AKP’li Erdoğan, o yasayı veto etti; Dün yasayı savunan AKP’liler, bugün çevreci oldu

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin oylarıyla kabul edilen filtresiz termik santrallere mevzuata uyum için 2,5 yıl daha süre veren, torba yasanın 50’inci maddesini veto etti.

BOLD-AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen yasa tasarısı, kamuoyu ve iklim aktivistlerinin büyük tepkisini çekmişti. AKP’ye yakınlığı ile bilinen Demirören Medya Grubu’na bağlı CNN Türk’de yayınlanan Günün Ekonomisi programında 15 termik santraline baca filtresi takılması durumunda ortaya çıkacak maliyetin haber yapılması dikkat çekmişti.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin oylarıyla kabul edilen yasa tasarısını veto ederek TBMM’ye geri gönderdi. Erdoğan’ın yasayı veto ettiği AKP Sözcüsü Ömer Çelik tarafından duyuruldu. Çelik, partisinin MYK toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada, “Termik santrallere birkaç sene daha süre tanınmasını içeren yasa teklifi Cumhurbaşkanımız tarafından veto edilmiştir” dedi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal, sosyal medya hesabından “Cumhurbaşkanımız Sn. @RTErdogan önce sağlık, önce insan diyerek Afşin-Elbistan Termik Santralleri’nin bacalarına filtre takılmasını erteleyen düzenlemeyi veto etti. Cumhurbaşkanımıza tüm Kahramanmaraşlılar adına şükranlarımızı sunuyorum.” paylaşım yapması dikkat çekti.

Kamuoyunun tepkisine rağmen Erdoğan’ın yasayı veto ettiği ana kadar hiçbir eleştiride bulunmayan AKP’liler biranda çevreci oldu.

Meclis’te 50. Madde’nin kabulüne dair 21 Kasım’da yapılan oylamaya 589 milletvekilinden 253’ü katılmış, 217’si (203 AKP+14MHP) kabul oyu vermişti. Gün içinde Meclis Genel Kurulu’nda çok sayıda muhalefet milletvekili söz alarak konuyu gündeme getirse ve hem halk sağlığı hem de gelecek için değişikliğe onay verilmemesini istese de; sıra oylamaya geldiğinde CHP’nin 139 milletvekilinden 25’i, HDP’nin 62 milletvekilinden 4’ü, İyi Parti’nin de 39 milletvekilinden 7’si salondaydı. Muhalefetin bu oylamaya olan düşük katılımı kamuoyunda ciddi tepki çekmişti.

[BoldMedya] 2.12.2019

Soylu-Öksüz bağlantısı! Soylu’nun sohbet abisi ve ticari ilişkileri…

T724 Yazarı Gazeteci Adem Yavuz Arslan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Adil Öksüz’ün nerede olduğunu biliyoruz ama bizde kalsın” açıklamasını yorumluyor.

BOLD-Gazeteci Fatih Akalan2ın sunumuyla 15 Temmuz, Süleyman Soylu’nun açıklamaları gibi gündemin önemli başlıkları Bold Medya’nın Youtube kanalında canlı yayında değerlendiriliyor.


[BoldMedya] 2.12.2019

İmamoğlu ilk kez bu kadar net karşı çıktı: Resmen cinayet projesi, felaket projesi!

İstanbul'un ev sahipliği yaptığı deprem çalıştayında konuşan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, "Bu proje İstanbul'a bir ihanet projesi bile değildir. Resmen bir cinayet projesidir. İstanbul için gereksiz bir felaket projesidir. Bu proje bittiğinde İstanbul bitmiş olacak" ifadesini kullandı.

Dünyadan ve Türkiye'den akademisyenlerin, sivil toplum örgütlerinin ve yetkililerin katılımıyla İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Deprem Çalıştayı başladı.

?Gazete Duvar'dan Ferhat Yaşar'ın haberine göre, iki gün sürecek olan çalıştayın açılış konuşmasını İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştime Daire Başkanı Tayfun Kahraman yaptı.

Kahraman'ın risk yönetimi ile ilgili yaptığı sunumun ardından konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul'un etkilediği yerleşimler nedeniyle dünyanın en fazla risk oluşturan deprem fay hatlarından birinin üzerinde kurulmuş olduğunu vurguladı.

Şehrin yap-boz alanı olmaması gerektiğini ifade eden İmamoğlu, bu nedenle demokratik katılımı, aklı ve bilimi rehber edindiklerini söyledi. Etkinliğin önemine, "Bugüne kadar yaptığımız çalıştayların en önemlisi" sözleriyle dikkat çeken İmamoğlu, şunları söyledi:
"Çünkü, bir belediye yönetiminin ve bir belediye başkanının birincil görevi, o şehirde yaşayan her bir yurttaşın can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Yani önce can, sonra mal. Diğer bütün alanlardaki ihtiyaçlar, projeler ve hizmetler ancak ondan sonra gelebilir. Öte yandan öyle bazı alanlar vardır ki, o alanlarda ne yaptığınız, ne kadar çaba harcadığınız veya neleri başardığınız çoğu kez anlaşılmaz. Çok bilinmez. Çok önemsenmez. Doğrusu o alanlarda harcağınız emeğin, zamanın ve kaynağın siyasette oya tahvil edilmesi de mümkün değildir. Deprem ve afete hazırlık alanı da işte o alanlardan biri."

'Bu şehrin en önemli riski depremdir'

İmamoğlu, "Biz başımızı kuma sokamayız. Sokmayacağız. Bu şehrin en önemli riski depremdir. Ve bu risk öyle küçük bir risk değildir. Üstelik bu risk sadece İstanbul’un de riski değildir. Tüm Türkiye’nin riskidir. Hayatın duracağı, ekonominin büyük hasar alacağı bir büyük kaos ve ulusal felaket ihtimalinden bahsediyoruz. Hali hazırdaki 1.2 milyon yapının karşın karşıya olduğu büyük bir riskten bahsediyoruz. 48 bin binanın ağır hasar göreceği ve onbinlerce civarında vatandaşımızın hayatını kaybedebileceği bir riskten bahsediyoruz. Bu nedenle yeni yönetim olarak, İstanbul’u afetlere ve özellikle depremlere dayanıklı bir şehir haline getirmek bizim öncelikli hedefimiz. Uluslararası ve ulusal ölçekteki tüm bilimsel çözüm önerilerini dikkate alarak bir yol haritası üretmek en somut amacımız. Bilimsel veriye dayanan ve ilgili tüm paydaşların görüşlerini dikkate alan bir yaklaşım bulmak ve harekete geçmek istiyoruz" diye konuştu.

'Bu ucube projeyle, ülkenin deprem riski en yüksek bölgesine 8 milyon hapsedilmiş olacak'

Kanal İstanbul Projesi’ne de değinen İmamoğlu, "Tüm İstanbullulara sormak isterim: Sınırlı bir bütçeniz varsa, o bütçeyi nasıl harcarsınız? Aile fertlerinizi doyuracak gıdayı almakta zorlanıyorsanız, çocuklarınızı iyi ve sağlıklı bir biçimde beslemeye ve okutmaya yeterli geliriniz yoksa, evinize gereksiz ve lüks bir mobilya almak için borca girer misiniz veya bankadan borç alıp tatile gider misiniz? Bir aile, bir baba, bir anne olarak kendi bütçenizi harcamayı planlarken neleri önemsersiniz? Eğer esnafsanız, tüccarsanız, iş adamıysanız nasıl davranırsınız? Akıllı birer esnaf, tüccar veya akıllı iş adamı olarak kazandıklarınızla yat kat mı alırsınız? Yoksa şirketinizin hayatta kalmasını sağlayacak yatırımlara mı yönelirsiniz” dedi.

Kanal İstanbul’un sadece bir deniz yolu ulaşımı projesi olmadığını vurgulayan İmamoğlu, projenin kentin hem karadaki hem de denizdeki ekolojik denge sistemini değiştirebilecek riskler içerdiğine dikkat çekti. İmamoğlu, konuşmasında bu riskleri şöyle sıraladı:

"Göller, havzalar, tarım alanları, yaşam alanları, yer altı suyu sistemi ve şehrin tüm ulaşım sistemi projeden kritik şekilde etkileniyor. Tarım arazilerinin yok olması bir yana, İstanbul Boğazı ile yeni açılacak kanal arasına oluşacak olan adaya 8 milyonluk bir nüfusun hapsedilmesi gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu ucube projeyle, ülkenin deprem riski en yüksek bölgesine 8 milyon hapsedilmiş olacak. Deprem anında bu denli yüksek bir nüfusu başka bir coğrafyaya nakledecek hiçbir devlet yoktur dünyada. Bu nasıl bir projedir Allah aşkına? Bu neyin aklıdır? Bakın konuşulan projedeki kanal yaklaşık 45 kilometre uzunluğunda, 20,75 metre derinliğinde ve en dar yerinde 275 metre genişliğinde bir kanal. Sazlıdere ve Terkoz Havzaları içinden geçen bir kanal. Yani proje Sazlıbosna ve Terkoz Havza Alanlarını yok ediyor. Yer altı suları ve Terkoz Gölü’nün tuzlanması riski taşıyor. İstanbul’un içme suyu ihtiyacı için müthiş bir tehdit oluşturduğu net olarak anlaşılıyor. Tek başına bu bile, bu projenin yapılmaması için yeterli bir gerekçedir. İstanbul halkı deniz suyu mu içecek? Öte yandan proje bölgeye 1.1 milyon yeni nüfus getirecek. Yani 6 adet Beşiktaş veya 5 adet Bakırköy ilçesi nüfusu büyüklüğünde yeni nüfus eklenecek. Bu proje yüzünden 3.4 milyon yeni yolculuk oluşacak. İstanbul trafiği en az yüzde 10 artacak. 23 milyon metrekare orman alanı, 136 milyon metrekare tarım alanı yok olacak. Sazlıdere Barajı kalmayacak. Devlet Su İşleri (DSİ) bu yüzden projeye olumsuz raporu verdi. Rapora göre su ihtiyacını karşılayan havzaların yüzde 29’u yok olacak. Kanal inşaatı ile birlikte devasa hafriyat oluşacak. TMMOB raporuna göre 2.1 milyar metreküp hafriyat çıkacak. İstanbul trafiğine günlük 10 bin hafriyat kamyonu katılacak. Hafriyatın nereye döküleceği belirsiz! Çıkan hafriyat, örneğin; Güngören-Esenler-Bağcılar ilçelerinin üzerine dökülse bu ilçeler yaklaşık 30 metre yükselecek.”

'Bu şahane şehir yaşanamaz bir kent olacak'

Projenin 1., 2., ve 3. derece deprem bölgelerinde kaldığını belirten İmamoğlu, şöyle devam etti:

"11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fayı, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fayı geçiyor. Bilim insanları Kanal İstanbul Projesi’nin, yeryüzü ve yeraltı gerilme dengelerini bozacağını, aşırı yüklemelerin yeni depremleri davet edeceğini söylüyor. Boğazın tarihi dokusunun korunması proje için gerekçe olarak gösteriliyor. Oysa ki projeyle birlikte, 17 milyon metrekare SİT alanını etkilemektedir. Küçükçekmece Gölü kıyısında yer alan Bathenoa Antik Kenti ve ilk yerleşmelerden biri olan Yarımburgaz Mağaraları proje alanında. Boğaz trafiği ile ilgili olarak ta dikkatinizi çekmek isterim. ÇED başvuru dosyasında Boğaz trafiğinde iddia edildiği gibi, yıllara göre bir artış değil, tam tersine özellikle son 10 yılda yüzde 22,46 oranında bir azalış gözlenmektedir."

Olumsuzlukların İstanbul’la sınırlı kalmayacağını ifade eden İmamoğlu, Marmara Denizi ve Bölgesi’nin de ciddi tehlike altında olduğunu vurguladı:

“45 kilometre uzunluğunda ve ortalama 150 metre genişliğinde çok verimli tarım ve orman alanı sonsuza kadar ortadan kaldırılmış olacak. İstanbul Yarımadası Trakya’dan ayrılacağı için yeni bağlantı köprülerine ihtiyaç duyulacak. Proje dolayısıyla Karadeniz’den Marmara’ya oluşacak tek yanlı akıntı dolayısıyla Marmara Denizi aşırı kirlenecek. Bu durum Marmara’daki canlı yaşamını tehlikeye attığı gibi balıkçılığı ve bu işle geçinen insanları da zor duruma sokacaktır. Kanal aynı zamanda iklim değişikliklerine de yol açacak. Yok edilen arazi ile birlikte oradaki yaban hayatı da yok edilmiş olacaktır.”

Kanal İstanbul’a harcanacak para ile ülkede birçok cazibe merkezi şehir, fabrika, okul ve iş imkanları oluşturabileceğine dikkat çeken İmamoğlu, “Açlık sınırındaki milyonlarca yurttaşımızın kendi yaşadıkları kent ve köylerinde istihdam edilebileceği bir diğer konudur. Özetle bu proje İstanbul’a bir ihanet projesi bile değildir. Resmen bir cinayet projesidir. İstanbul için gereksiz bir felaket projesidir. Bu proje bittiğinde İstanbul bitmiş olacak. Bu şahane şehir yaşanamaz bir kent olacak. Sizlerin ortaya koyacağınız ortak akıl ile 16 milyon için şehrimizi daha güvenli, daha yaşanır ve daha cazip hale getireceğiz. Sağ olun, var olun” dedi.

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

[ANALİZ] Büyürken 54,7 milyar dolar fakirleştik

Enflasyon ve işsizlik rakamlarının gerçeği yansıtmadığı eleştirilerine hedef olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bugün milli gelir rakamlarını açıkladı. İşsizliğin tavana vurduğu, iflasların peş peşe geldiği bir dönemde Türkiye yüzde 0,9 büyümüş... İktisatçılara göre bu olsa olsa "formüllü büyüme" olabilir.

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye ekonomisinin 2019 yılının 3’üncü çeyreğinde yüzde 0,9 büyüdüğünü açıkladı.

Kayıtlı işsizliğin yüzde 14’e tırmandığı, iflas ve konkordato ilanlarının birbirini takip ettiği, sanayi üretiminin sıfırın altında seyrettiği bir dönemde Türkiye nasıl büyüdü?

BERAT ALBAYRAK’IN SAĞ KOLU TÜİK’İN BAŞINDA

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 2018 yılı ekim ayında Enerji Bakanlığı’ndan alıp TÜİK’in başına getirdiği Yinal Yağan’ın sık sık formül değişikliğine gitmesi iktisatçılar tarafından eleştiriliyordu.

Yağan TÜİK'in başına geçtiği günden beri enflasyon düşüyor!

İşsiz sayısının olduğundan az açıklanması ve sokağın enflasyonu yüzde 30’lar civarında olduğu halde TÜİK’in ekim ayı itibarıyla tüketici fiyatlarındaki (TÜFE) artışı “yüzde 8,2” diye ilan etmesi iktisatçıların “manipülasyon” iddiasında ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştu.

Benzer bir tablo Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) 3’üncü çeyrek rakamları için de geçerli.

KAMU HARCAMALARI DA OLMASA

TÜİK’e göre 2019 yılının 3’üncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre tarımda yüzde 3,8 ve sanayide yüzde 1,6 artış var. Sanayideki artışı ne kapasite kullanım oranı ne de sanayi üretim teyit ediyor.

İnşaat sektörü ise yüzde 7,8 daraldı. Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün ise sadece yüzde 0,6 arttı.

Büyüme rakamlarını sıfırın üzerine çıkaran sır kamu harcamalarında saklı. Devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 7 artarken, gayrisafi sabit sermaye teşekkülü (özel sektör yatırım kapasitesi) yüzde 12,6 azaldı.

TÜİK'in bile gizlemekte zorlandığı bir kalem var ki o da özel sektörün perişan halidir.

Gayrisafi sabit sermaye teşekkülündeki erime 15 aydır devam ediyor. Özel sektör olmadan kamu harcamaları ile ekonomik krizden çıkmak mümkün mü?

