Zulüm konulu yazılara başlamak çok zordur. İnsan nereden başlayacağına karar veremez. Çünkü bazı yazılar yaşanan acıların acısını tekrar yaşatır.
Kendisinin yaşamadığı ama başkaları tarafından yaşandığı duyulan ve muttali olunan daha farklı acılar ise yaşadığının acısından daha çok canını yakar insanın.
Ne yazık ki hayat yolculuğu her zaman düz yolda seyretmiyor. Yolculuklar her zaman keyifli gerçekleşmiyor. Ancak, Nietzsche’e, “Yaşamak için bir neden’i olan kişi, hemen her nasıl’a katlanabilir.” sözüyle, yol her ne kadar engebeli ve kıvrımlı da olsa, yokuş da olsa yolculuğa bir sebebe bağlı çıkılmışsa yaşanan acılar karşısında dişin sıkılabileceğini ifade eder.
Bugün, sağır sultanların bile haberdar olduğu, ama, hakka ve hukuka kapalı kör gözlerin görmediği, sağır kulakların duymadığı ve kararmış vicdanların hissetmediği zulmü, işkenceyi, acıları ve dramı anlatmanın, masumiyeti kabul ettirmenin zorluğunu hep birlikte yaşıyoruz.
Günümüzde yaşanan bu zulüm, işkence, tenkil tarihte ilk değil. Her dönemin bir zalimi ve birçok mazlumu hep olmuş. Bu yazımda sizlerle yakın geçmişte, geçen yüzyılda yaşanan zulümlerin milyonlarca mağdurundan birkaçını paylaşmak istiyorum:
Anne Frank, Vikipedi Ansiklopedisine göre; “12 Haziran 1929’da Frankfurt, Almanya’da doğdu. Dört buçuk yaşındayken Nazi zulmünden kaçan ailesi ile birlikte Amsterdam, Hollanda’ya taşındı. 1941’de ailesi ile birlikte Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Mayıs 1940’ta Almanların Hollanda’yı işgalinden sonra Nazi zulmü onu ve ailesini orada da yakalamıştı. Zulümlerin şiddetinin gün geçtikçe artması sonucu 1942’den ailesinin Gestapo tarafından tutuklanacağı 1944’e kadar bir evde hep birlikte saklanarak yaşadılar. Anne Frank, ailesi ile beraber Ağustos 1944’te tutuklandı, milyonlarca insanın yakılarak katledildiği Nazi toplama kamplarına gönderildi ve 1945’de burada öldü.
Anne Frank, bu iki yıllık saklanma süresince yaşadıklarını daha önce kendisine hediye edilen bir defteri günlük gibi kullanarak not aldı. Holokost’ta yaşananların aktarıldığı bu günlük ‘Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ adıyla 1947 yılında babası tarafından bastırıldı. Günlük, günümüzde 70’in üzerinde farklı dilde yayımlanmıştır. Kendisini ve günlüğünü konu olarak ele alan birçok kitap, tiyatro oyunu ve film bulunmaktadır.”
Çocuk yaştaki genç bir kız, günlüğü aracılığıyla, yaşadıklarını ve hissettiklerini not ederken aynı zamanda kendi penceresinden o günkü hadiselerin daha sonraki nesillere aktarılmasına katkı sağlıyordu. Tarihe not düşüyordu.
Bugün, o dönem yapılan insanlık dışı zulümler ve katliamları ifade etmek ve lanetlemek için Anne Frank adı dünyanın dört bir tarafında simgeleşmiş durumdadır. Başta Almanya olmak üzere dünyanın birçok yerinde Eğitim Kurumu, Enstitü gibi kurumlara, ırkçılık ve soykırımı lanetlemek için tertiplenen program, toplantı ve organizasyonlara ‘Anne Frank’ adı verilmiştir/verilmektedir.
Bir milyondan fazlası çocuk olmak üzere altı milyon kişinin katledildiği Holokost’ta yaşananlara şahitlik eden sadece Anne Frank’ın anıları değildir. O dönem yaşanan acıları, haksızlıkları, katliamları ve yapılan zulümleri yazılarıyla, resimleriyle ve filmleriyle tarihe not düşen, gelecek nesillere ayrıntılı aktarımlarda bulunan birçok yazar, ressam ve sanatçı vardır.
Auschwitz toplama kampından sağ çıkmayı başaran çok az kişiden biri olan Viktor E. Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ adlı kitabıyla toplama kampındaki insanlık dışı uygulamaları anlatarak gerçeklerin hafızalardan silinmesinin ve unutulmasının önüne geçmiştir.
Stalin dönemi ve sonrası Sovyetler Birliğin’de, yazarların, siyasetçilerin, sanatçıların, kısacası toplumun her kesiminden insanın içinde olduğu, resmi rakamlara göre 4 milyon, resmi olmayan rakamlara göre ise 15 milyondan fazla kişinin işkence gördüğü Gulag Kamplarını anlatan Nobel ödüllü Rus yazar Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, ‘Gulag Takımadaları’ adlı eserinde kendi yaşadıklarını ve şahit olduğu işkence ve zulümleri kayıt altına almıştır.
Yazar, 1968 yılında yazmış olduğu romanını ancak 1973 yılında yayımlayabilmiştir.
Eserin kapağındaki şu not bile o günün baskı ve zulümlerini anlatmaya yetmektedir: “Tamamladığım bu kitabı sızlayan bir kalple yıllarca yayımlamadım. Çünkü hâlâ yaşayanlara karşı vazifem ve ölenlere karşı bir borcum vardı. Fakat artık kitabımın müsveddesi emniyet makamlarının eline geçti. Bana bunu hemen yayımlamaktan başka yol kalmadı.”.
Yine, Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, Stalinist baskıyı anlatmak için 1962 yılında yayımladığı ‚‘İvan Denisoviç’in Bir Günü’ adlı romanıyla da buzlar altındaki Sibirya Gulag çalışma kamplarındaki acımasız zulümleri ve çalışma koşullarını kayıt altına almaktadır.
II. Dünya Savaşı sonrası, Sovyetler Birliği’nin baskıcı yönetimini ve korku ile yönetilen bir toplumun ortaya çıkan hastalıklı halini, Rus yazar George Orwell, 1945’te ‘Hayvan Çiftliği’ adlı romanıyla ve 1949’da da ‘1984-Bindokuzyüzseksendört’ adlı romanıyla gözler önüne sermiştir.
Yazar, ‘Hayvan Çiftliği’ romanında Sosyalizm’in eleştirisi ve yerilmesini, ‘1984-Bindokuzyüzseksendört’ adlı eserinde ise gelecek ile ilgili distopik anlatımlar çerçevesinde baskı, haksızlık ve hukuksuzluklara değinmiştir.
Memories of Anne Frank (Anne Frank'in Anıları), Life is Beautiful (Hayat Güzeldir), Fateless (Kadersiz), Schindler's List (Schindler'in Listesi), 3. Pianist, The Boy in the Striped Pyjamas (Çizgi Pijamalı Çocuk), The Devil's Arithmetic (Şeytanın Aritmetiği) baskı, soykırım ve zulüm dönemlerinin dramlarını, acılarını, ayrılıklarını, özlemlerini ve kalıcı izlerini anlatan yüzlerce filmden sadece birkaçıdır.
Günümüze bakacak olursak;
Bugün belli bir kesimin haksız yere yaşatıldığı dramı ve zulmü, yaşatan zalimleri ve soytarılarını günümüz insanlığına anlatmak kadar gelecek nesillere de hiç bir ayrıntısını atlamadan ve gerçeklerden uzaklaşmadan aktarmak da bir o kadar önemlidir. Böylece, gelecek nesillerin bu günü iftiralarla dolu yalan yanlış haberlerden, yayınlardan, resimlerden ve filmlerden değil, gerçekleri aktaran kalemlerden, fırçalardan ve kameralardan öğrenme imkanları olacaktır. Bu imkanlar onlara bugünü gerçekleriyle öğrenebilme ve hadiseleri doğru analiz edebilme fırsatı sunacaktır.
Bugün yaşanan haksızlıkları ve çekilen acıları günümüzün gerçekleri ve evrensel değer yargılarıyla yarınlarımıza aktararak, onların ecdadıyla gurur duyan, alnı açık, başı dik birer birey olarak toplumda yer almalarına yardımcı olmanın, bugünü yaşayanların sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır. Bu sorumluluk yerine getirildiği takdirde de; Dostoyevski’ye mal edilen, “Beni korkutan tek bir şey var; acılarıma değmemesi.” sözünde vurgulanan ‘korku’, bugünün mazlumlarının ızdırabı ve endişesi olmayacaktır.
