Nifak neler yaptırır? [Abdullah Aymaz]

Muhammed Suresinde, nifakın insanlara neler yaptıracağını Cenab-ı Hak şöyle beyan buyuruyor:

“(Ey kalplerinde hastalık bulunan münafıklar)  demek ki, siz sözünüzden dönüp Allah’ın emirlerinden yüz çevirecek, ülkede fesad ve bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz öyle mi? Böyleleri Allah’ın rahmetinden bütün bütün kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir. Aksi halde, Kur’an-ı inceleyip üzerinde derin derin düşünmeli değiller mi? Yoksa kalbler üzerinde, (o kalblere mahsus, kulakları sağır, gözleri kör eden ve anlamaya mâni) üst üste kilitler mi var? Kendilerine doğru yol apaçık  belli olduktan sonra gerisin geri Din’den çıkanları şeytan iğfal etmiştir. Onları uzun emellere, dünyevî beklentilere düşürmüştür. Şundan ki, onlar, Allah’ın kısım kısım indirmekte olduğu (Kur’an’dan) hoşlanmayanlara, ‘Bazı hususlarda size uyar, sizinle birlikte hareket ederiz.’ diye söz vermişlerdir. Allah,  onların her türlü gizliliklerini bilmektedir. Ya ölüm melekleri, yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken ne yapacaklar? Canları böyle çıkacak, çünkü onlar Allah’ın gazabını çeken (bâtıl yollara) tâbî oldular, O’nun rızasını (kazanmaya vesile olacak itikat ve davranışları) ise beğenmediler. Allah da (daha önce yapmış oldukları bütün güzel) işlerini boşa çıkardı. Yoksa o kalplerinde hastalık bulunanlar, (dinine ve müminlere karşı) içlerinde besledikleri buğzu, Allah’ın açığa çıkarmayacağını mı sanıyorlardı? Eğer dilemiş olsaydık, onları tek tek sana gösterirdik de, sen de onları simalarından tanırdın. Bununla birlikte, onları konuşma tarzlarından, sözlerindeki eğip bükmelerden mutlaka tanırsın. Allah, (onları işlemekteki sebep ve niyetleriniz dâhil) bütün işlerinizi bilmektedir. İçinizde gerçekten mücahede edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve sâlih olup olmama açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz. Kendileri küfrettikleri gibi, başkalarını da Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra Resule muhalefet edenler, Allah’a (O’nun dinine) asla zarar veremeyeceklerdir. Allah onların bütün yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” (Muhammed Suresi, 47/22-32)

Yaşadığımız süreçle ilgili çok önemli ipuçları bulunan bu âyetlerde, yalan söyleme, sözünden dönme, Allah’ın emirlerinden yüz çevirip, rüşvet alma, çalıp çırpma, ülkede fesat ve bozgunculuk çıkarma, insanlar arasında nefret söylemler ile akrabaların bile arasını açma, konuşurken sözlerini eğip bükme, hayırlara engel olma, bugün en çok şahit olunan şeylerdendir. Buradan Bakara Suresinin baş tarafındaki ayetlere dönüp bakacak olursak, Kur’an’dan ve müminlerden bahsedildikten sonra sadece iki âyet kâfirlerden ama on üç âyetin münafıklardan bahsettiğine şâhit olacağız… Niçin? Cevabını Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle veriyor:

“Münafık gizli ve sinsidir. Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlıdır. Kandırıcı olursa, daha habîs olur. Aldatıcı olursa, fesat ve bozgunculuğu daha şiddetli olur. İçten olursa, zararı daha çok olur. Çünkü dahîlî düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Hârici düşman ise, aksine birlik-bütünlüğe, iriliğe-diriliğe vesiledir. Salâbeti artırır. Münafıkların nifaklarının cinayeti, İslamiyet ve Müslümanlar üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslamı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Azimüşşan, münafıkların şenaat ve denaatlerini fazlaca kötüleyerek anlatmıştır.”

“Onlara ‘Arzda fesat çıkarmayın’ dendiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Dikkat edin asıl bozguncular onlardır; fakat farkında değillerdir.” (Bakara Suresi, 2/11-12)  Burada “fi’l arz” yani “arzın içinde” ifadesiyle vicdanlar heyecana getirilmek istenmiştir. Çünkü böylece: “Sizin bu fesadınız bütün insanlığa salgın bir hastalık gibi sirayet eder. Bilhassa fakirlerin ve masumların sizlere kötülüğü nedir ki, onlara karşı da böyle fenalıkta bulunuyorsunuz? Bir insan olarak insaniyete şefkatiniz yok mudur? Niçin merhamet etmiyorsunuz?” denilmek istenmektedir.

“Evet siyah bir gözlüğü takan kimse her şeyi siyah ve çirkin görür. Aynı şekilde basiret gözü de münafıklık sebebiyle perdelenirse, bütün eşya çirkin ve kötü görünür; bütün insanlara, belki kainata karşı bir buğz ve bir düşmanlığa sebep olur. Hem de küçük bir dişlinin kırılmasıyla büyük bir makine tesir altında kaldığı gibi, münafık bir şahsın nifakı ile toptan bütün insanlık bunun etkisinde kalır. Zira adalet, intizam, İslâmiyet ve itaat ile olur. Maalesef münafıkların serptikleri zehirler tabakadan tabakaya intikal ede ede bu zillet ve sefaleti netice vermiştir.

Kur’an onların esas vaziyetlerini şöyle resmetmektedir. “Summün, yani o münafıklar sağırdırlar. Bu işaretten, sanki onların kulakları kesilmiş olup, kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran bir remiz vardır. Bükmün, yani dilsizdirler. Bu işaretten dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remiz vardır. Umyün, yani kördürler. Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri örtülmüş. Âteşî mahluklar gibi, şeytanların başlarını andıranlar bir vaziyeti hayale arz ediyorlar.” (Bakara Suresi, 2/18 İşârâtü’l-İ’caz tefsirinden)

Kur’an âyetlerini ve tefsiri Risale-i Nurları zamanın girdileriyle yani bu süreçte zamanın ızhar ettiği kayıtlarıyla yeniden ve derinden mütalaa etmemiz gerekir…  

[Abdullah Aymaz] 17.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Ebeveynleriyle cezaevine giren çocukların ruh sağlığı için neler yapılabilir? [TR724]

Bu yazımızda ebeveyni ile birlikte cezaevinde bulunan çocukların psikolojik ve gelişimsel açıdan karşılaşabilecekleri zorluklar ve bu konuda neler yapılabileceği üzerinde durmak istiyoruz. Annelerin çocuklarıyla beraber cezalandırılması hem anne hem de çocuk için baş edilmesi güç zorluklar oluşturmakla beraber özellikle çocuklarda bir takım psikolojik problemler ve adaptasyon sorunları oluşturabilir. Bu sorunları en az düzeye indirebilmek için öncelikle çocuklara yaşına ve gelişimine uygun bir şekilde neden orada bulunduğu açıklanarak mümkün mertebe doğru bilgilendirme yapılmalı, sorduğu sorular cevaplandırılarak süreç hakkında bilgi verilmelidir. Bilgi verilmeyen çocuk kafasındaki boşlukları kendi senaryolarıyla doldurabilir. Özellikle anne ve babasının başına bir şey gelen çocuk olan bitenin kendi hatasından dolayı gerçekleştiğini düşünür ve suçluluk duyar. Bu sebeple çocuğa doğru bilgi vermek suçluluk duygularının önüne geçecektir.

Cezaevi şartlarının zorluğu tartışılmaz bir gerçek olmakla beraber ebeveyn ne kadar iyi olursa çocuğun da o kadar iyi olacağı unutulmamalıdır. Öncelikle kendileri ama en çok da çocukları için anneler kendi morallerini yüksek tutmaya çalışmalıdır. Özellikle 0-2 yaş döneminde çocuk annesi ile daha çok duygusal kanalla iletişime geçer. Yani anne hangi duyguyu hissederse çocuk da o duyguyu kolaylıkla anlayabilmektedir. Kişilik gelişiminin temellerinin atıldığı bu dönemde çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının giderilmesi kadar olumlu duygu aktarımı da çocuğun huzurlu ve güvende olmasını sağlayacaktır. Cezaevinde bulunuyor olmak insanın sadece yetersiz yanlarına odaklanmasına sebep olsa da anne kendisine iyi gelebilecek, ruhsal olarak kendisini rahatlatacak şeyleri keşfederek duygularını yönetmeyi başarabilir.

ÇOCUKLARLA OYUN OYNAMANIN FAYDALARI

Fiziksel alanın kısıtlılığı, aşırı engellenme ve ihtiyaç duyulduğunda dışarı çıkamama durumu çocuk için büyük bir adaptasyon sorunu olabilir. Fiziksel faaliyet ihtiyacını karşılayamayan ve biriken enerjisini atamayan çocuklarda davranış problemleri ortaya çıkabilir. Bununla beraber yaygın bir problem de fazla uyuma sorunudur. Uyku düzeni çocuğun gelişimi için önemlidir ancak diğer yetişkinler tarafından oyun oynamasına, ses yapmasına izin verilmeyen ve sürekli baskılanan çocuk ebeveyni tarafından gereğinden fazla uyumaya yönlendirilebilir. Ebeveynler bu konuda dikkatli olmalı ve çocuğun gelişimi için yapılması gerekenleri göz ardı etmemelidir. Çocukla ne kadar çok oyun oynanırsa çocuğun fiziksel, zihinsel ve ruhsal gelişimi açısından o kadar faydalıdır. Oyunun yaşanan psikolojik problemlerde iyileştirici bir etkisi vardır. Cezaevine oyuncak getirmekle ilgili çeşitli kısıtlamalar olabilir. Bu noktada eldeki kısıtlı imkanlar ile üretkenlik becerisi ve hayal gücü birleştirilerek farklı oyunlar üretip çocuğun rahatlaması sağlanabilir. Fiziksel imkanlar elden alınsa bile insanın düşünceleri ve hayallerinin sınırı yoktur. Üretmeye ve hayal gücüne dayalı oyun oynamak yaşanan stresin etkisini azaltır.