HÜKÜMET HARCIYOR, FATURAYI VATANDAŞ ÖDÜYOR

Kamu istihdam ve üretim namına tek çivi çakmadığı halde harcamalardaki artış da gösteriyor ki hükümet araba, uçak, bina ve saray saltanatı için para harcamaya devam etmiş.

Bütçede açık sene sonunda 150 milyar TL’yi (Merkez Bankası’ndan gelen 81 milyar TL’ye rağmen) bulsa da hükümet büyüme için harcamaktan memnun.

Ne de olsa açığı vatandaşın sırtına yüklemek için Değerli Konut Vergisi, Konaklama Vergisi, Dijital Cihaz Vergisi gibi vergiler icat edecek bürokratları var.

3’üncü çeyrekte ihracat yüzde 5,1, ithalatı ise yüzde 7,6 arttığı için net ihracat eksi bakiye ile kapattı dönemi ve büyümeyi aşağı çekti.

HERKES 817 DOLAR FAKİRLEŞTİ

TÜİK’in büyüme rakamları “Gümbür gümbür büyüdük.” denilemeyecek kadar sisle kaplı. 2019 yılının ilk 9 ayında Türkiye ekonomisi 54,7 milyar dolar küçüldü.

Son 1 yılda fert başına düşen gelir 817 dolar azalarak 8 bin 815 dolara indi. TÜİK’in açıkladığı rakamlar içinde en net rakam bu. Dolar/TL kurunun 5,70 TL civarında değil de 6 TL ve üzerinde kalsaydı gelir kaybı daha da artacaktı.

Dövizi tutmak için Merkez Bankası’ndaki (TCMB) emanet dövizlerin (döviz tevdiat hesaplarına mukabil munzam karşılık) bile düşük kurdan piyasaya satıldığı ve rezervlerde 29,5 milyar dolarlık izaha muhtaç bir açık görüntüğü ortaya çıkmıştı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti “hormonlu büyüme” kavramından sonra “formüllü büyüme” kavramını da literatüre armağan etmiş oldu.

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

ABD'nin Ankara Büyükelçiliğinden Türkiye uyarısı

Avrupa genelinde radikal grupların saldırıları yaşanırken Türkiye’ye yönelik saldırı olasılığının da devam ettiği belirtilen mesajda, terör örgütü üyelerinin özellikle turistik mekanlar, alışveriş merkezleri, havalimanları, gece kulüpleri, restoranlar, ibadethaneler, otogarlar ve batılı turistlerin sık sık tercih ettikleri mekanlara yoğunlaştıkları ifade ediliyor.

Amerika’nın Ankara Büyükelçiliği, ABD vatandaşlarına kalabalık yerlere giderken dikkatli olmaları, güvenlik planlarını gözden geçirmeleri, çevrelerine sürekli olarak dikkat etmeleri ve medyadaki haber ve uyarıları takip etmeleri uyarısında bulunuyor.

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

KONDA Araştırması: AKP'yi ev hanımları ayakta tutuyor

KONDA’nın Hayat Tarzları Araştırması 2018 raporunun tamamı Kasım 2019 itibariyle yayınladı. Toplumsal Cinsiyet temalı 174 sayfalık araştırma 31 Mart – 1 Nisan 2018 tarihlerinde Türkiye genelinde; 36 ilde toplam 5793 kişiyle hanelerinde yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi.

Artı Gerçek sitesinde yer alan habere göre insanların siyasete, dine, geleneksel değerlere bakış açısı gibi genel değerleri, tüketim alışkanlıkları, korkuları, yemek alışkanlıkları gibi birçok pratik hayatı ilgilendiren davranış biçimlerinin “toplumsal cinsiyet” perspektifiyle ele alınan raporda dikkat çekici sonuçları bulunuyor. 

Ayrıca 2008 yılı Hayat Tarzları araştırması bulgularıyla yapılan karşılaştırmalar sayesinde son on yılda ne yönde değişimler yaşandığını gözler önüne seriliyor.

KİMLİĞİNİZİ NE OLARAK BİLİYORSUNUZ?

Araştırmada, etnik kökene dair soru, “Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız, ama değişik etnik kökenlerden olabiliriz; Siz kendinizi, kimliğinizi ne olarak biliyorsunuz veya hissediyorsunuz?” şeklinde soruluyor.

Bu soruya cevap verenlerin dörtte üçünden fazlası kendini “Türk” olarak tanımlarken kendini “Kürt olarak tanımlayanların oranı kadın ve erkeklerde yüzde 16 ile eşit seviyede. Arapların oranı ise yüzde 3 seviyesinde. Ev kadınlarında kendini “Kürt” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 19 ile ortalamanın üzerindedir.

Raporda, “10 yıllık süre zarfında Kürt olduğunu belirtenlerin oranında neredeyse iki katı bir artış görülmektedir. Bunda nüfus artışının kısmen bir etkisi olsa da en etkili sebebin Kürtler nezdinde Kürt kimliğinin daha fazla tanınmasının ve kimliklerini daha rahat açıklayabilir hale gelmelerinin etkili olduğunu düşünüyoruz” ifadelerine yer veriliyor.

SİYASETE KATILIM

Araştırmanın “Siyasete Katılım” başlığı ile hazırlanan bölümünde de kadın ve erkeklerin siyasi eğilimine ve hangi partiye oy verdiklerine yer veriliyor.

Araştırmaya göre kadınlar arasında AKP’ye oy verenlerin oranı erkeklerden daha yüksek. Özellikle ev kadınları arasında AKP’ye oy vereceğini belirtenlerin oranı yüzde 46’yı buluyor. Aynı şekilde CHP’ye oy veren kadın oranı da erkeklerden yüksek.

KADINLAR SEÇİMLERDE KARARSIZ, OY VERMEDE EŞİT

Buna karşılık HDP, MHP ve İYİ Parti’ye oy veren erkeklerin oranı kadınların iki kat fazla. Kadınlar seçimler konusunda erkeklere kıyasla daha kararsız, oy verme eğilimi bakımından da erkeklerle eşit seviyede görülüyor. Ev kadınlarının ise oylarına kadınların geneline kıyasla daha fazla sahip çıktıkları görülüyor.

Araştırmada, kadın ve erkekler arasında hangi partiye oy verdiklerine dair son on yıl içerisindeki yaşanan değişim ise şu şekilde belirtiliyor:

“Son on yıldaki değişimle kıyaslandığında AK Parti’ye oy veren kadınların oranı değişmezken erkeklerde ufak bir düşüş yaşandığı görülmektedir. Ancak AK Parti’ye oy veren ev kadınlarının oranında yüzde 4’lük artış dikkat çekicidir. Dolayısıyla çalışan kadınlar arasında AK Parti’ye verilen oyda bir düşüş yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

HDP’ye oy verenlerin oranında önemli bir artış görülmektedir. Bu artış erkeklerde daha belirgindir. MHP’ye verilen oylarda bir düşüş görülse dahi İYİ Parti ile birleştirildiğinde kadınlar arasında oranda bir değişim gözlenmezken erkeklerde yüzde 1’lik bir artıştan bahsetmek mümkündür. Diğer yandan son on yıl içinde oyu konusunda kararsız olan kadınların oranındaki artış dikkat çekicidir.”

'KADINLARIN İSTİHDAMI ARTTI, ERKEKLERİN DÜŞTÜ'

Son araştırma kadınların istihdamının arttığını, erkeklerin ise düştüğüne işaret ediyor. 2008 yılında 15 yaş üstü nüfustaki erkeklerin yüzde 67’si çalışırken bu rakam 2018’de yüzde 62’ye inmiş durumda. Bunun en önemli iki nedeni emekli olan ve öğrenci olan erkeklerin artmış olması.

Tasarruf eğilimine bakıldığında ise kadınların yüzde 60’ının, erkeklerin ise yüzde 55’inin para biriktirmiyor. Kadınları para biriktirmeye iten en önemli sebep çocuklarını okutmak, bu oran yüzde 13 görünüyor.

Araştırmaya göre her beş kadından sadece birinin çalıştığı Türkiye’de “Kadın çalışmak için eşinden izin almalıdır” şeklinde ifadeyi toplumun yarısından biraz fazlası, yaklaşık yüzde 54’ü onaylıyor.

2008 ile 2018 yılında bu ifadeyi onaylayanlar karşılaştırıldığında son 10 yılda kayda değer oranda bir azalma olduğu göze çarpıyor.

Kadınların yarısı çalışmak için eşlerinden izin almaları gerektiğini düşünüyor. Erkekler ise bu görüşe daha da fazla katılıyor.

Çalışan kadınlar bu görüşe ortalamada katılmazken, çalışmayan kadınlar izin almaları gerektiğine inanıyor.

İzin alma gereğine üniversite mezunu kadınların çoğu karşı, üniversite eğitimli erkekler ise bu konuda ortalamada “ne doğru ne yanlış” demektedir.

Ev almak da erkekler arasında çocuk okutmak kadar önemli bir para biriktirme sebebi. Sadece tasarruf için biriktirenler ise kadınlarda yüzde 9, erkeklerde ise yüzde 10 seviyesinde.

'KADIN EŞİNDEN İZİN ALMALI'

Araştırma eğitimi de ele alıyor. Buna göre Türkiye’de kadınlar erkeklerden daha az eğitimli. Kadınlar ortalamada 7,8 yıl, erkekler ise 9,3 yıl eğitim görüyor.

KONDA raporunda eğitim ile ilgili şu tespiti yapıyor:

“Kadınların yüzde 10’u okuryazar değildir, yüzde 51’i ortaokul seviyesinde, yüzde 25’i lise seviyesinde eğitim almış. Buna karşılık erkeklerin yüzde 3’ü okuryazar değildir ve ortaokul ve lise seviyesinden eğitimi olanlar sırasıyla yüzde 45 ve yüzde 33 oranındadır.”

Medeni hallerine bakıldığında evli kadınların oranı evli erkeklerin oranından daha yüksek. Diğer yandan dul kadınların oranı da dul erkeklerden daha fazla.

Evliliklerin nasıl gerçekleştiğine bakıldığında görücü usulünün hala evlenmek için en sık başvurulan yöntem olduğu ortaya çıkıyor.

KONDA’nın 2018 Hayat Tarzları araştırmasında kadınların yarıdan fazlası erkeklerin ise yarıya yakını görücü usulüyle evlendiğini belirtiyor. Ev kadınlarında görücü usulü ile evlenme oranı ise yüzde 60’lara ulaşıyor.

'DİNİ NİKAH ŞART'

KONDA araştırmasında kadın ve erkeğin görücü usulü evliliğe bakışlarında farklılık olabileceğini ise şöyle izah ediyor:

“Görücü usulü ile evlendiğini belirten kadın ve erkeklerdeki oranın kısmen farklı olması kadın ve erkek arasında görücü usulüne bakışta nispeten bir farklılık olabileceği izlenimini uyandırmaktadır. Burada erkek evlenmeden önce görüp beğenip evlendiği için karşılıklı karar verdiklerini düşünürken, kadın ailesinin ona uygun bulduğu kişiyle evlendiği için önceden görüşse bile görücü usulü ile evlendiğini düşünebilir.”

Toplumun çok büyük çoğunluğu bir erkekle bir kadının beraber yaşamaları için dini nikâhı bir şart olarak görüyor.

Bununla beraber son 10 yıl zarfında daha özgürlükçü bir tavra doğru kayma da dikkat çekiyor.

RAPORUN TAMAMI

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

Erdoğan'ın Bürokratından, Erdoğan’a 'yerli uçak' eleştirisi

Savunma Sanayi Başkanı İsmail Demir, yerli uçağa ilişkin, “Hayallerimiz büyük olsun ama hayalperest olmayalım. Kalkıp ‘2023’de motorumuz da uçağımız da yerli olacak bunu uçuracağız’ demenin bir anlamı yok.” açıklamasında bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 Kasım’da yaptığı konuşmada, 2023 yılında Türkiye’nin yerli savaş uçağının göklerde olacağını dile getirmişti.

Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, Savunma ve Havacılık İhracatçılar Birliği’nin Antalya’da düzenlediği Savunma ve Havacılık Sanayiinde Küresel Stratejiler Konferansı’nda gazetecilere açıklamalarda bulundu.

Savunma Sanayii Başkanı Demir, F-35 ile SU-35 arasında 35 rakamından başka bir benzerlik bulunmadığını öne sürdü. Demir, S-400’ün test edilmesine ilişkin, “‘Test’ ifadesi abartı oldu. Kurulum sürecinin bir parçası” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2023 yılında yerli savaş uçağının üretileceği yönündeki açıklamasına ters düşen ifadeler kullandı.Demir, “Hayallerimiz büyük olsun ama hayalperest olmayalım. Kalkıp ‘2023’de motorumuz da uçağımız da yerli olacak bunu uçuracağız’ demenin bir anlamı yok.

Evet böyle bir hayalimiz var ama bunun olabilirliğini ve ön adımlarını yavaş yavaş oluşturmamız lazım. Boş umut verip arkasında duramamaktansa neyin ne olacağını daha detaylı konuşup, uçağımızın 2023’te hangardan çıkacak hale geleceğini ve bu sürede de mevcut motorlardan birisinin kullanılacağını, ama yerli motorumuzun bilahare bu uçakla entegre olacağını söylüyoruz.” diye konuştu.

Demir, Barış Pınarı harekatı sonrasında bazı firmaların Türkiye’ye örtülü ambargo uyguladığını da açıkladı. Demir, Milli Muharip Uçağının da filo halinde kullanılabileceği tarih olarak 2028’i öngördüklerini söyledi.

“BOŞ UMUT VERİP ARKASINDA DURAMAMAKTANSA…”

Benim sık sık kullandığım bir ifade var. Hayallerimiz büyük olsun ama hayalperest olmayalım. Kalkıp ‘2023’de motorumuz da uçağımız da yerli olacak bunu uçuracağız’ demenin bir anlamı yok. Evet böyle bir hayalimiz var ama bunun olabilirliğini ve ön adımlarını yavaş yavaş oluşturmamız lazım. Boş umut verip arkasında duramamaktansa neyin ne olacağını daha detaylı konuşup, uçağımızın 2023’te hangardan çıkacak hale geleceğini ve bu sürede de mevcut motorlardan birisinin kullanılacağını, ama yerli motorumuzun bilahare bu uçakla entegre olacağını söylüyoruz. TSK’nın gönül rahatlığıyla bir filo olarak kullanabilme durumu 2028, 2029 gibi düşünülüyor.

“ERDOĞAN ‘2023 YILINDA MİLLİ SAVAŞ UÇAĞIMIZ GÖKLERDE OLACAK’ DEMİŞTİ”

Erdoğan, geçtiğimiz 10 Kasım’da Saray’da düzenlenen Atatürk’ü Anma Programı’nda yaptığı konuşmada, "İnşası süren Anadolu çıkarma gemimiz kendi alanınla sayılı eserlerden biri olacak. 2023 yılında kendi milli savaş uçağımızı göklerde görerek kritik bir eşiği geride bırakmış olacağız.” ifadelerini kullanmıştı.

CUMHURBAŞKANI’NA DOĞRUDAN BAĞLI

2017 yılına kadar Savunma Sanayii Müsteşarlığı olarak Mill Savunma Bakanlığına bağlı bulunan kurum, 2017 yılında gerçekleştirilen düzenleme ile Cumhurbaşkanı'na bağlanmıştı. Kurum, 2018 yılında, 703 sayılı “Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayi Başkanlığı olarak yeniden yapılandırıldı.

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

Demirtaş'tan açıklama

HDP İstanbul Milletvekili Erol Katırcıoğlu ve HDP Batman Milletvekili Necdet İpekyüz sağlık sorunları yaşayan Selahattin Demirtaş’la görüşebilmek için Edirne Cezaevi’ne gitti.

Duvar’ın haberine göre Katırcıoğlu, Demirtaş’ın kendisine “Halkım bilsin böyle bir hastalığım var. Bu koşullarda daha da gelişti” dediğini aktardı.

