Halifelik ve mezhepsiz İslam! [Ali Emir Pakkan]

Dinde reform arayışları! 

Her darbe, bir toplumsal mühendislik projesiydi! Tek Parti (Halk parti ) döneminde, inanç kamusal alandan çıkarıldı! Vicdanlara hapsedilmek istendi! Dini bütün kurumlar kapatıldı! 

Türkçe ezan ve Türkçe ibadet gibi konuların gündeme gelmesi bu arayışların sonucuydu! Bir yandan dini oluşumlar baskılandı, diğer yandan kendi din anlayışları topluma dayatıldı! Bu dönemlerde "Diyanet"e biçilen misyon; darbecilerin projelerini hayata geçirmekti!    

Ama hiç bir dönemde Diyanet, bugünkü kadar iktidarın oyuncağı olmadı! Bazı başkanlar baskılara direndi ve dinin emirlerini muktedirlerin talimatlarından üstün tuttu. Mercedes gibi iltifatlara itibar etmediler. Şu partiye bu partiye oy verin diye hutbe okutmadılar. Mitinglere camilerden çağrı yapılmadı! Kitap fuarlarında ayrımcılık yoktu. İktidarın talimatıyla, hiçbir grup, korkunç bir iftira ile, "firak-ı dalle" (sapık topluluk) ilan edilmedi!

27 Mayısçıların gündemindeki en önemli konulardan biri de 'dinde reform’du. Türkçe ezan, Kuran-ı Kerim’in Türkçe okunması, camilerin folklorik amaçlı yeniden düzenlenmesi gibi dinin özüne aykırı Ehl-i sünnet çizgisini dışlayan birçok tahripkâr anlayış bu dönemde güçlü bir zemin bulmuştu. 

15 Temmuz’da (1960) yapılan dil kurultayında ezanın Türkçe okunmasına ilişkin karar alındı ve teklifin Diyanet İşleri’ne duyurulmasına karar verildi. Önergeyi hazırlayan delegeler, 27 Mayıs inkılabından sonra ezanın hâlâ Arapça okunmasının devrimlere aykırı bulunduğunu belirtmişti. Diyanet’e gelen 2.7.1960 tarih ve 4240 sayılı yazıda, “Milletten gelen çok büyük bir talep var. Ezan yeniden değiştirilsin, Türkçeleştirilsin ve camide de ibadetler yeniden Türkçe yapılsın.” deniliyordu. 

Buna Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen karşı çıktı! Büyük Alim, iktidar karşısında eğilip bükülmeden dini hakikatları şöyle savunuyordu: 

"Ezan sadece bir ilan değil, Peygamberimiz tarafından takrir buyrulmuş olan hususi lafızlarla namaz vakitlerinin girdiğini bildiren kitap, sünnet ve icma ile sabit dinî bir ilan ve ilamdır. Peygamberimiz devrinden itibaren her devirde ve her yerde bütün Müslümanlar tarafından aynı lafızlarla okunagelmiş olan ezanı hususi lafızlarından başkasıyla okutmaya kalkışmak, Peygamberimizden, Ashabından ve 400 milyonluk İslam camiasından ayrılmak demektir ki kalbinde uhrevi mesuliyet hissi taşıyan hiçbir Müslümanın buna cür'et ve cesaret edebileceğine ihtimal verilemez.”

Ömer Nasuhi Bilmen’in 27 Mayısçılara karşı direndiği konulardan bir diğeri, “Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, Nur Risaleleri aleyhinde yayın yapılması” isteği idi. 

Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in başkanlığında toplanan ilk bakanlar kurulunda Dini akımlara karşı nasıl bir yol izleneceği ile ilgili kararlar alınmıştı. Millî Birlik Komitesi ve Gürsel bizzat konunun takipçisiydi! 'Nurculuk’ aleyhine beyanatlar veriliyordu.  

Diyanet Reisi Bilmen, samimi kanaatlerine zıt ve ters olan böyle bir yayını da kabul etmedi. Bilmen’in Nur Risaleleri ve müellifi Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki kanaatleri olumlu bir yönde idi. Bediüzzaman’ın eserlerinin kendi yazdıklarından daha fazla insanlara te’sir ettiğini söyleyen bir talebesine “o ilhamla yazıyor” demişti.

30 Haziran 1960’ta darbeden hemen sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilen Ömer Nasuhi Bilmen, 9 ay sonra bu görevinden ayrıldı. Bilmen’in yerine Hasan Hüsnü Erden atandı. Devlet Bakanı Hayri Mumcuoğlu, “Diyanet İşleri’ne gayet uyanık ve devrimci bir şahıs getirdik.” diyecekti. (Milliyet, 9 Nisan 1961). 

AKP rejiminin hedefinde de bir süredir, güçlü bir İslamı inanç temeline oturan Hizmet hareketi ve İslam var! Diyanet, yine baş aktör! İslam dininin içi boşaltılıyor! Siyaset, okula ve camiye sokuldu! Haramlara karşı duyarsızlık yayılıyor! Yolsuzluk meşrulaştı!  Camilerin sayısı arttı, cemaatin sayısı düştü! İmam hatipler açıldıkça açıldı ama namaz kılan imam hatiplilerin oranı dibe vurdu! Dinin mübah görmediği her şeyde patlama yaşanıyor!

Şimdilerde bir de hilafet sevdası dillendiriliyor! Kitleler heyecanlı! Halifelik gelir ve baştaki kişi, Halife olursa, Osmanlı gibi eski gücümüze kavuşacak, İslam dünyasını peşimizden sürükleyeceğiz! Sanki öyle bir dünya kalmış gibi! Sanki adalet dağıtıyorlar da insanlar teveccüh edecek! 

Arada bir gündeme getirilen başka bir projeyi de not edeyim! Halife adayının kendi fikri mi yoksa ona etki edenler mi pişirip önüne koyuyor, bilemiyorum; mezheplere karşı! Bu da nereden çıktı, derseniz şu sözlerini hatırlatırım; " Ben ne Sünniyim ne Şii! Bizim Sünnilik diye bir dinimiz yoktur! Bizim Şia diye de bir dinimiz yoktur! Bizim tek dinimiz İslamdır! Bunu böyle bilmemiz lazım" ( 14 Nisan 2016, El Cezire Türk)

İslam Dinine en büyük zararı veriyorlar! Cemaat, tarikat ve inanç gruplarının bu son projeye olsun bir itirazları yok mu?

[Ali Emir Pakkan] 1.3.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Ortalığı bulandıranlar kimlerdir? [Ebu Abdurrahman]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1910’da şarkta âşiretler arasında mekik dokuyarak demokrasi ve insan hakları mânasına İslâmiyete uygun gelecek meşru meşrutiyet anlayışını şöyle anlatıyor: “Mesela şimdi ben bir hekim olarak şu çadırda oturuyorum. Karşı bayırlardaki köylerde de çeşit çeşit bulaşıcı hastalıklar var. Kafadan, hiç muayene etmeden ilaçlar hazırlayıp göndersem, faydası olur mu? İshâl olmuş kimseye hazım ilacı içirmenin neticesi ne olur? Halbuki o köylerden seçilmiş ve problemleri bilen esas hastalığın farkında olan kimseler, illetlerin tanımını ve teşhisini yapıp gelirlerse, onlara uygun ve isabetli ilaçlar yapıp gönderebilirim. İşte hükümet de hekim gibidir. Vatanımızın çeşitli bölgelerinden halkın oyu ile seçilip gelen kimseler problemleri merkeze, meclise gelip hükümete arzedince ona göre çareler bulunur.” diyor. 

Bunun üzerine şöyle bir soru soruluyor:

“Fikirleri karıştıran, hürriyet ve meşrutiyeti takdir etmeyenler kimlerdir?” Bu soruya Üstad, karikatür çizmiş gibi, o günlere göre şöyle antika bir cevap veriyor:

“Cehâlet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğinin başkanlığı altında insan milletinden saadet kaynağımız olan meşvereti inciten bir cemiyettir.”

