Zekeriya Beyaz'ı özledik [Seyfi Mert]

“Bir ülkede yalakalığın sağladığı çıkar, dürüstlüğün sağladığı çıkardan daha verimli olursa o ülke batar.” (Montesquieu)

Birçok yerinde ulusalcıların klasik vartalarında debelenip dursa da, o kesimin belki de en delikanlı ismi Ahmet Şık, dün mahkemede söyledikleriyle tarihe geçmiştir. Dikkat edin, “savunma” demiyorum kesinlikle. Ruşen çakır gibi tırıvırı gazeteci kılıklı ideoloji tüccarlarından farkını gösterdi Ahmet Şık. (Bu arada Ruşen için güzel bir yazı düşünmekteyim. Yeliz!!! Annem seni unuttum sanma, senin yerin ayrı tabi) 

Ve şöyle dedi konuşmasının bir yerinde: “Cübbelerinizin insanların canından ve özgürlüğünden yapıldığını bilin…”

Oysa bir süreden beri hukukçuların giydiği cübbenin kumaşı sarayda üretiliyor. Herkes biliyor bunu. 

Bu ülkede hukuk hiçbir zaman kusursuz ve dört dörtlük olmadı. 

Her şey gibi…

Eğitim de olmadı, sağlık da, inanç da…

Ama kör topal da olsa en azından vicdanlı insanların akşam başını yastığa koyduğunda rahatça uyuyabileceği bir ortam oluşturabilmişti 90 yıllık yakın tarih. 

Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük nedir biliyor musunuz?

Neredeyse her şeyi politize etmesi.

Ardından kendi cenahında olmayan herkesi kriminalize etmeye çalışması. 

Bu kötülüğün bedelini belki gelecek 50 yıl ödeyecek bu millet. 

Gerçi ‘kimin umurunda?’ dediğinizi de duyar gibiyim ama maalesef gerçeğin acı yönünü değiştirmiyor bu!

Erdoğan iğneden ipliğe her şeye politika enjekte etti bu topraklarda. 

Hukuk diye bir şey kalmadı. Kendisinin emrettiği, adamlarının hukukçu kılığıyla kulp bulduğu (ki bu kulpların ne kadar aptalca, düşük zekâ seviyesinde olduğu, yaşanan her duruşmada ortayla çıktığı için mahkemeleri gizlemeye çabalıyorlar sürekli) trollerin infaz işini üstlendiği bir sistem var artık Türkiye’de. Adı değil hukuk, guguk bile değil…

Eğitim iliğine kadar politize olmuş durumda. 

KHK ile haksız şekilde atılan öğretmenlerin, OHAL şikâyet komisyonuna verdikleri dilekçeleri okumak yeterli. 

Hepsinde aynı tema; Biz aslında AKP’liyiz. Dayımın kuzeni partide, yengemin abisi Ensar’da filan… 

Parti ülkesi olmayı bir tık aşmış durumdayız. 

Tayyip ülkesine döndü artık Türkiye. 

AKP’yi yıkayıp yağlamak yetmiyor. 

Bizzat Saray ve Erdoğan ailesini yağlayamayana ekmek yok!

Reisçiler var artık bu ülkede. Bir de diğerleri…

Muhtarlara yaptığını zaten biliyorsunuz… 

En büyük zararı ise şüphesiz İslam’a veriyor bu siyasal dinciler. 

Camilere siyaseti çoktan soktular. 

Cami içinde parti konuşması yapan siyasetçi dönemini de aştık, artık imam ve müezzinler bizzat parti temsilcisi gibi konuşuyor. 

Camiler Tayyip Bey’in şubesi gibi. 

Diyanet her dönem tartışıldı ama hiçbir zaman bugünkü kadar sefil bir hale düşmemişti. 

Bunun bedelini çok büyük ödeyecek bu ülke. 

Göreceksiniz yakın gelecekte camiye gidecek kimse kalmayacak. İmamlar toplum içine çıkamayacaklar!

Bunu görebilmek için müneccim olmaya da gerek yok!

Tarihe bakın…

Mesela Emevi camilerine…

Maksure bu dönemlerde girmiştir ibadethanelere. 

Yani VIP bölümü…

Allah’ın huzurunda bile ayrıcalık yapmak, iktidarın sevmediği kesim ve kişileri lanetlemek cami imamına kaldıysa o toplum çürümeye başladı demektir. İktidarı yüceltip, muhalifleri lanetlemek din adamına kaldıysa toplum çöktü çökecek demektir. Ve emin olun bu çöküş ilk başta minarelerde başlar. Darbe bahanesiyle sela okunduğu gün yıkılmaya başladı bu ülkenin camileri. 

Bakın şu ülkenin haline..

Yüzbinlerce taciz, tecavüz davası var. 

Kur’an kursları, okullar artık maalesef tecavüz haberleriyle çalkalanıyor. 

Havuzcular istedikleri kadar örtbas etmeye çalışsalar da bu gerçek değişmiyor. 

Halı bir yere kadar gizleyebilir pisliği ama bir gün bir anda çekilir ve altta birikenlerin tamamı tüm kerihliğiyle fışkırır. 

Öyle olacağı da kesin. 

Gammazlama, jurnallemenin bini bir para. 

139 iş arkadaşını ihbar ettirerek işten atılan adamın da işten atıldığı haberini okuyoruz. 

Komşusunun sıkıntıda olduğu anda yardım eli uzatacağı yerde, malına mülküne konmak için fırsat kovalayan bir nesil türetti Tayyip ve AKP…

Kendi gazetecileri bile birbirini fiştekliyor, ayağını kaydırmaya çabalıyor. 

Bir rant kavgasıdır almış başını gidiyor ki sormayın. 

Hilal Yıldıray’a çakıyor, Ahmet diğer Ahmet’e. 

Biri taş getiriyor, diğeri kekeliyor filan. 

Hilal, Nihal’in kuyusunu kazıyor. Nihal, Elif’e küfrediyor dost ortamında. Elif, Halime’ye düşman, gayrı meşru ilişkisini onun fısıltıyla yaydığına inanıyor. Halime aday yapılmadığı için kendi müdürüne cam çerçeve dümdüz gidiyor kankileriyle gıybet seanslarında. 

İmkânları olsa birbirlerini yarım tatlı kaşığı şalgamda boğacaklar. 

Kırk yıllık dava arkadaşları Başbakan bile olsa harcanıyor, Cumhurbaşkanı bile olsa bir anda hain ilan ediliyor. 

Rezillikler almış başını gidiyor. 

TV ekranlarında din adamı kılıklı tüccarlar en yüksek maaşları alıyor. 

Bir din adamının sadece Ramazan geliri milyonlarca doları buluyor. 

Eskiden de vardı böyle tipler aslında. Misal Zekeriya Beyaz hoca. En fazla Ramazan aylarında görünürdü ama garibimin tek yaptığı saçlarını boyatmaktı mübarek aylarda. Bugünkü azgınlar gibi trilyonları gömecek kadar iştahı yoktu. 

Açık söyleyeyim, Zekeriya Beyaz’ı bile sempatik gösteren bir iğrenç dinci âlim üretti Tayyip ve vasatı. 

Reisleri milyon dolarlık makam arabasına binen diyanet camiası işi gücü bırakmış vatandaş jurnallemekle meşgul. 

Ülkede işliyor bu sistem ama elin oğlu affetmiyor. Bu sebeple ağlak ağlak imza topluyorlar yurtdışındaki camilerde görevli muhbir imamlar. 

Bir tane onurlu âlim çıkıp da “durun, ne yapıyorsunuz, en büyük zararı İslam’a veriyorsunuz” demiyor, diyemiyor. 

O da bir şeyler götürmekle meşgul. 

“Rüşvet hırsızlık değildir” diye fetva vereni mi ararsınız, “Hayır oyu verenlere de yaşam hakkı vermek lazım” diyen karaktersizleri mi ararsınız. Alayı aynı çağda aynı memlekette yaşıyor ne yazık ki!

Yeryüzünde en fazla bebek bulunan hapishane Türkiye’de. 

Onbinlerce ev hanımı hapishanede sebepsiz yere tırt bahanelerle tutuklanmış zulmediliyor. 

Onbinlerce hırsız, katil, çakal çukal, bu insanlar içeri atılsın diye serbest bırakılmış. 

Hırsızlık devlet politikası olmuş artık. 

Rüşvet, adam kayırma, fişleme rutini haline gelmiş devletin. 

İyilik yapmak suç sayılmış. Hayatlarında kırmızı ışıkta bile geçmemiş insanlar terörist muamelesi görüyor. 

Mafya liderleri baş tacı ediliyor, protokollerde ağırlanıyor. 

Oluk oluk kan akıtacaklarını söyleyip, devlet töreni ile karşılanıyorlar. 

Bir tek özgürlük cümlesinden dolayı 20-30 yıl hapis cezası alan insanlardan geçilmiyor ülke.

