11 Soruda 11 Yargı mensubuyla Türkiye’nin Olağanüstü Yıllarını farklı perspektiflerden anlamaya, anlamlandırmaya devam ediyoruz. Konuklarımız değerlendirme ve tespitleriyle bugün itibariyle tarihe önemli kayıtlar düşerken, aynı zamanda olan bitenin hukuki veçhesinin daha da tebeyyün etmesi için okurlarımıza yeni perspektifler, anekdotlar ve argumanlar sunuyor. Okurlarımız konuyla ilgili pek çok yeni bilgiyi de bu mülakatlarla öğreniyor.
Üçüncü konuğumuz görevinden ihraç edilmiş Hakim Ramazan Faruk Güzel. Hakim Güzel, yayımladığımız mülakatının bu ilk bölümünde, mesleğe başlama ve meslekten ihraç edilme süreçlerini, Paralel Devlet iddialarını, 15 Temmuz, ByLock, Ergenakon Davası gibi konulardaki görüşlerini paylaşıyor okurla….
Mülakatımızın 2. Bölümünü de Salı günü yayımlayacağız.
İçten yanıtları için Ramazan Bey’e çok teşekkür ediyoruz.
Kendinizden kısaca bahseder misiniz, kimdir Ramazan F. Güzel?
Ramazan Güzel, nedir- kim değildir?”in kısaca altını çizeyim isterseniz.
Havuz medyasının yazdığı gibi “hain, alçak, sahtekar..” birisi değilim. Ne de bundan sonra yazılmış ve yazılacak olan zatımı aşacak olan sözlerin muhatabıyım. 30 yıla yakın hukuk serüveni üniversite, master eğitimi, yurtdışında dil ve bilim eğitimleri, hukuk danışmanlıkları, avukatlıkla geçmiş, son döneminde hâkimliğe geçmiş ve o görevinin hakkını vermeye çalışırken ani bir baskınla odası basılıp mesleğinden atılmış bir hak ve hukuk yolunun yolcusu sadece… Hukuğa, adalete inanmış ve er ya da geç tahakkuk edeceğine inanmış ve o yolda bir katkı sağlama umudunda birisi olarak görüyorum kendimi. Bunun üstündeki ve altındaki her türlü söz ve davranış da zaten beni aşar, muhatabım da değildir. Umurumda da değil, sadece doğru bildiklerimi yapmaya çalışıyorum. Çoğu zaman, yüzüme de söylendiği gibi, evet biraz dikbaşlı birisiyim, doğru bildiğimi yapmaya çalıştım. Başıma ne geldiyse de hep bu durumumdan geldi, ama sonradan baktığımda, bunlardan yana pişmanlık duymadım, aksine derin bir iç huzuru hissettim.
Şu anı sorarsanız, ne hal üzresiniz derseniz:
Uzak bir diyarda, mecburi bir iskanla yeniden eğitim çalışmaları içindeyim. İki dilde kendimi geliştirmeye çalışıyorum, kurslara ve üniversitelere gidiyorum. Hukuk alanında yeniden eğitim almaya başladım, buraların hukukuna vakıf olma adına. Çünkü yıllar yılıdır eğitimini aldığım ülkemin dahlinde hukuk alanında tekrar faaliyette bulunmam pek mümkün gözükmüyor. Zaten şu aşamadan sonra da Türkiye için hukuk adına kısa vadede çok bir faydamın olacağına inanmadığım gibi, başka kimselerin de hukuk adına pek de katkıda bulunabileceğine inanmıyorum. Ama herkes bulunduğu yerden başka mağdurlara elinin ve dilinin yettiğince yardım edebilir. Bu; bazen bir moral verme olabileceği gibi, sıkıştığı bir noktada ona hukuki/ teknik bir konuda fikir ve tavs.iyelerde bulunabilir. Bu konuda da elimin ve gücümün yettiğince birşeyler yapmaya çalışıyorum. Sosyal medya üzerinden soru soranlara dilimin döndüğünce yardım etmeye çalışıyorum, bir de de Youtube kanalı açtım ve oradan gelen sorulara, gündeme göre hukuki, güncel değerlendirmeler yapmaya çalışıyorum. Ya da bulunduğum yerde, mağdurların durumunu, yaşanan hukuksuzlukları duyumaya çalışıyorum. Biliyorum, bütün bunlar çok amatörce ve çok yetersiz. Ama gayretim, hep daha iyisini ve etkilisini bulma.
Bir yandan da eğitim çalışmalarıma devam ediyorum, hayatta kalma adına da ufak iş denemelerinde bulunuyorum. Bence yurtdışına çıkan bütün arkadaşlar da aynısını yapmalı. Çünkü artık başka diyarlarda rızkımızı ve kariyerimizi aramalı ve yeni kazanımlarla uzun vadede dünyada bir artı değer katmaya çalışmalıyız. Uzun vadede de bunun Türkiye’ye, oradakilere sağlam bir dönüşü olacağını düşünüyorum. Onun haricinde ne yapıyorum derseniz, 45 yaşından sonra resme başladım burada, bir anda durup dururken.. Yağlı boya, akril. Benim için adeta terapi oldu, aklıma ve ruhuma mukayyet olmak için fıtri bir arayışın neticesiydi sanırım. Hani kedilerin, ağrıyan yerleri için doğada şifa olacak otu bulup yüzüne sürmesi, yemesiyle iyileşmesi tabi sevki gibi oldu.. Diğer herkese de bir uğraş ve sanat tavsiye ediyorum. Doktora ve ilaçlara verilecak masraflardan çok daha ucuza ve etkili oluyor, hem ardınıza dönüp baktığınızda kendinize bir artı değer kattığınızı, hayatınıza bu yolla yeni izler bıraktığınızı görüyorsunuz. Ülkedeki sıfırlamaların üstatları, ülkedeki bütün maddi ve manevi değerleri sıfırlarken, bizim gibi nicelerin de maddi, manevi birikimlerini sıfırladılar. Ama tam bitti derken, bir bakıyorsunuz Yaratıcı sizin ruhunuzda ve hayatınızda yep yeni kapılar, penceler açıyor. Burada benim gibi kırkından, ellisinden ve hatta altmışından sonra kendisini yeniden keşfeden niceler gördüm. Hani hep duyardık da, “Ölüp dünyaya yeniden gönderilecek olsan, ne yapardın?” Aslında şimdi tam da onun provasını ve bir izdüşümünü yaşıyorum şahsen ve birçok kimsede de aynı durumu görüyorum. Yeniden doğmuşçasına, yeni ve taze bir hayat…
Dünya Adalet Projesi(WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’hangi seviyede? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, ‘’Akp Yargısı’’, ‘’Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?
Sizin de rakamlarını verdiğiniz gibi, ülkenin son 3 yılında bile adalet ve hukuk alanında tepe takla oldu herşey. Zaten pek de içaçıcı durumda değildik ama en azından Avrupa Birliği uyum süreci içinde bazı çabalar, denemeler vardı, şimdilerde ise Avrupa hedeflerinden tamamen kopulmuş durumda. Şangay birliklerinde kendimize yer ararken, hukukta, adalette Kuzey Kore ile, Çin ile vs. kıyaslanır olduk, o ligde değerlendirilir olduk.
Sorunuzdaki, halen ‘Türkiye’de hukuk ve “hukukun üstünlüğü” hangi seviyede, nerede’ kısmına gelince:
Ergenekon Davalarında adı sıkça geçen, yargıda ve askeriye birçok etkili adamları olduğu iddia edilen Doğu Perinçek’e göre son 50 yılın en iyi seviyesinde, tam istedikleri kıvamda. Nasıl bir kıvam derseniz, onu da Habertürk’teki bir tartışma programında dile getirmişti, “Hukuk, siyasetin köpeğidir.” Bu çok ağır bir sözdü ve bir yargı mensubunun da çıkıp, “Ne münasebet, kime diyorsunuz siz öyle, ben değilim, olmadım da..” diyemedi. Dolayısıyla da tekzip edilmeden, sükutla, adeta bir önkabulle duruyor o söz orada. Genel olarak da şuanki hukukun, yargının vaziyetini özetleme adına boyunlarda bir yafta olarak kalakaldı öyle.
Şahsım adına bu sözü reddettim ve bunu sosyal medyada da ilan ettim ve: “Ben, sizin de kimsenin de köpeği olmadım, olmayacağım da. Beni işimden, yurdumdan, sevdiklerimden ettiniz ama bu da size dert olsun.” demiştim. Bu da aslında Seyit Rıza’nın şu son sözlerine bir gönderme idi: “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.”
Perinçek’in bu sözü tartışılırken, sosyal medyadaki bu sözüm üzerine, Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış bir televizyoncu, benimle röportaj yapmak istemişti (Erkam Tufan Aytav Bey) ve orada bunu yüksek sesle dile getirmiştim.
Hukuk fakültelerinde “hukuk, sistemin bekçi köpeğidir” diye anlatılırdı.. Şimdi ise direkt olarak siyasetin kapı köpeği olduğu ifade ediliyor, itirazsız.. Bu söz aslında Hasan Yalçın’a aittir ama bu dönem kadar bu söze yakışan bir dönem olmamıştır sanırım.
Peki bunun vebali kimdedir, hâkim- savcılarda mı, başkalarında mı? İhraç olduğum sene, yani 2015’de o dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Diyarbakır’ı ziyaret etmişti. Ve bir akşam da Diyarbakır Polisevi’nde o bölgedeki bütün hâkim ve savcıları toplayarak bir konuşma yapmıştı bizlere. Ve bizlere, halkın hukuka ve adalete duyduğu güvenin her geçen gün azaldığı yönündeki bazı istatistiki bilgiler verdikten sonra, bizleri azarlamış, adeta itham etmiş ve bu algıyı düzeltmemiz talimatı vermişti bizlere!
Ziyaretinden sonra da basına bazı fotoğraflar yansımıştı. Orada Diyarbakır, Mardin Başsavcılık ziyaretlerinde Bakan’ın, Başsavcıların makamlarına oturup başsavcıları karşısında elpençe divan dururken fotoğrafları. Zaten bu enstantene bile kimin yargıyı ne hale getirdiğinin resmiydi. Yargıyı kapıkulu gören siyasiler, talimatlarla yargıyı kapılarına paspas ederken, buna teşne bazı yargı mensuplarının da bu siyasilerin tavır ve emellerine alet olması..
Buna yanaşmayanlar, yanaşmayacağı anlaşılanlar da zaten tek tek tespit edilip atıldı. Şu ana kadar da 5 bin kadar yargı mensubu da bu şekilde mesleğinden oldu, hatta özgürlüğünden ve de hayatından oldu. Bu 5 bin insan da Cemaat mensubu olma iddiasıyla ve de darbeye iştirak etmeleri iddiasıyla atıldı, hatta darbe yapmakla suçlandılar. Sorunuzda “AKP yargısı” ya da “Cemaat yargısı” diye bir kavramın olup olmadığı hususu da vardı. Dediğim gibi 5 bin insanın görevinden edilmesinde “Cemaat’le irtibat” gerekçesi vardı. Bunların ne kadarı Cemaat ile ilgili idi, ne kadar Cemaat üyesi idi, bilemem. Ama şunu çok iyi biliyorum, içlerinde sosyal demokrat olarak bilinenler de vardı, ülkücü kökenli olanlar da vardı, milli görüş’e yakın olanlar da vardı.. Fakat atılanların ortak noktası, siyasetin her talimatını yerine getirmeyebilecek, ileride siyasilerin tekerine görevleri gereği teker koyabilecek kimselerdi.. öyle görüldükleri için atılmışlardı. Zaten 2014’deki HSYK seçimlerinden sonra AKP Genel Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda Anayasa Hukuku Profesörü olan Mustafa Şentop’da, yeni HSYK Kurulu üyesi ve bir nevi sözcüsü de basına açıklama yapmışlar, kamuya açık alanda konuşmuşlar ve seçimlerde kendilerine oy vermeyen, bağımsız adaylara destek vermiş olan 5 bin kadar üyeyi tespit edip hepsini atacaklarını deklare etmişlerdi de.. ki ettiler de.
Bu kadar atılan insanlar ne kadar “Cemaat yargısı” idi, ne kadar Cemaat adına hareket ettiler, bilemiyorum. Yargılamaları da yargılamalarımız devam ediyor. Bütün kararlarımız tek tek didikleniyor. Ortada hukuk dışı, kanun dışı bir işlem olduğuna dair bulguya şu ana kadar basında vs.. rastlamadım. Ama basına ilginç bir açıklama yansıdı. Yargının durumuna ağır eleştiriler getirerek istifa eden ve aday adayı olan Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Bülent Yücetürk’ün basın açıklaması gibi.
Başsavcı Yücetürk, şu anki yargının durumunu Hitler Almanya’sındaki yargıya benzeterek, aynen şöyle demişti:
“Çürümüş yargı sisteminin bir parçası olarak kalmak, bozulan yargı sistemini düzeltmek artık imkânsız hale geldi. Türkiye’de şu an yargıçlar Hitler dönemi Alman yargıçlarına benziyor.” Hangi yönden benzediklerini de Başsavcı şöyle özetliyordu:
“Hitler, Alman yargıçlarına, ‘Karar verirken benim yerime Führer olsaydı hangi kararı verirdi diye düşüneceksiniz’ diyor. Türkiye’de yargıçlar bu mantıkla hareket ediyor.”
“Cemaat yargısı” var mı yok mu, tartışırız. Paralel Devlet nedir, ne değildir; bu kapsamda meseleyi açarız. Ama şu kesin ki, AKP’nin, iktidarın, siyasilerin kendi yargısı vardır. Bir Başsavcı’nın itirafında ortaya çıktığı gibi, Hitler dönemindeki yargı mensupları gibi, “İktidar ne istiyor benden, nasıl bir karar verirsem memnun olurlar, onlar olsa nasıl karar verirlerdi; dur ona göre karar vereyim” diyenler var şu an ülkede. Kimisi korkudan (aman başım ağrımasın, diğer 5 bin meslektaşıma yapılan benim de başıma gelmesin korkusundan), kimisi de siyasi, ideolojik hesaplarla, çıkar hesaplarıyla.
Az önce darbeden bahsettiniz, darbe iddiasıyla tutuklanan yargı mensuplarından… Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hâkim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı.Ayrıca 2000’in üzerinde hâkim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hâkim, savcı vs.. –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?
Evet, (Sözde) Darbe’den hemen sonra bir anda yargı dünyasının yarısına yakın çalışanı bir anda görevden alındı, çoğu da tutuklandı. Öyle garabet bir durum ki, daha Cumhurbaşkanı’nın bile darbeyi ne zaman, hangi saat öğrendiğine dair net bir bilgi yok. Ortada en az 3 farklı saat var. Darbeyi, “Yurtta Sulh Konseyi” diye bir cunta grubunun yaptığı deklare edildi. Bunların generallerden olduğu söylendi. Ama ortada bir tanesinin bile ismi yok, kim oldukları belli değil. Ama ilk planda kimlere fatura edildiği belli. Birileri için adeta “Allah’ın bir lütfu” iken, birçok insan için kıyım ve yargısız infaz idi.
Köprüde başları kıtır kıtır kesilen erler, tatbikat var diye oraya getirilen ve kurban edilen askeri öğrenciler ve darbeden bile habersizken bir anda işinden ve özgürlüğünden edilen yüzbinlerin yanında, binlerce yargı mensubu. Evet, kurbanlar belli. Ben de bu yargılananlar arasındayım sanırım. Davanın son akıbetini bilmiyorum. Ama darbeye iştirak ettiğim gerekçesiyle son adresime tekrar tekrar polis baskınları yapıldı. Ailem taciz edildi, evleri alt üst edildi. Onlar da sıkı bir AKP seçmeni olmalarına rağmen, bu hiddetten onlar da nasibini aldı.
Avukat tutamadığım için de davaları takip edemiyorum, son akıbetlerini bilemiyorum. Ama şunun altını çizeyim ki:
Ben, darbeden neredeyse bir yıl önce ihraç olmuşum ve akabinde yurtdışına çıkmışım. Yurtdışında adeta dünyadan kopuk bir hayat yaşarken, darbenin olduğunu bile neredeyse bir gün sonra öğrenmiş birisiyim. Buna rağmen ben bile suçlanıyorsam, benimle birlikte aynı dönemde atılmış ve yurtdışında olan başka meslektaşlarım da yargılanıyorsak, şunda eminim: Sadece bunlara bakarak bile bütün bu Darbe iddiaları bir yalan ve düzmece! Ülkede yargı, askeriye vs.. her alanda kıyım yapmak için uydurulmuş bir kumpastır bu, derim. Sırf bu durum bile, hadisenin sahteliğini ortaya koymaya yeter sanırım.
“İlk önce hukukçulara, yargı mensuplarına operasyon yapılması” meselesine gelince:
Hükümmet ve ortakları/ işbirlikçileri, büyük bir kıyım, hatta adeta soykırım yapmak için yıllar süren bir hazırlık yapmışlar, listeler çıkarmışlar. Bu listelemeyi en başta yargı mensupları arasında yapmışlar. Hatta HSYK’nın bu ihraçlarla ilgili dairesinden Metin Yandırmaz’a bu durumu sormuşlardı da; “Bir anda bu kadar yargı mensubu nasıl tespit edildi?” diye sorulduğunda da, bu zat; listelerin çok önceden hazırlandığını, bu yönde çalışmanın yıllardır yapılageldiğini söylemişti basına… Bunu söylemekten çekinmiyor da utanmıyorlar da hatta gururlanarak söylüyorlar bir de; hukukçu/ yargı mensubu ve hatta yargı mensuplarının çatı örgütünün bir temsilcisi sıfatıyla hem de!
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?
Bylock meselesi ve uygulaması, Türk hukuk tarihinin en garabet icraatlarındandır ve Türk Hukuk Tarihi’ne kara bir leke olarak geçmiştir. Bunda katkısı olanlar ise lanetle anılacaktır. İletişim alanında master yaptım, hâkimlik görevi esnasında da “Bilişim Suçları” seminerlerine katıldım. Fakat bu Blokck mevzusunun saçmalığını ve gayrihukukiliğini anlamak için bu kadar okumaya gerek yok, hukukçu olmaya bile gerek yok. Az bir mantık yürütmeyle burdan bir suç üretilemeyeceği anlaşılabilir.
Neticede Bylock denilen program, wattsapp gibi, telegram gibi, kakao talk gibi internet üzerinden haberleşme programı, application. Mesele Bylock olmadığı şurdan belli: Bylock bulamadıklarını Kakao, Telegram kullandığı için suçluyorlar. Hatta hiçbir şey bulamadıklarını, whatsapp ile diğer meslektaşları ile çok konuştu diye de suçluyorlar. Bir gecede içeriye aldıkları binlerce hâkim savcı için suçlayacak delil arıyorlar şimdi harıl harıl. İşte bunlara, hiç birşey bulamazlarsa, “whatsapp ile çok konuşmuş” diye içeride tutuyorlar. İddianame kayıtlara girmiş bir delillendirme bu, şaka değil!
Malumunuz, paranoyak bir devlet yapımız vardır, halkını sürekli olarak potansiyel tehlike olarak görür. O yüzden de insanları sürekli olarak fişler, arşivler durur. Bu paranoya, ülke içinde olduğu kadar, ülke dışı için de geçerlidir. Kendisini yok etmek isteyen dış güçler, bir üst akıl vardır ve hep kendisini yok etmek, ham etmek istemektedir, o yüzden de herkese karşı hazırlıklı olmalıdır, her an herkesi düşman bellemelidir.
İşte bu devlet, dönem dönem özellikle belli insanlara hususen eğilir, onları düşman belirler ve onlara yoğunlaşır, onları fişler. 28 Şubat’ta da açık hedef olan Gülen Hareketi, anladığım kadarıyla 2002 yılında iktidara gelen AKP hükümetinde de en başından itibaren asıl hedef olarak belirlenmiş. Nitekim Erdoğan da zaten partisini kurarken de bu topluluğu zamanı geldiğinde, kendisini hazır hissettiğinde bitirmeye karar vermiş. Yakın zamanda Gülen Hareketi’nin liderinin bir yabancı kanala verdiği röportajı denk gelmişti, orada anlatılana göre; Erdoğan, parti kurmadan önce kendisini ziyarete gelmiş, destek istemiş ve giderken de asansörde “Fırsatını bulunca ilk önce bunların işini bitirelim” demiş.
Binaenaleyh, 2004 yılındaki MGK kararında da Devlet ve Hükümet ortaklaşa olarak bu dini hareketi bitirmek ve yok etmek için mütabakata varmışlar. Taraf Gazetesi’nde bu MGK kararı yayınlandığında hükümet sözcüsü bu kararı yalanlayamamış, “Evet öyle bir karar mecburen alınmıştı ama uygulanmamıştı ki” şeklinde meseleyi geçiştirmeye çalışmıştı. Fakat sonra Mehmet Baransu imzalı yeni bir manşet haberle “Dana hissesine girdi, fişlendi” başlığı ile meselenin fikri takibi yapılmıştı. Oradan anlıyoruz ki, hükümet, asker ve hasılı topyekûn devlet, ortak bir karar almakla kalmamış, bu dini hareketi bitirmek için icraatlere de başlamış. Bunlar, tek tek, bütün sosyal hayat birimleriyle herkesin ayrı ayrı fişlendiğiniz, isimlerinin bir tarafa not edildiğinin resmiydi. Bu ön hazırlıktan sonra (2004-2009), artık imha operasyonu için harekete geçildiğini görüyorum, hadiseleri geriye doğru sardığım zaman…
Böyle bir tenkil, yok etme (Dersim’deki tabiriyle: “Süpürme Harekatı”) hadisesinde Bylock gibi şeylere ihtiyaç var mıydı, bunun bahane olmasına gerek var mıydı? Bence Bylock gibi program telefona yüklenilmiş olsa da olmasa da devlet birilerini yine suçlandıracaktı.
Cemaat ile gönül bağı olan insanların kulağına kim fısıldadı, bu app’i telefonuna indirmesini? İndirenlerin hepsi Cemaatçi mi? İçinde olmayanlar da var mı? Bunlar muğlak hususlar. Bu progamı indiren insanlar, aralarında neler paylaşmış? Basına yansıyan kayıtlara bakıyoruz, eğer gerçek ise: “Bahar gelecek, üzülmeyin, dayanın.. hatta birisi de böyle bir müjdeli rüya görmüş vs…” Ya da evlenmek isteyen bekarlar için aracılık, çöpçatanlık vs.. yapılmış. Bunlar için özel bir programa ihtiyaç var mıydı ki?
Görüyoruz ki, 15 Temmuz Darbesi’ne (?) katıldığı söylenen askerler bütün yazışmalarını whatsapp üzerinden yapmışlar. Çünkü, haddizatında gizlenmenin en güzel yolu, kalabalıkların arasına karışmaktır. whatsapp gibi aleni, yüz milyonlarca kullanıcısı olan programlar varken, açık hedef haline gelmiş bir programı niye kullanasın ki?
