Türkiye’deki döviz kuru yükselişini kaleme alan Wall Street Journal, “Türkiye’nin şimdiye kadar yürüttüğü şekliyle kur savaşını sürdürme imkânı kalmadı, cephane tükendi.” dedi.
BOLD – Amerika Birleşik Devletleri merkezli uluslararası yayınlanan günlük finans ve haber gazetesi Wall Street Journal (WSJ) Türkiye’nin TL konusunda yeni bir yaklaşıma ihtiyacı var’ başlıklı yazıda Türk Lirası’nın oynaklığının önüne geçmek için Türkiye’nin elinde olan seçeneklerin tükendiğini yorumunda bulundu.
WSJ, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TMCB) müdahaleleri sonucu aylardır sabit bir seyir izleyen dolar/TL kurunun, bu hafta son iki ayın en yüksek seviyesine çıktığına dikkat çekiyor.
Doların diğer para birimlerine karşı değer kaybetmesine rağmen dolar/TL kurunun Pazartesi gününden beri yüzde 2 yükselerek 6,99 seviyesinden işlem gördüğünü belirten WSJ, bunun 12 Mayıs’tan beri en yüksek değer olduğunu kaydediyor.
“MERKEZ ELİNDEKİ DÖVİZ REZERVİNİ ERİTTİ”
Üzerindeki siyasi baskı yüzünden Merkez Bankası’nın faizleri artırmasının beklenmediği, böylece kurun kontrol altına almak için ülkelerin elindeki tek çare olan ‘faiz’ seçeneğinin kullanılamaz hale geldiği ifade ediliyor. Bunun yerine Merkez Bankası’nın elindeki yabancı para rezervini erittiği vurgulanıyor.
Bu durumun “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hareket etme kapasitesini azalttığını” belirten WSJ, koronavirüs kriziyle turizm ve ihracattan sağlanan gelirin de düştüğünü aktarıyor. Analistler ve yatırımcılar Türkiye’nin şimdi sınırlı da olsa sermaye kontrolü uygulamasına geçmesinden endişe ettiğini vurgulayan WSJ, Piyasalardaki oynaklığın önüne geçmek için ülkenin dışına para akışının kısıtlanacağını ya da yasaklanacağı iddia etti.
“GERÇEKTEN HASSAS BİR DURUMDA SIKIŞIP KALDILAR”
WSJ’ye konuşan Pictet Varlık Yönetimi’nden kıdemli ekonomist Nikolay Markov, “Gerçekten hassas bir durumda sıkışıp kaldılar. Şimdi geçmişe göre, daha da kırılgan bir durumdalar çünkü belli ki pandemi yardımcı olmuyor” diyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ise bugüne kadar sermaye kontrolü haberlerini sürekli reddederek serbest piyasa kurallarına bağlı kalacaklarını söyledi.
WSJ’deki haberde pandemi başlamadan önce de Türkiye’nin yüksek enflasyon, artan dış borç, kredi büyümesi ve cari açık ile mücadele ettiği vurgulanıyor. WSJ, TL’nin düşüşüyle mücadele etmek için Merkez Bankası’nın rezervlerini sattığını ve kamu bankalarının da döviz sattığını belirtiyor.
[Bold Medya] 31.7.2020
A’dan Z’ye VPN hakkında her şey
VPN, dünyada farklı, Türkiye gibi ülkelerde farklı şekillerde kullanılıyor. Peki nedir bu VPN ve nasıl çalışıyor? VPN ile ilgili bilmeniz gereken tüm ayrıntılar bu yazıda…
BOLD ANALİZ – VPN, Sanal Özel Ağ (Virtual Private Network) olarak tanımlanan bir ağ iletişim protokolüdür. Kullanıcılara internete gizli ve güvenli bir şekilde bağlanabilmeleri için özel bir sanal ağ sağlar. Esasen, bir VPN’nin nihai amacı özel bilgilerinizi gizli tutmaktır. Aslında bunun dışında birçok işlevi var. Nasıl çalıştığını kavrarsanız farklı amaçlar için işlevlendirebilirsiniz.
Global anlamda erişim engeli, Türkiye’deki gibi olmadığından genelde anonim olmak (kimliğinizin gizli olması), veri güvenliği, cihaz güvenliği vb. amaçlar için kullanılır. Fakat Türkiye ve benzeri ülkelerde erişim engellerini atlamaya yarayan by-pass işlevi yoğun olarak kullanılmaktadır.
VPN nasıl çalışır?
VPN, cihazınızın internet bağlantısını internet servis sağlayıcınız (ISS1) yerine seçtiğiniz VPN’nin özel sunucusu üzerinden yönlendirerek çalışır, böylece verileriniz internete aktarıldığında, veri paketleri bilgisayarınız yerine VPN’den gelir. VPN, internete bağlandığınızda bir tür aracı görevi görür, böylece IP adresinizi gizler (ISS’nizin cihazınıza verdiği sayı dizisi) ve kimliğinizi korur. Ayrıca, verileriniz bir şekilde ele geçirilirse, nihai hedefine ulaşana kadar okunamaz olacaktır. VPN, cihazınızdan internete özel bir “tünel” oluşturur ve hayati verilerinizi şifreleyerek üçüncül tarafların okumasına engel olur. *PPTP protokolünü kullanan VPN’ler hariç. En yaygın protokollerden olmasının yanı sıra şifrelenme olmayan bir protokol olduğunu belirtmekte fayda var.
VPN çeşitleri
VPN güvenli midir?
Öncelikle ortaya çıkma amacı gizlilik ve veri güvenliğiniz olsa da tersine mühendislik dediğimiz olay ile lehimize olması için yaptığımız işlem aleyhimize dönebiliyor. Bir genelleme yapmak yerine spesifik olarak çeşitlerini analiz etmemiz gerekir. Unutmayın ki kullandığınız web tabanlı bir VPN servisi kayıtlarınızı kötü amaçlı kullanmasa da kötü amaçlı hacker VPN servisinin kayıtlarına erişim sağlayarak veri gizliliğini tehlikeye sokabilir. Buradan çıkacak sonuç kullandığınız VPN’in çeşidine, kullandığı protokole, firmaya vb. birçok opsiyona göre güvenli ya da Truva atı olarak görebilirsiniz.
VPN ile tamamen anonim olur muyum?
Aklınızdan asla çıkarmamanız gereken bir husus var: Reel hayatta olduğu gibi burada da sonsuz değişken var. Eğer sonsuz değişken varsa kesinlik yoktur. Henüz tespit edilemeyen varyasyonlarla anonimliğiniz bozulabilir. Bu yüzden yapmaya çalıştığımız bizim kimliğimizi öğrenmeye çalışanların saldırılarını bertaraf etmek. Düşmanı ne kadar iyi tanırsanız o kadar verimli stratejiler gerçekleştirebilirsiniz. Biz de kötü niyetli attackerlardan korunmamız için saldırı yöntemlerine göre savunma adımları atarız. Yani neticeye gelecek olursak yüzde 100 anonimlik mümkün değil.
VPN servisleri kapatılabilir mi?
Birçok yöntem ile VPN Servisleri engellenebilir fakat VPN servisleri de engellemeleri atlayabilir. Örneğin tüm VPN servislerini engellemek isterseniz internet sitenize gelen VPN kullanan ip adreslerinin erişimini engellersiniz yahut kalıcı yönlendirmeyle engellendiklerini bildiren bir sayfaya yönlendirirsiniz. Fakat VPN kullandığımı anlamamanız için tor ile birlikte Obfsproxy kullanarak siteye erişim sağlayabilirim. Siz engelledikçe ben tıkanan yolu by-pass ederek erişim sağlarım. Kesin kapatabilmek için VPN servisini fiziksel olarak ortadan kaldırabilirsiniz. Fakat genelde sistemi kapatmak yerine el koyarak verileri ele geçirme politikası kullanılıyor. Sonuç olarak VPN servisinin lokasyonu ve engellemeleri aşma beceri ve çabasına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor.
VPN’nin avantajları
VPN’nin dezavantajları
VPN seçerken dikkat edilmesi gereken hususlar
[Bold Medya] 31.7.2020
BOLD ANALİZ – VPN, Sanal Özel Ağ (Virtual Private Network) olarak tanımlanan bir ağ iletişim protokolüdür. Kullanıcılara internete gizli ve güvenli bir şekilde bağlanabilmeleri için özel bir sanal ağ sağlar. Esasen, bir VPN’nin nihai amacı özel bilgilerinizi gizli tutmaktır. Aslında bunun dışında birçok işlevi var. Nasıl çalıştığını kavrarsanız farklı amaçlar için işlevlendirebilirsiniz.
- Her türlü gizlilik ve güvenlik: Veri alışverişinde şifrelenme, kimliğin gizlenmesi vs.
- Uzaktan iç ağa bağlanabilme (iş, ev, okul vb. ağları)
- Dosya indirme, gönderme vs. (Torrent gibi erişimi yasaklı yahut kısıtlı sayfalara erişim sağlar)
- Yasaklı platformlara erişebilmenizi sağlar.
Global anlamda erişim engeli, Türkiye’deki gibi olmadığından genelde anonim olmak (kimliğinizin gizli olması), veri güvenliği, cihaz güvenliği vb. amaçlar için kullanılır. Fakat Türkiye ve benzeri ülkelerde erişim engellerini atlamaya yarayan by-pass işlevi yoğun olarak kullanılmaktadır.
VPN nasıl çalışır?
VPN, cihazınızın internet bağlantısını internet servis sağlayıcınız (ISS1) yerine seçtiğiniz VPN’nin özel sunucusu üzerinden yönlendirerek çalışır, böylece verileriniz internete aktarıldığında, veri paketleri bilgisayarınız yerine VPN’den gelir. VPN, internete bağlandığınızda bir tür aracı görevi görür, böylece IP adresinizi gizler (ISS’nizin cihazınıza verdiği sayı dizisi) ve kimliğinizi korur. Ayrıca, verileriniz bir şekilde ele geçirilirse, nihai hedefine ulaşana kadar okunamaz olacaktır. VPN, cihazınızdan internete özel bir “tünel” oluşturur ve hayati verilerinizi şifreleyerek üçüncül tarafların okumasına engel olur. *PPTP protokolünü kullanan VPN’ler hariç. En yaygın protokollerden olmasının yanı sıra şifrelenme olmayan bir protokol olduğunu belirtmekte fayda var.
VPN çeşitleri
VPN güvenli midir?
Öncelikle ortaya çıkma amacı gizlilik ve veri güvenliğiniz olsa da tersine mühendislik dediğimiz olay ile lehimize olması için yaptığımız işlem aleyhimize dönebiliyor. Bir genelleme yapmak yerine spesifik olarak çeşitlerini analiz etmemiz gerekir. Unutmayın ki kullandığınız web tabanlı bir VPN servisi kayıtlarınızı kötü amaçlı kullanmasa da kötü amaçlı hacker VPN servisinin kayıtlarına erişim sağlayarak veri gizliliğini tehlikeye sokabilir. Buradan çıkacak sonuç kullandığınız VPN’in çeşidine, kullandığı protokole, firmaya vb. birçok opsiyona göre güvenli ya da Truva atı olarak görebilirsiniz.
VPN ile tamamen anonim olur muyum?
Aklınızdan asla çıkarmamanız gereken bir husus var: Reel hayatta olduğu gibi burada da sonsuz değişken var. Eğer sonsuz değişken varsa kesinlik yoktur. Henüz tespit edilemeyen varyasyonlarla anonimliğiniz bozulabilir. Bu yüzden yapmaya çalıştığımız bizim kimliğimizi öğrenmeye çalışanların saldırılarını bertaraf etmek. Düşmanı ne kadar iyi tanırsanız o kadar verimli stratejiler gerçekleştirebilirsiniz. Biz de kötü niyetli attackerlardan korunmamız için saldırı yöntemlerine göre savunma adımları atarız. Yani neticeye gelecek olursak yüzde 100 anonimlik mümkün değil.
VPN servisleri kapatılabilir mi?
Birçok yöntem ile VPN Servisleri engellenebilir fakat VPN servisleri de engellemeleri atlayabilir. Örneğin tüm VPN servislerini engellemek isterseniz internet sitenize gelen VPN kullanan ip adreslerinin erişimini engellersiniz yahut kalıcı yönlendirmeyle engellendiklerini bildiren bir sayfaya yönlendirirsiniz. Fakat VPN kullandığımı anlamamanız için tor ile birlikte Obfsproxy kullanarak siteye erişim sağlayabilirim. Siz engelledikçe ben tıkanan yolu by-pass ederek erişim sağlarım. Kesin kapatabilmek için VPN servisini fiziksel olarak ortadan kaldırabilirsiniz. Fakat genelde sistemi kapatmak yerine el koyarak verileri ele geçirme politikası kullanılıyor. Sonuç olarak VPN servisinin lokasyonu ve engellemeleri aşma beceri ve çabasına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor.
VPN’nin avantajları
- Anonimlik ve internette gizlilik.
- Veri Güvenliği (Mesela Wi-Fi ağlarına bağlandığınızda VPN kullanarak ağdakilerden ve kötü niyetli attackerlardan veri trafiğinizi gizleyebilirsiniz.)
- Erişim engellerini aşmanızı sağlaması.
VPN’nin dezavantajları
- VPN’de güvenlik arttıkça hız düşer VPN’lerin en büyük dezavantajıdır.
- Yüksek korunaklı VPN servislerinde video izlemek zordur.
- MPLS, Hibrit ve IPsec VPN’lerde yanlış yapılandırmalar olması halinde; sisteminize kötü niyetli kişiler sızabilir.
VPN seçerken dikkat edilmesi gereken hususlar
- Seçeceğiniz VPN, bilgilerinizi ve tarama geçmişinizi kaydetmemeli.
- VPN servisi sizin verilerinizi koruyor mu kullanıyor mu buna dikkat etmelisiniz.
[Bold Medya] 31.7.2020
Kamu bankalarının döviz açığı 10 milyar doları aştı
Kamu bankaları Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbankın döviz açık pozisyonu artmaya devam ediyor. Kamu bankalarının döviz açığı 24 Temmuz itibariyle 10 milyar doları aştı. Döviz açığının özkaynaklara oranı ise yüzde 30,9’a yükseldi.
BOLD – Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, 24 Temmuz itibarıyla üç kamu bankasının toplam döviz açığı 10 milyar 148 milyon doları aştı. Bankaların döviz açığının yasal özkaynaklara oranı yüzde 30,9’a yükseldi.
BÜYÜK KAMU ZARARI OLUŞABİLİR
Sözcü’nün haberine göre Ekonomist Murat Kubilay sosyal medyada yaptığı değerlendirmede, kamu bankalarının döviz pozisyonu açıklarının yasal sermayelerine oranı kanuni sınır olan yüzde 20’nin üzerinde seyrettiğine dikkat çekerek, “Herhangi bir kur artışı halinde büyük kamu zararı oluşabilir ve finansal sistem çatırdayabilir. Tehlikenin farkında mısınız?” dedi.
BANKALAR CİDDİ ZARARA UĞRUYOR
Kamu bankalarının döviz açığı açık ilk kez 26 Haziran’da yüzde 20’lik yasal sınırı aşmış ve 6,7 milyar dolar olmuştu. Döviz pozisyonu rakamı, bilanço içi ve bilanço dışı döviz varlık ve yükümlülüklerinin farkından elde ediliyor. Yükümlülükler varlıklardan fazlaysa açık pozisyon ortaya çıkıyor. Uzmanlar, dolar kurunu belirli bir seviyede tutmak için yapılan satışlar nedeniyle açığın arttığı ve kur artışına paralel olarak açık nedeniyle bankaların ciddi zarara uğradığını belirtiyor.
AŞIMIN İKİ HAFTA İÇERİSİNDE GİDERİLMESİ GEREKİYOR
2006 tarihli BDDK yönetmeliğine göre, yabancı para net genel pozisyon/özkaynak standart oranının azami sınırının aşılması halinde, bankalar aşımın nedenlerini BDDK’ye belirli bir süre içinde bildirmek zorunda. Haftalık oranlarda oluşabilecek aşım tutarının takip eden iki hafta içinde giderilmesi zorunlu. Yönetmeliğe göre, bir takvim yılı içerisinde haftalık oranlarda, giderilen aşımlar dahil altı defadan fazla aşım gerçekleştirilemiyor.
[Bold Medya] 31.7.2020
BOLD – Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, 24 Temmuz itibarıyla üç kamu bankasının toplam döviz açığı 10 milyar 148 milyon doları aştı. Bankaların döviz açığının yasal özkaynaklara oranı yüzde 30,9’a yükseldi.
BÜYÜK KAMU ZARARI OLUŞABİLİR
Sözcü’nün haberine göre Ekonomist Murat Kubilay sosyal medyada yaptığı değerlendirmede, kamu bankalarının döviz pozisyonu açıklarının yasal sermayelerine oranı kanuni sınır olan yüzde 20’nin üzerinde seyrettiğine dikkat çekerek, “Herhangi bir kur artışı halinde büyük kamu zararı oluşabilir ve finansal sistem çatırdayabilir. Tehlikenin farkında mısınız?” dedi.
BANKALAR CİDDİ ZARARA UĞRUYOR
Kamu bankalarının döviz açığı açık ilk kez 26 Haziran’da yüzde 20’lik yasal sınırı aşmış ve 6,7 milyar dolar olmuştu. Döviz pozisyonu rakamı, bilanço içi ve bilanço dışı döviz varlık ve yükümlülüklerinin farkından elde ediliyor. Yükümlülükler varlıklardan fazlaysa açık pozisyon ortaya çıkıyor. Uzmanlar, dolar kurunu belirli bir seviyede tutmak için yapılan satışlar nedeniyle açığın arttığı ve kur artışına paralel olarak açık nedeniyle bankaların ciddi zarara uğradığını belirtiyor.
AŞIMIN İKİ HAFTA İÇERİSİNDE GİDERİLMESİ GEREKİYOR
2006 tarihli BDDK yönetmeliğine göre, yabancı para net genel pozisyon/özkaynak standart oranının azami sınırının aşılması halinde, bankalar aşımın nedenlerini BDDK’ye belirli bir süre içinde bildirmek zorunda. Haftalık oranlarda oluşabilecek aşım tutarının takip eden iki hafta içinde giderilmesi zorunlu. Yönetmeliğe göre, bir takvim yılı içerisinde haftalık oranlarda, giderilen aşımlar dahil altı defadan fazla aşım gerçekleştirilemiyor.
[Bold Medya] 31.7.2020
İşkenceci evlada denetimli serbestlik!
Yatalak annesine işkence eden A.D. gözaltına alındı. Mahkeme denetimli serbestlikle salıverdi. Yoğun bakımdaki babaannesine yapılan işkenceye rağmen şahsın serbest bırakılmasına anlam veremeyen torun Muhammet D. “Daha fazla ceza almasını istiyoruz” dedi.
BOLD – Elazığ Doğukent Mahallesi Güzel Sokak’ta ikamet eden 3 çocuk annesi yatalak Rahime D.’ye oğlu A.D. işkence etti. Evdeki bir kişinin cep telefonu kamerası ile çektiği görüntülerde A.D.’nin, annesinin ağzını sıktığı, ağzına bez sokmaya çalıştığı, yaşlı kadının da göz yaşları ile feryat ettiği görüldü.
VÜCUDUNDA VE DİLİNDE MORLUKLAR TESPİT EDİLDİ
Merkeze bağlı Yolüstü köyünde oturan Rahime D.’nin torunu Muhammet D., işkence görüntülerinin kendisine gönderilmesi üzerine, köy muhtarı Mehmet Bayram ile karakola gidip şikâyetçi oldu. Eve giden polis, işkenceci evladı gözaltına alırken, yaşlı kadın torununun kaldığı köye götürüldü. Haber verilmesi üzerine Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü ekipleri doktorla köye gitti. Muayenede Rahime D.’nin vücudunun çoğu yerinde ve dilinde morluklar tespit edildi. Hastaneye kaldırılan mağdur kadın yoğun bakıma alındı.
DİLİNİN ALTINDAKİ İNCE TABAKAYI BİLE KOPARMIŞ
Şüpheli evlat ise gözaltı sonrası adliyeye sevk edildi. Mahkemeye çıkartılan A.D. denetimli serbestlik şartı ile serbest kaldı. Babaannesine yapılanı büyük vahşet diye tanımlayan Muhammet D., “Görüntü Eskişehir’deki dayımın oğluna ve ardından bana geldi. Hemen hareket geçerek gerekeni yaptık. Polisle eve gittik ve adam gözaltına alındı. Babaannemin vücudunda morluklar var. 2 kolu ve diz kapakları kömür gibiydi. Yanağı kıpkırmızı olmuştu. Dili mosmordu. Nasıl bir insan bu. Dilinin altındaki ince tabakayı bile koparmış. Şu an yoğun bakımda yatıyor. Ben daha ne söyleyeyim. Denetimli serbest bırakılmış. Daha fazla ceza almasını istiyoruz. Bunun gibi insanlar dışarıda dolaşmasın” diye konuştu.
