‘Kimsenin şahsıma sorumluluk havale etme hakkı yoktur’

AKP’nin Kızılcahamam kampında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hiç kimsenin üstlendiği sorumluluğu yerine getirmeyip her şeyi bir üste, özellikle de şahsıma havale etme kolaycılığına hakkı yoktur.” dedi.

Cumhurbaşkanının seçilme oranının yüzde 40’a düşürülmesiyle ilgili olarak ise “ne düşüncemiz ne niyetimiz ne de çabamız söz konusudur” diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hiç kimsenin üstlendiği sorumluluğu yerine getirmeyip her şeyi bir üste, özellikle de şahsıma havale etme kolaycılığına hakkı yoktur. Bu biz ciddi manada üzüyor. ‘Efendi böyle istedi.’ Haberimiz yok ama bunun istismarını yapanlar var. Bunu tüm milletime duyuruyorum. Şunu herkes bilmelidir ki bunların hepsi fırsatçılıktır. Bu fırsatçılığa izin vermeyeceğiz.”

PARTİSİNİ ŞAŞIRDI: ŞAHSIM KATINDA VE REFAH PARTİSİ ADINA…

Konuşmasında MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye geçmiş olsun dileklerini ileten Erdoğan, “Kendisine Refah Partisi olarak teşekkür ediyoruz” ifadesini kullandı. Erdoğan’ın Refah Partisi demesinin ardından salondaki partililer kısa bir şaşkınlığın ardından alkışlamaya başladı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise Erdoğan’a dönerek “AK Parti, AK Parti, AK Parti” şeklinde uyardı. Erdoğan gülümseyerek “Doğru, AK Parti” diyerek düzeltti.

‘HAZAN YAPRAKLARI GİBİ SAVRULMAMIZI İSTİYORLAR’

“Hazan yaprakları gibi milletin önünde sürüklenmemizi bekliyorlar ama buna fırsat vermeyeceğiz. Ne kadar güçlü eserse essin kendimizi yıkıcı rüzgârın akışına bırakmayacağız.”

YARGI İŞLERİ NOTERE…

“İkinci pakette yer alan bir husus noterli kurumunun daha etkin hale getirilmesidir. Noter ve noter yardımcılığı için sınav getirilmesi, bazı çekişmesiz yargı işlerinin noterde yürütülmesiyle ilgili düzenleme de bu başlık altında düzenlenecektir. Yoksulluk nafakasıyla ilgili tartışmaları sona erdirmeye yönelik düzenle edilen sorunların çözülmesi yer alıyor. Denetimli serbestliğin maktu yerine orantılı uygulamasını esas alan bir düzenleme özel infaz usullerinin kapsamını da genişletiyor. Böylece infazın ıslah amacına uygun olarak gerçekleştirilmesi yönünde işlemlerin kaydedilmesi hedefleniyor.”

[Kronos.News] 5.10.2019

KHK’lılar Saadet’i ziyaret etti: “Soykırıma varan uygulamalar iktidar tekelinde”

Büyük Buluşma için Türkiye’nin dört bir tarafından Ankara’ya giden KHK’lılar, HDP ardından Saadet Partisi’ni ziyaret etti. Gergerlioğlu, “Soykırıma varan uygulamalar iktidar tekelinde” dedi.

BOLD – Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) ihraç edilenlerin Ankara Yılmaz Güney Salonu’nda yapacakları Büyük Buluşma, Ankara Valiliği tarafından yasaklanınca HDP ve Saadet Partisi (SP) KHK’lılara davette bulundu. KHK’lılar önce HDP Genel Merkezi’ni ardından da SP’yi ziyaret etti. SP’ye ait MG kitap kafede gerçekleşen ziyarete HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yanı sıra çok sayıda KHK’li ve müebbet hapis cezası alan askeri öğrencilerin anneleri katıldı. SP’ye gelen heyeti, SP Konya Milletvekili Abdulkadir Karaduman ve beraberindeki parti yöneticileri karşıladı. Görüşme öncesi polis Saadet Partisi yetkilileri ve görüşmeye gelenlerden saat 14.00’a kadar görüşmeyi sonlandırmalarını istedi.

BARIŞ İÇİNDE BİR TOPLANTI

MA’nın haberine göre görüşmede ilk olarak söz alan Ömer Faruk Gergerlioğlu, şunları söyledi: “Malûm bugün 5- 6 Ekim KHK buluşmamız vardı ama engellemeye uğradı. Kabul edilebilecek tavır değil. Bugün yapılan 3 yıldır zulümle ne yapıldığının somut resmidir. Soykırıma varan uygulamalar iktidar tekelinde. Barış içerisinde kapalı bir toplantı yapabilmek için 3-4 aydır hazırlanıyorduk.”

EN AĞIR İNSAN HAKKI İHLALİ

HDP ve SP’nin kapılarını KHK’lılara açmasının değerli olduğunu kaydeden Gergerlioğlu, parti yetkililerine teşekkür etti. KHK’liler olarak mesajlarını vermek istediklerini aktaran Gergerlioğlu, şu ifadeleri kullandı: “KHK ülkenin en ağır insan hakkı ihlalini oluşturuyor. Çalışma, seyahat, anayasa hakkı ihlali, kredi kartı almaktan tutun tapudan daire almanızı engelleyen uygulamalar yaşandı. Bu sorunları konuşalım, zulüm sorunlarını nasıl giderebiliriz, demokratik bir yolla nasıl aşabiliriz diye konuşacaktık izin vermediler. Âdeta vatandaşlıktan çıkardıkları insanların söz sahibi olmasını istemiyor. Haber vermeksizin toplantı yürüyüş hakkı vardır. Bugün yaşananlar anayasa hukukunu çiğnenen uygulamalarıdır.”

BURASI KORSAN DEVLET Mİ?

Gergerlioğlu, HDP’deki toplantıların akşama kadar devam edeceğini dile getirdi. Gergerlioğlu, sözlerini şöyle tamamladı: “Sabah Ankara’ya gelen arkadaşlarımızı hukuksuzlukla geldikleri yere geri gönderildiler. Türkiye’de hiç kimse ben senin yolunu kestim geri git diyemez. Burası korsan devleti mi? Ankara’ya girmek için pasaport mu almak gerekiyor. Burada Harbiyeli Anneler var. 3 yıldır ciğerleri yanıyor. Meclis önünde anneleri gözaltına alındı. Milletin dertleri, bizimle konuşurken derdest edildi. Bu bizim niye feryat ettiğimizin fotoğrafıdır. Zulme uğrayan herkesle beraber insan hakları talep ediyoruz. Anayasa çiğnenerek haklarımız gasp ediliyor. Buradaki insanların kime zararı var?”

ELİM BİR TABLO

SP Konya Milletvekili Karaduman da şu değerlendirmelerde bulundu: “Bugün sizleri ağırlamaktan onur duyuyoruz. Türkiye uzun zamandır kanun tanımasızlığın zirve olduğu bir dönemden geçiyor. Elim bir tablo içerisinde izliyoruz. Bugün ve yarın Yılmaz Güney Sahnesi’nde gerçekleşecek olan toplantı, hiçbir yasa devletinin ciddiyetine yakışmayacak şekilde iptal edildi. Yolda olan insanlar, gelmek üzereyken girişleri engellendi kendilerine İstanbul’a dönmek zorunda oldukları ifade edildi. Ben burada vatandaşlarımızı beklerken, gişelerde bekletildiği için otobüste toplantı yapmak zorunda kaldım. Bir milletvekili ve vatandaşı otobüste toplantı yapmaya zorlayan bu ülke var.”

Yapılan görüşme ardından KHK heyeti HDP Genel Merkezi’nde devam eden toplantıya katılmak üzere MG Kitap Kafe’den ayrıldı.

[BoldMedya] 5.10.2019

“TÜİK’in verilerinin doğru olması imkansız”

Eski MHP Grup Başkanvekili Erhan Usta, TÜİK’in açıkladığı veriler arasında doğru olması imkansız bilgiler yer aldığına dikkat çekti. Usta, Adana-Mersin’de yüzde 8,5 artan giysi fiyatlarının Hatay-Maraş-Osmaniye’de yüzde 15,6 düşemeyeceğinin altını çizdi.

BOLD – Türk Lirası dolar karşısında değer kaybediyor. İthal edilen cep telefonlarının fiyatları ise sürekli artıyor. Enflasyonu tek haneli olarak açıklayan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ise açıkladığı enflasyon verilerinde ise cep telefonu fiyatlarında indirim olduğunu ortaya koydu.

DOĞRU OLMASI İMKANSIZ VERİLER

TÜİK’in bu verilerine itiraz eden Eski MHP Grup Başkanvekili ve Samsun Bağımsız Milletvekili Erhan Usta, TÜİK’e göre enflasyonun düşmesi sevindirici olduğuna vurgu yaparak, giyim, ayakkabı grubunda ve cep telefonu, bilgisayar ve televizyon gibi ürünlerde gözlenen fiyat hareketlerinin ise çok dikkat çekici olduğunu ifade etti. Usta, TÜİK’in merkezi veri dağıtım sisteminden daha detaylı ve bölgesel olarak yayınladığı veriler incelendiğinde, doğru olması imkansız olan bölgesel fiyat hareketlerinin gözlendiğinin altını çizdi.

GİYSİ ADANA’DA ARTMIŞ, OSMANİYE’DE AZALMIŞ

Usta, ağırlığı yüzde 5,6 olan ve yıllık fiyat artışı yüzde 0,9 olan giyim grubunda Adana-Mersin’de giysi fiyatları geçen yıla göre yüzde 8,5 artarken Hatay-K.Maraş-Osmaniye’de yüzde 15,6 düştüğünün yer aldığına dikkat çekti. Usta, endeksteki ağırlığı yüzde 1,7 olan ve yıllık fiyat artışı yüzde 9,5 olan ayakkabı grubunda; İzmir’de ve İstanbul’da sırasıyla yüzde 17,2 ve yüzde 15,7 artan fiyatlar, Ankara’da yüzde 0,7, Samsun’da yüzde 8 nasıl azalabileceğini sordu.