Şu bir gerçek ki, devlet hiçbir topluluğu es geçmemiş, hepsinin içine zamanında adamlarını, ajanlarını yerleştirmiş, olmadı devşirmiş. Bu kriptoları sayesinde de o toplulukları sezdirmeden yönlendirmeye, deşifre etmeye çalışmış. Bu Bylock meselesi de böyle şaibeli duruyor. Benim anladığım şu:
Devlet, zaten hedef belirlediği bu topluluğu yok etmek için en baştan fişlemesini yapmaya başlamış, bir hayli yekuna ulaşmıştı. Ama asıl işkillendiği, kendisini sezditmemiş olanları da bir şekilde ortaya çıkarmak. O yüzden de içeriden birilerine, kendi uzantılarına bu yemi uzattı ve içeriye attırdı. Fişlenmemiş, devletin radarına takılmamış son kalanları da tespit oldu kendince. Bunu da yine eleme yöntemiyle yaptı. Çünkü bu program zaten Appstore’da, Google Store’da olan kamuya açık bir program. Bunu herhangi bir kimse de indirmiş olabilir. Hatta partinin içinden de bir hayli kimse, bu programın güvenli olduğu gerekçesiyle telefonuna indirmiş bulunmuş. Eleme yöntemiyle bunu belli bir sayıya indirdiler, kalan bir kısmını da peşin suçlu ilan ettiler. “Acaba hata ediyor muyum, içinde alakasızlar var mıdır, yok mudur” iç muhasebesine bile girmeden.
Bu yönüyle de Bylock excell listeleri, istihbaratın/ MİT’in bir ön istihbarat verisidir. Yani istihbarat, belli insanları hedef aldığında onları tespit için belli kıstaslar geliştirir, bunların da hukuki anlamda bir bağlayıcılığı yoktur. Kendisinin bir iç çalışma yöntemidir, bu tespitlerle hedefleri tespit eder, o hedefleri belirledikten sonra da onların bir suç işlemesini takibe almaya, bir suç üstü yapmaya çalışır. Buna dair bulgular elde ederse de bunu ilgili kolluk güçleriyle paylaşır, işini yapar ve çekilir. Şimdi istihbarat işleri özel bir hal alsa da işleyip bu şekilde.
Yani, “Bu insanlar genelde bıyıklarını şöyle keser, bayanları başını söyle örter, telefonlarına Bylock gibi uygulamalar yüklemiş olabilirler” gibi, tespit kriterleri. Nitekim AİHM Benedik/ Slovenya Kararı’nda da Bylock kullanıcı tespitlerinde operatör kayıtlarını esas almanın yanlış olduğu belirtilmiş, bu haliyle suçlamalarda esas alınamayacağı vurgulanmış, internet verileri noktasında mahremiyetin ihlal edildiğine, AİHS 8. M. Kapsamında özel hayata saygıya vurgu yapılmıştır. Yargıtay’da da Bylock kullanımının tespitinin örgüt/ cemaat üyeliği için yeter karine gibi gösterilmeye çalışılsa da bu yönde Yargıtay’da da kafalar karışık. 16. Ceza Dairesi 2017/3543 Esas ve 2018/256 no’lu Kararında Bylock tespitinin belirsizliğine işaret etmiştir.
Şimdilerde bir de Mor Beyin hikayesi var. İstediklerini böyle listelerle çıkarıyorlar, ekliyorlar. Neyse, bu konuyu uzatmak istemiyorum. Yaşanan garabetleri günlerce konuşsak bitmez. İleride de Türk ve Dünya hukuk tarihinde, “yaşanan hukuk rezaletleri” başlıklı araştırmalarda nice tezler, kitaplar yazılacaktır ve bunun büyük bir bölümüne “Bylock safsataları”na ayıracaklardır.
Özetle diyeyim, kurt kuzuyu yemeye kafayı koymuş baştan. Bylock olsa da olmasa da. Ama bir yerde tespitte elini güçlendirmiş kurdun. Hangi cin fikirli bu programı ortaya attı, Cemaat niye bu yemi/ zokayı yuttu; bunlar da Cemaat’in içindekilerin, tepesindekilerin (her kimlerse) cevaplaması gereken mevzular.
Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?
Balyoz, hele Ergenekon Davaları ülke tarihine damgasını vuran çok çaplı davalar idi. Binlerce sayfalık iddianameler, onbinlerce sayfalık dökümanlar. Ben merak ettim, belgeleri internetten indirdim, okumaya başladım. Şu an oldu halen bitiremedim. Konuyla ilgili çıkmış bütün kitapları aldım, büyük oranda okudum. Herşeyi, her meseleyi anladığımı söyleyemem.
Kimsenin de tam olarak nelerin olup bittiğini tam anlayabildiğini, bütün dosyalara tam vakıf olabildiğini sanmıyorum. İlgili ilgisiz bir sürü bilgi, belge, tape. Ortada nasıl bir mesele, bir dava var, kimler, niye yapmış, neticesi ne olmuş; onlara genel bakmak gerek. Yoksa detaylar arasında boğulur gideriz. Resmin bütünlüğünü göremeyiz. Tafsilatlı konuşmaya kalksak da günlerce sürer. Ayrı bir röportaj konusu olarak ele alınsa yeridir.
Fakat kısa kısa gidelim.
Önce Balyoz. Asker içinde AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte 28 Şubat’ın artçılları olarak bir dizi darbe arayışları olmuş anlaşılan; Ayışı, Sarıkız vs.. Bunlardan birisi de Balyoz. Anladığımız kadarıyla İstanbul 1. Ordu’da Çetin Doğan’ın başını çektiği bazı generallerin koordinasyonunda bir darbe hazırlığı yapılmış, görev taksimatları vs.. yapılmış. Bunları bir de ses kaydına almışlar. Bir valiz dolusu belge ve bilgiyi de ortaya koymuşlar. Burdaki en büyük fecaat, orada mecburen bulunmuş olan herkesi aynı torbaya koydular ve davayı dalga dalga büyüttüler, birçok insanı ilgisizce mağdur ettiler. Halbuki askerlikte esastır, seni bir yere çağırırlarsa gidersin, bulun derlerse bulunursun. Tıpkı 15 Temmuz Çakma Darbesi’nde köprünün üstüne sürülen askerler, askeri öğrenciler gibi.. Ben de o dönemde bulunsaydım, asker olsaydım Balyoz toplantısına katılacaksın deselerdi mecburen katılırdım. O darbe karmaşası içinde şurada dur deseler dururdum herhalde. Ama iyi ki asker değilim. Zaten emirlere, talimatlara alışkın da değilim.
Orada hukuken bir ayrıştırma yapmalılardı. O darbe planını tertipleyen irade, üst komuta kademesi ayrılmalıydı. Bir de hasbelkader orada bulunan asker.. Bu ikinci grubu muaf tutmalı, mevcut deliller ışığında hızlı bir yargılama yapılmalı. Sorumlu bir avuç koordinatör komutana gereken cezalar verilmeli, diğerlerinin ise yakası bırakılmalıydı.
Ama öyle olmadı. Ergenekon (ETÖ) davasında da öyle olmadı. Şimdi FETÖ denilen davalarda da öyle olmuyor. 2002’den beri tek bir iktidar ve tek bir lider tarafından yönetiliyor ülke. Bu yönetim, dönem dönem insanları dalga dalga alıyor, ezip ufalıyor, mağdur ediyor, yaşla kuruları birbirine karıştırıyor ve binlerce, onbinlerce, hatta günümüzde yüzbinlerce mağdurlar oluşturuyor. Bunu yaparken de çığ düşme mantığı ile savura savura gidiyor.
Soruşturmalar, yargılamalar uzun dönemlere, ardı sıra giden silsileli dalgalara yayılıyor. Bunların başında da tek bir hükümet var. Hatta Erdoğan’ın bu davaları bizzat takip ettiği ifade edildi. Kendisi de şu son davaları bizzat takip etmekte olduğunu bir basın açıklamasında da ifade etmişti.
Gündemde yeni bir hatıra kitabı var; Bundan önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün basın danışmanı Ahmet Sever’in. Kitabında Sayın Sever; bütün davaları Erdoğan’ın bizzat takip ettiğini, hatta Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ü bizzat aradığı, talimatlar verdiğini kaydediyor.
Nitekim, Ergenekon Davalarının hazırlanmasında önemli bir rol oynayan Emniyet Müdürlerinden Ali Fuat Yılmazer de savunmasında; Talimatların Erdoğan’dan geldiğini, her aşamada kendisine brifingler verildiğini, kendisinin olayların bizzat takipçisi olduğunu, hatta çok bunaldığında omuzuna başını yaslayıp ağladığını vs.. de anlatmıştı ve bunlar basına yansımıştır.
Şimdi şu anlatılıyor:
“Siyaseten herkesi ve herşeyi kullanan Erdoğan, kendisine engel çıkaran askerleri Ergenekon davası çatısı altında ezdi, ekarte etti ve bunu yaparken de Cemaat’in yetişmiş kadrolarını kullandı. Daha sonra da kendisine ilerisi için potansiyel tehlike gördüğü ve kendisine bir türlü tam biat etmeyen Cemaat’i bitirmek için de bu sefer Ergenekoncu dedikleriyle anlaştı ve onları Cemaat’in üzerine saldı. Bunu yaparken de ayrıca İskenderpaşa, Menzil gibi başka bazı tarikatleri ve cemaatleri de bu yok etme işinde kullanıyor.”
Dini bir hareket böyle operasyonlarda yer almış mıdır, almışsa bunu hangi saiklerle yapmıştır, dini hareket kurallarına uyar mı uymaz mı, yaparsa bu paralel yapı tanımlamasına uyar mı? Bunların tartışılması lazım.
Bu operasyonlarda adı geçen devlet memurları Cemaatçi miydi, Cemaatle irtibatla ne aşamasında idi, Cemaatçi iseler de operasyonlara dahil olmalarında Cemaat’in bir katkısı, talimatı vs. olmuş muydu?
Bu konularda şimdiye kadar hiçbir birinci ağızdan açıklama, ya da somut bir veri olmadı. Polis müdürlerinden ya da Zekeriya Öz’den vs. Cemaat iltisakına dair herhangi bir beyan, bir kabul olmadı. En azından biz medyada bu yönde bir şey duymadık, okumadık. Ortada bir önkabul var, “Kesin onlardandır” vs. diye. Hep birileri onlar namına hükümlerde bulundu, bir gün onların da çıkıp bu iddialara bir cevap vermesiyle ancak net bir bilgi ortaya çıkacaktır.
Ortada kesin bir bilgi var ki; operasyonların hepsinin başında R.T Erdoğan var ve bizzat takip etmiş hepsini de..
Ergenekon Davalarında operasyonları yürütürken Cemaat’in yardımını mı istemiş? Bu yardımı, ilgili gördüğü memurlar üzerinden mi istemiş, yoksa Cemaat’in üst kadrosundakilerden, Cemaat’in liderinden mi istemiş? Bu konular net değil.
Sıkıntı şu:
Diyelim ki operasyonların hepsinde de hakikat payı var. Ergenekon’da, ortada binlerce silah var, suikastlardan, darbe planlarından vs. bahsediliyor. Balyoz’da ortada kapsamlı bir darbe planı var diyelim. Zaten böyle iddialar halinde ilgili memurlar mecburi olarak o dosyalarla ilgilenmeliler. Yoksa görevi ihmal, hatta suistimal olur. Yürütmeden, yargıdan da soruşturma için bir ihbar, bilgi vs. geldiğinde de zaten ilgili kurumlar gereğini yapmalı. Yapmazsa zaten o zaman paralel yapı olur. Devletin, yürütmenin başı bazı resmi iletimlerde bulunuyor ve gereği yapılmıyorsa, organize olarak direnme, görevini yapmama olabilir. Fakat, gel gör ki;
Tamamen yasamaya ve yürütmeye karşı da bağımsız olması gereken yargı mensupları, bağımsız ve tarafsız olarak yürütmeleri gereken hukuki işlemlerini, soruşturmalarını ve davalarını siyasilerin talimatları doğrultusunda yapıyor idilerse, bu çok büyük bir fecaattir. Siyasete kolunu kaptıran yargı erkinin, sonra bütün gövdesi elden gider. Bugün sana özel zırhlı arabasını verenler, yarın işine gelmediğinde de altından herşeyini alır, seni ortada dımdızlak bırakır. Bunlar da gözümüzün önünde gerçekleşti. Bu esnada Cemaat’in talimatları vs. oldu mu olmadı mı bilmiyorum. Bunun muhatapları da o operasyonların başaktörleridir. Fakat mağdurları biliyoruz. Ergenekon’da davalar sulandırıldı, uzatıldı, dalga dalga yayıldı. Süürekli ülke bununla meşgul edildi. Kurumlar bu şekilde yıpratıldı; başta ordu ve askeriye. Bu operasyonlara balıklamasına atlayan basın, gruplar yıpratıldı. Bu yargılama esnasında bazı sanıklar ve aileleri mağdur edildi.
Bu operasyonlarda adı geçen bazı savcılar vardı, şimdi yoklar, adları bir hayalet gibi dolaşıyor; “Şurda görüldüler, şu ülkedelermiş”.. Ama o davalardan sonraki mağdurlar belli ve yüzbinlerce. Şimdi gözümüzün önünde acı çekiyorlar. Ergenekoncu oldukları söylenen bazı kimseler hapisten çıktılar, kilit noktalara geldiler. Şimdi de bir kitleye karşı resmen soykırım yapıyorlar, bazı operasyonları yapmış olan bazı devlet görevlilerinden intikam almak saikiyle.. öyle olduğu deniyor. Burs verdi, bankaya para yatırdı diye onbilerce insan hapiste, işkence altında. Bu Ergenekon davalarında neler oldu, kimler yaptığını da bilmeden hem de.. Bu kadar meseleye kafa yordum, ben dahi işin içinden çıkabilmiş değilim. Kaldı ki gariban esnaf, ev hanımı vs. nereden bilsin, ne suçu var operasyondan filan?!
Bir de bakılır; o operasyonlarda bir usulsüzlük, hukuksuzluk yapılmış? Olmayan bir iddia ile insanlara iftira mı atılmış. Bildiğim kadarıyla o davalar tümden ortadan kalkmadı, Demoklesin kılıcı gibi tepede sallanıp duruyor. Cemaatçilerin işi tamamen bitirilince tekrar raftan indirilecek gibi bir durumda.
O operasyonlarda yer alanların hukuksuzlukları olduysa da gerekli işlemler yapılır, ilgili kişilere cezası verilir. Suçun şahsiliği ilkesi gereğince de sadece ilgili kimseler bu suçtan mesuldür. Bir kan davası gözüdönmüşlüğü ile de önüne çıkan herkesi biçmenin de ne insanlıkta ne hukukta yeri yoktur.
…
Evet, herkes kendi yaptığından mesuldür ve herkes kendi yaptıklarının hesabını verir. Ergenekon, Belyoz ve şimdi FETÖ davalarında görev yapmış ve yapmakta olan yargı mensupları, yaptıklarından şahsen sorumlu olacaklar: “Talimat böyleydi, böyle yaptım” demek onları hiçbir sorumluluktan kurtarmayacaktır. Ben de kendi verdiğim kararlardan mesulüm ve ancak onlardan hesap veririm. Hâkimlikte çok da uzun süre durmadım. Ama görev yaptığım dönem içerisinde sadece kanun çerçevesinde ve vicdanımla karar verdim. Neticesi ağır olabilecek davalar geldi karşıma, bunlarda da vicdanım ne diyorsa onu yaptım, neticesine de katlanıyorum şu an. Mesleğimi vs. aldılar ama iç huzuru, vicdan rahatlığı bana kaldı, bu da bana yeter.
Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir?Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Paralel Devlet” tabiri ilk olarak KCK yapılanması için kullanılmıştı. Sanırım, ilk olarak Diyarbakır’da görev yapmış olan bir özel yetkili savcı arkadaş kullanmıştı bu tabiri ilk olarak, KCK dosyaları kapsamında… Yani özetle, devletin içinde devlet gibi bir düzen kurup, ayrı bir devlet gibi askeri, adli, emniyet düzeni kurmak…
Nitekim o dönemde KCK üst yapılanmasının böyle bir sistem kurduğu, kendi mahkemelerinin olduğu ve kendi yargılamalarını yaptığı konuşuldu, basında yazıldı çizildi. Bu mahkemeler, sadece kendi örgüt bünyesindeki değil, sivil halkı da yargılamaya, onların hukuki işlemlerini yapmaya başlamıştı.
Hatta benim mahkememe gelen bir davadan hatırlıyorum; bir küçük kızı kaçırma ve alıkoyma ile ilgili.. Ailesi önce bu KCK mahkemelerine gitmiş, taraflar başlık parasında vs. anlaşamamışlar, sonra olay “T.C. mahkemeleri”ne intikal etmiş, sonradan anladığıma göre.
Bu şekliyle KCK’nın bölgede valilerinin, kaymakamlarının olduğu, devlet gibi bölge halkından vergi, harç, haraç aldığı da sıkça konuşulmuştu.
Sonra bu “Paralel Devlet Yapılanması” tabiri, özellikle 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonlarından sonra, Erdoğan tarafından Cemaat’in hedef alınmasıyla birlikte Cemaat’e karşı kullanılmaya başlandı. Israrlı söylemleriyle ve başka siyasilere ve kurumlara da söyleterek bu tabiri Cemaat’e karşı yerleştirdi Erdoğan.
Burada kast ettiği; Cemaat intisabında olan kimselerin devletin değişik kademelerinde yer almaları ve de yeri geldiğinde ortak bilinçle hareket etmeleri… Eğer bu tanımı esas alırsak Türkiye’de binin üzerinde “Paralel Devlet Yapılanması” bulunmaktadır. Neredeyse bütün tarikatler, cemaatler, sol yapılar, milliyetçi gruplar, bütün siyasi gruplar, etnik grup bilinciyle hareket edenler, belli mezhep yapıları vs…
Yani belli bir motivasyon, inanç düşünce birlikteliği içinde olan hemen her grup ve topluluk bu torbanın içine çok rahat konulabilir. Bu şablonu kullanarak her siyasi güç, iktidara gelerek kendi işine yaramayan herkesi ve her topluluğu buna dahil edebilir ve yok edebilir.
Şimdi AKP var ve 10 yıl kadar birlikte çalıştığı bir topluluğu bir anda terör grubu haline getirebildi. Halbuki kendi gücünü tam elde edinceye kadar bu cemaatin bütün kadrolarını tepe tepe kullanmış ve iddialardan anlaşıldığı kadarıyla, Ergenekon gibi yapılara karşı bu yetişmiş kadroların sinerjisinden faydalanmış.
Devlete adam yetiştirme aslında Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri bütün İslami hareketlerin ve grupların temel ideali ve gayreti oldu. Tam bir “İslam Davası” olmuştur bu mesele.. Bundaki en temel motivasyon ise, Cumhuriyet’in ilk yıllarında dine ve dindara karşı takınılmış olan haşin tutumdur. Devletin bu hışmından sadece İslami gruplar değil, Aleviler, Kürtler, solcular vs. de nasibi almıştır.
Dolayısıyla da her grup, yer yer celallenip halkına zulmeden, adeta paranoyakça hareket eden devletin şerrinden emin olmak için kendi adamları olsun istediler. Umulan, içeride kendi adamları olursa kendilerine gelecek zulme kalkan olmaları.
İşin bir başka saiki de her dini, siyasi, etnik vs. grup aynı zamanda kendi adamlarıyla devleti dönüştürmek istedi; kimi devletin daha dini hale gelmesini, kimisi daha sol sosyalist olmasını, kimisi daha milliyetçi- Osmanlıcı- olmasını istedi vs… Bu dönüşümü de kendi yetişmiş çoğunluklarıyla sağlamaya çalıştı. (Bunlar doğal insiyaklardır ve bunlara “devlete sızma” da denemez. Çünkü bu ülkenin ve milletin içinden çıkan insanlar, gruplar tabii ki yetişince kendi devletine girecek. Bu, sızma değil, en doğal haktır. İslam Davası” denilen şey de imanlı, inançlı nesiller yetiştirme, bunları devlete yerleştirme idi. Çünkü hareket noktası şu idi: “İnançlı, Allah’tan korkan insanlar olursa, bu insanlar haram yemez, kötülük yapmaz, zulmetmez, ülkesini satmaz” idi.)
Devleti kuran irade ise bu konuda çok tutucu ve paranoyak idi ve her türlü değişime karşı keskin tepkiler gösterdi ve hiçbir zaman asli gücü paylaşmaya yanaşmadı.
Şu bir realite ki, devletler insanlardan, insan topluluklarından oluşur. Bu gruplar enerjileriyle, çalışmalarıyla ve vergileriyle o devleti ayakta tutarlar. Bu ölçüde de her grubun ve topluluğun da kendisini devlet içinde bulması, temsilcileri olması gerekir. Böyle daha efektif ve adil olur, bu şekilyle de topluluklar devleti daha rahat benimser, kendisinden kabul eder. Yani eğer bu üke herkesin ise bir Türk ne kadar bu toplum ve devlet içinde yer bulabiliyorsa bir Kürt de o kadar bulabilmeli, bir Sünni ne kadar yer alabiliyorsa bir Alevi de en az o kadar yer bulabilmeli.. Bir tarihi, siyasi lideri (mesela Atatürk’ü) sevenler olduğu kadar, bir şeyhi, bir hocayı, bir ideoloji adamını sevenler de devletin içinde yer alabilmeli.. Tabii ki liyakati ölçüsünde ve evrensel hukuk ilkelerine bağlı kalmak kaydıyla. Bu temsil edilebilirlik; değişik cinsel tercih sahipleri, farklı sosyal tercihleri olanlar için de olmalı… Yani Avrupa’da, Amerika’da nasıl oluyorsa, nasıl olageliyorsa..
Dolayısıyla da belli ideoloji içinde insanların devlet içinde yer almasını başlı başına “Paralel Devlet Yapılanması” olarak tanımlamak çok sakıncalıdır. O cin o şişeden bir çıkarsa –ki çıktı da- bir daha asla o şişeye giremez. Bir gün herkes “Paralel Devlet Yapılanması” torbasına girebilir. Andy Warhol’un dediğine ithafen: “Herkes bir gün Paralel yaftasını hakedip, bir süreliğine de olsa terörist ilan edilebilir.”
Fakat ilk ve gerçek anlamıyla baktığımızda Türkiye’de 2 tane “Paralel Devlet Yapılanması” vardır kanımca.. İlk tanımlama gereği KCK’nın.. Gerçi onun bu yapılanması geçerliliğini koruyor mu korumuyor mu o da belli değil. Zaten bu yapılanma içinde, merkezinde MİT’in olduğu yazıldı. Hatta İstanbul merkezli MİT-KCK ilişkisine dair soruşturmada iş Hakan Fidan’ın kapısına dayanınca, hatırlarsanız 8 Şubat Mit krizini- film orda kopmuştu. Bu “Paralel Devlet Yapılanması” dediğimizin de Devletin içindeki siyasi bir gücün üretmesi, türetmesi olduğu iddia edildi… Bu soruşturmayı yürütenler “Cemaatçi” olmakla suçlandı. Kılıçlar çekildi ve bir dizi süreç..