[Bold Medya] 31.7.2020
BOLD – Elazığ Doğukent Mahallesi Güzel Sokak’ta ikamet eden 3 çocuk annesi yatalak Rahime D.’ye oğlu A.D. işkence etti. Evdeki bir kişinin cep telefonu kamerası ile çektiği görüntülerde A.D.’nin, annesinin ağzını sıktığı, ağzına bez sokmaya çalıştığı, yaşlı kadının da göz yaşları ile feryat ettiği görüldü.
VÜCUDUNDA VE DİLİNDE MORLUKLAR TESPİT EDİLDİ
Merkeze bağlı Yolüstü köyünde oturan Rahime D.’nin torunu Muhammet D., işkence görüntülerinin kendisine gönderilmesi üzerine, köy muhtarı Mehmet Bayram ile karakola gidip şikâyetçi oldu. Eve giden polis, işkenceci evladı gözaltına alırken, yaşlı kadın torununun kaldığı köye götürüldü. Haber verilmesi üzerine Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü ekipleri doktorla köye gitti. Muayenede Rahime D.’nin vücudunun çoğu yerinde ve dilinde morluklar tespit edildi. Hastaneye kaldırılan mağdur kadın yoğun bakıma alındı.
DİLİNİN ALTINDAKİ İNCE TABAKAYI BİLE KOPARMIŞ
Şüpheli evlat ise gözaltı sonrası adliyeye sevk edildi. Mahkemeye çıkartılan A.D. denetimli serbestlik şartı ile serbest kaldı. Babaannesine yapılanı büyük vahşet diye tanımlayan Muhammet D., “Görüntü Eskişehir’deki dayımın oğluna ve ardından bana geldi. Hemen hareket geçerek gerekeni yaptık. Polisle eve gittik ve adam gözaltına alındı. Babaannemin vücudunda morluklar var. 2 kolu ve diz kapakları kömür gibiydi. Yanağı kıpkırmızı olmuştu. Dili mosmordu. Nasıl bir insan bu. Dilinin altındaki ince tabakayı bile koparmış. Şu an yoğun bakımda yatıyor. Ben daha ne söyleyeyim. Denetimli serbest bırakılmış. Daha fazla ceza almasını istiyoruz. Bunun gibi insanlar dışarıda dolaşmasın” diye konuştu.
[Bold Medya] 31.7.2020
Hulusi Akar’ı yalanlayan belgeler: Akıncılar’a ‘Komutanı kurtardık’ anonsu geçilmiş; VIP karşılama istenmiş
15 Temmuz’da gecesi üzerine tüfeklerin doğrultularak helikoptere bindirildiğini iddia eden dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la ilgili yeni görüntüler ve tanık ifadeleri ortaya çıktı. Akar’ı, Akıncılar’a götüren askerlerin ‘Komutanı kurtardık’ diye anons geçtiğini ve VIP karşılama istediği belirlendi.
Nordic Monitor sitesinin ulaştığı yeni belgelere göre, 15 Temmuz’da Akar’ın güvenliğini sağlamak amacıyla görevde olduğunu sanan Özel Kuvvetler’de görevli Adnan Arıkan ve Akar’ı Akıncılara götüren helikopterin pilotu Halil Gül’ün ifadeleri zorla kaçırılma iddialarını yalanlıyor.
Özel Kuvvetler’de görevli Adnan Arıkan, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi tutanaklarındaki ifadelerinde şunlar söylüyor:
‘O gece emirler vermeye devam etti’
“Komutan ifadelerinde derdest edildiğini ifade ediyor, manzaranın onun bu ifadeleri ile hiçbir alakası yoktu. Genelkurmay 1A kapısından çıkarken bile herkes onu takip ediyor, o yavaşlayınca herkes yavaşlıyor, o durunca herkes duruyor ve devam
edince herkes devam ediyor”
“Emirler vermeye devam ediyor. Sözde derdest haldeki Komutan üniformanın kepini istiyor. Koruma görevlisi koştura koştura telaş içerisinde emrin gereğini yapıyor. Kepi teslim ediliyor. Can derdindeki bir insan böyle bir hareket yapar mı kep olsa ne olur olmasa ne olur?”
“Üstüne üstelik çantasını istiyor gibi hareketler yaptığı kamera görüntülerinde de var. Emir vermek ve emrin yerine getirilmesi Genelkurmay Başkanı olarak emir komutasının devam ettiğinin en belirgin göstergesidir.”
“Komutan silahların kendisine dönük olarak tutulduğunu söylüyor,gerçekle alakası yok. Helikoptere binildiği zaman tüfekler her zaman yeri gösterir çünkü kazara patladığı zaman helikopterin düşmesine sebebiyet vermesin diye. Siz tutmasanız bile
oradaki teknisyeni ikaz eder”
Binbaşı Adnan Arıkan darbe duruşmalarında 15 Temmuz’u sahte darbe girişimi olarak nitelendirmiş, silah arkadaşlarının masum olduğunu iddia edince mahkeme başkanı tarafından uyarılmıştı. Hükümet kontrolündeki medya Arıkan’ı hedef göstermişti.
Hulusi Akar’ı Akıncılara götüren helikopterin pilotu Yarbay Halil Gül ise ifade tunaklarında şunları söylüyor:
‘Komutan’ı kurtardık’ anonsu çekilmiş; Akar için VIP karşılama talep edilmiş
“Akar helikoptere elleri ve gözleri açık yürüyerek geldi. Helikopterin içinde bir bağrışma ya da sıkıntı yoktu. Sadece benimle konuşabileceği telsiz yanında duruyordu. İsterse açıp konuşabilirdi.
Gül’ün kullandığı helikopterin kalktığı Güvercinlik Hava Meydanı ve iniş yaptığı Akıncılar Üs kuleleri ile yaptığı konuşmaların ses kayıtları da mahkemede dinlenildi. Gül’ün kuleye ‘Komutan’ı kurtardık’ şeklinde anons geçmesi ve VIP karşılama talep etmesi dikkat çekiyor.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar daha sonra değiştirdiği ifadesinde 15 Temmuz gecesi ile ilgili birçok çelişkiye imza atmıştı. Akar son ifadesinde helikopterde askerlerin namlusunun kendisine dönük olduğunu söylemişti.
Haberin İngilizce orjinali ve belgeler için tıklayın
[TR724] 31.7.2020
Nordic Monitor sitesinin ulaştığı yeni belgelere göre, 15 Temmuz’da Akar’ın güvenliğini sağlamak amacıyla görevde olduğunu sanan Özel Kuvvetler’de görevli Adnan Arıkan ve Akar’ı Akıncılara götüren helikopterin pilotu Halil Gül’ün ifadeleri zorla kaçırılma iddialarını yalanlıyor.
Özel Kuvvetler’de görevli Adnan Arıkan, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi tutanaklarındaki ifadelerinde şunlar söylüyor:
‘O gece emirler vermeye devam etti’
“Komutan ifadelerinde derdest edildiğini ifade ediyor, manzaranın onun bu ifadeleri ile hiçbir alakası yoktu. Genelkurmay 1A kapısından çıkarken bile herkes onu takip ediyor, o yavaşlayınca herkes yavaşlıyor, o durunca herkes duruyor ve devam
edince herkes devam ediyor”
“Emirler vermeye devam ediyor. Sözde derdest haldeki Komutan üniformanın kepini istiyor. Koruma görevlisi koştura koştura telaş içerisinde emrin gereğini yapıyor. Kepi teslim ediliyor. Can derdindeki bir insan böyle bir hareket yapar mı kep olsa ne olur olmasa ne olur?”
“Üstüne üstelik çantasını istiyor gibi hareketler yaptığı kamera görüntülerinde de var. Emir vermek ve emrin yerine getirilmesi Genelkurmay Başkanı olarak emir komutasının devam ettiğinin en belirgin göstergesidir.”
“Komutan silahların kendisine dönük olarak tutulduğunu söylüyor,gerçekle alakası yok. Helikoptere binildiği zaman tüfekler her zaman yeri gösterir çünkü kazara patladığı zaman helikopterin düşmesine sebebiyet vermesin diye. Siz tutmasanız bile
oradaki teknisyeni ikaz eder”
Binbaşı Adnan Arıkan darbe duruşmalarında 15 Temmuz’u sahte darbe girişimi olarak nitelendirmiş, silah arkadaşlarının masum olduğunu iddia edince mahkeme başkanı tarafından uyarılmıştı. Hükümet kontrolündeki medya Arıkan’ı hedef göstermişti.
Hulusi Akar’ı Akıncılara götüren helikopterin pilotu Yarbay Halil Gül ise ifade tunaklarında şunları söylüyor:
‘Komutan’ı kurtardık’ anonsu çekilmiş; Akar için VIP karşılama talep edilmiş
“Akar helikoptere elleri ve gözleri açık yürüyerek geldi. Helikopterin içinde bir bağrışma ya da sıkıntı yoktu. Sadece benimle konuşabileceği telsiz yanında duruyordu. İsterse açıp konuşabilirdi.
Gül’ün kullandığı helikopterin kalktığı Güvercinlik Hava Meydanı ve iniş yaptığı Akıncılar Üs kuleleri ile yaptığı konuşmaların ses kayıtları da mahkemede dinlenildi. Gül’ün kuleye ‘Komutan’ı kurtardık’ şeklinde anons geçmesi ve VIP karşılama talep etmesi dikkat çekiyor.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar daha sonra değiştirdiği ifadesinde 15 Temmuz gecesi ile ilgili birçok çelişkiye imza atmıştı. Akar son ifadesinde helikopterde askerlerin namlusunun kendisine dönük olduğunu söylemişti.
Haberin İngilizce orjinali ve belgeler için tıklayın
[TR724] 31.7.2020
Wall Street Journal: Türkiye, dolar karşısında cephanesini tüketiyor
ABD merkezli Wall Street Journal (WSJ) gazetesi, Türk Lirası’nın oynaklığının önüne geçmek için Türkiye’nin elinde olan seçeneklerin tükendiğini yazdı. Gazete, Türkiye yönelik yatırımcıların de endişelendiğini belirtti.
WSJ, Merkez Bankası’nın müdahaleleri sonucu aylardır sabit bir seyir izleyen dolar/TL kurunun bu hafta son iki ayın en yüksek seviyesine çıktığına dikkat çekiyor.
Doların diğer para birimlerine karşı değer kaybetmesine rağmen dolar/TL kurunun pazartesi gününden beri yüzde 2 yükselerek 6,99 seviyesinden işlem gördüğünü belirten WSJ, bunun 12 Mayıs’tan beri en yüksek değer olduğunu kaydediyor.
Dolar/TL kuru 7 Mayıs’ta 7,26’yı aşarak rekor kırmıştı. Euro/TL kuru ise bu hafta içinde yüzde 3 yükselişle 8,31’e çıkarak rekor kırdı.
‘Sermaye kontrollerinden endişe ediliyor’
BBC’nin aktardığına göre, üzerindeki siyasi baskı yüzünden Merkez Bankası’nın faizleri artırmasının beklenmediği, böylece kurun kontrol altına almak için ülkelerin elindeki tek çare olan faiz seçeneğinin kullanılamaz hale geldiği ifade ediliyor.
Bunun yerine Merkez Bankası’nın elindeki yabancı para rezervini erittiği vurgulanıyor.
Bu durumun “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hareket etme kapasitesini azalttığını” belirten gazete, koronavirüs kriziyle turizm ve ihracattan sağlanan gelirin de düştüğünü aktarıyor:
“Analistler ve yatırımcılar Türkiye’nin şimdi sınırlı da olsa sermaye kontrolü uygulamasına geçmesinden endişe ediyor, Piyasalardaki oynaklığın önüne geçmek için ülkenin dışına para akışının kısıtlanacağı ya da yasaklanacağı önlemler…”
Gazeteye konuşan Pictet Varlık Yönetimi’nden kıdemli ekonomist Nikolay Markov, “Gerçekten hassas bir durumda sıkışıp kaldılar. Şimdi geçmişe göre daha da kırılgan bir durumdalar çünkü belli ki pandemi yardımcı olmuyor” diyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ise bugüne kadar sermaye kontrolü haberlerini sürekli reddederek serbest piyasa kurallarına bağlı kalacaklarını söyledi.
Merkez Bankası’nın rezervlerine dair tartışmalar
WSJ’deki haberde pandemi başlamadan önce de Türkiye’nin yüksek enflasyon, artan dış borç, kredi büyümesi ve cari açık ile mücadele ettiği vurgulanıyor.
Gazete, TL’nin düşüşüyle mücadele etmek için Merkez Bankası’nın rezervlerini sattığını ve kamu bankalarının da döviz sattığını belirtiyor.
Reuters haber ajansı da daha önceki haberlerinde dolar/TL kurunun 7 seviyesinin üzerine çıkmaması için kamu bankalarının döviz sattığını bildirmişti.
Reuters, 16 Temmuz tarihli haberinde ise Türk Lirası’nı korumak için Merkez Bankası ve kamu bankalarının piyasaya geçen yıldan beri toplam 100 milyar dolar sürdüğünü, bu yüzden kamu bankalarının açık pozisyonunun öz kaynaklarına oranının, yasalarda belirlenen sınırı aştığını yazmıştı.
Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal ise Çarşamba günü yeterli döviz rezervine sahip olduklarını açıklamıştı.
WSJ’ye konuşan Oxford Economics’ten kıdemli ekonomist Maya Senussi, “Merkez Bankası artık bu politikanın işlemediğinin farkında. Bugüne kadar müdahale ettikleri gibi müdahale etmek yeterli ateş gücü yok” dedi.
Goldman Sachs’ın hesaplamalarına göre Merkez Bankası 17 Temmuz’dan beri rezervlerinden 60 milyar dolar harcama yaptı.
BlueBay Fon Yönetimi’nden stratejist Timothy Ash WSJ’ye, “Bu basit bir hata mı yoksa yeni bir strateji mi? Kuru savunması daha kolay olsun diye ucuz bir seviyeye mi düşürmeye çalışıyorlar?” yorumunda bulundu.
WSJ’ye göre ekonomistler aynı zamanda herhangi bir sermaye kontrolünün getirilmesinin Türkiye’nin ihracatı için olumsuz olacağı görüşünde. Gazeteye konuşan ekonomist Uğur Gürses’e göre ise “Türkiye böyle bir durumda kendini ayağından vurur”.
[TR724] 31.7.2020
WSJ, Merkez Bankası’nın müdahaleleri sonucu aylardır sabit bir seyir izleyen dolar/TL kurunun bu hafta son iki ayın en yüksek seviyesine çıktığına dikkat çekiyor.
Doların diğer para birimlerine karşı değer kaybetmesine rağmen dolar/TL kurunun pazartesi gününden beri yüzde 2 yükselerek 6,99 seviyesinden işlem gördüğünü belirten WSJ, bunun 12 Mayıs’tan beri en yüksek değer olduğunu kaydediyor.
Dolar/TL kuru 7 Mayıs’ta 7,26’yı aşarak rekor kırmıştı. Euro/TL kuru ise bu hafta içinde yüzde 3 yükselişle 8,31’e çıkarak rekor kırdı.
‘Sermaye kontrollerinden endişe ediliyor’
BBC’nin aktardığına göre, üzerindeki siyasi baskı yüzünden Merkez Bankası’nın faizleri artırmasının beklenmediği, böylece kurun kontrol altına almak için ülkelerin elindeki tek çare olan faiz seçeneğinin kullanılamaz hale geldiği ifade ediliyor.
Bunun yerine Merkez Bankası’nın elindeki yabancı para rezervini erittiği vurgulanıyor.
Bu durumun “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hareket etme kapasitesini azalttığını” belirten gazete, koronavirüs kriziyle turizm ve ihracattan sağlanan gelirin de düştüğünü aktarıyor:
“Analistler ve yatırımcılar Türkiye’nin şimdi sınırlı da olsa sermaye kontrolü uygulamasına geçmesinden endişe ediyor, Piyasalardaki oynaklığın önüne geçmek için ülkenin dışına para akışının kısıtlanacağı ya da yasaklanacağı önlemler…”
Gazeteye konuşan Pictet Varlık Yönetimi’nden kıdemli ekonomist Nikolay Markov, “Gerçekten hassas bir durumda sıkışıp kaldılar. Şimdi geçmişe göre daha da kırılgan bir durumdalar çünkü belli ki pandemi yardımcı olmuyor” diyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ise bugüne kadar sermaye kontrolü haberlerini sürekli reddederek serbest piyasa kurallarına bağlı kalacaklarını söyledi.
Merkez Bankası’nın rezervlerine dair tartışmalar
WSJ’deki haberde pandemi başlamadan önce de Türkiye’nin yüksek enflasyon, artan dış borç, kredi büyümesi ve cari açık ile mücadele ettiği vurgulanıyor.
Gazete, TL’nin düşüşüyle mücadele etmek için Merkez Bankası’nın rezervlerini sattığını ve kamu bankalarının da döviz sattığını belirtiyor.
Reuters haber ajansı da daha önceki haberlerinde dolar/TL kurunun 7 seviyesinin üzerine çıkmaması için kamu bankalarının döviz sattığını bildirmişti.
Reuters, 16 Temmuz tarihli haberinde ise Türk Lirası’nı korumak için Merkez Bankası ve kamu bankalarının piyasaya geçen yıldan beri toplam 100 milyar dolar sürdüğünü, bu yüzden kamu bankalarının açık pozisyonunun öz kaynaklarına oranının, yasalarda belirlenen sınırı aştığını yazmıştı.
Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal ise Çarşamba günü yeterli döviz rezervine sahip olduklarını açıklamıştı.
WSJ’ye konuşan Oxford Economics’ten kıdemli ekonomist Maya Senussi, “Merkez Bankası artık bu politikanın işlemediğinin farkında. Bugüne kadar müdahale ettikleri gibi müdahale etmek yeterli ateş gücü yok” dedi.
Goldman Sachs’ın hesaplamalarına göre Merkez Bankası 17 Temmuz’dan beri rezervlerinden 60 milyar dolar harcama yaptı.
BlueBay Fon Yönetimi’nden stratejist Timothy Ash WSJ’ye, “Bu basit bir hata mı yoksa yeni bir strateji mi? Kuru savunması daha kolay olsun diye ucuz bir seviyeye mi düşürmeye çalışıyorlar?” yorumunda bulundu.
WSJ’ye göre ekonomistler aynı zamanda herhangi bir sermaye kontrolünün getirilmesinin Türkiye’nin ihracatı için olumsuz olacağı görüşünde. Gazeteye konuşan ekonomist Uğur Gürses’e göre ise “Türkiye böyle bir durumda kendini ayağından vurur”.
[TR724] 31.7.2020
Ahmet Kurucan’ın yeni kitabı: Barış esastır
İlahiyatçı yazar Ahmet Kurucan’ın kaleme aldığı ve Süreyya Yayınları tarafından yayımlanan ‘Barış Esastır’ isimli kitap raflarda yerini aldı.
Kitabın ortaya çıkış sebebi ise 2018 Nisan ayında Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Fransa Yahudi ve Hristiyan kuruluşlarının liderlerinin de yer aldığı yaklaşık 300 imzalı bir oluşum ‘’Yahudilerin, Hristiyanların ve kâfirlerin öldürülmesi ve cezalandırılması’’ ile ilgili âyetlerin Kur’ân’dan kaldırılması için çağrıda bulunarak bir bildiri yayınlaması.
Ahmet Kurucan, hiçbir ilmî disipline ve metodolojiye uygun olmayan bu çağrıya bir cevap olarak kitabın konusunu teşkil eden müşriklerin öldürülmesiyle ilgili ayetler üzerinde çalışmaya başlıyor. Kitabın en önemli özelliklerinden biri herkese hitap eden akıcı bir dille yazılmış olması. İlgili ayet kümeleri ve hadislerle ilgili geçmiş dönemlerdeki yorum ve uygulamaları da ele alan yazar, gündeme gelen her soruyu sormaktan kaçınmayarak konunun muhataplarına açık ve net bir değerlendirme alanı açıyor.