Demirtaş’la yapılan görüşmeyi anlatan Katırcıoğlu, şunları söyledi:

“Şu an bir sıkıntısı yok. Güçlü, dinamik görünüyordu. Önce Abdullah Zeydan ile görüştük. Abdullah Bey, Demirtaş’ın geçen hafta nefes darlığı yaşadığını ve kısa süreli baygınlık geçirdiğini söyledi. Demirtaş’ın kendisi böyle bir olayın duyulmasını istememiş. Demirtaş, yüksek güvenlikli hapishane koşullarının iyi olmadığını söyledi. Hapishane yönetiminden yana bir sıkıntısı yok. Fakat ‘bir şey olsa hemen bir müdahale şansı yok’ diyor. Alıp her an hastaneye götüremiyorlar. Adalet Bakanlığı’na yazı yazılması gerekiyor. Bu süreç de çok uzuyor. Demirtaş’ın bu durumdan rahatsızlığı var. Hastalığıyla ilgili de şunları söyledi: Halkım bilsin böyle bir hastalığım var. Bu koşullarda daha da gelişti. Hastalığımın tedavisi gerekiyor. Kendisi de hastalığının tam olarak ne olduğunu bilmiyor.”

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

Ülkeyi satıyorlar

AKP, 17 yıllık iktidarında 62 milyar dolarlık özelleştirme yaparak, Türkiye’nin en büyük fabrikalarını, enerji üretim ve dağıtım tesislerini, arsalarını, otellerini ve limanlarını özel sektöre devretti.Sözcü’den İsmail Şahin’in, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Milli Emlak Genel Müdürlüğü verilerinden yaptığı hesaplamaya göre, 2014 ile 2018 yıllarını kapsayan dönemde, AKP iktidarının 2/B ve tarım arazileri hariç, 9 milyar 768 bin 409 bin liralık taşınmaz satışı gerçekleştirdiği ortaya çıktı.

Bu dönemde Hazine'ye ait 55 milyon 879 bin metrekare büyüklüğünde 24 bin 24 adet arazi satılırken, 2014 yılında 6 bin 117, 2015'te 4 bin 433, 2016'da 3 bin 891, 2017'de 6 bin 110, 2018'de ise 3 bin 473 taşınmaz satışı gerçekleştirildi.

543 BİN 908 ADET ORMAN VASFINI YİTİRMİŞ ARAZİ SATILDI

2018 yılı sonu itibariyle orman vasfını yitirmiş Hazine'ye ait araziler olarak bilinen 2/B taşınmazlarına ilişkin satış verilerine bakıldığında 2012 yılından itibaren 981 bin 322 kişinin satın alma başvurusunda bulunduğu görülüyor.Bu başvurulardan 769 bin 74 hak sahibine 2 milyar 112 milyon 498 bin metrekare yüzölçümlü 543 bin 908 adet 2/B arazisi satıldı. Rayiç bedelleri 22 milyar 264 milyon lira olan 2/B'ler yarı fiyatına yani 11 milyar 446 milyon liraya elden çıkarıldı.

Bu bedelin de 2018 itibariyle 8 milyar 116 milyon lirası tahsil edilirken, geri kalan kısımların taksitler halinde ödendiği anlaşıldı.2012 yılında yapılan yasal düzenleme ile belediye ve mücavir alan sınırları dışındaki tarım arazilerinin satış işlemlerine başlandı. 2018 sonu itibariyle toplam 437 bin 844 başvuru yapılırken, bunların 105 bini istenen şartları sağlamadığı için reddedildi. Kalan 331 bin 978 başvurunun ise değerlendirme işlemleri devam ediyor.

45 BİN TAŞINMAZ 782 MİLYON LİRAYA SATILDI

2018 sonu itibariyle toplam 45 bin adet taşınmazın 782 milyon liraya satışı tamamlanırken, 267 milyon lira tahsilat yapıldı. Kalan kısım ise taksitler halinde ödeniyor.Hükümet daha sonra belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan yerlerdeki Hazine’ye ait tarım arazilerinin kullananlara yüzde 50 indirimle satılmasının önünü açtı.

31 Aralık 2019 günü sona erecek satın alma başvurularına 2018 yılı sonu itibariyle 650 milyon 969 bin metrekare yüzölçümlü 36 bin 198 taşınmaza talep geldi.Öte yandan, Kanal İstanbul projesi kapsamında 22 milyon metrekare Hazine taşınmazı tescil edilirken, yaklaşık değeri 3.4 milyar lira olan 4 milyon 422 bin metrekare büyüklüğündeki 489 gayrimenkul bedelsiz olarak TOKİ'ye devredildi.

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

Başsavcılık’tan Demirtaş açıklaması: Sağlık sorunu tespit edilmedi

Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 26 Kasım’da göğüs sıkışması ve nefes alamaması sebebiyle bilincinin kapandığı, ancak yedi gündür hastaneye sevk edilmesine izin verilmediği bildirildi. Bu açıklamadan birkaç saat sonra Demirtaş’ın hastaneye sevk edilmesine karar verildi.

Demirtaş’ın kardeşi ve avukatı Aygül Demirtaş, bugün öğle saatlerinde ağabeyinin 26 Kasım’da bilincinin kapandığını ve yedi gündür hastaneye sevk edilmediğini duyurdu.

’26 KASIM’DA BİLİNCİ KAPANDI’

Sosyal medya hesabından açıklama yapan Aygül Demirtaş, “26 Kasım Salı günü 05.30 sıralarında müvekkilimiz ve ağabeyim Selahattin Demirtaş’ın, göğüs sıkışması ve nefes alamaması nedeniyle bilinci kapanmıştır. Uzun süre bilinci kapalı şekilde hücresindeyken kendisine ilk müdahaleyi, hücre arkadaşı Sayın Abdullah Zeydan yapmıştır” dedi.

‘7 GÜN GEÇTİ, HASTANEYE SEVK EDİLMEDİ’

Demirtaş, “Sonrasında ambulans çağrılmış, kendisine sadece EKG yapılmıştır. Müvekkilimiz acil servis yerine, kapsamlı bir müdahale ve tedavi için kliniğe sevkini talep etmiştir. Cezaevi doktoru da Demirtaş’ın kardiyoloji, nöroloji ve gastroenteroloji olmak üzere üç ayrı bölüme sevk edilmesini istemiştir. Biz de avukatları olarak cezaevi idaresiyle yaptığımız görüşmede derhal hastaneye sevkini talep ettik. Ancak Demirtaş, aradan 7 gün geçmesine rağmen hastaneye sevk edilmemiştir. Böylesi hayati önemdeki bir sağlık sorununa rağmen hastaneye sevk edilmemesi, açıkça hayati risk altında tutulduğu anlamına gelmektedir” ifadesini kullandı. Demirtaş şunları söyledi:

‘SORUMLULAR BU VEBALİN ALTINDAN KALKAMAZ’

“Selahattin Demirtaş’ın siyasi rehineliği, neredeyse yaşam hakkına yönelik bir müdahaleye dönüştürülmek istenmektedir. Demirtaş’ın sağlığıyla ilgili en küçük bir olumsuzluğu düşünmek dahi istemiyoruz. Bunun sorumluları, bu vebalin altından kalkamazlar. Durumu yakından izliyoruz. Avukat arkadaşlarımız Edirne’de, 24 saat süreyle gelişmeleri takip ediyorlar.”

‘TEDAVİ HAKKI ENGELLENİYOR’

Demirtaş’ın avukatlarından Mahsuni Karaman “Cezaevi doktorunun ‘İleri tetkik gerekir’ raporuna rağmen güvenlik gerekçesiyle oyalama taktiği uygulanıyor. Çok kaygılıyız, 7 gün önceki nefes darlığı ve bilinç kaybı semptomları yeniden yaşanabilir. Demirtaş’ın tedavi hakkı engelleniyor” açıklamasını yaptı.

bianet’ten Evrim Kepenek’e konuşan HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş, “Cezaevi doktorunun sevk etmesine rağmen hastaneye kaldırılmaması korkunç” ifadesini kullandı.

HDP: HÜKÜMETTEN AÇIKLAMA BEKLİYORUZ

HDP tarafından yapılan açıklamada, “Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ın sağlık durumuna ilişkin avukatları tarafından verilen bilgilere ilişkin hükûmeti ve Adalet Bakanlığı’nı acilen açıklama yapmaya çağırıyoruz. Sayın Demirtaş’ın sağlığına ilişkin son durumu nedir? Neden hastaneye sevki yapılmamıştır? Demirtaş’ın tam teşekküllü bir hastaneye sevki için gerekli işlemler derhal yapılmalıdır. Şu ana kadar bunun gerçekleştirilmemiş olması kesinlikle kabul edilemez ve tüm sorumluluk yetkililerdedir. Meclis Başkan Vekilimiz ve Grup Başkanvekillerimiz Edirne Cezaevine hareket edeceklerdir” denildi.

DEMİRTAŞ DAHA ÖNCE KALP SPAZMI GEÇİRMİŞTİ

Demirtaş daha önce de cezaevinde kalp spazmı geçirmişti
Demirtaş, 17 Kasım 2015’te üst solunum yolunda yaşadığı rahatsızlık nedeniyle ameliyat olmuştu. Dönemin HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, 2016 yılında Demirtaş’ın Edirne Cezaevi’nde kalp spazmı geçirdiğini duyurmuştu.

EDİRNE CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NDAN AÇIKLAMA

Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan, F Tipi Cezaevi’nde bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın sağlık durumunu ilişkin açıklama yapıldı. Açıklamada, “Yapılan tetkikler neticesinde Demirtaş’ın herhangi bir sağlık sorunu tespit edilmemiş olmasına rağmen daha detaylı tetkiklerin yapılması için Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde muayene edilmesinin sağlanması amacıyla gerekli randevular alınarak bugün için hastaneye sevk edilmiştir” denildi.

Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı, F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın sağlık durumunu ilişkin gündeme getirilen iddialarla ilgili yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, şöyle denildi:

“Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş’ın sağlık durumuyla ilgili avukatı tarafından gündeme getirilen iddialarla ilgili olarak, aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Edirne F Tipi Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş’ın 26/11/2019 günü cezaevi yönetimine rahatsızlandığını bildirmesi üzerine acilen 112 aranılarak gelen doktor tarafından ilk muayenesi ve gerekli tetkikler yapılmıştır. Yapılan tetkikler neticesinde Demirtaş’ın herhangi bir sağlık sorunu tespit edilmemiş olmasına rağmen daha detaylı tetkiklerin yapılması için Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde muayene edilmesinin sağlanması amacıyla gerekli randevular alınarak bugün için hastaneye sevk edilmiştir. Bu süreç içerisinde Selahattin Demirtaş’ın ailesi ve ziyaretçileriyle rutin olarak yapılan görüşmeleri gerçekleşmiştir. Ayrıca farklı tarihlerdeki doktor muayene talepleri de her zaman karşılanmıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

[Kronos.News] 2.12.2019

‘Kontrollü darbenin şifrelerini bilen adamı neden yakalamıyorsun?’

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak, ”Adil Öksüz’ün yeri biliniyorsa gereği derhal yapılmalıdır” dedi.

Öztrak, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, katıldığı televizyon programında “Adil Öksüz’ün nerede olduğunu biliyoruz. Ama bizde kalsın” sözlerine değinerek, “Biliyorsan neden bunu apar topar almıyorsun? Pazarda ‘canıma tak etti’ diyen kadını hemen alıyorlar. Bu arkadaş neden alınmıyor? Aslında ‘açım’ diyen bir kadını apar topar gözaltına alıyorsun ve yüzlerce vatandaşımızın yaşamını yitirdiği ve yaralandığı 15 Temmuz hain darbe girişimi sırasında önce yakalanan sonra her nasılsa serbest bırakılan bir haini bir türlü yakalayamıyorsun. Adil Öksüz’ün yeri biliniyorsa gereği derhal yapılmalıdır. Kontrollü darbenin şifrelerine sahip olan ve bu CHP’nin darbe araştırma komisyonunda koymuş olduğu muhalefet şerhinde açık açık belirtilen bu kişi derhal yakalanmalıdır” diye konuştu.

‘YENİ PARTİLERİN KATILMASI ÖNEMLİ’

Öztrak, soru üzerine Kılıçdaroğlu’nun Temel Karamollaoğlu ve Ahmet Davutoğlu ile yan yana yer aldığı fotoğrafla ilgili ise, “Bu ülkede demokrasi isteyenler, demokratik parlamenter rejimi talep edenler aynı yerde toplanmaya başladı. CHP olarak İYİ parti olarak Saadet Partisi olarak baştan beri biz demokraside adımlarımızı atmaya devam ediyoruz, buna yeni partilerin katılıyor olması önemli gelişmedir” dedi.

[Kronos.News] 2.12.2019

AKP son 5 yılda 2 milyar 167 metrekare kamu arazisini sattı

Sözcü’nün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü verilerinden yaptığı hesaplamaya göre, 2014 – 2018 yıllarını kapsayan 5 yıllık dönemde AKP iktidarı 2/B ve tarım arazileri hariç 9 milyar 768 bin 409 bin liralık taşınmaz satışı gerçekleştirdi.

Söz konusu dönemde Hazine’ye ait 55 milyon 879 bin metrekare büyüklüğünde 24 bin 24 adet arazi elden çıkartılırken, 2014 yılında 6 bin 117, 2015’te 4 bin 433, 2016’da 3 bin 891, 2017’de 6 bin 110, 2018’de ise 3 bin 473 taşınmaz satışı yapıldı.

2/B’LER YARI FİYATINA ELDEN ÇIKARILDI

2018 yılı sonu itibariyle orman vasfını yitirmiş Hazine’ye ait araziler olarak bilinen 2/B taşınmazlarına ilişkin satış verilerine bakıldığında 2012 yılından itibaren 981 bin 322 kişi satın alma başvurusunda bulunduğu görülüyor.

Bu başvurulardan 769 bin 74 hak sahibine 2 milyar 112 milyon 498 bin metrekare yüzölçümlü 543 bin 908 adet 2/B arazisi satıldı.

Rayiç bedelleri 22 milyar 264 milyon lira olan 2/B’ler yarı fiyatına yani 11 milyar 446 milyon liraya elden çıkarıldı. Bu bedelin de 2018 itibariyle 8 milyar 116 milyon lirası tahsil edildi, geri kalan kısımlar ise taksitler halinde ödeniyor.

45 BİN TAŞINMAZ 782 MİLYON LİRAYA SATILDI

2012 yılında yapılan yasal düzenlemeyle, belediye ve mücavir alan sınırları dışındaki tarım arazilerinin satış işlemlerine başlandı. 2018 sonu itibariyle toplam 437 bin 844 başvuru yapılırken, bunların 105 bini istenen şartları sağlamadığı için reddedildi. Kalan 331 bin 978 başvurunun ise değerlendirme işlemleri devam ediyor.

2018 sonu itibariyle toplam 45 bin adet taşınmazın 782 milyon liraya satışı tamamlanırken, 267 milyon lira tahsilat yapıldı. Kalan kısım ise taksitler halinde ödeniyor.

AKP, HAZİNEYE AİT TARIM ARAZİLERİNİ YARI FİYATINA SATTI

Hükümet daha sonra belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan yerlerdeki Hazine’ye ait tarım arazilerinin kullananlara yüzde 50 indirimle satılmasının önünü açtı.

31 Aralık 2019 günü sona erecek satın alma başvurularına 2018 yılı sonu itibariyle 650 milyon 969 bin metrekare yüzölçümlü 36 bin 198 taşınmaza talep geldi.

489 GAYRİMENKUL BEDELSİZ TOKİ’YE VERİLDİ

Öte yandan, Kanal İstanbul projesi kapsamında 22 milyon metrekare Hazine taşınmazı tescil edilirken, yaklaşık değeri 3.4 milyar lira olan 4 milyon 422 bin metrekare büyüklüğündeki 489 gayrimenkul bedelsiz olarak TOKİ’ye devredildi.

[Kronos.News] 2.12.2019

NATO zirvesi İngiliz basınında: Erdoğan NATO için tehdit

İngiltere’nin başkenti Londra’da yarın başlayacak ve iki gün sürecek Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) zirvesi İngiliz basınında geniş yer buldu.

