200 yıllık rekabet: Önce endüstri sonra futbol [Efe Yiğit]

Liverpool ve Manchester aralarında sadece 50 km olan iki şehir. Aralarındaki rekabet 1800’li yılların başında endüstrileşme ile başladı. Bölgenin büyük ticaret ve üretim gücü olma yarışına giren iki şehir 1900’lu yıllarda birlikte rekabeti yeşil sahalara taşıdı. Liverpool’u FC Liverpool, Manchester’ı Manchester United temsil etti. İki takımın maçları sadece İngiltere’de değil tüm dünyada ilgiyle takip edildi.

BİRİ YÜKSELİRKEN, DİĞERİ DÜŞÜŞTEYDİ

Bu iki şehir aynı zamanda İngiltere’de en çok şampiyonluk yaşayan taraftarlara ev sahipliği yaptı. 1892 yılında kurulan Liverpool, 1970’li ve 80’li yıllarda altın çağını yaşadı. Liverpool’un üst üste şampiyonluk yaşadığı dönem 1978’de kurulan Manchester United için başarısızlıkla doluydu. Manchester United bu dönemde tam 26 yıl şampiyonluğa hasret kaldı. 1986’da Manchester United’ın başına Alex Ferguson’un geçmesiyle bu kez roller değişmeye başladı. Son şampiyonluğunu 1989-90 sezonunda yaşayan Liverpool, 27 yıldır zirveye hasret kalırken, 1992-2013 arasında Manchester United tam 13 kez Premier Ligi zirvede tamamladı.

Birbirine bu kadar yakın iki şehrin hem ulusal hem de uluslararası arenada bu kadar başarılı olduğu başka bir örnek yok. Liverpool’un 18 şampiyonluğuna karşılık, Manchester United 20 kez ligi zirvede tamamladı. 27 yıldır şampiyon olamayan Liverpool buna rağmen uzun süre ligde en çok şampiyonluk yaşayan takım unvanını korudu. İki kulüp bunca şampiyonluğa imza attı ancak yalnızca 5 kez birbirlerine karşı liderlik mücadelesi verdi.

MOURİNHO HAYATINDAN MEMNUN, KLOPP ENDİŞELİ

Bu sezon da rekabet sürüyor. Jose Mourinho yönetiminde yeni sezona fırtına gibi giren Manchester United, oynadığı 7 maçın 6’sında sahadan 3 puanla ayrıldı. Topladığı 19 puanla Manchester’ın diğer takımı City ile liderliği paylaşıyor. İlk 7 maçında 19 gol atarken, kalesinde yalnızca 2 gol gördü.

Liverpool ise büyük beklentilerle başladığı sezonda henüz beklenen patlamayı yapamadı. 7 maç sonunda 3’er galibiyet ve beraberlik alırken, bir maçta sahadan mağlup ayrıldı. Topladığı 12 puanla Manchester United’ı 7 puan geriden takip eden Liverpool yediği gol sayısıyla dikkat çekiyor. Rakip ağları 13 kez sarsarken, Mignolet’in koruduğu kalede 12 gol gördü. Teknik direktör Jürgen Klopp, defansta yaşanan bu sıkıntıya çare arıyor. Tabi gol yollarında da daha etkili olması bekleniyor. Kötü defansla şampiyonluk zor gibi.

SAKATLIKLAR YILDIZ OYUNCULARI TRİBÜNE MAHKûM ETTİ

İki takım arasında oynanan son 5 maçın 3’ü berabere biterken, sahadan birer kez galip ayrıldılar. Yine dikkat çeken ikili arasındaki mücadelede yaşanan gol kısırlığı oldu. 5 maçta toplam 7 gol atıldı. Ancak mücadele gücü hep üst düzeydi. Ev sahibi Liverpool’da Sadio Mane, Adam Lallana ve Nathaniel Clyne, Manchester United’da ise Zlatan Ibrahimoviç, Marouane Fellaini, Paul Pogba ve Marcos Rojo sakatlıktan dolayı rekabette sahne alamayacaklar. United’da Michael Carrick ve Phil Jones’un durumu maç saatine yakın belli olacak.

KLOPP’UN TAKTİK ÜSTÜNLÜĞÜ SÜRÜYOR

Takımların yanı sıra teknik adamların da arasında ilginç bir rekabet var. Liverpool’un Alman menajeri Jürgen Klopp ile Manchester United’ın Portekizli çalıştırıcısı Jose Mourinho, 8. kez karşı karşıya gelecek. Jürgen Klopp, Bundesliga ekiplerinden Borussia Dourtmund ve Liverpool ile Portekizli teknik adamın karşısına daha önce 7 kez çıktı. Real Madrid ve Chelsea’nin başında Klopp’a rakip olan Mourinho, Manchester United’ın başında bir kez daha Klopp’a karşı mücadele edecek. Jürgen Klopp, rakibine karşı sahadan bir kez boynu bükük ayrıldı. Geride kalan 7 maçta, Klopp, Mourinho’ya karşı 3 galibiyet ve 3 beraberlik aldı. Mourinho, Klopp karşısında tek galibiyetini Real Madrid’i çalıştırırken Şampiyonlar Ligi yarı final ikinci maçında kazanabildi. O karşılaşmada Mourinho’nun Real Madrid’i, Klopp’un Borussia Dortmund’unu 2-0 yenmişti. Ancak ilk maçı Dortmund 4-1 kazandığı için finale çıkan takım olmuştu.

GÖZLER SALAH, COUTİNHO VE LUKAKU’DA

7 haftalık sezon geçmişine baktığımızda ibre Manchester United’dan yana görünüyor. Sakat oyuncuları dert etmeyen Mourinho bu kez Klopp’a karşı üstünlük kurmak istiyor. Gözler Liverpool’da Salah ve Coutinho’nun, Manchester United’da ise iyi bir form grafiği yakalayan Lukaku’nun üzerinde olacak. Manchester için hedef, şampiyonluk yolunda önemli bir rakibi kazasız belasız arkada bırakmak. Liverpool içinse şampiyonluk yarışında puan farkını açmadan yola devam edebilmek.

[Efe Yiğit] 14.10.2017 [TR724]

Dindar-seküler yarılmasının dünü ve bugünü [Türk Sağı’nın hikâyesi-16] [Kemal Ay]

Osmanlı’da devletin dini İslam’dı. Ancak Saray ahalisinin Müslümanlığı ile tebaanın Müslümanlığı arasında farklar olduğunu söylemek gerekir. Her şeyden önce Saray, kozmopolit bir mekân. Çeşitli dini inanıştan insanlar var. Ayrıca Saray, refahın yüksek olduğu bir yer. Takvadan çok ruhsatla yaşandığına dair tarihçiler neredeyse ittifak hâlinde. Bunun aksi daha şaşırtıcı olurdu. Halkın Müslümanlığı çeşit çeşit, denilebilir ki her yörenin kendi gelenekleri, dini değerlerle başa baş. Kitabî değil, hâlî bir İslam yaşanıyor. Coğrafyaya göre İslam’ın çeşitli yorumlarını bulmak mümkün. Yeniçeri ekseri devşirme olduğundan ve Ocak’ta Bektaşî’lik ön planda olduğundan, burada ciddi bir Bektaşî kültürü hâkim. İran sınırında Alevîlik var. Daha sonra Yavuz Sultan Selim, Alevî köylerini zorunlu göçe tabi tutuyor. Arap dünyası ve Kuzey Afrika, Müslümanlığı Osmanlı’dan öğrenecek değil. Anadolu’da medreseler, tekke ve zaviyeler eliyle sürdürülen bir İslamî gelenek mevcut ancak Anadolu halkı, daha çok kendi hâlinde.

YAN YANA, BİRBİRİNDEN HABERSİZ YAŞAMAK

Rivayet odur ki, bir gün Yahya Kemal’e sorarlar: ‘Üstad, biz Viyana kapılarına nasıl gittik?’ O da cevap verir: ‘Bulgur pilavı yiyerek ve Mesnevî okuyarak.’ Şairin burada söylemek istediği şu: Fakirdik, bulgur pilavı yiyorduk ancak gönlümüz dopdoluydu. Oysa tarihçilerin çalışmalarından biliyoruz ki, Anadolu’da okuma yazma pek gündemde değil. Keşke Mesnevî okunsaydı. Halkı, daha ziyade yukarıda saydığım İslamî kurumlar bir din etrafında tutuyor. Nitekim o yüzyılların insanı için, din aynı zamanda kimlik demek. Osmanlı’nın çeşitli dinlere mensup tebaasına uyguladığı, böylece asgarî toplumsal barışı tesis ettiği, Millet Sistemi, aslında toplumu dinî bağlılıklarına göre ayırır sözgelimi. Hıristiyanlar’ı Katolik ve Ortodoks olarak milletlere ayırır. Yahudiler, bir başka millettir. Müslümanlar da, tekkesine göre ayrılacaktır. Tarikat mensubiyeti, aynı zamanda ‘kimliğini’ belirler her Müslüman tebaanın. Osmanlı toplumu bu yönüyle birbirini pek tanımayan insanlardan oluşur. Hiç düşündünüz mü asırlarca Müslümanlarla Hıristiyanlar yan yana yaşamışlar ve birbirlerinden nasıl bu kadar habersiz kalmışlar?

FEODAL TOPLUM VE DİNİ AİDİYET

Modern devlet kurulana kadar, (Osmanlı için kabaca III. Selim – II. Mahmut dönemi başlayana kadar), devletler tek tek bireylerle muhatap olmak yerine, küçük toplulukların ‘liderleri’ ile işlerini görüyordu. Bugünkü adıyla ‘kanaat önderi’ olan bu insanlar, devletle tebaa arasında bir köprü vazifesi görüyor, devlet açısından toplumdaki asayişi temin ederken, fertler açısından müşkülü hallediyorlardı. Doğu’da aşiretler ve aileler, çoğu zaman ‘yerel idare birimleri’ şeklinde algılanıyor. Avrupa’da ‘burjuva’ (şehrin önde gelenleri) ilk kez bireysel olarak krallarla muhatap olmaya başlayan kesimdi. Öncesinde belirli bölgelerde din adamları, tüccarlar ya da askerler, bıçak kemiğe dayandığında ‘isyan ederek’ taleplerini dile getirirlerdi. Osmanlı’da da benzer şekilde bazen tekke şeyhleri, bazen eşraftan kimseler, vergiler ya da kolluk güçleriyle yaşanan sıkıntıları gerekçe göstererek isyan edecekti. Osmanlı bu isyanları genelde kılıçla bastırma yolunu seçti. Bu da isyanların ‘popülaritesini’ düşürdü. Osmanlı’da ‘bağımsız tüccar sınıfı’ bulunmadığı için, ‘burjuva’ tabirini hak edecek bir şehirlileşme ve ticareti sürdürmek için bu şehre imtiyazlar isteyecek, böylece ‘demokrasi’ talebinde bulunacak bir ‘sınıf’ da yoktu. Bu eksikliği, dinî aidiyet gidermeye çalıştı uzunca bir süre. (Semavî dinlere mensup toplumların daha hızlı gelişmeye açık olmasının da, dinî örgütlenmelerle bir ilgisi vardır.)

ANADOLU’NUN ÇORAK KALMASI

III. Selim ve II. Mahmut ekseninde artık geri dönülmez şekilde Osmanlı’nın hayatına giren Batılılaşma, devletin görünürdeki kurumlarının modernizasyonuna dayanıyordu. Askerî alandaki ıslahatlarla başladı, Meşrutiyet’le devam etti. Avrupa’da ‘toplum’ hissini oluşturan teknolojik yeniliklerden birisi trenlerdi. Şehirler arası tren yolculukları, hem mobilizasyonu kolaylaştırmış hem de aynı dili konuşan, aynı dine mensup insanlar arası etkileşimi arttırmıştı. Osmanlı’da ise modernizasyon çoğunlukla İstanbul’la sınırlı kalıyordu. II. Abdülhamit tren rayları döşetmişti ancak önceliği ‘eldeki topraklar’ değil, ‘elden çıkmak üzere olan topraklar’dı. Anadolu, bu yönüyle ‘bâkir bir coğrafya’ olarak kaldı. Ne denize kıyısı olan yerlerdeki ticaretten nemalanabildi, ne başka ülkelere komşulukla birlikte gelen etkiye açtı kendini. ‘Osmanlı medeniyeti’ diye bir şeyden bahsedeceksek, onun ‘bodrum katı’ olarak kaldı. O medeniyetten payına çok az şey düştü.