Bu gün cehâletin, inadın, garazın, intikamın, taklidin, gevezeliğin yerini başkaları almıştır. Gazeteleri, radyoları ve televizyonları ile medya da bunların çark ve değirmenlerine yağ ve su taşımaktadır.

Bunların bir kısmı günümüzde, garazından, marazından veya hasedinden fesadından ortalığı bulandırmaktadır.

Evet “Hiçbir müfsit, ben müfsidim, demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira (kalp para gibi) çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-i zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise, kalbte saklayınız. Bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

Üstad Hazretleri, “Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz. Sizin gibi ehl-i ilmi taklid ederiz.” diyenlere şöyle diyor:

“Gerçi câhilsiniz, fakat aklınız çalışıyor. Hanginizle üzüm paylaşsam, zekâsıyla bana hile edebilir. Demek câhilliğiniz özür değil… İşte birbirine benzeyen ağaçları fark ettirip gösteren, meyvelerdir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinden istirahat  ve itaat vardır. Ötekisinde ihtilaf ve zarar saklanmıştır. Size bir misal söyleyeceğim: Şu sahrada bir ateş görünüyor. Ben derim, ‘Nur’dur; ateş olsa da, eski ateşten kalma, zayıf, yukarı tabakasıdır. Geliniz, etrafında halka tutup temâşâ edelim. Feyiz alıp, tâ ateş tabakası yırtılsın, istifade edelim. Eğer benim dediğim gibi Nur ise, zaten istifade edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi ateş olsa, karıştırmadık ki, bizi yaksın.’ Onlar diyorlar ki: ‘Ateş yakıcıdır.’ Eğer Nur olursa kalb ve gözlerini kör eder. Eğer ateş dedikleri Saadet Nuru, dünyanın hangi tarafından çıkmışsa, milyonlarla insanın tulum gibi Kan Suyu üzerine boşaltılmış ise, de söndürülememiştir. Hatta bu iki senedir, mülkümüzde iki-üç defa söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler kendileri söndüler.  

“Evet, Nur fenalara bardır, ateştir.
“-Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar. (-Nasıl iyilikten  fenalık gelir?)
“-Muhali yani olmayacak, imkânsız bir şeyi istemek, kendine fenalık etmektir.
“Size kısa bir söz söyleyeceğim ezber edebilirsiniz. İşte…. ESKİ  HÂL  MUHAL… YA  YENİ  HÂL… VEYA   İZMİHLAL… 

[Ebu Abdurrahman] 1.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Üzülmek yeter mi? [Konuk Yazar: Mahmut Akpınar*]

Türkiye ağır bir travma yaşıyor. Ülkenin yetişmiş insan kaynakları ‘darbe’ bahane edilerek tasfiye ediliyor. Kırsaldan, alt toplumsal kesimlerden okuyarak, çabalayarak bir yerlere gelmiş dürüst, nitelikli, mütedeyyin insanlar hem de dini söylemlerle biçiliyor. Yüz binlerce insan işinden atılıp açlığa, yoksulluğa mahkûm ediliyor. ‘Anadolu Kaplanları’, ülkenin ekonomisini ticaretini zıplatan başarılı ticaret erbabı bitiriliyor. İnsanların teriyle, emeğiyle kazandığı helal paralara, sermayeye el konuyor. Bu kaynaklar partizanlara transfer edilerek yeni haramiler oluşturuluyor. Herkesin bildiği namuslu, yiğit ve cömert işadamlarına itibar suikastları yapılıp cani gibi tutuklanıyor, babadan kalma evlerine, mülklerine dahi çökülüyor.

Dünyanın ilkel-gelişmiş bütün hukuk sistemlerinde doğum yapan kadına dokunulmaz. Ama kendine ‘İslamcı’ diyen ilkesiz ve insafsızlar bir hanım öğretmeni tutuklamak için doğumhanenin kapısında polis bekletmekten utanmadılar. Doğumdan bir gün sonra da ayakta zor duran o anneye kelepçe takıp tutuklamak yüzlerini kızartmadı.

Ülke bir cinnet tünelinden geçiyor. Geniş bir toplumsal kesim, bir sosyal gruba yakın diye linçe maruz bırakılıyor. Bu zulümden, yeni doğmuş bebekten 80-90 yaşındaki beli büküklere kadar herkes zarar görüyor. Aileler perişan. Hem annesi hem babası tutuklu olup ortada kalan çocuk sayısı binlerce. İnsanlar yıllarını verip kazandığı statülerini, konumlarını, servetlerini bir gecede kaybetti. İnsanlık tarihinin en organize ve güçlü suç/zulüm şebekelerinden biriyle muhatabız. Bunlar Allah’tan başkasına minneti zul sayan insanların itibarına, saadetine, aile bütünlüğüne kastediyor. Ülke açık hapishane oldu. Cezaevindekiler ağır baskı ve işkence altında.

Türkiye’deki insanlar -AKP biatçıları hariç- adaletten, hukuktan ve toplumdan umutlarını yitirmişler. İnsanlar çevresine, akrabalarına küskünlük ve kırgınlık içinde. Zira topyekûn bir akıl tutulması yaşanıyor. Mağdurlar zulümden öte, bu ağır zulmün yok sayılmasından inciniyor, içe kapanma eğilimine giriyor.

PEKİ, YURT DIŞINDAKİLER NE YAPABİLİR?

Hazreti Peygamber bir hadisi şerifinde: “Bir şerri, zulmü gördüğünüzde onu elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle düzeltin, ona da gücünüz yemiyorsa kalben buğzedin” diyor. Bu süreçte zulme elle/güçle direnme imkânı kalmadı. Devlet gücü ile direnen herkesi ezip geçiyorlar. Bugün özellikle yurt dışında yaşayanların yapabileceği iki önemli şey var:

1- Mazluma yardımcı olma, onun ihtiyaçlarını, sıkıntılarını gidermeye çalışma, maddi manevi destek olma

2- Bu zulmü dünyaya anlatma, yaşananları tespit etme ve belgeleme.

Yarın şartlar değişebilir, yapılacak şeyler artabilir ancak şu anda maruz kalınan zulümlere karşı hukuk mücadelesi vermek, bunu dünyaya anlatmak, demokratik ülkelerin kamuoylarına ulaşmak en önemli mesele görünüyor.

Bu noktada eli kalem tutan, ağzı laf yapan, dil bilen insanlara çok iş düşüyor. Hapiste olanlarla ve pasaportuna el konanlarla kıyaslanacak oranda olmasa dahi Türkiye’deki zulümden bir şekilde kaçabilmiş, yurt dışında yaşayan pek çok gazeteci, akademisyen, okur-yazar var. Bu insanlardan bazıları güzel işler çıkarıyor, yararlı şeyler yapıyorlar. Yapılanlar giderek güçleniyor, etkili hale geliyor. Ancak epeyce insan buruk ve kırgın şekilde kendi hüznüyle baş başa kalmayı tercih ediyor. Birilerinin kendisine iş buyurmasını, bir şeyler söylemesini bekliyor. Bu atalet ve bekleme psikolojisi insanların ruh dünyasını ve hayata tutunmasını olumsuz etkiliyor. Kendinden motorlu, iç motivasyonuyla bir şeyler başlatıp yürüten çok kimse çıkmıyor. Bireysellik hep olumsuzlandığı için başlanacak hayırlı bir iş için bile insanlar “acaba” diye tereddüt geçiriyor. Bireyin bu kadar geri plana itilmesi ve bireysel inisiyatiflerin önünün açılmaması daha sakin bir zamanda tartışılması gereken ayrı bir konu. Ancak şu anda üzülmek, ağıtlar yakmak, neticesi olmayan eleştirilere girişmek değil; imkanlarımız, becerilerimiz nispetinde bir işin ucundan tutma, inisiyatif alma, bir şeyler başlatma zamanı. “Her şeyin şükrü kendi cinsindendir” kaidesince sahip olduğumuz kabiliyet ve imkânlarla zulümle mücadele etmeli, mazlumlara arka çıkmalıyız.