NATO’nun 70. kuruluş yıldönümünde örgüt için bölünmeler nedeniyle istikrarsızlaşma riski bulunduğunu belirten eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen; ABD, Fransa ve Türkiye’nin bu zirveyi altüst etme ihtimalinin bulunduğunu söyledi.

MACRON ‘NATO’NUN BEYİN ÖLÜMÜ GERÇEKLEŞTİ’ DEMİŞTİ

Rasmussen, ABD Başkanı Donald Trump’ın diğer ülkeleri bütçelerinden savunma harcamalarına NATO şartı olan yüzde 2’den az pay ayırmakla suçlayabileceğini, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce kullandığı “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” gibi ifadelerle yeni tartışmalara yol açabileceğini vurguladı ve ekledi:

‘BİR DİĞER TEHDİT ERDOĞAN’

“Üçüncü tehdit ise, tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO’nun birliğini test etmeyi sürdürmesi.”

Financial Times (FT) da zirveye ayırdığı başyazısında “NATO ortak amacını yeniden ortaya koymalı” başlığını kullandı.

‘NATO ÜYELERİ ARASINDA GÜVEN KIRILMASI..’

Örgütün geleceğine dair meşru kaygılar olduğunu belirten gazete, 29 müttefikin birbirine güvenilir dostlar olarak davranması ve karşılaştıkları tehditleri ortak bir şekilde algılaması gerektiğini söyledi. Son haftalarda NATO üyeleri arasındaki güven kırılmasının belirgin hale geldiğini aktaran FT, başyazısına şöyle devam etti:

“Artık Avrupalı liderler de NATO’yu eleştirenler korosuna katılıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron NATO için ‘beyin ölümü gerçekleşti’ diyerek müttefiklerini şoka soktu. Ayrıca ittifakın Rusya’yı düşman olarak görmemesi gerektiğini ima etti – bu Polonya ve Baltık ülkeleri için hoş olmayan bir sürprizdi.

Angela Merkel ise Macron’u bu sözleri nedeniyle eleştirdi. Türkiye Dışişleri Bakanı bir adım daha ileri giderek, Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonunu eleştirmesi nedeniyle Fransa Cumhurbaşkanı’nı ‘terörü desteklemekle’ suçladı.

‘ERDOĞAN MACRON’DAN DAHA BÜYÜK TEHDİT’

Ama Türkiye NATO dayanışmasına, Macron’un dikkatsiz açıklamalarından daha büyük bir tehdit oluşturuyor.

Ankara’nın Suriye’de tek taraflı askeri operasyon kararı müttefikler arasında karşılıklı danışma konusunda temel soru işaretleri oluşturdu – özellikle de Türkiye’nin teorik olarak NATO’nun ortak savunma maddesini tetikleme potansiyeli nedeniyle.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümetinden kaynaklanan sorunlar burada da bitmiyor.

‘ERDOĞAN’IN DAVRANIŞLARI O KADAR DENGESİZ BİR HAL ALDI Kİ…’

Türkiye, Rusya’dan bir hava savunma sistemi aldı ve test etmeye başladı. Bu sıra dışı karar Türkiye’nin Amerikan savaş uçağı satın alma planının sorgulanmasına yol açtı.

Eroğan hükümetinin davranışları artık o kadar dengesiz bir hal aldı ki bazıları ülkenin NATO’dan atılması gerektiğini söylemeye başladı. Ancak Türkiye’yi Batı ittifakından atmak Batı’nın düşmanlarının işine gelir. Özellikle Rusya, bir süredir NATO’yu bölme ve Türkiye’yi kendi yörüngesine çekmeye çalışıyor.

‘ERDOĞAN’A SERT BİR MESAJ VERİLMELİ’

NATO müttefikleri için iyi bir seçenek, bu haftaki zirveyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sert ve birleşmiş bir mesaj vermek, ona dayanışmanın iki taraflı olduğunu hatırlatmak olur.

Türkiye müttefiklerine danışmadan geniş kapsamlı kararlar alırsa NATO’nun otomatik savunmasını göreve çağırmayı da bekleyemez.

Müttefiklerin çıkarlarına ve hassasiyetlerine saygı prensibi Fransa ve ABD’nin devlet başkanları için de geçerli.”

JEREMY CORBYN: NATO RUSYA İLE İLİŞKİ KURMALI

Daily Telegraph gazetesi ise İngiltere’de ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn’in “NATO Rusya’yla yeniden ilişki kurmalı” sözlerine yer verdi.

Jeremy Corbyn Pazar günü yaptığı konuşmada NATO’nun Rusya ile çatışmalarını azaltıp iklim krizine ve küresel eşitsizliğe odaklanması gerektiğini söyledi.

Corbyn, İşçi Partisi’nin iktidara gelmesinin ardından müttefik ülkelerin nükleer silahlardan arınması için aktif olarak çalışacağını belirtti.

[Kronos.News] 2.12.2019

Barış Akademisyenleri: Alınmış tüm haklarımızı geri istiyoruz

Barış Akademisyenleri açıklamalarında “OHAL KHK’ları kaldırılmalı, OHAL Komisyonu lağvedilmeli” dedi.

İstanbul’daki basın açıklaması İstanbul Valiliği önünde yapıldı.KHK ile ihraç edilen akademisyenler, “Biz barış akademisyenleri ve kamu görevinden men dilmiş eğitim ve bilim emekçileriyiz” diyerek, KHK’lar ile ellerinden alınan haklarının geri verilmesini, kendilerine yönelik uygulamaların son bulması gerektiğini dile getirdi.

‘ALINMIŞ HAKLAR GERİ VERİLMEDİ’

İdari soruşturmalar ve KHK’lar ile ihraç edildiklerini hatırlatan akademisyenler, “Seyahat özgürlüğümüzden, adil yargılamadan, sosyal güvencelerimizden yoksun bırakıldık. Tazminatlarımız verilmedi, miras hakkına el konulan bile oldu” dedi.

OHAL Komisyonu’nda hâlâ değerlendirilmeyi bekleyen 33 bin dosyanın hatırlatıldığı açıklamada alınan hukuksuz kararların devam ettiği ve var olan davaların da yıllarca sürdüğü belirtildi. Birçok akademisyenin beraat etmesine rağmen görevine iade edilmediğini veya elinden alınmış haklarının geri verilmediği vurgulanan açıklamanın tüm imzacıları adına şu talepler dile getirildi;

‘AKADEMİSYENLER GÖREVLERİNE DÖNMELİ’

“– Araştırma görevlisiyken ihraç edilenlerin güvenceli bir kadroda işe dönüşü sağlanmalıdır. Öğrenimini sürdürenler öğrenim gördükleri kurumlarda görevlendirilmeli, doktorasını bitirenler doktor öğretim görevlisi olarak atanmalıdır. Doçentlik ve profesörlük koşullarını yerine getirdiği halde kadro ataması askıya alınan Barış Akademisyenleri hak kazandıkları kadrolarıyla göreve dönmelidir.

‘ÖZEL HAYATA SAYGI HAKKI DİKKATE ALINMALI’ 

– İşe alımda güvenlik ve arşiv soruşturması şartı, Anayasa’nın 20. Maddesi’nde güvence altına alınan “özel hayata saygı” hakkına müdahaledir. Buna derhal son verilmelidir.

‘YURTTAŞLIK HAKLARINA YÖNELİK SALDIRILAR KALDIRILMALI’

– KHK’larla ihraç edilen barış akademisyenlerinin ve kamu emekçilerinin yurttaşlık haklarına yapılan tüm saldırılar ortadan kaldırılmalıdır. Pasaportları derhal geri verilmeli, bütün hak kayıpları tazmin edilmelidir.

‘OHAL KOMİSYONU LAĞVEDİLMELİ’

– Hukuk devleti olmanın gereği yerine getirilmeli, OHAL KHK’ları kaldırılmalı, OHAL Komisyonu lağvedilmelidir. Taraf olunan uluslararası antlaşmalara ve hukuk kurallarına uyularak toplumsal barışın önü açılmalıdır. Barış talebimizin arkasındayız. Barış sözümüzü çoğaltacağız. Gasp edilen haklarımız için diğer kamu emekçileriyle birlikte mücadeleyi sürdüreceğiz.”

[Kronos.News] 2.12.2019

Avrupa’da hangi ülke ne kadar asgari ücret veriyor?

İşçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2020’de geçerli olacak asgari ücreti belirlemek üzere ilk toplantısını yaptı.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, “Asgari ücretin satın alma gücüne baktığımızda AB’ye üye ve aday ülkeler sıralamasında 20002 yılı başında 15 sıradayken bu yıl 10. sıraya yükselmiş durumdayız” dedi. Bu açıklamadan sonra gözler “Avrupa’da hangi ülke ne kadar asgari ücret veriyor?” sorusuna çevrildi.

BAKAN SELÇUK’UN RAKAMLAR YALANLIYOR

Bakan Selçuk, “2002 yılında 184 lira olan asgari ücret 2019 yılında 2020 liraya çıkararak 10 katına çıkardığımıza dikkat çekmek isterim. Reel anlamda asgari ücreti 1,5 kat artırmış durumdayız. Asgari ücretin satın alma gücüne baktığımızda AB’ye üye ve aday ülkeler sıralamasında 20002 yılı başında 15 sıradayken bu yıl 10. sıraya yükselmiş durumdayız” dedi.

BAKAN FARKLI AÇIDAN BAKIYOR

Türkiye’de ekonomide son dönemde yaşanan daralma ve dövizdeki dalgalanmaya rağmen brüt asgari ücret euro bazında son 10 yılda yüzde 36 oranında arttı. Avrupa İstatitik Ofisi’nin (Eurostat) verilerine göre Ocak 2009’da Türkiye’de brüt aylık asgari ücret 310 euro iken Ocak 2019’da 422 Euro’ya kadar çıktı.

Asgari ücretin satın alma gücüne göre bakıldığında Türkiye 25 Avrupa ülkesi içinde 10. sırada gözüküyor.

Fakat, Eurostat’ın açıkladığı 2019 yılı ikinci yarısına ait satın alma gücü standardına göre Türkiye’nin puanı 1033. Danimarka, İtalya, Kıbrıs, Avusturya, Finlandiya ve İsveç gibi bazı Avrupa ülkelerinde asgari ücret bulunmuyor.

AVRUPA’DA HANGİ ÜLKE NE KADAR ASGARİ ÜCRET VERİYOR?

Bakanın açıklamaları sonrası Avrupa asgari ücret oranları merak konusu oldu. Avrupa ülkelerinden Danimarka, İtalya, Kıbrıs, Avusturya, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsviçre ve İsveç’te asgari ücret sistemi yok. Asgari ücret en az verildiği ülke 518 euro yani 3 bin 228 TL’yle Çek Cumhuriyeti.

Diğer ülkeler ise şöyle:

İzlanda: 2.200 dolar (12.650 TL)
Lüksemburg: 2 bin euro (12.000 lira)
Hollanda: 1.615 euro (10.200 TL)
İrlanda: 1.563 euro (9.900 TL)
Fransa: 1.522 euro (9.649 TL)
Almanya: 1.500 euro ( 9.520 TL)
İsveç: 13.000 kron ( 7.800 TL)
İspanya: 900 euro (5.700 TL)
Yunanistan: 650 euro (4.470 lira)
Macaristan: 614 Euro (3.892 TL)
Polonya: 525 euro (3.300 TL)
Slovakya: 520 euro (3.290 TL)
Çek Cumhuriyeti: 518 euro (3.228 TL)
Türkiye 317 euro (2020 TL)

[Kronos.News] 2.12.2019

Uzun süren veda [Can Bahadır Yüce]

Bir dönem, herkesin gözü önünde ölüme hazırlananları izlemiştim. Çaresiz hastalığını dünyaya ilan edip bir veda günlüğüyle sahneden çekilmeyi bekleyenler:

Oliver Sacks kanser olduğunu 2015 şubatında duyurmuştu, aynı yıl yaz biterken uykusunda öldü. Yaşamı boyunca zihnin işleyiş biçimlerini çözmeye çalışan, dünyanın en ünlü nörologundan ölüm hazırlıklarını okumak irkiltici bir deneyimdi. Sacks planlanmış bir vedayla ayrıldı dünyadan. Tıpkı kendi cenaze konuşmasını hazırlayan David Hume gibi (Sacks’ın en sevdiği filozoftu) son sözü başkasına bırakmadı. New York Times’ta yayımladığı veda yazısında, “Çocukluğumdan beri rakamlar arkadaşım oldu, elementler ve periyodik tablo bana eşlik etti,” demişti. Periyodik tabloyu bir çeşit otobiyografi sayıyordu. Çoğumuz, diyelim 17 yaşın hangi elemente (klor) karşılık geldiğini düşünmeyiz, 79 yaşı (altın) düşünmediğimiz gibi… (Bunu ilk düşünen galiba bir kimyacı olan Primo Levi’ydi.) Ömrünün dökümünü periyodik tabloda çıkaran Oliver Sacks, 82’sine geldiğinde yıl sonunu göremeyeceğini söyledi ve o kurşun gibi ağır öngörüsünde haklı çıktı. Son hayat dersi insanın dünyayı değiştirmekteki çaresizliğinin özetiydi: “Ortadoğu, küresel ısınma, gittikçe artan eşitsizlik beni hâlâ ilgilendiriyor ama bunlar artık benim işim değil—geleceğe ait meseleler.”

***

Son yılların en ayrıntılı ölüm günlüğünü Jenny Diski tuttu. Hastalığını Eylül 2014’te duyurmuştu. Bir dizi yazıyla ölüme hazırlığını her ay dünyayla paylaştı. London Review of Books‘taki bir yazısında, çaresiz bir hastalığı ilan etmenin nasıl hassas denge gerektirdiğini şöyle anlatıyordu: Ölüme gidişinizi gün gün yazıyorsanız, halkın merakı kimin önce öleceğine yoğunlaşır. Jenny Diski hastalığını duyururken (Necatigil’in şiirindeki hastalık: “İnoperabl bir tümör”) yazarak şifa aradığını ima ediyordu. Kanser günlüğünde sıkça anılara uzandı.

Bir kez daha o soru: Yazmak kayıp zamanı geri getirir mi?

Doktorlar Diski’ye en çok üç yılının kaldığını söylemişlerdi. Jenny Diski günlüğüne başladıktan bir buçuk yıl sonra öldü.

Uzun süren bu vedalarda yaşamaya dair çok şey söylenirken ölümden sonrası hakkında neredeyse tek söz edilmemesi ilginçtir. Jenny Diski son yazılarından birinde bu kuralı bozmuştu: “Ölümden sonra hayat olduğuna inananları ilk kez kıskanıyorum.”

***

Clive James ise ölümcül hastalığını 2011 baharında duyurmuştu. Şair hiç terk etmediği yazılarında ölümü gülerek bekliyordu. Bir keresinde bahçesindeki akçaağacı anlatmıştı: “Ağacın yaprakları kızıla döndüğünde dünyadan ayrılmış olacağımı düşünmüştüm. Hâlâ hayattayım, şimdi sonbaharda ağaca mahcup bakıyorum.” Hep ölümden söz ettiği halde hâlâ ölmemiş olduğu için bir tür suçluluk duyuyordu. James eşine az rastlanır bir vedayla perdeyi kapatmaya hazırlanıyordu: Son iki yılda beş kitaba imza attı. “Ölümümden bu yana epey iş yaptım,” diye dalgasını geçmeyi unutmadan.

Clive James geçen hafta, Cambridge’deki evinde gözlerini yumdu. Hastalığını öğrendikten neredeyse on yıl, kalemi son kez elinden bıraktıktan bir ay sonra…

Şairin ölümü bekleyerek, bekleyişini kaydederek geçirdiği yıllar yaşamının en verimli, en özgür dönemiydi. Özgürlüğün bazı sanatçılara ilerleyen yaşlarında geldiğini biliyoruz. (Picasso geç döneminde kalabalıklara sırt çevirmiş, Fellini son filmlerinde “zevkli sorumsuzluğun” verdiği özgürlüğe kavuşmuş, Beethoven zirvedeyken farklı bir üsluba yönelmişti.) İnsan ölüme yaklaştığını anlayınca, ki ölümden uzak olduğunu kim iddia edebilir, daha mı cesurca yazıyor?

