aşkına ekonomik olarak Türkiye’ye zarar verme masalı nedir? Adamların bir şirketinin değeri ülkenin bütçesinden fazla. Borsamızın çapını düşününce bir ekonomik kriz çıkartmak 1–2 yabancı fonun girdi-çıktı yapmasına bakar.

Bir tane İranlı genç işadamı için ABD neden büyük bir kriz yaşamak istesin?

Koskoca CIA’in organize ettiği darbeye ordunun yüzde biri katılmış, neyden korkuyorsunuz?

Hırsızlığı takan kim? Örtülü ödenekte hesabı kitabı verilmeyen para 3 milyar liraya yaklaştı. Hazinenin anahtarı elinizde. Sayıştay diye bir kurumun adı en son duyulduğunda Zeki Müren hayattaydı. Kim hesap sorabilir size?

Reza, Atilla’nın bilmediği neyi biliyor da Atilla umurunuzda değil de varsa yoksa Reza?

BİR KAR TOPU GİBİ BÜYÜYECEK

Bunlar bizim saf saf sorduğumuz ve asla cevabını alamayacağımız şeyler. Ancak 17–25 dosyasından ve ABD’den gelen bilgilerden biliyoruz ki bu dava bir kar topu etkisi yapacak. Bu davanın kendisine çok büyük anlamlar yüklemek yanlış olabilir ama davanın sonrasında yaşanacaklar bir çığ gibi gelecek. Damadın ‘yolsuzluk ve kaçakçılığa bağlayalım birkaç kişinin üzerine yıkalım’ demesi boşuna değil. Bilene soracaksın bu işleri.

Bir kere bu davadan sonra Erdoğan ile İran’ın ne kadar kirli işler yaptığı ortaya çıkacak. İran’ın ne kadar içimize girdiği, bürokrasiyi nasıl elinde oynattığı ortaya çıkacak. Daha önce belirttiğimiz gibi satın alamayacakları adamlara neden bu kadar düşman oldukları gün yüzüne çıkacak. İranlı ajanların elinde oyuncak oldukları ayan beyan görülecek.

-Erdoğan’ın bizim paralarla ABD’de yasa dışı hangi işlere bulaştığı muhataplarınca bir bir itiraf edilecek.

-Devrim Muhafızları ABD için bir terör örgütü. Erdoğan ve avenesi bir terör örgütüne yardım etmekten kara listeye girecek.

-Erdoğan’ın iş yaptığı bütün herkes, işadamlarından bürokrata akla kim gelirse bu kara listenin içinde yer alacak. Yurtdışına çıkmaları, banka hesaplarına erişim, banka kredileri imkansız hale gelecek.

-Erdoğan ve ailesinin, ‘Bu saatten sonra yurtdışında para bırakmış değildir herhalde’ denilen paralarının izleri ortaya çıkacak.

-Erdoğan’ın çok güvendiği ama ABD höt deyince hizaya giren ülkeler bir bir satmaya başlayacak.

-Ekonomi sadece bankaların aldığı ceza yüzünden değil, döviz dengesizliği ve cari açık sebebiyle ertelenen krize doğru hızlı bir yol alacak.

-Hedef saptırmak ve gündem değiştirmek için Erdoğan’ın maliyetli politika değişiklikleri işleri daha da beter hale getirecek. Kendi içlerinde hesaplaşmalar başlayacak.

-Necip milletimiz işler cebine dokunmaya başlayınca, ülkede huzur hepten gidince mızıklamaya başlayacak. Vatan, millet hikayeleri kesmemeye başlayacak. O zamana kadar gözüne batmayan şeyler batmaya başlayacak.

-Erdoğan pragmatik biri olduğu için dış dengeleri ve ekonomiyi düzeltemeyeceğini görünce diklenmekten vazgeçip tamam anlaşalım deme noktasında vereceği tavizlerle ülke büsbütün kaybedecek.

Kim bilir belki can düşmanlarından bir umut yardım bile dilenebilir. O karakterde mi? Şüpheniz olmasın.

[Barboros Kartal] 22.11.2017 [TR724]

Zarrab paniği fena sırıtıyor [Erhan Başyurt]

ABD’de tutuklu ‘17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının baş aktörü’ İran asıllı Reza Zarrab duruşması yaklaştıkça hükümette panik havası büyüyor.