YABANCI DİLLERDE BLOG AÇIP KAYIT TUTULABİLİR

Dünyanın neresinde olursa olsun dil bilen, eli kalem tutan, ağzı laf yapan herkes yaşanan zulmü anlatma ve mağdurların hakkını savunma konusunda inisiyatif almalı. Yaşanmış acı insan hikâyelerinin anlatılması ve bunların paylaşılması ilgi çekiyor. Dil bilmeyenler dahi yanına birini alarak farklı mecralarda bizzat yaşadıklarını, mağduriyetlerini dile getirebilir. Akademisyenler bu mağduriyetleri kendi alanlarına dair akademik çalışmalarla yayınlarla, bilim dünyasına mal edebilir. Yaşananların sıcaklığıyla tarihe mal edilmesi, literatüre girmesi ve akademik yayınlarda yerini alması yarın yapılacaklar için fevkalade önem arz eden şeyler. Gazeteciler bu mağduriyetleri kitlelere duyurabilir, bir mecra bulamıyorsa blog açıp orada yayınlayabilir. Hukukçular uluslararası mahkemelere taşıyabilir. Dünyada insanlar mesleki dayanışmaya önem veriyor. Her mağdur mesleğiyle ilgili kurum ve kuruluşlarla irtibata geçebilir, ülkenin durumunu ve kendi hikâyesini anlatabilir.

Türkiye’de şu anda ağır bir zulüm var. Yurt dışında yaşayanların yüreği kendi sıkıntılarından öte Anadolu’nun acılarıyla buruk, akıllar Türkiye’de. Yurt dışında veya Türkiye’de hürriyetini kullanabilenler ah-vah etme, yakınma dışında bir şeyler yapmalı. Sağına soluna bakmadan “ben varım” deyip imkân ve kabiliyetine uygun çaba göstermeli. Yoksa Hakkın divanında hesap vermek ve yarın mazlumların yüzüne bakmak zor olabilir.

[Mahmut Akpınar] 1.3.2017 [TR724]

* DOÇ. DR. – KEELE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ – U.K.

AİHM’den işkence kararı: Milyonlarca EURO tazminat ödenebilir [Mehmet Dinç]

MEHMET DİNÇ, STRAZBURG

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) dün açıkladığı kararda,  1999 yılında Bilim Araştırma Vakfı’na yapılan polis baskınında gözaltına alınan 3 kişinin işkenceye maruz kaldıkları gerekçesiyle Türkiye’yi 20,850 Euro tazminat ödemeye mahkûm etti. Daha önce de işkence ve kötü muameleden AİHM tarafından mahkûm edilen Türkiye, 15 Temmuz’dan sonra, uluslararası bağımsız kuruluşların tespit ettiği, işkence ve kötü muameleden dolayı da milyonlarca Euro tazminat ödeyecek.

1999’da başlayan dava, 2017’de sonuçlandı

12 Kasım 1999’da Bilim Araştırma Vakfı’na yapılan polis baskınında Halil Hilmi Müftüoğlu, Adnan Tınarlıoğlu ve Turgut Aksu’nun tutuklanmıştı. Aksu tutuklandıktan 5 gün sonra 17 Kasım ‘da serbest bırakılırken, Müftüoğlu ve Tınarlıoğlu ise bir gün daha gözaltında kaldı.

11 Ocak 2000’de suç örgütüne katılmak ve onlara yardım etmekten yargılanan bu üç kişinin davası, Mayıs 2008’de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından düşürüldü. Vakıf çalışanları ise 2000 yılında gözaltına alındıkları sırada polis tarafından işkence yapıldığı gerekçesi ile suç duyurusunda bulundu. Ekim 2001’de savcı takipsizlik kararı verirken bu karar 2005’te Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bozuldu.

Farklı tarihlerde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 7. Dairesi’nde görülen davada savcılık, polis memurlarını işkenceyle suçladı fakat 8 polis beraat etti. Bu karar Yargıtay tarafından bozuldu ve dava 7. Dairede bekletildi.

Başvuranlar, gözaltında tutuldukları sürede kötü muamele gördüklerinden ve adli makamlar önünde etkili savunma imkânı tanınmadığından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) “insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele” başlıklı 3. Maddesinin ihlalini gerekçe göstererek davayı AİHM’e taşıdı.

AİHM, başvuranların her birine 5,000’er Euro manevi tazminat ve 5,850 Euro dava masrafları olmak üzere,  Türk hükümetini toplamda 20,850 Euro tazminat ödemeye mahkûm etti.

Türkiye raporlar yayınlanmasın mücadelesinde

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra yargı ve medyanın tamamen özgürlüğünü kaybetmesinden dolayı hapishanelerden, karakollardan veya bunun dışındaki işkence merkezlerinden sağlıklı haber alınamıyor ve hukuk mücadelesi verilemiyor. Hükümet ise Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi ve Uluslararası Af Örgütü gibi bağımsız kurumların ya raporlarını görmezden geliyor veya işkence raporlarının açıklanmaması için mücadele veriyor.

BM’nin İşkence Özel Raportörü Nils Melzer, Türkiye’de yaptığı incelemelerden sonra 15 Temmuz’daki darbe girişiminin hemen ardından Türkiye’de işkence ve kötü muamelenin yaygın biçimde uygulandığı izlenimi edindiklerini söylemişti. Raportör aynı zamanda yargıya güvenin kalmadığını da vurguladı. Melzer, bunun dışında tutuklulardaki ağır travmalardan, hapishanelerin kapasitesinin çok üzerinde dolu olduğunu da ifade etti. BM’nin dışında Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü de Türkiye’deki işkencelerle ilgili rapor yayınladı. BM, Aralık ayından bu yana işkence iddialarının soruşturulmasını talep ediyor.

CPT raporu hala yayınlanmadı…

Avrupa Konseyi’nin en önemli insan hakları organlarından birsi olan Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT), 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de işkence iddialarının açıkça ortaya çıkmasından sonra Eylül ayında Türkiye ziyareti gerçekleştirdi.  CPT, ziyaretin raporunu Kasım ayı sonunda tamamlayacağını kendi sitesinden duyurmasına rağmen hala rapor açıklanmadı. Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye büyükelçisinin bu konudaki yorumu ise Türk hükümetinin tarafından henüz onay gelmediği ve bu sürecin doğal olduğu yönünde.

İnsan hayatı ve insan hakları açısından son derece önemli olan “İşkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele” ziyaretin üzerinden 6 ay, raporun tamamlanmasının üzerinden 3 ay geçmesine rağmen hala yayınlanmadı. Bu durum bile Türkiye’de hükümet eliyle çok ciddi işkence suçlarının işlendiğinin, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yapıldığının kanıtı olarak görülebilir. Ne yazık ki bu duruma insan haklarının amansız savunucuları Avrupa Konseyi ve bünyesindeki organlar da alet oluyor.

[Mehmet Dinç] 1.3.2017 [TR724]

‘Tek Adam’a merdiven olmak! [Erhan Başyurt]

17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının ardından başlayan ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası zirveye çıkan iktidarın zulümlerini bir çok kesim görmezden geliyor.

Hatta çoğu ‘hiç bir şey yokmuş’ gibi davranıyor. Neden?

***

İktidar, koltuğunu korumak ve hesap vermemek için tüm bu zulümleri icra ediyor.

AKP yanlılarının önemli bir kısmı ‘siyasi aidiyet’ duygusuyla, sanki yolsuzlukları soruşturulursa iktidarları yıkılacakmış gibi her türlü zulmü görmezden geliyor.