Bugüne, zulme, acılara, işkencelere ve sosyal soykırıma şahitlik eden, haksız yere şu kadar yıl hücrede, şu kadar ay tutuklu ve şu kadar gün nezarette kalan, bilmem kaç saat yol yürüyerek, nehirlerin çamurlarına, denizlerin soğuk sularına bata-çıka komşu ülkelere sığınan, canını zor kurtaran binlerce insan arasında, eli kalem-fırça tutan, ağzı laf yapan, hakkı-hukuku bilen, senaryo yazabilen, yönetmenlik yapabilen, hasılı, derdini anlatmada mahir ve yetenekli binlerce iyi yetişmiş insanın olduğu bir toplulukta masumiyeti yarınlarımıza aktaramamanın korkusu yaşanmamalıdır.
“Öldürmeyen acı güçlendirir.’’ Nietzsche’nin hayata anlam katan, mücadele motivasyonunu artıran bir başka güzel sözüdür.
Hâlâ yaşıyorsak, masum ve haklı olmanın verdiği güç ve cesaretle sesimizi duyurmak için yarınlarımıza daha kuvvetli seslenmeliyiz.
Bugünün Anne Frank’ları; siz de alın kağıdı ve kalemi elinize, İstiklal Marşı’mızın Şairi Mehmet Akif Ersoy’u rehber edinin ve “ZULMÜ ALKIŞLAYAN, ZALİMİ SEVEN; ÜÇ BUÇUK SOYSUZUN ARDINDAN ZAĞARLIK YAPANLARA ’’ meydanı bırakmayın...
[Dr. Ömer Özdemir] 14.7.2020 [Samanyolu Haber]
Günümüzün Zulmü ve Bugünün Anne Frank’ları [Dr. Ömer Özdemir]
Kur'an'ın canlı tefsirlerini bile... [Abdullah Aymaz]
Bugün düşene tekme vuranlar, geçmişten geleceğe olmuş veya şimdi olan hata ve yanlışları didikleyen, zihinleri bulandıran, moralleri bozan ve yapılan iyiliklerden insanları vazgeçirenler eğer asr-ı saadette olsalardı ve bugünkü imkanlara sahip olsalardı, hiç şüphesiz aynı didiklemeyi yapacaklar; “Siz sahabelere toz kondurmuyorsunuz da ama… İçlerinde hırsızlıktan ceza görenler vardı, zinadan ceza görenler vardı, savaş sırasında dönüp kaçan gruplar vardı. Uhud’un sonunu Huneyn’in başını unutuyorsunuz” diye yazılar yazılacaklardı… Dünyaya örnek koskoca bir sahabe neslini bazılarının hata ve günahlarını vesile yaparak yerden yere vuracaklardı zannediyorum…
Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1911’de basılan Münazarat Risalesinde, o günlerdeki tenkitçi ruhlar için şu tesbitlerde bulunuyor:
“-Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.
-Nasıl iyilikten fenalık gelir?
-Muhâli (imkansızı, hiç olmayacak birşeyi) talep etmek, kendine fenalık etmektedir. Zerreleri günahkârlardan meydana gelen bir hükümet tamamıyla masum olamaz. Demek nokta-ı nazar, hükümetin hasenatı (iyilikleri), seyyiatına (fenalıklarına) tereccühü (üstünlüğü)dür. Yoksa fena tarafı olmayan hükümet, âdeta imkansızdır. Ben öyle ADAMLARA, ANARŞİST nazariyle bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin- BİN SENE YAŞAYACAK olsa, âdeta mümkün hükümetin hangi suretini görse, hülya ile yine râzı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan tahrip meyli ise, o sureti bozmaya çalışacak. Meslekleri ihtilâl ve fesaddır.
“Bizim nokta-i istinat ve nokta-i istimdadımız İslamiyettir. Yağmurun damlaları, nurun parıltıları dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek ve mahvolmamak için, Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak bize ‘Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılarak tefrikaya düşmeyin.’ (3/103) ve ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.’ (39/53) âyetleriyle ezel tarafından nidâ ediyor. Evet, altı cihetten ‘ÜMİDİNİZİ KESMEYİNİZ!’ diye bir nidâ çağıldar.
“Evet, zaruret, incizab, temâyül, karşılıklı cevaplaşmalar ve tevâtür; o damlaları ve parıltıları musafaha ettirip tokalaştırarak ortalarındaki mesafeyi kapatarak bir âb-ı hayat havuzunu ve DÜNYAYI IŞIKLANDIRACAK, nur saçan bir ELEKTRİĞİ oluşturacaktır. Zira kemâlin cemâli dindir. Hem din saadetin ziyasıdır, hissinin yüceliğidir, vicdanın selâmetidir.”
Evet bizim bir gâye-i hayalimiz ve mukaddes bir hedefimiz var. “Uzun ince bir yoldayız.” Yolun kaderi belli… Dikenli… Sırat Köprüsü gibi ince ve keskince… ‘Hayru’l-umur ahmezühâ yani işlerin en hayırlısı en zor olanıdır’ tesbitince, baştan biliyoruz ki, kolay bir işin içinde değiliz…
Onun için fikirleri karıştırıcı, moralleri bozucu, güzellikleri takdir etmeyenler de olacak. Bunların kötü niyetli olanları, hiçbir zaman kendilerinin müfsid olduklarını söylemezler. Daima suret-i haktan görünürler. İyi niyetler ise, sağdan yaklaşan şeytanın tesiriyle bilmeden çok zararlara, moraller bozmalara, ümitler kırmaya vesile olurlar. “Yahut bâtılı hak görürler. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise, kalbte saklayınız. Bakır çıktı ise (…) bana reddediniz gönderiniz. (…)
“İşte birbirine benzeyen ağaçların (farkını) gösteren meyvelerdir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaat bulunmaktadır. Ötekisinde ihtilaf ve zarar saklamıştır. Size bir misal daha göstereceğim: Şu sahrada bir ateş görünüyor. Ben derim NUR’dur, ateş olsa da eski ateşten kalma, zayıf, yukarı tabakasıdır. Geliniz etrafında halka tutup temâşa edelim istifaza edip ateş tabakasının yırtılmasını bekleyip istifade eyleyelim. Eğer dediğim gibi NUR ise zaten istifade edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi NAR (ateş) olsa, karıştırmadık ki, bizi yaksın. Onlar diyorlar ki, ‘Ateş yakıcıdır.’ Eğer, NUR olursa, kalb ve gözlerini kör eder. Eğer NAR dedikleri saadet NUR’u dünyanın hangi tarafında çıkmışsa, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise, söndürülmemiş. Hatta bu iki senedir, mülkümüzde iki-üç defa söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler kendileri söndüler.
-Sen, dedin ATEŞ değil, şimdi ATEŞ nazarıyla bakıyorsun?
-Evet, NUR, fenalara NAR’dır.” (Münazarat)
Yüz seneden önce Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu gerçekleri beyan etmiş… Bütün zorlukların anlatmasına rağmen bu ifadeler aynı zamanda apaçık müjdeleri de içlerinde barındırmaktadırlar.
[Abdullah Aymaz] 14.7.2020 [Samanyolu Haber]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1911’de basılan Münazarat Risalesinde, o günlerdeki tenkitçi ruhlar için şu tesbitlerde bulunuyor:
“-Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.
-Nasıl iyilikten fenalık gelir?
-Muhâli (imkansızı, hiç olmayacak birşeyi) talep etmek, kendine fenalık etmektedir. Zerreleri günahkârlardan meydana gelen bir hükümet tamamıyla masum olamaz. Demek nokta-ı nazar, hükümetin hasenatı (iyilikleri), seyyiatına (fenalıklarına) tereccühü (üstünlüğü)dür. Yoksa fena tarafı olmayan hükümet, âdeta imkansızdır. Ben öyle ADAMLARA, ANARŞİST nazariyle bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin- BİN SENE YAŞAYACAK olsa, âdeta mümkün hükümetin hangi suretini görse, hülya ile yine râzı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan tahrip meyli ise, o sureti bozmaya çalışacak. Meslekleri ihtilâl ve fesaddır.
“Bizim nokta-i istinat ve nokta-i istimdadımız İslamiyettir. Yağmurun damlaları, nurun parıltıları dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek ve mahvolmamak için, Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak bize ‘Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılarak tefrikaya düşmeyin.’ (3/103) ve ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.’ (39/53) âyetleriyle ezel tarafından nidâ ediyor. Evet, altı cihetten ‘ÜMİDİNİZİ KESMEYİNİZ!’ diye bir nidâ çağıldar.