İslâm’ın ana kaynakları ve temel esaslarını bloke eden yorumlara Kur’ân ve Hadis perspektifinde verilmiş cevap niteliğinde akademik bir çalışma olan eserde yazar, söz konusu âyet ve hadislerin yalın, sade ve anlaşılır bir üslupla özgün manalarını ortaya koymaya çalışıyor. Âyetleri, tarihi bağlamından koparmadan, nüzûl sebebi, nüzûl süreci ve nüzûl toplumudediğimiz Mekke ve Medine toplumunu ele alıyor.
Bu soralar kitapta cevap buluyor
“Dinde zorlamanın olmadığı, herkesin iman edip etmeme konusunda serbest bırakıldığını’” bildiren âyetlerle müşriklerin öldürülmesi ile ilgili ayetler arasında bir çelişki var mı? Dikta rejimleri, şiddet grupları ve terör örgütleri ‘cihad’ kavramını neden sıklıkla kullanıyor? Bireyin kendi nefsiyle mücadelesini tanımlayan bu kavramdan kendilerine göre nasıl bir anlam ve toplumsal motivasyon çıkarıyorlar? Temel problem bu ayetlerin Kur’ân’da yer alması mı yoksa Müslümanların söz konusu ayetleri anlam bağlamından kopararak yüzeysel okumaları mı? İslamî değerler ışığında uluslararası ilişkilerde esas olan barış mıdır, savaş mıdır? İslâm dininin Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) ve sahabeleri M.S 610-632 yılları arasında nazil olan bu ayetlerin verdiği ültimatomları nasıl yorumlamış ve pratikte nasıl uygulamışlardır? İslâm’da savaş sebebi küfür veya şirk mi,yoksa ilkesizlik midir? Allah’ın ayetlerini politik tutumlara, ideoloji, toplum ve şahsa göre yorumlamak da bir nevi küfür, şirk ya da ilkesizlik değil midir? İntikam, savaşın maksadı olabilir mi? Tarihi bir zeminde belirli hadiselere bağlı olarak inen bu âyetler, gerçekten kim veya kimlerden, neden bahsediyordu? Haklarında öldürülme emri verilen müşrikler kimlerdi ve ne yapmışlardı? gibi birçok sorunun cevabı veriliyor.
Kitabı satın almak için
Amerika: www.antstores.com
Avrupa: www.kitapdunyasi.eu
[TR724] 31.7.2020
Kitabın ortaya çıkış sebebi ise 2018 Nisan ayında Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Fransa Yahudi ve Hristiyan kuruluşlarının liderlerinin de yer aldığı yaklaşık 300 imzalı bir oluşum ‘’Yahudilerin, Hristiyanların ve kâfirlerin öldürülmesi ve cezalandırılması’’ ile ilgili âyetlerin Kur’ân’dan kaldırılması için çağrıda bulunarak bir bildiri yayınlaması.
Ahmet Kurucan, hiçbir ilmî disipline ve metodolojiye uygun olmayan bu çağrıya bir cevap olarak kitabın konusunu teşkil eden müşriklerin öldürülmesiyle ilgili ayetler üzerinde çalışmaya başlıyor. Kitabın en önemli özelliklerinden biri herkese hitap eden akıcı bir dille yazılmış olması. İlgili ayet kümeleri ve hadislerle ilgili geçmiş dönemlerdeki yorum ve uygulamaları da ele alan yazar, gündeme gelen her soruyu sormaktan kaçınmayarak konunun muhataplarına açık ve net bir değerlendirme alanı açıyor.
İslâm’ın ana kaynakları ve temel esaslarını bloke eden yorumlara Kur’ân ve Hadis perspektifinde verilmiş cevap niteliğinde akademik bir çalışma olan eserde yazar, söz konusu âyet ve hadislerin yalın, sade ve anlaşılır bir üslupla özgün manalarını ortaya koymaya çalışıyor. Âyetleri, tarihi bağlamından koparmadan, nüzûl sebebi, nüzûl süreci ve nüzûl toplumudediğimiz Mekke ve Medine toplumunu ele alıyor.
Bu soralar kitapta cevap buluyor
“Dinde zorlamanın olmadığı, herkesin iman edip etmeme konusunda serbest bırakıldığını’” bildiren âyetlerle müşriklerin öldürülmesi ile ilgili ayetler arasında bir çelişki var mı? Dikta rejimleri, şiddet grupları ve terör örgütleri ‘cihad’ kavramını neden sıklıkla kullanıyor? Bireyin kendi nefsiyle mücadelesini tanımlayan bu kavramdan kendilerine göre nasıl bir anlam ve toplumsal motivasyon çıkarıyorlar? Temel problem bu ayetlerin Kur’ân’da yer alması mı yoksa Müslümanların söz konusu ayetleri anlam bağlamından kopararak yüzeysel okumaları mı? İslamî değerler ışığında uluslararası ilişkilerde esas olan barış mıdır, savaş mıdır? İslâm dininin Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) ve sahabeleri M.S 610-632 yılları arasında nazil olan bu ayetlerin verdiği ültimatomları nasıl yorumlamış ve pratikte nasıl uygulamışlardır? İslâm’da savaş sebebi küfür veya şirk mi,yoksa ilkesizlik midir? Allah’ın ayetlerini politik tutumlara, ideoloji, toplum ve şahsa göre yorumlamak da bir nevi küfür, şirk ya da ilkesizlik değil midir? İntikam, savaşın maksadı olabilir mi? Tarihi bir zeminde belirli hadiselere bağlı olarak inen bu âyetler, gerçekten kim veya kimlerden, neden bahsediyordu? Haklarında öldürülme emri verilen müşrikler kimlerdi ve ne yapmışlardı? gibi birçok sorunun cevabı veriliyor.
Kitabı satın almak için
Amerika: www.antstores.com
Avrupa: www.kitapdunyasi.eu
[TR724] 31.7.2020
Sesinden öpüyorum [Gülşah Çavuşoğlu]
Dans ederken yazabilir miyim? Ayaklarım kocaman bir klavyede harflere bassa her harften bir nota yükselse ve bu yazıyı okurken, size Sezen şarkılarını dinletsem. “Simdi bana kaybolan yıllarımı verseler” daha çok seni seviyorum derdim daha yüksek sesle. Bu yazı Sezen hanıma bir teşekkür, kalbime döktüğü ilhamlar ve yaşanmışlıklar hissi için şükrandır. Cemal Süreya gibi ben de yüreğimize serçeler bırakan sesinden öpüyorum seni.
“Dalda muhabbette kumrular
bana ayrılığı sordular.
Dedim afet, yangın dedim kar
Dedim adet aşkı vururlar“
Böyle isyan ediyor ayrılığa Sezen Aksu. Söylenememiş sözlerin payidar sesli temsilcisi Minik Serçe. Hangimizin gönül dalına konmadı ki; Yeşerdiğimiz yıllarda dallarımızda yuva yaptı. Karlar yağdı, fırtınalar koptu, meyveler sarktı dallarda, arılar üşüştü çiçeklerimize. O hep şakıdı. Onun figanı hepimizin yerine. Bütün aşk acısı çeken kızların suskunluğu ona verilmiş gibi.
Sezen; duyan, hisseden ve hassas bir melodi. O durmadan hata yaptığımız, bazen anlamsız hissettiğimiz şu kısacık hayatta, yolun başında olduğumuzu haykıran “küçüğüm” diyerek büyüyen bir kadın.
Koca koca adamların “bir kıvılcım yeter” diyerek bağırdığı konserlerde küçük bir kıvılcımdı. Ve o kıvılcım, “zalim senin Allah’ın yok mu” çığlığı ile kocaman bir ülkeye acıtmadan ama cayır cayır kavrularak kadını sevmeyi öğretti. Sonra “gel gel sarışınım gel” diyerek sevmeye başlayan o erkekler, önce odalarını sarıya boyadılar sonra “uzanıp tutuver elimi birgün utanır diyemem ne olur geri dön” diyerek sızlandılar keskin bıçaklarına.
Bazen de tıngır mıngır çalar şarkıları Sezen’in. O öyle anlattı ki “İzmirin kızları”nı biz diğerleri hasetimizden çatladık. Dişidir, anadır, efedir dedi. Ne güzel anlattı kadını.”Sevişe sevişe de ölür dövüşe dövüşe de” dedi ve kadının bu topraklarda topuklarını dikkatli tıkırdatmasını ima etti belki de. Kimbilir… Bazen en hırçın kadını çekti çıkardı edepli kıyafetlerinin içinden. Asla diyemezdik “beni al Onu alma “diye ama o dans ederken feryat figan “banane” dedirttirdi kıskanç ama belli etmeye kadınlara. Hep beraber oynadık Sezencimle o bize masallar ninniler söylerken dünya üstüne.
Kültürün kabuk bağlamış bağnazlığını avaz avaz bağırıyor Sezen. Bazen meydanlara atılıp “Aşk koruyabilir bir tek, kaldıysa eğer hâlâ masumiyetimizi” narası atıyor bazen de boğazına düğümlenmiş bir çaresizliği “Bazı şeyler var ki söylenmiyor, biz seninle sözleri susarak astık.“ diyerek sessizce yutkunuyor.
“bekleye bekleye geçiyor günler
Gün sağır dilsiz sustu bülbüller
Kemiğim etim kapı önlerinde
Can kayıp can kayıp
Allah’ım bu nasıl dünya
Bu nasıl ayıp
Ah ben anayım
Yanmaz canım dışardan kora koysalar
Ümidimi kaybedemezsiniz
Ölsem de ahım tarihi karalar” dedi.
Ses oldu, yağmur oldu ve aktı annelerin yanaklarından. Sesinin yankısı başka arkadan gelen nesilleri uyandırmaya devam etti. Ceylan Ertem 700. haftada “Cumartesi Türküsü” nü yeniden seslendirdi ve “Cumartesi Anneleri’ni Sezen Aksu’dan duymuştum” dedi. Şimdi 801. Haftadayız. Duymamak değil mesele artık hissetmemek anlamamak … Ne dersin Sezen; şarkı mı söylemek lazım çığlık çığlığa…
O kocaman kanatları olan minik serçe. Sarı küt saçlarında tükenmiş aheste bir hüzün her telinde ayrı bir sevda. Tel tel sevda türküleri doğurdu. Saçlarında ki sevda kırıkları kulağımıza ipeksi melodiler gibi esti. Bir röportajında “çoğunluğu az etkileyen şeyler beni çok etkiler” dedi ve bizi bir kere daha anlayıp, anlamlandırdı. Bu kadar çok sevdayı yalnız yaşayabilir mi insan? Belli ki o bizimle beraber yandı; benden DO, senden RE alıp SOL ANAHTARI’yla kalbinde karıştırıp, sesiyle meltemler üfledi kanamalı aşk yaşayanlara, aşkı mahfi olanlara. İçindekileri öyle katıksız duru anlattın ki… biz doyamadık sevmelere onu, biz kimseleri koyamadık yerine…
Ruhumun püsküllerinden efkar damlar bazen sezen dinlerim. Bazen “yer yerinden oynasın” der dans ederim Sezen’le. Bir bakmışım masada çay bardağım ve ben yalnızız. Çayıma batırıp içiyorum Sezen’i “büklüm büklüm”. Yaralıyız tepeden tırnağa son birkaç senedir Sezen. Ama sevdamız hala güçlü. Efeler gibi gidiyoruz farklı coğrafyalara, ne akıl kar ediyor ne de fikir. Dediğin gibi geçiyor zamanla ama ne fayda. Kanayıp tutuyoruz dikeni gül uğruna…
[Gülşah Çavuşoğlu] 31.7.2020 [TR724]
“Dalda muhabbette kumrular
bana ayrılığı sordular.
Dedim afet, yangın dedim kar
Dedim adet aşkı vururlar“
Böyle isyan ediyor ayrılığa Sezen Aksu. Söylenememiş sözlerin payidar sesli temsilcisi Minik Serçe. Hangimizin gönül dalına konmadı ki; Yeşerdiğimiz yıllarda dallarımızda yuva yaptı. Karlar yağdı, fırtınalar koptu, meyveler sarktı dallarda, arılar üşüştü çiçeklerimize. O hep şakıdı. Onun figanı hepimizin yerine. Bütün aşk acısı çeken kızların suskunluğu ona verilmiş gibi.
Sezen; duyan, hisseden ve hassas bir melodi. O durmadan hata yaptığımız, bazen anlamsız hissettiğimiz şu kısacık hayatta, yolun başında olduğumuzu haykıran “küçüğüm” diyerek büyüyen bir kadın.
Koca koca adamların “bir kıvılcım yeter” diyerek bağırdığı konserlerde küçük bir kıvılcımdı. Ve o kıvılcım, “zalim senin Allah’ın yok mu” çığlığı ile kocaman bir ülkeye acıtmadan ama cayır cayır kavrularak kadını sevmeyi öğretti. Sonra “gel gel sarışınım gel” diyerek sevmeye başlayan o erkekler, önce odalarını sarıya boyadılar sonra “uzanıp tutuver elimi birgün utanır diyemem ne olur geri dön” diyerek sızlandılar keskin bıçaklarına.
Bazen de tıngır mıngır çalar şarkıları Sezen’in. O öyle anlattı ki “İzmirin kızları”nı biz diğerleri hasetimizden çatladık. Dişidir, anadır, efedir dedi. Ne güzel anlattı kadını.”Sevişe sevişe de ölür dövüşe dövüşe de” dedi ve kadının bu topraklarda topuklarını dikkatli tıkırdatmasını ima etti belki de. Kimbilir… Bazen en hırçın kadını çekti çıkardı edepli kıyafetlerinin içinden. Asla diyemezdik “beni al Onu alma “diye ama o dans ederken feryat figan “banane” dedirttirdi kıskanç ama belli etmeye kadınlara. Hep beraber oynadık Sezencimle o bize masallar ninniler söylerken dünya üstüne.
Kültürün kabuk bağlamış bağnazlığını avaz avaz bağırıyor Sezen. Bazen meydanlara atılıp “Aşk koruyabilir bir tek, kaldıysa eğer hâlâ masumiyetimizi” narası atıyor bazen de boğazına düğümlenmiş bir çaresizliği “Bazı şeyler var ki söylenmiyor, biz seninle sözleri susarak astık.“ diyerek sessizce yutkunuyor.
“bekleye bekleye geçiyor günler
Gün sağır dilsiz sustu bülbüller
Kemiğim etim kapı önlerinde
Can kayıp can kayıp
Allah’ım bu nasıl dünya
Bu nasıl ayıp
Ah ben anayım
Yanmaz canım dışardan kora koysalar
Ümidimi kaybedemezsiniz
Ölsem de ahım tarihi karalar” dedi.
Ses oldu, yağmur oldu ve aktı annelerin yanaklarından. Sesinin yankısı başka arkadan gelen nesilleri uyandırmaya devam etti. Ceylan Ertem 700. haftada “Cumartesi Türküsü” nü yeniden seslendirdi ve “Cumartesi Anneleri’ni Sezen Aksu’dan duymuştum” dedi. Şimdi 801. Haftadayız. Duymamak değil mesele artık hissetmemek anlamamak … Ne dersin Sezen; şarkı mı söylemek lazım çığlık çığlığa…
O kocaman kanatları olan minik serçe. Sarı küt saçlarında tükenmiş aheste bir hüzün her telinde ayrı bir sevda. Tel tel sevda türküleri doğurdu. Saçlarında ki sevda kırıkları kulağımıza ipeksi melodiler gibi esti. Bir röportajında “çoğunluğu az etkileyen şeyler beni çok etkiler” dedi ve bizi bir kere daha anlayıp, anlamlandırdı. Bu kadar çok sevdayı yalnız yaşayabilir mi insan? Belli ki o bizimle beraber yandı; benden DO, senden RE alıp SOL ANAHTARI’yla kalbinde karıştırıp, sesiyle meltemler üfledi kanamalı aşk yaşayanlara, aşkı mahfi olanlara. İçindekileri öyle katıksız duru anlattın ki… biz doyamadık sevmelere onu, biz kimseleri koyamadık yerine…
Ruhumun püsküllerinden efkar damlar bazen sezen dinlerim. Bazen “yer yerinden oynasın” der dans ederim Sezen’le. Bir bakmışım masada çay bardağım ve ben yalnızız. Çayıma batırıp içiyorum Sezen’i “büklüm büklüm”. Yaralıyız tepeden tırnağa son birkaç senedir Sezen. Ama sevdamız hala güçlü. Efeler gibi gidiyoruz farklı coğrafyalara, ne akıl kar ediyor ne de fikir. Dediğin gibi geçiyor zamanla ama ne fayda. Kanayıp tutuyoruz dikeni gül uğruna…
[Gülşah Çavuşoğlu] 31.7.2020 [TR724]
Hizmet Hareketi’nin bağilikle suçlanması [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Devleti ayakta tutan adalettir. Bir devlet, ne kadar adaletten uzaklaşır ve istibdada (zorbalığa) meylederse o ölçüde muhalif ve düşman üretir. Zira adaletsizlik ve istibdat; zulüm, baskı, haksızlık, kayırma, dışlama, sansürleme, kısıtlama ve yasaklama gibi farklı farklı insan hakkı ihlâllerini beraberinde getirir. Ahlakî, dinî ve yasal sınırları zorlar. Türlü türlü yolsuzluklara sebep olur. Yönetim ve siyaseti yozlaştırır. Bu tür olumsuzlukların olduğu bir ülkede ise itiraz, eleştiri ve muhalefetin olmaması düşünülemez. İnsanlar, uyarı ve ikazlarıyla, eleştiri ve tenkitleriyle hükümeti adaleti tesis etmeye ve anayasal sınırlara dönmeye zorlar. Protesto ve eylemleriyle seslerini siyasilere duyurmaya çalışır. Hatta pasif direniş ve barışçıl eylemlerin sonuçsuz kaldığı durumlarda, ayaklanma ve başkaldırılar ortaya çıkabilir.
Ne var ki ahlakî ve yasal sınırları çoktan aşmış olan zorba yönetimler, hiçbir zaman muhalefetin sesine kulak vermezler. Politika ve icraatlarına yöneltilen her türlü eleştiriyi, iktidarları açısından birer “tehdit” olarak algılarlar. Çünkü temiz değillerdir. İşledikleri çok suç vardır. Halktan aldıkları ve bir emanet olarak ellerinde tuttukları yetki ve otoriteyi, şahsî hesapları adına suiistimal etmişlerdir. Kasalarını ve keselerini doldurmak için kamusal imkânları sömürmüşlerdir. Lüks ve şatafat içerisinde bir hayat yaşayabilmek için büyük yolsuzluklara bulaşmışlardır. Hatta kendileri suç işlemekle, yolsuzluk yapmakla kalmamış, çok kimseyi de bu bataklığın içine çekmişlerdir.
İşte bu yüzden toplumun hak ve hukukunun gözetilmesi ile ilgili seslere tahammül edemezler. En küçük bir muhalefetin bile yönetimleri açısından risk oluşturmasını istemezler. Bu sebeple halk üzerinde vesayet sistemi kurmaya, herkese boyun eğdirmeye çalışırlar. Zorba yöneticiler gözünde insanlar iki gruptur: yandaşlar ve muhalifler. Yandaşlar, kayıtsız şartsız itaat etmeye razı olan uysal teb’adır. Muhalifler ise mutlak itaate yanaşmadığı gibi bir de eleştirme cüretinde bulunan had bilmezlerdir. Dolayısıyla ya onlar da devletin güç ve şiddet aygıtlarıyla uysallaştırılacak; ya da haklarından gelinecektir. Bunun için muhalifler önce itibarsızlaştırılır ve gözden düşürülür, ardından da ezilir ve yok edilir.
“Bitaraf Olan Bertaraf Olur”
Türkiye gündemini yakından takip edenler bilir ki, buraya kadar anlattığımız teorik bilgilerin, yakın zamanda gerçeğini yaşadık. Özellikle 2010 yılından sonra hak, hukuk ve adaletten uzaklaşan, yolsuzluklarla kirlenen ve giderek otoriter bir yapıya bürünen AKP iktidarı, âdeta halkı “yandaşlar” ve “muhalifler” olmak üzere ikiye ayırdı. Hiç olmadığı kadar ülke insanlarının arasına ayrılık tohumları saçtı ve onları birbirinden kopardı. Bizzat dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bitaraf olan bertaraf olur.” diyerek insanları taraf tutmaya teşvik etti. Tarafsız kalanları, daha doğrusu kendi yanında saf tutmayanları tehdit etti. Bir çok konuşmasında muhaliflere yüklendi ve onlar hakkında hakaret dolu sözler savurdu. Hatta yer yer onları halka yuhalattı. Muhalif medyaya ateş püskürdü ve her fırsatta onların sesini kısmaya çalıştı. Televizyondan veya sosyal medya üzerinden kendisini eleştiren çok sayıda vatandaşı mahkemeye verdi. Binlerce kişi başbakana/cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılandı ve ceza aldı.