Buna rağmen Cumhuriyet’i kuranlar, İstanbul’da edindikleri tecrübeleri ve tartıştıkları meseleleri Anadolu halkının ‘gerçeği’ hâline getirmek için kolları sıvadı. Dini aidiyetin yerine devletle irtibatı koyacaktı. Artık tebaa değil vatandaş olarak anılacaktı herkes. Gelgelelim, Cumhuriyet Devrimi, diğer devrimler gibi (mesela 1917 Bolşevik Devrimi) toprak reformu yapamamıştı. Osmanlı’da toprak devletin malıydı ve tebaa toprağı işledikçe ondan nemalanabiliyordu. Son dönemde toprağın bir kısmı özel şahıslara geçmişti fakat Avrupa’daki gibi ‘büyük toprak zenginleri’ oluşmamıştı zira miras yoluyla bu topraklar dağılmıştı yine. Devlet zaman içerisinde toprakları şahıslara devretmeye başladı ancak yeterli değildi. 1950’de Demokrat Parti’nin en büyük faaliyetlerinden birisi büyük ölçekte tarım arazisini halka dağıtmak olmuştu. Bu da, daha önceden söylediğimiz gibi, ‘sivil toplum’ meselesinin ortaya çıkmasına tekabül edecekti çünkü ekonomik refaha ulaşabilen kimseler ortaya çıkacaktı.

TEBAADAN VATANDAŞA GEÇEMEYİŞ

Dolayısıyla Cumhuriyet teorik olarak tebaadan vatandaşa bir geçiş öngörmüştü fakat vatandaşlar ‘birey’ olarak ekonomik bağımsızlığını kazanabilmiş özneler olamadı. Bir ‘dayanağa’ ihtiyaçları vardı. Burjuva sınıfı, ticaret ve üretim ekonomisi de yeterli olmayınca, vatandaşın sosyal mobilizasyon için yine tek çaresi, aidiyetlerdi. Tekke ve zaviyeler kapatılsa da, Anadolu’da dinî kimlik canlılığını sürdürdü çünkü ‘başka alternatif’ yoktu. Tek Parti CHP’si, şehirlerde bir ‘merkez’ inşa etmeyi başarmıştı fakat bu ‘merkez’ tebaadan vatandaşa dönüşümü sağlayacak kadar ‘efektif’ bir işleyişe sahip olmadı. İnsanların üzerlerine giyebilecekleri bir libas üretemedi. Devrim, Anadolu’da tıkanıklıklar yaşıyordu. Zaman zaman, Osmanlı’daki kavgalar hatırlanarak ‘irtica’ meselesi medyada gündem oldu. Dini teşkilatlanma, ‘eski rejim’ ile özdeşleştirilmişti. Yani bir bakıma Cumhuriyet’i kuran kadronun karşısındaki ‘eski rejim taraftarları’ (muhafazakârlar) hep bu insanlardı. Alternatif olarak bir Diyanet Teşkilatı kuruldu ve dinî hayat (bir anlamda sivil toplum) bu yapı yardımıyla kontrol altına alınmak istendi.

GİDECEK YOL OLMAYINCA BİLDİĞİNE SARILDI

Cumhuriyet’i kuran kadronun öngördüğü ‘reformlar’ gerekliydi. Fakat toplum bunu anlayabilmekten uzaktı. Gelgelelim, tepedeki kadro da toplumun sosyo-ekonomik şartlarını çözebilmiş değildi. ‘Işık’ oradaydı işte, insanlar niye ona gitmiyorlardı ki? Anadolu insanı yüzyıllardır yoksullukla, aza kanaat etmekle, devlet karşısında boynu kıldan ince, savaşa çağrıldığında ve vergi istendiğinde itaat ederek, isyan edecek olduğunda yan yana dizilen kellelere bakarak yaşadı. Bu ortamda sığınabileceği tek liman da, dinî aidiyetiydi. Sadece orada sembolik bir anlam bulabiliyordu. O da olmasa, sefil bir hayat sürecekti. Cumhuriyet’le birlikte ‘söz hakkı’ olacağını zannetmişti fakat devlet karşısında hâlâ çok acizdi. Hâlâ yoksuldu. On yıllar süren savaşlardan çıkmıştı. Yorgundu. Yine vergi isteniyordu. Yine isyan edecek olsa, üzerine tüfekler ve ilmekler doğruluyordu. Cumhuriyet’in kurumlarına değil, yine bildiği aidiyetine koştu.

SINIFSAL TAŞINMA HÂLİ

Nitekim bu bir kısır döngü. Osmanlı’da belirli bir sosyal statünün üstüne çıkabilen kimseler ‘seküler’ hayat tarzını benimsemişti. Avrupa’yla yakın ilişkiler, ilk Saray çevresinde etkisini gösterdi. Hatıra olarak en ‘dindar’ padişah olarak gösterilen II. Abdülhamit, en ‘Avrupaî’ yaşamış padişahlardan biriydi. Turgut Özal gibi bir nevi. Tarikatlar, Osmanlı devrinde de ‘merkezle’ pek geçinemezdi. Bu yaşayış farklılığı bunun sebeplerinden biriydi. Taşradaki tarikatların arası, Saray’a yakın ulemayla da pek iyi sayılmazdı. Böylece kendilerince bir ‘yol’ bulmuş oldular. Öyle ki kurumsallıklarını kaybettiklerinde bile, etkilerini yitirmediler. Çeşitli yöntemlerle varlıklarını sürdürdüler. 1950’de Demokrat Parti’nin müsamahasıyla, 1960’larda 70’lerde çevrenin merkeze yürüyüşüyle, 1980 ve 90’larda ise bizzat siyasetin içerisinde bulunmalarıyla bu ‘dini aidiyet’ modern zamana taşındı. Şehirli örnekleri daha önce de mevcuttu. İstanbul’da hem Avrupa’da okumuş, hem kalemde (memuriyet) çalışan hem de bir şeyhin dergâhında boynunu büküp oturan kimseler vardı. Ancak sınıfsal taşınma, Cumhuriyet’in sonraki yıllarında gerçekleşecekti.

TAŞRA, MERKEZDE KENDİNİ KURDU

Daha önce bahsettiğim gibi, Türkiye’nin şehirlere göç hikâyesinin bir parçası, dini aidiyetin bu yeni şehirlerde nasıl sürdürüleceği meselesidir. Her kesim kendince çözümler bulmuştu. Değişmeyen şey, dini aidiyetin karşısına Cumhuriyet’in kurduğu yeni merkezin hâlen bir şey koyamamış olmasıydı. 1920’lerdeki irtica korkusu, on yıllar boyunca alttan alta sürdü. 1980’lerde Özal’la başlayan ve 1990’larda Refah Partisi’nin yükselişiyle iyice hissedilen, hatta somutlaşan ‘irtica’ meselesi, merkezin de yeni gündem maddesi hâline gelecekti. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte meydana gelen asıl ‘yarılma’nın dindar-seküler ayrımı olduğu da, böylece ortaya çıktı. Merkez-çevre ya da sağ-sol kırılmasından çok daha büyük bir kırılmaydı bu. Türk sağının bugünü, bu kırılmada biriken enerjiyi ‘çatır çutur’ harcamakla geçiyor.

Geçen yazıda ordu-siyaset ilişkisinin 28 Şubat’ı nasıl muştuladığını anlatmaya çalışmıştım. Bu yazıda da 28 Şubat’ın yönetimsel değil, toplumsal bir kriz olarak nasıl öngörülebileceğini tartışmaktı amacım. Gelecek yazıda da Kürt meselesinin Türk sağındaki yankılarını ele alarak, 28 Şubat bahsine geçeceğiz.

[Kemal Ay] 14.10.2017 [TR724]

Tehlikenin farkında olmak! [Oğuz Atabey]

“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”  M. Akif ERSOY

Geçen yüzyılın başında yaşananlar tekerrür ediyor. Şüphesiz olaylar, kişiler, yerler, anlayışlar farklı. Bunları sadeleştirebilirsek işin “özünün” aynı olduğunu görebileceğiz belki de…

“Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” demiş Heraklitos. Bu söz bazılarınca diyalektik materyalizmin temeli kabul edilmiş. Tartışması yapılabilir. Doğru olun yönü, kainatta sürekli bir değişimin hükümferma olduğu gerçeğidir. Bu nedenle tarihteki olaylar aynıyla değil, misliyle cereyan etmektedir.

Yeryüzünde ve özellikle de bizim coğrafyamızda, dün yaşananlar bire bir aynı olmasa da bugün yeniden yaşanıyor. Asırlardan süzülen cari kanun yürürlükte. Eskilerin düvel-i muazzama dediği, bugün küresel oyun kurucu olarak adlandıran “güçlerin” planları benzer olmuş tarih boyunca. Şekil değiştirse de “öz” aynı kalmış. Yüzyıllar öncesinden tasarladıkları, zaman içinde yeni tecrübelerle geliştirdikleri ve çoğu kez sonuç aldıkları oyunlarını update ederek yeni versiyonlarını vizyona sokuyorlar sürekli. Ana fikri aynı olan oyunlarını, yeni ve değişik aktörler eliyle farklı senaryolar adı altına sunuyorlar. Kendileri hep perde gerisinde… Asıl amaçlarını her seferinde ustalıkla gizleyebildiklerinden, olayları ve kişileri bilinçli olarak mikser gibi kullanmaları nedeni ile çevirdikleri dolapları anlamak kolay olmuyor çoğu kez.

Bu küresel oyun kurucuları bu kadar zalim olmasalardı kendi menfaatlerini düşünüyor olmaları bir ölçüde makul karşılanabilirdi. Sonuçta her ülke veya topluluk öncelikle kendi çıkarlarını düşünebilir. Her toplumdan idealist olmasını beklemek hayalcilik olacaktır. Her devrin zalimleri pragmatist yaklaşmışlardır konulara. Menfaatlerini her şeyin önünde tutmuşlardır. Menfaat deyince kısa süreli bir menfaat planından söz etmiyorum. Orta ve uzun vadede hedeflenen menfaatleri için kısa vadeli menfaatlerinin ihlal edilmiş olmasının, ihlal ediliyor görünmesinin bir önemi yoktur. Tam tersi, bu durumu gizlenen oyuna katlı sağlayacak bir unsur olarak kullanılırlar.

***

Pragmatizmin getirdiği anlayış içinde, kendileri için kişilerin, kanaatlerin, ideolojilerin hatta dinlerin bir önemi yoktur. Menfaatleri ile bezeli kendi dünyaları dışında hiçbir değere saygı duymazlar. Odaklandıkları amaca götüren her yol mubahtır onlar için. Her şekle girer, her kılığa bürünürler. Bu özelliklere sahip kişileri bulup çıkartırlar ve onları da kendi amaçlarının figüranları olarak kullanırlar. Dünyada milliyetçilik yayılıyorsa onu desteklerler, bazen sosyalist, bazen faşist olurlar! Din konusunda hassasiyetleri olan toplum ise hedef kitleleri, o toplumu ikna edecek, onlardan biri imajı verilmiş kişileri bulup çıkartırlar ve sürerler sahneye. Kendileri ile kavga ettirirler bir de… Kimse ne olduğunu anlamasın diye!

Toplumda hâkim olan ideolojiyi ve anlayışı karşılayacak, kendilerine hizmet etmeye gönüllü, istikbal vaat eden birilerini buldular mı parlatırlar önce. Sonra da tedavüle sürerler. Toplumun genelinin bu kişiyi destekleyeceğini düşünmeleri yeterlidir. Yönetim erkinin kendi adlarına ele geçirilecek olması, işlerini kolaylaştıracaktır. Birinci aşama tamamlanır bu şekilde.

Yönetimin, toplumda da karşılığı olan, kendi kullandıkları-kullanacakları elemanlarca ele geçirilmesi ile iş bitmez. Aksine her şey daha yeni başlamaktadır onlar için…

Yönetim erki doğrudan ve dolaylı etki elemanları ile kontrol edilince, planlarına engel olabilecek, kendilerine karşı koyma potansiyeli olan kişi ve gruplar sırasıyla tasfiye edilmelidir. Tasfiye planı için zemin hazırlanması ve uygulanması zaman alacaktır doğal olarak. Bu süreçte yönetim ve yönetime bağlı taraftarlarının sanal bir şekilde güçlendirilmesi ve güçlü gösterilmesi sağlanır. Bu konuda özenle oluşturdukları medyaya büyük iş düşecektir.

Ardından tasfiye planı en acımasız şekilde, kimsenin aklına gelmeyecek şeytani usullerle hayata geçirilir. Kurgulanan oyunu gören veya görme potansiyeli olan herkes birer birer tasfiye edilecektir. Tasfiye edilmesine gerek görülmeyenler bir şekilde enterne edilerek devreden çıkartılır. Amaca ulaşılabilmesi için etrafta sorun çıkartabilecek hiç kimse kalmamalıdır.

Çevre temizliği sağlandıktan sonra icraat aşamasına geçilir. Ülkenin sinir uçları duyarsızlaştırıp, maddi manevi savunma mekanizmaları çökertildiği halde bu durum bilerek görmezden gelinerek ülke ve toplum yeni maceralara sürüklenir. Bile-isteye yeni macera arayışına girilmesi, içinde bulunulan durumun görülmemesinden değil, tam tersi içinde bulunulan durum nedeniyledir! Bu bilinçli plandan yönetime destek vermekte olan veya yönetimin içinde yer alan bütün unsurların haberinin olmasına da gerek yoktur. Yönlendirici ve karar alma konumdaki kişilerin iradeleri yeterlidir!