Yahu tişört giydi diye terörist muamelesi yapılıyor artık insanlara. 

Telefonundan maklube fotoğrafı çıktı diye 6 yıl ceza aldı önceki gün Gaziantep’te bir vatandaş. 

İmamlar esrar ile yakalanıyor, “satıcı değil içiciyim. Ottur günahı yoktur” diyor. 

Bir diğer şerefsiz basılıyor kadınlarla, “hatim indiriyorduk” diyor utanmadan…

Rus kadınlarla aşna fişne halinde basılan sakallı din bezirganı, yanmayan kefen satarken, bir yandan da cemaate beddua edeceğini söyleyerek saraya sırnaşıyor. 

Camiler günah merkezi olmuş, muslukları çalınmasın diye demir parmaklıklarla korunuyor. Ayakkabılar çalınmasını diye konulan güvenlik kamerasını çalıyor sözde müminler. 

Trilyonluk arabaya binen reise sahip diyanet camiası ise Emevi kurumu adeta. Tayyip beyi yalamaktan başka amaçları yok, kalmamış. 

Emir üzerine rapor hazırlıyorlar. 

Fethullah Gülen’in eserlerini, vaazlarını inceliyorlar, yıllar boyunca. 

Oturup rapor hazırlıyorlar, ilkokul düzeyinde. 

İnanın raporu paçavraya çevirmek işten bile değil ama vaktinize yazık. 

Şöyle diyeyim. Kes yapıştır, yarısını al, kalan kısmını sakla mantığıyla bu tür amacı belli taraflı raporların tarihte zerre kadar hükmü olmamış. 

Aynı mantıkla ben şimdi diyanetin yayınlarını ele alsam size yeminle söylüyorum satanistlik de çıkarırım işin içinden, alkol sevmenin efdal olduğunu da, namazın farz, orucun günah olduğunu da, zinanın iyi bir şey olduğunu da… İslam’da günahın olmadığını da yine diyanetin kitaplarını okuyarak çıkarmayan adam değildir. 

Bunu yaptırtmasınlar bana, zaten derdimiz bu değil, neyin ne olduğunu bizzat vaktiyle Hocaefendi’ye imzalı kitap yollarken eğilip bükülen reisleri çok iyi biliyor. 

Reis böyle istiyor ne yapalım, deseler bile anlayacağız aslında. Ama öyle yapmayıp, dinin bu olduğunu yutturmaya çalışmalarıdır esas problem. 

Yani sevgili kardeşim, eğitim siyasallaşırsa tehlike.

Hukuk siyasallaşırsa büyük tehlike. 

Din siyasallaşırsa esas tehlike. 

Hem eğitim, hem hukuk, hem de din siyasallaşırsa bunun adı felaket olur sevgili kardeşim. 

[Seyfi Mert] 27.7.2017 [Samanyolu Haber] 
smert@samanyoluhaber.com

Katar’dan bu sefer eli boş döndü [Tarık Ziya]

Nerede bir mikrofon, teyp veya kamera bulsa kardeşlik bahsinden dem vuruyor. “Bu hallere düşecek miydik!” nevinden sitemkâr cümleler kuruyor. Buna mukabil Katar Emiri Şeyh Temim bile maruz kaldıkları ablukaya dair bir kere konuştu.

Erdoğan, ablukanın ‘kardeşlik’ türküleri ile kalkmayacağını idrak edince son bir ümitle Suudi Arabistan’a gitti. Yeni Kral Selman’dan ablukayı kaldırmasını rica etti. Talepleri geçiştirildi. Arabulucu Kuveyt’e, oradan da yedek kasası Katar’a uğradı. Şeyh Temim’e ‘ümitsiz vak’a’yı rapor edip Türkiye’ye avdet etti. 

ERDOĞAN’DAN AYNI NAKARAT

Erdoğan Körfez’den eli boş döndü. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Enver Muhammed Gargaş’ın Erdoğan’ın ardından yaptığı açıklama aynen şöyle: “Türkiye Cumhurbaşkanı'nın ziyareti, yeni bir şey sunmadı. Bu krizde tarafsız kalmak Ankara için en iyi seçenek olacaktır. Zira hiçbir ziyaret, Katar'ın kendi tutumunda yapacağı etkiyi oluşturamaz.” 

Bu da demek oluyor ki Erdoğan’ın telaşlı hali muhataplarına geri adım attırmak bir tarafa tecritin haklılığını teyit ettirdi. Zira Erdoğan ve ailesi hakkında Malta, Panama ve Wikileaks belgelerinde ortaya saçılan esrarengiz servetin kaynağı kadar nerelerde kullanıldığını Körfez’deki otoriter liderler de merak ediyor. 

Katar Emiri’nin iki ayda bir Türkiye’ye gidip gelmesi, Temim’in Erdoğan tarafından uçağın merdivenlerinde karşılanması, Karadeniz yaylalarından seç beğen al yapması, Erdoğan’ın da aynı periyotla başşehir Doha’ya uçması devlet rutiniyle izah edilemeyecek kadar fazla samimiyet ihtiva ediyor. 

KATAR KATAR PARALARIN SIRRI NE?

Ne vakit Türkiye’de bir banka, şirket, hastane ya da havalimanı satın alınsa Katar’dan ismi meçhul bir fonun devreye girmesi de ilave edildiğinde ziyaretlerin tedai ettirdiği istifhamlar çoğalıyor. Finansbank, Digitürk, BMC, Boyner, Çaykur ila-âhir… 

Batıda o kadar fon dururken Katar’dan geliyor paralar… 

Erdoğan’ın Türkiye’de ekonomi üzerindeki hâkimiyetini artırmak için Katar’dan aldığı desteğin sıradan ‘yatırım’ zaviyesine sığmayacak kadar sırıttığını cümle âlem biliyor. 

17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan milyon dolarlık rüşvet vesikaları ile Katar’dan gelen paralar arasındaki illiyet hukuk, medya ve halk bu kış uykusundan uyandığında anlaşılacak. O güne dek Erdoğan’ın illüzyonu ile ayakta uyumaya devam…

UÇAĞA YÜKLEME YAPILAMADI

Erdoğan en önemli oksijen kaynağını kaybetmemek için Körfez’e gitmişti. Bu sefer diplomasinin el verdiği ölçüler içinde kendisine mesafe konuldu. Nazikçe ‘aradan çekil’ denildi. Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin’in uçağının kargo bölümü bu sefer boştu. Erdoğan adına THY’nin 75 milyon dolara satın aldığı o uçağa Doha’dan yükleme yapılmadı, yapılamadı. Abluka devam ediyor. 

Para lazımken bulamamaktan beteri yoktur. 

İçeride yeni gündemler lazım olacak şimdi Erdoğan’a. Yine Hizmet Hareketi’ne iftiralar atarak, Kudüs’ün sözde müdafiîliğine kalkarak reisçi yanını öne çıkaracak. 

Yine bankalara yüklenecek… Faiz lobisine oluk oluk para ödeyen başkasıymış gibi ‘yüksek faize karşıyım’ diyecek. 

TMSF’YE O ŞİRKETLERİ SATTIRACAK

TMSF’ye emaneten devredilen Boydak, Koza, Kaynak, Alfemo ve Naksan gibi holdinglerin ne yapıp edip satılmasını ve başkanlık için lazım gelen desteği verecek ak babaların bu şirketlerin kasasındaki paralarla doyurulmasını isteyecek. 

Mevzuatmış, mülkiyet hakkı imiş! Erdoğan’ın çok umurunda sanki bunlar!

Unutmayın ‘süratle hepsini satın’ talimatını yerine getirmekte mütereddit davranan Nurettin Canikli başbakan yardımcılığından, Şakir Ercan Gül de TMSF Başkanlığı’ndan oldu. Yerlerine gelen isimlerin ne yapacağı sır değil. 

Mesnevi’de geçen ‘Aslan, Kurt ve Tilki’ hikâyesinin sonunda Tilki’nin avladıkları bütün hayvanları aslanın öğünleri olarak ayırdığı gibi yeni gelen isimler de Erdoğan’ın bir dediğini iki etmeyecektir. “Niçin böyle yapıyorsunuz? Bu suç değil mi?” denildiğinde, “Kurdun başına gelenlerden sonra başka çaremiz kalmadı.” diyeceklerdir.

ALMANYA’YA KARŞI NE KADAR NAZİK!

Son bir not: Erdoğan’ın Almanya’nın müeyyide adımlarına mukabil alttan almasının sebebi de Katar kapısının kapanmasıdır… 

“Para lazım para…” nakaratını tekrar edip duruyor.

Artık AB’de İngilizler hariç kimsenin sabrı kalmadı.