***

28 Şubat’ta zulmü uğrayan ve bugün AKP’yi destekleyen dini cemaat ve tarikatlar da, o zaman planlanıp bugün gerçekleştirilen Türkiye tarihinin en geniş çaplı ‘dindar tasfiyesini’ sessiz seyrediyorlar.

Bir kısmı yine siyasi aidiyetten, bir kısmı da ‘hasetten’ yaşanan zulmü görmezden geliyor.

O kadar ki, bazı ‘dini gruplar’ AKP iktidarı tarafından hukuksuzca el konulan ve kapatılan okullar ve vakıf mallarına, ‘dinen sakıncalı olduğunu bildikleri halde’ devir talebinde bulunup, birbirleriyle kapışıyorlar.

***

İktidar yanlılarının, ondan nemalanan çevrelerin zülümleri görmezden gelmeleri nispeten anlaşılabilir de, iktidar karşıtları da Cemaat mensuplarına yapılan zulme sessiz kalıyor o neden?

***

İktidar muhaliflerinin önemli bir kısmı, 28 Şubat’ta da dindarlara zulme itiraz etmeyen kesim.

Zamanında destek verdikleri ‘dindar tasfiyesini’ siyasal İslamcı AKP eliyle acımasız şekilde yapılmasından rahatsız değil, belki içten içe memnunlar.

AKP ile 28 Şubat çizgisi ‘dindar düşmanlığı’ ortak paydasında buluştu.

AKP dini siyasi emellerine nasıl alet ediyorsa, 28 Şubat destekçileri de demokrasiyi içselleştirmiş durumda değiller ve vesayetlerine götüren bir araç olarak görüyorlar.

***

Bu nedenle, iktidarın zulüm amaçlı ürettiği söylemlere fazlasıyla sahip çıkıyorlar.

AKP’nin yolsuzluklarını örtmek ve iktidarını devam ettirmek için icra ettiği zulmün algı yönetime destek veriyorlar.

İktidardan daha yaygın ‘Paralel Devlet Yapılanması, F..Ö’ diyorlar.

KHK ile hukuksuz şekilde işten atılanlar veya delilsiz tutuklananlar hakkında adaleti savunma şekilleri bile başka:

‘O gazeteci F..Ö’cü değil… O akademisyen F..Ö’cü değil…’

Aslında diyorlar ki:

‘Dindarlara, Cemaat mensuplarına istediğinizi yapabilirsiniz. Hukuksuzca işten atabilir, delilsiz tutuklayabilir, mallarına el koyabilir, zulmedebilirsiniz… Ama bana ve benim gibi düşünenlere ilişmeyin!’

***

Ulusalcı ve derin yapıların ‘AKP ve Gülen’i Bitirme Planı’ kusursuz işliyor.

Ne deniyordu:

‘AKP’yi devirebilmek için öncelikle Cemaat’i bitirmek lazım’.

İktidarın zulümlerine sessiz kalan muhaliflerin ciddi bir kısmı, işte bu düşüncede;

‘Cemaat bitirilirse, AKP muktedir kalamaz ve iktidardan düşer, ardından diğer cemaat ve tarikatları da bitirmek mümkün olur…’

28 Şubat’ta yarım kalan hesabı kapatmış olacaklar!

***

Deniyor ki; ‘Cemaat kendi hatalarının kurbanı…’

Cemaatin mutlaka hataları vardır. Kul, hatasız olmaz.

Ancak hatalar dinen de hukuken de şahsidir.

Diyelim, bir Cemaat mensubu herhangi bir suça iştirak etti.

Bu tespit edilir, deliller ortaya konulur, bağımsız ve adil şekilde yargılanır, hukukun gereği olan cezası şahsi olarak verilir.

Suç varsa, ceza mutlaka olmalıdır. Ancak toplu cezalandırma zulümdür.

***

Oysa AKP’nin yaptığı zulümler toplu cezalandırma yöntemi ile gerçekleşiyor.

Birkaç kişinin varsa hatası bahane edilerek yüzbinlerce masum insana ‘yok etmek’ kastıyla soykırım uygulanıyor.

Anaokulu öğretmeninden hemşireye, baklavacıdan fabrikatöre, hakimden ev kadınına kadar geniş bir yelpazede zanna dayalı zülüm icra ediliyor.

Çocuklar, yeni doğan bebekler, hamile kadınlar, yaşlılar, engelli vatandaşlar, ağır hastalar açık açık zulme uğruyor. Aile bireyleri, eşler ve çocuklar da cezalandırılıyor.

***

Hürriyet gazetesi 27 Şubat’ta manşet yaptı: ‘Meriç-Dimetoka FETÖ hattı’.

Meriç’i kaçak geçenlerin kullandığı güzergâhı araştırmış…

Ama nedense bugüne kadar tek bir mağdur hikâyesine yer vermediği gibi, bu kadar eğitimli insanın sevdiklerini gözü yaşlı bırakıp ölümü göze alarak, mayınlı arazilerden geçerek, ya da Suriyeli mülteciler gibi kış günü dalgalarla boğuşarak botlarla neden kaçtığına cevap bile aramamış Hürriyet. Gerek de duymamış…

Yahudileri, işgal ettiği topraklardan bile sorgusuz sualsiz yakalayıp toplama kamplarına ve fırınlara gönderen Hitler Almanyası gibi…

‘Hedef ‘F..Ö’yse hukuk ve insan hakları teferruattır…’

***

Kimse ‘suçlular cezalandırılmasın’ demiyor, ‘Varsa suçlu, insan hakları ihlali yapılmadan, hukuk içinde ve suçun şahsiliği ilkesi gözardı edilmeden mücadele edilsin’ deniyor. 

‘Kumpasla, iftirayla, yalanla değil, delile dayalı bağımsız mahkemelerce adil yargılama yapılsın… İnsanların ekmekleriyle oynanmasın, can ve mal güvenlikleri yok edilmesin’ deniyor…

Ama kime? İktidar, güç sarhoşu…

Zulümlerine her kesimden aldığı destekle, iktidar karşıtlarını parçalara bölerek, zulme kademeli yayarak ‘sivil dikta’ rejimine doğru ilerliyor.

Demokrasi yanlısı dindarlarla başlayıp, Kürtlere, solculara, Kemalistler’e doğru zulmü halka halka genişletiyor.

***

Her kesimden her dönemin mağduru, demokrasi aşığı, özgürlüklerin yılmaz savunucusu azınlık bir grubun sesi ve soluğu tüm bu zulümleri duyurmaya ve durdurmaya gayretleri şimdilik yetmiyor…

Kahramanca ve onurlu dik duruşları, tarihe altın harflerle yazılıyor.

***

Sonuç ortada… Türkiye kan kaybediyor.

Hukuk yok oluyor. Demokrasi rafa kalkıyor. Rejim değişiyor.

Zulmü destekleyenler, görmezden gelenler, yarın kendi canlarının çok yanacağı bir ‘Tek Adam’ yönetimine bilerek veya bilmeyerek merdiven oluyorlar.