Açıkçası Erdoğan’ın bu tavrı işe yaramadı değil. Neredeyse bütün tarikat ve cemaatleri AKP çatısı altında toplamayı başardı. Diyanet’i parti sözcüsüne çevirdi. Halkın içine ciddi korku saldı. Muhaliflerin sesi daha cılız çıkmaya başladı. Muhalif medya dahi Erdoğan’ı kızdıracak haberleri sınırlama ve elekten geçirme ihtiyacı hissetti. Muhalefet partileri gerektiği ölçüde vazifesini yapmadı/yapamadı. Erdoğan’ın çevresindeki milletvekilleri, danışmanlar ve bürokratlar bile aykırı fikirlerini kendilerine saklamak zorunda kaldı. Dalkavukluk, ikiyüzlülük ve şakşakçılık hiç olmadığı kadar prim yaptı.
Hizmet hareketi ise siyasi iradeye kayıtsız şartsız boyun eğmeyi ve Erdoğan’ın vesayeti altına girmeyi reddetti. Zulme rıza göstermedi. Yolsuzlukları görmezden gelmedi. İlk yıllarda AKP’nin dışa dönük, demokratik ve hukuku önceleyen politikalarına destek çıktı. Fakat AKP’nin otoriterleşmesi, içe kapanması, hukuktan ve demokratik değerlerden uzaklaşmasıyla birlikte siyasi iradeyle yollarını ayırdı. Fethullah Gülen Hocaefendi pek çok bamteli sohbetinde ve kırık testi yazısında bazen üstü örtülü bazen açıktan eleştirilerini dile getirdi. Hizmet hareketine bağlı gazete ve televizyonlar tasvip etmedikleri hükümet politikalarıyla ilgili çok sayıda haber yaptı. Elbette istibdadın her geçen gün daha da koyulaştığı bir devlette, böyle bir muhalefet cezasız kalamazdı. Nitekim öyle oldu.
Cadı Avı
Birçok parti mensubunun da açıktan ifade ettiği üzere hükümet, Hizmet hareketini bitirmeye yönelik faaliyetlerine 2010 yılından itibaren başlamıştı. Bunu 2007’ye, hatta 2004’de MGK’da alınan, daha sonra ortaya çıkan gizli karara kadar götürenler de var. 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarından sonra ise Erdoğan ve AKP’li isimler Hocaefendi’yi ve Hizmet gönüllülerini açıktan hedef almaya başladı. Hakaretlerin, suçlamaların, iftiraların, karalamaların ardı arkası kesilmedi. 15 Temmuz kontrollü darbe girişiminden sonra ise Hizmet hareketine karşı -bizzat Erdoğan’ın ifadesiyle- cadı avı başladı. Hizmetin medya, eğitim, sağlık, yayıncılık, sosyal yardım gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren bütün kurum ve müesseselerinin kapısına kilit vuruldu. Daha doğrusu bunlar gasp edilerek yandaşlara peşkeş çekildi. Hizmetle irtibat ve iltisakı bulunduğu iddia edilen çok sayıda şahsın özel mülklerine bile el konuldu.
Yılları alacak uzun çalışmaların ürünü olduğu anlaşılan fişlemelerle on binlerce insan Hizmet gönüllüsü adı altında kamudan ihraç edildi. Çoluk çocuk demeden, kadın ihtiyar dinlemeden on binlerce insan hapislere tıkıldı. Hapsedilmekle de kalmayıp binlercesi kötü muameleye ve işkenceye maruz bırakıldı. On binlerce cemaat mensubu ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Kısaca Hizmet gönüllüleri, ceberut devletin devasa şiddet ve güç aygıtlarıyla sindirilmeye ve ezilmeye çalışıldı.
Hukukun çoktan askıya alındığı, anayasal sınırların dışına çıkıldığı, mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını yitirdiği ve hükümetin keyfine göre çıkardığı KHK’larla devlet yönetmeye başladığı bir ortamda, bütün bu yapılanların Anayasaya ve kanunlara uygunluğunu sorgulamak abes kaçar. Meselenin ilginç tarafı şu: Bütün bunlar halkının tamamına yakını Müslüman olan bir ülkede, Müslüman geçinen idareciler tarafından, dine hizmet etme gayesiyle yola çıkan Müslümanlara yapılıyordu. Ve kimsenin de sesi çıkmıyordu.
Demek ki bir taraftan Hizmet hareketini bitirme adına korkunç plan ve stratejiler hazırlanırken, diğer yandan da yapılacak zulümleri haklı gösterecek argümanlar üretiliyordu. Müslümanların böyle bir soykırımı film izler gibi izlemesi ve hatta alkış tutması adına meselenin dinî altyapısı oluşturuluyordu. “Niçin bunlar oluyor?” sorusuna cevaplar hazırlanıyordu. Diyanet ve ilahiyat çevreleri tarafından bu zulüm ve ağır insan hakkı ihlallerini meşru gösterecek fetvalar veriliyor, çalışmalar yapılıyor, programlar düzenleniyordu.
Önceki yazılarımızda Diyanetin, hükümet politikalarını ve Hizmet hareketine uygulanan soykırımı meşrulaştırma adına nasıl bir din istismarı yaptığı üzerinde durmuştuk. Hizmet gönüllülerini ötekileştirme ve şeytanlaştırma adına nasıl tadlil ve tekfire başvurulduğunu ele almıştık. Diyanetin hazırladığı kitap, rapor ve hutbelerinde Hocaefendi’ye ve Hizmet mensuplarına yönelttikleri ağır itham ve iftiralara temas etmiş ve bunları kısaca tahlil etmiştik. Bundan sonraki yazılarımızda ise Diyanet’in yapmış olduğu çalışmalarında ve bazı ilahiyat çevrelerinin dile getirmiş olduğu görüşlerinde, Hizmet hareketini itibarsızlaştırma veya devlet tarafından ezilmesine cevaz verme adına başvurdukları farklı bir strateji üzerinde duracağız.
“İsyan” ve “İhanet” Suçlamaları
Zorba yöneticilerin, yok etmek istedikleri muhalifleri, önce kamusal vicdanda mahkum etme, sonra da yok etme adına başvurdukları en önemli taktiklerden biri de, onları “devlete isyanla” ve “vatana ihanetle” suçlamalarıdır. Bu tür ülkelerde “muhalefet” ile “ihanet” arasında ince bir çizgi vardır. Bunu belirleyen de siyasi iktidardır. İstenmeyen muhalifler bir anda kendilerini “asi” veya “vatan haini” buluverirler. İslâmî literatürde de devlete başkaldırma suçu “isyan” ve “bağy” kelimeleriyle ifade edilir. Elbette bu sadece basit bir isimlendirmeden ibaret değildir. Bu tür şahıslar hakkında hem pozitif hukukta hem de İslâm hukukunda oldukça ağır müeyyideler vaz edilmiştir.
İşte AKP hükümeti de Hizmet mensuplarını en ağır cezalara çarptırabilme adına onları “isyan”, “vatana ihanet” ve “terör”le suçladı; bu cezaların Müslüman muhayyilede yer bulabilmesi için İslâm hukukunu da istismar etmekten geri durmadı. Diyanet, yaptığı çalışmalarda ve hazırladığı hutbelerde Hizmet hareketi mensupları hakkında sürekli “hainler”, “ihanet şebekesi”, “asi topluluk” gibi vasıflar kullandı ve Müslümanlar arasında Hizmet hareketinin devlet başkanına (halifeye!) karşı geldiği ve devlete isyan ettiği fikrini yaydı.
İlahiyat çevreleri de bu fikre destek verdi. Mesela 2018 yılında Akit TV’nin bir programına canlı telefon bağlantısıyla katılan Prof. Dr. Ahmet Akgündüz özetle şu değerlendirmeleri yaptı: “Bana Anadolu’da soruluyor: Hocam, FETÖ içinde öyle insanlar var ki bizden takvalı! Olabilir, diyorum. İster takva sahibi olsunlar ister veliyyullah olsunlar. Hucurat suresindeki açık ayet gereği eğer devlete isyan ediyorlarsa İslamiyet ve Kur’ân-ı Kerim onların katledilmelerini bile caiz görüyor. Dolayısıyla FETÖ ve ekibi hangi hizmeti yapmış olursa olsun, geçmişte ister Türk diline ister başka şeye ama sadece 15 Temmuzdaki fitne hareketi ve devlete baş kaldırmasıyla bağidirler.”
Doç. Dr. Ebubekir Sifil ise 28 Temmuz 2016 tarihinde TVNET’teki bir canlı yayında Faruk Aksoy’un, “Fethullah Gülen hakkında sizin bir karar verme hakkınız ve yetkiniz olsa ne tür bir karar verirsiniz?” şeklindeki sorusuna şu karşılığı verdi: “Boynunu vururum. Neden? Çünkü Fethullah Gülen irtidat etmiş, dinden çıkmış bir adamdır ve devletine milletine isyan etmiş, başkaldırmış bir adamdır. Bu ikisi öldürülmek için İslâm hukukuna göre fazlasıyla yeterlidir. Ben de öyle yapardım.”
Bütün bunların yanı sıra sosyal medyada ve halk arasında devlete isyan ettiği söylenen “Fetöcülerin” mallarının “ganimet”, eşleriyle kızlarının da “helal” olduğu konuşuldu. Daha 15 Temmuz hâdisesi meydana gelmeden evvel, bazı cemaatlere Hizmet hareketine ait müesseselerin “ganimet” olarak verileceği konuşulmaya başlandı. 15 Temmuz’dan sonra devlet tarafından el konulan yurtların, okulların, dershanelerin ve üniversitelerin birçoğu cemaat ve vakıflara verildi. Onlar da hiç itiraz etmeksizin bu “ganimetleri” gönül rahatlığıyla benimsediler, Balkanlıoğlu’nun ifadesiyle “tepe tepe kullandılar.” Bizzat İstanbul müftüsünün, Hizmet gönüllülerinden biri olan Ali Kervancı’nın hükümet tarafından el konulan hususî evini kendine lojman yaptığını belirtecek olursak, herhalde meselenin ciddiyeti anlaşılmış olur.
Peki, hükümeti, Diyanet’i ve bir kısım ilahiyatçıları Hizmet hareketini “asi” ve “baği” ilân etmeye sevk eden sebepler nelerdi? Hizmet mensupları, “meşru devlet başkanına” isyan mı etmişlerdi, devlete baş mı kaldırmışlardı? Daha teknik bir ifadeyle onlar “halifeye” karşı yerine getirmeleri gereken “itaat” yükümlülüklerine riayet etmemişler miydi? Yoksa bütün bunlar bir yana, 15 Temmuz hâdisesi tek başına Hizmet gönüllülerinin “hain” olması ve toptan imhası adına yeterli bir sebep olarak görülebilir miydi? Gerçekten AKP hükümeti tarafından Hizmet mensuplarına verilen “cezaların” dinî meşruiyetinden bahsedilebilir mi?
Burada antrparantez şu açıklamayı yapmadan geçemeyeceğiz: Aslında laik ve seküler bir devlet mekanizmasının ve hukuk sisteminin hâkim olduğu bir ülkede, meydana gelen bu tür olayları İslâm fıkhına göre değerlendirmenin farklı handikapları vardır. Ortada ne bir İslam devleti var, ne meşru bir halife, ne de uygulamada olan bir İslâm hukuku. İslam ceza hukukunun hangi hükümleri tatbik edilmektedir ki tamamen kendine mahsus şartları olan bağy suçundan ve bu suçu işleyenlerin cezalandırılmasından bahsedebilelim. Hiç şüphesiz seküler ve laik bir devlet düzeninde işlenen suçların, o devletin kanunlarına göre değerlendirilmesi ve suçluların da suçları tespit edildikten sonra buna göre cezalandırılması gerekir.
Modern-ulus devletin kalıpları ve formları içerisinde yaşayan, onun vatandaşları olan ve onun hukukuna göre hareket eden Müslümanların, bir anda halifeden, biatten, itaatten ve bağy’den bahsetmeleri ve İslâm hukukunun hükümlerini dile getirmeleri büyük bir çelişkidir. Bununla birlikte toplumun büyük bir kesimini Müslümanlar oluşturduğu, yasama, yargı ve yürütmeden sorumlu kişilerin karar ve uygulamalarında dinî motivasyon çok güçlü olduğu ve uzun süredir konuyla ilgili fetvalar, iddialar ve söylentiler zihinleri bulandırdığı için, yukarıdaki soruların cevaplarını bundan sonraki yazılarımızda İslâm fıkhına göre ele almaya çalışacağız.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 31.7.2020 [TR724]
Ne var ki ahlakî ve yasal sınırları çoktan aşmış olan zorba yönetimler, hiçbir zaman muhalefetin sesine kulak vermezler. Politika ve icraatlarına yöneltilen her türlü eleştiriyi, iktidarları açısından birer “tehdit” olarak algılarlar. Çünkü temiz değillerdir. İşledikleri çok suç vardır. Halktan aldıkları ve bir emanet olarak ellerinde tuttukları yetki ve otoriteyi, şahsî hesapları adına suiistimal etmişlerdir. Kasalarını ve keselerini doldurmak için kamusal imkânları sömürmüşlerdir. Lüks ve şatafat içerisinde bir hayat yaşayabilmek için büyük yolsuzluklara bulaşmışlardır. Hatta kendileri suç işlemekle, yolsuzluk yapmakla kalmamış, çok kimseyi de bu bataklığın içine çekmişlerdir.
İşte bu yüzden toplumun hak ve hukukunun gözetilmesi ile ilgili seslere tahammül edemezler. En küçük bir muhalefetin bile yönetimleri açısından risk oluşturmasını istemezler. Bu sebeple halk üzerinde vesayet sistemi kurmaya, herkese boyun eğdirmeye çalışırlar. Zorba yöneticiler gözünde insanlar iki gruptur: yandaşlar ve muhalifler. Yandaşlar, kayıtsız şartsız itaat etmeye razı olan uysal teb’adır. Muhalifler ise mutlak itaate yanaşmadığı gibi bir de eleştirme cüretinde bulunan had bilmezlerdir. Dolayısıyla ya onlar da devletin güç ve şiddet aygıtlarıyla uysallaştırılacak; ya da haklarından gelinecektir. Bunun için muhalifler önce itibarsızlaştırılır ve gözden düşürülür, ardından da ezilir ve yok edilir.
“Bitaraf Olan Bertaraf Olur”
Türkiye gündemini yakından takip edenler bilir ki, buraya kadar anlattığımız teorik bilgilerin, yakın zamanda gerçeğini yaşadık. Özellikle 2010 yılından sonra hak, hukuk ve adaletten uzaklaşan, yolsuzluklarla kirlenen ve giderek otoriter bir yapıya bürünen AKP iktidarı, âdeta halkı “yandaşlar” ve “muhalifler” olmak üzere ikiye ayırdı. Hiç olmadığı kadar ülke insanlarının arasına ayrılık tohumları saçtı ve onları birbirinden kopardı. Bizzat dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bitaraf olan bertaraf olur.” diyerek insanları taraf tutmaya teşvik etti. Tarafsız kalanları, daha doğrusu kendi yanında saf tutmayanları tehdit etti. Bir çok konuşmasında muhaliflere yüklendi ve onlar hakkında hakaret dolu sözler savurdu. Hatta yer yer onları halka yuhalattı. Muhalif medyaya ateş püskürdü ve her fırsatta onların sesini kısmaya çalıştı. Televizyondan veya sosyal medya üzerinden kendisini eleştiren çok sayıda vatandaşı mahkemeye verdi. Binlerce kişi başbakana/cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılandı ve ceza aldı.
Açıkçası Erdoğan’ın bu tavrı işe yaramadı değil. Neredeyse bütün tarikat ve cemaatleri AKP çatısı altında toplamayı başardı. Diyanet’i parti sözcüsüne çevirdi. Halkın içine ciddi korku saldı. Muhaliflerin sesi daha cılız çıkmaya başladı. Muhalif medya dahi Erdoğan’ı kızdıracak haberleri sınırlama ve elekten geçirme ihtiyacı hissetti. Muhalefet partileri gerektiği ölçüde vazifesini yapmadı/yapamadı. Erdoğan’ın çevresindeki milletvekilleri, danışmanlar ve bürokratlar bile aykırı fikirlerini kendilerine saklamak zorunda kaldı. Dalkavukluk, ikiyüzlülük ve şakşakçılık hiç olmadığı kadar prim yaptı.
Hizmet hareketi ise siyasi iradeye kayıtsız şartsız boyun eğmeyi ve Erdoğan’ın vesayeti altına girmeyi reddetti. Zulme rıza göstermedi. Yolsuzlukları görmezden gelmedi. İlk yıllarda AKP’nin dışa dönük, demokratik ve hukuku önceleyen politikalarına destek çıktı. Fakat AKP’nin otoriterleşmesi, içe kapanması, hukuktan ve demokratik değerlerden uzaklaşmasıyla birlikte siyasi iradeyle yollarını ayırdı. Fethullah Gülen Hocaefendi pek çok bamteli sohbetinde ve kırık testi yazısında bazen üstü örtülü bazen açıktan eleştirilerini dile getirdi. Hizmet hareketine bağlı gazete ve televizyonlar tasvip etmedikleri hükümet politikalarıyla ilgili çok sayıda haber yaptı. Elbette istibdadın her geçen gün daha da koyulaştığı bir devlette, böyle bir muhalefet cezasız kalamazdı. Nitekim öyle oldu.
Cadı Avı
Birçok parti mensubunun da açıktan ifade ettiği üzere hükümet, Hizmet hareketini bitirmeye yönelik faaliyetlerine 2010 yılından itibaren başlamıştı. Bunu 2007’ye, hatta 2004’de MGK’da alınan, daha sonra ortaya çıkan gizli karara kadar götürenler de var. 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarından sonra ise Erdoğan ve AKP’li isimler Hocaefendi’yi ve Hizmet gönüllülerini açıktan hedef almaya başladı. Hakaretlerin, suçlamaların, iftiraların, karalamaların ardı arkası kesilmedi. 15 Temmuz kontrollü darbe girişiminden sonra ise Hizmet hareketine karşı -bizzat Erdoğan’ın ifadesiyle- cadı avı başladı. Hizmetin medya, eğitim, sağlık, yayıncılık, sosyal yardım gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren bütün kurum ve müesseselerinin kapısına kilit vuruldu. Daha doğrusu bunlar gasp edilerek yandaşlara peşkeş çekildi. Hizmetle irtibat ve iltisakı bulunduğu iddia edilen çok sayıda şahsın özel mülklerine bile el konuldu.
Yılları alacak uzun çalışmaların ürünü olduğu anlaşılan fişlemelerle on binlerce insan Hizmet gönüllüsü adı altında kamudan ihraç edildi. Çoluk çocuk demeden, kadın ihtiyar dinlemeden on binlerce insan hapislere tıkıldı. Hapsedilmekle de kalmayıp binlercesi kötü muameleye ve işkenceye maruz bırakıldı. On binlerce cemaat mensubu ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Kısaca Hizmet gönüllüleri, ceberut devletin devasa şiddet ve güç aygıtlarıyla sindirilmeye ve ezilmeye çalışıldı.
Hukukun çoktan askıya alındığı, anayasal sınırların dışına çıkıldığı, mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını yitirdiği ve hükümetin keyfine göre çıkardığı KHK’larla devlet yönetmeye başladığı bir ortamda, bütün bu yapılanların Anayasaya ve kanunlara uygunluğunu sorgulamak abes kaçar. Meselenin ilginç tarafı şu: Bütün bunlar halkının tamamına yakını Müslüman olan bir ülkede, Müslüman geçinen idareciler tarafından, dine hizmet etme gayesiyle yola çıkan Müslümanlara yapılıyordu. Ve kimsenin de sesi çıkmıyordu.
Demek ki bir taraftan Hizmet hareketini bitirme adına korkunç plan ve stratejiler hazırlanırken, diğer yandan da yapılacak zulümleri haklı gösterecek argümanlar üretiliyordu. Müslümanların böyle bir soykırımı film izler gibi izlemesi ve hatta alkış tutması adına meselenin dinî altyapısı oluşturuluyordu. “Niçin bunlar oluyor?” sorusuna cevaplar hazırlanıyordu. Diyanet ve ilahiyat çevreleri tarafından bu zulüm ve ağır insan hakkı ihlallerini meşru gösterecek fetvalar veriliyor, çalışmalar yapılıyor, programlar düzenleniyordu.