Daha başlamayan davayı ‘siyasi’ ve ‘kumpas’ olarak ilan ettiler bile…

Zarrab’ın yüklü ceza almaktan kurtulmak için ‘itirafçı’ olduğu, ‘koruma programına’ alındığı anlaşılıyor.

Ancak hükümet daha Zarrab’ın neler dediği ortaya çıkmadan, ‘rehin alındı’, ‘iftiraya zorluyorlar’ gibi akla zarar beyanlar da bulunuyor.

Hükümetin tepki gösterdiği bir diğer husus mahkemeye sunulan 3 bine yakın dinleme kayıtlarına ilişkin…

Daha dinlemelerin neler olduğu ortaya çıkmadı ama ‘kaynağı bilinmiyor’ ve ‘montaj’ olduğunu ileri sürüyorlar.

Saray’a yakın kaynaklar işi bir adım daha ileri götürüp, Zarrab’ın 2010’dan bu yana hükümete kurulan bir tuzak olduğunu iddia ediyorlar.

Hükümet destekli medya ‘milli mesele’ ve ‘yeni kurtuluş savaşı’ gibi gerçeklikle ve mantıkla bağdaşmayan bir kampanyaya şimdiden başladı.

ZARRAB CEZALANDIRILSA BUNLAR YAŞANMAZDI

Gelelim gerçeklere…

Birincisi, Reza Zarrab’ın 4 bakana rüşvet verdiği doğrulandı.

4 bakan görevden el çektirildi ve bir daha da milletvekili adayı gösterilmedi.

Ancak hükümet soruşturmayı derinleştirmek, rüşvet veren ve alanları cezalandırmak yerine skandalı ortaya çıkaran savcıları, savcıların talimatı ve mahkeme kararıyla teknik takip yapıp suçüstü delilleri ortaya çıkaran polisleri acımasız ve hukuksuzca cezalandırmayı tercih etti.

Rüşveti alan ve verenleri salıp, hukuk içerisinde suçu ortaya çıkaran devletin kanun adamlarını ve polisleri hapse attı.

17/25 Aralık soruşturmalarını ‘yargı darbesi’ ilan edip, hakkında yapılan haberleri bile suç ilan edip, halka ulaştırılmasını engelledi.

Reza Zarrab’ı ‘hayırsever’ ilan edip, yalan olduğunu bildikleri halde yandaş kanallarda ‘‘Türkiye’nin cari açığını kapatan adam’’ diye Türk bayrağının önünde röportajlar yayınladı.

Hesap vermesi gereken Zarrab, soruşturmayı yürüten savcılar ve polislerden, haber yapan gazetecilerden davacı oldu…

Zarrab şayet Türkiye’de hukuka uygun adil şekilde yargılansa ve suç ortaklarıyla birlikte cezaya çarptırılsaydı, bugün ABD’de yaşanan ve iktidarı zora sokan gelişmeler yaşanmayacaktı.

İktidar hukuku yok ederek, kendisine en büyük zararı verdi ve uluslararası yargılanmaların yolunu kendi eliyle açtı.

ZARRAB OLSA OLSA İRAN’IN KUMPASI OLABİLİR

Zarrab şayet iktidarın iddia ettiği gibi bir ‘kumpas’ ise, ABD’nin değil İran’ın iktidara bir kumpası olabilir.

İktidarı rüşvet ve yolsuzluk batağına sürükleyen ve uluslararası ambargoyu deldiren Ahmedinejad dönemi İran yönetimi ve İran derin devletidir…

İran, Ahmedinejad’ı yargılayıp cezaya çarptırıp, ortağı ‘karanlıklar prensi’ Zencani’yi de idama mahkûm ederek ellerini yıkadı ve kenarı çekildi.

Türkiye’de iktidar ise, suçu örtbas edeyim derken daha da derin bir batağa saplandı, hukuku yok etti ve acı bir şekilde demokrasiden dönüş yaptı.

Zarrab, İran’daki soruşturmada adı geçen birisi olarak, yüksek ihtimalle ABD’ye bilinçli olarak gitti ve itirafçı olarak idama mahkûm olan ortağının aksine kendisini kurtardı.

