Gökte Cibril’in kanatları yanar [Doğan Ertuğrul]


Hayır, öyle derin teolojik ya da Miltonvari şiirsel tartışmalar yapmak değil amacım. İşim de değil zaten. Yukarıdaki sözü eden de, derin entelektüel ve edebi birikime sahip bir diplomattı. Doğru tahmin ettiniz, İranlı bir diplomat.

Hani şu ‘insanın canının bir tane daha… çektiği’, başbakanımız ile cumhurbaşkanımızın ‘talimatı ben verdim’ yarışına girdiği, Rus uçağı düşürdüğümüz günler. Çoğu meslektaşı gibi eğitiminin bir kısmını Moskova’da yapmış eski diplomat ile evinde konuşuyoruz.

Şöyle dedi: ‘Olmasaydı iyiydi ama, tamam, restleştiniz anlarım…Kamuoyuna ‘kabadayı lider’ mesajı verdiniz onu da anlarım, ama yahu Rus uçağı düşürmek nedir arkadaş. Hiç mi umur görmüş insan yok sizinkilerin etrafında. Rus uçağı düşürürsen, bunun bir bedeli olur’…

‘Ne gibi bir bedel mesela’ diye sordum… ‘Ne bileyim, gökte Cibril’in kanatları yanar mesela…O ateş nerelere sıçrar düşün…’

Korkarım, dediği gibi oldu… Gökte Cibril’in kanatları yandı… Ve o ateş ülkenin her metrekaresine düştü… Karlov Suikastı da 15 Temmuz da, o ateşin parçaları belki…

Ama anlaşılan henüz bitmedi.

O ateş ülkeyi içine almaya devam edecek bir süre daha…

ABD Başkanı Trump ve yardımcısı Pence’in yaptırım kararı açıkladıkları saatlerde Erdoğan ve Putin, ‘yakınlaşmamızı kıskanıyorlar’ açıklaması yapıyordu. Hatta Putin, bir yemek davetinden söz ediyordu, ‘etin Rus eti’ olması şartıyla…

Belki mangal partisi de yapar iki lider…Nasıl olsa ateş bol…

Bu kadarla kalacak mı. Hiç sanmam. Erdoğan en son ‘Yaptırımlar biizii yıldıraamaz’ sloganları eşliğinde bir cümle sarf etti.

‘İran’a ambargo uyguladılar, İran battı mı…’

İşte Erdoğan’ın bu sözü hatırlattı bana İranlı diplomatın ‘Cibril’in kanadı yanar’ ifadesini. Nedeni şu; bir süre önce uzun bir görüşme yaptım aynı diplomatla…Doğal olarak ambargoyu sordum. ‘Sen buradayken 1 dolar 3200 Tümendi. Şimdi 8000’ diyerek -artık 10 bini aştı- girdi söze ve ambargonun etkilerini anlattı:

“Çin, ‘tamam senden petrol alırım, ama karşılığında sadece ‘yuan’ öderim” diyor. İran dünyadan ne alacak Çin yuanı ile. Yani Çin, sana ödediğim parayla benden bir şeyler alacaksın, para geri bana dönecek’ diyor.

Rusların ise umurunda bile değil ambargo. Zaten İran’dan petrol ve doğalgaz alacak halleri yok… AB’nin gücü yetmiyor, ABD baskısına karşı direnemiyor. Avrupalı şirketler ülkeden çekiliyor.” ‘Yani?’… ‘Yanisi şu, İran’ın nükleer anlaşmada kalması dışında seçenek yok…’

Petrol ve doğalgaz zengini İran’ın elinde bile başka seçenek yoksa…

Erdoğan’ın aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun vahametini gösteren ‘İran batmadı biz de batmayız’ açıklaması üzerine bir daha düşünün derim.

Bu arada Ruslar ne mi yapıyor İran konusunda? Nükleer anlaşmayla Batı’ya yeni bir kanal açmak isteyen Ruhani’nin, Trump’ın anlaşmadan çekilme ve ambargo kararından sonra dünya tarafından terk edilmişliğini, çaresizliğini (bence derin bir hazla) izliyor…

Üstelik İran, Cibril’in kanadını hiç yakmadı…


[Doğan Ertuğrul] 29.7.2018 [Kronos.News]

Kabı ve kapağı yalamaz [Abdullah Aymaz]


İlahiyatçı bir doktor, asistanına “Kütüphaneden (kırmızı kaplı bir kitap için) ‘Falanca yazarın mavi kaplı şu isimli kitabını getirir misin?’ diyor. Asistan gidiyor, ama gözünün önündeki kitabı bir türlü bulup getiremiyor. Bu anlattığım gerçek bir olay, süreç dolayısı ile güvenlik gerekçesiyle isimleri veremiyorum. Kitap da Bediüzzaman Hazretlerinin kırmızı kaplı bir Risalesi…

Neden bulamıyor? Çünkü baştan kafası mavi renge kodlandı. Maviye takılı kalan kafa artık, kırmızılara veya onların üzerindeki yazılara bakmıyor. İsterse, büyük harflerle açıkça, kitabın ve yazarın ismi yazılı olsun…

İşte insanlar ve cemaatler hakkında kafalar bir yanlışla kodlanırlarsa, artık gerçeği bir türlü göremezler. Karalamalar, iftiralarda  bütün algı operasyonları bunun içindir. Şahıslar hakkında yanlış şifrelerle beyinler kirletilirse, bilhassa tahkik etmekten uzak büyük kitleler, avam halk yığınları hiçbir doğruyu görmek istemez, hiçbir gerçeğe iltifat etmez. Kitleler psikolojisine göre, artık yığınlar beyinleriyle değil; sürü psikolojisi ile omurilikten (murdar ilik diyen de var)  aldıkları emir ve telkinlerle hareket ederler… Gerçekleri de bir türlü göremezler, işlerin özüne nüfuz edemezler…

Bu süreçte Türkiye’de Hizmete uygulanan işte bu zâlimane muameledir. Toplum kirletilmiş, insanlar günaha sokulmuştur…

Üstad Hazretleri 1910’da yazdığı Muhakemat Risalesi'nde insanların ülfet ve ünsiyet  perdesi altında Allah’ın harika icraatlarını mucizeli sanat eserlerini görmemelerine karşılık onlar üzerine kasem (yemin) ederek dikkatleri çektiğini,  şu ifadelerle anlatıyor: “Kur’an, fikirleri, hakikatler tarafına yöneltmekte, teşvik etmekte ve uyarıda bulunmaktadır. Bilhassa Kur’an’da üzerine yemin edilen büyük-küçük şeyler ve ulvî-süflî âlemlerdeki varlıklar, bilhassa dikkati çekmektedir. Çünkü bu hususta Kur’an’ın üslûbu, gafletli kafalara inen bir sopa ikazı gibidir.”

Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Risalesinin İkinci Nüktesinde de şöyle diyor: “Cenab-ı Hak, Kur’an’da çok şeylere kasem (yemin) etmiş. Kur’anî yeminlerde çok büyük nükteler var, çok sırlar var. Mesela: ‘Güneşe ve onun aydınlığına yemin olsun (Şems  Suresi, 91/1)  âyetindeki kasem, On Birinci Söz’deki muhteşem temsilin esasına işaret eder. Kainatı, bir saray ve bir şehir suretinde gösterir. Hem ‘Yâ Sîn. Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki’, (36/1-2) âyetlerindeki kasem ile Kur’anî mucizcelerin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir hürmet derecesinde olduğunu ihtar eder. ‘Hayır’ Vakit vakit inen Kur’an’a ( Yıldızların  yerlerine) yemin olsun ki! Eğer anlarsanız (Kur’an’a olan) bu yemin gerçekten büyük bir yemindir.’ (Vâkıa Suresi, 56/75-76)  ve ‘Kayan yıldıza yemin olsun ki!’ (Necm Suresi, 53/1)  ayetlerindeki kasem, yıldızların düşmesiyle  vahye şüphe vermemek için cin ve şeytanların gaybi haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işaret etmekle beraber; yıldızları dehşetli azametleriyle ve tam bir intizamla yerlerine yerleştirmek ve seyyareleri hayret verici bir surette döndürmekteki Kudretin Azametini ve Hikmetini Kemâli, o kasem ile ihtar ediyor. ‘İyilik için birbirinin peşinden gönderilenlere yemin olsun ki!’ (Mürselat Suresi, 77/1)  ve ‘Tozarıp savuran zerrelere yemin olsun ki!”  (Zâriyat Suresi, 51/1) deki, kasemde; havanın dalgalanması ve evrilip çevrilmesi içinde mühim hikmetleri ihtâr etmek için, rüzgarlara memur melâikelere kasem ile nazar-ı dikkati celbediyor ki, tesadüfî zannolulan unsurlar, çok nâzik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar ve hâkeza…

“Her bir mevkiin, ayrı ayrı nüktesi ve faydası vardır. Vakit müsait olmadığı için, yalnız özetle ‘İncire ve zeytine yemin olsun ki!’ (Tin Suresi, 95/1) âyetindeki kasemin çok nüktelerinden bir nükteye işaret edeceğiz. Şöyle ki:

“Cenab-ı Hak incir ve zeytin ile kasem vasıtasıyla azamet-i Kudretini ve kemâl-i Rahmetini ve büyük nimetlerini ihtar ederek, esfel-i sâfilin (aşağıların aşağısı) tarafına giden insanın  yüzünü o taraftan çevirip, şükür, fikir, iman ve amel-i sâlih ile tâ âlâ-yı illiyyine (yüceler yücesine) kadar mânevî terakkilere mazhar olabilmesine işaret ediyor. Nimetler içinde  incir ve zeytinin tahsis edilmesinin sebebi; o iki meyvenin çok mübarek ve faydalı olması ve yaratılışlarında da dikkat ve nimete vesile çok şeyler bulunmasıdır. Çünkü ictimaî, ticarî ve aydınlatma hayatında, insanî gıda için zeytin, en büyük bir esas teşkil ettiği gibi, incirin yaratılışı, zerre gibi bir harika Kudret mucizesini gösterdiği gibi; tadında, yemesinde, menfaatinde  ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha diğer menfaatlerinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve başka faydalarındaki İlahî nimeti kasem ile hatıra getiriyor. Buna mukabil, insanı iman ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i sâfiline düşürmemek için bir ders veriyor.”