Bahçesindeki akçaağaç yeşillendiğinde Clive James dünyada olmayacak. Her şair kâinatın o görkemli döngüsünün bizsiz de sürüp gideceğini hatırlatır. Belki yazmak da yaşam boyu süren bir vedadır.

[Can Bahadır Yüce] 2.12.2019 [Kronos.News]

Tahir Elçi için mekânsız, özgür fotoğraflar [Selahattin Sevi]

Diyarbakır'da "Barış ve Özgürlük" temalı Tahir Elçi 2. insan Hakları Fotoğraf Sergisi'ne izin verilmedi. Fotoğrafçılar ise sanal ortamda bir araya gelerek #barışveözgürlük #PeaceandFreedom ve #TahirElçi etiketli fotoğraflarıyla sesini bütün dünyaya duyurdu.

Diyarbakır Barosu ve Tahir Elçi İnsan Hakları Vakfı organizasyonu ile 29 Kasım 2019, Cuma günü saat 15.00’te Hasan Paşa Hanı’nda açılması planlanan “Barış ve Özgürlük” temalı Tahir Elçi 2. insan Hakları Fotoğraf Sergisi’ne izin verilmedi. Mekânın kalabalık oluşu ve müşteri yoğunluğu gerekçe gösterilerek Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından etkinlik “uygun görülmeyince”, sergi fotoğrafları Türkiye’nin dört bir yanından gelen baro başkanlarının ve hukukçuların katılımıyla, Diyarbakır Adliyesi önündeki Adalet Nöbeti’nde ellerde taşınarak sergilendi.

Basın açıklamasının ardından, 44 fotoğrafçının 44 çalışmasının yer aldığı sergi açılışı Diyarbakır Barosu önünde gerçekleştirildi.

“SANAL BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK FOTOĞRAF SERGİSİ”

Bir grup fotoğrafçı, farklı bir dayanışma önerisi getirdi. “Hepimizi duygulandıran bu direniş ve dayanışma örneğini gelin bir adım ileri taşıyalım” dedi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Sergide işimiz yer alıyor olsa da olmasa da, #barışveözgürlük #PeaceandFreedom ve #TahirElçi etiketli fotoğraflarımızla bu sergiye eklemlenelim. Internette, tüm dünyada Barış ve Özgürlük fotoğraf sergisini açalım.”

Çağrının ardından onlarca fotoğrafçı fotoğrafını paylaştı. Serginin danışma kurulunda da yer alan fotoğrafçı Arzu Filiz Güngör Facebook üzerinden gönderilen fotoğrafları paylaştı.


NOT:

Fotoğrafların devamını görmek için #barışveözgürlük, #PeaceandFreedom ve #TahirElçi etiketleriyle arama yapabilirsiniz.

NE OLMUŞTU?

Diyarbakır Barosu ve Tahir Elçi Vakfının, Tahir Elçi’nin öldürülmesinin yıl dönümü dolayısıyla Sur ilçesinde bulunan tarihi Hasan Paşa Hanı’nda düzenlemek istediği Barış ve Özgürlük Fotoğraf Sergisi’ne izin verilmedi. Diyarbakır Barosu ve Tahir Elçi Vakfının, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü Diyarbakır Vakıflar Bölge Müdürlüğüne yaptığı başvuru, “müşteri yoğunluğu” gerekçesiyle reddedildi.

“MÜŞTERİ YOĞUN, SERGİ YAPAMAZSINIZ”

Vakıflar Bölge Müdürlüğü, başvuruya verdiği olumsuz yanıt şöyle:

“Baronuz tarafından düzenlenecek olan etkinlik kapsamında ilgi yazıyla istemiş olduğunuz Hasan Paşa Hanı; muhtelif şahısların icarında bulunması ve alış veriş amacıyla gelen müşterilerin yoğunluğu sebebiyle, ayrıca kiracılarla yapılan görüşme neticesinde 28-30 Kasım aralığının uzun olacağı ve işlerin sekteye uğrayacağı görüşü de dikkate alınarak mezkur yerine sergi alanı olarak kullanılması Bölge Müdürlüğümüzce uygun görülmemiştir.”

[Selahattin Sevi]  2.12.2019 [Kronos.News]

NATO, 70’inci yılına Türkiye’nin merkezinde olduğu krizlerle giriyor

Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) 70’inci yılına çoğu Türkiye’nin merkezinde oldu krizlerle giriyor.

BOLD – Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) Londra’da 3-4 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek zirve ile 70’inci yılını kutlayacak. Ancak 29 üyeli işbirliği örgütü çoğu merkezinde Türkiye’nin bulunduğu krizler nedeni ile 70’inci yılına oldukça sancılı biçimde giriyor.

Analistler örgütün tarihindeki en sıkınıtılı dönemlerinden birini geçirdiğini belirtiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz günlerde bu durumu “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözleriyle ifade etti.

NATO’nun şu günlerde tartıştığı birçok krizin merkezinde ise Erdoğan ve AKP’nin yönettiği Türkiye ve Türkiye bağlantılı meseleler bulunuyor.

Londra’daki NATO toplantısı dışında AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Londra’da Almanya, Fransa ve İngiltere liderleri ile de 4’lü bir toplantı gerçekleştirecek. Toplantının ana gündem maddesi Suriye ve Suriyeli mülteciler olacak.

İşte, NATO toplantısında gündeme gelecek önemli konular ve kriz noktaları:

1) Suriye ekseninde yaşanan gerilim noktaları:

Barış Pınarı Harekatı: ABD’nin Suriye sınırındaki askerlerini çekmesi sonrasında Türkiye Ekim ayında Barış Pınarı Harekatı’nı başlattı. Harekata NATO üyesi Fransa, Almanya, ABD ve birçok NATO ülkesi sert tepki gösterdi.  Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’nin Suriye harekatını sert sözlerle eleştirdi. Türk yetkililer de bu açıklamalara ağır sözlerle karşılık verdi. Türkiye’nin kuzey Suriye’deki askeri varlığı ve Suriyeli Kürt gruplarla mücadelesi NATO’yu oldukça meşgul ediyor.

Suriyeli göçmenler ve Batılı ülkelerin Türkiye’deki mültecilere yardımları: Yaklaşık 4 milyon Suriyeliyi ağırlayan Türkiye batının bu yükün altına daha çok girmesi gerektiğini belirtiyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Londra’da Almanya, Fransa ve İngiltere liderleri ile yapacağı toplantıda bu konuyu gündeme getirmesi ve Batıdan daha fazla mali yardım isteyebileceği belirtiliyor.
Güvenli Bölge’ye Suriyeli göçmenlerin yerleştirilmesi: Türkiye, Barış Pınarı Harekatı ile oluşturduğu güvenli bölgeye yüzbinlerce Suriyeli mülteciyi yerleştirmeyi planlıyor. Ancak Batılı ülkeler bu planı Türkiye-Suriye sınırındaki nüfus yapısını değiştirme girişimi olarak suçluyor. Ayrıca Batılı ülkeler mültecilerin Suriye’ye dönüşlerinin gönüllülük esasına bağlı olması gerektiğini de ifade ediyor. Türkiye, güvenli bölgeye Suriyelilerin yerleştirilmesi planı için de uluslararası destek istiyor. Erdoğan, geçtiğimiz günlerde İstanbul’da görüştüğü BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e bu konuda uluslararası bir çağrı yapmasını ve bağışçılar konferansı düzenlemesini istemişti. Ancak Batı buna da sıcak bakmıyor. Erdoğan’ın bu konuyu özellikle NATO toplantısı sonrası yapılacak 4’lü toplantıda gündeme getirmesi bekleniyor.

Güvenli Bölge: Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde Barış Pınarı Harekatı ile oluşturduğu güvenli bölge, buradaki Kürt gruplarla mücadelesi, Türkiye destekli Suriyeli muhalif grupların bölgedeki insan hakları ihllalleri ve savaş suçları iddiaları da ABD ve Avrupa ülkelerinin tepkisini çekiyor. ANTO üyeleri ile Türkiye arasındaki gerilimi tırmandırıyor.

PYD/YPG’nin terör örgütü olarak tanınması: Ankara, YPG’nin terör örgütü olarak tanınmasını ve bu kapsamda Türkiye’nin Güney Sınırına ilişkin hazırlanan güvenlik planının NATO tarafından kabul edilmesini istiyor. Ankara, geçen hafta bu planının NATO tarafından kabul edilmemesi durumunda örgütün Baltık ülkeleri ve Polonya’yı savunma planını veto edebileceği sinyalini verdi. Türkiye’nin bu planına ABD dahil 8 NATO ülkesi karşı çıkıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki söz düellosu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Fransız yetkililerin, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı’na ilişkin sert açıklamaları, Ankara’nın terör örgütü olarak gördüğü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve YPG’nin üst düzey isimleriyle görüşmeleri, Suriyeli Kürt gruplara destek açıklamaları Ankara’dan sert karşılık bulmuştu. Geçen hafta bu gerginliğe bir yenisi daha eklendi. Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözlerine Erdoğan “Sen önce kendi beyin ölümünü kontrol ettir” şeklinde karşılık verince Fransa Paris’teki Türk Büyükelçi’yi Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı. Fransa Cumhurbaşkanlığından bir isim Erdoğan’ın sözleri için “Bunlar açıklama değil, hakaret” şeklinde karşılık verdi.
2) Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı:

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması ve geçen hafta radarlarını test etmesi başta Washington birçok Avrupa ülkesini rahatsız ediyor. ABD, Türkiye’nin S-400 sistemini teslim almaya başlaması sonrası Ankara’yı NATO’nun en büyük projelerinden olan F-35 savaş uçağı projesinden çıkardı. Trump yönetimi, S-400’lerin aktif olarak kullanılmaya başlaması durumunda Türkiye’ye ağır yaptırımlar uygulayacağını ifade ediyor. Diğer bazı NATO ülkeleri de Türkiye’nin S-400 alımını eleştiriyor.

3) Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynakları:

Kıbrıs çevresinde Türkiye’nin doğalgaz arama faaliyetleri: Türkiye’nin Kıbrıs adası çevresinde doğalgaz arama faaliyetlerine ABD, Avrupa ülkeleri ve özellikle Yunanistan karşı çıkıyor. Türkiye ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile imzaladığı anlaşmalar çerçevesinde ada çevresinde doğalgaz aramaya devam ediyor. Doğalgaz sondaj gemileri Yavuz ve Fatih ile sismik arama gemilerine Türk savaş gemileri eşlik ediyor.

Türkiye’nin Libya ile deniz anlaşması: Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama çalışmaları krizine son olarak Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı deniz yetki alanları anlaşması eklendi. Anlaşmaya Yunanistan sert biçimde tepki gösterdi ve Libya’nin Atina’daki temsilcisini Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı. Atina’daki Libya temsilcisini istenmeyen adam (persona-non-grata) ilan edebileceği belirtilen Yunanistan konuyu NATO gündemine de getireceğini duyurdu.

4) Mali katkılar ve maliyetlerin paylaşımı: NATO’ya üye ülkelerin mali katkısı konusunda Trump yönetimi oldukça hassas. Trump yönetimindeki ABD, Avrupalı ülkelerinden NATO’nun mali yükü konusunda elini taşın altına koymasını istiyor. Trump, bir önceki NATO zirvesinde Avrupa ülkelerini sert sözlerle eleştirmişti. Almanya, geçen hafta bu kapsamda NATO’ya mali katkısını arttıracağını açıkladı ve yeni mali plan konusunda anlaşıldı. Ancak bir diğer sorun ise üye ülkelerin savunma harcamalarını gayri safi milli hasılasının yüzde 2 seviyesine çıkarması. NATO’da ABD ve Türkiye dışında diğer ülkelerin savunma harcamaları yüzde 2’inin oldukça altında. Trump yönetimi bu konuda da üye ülkeleri taahütlerini yerine getirmeye çağırıyor.

5) Baltık Ülkeleri ve Polonya’yı Savunma Planı: Bu plan, 2014 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Bölgesi’ni tek taraflı olarak ilhak etmesi üzerine ortaya çıktı. Rusya tehdidine karşı Baltık ülkeleri ve Polonya’nın savunmasının desteklenmesini içeriyor. Aslında Türkiye bu planı destekliyor. Ancak Ankara, YPG’nin terör örgütü olarak tanınmasını ve bu kapsamda Türkiye’nin Güney Sınırına ilişkin hazırlanan güvenlik planının da NATO tarafından kabul edilmesini istiyor. Ankara, geçen hafta kendi planının NATO tarafından kabul edilmemesi durumunda örgütün Baltık ülkeleri ve Polonya’yı savunma planını veto edebileceği sinyalini verdi. Türkiye’nin Rusya tehdidine karşı hazırlanan bir savunma planını bloke etmesi yanında Londra Zirvesi’nden sadece bir hafta önce Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini test etmeye başlaması da NATO başkentlerinde soru işareti yarattı.

Savunma Bakanlığı’ndan bir kaynak zirve öncesi yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Baltık devletleri ve Polonya için hazırlanan Savunma Planı’na onay vermemesinin ‘NATO’ya şantaj yapmak anlamına gelmediğini, Türkiye’nin NATO’da veto hakkı bulunduğunu’ söyledi.

Reuters’a konuşan kaynak “NATO, Türkiye’nin siyasi ve askeri olarak tam veto hakkının bulunduğu bir kurum, burada prosedürler işler. Türkiye’nin NATO’ya şantaj yapması gibi bir durum yok, bu tip ifadeler kabul edilemez” dedi.

6) İncirlik’teki ABD’ye ait nükleer bombalar:

İngiltere’de yayımlanan haftalık The Economist dergisi, Türkiye’de konuşlandırılmış Amerikan nükleer silahlarının ABD ve Avrupalı NATO müttefiklerinde kaygılara yol açtığını geçen hafta yazdı. Dergiye göre, bu hafta Londra’da yapılacak NATO Zirvesi’nde birçok liderin aklında Türkiye’deki nükleer bombalar olacak.

ABD’nin, NATO’nun nükleer paylaşım programı kapsamında Avrupa’daki 5 ülkede toplam 150 nükleer başlık konuşlandırmış olduğunu hatırlatan Economist, bunların çoğunun tahminen 60-70 başlık ile Türkiye ve İtalya’da kalanların da Belçika, Almanya ve Hollanda’da konuşlandığını aktardı.

Nükleer silahlarla ilgili kaygıların en çok Türkiye odaklı olduğunu kaydeden Economist’teki yazıda bunun perde arkası şöyle anlatıldı:

Amerikalı yetkilileri en çok kaygılandıran, Türkiye’nin güneyinde, Suriye sınırına kara yoluyla birkaç saat mesafedeki İncirlik Hava Üssündekiler. 1960 darbesi ve 1975’de iki ülke arasında yaşanan diplomatik çatışmada Amerikalılar bombaları çekmeyi düşünmüşlerdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı 2016’da yapılan başarısız darbe girişimi sırasında, isyancıların elindeki F-16 savaş uçaklarına yakıt ikmali yaparak İstanbul ve Ankara’yı tehdit etmelerine olanak veren tankerler İncirlik’ten kalkmıştı. Erdoğan rejiminin buna yanıtı üssün elektriğini kesmek ve komutanını gözaltına almak oldu.

Bu, Washington’da silahlarının güvenliği ve Türkiye ile ilişkiler gerginleştiğinde bu silahların rehin alınması riski konusunda alarm zillerinin çalmasına yol açtı. İncirlik Üssü’ne üst düzey yetkililer yollandıysa da bombaların çekilmesine gerek olmadığı sonucuna varıldı. Nükleer savaş başlıkları sadece bir kod kullanılarak aktif hale getirilebiliyor ve saklandıkları kasalar elektrik kesintisi durumunda kendiliğinden kilitleniyordu. Bu da Amerikan güçlerine, gerektiğinde üsse askeri güç kullanarak ulaşmak için zaman sağlıyordu. Ne var ki son yıllarda Amerika yine de bombaları üsten gizlice kaçırıp yerine kuru sıkı başlıklar takmayı düşündü.