Önceki yazılarımızda Diyanetin, hükümet politikalarını ve Hizmet hareketine uygulanan soykırımı meşrulaştırma adına nasıl bir din istismarı yaptığı üzerinde durmuştuk. Hizmet gönüllülerini ötekileştirme ve şeytanlaştırma adına nasıl tadlil ve tekfire başvurulduğunu ele almıştık. Diyanetin hazırladığı kitap, rapor ve hutbelerinde Hocaefendi’ye ve Hizmet mensuplarına yönelttikleri ağır itham ve iftiralara temas etmiş ve bunları kısaca tahlil etmiştik. Bundan sonraki yazılarımızda ise Diyanet’in yapmış olduğu çalışmalarında ve bazı ilahiyat çevrelerinin dile getirmiş olduğu görüşlerinde, Hizmet hareketini itibarsızlaştırma veya devlet tarafından ezilmesine cevaz verme adına başvurdukları farklı bir strateji üzerinde duracağız.
“İsyan” ve “İhanet” Suçlamaları
Zorba yöneticilerin, yok etmek istedikleri muhalifleri, önce kamusal vicdanda mahkum etme, sonra da yok etme adına başvurdukları en önemli taktiklerden biri de, onları “devlete isyanla” ve “vatana ihanetle” suçlamalarıdır. Bu tür ülkelerde “muhalefet” ile “ihanet” arasında ince bir çizgi vardır. Bunu belirleyen de siyasi iktidardır. İstenmeyen muhalifler bir anda kendilerini “asi” veya “vatan haini” buluverirler. İslâmî literatürde de devlete başkaldırma suçu “isyan” ve “bağy” kelimeleriyle ifade edilir. Elbette bu sadece basit bir isimlendirmeden ibaret değildir. Bu tür şahıslar hakkında hem pozitif hukukta hem de İslâm hukukunda oldukça ağır müeyyideler vaz edilmiştir.
İşte AKP hükümeti de Hizmet mensuplarını en ağır cezalara çarptırabilme adına onları “isyan”, “vatana ihanet” ve “terör”le suçladı; bu cezaların Müslüman muhayyilede yer bulabilmesi için İslâm hukukunu da istismar etmekten geri durmadı. Diyanet, yaptığı çalışmalarda ve hazırladığı hutbelerde Hizmet hareketi mensupları hakkında sürekli “hainler”, “ihanet şebekesi”, “asi topluluk” gibi vasıflar kullandı ve Müslümanlar arasında Hizmet hareketinin devlet başkanına (halifeye!) karşı geldiği ve devlete isyan ettiği fikrini yaydı.
İlahiyat çevreleri de bu fikre destek verdi. Mesela 2018 yılında Akit TV’nin bir programına canlı telefon bağlantısıyla katılan Prof. Dr. Ahmet Akgündüz özetle şu değerlendirmeleri yaptı: “Bana Anadolu’da soruluyor: Hocam, FETÖ içinde öyle insanlar var ki bizden takvalı! Olabilir, diyorum. İster takva sahibi olsunlar ister veliyyullah olsunlar. Hucurat suresindeki açık ayet gereği eğer devlete isyan ediyorlarsa İslamiyet ve Kur’ân-ı Kerim onların katledilmelerini bile caiz görüyor. Dolayısıyla FETÖ ve ekibi hangi hizmeti yapmış olursa olsun, geçmişte ister Türk diline ister başka şeye ama sadece 15 Temmuzdaki fitne hareketi ve devlete baş kaldırmasıyla bağidirler.”
Doç. Dr. Ebubekir Sifil ise 28 Temmuz 2016 tarihinde TVNET’teki bir canlı yayında Faruk Aksoy’un, “Fethullah Gülen hakkında sizin bir karar verme hakkınız ve yetkiniz olsa ne tür bir karar verirsiniz?” şeklindeki sorusuna şu karşılığı verdi: “Boynunu vururum. Neden? Çünkü Fethullah Gülen irtidat etmiş, dinden çıkmış bir adamdır ve devletine milletine isyan etmiş, başkaldırmış bir adamdır. Bu ikisi öldürülmek için İslâm hukukuna göre fazlasıyla yeterlidir. Ben de öyle yapardım.”
Bütün bunların yanı sıra sosyal medyada ve halk arasında devlete isyan ettiği söylenen “Fetöcülerin” mallarının “ganimet”, eşleriyle kızlarının da “helal” olduğu konuşuldu. Daha 15 Temmuz hâdisesi meydana gelmeden evvel, bazı cemaatlere Hizmet hareketine ait müesseselerin “ganimet” olarak verileceği konuşulmaya başlandı. 15 Temmuz’dan sonra devlet tarafından el konulan yurtların, okulların, dershanelerin ve üniversitelerin birçoğu cemaat ve vakıflara verildi. Onlar da hiç itiraz etmeksizin bu “ganimetleri” gönül rahatlığıyla benimsediler, Balkanlıoğlu’nun ifadesiyle “tepe tepe kullandılar.” Bizzat İstanbul müftüsünün, Hizmet gönüllülerinden biri olan Ali Kervancı’nın hükümet tarafından el konulan hususî evini kendine lojman yaptığını belirtecek olursak, herhalde meselenin ciddiyeti anlaşılmış olur.
Peki, hükümeti, Diyanet’i ve bir kısım ilahiyatçıları Hizmet hareketini “asi” ve “baği” ilân etmeye sevk eden sebepler nelerdi? Hizmet mensupları, “meşru devlet başkanına” isyan mı etmişlerdi, devlete baş mı kaldırmışlardı? Daha teknik bir ifadeyle onlar “halifeye” karşı yerine getirmeleri gereken “itaat” yükümlülüklerine riayet etmemişler miydi? Yoksa bütün bunlar bir yana, 15 Temmuz hâdisesi tek başına Hizmet gönüllülerinin “hain” olması ve toptan imhası adına yeterli bir sebep olarak görülebilir miydi? Gerçekten AKP hükümeti tarafından Hizmet mensuplarına verilen “cezaların” dinî meşruiyetinden bahsedilebilir mi?
Burada antrparantez şu açıklamayı yapmadan geçemeyeceğiz: Aslında laik ve seküler bir devlet mekanizmasının ve hukuk sisteminin hâkim olduğu bir ülkede, meydana gelen bu tür olayları İslâm fıkhına göre değerlendirmenin farklı handikapları vardır. Ortada ne bir İslam devleti var, ne meşru bir halife, ne de uygulamada olan bir İslâm hukuku. İslam ceza hukukunun hangi hükümleri tatbik edilmektedir ki tamamen kendine mahsus şartları olan bağy suçundan ve bu suçu işleyenlerin cezalandırılmasından bahsedebilelim. Hiç şüphesiz seküler ve laik bir devlet düzeninde işlenen suçların, o devletin kanunlarına göre değerlendirilmesi ve suçluların da suçları tespit edildikten sonra buna göre cezalandırılması gerekir.
Modern-ulus devletin kalıpları ve formları içerisinde yaşayan, onun vatandaşları olan ve onun hukukuna göre hareket eden Müslümanların, bir anda halifeden, biatten, itaatten ve bağy’den bahsetmeleri ve İslâm hukukunun hükümlerini dile getirmeleri büyük bir çelişkidir. Bununla birlikte toplumun büyük bir kesimini Müslümanlar oluşturduğu, yasama, yargı ve yürütmeden sorumlu kişilerin karar ve uygulamalarında dinî motivasyon çok güçlü olduğu ve uzun süredir konuyla ilgili fetvalar, iddialar ve söylentiler zihinleri bulandırdığı için, yukarıdaki soruların cevaplarını bundan sonraki yazılarımızda İslâm fıkhına göre ele almaya çalışacağız.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 31.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Yaklaş ! [M.Nedim Hazar]
Yaklaş tüm safraları üzerinden atarak. Tüm bağları, düğümleri, boğumları çözerek yaklaş…
Yaklaş ki, yitirdiğin anlamları tekrar bulmanın sevinciyle inşirah bulsun ruhun.
Bir adım kalmışken yakınlığa, olabilecek en yalın halinle yaklaş;
Makyajları dök, boyaları akıt, maskeleri indir, perdeleri yırt.
Modern zamanların zihnine yüklediği tüm safraları, inancın nurdan yabasıyla herc-ü merc etmek için yaklaş. Dayatılan tüm sentetik hümanizma söylemlerine inat, inancın sütunlarına sırtını vere vere, imanın kıyas kabul etmez güveniyle göğsünü gere gere yaklaş.
Yaklaş ve söyle fısılda:
“De ki: ‘Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” EN’AM/162
Neyse seni uzak tutan, adım adım ve farkında olmadan uzaklaştıran sentetik balonlar, onları teker teker hakikatin iğnesiyle patlat. Kibrin, çalım satmanın, hava atmanın zehirlediği ruhlara inat haykır:
“Rabb’inin yanındakiler, burun kıvırıp O’na kulluk etmekten geri durmazlar, O’nu noksanlıklardan tenzih ederler ve O’na secde ederler.” A’RAF/206
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun katındakiler hiçbir büyüklük kompleksine kapılmaksızın ve hiç bıkmaksızın O’na ibadet ederler.” ENBİYA/19
Yaklaş ve Fuzuli gibi dile gel:
“Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün
Ben senin sâat- be- sâat dem-be-dem kurbânınam”
Hakikatin kadim deliliyle bilinciyle okuyarak yaklaş:
“Oku onlara Âdem’in iki oğluna ait gerçek haberi. Hani onlar, Allah’a yaklaşmak için kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmişti, öbürününki kabul edilmemişti ve o, seni mutlaka öldüreceğim demişti ona, o da demişti ki: Allah ancak, kendisinden çekinenlerin kurbanını kabul eder.” MAİDE/27
Yakınında olmak istediklerinin vereceği neşe ile Yaklaş ki, yakınlaştırılasın:
“Ve cennet muttakîler için uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır.” KAF/31
“Cennet yaklaştırıldığı zaman…” TEKVİR/13
Üç gramlık kursağı doldurmak için değil, dünyevi ölçü kabul etmez ruhu doyurmak için yaklaştığını söyle öyle sananlara ve müjdeleyerek, müjdelenerek yaklaş:
“Biz her ümmete kurban kesmeyi, ibadet olarak emrettik. Amaç, Allah’ın insanlara rızık olarak sunduğu hayvanları keserken O’nun adını anmaktır. İlahınız tek ilahtır, yalnız O’na boyun eğiniz. Ey Muhammed, alçak gönüllü saygılıları müjdele.” HACC/34
Bilmeyenlere, ‘Her şeyi bilen’den referanslar göstererek, alçak gönüllülükle yaklaş:
“Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan şey, sadece gönlünüzdeki Allah saygısıdır, takvadır. Bu şekilde onları yararınıza sunduk ki, sizi doğru yola ilettiği gerekçesi ile Allah’ın yüceliğini dile getiresiniz. Ey Muhammed, iyi ameller işleyenleri müjdele.” HACC/37
“Oğluna (İsmail) bedel olarak, O’na (İbrahim) büyük bir kurbanlık verdik.” SAFFAT/107
“O halde Rabb’in için namaz kıl. Kurban kes.” KEVSER/2
Yitiğini bulmak için, arayanlardan olmak için yaklaş.
Kaybetmiş benliğini bulmak, kim olduğunu bilmek, unuttuklarını tekrar hatırlamak için yaklaş ve şöyle fısılda edebinle:
“Ey Rabb’imiz, ikimizi de Sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da Sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur. Hiç şüphesiz Sen tevbeleri kabul edensin ve çok merhametlisin.” BAKARA/128
Zalimin zulmünden, fâsıkın fıskından; âşıkın aşkına sığın.
Ve bil ki;
Gerçek bayram ki, yaklaşabilenlerindir…
Kutlu olsun.
[M.Nedim Hazar] 31.7.2020 [TR724]
Yaklaş ki, yitirdiğin anlamları tekrar bulmanın sevinciyle inşirah bulsun ruhun.
Bir adım kalmışken yakınlığa, olabilecek en yalın halinle yaklaş;
Makyajları dök, boyaları akıt, maskeleri indir, perdeleri yırt.
Modern zamanların zihnine yüklediği tüm safraları, inancın nurdan yabasıyla herc-ü merc etmek için yaklaş. Dayatılan tüm sentetik hümanizma söylemlerine inat, inancın sütunlarına sırtını vere vere, imanın kıyas kabul etmez güveniyle göğsünü gere gere yaklaş.
Yaklaş ve söyle fısılda:
“De ki: ‘Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” EN’AM/162
Neyse seni uzak tutan, adım adım ve farkında olmadan uzaklaştıran sentetik balonlar, onları teker teker hakikatin iğnesiyle patlat. Kibrin, çalım satmanın, hava atmanın zehirlediği ruhlara inat haykır:
“Rabb’inin yanındakiler, burun kıvırıp O’na kulluk etmekten geri durmazlar, O’nu noksanlıklardan tenzih ederler ve O’na secde ederler.” A’RAF/206
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun katındakiler hiçbir büyüklük kompleksine kapılmaksızın ve hiç bıkmaksızın O’na ibadet ederler.” ENBİYA/19
Yaklaş ve Fuzuli gibi dile gel:
“Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün
Ben senin sâat- be- sâat dem-be-dem kurbânınam”
Hakikatin kadim deliliyle bilinciyle okuyarak yaklaş:
“Oku onlara Âdem’in iki oğluna ait gerçek haberi. Hani onlar, Allah’a yaklaşmak için kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmişti, öbürününki kabul edilmemişti ve o, seni mutlaka öldüreceğim demişti ona, o da demişti ki: Allah ancak, kendisinden çekinenlerin kurbanını kabul eder.” MAİDE/27
Yakınında olmak istediklerinin vereceği neşe ile Yaklaş ki, yakınlaştırılasın:
“Ve cennet muttakîler için uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır.” KAF/31
“Cennet yaklaştırıldığı zaman…” TEKVİR/13
Üç gramlık kursağı doldurmak için değil, dünyevi ölçü kabul etmez ruhu doyurmak için yaklaştığını söyle öyle sananlara ve müjdeleyerek, müjdelenerek yaklaş:
“Biz her ümmete kurban kesmeyi, ibadet olarak emrettik. Amaç, Allah’ın insanlara rızık olarak sunduğu hayvanları keserken O’nun adını anmaktır. İlahınız tek ilahtır, yalnız O’na boyun eğiniz. Ey Muhammed, alçak gönüllü saygılıları müjdele.” HACC/34
Bilmeyenlere, ‘Her şeyi bilen’den referanslar göstererek, alçak gönüllülükle yaklaş:
“Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan şey, sadece gönlünüzdeki Allah saygısıdır, takvadır. Bu şekilde onları yararınıza sunduk ki, sizi doğru yola ilettiği gerekçesi ile Allah’ın yüceliğini dile getiresiniz. Ey Muhammed, iyi ameller işleyenleri müjdele.” HACC/37
“Oğluna (İsmail) bedel olarak, O’na (İbrahim) büyük bir kurbanlık verdik.” SAFFAT/107
“O halde Rabb’in için namaz kıl. Kurban kes.” KEVSER/2
Yitiğini bulmak için, arayanlardan olmak için yaklaş.
Kaybetmiş benliğini bulmak, kim olduğunu bilmek, unuttuklarını tekrar hatırlamak için yaklaş ve şöyle fısılda edebinle:
“Ey Rabb’imiz, ikimizi de Sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da Sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur. Hiç şüphesiz Sen tevbeleri kabul edensin ve çok merhametlisin.” BAKARA/128
Zalimin zulmünden, fâsıkın fıskından; âşıkın aşkına sığın.
Ve bil ki;
Gerçek bayram ki, yaklaşabilenlerindir…
Kutlu olsun.
[M.Nedim Hazar] 31.7.2020 [TR724]
Çağrılıp gelenlerden daha fazla koşup geleceklere ihtiyaç var [Av.Nurullah Albayrak]
“Türkiye’nin gündemi genel olarak nedir?” diye sorulacak olursa; AKP’nin iktidarda kalmak ve gücünü devam ettirmek için zihinlere kendinden başka bir ihtimal olmadığı algısını yerleştirme mücadelesi ile haksızlığa ve zulme uğrayanların adalet ve özgürlük mücadelesi diyebiliriz.
AKP iktidarı en temel hukuk ilkelerini yok saymak suretiyle mücadelesine devam ediyor. Yargı mensupları eliyle yapılan haksızlığın, hakla, hukukla, iz’anla, vicdanla izahının mümkün olmaması, “yapılacak birşey yok!” düşüncesinin hücrelere kadar yerleştirilmesi ve kabul ettirilmesi amacının bir sonucu. Akılla, hukukla, vicdanla izah edilemeyecek kararlar verilmesi ve yapılanların da ‘hukuk’ olarak kabul ettirilmeye çalışılması, mağdurların hukuk mücadelesi verme düşüncelerinin ortadan kaldırılmasını amaçlıyor. İstedikleri; ‘biz nasıl istiyorsak öyle olur’ düşüncesinin zihinlerde yer etmesi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mesnetsiz iddialarla, uyduruk delillerle verilen hapis ve ihraç kararlarıyla da sadece mağdura değil, tüm kesimlere bu mesaj verilmek isteniyor. Özetle AKP iktidarı karşısında çaresiz bırakılmış ve bunu kabul etmiş insanlar istiyor.
AKP iktidarın mesajı tereddüte yer bırakmayacak şekilde açık. Bu mesaj karşısında bizlere düşen ise, ya iktidarın bu mesajını alıp sessiz bir şekilde kenara çekilmek, ya da zihinlere yerleştirmeye çalıştığı çaresizlik algısını yıkarak adalet ve özgürlük için mücadele etmektir.
Tercihimizi hangi yönde kullanacağımız konusunda tereddüt varsa, karar verilmesi aşamasında aşağıdaki tespitler dikkate alınabilir.
Öncelikle, çeşitli nedenlerle geri duranların ve sessiz kalmayı tercih edenlerin uğradığı zararın, adalet ve özgürlük için mücadele edenlerin karşılaşılaştıkları zarardan daha az olmadığı gerçeğini bilmeleri gerekiyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, iktidarın teşvik etmesi, zorlaması suretiyle etkin pişmanlık adı altında ifade veren insanların durumu. Çok fazla örnekte gördüğümüz gibi haksızlıkla, hukuksuzlukla mücadele etmek yerine etkin pişmanlık adı altında birilerinin ismini vermek suretiyle kurtulmak isteyenlerin uğradığı zarar, hem umduklarından hem de isimlerini verdikleri kişilerden daha fazla olmuştur.
İkinci olarak, korkutma endeksli söylenenlerin olan bitenden daha az olduğu gerçeği. Korkunun, zihinlerde yer ettiği şekliyle olmadığına dair çok sayıda örnek gösterilebilir.
Üçüncü olarak zalimlerin en çok korktuğu şeyin, zulmettikleri kişilerin cesaretli olması durumu.
Dördüncü olarak ise, korkularla yönetilmeye başlandığında kişilerin savunmasız kaldığı gerçeğidir.
AKP iktidarının mesajı mı, yoksa adalet ve özgürlük mücadelesi mi sorusunun cevabı öncesinde bu kriterler dikkate alınabilir.
Adalet ve özgürlük mücadelesine karar verdiğimizde bunun temenni olmaktan çıkartılıp aksiyon sloganına dönüştürülmesi bir gerekliliktir.
Bunun için de mağdurların iktidarın gündeminde boğulmayıp kendi alanlarında, haklı oldukları konularda, söyleyeceklerini güçlü bir şekilde ifade etmeleri ve özgürlük mücadelesi için yapılması gerekenlerin yapılanlardan çok daha fazla olduğunun farkında olmaları gerekmektedir.
Bu talebin adalet istenecek tüm zeminlerde ve güçlü bir şekilde dile getirilmesi, adalet beklentisi için zorunluluk. Adalet isteyen, özgürlük bekleyen herkes de bu mücadelede aktif olmayı bir zorunluluk olarak görmeli.