Örneğin çoraptan, giysilerden kuklalar, kağıtlardan hayvan figürleri gibi çocuğun hayal gücünü destekleyen oyunlar oynanabilir. Her ne kadar çocukla sık sık oyun oynansa da çocuğun yaş dönemi göz önüne alındığında bu boşluğu doldurmak zordur. Yeterince boşalmayan enerji ve imkansızlıklar stres ve huzursuzluğa neden olabilir. Gün sonunda çocuğa yapılacak masaj sevgi hormonu olarak bilinen oksitosin hormonunun salgılanmasını sağladığından çocuğun genel stres seviyesini düşürecek huzursuzluğunu azaltacaktır. Stres sık ve kesik kesik nefes almaya sebep olur. Nefes alma şeklimiz değişir bu da daha çok kaygıya sebep olabilir. Çocukla beraber yatmadan önce 10 dakika doğru ve derin nefes alma tekniklerini uygulamak stresin etkilerini azaltabilir. Bununla beraber çocukla beraber vücudun alt bölümlerinden üst bölümlerine doğru aşamalı kas gevşetme egzersizleri de stresi dışarı atmada etkili bir yöntemdir.

İFADE YÖNTEMLERİ GELİŞTİRİLMELİ

Çocukların sözel becerileri yetişkinler kadar güçlü olmadığından duygularını nasıl ifade edeceklerini tam olarak bilemezler. Bunun için resim yapmak zihni rahatlatan bir etkinliktir ve çocukların duygularını ifade etme fırsatı verir. Çocuğa olmak istediği yeri kâğıda çizmesi istenebilir. Daha sonra çizdiği resim üzerinden sohbet etmek çocuğu rahatlatır. Annenin de duygularını inkâr etmek veya görmezden gelmek yerine günlük tutarak, mektup yazarak negatif duyguları sağlıklı bir şekilde dışa vurması psikolojik açıdan yararlı olur. Çocuk küçük yaşta olsa bile, sık sık mektuplaşmak ilişkiyi güçlendirir. Anne ile beraber dışarıda kalan aile üyelerine mektup yazma, onlar için resim yapma gibi etkinlikler aradaki bağın devam etmesini sağlayacaktır. İlişkinin kopmaması ve güçlenmesi adına aile fotoğraflarına bakarak fotoğraflar üzerinden konuşmak da çocuk için yararlı olabilecek etkinlikler arasındadır.

Hikâye ve masal anlatmanın çocuk psikolojisi üzerinde olumlu etkisi bulunmaktadır. İçerisinde zorluklarla baş eden, sorunları çözen mücadeleci karakterlerin bulunduğu hikayeler okumak dil gelişimine katkı sağladığı gibi çocuğun o karakterle özdeşleşip iç motivasyon oluşturmasını da sağlar. Hikayelerin sonu mutlaka ümit verici ve mutlu bir şekilde bitmelidir.

ÇOCUKLARA BİR ŞEKİLDE GÜVEN HİSSİ VERİLMELİ

Çocuk güvende olduğunu sık sık hissetmek ister. Bu sebeple içinde bulundukları durum hakkında sürekli sorular sorabilir. Öfkelenmeden merhametle soruları yanıtlandığında sakinleşir ve kendilerini güvende hissederler. Bu süreçte normalden daha fazla fiziksel yakınlığa ihtiyaç duyabilir. Sarılma, okşama, elini tutma gibi davranışlar huzursuzluğunu yatıştırmaya yardımcı olur.

Babalarından uzakta olan erkek çocukların cinselliğin keşfedildiği bu dönemde cinsiyet karmaşası yaşaması da yaşanabilecek diğer problemler arasında gösterilebilir. Model alabileceği hemcinsleri ile beraber vakit geçiremediklerinden ve sürekli karşı cinsle beraber yaşadıklarından kadınsal eylemlere yönelebilirler. Bu çocuklar görüş zamanı baba ile oyun oynamalı, baba da içerideyse kendi cinsinden dede, amca, dayı gibi kişilerle mutlaka vakit geçirmelidirler.

Çocuk görüş günü geldiğinde veya görüşmelerden sonra bazı duygusal tepkiler verebilir. Babadan ayrılmak istemeyebilir, ağlayabilir ya da tam tersi uzak durabilir. Tüm bu tepkilere hazırlıklı olmak gerekir. Görüşmenin ne kadar süreceği ve görüş bitimine yakın ne kadar zaman kaldığı önceden çocuğa bildirilirse çocuk daha az yıpranır. Ziyaret sonunda çocuk sözel ve fiziksel olarak yatıştırılmalı, tekrar görüşecekleri söylenmelidir.

Çocuklarımızın özgür ve sağlıklı olduğu yarınlar dileğiyle… 

Kaynaklar: Mahpus Anne-Babaların Çocuklarıyla İlişkisinde Yol Gösterici El Kılavuzu


[TR724] 17.10.2017

Erdoğan’ın ‘konsomasyon diplomasisi’nin sonuna gelindi [Bülent Keneş]

Dış politikada atılan her adımın bir bedeli vardır. Söylemlere hep “kazan-kazan” hakim olsa da dış politik tercihler “sıfır toplamlı oyuna” daha yatkındır. Dahası dış politikada işbirliği ve karşılıklı bağımlılık yerine mutlak bağımsızlık (ki böyle bir şey günümüz dünyasında artık imkan dahilinde değil), revizyonizm ya da çatışmacı bir paradigmaya yöneldiğiniz oranda atacağınız her adımın fırsat maliyetine katlanmanın yanı sıra ağır faturasını ödemeniz de gerekir.

Tüm tercihler gibi dış politik/stratejik tercihler de alternatif seçeneklerden birer vazgeçiş anlamına gelir. Bu vazgeçişlerin oluşturacağı bedeller, bir tercihte bulunmanın tabiatı gereğidir. Ancak, tüm bunlardan daha ağır bedeli olan ise, net bir tercihin ortaya konulamadığı iradesizlik ve bu iradesizliğin doğal bir sonucu olan kararsızlık halidir. Kararsızlık hali şayet bir karara ulaşma sürecindeki geçici bir döneme dairse belki tahammül edilebilir. Ancak, kararsızlık haliniz iradesizliğiniz ve hatta daha beteri ilkesizliğinizin, bir ahlak haline getirdiğiniz şark kurnazlığınızın veya ucuz pazarlıkçılığınızın bir sonucuysa böyle bir şeyden hayır beklenemez.

Dış politikanızı çevirdiğiniz uluslararası türlü dümenlere, ülkenin ulusal çıkarlarını siyasi veya şahsi hesaplarınıza birer araç haline getirmişseniz veya her gün şekilden şekle girmek zorunda kalan bir şahsiyet zafiyeti içerisindeyseniz, yani yönünüzü ve ekseninizi tamamen yitirmişseniz dış politikanızın şaftını iyiden iyiye kaydırmışsınız demektir.  Türk dış politikası, an itibariyle ne yazık ki dümendekilerin bile tanımlamakta güçlük çektiği böyle bir kaosa, belirsizliğe, renksizliğe, eksensizliğe tekabül ediyor.

SERSERİ DEVLETİN EKSENSİZLİK HALİ

Gerçi Erdoğan rejiminin demokrasiyi, hukuku, temel hak ve özgürlükleri yerle bir eden despotik yönelimiyle bir “serseri devlet”e dönüştürdüğü Türkiye’nin türlü zafiyetlerle malûl mevcut haline en uygun dış politik konumlandırma, bir entropi durumuna karşılık gelen “eksensizlik hali”dir. Neticede, Türkiye bugün kimsenin tanımlayamadığı, eylemlerini ve reflekslerini öngöremediği, bir sonraki adımının ne olabileceğini tahmin edemediği ve dolayısıyla güven duymakta güçlük çektiği oldukça tuhaf bir konumda bulunmaktadır.

Geçtiğimiz hafta Bianet’e bir söyleşi veren Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden İlter Turan da bu ciddi soruna dikkat çekiyordu. Türkiye’nin geçmişte tahmin edilebilir ve çizgisi belli bir dış politika izlediğini hatırlatan Turan, bu konuda belirleyici olan kurumsal yapının darmaduman edildiğini ve dış politika yapımının tamamen kişiselleştiğini söylüyordu. Türkiye’nin dış siyasette artık eksenini iyice kaybettiğini ve çizgisinin bulanıklaştığını belirten Turan, bu kaos halini “bir ülkeyle bir gün kavgalı, ertesi gün dost ya da hem rakip, hem işbirlikçi olabiliyorsunuz,” şeklinde tanımlıyordu.

Orta ve uzun vadeli ciddi sorunlara yol açma potansiyeli olan bu eksensizlik halinin ağır sonuçlarının ilk öncülleri kendisini geleneksel müttefiklerimiz, stratejik ortaklarımız, siyasi değer ve kültür birlikteliği içerisinde hareket ettiğimiz ülkelerle yaşanan sorunlarla gösteriyor. Turan da, Erdoğan rejiminin Türkiye’yi mahkum ettiği korkunç savrulmayı Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun karşılanma tarzı üzerinden anlatıyor ve bunu “Türkiye’nin dış politikasında dünya yönetişimine başkaldıran ‘üçüncü dünyacı’ yaklaşım” olarak ifade ediyor.

EKSEN ARAYIŞI SADECE SİZİN VEREBİLECEĞİNİZ BİR KARAR DEĞİLDİR

Oysa dış politikada eksen tercihi, üzerinde her gün kafanıza göre oynayabileceğiniz bir alan değildir. Bu, sadece sizi ilgilendiren ve sadece sizin karar verebileceğiniz bir konu da değildir. Bu, ulusal ve bölgesel alt üst oluşları beraberinde getirecek çok sıkıntılı süreçtir. Ancak böyle bir süreç sonunda, artık ne kadarınız kalmışsa o kadarınızla milli çıkarlarınızı ve bunların gerektirdiği yeni ekseninizi tanımlayabilirsiniz. Ya da böyle bir süreç sonunda birileri yeni ekseninizi sizin adınıza üstelik de size söz hakkı vermeden tanımlayıverir. Böyle bir durum ne tercih edilebilecek, ne de gündelik bir spor ya da hobi olarak yapılabilecek bir şey değildir. Öyle olduğu içindir ki, Türkiye’nin geçmişinde bugünküne benzer bir eksensizlik hali hiç olmamıştır.