Üstad Hazretleri On Üçüncü Söz’ün Birinci Makamında şöyle diyor: “İşte Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın bütün kainattaki âdiyat (her zaman olagelen, normal, sıradan şeyler) nâmıyla yâd olunan, (aslında) harikulade ve birer kudret mucizesi olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânatı ile yırtıp, hayret ve hayranlık verici hakikatları, şuur sâhibi varlıklara açıp ibret nazarlarını celbedip, akıllara tükenmez bir ‘ilimler hazinesi’ açar.”

İmanî tefekkür açısından bu mesele, bu kadar önemlidir. İnsan hakları açısından da algı operasyonlarından sıyrılıp gerçekleri görmeye çalışmak, en azından bilmediğimiz konularda insanlar hakkında hüküm vermekten onları kötülemekten sakınmak gerekiyor.


[Abdullah Aymaz] 30.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Cemaatler ve Anıtkabir size lazım! [Kadir Gürcan]


Seçimin üzerinden kaç hafta geçti ama, hala heyecan uyandıran ve yeni bir döneme geçişin farlılıklarını dışa vuran bir hareketlilik kaydedilemedi. “Daha ne olacaktı ki? Nur topu gibi bir başkanımız oldu. Bundan iyisi Şam'da kayısı!” demeyin. Akşam demokrasi ile yatıp sabaha Başkanlık ile uyanmak, kulağa hoş gelen bir el çabukluğu. Aynı Şark Kurnazlığı ile yatıp-kalkan iktidar talepleri her zaman söz konusu olabilir. Bahsettiğim memnuniyetsizlik ve tatminsizlik o “Nur topu gibi Başkan” için de geçerli.

Yeni Sistemin takdim ettiği makam için seçilen isimler konusunda da rahat değiliz. “Cumhurreisi, Cumhurbaşkanı,...” gibi kulağa hoş gelen, oturaklı, makama uygun ve hoş tedaileri olan adlandırmalar yerine, 24 Haziran Seçimlerinin ikram ettiği tek isim “Başkan” biraz hafif kaçtı. Dernek Başkanı, Futbol kulübü başkanı, camii mütevelli başkanı gibi karışıklıkların önüne geçmek için ne gibi zihni egzersizler denenecek zamanla göreceğiz. Eski Cumhurbaşkanı, yeni Başkan'ın da gözünün geçmiş günlerin görkeminde olduğunu hissediyoruz.

Sistem değişikliği getiren bir seçimden sonra bu tatsızlık, öyle ya da böyle zafer sarhoşluğunda sevindirik olanların bile neşelerini yüzlerde asılı kalan tebessümlere bıraktı. “Bu kadar kolay olmamalıydı!” ürkeklik ve endişelerini taşıyan sadece biz değiliz. Temmuz Sıcağında başına güneş geçmiş birisinin, artık heyecan uyarmayan Anıtkabir provakasyonu, Başkanlık gemisi için gerekli rüzgar oluşturmaya yetmez. Bu tür agresif eylemler tedavülden kalkalı neredeyse üç on yıl oldu. Eski Cumhuriyetin muhafızları, ard arda yedikleri darbelerden sonra, düşe-kalka girdikleri seçimlerin yorgunluğunu altı ayda üzerlerinden atamıyorlar. Şu an Anıtkabir için kazan kaldıracak dermanları yok.

Yine Eski Cumhuriyetin yadigarı olarak kabul edilen Türk Ordusu açısından da ardçı sarsıntılar devam ediyor. Kurumun 15 Temmuz Depremi'nin merkez üssü töhmetinden kurtulmak için harcadığı enerji, son elli yılın toplam insan gücü sarfiyatından çok hem de çok fazla. Genelkurmay Başkanı'nın üniformasından bir anda sıyrılıp, takım elbise giyip, meclis açılışında ismi zikredilince ayağa kalkıp asker selamı vermesi garipliğine hala gülüyoruz. Yeni sistem onun da kafasına oturmamış.

Yaşadığımız bölgede sistem değişikliği tecrübelerinin yakın tarihi hiç de iç açıcı değildir. Bu tür doğumlar hiç bir zaman tabii yolla olmadığı gibi, yabancıların C Section dedikleri, bizde Sezeryan denilen tarzın en çilelisi hatta en ölümcül olanıdır. Düşük yapma ve doğum esnasında hem çocuğa hem de anneye hayati tehlike yaşatma her zaman mümkündür. Bu ağır operasyonlardan dolayı, bir çok ülke sistem değişiklikleri konusunda ya tamamen kısırlaşmıştır ya da erken kalkanların yeni hayaller kurduğu illetli bir bünye haline gelmiştir.

Yeni sistemin inandırıcı olması için ciddi malzemeye ihtiyaç var. Türkiye'deki Anıtkabir Provo0kasyonları tek başına yetmez. Geçtiğimiz seksen yıllık katı Halk Partisi sinir uçlarının bu tür düzme teşebbüslerle taze tutulması gayet mümkün. Ama bu, Marksist-Leninist yönelimler için tatmin edici olmaz. Onları tatmin etmek için başka şeyler bulmak gerekiyor.

Cumhuriyet Tarihi boyunca, insan avının en kolay hedefi olan cemaatlerin son başkanlık seçiminden sonra gündeme gelmesi rastlantı değil. Zaten bu proje rafta bekletiliyordu. Nufusunun yüzde doksanı müslüman bir ülkede, müslümanların dahil olduğu cemaatlerin gizli-açık koğuşturmalarla arası hep sıcak tutulmuş. Her ihtilalde, her toplumsal sarsıntıda o gün için iktidarı elinde bulunduranlar, cami ve mescid avlusundaki gariban müminleri camiye gidemez hale getirmişlerdir. Masum insanlar, “Kafama şapka mı giysem, fötr mü taksam? Cübbeyi çıkarıp, smokin mi giysem?” şaşkınlığını üzerlerinden bir türlü atamadılar. Şöyle ya da böyle, bir kaç on yıldır, tam, sistem ve yaşanan yüzyıl ile entegre olduklarını zannederken, yine giyotinler onlar için arşiyeler çizmeye başladı.

“Cemaatlerin köküne kibrit suyu dökme!” projesini dile getiren ve bu konuda son günlerde fikir egzersizi yapanlar, kendisini Siyasal-İslamcı olarak tarif edip, gelirlerini Saray'a bağlayanlar. Şu an aceleden akıllarına gelen ilk çözüm, Türkiye'de bilinen cemaatleri Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlamak. Yeni bir kurum ve başkanlık icadına vakitleri yok. Bunun için kredisi Alman Mühendislik harikası Audi marka milyarlık arabalara takılan devlet memurları akıllarına geldi. Yani inanmış insanlar, gırtlaklarına kadar dünyaya ve sekülerizme batmış adamlara, Diyanet Teşkilatına, ahiretlerini teslim edecekler.

Seçim sonrası, Türkiye'nin kronik meselelerinin üzerine örtmek için sarfedilen gayretin haddi hesabı yok ama, başarılı olamıyorlar. Beş kuruşluk kıymet-ı harbiyesi olmayan Anıtkabir saldırısı ve cemaatlerin Diyanet'e bağlanması projeleri sarılabildikleri zayıf damarlar. Onlar işe yaradığını düşünüyorlar.

Yeni Başkan'ın, Eski Genelkurmay Başkanı ve büyük ümitlerle 24 Haziran'da oylarıyla yeni bir sistemin kapılarını açan seçmenler beklediklerini bulamadılar. Şimdilik Anıtkabir'e saldırarak seçmen kesimini tatmin seçmeni, cemaatleri Diyanet İşlerine bağlayarak da bir süre gündemi meşgul edebilirler ama süre daha idare edebilirler.

Bu yüzden Anıtkabir'in ortadan kaldırılmasından çok, altı ayda bir provakatif saldırıların hedefi olarak korunması, cemaatlerin de her an ortadan kaldırılacakmış gibi yapılıp, cankeş tutulması tamamıyla ortadan kaldırılmalarından daha çok işe yarıyor. Bu iki fenomenin muhafaza edilmesi iktidarın önemli önceliklerinden birisi olarak duruyor.


[Kadir Gürcan] 30.7.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Devlete etki eden ajanlar, PKK, IŞİD ve diğerleri [Ali Emir Pakkan]


Almanya İçişleri Bakanlığı'nın açıkladığı 353 sayfalık istihbarat raporunda, Alman devletinin "Milli Görüş", "Ülkücü dernekler", "DHKP-C", "MLKP" ve "PKK"yı izlediği belirtiliyor. Atatürkçü/Kemalistler ve Hizmet hareketi ise izlenmiyor.

Aslında bunda şaşılacak bir durum yok.

Türk devletinin raporlarında da yukarıdaki örgütlerden bazıları terör örgütü diye geçiyor.

Sadece bir örnek vereyim...

1993’te DYP, SHP, ANAP, CHP ve Refah Partisi’nin verdiği üyelerden oluşan TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, faali meçhul cinayetleri ve arkasındaki örgütlerini araştırdı. İçişleri, Dışişleri, Emniyet, MİT ve Jandarma yetkilileri ile görüşüldü. Devletin istihbarat raporlarına dayanılarak; "Türkiye’deki terör örgütlerinin genel sıralaması: "PKK, Dev-Sol, Hizbullah, İBDA-C ve TİKKO' dur." dendi.

AKP iktidarında güvenlik stratejileri değişti. Selam Tevhid gibi dosyalar kapatıldı. Ajanların peşine düşülmedi. IŞİD ve PKK'nın yerine, Hizmet Hareketi kondu!

Acaba neden?

Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu raporundaki bazı ayrıntıları paylaşmak istiyorum. Raporda, Hizbullah'ın istihbarat faaliyetleri anlatılırken örgütün emniyet, askeriye ve MİT planlarından söz ediliyor. Şu cümleler örgüt dökümanlarından alınma. Örgüt, elemanlarına görev veriyor:

1-Devlet kadrosunu oluşturan önemli kişiler hakkındaki her türlü bilgiyi toplayıp değerlendirin.

2-Emniyet ve MİT karargahlarının bulunduğu yerler ve bu kuruluşlarda yer alan şahıslar hakkında bilgi toplayıp değerlendirin, gerektiğinde bu kuruluşlarda yer alan elemanları maddi imkanlar kullanarak satın alın ve böylece geniş çaplı bir istihbarat sağlayın.