680 Alman şirketini ‘terörle iltisaklı veya irtibatlı’ diye fişleyip listeyi Interpol’e vermeden düşünecekti onu.

[Tarık Ziya] 27.7.2017 [Samanyolu Haber]
Tziya@samanyoluhaber.com

Zülfikâr Risalesi... [Safvet Senih]

Sabahattin Bey anlatıyor: “1967 yılı idi… Beni devamlı askerden arıyor, bulamıyorlardı. Babamı sıkıştırıyorlardı. Baktık ki, olacak gibi değil, Zübeyir Ağabey, ‘Git askerliğini yap gel’ dedi. Ben bakâya kalmıştım. Biliyorsunuz, böyleleri mahkeme olup cezalı düşüyorlardı.

“Tayinim Isparta’ya çıkmıştı. Isparta’ya vardım. Teslim olmadan önce dersaneye uğrayayım, dedim. Vardım ki, Tâhirî Ağabey orada. ‘Ooo, tam kardeşim, hoş geldin’ dedi. Ben de, askerlik için geldiğimi söyledim. O, askerliği hiç kâle almadan, ‘Zülfikâr’ın tashihimi yapacak birini arıyordum, iyi ki, geldin’ dedi. Biz o zaman ağabeylere tam teslimdik. ‘Efendim, askerlik için geciktim de, yarın teslim olmam lâzım da…’ demeye hiç ihtiyaç duymadım. ‘Peki ağabey’ dedim. Hizmet her şeyden önce geliyordu. Anlayacağımız, askerden önce Tahiri Ağabeye teslim olmuştum.

“Gittik dersaneye, kimse yok; yalnız Tahirî Ağabey var. Tahirî Ağabeyin takip ettiği mânevî askerliğe girdim. Namazlar tam vaktinde kılınıyor. Yatsı namazı kılındıktan sonra yatıyor. Üç saat sonra kalkıp, gece sabaha kadar ibadet ediyordu. Sabah namazında bizi kaldırıyor. Yâsin Tebareke ile ağır ağır kıldırıyordu. Öğleden önce yarım saat kaylûlesi vardı. Kaylûle için beni de yatırıyordu. Tabiî ben gündüz uykusuna alışık değilim. Mecburen yatıyorum. Yarım saat sonra kalkıyor ve ‘Kalk kardeşim’ deyip beni de kaldırıyor, öğle namazını kılıyoruz. Sonra kendi el yazması Zülfikâr’ın tashihine devam ediyoruz. Bu şekilde on gün kadar kalıp Zülfikâr’ın tashihini bitirdik.

“Neyse, Merkez Şubeye vardım. Orada kaydedip, sonra bölüklere taksim ediyorlardı. Selam verdim. Evrakları uzattım. ‘Ooo, sen gecikmişsin diyeceklerini bekliyordum. Kayıtçı, evraklara baktı. ‘Hemşehrim, hoş geldin’ dedi. Soyadımı görünce kafasını kaldırdı. ‘Sen’ dedi, ‘Bahattin Asteğmenimin nesi oluyorsun?’ Meğer o da Erzurumluymuş. Bahattin Asteğmen de oranın komutanıymış. Tam hatırlayamadığımı söyledim. Harikulade kolaylıklar buradan başladı… Daha bana, ‘Sen geç geldin, mahkeme olacaksın’ hiçbir şey sormadılar. Aslında daha sonra Şubede vazife yaptım. Bu tip geç gelenleri hemen uygulamaya koymak zorunluluğu vardı.

“Derken bizi elbise için Levazıma götürdüler. Levazım Çavuşu evraka baktı. O da İstanbul’dan geldiğimi görünce, ‘Ooo hemşehrim, hoş geldin’ dedi. Bu da İstanbul’dan geldiğime bakıp yakınlık gösterdi. Öteki Erzurumlu olduğumu görüp yakınlık göstermişti. Biz her gittiğimiz yerde büyük bir ilgi ve hoşgörüyle karşılanıyoruz. ‘Git’ dedi, ‘Hemşehrim, istediğin elbiseyi seç.’ Halbuki kimseye seçtirmeden rastgele verirler; bazen dar, bazen bol gelir. Ardından ilave etti: ‘Hemşehrim, bir işin olursa, haberimiz olsun.’ Çavuş… Ama çavuş demek orada ‘komutan’ demek.

“Neyse, oradan ayrıldık, beni yemekhaneye götürdüler. Çavuşlar eğitimde olduğundan, gelince benim yatma yerini tesbit edeceklerdi. O sırada yatacağım yeri tesbit için çavuş geldi. Götürdüler. Upuzun ranzalar konulmuş bir yatma koğuşu yanda da üç tane ayrı ranza var. Belli ki onlar farklı. Herkes de elbisesini çıkarmış yatmaya hazırlanıyordu. Kimin ne olduğunu bilmiyorum. Beni o üç ranzanın ortasına yerleştirdiler. Neyse, yatsı namazını kılıp yatağa girdim. Dedim ki: ‘Kardeşim, ben namaz kılan bir kimseyim. Saatim yok, sabahleyin nasıl kalkarım, yardımcı olabilir misiniz?’ Hemen baktım, orada koğuş nöbetçisini çağırdı. ‘Bak, senden sonraki nöbetçiye söyle, saat sabah beşte bu arkadaşı namaza kaldırdın’ dedi. Sağımda ve solumdakilerle biraz iman hakikatlerinden konuştuk, uyuduk. Gece baktım birisi bana ‘Komutanım kalk’ diye sesleniyor. Allah, Allah, askere geldiğim ilk gün komutan olmuşum. Hayırdır inşaallah, dedim. Neyse namazımı kıldım, tekrar yattım. Biraz sonra ‘Koğuş kalk!’ diye bir ses. Rap diye herkes kalktı. Elbiseleri giyince baktım yanımdakilerin ikisi de çavuş… Beni aralarına almışlar. Biri İstanbul’lu öbürü Erzurumlu çavuş. Meğer İstanbullu, ikindiyi kanepe üzerinde kıldığımı görmüş, içinden, ‘Bu arkadaşı yanıma alayım, bundan istifade edeyim’ diye geçirmiş. Öbürü de hemşehrilik dolayısıyla… Derken biz çavuşlar arasında itibarlı bir asker olduk.

“Yeminden sonra başka bölükte olmama rağmen Merkez Şube komutanı beni yazıcı olarak istedi. Benim Yüzbaşı, bana ‘Olmaz, çıkacaksın eğitime’ dedi. Ben ‘Komutanım, Merkez Şubede görevliyim’ diyecek oldum. ‘Ne demek görevliyim, marş marş eğitime’ dedi. Merkez Şubedeki Komutan da beni çok seviyordu. Ona, ‘Komutanım, durum böyle, beni bırakmıyor. Aranızda halletseniz’ dedim. Neyse Şubedeki Binbaşı telefon etmiş. ‘Ona ihtiyacımız var, onu bize vereceksin’ demiş. Bunun üzerine Yüzbaşı geldi bana, ‘Haydi marş marş, bundan sonra oraya gideceksin’ dedi.

“Dört ay bitti. Komutan çağırdı. ‘Bak, nereye gitmek istiyorsan seni oraya vereyim’ dedi. Dedim: ‘Dışarıda bir şubeye verin.’ ‘Bir bakayım’ dedi. Rahmetli annem de hep dua ederdi, ‘Sen şube askeri ol’ diye. Bu hizmetle bu dua birleşti. Bir gün Komutan beni çağırdı. Isparta Askerlik Şubesinin Komutanıyla tanıştırdı. Beni alıp götürdü. Fakat o arada beni Antalya’nın Finike Şubesine vermişlerdi. Isparta’da iki ay kaldım. Orada kaldığım müddetçe devamlı izne çıkıyor, rahatlıkla dersaneye gidiyordum.

“Sonra Finike’ye gittim. Hele orası büsbütün rahattı. Deniz kenarı, sâkin, kimsecikler yok… Askerliğin sonu sanki bir tatil beldesi gibi geçti.

“Askerden sonra Tahirî Ağabeye bu durumu anlattım. Dedi ki: ‘Kardeşim! Üstad Hazretlerinin Zülfikar Risalesi hakkında özel bir vaziyeti var, ‘Kim bu Kitabı bir sefer yazarsa, askerlikten muâf olur’ diye.

“Tahirî Ağabeyden bunu duyduktan sonra, sır çözüldü, askerdeki bütün bu kolaylıkların nereden ileri geldiğini anladım. Zülfikâr’ın sadece TASHİH’ini yapmıştım. Demek YAZSAYDIM kimbilir nasıl olacaktı… Gariptir ki, askerden sonra o tashih ettiğimiz Zülfikâr nüshasını basmak da yine Tahirî Ağabeyle bana nasip oldu.”