Yönünü hep Batı’ya ve Batılı değerlere dönmekle birlikte, Turan’ın da dikkat çektiği gibi, 2. Dünya Savaşı sonuna kadar dünya dengeleri arasında nötr bir pozisyonda kalmayı tercih eden Türkiye, Soğuk Savaş yıllarında net olarak Batı Bloku’nda pozisyon almıştır. Soğuk Savaş sonrası çok kutuplu dönemde ise, bu pozisyonunu sürdürmekle birlikte, irili ufaklı tüm güç eksenleriyle iyi ilişkiler yürütmenin arayışına girmiştir. Böylece, dış politikada tahmin edilebilir, öngörülebilir ve dolayısıyla güvenilebilir bir aktör olma vasfını korumuştur. Bugün bunlar, şahsi ilişkilerinde olduğu gibi uluslararası ilişkilerinde de hiçbir kural, ilke ve ahlak tanımayan Erdoğan rejiminin ülkeyi mahrum bıraktığı değerlerdir.

BAKACAĞIN YÜZE TÜKÜRME, TÜKÜRECEĞİN YÜZE BAKMA

Bu dengesizlik ve eksensizlik halinin gündelik tezahürü ise, bir gün ilişkilerin yakınlığından dem vurulup ifrat derecesinde göklere çıkarılan bir devletin ertesi gün yerin dibine geçirilerek tefrit derecesinde düşmanlaştırılması oluyor. Atalarımızın bir tutarlılık ve karakter ölçüsü olarak salık verdiği “bakacağın yüze tükürme, tüküreceğin yüze bakma” ilkesinin her gün tam tersinin yapılması, dün yüzüne tükürülenlere bugün arsızca sırnaşılması, tükürülenlerin yalanması… Dün hakaret edilenlerin önünde bugün bol sıfırlı rüşvet çekleriyle el pençe divan durulması ya da tam tersine dün “yakın dostum” denilenlere bugün ağız dolusu hakaretler edilmesi… İşte bunlar hep eksensizliğin ve dış politikadaki şahsiyetsizliğin gündelik tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor.

Oysa, mevcut durumu hala büyük ölçüde bir anarşi haline karşılık gelse de, dünya düzeninde yine de sizi tanımlayacak belirgin çizgilerinizin olması beklenir. İlan edilmiş bu çizgiler, özellikle başka ülkeleri de ilgilendiren konularda kafanıza ve keyfinize göre hareket etmenize engel olur. Neler yapıp neler yapamayacağınızı ana hatlarıyla belirler. Bunun yerine, hak-hukuk, ahlak tanımayan despotik bir tek adam rejiminin dış politikadaki karşılığı olarak bir “serseri devlet” haline gelirseniz, türlü belalara davetiye çıkarmış, ülkenizin yıkımına kendi ellerinizle zemin hazırlamış olursunuz.

Türkiye’yi, oldukça bilinçli bir tercihle 300 yıldır yöneldiği Batı’dan koparmaya çalışan Erdoğan, bu yönelimin üzerine oturduğu girift ilişkiler sistematiğini pek anlamış gözükmüyor. Ya da Türkiye’nin milli çıkarlarını İran’a peşkeş çekme pahasına yaptığı hırsızlık, yolsuzluk ve aldığı rüşvetlerin yol açtığı sıkışmışlık hali kendisine bugün yaptıklarından başka bir çare bırakmıyor. Nereye oturacağı belirsiz bir şekilde, eksenini değiştirmeye yeltenmekle Türkiye’ye yapılabileceği en büyük ihaneti yapıyor.

ERDOĞAN İÇ POLİTİKADAKİ DENGESİZLİĞİNİ DIŞ POLİTİKAYA DA TAŞIYOR

En hafifi rüşvet, kara para trafiği ve milli çıkarlara ihanet olan kepazeliklerle dolu Reza Zarrab dosyasının kendisine ulaşacağını en iyi Erdoğan biliyor. Bu yüzden, kirli yakasını kurtarabilmek için Türkiye’nin geleneksel yönelimini ters yüz etmeye çalışıyor. Bir gün kalkıyor “ABD’ye ihtiyacımız yok,” diyor, ertesi gün “AB’ye ihtiyacımız yok,” diyor. Tek adam rejiminin keyfiliğinin keyfini dış politikada da sürüyor. Türk dış politikasının geçmişteki istikrarlı, ihtiyatlı, tahmin edilebilir çizgisini yerle bir ediyor. İç politikada sıklıkla tecrübe ettiğimiz dengesizliğini, tek karar verici durumuna geldiği dış politikaya da taşıyor.

Bundan dolayı Türk dış politikası dengeyi bir türlü bulamıyor. Muhataplar önünde yalvar yakar olma hali ile magandalığa varan külhanbeyi üslup arasında gidip geliyor. Bir gün yalvardığını ertesi gün tehdit ediyor. Bir gün ağza alınmayacak hakaretler ettiğine ertesi gün övgü üzerine övgüler dizebiliyor. Çünkü, Türk dış politikası artık kurumsal bir çerçevede değil, Erdoğan’ın inişli çıkışlı kişisel ruh haletiyle yapılıyor. Alakasız bir sohbete dayanarak “Pensilvanya’dan helikopter gönderip beni öldürtecekler,” diyecek kadar paranoyanın zirvesine çıkmış, akıl ve ruh sağlığını yitirmiş bir kişinin elinde Türk dış politikası her gün yeni bir rezilliğe yelken açıyor.

Hezeyanlarını stratejik politika diye sahaya süren Erdoğan, ne Türkiye’nin geçmişten bugüne biriktirdiği diplomasi tecrübesine, ne de dış politika yapımında paydaş olması gereken kurum ve kuruluşların bilgi birikimine ihtiyaç duyuyor. Böyle bir ihtiyacın farkında olduğu bile sanılmıyor. Cehaletiyle ve cahil cesaretiyle maruf Erdoğan’ın tek başına ya da çevresine topladığı yardakçı şürekasının tavsiyeleriyle ayak üstü aldığı tutarsız kararları yüzünden 80 milyonluk ülke yel önünde savrulan bir yaprak gibi oradan oraya sürükleniyor. Küresel düzlemdeki belirsizlikler ve keyfilikler kadar Suriye gibi dar alandaki politikaların da bir günü bir diğerini tutmuyor. Mehmetçiğin canının sürüldüğü sahada bile kimin dost, kimin düşman olduğu an be an değişiyor.

‘AKP = MİLLİ MENFAAT’MİŞ… NE MÜNASEBET!..

Erdoğan’ın adına “dış politika” denilemeyecek hezeyanlarını, Abant İzzet Baysal Üniversitesi öğretim üyelerinden Fatih Yaşlı da, “hem ABD hem Rusya’yı idare etmeye kalkışan şark kurnazlığı” olarak tanımlıyor ve bunun Türkiye için yıkıcı sonuçları olabileceğini hatırlatıyor. Marksist saplantılarını bir kenara bırakacak olursak Yaşlı’nın şu tespitlerine katılmamak imkânsız: “Ben bu politikaların hepsinin açıkça Makyavelist ve pragmatist bir şekilde bütünüyle ilkesellikten uzak bir ‘günü kurtarma’ siyasetinin parçası olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de iktidarın ömrünü uzatacak, onun bekasına hizmet edecek her türlü dış politika yönelimi iktidar tarafından uygulanabilir durumdadır. İktidar bugün A dediğine yarın B diyebilir, bugün B dediğini de yarın A diyebilir. Bugün dost olan anında düşman olabilir, düşman olan anında dost olabilir. Üstelik kimse bu değişimi şu anlamda sorgulayamaz: Türkiye’de bunu sorgulatamayacak kadar kötü bir muhalefet var.”

CHP’nin Erdoğan’ın tuzağına nasıl kolayca düştüğünün altını çizerek AKP iktidarının bilinçli bir şekilde kendi çıkarıyla milli çıkarları özdeş göstermeye çalıştığını savunan Yaşlı, “Muhalefet de, başta CHP olmak üzere, sürekli aynı tuzağa düşüp ‘elbette ki devletimizin yanındayız,’ ‘elbette ki hükümet haklıdır’ minvalinde açıklamalar yapıyor… Dış politikadaki bu yönelimleri ‘AKP = Milli menfaatler’ tuzağına düşmeyip, bunu iktidarın günü kurtarma siyasetiyle doğrudan ilişkilendirip-okuyan bir bakış açısına ihtiyacımız var,” diyor.

Benim Erdoğan’ın sırf işlediği suçlardan yakasını kurtarmak için ülkenin başına büyük gaileler açma potansiyeli olan Türkiye’nin eksenini değiştirmeye yeltenmesi olarak tanımladığım şeye karşılık Türkiye’nin geleneksel müttefiklerinin hamlelerini biraz daha derinleştirme ihtimalinden bahseden Yaşlı, bu şartlarda Türk dış politikasında istikrarın yakalanmasının mümkün olmadığını ve ülkeyi ciddi risklerin beklediğini söylüyor.

ERDOĞANLI TÜRKİYE’NİN GİTTİĞİ YOL YOL DEĞİL

Birbirine taban tabana zıt ideolojik çevrelerden iki dış politika uzmanı da lafın kısası Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’nin gittiği yolun yol olmadığını söylüyor. Bu yolun varacağı yerin işaretlerini ise ABD’nin etkili gazetesi New York Times, hafta sonu “Editöryal Kurul” imzasıyla yayınladığı tarihi yazıda verdi. Şimdilik NATO’dan atılmasa da, 50 civarındaki nükleer silahın Türkiye ile ikili ilişkiler tamamen çökmeden önce bu ülkeden taşınması gerektiğini salık verdi. Rusya ile yaptığı S-400 anlaşmasıyla başını alıp dilediği yere gidebileceğine dair sert bir mesaj veren Erdoğan rejiminin, Batı savunma ittifakı içerisindeki güvenilmez konumunun tescillenmesi aşamasına böylece gelmiş bulunuyoruz.