Bu nedenle de, adalete ve özgürlüğe kavuşmak için çağrılıp gelen insanlardan daha fazla, adalet isteyen ve bunun için koşup gelecek insanlara ihtiyaç var…
[Av.Nurullah Albayrak] 31.7.2020 [TR724]
AKP iktidarı en temel hukuk ilkelerini yok saymak suretiyle mücadelesine devam ediyor. Yargı mensupları eliyle yapılan haksızlığın, hakla, hukukla, iz’anla, vicdanla izahının mümkün olmaması, “yapılacak birşey yok!” düşüncesinin hücrelere kadar yerleştirilmesi ve kabul ettirilmesi amacının bir sonucu. Akılla, hukukla, vicdanla izah edilemeyecek kararlar verilmesi ve yapılanların da ‘hukuk’ olarak kabul ettirilmeye çalışılması, mağdurların hukuk mücadelesi verme düşüncelerinin ortadan kaldırılmasını amaçlıyor. İstedikleri; ‘biz nasıl istiyorsak öyle olur’ düşüncesinin zihinlerde yer etmesi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mesnetsiz iddialarla, uyduruk delillerle verilen hapis ve ihraç kararlarıyla da sadece mağdura değil, tüm kesimlere bu mesaj verilmek isteniyor. Özetle AKP iktidarı karşısında çaresiz bırakılmış ve bunu kabul etmiş insanlar istiyor.
AKP iktidarın mesajı tereddüte yer bırakmayacak şekilde açık. Bu mesaj karşısında bizlere düşen ise, ya iktidarın bu mesajını alıp sessiz bir şekilde kenara çekilmek, ya da zihinlere yerleştirmeye çalıştığı çaresizlik algısını yıkarak adalet ve özgürlük için mücadele etmektir.
Tercihimizi hangi yönde kullanacağımız konusunda tereddüt varsa, karar verilmesi aşamasında aşağıdaki tespitler dikkate alınabilir.
Öncelikle, çeşitli nedenlerle geri duranların ve sessiz kalmayı tercih edenlerin uğradığı zararın, adalet ve özgürlük için mücadele edenlerin karşılaşılaştıkları zarardan daha az olmadığı gerçeğini bilmeleri gerekiyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, iktidarın teşvik etmesi, zorlaması suretiyle etkin pişmanlık adı altında ifade veren insanların durumu. Çok fazla örnekte gördüğümüz gibi haksızlıkla, hukuksuzlukla mücadele etmek yerine etkin pişmanlık adı altında birilerinin ismini vermek suretiyle kurtulmak isteyenlerin uğradığı zarar, hem umduklarından hem de isimlerini verdikleri kişilerden daha fazla olmuştur.
İkinci olarak, korkutma endeksli söylenenlerin olan bitenden daha az olduğu gerçeği. Korkunun, zihinlerde yer ettiği şekliyle olmadığına dair çok sayıda örnek gösterilebilir.
Üçüncü olarak zalimlerin en çok korktuğu şeyin, zulmettikleri kişilerin cesaretli olması durumu.
Dördüncü olarak ise, korkularla yönetilmeye başlandığında kişilerin savunmasız kaldığı gerçeğidir.
AKP iktidarının mesajı mı, yoksa adalet ve özgürlük mücadelesi mi sorusunun cevabı öncesinde bu kriterler dikkate alınabilir.
Adalet ve özgürlük mücadelesine karar verdiğimizde bunun temenni olmaktan çıkartılıp aksiyon sloganına dönüştürülmesi bir gerekliliktir.
Bunun için de mağdurların iktidarın gündeminde boğulmayıp kendi alanlarında, haklı oldukları konularda, söyleyeceklerini güçlü bir şekilde ifade etmeleri ve özgürlük mücadelesi için yapılması gerekenlerin yapılanlardan çok daha fazla olduğunun farkında olmaları gerekmektedir.
Bu talebin adalet istenecek tüm zeminlerde ve güçlü bir şekilde dile getirilmesi, adalet beklentisi için zorunluluk. Adalet isteyen, özgürlük bekleyen herkes de bu mücadelede aktif olmayı bir zorunluluk olarak görmeli.
Bu nedenle de, adalete ve özgürlüğe kavuşmak için çağrılıp gelen insanlardan daha fazla, adalet isteyen ve bunun için koşup gelecek insanlara ihtiyaç var…
[Av.Nurullah Albayrak] 31.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Ben dövletim..! [Tarık Toros]
Yok, yazım hatası yok.
Kelime de bana ait değil.
Bekir Coşkun’un 1990 tarihli kitabının adıdır esasen: Dövlet.
Orada geçer:
Gazeteciler Türkiye’nin toplam demiryolu uzunluğuna ihtiyaç duyar.
TCDD bunu vermeye yanaşmaz: Yassah hemşerim, tamim var!
Genelgeyle korunmuş mahrem bir bilgidir bu.
Ülkedeki rayların uzunluğu “devlet sırrı”dır.
Fakat bu sır, ortaokul ikinci sınıf kitaplarında vardır yani…
Gazeteciler ne bilsin 🙂
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Türkiye öteden beri “gizli komünist” bir ülkedir.
Son dönemde başındaki “gizli” kelimesi kalktı, o kadar.
Tıpkı, “derin devlet”teki “derin” kelimesinin düşmesi gibi.
Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez, ailesiyle yemek yediği sırada polisler tarafından kimlik göstermediği için gözaltına alınmış.
Bir ilin baro başkanını, o ilin polisinin tanımaması pek görülmüş şey değil.
Polisler gerçekten tanımadıysa…
O baro başkanı, ilindeki onca hukuk dışı hadise karşısında yeterince aktif veya etkin değildir.
Metin Feyzioğlu’nun (ki Barolar Birliği Başkanı olduğunu hatırladığı nadir olaylardan biridir bu olay) tweet’inden öğreniyoruz, bir ilin baro başkanı kanunen il cumhuriyet başsavcısı ile eşit kurumsal pozisyonda imiş.
Hatay Emniyeti açıklama yapmış.
Benim bu yazıdan uzun.
Şöyle başlıyor: “Görevli Polislerimizin bir şahsa kimlik sorduğu esnada çekilen görüntülerin bazı sosyal medya platformlarında yer alması üzerine…”
İlk cümlede olayı bitirmiş esasen:
-Polisim görevini yaptı, diyor. (P harfi büyük)
-Baro başkanına “bir şahıs” diye hitap ediyor.
-Konu Twitter’a düştüğü için açıklama yapıyoruz, demeye getiriyor.
**
Burada oturup uzun uzun, genelge, kanun veya kimi örnek uygulamalara atıflarla işin normalini anlatacak değilim.
İnsanların emniyeti;
-Onlara hissettirilmeden,
-Yaşamın olağan akışı engellenmeden sağlanır.
İngiltere’de beşinci yılım.
Bir kere bile polisle muhatap olmadım, kimlik/pasaport soran olmadı, üst aramasına maruz kalmadım.
Bir suça karışmış eşkale uyuyorsanız ya da ne bileyim olağandışı yaralanmış, misal kanlı bir suç aleti taşıyorsanız.. olabilir yani, istisnası budur. Polis şüpheli hallerde sizi durdurur, kontrol eder. Değilse hakkı yoktur.
Türkiye polis devleti oldu.
Polis kendini devlet sayıyor.
Bu durum yeni değil.
Sadece son dönemde şahikası yaşanıyor.
Barolar Birliği Başkanı dahi, “polisin kimlik sorma hakkı vardır” diye tweet atıyorsa kime ne anlatacaksın.
Takipçisi olacaklarmış 🙂
Avukatlık camiası, takip edecek şey arıyorsa…
“Hapishanede kalmaları uygun değil” raporuna rağmen tahliye edilmeyen ölüm orucundaki avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’a bakabilirler.
Hastaneye kaldırılmışlar.
[Tarık Toros] 31.7.2020 [TR724]
Kelime de bana ait değil.
Bekir Coşkun’un 1990 tarihli kitabının adıdır esasen: Dövlet.
Orada geçer:
Gazeteciler Türkiye’nin toplam demiryolu uzunluğuna ihtiyaç duyar.
TCDD bunu vermeye yanaşmaz: Yassah hemşerim, tamim var!
Genelgeyle korunmuş mahrem bir bilgidir bu.
Ülkedeki rayların uzunluğu “devlet sırrı”dır.
Fakat bu sır, ortaokul ikinci sınıf kitaplarında vardır yani…
Gazeteciler ne bilsin 🙂
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Türkiye öteden beri “gizli komünist” bir ülkedir.
Son dönemde başındaki “gizli” kelimesi kalktı, o kadar.
Tıpkı, “derin devlet”teki “derin” kelimesinin düşmesi gibi.
Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez, ailesiyle yemek yediği sırada polisler tarafından kimlik göstermediği için gözaltına alınmış.
Bir ilin baro başkanını, o ilin polisinin tanımaması pek görülmüş şey değil.
Polisler gerçekten tanımadıysa…
O baro başkanı, ilindeki onca hukuk dışı hadise karşısında yeterince aktif veya etkin değildir.
Metin Feyzioğlu’nun (ki Barolar Birliği Başkanı olduğunu hatırladığı nadir olaylardan biridir bu olay) tweet’inden öğreniyoruz, bir ilin baro başkanı kanunen il cumhuriyet başsavcısı ile eşit kurumsal pozisyonda imiş.
Hatay Emniyeti açıklama yapmış.
Benim bu yazıdan uzun.
Şöyle başlıyor: “Görevli Polislerimizin bir şahsa kimlik sorduğu esnada çekilen görüntülerin bazı sosyal medya platformlarında yer alması üzerine…”
İlk cümlede olayı bitirmiş esasen:
-Polisim görevini yaptı, diyor. (P harfi büyük)
-Baro başkanına “bir şahıs” diye hitap ediyor.
-Konu Twitter’a düştüğü için açıklama yapıyoruz, demeye getiriyor.
**
Burada oturup uzun uzun, genelge, kanun veya kimi örnek uygulamalara atıflarla işin normalini anlatacak değilim.
İnsanların emniyeti;
-Onlara hissettirilmeden,
-Yaşamın olağan akışı engellenmeden sağlanır.
İngiltere’de beşinci yılım.
Bir kere bile polisle muhatap olmadım, kimlik/pasaport soran olmadı, üst aramasına maruz kalmadım.
Bir suça karışmış eşkale uyuyorsanız ya da ne bileyim olağandışı yaralanmış, misal kanlı bir suç aleti taşıyorsanız.. olabilir yani, istisnası budur. Polis şüpheli hallerde sizi durdurur, kontrol eder. Değilse hakkı yoktur.
Türkiye polis devleti oldu.
Polis kendini devlet sayıyor.
Bu durum yeni değil.
Sadece son dönemde şahikası yaşanıyor.
Barolar Birliği Başkanı dahi, “polisin kimlik sorma hakkı vardır” diye tweet atıyorsa kime ne anlatacaksın.
Takipçisi olacaklarmış 🙂
Avukatlık camiası, takip edecek şey arıyorsa…
“Hapishanede kalmaları uygun değil” raporuna rağmen tahliye edilmeyen ölüm orucundaki avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’a bakabilirler.
Hastaneye kaldırılmışlar.
[Tarık Toros] 31.7.2020 [TR724]
Muhalefet ne yapabilir, ne yapamaz? [Yavuz Altun]
Gelin biraz Meclis aritmetiği çalışalım.
Türkiye, Haziran 2018 seçimlerinde 600 milletvekili seçti. Bunlardan beşi, belediye başkanı olmak için geçen sene milletvekilliğinden istifa etti. Dördü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabinesinde yer almak üzere görevinden ayrıldı. Üçünün vekilliği aldıkları mahkumiyet kararları sebebiyle düşürüldü. İkisi ise vefat etti.
Son tahlilde, Meclis’te 586 milletvekili bulunuyor. Sandalye dağılımı şöyle: AKP’nin 291, CHP’nin 138, HDP’nin 57, MHP’nin 49, İYİ Parti’nin 37, Türkiye İşçi Partisi’nin 2, BBP’nin 1, Demokrasi ve Atılım Partisi’nin 1, Demokrat Parti’nin 1, Demokratik Bölgeler Partisi’nin 1, Saadet Partisi’nin 1 milletvekili var. Bunlara yedi de bağımsız vekili ekleyelim.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP-MHP ittifakı, ya da diğer adıyla Cumhur İttifakı, bu tabloda 340 vekile sahip. Yani yeterli çoğunluğa.
2017’deki başkanlık referandumuna göre, yeni Meclis bir yasama organı olarak tasarlandı fakat malumunuz olduğu üzere, yasa taslakları altlarında milletvekillerinin imzası olsa bile Saray’da hazırlanıyor.
Bu taslaklar, Meclis’teki ilgili komisyonda muhalefet vekilleriyle birlikte görüşülüyor, her vekil yorumunu yapıyor, ve çoğu zaman ufak tefek değişikliklerle birlikte Meclis genel kuruluna geliyor.
Burada ne olacağını tahmin etmek güç değil. Çoğunluğa sahip olan iktidar bloğu, istediği her yasayı kısa sürede geçirmeye muktedir.
Geçenlerde Meclis’ten geçen “çoklu baro” düzenlemesini ele alalım. Genel kurula gelen yasa önerisi için 417 milletvekili oy kullanmış. 251’i kabul, 163’ü ise ret oyu vermiş. Yeni uygulama Ekim’de yürürlüğe girecek.
Yine önceki gün sosyal medyaya yönelik ciddi bir sansür imkânı doğuran düzenleme, AKP ve MHP’nin oylarıyla, 1 Ekim’e kadar sürecek tatilden önceki son oturumda, Meclis’ten geçti.
Görebileceğiniz gibi, muhalefet ne yaparsa yapsın, Erdoğan’ın istediği yasal düzenlemelerin Meclis’ten geçmesini engelleyebilecek bir sayısal çoğunluğa ulaşamıyor.
Elindeki tek teknik çare Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak. Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra, muhalefet milletvekillerinin dilekçesiyle ilgili yasa AYM’ye götürülebilir.
Ama AYM’nin tavrı da malum. Üyelerinin çoğunluğu – isteyerek ya da korkarak – Erdoğan’ın ya da şu an devletteki ittifakta kimler varsa onların kontrolünde.
İktidarın cüretkâr hamleleri karşısında kendini giderek daha fazla köşeye sıkışmış hisseden kesimler, haliyle muhalefetten daha fazlasını bekliyor. Gelgelelim, karşımızda Meclis’teki aritmetikten çok daha fazlası var.
2002’de AKP iktidara geldiğinde, 363 milletvekili vardı. Teoride anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa erişmişti. Ancak değiştiremeyeceğini biliyordu. Çünkü yüksek yargı bürokrasisi, buna müsaade etmezdi.
Nitekim bu gerçekle, 2007’de Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtiğinde karşılaştı. O zamanki AYM, zorlama bir içtihat olan 367 kararı ile Meclis’teki seçimi iptal etti.
Bir de askerî müdahale opsiyonu vardı masada. AKP eğer anayasayı ilk döneminde değiştirmeye kalksa, muhtemelen ordu kendine vazife çıkaracaktı.
Erdoğan bu dönem için, “iktidar olduk muktedir olamadık,” yorumunu yapmıştı hatırlarsanız.
Ancak aklında bir strateji vardı.
Murat Belge o stratejiyi zamanında şöyle özetlemişti:
“Bir öneri getiriyor, ortam kolluyor; o sıralarda AKP ne derse desin itiraz edecek bir kesim var ve bu üslubu egemen muhalefet biçimi haline getirmiş durumdalar. İtiraz sesleri yükselince AKP duralıyor, ısrar etmiyor, ama tepkilerin gücünü ve yaygınlığını ölçüyor. Başka bir alanda başka bir öneriye geçiyor; ama öncekini unutmuş değil. ‘Punduna getirme’ yeniden ortaya çıkıyor. Bu sonraki ortaya çıkarmalarda sanki tepkiler de hafifliyor. Toplumu alıştırıyor AKP. Bir yandan tabanını genişletmeye, güçlenmeye bakıyor.”
Peki, muhalefetin bu şekilde bir “büyük stratejisi” var mı?
Bir bakıma, var. AKP yönetiminin ne yaparsa yapsın bu yoksullaşmayı engelleyemeyeceğini, kendi iç kavgalarıyla iktidarını yiyip bitireceğini, böylece bundan sonraki ilk seçimde gücü kaybedeceğini hesaplıyor.
Bu sebeple de, kuşatıcı söylemlerle halkın gözünde gerçek bir alternatif olarak öne çıkmayı planlıyor. “Diklenmeden dik durmak” tavrını Erdoğan’ın ilk döneminden devralıyor.
(Meraklısına not: CHP’nin son yıllardaki durumu hakkında Tanıl Bora’nın şu yazısı derli toplu bir bakış sunuyor.)
Daha önce yazmıştım, 2018’de AKP-MHP ittifakının yüzde 52’yi zar zor toparlaması, bu stratejinin çıkış noktasıydı. Nitekim bir yıl sonraki yerel seçimlerde iktidar partisi oy oranını korusa da, İstanbul ve Ankara’yı kaybetti. Uzun zaman sonra ilk kez, zorladığı bir meselede toplumdan tokat yedi, İstanbul’da tekrarlanan seçimlerde daha büyük farkla yenildi.
O günden beri, AKP içinden iki yeni parti çıktı. Ekonomi daha kötüye gitti. Kamuoyu yoklamaları, muhalefet bloğunun ilk kez öne geçtiğini muştuluyor.
Ancak bu noktada, muhalefetten daha sert oyun bekleyenler, Erdoğan’ın da iktidarı kaybetmemek için farklı yollara tevessül edeceği kanaatinde.
Bunlardan en iyimseri, ekonomi daha da kötüleşmeden baskın bir seçimle iktidarını pekiştirip bir beş yılı daha garantilemek.
Bu senaryoda, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun saf dışı bırakılması ihtimali de var. CHP ise daha önce İYİ Parti’ye yaptığı gibi, bu iki partiye yardım edebileceği sinyalini çoktan verdi.
Yerel seçimde, İstanbul ve Ankara’da muhalefet iyi örgütlenmiş ve sandıkları kontrol edebilmişti. Fakat genel seçimde, Türkiye’nin her yerinde bu kontrolün sağlanıp sağlanamayacağı meçhul.
Daha kötümser senaryolara göre, Erdoğan ve ekibi ülkenin bir daha seçime girmemesi için ellerinden geleni yapacak. Mesela? Savaş çıkarmak masadaki opsiyonlardan biri.
Bir planın var olması, hatta gerçekten de konuşuluyor olması, illa ki o planın gerçekleşeceği anlamına gelmez elbette.
Bu yüzden muhalefetin bağlı kalmaya çalıştığı ana strateji, “kazanamayacağı kavgalara girmemek” üzerine kurulu. Bu arada da diğer partilerle ittifakını olabildiğince geniş tutmanın yolları aranıyor. İYİ Parti ve HDP’yi bir şekilde aynı hizada tutabilmek bile şu aşamada bir başarı bana sorarsanız.
Tamam ama muhalefet daha fazlasını yapamaz mı?
Bazı yorumcular, muhalefetin Meclis’ten çekilip bir erken seçime iktidarı zorlaması gerektiği görüşünde. Madem halk desteği iyiden iyiye erimiş durumda, o hâlde neden olmasın?
Bu stratejinin işe yarayacağından emin değilim.
Sovyetler Birliği gibi muazzam bir totaliter rejimin kan dökülmeden çözülmesinin arkasında yatan en önemli sebep, rejimin aktörlerinin ideolojiye olan inançlarını tamamen yitirmiş olmalarıydı.
Yani sistem zaten öyle görkemli bir biçimde yozlaşmıştı ki, Sovyetler Birliği’nin tabutuna son çiviyi çakmak, kimseyi rahatsız etmeyecekti.
Muhalefet, şartların Erdoğan rejimini de benzer bir noktaya götürdüğünü öngörüyor. Şu anda Erdoğan’ın yanında hizalanmış siyasetçisinden bürokratına, hiçbir güçlü aktörün, büyük bir ekonomik çöküntü yaşandığında, toplumsal çoğunluğu artık arkasında bulamadığında, rejimi savunamayacağını düşünüyor.
Böylece, yönetilebilir bir Türkiye’yi devralmayı hesaplıyor. Gerilimi tırmandıran taraf olmamak, “Bakın kardeşim, her şeyi denediniz, olmadı, olmuyor,” diyebilmek istiyor.
Burada bir hesap hatası yapılıyor olabilir mi? Olabilir. Zaten senaryolardan bahsediyoruz ve altını çizmek istediğim husus, muhalefetin oyun planının tamamen “ahmaklık” olmadığı.
“Muhalefet top ayağıma gelsin diye beklerken, insanlar zulüm görüyor,” diyebilirsiniz. Ama açık ki, muhalefetin şu aşamada o zulümleri engelleme gücü zaten yok. Kendi milletvekilini (Enis Berberoğlu) bile Adalet Yürüyüşü’ne rağmen kurtaramadı yargının elinden. (Koronavirüs olmasa belki hapisteydi hâlâ.)