Tabii Türkiye’deki suç ortaklarını da gönüllü ve bilinçli bir kararlılıkla yaktı…

KENDİ YAPTIKLARINI ABD’YE İSNAT EDİYORLAR

İktidar şu an Türkiye’de ne tür hukuksuzluklar yapıyorsa, ‘kişi herkesi kendisi gibi bilirmiş…’ düsturunca ABD’ye isnat ediyor.

ABD’de soruşturmayı yürüten savcı ve hakimlere, İstanbul’da anlamsız ve komik bir soruşturma açtılar.

Türkiye’de herkese ‘kumpas’ kurdukları için ABD’yi de kumpasla suçluyorlar.

Savcıları, polisleri, eşlerini, çocuklarını konuşmasınlar diye ‘rehin’ aldıkları için, ABD’yi de rehin almakla eleştiriyorlar.

Tutuklulara işkence edip, iftiraya zorladıkları için, ABD’nin de aynı yöntemi uyguladığını sanıyorlar.

Türkiye’de hukukun bağımsızlığını yok edip, tamamen siyasi talimatla yargı kararları aldırdıkları için, ABD’de süren soruşturmayı da siyasi olmakla itham ediyorlar.

Kendileri montajla yazışma ve görüşme üretip, kanunsuz delille on binlerce insanı hapse attıkları için ABD’yi de aynısını yapmakla suçluyorlar.

Hukukun üstünlüğü, hukuk önünde eşitlik, yargı bağımsızlığını kendileri yok ettiği içim tüm dünyada ve ABD’de olmadığı kanaati taşıyorlar.

Oysa Türkiye’de yok ettikleri hukukun bir gün dünyada ayaklarına dolaşması kaçınılmaz akıbetti…

MİLLET DEĞİL SUÇLULAR BEDELİNİ ÖDESİN!

Peki iktidarın iddia ettiği gibi ‘Zarrab’ın itirafları’ bir ‘milli mesele’ ya da ‘yeni kurtuluş savaşı’ mı?

Cevap tek kelime ile ‘Hayır’!

Çin’deki bankaların İran ambargosunu deldiği için ABD’den ceza aldığını bile bile Halk Bankası’nı bu rolü üstlenmeye zorlayanların ve karşılığında rüşvet alanların suçunu niye millet üstlensin…

Birileri ‘zarara razı olarak’ işledikleri suçtan bir kez daha hesap vermesin diye, Türk halkı neden dünyadan soyutlansın, ağır faturayı ödesin…

Hukukta ‘suçun şahsiliği’ ilkesi evrensel bir prensiptir. Suçu işleyen birileri varsa, adil bir yargılama yapılmış ise, bedelini de öder. Türk milleti ekonomik ve siyasi olarak neden ödesin…

Reza’nın önüne yatanlar, bavullarla ve ayakkabı kutularında rüşvet alanlar, rüşvet lüks takım elbiseleri giyip pahalı saatleri koluna takanlar kimlerse, bedelini de onlar öder.

Hesap vermemek için kontrollü yandaş medya üzerinden ‘yalan rüzgârı’ estirip, algı operasyonlarıyla milletin beynini yıkayıp, Türkiye’yi ileri demokrasilerden daha da uzaklaştırmaya kalkışmak, Türkiye’ye ve Türk halkına en büyük kötülük olur!

[Erhan Başyurt] 22.11.2017 [TR724]

Türk-Rus ittifakı mümkün mü? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye’nin şu anki gündeminde yetmiş yıldır tercih edilen Batı ittifakı yerine Rusya ile ittifaka giden bir sürecin başlaması yaklaşımı yer alıyor. Türkiye’deki her türlü olumsuzluğun arka planında yer aldığı iddia edilen “üst akıl” ABD’den kurtulmanın tek yolu olarak da bu görülüyor.

Bu tercihte ittifakın iki tarafa sağlayacağı faydalar büyük önem taşıyor. Böyle bir ittifakta; jeopolitik, milli güç unsurları, iki ülkenin hedefleri ve tarihsel arka plan temel belirleyici faktörleri oluşturuyor. Beş yüz yıldan uzun bir süredir ilişkileri bulunan iki devletin müttefik olup olmayacaklarını belirleyecek faktörler arasında tarihi süreç de önemli bir yer tutuyor.

İLK TEMASLAR

Türk-Rus ilişkileri ilk defa XV. Yüzyılda başladı. 1480’de Altınordu egemenliğinden kurtularak bağımsız olan Ruslarla Kırım’ın fethi ile başlayan ilişkiler, başlangıçta Kırım Hanlığı üzerinden dostluk çerçevesinde gerçekleşti.