Yandaşları tarafından coşkuyla karşılanan külhanbeyi tavırlarına karşılık Erdoğan’ın kitleler önünde çemkirdiği her aktörün gönlünü perde gerisinde okkalı bir imtiyazla hoş etme çabasını artık sağır sultan bile duymuştur herhalde. Erdoğan’ın bu iki yüzlü tavrının karşılığını iç siyasette fazlasıyla almayı başardığını da kabul etmeliyiz. Ama, şahsi ve gündelik siyasi çıkarları uğruna ülkenin değerlerini, ilkelerini, itibarını, saygınlığını, imaj ve prestijini tüketerek muhataplarının gönlünü hoş etme anlamında adet edindiği ahlaksız “konsomasyon diplomasisi”nin de nihayet sonuna gelmiş durumda. Şayet çok büyük bir mucize olmazsa Erdoğan rejiminin bundan sonraki macerası acılı çırpınışlar eşliğinde görkemli bir çöküşten ibaret olacak.

Ne yazık ki, Türk halkı demokrasi ile diktatörlük arasında bir seçim yapma hakkını çoktan yitirdi. Dolayısıyla Batı ile Doğu arasında bir tercih yapma hakkını da haiz değil artık. Türkiye’nin Batı ile Doğu arasında nerede olacağını tercih etme konumunda olanlar içinse bu tercih, Erdoğan’lı ya da Erdoğan’sız bir Türkiye arasında olacak. Maalesef, bu tercihi yapabilme hakkının kullanımı uluslararası aktörlere kalmış durumda. Türkiye’nin bu tercihlerden birine oturtulmasının ise, yine maalesef, kolay ve acısız bir yolu bulunmuyor.

Erdoğan ve aveneleri hiçbir şeyi olmasa da Türkiye’yi, Batı ile Rusya arasındaki kavganın bir savaş alanına dönen Ukrayna durumuna düşürmeyi başardı. Bugün retorik ve diplomatik düzeyde devam eden bu savaşın sahaya fiili yansımalarından ise Allah muhafaza etsin…

[Bülent Keneş] 17.10.2017 [TR724]

Yeni Rejim (2) [Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan rejimi ilk evrede 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları – 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi arasındaki süre zarfında seçimle gelen bir despotizm haline dönüştü. Daha önceki yazılarda bu konuyu farklı cephelerden ayrıntılarıyla ele almaya gayret etmiştim. Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri sürecinde yaşanan demokratikleşme çerçevesinde sona eren askeri-bürokratik vesayet sistemi veya William Hale’in “veto rejimi” olarak adlandırdığı yarı-demokratik sistem, yerini tam demokratik bir sisteme bırakmak üzereyken, sistemin neden seçimle gelen bir despotizme dönüştüğü, önemli bir soru. Kurumlar neden görevini yapamaz hale geldi? Başka bir ifadeyle, kurumsallaştığı varsayılan anayasal düzen sivil bir iktidar ve yaptığı sivil darbe sonucunda nasıl bu kadar kolay bertaraf edildi? Rejimin anayasa tarafından öngörülen kontrol ve denge mekanizmaları neden siyasi gerçeklikte karşılığını bulmadı? Nasıl oldu da Erdoğan güçler ayrılığının anayasal düzenin temelini oluşturduğu bir sistemi, askerin siyasetten uzaklaştırılmasının ardından tümüyle kendi şahsının etki alanına alabilmeyi başardı? Hepsinden önemlisi, nasıl oldu da anayasal düzenin muhtelif savunma mekanizmaları anayasayı ve anayasal düzeni rafa kaldıran bu sivil darbeyi kabullendiler?

AB SÜRECİNDE ASKERİN SİYASETTEKİ ETKİSİ AZALDI

Elbette 1982 anayasasının öngördüğü yapıda asker sistemin “bekçiliği” görevini fiili olarak ifa ediyordu. Bu Türkiye’de esasında kanıksanmış bir durumdu. Çünkü asker Osmanlı imparatorluğundan beri siyasette belirleyici bir rol oynuyordu. Cumhuriyet kurulduğunda da tıpkı Osmanlı döneminden devralınan diğer miras gibi askerin (ordunun) bu rolü devam etti. 27 Mayıs darbesi, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül darbesi ve 28 Şubat muhtırası, farklı önceliklerine ve ideolojik vurgularına karşın hep bu veto rejiminin ürünleridir.

AB sürecinde askerin bu etkisi kademeli olarak ortadan kaldırıldı. Askeriye içerisinde etkin fraksiyon olan NATO’cu-Batıcı kanat Türkiye’nin AB’ye giriş sürecine destek olmak için askerin siyasetten uzaklaşması yönündeki reformlara itiraz etmediler. Bu süreçte TSK içerisindeki vesayet yanlısı subaylar, Avrasyacı-ulusalcı kanada dâhildiler. Bu grubun AB ve NATO konusundaki tutumu çok olumsuzdu. Hem askeriyenin siyasi rolünün (kendilerinin “rejimin garantörü olma durumu” olarak adlandırdıkları pozisyonun) bitmesinden rahatsızdılar, hem de Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında NATO ve Batı kulübü içinde, bölgesindeki potansiyel fırsatlardan yararlanamayacağını ve bölgesel bir güç olamayacağını düşünmekteydiler. Bu nedenlerden dolayı her zaman Batı yanlısı, AB üyeliğini hedefleyen, NATO içinde uyumlu çalışmayı hedefleyen siyasetlere mesafeli ve soğuk durdular. Bu askerler vesayet sisteminin yeniden tesis edilmesini istiyorlardı. Ama TSK’daki NATO ve AB yanlısı silah arkadaşları bu görüşte değillerdi. Çoğunluk ve başat olan bu grup, NATO üyeliğinin gerekliliğine ve AB yöneliminin cumhuriyetin kuruluş felsefesiyle uyumlu olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle Avrasyacı-ulusalcıları maceraperest ve gerçeklerden kopuk olmakla itham ediyorlardı. TSK böylece AB reformlarını kabullendi. Siyasetten çekilme stratejisini, AB üyeliği hedefi nedeniyle benimsedi. Avrasyacı ulusalcı kanat ise Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı vs. gibi birçok plandan da anlaşılacağı üzere, siyasete müdahil olacak fırsatları kollamaya devam etti. Ancak ordudaki bu fay hattı tamamen ortadan kalkmadı. Bu iki fraksiyon varlığını sürdürdü.

AKP İÇİNDEKİ ETKİSİZ DEMOKRAT GRUP

Gelelim Erdoğan ve AKP’ye. AKP içinde bir grubun içten bir şekilde Türkiye’nin demokratikleşmesini istediğini düşünüyorum. Fakat aynı zamanda bu grubun AKP içinde ancak küçük olduğunu ve etkisiz kaldığını da zaman içerisinde gördük. Erdoğan başta olmak üzere AKP demokrasiyi daima “zamanı geldiğinde inilecek bir tramvay” olarak gördü. Dünyadaki diğer İslamcı hareketlerde de tıpatıp aynı biçimde tezahür eden bu yaklaşım, demokrasiyi kendisini iktidara taşıyan bir araç olarak kabul eder. İktidara gelince planın ikinci aşaması olan iktidarı konsolide etme evresi başlar. Bu aşamadan sonra ise, artık demokrasiye ihtiyaç kalmadığından, gerçek ajandalarını uygulamaya başlarlar. Erdoğan ve AKP de bu şablona göre hareket ettiler. Planı uygulama esnasında taktik icabı birçok farklı kesimle işbirliği içindeydiler.

Bunların başında Gülen Cemaati, liberaller ve ılımlı Kürtler vardı. Bu birinci aşama sırasında Türk demokrasi tarihinin en köklü reformları yapıldı, 1982 anayasası oldukça liberalleştirildi. Mesela idam cezası kaldırıldı, Kürtlerin varlığı tanındı, dilleri kabul edildi, Kürtçe televizyon gibi adımlar atıldı. Hatta Erdoğan PKK ile görüştü. Oslo ve Çözüm süreci sonunda Dolmabahçe Mutabakatı gerçekleşti. İnsan hak ve özgürlüklerinde büyük ilerlemeler kat edildi. Bu arada AB müktesebatı çok önemli bir oranda Türk kanunlarına ve yönetmeliklerine geçirildi. AB Kopenhag kriterlerinin asgari anlamda gerçekleştiğini kabul ederek Türkiye ile üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldı. Tanzimat süreci ile başlayan Türk demokrasi, ileri demokrasilere en fazla yaklaştığı seviyeyi yakaladı. Yukarıda değinildiği üzere, bu süreçte TSK demokratik bir rejimde olması gereken yere çekildi. Fakat sonrasında AKP’nin amacının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu anlaşıldı. TSK’nın sağladığı denge ortadan kalkınca, 1982 anayasası demokrasiyi taşıyamaz hale geldi. İktidar olan AKP artık muktedir hale gelmişti.

ÇOK MERKEZLİ PARTİDEN, TEK ADAM PARTİSİNE

Bu süreçte AKP de dönüşüm geçirdi. Çok merkezli ve tabana yayılmış parti, giderek tek adam partisi haline dönüştü. Erdoğan parti içindeki tüm ağır topları sırayla ekarte ederek AKP’yi kendi mutlak kontrolü ve etkisi altına aldı. Geldikleri ideolojik ekol gereği otorite karşısında zaten zafiyeti olan İslamcılar, Erdoğan’ın devleti dönüştüren güçlü ve karizmatik imajı nedeniyle bu gidişatı fazla yadırgamadan kabullendi. Yadırgayanlar vardıysa da, kol kırılır yen içinde tutumunu benimsediler. Artık Erdoğan hem TSK sonrası boşalan güç boşluğunu doldurarak devleti daha fazla kontrolü altına almış, hem de kendisine ayak bağı olma potansiyeli olan tüm dikenlerden ayıklanmış gül bahçesi bir partiye sahip olmuştu.

Bu ilişkiler ağında gücü kontrol ederek sürekli kılmak zordur. Ekonomik çıkar ortaklığı olmadan bunu hiçbir lider başaramaz. Erdoğan’ın çevresi, daha önce küçük kalibrede işler yapabilen, taşralı, gözü açık ve oportünist bir tüccar ve bürokratik kitleyle çevriliydi. Devlete yerleştikçe, bu güruhun beklentileri yükseldi. Bal tutanlar artık sadece parmağını yalamakla yetinmiyor, bal kavanozlarıyla dolu dükkânı hoyratça yağmalıyordu. Ciddi bir yolsuzluk sarmalı oluştu ve Erdoğan ile yakın çevresini kendine bağladı. En yüksek kademedeyse bu yolsuzluklar ve usulsüzlükler adeta düzenli hale getirilmişti. Büyük işlerden kesilen yüzdeler milyarlarca dolarlık bir çıkar ortaklığı oluşturmuş, Erdoğan’a ve bu rejime minnettar çok güçlü bir yeni İslamcı sınıf ve İslamcılardan oluşan memur kesimi meydana gelmişti. Reza Zarrab’ın önüne yatan veya vatanseverliği milletin annesine ettiği hakaret ölçüsünde olan bu doymak bilmeyen grup, yeni hiyerarşik sistemde devletin tüm kılcal damarlarına nüfuz etti.