Osman Kavala, içerideki konsensüsün yanı sıra, bütün dünyanın çağrılarına rağmen bin gündür içeride. ABD ve Almanya gibi aktörler bile kendi vatandaşlarını ancak uzun uğraşlardan sonra kurtarabiliyorlar.
Daha radikal fikirlere sahip muhalifler uluslararası baskılarla Erdoğan ve ekibini köşeye sıkıştırma stratejisini ortaya atıyor. Oysa şu aşamada ABD’den ya da AB’den gelecek büyük bir yaptırım, Türkiye’yi tam da Erdoğan’ın isteyebileceği gibi tamamen bir kapalı rejime dönüştürme riski taşıyor bana kalırsa.
Nitekim “ekonomiye dış müdahale geliyor” yazıları hükümet yanlısı medyada yazılmaya başladı bile.
Muhalefetin stratejisinin Türkiye’yi nereye götüreceğini kesinkes tahmin etmek güç. Ancak muhalefet bu strateji içinde kalarak da daha fazlasını yapabilir.
Bunlardan biri, kamusal tartışmaya daha nitelikli katkılar sunmak. Sosyal medyada bol RT alan sloganvari söylemlerden ziyade, muhalefet milletvekillerinin ülkenin meseleleriyle ilgili derinlikli fikirler üretmesi, daha güven veren bir tutum olacaktır.
Bu sayede, “merkez sağa açılım” hamleleri sadece sembolik düzeyde kalmaz, toplumla samimi bir alışveriş yapılabilir.
İkincisi, sıradan insanların aykırı söz söylemeye korktuğu yerde, açılan davalar ve yürütülen soruşturmalar karşısında, muhalefet vekillerinin “korkma ben varım” diyebileceği bir ortamın oluşması.
Meclis’te gerek konuşmalarıyla, gerek mağdur edilen kimselerle görüşerek, hatta duruşmalarında hazır bulunarak en azından o insanlara yalnız olmadıklarını hissettiren vekiller var, evet. Fakat sayıları neden daha da artmasın? Üstelik sosyal medya yasasından sonra buna ihtiyaç artacak.
Üçüncüsü, madem Erdoğan ülkeyi sürekli seçim varmış gibi yönetiyor, muhalefetin de sürekli seçim olacakmış gibi toplumla iletişim hâlinde olması gerekli.
Şimdilerde Davutoğlu ve Babacan bir yandan parti teşkilatlarını kurmak için çeşitli şehirlerde insanlarla bir araya geliyorlar. Bunu diğer muhalefet partileri de yapmalı, mitingle değil, toplantılarla insanları zinde tutmanın yollarını aramalı.
Son olarak, bu dönemde Erdoğan’dan gelecek sembolik hamlelere (mesela Ayasofya’nın camiye çevrilmesi) aldırmadan, insanların hayatlarında asıl yer kaplayan gündemleri ele almalı.
Hemen herkes ekonominin en önemli gündem maddesi olduğunda hemfikir. Fakat çoğu zaman atlanan bir diğer gündem eğitim.
Muhafazakâr insanlar kendileri için AKP projelerini destekleyebilir fakat çocukları için her zaman daha iyi eğitim, daha parlak bir gelecek ister.
Oysa Türkiye’de şu anda en büyük problem önünü görememek. Gelişmiş ülkelerdeki gibi 5-10-20 yıllık planlar yapamamak.
Muhalefet bunu anlatmak, sadece “Öldük, bittik, geleceğimiz elimizden çalındı,” demeyip daha müreffeh bir geleceğin mümkün olduğuna toplumu ikna etmek durumunda.
[Yavuz Altun] 31.7.2020 [TR724]
Türkiye, Haziran 2018 seçimlerinde 600 milletvekili seçti. Bunlardan beşi, belediye başkanı olmak için geçen sene milletvekilliğinden istifa etti. Dördü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabinesinde yer almak üzere görevinden ayrıldı. Üçünün vekilliği aldıkları mahkumiyet kararları sebebiyle düşürüldü. İkisi ise vefat etti.
Son tahlilde, Meclis’te 586 milletvekili bulunuyor. Sandalye dağılımı şöyle: AKP’nin 291, CHP’nin 138, HDP’nin 57, MHP’nin 49, İYİ Parti’nin 37, Türkiye İşçi Partisi’nin 2, BBP’nin 1, Demokrasi ve Atılım Partisi’nin 1, Demokrat Parti’nin 1, Demokratik Bölgeler Partisi’nin 1, Saadet Partisi’nin 1 milletvekili var. Bunlara yedi de bağımsız vekili ekleyelim.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP-MHP ittifakı, ya da diğer adıyla Cumhur İttifakı, bu tabloda 340 vekile sahip. Yani yeterli çoğunluğa.
2017’deki başkanlık referandumuna göre, yeni Meclis bir yasama organı olarak tasarlandı fakat malumunuz olduğu üzere, yasa taslakları altlarında milletvekillerinin imzası olsa bile Saray’da hazırlanıyor.
Bu taslaklar, Meclis’teki ilgili komisyonda muhalefet vekilleriyle birlikte görüşülüyor, her vekil yorumunu yapıyor, ve çoğu zaman ufak tefek değişikliklerle birlikte Meclis genel kuruluna geliyor.
Burada ne olacağını tahmin etmek güç değil. Çoğunluğa sahip olan iktidar bloğu, istediği her yasayı kısa sürede geçirmeye muktedir.
Geçenlerde Meclis’ten geçen “çoklu baro” düzenlemesini ele alalım. Genel kurula gelen yasa önerisi için 417 milletvekili oy kullanmış. 251’i kabul, 163’ü ise ret oyu vermiş. Yeni uygulama Ekim’de yürürlüğe girecek.
Yine önceki gün sosyal medyaya yönelik ciddi bir sansür imkânı doğuran düzenleme, AKP ve MHP’nin oylarıyla, 1 Ekim’e kadar sürecek tatilden önceki son oturumda, Meclis’ten geçti.
Görebileceğiniz gibi, muhalefet ne yaparsa yapsın, Erdoğan’ın istediği yasal düzenlemelerin Meclis’ten geçmesini engelleyebilecek bir sayısal çoğunluğa ulaşamıyor.
Elindeki tek teknik çare Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak. Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra, muhalefet milletvekillerinin dilekçesiyle ilgili yasa AYM’ye götürülebilir.
Ama AYM’nin tavrı da malum. Üyelerinin çoğunluğu – isteyerek ya da korkarak – Erdoğan’ın ya da şu an devletteki ittifakta kimler varsa onların kontrolünde.
İktidarın cüretkâr hamleleri karşısında kendini giderek daha fazla köşeye sıkışmış hisseden kesimler, haliyle muhalefetten daha fazlasını bekliyor. Gelgelelim, karşımızda Meclis’teki aritmetikten çok daha fazlası var.
2002’de AKP iktidara geldiğinde, 363 milletvekili vardı. Teoride anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa erişmişti. Ancak değiştiremeyeceğini biliyordu. Çünkü yüksek yargı bürokrasisi, buna müsaade etmezdi.
Nitekim bu gerçekle, 2007’de Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtiğinde karşılaştı. O zamanki AYM, zorlama bir içtihat olan 367 kararı ile Meclis’teki seçimi iptal etti.
Bir de askerî müdahale opsiyonu vardı masada. AKP eğer anayasayı ilk döneminde değiştirmeye kalksa, muhtemelen ordu kendine vazife çıkaracaktı.
Erdoğan bu dönem için, “iktidar olduk muktedir olamadık,” yorumunu yapmıştı hatırlarsanız.
Ancak aklında bir strateji vardı.
Murat Belge o stratejiyi zamanında şöyle özetlemişti:
“Bir öneri getiriyor, ortam kolluyor; o sıralarda AKP ne derse desin itiraz edecek bir kesim var ve bu üslubu egemen muhalefet biçimi haline getirmiş durumdalar. İtiraz sesleri yükselince AKP duralıyor, ısrar etmiyor, ama tepkilerin gücünü ve yaygınlığını ölçüyor. Başka bir alanda başka bir öneriye geçiyor; ama öncekini unutmuş değil. ‘Punduna getirme’ yeniden ortaya çıkıyor. Bu sonraki ortaya çıkarmalarda sanki tepkiler de hafifliyor. Toplumu alıştırıyor AKP. Bir yandan tabanını genişletmeye, güçlenmeye bakıyor.”
Peki, muhalefetin bu şekilde bir “büyük stratejisi” var mı?
Bir bakıma, var. AKP yönetiminin ne yaparsa yapsın bu yoksullaşmayı engelleyemeyeceğini, kendi iç kavgalarıyla iktidarını yiyip bitireceğini, böylece bundan sonraki ilk seçimde gücü kaybedeceğini hesaplıyor.
Bu sebeple de, kuşatıcı söylemlerle halkın gözünde gerçek bir alternatif olarak öne çıkmayı planlıyor. “Diklenmeden dik durmak” tavrını Erdoğan’ın ilk döneminden devralıyor.
(Meraklısına not: CHP’nin son yıllardaki durumu hakkında Tanıl Bora’nın şu yazısı derli toplu bir bakış sunuyor.)
Daha önce yazmıştım, 2018’de AKP-MHP ittifakının yüzde 52’yi zar zor toparlaması, bu stratejinin çıkış noktasıydı. Nitekim bir yıl sonraki yerel seçimlerde iktidar partisi oy oranını korusa da, İstanbul ve Ankara’yı kaybetti. Uzun zaman sonra ilk kez, zorladığı bir meselede toplumdan tokat yedi, İstanbul’da tekrarlanan seçimlerde daha büyük farkla yenildi.
O günden beri, AKP içinden iki yeni parti çıktı. Ekonomi daha kötüye gitti. Kamuoyu yoklamaları, muhalefet bloğunun ilk kez öne geçtiğini muştuluyor.
Ancak bu noktada, muhalefetten daha sert oyun bekleyenler, Erdoğan’ın da iktidarı kaybetmemek için farklı yollara tevessül edeceği kanaatinde.
Bunlardan en iyimseri, ekonomi daha da kötüleşmeden baskın bir seçimle iktidarını pekiştirip bir beş yılı daha garantilemek.
Bu senaryoda, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun saf dışı bırakılması ihtimali de var. CHP ise daha önce İYİ Parti’ye yaptığı gibi, bu iki partiye yardım edebileceği sinyalini çoktan verdi.
Yerel seçimde, İstanbul ve Ankara’da muhalefet iyi örgütlenmiş ve sandıkları kontrol edebilmişti. Fakat genel seçimde, Türkiye’nin her yerinde bu kontrolün sağlanıp sağlanamayacağı meçhul.
Daha kötümser senaryolara göre, Erdoğan ve ekibi ülkenin bir daha seçime girmemesi için ellerinden geleni yapacak. Mesela? Savaş çıkarmak masadaki opsiyonlardan biri.
Bir planın var olması, hatta gerçekten de konuşuluyor olması, illa ki o planın gerçekleşeceği anlamına gelmez elbette.
Bu yüzden muhalefetin bağlı kalmaya çalıştığı ana strateji, “kazanamayacağı kavgalara girmemek” üzerine kurulu. Bu arada da diğer partilerle ittifakını olabildiğince geniş tutmanın yolları aranıyor. İYİ Parti ve HDP’yi bir şekilde aynı hizada tutabilmek bile şu aşamada bir başarı bana sorarsanız.
Tamam ama muhalefet daha fazlasını yapamaz mı?
Bazı yorumcular, muhalefetin Meclis’ten çekilip bir erken seçime iktidarı zorlaması gerektiği görüşünde. Madem halk desteği iyiden iyiye erimiş durumda, o hâlde neden olmasın?
Bu stratejinin işe yarayacağından emin değilim.
Sovyetler Birliği gibi muazzam bir totaliter rejimin kan dökülmeden çözülmesinin arkasında yatan en önemli sebep, rejimin aktörlerinin ideolojiye olan inançlarını tamamen yitirmiş olmalarıydı.
Yani sistem zaten öyle görkemli bir biçimde yozlaşmıştı ki, Sovyetler Birliği’nin tabutuna son çiviyi çakmak, kimseyi rahatsız etmeyecekti.
Muhalefet, şartların Erdoğan rejimini de benzer bir noktaya götürdüğünü öngörüyor. Şu anda Erdoğan’ın yanında hizalanmış siyasetçisinden bürokratına, hiçbir güçlü aktörün, büyük bir ekonomik çöküntü yaşandığında, toplumsal çoğunluğu artık arkasında bulamadığında, rejimi savunamayacağını düşünüyor.
Böylece, yönetilebilir bir Türkiye’yi devralmayı hesaplıyor. Gerilimi tırmandıran taraf olmamak, “Bakın kardeşim, her şeyi denediniz, olmadı, olmuyor,” diyebilmek istiyor.
Burada bir hesap hatası yapılıyor olabilir mi? Olabilir. Zaten senaryolardan bahsediyoruz ve altını çizmek istediğim husus, muhalefetin oyun planının tamamen “ahmaklık” olmadığı.
“Muhalefet top ayağıma gelsin diye beklerken, insanlar zulüm görüyor,” diyebilirsiniz. Ama açık ki, muhalefetin şu aşamada o zulümleri engelleme gücü zaten yok. Kendi milletvekilini (Enis Berberoğlu) bile Adalet Yürüyüşü’ne rağmen kurtaramadı yargının elinden. (Koronavirüs olmasa belki hapisteydi hâlâ.)
Osman Kavala, içerideki konsensüsün yanı sıra, bütün dünyanın çağrılarına rağmen bin gündür içeride. ABD ve Almanya gibi aktörler bile kendi vatandaşlarını ancak uzun uğraşlardan sonra kurtarabiliyorlar.
Daha radikal fikirlere sahip muhalifler uluslararası baskılarla Erdoğan ve ekibini köşeye sıkıştırma stratejisini ortaya atıyor. Oysa şu aşamada ABD’den ya da AB’den gelecek büyük bir yaptırım, Türkiye’yi tam da Erdoğan’ın isteyebileceği gibi tamamen bir kapalı rejime dönüştürme riski taşıyor bana kalırsa.
Nitekim “ekonomiye dış müdahale geliyor” yazıları hükümet yanlısı medyada yazılmaya başladı bile.
Muhalefetin stratejisinin Türkiye’yi nereye götüreceğini kesinkes tahmin etmek güç. Ancak muhalefet bu strateji içinde kalarak da daha fazlasını yapabilir.
Bunlardan biri, kamusal tartışmaya daha nitelikli katkılar sunmak. Sosyal medyada bol RT alan sloganvari söylemlerden ziyade, muhalefet milletvekillerinin ülkenin meseleleriyle ilgili derinlikli fikirler üretmesi, daha güven veren bir tutum olacaktır.
Bu sayede, “merkez sağa açılım” hamleleri sadece sembolik düzeyde kalmaz, toplumla samimi bir alışveriş yapılabilir.
İkincisi, sıradan insanların aykırı söz söylemeye korktuğu yerde, açılan davalar ve yürütülen soruşturmalar karşısında, muhalefet vekillerinin “korkma ben varım” diyebileceği bir ortamın oluşması.
Meclis’te gerek konuşmalarıyla, gerek mağdur edilen kimselerle görüşerek, hatta duruşmalarında hazır bulunarak en azından o insanlara yalnız olmadıklarını hissettiren vekiller var, evet. Fakat sayıları neden daha da artmasın? Üstelik sosyal medya yasasından sonra buna ihtiyaç artacak.
Üçüncüsü, madem Erdoğan ülkeyi sürekli seçim varmış gibi yönetiyor, muhalefetin de sürekli seçim olacakmış gibi toplumla iletişim hâlinde olması gerekli.
Şimdilerde Davutoğlu ve Babacan bir yandan parti teşkilatlarını kurmak için çeşitli şehirlerde insanlarla bir araya geliyorlar. Bunu diğer muhalefet partileri de yapmalı, mitingle değil, toplantılarla insanları zinde tutmanın yollarını aramalı.
Son olarak, bu dönemde Erdoğan’dan gelecek sembolik hamlelere (mesela Ayasofya’nın camiye çevrilmesi) aldırmadan, insanların hayatlarında asıl yer kaplayan gündemleri ele almalı.
Hemen herkes ekonominin en önemli gündem maddesi olduğunda hemfikir. Fakat çoğu zaman atlanan bir diğer gündem eğitim.
Muhafazakâr insanlar kendileri için AKP projelerini destekleyebilir fakat çocukları için her zaman daha iyi eğitim, daha parlak bir gelecek ister.
Oysa Türkiye’de şu anda en büyük problem önünü görememek. Gelişmiş ülkelerdeki gibi 5-10-20 yıllık planlar yapamamak.
Muhalefet bunu anlatmak, sadece “Öldük, bittik, geleceğimiz elimizden çalındı,” demeyip daha müreffeh bir geleceğin mümkün olduğuna toplumu ikna etmek durumunda.
[Yavuz Altun] 31.7.2020 [TR724]
'Ben Kendimi beğenmiyorum, Beni beğeneni de beğenmiyorum!..' [Prof. Dr. Osman Şahin]
Üstâd Hazretleri Kader risalesinin zeylinde ele aldığı mesleğinin dört esası olan “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” esaslarının dayandığı dört hatveden üçüncüsünü şöyle açıklamaktadır: “Üçüncü Hatve’de: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (4/79) dersini verdiği gibi; nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahir ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp; bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahir yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir. Şu mertebede tezkiyesi, “Nefsini maddî ve manevî kirlerden arındıran, felâha erer.” (91/9) sırrıyla şudur ki; kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir. “
On sekizinci sözde “Nefs-i Emmâreme Bir Sille-i Te’dib” başlığı altında, bu hatvede ifade edilen hususa nasıl muvaffak olunacağını, nefsiyle olan münazarasında nefsini ilzâm ve iskât etmesi üzerinden göstermektedir. Bu münazaraya esas teşkil eden ayet ise “Yaptıklarından ötürü sevinen, öbür taraftan yapmadıkları işlerden dolayı övülmek isteyen kimselerin sakın azaptan yakayı kurtaracaklarını sanma! Çünkü onlara o can yakıcı azap vardır.” (3/188) ayetidir.
Yaptıklarından ötürü sevinen ve yapmadıkları işlerden dolayı övülmek isteyen kimseler…
İnsandan sudur eden güzellikler insanın malı değildir ki onlara sahiplenebilsin. Çünkü insan nefsi her zaman kötülüğü istemektedir. İyilikleri, güzellikleri ve hayırları murad eden ve isteyen, onların gerçekleşme
si için bu duyguları insana veren ve bunları yaratarak gerçekleştiren hep Allah’tır (CC). İnsana düşen ise O’ndan (CC) gelen bu güzellikleri, hayırları kabul etmektir. Ama bu hayırlar ve güzellikler insana geldiğinde onun nefsindeki arızalar (gurur, kibir, enaniyet, tembellik, bencillik, haset, ihmal vs.) bu gelen hayırların gerçekleşmesine engel olmaktadırlar. O zaman insan üzerinden birtakım hayırlar ortaya çıkıyorsa insan Allah (CC) hesabına bunlara sevinebilir, kendi hesabına (ben yaptım, ettim ve başardım gibi) sevinme hakkı yoktur. O zaman hayırlara vesile olan insanlar bunlara sahiplenmek suretiyle övünmeye hakları yoktur.
İnsanın vesile olduğu hayırlarda bile övünme hakkı bulunmazken, bazı insanlar ise hiç yapmadıkları şeylerden bile övülmek isterler ki bu daha şiddetli bir hastalıktır. İşte bu iki grup insan hakkında çok dehşetli bir tehdid-i ilahi vardır. Bunlar bu halleriyle şirke düştüklerinden can yakıcı azaptan kurtulamayacaklardır.
Üstâd Hazretleri “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir” ayet-i kerimesinde ifade edilen tevhid hakikatine nefisleri tam ikna edecek olan şu harikulade açıklamaları yapmaktadırlar:
“Ey fahre meftûn, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bî-hemtâ sersem nefsim!
Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. Hâlbuki sen, dâim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-ü ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfrânınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzûdur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbînliktedir. Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin.
İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yâni, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var; o da, hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabul etmemenizden şerre sebep olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ, güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip Zât-ı Mukaddese-i ilâhiyenin tenzihine vesile olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir sûret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı, şerre kalbettiğiniz hâlde, Hâlık’ınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefis-perest, tabiat-perest, gayet ahmak, gayet zâlimdir.”