Ne gariptir ki, bu meseleyi öğrenen bir genç, gerçekten Zülfikar Risalesini baştan sona yazıyor ve muâf oluyor… 

[Safvet Senih] 27.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Neve Şalom ve Türkiye’deki kadim Yahudi karşıtlığının tarihsel seyri [Deniz Ayhan]

İsrail devleti tarafından Mescid-i Aksa’nın kapılarına metal arama detektörleri yerleştirmesinden sonra yaşanan olaylar nedeniyle geçtiğimiz hafta Beyoğlu’nda bulunan Neve Şalom Sinagogu’nun önüne gelen Alperen Ocaklarına bağlı bir grup, burada İsrail devletini protesto etti. Hatırlanacağa üzere Alperen Ocakları İl Başkanı Kürşat Mican burada bir açıklama yaparak, “Biz burada eylem gerçekleştiriyoruz. Siyonistler aklını başına alsınlar. Bizim kardeşlerimizin ibadet özgürlüğünü engellemesinler. Nasıl orada (Mescid-i Aksa) bizim ibadet özgürlüğümüzü engelliyorsanız, bizde sizin burada ibadet özgürlüğünüzü engelleriz. Nasıl bugün burada durduysak, yarın da geliriz. Buradan içeriye giremezsiniz” şeklinde gerek din/vicdan hürriyetine halel getirecek gerekse de bir takım ırkçı söylemler ihtiva eden ifadeler kullandı. Bican ve arkadaşları bu naraları atarak Türkiye’de ateşi hiç sönmeyen kadim bir tartışmanın üzerine tekrar benzin döktüler.

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİ ANTİSEMİTİZMİ

Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllardan bugüne Türkiye’de Yahudi karşıtlığının tarihsel tekamülüne baktığımızda karşımıza bugün hiç sözü edilmeyen bir takım gerçeklerin çıktığını belirtmek durumundayız. Kabaca tasnif etmek gerekirse, Türkiye’de Yahudi karşıtlığını 1923-45, ve sonrası dönemi ise 1945’ten bugüne şeklinde iki temel döneme ayırmamız mümkün. 1923-45 dönemi Türkiye’deki Yahudi düşmanlığına baktığımızda yer yer yabancı düşmanlığından (Xenophia) kaynaklı bazı motivasyonların olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar cumhuriyetin kurulma gayelerinden birinin gayrimüslim cemaatleri Türk-Müslüman tebaa ile (asimilasyon şartı ile) eşit ve denk tutmak olsa da, bunun pratikte gerçekleşmediği tarihi vakıaların seyrine bakıldığında çok net bir şekilde görülmekte.

1923-45 dönemine baktığımızda klasik antisemitizmin ‘cimri, kirli, karga burun, paraya tapma’ ve benzeri tüm temalarını o dönemin sanat, edebiyat, siyaset ve kültüründe yoğun bir şekilde temsil edildiğine rastlamaktayız. Anlaşılacağı üzere bu dönemde siyasal İslamcı bir antisemitik söylemin olmadığı ve olamayacağı son derece aşikâr. Bilindiği üzere, bu dönem yeni kurulan cumhuriyet ile beraber saf Kemalizm’in altın yıllarını yaşadığı, dine ve muhafazakarlığa dair hemen her şeyin toplumsal alanın dışında tutulduğu yıllardı. Bu dönem bir takım antisemitist uygulamaları ile Nazi Almanya’sına öykünülen tarihi bir nokta olması sebebiyle de son derece ilginç bir takım özelliklere sahip. Örneğin, dönemin en sıkı antisemitistlerinden Cevat Rıfat Atilhan defaatle Nazi Almanya’sını gezmiş, rejimin Yahudi’ler üzerinde ki uygulamalarını ve resmi ideolojisi olan Der Stürmer prensiplerini tahlil ederek, tüm bu sosyal hastalıkları kendi kurduğu Milli İnkılap dergisinde Türkiye’lileştirmek için azami çaba sergilemiştir. Aynı dönemde, Türk milliyetçiliğinin radikal isimlerinden Nihal Atsız’da antisemitik bir tarz kullanmasa da, özellikle ‘Neden Türkleşmiyorsunuz’ yaklaşımı ile Türkiye’de Yahudi düşmanlığının yaygınlaşmasında hatırı sayılır çaba ortaya koymuştur.

AZINLIKLARA YÖNELİK GENEL YAKLAŞIM

Şüphesiz, tüm bu ırkçı ve antisemitist yaklaşımlar o dönemin ana akım medyası ve hükümetleri tarafından kınandı fakat bu sosyal hastalığın önüne geçmekte muvaffak olamadılar ve olanlar oldu. Örneğin, 1934’te Edirne’de başlayıp diğer Trakya şehirlerine yayılan olaylar bunun en bariz örneğidir. Bilindiği üzere, Edirne 1930’larda hatırı sayılır bir Ermeni nüfusun yaşadığı bir şehirdi. Yahudilerin özellikle ticari başarıları ve güçlü komünal bağları şehir halkında bir takım rahatsızlıklar oluşturmuştu. Bununla beraber, Edirne’de öğretmenlik yapan Nihal Atsız ve kurduğu Orhun dergisi şehir halkının şehirde yaşayan Yahudilere karşı düşmanca tavırlar geliştirmesinde son derece etkili oldu. Aniden başlayan ve tarzı itibari ile 6-7 Eylül olaylarına örnek teşkil edecek bir baskınla Yahudiler Edirne’den çıkarıldı, mallarına el konuldu ve mecburi sürgüne gitmek zorunda kaldılar. Bununla beraber, o dönemin Edirne başmüfettişi İbrahim Tali’nin sonradan yayınlanan raporu da Edirne’nin iktisadının Yahudilerin eline geçtiği, Edirne’de Yahudi dominasyonu olduğunu ifade ederken, belki yer yer devletin Yahudilere karşı başlatılan bu antisemitik hareketlere göz yummasına sebep oldu. Edirne’de başlayan bu hadiseler daha sonra peşi sıra Çanakkale, Gelibolu, Lüleburgaz ve Kırıkkale’ye de sıçrayarak bir anda Trakya bölgesinde yaşayan tüm Yahudilerin hayatlarını tehdit etti

FİLİSTİN MESELESİ VE YAHUDİ KARŞITLIĞI

1945 sonrası Türkiye’de Yahudi karşıtlığının besleyen temel faktörlere baktığımızda en başat faktörün Filistin topraklarında Birleşmiş Milletler kararı ile uluslararası hukuka aykırı bir şekilde İsrail devletinin kurulmasını gösterebiliriz. Israil devletinin Filistin topraklarında kurulması ile Türkiye’de ki antisemitik söylem ve eylemlerin yavaş yavaş daha siyasal İslamcı bir yaklaşımla ortaya konmaya başladığını ifade etmek yanış olmayacaktır. Özellikle 1967 savaşı ve 1969’da Mescid-i Aksa’nın yakılması hadiseleri ile Türkiye’de antisemitizm daha Siyasal İslamcı bir boya ile yeniden tanımlanmış ve bu yeni yaklaşım Filistin meselesi ile kendine yeni bir yaşam kulvarı oluşturmuştur. Tarihi bir anekdotu tekrar ifade etme adına, aslında 1969 yılında Mescid-i Aksa’nın yakılması hadisesi Türkiye ve tüm Müslüman yoğun ülkelerde Yahudi biri tarafından yapıldı şeklinde verilmesine rağmen, Aksa’yı akli dengesi bozuk olan bir Hristiyan Arap’ın yaktığı güvenilir tarihi vesikalarda mevcut. Buna rağmen, bu menfur olaydan hemen sonra 1970 yılında Türkiye’de geniş çaplı bir Yahudi boykotu başlatılarak, Türk Yahudi’lerinin Siyonist İsrail için faaliyet yürüten bir grup olduğu tezi her yerde işlenmeye çalışıldı.

Bu spot hadise şükür tekrar bugüne değin yaşanmadı. Kaldı ki Türkiye Yahudi’leri diğer birçok etnik Yahudi’den farklı olarak Siyonist değil ve kendilerini başından beri asla böyle tanımlamamışlardır. 1070’ten bugüne Türk Yahudi’lerini külli anlamda hedefleyen böylesine bir boykot yaşanmasa da, pratikte Türk Yahudi’lerinin İsrail’in Siyonist politikalarını desteklediği algısı giderek büyüdü ve son örneğini Neve Şalom Sinagogu’na yapılan saldırıda gördüğümüz gibi bu algı derinleşerek devam etmekte.

YAHUDİ CEMAATİ DÜŞÜK PROFİLDE KALIYOR AMA…

Aslında, Türkiye Yahudi’leri Yahudi Tarihi ve Yahudilik ile alakalı çalışmalarda önemli bir otorite sayılan Rıfat Bali’ye göre son derece devletçi ve devlete karşı eleştiri dozajını sürekli aşağıda tutan bir azınlık. Örneğin, 1980 ortalarında Ermeni meselesi gerek Türkiye gerekse de Amerika’nın gündemini meşgul ederken, Yahudi Türk cemaati Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden yana tavır alarak, Ermeni meselesinde Türkiye’nin resmi söylemini desteklemiştir. Aynı sadık tavrı ve düşük tonu, Hahambaşılığın Neve Şalom Sinagogu’na yapılan saldırı sonrası yaptığı açıklamada da görmek mümkün. Eleştiri dozu son derece düşük ve adeta ‘efendim müşkül durumdayız, lütfen görünüz’ nevinden ifadelerin yapılan açıklamanın ruhuna işlediği okuyanların dikkatinden kaçmayacaktır.