Evet, “İki “Paralel Devlet Yapılanması” var bence” demiştim ya. Diğeri ve asıl olanı da “Erdoğan’ın Paralel Devlet Yapılanması”. Yani, mevcut adli yapının üstünde kendi yargısını da kuruyor, yargıyı etkiliyor, kendi istediğine göre esnetiyor. Mevcut askeriyeyi, orduyu hallaç pamuğu gibi atıp kendine göre dizayn ettiği gibi, SADAT gibi yapılarla kendi ordusunu kurduğu iddia ediliyor. Osmanlı Ocakları gibi bazı yapıların da bu amaca hizmet ettiği söyleniyor. Emniyet’in Eğitimin durumu hakeza… Eğitim demişken; kendi Türgev’i ile Milli Eğitimi nasıl dizayn ettiği, hatta bazı eğitim kurumlarının bu derneğine nasıl peşkeş çektiği basında yazıldı.
Bu yapılanmalarını yurtdışına da yayıyorlar. Avrupa’daki Türkler’e olduğu kadar, değişik Müslüman ülkelerinde de benzer yapılanmaları var. Kendi nesillerini, kadrolarını kurmaya çalışıyorlar, bunu yaparken de devletin bütün imkânlarını kullanıyorlar. Hareket mantığı olarak da bire bir Cemaat’i taklit ettikleri, modelledikleri görülüyor.
“Paralel Devlet Yapılanması” nedir ne değildir diye değindikten sonra, bir topluluk ne zaman terör örgütüne dönüşür, hangi durumda terör örgütü sayılır, o meseleye açıklık getirmeye çalışalım:
“Terör” ve “terör örgütü” tanımlanmıştır: “Siyasi, dini veya iktisadi hedeflere ulaşmak amacıyla, araç olarak insanların can ve mal güvenliklerini tehlikeye düşürecek ve onlara zarar verecek şekilde, yine bunun yanında resmi, yerel ve merkezi yönetimlere karşı baskı, yıldırma, tehdit, cebir ve şiddet içeren eylemlere ve bunlarla oluşturulan korku ortamına terör”,
Teröre başvuran organize yapılanma “terör örgütü” ve mensuplarına da “terörist” denilir. (3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu m.1 ve 3’e ve de Türk Ceza Kanunu 302 ve devamı maddelerine bakılabilir).
Doktriner tartışmalara girmek istemiyorum. Ama şu çok açık ve nettir: Avrupa Birliği’ne uyum süreci düzenlemeleriyle birlikte ülkemizde terör ve terörist kavramı noktasında keyfi ve muğlak tanımlamalar uygulanmamaktaydı. Ölçü bellidir: “cebir ve şiddet” varsa bu teröre girer. Onun haricinde insanların farklı inançları, düşünceleri olabilir, bunları özgürce yayabilir de. Ama başkalarını “tehdit, cebir ve şiddet içeren eylemlerle” etkilemeye, iradelerini baskılamaya çalışıyorsa orada terör vardır, terörist vardır. Yani çıkıp da “ben istedim mi 1 savcı ve 2 polisle istediğim kimseleri terörist ilan ederim” demek olmaz. Yapılırsa da bu yapılan zamanla bir terör faaliyete dönüşür! Ülkede de zaten bu yönde bir terör estiriliyor.
…
“Talimatla iş yapma”ya gelince.
Şu bir gerçektir ki, devlette bir yeknesaklık olmalıdır. Hiç bir devlet de işleyişince uyumsuzluk istemez. Devletin kendi silsilesi vardır ve talimatlar legal emirlerle üstten aşağıya doğru sirayet eder. Bu, askeriyede ve emniyette çok daha katıdır.
Adalet teşkilatında ise yargı mensupları tamamen yasalarla bağlıdır. Yargı mensubu kanunlara, içtihatlara, evrensel hukuk kurallarına, uluslararası düzenlemelere göre hareket eder ve vicdanına göre kararını verir. Bunu yaparken çevresinde birilerinin, devletin üst kademesindekilerin görüşleri, ricaları, tavsiyeleri olabilir. Bunlara takılmadan, adalet ve hukuk neyi gerektiriyorsa ona göre gereğini yapar. “Adil ol, doğru karar ver” gibi tavsiyeler varsa, zaten yasalar ve kurallar da onu söylüyor. Kanun dışı, adil olmayan şeyler deniyorsa ve yargı adamı da bunları dinleyip ona göre kararlar veriyorsa, mesleğine ihanet ediyor demektir. Yapılan şey kanunsuz olduğu gibi, adaleti çiğnemektir de. Dolayısıyla da böyle kararlar veren kimseler şahsen sorumludur, verdiği yanlış kararların da karşılığını bulur, cezasını çeker. Her karar verenin kendi sorumluluğudur bu.
Devlet sisteminde bu iş nasıl işliyor derseniz:
Tek tek kişiler ve olaylar üzerinden insanları etkileme pek olmuyor, genel olarak… Belli inanç düşüncesine sahip devlet içindeki kimseler, ortak bilincin tepkisine göre tavır alabiliyorlar. Eğer o topluluktakiler, o topluluğun önderi kimseler diyorsa ki: “Biz artık şu siyasi partiye destek veriyoruz” ya da, “Biz şu topluluğu hasım, düşman belledik, ona göre”.. İşte o zaman ona göre tavır alınabiliyor. Bu iş, tarikat kültürlerinde çok daha teslimiyetçi olunabiliyor. Çünkü tarikatte şeyhine tam teslimiyet vardır, onunla rabıta etme, rabıta/ irtibat içinde olma vardır. Dolayısıyla o birisine teslim ol diyorsa olursun, düşman ol diyorsa ölümüne düşman olursun. Bu ise tamiri imkânsız yaralara ve haksızlıklara yol açabilir.
Cemaat kültürlerinde bu psikoloji biraz daha gevşektir sanırım. Süblimal boyutta etkileşimler olabilir. Fakat hangi boyutta olursa olsun, bu saiklerle hukuk ve adalet dışı her ne yapılırsa bu suçtur, günahtır ve neticede zulümdür. Her kim, hangi saikle yaparsa yapsın, budur!
Bu ortak bilinç psikolojisi nereden doğdu derseniz:
Hani sözün başında bahsetmiştik, devletin hışmından korunma güdüsü.. İsmet İnönü’nün meşhur ve manidar bir sözü vardır:
“Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” Bir başka sözde de kötülerin birlik olduğu yerde, iyilerin de onlara karşı birlik olması vurgulanır.
Sanırım bu işgüdüyle Türkiye’de insanlar grup psilolojisine girdiler hep. Kimi zaman Türk milliyetçileri başka etnik gruplara karşı, Kürtler, faşizan topluluklara karşı dayanışmaya girdiler.. Alevi toplulukları, kendilerini sindirmeye çalışanlara karşı vs…
Cemaat de 28 Şubat’tan beri kendisine karşı gard almış olan derin yapılara karşı bir birlik ve savunma psikolojisi içerisine girdiler. Korunma noktasında temel bir içgüdü, ayakta/ hayatta kalma güdüsü.. Bu derin yapı bazen Ergenekon olarak, bazen başka bir yapı olarak göründü onların gözünde sanırım.. dolayısıyla da bazen Erdoğan gibi daha yolun başında “ilk fırsatta kendilerini yok edecek” bir siyasiyle bile bu gruplara karşı ittifak kurma arayışına itti..
Bu doğal bir savuma psikoloji olarak başlayan birlik hali zamanla siyasileşme, farklı bir güç evrilmesine yol açmış mıdır; bu ise sosyologların araştırma konusu.. Fakat netice olarak şunu diyeyim:
Başta hangi saiklerle yola çıkılmış olursa olsun; kimse adaletten, haktan ayrılmamalı.
Hak bilinen yollarda, batıl- hukuksuz vesilelere, yollara sapılmamalı. Aksi taktirde bu dünyada da ahirette de bedelleri olur. Bu, her topluluk için geçerlidir. Bunlar genel ilkeler ve kurallardır. Kimseyi yargılamıyorum, kimseyi itham etmiyorum. Çünkü kimsenin özeline vakıf değilim. Bunlar benim şahsi muhasebelerim. Benim de kendime göre dini, milli, şahsi kimliklerim, mühalazalarım var, kendime göre tercihlerim ve beğenilerim var… bunlar beni bağlar. Bazı insanlara, bazı topluluklara hassaten muhabbetim, bazı insanlara karşı mesafen vardır belki. Ama bu hislerim, hiçbir zaman karar verme mekanizmama etki etmedi, en azından tesir etmemesi için azami gayret ve özen gösterdi.
Ama irademi aşan, bilmediğim hususlar olduysa da Adil-i Mutlak’ın rahmetine sığınırım.
[Thecrcl.ca] 3.6.2018
Çağlayan 2018 Haziran [Abdullah Aymaz]
Kapağında yazıldığı üzere:
“Dün gözde bir damla, gönülde bir sızı
Ve toprakta mini mini bir SIZINTI
Bugün oldu koskoca bir ÇAĞLAYAN…”
Başyazı yine “Kendiyle yüzleşmede PEYGAMBER UFKU” ama bu yüzleşmelerin BEŞİNCİ BÖLÜMÜ. Bu bölümde peygamberlerden HZ. Musa Aleyhisselam, Hz. Yunus Aleyhisseam ve Hz. Eyyun Aleyhisselam ele alınmış. Beş ülü’l-azm peygamberden birisi olan Hz. Musa Aleyhisselam'ın doğduğu zaman ve mekanın atmosferi yeni dünyaya gelmiş erkek çocuklar için hiç müsait değil… Daha beşikteyken deryaya salınışı yine elverişsiz şartlar demek… Vardığı yer zaten baş düşmanın sarayı. Ama hep bir sevk-i İlâhî var. Yusuf Aleyhisselam'ı Mısır sarayına kuyudan, köle pazarında satılma yollarından gönderen İlahî hikmet Musa Aleyhisselam'ı da böyle ağır şartlar altında gönderiyor. Firavun zulmünden Medyen’e gidişi-dönüşü de öyle. Dikbaş bir kavmi zulümden kurtarmak da öyle kolay olmasa gerek. Bazı yönleri itibariyle günümüze benzeyen taraflarıyla alacağımız çok dersler var, Musa Kelîmullah’ın hayatında, muhasebesinde…
Hz. Yunus Aleyhisselam'ın hayatı da ibret dolu… Gönülden kopan münacaatı ile İlâhî Kudret onu arslanın ağzından değil, balığın karnından çıkarıp kurtarıyor. Günümüzün zor şartları açısından mağdur ve mazlumlarımız için münacaatında kurtuluş reçeteleri var…
Dünyalıkları ve sıhhati elinden alınarak imtihana tâbî tutulmuş Eyyûb Aleyhisselam'ın başından geçenlerin de günümüze ve bize bakan veçheleri var. Çok iyi incelememiz ve ibretimizi almamız gerekiyor…
Sağlık dalında Kemal Sunay’ın “Ramazanda Bir Sağlık Hediyesi Oruç” yazısında, orucun hikmetleriyle ilgili tıbbî bilgiler arz ediliyor. Hatta orucun yaşlanma sürecini yavaşlatma ve kanser tedavisinde olumlu tesirlerine kadar…
Arif Mert “İfade Hürriyeti” yazısında, bilhassa bizim dünyamızda, bilhassa tâ başlarda Asr-ı saadet yıllarında ifade hürriyetine ne kadar önem verildiği misallerle anlatılıyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Münâcât-ı “Ey Aşk” şiirinde Ezelî Mahbub’a iştiyakını seslendiriyor.
Bizim gibi yorgunları da harekete geçiren Prof. Dr. Atıf Yorulmaz hocamız da “Alzheimer Yalnızlık ve Kur’anî Bir Reçete” yazısında, Alzheimer hastalığının sebepleri üzerinde durduktan sonra Kur’an-ı Hakim’in sunduğu reçeteye dikkat çekiyor. Nahl Suresi 70. Ve 71. Âyetlerindeki üslup tarzından; çocuklarla ve torunlarla yaşamanın, sadaka ve zekatla hastalıkları tedavi etmeyi işaret eden hadisin hükmünü yerine getirmenin önemine dikkati çekiyor. Benim de müştetbeâtü’t-terâkib açısından bir ilavem olsun; “erzeli’l-umuri” yani ömrün rezillik dönemi olan en fena zamanına işaret eden bu ifade ses nağmesi ve içimize attığı gölgesi itibariyle yaptığı çağrışımla “Alzheimer” hastalığını zihne getiriyor…
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamızın “Kur’an’ın Ehl-i Kitabı İkna Etme Metodu” yazısında, bizlere ehl-i kitapla görüşme ve müzakerelerimizde uslûb olarak dikkat edeceğimiz hususları ve Kur’an aklîliği ve makûliyeti içinde neler söylememiz gerektiğini anlatıyor.
Toplum dalında Prof. Dr. Şerif Ali Tekelan “Klavuz” yazısında, hayatın maddî-mânevî çeşitli alanlarında verilecek rehberlik üzerinde duruyor.
Orta Sayfada M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Farklı Mertebeleriyle NEFİS” yazısıyla, bir önceki sayıda başladığı “NEFİS” konusunun devamı üzerinde duruyor. Nefis ve şeytanın, kin, nefret, gazap, şehvet, haset, öfke, dünya sevgisi, yaşama sarhoşluğu, şöhret hissi, makam tutkusu, âcil olan dünyevî zevk u safayı, nasıl bilerek uhrevî hayata tercih etme zaafı gibi tehlikeli, mahvedici gayyalara sürüklediğini anlatıyor. Böyle bir âkıbete maruz kalmamak için de dikkat etmemiz gereken hususlara dikkat çekiyor.
Prof. Dr. Ömer Yıldız, “Lenfatik Sistemdeki İlahî Sanat” yazısında Cenab-ı Hakkın yarattığı Lenf damarlarındaki hikmetlere dikkati çekiyor ve “Eğer Lenf damarları olmasaydı kanın günde 2-3 litre azalması ile hayat bir günden daha kısa olurdu.” diyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Çözme Kemendini” şiirinde, Efendimize (S.A.S.) olan aşk ve iştiyakını dile getirerek “Dilerim Senin yolunda öleyim.” diyor.
“Bir İslam Kahramanı SELÂHADDİN EYYÛBΔ yazısında Ali İhsan Er, mefahirimizden olan Selâhaddin Eyyûbî’nin bilhassa Kudüs ile ilgili mücahede ve mücadelesini ve insanî güzel ve hasletleriyle düşmanlarında bile uyardığı güzel duyguları dile getiriyor.
“Gurbette Doğdum” şiiri ile, Zeki Van, gerçekten yaşamakta olduğu gurbet hayatındaki hissiyatını işliyor.
“Riyazî Düşünce Üzerine” yazısı ile Ahmet Özkan, M. Fethullah Gülen Hocaefendinin, yeryüzü mirasçılarının sekiz mümeyyiz vasfından birisi saydığı riyazî düşünce üzerinde duruyor.
“Cesaret ve Fedâkarlık Timsali Mustafa Birlik” yazısında da merhum Mustafa Ağabeyin bilhassa ilk dönmeler İzmir’deki Hizmet hayatının gelişmesindeki cesaretli tutumu ve fedakarlıkları anlatılıyor.
Emin Osman Uygur “Kur’an-ı Kerim’e göre Güzel ve Kötü Söz” yazısıyla Kitap ve Sünnet ölçüleri içinde kötü sözlerden uzak durup güzel sözlerle yol almanın insanı Cennete taşıyacağı ifade ediliyor.
Yakup Bekar, “Beyhude” şiiri ile yaşadığımız sürecede atıflar yaparak bizlere ümit ve cesaret üflüyor…
Çağlayan dergisinin bu sayısı da yine güzel yazılarla süslü… Bize düşen onu iyi müzakere etmek ve tanıtımını yapmak…
[Abdullah Aymaz] 4.6.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Dün gözde bir damla, gönülde bir sızı
Ve toprakta mini mini bir SIZINTI
Bugün oldu koskoca bir ÇAĞLAYAN…”
Başyazı yine “Kendiyle yüzleşmede PEYGAMBER UFKU” ama bu yüzleşmelerin BEŞİNCİ BÖLÜMÜ. Bu bölümde peygamberlerden HZ. Musa Aleyhisselam, Hz. Yunus Aleyhisseam ve Hz. Eyyun Aleyhisselam ele alınmış. Beş ülü’l-azm peygamberden birisi olan Hz. Musa Aleyhisselam'ın doğduğu zaman ve mekanın atmosferi yeni dünyaya gelmiş erkek çocuklar için hiç müsait değil… Daha beşikteyken deryaya salınışı yine elverişsiz şartlar demek… Vardığı yer zaten baş düşmanın sarayı. Ama hep bir sevk-i İlâhî var. Yusuf Aleyhisselam'ı Mısır sarayına kuyudan, köle pazarında satılma yollarından gönderen İlahî hikmet Musa Aleyhisselam'ı da böyle ağır şartlar altında gönderiyor. Firavun zulmünden Medyen’e gidişi-dönüşü de öyle. Dikbaş bir kavmi zulümden kurtarmak da öyle kolay olmasa gerek. Bazı yönleri itibariyle günümüze benzeyen taraflarıyla alacağımız çok dersler var, Musa Kelîmullah’ın hayatında, muhasebesinde…
Hz. Yunus Aleyhisselam'ın hayatı da ibret dolu… Gönülden kopan münacaatı ile İlâhî Kudret onu arslanın ağzından değil, balığın karnından çıkarıp kurtarıyor. Günümüzün zor şartları açısından mağdur ve mazlumlarımız için münacaatında kurtuluş reçeteleri var…
Dünyalıkları ve sıhhati elinden alınarak imtihana tâbî tutulmuş Eyyûb Aleyhisselam'ın başından geçenlerin de günümüze ve bize bakan veçheleri var. Çok iyi incelememiz ve ibretimizi almamız gerekiyor…
Sağlık dalında Kemal Sunay’ın “Ramazanda Bir Sağlık Hediyesi Oruç” yazısında, orucun hikmetleriyle ilgili tıbbî bilgiler arz ediliyor. Hatta orucun yaşlanma sürecini yavaşlatma ve kanser tedavisinde olumlu tesirlerine kadar…
Arif Mert “İfade Hürriyeti” yazısında, bilhassa bizim dünyamızda, bilhassa tâ başlarda Asr-ı saadet yıllarında ifade hürriyetine ne kadar önem verildiği misallerle anlatılıyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Münâcât-ı “Ey Aşk” şiirinde Ezelî Mahbub’a iştiyakını seslendiriyor.
Bizim gibi yorgunları da harekete geçiren Prof. Dr. Atıf Yorulmaz hocamız da “Alzheimer Yalnızlık ve Kur’anî Bir Reçete” yazısında, Alzheimer hastalığının sebepleri üzerinde durduktan sonra Kur’an-ı Hakim’in sunduğu reçeteye dikkat çekiyor. Nahl Suresi 70. Ve 71. Âyetlerindeki üslup tarzından; çocuklarla ve torunlarla yaşamanın, sadaka ve zekatla hastalıkları tedavi etmeyi işaret eden hadisin hükmünü yerine getirmenin önemine dikkati çekiyor. Benim de müştetbeâtü’t-terâkib açısından bir ilavem olsun; “erzeli’l-umuri” yani ömrün rezillik dönemi olan en fena zamanına işaret eden bu ifade ses nağmesi ve içimize attığı gölgesi itibariyle yaptığı çağrışımla “Alzheimer” hastalığını zihne getiriyor…
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamızın “Kur’an’ın Ehl-i Kitabı İkna Etme Metodu” yazısında, bizlere ehl-i kitapla görüşme ve müzakerelerimizde uslûb olarak dikkat edeceğimiz hususları ve Kur’an aklîliği ve makûliyeti içinde neler söylememiz gerektiğini anlatıyor.
Toplum dalında Prof. Dr. Şerif Ali Tekelan “Klavuz” yazısında, hayatın maddî-mânevî çeşitli alanlarında verilecek rehberlik üzerinde duruyor.
Orta Sayfada M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Farklı Mertebeleriyle NEFİS” yazısıyla, bir önceki sayıda başladığı “NEFİS” konusunun devamı üzerinde duruyor. Nefis ve şeytanın, kin, nefret, gazap, şehvet, haset, öfke, dünya sevgisi, yaşama sarhoşluğu, şöhret hissi, makam tutkusu, âcil olan dünyevî zevk u safayı, nasıl bilerek uhrevî hayata tercih etme zaafı gibi tehlikeli, mahvedici gayyalara sürüklediğini anlatıyor. Böyle bir âkıbete maruz kalmamak için de dikkat etmemiz gereken hususlara dikkat çekiyor.
Prof. Dr. Ömer Yıldız, “Lenfatik Sistemdeki İlahî Sanat” yazısında Cenab-ı Hakkın yarattığı Lenf damarlarındaki hikmetlere dikkati çekiyor ve “Eğer Lenf damarları olmasaydı kanın günde 2-3 litre azalması ile hayat bir günden daha kısa olurdu.” diyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Çözme Kemendini” şiirinde, Efendimize (S.A.S.) olan aşk ve iştiyakını dile getirerek “Dilerim Senin yolunda öleyim.” diyor.
“Bir İslam Kahramanı SELÂHADDİN EYYÛBΔ yazısında Ali İhsan Er, mefahirimizden olan Selâhaddin Eyyûbî’nin bilhassa Kudüs ile ilgili mücahede ve mücadelesini ve insanî güzel ve hasletleriyle düşmanlarında bile uyardığı güzel duyguları dile getiriyor.
“Gurbette Doğdum” şiiri ile, Zeki Van, gerçekten yaşamakta olduğu gurbet hayatındaki hissiyatını işliyor.
“Riyazî Düşünce Üzerine” yazısı ile Ahmet Özkan, M. Fethullah Gülen Hocaefendinin, yeryüzü mirasçılarının sekiz mümeyyiz vasfından birisi saydığı riyazî düşünce üzerinde duruyor.
“Cesaret ve Fedâkarlık Timsali Mustafa Birlik” yazısında da merhum Mustafa Ağabeyin bilhassa ilk dönmeler İzmir’deki Hizmet hayatının gelişmesindeki cesaretli tutumu ve fedakarlıkları anlatılıyor.
Emin Osman Uygur “Kur’an-ı Kerim’e göre Güzel ve Kötü Söz” yazısıyla Kitap ve Sünnet ölçüleri içinde kötü sözlerden uzak durup güzel sözlerle yol almanın insanı Cennete taşıyacağı ifade ediliyor.