Küresel oyun kurucuları için büyük menfaatler, büyük kaosların ardından gerçekleşecek “savaşlar” sonucunda doğar! Ne kadar acı varsa ortada, elde edilecek menfaatler de o kadar fazla olacaktır onlar için! Büyük krizi kendileri planladıkları için, büyük fırsatlar da kendilerine doğacaktır hep! Evet zalimlik bu…Zalimlik kelimesi ile anlatılamayacak kadar zalimlik!

***

Yüzyılın başına dönelim. Başta enerji olmak üzere birçok nedenden dolayı Osmanlı imparatorluğu hedefe konulmuştur. Aç kurtlar sahnededir artık…Devletin eski gücünde olmadığının farkında olan, denge politikası güden Abdülhamit yönetimden uzaklaştırılmalıdır ilk iş olarak. Zira onu, yeni maceralara sürüklemek pek mümkün değildir! Milliyetçilik parlatılıp, özgürlük ve hürriyet kavramları öne çıkartılır, her kabın şeklini alan etki ajanlarının yardımlarıyla. Medya da kullanılarak Abdülhamit yıpratılır. 1908’de 2. Meşruiyetin ilanı ve İttihat Terakkinin fiilen başa geçmesi ile ilk adımı gerçekleştirilir. İttihat terakkinin yönetime geçmesinden sonra tasfiye edilecek kişi ve gruplar ile toplum katmanları belirlenmelidir. Bunun hazırlığı yapılır içten içe. Toplum üzerindeki baskı artırılır. Yeni anayasa, adalet, hürriyet söylemleri ile iktidara gelindiği halde muhalifler Sinop’a sürgüne gönderilir, gazeteler kapatılır. Faili meçhuller, siyasi cinayetler artar. Topluma korku salınır…

Ardından 1912 Balkan Harbi bozgunu, 1914 Sarıkamış felaketleri ile zaten yıpranmış, yorulmuş toplum daha da dirençsiz hale getirilir. Amaç için yeterli görülmese gerektir ki daha büyük tasfiyelere ihtiyaç duyulmuştur! 1915 Çanakkale Savaşı ile, içinde okur-yazar, aydın, meslek sahipleri de olduğu 250 bin şehit toprağa düşer! Evet büyük tasfiye Çanakkale Savaşı ile sağlanmıştır büyük ölçüde…1. Dünya Savaşının diğer cepheleri ile birlikte 400 bin vatan evladı şehit olur, bir milyondan fazla asker yaralanır, sakat kalır. Planın ikinci aşaması da başarı ile hayata geçirilmiştir böylelikle…

Bize ait olmayan maceraların sonunda dahil edildiğimiz, başkaları ile beraber kaybettiğimiz savaşın sonunda, 1918’de Mondros Ateşkes anlaşması imzalanır. Ardından bölünme, parçalanma, işgal ve gözyaşı… Vatan topraklarının kaybı. Ortadoğu’da haritalar yeniden çizilmiş, kaynaklar el değiştirmiştir artık…Kurtuluş Savaşı ile, gidenlerin ancak bir kısmını kurtarabilmişizdir sadece. Plan işlemiş, hedef gerçekleştirilmiştir!

Bugüne gelmeden, küresel oyun kurucuların planlarının aşamalarını özetleyelim isterseniz;

a-Krizlerle yönetim boşluğu oluşturulması. b-Toplumun genel kanaatlerine uygun, kullanılabilme potansiyeline sahip yönetim adayları belirlenerek yıldızlarının parlatılması. c-Yönetimin el değiştirmesi. d- Yönetimin ve destekçilerinin güçlendirilmesi ve olduğundan güçlü gösterilmeleri. e- Plana engel olabilecek kişi ve grupların tasfiyesi için belirlenmeleri, bu konuda hazırlıkların yapılması. f- Tasfiye planlarının devreye sokulması ve tasfiyelerin sağlanması. g- Toplumun direncinin korku ve menfaat ile kırılması sonucunda Ülkenin baştan sona her türlü saldırıya açık hale getirilmesi. h- Zayıflayan toplum dinamikleri ile ekonomik, siyasi, toplumsal yetersizliklere rağmen gereksiz maceralara girilerek, ülkenin topyekûn “savaşa” sokulması l- Kaybedileceği bilinerek, bile bile girilen “savaşlar” sonunda; ülkenin bölünmesi, bölünmekle kalmayıp parçalaması, haritaların yeniden çizilmesi, kaynakların el değiştirmesi… Ve daha bir çok acı, kan ve gözyaşı…

Bugüne gelmeye gerek kalmadı sanırım! Yaşanan olaylar ortada. Ülkenin bilinçli-bilinçsiz neye sürüklendiği ortada…

Herkes tehlikenin farkına varmalı artık!

Evet işbirlikçileri eliyle yeniden ülkeyi bölüp, parçalamak istiyorlar! Bu milleti, 2. kez aynı ırmakta yıkacağız diyerek “ak görünümlü” kirli adamlarına kirli sularda boğdurmak istiyorlar! Tıpkı tekerrür eden hadiselerden ibret alıp, tehlikenin farkına çok önceden varmış olanları boğdurmaya çalıştıkları gibi…

[Oğuz Atabey] 14.10.2017 [TR724]

Onursuz yalnızlık ve bir delinin günlüğü [Bülent Keneş]

Kendileri çaldılar. Kendileri rüşvet aldılar. Kendileri bol paralı toy bir ajanın önüne yatıp Suriye’deki katliamın finansörü İran’a uluslararası yaptırım altındayken nefes borusu oldular. Kendileri tekin olmayan Ortadoğu cangıllarında doyumsuz ihtiraslarının peşine düşüp başlarına türlü işler açtılar. Uzak yakın demeyip ülkelerin içişlerine kendileri karıştılar, rejim değiştirme sevdasına boylarının ölçüsünün yeteceğini sandılar. Kendileri başka ülkelerin halklarına, liderlerine, değerlerine hakaret üzerine hakaretler ettiler. Kendileri türlü terör örgütüne tırlar, uçaklar, gemiler dolusu silah ve mühimmat gönderdiler. Kendileri koskoca devleti uluslararası terör örgütleri ile iş tutan adi bir suç örgütüne, ülkeyi uluslararası teröristler için güvenli bir otobana çevirdiler…

Bu yaptıklarından, çaldıklarından, aldıklarından edindikleriyle kendilerine şatafatlı hayatlar, haram saltanatlar kurdular. Şimdi tutmuş ellerine yüzlerine bulaştırdıkları kirli hesaplarının ağır faturasını 80 milyona ödetmeye çalışıyorlar. İçimden kabara kabara haykırmak istiyorum: Hayır beyler, bu kirli fatura sizin. Türkiye’nin değil…

ERDOĞAN REJİMİ’NİN TÜKENMİŞLİĞİ KİEV’DE KAMERALARA YANSIDI

Haysiyet kırıcı bir şekilde sırtına yüklenen bütün bu taşınması zor ağır yükle neresine dokunsan dökülen Türkiye’nin içler acısı mevcut halini herhalde en iyi devletin tepesini işgal eden Erdoğan’ın Kiev’de kafasını boynunun üzerinde tutamayacak kadar tükenmiş o zavallı hali temsil ediyor olmalı. Sakın ola ki iyice cazgırlaşarak seslerini arsızca yükseltmelerine, çaresizlikten sürekli sağa sola çemkirerek herkese ayar vermeye yeltenmelerine aldanmayın. Bugün Erdoğan rejimi, Kiev’deki o acınası görüntü kadar bitmiş, tükenmiş durumda. Bu tükenmişliği “bizi çekemiyorlar”, “başarılarımızı kıskanıyorlar”, “yedi düvel bir olmuş bize saldırıyorlar”, “kalkınmamızı, gelişmemizi, Türkiye’nin büyümesini istemiyorlar” diyerek istedikleri kadar efsunlanmış tribünlerine pazarlayıp dursunlar. Nafile… Bu afra tafranın, sadece kendi tribünlerini coşturan bu gölge boksunun devletler düzeninde hiçbir karşılığı bulunmuyor.

Şuna şüphe yok ki, bugün Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar onursuz bir yalnızlığa düçar olmuş durumda. “Onursuz yalnızlık” diyorum çünkü bu aşağılayıcı yalnızlığı “onurlu yalnızlık” diye pazarlayacak muktedir yalakası şahsiyet fukaralarının olduğunu daha önceki tecrübelerden biliyoruz.

Erdoğan rejiminin ülkeyi maruz bıraktığı şey “onursuz yalnızlık”tır, çünkü Türkiye’ye dost diyebileceğimiz ya da mevcut haliyle Türkiye’ye dost olmaktan onur duyabilecek neredeyse ülke kalmadı. Yüklü bedeli peşin ödenmiş kurmaca enstantaneler dışında Erdoğan’la aynı kareye girecek kimse yok artık. Dünya âlem biliyor ki, Erdoğan uçaktan sığır etine kadar türlü şekillerde ambalajlanmış rüşvetlerle kapılarını çalabildiklerinden başkasıyla artık görüşemiyor. Medeni dünyadan bazı ülkelerin Erdoğan rejiminin onursuz yalnızlığını fırsata çevirmek ya da şerrinden emin olmak üzere yer yer yakınlık gösterileri yapmaları da sizi aldatmasın sakın!

ERDOĞAN’IN KENDİSİNİ EN RAHAT HİSSETTİĞİ YERLER DEĞİŞTİ

Mevcut haliyle Erdoğan’ın ancak elleri kendisininki kadar kirli, yüzleri insanlık suçlarıyla lekeli rejimlerden yüz bulabilmesi bir tesadüf değil. Zaten Erdoğan en fazla insanlığın ve hukukun unutulduğu bu tür yerlerde kendini rahat hissediyor. Bosna Savaşı sırasında Müslümanların kökünü kazımaktan bahseden Sırp liderin eşliğinde aynı bölgede başkalarının kökünü kazımaktan bahsedebilme rahatlığı da bundan.

Filozofların “sosyal bir hayvan” olarak tanımladığı aklı başında hiçbir insanın yalnızlığı onurlu görmesi düşünülemez. Hele hele bu, tercih edilen değil de mecbur kalınan bir yalnızlıksa kendi onursuzluğunu da beraberinde getirir. Erdoğan rejiminin yapıp ettikleri yüzünden Türkiye’nin başına gelen de budur. Türkiye’nin uzun yıllar müttefiklik ilişkisi içerisinde olduğu ve geniş bir demokratik değerler paylaşımı içerisinde bulunduğu Batı’dan uzaklaşarak hızla yalnızlaşması sürecinin hiç de kısa sayılmayacak bir mazisi var. Göz göre göre sebep olunan bu yalnızlaşma sürecinin başlarında bugün Erdoğan’ın sözcüsü olan İbrahim Kalın, döneminin en güçlü emperyal devleti olan İngiltere’nin 19. yüzyılın sonlarında formülize ettiği “görkemli tecrit – splendid isolation”dan mülhem Türkiye’nin yalnızlığını “değerli yalnızlık” olarak tanımlamıştı.

Oysa Türkiye’nin tecrit ve itilmişliğine “değerli yalnızlık” diyerek övünç meselesi haline getirmekten daha büyük bir saçmalık olamazdı. Başbakan Disraeli tarafından uygulanan “görkemli yalnızlık” politikası, İngiltere’nin kıta Avrupa’sındaki ülkelerin kendi aralarındaki itiş kakışa müdahil olarak enerji kaybına uğramak istememesi anlamındaydı. Yoksa İngiltere, Erdoğan rejimi gibi müttefiklik ilişkilerinden ve kendisini medeni dünyaya bağlayan siyasi ve etik değerlerden tamamen koparak fırtına önünde sürüklenen çürümüş bir yaprak gibi kâh Ortadoğu’nun şımarık petrol şeyhlerinden medet uman, kâh Avrasya’nın tahakkümcü bir despotuna yaltaklanan bir ülke haline gelmemişti.

BEŞ ON DAKİKALIK GÖRÜŞME İÇİN 11 MİLYAR DOLAR…

Yalnızlaştıkça arsızlaşan Erdoğan rejimi, içerideki keyfilikleri, hukuksuzlukları, zulümleri, vahşetleri ve dışarıya yönelik hakaretleri, şantajları, blöfleri ve tehditleri yetmezmiş gibi son yıllarda başka ülkelerin vatandaşlarını rehin almaya da başladı. Böylece devleti uluslararası münasebetlerinde de adi bir suç şebekesi haline getiren Erdoğan, medeni dünyadan gün be gün daha fazla cüzzamlı muamelesi görür hale geldi. Fransız lider Macron’un adeta iğrenerek görüşmek zorunda kaldığından bahsettiği Erdoğan’a dair Alman lider Merkel’in veya Avusturyalı, Hollandalı, İsveçli, İsviçreli vs. siyasilerin hissiyatını anlatmaya bile gerek yok sanırım. Düşünsenize bir, burada karakter ve ahlak olarak kendisine en fazla benzeyen ABD Başkanı Trump’ın bile beş on dakikalık bir görüşme için 11 milyar dolarlık çeki peşinen görmek istediği bir adamdan bahsediyoruz.