MANİSA’DA CEP TELEFONLARINDA BÜYÜK İNDİRİM

Grup içerisinde ağırlığı yüzde 89 cep telefonu olan telefon ve telefaks ekipmanı grubunda yıllık fiyat değişiminin yüzde 8,8 azaldığını hatırlatan Usta, “Geçen seneye göre cep telefonu fiyatları nasıl düşer? Manisa bölgesinde cep telefonu fiyatları yüzde 18,3 düşerken, Balıkesir bölgesinde yüzde 0,6 artabilir mi? Yüzde 89’u televizyon ve bilgisayar olan harcama grubunda yıllık fiyatlar yüzde 6,3 azalabilir mi? Yeni modeller çıktıkça eskinin fiyatı düşer ama eskiye rağbet var mıdır? Yeni ürünün fiyatının hiç mi önemi yoktur?” dedi.

ENDEKS HER AY AŞAĞI ÇEKİLMİŞ

Bu puanlamaların endeksi en az 1 puan aşağı çekmiş olabileceğini hatırlatan Usta, “Bunun sadece bu aya has bir durum olmadığı, 2019 yılının geçmiş aylarında da benzer durumlar olduğu görülmektedir. Kalite düzeltme yönteminin, akademik camiayla işbirliği içerisinde şeffaf bir şekilde tartışılmasını, incelenmesini ve düzeltilmesini istiyoruz. Bu problemin çözümü için TÜİK’e önerimiz; belirli bir işyerinden belirli bir madde için tek ürün fiyatı derleme işleminden vazgeçerek, barkod sistemiyle o madde başlığı altındaki bütün ürünlerin aylık satış miktar ve tutarlarını derleyerek güçlü bir endeks yapısı kurmasıdır” dedi.

[BoldMedya] 5.10.2019

“Hocaefendi’nin tek derdi var: Hizmet'in mağduriyetini dünyaya duyurmak”

SAMANYOLUHABER- Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Mısır’da yayın yapan Ten TV’ye verdiği mülakat üzerine başlatılan tartışmalara dair New York merkezli Paylaşılan Değerler İttifakı (Alliance for Shared Values/AfSV) bir açıklamada bulundu.

"HOCAEFENDİ MAĞDURİYETİ BÜTÜN DÜNYANIN DİKKATİNE SUNMAK İÇİN GAYRET EDİYOR"

AfSV’nin açıklamasında Türkiye’de Hizmet Hareketi mensuplarının maruz kaldığı baskı ve zulümleri bütün dünyanın dikkatine sunmak maksadıyla Hocaefendi’nin mülakat tekliflerine müracaat sırasına göre sağlığının elverdiği ölçüde müspet cevap verdiğinin altı çizildi.

Mülakatta Erdoğan rejiminin insan hakları ihlalleri, Türkiye’nin çevre ülkelerle ilişkileri ve terörle mücadele gibi temel meselelerin ele alındığı belirtilen açıklamada, “Röportaj Mısır’a odaklı değildir.” denildi.

“DEMOKRATİK DEĞERLERİN YANINDA OLDUĞUNU NET BİR ŞEKİLDE ANLATTI”

Hocaefendi’nin başta bütün toplumsal grupların haklarına saygı gösterilmesi, hiçbir grubun diğerini ezmemesi olmak üzere demokratik değerlerin yanında olduğunu net bir şekilde ifade ettiği belirtilen AfSV açıklamasında şunun altı çizildi: “Hem Mısır hem de Türkiye gibi nüfusu çok çeşitlilik arz eden milletler için demokratik idare tarzının en iyisi olduğunu net bir şekilde ifade etmiştir.”

AfSV, Hocaefendi’nin mülakatta herhangi birinin veya belirli bir grubun etnik kökenini değil, kendilerini İslami çizgide gösterdiği halde masum insanlara zulmeden kişileri tenkit ettiğini vurguladı.

AFSV TARAFINDAN YAPILAN AÇIKLAMANIN TAM METNİ:

“Fethullah Gülen Hocaefendi ’nin Mısır Ten TV Röportajının Çarpıtılmasıyla İlgili Açıklama:

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Mısır’da yayın yapan Ten TV’ye vermiş olduğu kısa röportaj, başta Erdoğan hükümeti kontrolündeki Daily Sabah olmak üzere bazı çevreler tarafından aslından uzaklaştırılarak lanse edilmiştir. Bu nedenle, konuyla ilgili açıklamaya ihtiyaç hissedilmiştir.

1. Hizmet ve Hocaefendi aleyhinde 2014 yılında, o dönem başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından başlatılan nefret söylemi ve eylemi o günden bu yana artarak devam etmiş ve etmektedir.

2. Türkiye’deki medyanın neredeyse tamamını kontrol altında tutan siyasi iktidar bütün yayın organlarında topyekûn bir karalama kampanyası başlatmıştır.

3. Hizmet ve Hocaefendi aleyhindeki propaganda Türkiye dışına da taşınmış ve özellikle Türkiye’yle sıkı ilişkileri olan veya nüfusu içinde çoğunluk veya azınlık Müslüman kesim bulunan ülkelerin medyasında da tekrarlanmıştır.

4. Erdoğan hükümeti Müslüman çoğunluk ve azınlık grupların olduğu bütün ülkelerde Hizmet aleyhindeki karalama kampanyasını son beş yıldır aralıksız devam ettirmiş ve Hizmet katılımcılarını sapkın ve Müslümanlık dışı göstermek için değişik yöntemler kullanmıştır.

Bazı Müslüman şahısları ve kurumları maddi yönden destekleyerek, projelerine sponsor olarak bu şahıs ve kurumlar üzerinden Erdoğan’ın Hizmete yönelttiği iftiralar yayılmaya çalışılmıştır.

5. Bu bağlamda Hizmet hareketi ve Hocaefendi‘nin fikriyatının Müslümanlarca doğru anlaşılması için ortaya çıkan fırsatlar Hocaefendi’nin sağlığının müsaade ettiği ölçüde değerlendirilmektedir. Mısır Ten TV’de yer alan kısa röportaj da bu çerçevede mütalaa edilmelidir.


Amerika'da ikamet eden Fethullah Gülen Hocaefendi, Mısır'da yayın yapan TEN TV'nin sunucusu Neşet el Dihi'ye mülakat vermişti. 28 Eylül'de yayınlanan kısa mülakatta Hocaefendi ağırlıklı olarak Erdoğan rejiminin Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik hukuk ihlalleri, baskı ve zulümleri anlattı.

6. Röportaj temel itibarıyla Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, Türkiye’nin ülke olarak gidişatı ve çevre ülkelerle ilişkileri, terörle mücadele gibi bütün dünyanın problemi olan meseleleri ele almıştır. Mısır’a odaklı değildir.

7. Röportajda Hocaefendi başta bütün toplumsal grupların haklarına saygı gösterilmesi, hiçbir grubun diğerini ezmemesi olmak üzere demokratik değerlerin yanında olduğunu net bir şekilde ifade etmiş, hem Mısır hem de Türkiye gibi nüfusu çok çeşitlilik arz eden milletler için demokratik idare tarzının en iyisi olduğunu net bir şekilde ifade etmiştir.

Ayrıca ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyetini garantiye alan, vatandaşları devletin baskı ve zulmüne karşı koruyan hükümler içeren Amerika anayasasının da incelenmesini tavsiye etmiştir.

8. Hocaefendi Ihvan-i Muslimin ile alakalı görüşlerini daha önce belirtmiştir.

Bu mevzuyla alakalı 2018 yılında yine Mısır’da yayınlanan Al Ahram Arabi Magazine verdiği röportajda su ifadeleri kullanmıştır: “Batılı bazı siyasi otoriteler tarafından Erdoğan’ın da üyesi olduğu İhvan’ı terör örgütü ilan etme çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu üzerine cevaben ‘‘İhvan içinde teröre ve şiddete bulaşmış kişiler olabilir. Avrupa ve Amerikada bu görüşü dile getirenler de olmuştu.

Şayet böyle bir teröre bulaşma söz konusuysa bu asla tasvip edilemez. Bizim her türlü terör hareketine karşı ilk günden itibaren değişmeyen temel yaklaşımımız şu oldu: “Hakiki bir Müslüman terörist olamaz. Bir terörist de asla hakiki Müslüman olamaz.”

Dolayısıyla İslami gruplar, terör ve şiddete karşı net tavır almalı ve kesin bir duruş ortaya koymalıdırlar. Yoksa İslam’ın drahşan çehresi karartılmış ve dine ihanet edilmiş olur. Ancak dünyada farklı ülkelerde, hiçbir şekilde şiddete bulaşmamış samimane dine hizmet eden çeşitli İslami hareket mensuplarını, toptancı bir yaklaşımla terörle irtibatlandırmak da doğru değildir.

Aksi takdirde teröre karşı olan kimselere haksızlık yapılmış ve dolayısıyla da bazı kimseler böyle haksız/hukuksuz bir uygulamayla radikal hareketlerin kucağına itilmiş olur.

9. Röportajda geçen “Anadolu insanları değil” ifadesini yine röportaj içinde kendisi açıklamıştır. Bir İslam alimi olarak Hocaefendi’nin hiç kimseyi etnik kökeninden ötürü tenkit etmesi veya şaibeli görmesi söz konusu olamaz.

Nitekim Anadolu’da bugün yaşayan değişik Türk boyları da dahil olmak üzere bütün kesimler tarihin bir döneminde bu coğrafyaya bir yerlerden gelmişler ve başka gruplarla karışmışlardır.

Anadolu belki yüzlerce etnik kimliğin birbiriyle karışarak birlikte yaşadığı bir harman yeri olmuştur. İslami prensiplere göre herkesin Allah nazarında kadr-u kıymeti niyeti ve amellerine göredir.

Röportajda tenkit edilen etnik köken değil, münafıkça davranışlar, bir yandan Müslüman görünüp öte yandan temel İslami değerleri hiç umursamadan ve devamlı olarak ihlal etmek, masum kadınlar, çocuklar ve yaşlılar içinde bulunan geniş bir topluluğa zulmetmektir.

Röportajın tamamı değerlendirildiğinde bu da net bir şekilde görülecektir.”

[Samanyolu Haber] 5.10.2019

Sağır cumhuriyet [Can Bahadır Yüce]

“İnsan kimine susarak kıyar” demişti şair. Bu ülke çocuklarına susarak kıydı.