[Erhan Başyurt] 1.3.2017 [TR724]

Gazetecilik duayeninin ‘onurlu’ vedası! [Barbaros J. Kartal]

Yaptıkları haberin arkasında duran ve “Ne var bunda? Yapılan gazeteciliktir” diyen Sedat Ergin’in görevine son verilmiş. Orhan Pamuk röportajını yayınladığı için zaten şimşekleri üstüne çeken Sedat Ergin damadın saraya geçtiği jurnallerde sıkça gazetecilik adına efsanevi mücadelesi ile kendisinden bahsettiriyordu. Görevden alınmasa zaten istifa edecekti emin olun…

Bir dakika…

Ben bile yazarken güldüm. Daha iki gün önce beraber yemek yemeyi bırak aynı ortamda olmaktan iğreneceği kişilerle beraber referandum ayarı almış, suya tirit bir başlıkla kocaman fotoğrafı ile manşet yapmıştı. Nasıl geldiyse öyle gitti Sedat Ergin. Yarın yine diğer Doğan grubu veteranları gibi gazetecilik dersleri, etik güzellemeleri yapacağına şüpheniz olmasın. Zaten adet olduğu üzere gruptan tamamen gitmiyormuş, idari bir göreve atanacakmış. 28 Şubat’taki kirli siciline AKP’nin son dönemindeki hukuksuzlukları meşrulaştıran gazetenin yönetmenliğini ekledi. Görüldü ki mesele bir dünya görüşü ya da ilke meselesi değil güç kimden yana ise onla iş tutmaya çalışmak imiş. AKP benden rahatsız oldu beni görevden aldırdı ağlayışları bundan epey bir süre önce iş yapardı ama artık çok geç. Gönüllü olduğunuz bu zulümde sıranın bir bir size gelmesi kaderin cilvesi.

PARASIZ PULSUZ MU KALACAKSIN, NEDİR BU HIRS?

Şunu bir yere kadar anlarım, aklı başında kimsenin zerre miktar saygı duymadığı Hürriyet gibi bir yerde çalışıyorsundur, ayrılsan bir iş bulman oldukça zordur; kiradır, çocuklardır, taksitlerdir ay sonunu zor getiriyorsundur katlanırsın. Haklı bulmam ama bu insanları kınamam. Neden bu utanç verici zillete katlanıyorsun diye çok takılmam. Peki, ya meslekte servet kazanmış, onurlu bir duruş sergilese çok daha fazla prestij kazanacak tipler neden hala çalışmakta devam ederler? Hırs mı? Son ana kadar küpü doldurma çabası mı? Bugünler geçer bu ülkede kimse rezil olmaz biz yine devam ederiz düşüncesi mi?

Zerre kadar Doğan Grubu’nun başına gelenlere ve geleceklere üzülmüyorum. Gazetecilik ya da basın özgürlüğü ile ilgili bir durum değil çünkü. Siz gerçekleri yazmaya çalışırsınız, direnirsiniz başınıza bir şey gelir o zaman herkesin yanınızda olması vicdan borcudur ama siz alttan alta hükümetle anlaşacaksınız, bütün arkadaşlarınızı birer birer satıp kurban vereceksiniz, en büyük mağduriyetlere alkış tutacaksınız, hükümetin en IQ’su düşük silahşörlerini istihdam edeceksiniz, hiçbir gerçek muhalifi ekranlarınıza çıkarmayacaksınız sonra çıkıp mağdur edebiyatı yapacaksınız. Geçelim bunları… Ama orada çalışan emekçilerin hakları adına onların mağdur olmaması için elbette mücadele ederiz. İnşallah onlar da alkış tuttukları, sessiz kaldıkları, içten içe sevindikleri zulümlerle tanışmazlar.

İSLAMOFOBİYLE MÜCADELE EDİYORMUŞ

15 Temmuz’un gerçek bir darbe olmadığının en büyük delili Hürriyet ve temsil ettiği grubun duruşudur. Hiçbir asker Hürriyet’i ayarlamadan darbe yapmadı bu ülkede. 15 Temmuz gerçek bir darbe girişimi olsa mutlaka darbeciler öncelikle televizyon ve gazetelere el koyar hükümetin propagandasına izin vermezlerdi. Hele hele CNN Türk’te asla darbe yapılan hükümetin temsilcileri konuşamazdı. Onların el koymasına gerek kalmadan zaten Hürriyet “Kahraman ordumuz el koydu” manşetini çakardı. “Darbe yapmasaydı da ne yapsaydı?” türü haber ve yazılarda rekor sayıya ulaşmışlardı. Şimdiye kadar Hande Fırat’ın MİT Basın Müşaviri AKP’nin tetikçisi Nuh Yılmaz’ın canlı yayında çalan telefonu ile ilgili bir açıklamasına şahit oldunuz mu? Aydın Doğan’ın “Sen bu işi yap çeyizin benden” demesi nedir? Neyse…Bildiğiniz şeyler.

Damat Yalçındağ’ın ABD’de yoğun temaslarında Reza ile ilgili olsun Cemaat ile ilgili olsun bir ilerleme kaydedememesi stres yapıyor. Zannediyorlar ki bu işleri becerince serbest kalacaklar. İslamafobiyle mücadele ediyormuş Doğan grubu. Siz kim İslamafobiyle mücadeleye para yatırmak kim Allahaşkına, güldürmeyin insanı. Amerikalılar bile size gülüyor arkanızdan.

Ama korkmayın daha kullanım süreniz dolmadı. Şimdi referanduma kadar kavga edecek birileri lazım. 15 Temmuz unutuldukça iktidarın oyu düşüyor. O sebeple futbol maçından çizgi filme yemek programından dizilere kadar yeni bir 15 Temmuz dalgası bizi bekliyor. Bu oyunda siz dayak yiyecek her gün hakarete uğrayacak kesimdesiniz. Ama o akşam CNN Türk’te falan filan, demokrasi vs. demeyin! O akşam CNN’e bağlanması işleri meşru göstermek için bir kılıftı. Kendi kanallarına mı bağlansalardı? CNN’i seçtiler ki zahiri kurtaralım. Artık Facetime sizi kurtarmayacak. Sizin için bundan sonra her şey ‘real time’. Bence keyif almaya bakın…

[Barbaros J. Kartal] 1.3.2017 [TR724] barbaroskartal@tr724.com

‘Derin devlet imamı’ Veli Küçük, ‘Hürriyet imamı’ Ertuğrul Özkök ile birlikte… [Adem Yavuz Arslan]

“Ergenekon sabahına uyandığımızda ‘yavuz hırsızlık’ yapanlar, Hrant Dink öldürüldüğünde de aynı şeyi yaptılar ve bize odaklanmamız için bir nokta işaret ettiler. Bizden istedikleri sadece oraya odaklanmamız, baktıkça hipnoz olmamız ve ayan beyan ortada olanı görmememizdi.”

Bu satırları Ocak 2011’de piyasaya çıkan ‘Bi Ermeni Var: Hrant Dink Operasyonunun Şifreleri’ kitabımın arka kapağına yazmıştım.

Dikkat çekmek istediğim konu şuydu: Dink’in öldürülmesine dair çok somut veriler olmasına rağmen ‘emniyette ağırlığı, medyada lobisi olan bir grubun usta manevraları’ sayesinde kamuoyu ‘ihmal’ tartışmasına saplanıp kalmıştı.

Oysa ki ‘cinayetin aktörlerine dair’ somut deliller vardı.

Cinayetin üzerinden yıllar geçmesine rağmen ‘yavuz hırsızlar’ esas aktörleri ustaca gözden kaçırdılar.

Şimdi ise yeni bir aşamaya geçtik.

Dink cinayeti, her geçen gün daha büyük soru işaretleri doğuran 15 Temmuz darbe girişimine dair iddianameye girdi.

Savcı Can Tuncay’ın iddiasına göre Dink Cinayeti, ‘Cemaat’in ilk silahlı eylemi’. (Aslında savcının her satırı ayrı bir yazı konusu. Zira savcı Tuncay, Ergenekon ve Balyoz davalarını kati ifadelerle ‘kumpas davalar’ olarak tanımlamış. Havuz medyasında çıkan akla ziyan iddiaları ve yandaşlıkta ‘Aktrolleri’ geçen bir gazetecinin yazdıklarını referans almış.)

Gerek yazdığım kitapta gerekse de yazılarımda Dink Cinayeti’ne dair çok sayıda bilgi, belge ve fotoğraf paylaştım.