Sanmayın ki demokratik dünyada itibarı yerlerde sürünen Erdoğan ve adamlarının demokrasiyle arası limoni olan ülkelerdeki itibarı yüksek olsun. Şundan emin olabiliriz ki Rusya, Çin, İran, Arap ve diğer Asyalı liderlerin gözünde de Erdoğan’ın değeri ancak kendilerine yaltaklandığı orandadır. Çünkü, dost da olsanız düşman da olsanız uluslararası aktörlerin yürüttüğü ilişkiler sistematiğinde öngörülebilirlik ve güvenilirlik olmazsa olmaz bir ön şart niteliğindedir. Erdoğan ve yoz rejimine bakıp da öngörülebilir olduğunu ya da muhataplarına güven telkin ettiğini söyleyebilmek ne kadar mümkündür? Evet doğru, milli menfaatlerin ana parametre olduğu uluslararası ilişkilerde ülkelerin ebedi düşmanları olamayacağı gibi ebedi dostları da yoktur! Ama ortak değerler ve müşterek çıkarlar üzerinden uzun soluklu ortaklıkları fevkalade imkân dahilindedir. Hiçbir ortaklık da güvensizlik ve muhatabın öngörülemezliği üzerine inşa edilemez.

ERDOĞAN REJİMİ TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI İLİŞKİLER DÜZLEMİNİ DEĞİŞTİRDİ

Demokratik ülke liderlerinin tiksindiklerini saklama ihtiyacı bile duymadıkları bir rejim ve lidere, kendileri de tam demokrasi olmayan ülke ve liderlerin saygı duyabileceğini sanıyorsanız yanılırsınız. Bununla birlikte, uluslararası değerler ve ilişkiler düzleminizin insanlığın ortak birikimi olan evrensel değerlerin en gelişkin olduğu ülkelerle birliktelikten Sırbistan gibi dünün soykırımcılarına, Venezuela, İran, Suudi Arabistan, Sudan gibi günün diktatörlüklerine kayması çok büyük bir sorundur. Böyle bir düzleme geçtiğinizde Avrupa ülkeleri, ABD ve medeni ülkelerin kapıları tek tek yüzünüze kapanır. Sırf adı sizinle anılanlar bile, tıpkı Almanya ve Avusturya’nın yaptığı gibi, o ülkelerde şüpheli muamelesi görmeye başlar. Sizin ve zorba rejiminizin yapıp ettiği pisliklerden tiksinti duyanlar gün gelir, nihayet ABD’nin bir uyarı niteliğinde yaptığı gibi, topyekûn milleti cezalandırmak zorunda kalır. Dünyanın dört bir tarafındaki en saygın yayın organlarında hakkınızda her gün, azıcık onurunuz olsa sizi yerin dibine geçirecek, onlarca haber yayınlanır, analizler yapılır.

İçeride yavuz hırsız zorbalığıyla bastırdığını düşündüğü rüşvet ve yolsuzluk skandalı, dönüp dolaşıp küresel siyaset meydanında yeniden ayağına dolaşır hale gelince, Aralık 2013 sonrası içeride yaptıklarını Erdoğan bugünlerde dışarıda da yapmaya yelteniyor. Evrensel hukukun keseceği faturayı mertçe kendisi ödemek yerine, millete ödetmeye kalkıyor. Bir de üstüne şark kurnazlığı yapıyor ve ABD Yönetimi’nin vize kararını sanki Büyükelçi almış gibi sunmaya çalışıyor. Aklınca bir taraftan kışkırttığı Trump Yönetimi’ne diğer taraftan yaltaklanmaktan hala medet umuyor.

Sanki bir büyükelçinin iki ülke arasındaki köklü ilişkileri derinden sarsacak bir politikayı tek başına belirlemesi mümkünmüş gibi vize kararı konusunda aynı anda hem eziklik, hem yalvarma, hem heyheylenme ve hem de şantaj içeren şu ifadeleri pervasızca kullanıyor: “Eğer koskoca Amerika Birleşik Devletleri’ni Ankara’da büyükelçi yönetiyorsa yazıklar olsun. Çünkü bu takınılan tavır, aslında budur. ‘Sen benim stratejik müttefikime böyle davranamazsın, böyle hareket edemezsin’ demeleri lazımdı. Ama bunu diyemediler. Şu anda da bu yanlış, bu büyükelçiden gelmiştir ve büyükelçi, ‘Hükümetim adına ben bu adımı attım,’ diyorsa, eğer bunu da dışişleri bakanı, Sayın Başkan da savunuyor, arkasında duruyorsa, kusura bakmasınlar. Biz de şu anda aldığımız kararın sonuna kadar arkasındayız.”

ERDOĞAN, ZARRAB’IN İTİRAFLARINDAN NEDEN BU KADAR KORKUYOR? 

Erdoğan’ı da anlamak lazım, zor durumda. Belli ki ne dediğini tam olarak kendisi de bilmiyor. Tek bildiği ve gördüğü ABD’deki Zarrab dosyasının koşar adım kendisine ve ailesine yaklaştığı. Doğal olarak Erdoğan bir türlü huzur bulamıyor, uykuları kaçıyor. Uykusuz geçen geceler sonrasında sadece kameralar karşısında uyuyup kalmıyor, çaresizlik içerisinde çareyi yumurta iyice kapıya gelip dayanmadan avazı yettiğince hır gür çıkarmakta görüyor. Bir baksanıza korku insana neler söyletiyor: “Benim kendi bankamın genel müdür muavinini kalkacaksın, hiçbir suçu olmadan alıp tutuklayacaksın. Öbür tarafta vatandaşımı (rüşvetçi Reza Zarrab oluyor kendisi), iki yıl oldu neredeyse, kalkacaksın, hiçbir şey ortaya koymadan yargılayıp, itirafçı olarak da kullanmak isteyeceksin.”

Erdoğan, Zarrab’ın kendisini de kapsayacak neleri, hangi pislikleri itiraf etmesinden korkuyor acaba? Korktuğu şeyler aslında herkesin malumu. Erdoğan belki perde önünde heyheyleniyor ama perde gerisinde yalvar yakar olmaktan da bir türlü vazgeçemiyor. İkiyüzlü bir oyun kurgulayarak çirkin bir pazarlık zemini oluşturmak için tehditten şantaja, rüşvetten yaltaklanmaya kadar her yolu deniyor. Kendisi ABD’ye rest çeker gibi kamuoyu önünde rol keserken, tüm adamlarını ABD ile arayı bulmaları için seferber ediyor.

Hırslarından yakalanan Erdoğan kâğıttan saltanatının gün be gün battığını görüyor ve tüm ülkeyi batırma pahasına yakasını kurtarmaya çabalıyor. “Kurtuluş savaşı”, “dava” dediği şey de kendi ikbali ve ailesinin istikbalinden başkasına tekabül etmiyor. Bu gerilimli ve stresli ortamda, doğal olarak, akıl ve ruh sağlığını koruması gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Kendilerini soktuğu çıkmazdan kurtarması için yine Erdoğan’ın ağzının içine bakan milyonlara ise, iki cümle yukarıda söyledikleriyle taban tabana çelişen iki cümle aşağıdaki saçmalıkları, koyunların mucizevi bir huşu içerisinde dinledikleri kaval gibi, dinlemek kalıyor.

Şöyle ki, gün geçtikçe “bir delinin günlüğü” kıvamını daha fazla yakalayan konuşmalarından birini yaptığı Perşembe günü, “Bir süredir ülkemiz, bu coğrafyadaki bin yıllık varlığı ve bekası açısından tarihinin en kritik süreçlerinden birini yaşamaktadır. İstikbalimiz için ikinci bir Kurtuluş Savaşı verdiğimiz bir zaman diliminin tam ortasındayız,” diyen de Erdoğan, bu sözleri hemen takip eden cümlelerde “Eski, o pısırık Türkiye’ye alışmış olanlar iddialı, vizyoner ve güçlü bir ülkeyi, güçlü bir Türkiye’yi hazmedemiyorlar,” diyen de.

YALANLA YELKENLERİ ŞİŞİRİLEN PEYNİR GEMİSİ BU KADAR YÜRÜYEBİLİYOR

Yani Türkiye batıyor mu, yükseliyor mu tercihi Erdoğan size bırakıyor. Bir nevi seç, beğen, al… Taban tabana zıt iki önermeyi aynı paragrafta kullanabilen Erdoğan’ın hangi önermesinin doğru olduğunu aslında herkes biliyor. Neredeyse tamamını kontrol ettiği yüzlerce medya organı üzerinden 7/24 pazarladığı “Yükselen Büyük Türkiye” palavrasının artan uluslararası hararetle suyunu iyice çektiği ve denizin bittiğini kör olmayan herkes görüyor. Yalanla yelkenleri şişirilen peynir gemisi demek ki ancak bu kadar yürüyebiliyor.

Erdoğan bir taraftan “Hamdolsun gerek Sırbistan Cumhurbaşkanı’nın Sırbistan’a indiğim anda kabinesiyle havalimanında bizi karşılaması, dün gece de uğurlarken yine kabinesiyle bizi gelip orada uğurlaması… bu da ezberleri bozan bir girişimdir,” diyerek yeni itibar ölçeğini nerelere kadar çektiğini ele verirken, diğer taraftan paranoyada nasıl bir şahikaya çıktığını şu sözlerle ifşa ediyor:

“Güney sınırımız boyunca oluşturulmaya çalışılan terör koridorunun amacının DEAŞ’la mücadele olduğunu kim iddia edebilir? Var mı böyle bir şey? Yalan. Terör koridoru, sadece Türkiye’yi kuşatmaya yöneliktir. Kimse bizi aldatmasın. Ve rejim (Şam), PKK’ya oradan ‘yanınızdayız’ diyor, Barzani’ye ‘yanınızdayız’ diyor. Dün Barzani ile çatışan rejim, şimdi ‘yanınızdayız’ diyor. PYD ile çatışanlar veya Barzani ile çatışan PYD şimdi ‘beraberiz’ diyor. Onlar, birbirinin dostudur, bizim dostumuz olamaz. Bu gerçeği bileceğiz, ona göre adımlarımızı atacağız. Suriye’yi dünyanın en büyük silah pazarına çevirenler, eli kanlı katilleri en modern silahlarla donatanlar, tüm bunları herhalde demokrasi aşkına yapmıyorlar. Bunların demokrasiyle filan alakası yok, kesinlikle yok.”

ÇATLAYAN MİLLETİN SABIR TAŞI MI, ERDOĞAN’IN AR DAMARI MI?

Erdoğan, uluslararası hukukun eninde sonunda kendisinden hesap soracağı Suriye’deki radikal terör örgütlerine illegal yollardan sevk ettiği binlerce tır silah ve mühimmatı unutmuş görünüyor. Erdoğan unutmuş görünmeyi tercih etse de hatırlamak zorunda kalacağı günlerin sayılı olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.

“Son yıllarda şahit olduğu iki yüzlülük karşısında milletimizin sabır taşı çatlamak üzeredir. Şayet Türkiye’de, batılı ülkelere, kurum ve kuruluşlara güven tarihin en dip seviyelerine inmişse elbette birilerinin kendilerini sorgulaması gerekir,” diyen Erdoğan’a kesintisiz Batı düşmanlığı pompaladığı halktan başka nasıl bir sonuç beklediğini sormak lazım. Tabii çatlayanın milletin sabır taşı değil, bizzat kendisinin ar damarı olduğunu hatırlatarak…

Erdoğan çelişkiler ve tutarsızlıklarla dolu konuşmasında CHP lideri Kılıçdaroğlu üzerinden bu yazıdakine benzer eleştiriler için de önlemini almış: “Şayet biri, ülkemizin son birkaç yıldır yaşadığı açık ve örtülü operasyonları önemsizleştirmeye çalışıyorsa, o kişi bilinçli bir manipülatördür. Ülkemize diz çöktürmek için alınan kararlardan kendi hükümetini sorumlu tutan kişi aklını, hırslarının emrine vermiş bir zavallıdır. Şayet bu tarz hezeyanlar bir ülkenin ana muhalefet partisinin genel başkanından çıkıyorsa artık bu zatı, kusura bakmayın, yerli ve milli göremeyeceğim gibi bu ülkenin hassasiyetlerine kulak veren birisi olarak da görmem mümkün değildir.”