Tarih boyunca “knezlik, çarlık, Komünist dönem ve Komünizm sonrası” dönemleri yaşayan Rusya’nın temel hedefleri hiç değişmedi. Kuruluştan itibaren sıcak denizlere ulaşmayı,  Boğazlar ve İstanbul’u almayı hedefleyen ve kendisini Bizans’ın “dini ve siyasi varisi” sayan Rusya, “Üçüncü Roma’yı kurmayı” amaçladı. Bu durum, Osmanlılarla yüzlerce yıl sürecek mücadelelere neden oldu.

RUSLARIN KARADENİZ’E İNMESİ

Rusların Hazar Denizi’ne ulaşmasıyla ilk mücadeleler başladı. Dönemin Sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa, Rus yayılmacılığına karşı Don-Volga kanal projelerine karar verdi. Bu nehirler vasıtasıyla Hazar ve Karadeniz’in birbirine bağlanmasıyla Rusların Kafkaslara inmesi engellenecek ve Türk hanlıklarıyla doğrudan bağlantı kurulacaktı.

Üçte birlik kısmının kazılmasına karşılık Kırım Hanı’nın isteksizliği ve lojistik yetersizlikler nedeniyle proje yarım kaldı. Astrahan Seferi’nden de bir sonuç alınamayınca Rus yayılışı devam etti. Osmanlılar bu dönemde stratejik düşman olarak görmediklerinden Rus topraklarını ele geçirmeye yönelik bir politika izlemediler.

Rusya ise aynı dönemde bir taraftan Baltık Denizi’ne, diğer taraftan Türkistan’a yayılma politikası izlemekte ve Osmanlı Devleti’ne karşı da doğuda İran, batıda İngiltere ile birlikte hareket etmekteydi. 1678’de Ukrayna egemenliği nedeniyle yapılan ilk savaşı ise Osmanlılar kazandı.

Rusya, 1683-1699 arasındaki Kutsal İttifak Savaşları sırasında Azak kalesini ele geçirerek Karadeniz’de ilk defa üs elde etti. Osmanlılar 1711’deki Prut Seferi’nde Rus ordusunu imha etme imkânını değerlendiremeseler de en azından Azak’ı geri aldılar.

Bu sefer, Osmanlıların Rus yayılmasına karşı ilk ciddi teşebbüsüydü. Ancak dönemin Rus Çarı 1. Petro, sefer sırasında Osmanlı ülkesindeki Sırp, Hırvat ve Makedonları isyana teşvik ederek geleneksel Rus dış politikasının esasını da oluşturdu.

KIRIM’IN KAYBI VE SONUÇLARI

Osmanlı Devleti, 1768’de Lehistan tahtına kendi adayını seçtirmesi üzerine Rusya’ya savaş açtı. Rusların beş koldan saldırıya geçmesi, Osmanlı kuvvetlerine çok zor anlar yaşattı. 30.000 kişilik bir Rus ordusu Kartal Ovası’nda 180.000 kişilik Osmanlı ordusunu mağlup etti. Rus donanması da Cebelitarık’tan Akdeniz’e girerek 1770’de Çeşme limanında Osmanlı donanmasını yaktı.

Büyük bir mağlubiyete uğrayan Osmanlılar, 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması ile çok ağır şartları kabul ettiler. Rusya bu antlaşmayla hem resmen Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların himayesini üstleniyor, hem de Karadeniz’de serbest ticaret yapma imkânını elde ederek iki önemli hedefine ulaşıyordu. Karadeniz’in üç yüz yıl süren “Türk Gölü” olma özelliği de sona eriyordu.

Osmanlılar açısından en acı olansa Kırım’ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kalınmasıydı. Çünkü Osmanlı Devleti, halkı Müslüman olan bir toprağı ilk defa kaybediyordu. Kırım kısa bir süre sonra Rusların işgaline uğradı ve Osmanlı Devleti bunu da onaylamak zorunda kaldı. Kırım’ın kaybı, Osmanlı Devleti’nin Rusya’nın yayılmacı politikalarının da etkisiyle dağılma sürecine girdiğinin bir göstergesiydi.

DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIRSA

1798’de Napolyon komutasındaki Fransızların Mısır’ı işgaliyle iki devlet ilk defa ittifak yaptılar. Rusya’nın bundan sonraki temel siyaseti, Balkanlardaki Ortodoks Slavları Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmak oldu ve bu siyaset 1804’de Sırp isyanı ile ilk meyvesini verdi.

Ruslar, Yunan isyanında da aktif bir rol oynayarak 1827’de Navarin’de Osmanlı donanmasını yaktılar. Osmanlı Devleti’nin tazminat talebi üzerine de savaş açarak Edirne’ye kadar geldiler. Doğuda da Ahıska, Kars ve Erzurum’u işgal ettiler.

Osmanlı Devleti kısa bir süre sonra Mısır valisi M. Ali Paşa’nın isyanıyla karşı karşıya kaldı. Mısır kuvvetleri bir türlü durdurulamayınca Padişah 2. Mahmut, “Denize düşen yılana sarılır” diyerek Ruslarla 1833’de Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı yaptı. Rus yardımına karşılık da Boğazları diğer devletlere kapamayı kabul etti.

İngiltere ve Fransa’nın itirazları ile antlaşma değişse de “Boğazlar, devletlerarası bir statü” kazandı. Bunun anlamı, Boğazlardaki Türk egemenliğinin sona ermesiydi.

Osmanlı Devleti eski gücünde olmadığından, toprakları pazarlık konusu olmaya başlamıştı. Dönemin Rus Çarı Nikola, İngiliz Kralına “Hasta adam” olarak gördüğü Osmanlı topraklarını paylaşmayı teklif etti. Rusya’nın bu yaklaşımları Osmanlı’yı yıkılmaya kadar götürecek “Şark Meselesi” kavramını ortaya çıkardı.

Osmanlı Devleti artık varlığını büyük devletlerin çıkar çatışmaları ve bazı devletlerin desteğiyle devam ettirebiliyordu. Nitekim 1853’de Rusların Sinop’ta Osmanlı donanmasını yakmasıyla başlayan Kırım Savaşı’nda Osmanlılar, yüz elli yıl sonra İngiltere ve Fransa’nın yardımıyla Rusya’yı yenebildiler.

ABDÜLHAMİT DEVRİNDEN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINA

Kırım Savaşı’ndaki yenilgiden sonra Ruslar, Orta Asya’ya yayılma politikasına yöneldiler. Balkanlarda da “Panislavist” siyasetle isyanları teşvik ettiler. Bu isyanlar, 2. Abdülhamit’in hükümdarlığının ilk yıllarında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile sonuçlandı.     Ruslar, savaşta büyük başarılar kazanarak Doğu Anadolu’yu Erzurum’a kadar işgal ettiler. Batıda da Edirne’yi ele geçirdikten sonra İstanbul üzerine yürüyerek Yeşilköy’e kadar ilerlediler.

Savaş esnasında yüzbinlerce Müslüman katledildi. İşgale uğrayan yerlerin halkı Osmanlı topraklarına doğru büyük bir göç dalgası oluşturdu. Osmanlı Devleti Kars, Ardahan ve Batum’u Ruslara verdiği gibi Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu.

Bu savaştan sonra Abdülhamit devri boyunca Ruslarla bir daha savaş yaşanmadı. Ancak Ruslar, Balkanlarda Makedonya sorununun büyümesinde etkili oldular. Diğer taraftan Ankara’nın doğusunda kendisine karşı kullanılabilecek demiryolu yapımına karşı çıktılar. Bu demiryolları, Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar inşa edilemedi.

Osmanlıların yaşadıkları en büyük felaketlerden biri olan Balkan Harbinde de Ruslar kışkırtıcı bir rol oynadılar. İttihatçılar, yüzyıllardır yaşanan mücadelelere rağmen Birinci Dünya Savaşı öncesinde Rusya’ya ittifak teklif ettilerse de olumlu cevap alamadılar. Ruslar savaşın başında Kafkas cephesindeki Sarıkamış hezimetinden sonra 1916’da Karadeniz’de Tirebolu’ya, Doğu Anadolu’da ise Erzincan’ın batısına kadar ilerlediler. Rus işgali, ancak 1917’de çıkan Bolşevik İhtilali ile sona erdi.