“Evet, zaruret, incizab, temâyül, karşılıklı cevaplaşmalar ve tevâtür; o damlaları ve parıltıları musafaha ettirip tokalaştırarak ortalarındaki mesafeyi kapatarak bir âb-ı hayat havuzunu ve DÜNYAYI IŞIKLANDIRACAK, nur saçan bir ELEKTRİĞİ oluşturacaktır. Zira kemâlin cemâli dindir. Hem din saadetin ziyasıdır, hissinin yüceliğidir, vicdanın selâmetidir.”
Evet bizim bir gâye-i hayalimiz ve mukaddes bir hedefimiz var. “Uzun ince bir yoldayız.” Yolun kaderi belli… Dikenli… Sırat Köprüsü gibi ince ve keskince… ‘Hayru’l-umur ahmezühâ yani işlerin en hayırlısı en zor olanıdır’ tesbitince, baştan biliyoruz ki, kolay bir işin içinde değiliz…
Onun için fikirleri karıştırıcı, moralleri bozucu, güzellikleri takdir etmeyenler de olacak. Bunların kötü niyetli olanları, hiçbir zaman kendilerinin müfsid olduklarını söylemezler. Daima suret-i haktan görünürler. İyi niyetler ise, sağdan yaklaşan şeytanın tesiriyle bilmeden çok zararlara, moraller bozmalara, ümitler kırmaya vesile olurlar. “Yahut bâtılı hak görürler. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise, kalbte saklayınız. Bakır çıktı ise (…) bana reddediniz gönderiniz. (…)
“İşte birbirine benzeyen ağaçların (farkını) gösteren meyvelerdir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaat bulunmaktadır. Ötekisinde ihtilaf ve zarar saklamıştır. Size bir misal daha göstereceğim: Şu sahrada bir ateş görünüyor. Ben derim NUR’dur, ateş olsa da eski ateşten kalma, zayıf, yukarı tabakasıdır. Geliniz etrafında halka tutup temâşa edelim istifaza edip ateş tabakasının yırtılmasını bekleyip istifade eyleyelim. Eğer dediğim gibi NUR ise zaten istifade edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi NAR (ateş) olsa, karıştırmadık ki, bizi yaksın. Onlar diyorlar ki, ‘Ateş yakıcıdır.’ Eğer, NUR olursa, kalb ve gözlerini kör eder. Eğer NAR dedikleri saadet NUR’u dünyanın hangi tarafında çıkmışsa, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise, söndürülmemiş. Hatta bu iki senedir, mülkümüzde iki-üç defa söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler kendileri söndüler.
-Sen, dedin ATEŞ değil, şimdi ATEŞ nazarıyla bakıyorsun?
-Evet, NUR, fenalara NAR’dır.” (Münazarat)
Yüz seneden önce Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu gerçekleri beyan etmiş… Bütün zorlukların anlatmasına rağmen bu ifadeler aynı zamanda apaçık müjdeleri de içlerinde barındırmaktadırlar.
[Abdullah Aymaz] 14.7.2020 [Samanyolu Haber]
Bak şu Mourinho’ya kabuğunu beğenmiyor! [Hasan Cücük]
Jose Mourinho, yakın döneme damgasını vuran bir teknik adam. 2003’te FC Porto ile başladığı yükselişinde Avrupa’nın sayılı teknik adamlarından biri oldu. Ancak son yıllarda eski Mourinho’dan pek eser kalmadı. Chelsea ile 2014-15 sezonunda yaşadığı şampiyonluk dışında kayda değer tek başarısı Manchester United ile 2017’de kaldırdığı UEFA Avrupa Ligi oldu. Tottenham performansı tatmin edici olmayan Mourinho’nun UEFA Avrupa Ligi hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.
Tottenham, Kuzey Londra derbisinde Arsenal’i 2-1 yenerek 35. haftayı 3 puanla kapattı. 20 Kasım’da Pochettino’nun yerine göreve başlayan Mourinho yönetimindeki Tottemham tüm kulvarlarda 32 maça çıktı. Puan ortalaması ise 1,53 olarak gerçekleşti. Bu ortalama Portekizli’nin teknik adamlık kariyerine başladığı 2000 yılından itibaren en düşük oran oldu. Teknik adamlığı merhaba dediği Benfica performansı 1,80 olurken, ilerleyen yıllarda hiçbir zaman 2 puan ortalamanın altına düşmemişti. 2013’te başlayan 2.Chelsea dönemiyle birlikte Mourinho ilk kez 2 puan altına kıl payı da olsa düşmüştü. 2.Chelsea döneminde çıktığı 136 maçta 1,96 puan ortalaması yakaladı. Manchester United’la çıktığı 144 maçta ise 1,97 puan ortalamasına ulaştı.
Mourinho’nun adını duyurmaya başlaması 2003’te FC Porto ile kazandığı UEFA Kupası’yla olmuştu. Ertesi yıl vites yükseltip Şampiyonlar Ligi’ni kazanınca, adı bir anda Avrupa’da herkesin bildiği bir teknik adam oldu. Chelsea’yı 50 yıl aradan sonra lig şampiyonluğuna taşıması, Inter’le Serie A şampiyonlukları ve Şampiyonlar Ligi başarısı, Real Madrid ile La Liga ve ikinci kez geldiği Chelsea’da gelen 3. lig şampiyonluğu… Jose Mourinho’nun başarıları olarak kayıtlara geçti.
Ancak 2014-15 sezonunda Chelsea ile gördüğü lig şampiyonluğu sonrası Jose Mourinho’nun düşüşü başladı. 3 kez zirveye taşıdığı Chelsea’dan gönderilmesini hazmetmesi kolay olmadı. 2016’da geldiği Manchester United’da ki hedefi vardı; Ferguson’un boşluğunu dolduran isim olmak ve Chelsea’yı kovduğuna pişman etmek. Her iki hedefinde de sıfır çekti. 2004’den itibaren hegomanyasını yıkmak için mücadele verdiği Ferguson’un boşluğunu doldurması mümkün olmadı. Tek başarısı UEFA Avrupa Ligi’ni kazanmak oldu.
‘Özel biriyim’ deyip normal olmayı içine sindiremeyen Portekizli, yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeme durumuna geldi. 2017’de United’la UEFA Avrupa Ligi’ni kazanınca, madalyasını boynundan çıkartıp tribünde bir taraftara vermesi kupaya bakışını ortaya koydu. Jose için UEFA Avrupa Ligi uğrunda mücadele etmeye değmeyecek bir kupaydı. Kerhen mücadele ettiği Avrupa Ligi’nde kupayı kazanarak, ‘Ben buraya ait değilim’ mesajını verdi. Ancak aradan geçen yıllar, UEFA Avrupa Ligi’nin bile Jose için uzak bir ihtimal olduğunu ortaya koydu.
Şampiyonlar Ligi son 16 turunda RB Leipzig’e iki maçta da yenilip Avrupa defterini kapatan Tottenham, ligde aldığı sonuçlarla zirveye yaklaşamadı. Şampiyonlar Ligi bileti için ligi ilk 4 içinde bitirmesi gerekiyordu. Bu hayalden erken vazgeçen Tottenham’ın tek umudu UEFA Avrupa Ligi almıştı. Ancak Jose Mourinho yönetiminde çıkılan 23 maçta alınan 11 galibiyet, 5 beraberlik ve 7 yenilgi UEFA Avrupa Ligi hayalinden uzaklaştırdı. Ligde 8. sırada bulunan Tottenham’ın Avrupa biletini alabilmesi için sezonun bitimine 3 hafta kala önündeki 3 ekibi geçmesi gerekiyor.
UEFA Avrupa Ligi’nin kendine heyecan vermediğini söyleyen Mourinho, ‘’Avrupa Ligi, Avrupa’nın en büyük turnuvası değil. Şampiyonlar Ligi’ni kazanan bir takım ya da teknik direktör için yeterli değil. Lewis Hamilton’a Formula 2’yi kazanmak isteyip istemediğini sorduğunuzda onun için cazip gelmeyecektir. Ancak bu bir yarışma ve hiçbir yerde olmamaktansa, Avrupa Ligi’nde olmayı tercih ederim.’’ dedi. Son yıllarda irtifa kaybeden Jose Mourinho, kibirli haline devam ederse düşüşü daha şiddetli olacak. Klopp ve Guardiola’nın damgasını vurduğu Premier Lig’de Mourinho hızla demedo bir teknik adam olma yolunda ilerliyor.