Kendisini dünyanın merkezi gören ve herkesi yargılama ve istediği şekilde mahkûm etme hakkını kendisinde bulan Erdoğan belli ki bir çeşit “millometre” cihazı icat etmiş. Böylece kim milli, kim yerli şıpın işi çözebiliyor. Şayet öyle olmasaydı kafasına bir huniyi uygun görür, “insanların milliliğini ve yerliliğini sorgulama cüretini kendisinde görecek kadar küstahlaşmak işte budur,” der geçerdik. Allah kimseyi düçar olduğu onursuz yalnızlıktan bile övünç çıkaracak kadar düşürmesin!

[Bülent Keneş] 14.10.2017 [TR724]

Rahmetli Ecevit [Bekir Salim]

Bugün “Bir Aşk Hikâyesi (9)” olacaktı… Biraz ara verelim…

İlkokul yıllarında, teneffüslerde kantinden iki bisküvi arası lokum alıp bu büyük icadı kıtır kıtır öğütürken duvarlarda asılı “Türk Büyükleri”nin tablolarını seyretmekten ve hayat hikâyelerini okumaktan tarifsiz bir haz duyardım. Hepsini ezberlemiştim. Yaptığım ilk yağlıboya tablo da, sonraları Şah İsmail olduğu iddia edilen Yavuz sultan Selim’in resmiydi. Niyeyse onu hepsinden daha fazla seviyordum.

Bir gün… Evet, bir gün… Duvarlar bomboştu… On yaşında bir çocuk… Nasıl bir cesaretse, bir hışımla ve gözlerim yaşlı müdür beyin odasına daldım:

“Öğretmenim, resimler nerede?”

Normal şartlarda böyle bir hareketin karşılığı o yıllarda temiz bir dayaktı. Ama, belli ki müdür de ehli gönül biriydi ve ben daha resim der demez ne demek istediğimi anladı, başını yere eğdi, yüzüne de ciddi bir ıstırap ifadesi yerleşti. Büyük bir adama hesap verir edasındaydı:

“Evlâdım, Başbakanımız Atatürk hariç bütün resimleri kaldırmamızı emretti.”

Kimdi bu başbakan!

Ecevit…

O günden beri Ecevit’e karşı içimde, nefret bana çok uzak, ama, nefrete yakın bir soğukluk taşıdım.

Yıllar sonra bir gün, bir Balkan ülkesini ziyarette, televizyonda canlı yayınlanan bir basın toplantısında Türk Okullarının genel müdürü sordu (ifadeler bire bir aynı olmayabilir):

“Sayın Başbakanım, Türk Okullarını gezdiniz, ne düşünüyorsunuz?”

“Şubat Soğuğu”nun en şedit günlerinde Başbakanın cevabı çok yiğitçeydi:

“İftihar ettim. Birilerinin hiç hoşuna gitmeyecek, ama, ben sizin bu güzel faaliyetlerinizi her zaman destekleyeceğim.”

İçimdeki kocaman aysbergler erimeye başlamıştı…

********

DSP Milletvekillerinden çok yakın bir dostum anlatmıştı:

“Bekir, bir heyet hâlinde Kazakistan’a gitmiştik. Daha uçaktan iner inmez, senin gibi yumurta suratlı (nur yüzlü diyemiyor da…) birkaç tane delikanlı etrafımızı sardılar: ‘Sayın Vekilim burada Türk Okullarımız var, ziyarete gelmek ister misiniz?’ Allah için, çok sevindim. Yabancı bir ülkede Türk Okulu olması beni de heyeti de heyecanlandırmıştı. Çok memnun olurum, ben görmek isterim.’ dedim. Heyet Başkanı olan bakanımız araya girip, ‘arkadaşlar sakın gitmeyin, itikadınız sarsılır.’ demese belki de ben de etkilenip senin gibi olacaktım Allah korusun…”

“Yumurta surat”, “itikadınız sarsılır” ve “senin gibi olacaktım Allah korusun…” ifadelerine çok gülmüştüm. Herkesin kendine göre bir “itikadı” var demek ki; saygı duymak lâzım…

İşte bu milletvekili dostumdan dinlemiştim gene(*):

“Seçim öncesiydi. Ecevit Hocaefendi’yi destekler bir tavır içindeydi. Her fırsatta okulları ve yapılan çalışmaları övüyordu. Bir gün cesaretimi toplayıp grup toplantısının basına kapalı bölümünde söz aldım:

‘-Sayın Genel Başkanım, size olan sevgimi, saygımı siz de yakinen biliyorsunuz. Maksadım size muhalefet etmek değil, sadece muradınızı öğrenmektir. Seçim öncesi sizin Fethullah Gülen’e olan desteğinizi, övgülerinizi tabanımıza anlatmakta çok zorluk çekiyoruz. Bu konuda bize yardımcı olmanızı arz ediyorum.’ dedim.

Ecevit cevap vermek için söz istedi:

‘-Değerli arkadaşlar, önyargılı olmadığımı bilirsiniz. Buna rağmen, ben de Sayın Fethullah Gülen’le ilgili çok da olumlu olmayan düşünceler taşıyordum. Kendisiyle yaptığım bir görüşmeden sonra fikrim tamamen değişti. Sohbetimizde, kendileri yaptıkları faaliyetler hakkında bana bilgi verdiler. Türk okulları ile ilgili anlattıkları gerçekten çok mutluluk vericiydi. Tasavvuf sohbeti yaptık; derinliğine hayran kaldım. İnsan, sohbeti kendi bildiği konuya taşır ya; sanırım hak verirsiniz, Türkiye’de Picasso ve Tagor konusunda bir bilirkişi arasalar herhalde gelir ilk beni bulurlar; ben de her nasılsa Picasso’dan bahsetmeye başladım. Büyük bir nezaketle sonuna kadar dinledi. Sonra, ‘efendim Picasso’yu bir de şu cihetten değerlendirirsek…” deyip öyle pencereler açtı ki, bütün içtenliğimle söyleyeyim, ben Picasso hakkında hiç öyle şeyler aklıma getirmemiştim. Daha öğrenecek çok şey olduğunu fark ettim. Gördüm ki Sayın Fethullah Gülen sadece klasik bir din hocası değil, aynı zamanda büyük bir bilim ve fikir adamı, büyük bir sanatçı… Eğitimle ilgili yaptığı faaliyetler de ortada… Sizi bilemem ve duygularınıza karışamam ama ben böyle güzel, yararlı bütün faaliyetlerin her ne pahasına olursa olsun arkasında olmaya devam edeceğim.’ dedi.”

Ben, Hocaefendi’ye, övgüden çok rahatsız olduğu için bunların hiçbirini anlatamadım. Ama Ecevit hakkında bir soru sorduğumda cevabıyla duygularımı perçinlemişti büyüğümüz:

“- Nezâket timsâli bir insan… Tam bir beyefendi… Çay içip sohbet ettik. Ben yurtdışındaki okullardan bahsederken hâlini görmeliydiniz. Heyecanda çay bardağı neredeyse elinden düşecekti. Öyle bir:

‘-Rahşşşaaaaaaaannnnn, koş gel, bak, Fethullah Bey çok güzel şeyler anlatıyor…” demişti ki, samimiyeti, mutluluğu bizi de çok mutlu etmişti.”

**********

Çok uzak bir tanıdığımız Başbakanlık konutunda çok uzun seneler aşçılık yapmış… Bir bayram ziyaretinde sohbet koyulaştı da, konu Ecevit’e geldi. Dedi ki,

“Bekir Bey, biliyor musunuz Ecevit beni ağlatmıştır… Başbakanlık konutuna taşındığında, beni çağırıp:

‘-Evlâdım, burası benim evim ve devlet bana maaş veriyor. Bütün yediğimiz, içtiğimizin parasını benden alacaksın. Sakın ola, devletin tek zeytin tanesi boğazımdan geçmesin. Ben de çok dikkat edeceğim ama, sizden bu konuda çok hassas olmanızı rica ediyorum.’ demişti.

Bir gün kahvaltı yapılacak ve peynir yok. Her nasılsa ihmal etmişiz. Gittim bizzat kendisinden peynir almak için para istedim. Bütün ceplerini karıştırdı, para çıkmadı. Rahşan Hanım bir tasın içinde, o zaman iki buçuk lira vardı, buldu, verdi… Gözlerim dolmuştu…”

Aynı hassasiyet bir de Rahmetli Özal’da varmış… Gerisini siz anlayın…

********

Bir ara TBMM’ye Merve Kavakçı başörtülü girdiğinde fena efelenmişti. Doğrusu, başörtüsüne karşı bu tavrı beni çok üzmüş, hatta çok kızdırmıştı… Ne istiyorsun kardeşim Allah’ın emri olan başörtüsünden…

Dar bir dairede, “Benim dini duygularıyla başını örtenlere saygım sonsuz. Ben dinin siyasete alet edilmesinden rahatsızım.” dediğini duymuştum ama gene de kızgınlığım geçmemişti.

Tâ ki, bir oy için bütün değerleri ayaklarının altına alan ve Müslüman olduğunu iddia eden bu güruhu görene kadar…

Sayın Ecevit, sen o feveranında da çok zarifmişsin meğer…

Ben seni daha yeni yeni anlıyorum…

Sevgiyle, saygıyla yad ediyorum…

Allah’tan rahmet diliyorum…


*******

(*) Bu görüşmelerin tutanakları, kelime kelime ne konuşulduğu tahminimce kayıt altındadır. Ben tabi duyduklarımı ve duyduklarımdan ne anladığımı kendi ifadelerimle yazıyorum.

[Bekir Salim] 14.10.2017 [TR724]

Kimsenin cesaret edemediği muhalefet [Alper Ender Fırat]

Türkiye’nin iktidar sorunu olduğu kadar belki ondan da fazla bir muhalefet sorunu olduğu kesin! Ülkenin bu hale gelmesinde muhalefetin sorumluluğu, iktidardan az değil.

Ülke elden gidiyor, maddi manevi bütün değerler hunharca talan ediliyor ama tutuklanma korkusu taşıyan ana muhalefet partisi olayı sadece izliyor. Şimdilik kendisine ilişmeyeceği garantisi karşılığında tribünden muhalefetçilik oynuyor. Yani sadece ‘mış gibi’ yapıyor. Konuşuyormuş gibi, itiraz ediyormuş gibi, muhalifmiş gibi…

Sadece bugün değil, ülke bu hale gelinceye kadar farklı ses veren her şeyi yok ederken ‘bizden değil’ susmayı tercih ettiler. İnsanları kategorize eden ve sadece kendisine uygun insanların haklarını arayan bu muhalefet kafası ülkenin bütününü kapsama derdinde değil zaten.

Yargı kılıcıyla bütün ülkeyi hizaya sokan bu iktidardan kimsenin şikayet etmeye hakkı yok. Çünkü bu suça yardım ve yataklık ettiler. AKP, evrensel değerlerin peşindeyken onu destekledi diye Cemaat’e sürekli laf edenler, karanlığın saltanatını AKP ile birlikte inşa ettiklerini görmezden geliyorlar.

Ahmet Zeki Üçok’un televizyonda söylediği gibi 2014 yılındaki HSYK seçimlerinde muhalefet, iktidar, solcu, sağcı, ülkücü, Ergenekoncu bütün yargı tek liste konusunda ittifak yapıp yargıyı bir silah olarak Saray’ın emrine siz verdiniz.

Ülkenin bağımsız medya kuruluşlarına, küçüklü büyüklü gazete, televizyon ve radyolarına el konurken herkes seyretti, gizli gizli alkış tuttu, oh olsun dedi. Muhalefet partileri, sermaye sahipleri, iş dünyası ama bize dokunmasınlar da kime ne yapıyorsa yapsın havasında kendilerini kurtarmanın telaşına düştü.

Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasından sonra sıranın kendisine geldiği heyecanına kapılan Kılıçdaroğlu ve ekibi ‘Adalet Yürüyüşü’ne geçti. Bütün dünyada heyecan uyandıran yürüyüş kendisine dokunulmayacağı garantisini aldıktan sonra unutulmaya bırakıldı. Oracıkta bitti. Ülkenin çivisi çıktı, zulmün, insafsızlığın, keyfiliğin, savurganlığın bini bir para ama ana muhalefet kendisini riske edecek hiçbir işe, hiçbir söyleme girmiyor.

Ayrıca konuştuğu dile dikkat ediyor musunuz? Sanki ülkedeki her sorunun kaynağı Cemaat’miş gibi, sanki bu ülkeyi yıkılmanın eşiğine getiren Hizmet Hareketi’ymiş gibi onu ‘terör örgütü’ olarak anıyor. Üstelik 15 Temmuz tiyatrosunda neler olduğunu bütün çıplaklığıyla bilmelerine rağmen.

Hele on yıllarca devletin koruması altında büyüyen, gelişip gürbüz çocuklara dönen TUSİAD şirketlerine ne demeli. Yaz saati uygulamasından dolayı elektrik şirketlerine 2,6 milyar TL daha fazla ödeme yapılmış ama buna bile bir küçük laf etmekten ödleri kopuyor. Onlara ilişmesinler, çıkarları zarar görmesin diye yapılan hiçbir şeye itiraz etmiyor, hatta yancılık yapıyorlar.