3-Her türlü resmi evrakın yapım, değiştirme, tanzim işlemini yapın, teşkilat mensupları için gerekli olan resmi belgeleri temin edin.

Hizbullah'ın kuruluşu bir muamma.

Bir terör örgütü, cemaatleri neden hedef alır?

Rapordan okuyalım:

"Türkiye çapındaki İslami grupların arasına adam göndererek metod, strateji ve sayı durumları hakkında bilgiler toplayın, teşkilata dahil olabilecek şahısları tesbit edip tebliğ koluna bildirin. İslami görünen cemaat ve grupların konumlarını araştırın, elebaşlarının ve ileri gelenlerinin özel hayatlarını araştırın, faaliyetlerinden haberdar olun. "

Anadolu'da binlerce ocağa ateş düştü. 

Terör örgütleri kitlesel katliamlar gerçekleştirecek güce ulaştılar. Güvenlik ve istihbarat zaafları hep konuşuldu.

Sadece AKP'nin büyük oy kaybına uğradığı 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra 13 bombalı saldırıda 249 kişi hayatını kaybetti. Kasıma gelindiğinde sayı 800'ü geçmişti...

Terör olaylarındaki soru işaretlerini bir yana bırakalım....

Bu korkunç bilançodan sonra bile, terör örgütlerinin uzantıları ve destekçilerine yönelik ne yapıldı? Militanlar, ön kapıdan alınıp arka kapıdan bırakıldılar! Finans kaynaklarına kayyım atandığını duydunuz mu?  Veya yurtdışından bir terörist getirildi mi?

Hizmet hareketi konusunda yurt içinde milyonları zehirlediler ama dünyayı aldatmaları zor. Ciddi devletler hizmeti de biliyor hizmet düşmanlığının arkasındaki zihniyet ve kadroları da...


[Ali Emir Pakkan] 30.7.2018 [Samanyolu Haaber]
aliemirpakkan@gmail.com

ASO Başkanı: Şirketlerin çoğu kanunen batık durumda


Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, Türkiye’deki şirketlerin çoğunun Türk Ticaret Kanunu’na göre batık durumda olduğunu söyledi. ASO Başkanı Özdebir, “Türkiye ekonomisi öyle bir hale geldi ki işletmelerimizden çoğu Türk Ticaret Kanunu’na göre batık durumda” dedi. Özdebir, Türkiye’de bazı işlerin yapılamaz hale geldiğini ifade etti. Özdebir, 7 ay önce düzenlenen ASO 54. Yıl Ödül töreninde Erdoğan’ın ekonomiyi büyüttüğünü söylemişti.

Dünya’da yer alan habere göre, şirketlerin varlıklarından çok borçlarının olduğuna dikkati çeken Özdebir, “Hayatta kalabilmeleri için iş yapabilmeleri, bunun için de piyasanın hareketlenmesi lazım. Belki bu tedbirler 3-4 sene önce alınsaydı, faturası bu kadar ağır olmayabilirdi. Maliye politikaları ve KGF devreye sokuldu, 200 milyar liralık bir garanti karşılığında bankalarımız Merkez Bankası da biraz karşılıkları düşürerek, hem TL hem döviz anlamında daha fazla kredi vermelerini sağladı. Maliye Bakanlığı alacakların bir kısmından vazgeçti. ÖTV, KDV’yi bazı ürünlerde indirdi” diye konuştu.

‘TÜRKİYE’DE BAZI İŞLER YAPILAMAZ HALE GELDİ’

Nurettin Özdebir’in değerlendirmeleri şöyle devam etti:

“Tüketici enflasyonu yüzde 15 seviyesine geldi ama bagajımızda tüketici fiyatlarını daha yukarı taşıyabileceğimiz üretici enflasyonu var. Arada ciddi makas var ve bu öbür tarafa aktarılacak. Şu anda yaşanan talep değil, maliyet yönlü bir enflasyon. Türkiye ABD ve AB gibi tek paralı bir ekonomi değil, herkesin cebinde döviz var. Uzun süre yurt dışından fazla döviz geldi, TL değerlendi, ithal mal ucuzlayınca bunlara yönelik talep arttı ve Türkiye’de bazı işler yapılamaz hale geldi.”

‘İNŞAAT KATMA DEĞER YARATMIYOR’

Özdebir, imalata da destek olunmasına dikkat çekerek, ” ASO olarak, inşaata yapılan desteğin, imalat sanayine de yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Üstelik, sanıldığının tam tersine, inşaat sektöründe binaları inşa ederken yaratılan katma değer de ithal girdi oranlarının artmasıyla beraber ekonomiye çok fazla bir şey kalmıyor. Her geçen gün de bu marj azalıyor. Burada para kimde varsa insanlar onların ihtiyaçlarına göre bina yaptılar, o lüks binaların satılacağı kişiler de sıkıntıya girmeye başladı. Bunların sayısı arzı karşılayamaz durumda. Fert başına düşen milli geliri 10 bin dolar olan ülkede, süper iş yapma, akıllı bina yapma, pazarın talebini aşan bir arz oluyor.” dedi

7 AY ÖNCE ERDOĞAN’I ÖVÜYORDU

Özdebir bundan 7 ay önce AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi politikalarını desteklediğini söylemişti. Erdoğan’ın da katıldığı ASO 54. Yıl Ödül Töreni’nde konuşan Özdebir, Türkiye’nin tüm paradigmaları kıran bir Cumhurbaşkanına sahip olduğunu ifade ederek  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemleri ve uygulamalarıyla yenilikçi bir bakış açısını hayata geçirdiğini ve toplumu olaylara hazırladığını kaydetmişti.

Özdebir ayrıca, Erdoğan’ın istihdam seferberliği ve faiz konusundaki görüşlerini de desteklediklerini dile getirmişti.


[TR724] 30.7.2018

Ege’de insanlık battı!


Hizmet Hareketi’ne yönelik kitlesel imha operasyonları her gün bir başka drama yol açıyor. Dün Ege Denizi 6 cana daha mezar oldu.

Balıkesir’in Ayvalık ilçesinden Yunanistan’ın Midilli Adası’na geçmek için doktor, öğretmen ve esnaflardan oluşan 16 kişilik grubun bindiği şişme bot alabora oldu. Faciada 3’ü bebek 2’si kadın 6 kişi can verdi, 1 kişi kayboldu. Ayvalık’ın Çıplak Ada açıklarında yaşanan olayda, Sahil Güvenlik Komutanlığı botları 9 vatandaşı kurtardı.

BEBEKLERİ BİLE TERÖRİST İLAN ETTİLER

Haberi servis eden iktidara yakın Anadolu Ajansı, bottakileri terörist ilan edip abonelerine duyurdu. Havuz ve biat medyasının tamamı, 3 bebeğe bile terörist yaftası vuran bu haberi olduğu gibi kullandı. Ayvalık Kaymakamı Gökhan Görgülüarslan’ın acı haberi teyit ederken sarfettiği ’16 F..’cü’ ifadesi ve sağından soluna medyanın kullandığı ortak dil sosyal medyada tepkilere sebep oldu. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hayko Bağdat, Kerem Altıparmak, Sezgin Tanrıkulu, Kazım Güleçyüz, Can Dündar, Ümit Kıvanç, Natali Avazyan, Ahmet Şık, Abdülbaki Erdoğmuş,  gibi vicdanlı isimler, ‘Ege’de insanlık da battı. Ne vicdan ne ahlak kaldı. Ölenler bebek, bebek…’ diye vicdan çağrısı yaptı. İktidara yakın gazetecilerden Adem Özköse, ‘Ege’de boğulan bebekler sadece bizim vicdanımızı mı kanatıyor? Yoksa insanlık tamamen yeryüzünden çekildi mi ALLAH’ım?’ diye sordu.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş ise verdiği kararla yürekleri bir daha dağladı. AKP’li Başkan, Ege’de batan botta vefat eden Gökhan Yeni ve oğlu Burhan ve kızı Nurbanu’ya cenaze aracı verilmesi için talimat yayınladı.

3’Ü BEBEK 2’Sİ KADIN 6 CAN

Olay, Ayvalık’ın Çıplak Ada açıklarında yaşandı. Ayvalık Sahil Güvenlik Komutanlığı bünyesindeki botların devriye yaptığı saatlerde termal kameralarla belirlenen sığınmacılardan 9’u kurtarıldı. Kurtarılanların botta toplam 16 kişi olduklarını söylemeleri üzerine Ayvalık Sahil Güvenlik Komutanlığı, İlçe Jandarma Komutanlığı ve İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri ile İzmir’in Dikili ilçesinden gelen bir helikopterin havadan yardımıyla arama çalışmaları başlatıldı. Kayıp 1 kişiyi arama çalışmaları sürüyor.

Boğularak can veren 3’ü bebek, 2’si kadın 6 kişinin kimlikleri belli oldu. Bartın’da Lise Müdürü iken OHAL dönemi KHK’sı ile ihraç edilen ve hakkında soruşturma başlatılan öğretmen Hasan Aksoy, kendisi gibi öğretmen olan eşi Sena Aksoy ve oğulları Y. Baha Aksoy ile birlikte aynı bottaydı. Botun alabora olmasında sonra Hasan Aksoy’un eşi ve oğlu hayatını kaybetti.

EŞİ VE ÇOCUĞUNU TOPRAĞA VERMEDEN TUTUKLANDI

Daha eşinin ve oğlunun naaşını görmeden gözaltına alınan Hasan Aksoy öğretmen, adliye sevk edildi. Aksoy’un eşi ve oğlunun defnini yapamadan tutuklanarak cezaevine konuldu.

İKİ EVLADINI KAYBEDEN ACILI ANNEYE DE GÖZALTI

Baha’nın yanısıra hayatını kaybeden 3 bebekten diğer ikisi kardeş; 8 aylık Nurbanu ile 2.5 yaşındaki Burhan. Bebekleriyle birlikte eşi Gökhan Yeni‘yi de kaybeden anne Gülfem Yeni acısını bile yaşayamadan gözaltına alındı. Emniyette nezarethanede tutulan Gülfem Hanım bugün mahkemeye çıkarılacak. Vefat eden diğer isim ise yine bir öğretmen; Sümeyye Avcı.