Ali Ünal Hoca mealinde bu ayetteki hakikati şöyle açıklamaktadır: “Allah, kulları için hiçbir zaman kötülük irade etmez. O, daima iyilik diler ve kullarını iyiliğe sevk eder. Dolayısıyla, kulun karşılaştığı her iyilik, Allah’ın onu o iyiliğe sevk etmesi, iradesini o yöne yöneltmesi sebebiyledir. Şu hâlde, insanın karşılaştığı her iyilik, Allah hem kulunun iradesini o iyilik yönüne sevk ettiği, hem onu o iyiliği işlemeye muvaffak kıldığı ve hem de o iyiliği yarattığı için Allah’tandır. İnsan, Allah onun iradesini iyilik yönüne sevk etmesine rağmen kendi hür iradesiyle kötülüğü tercih ettiği ve onu işlediği için başına gelen bütün kötülüklerin kaynağıdır, sebebidir ve işleyenidir. Dolayısıyla, insanın başına gelen her kötülük, insanın kendisindendir.”
Bu konuya “Manevî Ortaklık Ve İlahî Mukabele” başlıklı bamtelinde Fethullah Gülen Hocaefendi şu enfes yorumları getirmektedirler: “İhlaslı kimse, sâlih amel işleyen ve insanların kendisini övmesinden hoşlanmayan, övülmeyi sövülme gibi gören insandır.” Hazreti İsa’ya ait bir sözdür, bu. Hazreti Pîr, o yolda olanlardan birisidir; onları takip eden bir muhlistir. “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor. “İyilik yaptın, güzelliklere vesile oldun, “mazhar”sın!.” mülahazasına karşı, “Hayır mazhar değil memersin (geçit yeri, geçiş noktası, uğrak)! ” diyor. bir sözde. Esas o güzellikler O’na ait. Sen güneşe açık durduğun zaman, ondan gelen şualar sana aksediyor, dolayısıyla ona ait. Hele kendi karanlık tüneline gir bakalım, güneşin o ışınları kalıyor mu senin üzerinde?!."
Hocaefendi’nin aynı hakikati izah sadedinde verdiği bu örnek ne kadar da güzeldir. O güzellikler O’na ait, sen güneşe açık durduğunda o gelen şualar sana aksediyor (yani Hayr-ı Mutlak’tan (CC) gelen hayırları kabul etmiş oluyorsun), dolaysıyla sana ait değiller. O güneşe teveccüh etmeyip kendi karanlık nefis tüneline girdiğinde üzerinde güneş ışıklarında hiç eser kalmıyor, dolayısıyla hepsi O’na (CC) ait.
Üstâd Hazretleri Emirdağ Lahikası’ında bu hakikatin şuurunda olarak, Risale-i Nurlar’ın vücud bulmasına vesile olmasından kaynaklanan faziletleri ve makamları üzerine almamakta ve kendisinin ancak bir çekirdek olduğunu, bütün bu güzelliklerin sahibinin o çekirdeği o istidat ve kabiliyetlerle donatıp yaratan, onu toprağa eken ve neşv-ü nemâ bulması için gerekli olan her şeyi halkeden Zât olduğunu ve çekirdek olan kendisinin ise çürüyüp gittiğinden, diğer bir ifadeyle kendisinin Hayr-ı Mutlak’tan gelen hayırları sadece kabul ettiğinden bahsetmektedirler: “Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım; çekirdek gibi çürüdüm, gittim. Risale-i Nur ise, Kur’ân-ı Hakîm’in tefsiridir, mânâsıdır…”
“…Risale-i Nur’un o cihette bir nevi müceddid olması kaviyyen muhtemel olduğundan, o sıfatlar –hâşâ– benim haddim değil; belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale-i Nur’a bir nevi çekirdek olabilir. Kur’ân’ın feyziyle, Cenab-ı Hakk’ın ihsanıyla o çekirdekten Risale-i Nur’un meyvedar, kıymettar bir ağaç hükmüne icad-ı ilâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur’ân-ı Hakîm’in mânâsı ve hakikatli tefsiri olan Risale-i Nur’a aittir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 31.7.2020 [Samanyolu Haber]
On sekizinci sözde “Nefs-i Emmâreme Bir Sille-i Te’dib” başlığı altında, bu hatvede ifade edilen hususa nasıl muvaffak olunacağını, nefsiyle olan münazarasında nefsini ilzâm ve iskât etmesi üzerinden göstermektedir. Bu münazaraya esas teşkil eden ayet ise “Yaptıklarından ötürü sevinen, öbür taraftan yapmadıkları işlerden dolayı övülmek isteyen kimselerin sakın azaptan yakayı kurtaracaklarını sanma! Çünkü onlara o can yakıcı azap vardır.” (3/188) ayetidir.
Yaptıklarından ötürü sevinen ve yapmadıkları işlerden dolayı övülmek isteyen kimseler…
İnsandan sudur eden güzellikler insanın malı değildir ki onlara sahiplenebilsin. Çünkü insan nefsi her zaman kötülüğü istemektedir. İyilikleri, güzellikleri ve hayırları murad eden ve isteyen, onların gerçekleşme
si için bu duyguları insana veren ve bunları yaratarak gerçekleştiren hep Allah’tır (CC). İnsana düşen ise O’ndan (CC) gelen bu güzellikleri, hayırları kabul etmektir. Ama bu hayırlar ve güzellikler insana geldiğinde onun nefsindeki arızalar (gurur, kibir, enaniyet, tembellik, bencillik, haset, ihmal vs.) bu gelen hayırların gerçekleşmesine engel olmaktadırlar. O zaman insan üzerinden birtakım hayırlar ortaya çıkıyorsa insan Allah (CC) hesabına bunlara sevinebilir, kendi hesabına (ben yaptım, ettim ve başardım gibi) sevinme hakkı yoktur. O zaman hayırlara vesile olan insanlar bunlara sahiplenmek suretiyle övünmeye hakları yoktur.
İnsanın vesile olduğu hayırlarda bile övünme hakkı bulunmazken, bazı insanlar ise hiç yapmadıkları şeylerden bile övülmek isterler ki bu daha şiddetli bir hastalıktır. İşte bu iki grup insan hakkında çok dehşetli bir tehdid-i ilahi vardır. Bunlar bu halleriyle şirke düştüklerinden can yakıcı azaptan kurtulamayacaklardır.
Üstâd Hazretleri “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir” ayet-i kerimesinde ifade edilen tevhid hakikatine nefisleri tam ikna edecek olan şu harikulade açıklamaları yapmaktadırlar:
“Ey fahre meftûn, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bî-hemtâ sersem nefsim!
Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. Hâlbuki sen, dâim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-ü ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfrânınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzûdur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbînliktedir. Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin.
İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yâni, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var; o da, hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabul etmemenizden şerre sebep olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ, güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip Zât-ı Mukaddese-i ilâhiyenin tenzihine vesile olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir sûret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı, şerre kalbettiğiniz hâlde, Hâlık’ınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefis-perest, tabiat-perest, gayet ahmak, gayet zâlimdir.”
Ali Ünal Hoca mealinde bu ayetteki hakikati şöyle açıklamaktadır: “Allah, kulları için hiçbir zaman kötülük irade etmez. O, daima iyilik diler ve kullarını iyiliğe sevk eder. Dolayısıyla, kulun karşılaştığı her iyilik, Allah’ın onu o iyiliğe sevk etmesi, iradesini o yöne yöneltmesi sebebiyledir. Şu hâlde, insanın karşılaştığı her iyilik, Allah hem kulunun iradesini o iyilik yönüne sevk ettiği, hem onu o iyiliği işlemeye muvaffak kıldığı ve hem de o iyiliği yarattığı için Allah’tandır. İnsan, Allah onun iradesini iyilik yönüne sevk etmesine rağmen kendi hür iradesiyle kötülüğü tercih ettiği ve onu işlediği için başına gelen bütün kötülüklerin kaynağıdır, sebebidir ve işleyenidir. Dolayısıyla, insanın başına gelen her kötülük, insanın kendisindendir.”
Bu konuya “Manevî Ortaklık Ve İlahî Mukabele” başlıklı bamtelinde Fethullah Gülen Hocaefendi şu enfes yorumları getirmektedirler: “İhlaslı kimse, sâlih amel işleyen ve insanların kendisini övmesinden hoşlanmayan, övülmeyi sövülme gibi gören insandır.” Hazreti İsa’ya ait bir sözdür, bu. Hazreti Pîr, o yolda olanlardan birisidir; onları takip eden bir muhlistir. “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor. “İyilik yaptın, güzelliklere vesile oldun, “mazhar”sın!.” mülahazasına karşı, “Hayır mazhar değil memersin (geçit yeri, geçiş noktası, uğrak)! ” diyor. bir sözde. Esas o güzellikler O’na ait. Sen güneşe açık durduğun zaman, ondan gelen şualar sana aksediyor, dolayısıyla ona ait. Hele kendi karanlık tüneline gir bakalım, güneşin o ışınları kalıyor mu senin üzerinde?!."
Hocaefendi’nin aynı hakikati izah sadedinde verdiği bu örnek ne kadar da güzeldir. O güzellikler O’na ait, sen güneşe açık durduğunda o gelen şualar sana aksediyor (yani Hayr-ı Mutlak’tan (CC) gelen hayırları kabul etmiş oluyorsun), dolaysıyla sana ait değiller. O güneşe teveccüh etmeyip kendi karanlık nefis tüneline girdiğinde üzerinde güneş ışıklarında hiç eser kalmıyor, dolayısıyla hepsi O’na (CC) ait.
Üstâd Hazretleri Emirdağ Lahikası’ında bu hakikatin şuurunda olarak, Risale-i Nurlar’ın vücud bulmasına vesile olmasından kaynaklanan faziletleri ve makamları üzerine almamakta ve kendisinin ancak bir çekirdek olduğunu, bütün bu güzelliklerin sahibinin o çekirdeği o istidat ve kabiliyetlerle donatıp yaratan, onu toprağa eken ve neşv-ü nemâ bulması için gerekli olan her şeyi halkeden Zât olduğunu ve çekirdek olan kendisinin ise çürüyüp gittiğinden, diğer bir ifadeyle kendisinin Hayr-ı Mutlak’tan gelen hayırları sadece kabul ettiğinden bahsetmektedirler: “Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım; çekirdek gibi çürüdüm, gittim. Risale-i Nur ise, Kur’ân-ı Hakîm’in tefsiridir, mânâsıdır…”
“…Risale-i Nur’un o cihette bir nevi müceddid olması kaviyyen muhtemel olduğundan, o sıfatlar –hâşâ– benim haddim değil; belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale-i Nur’a bir nevi çekirdek olabilir. Kur’ân’ın feyziyle, Cenab-ı Hakk’ın ihsanıyla o çekirdekten Risale-i Nur’un meyvedar, kıymettar bir ağaç hükmüne icad-ı ilâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur’ân-ı Hakîm’in mânâsı ve hakikatli tefsiri olan Risale-i Nur’a aittir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 31.7.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Mülteci bir ailenin kurban kesmesi gerekir mi? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Hocam malum süreçten dolayı Avrupa’da bir ülkeye iltica ettik. Devletin sağladığı yardımlarla geçinmeye çalışıyoruz. Bu durumda bize kurban düşer mi?” (Halil K.)
Aslında daha önce böyle bir soruya cevap vermiştik. Ancak ehemmiyetine binaen tekrar cevap vermekte fayda var.
İsterseniz öncelikle kurban kimlere vacip onu bi tekrar hatırlayalım.
Kurban, akıl sağlığı yerinde, buluğa ermiş (ergen olmuş), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan her müslümanın yerine getirmesi gerekli malî bir ibadettir.
Peki dinen zengin sayılacak mal varlığının ölçüsü nedir?
Klasik fıkıh kitaplarımızda bu ölçü, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka yaklaşık 85 gr. altın veya değerinde paraya sahip olma şeklinde verilir.
Dolayısıyla 85 gr. altın veya mukabili paranız varsa kurban kesmeniz gerekir. Sorudan anlaşıldığına göre kenarda bu şekilde birikmiş bir paranız yok. O yüzden kurban kesmeniz üzerine vacip değildir.
Meselenin fıkhî boyutu bu şekildedir.
Gelelim meselenin diğer boyutuna. Burada şöyle bir soru soralım müsaadenizle. Soruda bahsedildiği şekilde geçimini sağlayan bir kardeşimiz her ne kadar fıkhî yönden kendisine vacip olmasa bile isterse kurban parasını biriktirebilir mi?
Bir hisse bedeli ülkeden ülkeye değişse bile yaklaşık 100 ile 150 dolar/euro civarı. Devlet yardımlarıyla hayata tutunmaya çalışan bir kardeşimiz istediği takdirde tasarruf yaparak bu rakamı kenara koyabilir mi?
Bu soruyu lütfen kendimize soralım. Eğer kişi, “Ben şu yaşıma kadar kurban ibadetimi her daim yerine getirdim. Bu rakamı da yıl boyunca biriktirebilirim. Beni yormaz. Dolayısıyla kurban ibadetinden kendimi mahrum etmek istemiyorum.” diyorsa elbette kurban kesebilir. Daha doğrusu kesmelidir.
Neden?
İsterseniz öncelikle Kur’an-ı Kerim’e bakalım. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle pek çok ayette kurban ibadetinden bahsediyor. Özellikle Saffat, Hac, En’am, Maide, Bakara, Fetih ve Kevser surelerinde, doğrudan doğruya dini terim anlamındaki kurbanı, yani kurban ibadetini konu eden ayetler yer alıyor.
Mesela En’am suresinin 162. ayetinde “De ki, şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” buyrularak kurban ibadetinin, ibadetlerin en güzeli namazla, insanın en önemli sermayesi hayatla ve insanın dünyadan terhisi manasında ölümle birlikte ifade edilmesi çok anlamlıdır.
Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde, “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” (İbn Mâce, Edâhî, 2). “Her hane halkının senede bir kere kurban kesmesi gerekir.” (Tirmizi, Edahî, 18) buyurarak kurban ehemmiyeti üzerinde duruyor.
Peki Allah Resulü nisap miktarı mala sahip miydi?
Evet bu çok önemli bir soru. Efendimiz’in (s.a.s.) hayatına baktığımızda ganimet, ve kullanımına vakfedilen arazilerden dolayı eline belli zamanlarda nisap miktarı maldan fazlası geçmiş olsa bile bunları bekletmeyip hemen ihtiyaç sahiplerine dağıttığı için hiçbir zaman fıkhın bize verdiği ölçüler ışığında zengin olmamıştır.
Ancak buna rağmen Efendimiz’in kurbanın meşru kılındığı hicretin ikinci yılından vefatına kadar hiç aksatmadan hayatı boyunca her sene kurban kestiğini biliyoruz. (Tirmizi, Edâhî,11)
Hatta kaynaklarımıza baktığımızda Allah Resulü’nün ümmetinden kurban kesemeyenler adına da kurban kestiğini görüyoruz. (Tirmizi, Edahi 10; Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 3/182; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 4/23) Dolayısıyla biz de yaşadığımız şu zorlu süreçte özellikle kaybettiğimiz arkadaşlarımız için de birer kurban kesebiliriz.
Efendimiz’in kurbana verdiği ehemmiyetle bununla da kalmıyor. O (s.a.s), damadı Hz. Ali’ye vefat ettikten sonra da kendisi için kurban kesmesini vasiyet ediyor. Bu vasiyet üzerine Hz. Ali (r.a.), her sene kurbanda birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç kesiyor. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda, “Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyet etti. Asla bunu terk etmem.” buyuruyor. (Ebu Davud, Edahî, 1)
Evet, yazı uzadı belki. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz. Fıkhî yönden kendisine kurban vacip olmayan kardeşlerimiz yukarıdaki veriler ışığında vicdanın sesini dinlemeli, “Ben fedakârlık yapıp kurban parasını biriktirebilirim” diyorsa kendisini nafile de olsa kurban ibadetinden mahrum bırakmamalı...
[Dr. Ali Demirel] 31.7.2020 [Samanyolu Haber]
Aslında daha önce böyle bir soruya cevap vermiştik. Ancak ehemmiyetine binaen tekrar cevap vermekte fayda var.
İsterseniz öncelikle kurban kimlere vacip onu bi tekrar hatırlayalım.
Kurban, akıl sağlığı yerinde, buluğa ermiş (ergen olmuş), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan her müslümanın yerine getirmesi gerekli malî bir ibadettir.
Peki dinen zengin sayılacak mal varlığının ölçüsü nedir?
Klasik fıkıh kitaplarımızda bu ölçü, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka yaklaşık 85 gr. altın veya değerinde paraya sahip olma şeklinde verilir.
Dolayısıyla 85 gr. altın veya mukabili paranız varsa kurban kesmeniz gerekir. Sorudan anlaşıldığına göre kenarda bu şekilde birikmiş bir paranız yok. O yüzden kurban kesmeniz üzerine vacip değildir.
Meselenin fıkhî boyutu bu şekildedir.
Gelelim meselenin diğer boyutuna. Burada şöyle bir soru soralım müsaadenizle. Soruda bahsedildiği şekilde geçimini sağlayan bir kardeşimiz her ne kadar fıkhî yönden kendisine vacip olmasa bile isterse kurban parasını biriktirebilir mi?
Bir hisse bedeli ülkeden ülkeye değişse bile yaklaşık 100 ile 150 dolar/euro civarı. Devlet yardımlarıyla hayata tutunmaya çalışan bir kardeşimiz istediği takdirde tasarruf yaparak bu rakamı kenara koyabilir mi?
Bu soruyu lütfen kendimize soralım. Eğer kişi, “Ben şu yaşıma kadar kurban ibadetimi her daim yerine getirdim. Bu rakamı da yıl boyunca biriktirebilirim. Beni yormaz. Dolayısıyla kurban ibadetinden kendimi mahrum etmek istemiyorum.” diyorsa elbette kurban kesebilir. Daha doğrusu kesmelidir.
Neden?
İsterseniz öncelikle Kur’an-ı Kerim’e bakalım. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle pek çok ayette kurban ibadetinden bahsediyor. Özellikle Saffat, Hac, En’am, Maide, Bakara, Fetih ve Kevser surelerinde, doğrudan doğruya dini terim anlamındaki kurbanı, yani kurban ibadetini konu eden ayetler yer alıyor.
Mesela En’am suresinin 162. ayetinde “De ki, şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” buyrularak kurban ibadetinin, ibadetlerin en güzeli namazla, insanın en önemli sermayesi hayatla ve insanın dünyadan terhisi manasında ölümle birlikte ifade edilmesi çok anlamlıdır.
Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde, “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” (İbn Mâce, Edâhî, 2). “Her hane halkının senede bir kere kurban kesmesi gerekir.” (Tirmizi, Edahî, 18) buyurarak kurban ehemmiyeti üzerinde duruyor.
Peki Allah Resulü nisap miktarı mala sahip miydi?
Evet bu çok önemli bir soru. Efendimiz’in (s.a.s.) hayatına baktığımızda ganimet, ve kullanımına vakfedilen arazilerden dolayı eline belli zamanlarda nisap miktarı maldan fazlası geçmiş olsa bile bunları bekletmeyip hemen ihtiyaç sahiplerine dağıttığı için hiçbir zaman fıkhın bize verdiği ölçüler ışığında zengin olmamıştır.
Ancak buna rağmen Efendimiz’in kurbanın meşru kılındığı hicretin ikinci yılından vefatına kadar hiç aksatmadan hayatı boyunca her sene kurban kestiğini biliyoruz. (Tirmizi, Edâhî,11)
Hatta kaynaklarımıza baktığımızda Allah Resulü’nün ümmetinden kurban kesemeyenler adına da kurban kestiğini görüyoruz. (Tirmizi, Edahi 10; Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 3/182; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 4/23) Dolayısıyla biz de yaşadığımız şu zorlu süreçte özellikle kaybettiğimiz arkadaşlarımız için de birer kurban kesebiliriz.
Efendimiz’in kurbana verdiği ehemmiyetle bununla da kalmıyor. O (s.a.s), damadı Hz. Ali’ye vefat ettikten sonra da kendisi için kurban kesmesini vasiyet ediyor. Bu vasiyet üzerine Hz. Ali (r.a.), her sene kurbanda birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç kesiyor. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda, “Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyet etti. Asla bunu terk etmem.” buyuruyor. (Ebu Davud, Edahî, 1)
Evet, yazı uzadı belki. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz. Fıkhî yönden kendisine kurban vacip olmayan kardeşlerimiz yukarıdaki veriler ışığında vicdanın sesini dinlemeli, “Ben fedakârlık yapıp kurban parasını biriktirebilirim” diyorsa kendisini nafile de olsa kurban ibadetinden mahrum bırakmamalı...
[Dr. Ali Demirel] 31.7.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)