Yakup Bekar, “Beyhude” şiiri ile yaşadığımız sürecede atıflar yaparak bizlere ümit ve cesaret üflüyor…
Çağlayan dergisinin bu sayısı da yine güzel yazılarla süslü… Bize düşen onu iyi müzakere etmek ve tanıtımını yapmak…
[Abdullah Aymaz] 4.6.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Ne zaman kalkacaksınız? [Kadir Gürcan]
Muhalefetten bir kaç gayr-ı mennun çıkışın haricinde, miletvekili listereleri için kayda değer bir ses yükselmedi. Herkesin halinden memnun olduğu anlaşılıyor. Partiler üzerindeki lider baskısı sadece bize mahsus değil ama, “Cumhurun Reisi” olması gerekenlerin de iyice partizanlaşıp, militanlaşması bize özel. Sayın Cumhurbaşkanı artık bu ayıptan gocunmuyor. Herhalde, “Bundan daha kötü işler yaptım, milletvekili listesi hazırlamak iş mi?” diyor olmalı.
Siyaset için, nezaket, onur ve vakar gibi insani kaliteler bekleyecek kadar sade dil veya safderun değiliz. Çıtayı ütopyalara dayayıp, mevcut halimize hayıflanıp kendimizi perişan etmeyelim. Tablo ne ise onunla yetinmek en rahatlatıcı müsekkin. Kimbilir, ileride işimize yarar.
Demokratik ortamlarda üretilen güzel deyişler var. Bizde özdeyiş ve güzel sözlerin ille de paslanması, tozlanması üzerinden bir kaç milenyum geçmesi şart. Ne kadar eski olursa o kadar kıymetli olduğunu zannediyoruz.
“Patronum, idarecim ya da liderim nereye oturacağımı söyleyebilir ama ne zaman kalkacağımı dikte ettiremez!” medeni tavrı, Saray Listesine girdiği için sevindirik olan milletvekili adaylarının, bu günlerde duymak istemeyecekleri bir hakikatı hatırlatıyor. Öyle değil mi? Daha bir kaç gün önce kendisini seçim havasına kaptıran meczubun birisi “Falanı başkan yapana kadar, hanım, çoluk-cocuk haram olsun!” diyecek kadar zıvanadan çıkmadı mı? Ya hu, sıradan bir seçime gidiyoruz. Divane, Kudüs fethine çıktığını zannediyor. Tarih’ten bir söz çalacaksınız diye bu kadar gülünç olmaya gerek yok. Çoluğa-çocuğa bari zulm etmeyin. İslam Fıkhı açısından böyle kıt akıllıların evliliğe ehil olduklarının, ehl-i rüsd çağına girdiklerinin ispat edilmesi lazım. Gördüğünüz gibi, hiç bir iş yapmayan Diyanet İşleri Başkanlığı için yeni iş ve meşgale sahaları araştırıyoruz.
Trump’ın Başkan olduktan sonra göreve getirdiği savcılardan birisi olan Jeff Session, en az Trump kadar ırkçı, göçmen karşıtı ve o kadar katı ve acımasız. Bir kaç gün önce, Trump için geçen ay daha da derinleşen “Seçimlerdeki Rus katkısı!” davası konusunda Jeff Sessions “Beni buna karıştırmayın!” diyerek Trump ile arasına mesafe koydu. Trump’ın “Jeff’i göreve getirmek, ta başından itibaren hataydı!” kızgınlığı kudretli savcının umurunda değil. Yıllarca öyle ya da böyle kazandığı hukuk adamı kimliğini çılgın bir başkan için harcamayacak kadar zeki. Trump’ın her an kendisini vazifeden alabilecek olması, umurunda da değil. Sayın Başkan, nereye oturacağını tayin ettiği çalışma arkadaşının ne zaman kalkıp gideceğini hesaplayamamış.
Hayatlarında ayaklarına bir defa top gelmiş ya da görüp görecekleri tek ulufe-i şahane, Saray takdirinde hazırlanmış olan listeye girmek olan, ağzı var dili yok, ismi var kendisi yok, akademik kariyeri var, ilmi yok garibanlarla şahsi bir alıp veremediğimiz yok. Zaten bir çoğu şimdiden, kalanı da 25 Haziran sabahı unutulup gidecek.
Sonra onlar, etraflarındaki şan ve şöhrette zirveyi tutmuş, maaşlı yazar-çizer, devlet sanatçısı ya da Saray’ın davet listesine girmek için gözü kapı kirişinde olan tanıdık simalara bakıp kendi hallerine şükretsinler. Milletvekili listelerinde ismi olan onlarca insanı hiç kimse tanımıyor, bu yüzden yarın bir gün seçilemezlerse, mahalleliye rezil olma riskleri bile yok. Mahalleliden biri “Ya hu, senin ismini Saray Listesi’nde gördüm!” dese “Yok canım! O ben değilim, isim benzerliği!” deme bahaneleri hala mahfuz.
80 yıllarda Amerikan izleyicileri için unutulmaz komedi dizilerinden sayılan Roseanna serisi, geçtiğimiz aylarda aynı oyuncularla tekrar çekilmeye başladı. Daha ilk haftadan büyük bir seyirci karşılığı bulan dizi herkesi şaşırtmıştı. TV eleştirmenleri, dizinin Trump’ın yatırım yaptığı “Make Amerika Great Again!”, “Amerikayı tekrar ulaşılmaz yapalım!” sloganı ile özdeşleştiğini söylüyorlar. Bu sloganda, Trump’ın “Amerikayı tekrar Beyaz Amerika yapalım!” beyaz-ırkçı eğilimi seslendirdiğini herkes biliyor. ABD Başkanı, Roseanna dizisinin meraklılarından. Dizideki bayan oyuncu, gerçek hayatta da Trump’ın Tweet takipçilerinden. Bu yerleşik ve köklü münasebete rağmen, geçtiğimiz hafta içinde bayan oyuncunun dizi içindeki beyaz-ırkçı, siyahi düşmanlığı çizgisindeki esprisi, dizinin sonunu getirdi. Aynı hafta dizi yayından kaldırıldı. İlginç değil mi? Başkan, geniş bir seyirci kitlesi, reyting ya da duayen oyuncu olmak sanata yakışmayan davranışların meşrulaşması için yeterli olmuyor.
Türkiye’de tescillenmiş zorba ve dikta bir rejimin müsadesi ölçüsünde siyaset yapmakla memnun olan hatta bu kadarcık bir lutuf ile idame-i hayata karar vermiş siyasetçi, sanatçı, bürokrat ve hukuk adamı kör, sağır ve dilsiz üç maymunu oynamaktan gayet memnunlar. Elli bin suçsuz insanın, hukuksuz bir şekilde hapislerde tutulduğu bir ülkede, muhalefet partileri konu mankeni olmaktan başka işe yaramıyorlar. Dedem Korkut’un bununla alakalı bir deyişi yok mu acaba? Yoksa uydurun canım, kim nereden bilecek? Nasıl olsa ne kadar hakaret ve zillete muhatap olursanız olun misafirlikten kalkmaya niyetiniz yok, hiç olmazsa yeriniz sağlamlaşsın.
[Kadir Gürcan] 4.6.2018 [Samanyolu Haber]
Siyaset için, nezaket, onur ve vakar gibi insani kaliteler bekleyecek kadar sade dil veya safderun değiliz. Çıtayı ütopyalara dayayıp, mevcut halimize hayıflanıp kendimizi perişan etmeyelim. Tablo ne ise onunla yetinmek en rahatlatıcı müsekkin. Kimbilir, ileride işimize yarar.
Demokratik ortamlarda üretilen güzel deyişler var. Bizde özdeyiş ve güzel sözlerin ille de paslanması, tozlanması üzerinden bir kaç milenyum geçmesi şart. Ne kadar eski olursa o kadar kıymetli olduğunu zannediyoruz.
“Patronum, idarecim ya da liderim nereye oturacağımı söyleyebilir ama ne zaman kalkacağımı dikte ettiremez!” medeni tavrı, Saray Listesine girdiği için sevindirik olan milletvekili adaylarının, bu günlerde duymak istemeyecekleri bir hakikatı hatırlatıyor. Öyle değil mi? Daha bir kaç gün önce kendisini seçim havasına kaptıran meczubun birisi “Falanı başkan yapana kadar, hanım, çoluk-cocuk haram olsun!” diyecek kadar zıvanadan çıkmadı mı? Ya hu, sıradan bir seçime gidiyoruz. Divane, Kudüs fethine çıktığını zannediyor. Tarih’ten bir söz çalacaksınız diye bu kadar gülünç olmaya gerek yok. Çoluğa-çocuğa bari zulm etmeyin. İslam Fıkhı açısından böyle kıt akıllıların evliliğe ehil olduklarının, ehl-i rüsd çağına girdiklerinin ispat edilmesi lazım. Gördüğünüz gibi, hiç bir iş yapmayan Diyanet İşleri Başkanlığı için yeni iş ve meşgale sahaları araştırıyoruz.
Trump’ın Başkan olduktan sonra göreve getirdiği savcılardan birisi olan Jeff Session, en az Trump kadar ırkçı, göçmen karşıtı ve o kadar katı ve acımasız. Bir kaç gün önce, Trump için geçen ay daha da derinleşen “Seçimlerdeki Rus katkısı!” davası konusunda Jeff Sessions “Beni buna karıştırmayın!” diyerek Trump ile arasına mesafe koydu. Trump’ın “Jeff’i göreve getirmek, ta başından itibaren hataydı!” kızgınlığı kudretli savcının umurunda değil. Yıllarca öyle ya da böyle kazandığı hukuk adamı kimliğini çılgın bir başkan için harcamayacak kadar zeki. Trump’ın her an kendisini vazifeden alabilecek olması, umurunda da değil. Sayın Başkan, nereye oturacağını tayin ettiği çalışma arkadaşının ne zaman kalkıp gideceğini hesaplayamamış.
Hayatlarında ayaklarına bir defa top gelmiş ya da görüp görecekleri tek ulufe-i şahane, Saray takdirinde hazırlanmış olan listeye girmek olan, ağzı var dili yok, ismi var kendisi yok, akademik kariyeri var, ilmi yok garibanlarla şahsi bir alıp veremediğimiz yok. Zaten bir çoğu şimdiden, kalanı da 25 Haziran sabahı unutulup gidecek.
Sonra onlar, etraflarındaki şan ve şöhrette zirveyi tutmuş, maaşlı yazar-çizer, devlet sanatçısı ya da Saray’ın davet listesine girmek için gözü kapı kirişinde olan tanıdık simalara bakıp kendi hallerine şükretsinler. Milletvekili listelerinde ismi olan onlarca insanı hiç kimse tanımıyor, bu yüzden yarın bir gün seçilemezlerse, mahalleliye rezil olma riskleri bile yok. Mahalleliden biri “Ya hu, senin ismini Saray Listesi’nde gördüm!” dese “Yok canım! O ben değilim, isim benzerliği!” deme bahaneleri hala mahfuz.
80 yıllarda Amerikan izleyicileri için unutulmaz komedi dizilerinden sayılan Roseanna serisi, geçtiğimiz aylarda aynı oyuncularla tekrar çekilmeye başladı. Daha ilk haftadan büyük bir seyirci karşılığı bulan dizi herkesi şaşırtmıştı. TV eleştirmenleri, dizinin Trump’ın yatırım yaptığı “Make Amerika Great Again!”, “Amerikayı tekrar ulaşılmaz yapalım!” sloganı ile özdeşleştiğini söylüyorlar. Bu sloganda, Trump’ın “Amerikayı tekrar Beyaz Amerika yapalım!” beyaz-ırkçı eğilimi seslendirdiğini herkes biliyor. ABD Başkanı, Roseanna dizisinin meraklılarından. Dizideki bayan oyuncu, gerçek hayatta da Trump’ın Tweet takipçilerinden. Bu yerleşik ve köklü münasebete rağmen, geçtiğimiz hafta içinde bayan oyuncunun dizi içindeki beyaz-ırkçı, siyahi düşmanlığı çizgisindeki esprisi, dizinin sonunu getirdi. Aynı hafta dizi yayından kaldırıldı. İlginç değil mi? Başkan, geniş bir seyirci kitlesi, reyting ya da duayen oyuncu olmak sanata yakışmayan davranışların meşrulaşması için yeterli olmuyor.
Türkiye’de tescillenmiş zorba ve dikta bir rejimin müsadesi ölçüsünde siyaset yapmakla memnun olan hatta bu kadarcık bir lutuf ile idame-i hayata karar vermiş siyasetçi, sanatçı, bürokrat ve hukuk adamı kör, sağır ve dilsiz üç maymunu oynamaktan gayet memnunlar. Elli bin suçsuz insanın, hukuksuz bir şekilde hapislerde tutulduğu bir ülkede, muhalefet partileri konu mankeni olmaktan başka işe yaramıyorlar. Dedem Korkut’un bununla alakalı bir deyişi yok mu acaba? Yoksa uydurun canım, kim nereden bilecek? Nasıl olsa ne kadar hakaret ve zillete muhatap olursanız olun misafirlikten kalkmaya niyetiniz yok, hiç olmazsa yeriniz sağlamlaşsın.
[Kadir Gürcan] 4.6.2018 [Samanyolu Haber]
Birine akraba olma suçu! [Ali Emir Pakkan]
Saddam'ın, Kaddafi'nin, Stalin ve Hitler'in adetiydi düşmanın yakınlarını da cezalandırmak!
Bütün diktatörler muhaliflerini böyle yok etmeye çalıştılar! Uzun süredir de bir Türkiye gerçeği, 'birine akraba olma suçu'.
Örneğin Fethullah Gülen'in bütün akrabaları gözaltında! Hatta onun adını veya soyadını taşıyanlar bile!
En son sosyal medyadan öğrendik...
Genç bir kız...
Fatma Nur Gülen.
Sırf soyadı Gülen olduğu için aylardır hücrede tutuluyor.
Hiç bir avukat davayı almaya cesaret edemiyor.
Ortada dava konusu olacak suç unsuru da yok.
Gülen'e akraba olmak yetiyor!
Oysa evrensel hukuk kuralı...
Bizim (askıdaki) anayasa ve kanunlarımızda da var.
Suçun şahsiliği esastır!
Suç kişiseldir.
Suçu işleyenden başkasını cezalandıramazsınız!
Aile bireylerinin işlediği suçtan dolayı, diğer bireylerden herhangi birisi suçlanamaz!
Kabile devletlerinde bile bu hukuk ilkelerini bulabilirsiniz.
Demokratik ülkelerden bu tür insan hakları ihlallerine tepkiler var. Türkiye'nin medeni dünyadan koptuğu konuşuluyor. En ciddi ve en itibarlı gazetelerde çıkan analizlerde, Ankara yönetiminin adı, başta sıraladığım diktatörler ile anılıyor.
Ama şu işe bakın ki; ülkede bu hukuk cinayetleri derin bir sessizlikle izleniyor!
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Barolar ve hukuk fakülteleri engizisyon uygulamalarını hiç görmüyor!
Basın tek satırla insan hakları ihlallerine değinmiyor.
Muhalefet, bazen gündeme getirse de çoğunlukla zulme kör, sağır ve dilsiz...
Kendilerine dokunmadığı sürece sorun görmüyor...
Kimse soramıyor; Gülen'e veya herhangi birine akraba olma suç olabilir mi?
Ne kadar daha bu hukuk faciaları sürecek?
Zulme imza atan, destekleyen ve sessiz kalanlar çocuklarının yüzüne nasıl bakacak? Ülkeye demokrasi ve hukuk döndüğünde toplum içine nasıl çıkacaklar?
Tam yazı bitti. Adana'dan bir haber düştü önümüze. Çoğunluğu öğrenci 25 kişi gözaltına alınmış! Suçları tutuklu yakını olmakmış!
Şu ramazan günü ne diyelim; Kelimeler aciz. Sizi Allah'a havale ediyoruz...
[Ali Emir Pakkan] 4.6.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Bütün diktatörler muhaliflerini böyle yok etmeye çalıştılar! Uzun süredir de bir Türkiye gerçeği, 'birine akraba olma suçu'.
Örneğin Fethullah Gülen'in bütün akrabaları gözaltında! Hatta onun adını veya soyadını taşıyanlar bile!
En son sosyal medyadan öğrendik...
Genç bir kız...
Fatma Nur Gülen.
Sırf soyadı Gülen olduğu için aylardır hücrede tutuluyor.
Hiç bir avukat davayı almaya cesaret edemiyor.
Ortada dava konusu olacak suç unsuru da yok.
Gülen'e akraba olmak yetiyor!
Oysa evrensel hukuk kuralı...
Bizim (askıdaki) anayasa ve kanunlarımızda da var.
Suçun şahsiliği esastır!
Suç kişiseldir.
Suçu işleyenden başkasını cezalandıramazsınız!
Aile bireylerinin işlediği suçtan dolayı, diğer bireylerden herhangi birisi suçlanamaz!
Kabile devletlerinde bile bu hukuk ilkelerini bulabilirsiniz.
Demokratik ülkelerden bu tür insan hakları ihlallerine tepkiler var. Türkiye'nin medeni dünyadan koptuğu konuşuluyor. En ciddi ve en itibarlı gazetelerde çıkan analizlerde, Ankara yönetiminin adı, başta sıraladığım diktatörler ile anılıyor.
Ama şu işe bakın ki; ülkede bu hukuk cinayetleri derin bir sessizlikle izleniyor!
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Barolar ve hukuk fakülteleri engizisyon uygulamalarını hiç görmüyor!
Basın tek satırla insan hakları ihlallerine değinmiyor.
Muhalefet, bazen gündeme getirse de çoğunlukla zulme kör, sağır ve dilsiz...
Kendilerine dokunmadığı sürece sorun görmüyor...
Kimse soramıyor; Gülen'e veya herhangi birine akraba olma suç olabilir mi?
Ne kadar daha bu hukuk faciaları sürecek?
Zulme imza atan, destekleyen ve sessiz kalanlar çocuklarının yüzüne nasıl bakacak? Ülkeye demokrasi ve hukuk döndüğünde toplum içine nasıl çıkacaklar?
Tam yazı bitti. Adana'dan bir haber düştü önümüze. Çoğunluğu öğrenci 25 kişi gözaltına alınmış! Suçları tutuklu yakını olmakmış!
Şu ramazan günü ne diyelim; Kelimeler aciz. Sizi Allah'a havale ediyoruz...
[Ali Emir Pakkan] 4.6.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
En kritik hafta [Semih Ardıç]
4 Haziran Pazartesi günü öğleden evvel enflasyon rakamları açıklanacak. Türk Lirası mayıs ayında dolara mukabil yüzde 11 erimişti. Kurdaki bu kadar sert yükseliş enflasyonu muhakkak yukarı çıkaracaktır.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ‘formül değişikliği’ dediği masa başı müdahalelerden biri olmazsa enflasyonun mayıs sonu itibarıyla yüzde 12’nin üzerine çıkması sürpriz olmaz.
BORÇ VERENLER REEL FAİZE BAKACAK
Enflasyon artışı Türkiye’ye borç veren bankalar için reel faiz marjının daralması manasına geliyor ki böyle bir temayül kurun yeniden 4,70 TL’yi geçmesine sebebiyet verebilir.
1 Haziran Cuma Türkiye’de piyasalar kapandığında iki vahim hâdise yaşandı.
Fitch, 25 Türk bankasını müşahede odasına aldığını ve kredi tahsilat riskinin arttığını kaydetti. Uykuları kaçıracak kadar vahim gelişmelerin habercisi bu karar.
Borç krizinin bankaların kapısına dayandığı yatırımcıların kulak kesildiği merkezlerden biri tarafından resmen ilan edilmiş oldu. Bankaların notu en az bir basamak inecek. Tablo daha da bozulursa not indirimi birkaç basamak bile olabilir.
Demek ki artık bankalar için de kredi kaynakları kuruyor. Krediyi daha ağır şartlarda temin edebilecekler.
BORCU BORÇLA ÇEVİREMİYORUZ
Bankaların toplam 180 milyar dolar borcunun 120 milyar dolarının son 12 ayda biriktiği belirtiliyor ki bu tablo bankaların borcu borçla çeviremediğini gözler önüne seriyor.
Ülker, Doğuş, Gama ve ICTAŞ gibi büyük holdinglerin 20 milyar dolar krediyi tehir ettirmesi ya da bunun için müzakere masasına oturması hayra alamet değildi.
Çığ gibi büyüyor döviz borçları. Eninde sonunda bankaların bilançolarını vuracak bu kadar yüksek döviz borcu.
Reel sektörün 230 milyar dolar açığı var. Türkiye yeni not artışına hava ve su kadar muhtaç iken not indirimi için peş peşe mesaj verilmesi olabilecek en vahim gelişmedir.
MOODY’S TÜRKİYE’NİN NOTUNU YİNE İNDİRECEK
Fitch’in hemen akabinde Moody’s Türkiye’nin kredi notunu negatif izlemeye aldığını açıkladı.
8 Mart’ta Türkiye’nin notunu Bangladeş, Vietnam ve Arnavutluk ile aynı seviyeye indiren Moody’s’in beyanatı gösteriyor ki üç ayda göstergeler daha da bozuldu.
Türkiye ekonomisi toparlanmak bir tarafa hızla duvara doğru ilerliyor.
Başbakan ve bakanların Fitch ve Moody’s’i tahkir etmesi ancak kendilerini rahatlatır. Türkiye’ye borç vermek ya da Borsa İstanbul’dan hisse seneti almak isteyen her yatırımcı evvela kredi derecelendirme kuruluşlarının raporlarına bakıyor.
‘Yatırım yapılabilir’ notunu kaybedeli çok olan Türkiye’nin bu not indirimleri yüzünden nasıl bir borç krizine girdiği ayan beyan ortada iken hâlâ akla ziyan tevillerde bulunmanın kime, ne faydası var?
ŞİMŞEK’İN VERDİĞİ SÖZ TUTULACAK MI?
Enflasyon verisinin ne olacağı ve piyasanın buna vereceği tepki bu haftanın seyrini belirleyecek.
Yatırımcılar, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in Londra’ya yaptığı özür ziyaretinde dile getirdiği ‘enflasyon artışı kadar faiz artışı olacak’ taahhütüne ne kadar riayet edileceğini de takip edecek.
Bunun için de 7 Haziran’da Merkez Bankası’ndan çıkacak karara bakacaklardır.
Türkiye’nin göstergeleri acil iniş yapmayı icap ettirecek kadar alarm verirken hamaset adı altında yalan söylemek, rakamlar iyi ise Türkçe, menfi ise İngilizce tweet atmak endişeyi artırıyor o kadar.
Genel af çıkacağına dair iddialar piyasada da konuşuluyor.