[Hasan Cücük] 14.7.2020 [TR724]
Tottenham, Kuzey Londra derbisinde Arsenal’i 2-1 yenerek 35. haftayı 3 puanla kapattı. 20 Kasım’da Pochettino’nun yerine göreve başlayan Mourinho yönetimindeki Tottemham tüm kulvarlarda 32 maça çıktı. Puan ortalaması ise 1,53 olarak gerçekleşti. Bu ortalama Portekizli’nin teknik adamlık kariyerine başladığı 2000 yılından itibaren en düşük oran oldu. Teknik adamlığı merhaba dediği Benfica performansı 1,80 olurken, ilerleyen yıllarda hiçbir zaman 2 puan ortalamanın altına düşmemişti. 2013’te başlayan 2.Chelsea dönemiyle birlikte Mourinho ilk kez 2 puan altına kıl payı da olsa düşmüştü. 2.Chelsea döneminde çıktığı 136 maçta 1,96 puan ortalaması yakaladı. Manchester United’la çıktığı 144 maçta ise 1,97 puan ortalamasına ulaştı.
Mourinho’nun adını duyurmaya başlaması 2003’te FC Porto ile kazandığı UEFA Kupası’yla olmuştu. Ertesi yıl vites yükseltip Şampiyonlar Ligi’ni kazanınca, adı bir anda Avrupa’da herkesin bildiği bir teknik adam oldu. Chelsea’yı 50 yıl aradan sonra lig şampiyonluğuna taşıması, Inter’le Serie A şampiyonlukları ve Şampiyonlar Ligi başarısı, Real Madrid ile La Liga ve ikinci kez geldiği Chelsea’da gelen 3. lig şampiyonluğu… Jose Mourinho’nun başarıları olarak kayıtlara geçti.
Ancak 2014-15 sezonunda Chelsea ile gördüğü lig şampiyonluğu sonrası Jose Mourinho’nun düşüşü başladı. 3 kez zirveye taşıdığı Chelsea’dan gönderilmesini hazmetmesi kolay olmadı. 2016’da geldiği Manchester United’da ki hedefi vardı; Ferguson’un boşluğunu dolduran isim olmak ve Chelsea’yı kovduğuna pişman etmek. Her iki hedefinde de sıfır çekti. 2004’den itibaren hegomanyasını yıkmak için mücadele verdiği Ferguson’un boşluğunu doldurması mümkün olmadı. Tek başarısı UEFA Avrupa Ligi’ni kazanmak oldu.
‘Özel biriyim’ deyip normal olmayı içine sindiremeyen Portekizli, yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeme durumuna geldi. 2017’de United’la UEFA Avrupa Ligi’ni kazanınca, madalyasını boynundan çıkartıp tribünde bir taraftara vermesi kupaya bakışını ortaya koydu. Jose için UEFA Avrupa Ligi uğrunda mücadele etmeye değmeyecek bir kupaydı. Kerhen mücadele ettiği Avrupa Ligi’nde kupayı kazanarak, ‘Ben buraya ait değilim’ mesajını verdi. Ancak aradan geçen yıllar, UEFA Avrupa Ligi’nin bile Jose için uzak bir ihtimal olduğunu ortaya koydu.
Şampiyonlar Ligi son 16 turunda RB Leipzig’e iki maçta da yenilip Avrupa defterini kapatan Tottenham, ligde aldığı sonuçlarla zirveye yaklaşamadı. Şampiyonlar Ligi bileti için ligi ilk 4 içinde bitirmesi gerekiyordu. Bu hayalden erken vazgeçen Tottenham’ın tek umudu UEFA Avrupa Ligi almıştı. Ancak Jose Mourinho yönetiminde çıkılan 23 maçta alınan 11 galibiyet, 5 beraberlik ve 7 yenilgi UEFA Avrupa Ligi hayalinden uzaklaştırdı. Ligde 8. sırada bulunan Tottenham’ın Avrupa biletini alabilmesi için sezonun bitimine 3 hafta kala önündeki 3 ekibi geçmesi gerekiyor.
UEFA Avrupa Ligi’nin kendine heyecan vermediğini söyleyen Mourinho, ‘’Avrupa Ligi, Avrupa’nın en büyük turnuvası değil. Şampiyonlar Ligi’ni kazanan bir takım ya da teknik direktör için yeterli değil. Lewis Hamilton’a Formula 2’yi kazanmak isteyip istemediğini sorduğunuzda onun için cazip gelmeyecektir. Ancak bu bir yarışma ve hiçbir yerde olmamaktansa, Avrupa Ligi’nde olmayı tercih ederim.’’ dedi. Son yıllarda irtifa kaybeden Jose Mourinho, kibirli haline devam ederse düşüşü daha şiddetli olacak. Klopp ve Guardiola’nın damgasını vurduğu Premier Lig’de Mourinho hızla demedo bir teknik adam olma yolunda ilerliyor.
[Hasan Cücük] 14.7.2020 [TR724]
15 Temmuz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
15 Temmuz 2016. Akşam saatleri. Her zamanki gibi Türkiye’de neler olup bittiğini merak edip, üniversitedeki odamda haberlere göz gezdiriyorum. Kanada’ya geleli tam bir sene olmuş. Barış Akademisyenleri bildirisini imzaladığımdan beri üniversitem (Türk-Alman Üniversitesi) hakkımda zaten soruşturma başlatmış. Rektör şahsen telefon edip imzamı geri çekmemi istemiş. Terslenince, benden sonra gelen dekana (Kanada’ya gelmeden dekan vekili bendim) benim ipimin çekilmesini emretmiş. Hukukçu rektör! Neyse o ayrı konu.
Ben “kanlarımızda duş alınması” tehditlerinin yapıldığı, hak-hukuk falan tanınmadan, en tepedekilerin emriyle üzerlerine gidilen bin küsur akademisyenden biriyim. Listeler hazır. Adım o listelerde. Akıllarına ne gelirse hepsi yazılmış suçlamalar, rektörlükte ve YÖK’te kol geziyor. Ve bu ortamda sıcak bir Temmuz günü, endişelerime bir yenisi ekleniyor. İstanbul’da Boğaziçi köprüsünün bir yönünü araç trafiğine kapatan birkaç tank, Boğaz kıyısında devriye gezen kamuflajlı askerler, Ankara’da görgü tanıklarının sosyal medyadan duyurduğu, alçaktan uçan jetler! Sosyal medyada darbe oluyor söylentileri.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kendimi bildim bileli tüm darbelere karşı çıktım. Sol bir aileden gelen bir gençken 1960 darbesinin “devrim” olarak görüldüğü bir ortamda 12 Eylül’ü 27 Mayıs’tan farklı görmemeye başlamam için 19 yaşında Almanya’ya gidip siyaset bilimi okumaya başlamam gerekecekti. Çok geçmeden üçüncü dünya devletlerinde ve az gelişmiş ülkelerde asker-sivil ilişkilerini deli gibi okumaya başlayacaktım. Türkiye’nin dünyanın merkezinde olduğu bir ülke olmadığını öğrenmeye başladığımda, “bizde” neden darbelerin olduğunu daha farklı açılardan anlamaya başlayacaktım. Her şeyden az biraz, ortaya karışık bir Ortadoğu coğrafyasında, gelişme azminde olan ama birbirine güvenmeyen insanlardan oluşan bir “toplumun”, etrafında buluşamadığı ortak değerler ve tasavvurların olmamasından dolayı nasıl oradan oraya savrulduğunu görecektim. Nasıl çok partili hayata İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni kurulmakta olan dünya düzeni sayesinde geçildiğini, Soğuk Savaş jeopolitiği sayesinde nasıl Türkiye’nin Avrupa entegrasyonuna (son vagonda da olsa!) dâhil edildiğini ve NATO’ya girdiğini, nasıl kör topal da olsa insan hakları ve demokrasi mücadelesi içinde olan bir ülke olduğunu anlayacaktım. Darbelere karşı çıkıp demokrasinin ve hukuk devletinin yanında olmak, 2000’lerin başında gayet popüler bir şeydi Türkiye’de. Dolayısıyla kendimi bir anda farklı kesimlerden birçok müttefikin arasında bulacaktım. 2006’da Türkiye’ye fırından yeni çıkmış taze doktoralı genç bir akademisyen olarak döndüğümde, AB üyesi olmaya çalışan bir ülkede, herkes darbelere olduğu kadar otoriter rejimlere de karşıydı. O zamanlar bunun konjonktürel ve yapay bir şey olduğunu anlayamayacaktım.