İşte böyle bir zamanda sadece Cemaat kendini ortaya atarak köklü bir itiraza yöneldi. Hem de ülke bu hale gelmeden muktedirim öfkesini göze alarak ‘Bu böyle gitmez’ dedi. Türkiye Batı’dan kopuyor, evrensel değerleri terk ediyor ve bir diktatörlüğe gidiyor diye itiraz etti, yüzlerce kolejini, onlarca yayınevini, ülkenin en büyük medya kuruluşlarını ve milyarlarca dolarlık mal varlığını kaybetme pahasına hükümete yancılık yapmadı. On binlerce insan işinden atılma, hapse düşme pahasına yoldan çıkmışların yanına yeniden yaklaşmadı. Hapse atıldılar, işkence gördüler, Gökhan Öğretmen gibi onlarca kişi işkenceyle katledildi.

Sizin gibi muktedirlere yanaşabilir, sığışabilir, her duruma göre pozisyon alabilirdi. Sizin gibi aman tutuklanmayayım da ülke ne hale gelirse gelsin, aman on gramlık menfaatime halel gelmesin de ne olursa olsun diyebilirdi…

Yapmadı….

Cemaat sadece ve sadece bu yüzden bile hem bugün hem de tarih sahnesinde çok büyük saygıyı hak ediyor.

Ülke elden gitmesin diye ateşe atlamayı göze aldığı için, zalim bir yönetime itiraz edebilme cesareti gösterdiği için, zoru görüp el öpmeye yeltenmediği için, zalime zalim demeye devam ettiği için ve bunun da bedelini ödemekten korkmadığı için…

Ortalıkta muhalefetçilik yapanlarda bir gramlık haysiyet ve şeref varsa Cemaat’in bu hakkını teslim eder ve bol keseden, iktidar ağzıyla Cemaat’e laf söylemekten bir an olsun imtina ederler.

[Alper Ender Fırat] 14.10.2017 [TR724]

MTV’de ölümü gösterdiler: Yüzde 25’e razı ettiler [Semih Ardıç]

‘Bütçede para kalmadı, pamuk eller cebe’ paketinde geri adım atılacağına dair beyanlar havada kaldı. Hükûmet, Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) yüzde 40 zammı gösterip yüzde 15 ila yüzde 25 arasında değişen artışlara razı etti.

Motor silindir hacmi 1300 CC ve fevkindeki taşıtlarda zam yüzde 25 oldu. Bu aralıktaki taşıtların sayısı diğer motor hacimlerine sahip arabalara nazaran daha fazla. Paketin ilk haline göre vergi zammı 2.000 CC’ye kadar geçerli olacaktı. ‘İndirim’ denilerek artışlar hem bütün taşıtları şamil hale getirildi hem de ilave yük orta sınıfın üzerine bindirildi.

ZAMLAR MTV İLE MAHDUT DEĞİL

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 28 milyar liralık ilave vergi artışını ihtiva eden zam paketinin müzakereleri devam ediyor. Maliye bürokratlarının hazırladığı taslağa göre MTV yüzde 40 zam yapılacaktı.

Pakette banka, katılım bankası, sigorta şirketleri, döviz büfeleri, leasing ve faktoring şirketleri gibi malî kuruluşlardan alınan Kurumlar Vergisi’nin yüzde 10 artırılması, şirketlerin dağıtmadığı temettüden (kâr payı) yüzde 1 tevkifat (kesinti) yapılması, ev sahiplerinin gider oranlarının yüzde 25’ten yüzde 15’e indirilmesi gibi düzenlemeler bulunuyor.

AKP TABANINDA BİLE İNFİAL VAR

MTV 22 milyon taşıt sahibini birebir alakadar ettiği için en fazla itiraz bu kalemdeki zamma geldi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) seçmenlerinin de itiraz sesleri yükselmesi ile Cemil Ertem gibi Saray müşavirlerinden bazıları hükûmetin lüzumsuz yere telaşa kapıldığı minvalinde tribünlere matuf ifadeler kullanmaya başladı. Oysa bahse konu zamların Saray’ın tensibi olmadan hazırlanma ihtimali sıfıra yakındır.

İtirazların arkası kesilmeyince AKP lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan da paketin Bakanlar Kurulu’nda geri alınabileceğine dair sözler sarf etti. Tam bir danışıklı dövüş… Bakanlar Kurulu geri adım atmadığı gibi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yapılan değişiklik vatandaşın sırtına binen yükü azaltmadı.

ZENGİNDEN VERGİ ALMAK YERİNE…

En basit bir hesapla bile 2018 vergilerinin yüzde 15’ten fazla arttığını teyit ediyor. 1.300 CC ve fevkindeki taşıtları aynı oranda zamma tabi tuttular. Adaletsizliğe bakın ki Hyundai, Dacia ile lüks Range Rover aynı sepette.

Madem kaynağa ihtiyaç var lüks teknelerden, özel jetlerden, jiplerden daha fazla vergi alsanıza. Orta gelirlilerle zenginleri bir gören zihniyetin vergi indirimi de bu kadar oluyor.

Gelir Vergisi’nde aylık geliri 7 bin lirayı geçenler için vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a çıkarılacaktı. O madde de AKP mebuslarının verdiği önerge ile torbadan çıkarıldı. Biraz evvel işçinin, memurun borç harç aldığı 1.4, 1.5, 1.6 motor arabaya yüzde 25 MTV zammı yapanlar süper maaşlardan alınacak vergiye gelince müdahale etti. Milletvekili maaşları da aynı tarifeye girdiği için olmasın!

BU PAKET ÖLÜ DOĞDU

Vatandaşın alım gücü kur artışı ve yüzde 12’lerde seyahat eden enflasyon yüzünden zaten mum gibi eridi. Hal böyle iken MTV’ye yüzde 25 zammı ödeme ihtimali yok. Vergi borçlarının iki affa rağmen nasıl katlandığını (http://www.tr724.com/iki-kere-af-da-care-olmadi-vatandasin-vergi-borcu-1793-milyar-lira/) tr724.com okurları ile paylaşmıştım.

O makalede bahsi geçen borçlar 1 milyon lirayı geçen borçların toplamı. Elektrik, su, doğalgaz, SGK primi, trafik cezası, idarî para cezaları ve 1 milyon liradan az olan vergi borçları ilave edildiğinde yekûn 300 milyar lirayı aşıyor. Maliye Bakanı Naci Ağbal bu paketten kaç lira tahsilat bekliyor bilmiyorum. Mamafih vergi gelirlerinde tahsilat tutarı 2017’nin bile altında kalacaktır.

Paket bütçenin yaralarını sarmaya kâfi gelmeyecek. Hükûmet de açığı kapatmak için yine zamlara sarılacak. Dolayısıyla 2018’de kamu zamları sağanağı hiç sürpriz olmaz.

AB HER AN KAPIYI GÖSTEREBİLİR

Vergi zammı için hazırlanan paketin Türkiye’nin 430 milyar dolar döviz borcuna, 70 milyar lira bütçe açığına merhem olması mümkün değil. Havuzun dibi delikse su nasıl birikecek? Faiz, enflasyon, kur artarken, hormonlu büyüme rakamları karın doyurmuyor.

Yatırımlar için Deniz Feneri mesabesindeki Avrupa Birliği, Türkiye’ye her an kapıyı gösterebilir.

Bu risk yetmezmiş gibi ekonominin üzerine vize krizi kâbus gibi çöktü. Vize krizinin esasında Erdoğan’ın ‘itirafçı yapacaklarmış’ dediği Reza Zarrab (17/25 Aralık 2013 soruşturmasının bir numaralı şüphelisi) ABD’de serbest bırakılmadığı için çıkarıldığını bizzat Erdoğan itiraf etti.

AKP ZAMLA UĞRAŞIRKEN S&P ‘KRAL ÇIPLAK’ DEDİ

Şahısların ikbali uğruna Türkiye’nin menfaati bozuk para gibi feda ediliyor. Bu aymazlık yüzünden iktisadî ve malî fatura katlanıyor.

Yatırımcıların akıl hocalarından Standard and Poor’s (S&P) Global Ratings, Türkiye’nin ucuz ve bol para devrini popülizm uğruna nasıl heba ettiğini şu tespitlerle ortaya koydu: “Birçok hükûmet bu kolay fonlama döneminde gözlerini makroekonomik istikrar konularından ayırarak daha kısa zamanda yurt içinde siyasi ödülü olan politikalara yöneldiler. Bu yurt içi siyasî risk, gevşek fonlama şartları fırsatını kaldıraç ve borç azaltmak için kullanmayan çok sayıda gelişmekte olan ülkede mevcut. Türkiye ve Güney Afrika bu trendin iki önemli misalleri.”

O vergi zamları böyle bir iklimde, zemherinin arefesinde yapılıyor.

Ucuz ve bol para devrini keman çalarak geçiren AKP iktidarı zemherinin ortasında karıncaların kapısını çalıyor. Karıncalar da haklı olarak, “Madem öyle bütün yaz keman çalıp, şarkı söyledin. Şimdi de oyna!” diyerek bütün kapıları AKP’nin suratına kapatıyorlar.

Güzel cevap: Şimdi de oyna!

[Semih Ardıç] 14.10.2017 [TR724]

Yeni Rejim –1 [Mehmet Efe Çaman]

Demokrasi olup olmadığı artık tartışmalı olmaktan çıkmış bulunan Türkiye’de mevcut rejimin nasıl oluştuğu, daha doğrusu oluşabildiği sorunsalı, üzerinde önemle durulması ve cevaplanması gereken bir mesele. Nasıl oldu da demokrasi literatüründe James Madison ve Thomas Jefferson tarafından elective despotism, yani seçimle gelen despotizm şeklinde ifade bulan durum gerçekleşti Türkiye’de? Ardından sorulması gereken sorular şunlar: Kimin bu gidişattan çıkarı var? Bu menfaatler koalisyonunu bir arada tutan ne? Menfaatler koalisyonu daha ne kadar devam eder ve sona erdikten sonra demokrasiye geri dönüş mümkün olur mu? Bu sorulara eğilmeden Türkiye siyasetini okumanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

DEMOKRASİ SEÇİMSEL BİR PROSEDÜR DEĞİLDİ

Türkiye’de demokrasi oldum olası seçimsel bir prosedür olarak anlaşıldı. Çoğunluk yönetimi, yani milli iradenin (daha doğru terim halk iradesidir) iktidara gelmesi olarak görüldü. Seçim yoluyla iktidara gelmek oyunun en önemli öğesi olmakla birlikte, asla oyunun tamamını oluşturmuyor oysa. Çünkü seçimle iktidara gelen parti veya kişi, çoğunluk oylarıyla seçilmiş olsa bile, işleyen bir demokraside elde edebileceği güç, sadece denetime tabii yürütme gücünü kapsar. Yürütme gücü, gündelik siyasetin, örneğin izlenecek kısa ve orta vadeli ekonomi politikalarının, dış politikanın, çevre politikalarının vs. belirlenmesini ve uygulanmasını kapsadığı gibi, tanı konulan siyasi, sosyal, ekonomik vs. sorunların çözümüne yönelik reaksiyonları da içerir.

Ancak demokratik sistemlerde iktidar, sadece yürütme erki değildir. Seçimle iktidara gelen, ülke yönetiminde meşru ve hukuksal olarak sorumlu ve yetkili olsa da, gücü yasa yapımı (yasama) ve yasaların yorumlanması (yargı) mekanizmalarını kapsamaz. Yasama ve yargı, iktidar dediğimiz olgunun üçte ikisini oluşturur. Yasama mekanizması ile en fazla endirekt bir ilişkisi olabilen yürütme, yargı ile hiçbir ilişki içerisinde olamaz. Kuramsal olarak da uygulama olarak da bu hususta tartışma yok. Neden?

İKTİDAR KISITLANMALIDIR

Demokraside çoğunluk iradesi – bir toplumda en fazla destek bulan ve adil seçimlerde en fazla oyu alan parti veya aday – sadece seçimsel süreç içerisindeki rekabet bakımından üstün olma durumuna sahiptir ve iktidar mücadelesinin kazananı ve kaybedeni, kimin hükümet edeceğinin belirlendiği ana kadardır. Bu mücadelenin sonunda elde edilen iktidar, yürütme iktidarıdır. Sıklıkla seçimi kazanan partinin veya koalisyonun milletvekilleri mecliste de çoğunluğu oluşturur ve yasa yapma sürecinde başat rol üstlenir. Ancak çoğu zaman anayasa değiştirebilecek çoğunluk tek parti tarafından elde edilemez. Türkiye gibi çok yüksek bir ülke barajına ve bu nedenle de aşırı asimetrik oy oranı-milletvekili oranına sahip ülkelerde dahi bu böyledir. İktidar belirli bir süre için elde edilir, bu sürenin sonunda yeniden adil seçimler yapılır. Halk, iktidarın devamı yönünde tavır alırsa, seçimlerden birinci çıkar. Eğer halk iktidarın politikalarından memnun değilse, seçimden birinci çıkmaz. Bu durumda yeni bir parti veya kişi iktidara gelir. Çoğunluk iradesinin (milli irade dememek gerek, çünkü o partiye oy vermeyenler de milletin parçasıdır ve çoğunluğun iradesine aksi yönde oy kullanmaları onları ne o millete mensup olmaktan ne de vatandaşlıktan mahrum eder) oynadığı rol budur.