‘Ne olacak TL’nin hali’ başlıklı makalede (http://www.tr724.com/ne-olacak-bu-tlnin-hali/) dikkat çekmeye çalıştığım gibi Türkiye’nin son üç-dört senenin karanlık ikliminden çıkmak için atacağı ilk adımlardan biri genel af olmalıdır.
NORMALLEŞME VE HUKUK İHTİYACI HAD SAFHADA
Piyasa bunu normalleşme yolundaki ilk adım olarak mütalaa edecektir. Hukuk ve demokrasiden uzaklaşılması en büyük darbeyi ekonomiye vurmuştu.
Hukuk devleti rotasına dönüleceğine dair atılacak ilk adım TL üzerindeki baskıyı bir nebze azaltabilir. El konulan şirketlerin esas sahiplerine iadesi de af adımı ile beraber atılmalı.
Devlet her zaviyeden darboğaza girmiştir. Siyasetçiler bu hakikati artık görmeli.
Vehimlerden ibaret beyanları hüccet gibi kabul edip insanları, grupları, camiaları yaftalamaktan vazgeçmeliler.
ALMANLARIN SEÇİM ANKETİ NE DİYOR?
Alman finans devlerinden biri her seçimden evvel Türkiye anketi yaptırır. O anketlerin isabet oranı hayli yüksektir.
Duyduğum doğru ise seçime günler kala herşey bıçak sırtında. Anketten çıkan neticeye göre 24 Haziran’da Recep Tayyip Erdoğan için de muhalefet için de kolay bir seçim olmayacak. Ekonomiden memnun olmadıklarını beyan etmiş ankete katılanlar.
Açıklanan diğer anketler de gösteriyor ki seçmen ekonomik krizin derinleşmesinden endişe ediyor. Kriz en fazla iktidara rey kaybettirir.
Hasıl-ı kelam bu hafta ve akabindeki hafta herkes için kritik.
AKTÖRLER DEĞİŞEBİLİR
Bu saatten sonra her beyanatın, her hâdisenin 24 Haziran’da bir karşılığı olacak.
Ne Türkiye erken seçim kararının alındığı 18 Nisan’daki Türkiye ne de Erdoğan o günkü Erdoğan. Şartlar çok süratli değişiyor.
Hile ve hırsızlıklara müsaade edilmeze 24 Haziran Türkiye’de siyaset vitrinin tamamen değişmesi ile neticelenebilir.
Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’de 20 senelik tahtını Ali Koç’a ağır bir seçim mağlubiyeti ile bıraktı. Değişim bir ihtiyaç haline gelmişse, iktisadî ve içtimaî dinamikler devreye girer…
Değişimin önüne set çektiği halde muvaffak olmuş tek bir kimse yok tarihte.
‘Olmaz’ denilenlerin bile olabileceği bir zaman dilimine girildi.
Türkiye krizleri kadar krizlerden çıkışları ile de çok konuşulan bir memlekettir.
Bunu kimse hatırdan çıkarmamalı…
[Semih Ardıç] 4.6.2018 [TR724]
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ‘formül değişikliği’ dediği masa başı müdahalelerden biri olmazsa enflasyonun mayıs sonu itibarıyla yüzde 12’nin üzerine çıkması sürpriz olmaz.
BORÇ VERENLER REEL FAİZE BAKACAK
Enflasyon artışı Türkiye’ye borç veren bankalar için reel faiz marjının daralması manasına geliyor ki böyle bir temayül kurun yeniden 4,70 TL’yi geçmesine sebebiyet verebilir.
1 Haziran Cuma Türkiye’de piyasalar kapandığında iki vahim hâdise yaşandı.
Fitch, 25 Türk bankasını müşahede odasına aldığını ve kredi tahsilat riskinin arttığını kaydetti. Uykuları kaçıracak kadar vahim gelişmelerin habercisi bu karar.
Borç krizinin bankaların kapısına dayandığı yatırımcıların kulak kesildiği merkezlerden biri tarafından resmen ilan edilmiş oldu. Bankaların notu en az bir basamak inecek. Tablo daha da bozulursa not indirimi birkaç basamak bile olabilir.
Demek ki artık bankalar için de kredi kaynakları kuruyor. Krediyi daha ağır şartlarda temin edebilecekler.
BORCU BORÇLA ÇEVİREMİYORUZ
Bankaların toplam 180 milyar dolar borcunun 120 milyar dolarının son 12 ayda biriktiği belirtiliyor ki bu tablo bankaların borcu borçla çeviremediğini gözler önüne seriyor.
Ülker, Doğuş, Gama ve ICTAŞ gibi büyük holdinglerin 20 milyar dolar krediyi tehir ettirmesi ya da bunun için müzakere masasına oturması hayra alamet değildi.
Çığ gibi büyüyor döviz borçları. Eninde sonunda bankaların bilançolarını vuracak bu kadar yüksek döviz borcu.
Reel sektörün 230 milyar dolar açığı var. Türkiye yeni not artışına hava ve su kadar muhtaç iken not indirimi için peş peşe mesaj verilmesi olabilecek en vahim gelişmedir.
MOODY’S TÜRKİYE’NİN NOTUNU YİNE İNDİRECEK
Fitch’in hemen akabinde Moody’s Türkiye’nin kredi notunu negatif izlemeye aldığını açıkladı.
8 Mart’ta Türkiye’nin notunu Bangladeş, Vietnam ve Arnavutluk ile aynı seviyeye indiren Moody’s’in beyanatı gösteriyor ki üç ayda göstergeler daha da bozuldu.
Türkiye ekonomisi toparlanmak bir tarafa hızla duvara doğru ilerliyor.
Başbakan ve bakanların Fitch ve Moody’s’i tahkir etmesi ancak kendilerini rahatlatır. Türkiye’ye borç vermek ya da Borsa İstanbul’dan hisse seneti almak isteyen her yatırımcı evvela kredi derecelendirme kuruluşlarının raporlarına bakıyor.
‘Yatırım yapılabilir’ notunu kaybedeli çok olan Türkiye’nin bu not indirimleri yüzünden nasıl bir borç krizine girdiği ayan beyan ortada iken hâlâ akla ziyan tevillerde bulunmanın kime, ne faydası var?
ŞİMŞEK’İN VERDİĞİ SÖZ TUTULACAK MI?
Enflasyon verisinin ne olacağı ve piyasanın buna vereceği tepki bu haftanın seyrini belirleyecek.
Yatırımcılar, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in Londra’ya yaptığı özür ziyaretinde dile getirdiği ‘enflasyon artışı kadar faiz artışı olacak’ taahhütüne ne kadar riayet edileceğini de takip edecek.
Bunun için de 7 Haziran’da Merkez Bankası’ndan çıkacak karara bakacaklardır.
Türkiye’nin göstergeleri acil iniş yapmayı icap ettirecek kadar alarm verirken hamaset adı altında yalan söylemek, rakamlar iyi ise Türkçe, menfi ise İngilizce tweet atmak endişeyi artırıyor o kadar.
Genel af çıkacağına dair iddialar piyasada da konuşuluyor.
‘Ne olacak TL’nin hali’ başlıklı makalede (http://www.tr724.com/ne-olacak-bu-tlnin-hali/) dikkat çekmeye çalıştığım gibi Türkiye’nin son üç-dört senenin karanlık ikliminden çıkmak için atacağı ilk adımlardan biri genel af olmalıdır.
NORMALLEŞME VE HUKUK İHTİYACI HAD SAFHADA
Piyasa bunu normalleşme yolundaki ilk adım olarak mütalaa edecektir. Hukuk ve demokrasiden uzaklaşılması en büyük darbeyi ekonomiye vurmuştu.
Hukuk devleti rotasına dönüleceğine dair atılacak ilk adım TL üzerindeki baskıyı bir nebze azaltabilir. El konulan şirketlerin esas sahiplerine iadesi de af adımı ile beraber atılmalı.
Devlet her zaviyeden darboğaza girmiştir. Siyasetçiler bu hakikati artık görmeli.
Vehimlerden ibaret beyanları hüccet gibi kabul edip insanları, grupları, camiaları yaftalamaktan vazgeçmeliler.
ALMANLARIN SEÇİM ANKETİ NE DİYOR?
Alman finans devlerinden biri her seçimden evvel Türkiye anketi yaptırır. O anketlerin isabet oranı hayli yüksektir.
Duyduğum doğru ise seçime günler kala herşey bıçak sırtında. Anketten çıkan neticeye göre 24 Haziran’da Recep Tayyip Erdoğan için de muhalefet için de kolay bir seçim olmayacak. Ekonomiden memnun olmadıklarını beyan etmiş ankete katılanlar.
Açıklanan diğer anketler de gösteriyor ki seçmen ekonomik krizin derinleşmesinden endişe ediyor. Kriz en fazla iktidara rey kaybettirir.
Hasıl-ı kelam bu hafta ve akabindeki hafta herkes için kritik.
AKTÖRLER DEĞİŞEBİLİR
Bu saatten sonra her beyanatın, her hâdisenin 24 Haziran’da bir karşılığı olacak.
Ne Türkiye erken seçim kararının alındığı 18 Nisan’daki Türkiye ne de Erdoğan o günkü Erdoğan. Şartlar çok süratli değişiyor.
Hile ve hırsızlıklara müsaade edilmeze 24 Haziran Türkiye’de siyaset vitrinin tamamen değişmesi ile neticelenebilir.
Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’de 20 senelik tahtını Ali Koç’a ağır bir seçim mağlubiyeti ile bıraktı. Değişim bir ihtiyaç haline gelmişse, iktisadî ve içtimaî dinamikler devreye girer…
Değişimin önüne set çektiği halde muvaffak olmuş tek bir kimse yok tarihte.
‘Olmaz’ denilenlerin bile olabileceği bir zaman dilimine girildi.
Türkiye krizleri kadar krizlerden çıkışları ile de çok konuşulan bir memlekettir.
Bunu kimse hatırdan çıkarmamalı…
[Semih Ardıç] 4.6.2018 [TR724]
İnce, Akşener, Demirtaş, Karamollaoğlu ve adaletin “A”sı [Veysel Ayhan]
Söyleminde âdil olmayan, eyleminde âdil olmaz. Bir insan sözlerinde adaletli davranamıyorsa fiillerinde de adaletli davranamaz. Kelimelerde âdil olmayanın davranışları âdil olamaz.
İlk zulüm ve haksızlık, “dil”de başlar.
Âdil insan, karar verirken konuşurken duygularını ve şahsi hesaplarını işe katmaz.
Eylemleri yargılar, kişileri değil.
Âdil insan, bir gemide dokuz masum bir cani varsa o gemiyi batırmaz.
Âdil insan, bir gemide dokuz cani bir masum varsa bile o gemiyi batırmaz.
Âdil insan her adımında ‘acaba adaletsizlik yapar mıyım?’ endişesi taşıdığı için zaten hiç bir zaman gemi batırmaz.
SÖYLEM ZULMÜ
Erdoğan’ın makamına talip dört lider var:
CHP adayı Muharrem İnce,
İyi Parti Lideri Meral Akşener,
HDP adayı Selahattin Demirtaş,
Saadet Partisi adayı Temel Karamollaoğlu.
SÖYLEMLERİNDE ADALET VAR MI?
Bunlarının dördünün de Erdoğan’ın milyonlara baliğ bir kitleye yaptığı zulümlere, cinayetlere, işkencelere, adam kaçırmalara, karşı bir söylemi yok.
Bu zulümleri durdurmaya yönelik bir seçim vaadleri yok.
Bilakis üçü “Biz gelirsek ‘Cemaaatle” daha iyi mücadele ederiz!” Yani yapılan zulmü onaylayıp bir de ötesini vaadetmeye çalışıyorlar. Ötesinde ne varsa artık!
Oysa âdil olmayı düşünseler şöyle diyebilirler:
“Yeter artık! Ev hanımlarının, öğretmenlerin, doktorların, kermes yapanların, yardım toplayanların 15 Temmuz ile ne ilgisi var? Ben başkan olursam bu zulme engel olacağım.”
Bunu diyemiyorlar.
“Yeter artık, sadece amirlerini dinleyen askeri okul öğrencilerine ve erlere müebbet vermek bir zulümdür.”
Diyemiyorlar.
YETER BE! DİYEMİYORLAR
“Yeter be! Ahmet Turan Alkan , Ahmet Altan, Mehmet Altan ve emsali gazetecilerin darbeyle ne ilgisi var. Ben başkan olursan derhal bu hukuksuzlukları önleyeceğim.”
Diyemiyorlar.
“Yüz binlerce KHK mağdurunu 25 Haziran sabahı mesleğine iade edeceğiz.” diyemiyorlar.
Tarihin en seviyesiz ve yalancı Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, işinden edilmiş, tutuklanmış ve haklarında henüz bir yargı kararı bulunmayan KHK’lılara “uyuşturucu taciri, katil, tecavüzcü, banka soyguncusu…” diyor.
Ama muhalefetten bu korkunç iftiraya tek bir itirazı yok.
Hiç bir mağduru savunmuyorlar.
“Aldıkları rüşvetlere dünya alemin şahit olduğu Zafer Çağlayan ve çetesini suç üstü yakalayan, yüzlerce yolsuzluğu deşifre eden polis müdürlerini tahliye edeceğiz.” diyemiyorlar.
Erdoğan’ın korku atmosferi hepsini esir almış.
“Üzerlerinde apaçık şaibe olan ve asla sorgulanmayan Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ı mahkemeye çıkartacağım.” diyemiyorlar.
Aylarca işkence edilip zindanda çürütülen sonra “pardon” denerek beraat ettirilen generalleri savunamıyorlar. Adalet bir yana stratejik olarak da yanlış yapıyorlar. Erdoğan’ın sakızlarını çiğneyerek Erdoğan’a muhalefet edilmez.
Erdoğan’ın üstünde tepindiği ve yelkenlerini şişirdiği 15 Temmuz “kontrollü darbe”sinin üstüne gidemiyorlar. Oysa az kurcalasalar 15 Temmuz’un Saray ve MİT ortak yapı olduğu dımdızlak ortaya çıkacak. Erdoğan’ın kurduğu yalan şatoları bir bir yıkılacak.
5 GÜNLÜK ASKERDEN KUNDAKTAKİ BEBEĞE
Bunu yapamıyorlar. Ve komutanının emrini yerine getiren 5 günlük askerin müebbet almasını rahatça hazmedebiliyorlar.
Alınteriyle kazanılmış on binlerce mülkiyetin gasp edilmesine itiraz etmiyorlar.
Perinçek kadar dahi olup “Mülkiyetin yasalarla teminat altına alınışını” savunamıyorlar.
Mesela bir kadın olarak Meral Akşener hiç bir kadın mağdura destek olmuyor.
“Yahu yeter artık hamile kadınlarla niye uğraşıyorsunuz” diyemiyor.
“Aleni olarak yasaları çiğniyorsunuz, bari 700 bebekli anneyi tahliye edin!” diyemiyor.
Gerçek bir darbe girişiminden yargılanan Albay Dursun Çiçek, 2009’da tutuklandığında avukat kızı da hapse atmak o gün şeytanın bile aklına gelmeyecek bir işti.
Erdoğan yargısı, Şeytan’ın bile yeltenmeyeceği zulümleri yapıyor. Polis müdürlerinin genç kızlarını babalarından dolayı zindana atıyor.
ŞEYTAN ÖTESİ BİR KARAKTERLER
Mesela Şeytan, bebeklere zulüm yapmayı düşünmez. Çünkü bu zulüm, Şeytani emellere hizmet etmez. Bebeklere zulüm yapmak Şeytan ötesi bir karakter gerektirir.
Muhalefetin bu rezilliklere bir itirazı yok. “Bebeklerin zindanda ne işi var?” diyemiyor.
Dini hassasiyeti olduğunu hep ifade eden Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu şu ayeti bilmiyor olabilir mi?
“… bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın.” Maide/8
Bilmiyor olamaz. Ama rahatça milyonlarca masumu zan altında bırakan bir Erdoğan sakızını, “Fetö” iftirasını rahatça kullanabiliyor.
Saadet partisi içinde bulunabilecek 3-5 zanlı yüzünden tüm saadet partililere “Saadet Terör Örgütü” yani “Setö” desem bu tabir âdil olabilir mi?
İyi Parti yönetimindeki bir işkenceciden dolayı milyonlarca İyi partiliye “Meral Terör Örgütü” “Metö” diyebilir miyim?
CHP adayı Muharrem İnce, korumalarının yaptığı bir kabalıktan dolayı özür dileyebilecek centilmenlikte ama Erdoğan’ın zulümlerine itirazı yok.
Hepsi söylemleriyle doğmamış bebekten, seksenlik ihtiyara milyonlarca masum insana “terörist” diyor.
RUHUNU OHAL’E SATMAK
Erdoğan korkusu bilinçlerini esir almış.
Dillerinden adaletsizlik akıyor.
Tek bir mağdura “geçmiş olsun!” diyemiyorlar.
Söylemlerinde “ağaçta sıkışan kedi”, “kuyuya düşen köpek” var. -tabii ki olması gerekir- ama “insan” yok!
“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”, “Masumiyet karinesi” ve “Evrensel hukuk” ilkeleri OHAL ile kalkmış durumda.
Muhalefet OHAL’e itiraz ediyor ama ruhunu ve dilini çoktan OHAL’e satmış durumda.
[Veysel Ayhan] 4.6.2018 [TR724]
İlk zulüm ve haksızlık, “dil”de başlar.
Âdil insan, karar verirken konuşurken duygularını ve şahsi hesaplarını işe katmaz.
Eylemleri yargılar, kişileri değil.
Âdil insan, bir gemide dokuz masum bir cani varsa o gemiyi batırmaz.
Âdil insan, bir gemide dokuz cani bir masum varsa bile o gemiyi batırmaz.
Âdil insan her adımında ‘acaba adaletsizlik yapar mıyım?’ endişesi taşıdığı için zaten hiç bir zaman gemi batırmaz.
SÖYLEM ZULMÜ
Erdoğan’ın makamına talip dört lider var:
CHP adayı Muharrem İnce,
İyi Parti Lideri Meral Akşener,
HDP adayı Selahattin Demirtaş,
Saadet Partisi adayı Temel Karamollaoğlu.
SÖYLEMLERİNDE ADALET VAR MI?
Bunlarının dördünün de Erdoğan’ın milyonlara baliğ bir kitleye yaptığı zulümlere, cinayetlere, işkencelere, adam kaçırmalara, karşı bir söylemi yok.
Bu zulümleri durdurmaya yönelik bir seçim vaadleri yok.
Bilakis üçü “Biz gelirsek ‘Cemaaatle” daha iyi mücadele ederiz!” Yani yapılan zulmü onaylayıp bir de ötesini vaadetmeye çalışıyorlar. Ötesinde ne varsa artık!
Oysa âdil olmayı düşünseler şöyle diyebilirler:
“Yeter artık! Ev hanımlarının, öğretmenlerin, doktorların, kermes yapanların, yardım toplayanların 15 Temmuz ile ne ilgisi var? Ben başkan olursam bu zulme engel olacağım.”
Bunu diyemiyorlar.
“Yeter artık, sadece amirlerini dinleyen askeri okul öğrencilerine ve erlere müebbet vermek bir zulümdür.”
Diyemiyorlar.
YETER BE! DİYEMİYORLAR
“Yeter be! Ahmet Turan Alkan , Ahmet Altan, Mehmet Altan ve emsali gazetecilerin darbeyle ne ilgisi var. Ben başkan olursan derhal bu hukuksuzlukları önleyeceğim.”
Diyemiyorlar.
“Yüz binlerce KHK mağdurunu 25 Haziran sabahı mesleğine iade edeceğiz.” diyemiyorlar.
Tarihin en seviyesiz ve yalancı Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, işinden edilmiş, tutuklanmış ve haklarında henüz bir yargı kararı bulunmayan KHK’lılara “uyuşturucu taciri, katil, tecavüzcü, banka soyguncusu…” diyor.
Ama muhalefetten bu korkunç iftiraya tek bir itirazı yok.
Hiç bir mağduru savunmuyorlar.
“Aldıkları rüşvetlere dünya alemin şahit olduğu Zafer Çağlayan ve çetesini suç üstü yakalayan, yüzlerce yolsuzluğu deşifre eden polis müdürlerini tahliye edeceğiz.” diyemiyorlar.
Erdoğan’ın korku atmosferi hepsini esir almış.
“Üzerlerinde apaçık şaibe olan ve asla sorgulanmayan Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ı mahkemeye çıkartacağım.” diyemiyorlar.
Aylarca işkence edilip zindanda çürütülen sonra “pardon” denerek beraat ettirilen generalleri savunamıyorlar. Adalet bir yana stratejik olarak da yanlış yapıyorlar. Erdoğan’ın sakızlarını çiğneyerek Erdoğan’a muhalefet edilmez.
Erdoğan’ın üstünde tepindiği ve yelkenlerini şişirdiği 15 Temmuz “kontrollü darbe”sinin üstüne gidemiyorlar. Oysa az kurcalasalar 15 Temmuz’un Saray ve MİT ortak yapı olduğu dımdızlak ortaya çıkacak. Erdoğan’ın kurduğu yalan şatoları bir bir yıkılacak.
5 GÜNLÜK ASKERDEN KUNDAKTAKİ BEBEĞE
Bunu yapamıyorlar. Ve komutanının emrini yerine getiren 5 günlük askerin müebbet almasını rahatça hazmedebiliyorlar.
Alınteriyle kazanılmış on binlerce mülkiyetin gasp edilmesine itiraz etmiyorlar.
Perinçek kadar dahi olup “Mülkiyetin yasalarla teminat altına alınışını” savunamıyorlar.
Mesela bir kadın olarak Meral Akşener hiç bir kadın mağdura destek olmuyor.
“Yahu yeter artık hamile kadınlarla niye uğraşıyorsunuz” diyemiyor.
“Aleni olarak yasaları çiğniyorsunuz, bari 700 bebekli anneyi tahliye edin!” diyemiyor.
Gerçek bir darbe girişiminden yargılanan Albay Dursun Çiçek, 2009’da tutuklandığında avukat kızı da hapse atmak o gün şeytanın bile aklına gelmeyecek bir işti.
Erdoğan yargısı, Şeytan’ın bile yeltenmeyeceği zulümleri yapıyor. Polis müdürlerinin genç kızlarını babalarından dolayı zindana atıyor.
ŞEYTAN ÖTESİ BİR KARAKTERLER
Mesela Şeytan, bebeklere zulüm yapmayı düşünmez. Çünkü bu zulüm, Şeytani emellere hizmet etmez. Bebeklere zulüm yapmak Şeytan ötesi bir karakter gerektirir.
Muhalefetin bu rezilliklere bir itirazı yok. “Bebeklerin zindanda ne işi var?” diyemiyor.
Dini hassasiyeti olduğunu hep ifade eden Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu şu ayeti bilmiyor olabilir mi?
“… bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın.” Maide/8
Bilmiyor olamaz. Ama rahatça milyonlarca masumu zan altında bırakan bir Erdoğan sakızını, “Fetö” iftirasını rahatça kullanabiliyor.