MADEN AİLESİNİN UMUDA YOLCULUĞU DA  MİDİLLİ YOLUNDA SON BULMUŞTU

Türkiye’deki zulümden kaçan KHK ile işlerinden olan Maden Ailesinden 5 kişi de Kasım 2017’de Midilli açıklarında botlarının batması sonucu hayatlarını kaybetmişti. Fizik Öğretmeni  Hüseyin Maden ve anasınıfı öğretmeni Nur Maden ile Nadire(13) Nur (10) isimli iki kızı ve Feridun(7) isimli oğulları ailenin kendi imkanlarıyla Yunanistan’a geçmek isterken vefat etmişti. 10 gün boyunca haber alınamayan ailenin fertlerinden üçünün (Midilli) Lesvos sahilinde cansız bedenlerine ulaşılmıştı.

ZULÜMDEN UMUDA KAÇIŞIN HİKAYESİ

Hizmet Hareketi’ne yönelik zulmün bu boyutlara ulaşmadığı dönemde, benzer dikta rejimlerinin uygulandığı ülkelerden kaçan mültecilerin Ege sularındaki can pazarını Zaman Gazetesi yazı dizisi yapmıştı. Muhabirlerin göçmenlerle yolculuğu kısa belgesel haline getirilmişti. Zulümden umuda kaçışın hikayesinin anlatıldığı belgeselin benzerini şimdi Türkiye’den kaçmak zorunda bırakılan hizmet Hareketi mensupları yaşıyor.

İşte o video:



[TR724] 30.7.2018

Bir çeşme hikayesi [Veysel Ayhan]


Kayıtlarda “Bursa’da yaşanan bir hikaye” diye geçiyor da aşırı tekellüflü olduğundan “aslı yoktur herhalde.” diye düşünüyorum.

Ama gerçeği hatta bugünü çok iyi yansıtan bir yanı var.

Geçmiş zamanda Bursa’da yaşayan bir hayırseverin hikayesi:

Bu zat, bugünki adı Arap Çeşme olan muhitte çeşme yaptırmış ve çeşmenin başına şöyle yazmış; “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye… Gitmişler kadıya şikâyete. Hayırsever, yakalanıp yaka-paça huzura getirilmiş.

“Bu nasıl fitnedir, dini İslâm, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, diye çeşme yap, suyunu ama Müslüman’a yasakla! Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?” diye çıkışmışlar adama.

Hayırsever:

– Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…, dedikçe kadı kızmış:

– Ne delili, ne ispatı? Sen fitne çıkardın, Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın, katlin vaciptir! demiş. Ama bir yandan da merak etmiş:

– Nedir gerekçen? diye sormuş. Hayırsever:

– Bir tek Sultan’a derim… diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş…

Adam yaka paça saraya götürülmüş. Padişah da sinirlenmiş ama bir yandan da meraklanmış:

– De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iş ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de “Her kula helâl, Müslüman’a haram” yazarsın? Adam,başı önünde konuşur:

– Delilim vardır, lâkin ispat ister.

– Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?

– O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultanım… Demiş ve şunları istemiş:

– Sultanım,herhangi bir havradan (Sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak.

Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm?

Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” ortalığı ayağa kaldırmışlar.

Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş. Bir hafta dolunca, adam:

– Sultanım, artık bırakmak zamanıdır, demiş. Haham bırakılmış, Yahudiler mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler.

– Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım, demiş.

Aynı şekilde papaz derdest edilip yaka-paça alınmış. Pazar ayininde kıyamet kopmuş. Tepkiler ayyuka çıkmış. Haftasına da serbest bırakılmış.

Sevinç gösterileri daha da fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar.

Sultan:

– Bitti mi? demiş adama.

– Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle, demiş. Efendim, payitahtımız Bursa’nın en sevilen, falan âlimini alınız minberinden…

Dediği yapılmış.

Ulu Cami’nin meşhur imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…

Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz? Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz” gibi tek bir kelâm etmemiş.

İmamın peşinden giden, arayan-soran olmamış. Bir hafta geçmiş, “Nerde imam” diye gelen-giden yok! Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu:

“Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik”, “Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”, “Vah vah! Acırım arkasında kıldığım namazlara…”

Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

– Eee, ne olacak şimdi?

Hayırsever

– Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hepsinden.

– Haklısın demiş padişah.

Padişah denilenin yapılması için emir buyurmuş ve ne diyeceğini bekleyerek adama dönmüş. Hayırsever, taşı gediğine koymuş:

– Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?

Sultan acı acı tebessüm etmiş:

– Hava bile haram hava! demiş.

Hikayenin aslı olmayabilir ama “faslı” doğru ve bugünü çok güzel anlatıyor.

İşin ötesi şu ki eskiden sadece iftira ve yalanlar varmış ve de buna sessizce seyirci olanlar. Şimdi katliamlar hatta bebek cinayetleri var.

Ekser “insan” dilsiz bir şeytanmış.

Dünya üstünde “insan” nüfusunun en az olduğu coğrafya ne yazık ki bizim topraklar çıktı.

Kuyudan kurtarılan köpeğin manşet olduğu ama öldürülen bebeklerin haber bile olmadığı topraklar.

Bunu görmenin faturası çok ağır oldu.


[Veysel Ayhan] 30.7.2018 [TR724]

Ne oldu, İran battı mı? [Semih Ardıç]


ABD ile Türkiye arasında gerilim tırmanıyor. Başkan Donald Trump ve yardımcısı Mike Pence, “Rahip Andrew Brunson tamamen serbest bırakılana kadar müeyyide uygulamaya hazırız.” çizgisinde duruyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki günlük sessizliği müteakip Beyaz Saray’ın tehditkâr beyanlarına cevap verdi. Erdoğan da üst perdeden konuştu.

ERDOĞAN: BİZİM DE GELECEĞE YÖNELİK FARKLI PROJELERİMİZ VAR

“Bize müeyyidelerle geri adım attıramazsınız. ABD’ye göbek bağı ile bağlı değiliz. Bizim de geleceğe yönelik daha farklı projelerimiz var. Bunun ABD farkındadır, değildir, bilemem. Avrupa ülkeleri farkındadır, değildir, bilemem.” cümlelerinin her biri Erdoğan’ın da kapıyı çarpıp gitmeye dünden hazır olduğunu gösteriyor.

Böyle bir tarz-ı siyaset Türkiye’yi NATO’dan koparabilir ki dünyada dengeleri altüst edecek bu adımın sarsıntısı sadece Ankara-Washington arasında mahdut kalmaz.

Erdoğan S-400’de itirazlara rağmen geri adım atmamalarını misal verdiğine göre krizin yegane sebebi Rahip Brunson’ın tamamen serbest bırakılması değil.

F-35 savaş uçaklarının teslimatından kredilere, Venezuela altınlarından diğer malî mevzulara kadar görünen görünmeyen çok sebep var.

BUNLARI BİLMİYOR MU Kİ İRAN’A ATIF YAPTI?

Erdoğan’ın ABD’nin müeyyide tehdidine mukabil neye itimat ettiğini kimse bilmiyor. Türkiye’nin altından kalkamayacağı bir teşebbüste bulunması ekonomiyi yerle bir eder.

ABD’nin İran müeyyidelerine dikkat çeken Erdoğan’ın, “Bunlar İran’a da yaptırım uygulamadılar mı? Ne oldu, battı mı İran?” ifadeleri bütün stratejinin esasını teşkil ediyorsa vay Türkiye’nin haline.

Memleketi hakikaten zor günler bekliyor.

YANLIŞ HESAP ALTIN KONSEYİ’NDEN DÖNDÜ

Erdoğan Afrika turuna devam ederken uçakta ahkam kestiğinde Dünya Altın Konseyi (WGC) ilk hamleyi yaptı.

Konsey, Merkez Bankası’nın (TCMB) altın rezervlerinin hormonlu olduğunu ve 364 ton altını bundan böyle rezerv olarak kabul etmeyeceğini kaydetti.

20 Temmuz 2018 itibarıyla 22,9 milyar dolara tekabül eden altın rezervlerinin 14,1 milyar doları (364 ton) bankaların emaneten tuttuğu altınlardan teşekkül ediyor.

WGC bu miktarı artık hesap haricinde tutacak. Altın rezervleri de 8,8 milyar dolara gerileyecek. Brüt döviz rezervimizi 79 milyar dolar idi. Altın dahil toplam rezerv 87,8 milyar dolara indi. Yanlış hesap WGC’den döndü.

Üstelik brüt rezervlere bankaların munzam karşılık olarak tuttukları dövizler dahil.

Onlar da düşüldüğünde TCMB’nin kasasında 28 milyar dolar civarında net döviz rezervi kalıyor. Bahsi geçen rakam Türkiye’nin 1,5 aylık ithalatını bile karşılamaktan uzak.

HORMONLU REZERVLERE DAHA EVVEL DİKKAT ÇEKMİŞTİM

Zaman zaman tr724.com okurlarına ilan edilen rezervlerin hakiki rezerv olmadığını ifade etmiştim.

WGC’in ABD’nin son çıkışı ile aynı dönemde bu hormonlu rakamlara müdahale etmesi fevkalade manidar. Onlar da biliyordu rezervlerin ilan edilenden daha az olduğunu. ABD’nin dolaylı yollardan Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığını görelim.

Yarın da başka kuruluşlar Türkiye’ye matuf müsamahakâr tavırlarını terk edebilir.

Dünyada para sistemi ABD’nin elinde. Döviz transfer sistemi swiftten IBAN’a, kredi kartlarından merkez bankalarının girift işlemlerine kadar hepsi ABD’nin müsaade ve imkânları ile icra ediliyor.

Neticelerine razı olan için ABD ile bilek güreşine girmesi kolay. Kaybedeceğini bile bile beyhude bir kahramanlık gösterisi olarak tarihe geçer böyle bir bilek güreşi.

İRAN RİYALİ 4 AYDA YÜZDE 94 ERİDİ

Erdoğan’ın, “İran battı mı?” suâlinin cevabı da piyasaların tatil yaptığı pazar günü verildi.

Reuters ve Fransız Haber Ajansı (AFP) İran para birimi riyalin perişan halini dünyaya duyurdu. Adeta Erdoğan’a cevap veren o haberlerde, 1 ABD Doları’nın 29 Temmuz 2018 Pazar günü 116 bin 500 İran Riyali’ne tekabül ettiği belirtiliyordu.