[BoldMedya] 2.12.2019

Polisin belini kırdığı Zeycan Balcı: Sahipsiz bırakılırsak o polis aklanabilir [Sevinç Özarslan]

Polisin tekmelerle adliye önünde belini kırdığı avukat Zeycan Balcı, kendisine saldıran polisin kimliğini tespit sürecini ve verdiği mücadeleyi BOLD’a anlattı.

BOLD ÖZEL- Türkiye’de herkes, her an, her yerde polis şiddetiyle, işkenceyle karşılaşabiliyor ama hakkında soruşturma açılabilen, mahkemeye getirilen, ceza alan güvenlik görevlisi çok az. Son üç yıldır ise neredeyse yok gibi.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi 22 avukatın yargılandığı davanın 30 Mart 2016’da görülen duruşması sonrasında, meslektaşlarına destek olmak için adliye önünde oturma eylemi yapan avukatlara polis müdahale etmiş, avukat Zeycan Balcı Şimşek’in aldığı tekme darbeleri sonrası beli kırılmıştı.

Şimşek, şahitlerin ve kameraların gözü önünde darp ile yapılan bu işkencenin sorumlularına karşı üç yıldır hukuk mücadelesi yürüttü ve nihayet kimliği tespit edilen Murat A. hakkında soruşturma başlatabildi.

Şimşek’e tekme atarak sakat bırakan polis memuru Murat T., 9 Aralık’ta İstanbul 22. Asliye Ceza Mahkemesi saat 09.30’da, “yaralama, kemiklerin kırılmasına sebep olacak şekilde kasten yaralama, zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” suçlarından yargılanacak.

ONUNLA YÜZLEŞMEK İSTİYORUM

“Onunla yüzleşmek istiyorum ve ceza alması için elimizden geleni yapacağız” diyen Şimşek hasta haliyle hiç vazgeçmeden sürdürdükleri hukuk mücadelesini BOLD’a anlattı.

İki çocuk sahibi 36 yaşındaki genç avukat, adli tıbbın verdiği rapora göre sakat kalmış durumda. Yüzde 24 oranında malûliyet yani işten güçten yoksun kaldığını tespit edildi. Şimşek, sadece hukuk mücadelesi vermiyor, bozulan sağlığını geri kazanmak için de çabalıyor:

“Belimde iki kırık var. Kırıklar kasa saplandı ve o yüzden ameliyat yapılamadı. Felç kalma durumu olacağı için. Yaşam kalitem çok düştü. Çok ağrı var. Sürekli bir ağrı ile baş etmek zorundayım. Hastane çok ilaç kullandırdığı için bu arada ilaç alerjisi oldum. Sürekli eğilme ihtiyacı duyuyorum. Çok yürümek, ayakta durmak, araba kullanmak… Önceden 6 saat araba kullanırdım, şimdi bir saat kullanamıyorum. Gün içinde yorulduğumda korkunç bir ağrı oluyor, uyuyamıyorum. Ama yapacak bir şey yok, bununla baş etmek zorundasın diyorlar.

20 DAKİKADA 300 İĞNE YAPILIYOR

Arada fizik tedavi görüyorum. Arada nöral tedavi oluyorum, tüm vücuduma 20 dakikada 300’e yakın iğne yapılıyor. 6 ayda bir bu tekrarlanıyor. Akupunktur iğneleriyle ağrı kesici ve çeşitli ilaçlar enjekte ediliyor, bütün vücudum morarıyor. Uyutmadan yapıyorlar. Tabi ki iyi geliyor. Ağrılar arttığında aletli plates önerdiler, onu yapıyorum. Yine de yürüyebiliyorum çok şükür.

3 YILDIR ÇOCUĞUMU KUCAĞIMA ALAMIYORUM

Önceden çok yoğun çalışıyordum, artık çok az iş yapabiliyorum. Biri 1,5 yaşında olmak üzere iki çocuğum var. O tarihten itibaren hiç kucağıma alamadım. Uyuduğunda bir yerden yere götüremiyorum. Alışveriş poşeti dahil hiçbir şey taşıyamıyorum. Belim kırıldı ama hayatımı da mahvettiler. Ben iki doğum dışında hiç doktora gitmeyen bir insandım. Hiçbir hastalığım yoktu. 3,5 yıldır sürekli hastane süreçleriyle uğraşıyorum.”

AYLARCA GÖREVLİ POLİSLERİN LİSTESİNİ BEKLEDİK

Şimşek, meslektaşı İbrahim Ergün ile birlikte yürüttükleri süreçte emniyet müdürlüğü, savcılık, bilirkişiler arasında sabrı zorlayan bir mücadele verir:

“Her aşaması çok zordu bu sürecin. İlk önce Emniyet Müdürlüğü görev listesini göndermedi. Savcı liste gelmediği sürece benim yapabileceğim bir şey yok, kim olduğunu tespit edemiyoruz dedi. O gün görevli olan polislerin listesini almamız aylarca sürdü. O geldi, bu defa fotoğraftan teşhis yapmak için fotoğrafları yollamadılar. Çok ciddi ve ısrarlı bir süreç geçirdik. Bu arada 6 kez savcı değişti. Ve her bir savcının dosyayı ele alması 2-3 ay sürdü. Meslektaşlarımız resmen kapıda yattı. Sürekli taleplerde bulundular. Sürekli rapora gönderilmesini istediler. Polis memurunun fotoğraftan teşhisi çok zor oldu. Savcılık bunu tespit edecek bilirkişi bulamadı. Birçok bilirkişi yanaşmak istemedi. Birkaç bilirkişiye verildi, onlar dosyayı iade ettiler. En son bütün basındaki kamera kayıtlarını tek tek incelettik, bilirkişilerden yardım aldık, tek tek fotoğrafları bastırıp savcılığa sunduk. Savcılık emniyete yazdı ve emniyet nihayet kişinin ismini yolladı.”

Zeycan Balcı Şimşek, o polislere emir veren amirleri hakkında da suç duyurusunda bulunduklarını ama takipsizlik kararı çıktığını ifade ediyor:

“Sadece memura dava açıldı. Biz emri veren bütün amirler hakkında suç duyurusunda bulunmuştuk. Diğerleri hakkında takipsizlik çıktı. Bir yargılamadan, cezalandırmadan söz ediyoruz ama bir aklanma da söz konusu. Emri verenler aklanmış oldu. Anayasa Mahkemesine başvurduk, bunlar da yargılanmalıdır diye. Olay kamuoyunun ve basının gözü önünde olduğu için ve ısrarlı bir süreç yürütüldüğü için bir polise dava açılmış oldu.”

Bu süreçte karşı taraf da boş durmaz. Savcı, Zeycan Balcı Şimşek ve diğer avukatlara polise mukavemetten dava açar. Ancak davaya takipsizlik kararı verilir:

“Çağlayan Adliyesi önünde herkes basın açıklaması yapar, orası bunun için kullanılan bir alandır. Açıklama 1-2 dakika sürer biter. Savcı da, barolar da, avukatlar da herkesin kullandığı bir yer. Adalet nöbetleri iki yıl boyunca her hafta orada gerçekleştirildi. Savcı bize orada polise mukavemet gösterdik diye dava açtı. 2911. maddeden bu davaya takipsizlik verildi. Çünkü burası basın açıklaması alanıdır, yasal bir yerdir denildi. Görmüşsünüzdür, ben oturuyorum ve kalkamıyorum zaten. Çünkü cübbeme basıyorlardı. Ne kadar kalkmaya çalışsam beceremedim ve en sonunda tekmeleye tekmeleye aşağı indirdiler. Kayıtların tamamını izlediğimizde, öndeki polislerin meslektaşlarımızı ellerinden tutup dansa kaldırır gibi kaldırdıklarını gördük. Bir olay yok, polise karşı bir saldırı yok. Ama bizi arkadan tekmeleyerek işkenceyle almaya çalıştılar. Sistematik bir işkenceyle belimin kırıldığını düşünüyorum ve o yüzden de çok uğraştık, çok mücadele ettik.”

SAHİPSİZ BIRAKILIRSAK AKLANABİLİR

Şimşek bu tür davalarda kamuoyunun ve basının ilgisini önemli olduğunu vurguluyor ve herkesi desteğe çağırıyor:

“Aklanabilir, bunu zaman içinde göreceğiz. Sahipsiz bırakılırsak aklanabilir. Eğer aklanırsa Anayasa Mahkemesi ve AİHM’ne başvuracağız. Ceza alması için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Bu sadece bana yapılmış bir şey değil. Hem avukatlık mesleğine, hem avukatlara yapıldı. Ben 1.55 boyundayım, 1.95 boyundaki polis saldırıyor. Bir devlet şiddetidir bu. Hem devlet, hem erkek şiddeti. Oturan bir kadını tekmeleyerek öldüresiye dövüyorsunuz. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Hem kadınları hem toplumsal muhalefeti destek olmaya çağırıyoruz. Sanık polis mahkemeye getirilmeyecekse getirilmesini talep edeceğiz. Eğer SEGBİS ile katılacaksa da SEGBİS’in yapıldığı mahkemeye gideceğiz. Orada olmak istiyoruz. Çünkü kendisiyle yüzleşmek istiyorum. Onun da beni görmesini istiyorum.”

MADDİ TAZMİNAT DAVASI DA AÇILDI

Şimşek, tüm bu yaşadıkları süreçten sonra İçişleri Bakanlığı 700 bin TL maddi tazminat davası açtıklarını söylüyor ve bu davanın son aşamada olduğunu belirtiyor. 250 bin TL’lik manevi tazminata mahkemenin henüz karar verilmemiş.

[Sevinç Özarslan] 2.12.2019 [BoldMedya]

Kapıcılık yapan KHK’lı polis: Rızk Allah’tan kimseye eyvallahım yok

KHK TV’nin bu haftaki konuğu eski polis memuru Ahmet Köroğlu oldu. Daha önce yazdığı KHK şiiri ile haber olan Köroğlu yeni hayatını KHK TV’ye anlattı.

“Pazarda meyve-sebze satarız, ülkemizi satmayız” diyen eski polis Ahmet Köroğlu kapıcılığa başladığı ilk gün, “Elime süpürgeyi paspası alınca ne yapıyorum ben polisim. Ne işim olur paspasla süpürgeyle” diye bulunduğu ruh halini anlattı. Artık paspas ve süpürgelerle arkadaşlık yaptığını söyleyen Köroğlu, ilk başlarda yadırgadığı kapıcılığı şimdi severek yaptığını belirterek, polisliğe geri dönme isteğinin kalmadığını anlattı.

“ÖCÜ OLARAK GÖRÜYORLARDI”

KHK ile ihraç edildiğinde 8 yıllık polis memuru olduğunu söyleyen Köroğlu, işsiz kaldıktan sonra ilk olarak babasıyla görüştüğünü ve kapıcılık fikrinin ondan geldiğini ifade etti. Kendisine kimsenin iş vermediğini anlatan Köroğlu, “Öcü gözüyle bakıyorlar, dışladılar. 4-5 yere iş için başvurdum. KHK’lıyım diye onlar kabul etmedi. Köye taşınmayı düşündüm.” dedi.

Polis olduğunda soluğu üniformayla babasının yanında aldığını anlatan Köroğlu, “Babamın emeğinin karşılığını verdiğimi hissetmiştim o anda” diye konuştu. Açığa alındığını haber veren polis arkadaşına vedalaşmak için uzattığı elinin havada kaldığını ve meslektaşının korkudan elini sıkmamasının zoruna gittiğini söyleyen Köroğlu, “O gece 4’e kadar uyuyamadık. Hanım ağladı. Ben de sıkıntıdan uyuyamadım. Üzüldüm” dedi.

MESLEKTAŞLARIM YÜZ ÇEVİRDİLER

KHK ile ihraç edildiğini öğrenen Köroğlu eşi ve babası ile evini toplamak için gittiği Siirt’te yıllarca sırt sırta mücadele ettikleri meslektaşlarının selam bile vermediklerini söyledi. Karşılaştığı polis arkadaşlarının yüzlerini çevirdiğini anlatan Köroğlu “Lojmandan ayrılışım da ayrı bir dert oldu” diye konuştu.

“KİMSEYE EYVALLAHIM YOK”

İnsan dostunu akrabasını düştükten sonra öğreniyor diyen Köroğlu, ”Ben polisken ayda 2-3 defa arayanlar vardı. Sesini duymadan rahat edemiyorum diyenler vardı. Bırak yanıma gelmeyi geçmiş olsun demeyi, telefonumu silenler oldu. Rızkımızı veren Allah, kimseye eyvallahım yok” dedi.

“GARİBANLIK BABADAN GELİYOR”

KHK’lıların büyük çoğunluğunun zorluklarla büyüyen insanlar olduğunu dile getiren Köroğlu, “Bizler Anadolu’nun gariban insanlarıyız. Garibanlık babadan geliyor. Bizleri zor bela okutup, polis ettiler.” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 2.12.2019

Bu Arkadaşların Fıtratı Bu Oyunu Oynamaya Müsait Değil [Ali Turna]

KURT-KÖYLÜ BİZİM HAYATIMIZ ASLINDA

Günlerden  çarşamba  kurt-köylü oynama günü. Eskiden bayramlar gibi özel günlerde oynardık bu oyunu. Zaman geçtikçe koğuştaki arkadaşların psikolojileri bozulmaya başladı. Bu yüzden moral verici, kafa dağıtıcı farklı programlar yapmaya çalışırdık.  Kurt-köylü oyunu da kalabalık oynanabilen ve dertlerden bizi uzaklaştıran eğlencemizdi. Her şeyi kurala bağlayan bizler kurt-köylü oyununu da çarşamba gününe sabitlemiştik. Akşam yemek yedikten sonra çaylarımızı yudumlarken masaları kenara çekip daire şeklinde sandalyeleri sıralayıp odalara anons geçerdik. Kurt-köylü oyunu oynamak için 20 civarı arkadaş sandalyelere oturur ve bir moderatör eşliğinde oyuna başlardık. Oyunun özelliği 5 kurt bir avcı ve 14 köylüden oluşur. Kurtlar köylü gibi gözüküp köylüleri elemeye çalışır, köylüler de kurtları bulmaya çalışır. Köylüler bir kurt bulunca avcı köylülerin yönlendirmesiyle bir kurt daha elemeye çalışır. Kurtlar iyi organize olursa avcıya köylü eletebilir.

Yani kurtlar ne kadar iyi yalan söyleyerek kendilerini gizler, köylü gibi gözükürlerse kurtlar kazanırdı. Köylüler uyanık olup, iyi sezer yalanı yakalayabilirlerse kurtları bulup eleyebilir ve kazanabilirlerdi.

Sırayla herkes yorum yapar, şahısların davranışları veya konuşmalarından kurtları bulmaya çalışırdık. İhsan diye biri vardı, yalan söylemeyi beceremezdi. Oyun için bile olsa yalan söylemiyordu, öyle bir terbiyeye sahipti. Sıra bana gelince İhsan’a döner “Kurt musun?” diye sorardım. Cevap veremezse kurt olduğunu anlardım köylüyüm derse köylü olduğunu bilirdik. Hayatında oyun için bile olsa yalan söyleyemeyen bu adam maalesef savcı tarafından silahlı terör örgütüne üye olmaktan hapse atılmıştı. Çok uğraştım bu arkadaşa yalan söyletebilmek için ama beceremedim.

Genellikle köylüler kazanırdı çünkü arkadaşların fıtratı bu oyuna uygun değildi. Ne birbirlerini suçlayabiliyorlar ne yalan söyleyebiliyorlardı. Ya yüzleri kızarıyor ya da bir sonraki oyunda söylediği yalanı unutup başka bir şey söylüyor ve açık veriyorlardı. Grupta iki esnaftık biz. Ticaretle uğraştığımız için piyasada her türlü adamla haşir neşir olduğumuzdan oyunda kim kurt, kim köylü daha kolay çözüyorduk. Hayatlarında kandırmaca yalan olmayan bu insanlar o kadar saf, o kadar temizlerdi ki bir oyunda bile sırıtıyordu. Bu oyun biraz da bizdendi, hepimiz sıradan köylüydük ama terörist olarak hayattan elenmiştik. Suç teşkil eden, basit sıradan sebepler delil olarak gösterilmiş hayatlarımız elimizden alınmıştı.