İsim ve tarihler vererek cinayetteki Jandarma ve MGK faktörünü detaylarıyla anlattım. Meslektaşım Bayram Kaya da kitaplarında çok önemli detaylar ortaya koydu. (Bu arada tuhaflıklardan birisi de şu; ‘Havuz’cuların cinayeti Cemaat’e mal etmek için kullandıkları ‘jandarma detaylarını’ ortaya çıkartanlar da onların ‘Cemaatçi’ dediği gazeteciler.)

SAVCININ İDDİASINI DOĞRU KABUL EDERSEK…

Bugüne kadar Dink Cinayeti’ne dair çok somut veriler ve bilgiler ortaya koydum ama bu kez farklı bir şey yapıp savcı ve AKP sözcülerinin mantığıyla hareket edeceğim.

Yani onların dediği gibi ‘Dink Cinayetini Cemaat’in silahlı eylemi’ varsayacağım.

Bakalım ortaya nasıl bir tablo çıkacak?

‘Bi Ermeni Var’ da yayınladığım (Tabi ki gizli belge yayınlamaktan yargılandığım) MGK belgelerine göre daha AKP’nin iktidara geldiği günlerde Ankara’da pişirilen bir ‘misyonerlik senaryosu’ var.

Çok sayıda gizli yazışmaya konu olan “Din değiştiren binlerce Türk genci!” ve “Parsel parsel satılan vatan toprakları!” söz konusu.

Bu tarihler önemli çünkü Rahip Santaro, Hrant Dink ve Malatya Zirve Cinayet’lerine giden sürecin başlama vuruşu bu dönemin MGK toplantılarında yapıldı.

Eğer savcının mantığından hareket edersek o evraklarda (17 Kasım 2003) imzası olan dönemin MGK Genel Sekreteri Org. Şükrü Sarıışık’ın, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün ve MGK üyelerinin ve tabi ki dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de ‘Cemaatin adamı’ olması gerekir.

Daha 2002’de Agos’u mercek altına alan Genelkurmay Psikolojik Dairesi personelinin de ‘Cemaatçi’ olması gerekir.

Zira 2002 tarihli ‘Agos yazışmaları’ var.

Misyonerlik balonunun şişirilmesinde rol alan ve Genelkurmay’da ‘misyonerlik semineri’ veren Sevgi Erenerol da,

6 Şubat 2004’te Agos’ta çıkan haberi 15 gün sonra manşetine taşıyarak konuyu Türkiye gündemine getiren Hürriyet ve gazetenin o zamanki yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de,

Agos’un Sabiha Gökçen ile ilgili 1915 sonrası evlat edinilmiş bir Ermeni olduğuna dair haberi sonrası harekete geçen ve çok sert bir açıklama yayınlayan Genelkurmay Başkanlığı da,

Dink ile ilgili ilk şikâyet dilekçesini veren Mehmet Soykan isimli vatandaş da, bu şikâyeti hemen işleme koyup 301’den dava açan Şişli Cumhuriyet Savcısı da,

Dink aleyhine şikayet kampanyası organize eden Büyük Hukukçular Derneği ve mahkemeye gidip ‘hain ‘ diye bağıran Kemal Kerinçsiz’ler de,

Adı JİTEM ve Susurluk ile özdeşleşen, Dink’in afişe edilmesi sürecinde adliyede boy gösteren Veli Küçük de,

Dink’in ‘Türklüğe hakaret ettiğine’ karar veren Yargıtay 9.Dairesi üyeleri de,

‘Hrant’ın Hırlayışı’ diye yazılar kaleme alan ve günlerce Dink’i manşetlerden düşürmeyen gazeteler de,

Hatta Aralık 2006’daki duruşmada mahkeme önüne gelip “Hrant Dink. Taşnak, Hınçak ve Asala seninle gurur duyuyor” pankartı açan ‘Ülkücü-İşçi Partili’ protestocular da ‘Cemaatçi’ sayılmalı.

Çünkü bu saydıklarım Dink Cinayeti’ne uzanan yolun kilometre taşlarıydı.

MİT’Çİ ÖZEL YILMAZ’I DA CEMAATÇİ KABUL ETMEMİZ LAZIM

Devam edelim:

Dink Cinayeti’nin en kritik anlarından birisi 24 Şubat 2004’tü.

Dönemin Vali Yardımcısı Ergun Göngör, Dink’i makamına çağırmış ve ‘ulusünce’ uyarmıştı. Yanında MİT’çi Özel Yılmaz vardı.

Dönemin MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı olan ve Bedrettin Dalan’a ‘kaç uyarısı’ yaptığı iddiaları da basına yansıyan Özel Yılmaz’a ise o talimatın dönemin MİT Müsteşarından geldiği ortaya çıkmıştı. (Özel Yılmaz sonradan İzmir Bölge Başkanlığı’na atanarak ‘terfi’ etti…)

Savcının mantığından hareket edersek, yani Dink Cinayeti Cemaat’in bir organizasyonu ise dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un, dönemin İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu’nun, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler’in de Cemaat’in Dink Cinayeti’nde görevli elemanları olması gerekir.

ALİ ÖZ JANDARMA İMAMI OLMALI!

Atlayarak devam edelim;

Karadeniz bölgesinde 2004-2007 yılları arasında çok sayıda provokasyon yaşandı. Özellikle de Trabzon’da.

Milliyetçiliği ve tez canlılığı ile bilinen Karadeniz insanının ‘kanının kaynaması’ için özel çaba sarf edildiği açıktı. (Bi Ermeni Var’da kronolojisi var. Meraklısı bakabilir)

‘Tetikçiyi besleyen atmosfer’in oluşturulması için Karadeniz medyasında defalarca misyonerlik üzerine manşetler atan tüm gazetecilerin de bu mantıkla Cemaatçi olması gerekir.

Özellikle de her gün misyonerlik hakkında konferans veren, elindeki medya ile 7/24 “Gülen Cemaati’nin Türk gençlerini Hıristiyanlaştırdığını” anlatan Haydar Baş ve Cemaati’nin de ‘gizli Cemaatçi’ olması gerekir.

Zira hem Dink Cinayeti’ hem Rahip Santaro hem de Malatya Zirve Cinayet’lerinin failleri ifadelerinde medyadaki ‘misyonerlik ve satılan vatan toprakları haberlerinden etkilendiklerini’ anlatmışlardı.

Gelelim Trabzon Jandarması’na…

Savcının mantığından hareket edersek cinayet ihbarını alan ve sümenaltı eden dönemin Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’ün (Bi Ermeni Var’da ilk kez gün yüzüne çıkan bir fotoğraf vardı. Dink’i tehdit eden Veli Küçük, net bilgi almasına rağmen olayın üzerini kapatan Ali Öz’ü makamında ziyaret etmiş ve hatıra fotoğrafı çektirmişti) emrinde ve Pelitli gibi küçük bir beldede 5 istihbarat elemanı çalıştıran Yüzbaşı Metin Yıldız da,

Dönemin başbakanı Erdoğan’ın 16 Haziran 2004’te ki Trabzon seferine bomba ihbarı yapan, daha sonra McDonald’sı bombalayan, kilisede papaz döven ve Dink Cinayeti için silah ve tetikçi bulan Yasin Hayal de (Yasin Hayal’in suç kaydını GBT’ye işlemeyen jandarma görevlisi de),

İstihbarat elemanlarından Dink cinayetine dair tüm istihbaratı almasına rağmen gereğini yapmayan, hatta Yasin Hayal’e silah temin etmesi için para veren jandarma istihbaratçıları Okan Şimşek ve Veysel Şahin de,

En kritik isimlerden biri olan Coşkun İğci de,

Cinayetteki ‘esas abi’ Erhan Tuncel de,

Soruşturmayı yürüten ve Jandarma ile Erhan Tuncel etrafında şekillenen ilişkileri ‘normal’ olarak kayda geçen Jandarma müfettişi Albay İsa Öztürk de,

Tetikçi Ogün Samast İstanbul’a gittiğinde nasıl bir tesadüfse (ifadesinde tesadüfen orada olduğunu, mahkûm götürdüğünü söylemişti) orada olan ve cinayetten sonra adını değiştiren jandarma asayiş başçavuşu Satılmış Şahin de,

‘Cemaatçi’ olmak zorunda.