Yürütme yetkisini elinde bulunduran parti veya kişi, diğer yandan yasamanın (meclisin), meclis içinde ve dışında bulunan parti, grup ve kişilerin denetimine tabiidir. Bu denetim kesintisiz devam eder ve gücünü anayasadan ve yasalardan alır. Bundan daha da önemlisi, yargı erki de – Anayasa mahkemesi, yüksek mahkemeler, diğer olağan mahkemeler – yürütme iktidarını mevcut anayasal düzenin kendilerine vermiş olduğu yetkiler çerçevesinde kesintisiz olarak denetler. Yine yargı erki, aynı zamanda yasama erkinin (meclisin) yaptığı yasaların anayasaya ve anayasal düzene uygun olup olmadığını denetler. Örneğin, yasama, işleyen demokrasilerde temel insan hak ve özgürlüklerinin karşısında olan yasalar yapamaz, tesis edilmiş hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı yasalar çıkartamaz. Örneğin kadınların seçme ve seçilme haklarını ellerinden alacak bir yasal düzenleme yapabilir mi? Yapamaz. Örneğin ırkçı ayrımcılık yapabilir mi? Yapamaz.

YASALARIN ÜSTÜNLÜĞÜ, HALKIN ÇIKARINADIR

Neden bunları yapamaz? Ahlaki sorumluluğun gereği gibi en temel bir argümanı bir tarafa bırakarak, çok daha somut argümanlar getirelim: çünkü anayasanın ve uluslararası bağıtların bağlayıcılığı ve üstünlüğü vardır. Zaten bu türden bir yasa veya yasalar çıkartılırsa, o sistem artık demokratik olarak nitelendirilmez. Diyelim ki yasama (meclis) anayasa ile potansiyel olarak çelişen bir yasa çıkarırsa, yargı erki elindeki anayasal gücü kullanır (mesela anayasa mahkemesi devreye girer) ve eğer çıkartılan yasanın anayasa ile bir çelişkisi olduğu yönünde bir değerlendirme yaparsa, yüksek mahkeme o yasayı iptal eder. Yani yasamanın (meclisin) kararına müdahil olur. Halk iradesi tarafından oluşturulan meclisin aldığı kararın yargı tarafından iptal edilmesi demokratik midir peki? Evet, çünkü demokrasi sadece seçimsel ve biçimsel bir prosedür değildir, yazının başında belirttiğimiz üzere. Demokrasi aynı zamanda bazı asgari dererleri de kapsar ve bu değerleri (mesela düşünce ve ifade özgürlüğünü, azınlık haklarını, özgür medyayı, tarafsız yargılanma ve savunma hakkını, cinsiyetler arası eşitlik prensibini vs.) gerek yasama, gerekse de yargı erkleri aracılığıyla korur. Kimden korur? Bu tür hakları gasp edebilecek bir yürütme erkinden, yani siyasi iktidardan.

Demek ki, milli irade her istediğini yapamaz. Çünkü aslında iktidarlar hep çoğunluk ilkesiyle iktidara geldiklerinden dolayı kendilerini milli irade olarak algılasalar da, aslında Rousseau’nun çok yanlış biçimde yeknesak olarak algıladığı milli irade, asla yeknesak değildir. Tüm vatandaşlar hiçbir zaman aynı fikirde olamazlar. Her konuda farklı düşünen gruplar, fraksiyonlar ve partiler vardır. Bu nedenle, günlük siyasette en çok oyu alanın dediği olsa da, bireyin temel hakları ve özgürlükleri anayasal garanti altındadır. Dolayısıyla farklı düşünenler hem yasamada (mecliste) temsil edilir, hem de iktidara oy veya destek vermemiş vatandaşın hakları korunur. Yürütme bunlara halel getiremez. Getirirse karşısında yargıyı bulur zaten. Eğer bu mekanizmalar işlemiyor ve milli irade yasama ve yargıyı topyekûn kontrolüne alıyorsa, bu noktada – seçimsel süreç teoride hala var da olsa – artık demokrasiden söz edilmesi olanağı yoktur. Bu gerek Alexis de Tocqueville, gerek John Stuart Mill gibi klasik demokrasi kuramcıları, gerekse de Giovanni Sartori gibi çağdaş kuramcılar tarafından üzerinde durulmuş ve çözümlenmiş olan tyranny of majority (çoğunluk tiranlığı yerine çoğunluk diktası kavramı daha yerleşik Türkiye’de) dediğimiz rejimdir. Yani işin özü: her seçim olan yerde demokrasi yoktur, her milli irade de demokratik değildir.

FİİLİ OLDU-BİTTİ REJİMİ

Şimdi gelelim bu mekanizmaların uygulanmadığı Türkiye’ye. Evet, seçim mekanizması ile iktidara gelmiş bir cumhurbaşkanı ve hükümet var (her ne kadar son referandumdan sonra yürütmenin baskısıyla Yüksek Seçim Kurulu’nun aldığı mühürsüz oy pusulalarının geçerli kabul edilmesi yönündeki karar ertesinde seçim mekanizması da oldukça tartışmalı hale geldiyse de, varsayalım ki seçim ilkesi hala var). Ancak yukarıda ele alınan demokrasi kıstaslarından hiç birinin artık fiilen uygulanmadığını tespit ediyoruz. Anayasa var, ancak uygulanmıyor. Anayasa sadece hâlihazırdaki bir yıldır süren olağanüstü hal (OHAL) rejiminden dolayı uygulanmıyor değil. Bu rejimden çok önce başlamıştı uygulanmamaya. Örneğin cumhurbaşkanının anayasal yetkisi olmadığı halde, anayasa dışı fiili oldu-bitti ile bakanlar kurulunu kendi uhdesine aldığı bir gerçek. 2019’da yürürlüğe girecek bir anayasal düzenlemenin, 2015’ten bu yana fiilen zaten uygulandığını kim reddedebilir? Bu uygulamanın halen geçerli olan 1982 anayasasına aykırı olmadığını kim söyleyebilir? Peki, nerede Anayasa Mahkemesi? İktidar gaspı ve maksimizasyonu ile sağladığı güç yoğunlaşması sayesinde kendisinde tüm fiili yetkileri toplayan Erdoğan’a Anayasa Mahkemesi de yüksek yargı da ses çıkartamıyor.

2015 yazından bu yana uygulana gelen OHAL rejimi çerçevesinde, artık yasama organı (TBMM) da fiilen etkisiz hale getirilmiş durumda. Dolayısıyla, gayrimeşru olarak yasamanın yetkilerini kendisinde toplayan eski unvanı ile cumhurbaşkanı, yeni adıyla “reis”, Türkiye’deki darbeler literatürüne ilk kez “sivil darbe” dediğimiz kavramı sokmuş oldu. Bu sivil darbenin birinci ayağı 17/25 Aralık soruşturmaları sonrası yargıya yapılan sivil darbe, ikinci ayağı, 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi ardından ilan edilen OHAL rejimi ile yasamaya (TBMM) ve orduya yapılan sivil darbedir. Milli iradenin doğal ve hukuki sonucu olan çoğunluk yönetiminden, yapılan anayasaya ve yasalara aykırı, yani kanunsuz olan çoğunluk diktasına geçiş, bunun peşi sıra da fiilen tüm gücün (yürütme, yasama ve yargı) tek adam elinde yoğunlaşarak toplanması artık hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gerçekleşmiş bulunmaktadır.

DEMOKRASİYİ YOK ETME SUÇU, ZAMAN AŞIMINA TAKILMAZ

Sivil darbe yapmak elbette ki çok büyük bir suçtur. İşlenen suç vatana ihanettir ve bunun yaptırımı zaman aşımına tabi değildir. Erdoğan’ın tüm bu anayasa suçlarını işlerken ve güç gaspında bulunurken kimlerle ortaklık ilişkileri içinde olduğunun, kimlerin hangi amaçlarla kendisine destek verdiğinin, perde arkasında hangi güç odaklarının fırsat beklediğinin önemi olsa da,  bu önem bu yazıda ele aldığımız Türk demokrasisinin nasıl ortadan kaldırıldığı konusunda ikincil önemdedir. Fakat bu ortaklık ilişkileri, demokrasi konusuyla alakalı bir başka öneme sahiptir: bu çıkar koalisyonunu bir arada tutan ne, bu karanlık, gayrihukuki ve gayrimeşru ilişkiler yumağında kim ne elde etmek istiyor, bu koalisyon daha ne kadar sürer, sona erdikten sonra demokrasi geri gelir mi? Bu sorular, ikincil değildir, zira anayasaya ve yasalara saygılı tüm demokrat vatandaşların cevabını beklediği haklı sorular.

Demokrasinin nasıl ve neden bittiğini – yani hepimizin zaten yaşayarak, uygulamada gördüğü gerçeği – kuramsal çerçevede ele aldım. Yukarıdaki sorulara da, yazının ikinci bölümünde yanıt vermeye ve analizi derinleştirmeye çalışacağım.

[Mehmet Efe Çaman] 14.10.2017 [TR724]

Türkiye’yi Zarrab’ın önüne yatırmak! [Erhan Başyurt]

Türkiye’nin, ABD elçilik ve konsolosluk görevlisi Türkler ve ABD vatandaşlarını ardı ardına tutuklamasının nedeni ‘İran asıllı Zarrab’ın salıverilmesini sağlamak içinmiş!’.

Yanlış duymadınız! 17/25 yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun baş aktörü, rüşvet verdiği 3 bakanın istifasına neden olan Reza Zarrab, ABD’de yakalanınca iktidar tüm imkanlarıyla onu kurtarmak için çalışmış…

OBAMA’YA ZARRAB İÇİN RİCA ÜSTÜNE RİCA

Washington Post Gazetesi’nde bir yazı kaleme alan ünlü gazeteci David Ignatius, Erdoğan’ın 21 Eylül 2016’da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile BM’de yaptığı 90 dakikalık görüşmenin yarısında Zarrab’ın konuşulduğunu yazdı…

Erdoğan, Zarrab’ın serbest bırakılmasını ve Zarrab’ı tutuklayan savcı Bharara’nın görevden alınmasını istemiş.

Ignatius’un verdiği bilgilere göre, aynı ziyaret sırasında Emine Erdoğan da Biden’in eşine Zarrab’ın serbest bırakılması için ısrarcı olmuş…

Erdoğan ile Obama’nın 2016 ve 2017 yılındaki son iki telefon konuşmasında da, Ignatius’un yazdığına göre, Zarrab’ın serbest bırakılması için Erdoğan ricacı olmuş…

Hükümet kanadının tek gayreti bu da değil. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da ABD’li meslektaşıyla görüşmesinde Zarrab’ın serbest bırakılmasını istemiş…

‘ZARRAB, ÜLKEMİZİ İLGİLENDİREN BİR KONU DEĞİLDİR!’

Oysa Erdoğan, Zarrab ilk tutuklandığında, 29 Mart 2016’da ABD ziyareti öncesi Atatürk Havalimanı’nda şu açıklamayı yapmıştı:

‘Bu konu aslında ülkemizi ilgilendiren bir konu olmadığı gibi, bir kara para aklama konusu mudur, değil midir, bilmeden böyle bir değerlendirme yapmayı da doğru bulmuyorum.’

Evet, ortağı Zencani idam cezası almış İran vatandaşı Zarrab normal şartlarda Erdoğan’ın dediği gibi ‘ülkemizi ilgilendiren bir konu değildir’.

Peki buna rağmen, salıverilmesi için gösterilen tüm bu gayretler ve ‘stratejik ortak’ ABD ile bağları koparmaya vardıran ‘gerilim tırmandırma’, ‘şantaj’ ve ‘rehine diplomasisi’ neden?

ZARRAB ‘SEVDASININ’ DÖRT NEDENİ

Dört gerekçe öne çıkıyor.

Birincisi, iktidarın ‘yargı darbesi’ diyerek üzerini kapattığı, yargıyı ve emniyeti hallaç pamuğu gibi savurduğu iddiaların aslında gerçek olduğunun Zarrab duruşması ile ortaya çıkacak olması.

Nitekim Zarrab’ın rüşvet çarkına takılan ve 17 Aralık sonrası istifa eden Zafer Çağlayan şimdiden Zarrab’ın ABD’deki dosyasına girmiş durumda ve hakkında tutuklama kararı verildi.