TARİHİ HAFIZA

Yaşanan bu gelişmeler dikkate alındığında, tarih boyunca Osmanlı Devleti ile Rusya arasında kısa süreli dostluk ilişkileri haricinde devamlı mücadeleler yaşandığı görülmektedir.

Rusya, Osmanlı topraklarında genişleyen ve azınlıkları isyana teşvik ederek parçalanmayı hızlandıran bir devlet olmuş, iki devlet arasında Petro’dan itibaren dokuz büyük savaş yapılmıştır.

Ruslar üç defa Osmanlı donanmasını yakmışlar, tarihi hedefleri doğrultusunda Karadeniz’e yerleşmişler ve bağımsız devletler kurdurarak nüfuzlarını Balkanlara yaymışlardır.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki paylaşma planlarında da Boğazlar ve İstanbul’un kendilerine bırakılmasıyla tarihi hedeflerine ramak kalmışken Bolşevik Devrimi ile hedeflerini bir süreliğine ertelemişlerdir.

Bugünkü Türkiye, çeşitli yerlerdeki Müslüman unsurların göçleriyle oluşmuş bir demografiye sahiptir. Bu göçlerin büyük bir kısmı, Ruslarla yapılan savaşlar ve işgaller sonucunda gerçekleşmiştir.

Rusya ile yaşanan olaylar, Osmanlı kamuoyunda Rus düşmanlığını sürekli artırmış, 1905’de Japonların Ruslarla yaptığı savaş yakından takip edilmiş, Japonların galip gelmeleri Osmanlı toplumunda Japonlara karşı sempatinin artmasında etkili olmuştur.

Sonuçta sadece Osmanlı dönemindeki ilişkiler değerlendirildiğinde ve Rusya’nın tarihi emellerinden vazgeçmediği düşünüldüğünde, Türkiye ile Rusya arasında kısa süreli karşılıklı menfaatlere dayanan işbirlikleri dışında, kalıcı bir “müttefiklik” ilişkisinin gerçekçi olmadığı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 22.11.2017 [TR724]

Mısır’ın Muhammed Salah’ı var! [Efe Yiğit]

Tarih Şubat 2016. Roma teknik direktörü Luciano Spalletti, 4-0 kazandıkları Palermo maçı sonrası basın mensuplarının karşısına çıkıyor. Söze, ‘Yıllarca benim takımımın kazanma arzusu olmadığını söylediniz. Şimdi gördünüz’ diye başlıyor… Spaletti’yi memnun eden sadece takımın kazanması değildi elbette. Takımın Mısırlı yıldızı Muhammed Salah’ın gösterdiği performanstı. 2 gol atan Salah işte o maçtan sonra Avrupa’nın dev kulüplerinin yeniden radarına girdi.

İSVİÇRE’DE KENDİNİ GÖSTERDİ

1992 doğumlu Muhammed Salah’ın kariyerinin kırılma noktası 2012’de İsviçre’nin Basel takımına transferiyle başladı. Ülkesinin sıradan takımı Al Moqawloon Al Arab’da top koşturan Salah, kapalı bir kutuydu. Mısır futbolunun kalitesi ortadaydı. Basel, Muhammed Salah’ın kariyer başlangıcı için doğru bir tercihti. Avrupa’nın önde gelen bir kulübüne Mısır’dan transfer olması zordu. Ama Basel’de göstereceği performansla transferi daha kolay olacaktı.

İlk sezonunda lig, kupa ve Avrupa kupalarında 40 maçta forma bulan Salah 10 gole imza atarken, en dikkat çeken özelliği hızıydı. Salah, İsviçre’de sezonun karmasına seçilerek daha ilk yılında hedefe giden yolda önemli mesafe kat etmişti. 2 yıllık Basel kariyeri Salah’a Chelsea yolunu açacaktı. Jose Mourinho 16,5 milyon Euro ödeyip genç Mısırlıyı Chelsea kadrosuna kattı.

CHELSEA, YANLIŞ TERCİHTİ

Ancak Salah’ın Chelsea transferi, kariyeri açısından hayli kötü bir tercihti. Mourinho’dan bir türlü forma şansı alamamıştı. Sadece 8 maçta sahaya çıktı, 4 kez ilk 11’de yer buldu. Ne yaparsa yapsın, çizik yemişti. 2014-15 sezonunun devre arasında bu sebeple Fiorentina’ya kiralandı. Burada gösterdiği 26 maçta 9 gollük performansıyla Roma’nın dikkatini çekecekti.