Bir ülkede yaşayan herkes sağır dilsiz kesilirse ne olur?

Yılın çarpıcı şiir kitaplarından biri bu sorunun yanıtını arıyordu. Ilya Kaminsky’nin lirik şiir, tragedya, ağıt karışımı kitabı Sağır Cumhuriyet* siyasi karmaşanın hüküm sürdüğü bir toplumdaki sağır edici sessizliği anlamaya çalışır. Bir çocuk askerler tarafından vurulup öldürülünce silah sesi bütün ülkeyi sağır etmiştir. Gelgelelim, bu sağırlığın bir tercih mi yoksa kalıcı hasar mı olduğunu söylemez şair. Her iki ihtimalde de o kurmaca ülke artık bir ‘sağır cumhuriyet’tir.

Kendisi de işitme duyusundan yoksun Kamisnky’nin yaşamöyküsünü bu kitap bağlamında ilginç kılan şey sağır oluşu değil. Sovyetler döneminde Ukrayna’da doğan, 16 yaşında Amerika’ya mülteci olarak sığındığında tek kelime İngilizce bilmeyen Kaminsky toplumsal çalkantıların ruhunda bıraktığı izi başka bir dile taşımayı başarmış. Şimdi Amerikan edebiyatının özgün şairlerinden.

Sağır dilsiz kesilmek ahlaken bulanık bir konumdur. Bizi dünyanın telaşından, çağın çamurundan uzak tutmak gibi bir işlevi olabilir içe kapanışın, gelgelelim başkalarının acısına sağır kalma ayıbını, ihtimalini de içerir.

Sessizliğin silaha dönüştüğü durumlar elbette vardır. Sağırlık bazen barikat olur. Ama başkalarının acısına sessiz kalmakla sessizliği bir silaha dönüştürmek arasında ince -belki sadece ironiyle anlatılabilecek- bir çizgi var. Ilya Kaminsky bu hassas ironiyi kusursuzca kullanıyor.

Kitaptaki kurmaca ülke çoğumuz için tanıdık: Halkın neden konuşmak yerine sessizliği seçtiği sorusu, tıpkı kitabın olduğu gibi hayatlarımızın da ortasında duruyor.

Bir süredir Kaminsky’nin şiirleriyle vakit geçirirken bütün bunları, sessizliğin anlamını ve anlamsızlığını düşünüyordum.

Derken o fotoğraf önüme düştü.


Sağır edici ve ikiyüzlü sessizliği bozan o sahne:

Ege’de boğulan küçük çocuklarının mezarı başında oturup kalmış anne ve baba…

Ülkelerindeki ‘adalet’ten umudu kesip o zor yolculuğu göze almış iki hukukçu.Biri dört aylık, biri üç yaşında iki minik bedeni henüz toprağa bırakmışlar. Baba, sanki dünyanın yükünü taşır gibi omuzları düşük, ufka, kendisine bunları yaşatan ülkeye doğru bakıyor. Anne, ola ki hâlâ şokta, dizlerini göğsüne yapıştırmış, saf acı konumunda, kıpırtısız—gözü toprakta.

Açık kahverengi Ege toprağı… Şimdi güz başıdır. Adalarda toprak kokusunun deniz esintisine karıştığı, baş döndürdüğü mevsim. Karşıda masmavi Ege uzanıyor. (Mavinin en sevdiğim tonu—çocukluğumun mavisi canımı hiç bu kadar yakmamıştı.) Açık mavi gökle dingin güz denizinin buluştuğu yerde Türkiye bir karaltı olarak seçiliyor. (Ülke çoğumuz için zaten epeydir bir karaltıdan ibaret.)

Gökyüzü açık, parlak. Kaminsky’nin kitabı şu dizeyle bitiyordu: “Gök ne kadar da parlak (bağışlayın beni) ne kadar da.” O çocuklar bizi bağışlar mı?

Bir fotoğrafta başkalarının acısına bakarken bizi etkileyen ilk şey fotoğrafın ‘sessizliği’dir. Fotoğrafta bir hayalet gibi dolaşan sessizliği dinliyorum. Arka planda deniz diplerinin o koyu ıssızlığı: Yıllardır bütün mülteciler, suyun altında sessizlikle karşılaşırken o birkaç saniyelik telaşta ne düşündüler?

Bunu hiç bilemeyeceğiz.

Ege artık bir kayıp hayaller arşivi. Bizse bir sağır cumhuriyetin çocukları, kurbanlarıyız. Birbirinin acısına lal kesilmiş bir toplum: Ama’cılar, oh olsun’cular, hak ettiler’ciler, bana ne’ciler—sağır dilsiz olmak bazen bir tercihtir.

Sağır sessizliği en güzel Türkçenin büyük şairi anlatmıştı:

Yürek-

-lerin

kulak-

-ları

sağır…

Hava kurşun gibi ağır…

Uzun sessizlikler sonunda uğultuya dönüşür. Bu sessizlik aslında hiç bitmeyecek—bir uğultu olarak yaşamlarımızın bir köşesinde var olmayı sürdürecek.

Bir başka şair de “İnsan kimine susarak kıyar” demişti… Bu ülke çocuklarına susarak kıydı.

Baştaki soruya dönüyorum: Bir ülkede yaşayan herkes sağır dilsiz kesilirse ne mi olur?

Çocuklar ölür.

[Can Bahadır Yüce] 5.10.2019 [Kronos.News]

Faizler indi, satışlar arttı; Otomotiv nefes aldı! [Yusuf Dereli]

Faiz indirimleri otomotivde etkisini gösterdi. Eylül ayında otomobil ve hafif ticari araç satışları 41 bin 992 adetle, 2018’e göre yüzde 82 arttı. 2017 yılı Eylül ayına göre ise pazar yüzde 41, İlk 9 aya göre ise yüzde 55 daraldı. Son üç ayda satışların 40 bin bandında seyretmesi halinde toplam pazar 400 bin rakamını aşabilir. Geçtiğimiz yıl otomobil ve hafif ticari araç pazarı 621 bini geçmişti.

Otomotiv Distribütörleri Derneği, 2019 yılı eylül ayı otomobil ve hafif ticari araç pazarına ilişkin rakamları açıkladı. Buna göre toplam satış rakamı 41 bin 992 adet oldu. 23 bin 028 adet olan 2018 yılı eylül ayı otomobil ve hafif ticari araç pazar toplamına göre satışlar yüzde 82,3 oranında arttı.

Eylül ayında otomobil satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 100,6 arttı ve 35 bin 308 adet oldu. Geçen yıl aynı dönemde 17 bin 595 adet satış gerçekleşmişti. 2019 yılı eylül ayında hafif ticari araç pazarı 2018 yılının eylül ayına göre yüzde 23,03 arttı ve 6 bin 684 adet olarak gerçekleşti. Geçen sene 5 bin 433 adet satış yapılmıştı.

DARALMA YÜZDE 39

ODD’nin verilerine göre, Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019 yılı dokuz aylık dönemde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 39,3 azalarak 281.309 adet olarak gerçekleşti. 2018 yılı dokuz aylık döneminde 463.456 adet toplam pazar gerçekleşmişti. Yıl sonunda ise 621 bin rakamına ulaşılmıştı.

TOYOTA VE MERCEDES DE KAMPANYAYA KATILDI

Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank tarafından yapılan ortak açıklamaya göre, 26 Eylül’de duyurulan otomotiv sektörüne yönelik yerli üretime özel iş birlikleri, yeni firmaların katılımlarıyla genişlemeye devam ediyor. Kampanyaya son olarak Toyota ve Mercedes katıldı. Böylece anlaşmalı otomotiv firmaları binek araçlarda Fiat, Honda, Hyundai, Renault Mais, Toyota; ticari araçlarda Fiat, Ford, Isuzu, Karsan, Temsa, Otokar, BMC ve Mercedes oldu.

15 BİN LİRA CEBİNİZDE KALACAK

Kampanyadan yararlarmak istediğinizde 50 bin liralık taşıt kredisi için ödenecek kredi maliyeti 18 ay vadede 7.595 lira, 36 ay vadede 15.859 lira, 60 ay vadede ise 28.416 lira azalmış olacak. 120 bin liralık taşıt kredisi kullanacak vatandaşın en az 15 lira, en çok 68 bin lira parası cebinde kalacak.

Toyota ‘en çok tercih edilenler’ listesinde zirvede

Japon otomotiv devi Toyota, 2019 yılında global alanda en çok satan otomobil modelleri arasında bir kez daha zirvede yer almayı başardı. Corolla yine zirvede! Şirketten yapılan açıklamaya göre, ilk 10’da 3 Toyota modeli bulunurken, ilk 7 ayda global satış rakamlarına göre Toyota Corolla 713 bin 971 adetlik satışla dünyanın en çok tercih edilen modeli oldu.

Toyota’nın SUV modeli RAV4 ise, geçen yıla göre yüzde 7,3 artış elde ederek 519 bin 894 adetlik satışla dünyanın en çok tercih edilen üçüncü modeli olarak dikkati çekti. Böylelikle Toyota, dünyanın en çok tercih edilen ilk 3 modelinden 2’sine imza atarak önemli bir başarıya imza attı.

Volkswagen Turkey Otomotiv kuruldu

Alman otomotiv devi Volkswagen, Türkiye’yle ilgili kararını nihayet verdi. Volkswagen Turkey Otomotiv Sanayi A.Ş. 943 milyon lira sermayeyle kuruldu. Şirketin merkezi Manisa. Türkiye’de üretim yapmayı planlayan Volkswagen’nin, 1,4 milyar Euro yatırım yapması bekleniyor.

Şirketin otomobil, kamyon ve her nevi motorlu araç ve nakil vasıtalarının tasarımı, imalatı ve montajı, bunların parçalarının ve komponentlerinin tasarımı, üretimi ve montajı ile tüm bu ürünlerin satışı, ithalatı ve ihracı başta olmak üzere bu konularla ilgili tüm diğer faaliyetleri yürütmek amacıyla kurulduğu açıklandı.

GARANTİ Mİ VERİLDİ?