Zarrab’ın rüşvet ve kara para aklama ağında kullandığı Halkbank’ın Genel Müdür Yardımcısı da aynı şekilde ABD’de tutuklandı ve sanık.

Tüm bunlar, Türkiye’de kapatılan 17/25 Aralık soruşturmasının ‘yargı darbesi’ değil ‘hukuki bir suçüstü’ olduğunu, tüm görevden almaların da gerçekte soruşturmayı engellemeye yönelik olduğunu ispat ediyor.

İkincisi, Zarrab ABD’ye iddia edildiği gibi tutuklanacağını bildiği halde gitti. İran’ın kendisine operasyon yapmasından ya da Türkiye’nin kendisini susturmasından korkuyordu.

İran’a ambargoyu delen Zarrab’ın bu durumda ABD’de tek kurtuluşu ve can güvenliğini sağlama yolu, ABD yargısı ile işbirliği yapması. Yani itirafçı olması…

‘Hiçbir hukuksuzluğa imza atmamış bir iktidar için’ anlaşılması çok güç bir şekilde hükümet bu ihtimalden rahatsızlık duyuyor.

Nitekim Erdoğan, ABD ile vize krizinin patlamasının ardından Saray’da valilere yönelik yaptığı konuşmada, ‘Vatandaşımı tutuklayıp itirafçı olarak kullanmak isteyeceksin’ çıkışı yaptı.

Zarrab, iktidarın uykusunu kaçırtacak ne biliyor olabilir ya da üstü örtülen ne tür yolsuzluklara imza atmış olabilir? Kısacası, Zarrab davasında ortaya çıkacak yeni deliller veya itiraflar ‘şaşılacak’ şekilde iktidarı tedirgin ediyor.

Üçüncüsü, Zarrab dava sürecinde Türk hükümetini kendisine sahip çıkması ve serbest bırakılmasının sağlanması için ‘tehdit’ ediyor olabilir.

CHP’li Erdal Aksünger, Zarrab’ın avukatlarının Emine Erdoğan ile Zarrab’ın fotoğrafını savunma amaçlı dosyaya koyduklarını ortaya çıkardı.

Zarrab’ın TÜRGEV’e 100 milyonluk bağış yaptığı, iktidar kanadında başka isimlerle de irtibatı olduğuna dair geçmişte çok sayıda bilgi ve belge yayınlanmıştı. Üstü örtülen 17/25 yolsuzluk ve rüşvet dosyasında da bu bilgilerin bir kısmı yer almıştı.

Zarrab’ın avukatlarının Türkiye gelmesi ve Erdoğan ile özel görüşme yapmaları da kamuoyunda genişçe yer bulmuş ve ABD mahkemesi bu görüşmeyi de inceleme altına almıştı.

Yine iddianamede yer alan telefon görüşmeleri kayıtları, iktidarın ABD yargısı tarafından dinlendiğini ve 17/25 Aralık’ta yer almayan konuşmaların ve dolayısıyla suçlamaların da ellerinde olduğunu gösterdi…

Sonuçta, Zarrab’ın elinde kamuoyunun henüz bilmediği, ancak iktidarın canını sıkma ihtimali olan bilgi veya belgeler olabileceği ve ‘itirafçılık’ ile tehdit ediyor olması ihtimali var…

Dördüncüsü, Zarrab’ın İran’a milyarlarca dolar sıcak para sağlama ve kara aklama trafiğinin göbeğinde yer alan Türkiye’nin, bir mahkeme kararı ile bunun sabitleşmesi halinde, uluslararası yaptırım ile karşılaşması mümkün.

Yine Halkbank ve para trafiğinde yer alan diğer 3 Türk bankasının da uluslararası yaptırım ile karşılaşması ve ekonomimizin büyük darbe yemesi ihtimali söz konusu.

BM’nin İran’a yaptırımı kasıtlı olan delen Türk yetkililerin de uluslararası ceza yargılamaları ile yüz yüze gelmeleri güçlü bir risk…

İKTİDAR YA GERİ ADIM ATAR YA DA ÜLKEYİ YAKAR!

Sonuçta, Türkiye ‘stratejik ortağı’ ABD ile ilişkilerini sadece İran vatandaşı Zarrab nedeniyle riske atıyor.

Zarrab’ın salıverilmesini sağlamak için ABD vatandaşlarını tutuklayıp ‘takas’ için diplomasi yürütüyor.

İstediğini elde edemeyince de, krizi bilinçli şekilde tırmandırıp, ABD’yi ‘teslim olmaya’ zorluyor.

Başından beri söylüyoruz. Kriz tırmandırmalarda, güçlü olan kazanır. Türkiye ve iktidar bu denklende kaybedeni fazla olan taraf…

Dolayısıyla ya geri adım atacaklar ya da Türkiye’yi İranlı Zarrab’ın önüne yatırıp maalesef ateşe atacaklar.

[Erhan Başyurt] 14.10.2017 [TR724]

TÜSİAD ve TOBB o fırsatı çoktan kaçırdı [Tarık Ziya]

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “İş dünyasının bu kadar etkilenmesine rağmen sesi çıkmıyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) seçimini yasakladılar, konuşamadı. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) kimseyi ürkütmeden nasıl bir dil kullanacağı arayışında. İş dünyası daha cesur olmalı çünkü kaybedeceği bir şey yok. Zaten her şeyini kaybediyor.” sözleri dipsiz kuyuya atılan taş misali Türkiye’nin karanlık koridorunda kaybolup gidecek. 

Kılıçdaroğlu’nun sarfettiği her bir kelime hakikatin ifadesi olmasına rağmen makes bulma ihtimali yok. Türkiye artık tek adam rejiminin sularında seyrediyor.   

Zira Ne TOBB’un ne de TÜSİAD’ın eski ağırlığı kaldı. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın hışmına uğramamak adına her iki teşkilat üç maymunu oynamayı tercih etti. İlk adım olarak Saray bu sükût halinden memnun kalsa da bir müddet sonra elçiler vasıtasıyla ‘çıkıp konuşsunlar’ mesajıyla irkildiler. 

KORKUDAN ESİR DÜŞTÜLER

Dile kolay iktidardan muhalefete her siyasetçinin ziyaret ettiği, hal hatır sorduğu, fikir danıştığı TOBB ve TÜSİAD’a bugün ayar veriliyor. O eski günlerden eser yok şimdi. 

Tam sayfa gazete ilanları ile hükûmetlerin korkulu rüyası haline gelmiş TÜSİAD’ın, içinden Necmettin Erbakan gibi Başbakanlar çıkarmış TOBB’un içine düştüğü zilletin tek sebebi var, o da korkaklık. 

Başkanlarının, yönetim kurulu üyelerinin korkaklığı bütün üyeleri, iş âlemini Saray’ın kapısında esarete mahkum etti. İş âlemi bu teslimiyeti ile Türkiye’de geriye gidişi durduran yegane amillerden biri olma fırsatını kaçırdı. 

CEM BOYNER INSTAGRAM’DA

“Demokrasinin olmadığı yere yabancı yatırımcı gelmez.” dediği için Star ve Akşam gazetelerinin ‘tezek’ manşetleriyle Sütaş’ı hedef tahtasına koydukları gün Muharrem Yılmaz istifa edince Haluk Dinçer, TÜSİAD başkanlık koltuğuna kerhen oturmak mecburiyetinde kalmıştı. 

Kulakları çınlasın, Dinçer’in haricinde son üç senede tek bir demokrat iş adamı çıkmadı. Gezi hâdiselerinde demokratik eylemlere destek verecek kadar cesaret timsali olan Cem Boyner bile kendisini Instagram’a adadı. Dalış, ahşap oyma ve dağcılık gibi muhtelif etkinliklerden görüntüler paylaşmanın keyfini sürüyor.  

HALUK DİNÇER HUKUK DERSİ VERDİ

Dinçer, 17/25 Aralık 2013 soruşturmalarından paralel devlet iddialarına kadar hepsine demokrasi ve hukuka giriş dersi niteliğinde cevaplar vermişti. “Türk Ceza Kanunu’nun neresinde paralel devletle alakalı bir suç tanımı var?” diyerek Reza Zarrab’tan rüşvet alanların maskesini düşürmüştü. 

O Zarrab ki Erdoğan’ın ‘hayırsever işadamı, biricik vatandaşı’. ABD’de hapishanede ve mahkemesi hızlanınca Erdoğan’ın telaşa kapıldığı dikkatten kaçmıyor. 

Bugünlerde patlak veren vize krizinin sebeplerini öyle devlet katında aramayın. Bu davada Zarrab’ı ABD’den alamayan Erdoğan’ın bilerek çıkardığı bir krizdir. Tıpkı Türkiye’de 4 sene evvel yaptığı gibi suç delillerini karartmak maksadıyla ortalığı ateşe veriyor.  

TÜSİAD’IN ANAHTARLARI KİMDE?

Dinçer’den sonra Cansen Başaran Symes silik bir başkanlık icra etti. Hal-i hazırdaki başkan Erol Bilecik utanmasa patronlar kulübünün anahtarını Saray’a bırakacak. Türkiye Avrupa Birliği ve ABD ile yaka paça oldu. Bu merkezlerle en fazla irtibatı, ortaklığı olan TÜSİAD üyeleri dut yemiş bülbül misali. Gazetelere verdiği beyanat, içi boş temennilerden ibaret.  

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na gelince... “Yerli arabayı biz yaparız.” dediği günden beri şehir şehir dolaşıp tamamen hayal tacirliği yapıyor. Arabayı hallettik, fabrika için şehir ve arsa yarışı kaldı. Açık artırmayı yapmak da TOBB Başkanı’na kaldı. Ne kadar yazık! 

GÖKÇEK GİDİNCE HİSARCIKLIOĞLU NE OLACAK?

Bu arada Melih Gökçek’in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan azledilmesi an meselesi. Gökçek gittiğinde onunla çalışan bürokrat, sanayici, işadamı, müteahhit kim varsa tasfiye edilecek. 

Bilin bakalım tasfiye listesinde ilk sırada kim var? İlk sırada Armada Alışveriş Merkezi’nin ortaklarından Rifat Hisarcıklıoğlu var. Gökçek’in arsa kıyaklarından en fazla istifade eden isim Rifat Hisarcıklıoğlu... Gökçek ile de ortak. 

Yerli araba popülizmi bile onu kurtaramayacak. TOBB Genel Kurulu, Erdoğan ne vakit yapılacak derse o güne dek tehir edilecek. Şimdiden oda ve borsalarda seçimler 2018’e tehir edildi. Böylece Hisarcıklıoğlu’nun tasfiyesi ile neticelenecek oyun planı için vakit kazandı Saray. 

İTO VE ASO’DA KÖŞEYE SIKIŞANLAR

İstanbul Ticaret Odası Başkanı İbrahim Çağlar, Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir ve diğerleri MÜSİAD’ın adayları karşısında kaybetmeye mahkum. Kullanıp atacaklar hepsini. 

Onlar kaybederken Hisarcıklıoğlu da kaybedecek. Bugünlerde Hizmet Hareketi’ne iftira atmaları sebepsiz değil. Güya bu taktikle Erdoğan’a sadakat mesajı veriyorlar. Nafile... 

Kendilerinin ikbali uğruna bütün üyelerinin, vatandaşların iradesine ipotek koydular. Şimdi de tasfiye sırası onlara geldi. 

TOBB’da koltuklar Saray’a akredite isimlere geçecek. 

TÜSİAD’ın da içi boşaltılacak ve Beyaz Türkler’in derneği varlığı ile yokluğu belli olmayan silik bir kimliğe bürünecek.

FABRİKALAR BULGARİSTAN VE ROMANYA’YA TAŞINIYOR

Kılıçdaroğlu’nun sözlerine rücu edelim. TOBB ve TÜSİAD’ın içine düştüğü zilleti tasvir ettikten sonra, şunları kaydediyor: “TOBB ve TÜSİAD, ‘Bunlar, Türkiye’yi felakete götürüyor’ demiyor. Kaybedecekleri bir şey yok. Zaten aşama aşama her şeyini kaybediyor. İnsanlar fabrikalarını Romanya’ya, Bulgaristan’a söküp götürüyor. Bunu hükümet görmüyor mu? Yapmaları gereken daha cesur, daha atak davranıp demokrasiyi savunmalarıdır. Ama onlar da iyi biliyor ki kimsenin can ve mal güvenliği yok.”

Hukuk bu denli katledilmeseydi Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin bir karşılığı olabilirdi ve Türkiye hatalı yoldan çevrilebilirdi. Hiss-i nedamet için artık çok geç. Türkiye’de iyilik, fazilet ve demokrasi namına ne varsa hepsi ateşe verildi. 

Bu ateşe vaktinde el birliğiyle müdahale edilmedi, “Bırakın, falanlar yansın.” denildi. Alevleri göklere yükselen bu yangın herkesi, en fazla da işadamlarını, patronları yakacak. 

Büyük bir teessürle taziyelerimi bildiririm... 

[Tarık Ziya] 14.10.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com