İşte 15 Temmuz 2016 akşamında, bunları düşünerek – ve kendime çok ama çok kızarak – sabahı zor ettim. Darbenin başarılı olmamasını umarak, demokrasinin ve hukukun devam ettiği bir mücadelenin iktidar değişikliği için tek yol olduğunu düşünerek uyandığım 16 Temmuz sabahı, darbe girişiminin bastırıldığını öğrendim.
Ancak birçok gariplik vardı, izah edemediğim. Her şeyden önce daha önceki darbe ve muhtıraları gayet derinlemesine okumuş biri olarak, bu darbe girişiminde hayatın olağan akışına aykırı görünen birçok garipliğin olduğu gözümden kaçmayacaktı. Askerler neden tüm güçlerini kullanmadılar? Neden salt bir adet Boğaz köprüsünün yine sadece tek bir istikametini araç trafiğine kapadılar? Neden F-16 uçakları iddia edildiği üzere Meclis ve Saray’ı bombaladıkları halde hedef tutturamamışlardı? İyi ki tutturamamışlardı, o başka mesele de, nasıl oluyor da o güdümlü havadan karaya atış yapabilen modern jetler ve onların eğitimli pilotları bu kadar karavana atış yapabilmişlerdi? Neden darbeye karışmadıkları belli oldukları halde TSK’daki tüm general ve amiral kadrosunun yarısı, darbecilikle suçlanarak apar topar tasfiye edilmişti? Neden darbe gecesi kullanılan silahların balistik incelemeleri düzgünce yapılmamış, neden ölenlerin kimin silahlarından çıkan kurşunlarla yaşamlarını yitirdiklerini kamuoyu öğrenememişti? Neden Erdoğan bu darbe girişimi için ağzından “Allah’ın bir lütfu!” cümlesini kaçırmış, neden o gece sözde hayatları tehlike altındayken, Erdoğan konuştuğu esnada, onun yanında oturan damat sansar gibi yandan çarklı bir gülüş patlatmıştı? Neden aradan aylar geçtikten sonra, Başbakan Binali Yıldırım, gazetecilerin “en hoşunuza gitmeyen proje neydi?” sorusuna gülerek “15 Temmuz projesi” demişti?
15 Temmuz sonrasında hemen ertesi günden tezi yok, nasıl oldu da tüm “darbeye karışanlar” anında gözaltına alınmaya başlandı? Nasıl oldu da onların bulunduğu uzun, upuzun listeler hazır ve nazır vaziyetteydiler? Onları kim hazırlamış, daha da önemlisi bu kadar çabuk kimin darbeye karıştığını, kimin karışmadığını kim saptamıştı? Uzun, upuzun KHK listelerini kim yapmıştı? Erdoğan neden “15 Temmuz olmasa bu kadar insanı devletten temizleyemezdik” türü bir açıklama yapmıştı? Darbe gecesi, nasıl oldu da Erdoğan’ın etrafında bulunan tüm askerler, yaveri de dâhil, “FETÖ’cü” çıktı, ama nasıl olduysa Erdoğan’a hiçbir şey yapmadılar? Erdoğan nasıl oldu da darbenin saatini bir türlü hatırlayamadı? Neden birbiriyle çelişen ifadelerinde hep değişik darbeyi öğrenme saati beyan etti? Neden darbeyi “eniştesinden öğrendiğini” iddia etti? Eniştesi darbeyi kimden öğrendi diye hiç sorulmadı? Darbeye katılan askerler neden üslerinden emir aldıklarını söylemelerine karşın, darbenin komuta yapısı halen ortaya konamadı? Neden Adil Öksüz serbest bırakıldı? Neden tutuklanan “darbeci askerlerin” tümünün ortak özelliği, Suriye savaşına karşı olmak, NATO ittifakı içinde bir Türkiye’yi savunmak? Neden darbe girişiminden sonra her yere, birçok TSK komuta kademesi başta olmak üzere, Ergenekon’cu Avrasyacılar getirildi? Neden Erdoğan darbe girişiminden hemen sonra Perinçek ve ekibi üst düzey emekli subay, darbe ile NATO’nun TSK’dan tasfiye edildiğini gayet açıklıkla telaffuz etmeye başladılar? Neden Erdoğan’ın “milli diktatörlüğün” başında olmasını kraldan da kralcı bir motivasyonla savunur oldular? Neden MHP Erdoğan’a ve AKP’ye bu kadar yaklaştı, adeta onlarla organik bir bütünleşmeye girdi? Neden CHP içindeki ulusalcılar partide sosyal demokratları ustaca pusturdu ve partiyi Yenikapı Ruhu ile rejimin muhalefet sütunu haline getirdi? Neden yeni kurulan İYİP de aynı CHP gibi rejim partisi oldu? Neden HDP bile “FETÖ” diskurunu aynı AKP gibi benimsedi? Niçin Kılıçdaroğlu başlangıçta “kontrollü darbe girişimi” diyerek darbenin Erdoğan kontrolünde olduğunu ima ederken ve bu uğurda Ankara’ya yürürken, bir anda bu unutturuldu ve CHP tatlı su muhalefetine geri döndü? Neden Meclis’teki patlamaların blast etkisi, dışarıdan içeriye doğru değil de, içeriden dışarıya doğruydu? Erdoğan’ın uçağının yanı başında uçan askeri jetler neden uçağı düşürmedi? Erdoğan 15 Temmuz öncesi son Cuma’ya neden girmedi? Nasıl ortalıktan toz oldu? Neden bu hiç araştırılmadı? Bunun gibi binlerce soru var.
Darbe bastırılmıştı. Ama bu nasıl bir darbe girişimiydi ki, tüm generaller ve amirallerin yarısı darbeyi desteklediği ve komuta ettiği halde (!) darbeye karışan asker oranı bu komuta kademesi oranının çok ama çok altında, komik bir orandı? Neden bunca amiral ve general, onların altındaki binlerce tutuklu subay, darbeyi başarılı kılmak için girişimde bulunmamışlardı? Bu nasıl işti ki, hayatlarını böyle ucuza bir kumar masasında çip olarak kullandırmışlardı? Neden NATO karargâhından, bu tutuklanan subaylar için “beyin takımı” düzgün subaylar anlamına gelecek yorumlar yapılmıştı? Nasıl oldu da, darbe girişiminden hemen sonra Rusya ile barışıldı, dahası Moskova’nın kucağında bir uydu devlet görünümlü bir rota izlenmeye başlandı?
15 Temmuz’un yıldönümü geldi çattı
Beşinci yıla giriliyor, hala bu soruların düzgün bir cevabı meydanda yok.
Hapishanede yüz binlerce insan bu soruların yanıtının olmamasından dolayı çürüyorlar! KHK’lı yüz binler – bu satırların yazarı da dâhil – bu soruların bırakın yanıtlanmamasını, sorulmaya bile korkulmasından dolayı, büyük mağduriyetler yaşadı, yaşıyorlar. Ahmet Altan gibi, Mümtazer Türköne gibi, Mehmet Baransu gibi, Sedat Laçiner gibi yüzlerce gazeteci, yazar ve akademisyen, hapishanede. Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt vekil, yüzlerce Kürt yerel yönetici, fabrikasyon gerekçelerle, tıpkı diğer mahpus masumlar gibi çile çekiyor. Türkiye her geçen gün medeni dünyadan hızla uzaklaşırken, “milli diktatörlük” sağlam ve kararlı adımlarla her gün biraz daha şekilleniyor. Kişi başı gayrı safi milli hâsılası 12.000 dolardan 9.000 dolara gerileyen ve korkunç bir işsizlik ve küçülme yaşayan Türkiye, hızla içe kapanıyor. Şeffaflık giderek terini puslu ve sisli bir tür Susurluk ortamına terk etti. Ne bombalanan Kürt mahalleleri ve köyleri, ne içerideki bebekler, ne Meriç’te ve Ege’de boğularak can veren aileler, Türkiye halkının umurunda. Korkunç bir dejenerasyon ve lümpenleşme yaşanırken, yeni nesiller bu inşa ve konsolide edilen rejimi benimsedikçe benimsiyor! Yeni normal, herkesçe kabul görüyor. Rusya-Çin-İran liginde bir aktör olan ve hesap verilebilen, gücü sınırlandırılmış iktidar ve hukuk devletinin tümüyle yok olduğu bir ülke bugün Türkiye. Bu şartlar her geçen gün daha da kanıksanıyor. İşin kötüsü, tünelin ucunda ışık görünmüyor.