Biz buyduk. Sıradan bir çocuk gibi sıfatlarımızla biz insandık. Öğretmendik, esnaftık, bankacıydık, mühendistik ama sistemsizlik içindeki sistem bizi terörist ilan etmişti. Kurtlar temiz bir toplumda yaşayamayan kirli kafalardı. Yalanlarıyla, temiz bir toplum bireyleri olan bu köylüleri elemeye çalışıyorlar ve her fırsatta sıradan basit köylüleri kurt diye işaret edip toplumdan elemeye çalışıyorlardı. Gerçek kurtları göremeyen toplum, sesi gür çıkan bu kurtların yönlendirmesiyle saf köylüleri ellerinde sopayla kovalıyorlardı.
Gerçek hayatta da böyle değil mi?

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 2.12.2019 [Samanyolu Haber]

Orta Oyunu ve Hollywood arasında! [Kadir Gürcan]

Türkiye'nin siyasi durumundan bahsederken, her an yıkılmaya meyilli ahşap bir yapıdan bahsettiğimizin farkındayız. Mevcut iktidarın tarihe karışıp gitmesi meselesi bu yıkılışlardan sadece bir tanesi olacak fakat sonuncusu değil. Ne zaman olacağına dair bir kehanetimiz yok. Bu tür ucuz kehanet ve tahminleri günlük gazetelerin astrolog ve kahve falcılarına bırakıyoruz. Sayıları o kadar çok ki, kadro boşluğu oluşmuyor. İşin garip tarafı, onlara da birileri görünmüş olmalı ki, Türkiye hakkındaki uçuk tahminleri, ABD için bile ütopik.

Kafası çalışan herkes, mevcut gidişatın kötü bir Ortaoyunu acemiliğinde cereyan ettiğini biliyor. Osmanlı yadigarı, Pişekar (Efendi) ve Kavuklu'nun sahne kalitesini bulunduğu durumdan kurtarma şansımız yok. Türkiye'deki siyasi yapı her ne kadar geçmiş zamanın gizeminde yol almaktan kurtulamasa da, biz günümüzün siyasi tıkanıklığını izah etmek için demokratik işleyişin kavramlarını kullanmak durumundayız. Seçim, hükümet, muhalefet, anayasa, sandık gibi demokratik kurum ve kuruluşların Türkiye siyaseti açısından mana ve muhtevasını kaybetmiş arkaik kelimeler olduğunun da farkındayız. Demokrasi'den Devlet-i Aliye günlerine dönmenin hayalini kuranlar hilafetin tekrar dirilmesi ile bütün bu modern kavramların çöpe atılacağını hayal ediyorlar. Aynı kanaatte değiliz. Hilafet de en az orta oyunu kadar tarihte kaldı.

Öyle ya, Başkanlık saltanata dönüşürse, idari sistem verasete dönüşeceği için demokratik uygulamaların hiçbirisine ihtiyaç kalmayacak. Oğlanlar işe yaramazsa damatlar var. Bu yüzden modern dünya ile iletişimin önemli bir parçası olan demokratik kurum ve kuruluşların her gün birisini yok etmeye kararlılar.

“Hukuk mu önemli, ekonomi mi?” tartışmasının bayağılığına su taşıyan medya camiası, Türkiye realitelerinden ne kadar uzak düştüğünün farkında olmadıkları gibi herkesin de, kendi paralel alemlerinde yaşadığına inanmışlar. Akıllarınca, “Ekonomi iyi, sesinizi çıkarmayın!” demeye getirecekler. Ekonominin kötüye gittiğini yazmak, söylemek, yanlışlıkla dile dolamak, ima, işaret ve kinayelerin tamamı kanunla yasaklanmış durumda. Durumun farkında olanlar, “O kadar da değil! Yapma Allah'ını seversen! Ağzıma açtırma Ahmet!” gibi, iktisat literatürünün aşina olmadığı bir dil geliştirmenin peşindeler. Yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal. İktidarı memnun edecek en küçük ayrıntıyı tribün magandaları çılgınlığına çevirenlerin, ekonomi hakkındaki sessizliklerinin bir sebebi olmalı. Damadın karizması, seksen milyon halkın geçiminden daha önemli.

Daha düne kadar, ekonomik ölçülerini anlamadığımız ama kıyısından köşesinden fikir yürütebileceğimiz rakamsal değerleri olduğunu zannederek büyük bir hata yapıyormuşuz meğer. Damat Hazretleri ve ekibi rakamları çözemeyince, adalet bakanı ve omurgasız hukuk odaları devreye girerek işin icabına bakmaya karar verdiler. Kapalı devre dayanışmaların dünya ekonomi literatürüne nasıl tercüme edileceğini merakla takip ediyoruz. Osmanlı'nın sonunu getiren Duyun-ı Umumiye'nin devlet-i aliye'nin ömrünü uzatmaya yetmediğini hatırlatalım. O günün Düvel-i muazzaması, yıkılan imparatorluktan alacaklarını tahsil edemeyeceklerini anlayınca, hiç de sabırlı davranmadılar. Bakın bu satırların yazarı da onların iktidarı hoşnut edecek eski kavram ve kelimelerle siyasi eğilimin dilini çözmek için gayret ediyor. Herhalde bunlar, “Ekonomi kötü demek yasak!” kanun kapsamına girmiyordur.

İktidarların yumuşak karnı olan ekonomik çöküşü gündeme taşıyarak muhtemel seçimlere güçlü girmesi beklenen muhalefet nerede? Onlar da hükümetin iş ve ofise uğramadan, bankamatik hesabından maişetlerini çeken beslemeler gibi, dolgun maaşları ile mutlu aile tablosu çizmeye devam ediyorlar.

Bir tanesi, “Saray'dan ne zaman işaret gelir de, ahir ömrümde düşman çatlatırım!” derdinde. Milliyetçi düşünce içinde biraz fraksiyon liderliği yapayım dedi ama, beceremedi. Her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Şimdi Cumhurbaşkanı'nın resepsiyonlarında biraz daha görünür olmak için elinden geleni yapıyor. Parti içi bölünüşten, Saray kapısına düşmek iyi bir kariyer hikayesi değil. Bu yüzden ekonomiyi o da bizim gibi, Dolar kurlarına bakarak tahmin etmeye çalışıyor ve her defasında yanılıyor. Eğer Saray'dan adam akıllı bir teklif gelmezse, nefesinin bir dahaki seçimlere kadar yetmeyeceği her halinden belli. Partisi güneş altındaki sabun gibi kuruyup, küçülmeye devam ediyor. O da kendi partisinden en az bizim kadar pesimist ve ümitsiz.

Anamuhalef partisinden başlamamız gerekmiyor muydu? Onlar, Saray için döşenen yeni Hereke Halısı üzerindeki orta oyununa dahil olmak için kapı arkasında, gizli-saklı işler çevirirken spot ışıklarına yakalandılar. Meğer anamuhalef, iktidar ile işbirliğine ne kadar da hevesliymiş! Demokratik kurumların işlediği yerlerde, bu tür gayr-ı ahlaki siyasi manevralar intihar kabul edilir. Bizde hafif ateş ve soğuk algınlığı gibi bir haftada iyileşiyor. Halk Partisi zihniyeti, Ortaoyununa (Dal) Kavuklu olarak girecek kadar bile rüşte sahip değil.

Mantıklı düşünmeye çalıştığınızda, “Madem demokratik kurumlar çalışmıyor, öyleyse başka bir şey denesek!” çözümü aklınıza gelebilir. Şu an havuz medyasının su taşıdığı boş avuntu işte bu. Onlar da başka bir alternatifin olmadığının farkındalar. Denedikleri alternatif, üçüncü sınıf bir diktatörlük üretti. Şimdi bu üretimin kendilerini ne zaman tüketeceğinden ürküyorlar.

Karakterlerinin refleksleri belli Ortaoyunu ile Hollywood standarlarının çakıştığı yerde Türk siyaseti ve halkı olarak ilginç bir tercihin eşiğinde bulunuyoruz.

[Kadir Gürcan] 2.12.2019 [Samanyolu Haber]

Hazar Denizi'nin yeni statüsünün Rusya ve Türkiye’ye doğurduğu perspektifler [Arif Asalıoğlu]

Son yıllarda ekonomiden sivil topluma ve siyasi aktörlere kadar bir dönüşüm sürecine giren Türkiye, Uluslararası İlişkilerde ve özellikle yakın çevre komşularıyla yapısal sorunlarını çözemediği için krizlerle uğraşmakta ve bunun sonucu olarak küresel değişim ve fırsatları kaçırmaktadır. En bariz örnek olarak, Kafkaslar ve Orta Asya Cumhuriyetleri üzerinden hem enerji kaynakları hem de siyasi ilişkiler yönüyle, Türkiye’yi yakından ilgilendiren, Hazar Bölgesi’ndeki statü değişikliğini verebiliriz. 

Hazar Bölgesi enerji kaynakları bakımından dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Sahip olduğu bu büyük potansiyel nedeniyle hem denize kıyısı olan ülkelerin hem de global güçlerin odak noktasıydı. Statü belirsizliği ve uzun süre devam eden anlaşmazlık uluslararası sorunların ortaya çıkmasına neden oluyordu.

"Hazar Denizi sadece Hazar bölgesi ülkelerine aittir”

Geçen sene 12 Ağustos’ta , Hazar'a kıyısı olan beş ülke Rusya, İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan Devlet Başkanları, 1996 yılından beri üzerinde çalışılan anlaşmayı imzalayarak petrol ve doğal gaz bakımından zengin kaynaklara sahip bölgenin yasal statüsünü belirlediler. Hazar'ın deniz mi yoksa göl mü olduğu önceden tartışma konusuydu. Özel statü verilen Hazar’a BM’nin 1982'deki deniz hukuku anlaşması uygulanamayacak ve suyun derinliği göl prensibiyle belirlenecek. Daha önce bu statü belirlenmemiş olduğu için denize kıyısı olan ülkeler arasında sık sık doğal kaynakların kullanımı tartışması yaşanıyordu.
Dolayısıyla bu tartışma sonlandırılmış oldu ve Hazar’a kıyısı olan devletlerin uluslararası açılımlarında önemli kazanç elde edildi. Rusya'nın daha önce karşı çıktığı Türkmenistan-Azerbaycan doğal gaz boru hattı projesi, istenilen çevresel standartlar sağlandığı ölçüde uygulanabilecek mesela. Moskova, Türkmenistan doğalgazını Azerbaycan üzerinden Avrupa'ya taşıyarak kendisine alternatif oluşturacak boru hat ile ilgili çevresel çekinceleri olduğunu ileri sürüyordu.

Hazar’ı, Azak Denizi ile Karadeniz’e bağlayan Don ve Volga Nehirleri yapay bir şekilde birbirine bağlanarak kanal oluşturulmuş ve bölge kaynaklarının uluslararası piyasaya ulaştırma potansiyeli artırılmıştır. Bu nehirler her ne kadar Rusya’nın iç sular rejimine tabi olsa da taşımacılıkta aktif kullanılmaları Rusya’nın da faydasına olmaktadır.

Hazar Denizi'ne kıyısı olan ülke liderlerinin vardığı mutabakata göre, kıyısı olmayan ülkeler burada askeri birlik bulunduramayacaklar. İran Devlet Başkanı Ruhani’nin ifadesiyle, "Hazar Denizi sadece Hazar bölgesi ülkelerine aittir.” Anlaşmaya göre, Hazar Denizi'nin dibi ve toprak altı, deniz sahası, balıkçılık alanları ve kaynakların kullanımı gibi esaslara göre paylaştırılacak. Bir kaç ay önce, 19 Eylül'de, Rus parlamentosu alt kanadı Duma'da, 25 Eylül'de de üst kanadı Federasyon Konseyi'nde kabul edilen anlaşma, Devlet Başkanı Putin'in onayıyla 1 Ekim 2019’da Rusya tarafından resmen kabul edilerek yürürlüğe girmiş oldu.

Rusya, Avrupa’nın enerji arzı açısından daha önemli hale geldi

Küresel enerji piyasalarında Hazar Bölgesi’nin ön plana çıkmasında başlıca rol oynayan doğalgazın ülkeler arasındaki dağılımında Rusya en fazla rezerve sahip ülkedir. 3 trilyon metreküp rezerviyle Hazar bölgesinin toplam doğalgaz rezervlerinin yüzde 25’ini elinde bulunduran Rusya’yı 2,9 trilyon metreküp rezerviyle Kazakistan takip etmektedir. Azerbaycan, bölgenin en kısa kıyı şeridine sahip ülkesi olmasına rağmen 1,4 trilyon metreküp doğalgaz rezervi ile üçüncü sırada gelmektedir.

Sanayiden sağlığa kadar bir çok alanda alt yapısını doğal gaza göre kuran AB ülkeleri için Hazar’ın kaynakları alternatif niteliğindedir. Rusya’ya enerjide büyük ölçüde bağımlı olan Avrupa ülkeleri Hazar rezervlerini kullanabilecek alternatif rotalara yatırımı artıracaktır. Bu hususta Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın içinde olduğu enerji hatları önem kazanacaktır. Düşünülen yeni projeler her ne kadar alternatif mahiyetinde olsalar bile mevcut rezevleriyle Rusya doğal gaz kaynakları açısından onlarca yıl alternatifsiz güç olmaya devam edecektir.

Hazar Bölgesi petrol rezervleri açısından da zengindir. Toplam 48,2 milyar varil petrol rezervinin yaklaşık yüzde 65’i Kazakistan’a aittir. Petrol rezervi açısından Kazakistan’ı Azerbaycan (8,5 milyar varil) ve Rusya (6,1 milyar varil) takip etmektedir. Bu rakamlar göz önünde bulundurulduğunda Orta Asya ve Hazar Bölgesi'nin 21. Yüzyıl'ın Orta Doğu'su olacağı şüphe götürmez bir gerçektir.

Hazar’ın potansiyelini Türkiye bir fırsata çevirebilir

Doğal kaynakların günümüzde ülkelerin ekonomileri ve etki edici dış politikaları üzerinde artan fonksiyonu düşünüldüğünde Türkiye açısından Hazar Bölgesindeki yeni gelişmeler önemli bir konumda bulunmaktadır. Bölgenin petrol ve doğalgaz kaynaklarını Avrupa pazarına ihraç etme ve bu amaca ulaşmada en ekonomik güzergahın Türkiye’den oluşu, Hazar Bölgesi ülkeleri ile geliştirilecek politikalar önümüzdeki dönemde Türkiye’nin enerji merkezi olma hedefine ciddi katkı sağlayabilir.

Türkiye, AB ile belli seviyede ilişkileri koruyabilmesi halinde, Hazar Bölgesi’ndeki kaynakların Avrupa pazarlarına taşınmasında daha aktif bir rol alabilir. Coğrafi konum itibariyle ve Hazar bölgesi ülkelerinin bu konuda Türkiye’ye pozitif yaklaşımlarını Avrupa’nın enerji arz güvenliğinin sağlanmasındaki ihtiyaca yönlendirebilir. Avrupa ülkeleri açısından son yıllarda kritik bir konu haline gelen enerji arz güvenliğinde Türkiye’nin kazanacağı pozisyon, AB’ye üyelik sürecinde de daha etkili bir şekilde kullanılabilir.

Türkiye, Batı ülkelerine iletişim ve bürokrasi güveni vererek, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı, Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP) gibi reel projeleri daha rantabl şekle sokabilir. Halihazırda ekonomik daralmalar yaşayan Türkiye, bu projelerle hem enerji nakil karşılığını alacak hem de Hazar Bölgesi’ndeki rezervlerin dünya pazarlarına transferini sağlayan merkez ülke pozisyonuna gelerek imaj düzeltmesi yapabilecektir.