Türk Yahudi toplumunun bu kadar sessiz kalmasında birçok etmenin yanı sıra, Türkiye’de sivil toplum, siyaset ve toplumun diğer mahfillerinden Yahudi toplumuna destek verecek ya da müttefiklik yapacak hiçbir kesimin olmayışından da kaynaklanmakta. Tüm bu sebepler alt alta yazıldığında, Filistin meselesine bağlı olarak, Türk Yahudi cemaatinin orta ve uzun vadede de maalesef antisemitik bir takım yaklaşımlardan ötürü rahatsız edilebilecekleri muhtemel görünmekte.

[Deniz Ayhan] 27.7.2017 [TR724]

Hak arama bir görevdir, ihmal edilmemeli! [Mahmut Akpınar]

Türkiye ağır ve taşınması zor bir süreçten geçiyor. Demokrasi bütünüyle bitti, her şey bir kişinin iki dudağı arasına sıkıştı kaldı. Ne kuvvetler ayrılığı bırakıldı, ne demokratik denetim araçları, ne hukuk, ne de adalet. Her gün insanlar yüzer, biner sorgusuz sualsiz, uydurma gerekçelerle hapislere dolduruluyor. İşlerinden oluyor; açlığa-yokluğa mahkûm ediliyor. Mallara, banka hesaplarına, dededen miras emlaka hatta maaşlardan kesilen emeklilik primlerine el koyuyorlar.

İmkanları elinden alınan, hapislere atılan insanlar avukat tutacak para, kaynak bulamıyor. Öte yandan bazı avukatlar bu insanlara vekalet etmek istemiyor; zira binlerce avukat da hapislere atıldı. Sadece yargıçlar değil, savunma bile baskı ve tehdit altında. Toplumu bir korku havası kapladı. Düne kadar en yılmaz Erdoğan-AKP savunucusu olanlar yapılanları gördükçe kendinden korkuyor. Artık susmak yetmiyor, lehte açıklamalar yapmak, poz vermek, slogan atmak, mitinglere katılmak zorundasınız. Zulüm düzeninin bir parçası değilseniz anında “terörist” ilan ediliyor kodese tıkılıyorsunuz. Bir suçlama atılıyor ve deliller sonra toplanmaya çalışılıyor. İddia edenler iddiasını ispat külfetine girmiyor. Hukukun bu en temel ilkesi tersinden işletiliyor. Hapse atılan, tutuklanan, hakkı elinden alınan insandan masum olduğunu ispat etmesi, kendini aklaması isteniyor.

Türkiye, hiçbir darbe döneminde görülmeyen ağır ve yaygın hukuk cinayetlerine muhatap. Bu zulme maruz kalanlar tabii olarak umutsuz ve yılgın. Hukuki mücadelenin sonucunun olmayacağına inanıyor. Bu nedenle de dava açmayı, avukat tutmayı, ulusal ve U.A mercilere müracaatı abesle iştigal, zaman ve enerji israfı sayıyor. Eylemsizlik bir strateji halini alabiliyor. Öte yandan pek çok insan zulümhaneye dönen adliye binalarından, karakollardan, kamu kurumlarından uzak durmaya “başına iş açmamaya” çalışıyor.

Geniş bir kesimde tükenmişlik hissi ve umutsuzluk var. Fakat hukuki başvurular ve mücadele zaten bugünler için yapılmıyor. Adalet mevcut yönetimden istenmiyor, zulmü sistematik hale getirmiş bu yargıdan beklenmiyor.

Herkes ve hepimiz biliyoruz ve tarih çok defa gösterdi ki bu tür dönemler geçici. Bu günler elbette bitecek ve adalet-hukuk geri dönecek. Bugünkü hukuki başvurular ve müracaatlar adaletin yeniden işleyeceği zamanlar için yapmamız gerekenleri ihmal etmemekten ibaret. Başvurular adalet geri döndüğünde elimizde belge oluşturmaya, zulmü ve mağduriyeti, çökmeyi, gaspı ispata yönelik. Hiç kimsenin zerre şüphesi olmasın ki zulüm düzeni bitecek, işkence, baskı, dikta uygulamaları son bulacak. Herkes hakkını alacak!

Ama eğer bugün bir şekilde hak/hukuk ihlallerini tespit etmez, hukuki süreçleri başlatmaz, hak arama yoluna girmezseniz; haklarınız, mülkleriniz, el konulmuş birikimleriniz, yitirdiğiniz işiniz, statünüz zaman aşımından veya dosyaya sahip olmamaktan dolayı geri dönülmez şekilde yitip gidebilir.

Şu günlerde adaletten, hukuktan, ülkenin sisteminden, devletten hatta milletten ümidinizi kesmiş olsanız dahi haklarınızla ilgili hukuki süreçleri takibi ihmal etmeyin!

Neden?

Zalime teslim olup onlara yardımcı olmamak için
Hakkınızı alabilme imkanlarınızı yitirmemek için
Tarihe ve gelecek nesillere yaşanan zulümlerle ilgili belgeler bırakmak için
Dünya kamuoyuna mağduriyetin boyutlarını belgeli, dosyalı gösterebilmek için
Sonraki zalimlerin topluma yeniden böyle bir zulmü, gaspı kolayca yaşatmamaları için!

İslam insanların canını ve malını, neslini, namusunu dokunulmaz ve her şeye rağmen korunacaklar arasında sayar. Hz. Peygamber Veda Hutbesi’nde bu dünyadan göçerken tekrar bunları ümmetine hatırlatmıştır. Hak müdafaasından vazgeçmek hukuka demokrasiye, evrensel değerlere ve kendimize/ailemize ihanet etmek yanında en başta inandığımız kutsallara saygısızlıktır. Bu hakları müdafaa ederken ölen insan şehit mertebesine yükselir. Kur’an’ı Kerim kötü akıbete uğrayacakları sayarken: “İman edip salih amel işleyenleri, Allah’ı çok ananları ve haksızlığa uğradıklarında kendilerini savunanları” müstesna tutmaktadır (26/227).

M.Akif merhumun dediği gibi “Dünyada tek hak sahibi hakkımı vermem diyendir”. Hiçbir zalim merhamete gelip insanlara hakkını bahşetmez, kendi eliyle vermez. Zalime ve zulme galip gelmek için Don Kişotluk yapmak, kendini açık hedef etmek gerekmez ancak meşru ve tabii hakların takipçisi olmak gerekir.

Mağdurların şu anda hukuk ve adalet beklentisi olmasa dahi mevcut hukuki süreçler işletilmeli ve müracaatlar yapılarak dosya numaraları alınmalı. Bu noktada tecrübeli hukuk adamlarının, avukatların açtığı web siteleri, portallar var ve yardımcı oluyor, bilgilendiriyorlar. Dilekçe örneklerini, başvuru yollarını, nelere dikkat edileceğini ücretsiz olarak paylaşıyorlar. Defalarca kapatılıp engellenmelerine rağmen hukuki yardımlardan yılmıyorlar.

Bu portallar, KHK ile ihraç edilenlerin, KHK ile kapatılan ve mallarına el konulan şirket ve kurumların ve KHK ile öğrencilikleri sonlandırılanların AİHM kararı doğrultusunda OHAL Komisyonuna başvurmaları gerektiğini söylüyorlar. Maalesef bu konuda zaman aşımı var ve son tarih 14 Eylül 2017 görünüyor. Bazı konularda hak arayabilmek için bir buçuk ay kadar bir zaman var.

Hakkınızı aramaktan vazgeçerek Zalimin/Zulmün güçlenmesine, yeni mazlumların doğmasına katkı vermeyin!

Geniş bilgi için aşağıdaki sitelerden yararlanılabilir.

Ayrıca neyapilabilir@gmail.com hesabına sorular sorulabiliyor.

[Mahmut Akpınar] 27.7.2017 [TR724]

15 Temmuz zekâ testinin cevap anahtarı (1) [Veysel Ayhan]

Pazartesi yayınladığımız 15 Temmuz Zekâ Testi aşırı ilgi gördü. Böyle oluca cevaplarını da yayınlayalım dedik.

İlk sorudan başlayalım:

1 – 4 METRE DERİNLİĞİNDEKİ SULARDAN GEÇEBİLEN, 1500 BEYGİRLİK V12 MOTORA SAHİP, HER BİR EGSOZU 50 CM GENİŞLİĞİNDE VE MAZGALLA KAPALI OLAN, 1 METRE KALINLIĞINDA BETON DUVARI RAHATÇA DELİP GEÇEN AMA BİR TİŞÖRTÜ GEÇEMEDİĞİ SÖYLENEN TALİHSİZ TANKIN ADI NEDİR?”