15 Temmuz 2016’da ne oldu, aydınlatılmalı. Bu kontrollü darbe girişimi ve sonrasında yaşanan sivil darbe deşifre edilmeli. Normalleşme başka türlü başlamayacak. Anayasa, anayasal düzen, insan hakları, azınlık hakları, seküler devlet, hukuk devleti, hesap verebilen ve gücü sınırlandırılmış iktidar, birey hak ve özgürlükleri, ifade, din, vicdan, eleştiri özgürlüklerinin yerleştiği bir ülke talep etmeye devam etmeliyiz. Yol uzun. Fakat unutmayın ki iyi her zaman galip gelir. Işık her zaman karanlığı boğar.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.7.2020 [TR724]
Ben “kanlarımızda duş alınması” tehditlerinin yapıldığı, hak-hukuk falan tanınmadan, en tepedekilerin emriyle üzerlerine gidilen bin küsur akademisyenden biriyim. Listeler hazır. Adım o listelerde. Akıllarına ne gelirse hepsi yazılmış suçlamalar, rektörlükte ve YÖK’te kol geziyor. Ve bu ortamda sıcak bir Temmuz günü, endişelerime bir yenisi ekleniyor. İstanbul’da Boğaziçi köprüsünün bir yönünü araç trafiğine kapatan birkaç tank, Boğaz kıyısında devriye gezen kamuflajlı askerler, Ankara’da görgü tanıklarının sosyal medyadan duyurduğu, alçaktan uçan jetler! Sosyal medyada darbe oluyor söylentileri.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kendimi bildim bileli tüm darbelere karşı çıktım. Sol bir aileden gelen bir gençken 1960 darbesinin “devrim” olarak görüldüğü bir ortamda 12 Eylül’ü 27 Mayıs’tan farklı görmemeye başlamam için 19 yaşında Almanya’ya gidip siyaset bilimi okumaya başlamam gerekecekti. Çok geçmeden üçüncü dünya devletlerinde ve az gelişmiş ülkelerde asker-sivil ilişkilerini deli gibi okumaya başlayacaktım. Türkiye’nin dünyanın merkezinde olduğu bir ülke olmadığını öğrenmeye başladığımda, “bizde” neden darbelerin olduğunu daha farklı açılardan anlamaya başlayacaktım. Her şeyden az biraz, ortaya karışık bir Ortadoğu coğrafyasında, gelişme azminde olan ama birbirine güvenmeyen insanlardan oluşan bir “toplumun”, etrafında buluşamadığı ortak değerler ve tasavvurların olmamasından dolayı nasıl oradan oraya savrulduğunu görecektim. Nasıl çok partili hayata İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni kurulmakta olan dünya düzeni sayesinde geçildiğini, Soğuk Savaş jeopolitiği sayesinde nasıl Türkiye’nin Avrupa entegrasyonuna (son vagonda da olsa!) dâhil edildiğini ve NATO’ya girdiğini, nasıl kör topal da olsa insan hakları ve demokrasi mücadelesi içinde olan bir ülke olduğunu anlayacaktım. Darbelere karşı çıkıp demokrasinin ve hukuk devletinin yanında olmak, 2000’lerin başında gayet popüler bir şeydi Türkiye’de. Dolayısıyla kendimi bir anda farklı kesimlerden birçok müttefikin arasında bulacaktım. 2006’da Türkiye’ye fırından yeni çıkmış taze doktoralı genç bir akademisyen olarak döndüğümde, AB üyesi olmaya çalışan bir ülkede, herkes darbelere olduğu kadar otoriter rejimlere de karşıydı. O zamanlar bunun konjonktürel ve yapay bir şey olduğunu anlayamayacaktım.
İşte 15 Temmuz 2016 akşamında, bunları düşünerek – ve kendime çok ama çok kızarak – sabahı zor ettim. Darbenin başarılı olmamasını umarak, demokrasinin ve hukukun devam ettiği bir mücadelenin iktidar değişikliği için tek yol olduğunu düşünerek uyandığım 16 Temmuz sabahı, darbe girişiminin bastırıldığını öğrendim.
Ancak birçok gariplik vardı, izah edemediğim. Her şeyden önce daha önceki darbe ve muhtıraları gayet derinlemesine okumuş biri olarak, bu darbe girişiminde hayatın olağan akışına aykırı görünen birçok garipliğin olduğu gözümden kaçmayacaktı. Askerler neden tüm güçlerini kullanmadılar? Neden salt bir adet Boğaz köprüsünün yine sadece tek bir istikametini araç trafiğine kapadılar? Neden F-16 uçakları iddia edildiği üzere Meclis ve Saray’ı bombaladıkları halde hedef tutturamamışlardı? İyi ki tutturamamışlardı, o başka mesele de, nasıl oluyor da o güdümlü havadan karaya atış yapabilen modern jetler ve onların eğitimli pilotları bu kadar karavana atış yapabilmişlerdi? Neden darbeye karışmadıkları belli oldukları halde TSK’daki tüm general ve amiral kadrosunun yarısı, darbecilikle suçlanarak apar topar tasfiye edilmişti? Neden darbe gecesi kullanılan silahların balistik incelemeleri düzgünce yapılmamış, neden ölenlerin kimin silahlarından çıkan kurşunlarla yaşamlarını yitirdiklerini kamuoyu öğrenememişti? Neden Erdoğan bu darbe girişimi için ağzından “Allah’ın bir lütfu!” cümlesini kaçırmış, neden o gece sözde hayatları tehlike altındayken, Erdoğan konuştuğu esnada, onun yanında oturan damat sansar gibi yandan çarklı bir gülüş patlatmıştı? Neden aradan aylar geçtikten sonra, Başbakan Binali Yıldırım, gazetecilerin “en hoşunuza gitmeyen proje neydi?” sorusuna gülerek “15 Temmuz projesi” demişti?
15 Temmuz sonrasında hemen ertesi günden tezi yok, nasıl oldu da tüm “darbeye karışanlar” anında gözaltına alınmaya başlandı? Nasıl oldu da onların bulunduğu uzun, upuzun listeler hazır ve nazır vaziyetteydiler? Onları kim hazırlamış, daha da önemlisi bu kadar çabuk kimin darbeye karıştığını, kimin karışmadığını kim saptamıştı? Uzun, upuzun KHK listelerini kim yapmıştı? Erdoğan neden “15 Temmuz olmasa bu kadar insanı devletten temizleyemezdik” türü bir açıklama yapmıştı? Darbe gecesi, nasıl oldu da Erdoğan’ın etrafında bulunan tüm askerler, yaveri de dâhil, “FETÖ’cü” çıktı, ama nasıl olduysa Erdoğan’a hiçbir şey yapmadılar? Erdoğan nasıl oldu da darbenin saatini bir türlü hatırlayamadı? Neden birbiriyle çelişen ifadelerinde hep değişik darbeyi öğrenme saati beyan etti? Neden darbeyi “eniştesinden öğrendiğini” iddia etti? Eniştesi darbeyi kimden öğrendi diye hiç sorulmadı? Darbeye katılan askerler neden üslerinden emir aldıklarını söylemelerine karşın, darbenin komuta yapısı halen ortaya konamadı? Neden Adil Öksüz serbest bırakıldı? Neden tutuklanan “darbeci askerlerin” tümünün ortak özelliği, Suriye savaşına karşı olmak, NATO ittifakı içinde bir Türkiye’yi savunmak? Neden darbe girişiminden sonra her yere, birçok TSK komuta kademesi başta olmak üzere, Ergenekon’cu Avrasyacılar getirildi? Neden Erdoğan darbe girişiminden hemen sonra Perinçek ve ekibi üst düzey emekli subay, darbe ile NATO’nun TSK’dan tasfiye edildiğini gayet açıklıkla telaffuz etmeye başladılar? Neden Erdoğan’ın “milli diktatörlüğün” başında olmasını kraldan da kralcı bir motivasyonla savunur oldular? Neden MHP Erdoğan’a ve AKP’ye bu kadar yaklaştı, adeta onlarla organik bir bütünleşmeye girdi? Neden CHP içindeki ulusalcılar partide sosyal demokratları ustaca pusturdu ve partiyi Yenikapı Ruhu ile rejimin muhalefet sütunu haline getirdi? Neden yeni kurulan İYİP de aynı CHP gibi rejim partisi oldu? Neden HDP bile “FETÖ” diskurunu aynı AKP gibi benimsedi? Niçin Kılıçdaroğlu başlangıçta “kontrollü darbe girişimi” diyerek darbenin Erdoğan kontrolünde olduğunu ima ederken ve bu uğurda Ankara’ya yürürken, bir anda bu unutturuldu ve CHP tatlı su muhalefetine geri döndü? Neden Meclis’teki patlamaların blast etkisi, dışarıdan içeriye doğru değil de, içeriden dışarıya doğruydu? Erdoğan’ın uçağının yanı başında uçan askeri jetler neden uçağı düşürmedi? Erdoğan 15 Temmuz öncesi son Cuma’ya neden girmedi? Nasıl ortalıktan toz oldu? Neden bu hiç araştırılmadı? Bunun gibi binlerce soru var.