Hemen sonraki sezon, satın alma opsiyonlu kiralık anlaşmasıyla Roma’nın yolunu tuttu. 42 maçta oyundaydı. 39’unda sahaya ilk 11 çıkmıştı. Bu istikrarlı oyununu 15 golle süsledi. Çok yönlü bir oyuncuydu. Forvet hattının her yerinde oynayabiliyordu. Hızlı olması, kanatlarda etkili kılıyordu. Roma’da Edin Dzeko’nun forvet oynadığı maçlarda, kanatlara geçiyordu.

ŞAMPİYONDAN ÇOK GOL ATTILAR

Roma, sezon sonunda 15 milyon Euro bedelle Salah’ın transferini tamamlayacaktı. Dzeko-Salah ikilisi, 2016-17 sezonunda Roma’nın 90 gol atmasını sağlamıştı. Şampiyon Juventus’un bile 77 golü vardı üstelik. Salah, 16 gol atarken 11 de asist yapmıştı. Avrupa’da Ousmane Dembele ve Pierre-Emerick Aubameyang ikilisinden sonra en çok skor üreten ikili Dzeko ve Salah’tı. Mısırlı yıldız, hem bitirici vuruşları hem de gollük paslarıyla yeniden büyük takımların radarına girdi.

ESKİ HESABI KAPATTI

Sezon sonunda Salah’a 42 milyon Euro ödeyen Liverpool, onu takıma kazandıracaktı. Teknik direktör Jürgen Klopp’un planına uygun bir oyuncuydu Salah. Liverpool’da istediği şekilde kanat-forvet bulamayan Klopp başlangıçta 4-2-3-1’i tercih ediyordu fakat aslında hedefi Dortmund’daki gibi 4-3-3 oynatmaktı. Salah’ın varlığı, bu sistemin işlemesini sağlayacaktı.

Premier Lig’e dönen Mısırlı oyuncu, eski bir hesabı da kapatmanın peşindeydi. Kendisine forma şansı vermeyen Mourinho’ya karşı kendini ispatlayacaktı. Gerçekten de hedeflediği yolda ilerliyor. Premier Lig’de 12 maça çıkan Salah, 9 gol buldu. Şampiyonlar Ligi’nde de 6 maçta 5 gollük performans gösterdi. İngiliz forvet Harry Kane’den sonra Premier Lig’de en çok isabetli şu çeken oyuncu oldu aynı zamanda.

NEREDEYSE USAİN BOLT KADAR HIZLI!

Mısır milli formasını 36 maçta giyen Muhammed Salah, burada da 26 gole imza attı. Rusya 2018 yolunda Mısır, Gana, Uganda ve Kongo’yu geride bırakırken takıma en büyük katkı Salah’tan geldi. Grupta Mısır’ın attığı 8 golün 6’sında Salah’ın imzası vardı.

100 metreyi 10 saniyede koşan Muhammed Salah, maç içinde 33,8 km/s hıza ulaşıyor. Dünya rekortmeni Usain Bolt’un 37,5 km/s koştuğunu dikkate aldığımızda Salah’ın hızının ne anlama geldiğini daha iyi anlıyoruz. Kimi futbol otoritelerine göre Messi’den sonra topla en hızlı koşan isim olan Salah, hem Liverpool’un hem de ülkesi Mısır’ın ümidi olmaya devam ediyor.

[Efe Yiğit] 22.11.2017 [TR724]

Harf devrimine kimler niyet etmedi ki… [TR724]

Latin harfleri Kasım 1928’de kabul edilse de Türkçe’nin Latin harfleriyle tanışıklığı çok daha eskiye dayanıyor. Alfabe değiştirilmesi fikri, Cumhuriyet öncesinde son dönem Osmanlı aydınlarının zihnini meşgul eden konulardan biridir. Bu yüzden 19. yüzyılda Uygur’dan Yunan’a kadar birçok alfabenin adı geçmiştir yeni alfabe için. Hatta Latin harfleri ile Türkçe yazılması bu tartışmaların da öncesine dayanıyor. 18. yüzyılda Sultan 3. Selim zamanında ünlü Fransız sanatçı Melling Kalfa ile Hatice Sultan arasındaki mektuplaşmalar, Latin harfleriyle Türkçenin günümüze kadar gelmiş ilk örnekleri.