A) ALTAY    B) TAYYİP    C) LEOPAR    D) YELİZ

Erdoğan, “Sırtındaki tişörtünü tankın egzoz borusunun içine afedersiniz tıkamak suretiyle onu çalışamaz hale getiren imandır, iman” demişti. Ve tüm AKP seçmeni bu korkunç yalana derhal inanmıştı. Leopar tankını üreten firmanın açıklamasıyla Erdoğan’ın yalanı yatsıyı bulmadan çürümüş oldu. Çünkü bu tankın egzozuna “5 tankı durduran kahraman gazi” olarak günlerce manşet olan fakat meğer burnunu tank değil, arkadaşının kırdığı ortaya çıkan vatandaş Zafer Onaran’ı tıkasanız durması mümkün değil. Ama bir egzoza Zafer diğerine D seçeneğindeki Yeliz tıkanırsa durabilir!

Yani doğru cevap iftiraya maruz kalan Leopar.

Erdoğan’ın lafındaki bir başka tuhaflık el hareketi yaparak telaffuz ettiği “afedersiniz” sözcüğü. Cumhurbaşkanına neyi tedai ettirdiyse!

İkinci soru 15 Temmuz’un tüm foyası ortaya döken bir soru:

2 – TSK ENVANTERİNDEKİ 13.696 TANKTAN SADECE PLASTİK MERMİ YÜKLÜ 74’ÜNÜN KULLANILDIĞI VE BUNLARIN DA 28’İNİN YOLUNU KAYBETTİĞİ DARBE OYUNUNUN ADI NEDİR?

A) NİNTENDO Wİİ SAVAŞ OYUNU  B) PS4 LÜTUF OF GOD   C) HAKAN 1, METİN 2   D) REİS 1

TSK’da toplam sayısı 13.696 olan şu modellerde tank var: Leopard, ACV-AIFV, M48A5T2, 380-26P, M88A2, M60A3, M113, M60T, M60A1, M48A5T1, ACV-AAPC, ACV-ATV, T155, M52T, M108T, M42.

Fakat 15 Temmuz’da kullanılan tank sayısı bunun yüzde 0,5’i. Yani 200’de 1’i. Hollywood Er Ryan’ı kurtarmak filminde bile bunun 2-3 katı tank kullanmıştı. Ama Erdoğan’ın darbe filmi tam bir ucuz yeşilçam filmi olmuş! Keşke 15 Temmuz için Hollywood’dan profesyonel yardım alsalardı.

Doğru cevap tabi ki “Reis 1”

Sonraki soru mizansenin yumuşak karnı:

3 – TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK ORDUSU OLAN 1. ORDU’NUN 3 KİLOMETRE ÖTESİNDE KÖPRÜYÜ KAPATANLARA SAATLERCE MÜDAHALE ETMEDİĞİ, SESSİZCE OLANLARI BEKLEDİĞİ AKŞAM HANGİSİDİR?

A) AKDENİZ AKŞAMLARI  B) MARMARİS AKŞAMLARI  C) MALUM AKŞAM  D) İYİ AKŞAMLAR

1.Ordu en büyük ordumuz. 3 kolordudan oluşuyor. 7 adet Mekanize Piyade Tugayı, 4 zırhlı tugay, 2 zırhlı tümen, komando alayı ve daha pek çok askeri birliği barındırıyor.

O gece Boğaziçi ve Fatih köprüleri tek taraflı olarak silahsız askeri öğrenciler ve bir grup asker tarafından kapatılıyor, ta Konya’dan gelen MAK timi Moda’daki düğünden kuvvet komutanlarını ve 22 generali gözaltına alıyor ama ne hikmetse 1. Ordu ve komutanı Ümit Dündar uyuyor! Veya mizansene katkıda bulunmak üzere sessizce bekliyor.

Doğru cevap tabii ki “malum akşam”

Bir sonraki soru:

4 – DARBE GİRİŞİMİNİ ÖĞRENDİĞİ VAKTİ 5 AYRI RÖPORTAJDA 5 FARKLI SAAT OLARAK SÖYLEMEYİ BAŞARAN LİDER HANGİSİDİR?

A)  RECEP İVEDİK  B) DEVLET BAHÇELİ  C) AKP GENEL BAŞKANI  D) KÜÇÜK REİS

Sabah Nato’yu linç edip öğlen öpücük gönderen, akşam AB’ye ‘Haçlı ittifakı’ deyip, yatsıda ‘biz AB’nin parçasıyız’ diyen, İkindi vakti Almanya’ya ‘Nazi kalıntısı’ deyip tırsınca geceyarısı mealen ‘canımsın Merkel’ diyen bir liderden 15 Temmuz’u gerçekten ne zaman öğrendiğini duymak mümkün değil.

Bunu tarihte sadece ‘AKP genel başkanı’ başarabilir.

Bir diğer kritik soru 249 kişinin ölümünün asıl sorumlusunu işaret ediyor:

5 – DARBE GİRİŞİMİ GENELKURMAY KARARGAHINDA PÜSKÜRTÜLMÜŞKEN VE 273.000 SİLAHLI POLİS BİR KENARDA DURURKEN ONLARI KASTEN KULLANMAYARAK HALKI SOKAĞA ÇAĞIRIP 249 İNSANIN ÖLÜMÜNE SEBEBİYET VEREN DÜNYA LİDERİNİN ADI NEDİR?

A) PUTİN B)  ESAT C)  ERDOĞAN  D) SADDAM

Silahlı kuvvetlerin 570 binlik mevcudunun 8.678’inin yani yüzde 1,5’inin katıldığı darbe girişimine karşı en önemli güç polis teşkilatı ama Erdoğan bunu hiç düşünmüyor. Polisi kullanmayı o kadar düşünmüyor ki polis teşkilatının bağlı olduğu İçişleri Bakanı Efkan Ala darbe girişimini saat 23.00’te MİT Müsteşarı’ndan öğreniyor. Yani 8 bin kişilik ‘sokağa ne için çıktığını bilmeyen asker’ için 273 bin değil 23 bin kişilik bir polis teşkilatı yetebilir. Ama “15 Temmuz destanı” için kan dökülmesi gerekiyordu. Sorunun cevabı o kadar net ki…

Senaryo gerçekten dökülüyor, soru şu:

6 – HİÇ HABERİ OLMADIĞI HALDE 15 TEMMUZ AKŞAMI MARMARİS’TE KALDIĞI OTELE YAKIN 4 FARKLI HAVAALANINDA MÜRETTEBATIYLA BİRLİKTE 4 UÇAK BEKLETEN ÖNGÖRÜLÜ LİDER KİMDİR?

A) TRUMP  B) PUTİN C) ERDOĞAN   D) ESAT

Yandaş medya Erdoğan’ı o akşam ‘ev görüntülü’ otelinde torununa Kur’an öğrettiğini sanıyor. Ama Erdoğan Cuma namazına bile gitmeden “prodüksiyonu “dikkatle takip ediyor. Ve bir kontrolden çıkma durumuna karşı da tedbir hazır. O sırada pilot ve mürettebatı hazır, motorları çalışır vaziyette Dalaman, İzmir, Bodrum ve Çıldır’da 4 uçak bekliyor. Bu uçakların hazır edilmesi minimum 7 saat alıyor. Erdoğan’ın bu müthiş sezgileri için eniştesinin aramasına gerek yok ama tevazu işte…

Bu öngörü Saddam’da yoktu. Sadece Erdoğan’da var.

MİT müsteşarı da rolünü profesyonel oynamamış, delil bırakmış. Bu soru onunla ilgili:

7 – SİLAHLI KUVVETLERİN KENDİSİNİ HELİKOPTERLE KAÇIRACAĞINI ÖĞRENİNCE KENDİ AYAĞIYLA DOĞRUCA GENELKURMAYA KOŞAN CESUR ŞAHSİYETİN ADI NEDİR?

A) FATİH TERİM  B) ACUN ILICALI C) HAKAN FİDAN  D) NİHAT DOĞAN

Hakan Fidan öğlen TSK’nın darbe yapacağını ve kendisini kaçıracağını öğreniyor. Bir MİT sığınağına gitmiyor. 273 bin polislik emniyet teşkilatına da koşmuyor. Peki ya ne yapıyor? Kendisini kaçıracak olanlara koşuyor. Ve nasıl bir önseziyse Genelkurmay’a baskından dakikalar önce oradan çıkmayı başarıyor. Bu muazzam dakiklik Fidan’ın 15 Temmuz kurgusuna hakim olduğunu hatta filmin yönetmeni olduğunu açık ediyor.

Doğru cevap tabi ki Fidan.