YOLSUZLUK SKANDALI, LAĞIMIN PİS KOKUSUNU ORTAYA ÇIKARDI

Bu gidişat esnasında ortaya çıkan 17/25 Aralık yolsuzluk skandalı, lağımın ne kadar pis koktuğunu derin olduğunu gözler önüne serse de, Erdoğan artık muktedir tek adam olmanın ağırlığını kullanarak, zaten bitirmeye karar verdiği Gülen Cemaatini yolsuzluk soruşturmalarının arkasındaki güç olarak lanse etti ve yolsuzluk soruşturmalarını bir sivil darbe teşebbüsü olarak niteledi. Bu soruşturmaları yürüten mahkemeleri, yargıçları ve savcıları, soruşturmaların kolluk gücü olan polisleri ve sivil bürokratları görevden alarak, tüm yargıya karşı bir sivil darbe yaptı. Bu esnada Cemaat ve liberallerin AKP ile kurdukları koalisyon doğal olarak bitti. Erdoğan, riskleri en aza indirgemek ve eski ortaklarının “kökünü kazımak” için, hem Cemaatten hem de liberal aydınlardan nefret eden Avrasyacı-ulusalcı derin yapıyla koalisyona gitmeyi tercih etti. Ergenekon ve diğer darbe davalarında yargılanan Avrasyacı-ulusalcı subay ve siviller serbest bırakıldı. Cemaat “paralel devlet” ilan edilerek takibata alındı. İnsanların ve kurumların mallarına çöreklenildi, gazeteler kapatıldı, insanlar hukuksuzca içeriye alındılar. Erdoğan açıkça anayasayı ihlal ederek Bakanlar Kurulunu fiilen uhdesine alan ve fiili tüm güçleri kendisinde toplayan bir diktatör haline geldi.

Ve sonra 15 Temmuz gerçekleşti. Birçok karanlık noktası olan, Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle “kontrollü darbe” – yani Erdoğan tarafından bilinen ve kontrol edilen teşebbüs – Erdoğan için kendi ifadesiyle “Allah’ın bir lütfuydu”. Darbe girişimi sonrası son bir yıldır kesintisiz devam eden, anayasayı ve anayasal düzeni tümüyle ortadan kaldıran bir kişi diktatörlüğü, yani tek adam rejimi altında, on binler hapse atıldı, yüz binler keyfi ve hukuksuz kararnamelerle işinden oldu. Türkiye dünyada en fazla gazetecinin hapishanede olduğu, akademisyenlerin en fazla baskı altında olduğu, en çok çocuğun anneleriyle beraber kodese girmek durumunda kaldığı bir ülke haline geldi. İşkence, gözaltında meydana gelen şüpheli ölüm vakaları, ağır insan hakları ihlalleri sıradanlaştı ve gündelik “norm” oldu. Onlarca yabancı gazeteci, insan hakları savunucusu ve diğer masum gruplar da talihsiz ülkemizin haksızlığa uğrayan insanlarının kaderini paylaşarak, bu korkunç rejimden nasibini aldı, almakta.

İŞBİRLİĞİ İÇİNDEKİ İKİ GÜÇ

Bu rejimde halen işbirliği yapan iki güç var. Bu güçlerden vitrinde olanı ve gücü görece kontrol edeni, Erdoğan, şu anda ABD’de yargıya hesap veren Zarrab nedeniyle korkunç bir baskı altında. Zarrab, Erdoğan’ın rejimindeki en zayıf halka. Çünkü Erdoğan’ın ve çevresinin en kirli dosyalarını biliyor. Muhtemelen ABD’ye teslim olan ve tanık programından yararlanmak isteyen Zarrab, konuştuğu takdirde Erdoğan’ın kâğıttan kalesini yerle bir edebilecek bir potansiyele sahip. Erdoğan uzun süredir ABD yönetiminden Zarrab’ın iadesini talep ediyor. Görüntüde Gülen’in iadesini en önemli öncelik olarak göstermeye de çalışsa, Beyaz Saray’daki ve tüm ikili görüşmelerdeki bir numaralı konunun Zarrab olduğu artık onlarca ciddi kaynak tarafından ayrıntılı şekilde ortaya konulmuş durumda.

Demokrasinin olmadığı, anayasasız, hukuksuz, medyasız, bireysel özgürlüklerin sıfırlandığı, siyasetçilerin ve gazetecilerin hapse atıldığı bu yeni rejiminde, Zarrab’ın konuşması nasıl bir etki yapar? Erdoğan ve Avrasyacı-ulusalcılar arasındaki dinamiği nasıl etkiler? Erdoğan’ın İslamcı paramiliter SADAT’ı ve ağırlıkla kontrol altında tuttuğu varsayılan partizan polis teşkilatı TSK’yı kontrol eden bu hizip karşısında ne ölçüde bir caydırıcılığa sahip? Erdoğan’ın yanaştığı ve Türkiye’yi angaje ettiği yeni “ağabey” Rusya, olası bir güç mücadelesinde nasıl ve kimden yana bir tercih kullanır? ABD ve Batı bu tür bir iktidar mücadelesinde nasıl bir rol oynar? Batı’dan koptuğu ölçüde savrulan, dış politikasında ve güvenlik politikalarında Erdoğan’ın şahsi çıkarlarına göre tutarsız ve kırılgan bir performans gösteren Türkiye, olası bir iç güç mücadelesinden nasıl etkilenir? Ve bu mücadelenin galibi kim olur? Bu sorulara önümüzdeki analizlerde yanıt aramaya devam edeceğiz. Şimdilik üzerinde herkesin fikir birliğinde olduğu tek çıkarım, bu hazin durumda kayıtsız-şartsız kaybedenin Türkiye ve vatandaşları olduğu.

[Mehmet Efe Çaman] 17.10.2017 [TR724]

Şükürler olsun doğru yerdeyiz, niye mi? [Tarık Toros]

Başımıza bir şey gelmesin diye hukukun rafa kaldırılması içe sindirilebilirdi.

Aman işimize gücümüze bir şey olmasın diyerek yolsuzluklar, rüşvet görmezden gelinebilirdi.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın deyip tek adam devletine gidiş sineye çekilebilirdi.

Yapılan ve yapılacak hayırlı işler adına, muktedirin günahları üzerinde durulmayabilirdi.

Olabilirdi bunlar.

2012, 2013, 2014’lü yıllarda…

2015, 2016’da milletin tamamına yakını da böyle yaptı zaten.

İtiraz eder gibi olan da içine attı.

***

15 Temmuz oldu. Aynı kalabalık, egemene daha fazla yapıştı.

“Cumhuriyete” kast edilmişti.

“Devlet” direkten dönmüştü.

Darbe girişiminden sonra ülke yeni bir “istiklal harbi” veriyordu.

Düne kadar olan biteni sineye çeken kitleler heyecanlandı.

Alabildiğine iktidara ve söylemlerine destek verdiler.

Egemenler, o güne kadar yarısını ele geçirdikleri kamuoyunun şimdi tamamını bağladığı için çok mutluydu.

***

Koca ülkenin demokrasi cilası döküldü.

Haksız hukuksuz kapatmalar, el koymalar işin tabiatı oldu.

Uzun gözaltı süresi ve işkence, diz çöktürmek ve “itiraf” almak için şarttı.

Cezaevinde kötü muamele, aylar süren hücre hapislerinden başka çare yoktu.

Kanser bünyeyi sarmıştı, kemoterapiden başka tedavi mümkün değildi.

Hastalıklı hücreler ihbar edilmeli, aileleri, sülaleleri ile ayıklanmalıydı.

Başka türlü “arınma” olmazdı.

Kurunun yanında elbette “yaş” da yanacaktı. Kaçınılmazdı.

Yapılanlar “suç” tanımından çıkarılmalıydı, yapanların selameti için.

Vicdanlar, dini fetvalarla rahatlatılmalıydı.

Çünkü, insanlıktan çıkmış “vahşilerin” ıslahı mümkün değildi.

Hamileymiş, yaşlıymış, kansermiş… Bunlar üzerinde durulmayacak “örgütsel” taktiklerdi.

Acınırsa, acınacak hale düşülürdü.

Topunun birden, malı, mülkü, karısı, kızı “helâldi”.

***

Bu hikâye hiç bitmeyecekti.

Tehdidin biri savuşturulup diğeri ile mücadele edilecekti.

Tüm dünya birlik olmuş, bu “necip” millete tuzak üstüne tuzak kurarken dimdik ayakta olmak şarttı.

Lider hemen her gün saçmalayabilirdi.

Akşam başka sabah başka konuşabilirdi.

Bugün dost tuttuğunu yarın satabilirdi.

Kamu olanakları ile kendini ve çevresini zenginleştirip faturasını kamuya yükleyebilirdi.

Ve bunu “halka hizmet” gibi sunabilirdi.

Yalan söyleyebilir, ayrımcılık yapabilir, ölüm emri verebilir… Uluslararası kara para, adam kaçırma, terör eylemi gibi her türlü organizasyona imza atabilirdi.

Bunlar açığa çıkınca da yalan üreten medyasıyla halkı hipnotize edebilirdi.

Savaştaydı. Bunları yapmak onun için “hak”tı.

***

Yaşandı, yaşanıyor.

Dahasını göreceğiz.

Biz tekrar başa dönelim:

İktidar, dönüşü olmaz yola girerken…

Hukukun rafa kaldırılması içe sindirilebilir… Yolsuzluklar, rüşvet görmezden gelinebilir… Tek adam devletine gidiş sineye çekilebilir… Muktedirin günahları üzerinde durulmayabilirdi.

Olabilirdi bu.

O gün bu sorgulamalar yapıldı.

Dar dairede aile içi kavgalardan… Müesseselere, holdinglere kadar yaşandı bu münakaşa.