Deutsche Welle Türkçe’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı habere göre; AP‘den bir grup parlamenter, Türkiye’nin VW’nin yeni fabrikası için 40 bin araçlık garanti ve 400 milyon euroluk teşvik taahhüt ettiğini belirterek AB Komisyonu’nu harekete geçmeye çağırmıştı.

[Yusuf Dereli] 5.10.2019 [TR724]

Hayal değil gerçek; Portekiz’de zirve Famalicao’nun [Hasan Cücük]

Portekiz Primeira Lig’in hikayesi 1934 yılında başladı. 85 yıllık ligin hikayesinin başrol oyuncuları Lizbon takımları Benfica ve Sporting ile FC Porto oldu. Bu 3 takım dışında sadece birer kez Boavista ve Belenenses şampiyonluk sevinci yaşadı. Benfica 37 kez ligi zirvede bitirirken, FC Porto 28, Sporting ise 18 kez şampiyonluk sevinci yaşadı. Belenenses 1946’da, Boavista ise 2001’de mutlu sona ulaştı. Sporting Lizbon son şampiyonluğunu 2002’de yaşadıktan sonra, zirvenin adresi aBenfica ve FC Porto oldu. Ligde 7 hafta geride kalırken liderlik koltuğunda sürpriz bir takım oturuyor. Bu sezon Primeira Lig’e yükselen Famalicao tüm beklentileri alt üst etti. Şampiyonluk yolu için daha çok uzun yol var ama neden olmasın sorusunu sordurmayı başardı.

‘Portekiz’de 7 maçta topladığı 19 puanla liderlik koltuğunda oturan ….’ cümlesindeki boşluğa yazılacak takım ya Benfica ya da FC Porto’dur. Bir başka ama zayıf ihtimalde Sporting Lizbon’dur. Ama bu takımların hiçbiri değil. Liderlik koltuğunda Famalicao oturuyor. En üst lige bu yıl çıkan, stat kapasitesi sadece 5 bin olan Famalicao, bütün beklentileri tersine çıkaran bir performans ortaya koyuyor. Ancak kulübün yapısına yakından baktığımızda bu başarı bir tesadüf değil.

Kuruluş tarihi 1931, tam adı ise Futebol Clube de Famalicao. Portekiz’in sıradan takımı oldu uzun yıllar boyunca. Ancak 1994’den itibaren engellenemeyen bir düşüş yaşadı. Portekiz 1. Ligi’nden düşüşe geçen Famalicao, amatör bölge ligine kadar düştü. 2015’de yeniden 1.Lige yükselen Famalicao’nun talihi 2018’de kulübün yüzde 51’lik hissesinin İsrailli işadamı Idan Ofer tarafından satın alınmasıyla başladı. Ofer futbola yatırım yapan biri. Atletico Madrid kulübünün yüzde 32’lik hissesi Ofer’in Londra merkezli şirketi Quantum Pacific Group’a ait.

Para gücünü arkasına alan Famalicao, kadroya katılan taze güçler sayesinde ligi ikinci sırada bitirip Portekiz Primeira Lig’ine yükselmeyi başardı. Bu başarıdan sonra Idan Ofer, kulübün hisselerinin yüzde 85’ini aldı. Bu kulübe daha çok para girmesi anlamına geliyordu. Primeira Lig’de mücadele edecek bir kadro için kolları sıvayan Idan Ofer tam 19 oyuncuyu kulübüne kazandırdı. Özellikle gelecek vaat eden ancak takımlarında yer bulamayan genç isimleri kiralık olarak kadrosuna kattı. Bu isimlerin Famalicao’ya gelmesinde Ofer’in parası kadar Portekiz’de ‘süper menajer’ olarak bilinen Jorge Mendes’in büyük rolü vardı.

Takımı Primeira Lig’e taşıyan teknik direktör Carlos Pinto ile yollarını ayırıp, takımın dümenini İngiliz futbolunu yakından tanıyan Joao Pedro Sousa’ya emanet etti. 48 yaşındaki Souso, kariyeri boyunca şimdilerde Everton’u çalıştıran Mauro Silva’nın yardımcığını yaptı. İlk kez teknik direktörlük koltuğuna Famalicao ile oturan Souso, İngiltere’de Hull City ve Watford’da görev yaptı. Atletico Madrid’den 3 oyuncuyu kiralayan, Famalicao ikişer oyuncu ise Benfica, Wolverhampton ve Valencia’dan kiraladı. Kadroya kiralık olarak gelen 9 oyuncudan 7’si kadroda yer bulurken, takımın topladığı 19 puana önemli katkı yaptı. Örneğin Atletico Madrid’den kiralanan 19 yaşındaki stoper Nehuen Perez oynadığı futbolla hayran bıraktı. Teknik patron Souso’nun İngiltere tecrübesi olan Jose Alvalade, Ruben Lameiras, Josh Tymon, Toni Martinez ve Pedro Gonçalves’den maksimum verim almayı başardı. Famalicao 7 maçta 16 gol atarken, kalesinde 7 gol gördü. Takımın gollerinin yarısını Fabio Martins ve Anderson Silva çekti. 4 gole imza atan sağ kanat oyuncusu Martins, 4 de asist yaptı. Takımın yaş ortalaması 23.

Oyuncularının toplam değeri 20 milyon Euro olan Famalicao, oyuncularına ödediği yüksek maaşla dikkat çekiyor. Ücret sıralamasında Benfica, FC Porto, Sporting ve Braga’nın ardından 5. sırada yer buluyor. Maçlarını 5 bin kapasiteli Estádio Municipal de Famalicao’da oynayan Famalicao, 7 hafta içinde Sporting Lizbon’u deplasmanda yenerek ve yine deplasmanda Guimaraes ile berabere kalarak zirvede tesadüfi yer almadığını ortaya koydu. Bu sezon en önemli sınavını ligin 8. haftasında FC Porto deplasmanında verecek. FC Porto deplasmanından da puan veya puanlarla dönerse Famalicao için peri masalının taşları döşenmeye başlayacak.

[Hasan Cücük] 5.10.2019 [TR724]

Âşık Yaşar Reyhanî ile atışmaya devam… [Bekir Salim]

Geçen hafta yarım bırakmıştık…

Ben, Reyhanî’ye atışmanın son bölümünde “cahil, kültürsüz” deyince bana döndü, başladı O da gülmeye. “-Peki, şimdi cahili, kültürsüzü anlayacağız.” dedi ve devam etti. Muamma kısmı atışmanın en zor bölümüdür; cevap veremezseniz pes etmiş sayılırsınız:

Âşık Reyhanî :
Evlat sana birkaç soru soracam
Elimde gördüğün saza ne derler?
Bu arada kerâmetin görecem,
Evini terk eden kıza ne derler?

Birinci soru kolaydı da ikinci sorunun cevabı yoruma açık olduğu için laf kalabalığına getirdim :

Âşık SALİM :   
İlk sorun çok basit, hemen söyliyim,
Elindeki o saz divandır Usta.
Evini terk etmiş kızı ne bülim, (*)
Onu gösterecek zamandır Usta.

Âşık Reyhanî : 
Bildin cevabını, şükür Allah’a
Onun değerine biçilmez paha,
Al ustandan sana bir soru daha,
İlim adamları tuza ne derler?

Âşık SALİM : 
Fen dersini her şeyden çok severim.
Kullanmamak lazım, yabancı terim.
Ama, ben de “sodyum klorür” derim.
Gayrisini bilmem, yalandır Usta.

dediysem de cevap olarak kabul etmedi. “-Nata mat” gibi arapça, farsça bir şeyler söyledi. Ben de, “-Beş dakika bekle, gidip fen kitabını getirip göstereyim.” dedim. O zaman gene hızlı hızlı biraz da sinirlice vurdu sazın tellerine:

Âşık Reyhanî :     
Bilmiyorum demek ayıp mı, ar mı?
Bu ecnebi sözler yanına kâr mı?
Senin Hak ilminden haberin var mı?
Bilir misin, otuz cüze ne derler?

Soru en iyi bildiğim yerden gelmişti:

Âşık SALİM :
Dört yaşımda hocalara getmişem,
Hafızlık demişem, yanmış tütmüşem,
En az yirmi kere hatim etmişem,
O benim ilk aşkım, Kur’an’dır Usta.

Âşık Reyhanî :   
Başının tâcıdır bütün ervâhın,
Emrini iletir Yüce Allah’ın,
Ağzından dökülür Habibullah’ın,
O, her harfi elmas söze ne derler?

Âşık SALİM :   
Sorunun içinde cevap çok zarif,
Bilmem ki ârife ne lâzım târif,
İnci, mercan, zümrüt, Hadis-i Şerif,
Her biri bir derde dermandır Usta.

Âşık Reyhanî :
İnsanı yok yere düşürür dara,
Sevinci, neş’eyi çevirir zâra,
“Babayiğitleri koyar mezara,”
Hayın hayın (hain hain) bakan göze ne derler?

Âşık SALİM :
Kimlerin kalbinde olursa haset,
Onlardan beklenir her fitne, fesat.
Hayın camış gibi ederler rasat,
Nazar en zehirli yılandır Usta.

Âşık Reyhanî :
Duvarlardan bile ederler hayâ,
Onların semtine uğramaz riyâ,
Bezen anlaşılmaz kimi evliyâ,
Yâre ettikleri naza ne derler?

Âşık SALİM : 
Her kimin gönlünde Hakk aşkı kaynar,
Onun için elbet büyük makâm var.
Allah sevdiğinin nazıyla oynar,
Bu ne büyük lütf u ihsandır Usta.

Tam olarak hatırlamıyorum, ama sanırım bir bu kadar daha soru sorup, soruları da sonlara doğru taşlamaya çevirip beni epeyce hırpaladı Reyhanî Usta… (Ortaokulda şiir defterime yazmıştım. Şimdi kimbilir o defter nerede…)

Son olarak :

Âşık Reyhanî : 
Sorumun cevabı sade bir hece,
Düşün ki bulasın, kırk gün kırk gece.
İşte sana çözülmez bir bilmece,
Avcının sürdüğü ize ne derler?