Hapishanelerde darbecilerin değil, MİT’in fişlediği isimlerin olduğuna o kadar çok delil var ki! Buyrun bu soruda o var:

8 – BİR YANDAN DARBE YAPAN(!) DİĞER YANDAN PİLOTLARINA YAPTIĞI DARBENİN HAVA ÜSSÜNÜ BOMBALATAN İLGİNÇ MENSUPLARA SAHİP CEMAATİN ADI NEDİR?

A) ERENKÖY   B) İSMAİLAĞA  C) MENZİL  D) BİLDİĞİN CEMAAT

Güya cemaat darbe yapmıştı ama her geçen gün ortaya çıkan delillere göre cemaat mensupları darbeyi önlemeye çalışmış.

Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ünal, 15 Temmuz gecesi güvenecek pilot bulamadıklarını, sadece 5 pilot bulabildiklerini açıklamış. İşin tuhaflığına bakın ki darbe üssünü bombalayan bu 5 pilot daha sonra cemaat üyeliğinden tutuklanıyor.

Bu soru medyanın gözünü boyadığı bir halkın dramı:

9 – 570 BİN MEVCUDU OLAN ORDUNUN YÜZDE 1,5’UNUN KATILDIĞI DARBE GİRİŞİMİNİ GERÇEK DARBE SANAN, SOKAKLARDA TANK PEŞİNDE KOŞAN YURDUM İNSANLARININ YAŞADIĞI ÜLKENİN ADI NEDİR?

A) SRİ LANKA  B) YENİ GİNE  C) YENİ TÜRKİYE  D) BURKİNA FASO

Maalesef algı sokağa çıkan halkın darbeyi önlediği üzerine. Dünya tarihinde halkın darbeyi önlediği bir örnek yok. Öyle olsa yüz binlerce insanın günlerce sokakta eylem yapıp direndiği ülkelerde darbe püskürtülürdü.

Şeytan kulağına kurşun ya bir de bir gün gerçek darbe olursa tankı tişörtle durdurdum sanan bir halkın hali ne olur? Düşünmek bile ürpertici. A, B ve D seçeneğindeki halkların Allah’tan bir dünya liderleri yok! Doğru cevap tabi ki Yeni Türkiye

Zurnanın zırt dediği soru bu:

10 – ON BİN ÇALIŞANI, 75 SİLAHLI GÜVENLİKÇİSİ OLMASINA RAĞMEN BİRİ RÜTBELİ 5 ASKERLE BASILIP DARBE BİLDİRİSİ OKUNAN VE BUNLAR DA KAMERAMAN VE IŞIKÇILAR TARAFINDAN GÖZALTINA ALINAN KURUMUN ADI?

A) TRT (TÜRKİYE RADYO TELEVİZYON)  B) RRT (RECEP RADYO TELEVİZYON)  C) BRT (BİLAL RADYO TELEVİZYON)  D) BEYAZ TV

27 ulusal TV kanalının yayın yaptığı bir ülkede diğer kanalları susturmayı akıl etmiyorsunuz. Yalnızca TRT için 1’i rütbeli 5 asker görevlendiriyorsunuz. Bu aptal senaryoyu Bollywood’a bile götürseniz ‘saçmalamayın’ diye kafanıza çalarlar. Ama TRT bu senaryoyu beğenip kurguda rol alıyor!

[Veysel Ayhan] 27.7.2017 [TR724]

Saray duvarlarının dayanamayacağı muazzam bir tsunami geliyor [Tarık Toros]

2007 yılında, dönemin popüler gazetecisi, dönemin kara kuvvetleri komutanına, 15 bin havacı askerin fişlendiği bir bellek kartını teslim etmiş.

10 sene sonra bunu, CHP Lideri gündeme getirdi.

Sonra gazeteci, bellek kartının kopyasını savcılığa iletti.

***

Gazeteci, Tuncay Özkan.

Komutan, İlker Başbuğ.

Gündeme getiren, Kemal Kılıçdaroğlu.

Yer, Salı günkü CHP TBMM grup toplantısı.

Kılıçdaroğlu, konunun Akın Öztürk tarafından kapatıldığını iddia etti.

Akın Öztürk 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin soruşturma kapsamında askeri kanadın 1 numarası olmakla suçlanıyor. 16 Temmuz 2016’dan bu yana tutuklu.

Fakat tuhaf olan bu değil.

Akın Öztürk, o tarihlerde tümgeneral, Çiğli’de 2. Ana Jet Üssü Komutanı (2006-2008).

Kılıçdaroğlu’nun “dosya kapatıldı” dediği tarihte ise, yani 9 Şubat 2009’da, Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanı. Bu göreve Ağustos 2008’de atanmış. Yani fişleme listeleri bir yıl boyunca işleme konmamış.

***

İlker Başbuğ, Genelkurmay’ı bilgilendirdiğini, daha sonra konuyu Hava Kuvvetleri’ne havale ettiğini açıkladı. Konuyu kimin takipsiz bıraktığına girmedi.

Tuncay Özkan’a göre bellek kartında: 59 klasör 698 dosyadan ibaret 192 MB kapasiteli bilgiler var.

Kılıçdaroğlu’na göre ise: 15 bin subay ve astsubay hakkında yaşam biçimi ve alışkanlıklarına dair bilgiler ile 86 general hakkında özel fişleme bilgileri bulunuyor.

Elbette, kopya karttaki bilgilerin 2007 tarihli olup olmadığı için ayrıca bir araştırma gerekiyor. Yani, 10 sene önce oluşturulup oluşturulmadığı, 10 sene içerisinde ilave olup olmadığının tespiti.

***

Fişleme konusu ise başlı başına bir skandal.

Kaldı ki, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda sayısız beyanatı, grup konuşması var.

Misal, 17 Mart 2015’te CHP TBMM Grup toplantısında şunları söylemiş:

-(Erdoğan’a hitaben) 77 milyon insan senin iktidarın döneminde fişlendi mi fişlenmedi mi? Cevap yok.

-Fişlenmek, bir kimseyi izlenmesi gerekenler listesine almak, kayıtlara geçirmek. Güzel bir şey mi? Kötü olduğunu biz de biliyoruz.

-Hüseyin Çelik, 5 Aralık 2013 “Eğer kendi insanınıza yönelik fişleme yapıyorsanız bu alçaklığın en büyüğüdür” Aynen kabul ediyorum.

-Yine ertesi gün, 6 Aralık 2013 “İnsanları mağdur etmek veya kategorizasyona tabii tutmak için fişleme yapılması alçaklıktır” Evet alçaklıktır.

-Bülent Arınç, “İnsanların takip edilmesi, özel hayatlarına girilmesi fevkalade çirkindir, suçtur, ahlaki noktadan bakarsak ahlaksızlığın ta kendisidir” diyor. Evet doğru.

***

Neresinden tutsak bilemiyorum ama sırasıyla sormaya başlayalım:
  1. Neden 10 yıl beklendi? Adalete güven yok ise, Tuncay Özkan 10 Mart 2014’te tahliye oldu, 3 yıl neyi bekledi? Yine güven yoksa, 15 Temmuz 2016’nın üzerinden bir yılı aşkın süre geçti, haftalar içinde TSK komutasının yarısı tasfiye edildi. Yüksek Askeri Şura’ya bir hafta kala gündeme getirilmesi maksatlı mıdır?
  2. İki sene önce, “Fişleme, kişilerin yaşam biçimine dair bilgilerin listelenmesi, kategorize edilmesi, ahlaksızlığın ve alçaklığın en büyüğü, bir suçtur” diyen Kılıçdaroğlu halen aynı görüşte mi?
  3. Gazeteciye kaynağı sorulmaz fakat şu sorulur; Tuncay Özkan 2007’de ulaştığı bu fişleme bilgilerini neden o zaman yayımlamıyor veya savcılığa teslim etmiyor?
  4. On beş bin kişinin fişlenmesi muazzam bir organizasyon ve çalışma gerektirir. Hangi istihbarat, bunun neresindedir?
  5. Tuncay Özkan, hangi sıfatla bunu Kara Kuvvetleri Komutanı’na götürüyor? Neden Genelkurmay Başkanı veya Hava Kuvvetleri değil de, Kara Kuvvetleri Komutanı?
  6. İlker Başbuğ ile Tuncay Özkan arasındaki ilişki nedir, bunu kim sağlamıştır?
  7. Şu günlerde ekranların baş konuğu olan Ahmet Zeki Üçok, o dönem Hava Kuvvetleri Askeri Savcısı. Akla gelmemiş mi, atlanmış mı?
  8. Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ, hangi gerekçeyle kendisine teslim edilen fişleme dosyalarını kabul ediyor? Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri’ne ilettikten sonra bunu takip ediyor mu?
  9. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt (2006-2008). Hava Kuvvetleri Komutanı Faruk Cömert (2005-2007). Sonraki komutan Aydoğan Babaoğlu (2007-2009). Bunların görüşünü neden kimse merak etmiyor?
  10. Peki, İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı olduktan sonra konuyla ilgilenmiş mi? Başbuğ 2008-2010 arasında Silahlı Kuvvetler’in başıydı. Dosyanın kapatıldığı gün, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ idi.
  11. Bellek kartını hazırlayan ekip, bunu gazeteciye servis eden, alan, hakkında işlem yapmayan, bugüne kadar saklayanın hiç mi kabahati yok?