Tetikçi Ogün Samast ise tartışmasız ‘tetikçi imamı!’ sayılmalı.

ENGİN DİNÇ HARİÇ HEPSİ CEMAATÇİYMİŞ !

Kafanız karışmış olabilir ama biraz sabredin.

Madem savcının mantık yürütmesinden hareket ediyoruz Dink Cinayeti’nin en kritik ayağına gelelim: Emniyet.

Dink Cinayeti’nin hazırlığının yapıldığı dönemde Trabzon Emniyeti İstihbarat Daire Başkanı olan Engin Dinç hariç herkes Cemaatçi sayılıyor.

Emniyet muhbiri ve cinayetin kilit ismi Erhan Tuncel ile kendi makamında görüşen, sırtını sıvazlayan Engin Dinç kısa zamana kadar emniyet istihbaratın başındaydı.

Mahkemeye ‘tanık’ olarak bile gelmesi olay oldu.

Altında çalışan personeli Muhittin Zenit tutuklu. Amir pozisyonundaki Ramazan Akyürek de.

Dinç dışındaki herkes sanık.

‘Dink’in öldürüleceğine dair’ meşhur rapora rağmen gereğini yapmayan dönemin İstanbul İstihbarat Müdürü Ahmet İlhan Güler de Cemaatçi sayılmalı çünkü “Cemaat’in en önemli silahlı eylemine, somut istihbarata rağmen gereğini yapıp Dink’e koruma çıkarmayarak katkı sağlamış (!)” oldu.

HANEFİ AVCI DA ‘CEMAATÇİ’ SAYILIR

Aynı mantıktan hareket edince dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve “Dink cinayeti Ogün ve Yasin’den ibaret, ardında başka bir şey yok” diyen Hanefi Avcı da Cemaat’in adamı oluyor.

Dönemin İstanbul terör müdürü Selim Kutkan’ı da (bu isme dair kulislerde çok çarpıcı bilgiler vardı) ‘Cemaatçi polisler’ listesine almak lazım çünkü Ogün Samast’a dair en net görüntülerin olduğu iddia edilen Akbank kamera kayıtlarının onun döneminde ‘kaybolduğu’ iddia edilmişti.

Cinayeti soruşturan ve organizatörlere dair hiçbir şey bulamayıp, MİT’e tek soru dahi sormayan, Jandarma ile ilgili şüpheleri göz ardı eden Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişlerinin de Cemaatçi olması gerekir.

Aradan geçen bunca zamana rağmen soruşturmada ilgili yerlere bakmayan, ‘ihmal tartışması’ etrafında dönüp duran savcılar-hâkimler de tümden Cemaatçi olmalı ki cinayetteki asıl faillere bakmadılar.

Liste böyle uzayıp gidiyor. Kaldı ki herkesi de yazmadım.

Fakat özü şu: Dink Cinayeti, Ankara’da MGK’ya kadar uzanan, İstanbul ve Trabzon’da pişirilen bir ‘milli mutabakat cinayeti’ydi.

Sırf siyasi niyetlerle ayan beyan ortada olan zincirin halkalarını görmezden gelip işi Erdoğan’ın direktifi doğrultusunda ‘Cemaat’in ilk silahlı eylemi’ olarak tanımlarsanız saydığım tüm bu isimlerin Cemaatçi ve ‘Cemaatin gelecek planlarını hayata geçirmeye programlanmış kişiler’ olduğunu varsaymanız gerekir ki böyle bir denklem olasılık hesabı olarak imkânsıza eşittir.

Agos’un 11 Aralık 2014’te yazdığı gibi;

“Hrant Dink cinayeti, iktidar tarafından, Cemaat’e karşı kullanılabilecek bir silah olarak görülüyor. Memleketin en büyük adalet sınavlarından birinin araçsallaştırıldığı çirkin bir plan bu.”

[Adem Yavuz Arslan] 1.3.2017 [TR724]

AKP’nin efsane ihtiyacının yeni kurbanı: Abdülhamit [Yorum: Dr. Serdar Efeoğlu]

Her yeni rejim kendi mitlerini oluşturur ve onlarla meşruiyetini devam ettirmeye çalışır. On beş yıldır iktidarda olan AKP kendisini ‘Yeni Türkiye’ adıyla kurucu rejim olarak görmekte ve kendi doğrularını topluma çeşitli algılarla kabul ettirmeye çalışmaktadır. AKP’nin propaganda konusunda çok başarılı olduğu bir gerçektir. Örneğin henüz aydınlatılamayan 15 Temmuz da hemen bir mite dönüştürülmüştür. Boğaziçi Köprüsü’nün adı “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” yapılmış, birçok okula, caddeye ve meydana, belki de darbenin aydınlatılmaması için şehit edilen Ömer Halisdemir ismi verilmiştir.

Bunlar şu anda başarılı bir algı çalışması olarak gözükse de, halktaki karşılığı önümüzdeki yıllarda anlaşılacaktır. 1980 darbesinden sonra her yerde gördüğümüz Kenan Evren adının zamanla nefrete dönüşmesi, 27 Mayıs darbecilerinin Beyazıt Meydanı’na “Hürriyet Meydanı” adını vermelerine rağmen bu ismin hiç kullanılmaması bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

YENİ DÖNEMİN MASALLARI

AKP’nin özellikle TRT vasıtasıyla kendi tarih anlayışını halka benimsetmeye çalıştığı görülmektedir. Bu konuda ilk örnek “Diriliş Ertuğrul” olmuştur. Hakkında çağdaş kaynaklarda bilgi bulunmayan, 15. yüzyıl kroniklerinde birçok çelişkili bilginin yer aldığı Ertuğrul Gazi, bir televizyon dizisi olarak tarihi gerçeklerin çoğuna ters düşecek şekilde yansıtılmıştır. Bununla Ertuğrul Gazi’nin efsanevi bir şahsiyete dönüştürülerek Türk toplumunda gerçeklerle ilgisi olmayan bir Osmanlı algısı oluşturmak istendiği anlaşılmaktadır.

AKP iktidarı şimdi de 2 Abdülhamit’i kendi tarih anlayışının bir miti olarak sunmaya çalışmaktadır. Çeşitli yerlerde “Son İmparator Abdülhamit Han” kongreleri ve “Yahudilere bir karış toprak vermeyen” Sultan’ı anma programları düzenlemektedir. Geçen hafta gösterilmeye başlanan “Payitaht Abdülhamit” filmi de İttihatçıların “romantik milliyetçi” tezlerinin yüz yıl sonra “romantik İslamcı” yaklaşımlarla yeniden halka benimsetilmeye çalışıldığını göstermektedir.

Abdülhamit, Osmanlı-Cumhuriyet hesaplaşmasının en önemli figürlerinden birisidir. Bu boyutuyla ideolojik bir kişilik olmaya mahkûm edilmiş görünmektedir. Her kesim kendi ideolojisine uygun gördüğü yönlerini öne çıkarmakta ve olumsuz gördüklerini değerlendirmemektedir. Bu durum Abdülhamit’in gerçek bağlamından koparılarak ideolojiye kurban edilmesine neden olmaktadır.

Abdülhamit otuz üç yıl süren saltanatı ile Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan hükümdarlarındandır. Türk tarihinin ilk Anayasasını yaptırmış ve ilk parlamento onun döneminde açılmıştır. Ancak Meşrutiyet uzun sürmemiş, Anayasa kâğıt üzerinde yürürlükte olsa da fiilen uygulanmamıştır. Ülkeyi mutlak hükümdar olarak 12.000 kadar görevlinin bulunduğu Yıldız Sarayı’ndan tek başına yönetmiştir. Abdülhamit’in devletin idari, mali, sosyal, dini ve ekonomik bütün işlerini Saray’a toplayan “istibdat” şeklindeki bu yönetim tarzına tepki olarak ortaya çıkan muhalefet, kendisine çok ağır eleştiriler getirmiştir.