Ben nerden bileyim? Cevap da veremesem pes etmiş olacağım. Bari, gene araya “taş” sıkıştırayım. Hani avcılar ayıların izini sürerler ya!  Oradan aklıma geldi:

Âşık SALİM : 
Usta bu soruyu nereden alır?
Cevabı kimlerin aklına gelir?
Onun cevabını ayılar bilir
Karşında gördüğün insandır Usta.

Tabii Usta sorunun cevabını bildiği için taş yerini bulmuştu.

Cevap veremediğim için soru sorma faslı bitmiş, dudak değmez dalına geçilmişti. Ben bu dalda tamamen pes ettim. Ustamın elini öptüm, O da benim gözlerinden öptü, takdir ve tebrik etti. Dostluğumuz hâlâ devam ediyor, ama, her gördüğü yerde beni atışmaya davet edip taşlarıyla yerden yere vuruyor. Ben de çoğu zaman cevap vermek şöyle dursun ağzımı bile açmıyorum. Öyle ya! O ilhamı yakalamak için her zaman dayak atacak bir Leylâ’yı nerden bulayım? (*)

1977/ERZURUM             

(*) Zaman zaman Erzurum şivesi katmışız…

(**) Tabi bu atışma 80’li yıllarda kayda alındığı için böyle bitirmişim. Oysa Reyhanî Usta, Allah rahmet etsin,  2006 yılının sonunda Bursa’da ruhunun ufkuna yürüdü… (Bir Fatiha lütfen)

****

PROJEME GÖSTERİLEN İLGİ…

Bu arada, iki hafta önceki yazımda bir projemden bahsetmiş, desteklerinizi rica etmiş ve bana bekirsalim@gmail.com adresimden ulaşabilirsiniz demiştim. Beklediğimden çok daha fazla ilgi gördüm. Çok teşekkür ederim. Lütfen benimle bu konuda fikir alışverişi yapmaya devam edin.

[Bekir Salim] 5.10.2019 [TR724]

Namaz tesbihatının engelleri nasıl aşılır? [Cemil Tokpınar]

Bilmiyorum, hep bana mı rastlıyor, yoksa siz de fark ediyor musunuz? Namazını kılan kardeşlerimizin neredeyse yüzde 99’u Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin düzenlediği uzun tesbihatı beş vakit yapmıyor.

Hatta bazıları kısa tesbihatı bile ihmal ediyor.

Oysa özellikle 1970’li, 80’li yıllarda iman ve Kur’an hizmetiyle tanışan herkes her fırsatta Risale-i Nur’u okur, namaza dört elle sarılır ve namazın arkasındaki uzun tesbihatı ve duayı tavizsiz bir şekilde yapardı.

Yıllar geçtikçe ihmaller başladı.

O kadar ki telefon konuşmaları ve mesajları, derken sosyal medya hesaplarıyla uğraşmak her şeyin önüne geçti.

Öyle bir duruma geldik ki uzun namaz tesbihatı sadece kandillerde, okuma kamplarında, manevî gecelerde yapılır oldu.

Ben uzun namaz tesbihatının faziletini anlatıp teşvik ederken bir de ne göreyim! Kısa tesbihatı ve namaz duasını bile ihmal edip hemen aynı mekânda dost muhabbetleri başlıyor.

Bu gidiş nereye dostlar?

Henüz Üstadımızı gören binlerce Nur Talebesi aramızdayken, ömür boyu uzun namaz tesbihatını ihmal etmeyen Hocaefendi sağ iken böyle olursa, gelecek yıllardaki ihmalleri hayal bile edemiyorum.

Gelin şu gidişe bir dur diyelim ve namaz tesbihatını tavizsiz yapmanın yollarını bulalım, hatta bununla kalmayıp çevremize anlatarak insanları, eşimizi dostumuzu teşvik edelim.

Uzun namaz tesbihatını ihmale götüren sebepleri ve bunları aşma yollarını kısaca yazmak istiyorum. Ki problemin çıkış noktalarını tespit edip tesbihatı yapmadaki engelleri ortadan kaldıralım.

Tesbihatın önemini bilmemek 

Kısa namaz tesbihatı ve namazdan sonraki dua, sünnet-i müekkededir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) neredeyse hiç terk etmemiş ve sahabe efendilerimize de tavsiye etmiştir.

Üstad Hazretleri ise ayet ve hadislerden istifade ederek uzun tesbihatı düzenlemiş, kendisi yaptığı gibi talebelerini de devamlı teşvik etmiştir. Hatta namaz tesbihatında tembellik gösteren bir talebesi vesilesiyle özel bir mektup yayınlamıştır. Kastamonu Lahikası’nda yer alan bu mektupta, namaz tesbihatını tarikat-ı Muhammediye (s.a.v.) olarak nitelendirmiş, bütün evradlardan üstün olduğunu belirtmiştir.

Tesbihatın önemini hakkıyla bilirsek, daha şevkle yapar, asla terk etmeyiz. Bu konuda daha önce yayınlanan “Namaz tesbihatı evradların en faziletlisidir” başlıklı yazımızı ara sıra okumanızı ve çevrenizle paylaşmanızı tavsiye ediyorum. [İlgili link] 

“Çok uzun, zamanımız yok” düşüncesi 

Namaz tesbihatına engel olan sebeplerden birisi, “Uzun tesbihat çok zamanımızı alıyor, oysa acil işlerimiz var” düşüncesidir.

Böyle düşünen kişi birçok boş, faydasız ve gereksiz işlerde kaybettiği zamanı düşünsün. Namaza ayıracağı zamanı planlarken tesbihat ve duayı da hesaba katsın. Çünkü yemek, çay, sohbet, gereksiz konuşmalar ve sosyal medya meşguliyetlerine uzun zaman ayırıp namaz ve tesbihata gelince zaman darlığından söz etmek gerçekçi olamaz.

Ayrıca namaz tesbihatı ve duası, sanıldığı kadar zamanımızı almaz. Bu konuda nefsimizin itirazlarını ve şeytanın vesveselerini susturmak için namaz tesbihatının çeşitli bölümlerini kronometre tutarak hesap edebiliriz.

Mesela, 33’er defa Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahüekber demek bir dakika tutmaktadır. Uzun tesbihatı ilave edersek, öğle ve yatsı için üç dakika, ikindi ve akşam için sekiz dakika, sabah namazı için on dakika ayırmak gerekir. Tabiî ki bunlar kişinin okuma hızına göre değişebilir.

Yaklaşık yarım saat vererek beş vakit uzun tesbihatı tavizsiz yapmak mümkündür. Bunu bir anda olmayıp beş parçaya bölerek yapmak ise ayrı bir kolaylıktır.

Tesbihat yürürken ve çalışırken de yapılabilir 

Bazen zamanını çok iyi düzenleyenler bile bazı namaz vakitlerinde sıkıntı yaşayabilirler. Okulda, iş yerinde veya işe gidip gelirken belirli saatlerde yoğunluk olabilir.

Bu gerekçe de namaz tesbihatını engelleyemez. Çünkü mümkünse kısa tesbihatı namaz kıldığımız yerde yapıp uzun tesbihatı yolda yürürken, araba kullanırken, evde veya iş yerinde bir işle uğraşırken de yapabiliriz. Eğer zaman bakımından çok sıkışıksak kısa tesbihata da aynı formülü uygulayabiliriz. Elimiz meşgulse kısa tesbihatımızı dilimizle sayabiliriz. Her üç tesbihten sonra bir, iki, üç… diye sayarız, 11 olduğu vakit 33 kez demiş oluruz.

Hatta araba kullanırken veya iş görürken tesbihatın CD’sini açıp kendimiz de tekrar ederek dinleyebiliriz.

Tam zamanında yapamıyorsak bile diğer vakit girene kadar ne zaman müsaitsek namaz tesbihatını yapabiliriz. Hatta diğer vakit girse bile henüz onun namazını kılmamış isek, iş ve yol hemen kılmamıza da engelse, önceki vaktin tesbihatını yapmamız mümkündür. Böylece Rabbimizi unutmadığımızı, sadece elimizde olmayan sebeplerden dolayı geciktirdiğimizi göstermiş oluruz.

Tesbihatı besteli bir şekilde yapmak şart değildir 

Tesbihatı terk etmenin sebeplerinden birisi de mutlaka besteli ve müzikli bir şekilde yapmayı istemektir.

Kur’an dâhil hiçbir dua, zikir ve tesbihin besteli ve makamlı yapılması şart değildir. Normal şekilde okumak sevap almak için yeterlidir.

Ancak zaman ve mekân müsaitse tesbihatı topluca ve müzikli bir şekilde okumak, ayrı bir aşk ve şevk vermekte, insanları coşturmaktadır. Böylece akıl ve kalp ile birlikte duygular da lezzet almaktadır.

Fakat zaman darsa tesbihat çok zaman alıyor diye terk etmek yanlıştır. Müzikli yapılınca normal okumanın bazen iki üç katı daha fazla zaman gitmektedir. Terk etmek yerine bir kişi müziksiz ve normal bir şekilde sesli okumalı, diğerleri de içinden tekrar etmelidir.

Sohbet, ders ve istişare tesbihata mâni olamaz

Biz sohbetlerimizi ve istişarelerimizi, insanlar Rabbine ibadet etsin, namaz kılıp tesbihat yapsın, dua etsin diye yapıyoruz. Eğer ders ve istişare yüzünden tesbihat ihmal edilirse, amaç araca feda edilmiş olur.

Hizmetlerimizin kurucusu olan Üstad Hazretleri, sabah namazından sonra yaptığı Risale derslerinden önce tesbihat yoklaması yapar, talebelerine tek tek “Tesbihatını yaptın mı?” diye sorarmış. Bir kişi bile yapmamışsa yapmasını söyler, yaptıktan sonra derse başlarmış.

Acaba hangi dersimiz ve istişaremiz Üstadın dersinden daha faziletli, daha sevaplıdır? Ve hangimizin tesbihat yaparken geçen zamanı, Üstad hazretlerinin zamanından daha kıymetlidir?

Tesbihatımızı yaparsak, Allah’ın izni ve inayetiyle sohbet, ders ve istişarelerimize de feyiz ve bereket gelir, işimiz kolaylaşır, isabetli kararlar alınır, kayıp gibi gördüğümüz zaman belki de on katıyla bereket getirir.