***

Bırakın bu soruları, o günleri birebir yaşadığı halde, 2007’de Genelkurmay Başkanı’nın Hilmi Özkök olduğunu yazan kalemlere ne diyeceksiniz? Bu basit bilgi hatası, iyi niyetle telif edilebilir mi?

Asıl soru şudur esasen:

Aynı tarihlerde Mehmet Baransu da birtakım belgeler yayımladı ve yargıyla paylaştı. Bir darbe planıydı. İçinde reddedilmeyen konuşmalar, plan semineri detayları vardı. O gün buna karşı çıkanlar ve Baransu’yu halen taşlayanlara sormak isterim, şimdi Tuncay Özkan’ın yaptığı nedir? Nereye koyarsınız?

Orduda 15 bin kişi, yaşam biçimleriyle fişlenmiş. Ve haklarında işlem yapılması, yani Silahlı Kuvvetler’den atılmaları için dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı’na sunuluyor.

Baransu, o dönem “darbe planlayanları” ihbar etmişti. Özkan ise 10 yıl arayla “darbe planlayanları” ihbar ediyor. Baransu savcılığa vermişti. Özkan da savcılığa verdi.

Şimdi bakıyorsunuz, o gün Baransu’yu topa tutanlar, bugün Özkan’ın yaptığını büyük puntolarla köpürtüyor!

Ey gazeteci milleti, şapkanızı önünüze koyup düşünme zamanı gelmedi mi daha?

***

Kanıtlarıyla sonraki yazıda ortaya koyarım, sadece özet geçeyim:

15 Temmuz 2016, öncelikle millete, sonra kendi ordusuna, komutanlarına, tasfiye listesindeki isimlere, bürokrasiye, akademiye, medyaya ve elbette Cemaate kurulan muazzam bir kumpastır.

Esasen bir darbe girişimi de yoktur. Emir komuta zinciri içinde bir hava verilmiş. Komutanlar işaret edince birtakım hevesliler dalmış, sonra aynı komutanlar onları iyot gibi ortada bırakmıştır.

TSK içindeki her görüşten darbe heveslisinin tuzağa düştüğü, lakin tek hedefe ihale edilen bir olaydır 15 Temmuz.

Zayiat ve hasar çok daha büyük olabilirdi. Önleyenler içeridedir, yapanlar ise dışarıda. Kilit noktalardaki komutanlar, yıllar önce yaptıkları planları, tekrar aynı görevlere atandıktan sonra başarıyla hayata geçiren isimlerdir.

***

Gördüğümüz şeylere (yok artık, dediklerimiz dahil) rahmet okutacak daha neler göreceğiz. Tahmin edebilsem örnek verirdim, bunu yapamam, sadece artık hayret etmiyorum.

[Tarık Toros] 27.7.2017 [TR724]

Cemaat, Hocaefendi ve Diyanet [Vehbi Şahin]

Türkiye nereye gidiyor sorusuna cevap aramak son dönemde beyhude bir gayret haline geldi maalesef…

Neden?

Mâkul ve mantıklı bir izah yapmanın hükmü kalmadı çünkü…

Türkiye’nin nereye gittiği şimdilik meçhul…

Zifiri karanlık gecede, dalgalı denizde sürüklenen bir gemi gibi şu an Türkiye…

“Kaptan usta bir denizci… Gemiyi sahil-i selamete çıkarır, dert etme” diye teselli edenler olabilir.

Ama bunlar sadece birer temenni bana göre…

Geminin kilitli dümenle kayalıklara doğru sürükleniyor gerçeğini değiştirmiyor çünkü…

Küçük bir azınlık hariç kimse tehlikenin farkında değil…

Neden?

Herkesi hipnotize eden öyle bir akıl tutulması yaşanıyor ki Türkiye’de…


GÖRMEZ’İN SON NUMARASI

Bireyler de kurumlar da normal düşünme ve akletme yeteneklerini kaybetmiş durumda…

Örnek mi?

Diyanet İşleri Başkanlığı…

Başkan Mehmet Görmez, gider ayak Cemaat’le ilgili dün bir rapor yayınladı.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 40 yıllık vaazlarını dinlemişler.

80 kitabını okumuşlar.

1979’tan itibaren aralıksız yayınlanan Sızıntı dergisini incelemişler.

Vardıkları sonuç ne peki?

Kocaman bir safsata…

Cemaat’in örgütlü bir din istismarı yaptığını iddia ediyor rapor…

Dini terminoloji kullanarak Cemaat’i ve Hocaefendi’yi “sapkın” ilan ediyor.


MİLYONLARIN İMANI

Cevap vermeye bile değmez aslında…

Fakat yüreğimi yakan bir durum söz konusu…

Titri olan insanlardan müteşekkil Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri, sanırım ne yaptığının farkında değil.

Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Sahiha kıstaslarından bu kadar uzak bir değerlendirme yapmalarına mı üzüleyim.

Yoksa…

Milyonlarca insanın imanını riske atmalarına mı dertleneyim.

Bilemedim.

En iyisi onları da sırtlarını dayadıkları siyasileri de Allah’a havale etmek…

Zira bizim onlara anlatabileceğimiz, onların da bizden duymak isteyecekleri bir hakikat kalmadı artık…

Velev ki bu hakikat Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın çerçevesini çizdiği doğrular olsa bile…

Ancak içim -bu cümleden sonra- yine de rahat değil…


RİSALE’DEN ALTIN DÜSTURLAR

Belki içlerinden insafa gelen olur diye Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin yıllar önce Risale-i Nur’da ortaya koyduğu şu temel prensipleri okumaya davet ediyorum.

12.Söz’ün Üçüncü Esas’ında bakın ne diyor Üstad Bediüzzaman…

-Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniye’nin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

-Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimâiyede nokta-yı istinadı, “kuvvet” kabul eder.

-Hedefi, “menfaat” bilir.

-Düstur-u hayatı, “cidâl” tanır.

-Cemaatlerin râbıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar.

-Semerâtı ise, ‘hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid’dir.


KUVVETE BEDEL HAK

-Hâlbuki kuvvetin şe’ni (tezâhürü, neticesi) ‘tecâvüz’dür.

-Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde ‘boğuşmak’tır.

-Düstur-u cidâlin şe’ni, ‘çarpışmak’tır.

-Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; ‘tecâvüz’dür.

-İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.

-Amma hikmet-i Kur’âniye ise nokta-yı istinadı, kuvvete bedel ‘hakk’ı kabul eder.

-Gayede menfaate bedel, ‘fazilet ve rızâ-yı ilâhî’yi kabul eder.

-Hayatta düstur-u cidâl yerine, ‘düstur-u teâvün’ü esas tutar.

-Cemaatlerin râbıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “râbıta-yı dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder.

-Gâyâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip; ruhu, maaliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder…

-Hakkın şe’ni (tezâhürü, neticesi) ‘ittifak’tır.

-Faziletin şe’ni, ‘tesânüd’dür.

-Düstur-u teâvünün şe’ni, ‘birbirinin imdadına yetişmek’tir.

-Dinin şe’ni, ‘uhuvvet’tir, ‘incizap’tır.

-Nefsi, gemlemekle bağlamak; ruhu, kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, ‘saadet-i dâreyn’dir…



YANLIŞTAN DÖNÜN

Yıllardır Cemaat’in üzerinde tepinen ve son dönemde Hizmet Hareketi’ni bitirmeye çalışan siyasilere soruyorum şimdi…

Sadece politikacılara değil…

Türkiye üzerine düşünen, kalem oynatan siyaset bilimcilere, sosyologlara, toplum bilimcilere, gazeteci yazarlara…

Tabii ki Diyanet ehline de aynı suali yöneltiyorum.

İslam’ın, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın temel prensiplerini bu kadar net ortaya koyan bir Cemaat mi sapkın?

Bunları yıllardır cami kürsülerinde anlatan Hocaefendi mi dinin ruhuna hâkim değil?

İnanıyorsanız eğer…

Allah’tan korkun…

Hesap gününden endişe edin.

Dinimiz İslam’ı, siyasetin ve politikacıların çirkin emellerine alet etmeyin.

Bu dindar milletin saf inancını kirletmeyin.

Aksi takdirde…

Hem kendinizi…

Hem de bu milleti ateşe atarsınız.

Yapmayın…

Çok geç olmadan bu yanlış yoldan dönün hemen…

[Vehbi Şahin] 27.7.2017 [TR724]