Darbe bastırılmıştı. Ama bu nasıl bir darbe girişimiydi ki, tüm generaller ve amirallerin yarısı darbeyi desteklediği ve komuta ettiği halde (!) darbeye karışan asker oranı bu komuta kademesi oranının çok ama çok altında, komik bir orandı? Neden bunca amiral ve general, onların altındaki binlerce tutuklu subay, darbeyi başarılı kılmak için girişimde bulunmamışlardı? Bu nasıl işti ki, hayatlarını böyle ucuza bir kumar masasında çip olarak kullandırmışlardı? Neden NATO karargâhından, bu tutuklanan subaylar için “beyin takımı” düzgün subaylar anlamına gelecek yorumlar yapılmıştı? Nasıl oldu da, darbe girişiminden hemen sonra Rusya ile barışıldı, dahası Moskova’nın kucağında bir uydu devlet görünümlü bir rota izlenmeye başlandı?
15 Temmuz’un yıldönümü geldi çattı
Beşinci yıla giriliyor, hala bu soruların düzgün bir cevabı meydanda yok.
Hapishanede yüz binlerce insan bu soruların yanıtının olmamasından dolayı çürüyorlar! KHK’lı yüz binler – bu satırların yazarı da dâhil – bu soruların bırakın yanıtlanmamasını, sorulmaya bile korkulmasından dolayı, büyük mağduriyetler yaşadı, yaşıyorlar. Ahmet Altan gibi, Mümtazer Türköne gibi, Mehmet Baransu gibi, Sedat Laçiner gibi yüzlerce gazeteci, yazar ve akademisyen, hapishanede. Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt vekil, yüzlerce Kürt yerel yönetici, fabrikasyon gerekçelerle, tıpkı diğer mahpus masumlar gibi çile çekiyor. Türkiye her geçen gün medeni dünyadan hızla uzaklaşırken, “milli diktatörlük” sağlam ve kararlı adımlarla her gün biraz daha şekilleniyor. Kişi başı gayrı safi milli hâsılası 12.000 dolardan 9.000 dolara gerileyen ve korkunç bir işsizlik ve küçülme yaşayan Türkiye, hızla içe kapanıyor. Şeffaflık giderek terini puslu ve sisli bir tür Susurluk ortamına terk etti. Ne bombalanan Kürt mahalleleri ve köyleri, ne içerideki bebekler, ne Meriç’te ve Ege’de boğularak can veren aileler, Türkiye halkının umurunda. Korkunç bir dejenerasyon ve lümpenleşme yaşanırken, yeni nesiller bu inşa ve konsolide edilen rejimi benimsedikçe benimsiyor! Yeni normal, herkesçe kabul görüyor. Rusya-Çin-İran liginde bir aktör olan ve hesap verilebilen, gücü sınırlandırılmış iktidar ve hukuk devletinin tümüyle yok olduğu bir ülke bugün Türkiye. Bu şartlar her geçen gün daha da kanıksanıyor. İşin kötüsü, tünelin ucunda ışık görünmüyor.
15 Temmuz 2016’da ne oldu, aydınlatılmalı. Bu kontrollü darbe girişimi ve sonrasında yaşanan sivil darbe deşifre edilmeli. Normalleşme başka türlü başlamayacak. Anayasa, anayasal düzen, insan hakları, azınlık hakları, seküler devlet, hukuk devleti, hesap verebilen ve gücü sınırlandırılmış iktidar, birey hak ve özgürlükleri, ifade, din, vicdan, eleştiri özgürlüklerinin yerleştiği bir ülke talep etmeye devam etmeliyiz. Yol uzun. Fakat unutmayın ki iyi her zaman galip gelir. Işık her zaman karanlığı boğar.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Sahura kalkan Bektaşi: AYM [Bülent Korucu]
Anayasa Mahkemesi’nin ne zaman hukuka uygun davranış rolü yaptığını görsem hep o Bektaşi fıkrası gelir aklıma. Baba Erenler’in, oruç tutmadığı halde sahura kalktığını görenler bunun sebebini sorar. O da her zamanki üslubuyla noktayı koyar: Sahura da kalkmayıp hepten mi gavur olayım! AYM’nin bu defaki kararı öyle değil, Baba Erenler hepten gavur olmayı göze almış… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) bile, ‘bizim hukuk bize yeter, sen ne bilecen’ atarı yapmışlar. Daha açık söylemek gerekirse minderin yani uluslararası hukukun dışına kaçma alıştırmaları yapıyor.
Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “AYM kararlarını tanımıyorum, saygı da duymuyorum” demiş ve kendini hukukla bağlı görmeyeceğini ilan etmişti. Umarım haklı çıkmam ancak AYM de uluslararası hukuku tanımayacağını ilan ediyor. Zaten çok iğreti durduğumuz uluslararası sistemden kaçışın yollarını döşüyor. Sadede gel, karar neymiş önce onu söyle dediğinizi duyar gibi oluyorum. İnanın onun hiç bir önemi yok, burada odaklanmamız gereken şey, Erdoğan Rejimi’nin bir aparatı olan Yüksek Mahkeme’nin yeni bir aşamanın işaret fişeğini çakması.
Elbette karar da önemli ve dikkat çektiğim noktaların anlaşılması adına konuşmak zorundayız. 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan bir yargıcın ‘suç işlediğine dair somut bir delil bulunmadan ve mesleğinden kaynaklanan güvencelere riayet edilmeksizin tutuklandığına’ dair başvurusu AİHM tarafından haklı bulunmuş. AYM, böyle bir görevi, daha önemlisi yetkisi olmadığı halde devreye giriyor ve AİHM’nin kararını bir anlamda ‘temyiz’ etmeye kalkıyor. Kendisinin ve istinaf mahkemelerinin kimi kararlarına direnen yerel mahkemelerin pozisyonuna düşüyor böylece. Gerekçeleri ise sadece yetkisizlik bağlamında değil esas itibarıyla da dayanaktan yoksun.
Öncelikle 2802 sayılı kanunla getirilen güvenceleri çarpıtarak işe koyuluyor. Adı geçen kanun hakim ve savcıların soruşturulması ve yargılanmasıyla ilgili usule ait kesin kurallar koyuyor. ‘Usul esasa mukaddemdir’ kuralına göre usule dair kanunlara uyulmadan yapılacak her türlü işlem hukuksuz ve doğal olarak hak ihlalidir. AYM, yüksek mahkeme üyesi olmayan yargı mensuplarının görevleriyle ilgili değil kişisel bir suçla itham edildiklerini öne sürüyor. Sanırsınız adamlar gofret çalarken yakalanmış. Oysa suçlama tam da kanunun öngördüğü şey; yani görevini bir terör örgütü lehine kullanmak. Yüksek yargıçların kişisel suçlarını bile belli izinler çerçevesinde belli merciler soruşturabiliyor. Onlar için ise ‘suç üstü hali’ istisnasını istismar ediyor AYM. Suçüstü halinin olmadığını Hakimler Savcılar Kurulu Başkanvekili Mehmet Yılmaz defalarca itiraf etti. “Darbeye katıldıklarına dair delil bulamadığımız için mecburen örgüt üyeliğinden yargılıyoruz” beyanatları arşivlerde duruyor Hatta örgüt üyeliği için de delil bulamadıklarını, itirafçılık yoluyla delile ulaşmak için tuzak kurduğunu ve söylece bir kısım ifadelerle işlem yaptıklarını da anlatmıştı.
AYM hem ilk derece hem de yüksek yargı mensupları için suçüstü hali savunması çok komik. Üyeleri Alparslan Altan ve Erdal Tercan 16 Temmuz’da evlerinden gözaltına alındı. Tıpkı 150’ye yakın Yargıtay ve Danıştay üyesi gibi. Hangisi tankın içinde ya da askeri mahalde yakalandı? Hiçbiri. Öyleyse nasıl suçüstü hali oluyor. Bu saçmalığa buldukları kılıf ise ‘örgüt üyeliği suçüstü hali’. Biri bunu izah edebilir mi? Mesela o gün evde örgütsel pijamayla mı oturuyorlardı! 150’si yüksek yargıç 3 bine yakın hakim ve savcı bir gecede evlerinden toplandı. Hepsi aynı anda hangi suçu işliyorlardı ki suçüstü yakalandılar!