Saadet partisi içinde bulunabilecek 3-5 zanlı yüzünden tüm saadet partililere “Saadet Terör Örgütü” yani “Setö” desem bu tabir âdil olabilir mi?
İyi Parti yönetimindeki bir işkenceciden dolayı milyonlarca İyi partiliye “Meral Terör Örgütü” “Metö” diyebilir miyim?
CHP adayı Muharrem İnce, korumalarının yaptığı bir kabalıktan dolayı özür dileyebilecek centilmenlikte ama Erdoğan’ın zulümlerine itirazı yok.
Hepsi söylemleriyle doğmamış bebekten, seksenlik ihtiyara milyonlarca masum insana “terörist” diyor.
RUHUNU OHAL’E SATMAK
Erdoğan korkusu bilinçlerini esir almış.
Dillerinden adaletsizlik akıyor.
Tek bir mağdura “geçmiş olsun!” diyemiyorlar.
Söylemlerinde “ağaçta sıkışan kedi”, “kuyuya düşen köpek” var. -tabii ki olması gerekir- ama “insan” yok!
“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”, “Masumiyet karinesi” ve “Evrensel hukuk” ilkeleri OHAL ile kalkmış durumda.
Muhalefet OHAL’e itiraz ediyor ama ruhunu ve dilini çoktan OHAL’e satmış durumda.
[Veysel Ayhan] 4.6.2018 [TR724]
Siyasetin dine müdahalesi [Ahmet Kurucan]
Geçen haftaya damgasını vuran iki hadiseyi birer cümle ile aktarıp tahlilime geçeceğim. Ahmet Maranki 24 Haziran seçimlerinde AKP’nin başarılı olamaması durumunda Belgrad ormanlarında gömülü silahları çıkartacaklarını söylemiş.
İkincisi ise; sosyal medyada “Yok artık!” veya “Yuh artık” başlıkları tepki gören AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Ataş’ın bir iftar yemeğinde söylediği şu sözler: “Erdoğan’ı bu ülkede başkan yapmadan bize uyku haramdır. Bize çoluk çocuğumuz, ailemiz haramdır. Eşimiz dostumuz haramdır.”
“Bizim partimize oy vermeyenler patates dinindendir”, “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış lider” gibi sözleri yakın geçmişten hatırladığım için hiç şaşırmadım. Daha ötesini de diyebilirler. Söylemlerini eyleme geçirseler, söz gelimi gömülü olduğunu söyledikleri silahları çıkartıp ortalığı ateşe verseler ya da Erdoğan başkan oluncaya kadar uyumasalar, eşleri ile aynı yatağa girmeseler, çoluk-çocukları, anne-babaları, eş ve dostları ile münasebeti kesseler yine şaşırmam. Tabii ne kadar ve nereye kadar onu kestiremem; hukuk ne zaman devreye girer, fıtratla savaşmaya giden bu yolun neresinden geriye dönerler bilemem ama en azından düşüncelerini eyleme dökebilirler. En büyük delilim; yaptıklarıdır. Kendi sloganları ile yaptıkları yapacaklarının en büyük delilidir. Neden?
Can alıcı sorunun cevabına geçmeden önce bu iki örnekte yer alan davranış biçiminin adını koyalım; fanatizm. Fanatizm, “Bir kimseye veya bir şeye aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlılık” diye tarif edilir. Psikologlar kişilik bozukluğu olarak tanımlıyor fanatizmi. Türkçemizde bunu en iyi karşılayan deyim her halde bağnazlık ve taassup olsa gerek. Otoriter toplumların genel özelliği aynı zamanda. İnandığı kişiden başka hiçbir şeyi gözü görmeyen bir insan tipi düşünün; işte bu o. Körü körüne bağlılık. O kişi hakkındaki muhalif her düşünceye tahammülsüzlük. Gerçekten ve hakikatten kopuk sanal bir dünya. Sadece fikri, zihni ve kalbi düzeyde kalan tahammülsüzlük olsa iyi; bunu bir adım daha ileri götürüp muhalifinin başını ezme, gerekirse yok etme gibi eylemlere kadar insanı sürükleyebilecek adeta inanca dönüşmüş bir kabul fanatizm. Yukarıdaki alıntıları isterseniz bu izahları da aklınızda tutarak bir daha okuyun.
Neden?
Bir kişinin, bir kitlenin veya bir toplumun bu hale sürüklenmesinin altında elbette birçok neden vardır. Ben ilgi alanım açısından sadece bir tanesine işaret edeceğim; siyasetin dine müdahalesi. Son dönemlerde İslam dünyasının yetiştirdiği en çaplı entelektüellerden biri olan Muhammed Cabiri’nin bir sözüyle başlayayım. O der ki: “Siyaset, dine inanç düzeyinde müdahale ettiği zaman fanatizm inanç alanında; şeriat/hukuk düzeyinde müdahale ettiğinde ise şeriat/hukuk alanında meydana gelir.” Ne yazık ki Türkiye’de 16 yıllık AKP iktidarı boyunca ikisi de oldu, olmaya da devam ediyor.
Diyanet işleri Başkanlığının almış olduğu pozisyon ortada
İnanç düzleminde oldu. Kemik taban dedikleri kitlede bunun nice tezahürlerini görüyoruz. Havuz medyasında yazılı ve görsel olarak her gün çarşaf çarşaf yayınlanan haberler, yorumlar, programlar bunun göstergesi. Diyanet işleri Başkanlığının almış olduğu pozisyon ortada. İstisnalar tabii ki hariç parti ve devlet müftüleri haline gelen İlahiyat akademisinin yazdıkları ve konuştukları herkesin malumu. Şeriat/hukuk düzeyinde oldu. Doğu Perinçek’in sözüyle “siyasi iktidarın köpeği” haline gelen ve getirilen hukuk ile yüz binlerce insan işinden, eşinden, aşından ve en önemlisi özgürlüğünden oldu ve hala olmaya da devam ediyor.
Bir kez daha neden diyelim sözün burasında. Cevabım yine aynı; zihniyet. Müslüman siyasi aklının oluşumuna bakmak lazım bu tabloyu anlamak için. Cabiri bu açıdan önemli biri isim. ”Çağdaş Arap-İslam Düşüncesinden Yeniden Yapılanma” kitabında bir manada özetini sunduğu dört ayrı eserinde ele aldığı konu bu zihniyet meselesi. Arap İslam aklının, öğelerine ayıracak olursak siyasal, kültürel ve ahlaki aklın oluşumunu incelediği devasa eserlerden bahsediyorum.
Cemel, Sıffin, Harura, Nehrevan, Kerbela’nın etkileri
Evet onun da dediği gibi Harici ,Zahiri, Selefi, Cebriye, Mutezile ve bu ekollerle mukayese edildiğinde daha orta bir çizgide duran Maturidi ve Eş’ari’nin ortaya çıkışında siyasi hayatın rolü en öndedir. Başka bir ifadeyle şimdilerde çokları tarafından sırf kelamî, felsefî hatta tasavvufî tartışmalar, müzakereler gibi görülen düşüncelerin oluşumunda devrin siyasi hadiseleri birince derecede etkendir. “Kur’an mahluktur” veya ”mahluk değildir” sözü ile tarihe mal olan iki zıt düşünce bile aslında kelamî değil siyasi düşüncenin ve tavır alışın üretmiş olduğu bir slogandır. Kaldı ki işte bu siyasi tavır alışlar Mihne dönemindeki hadiselerin de özünü oluşturmuştur ve bu hadiseler inanç alanındaki fanatizmin şeriata yansımasından ibarettir. Emeviler ve hemen peşi sıra Abbasiler döneminde yapılan ve ardı arkası kesilmeyen zulümlerin arkasında bu fanatizm vardır. Maalesef İslam’ın çok erken dönemlerinde yaşanan Cemel, Sıffin, Harura, Nehrevan, Kerbela gibi iç savaş nitelemesini hak kazanan hadiselerin meydana getirdiği toplumsal çaptaki travma sözünü etmeye çalıştığımız ikili fanatizmi doğurmuştur.
Sadece onu mu? Hayır siyasi istibdat, doktrindeki nitelemesi ile hilafetin saltanata dönüşmesi bu sürecin en önemli ürünüdür. Kur’anî temeller ve devlet başkanı olarak Hz. Peygamber(sas) pratiği üzerine kurulması gereken siyaset felsefesinin ve yönetim modelinin oluşmaması, oluşamamasının altından yatan en önemli nedenlerden biri budur. “Hilafet, imamet” tartışmaları ile başlayan iş, öyle ileri safhalara gitmiştir ki “Kim benim üzerime kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın” hadisine rağmen hadis uydurmacılığına kadar uzanmıştır. Düşünün, Hz. Peygamberi almış olduğu siyasi pozisyonuna göre konuşturma. Ne kadar korkunç! Ama olmuş ve yaşanmış bu hadiseler. Fanatizm işte böyle bir şey. Dolayısıyla yazının başında vermiş olduğum örnekleri çok görmemek lazım. Bu zihniyet dünyanın her yerinden aynı sonuçları doğurur. Hele bir de alıcısı varsa. Hele bir de teşvik görüyorsa.
Din bunun neresinde?
Şu soruyu sorabilirsiniz; aslında bunların hepsi son tahlilde siyaseti ilgilendiren hadiseler. Din bunun neresinde? Ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Din bunun tam da merkezinde. Özü, mahiyeti ve kapsamı itibariyle siyasi olan bu tartışmalar din şemsiyesi altında yapılıyor ve siyaset dine müdahil oluyor, onu şekillendiriyor. Efendimizin (sas) hem Peygamber hem de devlet başkanı olması arasındaki fark, fark edilmiyor, edilemiyor. Edenler de gücü ve iktidarı kaybetmek istemedikleri için Hz. Peygamber’i daha da kötüsü Kur’an’ı kendi menfaatleri istikametinde konuşturuyor. Sultanların alimi olmayı tercih etmiş ulemanın bu bağlamda oynamış olduğu rol inkâr edilemez.
İdeolojinin teolojiye müdahalesi veya onu şekillendirmesi denebilir mi buna? Elbette. Ötesi de söylenebilir; ideolojinin hukuka müdahalesi. Farklı bir zaviyeden bakarsanız, tersi de doğrudur bunun; teolojinin ideolojiye ve hukuka müdahalesi veya hukukun ideolojiye ve teolojiye müdahalesi. İşin özü, bunlar arasında diyalektik bir ilişki vardır. Nitekim Kur’an’ın nüzulü döneminde vardı bu üçü arasındaki ilişki. Günümüze gelinceye kadar geçen 14 asırda da vardı; şimdi de var ve yarın da var olacak. Bundan kaçış yok. Hatta olması gereken de bu. Bütün zaman, mekân ve insanlara hitap etme başka türlü olmaz ve olamaz zaten. Yeter ki sabiteler yerlerinde sabit kalsın.
Pekâlâ çözüm ne?
Kısa vadede çözümü yok bu işin. Uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç var. Onun için başlangıçta şaşırmadım dediğim cinsten hadiseleri, günde on ayrı örnekle yaşasak yine şaşırmam. Nitekim tam da bu yazıyı kaleme aldığım gün sosyal medyaya iki haber daha düştü. İlki camide verilen parti iftarı. İkincisi ise bir TV programında “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayetini iktidarı kaybetme adına düştüğü her sıkıntıdan bir şekilde kurtulan Erdoğan’a haml edip, Kur’an’da ona işaret yorumunu yapma. Nitekim “Erdoğan peygamberdir, Kur’an ona nazil olmuştur” demeye az kaldı başlığı ile verilmiş bu haber ki bunu da deseler inanın yine şaşırmam. Ana akım İslami düşünce içinden çıkmış ve liderlerine haşa peygamber hatta ilah diyen gruplar yok mu tarihte ve günümüzde?
Keşke Merhum Cabiri’nin Arap aklı için yapmış olduğu böylesi kapsamlı bir çalışma Türk aklının oluşumu adına da yapılsa. Bu çalışmada Türklerin İslam ile kesiştiği yerden itibaren birçok ortak noktanın olduğu kendiliğinden açığa çıkacak. Dolayısıyla Cabiri’nin bu devasa eserleri ile zaten yolun yarısı kat edilmiş durumda.
Ne getirecek bu çalışma bize?
Öncelikle dün ve bugün yanı Karahan’lılardan Selçuklu’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’si ve özellikle 16 yıllık AKP iktidarının söylem ve eylemlerini zihni arka plan açısından daha iyi anlama imkanına kavuşacağız. İkincisi; bu zihniyetin doğurmuş olduğu sorunlarını ortadan kaldırmak için inşa edilecek yeni zihniyetin yapı taşlarını Batı demokrasisinin tecrübelerini de ilave ederek kurma imkanına kavuşacağız. Aksi halde “Bu düzen böyle gelmiş böyle gider.” 16 yıl değil 160 yıl da geçse, AKP gitse yerine başkaları da gelse netice itibariyle değişen hiçbir şey olmayacaktır. Halk tabiriyle söyleyeyim; “Ha Ali Veli, ha Veli Ali.” Kehanet değil bu dediklerim. Perşembe’nin gelişini Çarşamba’dan değil Pazartesi’nden haber verme. Tarih boyunca yaşadıklarımız yaşayacaklarımızın delilidir. Tabii ki zihniyet değişmediği sürece.
[Ahmet Kurucan] 4.6.2018 [TR724]
İkincisi ise; sosyal medyada “Yok artık!” veya “Yuh artık” başlıkları tepki gören AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Ataş’ın bir iftar yemeğinde söylediği şu sözler: “Erdoğan’ı bu ülkede başkan yapmadan bize uyku haramdır. Bize çoluk çocuğumuz, ailemiz haramdır. Eşimiz dostumuz haramdır.”
“Bizim partimize oy vermeyenler patates dinindendir”, “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış lider” gibi sözleri yakın geçmişten hatırladığım için hiç şaşırmadım. Daha ötesini de diyebilirler. Söylemlerini eyleme geçirseler, söz gelimi gömülü olduğunu söyledikleri silahları çıkartıp ortalığı ateşe verseler ya da Erdoğan başkan oluncaya kadar uyumasalar, eşleri ile aynı yatağa girmeseler, çoluk-çocukları, anne-babaları, eş ve dostları ile münasebeti kesseler yine şaşırmam. Tabii ne kadar ve nereye kadar onu kestiremem; hukuk ne zaman devreye girer, fıtratla savaşmaya giden bu yolun neresinden geriye dönerler bilemem ama en azından düşüncelerini eyleme dökebilirler. En büyük delilim; yaptıklarıdır. Kendi sloganları ile yaptıkları yapacaklarının en büyük delilidir. Neden?
Can alıcı sorunun cevabına geçmeden önce bu iki örnekte yer alan davranış biçiminin adını koyalım; fanatizm. Fanatizm, “Bir kimseye veya bir şeye aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlılık” diye tarif edilir. Psikologlar kişilik bozukluğu olarak tanımlıyor fanatizmi. Türkçemizde bunu en iyi karşılayan deyim her halde bağnazlık ve taassup olsa gerek. Otoriter toplumların genel özelliği aynı zamanda. İnandığı kişiden başka hiçbir şeyi gözü görmeyen bir insan tipi düşünün; işte bu o. Körü körüne bağlılık. O kişi hakkındaki muhalif her düşünceye tahammülsüzlük. Gerçekten ve hakikatten kopuk sanal bir dünya. Sadece fikri, zihni ve kalbi düzeyde kalan tahammülsüzlük olsa iyi; bunu bir adım daha ileri götürüp muhalifinin başını ezme, gerekirse yok etme gibi eylemlere kadar insanı sürükleyebilecek adeta inanca dönüşmüş bir kabul fanatizm. Yukarıdaki alıntıları isterseniz bu izahları da aklınızda tutarak bir daha okuyun.
Neden?
Bir kişinin, bir kitlenin veya bir toplumun bu hale sürüklenmesinin altında elbette birçok neden vardır. Ben ilgi alanım açısından sadece bir tanesine işaret edeceğim; siyasetin dine müdahalesi. Son dönemlerde İslam dünyasının yetiştirdiği en çaplı entelektüellerden biri olan Muhammed Cabiri’nin bir sözüyle başlayayım. O der ki: “Siyaset, dine inanç düzeyinde müdahale ettiği zaman fanatizm inanç alanında; şeriat/hukuk düzeyinde müdahale ettiğinde ise şeriat/hukuk alanında meydana gelir.” Ne yazık ki Türkiye’de 16 yıllık AKP iktidarı boyunca ikisi de oldu, olmaya da devam ediyor.
Diyanet işleri Başkanlığının almış olduğu pozisyon ortada
İnanç düzleminde oldu. Kemik taban dedikleri kitlede bunun nice tezahürlerini görüyoruz. Havuz medyasında yazılı ve görsel olarak her gün çarşaf çarşaf yayınlanan haberler, yorumlar, programlar bunun göstergesi. Diyanet işleri Başkanlığının almış olduğu pozisyon ortada. İstisnalar tabii ki hariç parti ve devlet müftüleri haline gelen İlahiyat akademisinin yazdıkları ve konuştukları herkesin malumu. Şeriat/hukuk düzeyinde oldu. Doğu Perinçek’in sözüyle “siyasi iktidarın köpeği” haline gelen ve getirilen hukuk ile yüz binlerce insan işinden, eşinden, aşından ve en önemlisi özgürlüğünden oldu ve hala olmaya da devam ediyor.
Bir kez daha neden diyelim sözün burasında. Cevabım yine aynı; zihniyet. Müslüman siyasi aklının oluşumuna bakmak lazım bu tabloyu anlamak için. Cabiri bu açıdan önemli biri isim. ”Çağdaş Arap-İslam Düşüncesinden Yeniden Yapılanma” kitabında bir manada özetini sunduğu dört ayrı eserinde ele aldığı konu bu zihniyet meselesi. Arap İslam aklının, öğelerine ayıracak olursak siyasal, kültürel ve ahlaki aklın oluşumunu incelediği devasa eserlerden bahsediyorum.
Cemel, Sıffin, Harura, Nehrevan, Kerbela’nın etkileri
Evet onun da dediği gibi Harici ,Zahiri, Selefi, Cebriye, Mutezile ve bu ekollerle mukayese edildiğinde daha orta bir çizgide duran Maturidi ve Eş’ari’nin ortaya çıkışında siyasi hayatın rolü en öndedir. Başka bir ifadeyle şimdilerde çokları tarafından sırf kelamî, felsefî hatta tasavvufî tartışmalar, müzakereler gibi görülen düşüncelerin oluşumunda devrin siyasi hadiseleri birince derecede etkendir. “Kur’an mahluktur” veya ”mahluk değildir” sözü ile tarihe mal olan iki zıt düşünce bile aslında kelamî değil siyasi düşüncenin ve tavır alışın üretmiş olduğu bir slogandır. Kaldı ki işte bu siyasi tavır alışlar Mihne dönemindeki hadiselerin de özünü oluşturmuştur ve bu hadiseler inanç alanındaki fanatizmin şeriata yansımasından ibarettir. Emeviler ve hemen peşi sıra Abbasiler döneminde yapılan ve ardı arkası kesilmeyen zulümlerin arkasında bu fanatizm vardır. Maalesef İslam’ın çok erken dönemlerinde yaşanan Cemel, Sıffin, Harura, Nehrevan, Kerbela gibi iç savaş nitelemesini hak kazanan hadiselerin meydana getirdiği toplumsal çaptaki travma sözünü etmeye çalıştığımız ikili fanatizmi doğurmuştur.
Sadece onu mu? Hayır siyasi istibdat, doktrindeki nitelemesi ile hilafetin saltanata dönüşmesi bu sürecin en önemli ürünüdür. Kur’anî temeller ve devlet başkanı olarak Hz. Peygamber(sas) pratiği üzerine kurulması gereken siyaset felsefesinin ve yönetim modelinin oluşmaması, oluşamamasının altından yatan en önemli nedenlerden biri budur. “Hilafet, imamet” tartışmaları ile başlayan iş, öyle ileri safhalara gitmiştir ki “Kim benim üzerime kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın” hadisine rağmen hadis uydurmacılığına kadar uzanmıştır. Düşünün, Hz. Peygamberi almış olduğu siyasi pozisyonuna göre konuşturma. Ne kadar korkunç! Ama olmuş ve yaşanmış bu hadiseler. Fanatizm işte böyle bir şey. Dolayısıyla yazının başında vermiş olduğum örnekleri çok görmemek lazım. Bu zihniyet dünyanın her yerinden aynı sonuçları doğurur. Hele bir de alıcısı varsa. Hele bir de teşvik görüyorsa.
Din bunun neresinde?
Şu soruyu sorabilirsiniz; aslında bunların hepsi son tahlilde siyaseti ilgilendiren hadiseler. Din bunun neresinde? Ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Din bunun tam da merkezinde. Özü, mahiyeti ve kapsamı itibariyle siyasi olan bu tartışmalar din şemsiyesi altında yapılıyor ve siyaset dine müdahil oluyor, onu şekillendiriyor. Efendimizin (sas) hem Peygamber hem de devlet başkanı olması arasındaki fark, fark edilmiyor, edilemiyor. Edenler de gücü ve iktidarı kaybetmek istemedikleri için Hz. Peygamber’i daha da kötüsü Kur’an’ı kendi menfaatleri istikametinde konuşturuyor. Sultanların alimi olmayı tercih etmiş ulemanın bu bağlamda oynamış olduğu rol inkâr edilemez.
İdeolojinin teolojiye müdahalesi veya onu şekillendirmesi denebilir mi buna? Elbette. Ötesi de söylenebilir; ideolojinin hukuka müdahalesi. Farklı bir zaviyeden bakarsanız, tersi de doğrudur bunun; teolojinin ideolojiye ve hukuka müdahalesi veya hukukun ideolojiye ve teolojiye müdahalesi. İşin özü, bunlar arasında diyalektik bir ilişki vardır. Nitekim Kur’an’ın nüzulü döneminde vardı bu üçü arasındaki ilişki. Günümüze gelinceye kadar geçen 14 asırda da vardı; şimdi de var ve yarın da var olacak. Bundan kaçış yok. Hatta olması gereken de bu. Bütün zaman, mekân ve insanlara hitap etme başka türlü olmaz ve olamaz zaten. Yeter ki sabiteler yerlerinde sabit kalsın.
Pekâlâ çözüm ne?
Kısa vadede çözümü yok bu işin. Uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç var. Onun için başlangıçta şaşırmadım dediğim cinsten hadiseleri, günde on ayrı örnekle yaşasak yine şaşırmam. Nitekim tam da bu yazıyı kaleme aldığım gün sosyal medyaya iki haber daha düştü. İlki camide verilen parti iftarı. İkincisi ise bir TV programında “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayetini iktidarı kaybetme adına düştüğü her sıkıntıdan bir şekilde kurtulan Erdoğan’a haml edip, Kur’an’da ona işaret yorumunu yapma. Nitekim “Erdoğan peygamberdir, Kur’an ona nazil olmuştur” demeye az kaldı başlığı ile verilmiş bu haber ki bunu da deseler inanın yine şaşırmam. Ana akım İslami düşünce içinden çıkmış ve liderlerine haşa peygamber hatta ilah diyen gruplar yok mu tarihte ve günümüzde?