Geçen zaman zulmü katladı, çeşitlendirdi, masumu yaktı.

Ve bir kere daha teyit etti ki:

Şükürler olsun doğru yerdeyiz.

Zulmedenlerden olabilirdik.

Zalime yandaş, onca günaha ortak olabilirdik.

Değiliz çok şükür.

***

Bakmayın siz… Ülkedeki şaşkın, devrimci soslu “sosyal demokratların” şu laflarına:

-Bunları başımıza siz musallat ettiniz.

-Her şeyi beraber yaptınız.

-Şimdi gittiniz, kendinizi kurtardınız.

-Arkadaki masumlar sizin yüzünüzden zulüm görüyor.

-Sıkıyorsa gelin burada konuşun, bla bla…

***

Maaş aldıkları patronları 6-7 yıldır kul-köle olmuş, görmezler.

Cengiz Çandar’ın kulakları çınlasın:

“İki sene önce verdiğim bir söyleşide ‘Medya alanında neredeyse herkes secdede, benim içinde bulunduğu grup ise rükûda’ demiştim. Bugün geldiğimiz noktada benim birkaç gün öncesine kadar içinde bulunmuş olduğum grup rükûdan secdeye de geçmedi, yere kapaklandı.” (11 Nisan 2016, T24)

***

Türkiye çıkışlı hiçbir habere inanmayın.

Kasten yalan söyleniyor, yalan üretiliyor, yalan pompalanıyor.

Orada yaşayanları da mazur görün.

İktidar nasıl her olumsuzluktan iyot gibi çıkıyorsa…

Doğan, Ciner, Demirören, Şahenk gibi medyası da o hesap.

El birliğiyle “fail” ilan ettikleri “olağan şüpheli” grupları dişliyorlar.

Hep olduğu gibi… Gücün yanında, mazlumun karşısındalar.

Şükürler olsun bu çukurda değilsiniz.

Doğru yerdesiniz.

Doğru yerdeyiz.

Elhamdülillah.

[Tarık Toros] 17.10.2017 [TR724]

New York Times’ın bahsettiği o toplantıda neler konuşuldu? [Ahmet Dönmez]

Türkiye’de yargıya darbe yapılarak üzeri kapatılan 17 Aralık dosyası globalleştikçe içerisindeki utanç da bütün dünyanın gözleri önüne seriliyor. Artık New York Times, Washington Post, The Guardian gibi gazeteler dosyanın içeriğini didikleyip rezaleti küreselleştiriyor. Özellikle New York Times’ın Zarrab davasının ucunun Erdoğan’a uzanabileceğini yazması, birilerinin neden geceleri uykusuz kaldığını gayet iyi anlatıyor. 14 Ekim tarihli yazıda, iddianameye yansıyan bazı ses kayıtlarında, sanık konumundaki kişilerin Erdoğan’la toplantılar yaptıklarına işaret ediliyordu. Suçlamaya konu işlemlerin de bu toplantılar neticesinde bizzat onun emriyle yapıldığına yer veriliyordu.

Bahse mevzu toplantılardan biri, 2 Ekim 2013 tarihinde yapılmıştı. Neler konuşulduğunu ise dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın bir gün sonraki konuşmasından öğrenmiştik. 3 Ekim saat 19.48’de Aslan’ı arayan Çağlayan, toplantıda çıkan kararı şöyle aktarıyordu: “Dün akşam da 2 saat toplantı yaptık Sayın Başbakan’la İstanbul’da… Ben kendisine durumu anlattım, onların baskılarını, işte bu transit hadisesini felan… ‘Hiçbir şekilde orda gevşeme olmasın’ dedi.”

Bu görüşmenin içeriğine daha detaylı bir şekilde değineceğim. Fakat o konuşmanın hangi şartlarda yapıldığına, toplantının önemine, öncesi ve sonrasına iyi bakmak gerek.

Reza Zarrab’ın İran’ın yurtdışındaki paralarını Türkiye üzerinden altına çevirip Tahran’a götürmesi, başta Amerika olmak üzere uluslararası finans aktörlerinin dikkatini çekmişti. 2013 başlarından itibaren Ankara’ya baskı gelmeye başlamıştı. Zaman zaman sertleşen uyarıların ilk derece muhatabı, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’dı. Zafer Çağlayan’la yaptıkları toplantılar neticesinde Aslan yeni bir formül bulacaktı. Altın yerine ambargo kapsamında olmayan transit gıda ve ilaç ticareti ile bu paralar döndürülecekti. Fakat gerçekte böyle bir ihracat yapılmayacak, sahte evraklarla hayali ticaret gerçekleştirilecekti. Bunu da bizzat Aslan, Zarrab’a tavsiye edecekti. Sonrasında Reza’nın ofisi sahte gümrük mühürleri ile milyarlarca dolarlık kaçakçılığa imza atacaktı.

AMAÇ TÜRKİYE’NİN MENFAATİ Mİ AKP’NİN SEÇİM ZAFERİ Mİ? 

Eski sistemde 2012 yılı başından itibaren altın ihracatı tavan yapmıştı. Artık düşüşe geçecekti. İhracat rakamlarının düşmesi ve cari açığın giderek büyümesi nedeniyle AKP hükümeti de kara kara düşünmeye başlamıştı. Seçimler yaklaşıyordu. 1 yıl sonra yerel seçimler, ondan 4,5 ay sonra da Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı. Bu nedenle toplantı üstüne toplantı yapılıyor ve ihracat rakamlarının tekrar yükseltilmesi için kafa patlatılıyordu.

Eylül 2013’e gelindiğinde Erdoğan’ın talimatları ile tekrar altın ticaretine yönelme kararı alındı. Reza Zarrab’a yeni görevler tevdi edildi. Yıl sonuna kadarki 3 ay içerisinde 3 milyar dolarlık altın ihracatı hedefi konuldu. Sonrasında Reza bazı görüşmelerinde bu rakamı 4 milyar dolar olarak telaffuz edecekti.

Kollar sıvandı. Sistem şöyle işleyecekti: Reza Zarrab, paravan şirketleri adına Halkbank’ta hesaplar açacaktı. İran’ın Çin’deki bütün paraları ve kendisinin farklı yerlerdeki paralarını Halkbank’taki bu hesaplara aktaracaktı. Banka, bu paralarla alınacak altından da masraf kesmeyecekti. Yani Reza’ya her türlü avantaj sağlanacaktı. Oluşturulan bu döngü sayesinde Türkiye’nin ihracat rakamlarının artırılması hedefleniyordu. 17 Aralık’tan sonra Reza boşuna, “Türkiye’nin cari açığının yüzde 15’ini ben kapattım” demeyecekti yani.

ERDOĞAN’IN TALİMATI VAR: YAPIN BU İŞİ!

10 Eylül 2013 tarihinde Çağlayan ile Reza Zarrab Conrad Otel’de buluşup bir görüşme yaptı. 2 gün sonra Süleyman Aslan, Başbakan Erdoğan’la Haliç Kongre Merkezi’nde bir araya geldi. Bu trafiğin ne anlama geldiği, aynı günün akşamında Reza Zarrab ile sağ kolu Abdullah Happani arasındaki telefon konuşmasından anlaşılacaktı. Reza, Happani’ye, “Sen bu altın işini formülüze et, düşün. Çin üzerinden tamam mı… Ben geldiğimde pazartesi konuşayım. Çünkü Başbakan çağırmış konuşmuş şeyle (Süleyman Aslan’la), talimatlar vermiş. Ben geldiğimde Süleyman’la konuşup döneceğim.” dedi.

16 Eylül’de Süleyman Aslan ile Reza Zarrab arasında geçen telefon konuşması, ‘talimatın’ içeriğini özetleyecek mahiyetteydi. Yaşanan diyalog şöyleydi:

‘Aslan: Geçen hafta sizinle konuştuktan sonra yaptık görüşmemizi… talepleri o yani; geçen sene 11 milyar dolar altın ihraç etmişler

Zarrab: Onu yapın diyorlar yine, değil mi
Aslan: Yani bi şey koyun, yani yöntem nasıl olur ama yardımcı olun, yapın bu işi diyorlar.’

Yani bu operasyonu bizzat Erdoğan istemiş ve teşvik etmişti. Hepsi onun bilgisi ile oluyordu. Ertesi gün Reza Zarrab, Süleyman Aslan’la yüz yüze bir görüşme gerçekleştirdi. Oradan çıkar çıkmaz Abdullah Happani’yi arayıp Halkbank’taki paravan şirket hesaplarına Çin’den gelen bütün parayla altın alması talimatını verdi.

Reza, 2 gün sonra Happani’ye “Yıl sonunda 3 milyarı bulmamız lazım, 3 milyar dolar… Bir şeklini bul hallet” dedi. Çünkü Ankara’dan sıkıştırıyorlardı. Erdoğan öyle istiyordu.

Aynı gün Zarrab’ın iki adamı Happani ile Rüçhan Bayar arasındaki telefon görüşmesi ilginçti. Bayar, “Ya özel görev mi verildi şimdi abi? Yani yapamıyoruz dersek ne olur, çok mu sıkıntı olur sence desek yani?” diye soruyor, Happani ise “Demez demez. İlla ki satın diyor” cevabını veriyordu. Çünkü emir büyük yerdendi.

ZARRAB: SAYIN BAŞBAKAN’A SÖZ VERDİM

Yine aynı gün… Başbakanlık’taki bir toplantıdan çıkar çıkmaz Zarrab’ı arayan Süleyman Aslan, işlerin hedeflendiği gibi gidip gitmediğini soruyordu. Reza’nın cevabı önemli: “Dün biliyorsunuz, yemekte misafirlerimiz vardı. Konuştuk sayın bakanlarımla. Hatta üç bakanımız teşrif ettiler. Yani detayları enine boyuna konuştuk. O kadar ihtiyacımız var ki, yani inanın sabahtan beri oturdum bütün ekibi topladım, sadece bu 4 Milyar dolar hedefine koşmak için elimizden geleni yapmamız lazım… Çünkü Sayın Başbakan’a söz verdim.”

Bu konuşmadan yarım saat sonra yeniden Happani’yi arayan Reza, “Ya 2 milyar bile etsek önemli, anladın mı… Başbakan’ın nezdinde benim için önemli. Çünkü direk yanına gideceğim. Sen bir yapmaya çalış.” diye üsteledi.