Mayıs ayında ABD Başkanı Donald Trump, İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklamıştı. İşte o gün başlayan soğuk savaşın ayak sesleri bunlar.

ABD 7 Ağustos’tan itibaren İran’ın altın ve kıymetli madenleri ticaretine yasak getirecek. Ham veya yarı işlenmiş metaller, kömür ve endüstriyel yazılımlar da müeyyide listesinde yer alıyor.

İRAN HALISINA DA AMBARGO VAR

Müeyyide paketi İran’da imal edilmiş halı ve gıda maddelerinin ithalatını da ihtiva ediyor.

ABD, İran’dan petrol ve doğalgaz ithal eden ülkelere bu ticareti durdurmaları için 4 Kasım 2018’e kadar süre vermişti. Müeyyidelerin ikinci safhası da 4 Kasım’da başlamış olacak.

Ham petrolün yüzde 65’ini İran’dan tedarik eden Koç (TÜPRAŞ) ne yapacak? Türkiye’nin buna dair bile hazırlığı yok.

Bu hususta “Koç yine arada kaldı” (http://www.tr724.com/koc-yine-arada-kaldi/) başlıklı makalemi tekrar nazar-ı dikkatinize arzediyorum.

İRAN, 42 BİNE SABİTLEDİĞİ DOLARI YİNE TUTAMADI

İran batmasa bile yerlerde sürünüyor. İki sene evvel 1.000 riyal bile etmeyen dolar bugün 116 bin riyali geçti.

Mart ayında 60 bin seviyelerini geçmesi üzerine 1 ABD Doları 42 bin riyale sabitlenmişti. Hükümet karaborsacılık yapanların ve 42 bin riyalin üzerinde dolar alıp satanların en ağır şekilde cezalandırılacağını açıklamıştı.

O tarihten bu yana değer kaybı yüzde 100’e yaklaştı. Son iki senelik devalüasyon yüzde 11 bin 347. Paranın pul olduğunu gösteren başka emareye ihtiyaç var mı?

Kurdaki artışın nerede duracağını kimse bilmiyor. Şirketlerin yanısıra şahısların muazzam bir dolar talebi olduğu belirtiliyor.

ABD’NİN İRAN’A ÇIKARDIĞI FATURA KABARACAK

İran petrol ve doğalgaz kaynakları sayesinde nükleer anlaşmanın imzalanmasının akabinde yeniden yabancı sermaye çekmeyi başarmıştı.

Mamafih ABD, verilen sözlerin tutulmadığını iddia ederek masayı tekmeledi. Geriye dönük fatura çıkarıyor. İran’ın ticarî istikbalini de ipotek ediyor.

Erdoğan’ın, “İran’a da müeyyide uyguladılar. Ne oldu, İran battı mı?” suâlinin cevabı o kadar berrak ki!

Şirketlerin yerinde olsam bugün itibarıyla İran’dan tası tarağı toplar çıkarım.

Nakit ve ABD’nin çizdiği çerçeve içinde ödeme garantisi almadan toplu iğne dahi satmam.

ZARARLARI ERDOĞAN ÖDEMEYECEĞİNE GÖRE

Türkiye’den onlarca şirket daha evvel müeyyideler yüzünden İran’da 100 milyonlarca dolar batırdı.

Bundan sonraki zararları da Erdoğan ödemeyeceğine göre herkesin aklını başına devşirmesinde fayda var.

Temennim o ki bu içi boş hamaset ile Türkiye daha fazla vakit ve sermaye kaybedilmez.


[Semih Ardıç] 30.7.2018 [TR724]

Alman usulü [Hakan Zafer]


Bilgi ve değer üretememenin en belirgin göstergelerinden biri, başkalarına “benim gibi ol, yeter” teklifidir. Bu, kişinin inandığına güvenmesiyle sınırlı kalacaksa anlaşılabilir ama beraberinde getirdiği iki temel sorun var.

1- Kendisi gibi yapmıyorsun diye sizi bilmiyor zannettirebilir. Durduk yere aynılaştırma eğitimi alırsınız. Öğretmesi de sorunludur. Kendine benzemeden de beraber devam edebileceğini öğretme enginliği yerine, yeni doğan bebeğin hangi tarafı andırdığı tartışmasında yersiz alınganlık gösteren damat tavırları havada uçuşur. Biraz ileri götürünce iş, “ya benim gibi ya da karşımda düşmanım olursun” ayrışmasına varabilir. Karşısında sadece taklidini yapan birini meydana getirmiş olmanın garip bir hazzı var anlaşılan.

2- Aynı yol yöntemi izlemedin diye yoldan çıkmış zannettirebilir. İlginç olan bir süre sonra kendisinin basit bir taklidi olmak için eğitildiğiniz kimse(ler) gibi davranmadığınızı fark edince kendi kendinizi kınama, “ayağım kaydı” deyip yoldan çıkmış zannetmenin dönüş zorlaştırıcı değersizlik takıntılarına yakalanma ihtimaliniz yüksektir.

Kimseye eyvallah etmemek için deneme yanılmayla, tek başına yol yöntem öğrenme çabasının da kendine has inadı oluyor. Kendini kapatınca öğrenmek ve ilerlemek zorlaşıyor. Diğerlerini reddettiği için de git gide yalnızlaşıyor.

Kişiliksizleştirmeyen büyük kümelerde aynı olmak, kendi seyrinde kötü değildir bilakis hastalıklı olan aynılaştırmaktır. Farklılaşmak adına inadın savurup dağıttığı kişilikler her nerede oluyorsa yeni yerinde aynı olduğu kimseler yok değil mi sanki?

*****

Şahsen, insandaki değer kaybını beraberinde getiren taklide yatkınlığın, peygamber sünneti ile güvenli bir şekilde sonlanacağına inanıyorum. Allah, bizi el âlemin basit taklitleri olmaktan, elçisinde belirlediği yönlere benzememizi istemekle kurtarır.

Peki, maksadı taklitten kurtarmakken sünnette sıkça karşılaştığımız “bana uymayan benden değildir” nedir o halde?

Peygamber ya da çölde bedevi de olsan, insani yozlaştırmaya kapalı, Allah’a bakan dini alanda inanç ve pratikte aynılaşmadır. Burada akla önce Hz. Peygamber’in (sav) etrafındakileri kendine benzetme çabası varmış gibi geliyor ama işin aslı hiç öyle değil. Sonraki plana baktığınızda içinde olduğu topluluktan ipucu verilmediği sürece kolay kolay ayırt edilemeyecek kadar onları kendine değil, kendini onlara benzetmiş oluyor. Yükseklere bir yere kınayıcı, aşağılayıcı koltuğu kurup aradaki farkın kapanmasını asla istemeyen biri olsaydı böyle yapmazdı muhakkak.

Eğer insandan hepi topu altı tane iman şartından biri olarak, kimsenin kimseye faydasının dokunmayacağı, herkesin hesaba tek tek çağırılacağı bir güne erişeceğine inanması isteniyorsa (Enam 94, Bakara 166-167) bu, yaşadığın hayatı, hesabını tek verebilecek şekilde yaşa demekten başkası değildir. Çünkü oranın yalnızlığı, aidiyet ve etiketle giderilecek türden değil. Öyle olsa Resulullah (sav), henüz sekiz-on yaşındaki kızına bile “babana güvenme” der miydi?

Son Söz:

Ağır günler yaşıyoruz. Olandan bitenden kayıtsız ne bireyselcilik güzellemesi yapacak ne de derin sohbet ediyormuş edasıyla vahidî-ehadî tecelli arasına belirgin çizgiler çekecek değilim. Ama bu tek hesap meselesinin dağınıklığa çare olabileceğine inanıyorum. Ötesi, lokantada bir hışımla ayağa kalkarak “herkes ayrı ayrı masalarda, ne bu dağınıklık” diyerek komik duruma düşen adama benzemek olur.


[Hakan Zafer] 30.7.2018 [TR724]

Bir tanık istiyorsan iyi bak gözlerime Hâkim Bey!… [Ahmet Kurucan]


Önemli not; bu yazı insanlığından utana utana da olsa gerçeklerle yüzleşmek isteyenlerin okumaya tahammül edebileceği bir yazıdır. Takdir sizin; ister okuyun gerçeklerle yüzleşin ve bu gerçeklerle bir daha yüzleşmemek için dar veya geniş dairede önlemler alın; isterseniz hiç rahatınızı ve ezberlerinizi bozmayın, iki yüzlü yaşamanıza devam edin, gözünüzü güneşe karşı kapatın ve gündüzde geceyi yaşayın. Kimse bana aşağıda okuyacağı satırlardan dolayı “Batılı tasvir safi zihinleri idlâl eder” demesin. Dünyayı avucumuzun içine koyan iletişimin teknolojisi, hele onun görsel versiyonları karşısında günümüzde safi zihinlerden bahsetmek gerçekten saflık olur.

Büşra Sanay’ın “Kardeşini doğurmak; Türkiye’de Ensest Gerçeği” adını taşıyan çok kapsamlı alan araştırması sonucu kaleme aldığı kitaptan alıntılarla dolu bir yazı okuyacaksınız aşağıda. Alıntılardaki kavramları yerli yerine oturtmak için öncelikle 3 kavramın tarifini sunacağım uzmanlarının dilinden. Sonra hadisenin tarafları diyebileceğim ve belli başlıklar altında kategorize ettiğim insanların yaşadıkları gerçeklikler üzerinden söyledikleri ifadeleri alıntılayacağım.  Bazı yerlerde küçük yorumlarım ve katkılarım olacak. Aslında buna ihtiyaç da olmayacak. Yazının sonuna geldiğinizde söylediğiniz onlarca “estağfurullah”, yüzlerce “La havle ve la kuvvete” ile birlikte yorum dediğiniz şahsi düşünceleriniz, görüşleriniz, kanaatleriniz zihninizde kendiliğinden tebellür edecek. Tabii yazının sonuna gelebilirseniz! O cesareti gösterebilirseniz! Yüzünüzü yerden kaldırabilirseniz! Empati duygunuzun gelişmişliğine bağlı olarak gözlerinizden akıtacağınız yaşlarınızda boğulmazsanız!

Cinsel istismar nedir? Çocuğun kendinden yaşça büyük bir yetişkin ile arasında yaşanan ve yetişkin tarafın cinsel ihtiyacını giderdiği eylemlerdir ve suçtur.