Sosyal medyayla meşguliyet tesbihatı engellememeli

Sosyal medya, dengeli ve isabetli kullanılırsa çok faydalı bir nimettir. Ancak gereğinden fazla zaman harcanır, bir tür umumî gıybet ve eleştirilerin vasıtası olursa zamanı israf eden bir canavara dönüşür.

Nitekim tesbihatı ihmal edip hemen telefondan sosyal medya hesaplarına girmek, bazen de tesbihat ve dua yaparken bile telefonla oynamak büyük bir kayıptır, Rabbimize karşı ciddiyetsizlik ve saygısızlıktır. Çünkü dua ve zikirle meşgulken başka bir şeyle ilgilenmek huşu ve huzurumuza mani olur, sevabını azaltır, belki de yok eder.

Herkes kendi başına yaparsa ihmal edilebiliyor

Aslında namaz tesbihatını ve duasını geniş zaman ayırarak herkesin kendi başına yapması sünnete daha uygun olur.

Ancak bu düşünceyle tesbihat topluca yapılmazsa, maalesef terk etmeye sebep olabiliyor. Hep birlikte yapılmayınca ihmaller, sohbete başlamalar, çekip gitmeler baş gösteriyor.

Nitekim Osmanlı’dan beri camilerimizde müezzin ve imam eşliğinde yapılan tesbihat her ne kadar bid’a-yı hasene de olsa uygulamada netice almak bakımından en güzelidir.

Mekke ve Medine’de sünnete tam uymak adına fertlerin kendi başına yapmaları için topluca tesbihat yapılmadığı görülür. Ne yazık ki insanlar topluca yapmadıkları gibi kendi başlarına da yapmamakta, farzı kılan çekip gitmektedir.

Aynı uygulamayı cemaatle namaz kılan küçük büyük birçok grupta gördüm. Maalesef kendi hâline bırakıldığında insanlar tesbihat yerine başka meşguliyetlere dalmaktadırlar.

Ezberlememek ihmale sebep olamaz

Bazı kimseler de ezberinde olmadığı için tesbihatını yapamadığını söylüyor. Oysa namaz kitapçığını yanımızda taşıyarak, telefon uygulamasından takip ederek pekâlâ yapabiliriz.

Ayrıca hiç anlamadığım bir husus da yıllardır hizmetin içinde bulunan, hatta vazifeli olan kimselerin hâlâ tesbihatı ezberlememiş olmalarıdır. Bazı kimseler de hepsini bildikleri halde “Sübhaneke yâ Allah” ve Ecirnaları ezbere bilmemektedir.

Tesbihatı ezberlemek çok mu zor? Asla! Tek yapacağımız, ezberlemek için gayret etmek. Beynini zorlayan birkaç günde ezberler. Ama ezberlemeye çalışmayan 50 yıl boyunca dinlemeye devam eder.

Tek başına yaparken tesbihata odaklanmak gerekir

Eğer namazınızı yalnız kılmış veya cemaat dağılmaya başladığı için siz kendi başınıza yapmak zorunda kalmışsanız, hiç çevreyle ilgilenmeden tesbihata odaklanmanız gerekir. Etrafınıza baktığınız an, “Nasılsın ağabey?” diye uzatılan bir eli tutmak ve sohbete başlamak zorunda kalabilirsiniz. Laf lafı açar ve tesbihata elveda demiş olursunuz.

En iyisi tesbihata dalmak, etrafla ilişkiyi kesmek ve birkaç dakikada bu muhteşem hazineyi okumaktır.

Çünkü dost ahbap muhabbeti, Allah’la muhabbete engel olabilir. Oysa önce Rabbimize tesbihle dua yapılmalı, sonra dostlarla muhabbet edilmelidir.

Tesbihat Üstada talebeliğin şartıdır

Kısa ve uzun tesbihatı her gün beş vakit tavizsiz bir şekilde yapmak Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a talebe olmanın da bir şartıdır. Çünkü o “dost, talebe ve kardeş” kavramlarının özelliklerini açıkladığı mektubunda, “Bu üç tabaka dahi beni manevi dua ve kazançlarında dâhil etmek şarttır” demiştir. Acaba tesbihatı bile yapmayan, Üstadına nasıl dua edecektir?

Kur’an’dan aldığı “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tarikini anlatırken talebeliğin şartlarını sıralamış, “Bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır” ifadesini kullanmıştır.

Lütfen, burada saydığımız hususlara dikkat edip tesbihat ve duaya dört elle sarılalım, tavizsiz olalım, ebedî hayatımıza yatırım yapalım.

Eğer burada saydığımız noktaları faydalı buluyorsanız çevrenizle ve dostlarınızla paylaşın ki, salgın bir hastalık gibi herkese bulaşan tesbihatı terk etme illetinden hep birlikte kurtulalım.

[Cemil Tokpınar] 5.10.2019 [TR724]

“Kod Adı Bay Bay” ile ByLock ele geçmiş, Hay hay bayım! [Ramazan Faruk Güzel]

Muhalif görülenlerin, özelde de Cemaat’in bitirilmesi bağlamında “en önemli argümanımız” dedikleri ByLock üzerinde tartışmalar yeni boyutlar kazanıyor. BM Kararlarından sonra iyice tartışılır oldu. Bu noktada bir kitap ortaya atıldı ve içeriği gündemde sıcak tutulmaya çalışılıyor.

TRT Haber Kanal Koordinatörü, Star Gazetesi ve Daily Sabah yazarı Yahya Bostan’ın kaleme aldığı “Kod Adı Bay Bay” isimli kitap, 20.9.2019 günü TRT 1’deki ‘Pelin Çift ile Gündem Ötesi’ programında halka tanıtıldı. Burada özetle “ByLock bilgilerinin -hukuka aykırı şekilde- hackerlik ile Litvanya’dan ele geçirildiği ifade ediliyordu.

Bu gerçekten böyle mi? Neden şimdi böyle bir iddia gündeme getirilme ihtiyacı hissedildi?

Velev ki bu şekilde olsun, içeriklerin bir kısmı ele geçirilmiş olsun; hackenmiş o bilgilerin hukukta karşılığı nedir? Yasalarımız ve uluslararası düzenlemeler ne diyor bu konuda? Bunları tek tek ele almaya çalışalım.

Öncelikle Litvanya’dan getirtildiği iddia edilen ByLock verileri konusunda uluslararası düzenlemeler ne diyor, iki ülkeye dair yasalar çerçevesinde bir göz atalım.

TÜRKİYE- MİT- LİTVANYA ARASI YASALAR…

MİT’in hazırladığı raporda ve Yargıtay kararlarında yer verildiği üzere, ByLock sunucusu Litvanya’dadır ve bu sunucu üzerinden elde edilecek delillerin bu ülke ile yapılacak “adli yardımlaşma” dışında temini mümkün değildir.

Litvanya da Türkiye gibi Avrupa Konseyi üyesidir ve ülkemizle birlikte birçok uluslararası sözleşmeye taraftır. Bu sözleşmelerden 2 tanesi çok önemli:

– Siber Suçlar Sözleşmesi (SSS) ve

– Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi (CİKAYAS)

Bunlar, “bilişim sistemlerinden delil elde etme yöntemleri” ve “adli yardımlaşma usulleri”nin ayrıntılarıyla düzenlendiği metinler olması hasebiyle önemli.

Türkiye’de de “uluslararası adli yardımlaşmanın usulü” 6706 sayılı ‘Cezai Konularda Uluslararası Adli İş Birliği Kanunu’nda düzenlenmiştir.

UYGULAMADA…

Siber Suçlar Sözleşmesi (SSS)’nin 32. Maddesinde:

– Başka bir ülkede bulunan bilişim sistemine ancak sahibinin rızasıyla ulaşılabileceği,

– Böyle bir rızanın bulunmaması halinde erişimin mümkün olamayacağı belirtilmiştir.

Ancak ne MİT raporunda ne de Yargıtay kararlarında “ByLock bilgilerinin Litvanya ile yapılan adli iş birliği sonucu elde edildiğine” dair hiçbir bilgi yok!

Bu bilgiye yer verilmediği gibi iddianamelerde de bu hususa “MİT tarafından, ByLock uygulamasına ilişkin olarak yapılan çalışma” şeklinde yer verilmektedir sadece…

Ayrıca MİT de 06.4.2017’de yaptığı açıklamada (https://mit.gov.tr/basin60.html) bu bilgilerin “istihbari çalışmalar neticesinde elde edildiğini” belirtilmiştir. Nasıl bir istihbari (?) faaliyet olduğu belli olmasa da işin adli yardım ve hukuki prosedürlerle olmadığı kesin!..

TÜRK YARGISI’NIN KARARI BİLE OLSA!..

Ayrıca ByLock sunucusunda arama ve kopyalama işlemi yapılmasına ilişkin Türk yargı mercilerince bir karar verilse dahi, bu karar üzerine doğrudan Litvanya’da bu işlemlerin gerçekleştirilebilmesi mümkün değildir. Çünkü 6706 sayılı Kanun’un 7., SSS’in 22. ve CİKAYAS’ın 3. ve 15. maddeleri gereğince ByLock bilgileri, T.C. Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü aracı kılınarak gerçekleştirilecek adli yardım kapsamında ve Litvanya yargı mercilerince yapılacak arama sonucu ele edilebilir ancak…

Ancak ByLock bilgileri elde edilirken bu hususların hiçbirine uyulmamıştır.

Ayrıca ByLock sunucusunun sahibinin izniyle de bu bilgilere ulaşılamaz. Çünkü bilgiler bu kişinin şahsi bilgileri olmayıp, ByLock kullanıcılarının özel hayat ve haberleşme hakkı kapsamındaki kişisel bilgileridir ve bu bilgilere ancak ilgililerin rızasıyla ulaşılabilir.

Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ByLock sunucusunun elde edilip getirilmesinde 3 ihlal var:

– Litvanya’nın egemenlik hakkı ihlali,

– 6706 sayılı Kanun’nun ihlali ve

– Türkiye’nin de tarafı olduğu milletlerarası sözleşmelerin göz ardı edilmesi…

Bunun en önemli delili de;

Sunucunun bir ceza soruşturması ve Litvanya ile gerçekleştirilen adli yardımlaşma kapsamında değil, resmi makamlarca da ifade edildiği üzere istihbari çalışmalarla elde edilmesi ve konuyla ilgili, Litvanya Cumhuriyeti Parlamentosu Kanun ve Kanunların Uygulanması Komitesinin yapılan bir başvuruya istinaden verdiği resmi cevaptır. Zira bu cevapta ByLock bilgi ve verilerinin temini konusunda Litvanya’dan herhangi bir adli yardım talebinde bulunulmadığı belirtilmiştir.

MİT’İN DURUMU

Kaldı ki, “istihbari çalışmalar”da “adli yardımlaşma” mümkün değildir!

Ki MİT, 6706 sayılı Kanun’un 2/a maddesinde belirtilen “adli yardım talebinde bulunabilecek mercilerden” değildir.

Bazıları, MİT’in bu bilgileri 2937 sayılı MİT Kanunun 6. maddesinde kendisine tanınan, “yurt dışında bulunan bilgisayar verilerini satın alma da dahil olmak üzere, terör ile mücadele konusunda telekomünikasyon kanallarından terör suçları ile ilgili geçen bilgi, belge ve diğer tüm verileri her türlü teknik istihbarat yöntemlerini kullanmak sureti ile toplama ve bunları gerekli kuruluşlara ulaştırma yetkisi” kapsamında elde ettiğini söyleyebilir.

Ancak bu düşünce yerinde değildir. Zira 2937 sayılı Kanun’un 4/2. maddesi gereğince MİT’e “istihbari görev dışında bir görev verilmesi” ve MİT görevlilerinin “adli bir soruşturmada görevlendirilmeleri” mümkün değildir.

Yine Kanun’un 6/6. maddesi gereğince;

“MİT’in istihbari faaliyetleri kapsamında elde ettiği bilgi ve kayıtlar istihbari amaçlar dışında kullanılamaz.”

Konuyla ilgili AYM, 17.04.2014 tarihli ve 6532 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un bazı maddelerinin iptali için açılan davada (AYM’nin 30/12/2015 T., 2014/122 E, 2015/123 K. sayılı Kararı, P.26.) şu değerlendirmeyi yapmıştır; Kanunun 6. maddesinin altıncı fıkrasında, bu madde hükümlerine göre yürütülen istihbari faaliyetler çerçevesinde elde edilen kayıtların sadece bu amaçlarla kullanılabileceği belirtilmiş ve elde edilen bilgilerin kural olarak “adli soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılmasının önüne geçilmiştir.”

Benzer şekilde, Kanun’un Ek 1. maddesinde MİT’in uhdesinde bulunan istihbari nitelikli belge, bilgi veri ve kayıtlar ile analizlerin TCK’nın 326 ile 339. maddeleri arasında düzenlenen “casusluk suçları” dışında adli mercilerde istenemeyeceği belirtilmiştir.

Kısaca, 2937 sayılı MİT Kanunu gereğince ByLock bilgilerinin MİT’in görev ve yetkileri kapsamında elde edilebilmesi mümkün değildir ve on binlerce dosyanın ana suçlayıcı delili olan ByLock bilgileri ilk andan itibaren her aşamada hukuka aykırı şekilde ele geçirilmiştir.

PEKİ NASIL ELE GEÇMİŞ BU BİLGİLER..?

Her ne kadar yasal mevzuat ve uluslararası sözleşmeler böyle dese de bunların tam olarak hangi yolarla elde edildiği müphem idi. Şimdilerde bu kitap vesilesi ile öğreniyoruz ki;

ByLock bilgileri hukuki yollarla elde edilmeyip bilgisayar korsanlığı (hackerlik) yoluyla elde edilmiş!

Nereden öğreniyoruz?

TRT’de Kanal Koordinatörlüğü yapan ve hükümete yakın Star ve Daily Sabah Gazetelerinde yazan Yahya Bostan’dan… Onun yalancısıyız!

“Kod Adı Bay Bay” isimli kitabında anlatılmış ve bununla da yetinilmeyerek, ayı kişiye bilgilerin hackerlik yöntemiyle elde edildiği TRT 1’de gerçekleştirilen canlı yayında 1 saat 24 dakika boyunca anlatmıştı.

Kitapta, “Bylock bilgilerinin MİT tarafından hackerlik yöntemiyle nasıl elde edildiği” kronolojik olarak şöyle anlatılmakta;

– MİT Müşteşar Yardımcısı Ertuğrul D. tarafından Bylock’u çözme operasyonu yürütmek için Siber Suçlar Dairesi Başkanı Alaaddin M. görevlendirilmiş ve talimat 12.3.2015’te verilmiş. (sayfa 149-151)

– Alaaddin M. 18 kişilik siber casusluk ekibi kurmuş. (Ekipteki 4 kişi mühendislik uzmanı ve bunların başında Kızıl lakaplı birisi var. 2 kişi veri tabanı uzmanı, 3 kişi kripto analiz uzmanı ve bunların başında Zeynep diye birisi var. 3 kişi ileri seviye ağ uzmanı, 6 tane de hacker var ve bunların başında da Mert bulunmakta.) (Bkz: s.150-151)

-Müsteşar yardımcısı Ertuğrul D. den tüm talepleri için olur alan Alaaddin D. siber timle ilk toplantısını 16.3.2015’te yapmış ve operasyon emrini bu toplantıda vermiş. (s. 151-152).

-Bylock sunucusunun üzerinde kurulu bulunduğu Litvanya’daki Bastic Servers’e ilk siber saldırı Ağustos 2015’te (s.161), ikinci saldırıda Kasım 2015’te yapılmış ve bu tarihten itibaren veriler çekilmeye başlanmış. (s.162).

-Bylock sunucusuna doğrudan girebilmek için ilk çalışma 25.12.2015’te yapılmış ve o gece 500 GB’lık veri çekilmiş. (s.172)

-Verilerin tamamı 17.2.2016 tarihinde çekilmiş. Ancak verilerin tamamı şifreli imiş… (s.175-178).

..

Kitapta yer verilen bilgilere göre;

ByLock bilgileri, MİT raporunda da “teşkilata özgü hassas yöntem” olarak ifade edilen hackerlik yöntemiyle elde edilmiş.  Bu haliyle, hâkim kararı olmadan hukuka aykırı şekilde elde edilen bilgilerin delil olarak kabulü mümkün değildir.

Ayrıca kitapta yer verilen bilgilerin yanlış olduğuna dair MİT ya da adli mercilerden bir yalanlama ve tekzip gelmediği gibi kitabı öven birçok haber yapılmıştır ve kitabın yazarı 22.9.2016 tarihinde kanal koordinatörü olarak çalıştığı TRT’de canlı yayında 1 saat 24 dakika boyunca kitapta yazdıklarını tekrar anlatmıştır.

Aslında bir rivayet de, bu kadar ajanlık senaryolarına rağmen basit bir rüşvet verme hadisesi ile içeriklerin tedarik edilmiş olduğu ve bunun için de yüklü miktarda örtülü ödenekten paralar aktarıldığı…

**

Her neyse… Neticede hepsi aynı noktaya geliyor.

Kitaptaki bilgiler ve canlı yayında anlatılanlardan hareketle şunu sormak istiyorum:

Yargıtay 16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu acaba ByLock bilgilerinin nasıl olup ta CMK’ya uygun olarak elde edildiğini söyleyebilmiştir?..

Eğer her bir soruşturma ve kovuşturmada kullanılacak deliller, yapılan ulusal ve uluslararası düzenlemelerin devre dışı bırakıldığı istihbari çalışmalarla elde edilebilecekse bu hukuki düzenlemelere ve yargı süreçlerine ne gerek var ki!?

“YASAK MEYVE”…

Pekâlâ, her ülke ByLock örneğinde olduğu gibi kendi istihbarat birimleri marifetiyle ve elde edilme yöntemini dahi açıklamadan her türlü bilgiyi elde edebilir ve hatta daha pratik ve hızlı olan bu yöntem sayesinde soruşturma ve kovuşturmalar daha çabuk bitirilebilir. Kabul.

Ancak, bu düzenlemelerin amacı yargılama için gerekli olan delillerin her ne şekilde olursa olsun teminini değil, bu delillerin yasalara uygun şekilde elde edilmesini ve yargılamada kullanılmasını sağlamaktır.

Dolayısıyla da elde ediliş yöntemi tamamıyla hukuka aykırı olan ByLock bilgileri, mevcut yargılamalarda en güçlü delil olarak gösterilse de;

Aslında delil zincirinin en zayıf halkasıdır ve hukuk geri geldiğinde çöp olacak ilk delildir. Nitekim uluslararası yargılamalarda da bu yönde kararlar gelmeye başlamıştır. (Bkz: BM Haksız Tutukluluk Çalışma Grubu’nun, “Melike Göksan ve Mehmet Göksan kararı”.)

Ceza Hukuku’nun genel ilkelerindendir:

“Yasak ağacın meyvesi de yasaktır.”

Hukuki açıklaması ile: “Hukuka aykırı olarak elde edilen delil kullanılamaz ve delil olabilme vasfını yitirir.”

SAHİCİLİK İHTİYACI!

Buraya kadar, kitabın içeriğinde hakikat payı olduğunu varsayarak, bunun hukukta karşılığının ne olduğunu ele aldık.

Kuvvetli muhtemel istihbarat tarafından gündeme sürülen bu kitabın maksadı ne olabilir sizce? Onu da diyelim sözü bağlarken;

Malum, adını “FETÖ” koydukları Cemaat ve diğer muhalif kesimleri yok etme maksatlı davalarda ellerindeki tek argüman “ByLock isimli bir telefon uygulamasının yüklenmiş ve de kullanılmış olması.”

HS(Y)K adına yapılan açıklamalarda da, 5 bin kadar yargı mensubunun ihraç edilmesinde “ellerindeki en büyük delilin ByLock olduğu” söylenmişti.