Keşke Merhum Cabiri’nin Arap aklı için yapmış olduğu böylesi kapsamlı bir çalışma Türk aklının oluşumu adına da yapılsa. Bu çalışmada Türklerin İslam ile kesiştiği yerden itibaren birçok ortak noktanın olduğu kendiliğinden açığa çıkacak. Dolayısıyla Cabiri’nin bu devasa eserleri ile zaten yolun yarısı kat edilmiş durumda.
Ne getirecek bu çalışma bize?
Öncelikle dün ve bugün yanı Karahan’lılardan Selçuklu’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’si ve özellikle 16 yıllık AKP iktidarının söylem ve eylemlerini zihni arka plan açısından daha iyi anlama imkanına kavuşacağız. İkincisi; bu zihniyetin doğurmuş olduğu sorunlarını ortadan kaldırmak için inşa edilecek yeni zihniyetin yapı taşlarını Batı demokrasisinin tecrübelerini de ilave ederek kurma imkanına kavuşacağız. Aksi halde “Bu düzen böyle gelmiş böyle gider.” 16 yıl değil 160 yıl da geçse, AKP gitse yerine başkaları da gelse netice itibariyle değişen hiçbir şey olmayacaktır. Halk tabiriyle söyleyeyim; “Ha Ali Veli, ha Veli Ali.” Kehanet değil bu dediklerim. Perşembe’nin gelişini Çarşamba’dan değil Pazartesi’nden haber verme. Tarih boyunca yaşadıklarımız yaşayacaklarımızın delilidir. Tabii ki zihniyet değişmediği sürece.
[Ahmet Kurucan] 4.6.2018 [TR724]
Panda yuva yapmış söğüt dalına! [Naci Karadağ]
Enteresan hayvandır mandalar. Tarım Ansiklopedisi onu tarif ederken; “Ne bulsa yer, kaygısızca tüketir” cümlesini kullanıyor.
Önüne geleni ayırt etmeden tüketen hayvandır kendileri. İridir ve hantaldır. Bu sebeple bir dönem estetiğe hiç önem vermeyen Mercedes kasalarına “Manda Kasa” denirdi. İri, sağlam ama hantal… Makam aracı olarak yakın tarihe kadar kullanılırlardı ama artık S Classe tercih ediliyor!
Kültürümüze yerleşmiştir “manda” kelimesi.
‘Manda gibi yiyor’ deriz örneğin.
‘Manda gibi yayıldı’ ya da…
Şarkılar ve türkülerimiz vardır içinden manda geçen.
Bize çok komik gelir, gülüncümüze gider. Saçma sapan bulduklarımız vardır.
Bunlardan biridir işte “Manda yuva yapmış söğüt dalına” isimli türkümüz.
Oysa tahmin ettiğimizden çok fazla derin anlamı ve göndermeleri olan, belki de tarihin yazılmış en zeki ve anlamlı türküsüdür.
Şarkı Osmanlı’nın en parlak döneminde yazılmıştır.
Devlet son derece güçlü ve büyüktür. Beylikler ile yönetilmektedir. Bu beyliklerin çoğu devletin üzerinde yük ve kimileri halkın tepesine binmiş, boğazına çökmüştür.
Kastamonu civarının beyi ise bunların en zalimlerinden biridir.
Üstelik en ufak bir eleştiriyi bile yasaklamıştır. Köy kahvesinde, harman yerinde, camide bey aleyhine tek cümle eden zindana atılmaktadır.
Sanatçılar ise bu durumu sadece şarkı ve türkülerle, teşbihlerle eleştirebilirler.
İşte bu türkü, o dönem son derece popüler olmuş ve Saray’ın dikkatini çekecek, Kastamonu Bey’in sürgün ettirebilecek güce ulaşmıştır.
“Sabahleyin erken çifte giderken
Öküzüm torbadan düştü gördün mü?”
Manda olacak bireyin, yani beyin ana rahmine düşüşünü anlatır bu satırlar…
Ancak esas sağlam vuruş söğüt dalına yuva yapması ve kerimesinin elden gitmesidir.
Beylikler mandaya benzetiler Osmanlı’da.
Önüne geleni tüketmiş ve irileşmiştir beylikler.
Söğüt ise malum; Osmanlı’yı temsil eder.
Ne ki çok yumuşaktır bu güçlü ağacın dalı. Asıldığın anda kopar. İşte bu ağacın dalına yerleşmiştir mandalar. Yani beylikler.
Bir çoban ise Kastamonu Beyi’nin kızını kaçırmıştır.
Yavrusunu sinek, yani çoban kapmış duydun mu der ozan…
Her satırı bambaşka bir katmanda apayrı göndermeler içeren enfes bir türkü anlayacağınız.
İbrahim Kahveci iktidara yakın olan belki de çok az vicdanı kalmış birkaç isimden biri.
Diğerleri gibi ölümüne Saray ve Erdoğan silahşörlüğü yapmaz hiçbir zaman.
Erdoğan ne derse onu savunmak için kırk dereden su getirdiğine şahit olmadım hiç.
Hani cüceler ülkesinde iç güveysinden hallice orta boy bir damat diyebiliriz sevgili Kahveci’ye.
Önceki gün bir yazı yazdı Kahveci.
Kendisi ekonomi alanında yazar.
Artık nezaketten mi, yoksa Osmanoğulları’nın beylerbeyi dönemindeki ozanlar gibi “başıma bir şey gelmesin” kaygısıyla mı bilinmez, odağı biraz değiştirerek, hakikati biraz bükerek yaptı bunu.
Çok haklı tespitleri, özneyi kaydırarak yapmış olsa da, yazabilecek cesarette olması alkışlanacak bir davranış. İktidar medyasında bunun zerresini görebilmek artık mümkün değil.
Son derece çarpıcı tespitlerin özü şu; “Ankara yani devlet o kadar büyüdü ve şişmanladı ki, artık doyuramıyoruz ve azgın iştahı ülkeyi bitirme noktasına getirdi!”
İbrahim Kahveci’nin yazısının önemli bölümlerinde minik bir değişiklik yaparak sizinle paylaşacağım. Sadece “Ankara” ya da “Devlet” gördüğüm yere “Saray” kelimesini koyacağım.
Buyurun beraber bakalım yazıya:
“Bakınız sarayın bütçe disiplini kayboluyor. İkili açık vermemek için, cari açık kapanmayacağına göre bütçe açığı kapatılacak. Bu şart.”
“2002 yılında bütçe gideri de 120 milyar liraydı. Bu paranın 52 milyar lirası faize, 68 milyar lirası da devlet (O zaman Saray yoktu çünkü) idaresine harcanıyordu. Bütçe gelirlerinin yüzde 85’i ile devlet idare ediliyordu. (Eksik idare de diyebiliriz)
2017 yılında Saray idaresi için Milletten 630 milyar lira gelir topladı. Bu paranın 57 milyar lirası faize giderken, kalan 621 milyar TL Saray idaresi için harcandı.”
2002 yılında 68 milyar TL.
2017 yılında 621 milyar TL.
“Kısaca hangi hesabı yaparsak yapalım Saray çok vergi alıyor ve çok harcıyor. Aslında Saray sadece çok vergi almıyor; vergi dışında da ne varsa satıyor ve kendine gelir yazıyor.
Saray o kadar şişmanladı ki, artık ona para yetişmiyor. GSYH hesaplarını revize ediyor ama her nedense vergi dilimlerini revize edemiyor. Vatandaş lehine vergi politikası uygulanamıyor.
Bugün köprüleri, otoyolları, şehir hastanelerini vs vs kamu projelerini özel sektöre para yok diye yaptırıyoruz. Oysa Saray o kadar çok para topluyor ki; tasarruf aklına gelmediği için para yok diyoruz.
İşte son kapı önümüzde.
16 Nisan referandum sonrası büyük vergi paketleri geldi. Şimdi daha zor durumdayız. Ama kimseden ses çıkmıyor. Herkes acı günleri bekliyor.
Oysa çözümü hafifletebiliriz:
Mesela Saray’ı küçültebiliriz.
Mesela Saray’da israfı önleyebiliriz.
https://www.youtube.com/watch?v=Z_zNAmm_O9Y
Mesela Saray’ın giderlerini azaltabiliriz.
İşte bu nokta çok önemli.
Bu seçimin ardından Saray zayıflamaz ise Millet zayıflayacak.
Tercih bizim. Bakalım hangisini seçeceğiz.”
Kahvecinin yazısı böyle…
Tekrar ediyorum, açıkçası ben –maalesef- pek umutlu değilim. Saray ne olursa olsun tadına vardığı, lüksü, israfı, şatafatı, iki dudağının arasına aldığı milyonlarca insanın kaderine hükmetme imkanını kaybetmez, kaybetmek istemez.
Kaybederse bu ülkede yaşayamaz, hesabını veremez, altından kalkamaz artık..
Geriye enkaz değil hiçbir şey bırakmaz…
Son bir şey…
Osmanlı çadırda kuruldu, bakmayın adına Saray deniyor, Topkapı denen gecekondu yerleşkesinde cihan hakimi oldu.
Ne zamanki Dolmabahçe gibi saraylarda halkı yönetmeye kalktı. Ömrü uzun olmadı ve geriye hiçbir şey kalmadı.
Mütevazı dirilir, şanlı büyüme ve hazin son…
Avrupa’nın izbe köşelerinde bir ülkeyi paramparça görerek yok oluş!
Günümüz yöneticileri, güçleri, idarecileri geçmişin beylerbeyinden çok daha açıkgöz ve çok daha “Manda”..
O yüzden başlıktaki kahramanımızın cinsi değişti…
[Naci Karadağ] 4.6.2018 [TR724]
Önüne geleni ayırt etmeden tüketen hayvandır kendileri. İridir ve hantaldır. Bu sebeple bir dönem estetiğe hiç önem vermeyen Mercedes kasalarına “Manda Kasa” denirdi. İri, sağlam ama hantal… Makam aracı olarak yakın tarihe kadar kullanılırlardı ama artık S Classe tercih ediliyor!
Kültürümüze yerleşmiştir “manda” kelimesi.
‘Manda gibi yiyor’ deriz örneğin.
‘Manda gibi yayıldı’ ya da…
Şarkılar ve türkülerimiz vardır içinden manda geçen.
Bize çok komik gelir, gülüncümüze gider. Saçma sapan bulduklarımız vardır.
Bunlardan biridir işte “Manda yuva yapmış söğüt dalına” isimli türkümüz.
Oysa tahmin ettiğimizden çok fazla derin anlamı ve göndermeleri olan, belki de tarihin yazılmış en zeki ve anlamlı türküsüdür.
Şarkı Osmanlı’nın en parlak döneminde yazılmıştır.
Devlet son derece güçlü ve büyüktür. Beylikler ile yönetilmektedir. Bu beyliklerin çoğu devletin üzerinde yük ve kimileri halkın tepesine binmiş, boğazına çökmüştür.
Kastamonu civarının beyi ise bunların en zalimlerinden biridir.
Üstelik en ufak bir eleştiriyi bile yasaklamıştır. Köy kahvesinde, harman yerinde, camide bey aleyhine tek cümle eden zindana atılmaktadır.
Sanatçılar ise bu durumu sadece şarkı ve türkülerle, teşbihlerle eleştirebilirler.
İşte bu türkü, o dönem son derece popüler olmuş ve Saray’ın dikkatini çekecek, Kastamonu Bey’in sürgün ettirebilecek güce ulaşmıştır.
“Sabahleyin erken çifte giderken
Öküzüm torbadan düştü gördün mü?”
Manda olacak bireyin, yani beyin ana rahmine düşüşünü anlatır bu satırlar…
Ancak esas sağlam vuruş söğüt dalına yuva yapması ve kerimesinin elden gitmesidir.
Beylikler mandaya benzetiler Osmanlı’da.
Önüne geleni tüketmiş ve irileşmiştir beylikler.
Söğüt ise malum; Osmanlı’yı temsil eder.
Ne ki çok yumuşaktır bu güçlü ağacın dalı. Asıldığın anda kopar. İşte bu ağacın dalına yerleşmiştir mandalar. Yani beylikler.
Bir çoban ise Kastamonu Beyi’nin kızını kaçırmıştır.
Yavrusunu sinek, yani çoban kapmış duydun mu der ozan…
Her satırı bambaşka bir katmanda apayrı göndermeler içeren enfes bir türkü anlayacağınız.
İbrahim Kahveci iktidara yakın olan belki de çok az vicdanı kalmış birkaç isimden biri.
Diğerleri gibi ölümüne Saray ve Erdoğan silahşörlüğü yapmaz hiçbir zaman.
Erdoğan ne derse onu savunmak için kırk dereden su getirdiğine şahit olmadım hiç.
Hani cüceler ülkesinde iç güveysinden hallice orta boy bir damat diyebiliriz sevgili Kahveci’ye.
Önceki gün bir yazı yazdı Kahveci.
Kendisi ekonomi alanında yazar.
Artık nezaketten mi, yoksa Osmanoğulları’nın beylerbeyi dönemindeki ozanlar gibi “başıma bir şey gelmesin” kaygısıyla mı bilinmez, odağı biraz değiştirerek, hakikati biraz bükerek yaptı bunu.
Çok haklı tespitleri, özneyi kaydırarak yapmış olsa da, yazabilecek cesarette olması alkışlanacak bir davranış. İktidar medyasında bunun zerresini görebilmek artık mümkün değil.
Son derece çarpıcı tespitlerin özü şu; “Ankara yani devlet o kadar büyüdü ve şişmanladı ki, artık doyuramıyoruz ve azgın iştahı ülkeyi bitirme noktasına getirdi!”
İbrahim Kahveci’nin yazısının önemli bölümlerinde minik bir değişiklik yaparak sizinle paylaşacağım. Sadece “Ankara” ya da “Devlet” gördüğüm yere “Saray” kelimesini koyacağım.
Buyurun beraber bakalım yazıya:
“Bakınız sarayın bütçe disiplini kayboluyor. İkili açık vermemek için, cari açık kapanmayacağına göre bütçe açığı kapatılacak. Bu şart.”
“2002 yılında bütçe gideri de 120 milyar liraydı. Bu paranın 52 milyar lirası faize, 68 milyar lirası da devlet (O zaman Saray yoktu çünkü) idaresine harcanıyordu. Bütçe gelirlerinin yüzde 85’i ile devlet idare ediliyordu. (Eksik idare de diyebiliriz)
2017 yılında Saray idaresi için Milletten 630 milyar lira gelir topladı. Bu paranın 57 milyar lirası faize giderken, kalan 621 milyar TL Saray idaresi için harcandı.”
2002 yılında 68 milyar TL.
2017 yılında 621 milyar TL.
“Kısaca hangi hesabı yaparsak yapalım Saray çok vergi alıyor ve çok harcıyor. Aslında Saray sadece çok vergi almıyor; vergi dışında da ne varsa satıyor ve kendine gelir yazıyor.
Saray o kadar şişmanladı ki, artık ona para yetişmiyor. GSYH hesaplarını revize ediyor ama her nedense vergi dilimlerini revize edemiyor. Vatandaş lehine vergi politikası uygulanamıyor.
Bugün köprüleri, otoyolları, şehir hastanelerini vs vs kamu projelerini özel sektöre para yok diye yaptırıyoruz. Oysa Saray o kadar çok para topluyor ki; tasarruf aklına gelmediği için para yok diyoruz.
İşte son kapı önümüzde.
16 Nisan referandum sonrası büyük vergi paketleri geldi. Şimdi daha zor durumdayız. Ama kimseden ses çıkmıyor. Herkes acı günleri bekliyor.
Oysa çözümü hafifletebiliriz:
Mesela Saray’ı küçültebiliriz.
Mesela Saray’da israfı önleyebiliriz.
https://www.youtube.com/watch?v=Z_zNAmm_O9Y
Mesela Saray’ın giderlerini azaltabiliriz.
İşte bu nokta çok önemli.
Bu seçimin ardından Saray zayıflamaz ise Millet zayıflayacak.
Tercih bizim. Bakalım hangisini seçeceğiz.”
Kahvecinin yazısı böyle…
Tekrar ediyorum, açıkçası ben –maalesef- pek umutlu değilim. Saray ne olursa olsun tadına vardığı, lüksü, israfı, şatafatı, iki dudağının arasına aldığı milyonlarca insanın kaderine hükmetme imkanını kaybetmez, kaybetmek istemez.
Kaybederse bu ülkede yaşayamaz, hesabını veremez, altından kalkamaz artık..
Geriye enkaz değil hiçbir şey bırakmaz…
Son bir şey…
Osmanlı çadırda kuruldu, bakmayın adına Saray deniyor, Topkapı denen gecekondu yerleşkesinde cihan hakimi oldu.
Ne zamanki Dolmabahçe gibi saraylarda halkı yönetmeye kalktı. Ömrü uzun olmadı ve geriye hiçbir şey kalmadı.
Mütevazı dirilir, şanlı büyüme ve hazin son…
Avrupa’nın izbe köşelerinde bir ülkeyi paramparça görerek yok oluş!
Günümüz yöneticileri, güçleri, idarecileri geçmişin beylerbeyinden çok daha açıkgöz ve çok daha “Manda”..
O yüzden başlıktaki kahramanımızın cinsi değişti…
[Naci Karadağ] 4.6.2018 [TR724]
AİHM’e başvuru konusunda doğru bilinen yanlışlar! [Nurullah Albayrak]
Öncelikle, maruz kalınan herhangi bir haksızlığın giderilmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurular, ceza yargılamalarında ya da diğer davalarda hukuken de fiilen de aleyhe bir durum oluşturmaz. AİHM’e başvuru yapıldığı için yeni bir suçlama, tutukluluk sürecinin uzatılması ya da mahkumiyete gerekçe yapılması gibi bir durum kesinlikle söz konusu değildir. Bugüne kadar da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yaptığı için hiç kimse hakkında bir olumsuzluk olmamıştır, bundan sonrada olmayacaktır.
İkinci olarak, AİHM’e yapılacak başvuru öncesinde iç hukukta yapılacak işlemler konusunda da yanlış bilgiler mevcut. Özellikle, tutuklama, işkence, hücrede tutma gibi ceza yargılaması konusu haksızlıklarla ilgili olarak AİHM başvurusu yapılması için takip edilmesi gereken süreçler basittir.
1) Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen tutuklama ya da 30 günde bir verilen tutukluluğun devamı kararına 7 gün içinde itiraz edilmesi,
2) İtiraz talebi Sulh Ceza Hakimliği tarafından reddedildiğinde bu ret kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine başvuru yapılması,
3) Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonrasında da makul bir süre içinde karar verilmezse, 2 ay makul bir süre olarak kabul edilebilir, karar verilmesi beklenmeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yapılması. Bunun dışında yapılması gereken bir işlem ya da başvuru bulunmamaktadır.
OHAL Komisyonu’na yapılacak başvurular nelerdir?
Ceza yargılaması konusu işlemlerle OHAL Komisyonu’na yapılacak başvurular karıştırılmamalıdır. Tutuklama, işkence, hücrede tutma gibi ceza yargılaması konusu olan işlemlerle ilgili olarak OHAL Komisyonu’na başvuru yapılması söz konusu değildir. OHAL Komisyonu’na yapılacak başvurular sadece ihraç, el koyma ve KHK ekinde isimler yazılmak suretiyle yapılan işlemlerdir. Ceza yargılama konusu işlemlerin hiçbirisi için OHAL Komisyonu’na başvuru yapılmaz yapılamaz.
AİHM kesinlikle ihlal kararı verecek, başvuru ihmal edilmemeli
Üçüncü olarak, AİHM’ye yapılan başvurular reddedilip OHAL Komisyonu’na gönderiliyor, bu nedenle de başvuru yapmaya gerek yok düşüncesi. Bu bilgi de kısmen doğru değil. Çünkü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından sadece ihraçlarla ilgili yapılan başvurular OHAL Komisyonu gerekçesiyle reddedilmiştir. AİHM tarafından tutukluluk, işkence gibi konularla ilgili yapılan başvuruların OHAL Komisyonu gerekçesiyle reddedilmesi söz konusu değildir. AİHM tarafından haksız tutuklama konusunda usule uygun yapılan herhangi bir başvuru konusunda verilmiş ret kararı yoktur. Tutukluluk, işkence gibi konularda usulüne uygun başvuru yapıldığında, mevcut hukuka aykırılıklar düşünüldüğünde, AİHM kesinlikle ihlal kararı verecektir.
Dördüncü olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi siyasetin etkisinde, yargılamalara siyasi kimliğiyle baktığı için netice almak mümkün değil düşüncesi. Bu düşünce de kısmen doğru değildir. Evet, AİHM siyasi bir kurum ancak usulüne uygun yapılacak bir başvuruyu, sonucu ne olursa olsun reddedemez.
AİHM’ye birden fazla başvuru mümkün
Beşinci olarak, AİHM’ee sadece bir sefer başvuru yapılacağı düşüncesi de doğru değildir. AİHM’ye her ihlalle ilgili olarak ayrı ayrı başvuru yapılabilir. İkinci sefer başvuru yapılamaması aynı konuyla ilgilidir. Yani, siz ilk tutuklama kararına itiraz ettiniz ve süreci usulüne uygun takip ederek AİHM’ye başvuru yaptınız. AİHM başvurunuzu esastan inceledi ve ihlal olmadığına karar verdi. Bu karar sonrasında ilk tutuklama kararıyla ilgili tekrar başvuru yapamazsınız. Ancak, ilk tutuklama kararı sonrasında 30 günde bir tutukluluğun devamı kararı verilmektedir. Tutukluluğun devamı kararına itiraz edilip süreçler takip edilerek AİHM’ye başvuru yapılabilir. 10 ay tutuklu kalan bir kişi hakkında 10 ayrı tutuklama kararı verileceği için 10 ayrı AİHM başvurusu yapılabilir.
AİHM kararları uygulanmak zorunda
Altıncı olarak, AİHM tarafından verilen kararların uygulanmayacağı düşüncesi de doğru değil. Öncelikle, AİHM tarafından verilen kararlar Ceza Usul Kanunu gereğince yargılamanın iadesi nedenidir. Bu karar mahkemeler tarafından uygulanmak zorundadır. İhlal kararıyla birlikte mahkemeler yeniden yargılama yapmak zorunda kalacaklardır. Sırf bunun için bile AİHM başvurusu gereklidir. İkincisi, verilen ihlal kararları uygulanmasını takip için Avrupa Konseyi’nin Bakanlar Komitesi’ne gönderilir. Bakanlar Komitesi devam eden bir ihlal varsa, ilgili devlete bunu durdurmasını söyler. Türkiye’nin bu talebe uymuyorum demesi fiilen mümkün değildir. İhtimal var ancak zor bir ihtimal.