Pedofili nedir? Bir çocuğun ruh ve beden olarak hazır olmadığı, muhakeme edemeyeceği, rıza göstermeyeceği davranışlarla zevk alma ve bunu kendi cinsel tatmini için kullanma.

Ensest nedir? Aralarında evlilik yasağı olan birinci derece akrabalar arasında yaşanan, çocuklara yönelik yapılmış cinsel eylemler.”

1-Masum ve mağdur çocuklar:

-“Kardeşimi doğurdum.!”

-Çizdiği resimde cinsel organı canavar şeklinde tasvir ediyor. Öğretmeninin nasıl canavar sorusuna da “Babamın canavarı. Büyüyor, büyüyor, kocaman oluyor.”

-Bebekliğinden beri tanıdığı çocuğun son dönemde değişen davranışlarından şüphelenen öğretmenin çocukla konuşmasında ortaya çıkan gerçek:

Çocuk: “Bir şey yemek istemiyorum. Dondurma da istemiyorum. Onun içinde süt var.”

Öğretmen: “Sen çok severdin dondurmayı. Çilekli süt alayım o zaman.”

Çocuk: “Ben çilekli süt istiyorum. İneğin sütünü istiyorum. Pipi sütü istemiyorum!”

-Bazı mağdur çocuklar yaşadıkları travma etkisi ile konuşma özelliklerini bile kaybedebiliyor.

– “Ben artık değersizim, kirlendim, hiçbir işe yaramam.”

-Belli bir yaşa gelince ne olduğunun farkına varan çocuklar; “Babalar böyle sever sanırdım.”

– “Neden polis amcalar bana soru soruyor; ben suç mu işledim?”

-Mahkeme sürecinde ailesinin baskısına dayanamayanlar çıkıyor ve “babama kızdım iftira attım” diyenler olabiliyor.

– Ensest veya cinsel istismara maruz kalmış çocuklarda depresyon, tükenmişlik ve çaresizlik duygusu hakim.”

2-Cinsel istismar, taciz ve tecavüzde bulunan erkekler (baba-dede-ağabey-dayı-amca-kuzen):

– “Hâkim Bey, bahçenize diktiğiniz ağacın ilk meyvesini başkasına verir misiniz?”

– “Ben olmasam başkasıyla yaşayacaktı bunu zaten. İlk benimle yaşadı. Ben yabancı mıyım?”

– “Bak, sana bu yaptıklarımı annene söylersen onu keserim, öldürürüm.”

– “Sarhoş iken yaptım, kötü bir niyetim yoktu!”

– “Cinsel istismarı zihninde normalleştirmiş ve meşrulaştırmış birisinin beyanından: “Yaptığım şeylerde ne var ki?”

3-Anne, nine ve yakın kadın akrabalar:

– “Babanın/abinin ihtiyacını gider; bak ailemize zarar verecek.!”

– “Benim kocam/abim/dayım/amcam böyle şey yapmaz. Sana üç harfliler musallat olmuş.”

– “Bana söyleseydin, kendi içimizde çözseydik, baban hapse girecek şimdi; bize kim bakacak? Halkın içine nasıl çıkacağız?”

– “Ağzının fermuarını çek, sus ve otur oturduğun yerde!”

-Ender vakalardan ama bazı anneler kızını kıskanıyormuş, eşi onu tercih etti diye!

4-Savcı ve Hakimler:

– “Mağdur savunmada kravat taktı, iyi hal indirimi uygulanıyor ama çocuğun psikolojisi, bundan sonra topluma nasıl adapte olacağını düşünen yok. Yasalarda ciddi boşluklar var.”

– “Eril zihniyetli bazı hakimlerde mağdur çocukları sorgulayıcı yaklaşım daha fazla. Çocuk dünyası ve psikolojisinden haberleri yok. Kadın hakimler ise daha ılımlı ve daha hakkaniyetli.”

-Ensest ilişkiye girenler, avukatların verdikleri talimata göre ifade veriyor ya cezadan kurtuluyor ya da en az ceza alıyorlar.

– “Hayatın tabii akışı içinde ensest ilişki normal değildir. Başka vesilelerle bu ilişkinin tespitine rağmen mağdurun susması “rıza” kavramı içinde değerlendirilemez.”

5-Devlet kurumlarındaki görevliler:

-“ÇİM (Çocuk İzleme Merkezi) verilerine göre 2015 yılında 314 yani terör suçlarını kapsayan maddeden açılan dava sayısı 16 bin; 103 yani çocuk istismarı kapsamında açılan dava sayısı 17 bin.”

– “Ensest Doğu’da daha çok yaşanır sözü doğru değil. Doğu’lu insanı itibarsızlaştırma için kullanılan bir malzeme bu. Gelir ve eğitim düzeyi yüksek yerlerde de yaşanıyor ensest ilişkiler ve üzerleri daha rahat kapatılıyor.”

– “Genel ahlaka aykırı” ve “Toplumda infial uyandıracak davranışlar” cümleleri hem basın-yayın hem de istihbarat, güvenlik ve adli kurumlarda çok yaygın bir kabul olduğu için bu türlü vakaların topluma mal olmasında menfi rol oynuyor. Halbuki bunların bilinmesi, duyulması, faillerinin teşhiri belki de istismar olaylarının engellenmesinde daha etkin rol oynayacak. Yazılı ve görsel medya için önemli şart; haber dilinin pornografiye dönmemesi.

6-Uzmanlar:

– “Ailenin eğitim seviyesini yükseltmek şart.”

– “Mağdur çocuktan defalarca aynı ifade alınınca ilk ifadedeki beden dili ortadan kayboluyor. Çocuğun ifadesi izole ortamlarda alınmalıdır.”

– “İfadelerde babasının yaptıklarını komşu yapmış gibi anlatıyor.”

– “Ensest’e hastalık deme, hukuken şahsın ceza ehliyeti kavramını etkiliyor. Hastalık yerine davranış bozukluğu denilmelidir.”

– “3 yaşında çocuk, arkadaşları ile oynarken soyunmaya başlıyor. Aşırı uyarılmış cinsellik diyoruz buna. Cinsel istismarda gördüklerini yapıyor, bunu oyun zannediyor ve arkadaşıyla bunu oynamak istiyor.”

– “Öğrencinin okula devamsızlık yapması, derslerinde konsantre eksikliği ve imtihanlarda başarısızlık yaşaması bir yardım çığlığı olabilir.”

“6 ila 10 yaş arasındaki çocukların söyledikleri % 90 doğru çıkıyor. Çünkü onlarda kurgulama yetenekleri henüz gelişmediği için yaşadıklarını anlatıyorlar.”

-Özellikle kırsal kesimlerde anneler o kadar çaresiz ki çocuğuna inansa bile inanmamayı tercih ediyor; olmamış gibi yaşama devam diyorlar.

– “O eylemi kişiye yaptıran merkezlerin itici gücü, bunu engellemeye çalışan merkezlerin baskılayıcı gücünden fazla olabilir. Kişilik, tercih, karar verme, inanç vb. birçok unsur rol oynuyor bu eylemlerde. Neuroscience (sinirbilim) alanında yoğun çalışmalar var bu konuda.

– “Eğitim ve öğretimi anne baba tarafından ihmal edilen çocuklar, ensest ilişkilerin açık hedefi.”

– “Ensest eylemler ekonomik durumu zenginleşen, sosyo-kültürel düzeyi yükselen ailelerde kardeşler arasında sık gözüküyor. Bunlar tersine döndüğünde ise baba kaynaklı ensest ilişkiler artıyor.”

-Cinsel saldırgan davranış gösterenler genelde çocukluklarında cinsel taciz ve istismara maruz kalanlar.

– “Ensest’e maruz kalan çocuklar sadece psikolojik sıkıntı yaşamıyor, gelecek hayallerini de kaybediyor.”

– “Cinsel istismar bir güç ilişkisidir. Güçlü olan zayıf olanı ezer.”

7-Toplum

– “10 kişiden 6’sı ensestin ne olduğunu bilmiyor.”

– “Ensest mağdurları toplum tarafından dışlanıyor ama istismarcılar aynı ölçüde dışlanmıyor. Mahkemenin ilk celsesine katlıyorlar zaten, sonra avukatları devam ediyor.”

– “Dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek peşine düşmez.!” deyimi çok kullanılıyor.

– Mağdur, suçlu, zanlı, avukat, hâkim, savcı, anne, akrabalar, uzmanlar, devlet görevlileri, din adamları, sivil toplum örgütleri herkes ama herkes konuştu ama herkes sağırdı; dolayısıyla değişen bir şey yok. Her yeni gün yeni bir ensest, pedofoli, cinsel saldırı, cinsel istismar vak’ası.

8-Diyanet:

-“Babanın kızını şehvetle öpmesi, sarılmasının nikaha tesiri yoktur. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek şehvet duymak haramlık oluşturmaz.” gibi klasik fıkıh kitaplarında yer alan ve bu tür muameleleri meşrulaştıran arkaik ve skolastik yorumların tekrarına son verilmelidir. Topluma verilecek doğru mesaj şu çerçevede olmalıdır: Kur’an ve sünnetin temel değerleri ve ahlaki ilkeler açısından bu tür davranışlar ayıptır, günahtır, haramdır, sapkınlıktır ve hukuki olarak cezai işleme tabii tutulmalıdır.

9-Tavsiye

-Cinselliğin ayıp bir şeymiş gibi kabulüne son verilmelidir. Çocuklara uzmanlar aracılığı ile cinsel eğitim verilmelidir. Fıtri olan cinsellik duygularının bastırılmaya çalışılması veya şeytanlaştırılması yanlıştır. Bastırılmış cinsellik duyguları er veya geç sapkınlık şeklinde hayatta kendine yer bulur.

-Beden dokunulmazlığı ve özellikle genital bölgelere dokunulmasının yanlışlığı çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara öğretilmelidir.

-Toplum ensest mağdurlarını dışlamamalı. Birçok kimsenin yaşamadığı yaşayan ve bunu anlatma cesareti gösteren çocuklar bu toplumun bir parçası. Belki de sizin çocuğunuz.

10-Sonuç

– “Ensest ilişkiler için veri yok ama cinsel istismar hadiselerinin adliyeye intikal oranı istatistiklere göre Türkiye genelinde yüzde 7.”