Tanzimat’la birlikte Osmanlı coğrafyasında dil ve alfabe tartışmaları da başlar. Harflerin yeniden düzenlenmesi anlamına gelen ‘ıslah-ı huruf’ düşüncesi hâkimdir Osmanlı aydınları arasında. Ahmet Cevdet Paşa, Kavaid-i Osmaniye adlı eserinde Türkçede bulunup da mevcut alfabede karşılığı olmayan sesleri belirtmek için bir hal çaresi gerektiğini yazar. Daha sonra Eğitim Bakanı olacak olan ve Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye’nin başkanı Münif Paşa ise harflerin harekelenmesi ve ayrı ayrı yazılmasına (hurûf-ı munfasıla) değinir. Azerbaycanlı yazar Mirza Fethali Ahundzâde da 1863’te Tiflis’ten İstanbul’a gelerek Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa’ya bu konudaki tasarısını sunar. Ancak uygulamada zor olması yüzünden kabul görmez. Şinasi, Namık Kemal ve Ali Suavi gibi önemli isimler de bu meseleye destek verir.

Abdülhamit Han’ın bizzat kaleme aldığı hatıralarında Latin harflerinin kullanılmasının, Osmanlı Türkçesinin halk nezdinde yaygınlaşması için faydalı görmüş ancak bu yönde çalışmalarda yaptırmasına rağmen hedefine ulaşmada muvaffak olamaz. Abdülhamit Han, Saltanat makamından indirildikten sonra kaleme aldığı “Siyasi Hatıralarım” kitabında naklettiği bilgilerde Latin Harflerine geçilmesi yönündeki düşüncelerini şöyle açıklar: “Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin Alfabesini kabul etmek yerinde olur. “ (Siyasi Hatıralarım, Sayfa 192)”

Cumhuriyet’in ilanından önce elifba konusunda önemli bir reform teşebbüsü, dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından yapılır. Maarif Nezareti’ne bağlı İmlâ Komisyonu, aralarında Dr. İsmail Hakkı Bey ve Recaizâde Mahmut Ekrem’in de bulunduğu bazı aydınlar tarafından kurulan Islah-ı Huruf Cemiyeti ve Müşir Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığındaki Islah-ı Huruf Encümeni, elifbaya sesli harflerin eklenmesi, harflerin ayrı yazılması gibi düzenlemeler yapar. Enver Paşa da bundan esinlenerek Tanin gazetesinde neşredilen Ahmed Hikmet Müftüoğlu ve Celal Esad Erseven’in önerisini temel alır. Buna göre Arap harflerinin sadece baştaki şekilleri esas alınır ve elif, kaf, vav ve ye harfleri üzerinde bazı değişiklikler yapılır. Balkan Savaşı yıllarında da uygulamaya konulur. Her ne kadar Muhtar Paşa ordu içinde yeni harflerin kullanılması için girişimlerde bulunsa da Enver Paşa uygulamaya koymayı başarır ve bu nedenle bu harfler Hatt-ı Cedîd ve Ordu Elifbasının yanı sıra Enverî, Hatt-ı Enverî gibi isimlerle anılır.

Mustafa Kemal Paşa: ‘Devir harf değil, harp devridir’

Çanakkale Savaşı esnasında tartışılmaya devam eden bu duruma karşı çıkanlardan biri de Mustafa Kemal Paşa’dır. Mustafa Kemal, o dönem şu ifadeleri kullanır: “Peki, güzel! İyi bir niyet; fakat yarım iş, hem de zamansız. Harp zamanı, harf zamanı değildir. Harp olurken harfle oynamak sırası mıdır?..” Zamanın harekât subaylarından İsmet Paşa’nın Enver Paşa’ya “Paşam, yaptığınız büyük bir inkılaptır. Ancak memleketin genç zabitleri keşiftedir. Harfler öyle tek tek yazılırsa keşif raporları çok gecikir. Oysa keşif raporlarının hemen ulaşması lazımdır. Bu büyük eserinizi şimdilik erteleseniz.” telkininden sonra Enver Paşa bu sevdadan vazgeçer. Böylece bir süre ordu içinde kullanılan bu alfabenin ömrü fazla sürmez ve rafa kaldırılır.

[TR724] 22.11.2017