Dosya hazırlanmasında yardım alabilirsiniz
Son olarak da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru konusu teknik ve özel bir prosedür gerektirmektedir. Mağdur olanların bu başvuruyu yapmakta zorlanması gayet doğaldır. Ancak, başvuru yapmak isteyip de avukatı olmayan ve süreci takip edemeyen kişilerin başvurularını yapmak ve süreci takip etmek için yardımcı olacak kuruluşlar ve insan hakları aktivistleri bulunmaktadır. Bu kişi ve kurumlarla irtibata geçildiğinde başvurunun hazırlanması, yapılması, takibi ve ihtiyaç durumunda bir avukatla sürecin devam ettirilmesini sağlamak mümkündür. http://www.solidaritywithothers.com sitesinde başvuru konusunda gerekli yardım alınabilir.
Başvuru yapılmadan sonuç alınmaz!
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karar alması bekleniyorsa öncelikle başvuru yapılması gerekiyor. 50.000’in üzerinde tutuklama kararının olduğu bir süreçte 10.000 başvuru AİHM’e gönderilmiş olsaydı şimdiye kadar lehe bir karar çıkması mümkündü. AİHM tarafından tutuklama konusunda ki bazı başvurularla ilgili acil inceleme kararı alındığı da göz önünde bulundurarak, bir şey beklemeden önce biz kendi üzerimize düşeni yapıp tüm hak ihlallerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyalım
[Nurullah Albayrak] 4.6.2018 [TR724]
İkinci olarak, AİHM’e yapılacak başvuru öncesinde iç hukukta yapılacak işlemler konusunda da yanlış bilgiler mevcut. Özellikle, tutuklama, işkence, hücrede tutma gibi ceza yargılaması konusu haksızlıklarla ilgili olarak AİHM başvurusu yapılması için takip edilmesi gereken süreçler basittir.
1) Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen tutuklama ya da 30 günde bir verilen tutukluluğun devamı kararına 7 gün içinde itiraz edilmesi,
2) İtiraz talebi Sulh Ceza Hakimliği tarafından reddedildiğinde bu ret kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine başvuru yapılması,
3) Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonrasında da makul bir süre içinde karar verilmezse, 2 ay makul bir süre olarak kabul edilebilir, karar verilmesi beklenmeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yapılması. Bunun dışında yapılması gereken bir işlem ya da başvuru bulunmamaktadır.
OHAL Komisyonu’na yapılacak başvurular nelerdir?
Ceza yargılaması konusu işlemlerle OHAL Komisyonu’na yapılacak başvurular karıştırılmamalıdır. Tutuklama, işkence, hücrede tutma gibi ceza yargılaması konusu olan işlemlerle ilgili olarak OHAL Komisyonu’na başvuru yapılması söz konusu değildir. OHAL Komisyonu’na yapılacak başvurular sadece ihraç, el koyma ve KHK ekinde isimler yazılmak suretiyle yapılan işlemlerdir. Ceza yargılama konusu işlemlerin hiçbirisi için OHAL Komisyonu’na başvuru yapılmaz yapılamaz.
AİHM kesinlikle ihlal kararı verecek, başvuru ihmal edilmemeli
Üçüncü olarak, AİHM’ye yapılan başvurular reddedilip OHAL Komisyonu’na gönderiliyor, bu nedenle de başvuru yapmaya gerek yok düşüncesi. Bu bilgi de kısmen doğru değil. Çünkü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından sadece ihraçlarla ilgili yapılan başvurular OHAL Komisyonu gerekçesiyle reddedilmiştir. AİHM tarafından tutukluluk, işkence gibi konularla ilgili yapılan başvuruların OHAL Komisyonu gerekçesiyle reddedilmesi söz konusu değildir. AİHM tarafından haksız tutuklama konusunda usule uygun yapılan herhangi bir başvuru konusunda verilmiş ret kararı yoktur. Tutukluluk, işkence gibi konularda usulüne uygun başvuru yapıldığında, mevcut hukuka aykırılıklar düşünüldüğünde, AİHM kesinlikle ihlal kararı verecektir.
Dördüncü olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi siyasetin etkisinde, yargılamalara siyasi kimliğiyle baktığı için netice almak mümkün değil düşüncesi. Bu düşünce de kısmen doğru değildir. Evet, AİHM siyasi bir kurum ancak usulüne uygun yapılacak bir başvuruyu, sonucu ne olursa olsun reddedemez.
AİHM’ye birden fazla başvuru mümkün
Beşinci olarak, AİHM’ee sadece bir sefer başvuru yapılacağı düşüncesi de doğru değildir. AİHM’ye her ihlalle ilgili olarak ayrı ayrı başvuru yapılabilir. İkinci sefer başvuru yapılamaması aynı konuyla ilgilidir. Yani, siz ilk tutuklama kararına itiraz ettiniz ve süreci usulüne uygun takip ederek AİHM’ye başvuru yaptınız. AİHM başvurunuzu esastan inceledi ve ihlal olmadığına karar verdi. Bu karar sonrasında ilk tutuklama kararıyla ilgili tekrar başvuru yapamazsınız. Ancak, ilk tutuklama kararı sonrasında 30 günde bir tutukluluğun devamı kararı verilmektedir. Tutukluluğun devamı kararına itiraz edilip süreçler takip edilerek AİHM’ye başvuru yapılabilir. 10 ay tutuklu kalan bir kişi hakkında 10 ayrı tutuklama kararı verileceği için 10 ayrı AİHM başvurusu yapılabilir.
AİHM kararları uygulanmak zorunda
Altıncı olarak, AİHM tarafından verilen kararların uygulanmayacağı düşüncesi de doğru değil. Öncelikle, AİHM tarafından verilen kararlar Ceza Usul Kanunu gereğince yargılamanın iadesi nedenidir. Bu karar mahkemeler tarafından uygulanmak zorundadır. İhlal kararıyla birlikte mahkemeler yeniden yargılama yapmak zorunda kalacaklardır. Sırf bunun için bile AİHM başvurusu gereklidir. İkincisi, verilen ihlal kararları uygulanmasını takip için Avrupa Konseyi’nin Bakanlar Komitesi’ne gönderilir. Bakanlar Komitesi devam eden bir ihlal varsa, ilgili devlete bunu durdurmasını söyler. Türkiye’nin bu talebe uymuyorum demesi fiilen mümkün değildir. İhtimal var ancak zor bir ihtimal.
Dosya hazırlanmasında yardım alabilirsiniz
Son olarak da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru konusu teknik ve özel bir prosedür gerektirmektedir. Mağdur olanların bu başvuruyu yapmakta zorlanması gayet doğaldır. Ancak, başvuru yapmak isteyip de avukatı olmayan ve süreci takip edemeyen kişilerin başvurularını yapmak ve süreci takip etmek için yardımcı olacak kuruluşlar ve insan hakları aktivistleri bulunmaktadır. Bu kişi ve kurumlarla irtibata geçildiğinde başvurunun hazırlanması, yapılması, takibi ve ihtiyaç durumunda bir avukatla sürecin devam ettirilmesini sağlamak mümkündür. http://www.solidaritywithothers.com sitesinde başvuru konusunda gerekli yardım alınabilir.
Başvuru yapılmadan sonuç alınmaz!
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karar alması bekleniyorsa öncelikle başvuru yapılması gerekiyor. 50.000’in üzerinde tutuklama kararının olduğu bir süreçte 10.000 başvuru AİHM’e gönderilmiş olsaydı şimdiye kadar lehe bir karar çıkması mümkündü. AİHM tarafından tutuklama konusunda ki bazı başvurularla ilgili acil inceleme kararı alındığı da göz önünde bulundurarak, bir şey beklemeden önce biz kendi üzerimize düşeni yapıp tüm hak ihlallerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyalım
[Nurullah Albayrak] 4.6.2018 [TR724]
Bir duruşmanın anatomisi: Giderken elleri kelepçeli, koştum yamacına [Fatma Betül]
Editör’ün notu: Yazarın soyadına sorumluluk gereği yer verilmemiştir.
Hayatında ilk kez bir mahkeme salonu görecek olanlara ve ömründe ilk kez duruşmaya katılanlara has bir heyecanla binmiştim aracıma. Birkaç saate duruşmamız başlayacaktı. Kim bilir yalnızlığımı bir Barış Manço şarkısı ile paylaştığım bu demlerde, belki de saatler sonra Sevdiceğim, Canım eşim yanımda oturacaktı. Gözlerim yan koltuktaki boşluğa baktı. Hafifçe gülümsedi dudaklarım. Şehrin büyük ve yüksek kapılı çok da uzak olmayan, bir zamanlar önünde özgür basın için nöbetler tuttuğumuz adliye binasına henüz varmamıştım. Hala gökyüzünü görebiliyor, denizin ve körfezin kokusunu duyabiliyor, nefes alıyordum. Oysa aylar öncesinde alınmıştı özgürlüğüm ellerimden sanki. Sanki haksız yere tutuklanan bendim de, yalnız bedenim dışarıda kalmıştı. Cesetsiz bir ruh gibiydim önceleri. Sonra sonra lokmalar geçti boğazımdan. Boğazım düğüm düğümken. Bu duyguyu bilir yaşayanlar. Eksiktir her şey fazlayken bile. Yiyecekler fazladır sofrada ama o yoksa doyurmaz sizi hiçbir şey. Çorbanın tuzu eksiktir. Salatanın ekşisi yoktur. Tatlı hiç olmamıştır. Ya da size görünmüyordur.
Eksiktir sevinçler. Değil mi ki bir yarınız içerdedir. Öyleyse evladınızın “Anne, bak çiçek topladım sana” deyişi bile “babamla topladık” diyemeyişi kadar eksiktir. Güzel hikayeler anlatılmaz, içli ve dokunaklı şiirler okunmaz olur. En hoş anıların hep bir yanları eksiktir. Tamamlamak istersiniz ama işte siz de eksiksiniz.
Tüm eksikler tamamlanmayı bekler. Tüm ayrılanlar yârini. Bir kalemin ancak bir kağıtla buluşunca tamamlandığı gibi. Yazılmak kağıdın, yazmak kalemin kaderi. Tutsak edilen senken, tutsaklık benim kaderim olduğu gibi…
“Ellerin Canım, bileklerin çok acıdı mı?” diye soramadım..
İki küçük yavrumun babalarına kavuşup kavuşamayacağına olan düşüncelerimle. Tekrar ber tekrar dinlediğim aynı eserle. Kah umutlardan kanat takıp uçarak kah ümitsizleşip yavaşlayarak gelmiştim adaletin tecelli etmesini beklediğimiz, çok beklediğimiz, belki de bekleyeceğimiz adliye binasına. Yine de her şeye rağmen “umut” bir kuştu yürek kafesimde. Cıvıltıları kalbimin odacıklarından duyulan. Sesi ve neşesi olan. Cezaevi ziyaretlerinden sonra hafif bulduğum üst aramalardan geçip duruşmamızın yapılacağı bloka ve kata çoktan gelmiştim. Erken gelmiştim. Bekledim. Kaderdaşlarımın ve ne ki benim en iyi yaptığımız değilse de en iyi öğrendiğimiz şeydi artık “beklemek”. Sabredip, beklemek. Ümit ile, duayla en çok da gözyaşıyla beklemek. Aynı kapıdan aynı salona giremeyeceğimizi bile bile bekledim. Kelepçeli getirildiği mahkeme salonunda kelepçeleri çözülürken “Ellerin Canım, bileklerin çok acıdı mı?” diye soramayacak olduğumu bile bile.
Ömrümde duruşma görmemiştim. Şimdi bildim.
Göz göze gelmemize müsaade etmeyecek olduklarına bilerek bekledim. Gam etmedim. Hayal ettim. Belki dedim, bu kapıdan birlikte çıkarız, tahliye işlemlerini yaptırmak üzere gerekli yerlere gideriz. Hatta belki işimiz çok uzar deyip yanıma okuma kitabı bile almışlığım, çıkacağına bu kadar inanmışlığım var. Az şey mi bunlar… Heyecanlı ve ümitli beklerken kapıda. Buyrun dediler mahkeme salonuna. Geçtim. Ömrümde duruşma görmemiştim. Şimdi bildim. Filmlerdeki gibi kocaman bir salon değildi ki bu. En fazla 35 m2. Karşımızda Hulusi Kentmen misali babacan bir hakim de oturmuyordu üstelik. Üstelik hepsi de bu Ramazan gününde, çay çorba içme derdinde. Elbette bu durum bu şehir için son derece normal. Mahkeme heyeti dört kişiydi. Önlerinde bilgisayar ekranları, üstlerinde cübbeleri. Ne kadar heybetli olmaları gerekiyorsa o kadar heybetli, ne kadar adaletli olmaları gerekiyorsa o denli adaletten uzak görünmeleri; bir bana mı öyle geldi?
Yorgundu. Ve gözleri hala aynı. Bakışları emniyetim oluyordu
Klimanın etkisiyle buz gibi olan salona O geldi. Salon ışıdı sanki. Ürpertim geçti. Tutuklu olan, beni kendine tutuklu eden yârim sevdiceğim, masumlardan bir masum, Yusuflardan bir Yusuf geldi. İçim ısındı. Zahir ki benim ile onun arasında bir kader düğümü bir elest bezmi yazgısı, kalu belada “beli” demişlik vardı. Üzerinde kareli turkuaz renkli bir gömlek, ellerinde demir soğuğu cennet anahtarı kelepçeleri vardı. Ramazanın 13’üydü. Oruçtu. Adliye nezarethanesinde eksi bilmem kaçıncı katta bekletilmiş, şimdi salona getirilmişti. Yorgundu. Ve gözleri hala aynı. Bakışları emniyetim oluyordu. İlk kez ve tek başıma bir savcı, bir mahkeme başkanı, iki mahkeme üyesi, bir katip, bir mübaşir, bir avukat, bir tutuklu, yedi asker ile bir arada bir duruşmadaydım. Demek ki kaderde suçsuz yere hapse atılmak ve adaletin olmadığı mahkemelerde adalet aramak vardı.
Mahkeme başladı. Önce sanığın kimlik bilgilerinin tespiti, sonra iddianamenin kısmen okunması. Ardından “sanığa soruldu: Hakkında F… denilen yapı ile ilgili silahlı terör örgütü kurma ve yönetme suçundan dava açılmış. Bu yapıyla alakan nedir? Telefon uygulaması olan malum iletişim programını kullandın mı?
Sorular bunlardı.. Cevaplar ise hukuksuzluklara birer işaret haksızlıklara tokattı. Ne de olsa var olanın ispatı kolaydı. Zor olan ‘yok’u ispatlamaktı. Sizin en başından suçlu olduğunuza inanan bir mahkeme ve masumiyet karinesinin hiçe sayıldığı bir adalet sisteminde; savunmanız dilsiz, çığlığınız dipsiz kuyuların derunundaydı.
İçim, başkanın sorduğu sorulara acıdı
Biri gizli tanık olmak üzere altı tanık olan dosyamızda beş tanık mahkemeye çağrılmıştı. Ön sırada askerlerin oturduğu iki sıralı oturma düzeninin olduğu salonda arka sıradaydım. Her tanığın baktım gözlerinin içine. Ne hissettiğini görebilmek için. Yazık ki, endişe ve korku vardı gözlerinde. Ellerini koyacakları bir yer bulamıyor, sesleri ağlamaklı bir biçimde hakimin her sualinde titriyordu. Koca koca adamların seslerinin titremesine, kelimeleri yakalayıp bir türlü bir araya getiremeyişlerine içim acıdı. Ama en çok içim mahkeme salonunda başkanın sorduğu sorulara acıdı:
– Size Kur’an-ı Kerim öğretti öyle mi diyorsun?
– Ne kadar süre öğretti?
– Size dini içerikli sohbetler yaptı mı?
– Risale okudu mu?
– Burs himmet adı altında öğrenciler için para topladı mı?
– O toplantıda kimler vardı?
– Malum bankada cüzi de olsa neden paran vardı?
– Umreye neden ve kimler ile gittin?
Kulaklarım duyduklarına inanamıyor, başım zonkluyordu. Anladım ki bu mahkemede yargılanan “biz” değildik. İnancımızdı. İnandığımız gibi yaşama çabamızdı yargılanan ve suçlu bulunan. O an, ne tutukluluk ne haksızlık, ne hukuksuzluk acıttı canımı. Canımı yakan Kur’an-ı Kerim’ e takınılan bu tavır ve dinin garip bırakılışıydı. Kendimi tutmasam “Bunların yargılandığımız ‘silahlı terör örgütü kurma ve yönetme’ suçu ile ne ilgisi var Allah aşkına! Kur’anı Kerim öğretmek anayasanın hangi maddesinde suç? Siz anayasa da suç teşkil etmeyen şeyleri sorarak, bizi nasıl bambaşka bir suçlama ile yargılarsınız? Mesleğiniz ve üzerinizde taşıdığınız cübbeniz size adaletli olmayı emretmiyor mu?” diyecektim. Diyemedim.
İçimde koptu fırtınalar. O fırtınaların yaşları yanaklarıma süzüldü. Yine de başımı eğmedim. Göz yaşlarımı elimin tersiyle sildim. Karşımda bir kaç metre ötemde zaman zaman göz göze geldiğim ve mahkemeyi tüm art niyetiyle yöneten savcının gözlerine bir masum ne kadar gururlu bakabilirse işte o kadar gururlu ve sükunetle baktım.
Birinci tanık, ikinci tanık, üçüncü tanık… Bir zamanlar birlikte çay çorba içilip güzel şeylerden bahseden bu insanlar iftira ile farklı cephelere sürüklenmiş. Kader şimdi onları bir araya getirmiş, yüzleştiriyordu. Kalbim sıkıştı. Böyle mi olacaktı Allah’ım, dedim. İnsanlar muhalif bir rüzgarla bu denli mi savrulacaktı? Kardeş kardeşe dost dostuna böyle mi kıyacaktı? Bunca emeğe çileye gözyaşına yazıktı… Yüreğim kanadı.
Dördüncü tanık, kendini temize çekti, bizi attı ateşe, kendi serin ve selametteydi. Öyle bildi…
Dördüncü tanık neredeyse her şeyi anlattı. Sormadıklarını da aktardı.
-Ben o yapının içinde çok az kaldım Hakimim, karakoldaki ifademde de bahsettiğim gibi pek bir alakam olmadı. Sadece evlerinde kaldım, burslarını kullandım. Bir de az biraz vazife yaptım. Hepsi bu. Ben yanlışı bundan seneler evvel anladım. Şimdi akademisyenim, işimde gücümdeyim, tutuksuz yargılanıyorum zaten diyeceklerim bu kadar beni bırakın…
Beşinci tanık orta yaşın üzerinde bir amcaydı. Ömrünün çoğunu beraber geçirdiği insanların isimlerini vermiş, şimdilerde neredeyse her gün bir mahkemede tanık olarak dinlenmedeydi. O da benzer şeyler söyledi. Kendini temize çekti. Bizi attı ateşe kendi serin ve selametteydi. Öyle bildi…
Tanıklar geldi, tanıklar geçti. Eşime o karınca ezmez beyefendiye son sözleri soruldu. Benim için o an duruşmanın bitip hayatımın son döneminin gözlerimin önüne serildiği yerdi.
İç çekişlerimle eşlik ettim savunmasına, o konuştu ben ağladım; o durdu, ben dayandım
“Efendim!” dedi eşim. Efendim, iki küçük bebeğim ki biri bir diğeri iki buçuk yaşında olduğu halde 6 aydır tutukluyum. 4 kişilik tasarlanan sonraları eklemelerle 10 kişiye çıkarılan koğuşta 24 kişi ile beraberim. Fiziki şartların namüsait olması dışında henüz şüpheli ve sanık olmama rağmen hükümlü gibi muamele görmekteyim. İçerdeyken, evlatlarımızın doğum günlerini, milli bayramları ve evlilik yıl dönümümüzü kaçırdım. Eşim iki küçük bebeğimizle yanında yardımcı olacak başka kimsesi olmadığı halde evde bir tecrit hayatı yaşamaktadır. En hayati ihtiyaçları için dahi birilerine muhtaçtır. Maddi ve manevi zorluklar içinde olan genç bir annenin eşini suçsuz yere hapse atarak, beni yani eşini değil, asıl o anneyi yokluğa zorluğa mahkum etmektesiniz. Korunması gereken değerlerin başında gelen aile kurumunun ayakta durabilmesi ailemin hayatını idame ettirebilmesi için bana ihtiyaçları var. Kaçma şüphem yoktur. Yerim yurdum bellidir. Sizden bir sonraki mahkemeye kadar dahi olsa tutuksuz yargılanmamı gerekirse adli kontrol şartlarının en ağırıyla tahliyemi talep ediyor; hatta ev hapsine bile razı olduğumu bilgilerinize sunuyorum” dedi. Diyebildi.
Sesi ‘yatağına kırgın ırmaklar’ın seslerine ne kadar da benziyordu. Arada bir titredi. Yutkundu. Devam etti. Ben arka sırada, salonda tek onun sesinin yankılandığı anlarda, iç çekişlerim ve göz yaşlarım ile eşlik ettim savunmasına. Öyle ki, o konuştu ben ağladım, o durdu. Ben dayandım. Bir dakikalık o kısacık an’dı tüm mahkeme sanki. Kalbim parçalandı. Toplamadım. Az evvel mahkemeyi izlemeye gelen stajyer avukat hanım, mendil uzattı. “Sizi avukat sanmıştım dedi, yakınınız mıymış meğer, ağlamayın düzelir her şey.” Eşiyim dedim mendile teşekkür ederken, avukat değil, öğretmenim. Ama şimdi en çok öğretmeninden mahrum bırakılmış bir öğrenciyim.
Avukat bey de son savunmasını yaptı. İddia makamı, baştan belli olan kararı açıkladı, mahkeme başkanı üyelerle istişare eder gibi yapıp kararı onadı: Tutukluluğun devamına… İçim yandı. Demek bunca mağduriyet mazlûmiyet onların nazarında nokta kadardı. Demek tutukluluk kanunen suçu sabit olan kimseler için bir zaruret değil; masumları cezalandırma aracı yapılan iyiliklere sunulan mükafattı. Masumların söz hakkı demek ki zalimlerin dünyasında bu kadardı. Sonuç “Kelepçeler yine vuruldu kilit kilit yüreğime”
Giderken elleri kelepçeli, koştum yamacına. Bir mendil veremedim. Bir selam diyemedim ama söyledim onu sevdiğimi her şeyin düzeleceğini. İki yanındaki asker grubuna rağmen. Durdu. Baktı. Zaman o an, mekan o mekandı. Ben de dedi, ben de seni seviyorum. Ah ki hasret olmasaydı…
[Fatma Betül] 4.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)