– “Ensest ülkemizin halı altına süpürülen en büyük sorunu ve kanayan yarasıdır.”

11-Son söz:

“Bu ülke Müslüman ülkedir; ensest ilişki olmaz”mı dediniz? Haydi be oradan! Etrafınıza dikkatlice bir bakın; yapmaya utanmadığı hadiseleri anlatmaktan da utanmayan insanlarla dolu her yer.

Buraya kadar gelebildiyseniz bir de mağdurun yazdığı şu şiiri okuyun.

Ne kadar su çıkarabilir bir baba lekesini kendi kızından…

“Tanıklık yapar mı şimdi o yatak
Ne bileyim perde işte, halı, yastık, karyola
Sır verir mi evlerin karanlık köşeleri
Konuşur mu duvarlar, ahır içleri
Bir tanık istiyorsan iyi bak gözlerime….

“Sus” diyordu “sus”
Üstümde ağır gövde çırpınan iki bacak
Öyle cılız, öyle güçsüz, öyle zavallı
Tükenmiş nefes nefes “sus” diyordu “sus”
“Yol olanın yolcuları çok olur.”

Ne bayramlar sevincimin sabahı
Ne bir hayal yarınlara hevesli
Ne ilk aşk hatırası kalbimin bir yerinde
Ne çocuk oldum ne genç kız
Hiçbir şeydim hiçbir şeyin içinde
Bir babanın altında bir cesettim Bay Hâkim
Bir tanık istiyorsan iyi bak gözlerime…”

Suna Aras


[Ahmet Kurucan] 30.7.2018 [TR724]

Hakkınızı savunun! Herkesin yapabileceği bir şeyler var [Nurullah Albayrak]


Türkiye’de hukuk sistemi adalet için değil de iktidarın bekası için işlediğinden hukuk güvenliğinden bahsetmenin bir anlamı olmuyor. Çocukların, bebeklerin, kadınların, genç insanların ölümü göze alarak Türkiye’den kaçmaya çalışmaları hukuk güvenliğinin olmazsa olmaz olduğunu ve yokluğundaki tehlikenin de büyüklüğünü göstermesi açısından önemlidir.

Bir tarafta ülke içindeki her türlü tehdide rağmen yaşamaya çalışan insanlar, bir tarafta kendi ve ailesinin selameti için yurtdışına çıkmaya çalışan insanlar diğer tarafta da yurtdışına çıkmayı başarmış insanlar. Bu süreçle mücadele adına herkesin sorumluluğu ve yapması gerekenler farklılık arzediyor.

Bu kapsamda, diğerlerine göre daha iyi durumda olan, yurtdışına çıkmış olanlara ciddi sorumluluklar düşüyor. Öncelikle, kendi yaşadıkları hukuksuzlukların uluslararası kurumlar nezdinde takibi yapılmalı, yürütülecek hukuki takiplerin de  sadece kendisi için bir anlam ifade etmediği bilinciyle takip yapılmalı. İkinci olarak, geride kalan arkadaş, eş, dost için yapılacak, yapılması gereken bir şey olduğu bilinciyle hareket etmeli ve arkadaşlık hukukunun gereği olarak mücadele edilmeli. Bu konuda neden bir şeyler yapılmıyor söyleminden vazgeçilerek, ‘ben arkadaşım X için ne yapabilirim’ denmeli ve bir şey yapma iradesi ortaya konulmalıdır.

Bununla birlikte de herkes kendi hukuk güvenliğini sağlamak açısından bulunduğu ülkenin durumuna göre hazırlık yapmalıdır. Yurtdışında bulunan herkes olağan bir durum olarak ‘iade’ konusunda bilinçli olmalıdır.

AKP iktidarı, muhaliflerle mücadelede her türlü argümanı kullanmayı mübah gördüğünü defaatle gösterdi. Hukuk kurallarını yok sayarak insanları kaçırmak, rüşvetle, şantajla yasadışı işler yapmak AKP iktidarı için normal davranışlar. Bununla birlikte de yasadışı işler yapamadığı ülkelerde hukuk kurallarına uygun olarak girişimde bulunduğu da da bir gerçek. Bu kapsamda  iade anlaşmaları çerçevesinde yurtdışında bulunan muhaliflerini geri getirmek için girişimde bulunmaktadır.

Türkiye tarafından , başta taraf olduğu uluslararası sözleşmeler gereğince, ikinci olarak ikili iade anlaşmaları gereğince, son olarak da mütekabiliyet ilkesince iade işlemleri yapılmaktadır.

Hakkında Türkiye’de ceza davası ya da soruşturması olan kişilerin yurt dışında oldukları öğrenildiğinde iade süreci bizzat mahkemeler tarafından normal bir yargılama işlemi olarak başlatılmaktadır. Mahkeme, ifadesini alamadığı sanıkla ilgili karar veremeyeceği için ifadesini alabilmek için sanığın iadesi için işlem başlatacaktır. Bu işlemin başlatılması için kişinin özel biri olmasına gerek yoktur, her sanık için bu işlem normal bir prosedür olarak uygulanacaktır.

Türkiye’nin de taraf olduğu Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi’ne 47 adet Avrupa Konseyi ülkesiyle birlikte Güney Kore, İsrail ve Güney Afrika Cumhuriyeti olmak üzere 50 ülke taraftır. Bu Sözleşme’nin 1.  Maddesine göre taraflar şartları bulunduğu takdirde kişileri iade etmekle yükümlüdür.

Bu sözleşmeye taraf olan ülkeler; Almanya, Andora, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bosna Hersek, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, Hirvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsrail, İsveç, İsviçre, Italya, Izlanda, Karadağ, Kibris, Letonya, Lihteşyayn, Litvanya, Luksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Monako, Norveç, Pakistan, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, San Marino, Sirbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan’dır.

Bu sözleşme haricinde de Türkiye’nin 26 ülke ile iade sözleşmesi bulunmaktadır. Bu ikili sözleşmelere göre de şartları bulunduğu takdirde iade süreci başlatılmaktadır.

Sözleşme bulunan ülkeler; ABD, Arnavutluk,  Avustralya, Cezayir, Fas, Gürcistan, Irak, İran, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kazakistan, Kirgizistan, Kuveyt, Libya, Lübnan, Makedonya, Mısır, Moğolistan, Özbekistan, Pakistan, Romanya, Suriye, Tacikistan, Tunus, Türkmenistan, Umman ve Ürdün’dür. (Brezilya ile iade anlaşması görüşmeleri sürmektedir.)

Bu 76 ülke haricindeki ülkelerle ikili iade anlaşmamız bulunmamaktadır. Ancak, anlaşma bulunmayan diğer ülkelerle de mütekabiliyet gereğince iade süreci başlatılabilir. Suudi Arabistan’la aramızda iade anlaşması olmamasına rağmen mütekabiliyet gereğince iade gerçekleştirildiği bilinmektedir.

BİR KİŞİNİN İADE EDİLEBİLMESİNİN ŞARTLARI

Sözleşme bulunması halinde bir kişinin diğer bir devletten Türkiye’ye iade edilebilmesi için;

Suçun siyasi bir suç olmaması gerekir. Soruşturma konusu ne olursa olsun takibin siyasi sebeplerle yapılıyor olması iade engelidir. Kişinin mensup olduğu din, mezhep, cemaat, inanç grubu veya hükümete muhalif bir gruba aidiyeti nedeniyle takip edilmesi siyasi nedenle takip sayılır.
Bu çerçevede özellikle kişinin tanımı ve kapsamı muğlak 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’da yer alan devlet güvenliği aleyhine işlenen suçlar nedeniyle soruşturma veya kovuşturmaya tabi tutulması siyasi suçun varlığına karine teşkil eder.

Siyasi suç nedeniyle orta Avrupa ülkeleri (Almanya, Hollanda, Belçika, Danimarka, İskandinav ülkeleri, Avusturya, İsviçre, İngiltere, Fransa gibi) Türkiye’ye hiçbir şekilde iade yapmamaktadır. Diğer AB ülkeleri de bu ülkelerin tavrına bakarak genellikle siyasi suç söz konusu olduğu durumlarda aynı tavrı benimseme eğilimindedirler.

  • Türkiye’nin iade istemesi halinde iadeye konu fiilin iade istenen devlet kanunlarında da suç olması şarttır. ( Bankaya para yatırmak, okula çocuğunu göndermek vb fiillerin suç olması gerekir)
  • Türkiye’nin iadesini istediği kişi, aynı zamanda bulunduğu ülkenin de vatandaşı ise ya da Türk vatandaşlığından çıkmış olup,  bulunduğu devletin vatandaşı olmuş ise Türkiye’ye iade edilmez.
  • Genel itibariyle devletler kendi ülkesinde iltica talebinde bulunmuş ya da mültecilik statüsü kazanmış kişileri iade etmezler. Mültecilik talebi reddedilmiş olması halinde iadesi istenen kişi bulunduğu ülkede buna karşı idari yargıya başvurabilir ve bu tüm safhaları ile sonuçlanıncaya kadar iadeyi engelleyebilir.
  • İadesi istenen kişi iade talebi hakkında karar verecek mahkeme veya idari makama iade edilmesi halinde;
  • Adil yargılanmayacağını
  • Haksız yere tutuklanacağını
  • İşkence veya kötü muameleye maruz kalacağını
  • Şartla tahliye hakkı tanınmayan ağırlaştırılmış müebbet hapisle soruşturulmakta ya da yargılanmakta olduğunun başlı başına AİHS 3. Madde anlamında kötü muamele teşkil ettiğini İleri sürmelidir.
  • Bu konuda hazırlanan yerel ve uluslararası raporlar, basın açıklamaları,  uluslararası kuruluşların ve demokratik devletlerin tepkilerini vs. delil olarak gösterebilir.

Bu konuda şimdiden bir dosya hazırlaması ve iade sürecinin başlatıldığı bilgisini alındığında da, bulunduğu ülkenin dışişleri ve adalet bakanlığına hazırlanan dosya sunularak iade talebinin reddedilmesi istenmelidir.

Evet, bir taraftan iade konusuyla ilgili olarak gerekli hazırlıklar yapılmalı diğer taraftan ise geride kalan arkadaşlar için mücadele edilmeli. Ben ne yapabilirim, nasıl yapabilirim demeden, bir mazeret varsa mazeretin cezaevinde bulunan ya da açlık sınırı altında hayat sürdürmeye çalışan arkadaşlara izah edilmek durumunda olduğu düşünülerek… Herkesin yapacağı bir şey vardır.