Yine de bu hedefe ulaşmak öyle kolay değildi. Tamamen kâğıt üzerinde altın-para döngüsü kurulmasına rağmen 3 ayda 3-4 milyar dolar çevirmek zordu. Ama Erdoğan sıkıştırıyordu.

Artık bütün Türkiye’nin bildiği, Amerikan medyasının ise yeni yeni değindiği süreç bu şekilde ilerliyordu. NYT’nin bahsettiği 2 Ekim tarihli toplantıya işte böyle gelindi. Erdoğan, o gün akşam saatlerinde İstanbul’da ekonomi kurmayları ile bir araya gelecekti. Bu nedenle Zafer Çağlayan’ın önden Zarrab’la buluşup son rakamları alması gerekiyordu. Makam arabasında görüşeceklerdi. Reza da Ekonomi Bakanı’nın aracına binmeden önce Happani’yi arayıp “Sence yıl sonu ne kadara ulaşır?” diye sordu. Happani ümitsizdi. “Abi bir, birbuçuk benim tahminim. Yani sen 3 söz vermişsin ama olmaz” dedi.

ERDOĞAN’DAN REZA’YA: BU İŞTE GEVŞEME OLMASIN!

Çağlayan, bu rakamlarla akşamki toplantıya katıldı. Ertesi gün Süleyman Aslan’ı aradı. Yazının girişinde bir kısmını paylaştığım konuşma işte buydu. İşler iyiye gitmiyordu. Ekonomide alarm zilleri çalıyordu. Çağlayan, “Valla Süleyman, sana şöyle söyleyim; En az 3-4 milyar dolar ihracata ihtiyaç var. Türkiye’nin şu anda yani rakamlar iyi gitmiyor. Çünkü daha şimdi açıklandı, dün akşam da 2 saat toplantı yaptık Sayın Başbakan’la İstanbul’da. Ben kendisine durumu anlattım. Onların baskılarını, işte bu transit hadisesini felan… ‘Hiç bir şekilde orda gevşeme olmasın’ dedi. Çünkü neticede bizim dış ticaret rakamlarımız negatife döndü mü Türkiye’nin faiz… En iyi bilen sensin. Onun için o konuda hiç tavizimiz olmasın.” ifadelerini kullandı.

Tayyip Erdoğan, Reza Zarrab organizasyonu ile yapılan transit ticareti de altın ihracatını da çok iyi biliyor, yakından takip ediyor ve gevşeme olmaması için bastırıyordu. 30 Mart yerel seçimlerine yaklaşık 5 ay kalmıştı. Bunun için tabiri caizse Reza’nın ensesinde boza pişiriyordu.

Bu dönem, ABD baskısının iyice arttığı, Süleyman Aslan’ın bu baskılardan bunaldığı, tedirgin olduğu ama gerek Zarrab’dan gelen ‘ateşlemeler’ (Reza, ayakkabı kutuları içerisinde para göndereceği zaman adamlarına ‘Bir ateşleme yapın’ diyordu) gerekse de Ankara’da dönemin başbakanından gelen ‘ateşlemeler’ nedeniyle amok koşusuna devam ettiği bir dönemdi. Zafer Çağlayan’a, “Bayağı üzerimize baskı geliyor Sayın Bakanım” diye dert yanıyordu. Çağlayan ne cevap veriyordu biliyor musunuz? Aynen şöyle: “Gelirler gelirler… ama onu tabi Başbakan’ın talimatı o yönde”

AMERİKALILAR İÇİN EĞLENCELİ, BİZİM İÇİN DEĞİL

New York Times’ın söz konusu haber için görüşlerine başvurduğu ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman, “Eminim ki Erdoğan şu anda bu duruşmayla ilgili çok endişeli. Zira iki sanıkta da ona çok zarar verebilecek bilgiler var.” diyor.

Amerikalılar için oldukça renkli bir süreç başlıyor anlaşılan. Dayağı yiyen biz Türkler için pek öyle eğlenceli olmadı. Bu gerçekleri ortaya çıkaran polisler 3 yıldır cezaevinde. Rüşveti yazan çizen gazeteciler ya tutuklu ya sürgünde… Hesap sorulmasını isteyen veya en azından Erdoğan’ın bu günahına ortak olmak istemeyen insanlarsa ağır bedeller ve tarifsiz işkenceler altında izliyor gelişmeleri…

[Ahmet Dönmez] 17.10.2017 [TR724]

Saray’ın medya imamı Serhat’ın hayali gerçek oluyor [Mehmet Yıldız]

Önceki gün hükümete yakın Yeni Akit Gazetesinde yer alan bir haberde, Zaman gazetesi binalarının Sabah Grubuna ihalesiz devredildiği iddiası yer aldı. Türk basınında en iyi altyapı ve binalara sahip Zaman Grubunda uzun zamandır birçok yandaşın gözü vardı. Birdenbire bu binaların Turkuvaz (Sabah-ATV) grubuna peşkeş çekilmiş olması haberin veriş tarzından Akit’i rahatsız etmiş görünüyor. (Ancak nedense söz konusu haber birkaç saat sonra internet sitesinden kaldırıldı.) Belli ki kayyım atamak suretiyle el konulan malların yandaşlara dağıtımı sırasında bayağı bir gürültü kopacak.

DAHİYANE (!) FORMÜLLE MÜLKE GASP

Zaman’a atanan kayyımlar, uzun süre eski yönetimin hatalarını araştırdılar. Ortakları suçlayacakları dişe dokunur bir şey bulamayınca Zaman binalarının başka bir şirkete satışına taktılar. O zamanki yönetim 2015 yılı başında SPK onaylı bir değerleme şirketi tarafından tespit edilen rakamlara binaları başka bir şirkete devretmiş, yaklaşık 6 milyon lira da devlete vergi ödemişti. Yani her şey usulüne uygun yapılmıştı.

Nasıl yaparız da ortakların malına mülküne çökeriz diye uzun süre kafa yoran kayyımlar, sonunda dahiyane formülü buldular. Binaların satış bedelinin olduğundan küçük gösterildiğini iddia ederek yeniden değerleme yaptırdılar. Mesela Yenibosna’daki Zaman binasına 160 milyon TL fiyat tespit ettiler. Bu rapordan hareketle vergi müfettişleri devreye girdi ve olduğundan düşük rakamlarla devredildiği iddiasıyla Zaman yönetim kurulu üyelerine toplamda 240 milyon TL vergi cezası keserek malvarlıklarına haciz koydular. Konu halen yargıda.

Şimdi, TMSF gasp ettiği gayrimenkulleri yandaşlara devrederken hangi rakamı baz alacak? Kayyımların hazırlattığı raporda belirtildiği gibi Zaman binası 160 milyon liraya mı satılacak? Hiç sanmam. Serhat Albayrak bugüne kadar neye para ödemiş ki buna ödesin. Yönettiği medya grubu zarar üstüne zarar yazarken, devlete tek kuruş vergi ödemezken, bu rakamlara bina satın alması imkânsız. Olacak olan şu: Bu binalar ve matbaalar bedavaya Turkuvaz Grubuna devredilecek. Aynı yerde gözü olan yandaşların ihalesiz el altından Serhat’a devredilmesinden işte bu yüzden rahatsızlar.

SERHAT ALBAYRAK’IN UZUN ZAMANDIR GÖZÜ VAR

Aslında Zaman’ın binaları ve tesisleri üzerinde çok uzun zamandan beri Serhat Albayrak’ın gözü olduğu konuşuluyordu. Daha ortada kayyım söylentileri bile yokken Serhat’ın yakın çevresine bunu dillendirdiği söyleniyordu. 4 Mart 2016 tarihinde Zaman’a kayyım atanması operasyonun arkasındaki ismin yine Serhat olduğu ortaya çıktı.

4 Mart gecesi biber gazı sıkan yüzlerce polis eşliğinde binayı zapt eden kayyımlarla beraber gelen Turkuvaz ekibi, o geceden itibaren bütün işi devraldılar. Matbaalardan dağıtıma, Zaman, Today’s Zaman ve Aksiyon’dan internet sitelerine kadar bütün yayınların yönetimi tamamen Serhat’ın ekibine devredildi.

İşte o günlerde Zaman Medya Grubuna çöken Albayrak’ın ekibinden bazıları:
  • Eski Turkuvaz Holding çalışanı Hacı Ali Turkaslan, Zaman Genel Müdürü
  • Kayyım olarak atandığı Kanaltürk Bugün grubunu batıran eski Turkuvaz Holding çalışanı Hüdai Bal, gayriresmi mali işleri koordinatörü
  • O günün Akit haber müdürü, şimdilerde Sabah muhabiri olan Kenan Kıran, Zaman GYY,
  • Eski Yenişafak çalışanı, şimdilerde Sabah yazarı Bercan Tutar, Todays Zaman GYY,
  • Turkuvaz Dergi Dijital yönetmeni Hakan Turpçu, Aksiyon GYY,
  • Eski sabah.com.tr çalışanı Özgür Yici, zaman.com.tr yayın yönetmeni
  • Sadece Zaman değil, Özgür Düşünce, Meydan ve taraf gibi pek çok gazetenin dağıtımını yapan Cihan Medya Dağıtım’ın başına Turkuvaz Dağıtım Satış Pazarlama Direktörü İsmail Albayrak

Bunlar sadece üst yöneticiler. Alt kademelere ve idari birimlere Takvim ve Sabah’tan onlarca eleman yerleştirildi. Görüldüğü gibi o gün sadece Serhat Albayrak fiilen gelip binayı devralmamıştı o kadar. Buna da gerek kalmamıştı zaten, zira iddiaya göre o günlerde yapılan gazete sayfaları her akşam Serhat Albayrak’a gönderiliyordu. Akşam kayyımların hazırladığı 1. sayfa, sabah başka şekilde çıkıyordu. İşte şimdi bir buçuk yıllık bir gecikmeyle Serhat Albayrak’ın hayali gerçek oluyor. Zaman’ın akıllı binası ihalesiz bir şekilde yok pahasına Turkuvaz Medyaya teslim ediliyor.

KAYYIM ATAYINCA EL KOYMUŞ MU OLUNUYOR?