2802 sayılı kanuna yaptığı bir atıfla AYM kelimenin tam anlamıyla kendi topuğuna sıkıyor. Kanundaki ifade alıntılanmış ama ben yine de onların yazdığı şekli almak istiyorum. Şöyle diyorlar: “Buna göre başvurucunun tutuklandığı tarihte hâkim ve savcıların kişisel suçları bakımından soruşturma yapma yetkisi, ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet başsavcısına ve son soruşturma da o yer ağır ceza mahkemesine aittir.” 15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece KİM, hakim ve savcılarla ilgili soruşturmayı başlatıp gözaltı talimatlarını verdi? Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı. Yukarıdaki kural ile aşağıdaki uygulamayı birlikte savunabilmek için, iki üye arkadaşını kurban vererek kurtulmaya çalışılan korkaklar topluluğu olmak gerekiyor.
“Türk mahkemelerinin ulusal hukuka ilişkin yorumlarının Sözleşme’de güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal edip etmediğini incelemek AİHM’in yetkisinde ise de AİHM’in ulusal mahkemelerin yerine geçerek ulusal hukuku ilk elden yorumlaması uygun görünmemektedir.” Bu satırlar da söz konusu açıklamadan; karardan demiyorum çünkü AYM’nin AİHM kararlarını denetleme hakkı yok. Yetkinin asıl sahibi AİHM ve bir ulusal yüksek mahkemenin ‘etkin, bağımsız ve sözleşmeye uygun’ denetim yapacağına ikna olursa yetkisini paylaşıyor. Azerbaycan Yüksek Mahkemesi örneğinde olduğu gibi saydığım şartları yerine getirmeyecek olanlarla bunu paylaşmıyor. Hatta ileri giderek kararlarını uygulamayan Azerbaycan devletini de tarihte ilk defa olarak mahkum etti.
Ulusal mahkemelerin denetlenmesinin Avrupalı yüksek mahkemeye ait olduğunu satır arasında itiraf ediyor ama çamura yatıyorlar. Onlarca kere yerel mahkemelerin kararları hakkında ‘ihlal’ hükmü verildi ve hiçbirine böyle itiraz etmek akıllarına gelmedi. Ülkeyi tamamen uluslararası hukuk ve sistemin dışına çıkaracaklar endişemde haksız mıyım?
[Bülent Korucu] 14.7.2020 [TR724]
Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “AYM kararlarını tanımıyorum, saygı da duymuyorum” demiş ve kendini hukukla bağlı görmeyeceğini ilan etmişti. Umarım haklı çıkmam ancak AYM de uluslararası hukuku tanımayacağını ilan ediyor. Zaten çok iğreti durduğumuz uluslararası sistemden kaçışın yollarını döşüyor. Sadede gel, karar neymiş önce onu söyle dediğinizi duyar gibi oluyorum. İnanın onun hiç bir önemi yok, burada odaklanmamız gereken şey, Erdoğan Rejimi’nin bir aparatı olan Yüksek Mahkeme’nin yeni bir aşamanın işaret fişeğini çakması.
Elbette karar da önemli ve dikkat çektiğim noktaların anlaşılması adına konuşmak zorundayız. 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan bir yargıcın ‘suç işlediğine dair somut bir delil bulunmadan ve mesleğinden kaynaklanan güvencelere riayet edilmeksizin tutuklandığına’ dair başvurusu AİHM tarafından haklı bulunmuş. AYM, böyle bir görevi, daha önemlisi yetkisi olmadığı halde devreye giriyor ve AİHM’nin kararını bir anlamda ‘temyiz’ etmeye kalkıyor. Kendisinin ve istinaf mahkemelerinin kimi kararlarına direnen yerel mahkemelerin pozisyonuna düşüyor böylece. Gerekçeleri ise sadece yetkisizlik bağlamında değil esas itibarıyla da dayanaktan yoksun.
Öncelikle 2802 sayılı kanunla getirilen güvenceleri çarpıtarak işe koyuluyor. Adı geçen kanun hakim ve savcıların soruşturulması ve yargılanmasıyla ilgili usule ait kesin kurallar koyuyor. ‘Usul esasa mukaddemdir’ kuralına göre usule dair kanunlara uyulmadan yapılacak her türlü işlem hukuksuz ve doğal olarak hak ihlalidir. AYM, yüksek mahkeme üyesi olmayan yargı mensuplarının görevleriyle ilgili değil kişisel bir suçla itham edildiklerini öne sürüyor. Sanırsınız adamlar gofret çalarken yakalanmış. Oysa suçlama tam da kanunun öngördüğü şey; yani görevini bir terör örgütü lehine kullanmak. Yüksek yargıçların kişisel suçlarını bile belli izinler çerçevesinde belli merciler soruşturabiliyor. Onlar için ise ‘suç üstü hali’ istisnasını istismar ediyor AYM. Suçüstü halinin olmadığını Hakimler Savcılar Kurulu Başkanvekili Mehmet Yılmaz defalarca itiraf etti. “Darbeye katıldıklarına dair delil bulamadığımız için mecburen örgüt üyeliğinden yargılıyoruz” beyanatları arşivlerde duruyor Hatta örgüt üyeliği için de delil bulamadıklarını, itirafçılık yoluyla delile ulaşmak için tuzak kurduğunu ve söylece bir kısım ifadelerle işlem yaptıklarını da anlatmıştı.
AYM hem ilk derece hem de yüksek yargı mensupları için suçüstü hali savunması çok komik. Üyeleri Alparslan Altan ve Erdal Tercan 16 Temmuz’da evlerinden gözaltına alındı. Tıpkı 150’ye yakın Yargıtay ve Danıştay üyesi gibi. Hangisi tankın içinde ya da askeri mahalde yakalandı? Hiçbiri. Öyleyse nasıl suçüstü hali oluyor. Bu saçmalığa buldukları kılıf ise ‘örgüt üyeliği suçüstü hali’. Biri bunu izah edebilir mi? Mesela o gün evde örgütsel pijamayla mı oturuyorlardı! 150’si yüksek yargıç 3 bine yakın hakim ve savcı bir gecede evlerinden toplandı. Hepsi aynı anda hangi suçu işliyorlardı ki suçüstü yakalandılar!
2802 sayılı kanuna yaptığı bir atıfla AYM kelimenin tam anlamıyla kendi topuğuna sıkıyor. Kanundaki ifade alıntılanmış ama ben yine de onların yazdığı şekli almak istiyorum. Şöyle diyorlar: “Buna göre başvurucunun tutuklandığı tarihte hâkim ve savcıların kişisel suçları bakımından soruşturma yapma yetkisi, ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet başsavcısına ve son soruşturma da o yer ağır ceza mahkemesine aittir.” 15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece KİM, hakim ve savcılarla ilgili soruşturmayı başlatıp gözaltı talimatlarını verdi? Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı. Yukarıdaki kural ile aşağıdaki uygulamayı birlikte savunabilmek için, iki üye arkadaşını kurban vererek kurtulmaya çalışılan korkaklar topluluğu olmak gerekiyor.
“Türk mahkemelerinin ulusal hukuka ilişkin yorumlarının Sözleşme’de güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal edip etmediğini incelemek AİHM’in yetkisinde ise de AİHM’in ulusal mahkemelerin yerine geçerek ulusal hukuku ilk elden yorumlaması uygun görünmemektedir.” Bu satırlar da söz konusu açıklamadan; karardan demiyorum çünkü AYM’nin AİHM kararlarını denetleme hakkı yok. Yetkinin asıl sahibi AİHM ve bir ulusal yüksek mahkemenin ‘etkin, bağımsız ve sözleşmeye uygun’ denetim yapacağına ikna olursa yetkisini paylaşıyor. Azerbaycan Yüksek Mahkemesi örneğinde olduğu gibi saydığım şartları yerine getirmeyecek olanlarla bunu paylaşmıyor. Hatta ileri giderek kararlarını uygulamayan Azerbaycan devletini de tarihte ilk defa olarak mahkum etti.
Ulusal mahkemelerin denetlenmesinin Avrupalı yüksek mahkemeye ait olduğunu satır arasında itiraf ediyor ama çamura yatıyorlar. Onlarca kere yerel mahkemelerin kararları hakkında ‘ihlal’ hükmü verildi ve hiçbirine böyle itiraz etmek akıllarına gelmedi. Ülkeyi tamamen uluslararası hukuk ve sistemin dışına çıkaracaklar endişemde haksız mıyım?
[Bülent Korucu] 14.7.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)