[Nurullah Albayrak] 30.7.2018 [TR724]

Etikete bakıp futbolcu transferine devam [Hasan Cücük]


Süper Lig’de top koşturan Portekizli oyuncular denince aklımıza ilk olarak Pepe ve Quaresma gelir. Biraz gerilere gidersek Luis Nani, Bruno Alves, Raul Meireles, Bruma, Hugo Almeida gibi isimleri bir çırpıda sayarız. Peki ligimizde top koşturan ilk Portekizli oyuncu kimdi?

Takvim yaprakları temmuz 1998’i gösterirken Fenerbahçe sansasyonel bir transfere imza atıyordu. Aziz Yıldırım başkanlığının ilk yılında 2 yıldır süren Galatasaray hegomanyasına son vermek istiyordu. Fatih Terim yönetiminde iki yıl üst üste şampiyonluk yaşayan Galatasaray’ın başarısını durdurma zamanının geldiğine inanan Aziz Yıldırım’ın kadroya kattığı oyuncular arasında Dimas’ta vardı. Tam ismi Dimas Manuel Marques Teixeira olan futbolcunun bir çok farklı özelliği bulunuyor. Türkiye’ye yolu düşen ilk Portekizli oyuncu olan Dimas aynı zamanda Serie A ve Juventus’tan ligimize gelen ilk futbolcuydu. Üstelik Portekiz milli takımının formasını giyen bir isimdi.

Bol etiketli bir oyuncu: Dimas

Sol bek oynayan Dimas bol etiketli bir oyuncu olarak Fenerbahçe kadrosuna katıldı. Spor basınının yere göğe sığdıramadığı Dimas sezonun başlamasıyla birlikte sıradan bir oyuncu görüntüsü veriyordu. Başarı çıtası yükseğe konduğu için oynadığı futbol tatmin etmiyordu. Fenerbahçe’de 1,5 sezon geçiren Dimas hepi topu 24 maçta forma giyiyordu. Ocak 2000’de ülkemizden ayrılıp Sporting Lizbon yolunu tutuyordu. Dimas’tan geriye koca bir hayal kırıklığı kalıyordu.

Dimas adını hatırlatmamın özel bir nedeni var. Önce Dimas’ın özelliklerini sayalım tekraren; ligimizdeki ilk Portekizli, Juventus’tan ve Serie A’dan transfer edilen ilk oyuncu. Bu kadar ilkleri barındıran bir isimdi. Dimas’a atıf yapmamın sebebi Sivasspor’un yaptığı bir transferle ilgili. Sivasspor, kadrosuna kiralık olarak Douglas’ı kattı. Sadece ismini yazınca pek bir anlam ifade etmiyor. Ardından, ‘Sivasspor, Barcelona’lı Douglas’ı kadrosuna kattı’ cümlesi gelince transfer başka bir anlam kazanıyor. Barcelona deyince akan sular duruyor. Hemen hemen arşivler taranıp Barcelona’dan Türkiye’ye gelen yıldızlar listesi yapılıyor.

Barcelona’da mı oynamış!

Barceona’da oynamak her futbolcuya nasip olmaz. Sadece Barcelona değil Real Madrid, PSG, Juventus, Manchester United, Bayern Münih, Manchester City gibi devlerin formasını giymek için ciddi bir kalitenin olması lazım. Barcelona’ya transfer olmak zor ama daha zoru formayı kapmaktır. Birbirinden kaliteli onlarca oyuncunun olduğu bir kulüpte bırakın ilk 11’in devamlı müdavimi olmayı yedek kulübesinde yer bulup, ara ara oyuna girmek bile başarıdır. Çünkü nice yıldız olarak gelipte kısa sürede sönen isimleri saymaya kalksak sayfalar alır.

Rüştü Reçber ve Arda Turan hikâyesi…

Uzağa gitmeye gerek yok. Hepimizin yakından tanıdığı iki isimden başlayalım; Rüştü Reçber ve Arda Turan. 2002 Dünya Kupası ve 2003 Konfederasyonlar Kupası’nda sergilediği performansla dönemin en iyi kalecilerinden biri olan Rüştü Reçber, 2003’ün yazında büyük umutlarla Katalan devine katıldı. Barcelona’da formayı Valdes’e kaptıran Rüştü, kısa süre sonra Fenerbahçe’ye geri döndü. CV’sine Barcelona oynadığı yazdırdı ama adını kimsenin hatırlamadığı bir isim oldu. Yakın örnek ise Arda Turan. Galatasaray’da yıldızını parlatıp Atletico Madrid yolunu tutan Arda Turan, oynadığı futbolla takımın değişmezlerinden oldu. 2015’te 40 milyon Euro bonservis ücretiyle Barcelona’ya transfer olan Arda Turan’ın Katalan ekibindeki serüveni vasatın çok altında kaldı. Geçen sezonun ara transfer döneminde rotasını Başakşehir’e çeviren Arda Turan, 2017-18 sezonunda Barcelona formasını hiçbir resmi maçta giymemişti.

Gerçek futbolcular; Hagi ve Popescu

1990’lı yılların ortasında Barcelona formasını giyipte ülkemize gelen iki isim Hagi ve Popescu’ydu. Hagi, Barcelona’da kadroya girmekte zorlanan bir isim olarak geldiği Galatasaray’da takımın yıldızı olup, silinmez izler bıraktı. Keza Popescu’da 2 yıl formasını giydiği Barcelona’dan 1997’de ayrılıp Galatasaray’ın yolunu tuttu. Bu isimler dışında Barcelona’da tutunamayıpta başka kulüplere kiralanan bazı oyuncularında yolu Türkiye’ye düştü. Sonuç çoğu zaman hüsran oldu. Giovanni Dos Santos, Frank De Boer, Robert Enke, Ludovic Sylvestre, Alexander Hleb, Simao Sambrosa kariyerinde Barcelona geçmişi olan ama Süper Lig’e geldiğinde sıradan bile başarı gösteremeyen isimler oldu.

Beşiktaş formasını giyen Ricardo Quaresma ve Adriaona Barcelona menşeili isimler. Kariyerinde Inter, Chelsea gibi takımlarda forma giymiş olan Quaresma, henüz 20 yaşındayken Sporting’ten Barcelona’ya transfer oldu. Bir sezon sonra Porto’ya gönderilen Quaresma’nın Barcelona yılı koca bir hüsrandı. Coritiba altyapısında yetişen, Sevilla’da parlayan ve 2009’da Barcelona’ya transfer olan Adriano, Katalan devinde geçirdiği 6 sezonun ardından 2016’da Beşiktaş’a imza attı. Adriano’nun Barcelona’daki son dönemleri daha çok yedek kulübesinde geçmişti.

Barcelona’dan gelmek başlı başına başarı kriteri değil. Etikete bakıp oyuncu alma alışkanlığını bırakmazsak daha çok hüsran yaşarız.


[Hasan Cücük] 30.7.2018 [TR724]

‘Çocuğum kekeme ama kendiliğinden düzelir’ demeyin!


Kekemelik, bebeklerin ilk kelimelerini heyecanla bekleyen ebeveynler için endişe verici durumlar arasında ilk sıralarda yer alıyor. 2–7 yaş arası, özellikle erkek çocuklarda yaygın görülen kekemelikte genetik faktörler etkin rol oynuyor. Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Dr. Leyla Alkaş, büyüyünce geçer” diye düşünülerek tedavisi ertelenen kekemeliğin çocuklarda depresyona yol açtığına işaret ediyor.

Çocuklarda kekemelik görülme oranı yüzde 1’dir. Erkek çocuklarında kız çocuklarına kıyasla 4 kat daha fazla gözlenir ve genetik geçiş önemli faktördür. Yakın akrabalarda kekemelik varsa çocukta bulunma olasılığı 3 kat artar. Çocuklukta konuşma ve dil gelişiminin en hızlı olduğu dönemde normal kabul edilen konuşma akıcılığındaki bozulma aile tarafından kekemelik olarak tanımlanırsa çocuğa baskı yapılabilir. Çocuk dikkatini konuşmaya ve takılmalara verirse kekemelik iyice pekişir.

Çocuklarda kekemelik belirtileri nelerdir, nasıl anlaşılır?

  • Konuşurken ses ve hece tekrarları, sesleri uzatma, ünlemlemeler
  • Sözcüklerin parçalanması, duraklamalar
  • Dolaylı yoldan konuşma, kekelediği kelimeler yerine başka kelimelerle konuşma veya gereksiz kelime yerleştirme

Klinik ağırlaştığında ise belirtileri de ciddileşir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:

  • Sıkıntılı nefes alma, anormal ses kalitesi, dudak büzme
  • Göz kırpma, kafa sallama
  • Konuşmaya eşlik eden anormal vücut hareketleri
  • Ayağı ya da eliyle bir yere vurma, vücudu sallama
  • Boynu, ağzı yamultma, konuşmaktan kaçınma
  • Sosyal ortamlara girmeme, göz teması kurmama
  • Kapıyı-telefonu açmama, suskunluk, derse katılmama

Kekemeliğin önlenmesi için bunlara dikkat edin

Okul öncesi dönemde iyileşmenin kendiliğinden gerçekleşmesi ve çocuğun konuşması üzerine odaklanma kaygısı yaşamaması için;

  • Ebeveynler telaşlı ve aceleci olmamalı.
  • Konuşması tam dinlenmeli, çocuğa konuşurken baskı yapılmamalı.
  • “Nefes al, yavaş konuş, böyle tekrar et…”gibi uyarılar yapılmamalı.
  • Alay etme, utandırma, taklidini yapma, zorlamadan kaçınılmalı
  • Ailenin tuvalet, temizlik, genel kurallar konusunda aşırı disiplini ve zorlaması varsa bunlar da gevşetilmelidir.
  • Kendisinden yaşça büyük çocuklarla konuşma terapisi yararlı olur.
  • Nefes alma, bekleme, uzatma, heceleri bölme, tonlama hız ayarlamalar öğretilir.
  • Kendiliğinden düzelme oranı yüzde 80 olsa bile profesyonel destek ihmal edilmemeli.


[TR724] 30.7.2018