İttihatçıların Abdülhamit’e yönelik ithamları, ders kitapları ve romanlar başta olmak üzere çeşitli yayınlarla Cumhuriyet devrinde de devam etmiştir. Dindar kesim ise Abdülhamit’i, “mazlum ve mağdur” olarak görmüş ve “müstebit Padişah” yerine “Ulu Hakan Abdülhamit Han” olarak değerlendirmiştir. Bu konuda öncülük yapan Necip Fazıl;  “36 Türk hükümdarı arasında belki de en büyüğü” olarak Abdülhamit’i görmektedir. O’na göre Abdülhamit; “hakkı gasp edilmiş bir Hükümdar”, Batı taklitçiliğine karşı bir “miftah”, sahte inkılâpçıların hakkında birçok yalan uydurduğu bir şahsiyettir.

Bugün Necip Fazıl’ın bayraklaştırdığı “Ulu Hakan” imajı bir adım ileri taşınarak film şeklinde halka benimsetilmeye çalışılıyor. Hâlbuki İttihatçıların ve Erken Cumhuriyet döneminin Abdülhamit’i aşağılayıcı yaklaşımları ne kadar objektiflikten uzaksa, İslamcı kesimin “yanlıştan münezzeh” bir kişilik algısı da o kadar yanlıştır. Her iki yaklaşımda da önce hükümler verilmekte, daha sonra örnek olaylarla bu durum desteklenmeye çalışılmaktadır.

Abdülhamit’le ilgili algıların başında otuz üç yıl boyunca toprak kaybedilmediği bilgisi yer almaktadır. Hâlbuki 1877-1878 Rus Savaşı sonrasında Berlin Antlaşması ile Kars, Ardahan, Batum Ruslara verilmiş; Sırbistan, Karadağ ve Romanya Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız olmuştur. Aynı süreçte Kıbrıs, İngilizlere üs olarak bırakılmıştır. Abdülhamit’in tahta yeni çıkmasından dolayı bu kayıplardan sorumlu tutulamayacağı bahanesi elbette doğru değildir.

Abdülhamit devrinde toprak kayıpları bundan sonra da devam etmiştir. 1881’de Tunus Fransızların işgaline uğramış, 1882’de Mısır İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Berlin Antlaşması ile sözde özerk olan Bulgaristan, 1885’de Doğu Rumeli’yi topraklarına katmıştır. 2. Meşrutiyetin ilanından sonra ise Girit Yunanistan’a katılmış, Bulgaristan tam bağımsızlığını ilan etmiş, Avusturya Berlin Antlaşması ile geçici olarak kendisine bırakılan Bosna-Hersek’i tamamen topraklarına katmıştır.

Elbette “Abdülhamit”, bir Fatih, bir Yavuz veya bir Kanuni değildir. Çünkü yıkılış döneminde tahta çıkmış ve “İbnüzzaman” olarak devrinin şartlarına göre devleti çöküntüden kurtarmaya çalışmıştır. Fakat dönemini doğru olarak okuyup okumadığı tartışmalıdır. Özellikle dünyada meşruti idarelerin öne çıktığı bir dönemde parlamentoyu feshederek “mutlakıyetçi-totaliter” idareye geri dönmesi en büyük hatası olarak gösterilebilir. Abdülhamit, Babıâli’yi de devre dışı bırakarak ülkeyi “Tek Adam” sistemi ile yönetmiştir.

BEDİÜZZAMAN VE M. AKİF’E GÖRE İSTİBDAT

Abdülhamit’in “müstebit” yönü her yönüyle tenkit edilmiştir. Bediüzzaman Abdülhamit rejimini “istibdat” olarak değerlendirmiş; Ömer Bin Abdülaziz gibi olmayı, Yıldız’ı “Darülfünun” yapmayı, Şark vilayetlerinde mektep ve medreseler açmayı teklif etmiştir. Ancak taleplerine karşılık bulamadığı gibi “deli” olduğu iddiasıyla hapse atılmıştır. Abdülhamit’i “ebu’l ağavat (ağaların babası)” olarak nitelendiren Bediüzzaman, istibdadı “tahakküm, keyfi muamele, kuvvete dayanan bir cebir, suiistimallere gayet müsait bir ortam, zulmün temeli ve insanlığın mahvı” olarak görmüş ve istibdada karşı meşrutiyetin yanında yer almıştır. O’na göre, “Bizde olan istibdat, Asya’nın hürriyetine zulmani (karanlık) bir sed çekmişti(r)”.

Mehmet Akif de Bediüzzaman gibi Abdülhamit devrini “istibdat” olarak değerlendirerek çok ağır eleştiriler yöneltir. Otuz üç yıllık iktidarının “Şeriat” diyerek halkı korkutmakla geçtiğini, istibdadın yıkılıp gitse de milletin kalbinden çıkması mümkün olmayan kirler bıraktığını ifade eder. Akif’e göre, sadece bayram namazları için Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii’ne ve yılda bir kez de Hırka-i Saadet ziyaretine giden ve halka karışmayan Abdülhamit, kadınlar gibi kafesin ardına saklanan ve “gölgesinden bile korkan ödlek” bir hükümdardır. Etrafında ahlâklı, dürüst hiç kimseyi bırakmamış; ya hapse, ya da sürgüne göndermiştir. Akif, Abdülhamit’in dini hayatın yaşanmasına da izin vermediğini ve halife olarak Hz. Ömer gibi olması gerekirken Allah’ın emaneti olan halka iyi bakamadığını ifade eder. Hatta “Yıldız Baykuşu” dediği Abdülhamit için “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-u İblis’e” ifadesini kullanır.

“Tek Adam” modelinin sembol isimlerinden biri olan Abdülhamit’in Anayasa Referandumu öncesi bir televizyon dizisi ile gündeme taşınmasının tesadüfî olmayacağı muhakkaktır. Abdülhamit devri Osmanlı tarihinin bir “Fütühat Devri” değil, elde olanı muhafaza devridir. Abdülhamit’in özellikle bayındırlık ve eğitim alanında çok büyük hamleleri olmuştur. Ancak ülke istibdat ile yönetilmiş, başta aydınlar olmak üzere halk gölgesinden korkar hale gelmiştir.

Her insan gibi Abdülhamit’in de olumlu ve olumsuz yönleri vardır ve ülke yönetimine de öyle yansımıştır. Abdülhamit’le ilgili yapılacak bütün çalışmalarda hamaset ve gerçeklikten uzak bir algı yerine, olumlu ve olumsuz yönleri bütün açıklığıyla yansıtılmalıdır. Günümüzde Abdülhamit’i bayraklaştıranların birçok iyi özelliği yerine baskıcı ve otoriter yönünü örnek almaları da ayrı bir garabettir. Ayrıca sinema ve devlet televizyonunun sadece bir propaganda aracı olarak görülmesi ve bu amaca hizmet etmesinin totaliter rejimlere özenenlerin bir özelliği olduğu unutulmamalıdır.

Kaynaklar: Y. Beyaz, “Mehmet Akif’in Safahat’ında Dini ve Siyasi Eleştiri”, Yalova Üniversitesi İİF Dergisi, S. 1 (2015), s. 91-112; N. Özlü, 2. Abdülhamit Döneminde Yıldız Sarayı”, Toplumsal Tarih, S. 216, s. 2-13; F. Başar, “Ertuğrul Gazi”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 11, s. 314-315; Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, İstanbul, 2010, Yeni Asya.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 1.3.2017 [TR724]