Bu arada küçük bir not daha: Geçtiğimiz günlerde TMSF tarafından verilen bir ilanda Zaman’ın matbaalarının satılacağı duyurulmuştu. 23 Ekim’e kadar başvuruların alınacağı belirtilen ilanda Zaman’ın matbaaları dışında pek çok gazetenin malvarlıkları da satış listesine konulmuştu.

Peki bundan sonra ne olacak? Bu durum kayyım atamak suretiyle fiilen el koymayı resmileştirmiş oldu. Halen yargı süreci devam ettiği halde, sadece bir Sulh Ceza hâkimi tarafından alınmış karara dayanarak yüz milyonlarca değerindeki bir medya grubu, kendi kontrollerinde olduğu için istedikleri yargı kararını çıkartabilecekleri halde bunu dahi beklemeden haraç mezat satılmakta.

Zaman’ın ortakları Sulh Ceza Hakiminin verdiği hukuksuz karara itiraz ettiler ve dosya şimdi Anayasa Mahkemesi’nin önünde. Ama her ne hikmetse AYM, bu başvuruyu bugüne kadar gündeme dahi almadı. Bu saatten sonra alsa ne olur, zira ortada bir medya grubu kalmadı hepsi yağmalandı, yağmalanıyor. AYM’nin artık etkili bir iç hukuk yolu olmadığını gören ortaklar, bu defa da konuyu aynı zamanda AİHM’e taşıdılar. Bunun sonunda ne olur?
  1. Çok düşük bir ihtimal, AYM kendisine yapılan bireysel başvuruyu karara bağlar, kayyım kararını kaldırabilir. Zaman Gurubu sahiplerine iade edilebilir. Ama mevcut şartlarda Saray’a göbekten bağlı bir AYM’den böyle bir karar çıkması imkânsız. Zaten uzun süredir konuyu sürüncemede bırakmalarının sebebi de bu. Başvuruyu reddederse konu zaten AİHM’ gider.
  2. Her iki şirketin ortakları da AİHM’e başvurdular. Eninde sonunda AİHM’den bir karar çıkacak. AİHM’den çıkacak bir karar yine Türkiye’yi astronomik tazminatla karşı karşıya bırakacaktır.
İşin bir başka boyutu da Zaman’ın matbaaları ve binaları yabancı sermayeli bir grubun sahibi olduğu Cihan Medya Dağıtım AŞ’ye ait. Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin Belçikalı sahipleri konuyu sadece AİHM değil, Uluslararası Tahkim Mahkemesine de taşıyacak süreci başlamışlar. Bu konuda ilk adım 2017 Ocak ayında atılmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve Maliye Bakanına hitaben bir mektup yazılarak hukuksuz el konulan mülklerin bedelinin ödenmesini, aksi halde konuyu Uluslararası Tahkim’e taşıyacaklarını belirtmişler. Tahkim AİHM’e göre çok daha kısa sürede sonuç alınabilecek bir yol. Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin sahipleri bu davayı kazanırsa Türkiye yüz milyonlarca lira tazminat yüküyle karşı karşıya kalabilir.

GENE VATANDAŞIN CEBİNDEN…

İşin acı tarafı, bugüne kadar yönettiği bütün medya şirketlerini zarar ettirdiği halde Turkuvaz Grubundan aldığı CEO maaşıyla Şehrizar Konaklarından milyonlarca liralık daireler alabilecek kadar zenginleşen Serhat Albayrak, Zaman’ın akıllı binalarında bir süre daha otursun, matbaalarını yok pahasına sahiplensin. Bir gün hukuk tecelli ettiğinde Türk devletinin ödeyeceği tazminatlar gene Serhat’ın cebinden çıkmayacak, vatandaştan toplanan vergilerden ödenecek.

[Mehmet Yıldız] 17.10.2017 [TR724]

Biz geçici vergileri çok iyi biliriz [Tarık Ziya]

Ölümü gösterip sıtmaya razı ettiler. Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) yüzde 40 sopasıyla ortalama zammı yüzde 30 civarında tuttular. Böylesine yüksek bir artışı bile ‘müjde’ gibi takdim etmekteki maharete gelince... O kısım da Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) ait. 

Resmî enflasyon yüzde 12 civarında seyrederken vergileri enflasyonun iki-üç katı artırmak müflis tüccarlık değil de nedir! Bu da yetmezmiş gibi 1 Ocak 2018 tarihinden itibaren arabaların fabrika çıkış fiyatına (vergisiz) bakarak ilave zam yapılacak. Zam oranı yüzde 25 ila yüzde 50 arasında değişiyor. 

40 BİN LİRAYI GEÇEN ARABADA MTV KATLANDI

Mesela 2017’de fabrika çıkış fiyatı 40 bin liranın altında olan 1.6 litre motor hacmine sahip otomobilin MTV’si yüzde 25 zamlandı ve 1.294 liraya çıktı. Aynı motor hacminde, fakat vergisiz fiyatı 40 bin TL-70 bin TL arasında değişen otomobilin MTV’si ise 1.423 lira olarak ödenecek. 

Hani MTV zammı yüzde 25’e indirilmişti? Hesap ortada. Anahtar teslim fiyatı 68 bin lira ile 123 bin 900 TL arasındaki arabalarda MTV yüzde 37,5 zamlandı. Arabanın vergisiz fiyatı 70 bin TL ve fevkinde ise vergi artışı yüzde 50’yi buluyor. 

Fiyat, yakıt sarfiyatı, konfor ve performans kriterleri açısından orta halli bir araba almaya karar verenler daha ziyade yüzde 37,5 MTV zammına tabi olacak. 

KURUMLAR VERGİSİ’NDE PATRONLARA GOL

Aynı pakette sadece malî kuruluşlar (banka, katılım bankası, döviz büroları, sigorta şirketleri vd.) için tanzim edilen yüzde 10 Kurumlar Vergisi zammında bakın ne oldu? AKP’li mebusların teklifi ile bahse konu verginin muhtevası genişletildi. 

Oran yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkarıldı. Geri adım atılmadı. Bilakis zam bütün şirketler için geçerli hale geldi. TOBB ve TÜSİAD sessizliğinin mükâfatını almış olmalı!

ZAM GEÇİCİ OLACAKMIŞ

Maliye Bakanı Naci Ağbal iş âleminin infialini teskin etmek için Kurumlar Vergisi’nin geçici olarak artırıldığını ifade etti. Aynen öyle söyledi. “Geçici bir zammış, Maliye’nin eli düzelince bu zam geri alınacakmış. Mecbur kalınmasa böyle bir adım atılmazmış...” 

Öyle bir ihtimal var mı? 2018 bütçesinde açığın 70 milyar lira olarak tahmin edildiğini Ağbal kendisi açıklamadı mı? Bu sene 50 milyar liraya yakın açık veren bütçede kara delik büyümeye devam ederken vergi zamları nasıl geri alınacak? 

Cep telefonlarına deprem vergisi geçici diye getirilmedi mi? Buradan elde edilen gelirle depremin yaraları sarılacaktı. 

17 Ağustos 1999’un üzerinden kaç sene geçti? 

AKP 2002’de iktidara gelirken deprem vergisini kaldıracağını vaat etmişti. 

Ne oldu? O vergi iptal edilmediği gibi kalıcı hale getirildi. 

Hükûmetin vergi paketini geri çekmeyeceğini (http://www.shaber3.com/akp-vergi-zam-paketini-geri-cekebilir-mi-haberi/1291146/) belirtirken kendimden ne kadar emin olmuşsam Kurumlar Vergisi ve diğer kalemlerdeki zamların kalıcı olacağını yazarken de o kadar eminim. 

HALKTAN SAKLANAN VERİLER

Türkiye ekonomisine dair tespitler için hususî bir kabiliyete lüzum yok. Sadece kamu maliyesinin perişan halini ve hükûmetin halktan sakladığı verileri makul bir tahlile tabi tutmak kâfi. 

Mesela işsizlik yüzde 17’ye tırmandı, TÜİK’in ilan ettiği veri yüzde 10,7. Güya ‘iş bulma ümidini kaybedenler’ hesaba dahil edilmiyor. Niye dahil edilmesin! İşsiz, işsizdir. 

TÜİK’in hükûmete yaranmak gibi bir vazifesi mi var? İşsizlik gibi moral bozan her veri inceltici filtrelerden geçiriliyor artık. 

MALİYE BAKANI’NA NE DEMELİ!

Oysa gazeteciler, mesleğin hakkını verse resmî yalanların mumu yatsıya varmadan sönecek.

Türkiye’de doğruya doğru, eğriye eğri denilemediği için aksaklıklar görülemiyor. Herkes müsekkin yemiş misali yarı mefluç dolaşıyor.

Milletin gözünün içine baka baka yalanda ısrar eden Maliye Bakanı Ağbal’a yine onların çok iyi anladığı lisan-ı münasiple cevap vermiş olayım: “Biz geçici vergi artışlarının ne manaya geldiğini çok iyi biliriz. Zira hepsini sayenizde öğrendik.”

[Tarık Ziya] 17.10.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Utanıyorum bacım, çok utanıyorum [Bahattin Karataş]

Dayan bacım dayan demiştim bir ara!. 

O gün sözün bittiği yerdi. 

Sümeyraları, Nesibeleri örnek vermiştim. Her şeye rağmen dayan bacım demiştim. 

Darılmak yok, incinmek yok, yılmak yorulmak yok demiştim. Ama şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum...

Irzıma, iffetime dost ve müslüman görünümlü münafığın pis ve kirli eli değdikten sonra ne diyeceğimi bilemiyorum.

Kahrolası, yüz karası böylesi müslümanlık anlayışından utanıyorum... 

Tarihte o pâk mualla eteğimize Yunan'ın namahrem eli değdi derlerdi. Dün de Bosna'da Sırplar bacımın iffetine dokunmuş ona ağlamıştık... 

Evet ama bugün İslam kılıklı hoyrat münafıkların hallerini okuyunca, neye uğradığımı şaşırdım. Yaşanır mıydı bunlar İslam ülkesinde? İslama on asır bayraktarlık yapmış bir milletten umulur muydu? 

Böyle şenaet, böyle denaet nasıl olur bu topraklarda olur? 

Utanıyorum ülkem demeye!.. 

Utanıyorum...

[Bahattin Karataş] 16.10.2017 [Samanyolu Haber]