Bu pozisyon ayrıca Orta Asya ve Transkafkasya ülkelerinin kültürel ve tarihi bağları olan Türkiye ile daha çok işbirliği yapmalarını  ve karşılıklı ekonomik gelişmeyi sonuç vereceketir. Türkiye'ye bu tarihi sorumlulukta elbetteki ciddi görevler düşmektedir. Bir taraftan Türk milletleri ile ilişkilerinde karşılıklı güven ortamını oluşturmak zorunda, diğer taraftan da yeni Cumhuriyetlerle arasındaki coğrafi engelleri de hesaba katarak projeler üretebilmelidir. Türk Dünyası yakın tarihimizde yapılan diplomasi hataları nedeniyle bir bütünlük arz etmemektedir.

Enerji yönünden zengin bir bölgeye komşu olmasına rağmen yıllardır coğrafi konumunun getirdiği avantajı kullanamayan Türkiye, son yıllarda Hazar Bölgesi’nin doğurduğu fırsatları değerlendirebilirse ve enerji gibi stratejik bir değerin transferini kontrolünde tutabilirse, uluslararası sorunlarının çözümünde sözü geçerli ülke statüsünü kazanacaktır. Aksi durumda, son beş yılda olduğu gibi hızla Orta Doğu’laşmaya devam edecektir.

[Arif Asalıoğlu] 2.12.2019 [Samanyolu Haber]

Kimlerle Karşılaşıyoruz [Abdullah Aymaz]

“Sana birisinden selam getiriyorum” diyen bir genç, bana selamını getirdiği arkadaşını, kendisine söylediği sözleriyle şöyle tanıttı: “Bir zamanlar Bağdat Caddesinin gayesiz gençlerindendik. Baktık birisi, ‘Mal menal ve hüsnü cemal’ deyip marka giyen gençleri etrafına toplamış. Görünüşleri çok güzel… Dinden imandan da bahsediyor. Bizim de içimizde zaten bir manevi boşluk var,  biz de bunların içine bodoslamasına daldık. Bir müddet sonra bir bataklığa daldığımızı anladık ama, nasıl kurtulacağız ve gerçek hakikatı nasıl bulacağız, işte bunu bilmiyorduk. Allah razı olsun bizimle ilgilenildi ve biz o vartayı elhamdülillah atlattık.’ dedi. Size işte bu arkadaşımın  çok selamı var…”

* * *

Bir arkadaşımız da birisiyle tanıştırıp; “Bu var ya biz ilk defa Orta Asya’ya açıldığımızda, bir ülkeye gittiğimizde ‘Nerede kaldınız ağabeyler… Üç yüz senedir sizleri bekliyorduk’ diye başlayan bir konuşmayla karşılama hitabesini yapan çocuktu. Seneler sonra bir gün İstanbul’da karşıma çıkıp, ‘Sızıntıya, Yeni Ümid’e, Yağmur dergisine abone olur musun ağabey’ dedi. ‘Ben bunların hepsine aboneyim zaten’ deyince, bana ‘Beni tanımadın mı? Bizim ülkemize gelince 300 senedir sizleri bekliyorduk! Diye bir şeyler  söyleyen o çocuk benim şimdi burada üniversiteye gidiyorum!’ dedi. Ben de hemen hatırladım. Senin hatırın için bu dergilere yeniden abone oluyorum’ dedim.’  Şimdi burada karşılaştık.”

* * *

Balkanlarda seneler önce bir okulumuzda akıllı tahta başında ders verirken tanıştığımız bir öğretmenimizle de karşılaştık beraber Üstad Hazretlerinin  “Lâtif Nükteler” kitabından demir üzerine soruya verilen bir cevap üzerinde müzakerede bulunmuştuk. Bu orijinal mesele üzerine bir yazı da yazmıştı. “Şimdi ne üzerine çalışıyorsun?” dedim. Eğitim üzerine çok sistemler ve yazılımlar var. Ben de gençlerimize gelişen bu teknolojik ilerlemeden istifade ile neler yapılabilir, diye düşünüyorum. Geçenlerde akbabalar üzerine çok enteresan bir araştırma yazısı çıktı. Tam bir ibret, tam bir tevhid dersi mahiyetindeydi. Mesela bu hususu, evlatlarımızın dikkatini çekecek şekilde, flaş biçimde nasıl arz edilebilir, diye gündemime aldım. Böyle çok şeyler var” dedi.

* * *

Biri de: “Türkiye’de Hizmet mensuplarına zulmedenler, beni de kendi ülkemin idarecilerine şikayet etmişler… Ben de evde yoktum. Bir tim kapıyı çalmış. Çocuklarım korkmuş kapıyı açmak istememişler. Kapıyı kırıp içeri girmek istemişler. Bunu fark eden komşu kadın karşılarına dikilmiş. Meğer o da istihbarattan üst seviyede birisi imiş. “Çekilin oradan onlar iyi insanlar… Çocuklardan ne istiyorsunuz. Eğer kapıyı kırarsınız hepinizi yakarım” demiş. “Ama biz emir aldık, babalarını arıyoruz” deyince, “Tamam demiş. Çocuklar korkmayın, kapıyı açın” demiş. Bir tanesine “Gel beraber bakalım diyerek içeri almış. Tabii bir şey bulamadan gitmişler.” dedi. 

* * *

Kanada’ya iltica eden birisi de şunları anlattı:

“İsmimden, tipimden, geldiğim yerden şüphelenip benim cemaatten olduğuma kânî olmayan hâkim, ‘Söyle bakalım, Fethullah Gülen’in mezhebi ne?’ diye sordu. Ben de “Hanefî” dedim. “Yok” dedi. “Bakınız İslam’da ehl-i sünnetin fıkıhtan dört mezhebi var. Hanefi, Şâfii, Hanbeli ve Maliki. O  Hanefi mezhebinden dedim. “Hayır o Sûfî Mezhebinden.” dedi.  Ben de ‘Evet kendisi sûfîdir. Ama sûfilik bir mezheb değildi. Bu dört mezhepten olup da aynı zamanda sûfî olanlar çoktur.’ dedim.”
Yaşlı batı dünyasının hem elit hem de düzgün ve dürüst insanlara çok ihtiyacı var. Şimdi  bunları bizim arkadaşların  içinde bulunca, tercihan almak istiyorlar. Bir de mazlumiyet ve mağduriyetleri eklenince daha çok arzu ediyorlar. Vicdanlıların yapacağı da elbette budur… 

Bir batı ülkesine iltica isteğinde bulunan birisi, çoluk çocuğundan, üst seviyeli görevinden mahrumiyetin içinde bir de çok zor şartlarda ve tehlikeli sıkıntılarla gelmenin çöküntüsüyle görevlinin karşısına çıkıp elindeki belgeleri vermiş. Görevli onun öz geçmişini okuyunca “Öyle ezik durma; DİK DUR!.. Sen dünyanın en değerli üniversitelerinde doktorasını yapmış, görevler almış, birikim sahibi değerli bir elitsin. Ne diyelim ki, ülken senin kıymetini bilmemiş, sana düşman kesilmiş. Benim  kıymetbilir ülkem de şimdi seni kabul edecek, birkaç sene sana destek verecek. Sen kısa zamanda entegre olacak benim ülkeme çok faydalı olacaksın. Onun için ezik durma, dik dur. Senin bize değil; bizim sana ihtiyacımız var!” demiş.

Allah’ın arzı geniş… Birer tohum gibi dünyaya açılalım ve saçılalım. Senelerdir büyüğümüz, “Bir milyon insanımız cihana dağılsın…” demiyor muydu?  On milyon çıksa ne olur? Hamallığa râzı olup, dünyanın dört bir bucağına gidebilenlere ne mutlu!  Kuyuya atılıp, kervana  satılıp, köle pazarında peylenen Hz. Yusuf’a ve  hapisaneleri Medrese-i Yusufiye haline getiren Yusuflara müjdeler olsun!..  Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, köle pazarından Baş vezirin sarayına getirilen Hz. Yusuf  Aleyhisselam için, “Yusuf’u oraya Biz yerleştirdik” ifadesini kullanıyor. Kim ne plan çevirirse, hangi fesad ve hasedin hesabını yaparsa yapsın, hiç unutmayalım, her zaman, Allah’ın takdir ve kaderinin planı işler!..

[Abdullah Aymaz] 2.12.2019 [Samanyolu Haber]

”İş yok. Kiramı ödeyemedim. İntihar mı edeyim, kendimi mi yakayım? Siz söyleyin”

Ankara Kızılay’da yapılan bir sokak röportajından mikrofonlara konuşan bir vatandaş yaşadığı ekonomik krizi ve intiharın eşiğine nasıl geldiğini anlattı.

Tele1 Tv sunucusu Arzu Pınar Öztürk’e konuşan ve ismi Recep olan kişinin ifadeleri dikkat çekiyor.

“İş yok. Ne yapmam gerekir? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir insanım. Sokakta yatıyorum, dilenci değilim. Kendimi yaksam daha iyi mi? Ne yapayım intihar mı edeyim? Ailemle bile ayın 11’den beri görüşmüyorum. İstanbul’dan geldim,  3 aylık kirayı ödeyemedim, elektrik borcum var, bankalara borcum var. Çalışamıyorum iş yok güç yok.”

Aynı kişi şöyle devam ediyor: “Partilere gittim. Seçim geldiği zaman adamlar için gece gündüz çalışıyoruz. Şimdi hiçbiri yüzümüze bakmıyor. Biz insan değil miyiz? Ne yapmamız lazım, a buradayım. İnsan niye intihar eder. Birine çalıştım adam telefona bile bakmıyor. Çalışıyorsun paranı bile alamıyorsun. Ailenle görüşemiyorsun. ne yapmam gerekiyor. Siz söyleyin.”

Polis Kızılay’da göz açtırmıyor

Röportajı yapan Arzu Pınar Öztürk bu kişi hakkında daha fazla bilgi alamadığını belirterek, “Bu kadar bilgi alabildim,çünkü polis o gün bizim Kızılay’da röportaj yapmamıza izin vermedi.”Cumhurbaşkanlığına” ait kartımızın olması gerekiyormuş.”Siyasi soru sormayın!” dediler.Neler,neler.” ifadelerini kullandı.

[TR724] 2.12.2019

KHK’lılara yıllar sonra gelen ‘pardon’a ailelerden tepki: Eşlerimizi mezardan mı çıkaralım!

Gözaltında işkence ile ölen öğretmen Gökhan Açıkkollu, KHK ile ihraç edildikten 1.5 yıl sonra göreve iade edildi. KHK ile ihraç edilen bilgisayar teknikeri Ömer Faruk Arsoy’a ise kanserden öldükten 3 ay sonra geçtiğimiz şubat ayında ‘pardon’ denildi. KHK’yle ihraç edildikten dört ay sonra yaşamını yitiren SES Malatya Şube Eşbaşkanı Bülent Uçar hakkında da OHAL Komisyonu olumlu yanıt vererek işine geri dönmesini kararlaştırdı. Son olarak 20 gün önce 2016 yılında KHK ile işinden ihraç edilen kanser hastası Mücahit Karataş, ölümünün ardından göreve iadesi kararlaştırıldı. Aileler tepkili; “İşe aldılar da ne yapalım; mezardan mı çıkartalım!”

KANSER TEDAVİSİ GÖRÜYORDU

Diyarbakır Kadın Doğum Hastanesi’nde memur olarak çalışan Mücahit Karataş, 675 sayılı KHK ile 2016 yılında ihraç edildi. Üç çocuk babası Karataş, beynindeki ur nedeniyle rahatsızlandı. İhraç nedeniyle Karataş maddi ve manevi olarak zor günler geçirdi. Tedavi olabilmesi için sosyal medya üzerinden yardım kampanyaları başlatıldı. Ancak kanser hastalığı nedeniyle vefat etti. 20 gün önce de OHAL Komisyonu Karataş hakkında işe iade kararı verdi.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre, Karataş’ın eşi Hacer Karataş, ölen eşiyle ilgili iade kararını hastane yolundayken duymuş. Yoğun bakımda olan annesini ziyarete giderken çalan telefonunu açan Karataş, verdiği tepkiyi şöyle anlatıyor: “Otobüs seyir halindeyken çalan telefonumu açtım. Arayan eşimin avukatıydı. ‘Hacer Hanım eşiniz işe alındı’ dedi. Şaşırdım… Hayatta olmayan bir insanı işe almak ne demek. ‘İşe aldılar da mezardan mı çıkartalım?’ dedim. En son hastaneye yatırıldığında elini tuttum. Titriyordu… ‘Hiçbir şeyi takma kafana’ dedim. Ama eşim gitti. Şimdi geç gelen adaleti ne yapalım?” diyor.

‘EŞİM İADE EDİLDİ AMA…’

Öldükten sonra işe iadesi gerçekleşen başka bir KHK’li ise Malatya Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Şube Başkanı Bülent Uçar oldu. Uçar, İŞKUR’a yaptığı başvuru reddedildiği için kurumun kapısında kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmişti. Uçar da 14 Ekim’de işe iade edildi. İade tebliğini alan Uçar’ın eşi Songül Uçar, eşiyle ilgili herhangi bir hak kaybı alamadıklarını söyledi.

ÇAY OCAĞI KURMA HAYALİ VARDI

Uçar ihraç edilen eşini anlatırken, “Bülent hiçbir zaman moralini bozmadı. Bu süreçte de hep arkadaşlarına destek oldu” dedi. Uçar eşinin hayallerini ise şu sözlerle anlatıyor: “Pozitif düşünürdü. ‘Çalışırım, yaparım, hiçbir zaman kötü duruma düşmeyiz’ diyordu. Arkadaşlarını da ayakta tutmak için mücadele veriyordu. Çay ocağı kurma hayali vardı. İhraç edilen arkadaşlarıyla çay ocağı açmak için plan yaptılar. Hatta iş paylaşımı bile yapmışlardı. Eşim iade edildi ama bizim için hiçbir anlamı yok. İade kararını öğrendiğimde eşimi kaybettiğimde yaşadığım duyguları tekrar yaşamış oldum. Sanki dalga geçtiler bizimle. Biliyorlardı. Her şeyi biliyorlardı. Maddi ve manevi tazminat davası açacağım. Ne yapmam gerekiyorsa yapacağım.”

‘GENCECİK BİR MEMURDU…’

Mersin Devlet Hastanesi’ndeki Bilgisayar Teknikerliği’nden 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Ömer Faruk Arsoy da öldükten sonra işe iade edildi. Arsoy cilt kanseri yüzünden Aralık 2018’de vefat etmişti.
Öldükten sonra işe iade edilen başka bir isim öğretmen Gökhan Açıkkollu oldu. Açıkkollu bir ihbar üzerine gözaltına alındı daha sonra da işkence sonucu kalp krizi geçirerek öldüğü raporlarla kanıtlandı. Açıkkollu, öldükten sonra ‘hainler mezarlığı’na gömülmek istendi. İhraç edildikten 1.5 yıl sonra göreve iade edildi.

HAKLARINI ALMAK İÇİN NE YAPMAMALILAR?

KHK’lilerin davalarına bakan Nedim Değirmenci, öldükten sonra işlerine iade edilen KHK’lilerin haklarının mutlaka verilmesi gerektiğini söylüyor. Değirmenci, hukuk yollarına başvurarak ailelerin maddi ve manevi tazminat açmaları için çağrıda bulunuyor: “İşe iade edilenler öncelikle ihraç edildikleri kurumdan hak kayıplarını talep etmeli. Eğer bu kişiler yaşamıyorsa aileleri bunu gerçekleştirmeli. Eğer kurum, yani idare bu başvurulara olumlu yanıt vermezse idare mahkemesinde dava açma yoluna gidilmeli. Davanın karar süresi ise şehirden şehre farklılık gösteriyor. Örneğin İzmir’de 1 yıl içerisinde karar açıklanıyor. Tabii bu kısım sadece maddi tazminat konusu. Manevi tazminat haklarını da istemeliler.”

[TR724] 2.12.2019