Onlar da biliyorlar, bundan bir şey çıkmayacağını. Ve onlar da çok iyi biliyor ki adli süreçler olmadan her ne surette olursa olsun elde edilen bilgi ve belgelerin delil olarak sayılmayacağını. Ama onu geçeli çok oldu… Onlar, zevahiri kurtarma derdiler şu an. Yani, “Elimizdeki tek delil” dedikleri ByLock hakkında birçok şaibeli haber çıkmıştı. Mahkeme tutanaklarına da yansıdığı şekliyle, bu ifadelerin sonradan uydurulduğu, sanıklarla ilgili istibari verilerin bu sözde tutaklara sıralandığı…

Bir de “ByLock kullanıcı listeleri” dedikleri listelerin her seferinde değişkenlikler arz etmesi, adamına ve duruma göre eklemelerin ve çıkarmaların yapılmasından, bir de “Mor Beyin” hikayelerinden sonra bu ByLock dalları da ellerinde kalmış, güvenini yitirmişti.

Yargı teşkilatlarında, yargılamalar esnasında, “Yahu biz ByLock konuşmaları filan diye işletiliyor muyuz yoksa?” diye düşünmeye başlayan hâkim ve mahkemeleri yemlemeye dönük bu Kod Adı Bay Bay kitap versiyonları. Dediğim gibi, “Usulünce elde edilmediği için delil olmaz” kısmını çoktan geçti adamlar… “Usulsüz de olsa elde edilmiş gerçek bilgi var ortada, Valla Billa bak!” modundalar…

“Sümeyye Suikastı”na(!) dair “Twitter yazışmaları” görmüşüz, Yeni Şafak şeysinin nice çay lekeli, çikinova “şok belgeleri”ni görmüşüz. Bir de “Bay Bay” görelim.

Hay hay bayım! Biraz da buradan yaksınlar.

VELHASIL

Ne kadar yasalar hatırlatılsa da gücü ele geçirmiş ve birilerini yok etmeye kafaya koymuş muktedirler, kuzuyu her türlü yemeye kafayı koymuş kurt gibi, “Öyle de böyle de suyumu bulandırıyorsun, dolayısıyla da yiyeceğim seni” diyor.

Yahya Bostan’nın “Kod Adı Bay Bay” isimli kitabındaki “Şecaat Arz Ederken Sirkatin Söylemek” nev’inden bilgileri dursun bir tarafta ama… Hukuk geldiğinde, o açtığınız dev duruşma salonlarında yargılanırken bu kitaplar da delil olarak size hatırlatılacaktır.

[Ramazan Faruk Güzel] 5.10.2019 [TR724]

Şeytan’ın çerezi: Yalan haber [Dr. Reşit Haylamaz]

Dine hizmet adına çok önemli adımlar atıldığı müsellem olmakla birlikte Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sonrası yıllar, aynı zamanda sıkıntılı süreçlerin de yaşandığı hazin bir zaman dilimidir.

Peygamberlik iddia ederek bayrağını bir yere dikip etrafında adam toplamaya çalışan hokkabazlıklara bakılacak olursa, fitnenin zuhûru daha öncesine dayanmakta.

Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hilafet günleri, keyiflerine göre bir din peşinde koşan, işlerine geldiğinde ön safta ama keyiflerinin istemediği konularda ayak direten muannitlerle mücadele halinde geçmiş.

Fitne selini seylaplara dönüştürebilmek için önünde set gibi duran mehîb Hazreti Ömer’i şehîd etmiş, ümmet arasında kapanmaz bir yara açmışlar.

O’nu şehîd eden de ettiren de belli!

Düne kadar birbirini yemeye azmetmiş iki büyük güç, yeni gelişmekte olan dupduru yapıyı ortak hedef haline getirmiş, yarın gelebileceği noktaları düşünerek daha Medîne’deyken ademe mahkum etme yarışına girmiş.

Acem-Bizans el ele, oyun içinde oyun…

Kandan beslenen senaristin, gönüllü figüran bulması zor olmamış!

Veya başka bir ifadeyle, içeride tuzaklanan hücrelere âb-ı hayat sunulmuş.

Dolayısıyla, İbn-i Seb’e gibilerin ekmeğine yağ sürülmüş, aradıkları fırsatlar “lütuf” olarak önlerinde hazır edilmiş!

Cep telefonu yok, sosyal medya yok; ama “uygun adım” hareket eden koskoca bir coğrafya var!

Kaynıyor ve kaynatılıyor!

Başka türlü nasıl olacak ki?

Açıkça,”organize” bir hareket.

Sözler süslü ve görüntü de takva kisveli.

Onun için, görüntüye aldanan bir hayli saf insan var.

Neden?

Dünyalarına gıll u gış misafir olmamış, herkesi kendileri gibi saf ve duru görüyorlar.

Bu kadar hain olabilecekleri, o günün tahayyüllerini aşkın!

“Aldanırız, ama aldatmayız” çizgisindeler.

Niyetler duru, samimiyette de şüphe yok! Ancak oyun büyük ve ne duruluk ne de samimiyet, içine çekildiğiniz tuzaktan sizi kurtarmaya yetmiyor!

İç unsurlar mesaide ve uyarılma noktaları iyi keşfedilmiş; kaşıyan kaşıyana!

Gelen haberin doğruluğunu test etme lüzumu duymadan harekete geçen isimler, farkına varmadan kitleleri sokağa döken dinamiklere dönüşüyor!

Şartlar önceden hazırlanmış ve bunların her birisinde zamanlama da manidar!

Mesela, Sahâbe’nin çoğunun hacda olduğu bir günü seçmiş ve Hazreti Osmân’ı şehîd etmişler. Niyetlerini anladığı için Mısır’dan çıkışlarına izin vermeyen valiyi, “hacca gidiyoruz” diye kandırmış, ama yolda “yön” değiştirip Medine’de kan dökmüşler!

Hedef haline getirdikleri isimler hakkında ne inci mercanlar dizilmiş?

Kur’ân ve Sünnet’i basamak yapmış, kirli emellerine alet etmişler!

Sakim düşüncelerine taban bulabilmek için mabedi kirletmiş, dini paspas gibi kullanmayı âdiyattan görmüşler!

Kimlere ne mektuplar gidip gelmiş, hem de etkin ve güvenilir isimlerle…

Kısaca, psikolojik savaşın her türlüsü var!

Bu arada yaşanan onlarca acı olay; yıkılan yuvalar, sönen hayatlar…

Öyle kendinizi kaptırmayın; bugünlerden değil, o günlerden bahsediyorum.

Elimde bir kitap var; “Sahabe Müdafaası” diye tercüme edebileceğimiz eseri Mustafa Murâd, Ezher Üniversitesi’nde doktora tezi olarak hazırlamış.

Bahsini ettiğimiz dönemi mercek altına alarak kimin hakkında hangi merciin, ne türlü haberler uydurduğunu çalışmış ve bunları, kimlerin hangi maksatla pazara çıkardığını incelemiş.

O dönemde rol alan bir çok ekolden bahsediyor; haset, kin ve nefretleriyle köpürüp duranları o gün de Şeytan, keyif çattığı köşesinden taaccüble seyre dalmış gibi!

Aradan bunca zaman geçmiş, hâlâ hasar tespiti peşindeyiz.

Şöyle bir muhtevaya bakınca, bunca vahim hâdiseyi doğuran en önemli unsurun, “yalan haber” olduğu dikkatlerden kaçmıyor.

Şeytan çerez çitliyor!

Zaman zaman belli başlı örnekleri sizlerle buradan paylaşmayı düşünüyorum.

Ancak, kuyumcu hassasiyetiyle bir bakışa, ince işçiliğe duyulan ihtiyaç da açık.

Önümüze o kadar süslü servisler yapıldı ki kaşıktan önce aklımıza ihtiyat geliyor; hüzn-ü zan, adem-i itimat!

Geçmişi bilmenin hikmeti bu; aynı delikten bir daha ısırılmamak için kayma notlarının aydınlanması bir zaruret.

Gün gelecek, bugünlerin de fotoğrafı çekilecek.

Hayatını yalan üzere inşa edenlerin ipi pazara çıktığında, şüphesiz o yalanın kitabı da yazılacak!

Matruşka misal, oyun içinde oyunların aktörleri de bu karede yer alacak, bal görünümlü zehri fark etmeyip zâhire aldananlar ve kendi ikbali için sessizliğin koyunda can verenler de!

O günün parlayan yıldızlarını şimdiden görmek mümkün; karanlıkta çıkış arayanlara, üzerinde değirmen taşları döndürüldüğü halde duruşunu hiç değiştirmeyen ve hadiseler nasıl cereyan ederse etsin, güzergâhında değişiklik yaşamayanlar yön verecek…

Bugünü bir nebze de olsa anlayabilmek için o günlerden size bazı örnekler aktaracağım; ancak, bunun için bir hafta beklemeniz gerekecek!

[Dr. Reşit Haylamaz] 5.10.2019 [TR724]

“İki kaleşnikof birisi paket olsun” [Amerika Günlüğü] [Adem Yavuz Arslan]

Eğer bu şekilde bir sipariş veremeyeceğinizi, benim bunu ‘ilginçlik olsun ve yazı okunsun’ diye yazdığımı düşünüyorsanız Amerika’yı tanımamışsınız demektir. Çünkü Amerika hala ‘vahşi Batı’ ve silah almak pizza söylemek kadar kolay.

Amerika’ya taşındığımda ben de ‘yok canım, bu kadar kolay olamaz’ diyordum. Sonra bir silah fuarına gittim, ‘gerçek Amerika’yı gördüm ve test etmek için uzun namlulu bir silaha talip oldum. Satış görevlisi ‘ehliyetin var mı?’ dedi.

Baktım iş ciddiye biniyor ‘ben biraz düşüneyim’ deyip kalabalığa karıştım.

Bir pazar sabahı çocuk çoluk koşarak silah fuarına giden Amerikalılarla bir kaç saat geçirdikten sonra ikna oldum; Amerika’nın silah sorunu büyük. Washington gibi bir yerde bile insanlar ilkokul çağındaki çocuklarıyla silah standları arasında geziyorsa Texas ya da Wyoming’i düşünemiyorum bile.

Yani mesele sadece ‘silah lobileri’ ile izah edilecek kadar basit değil.

FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ NEYSE SİLAH TAŞIMA ÖZGÜRLÜĞÜDE O

İstatistiklere göre (https://everytownresearch.org/gun-violence-america/?source=etno_ETHomePage&utm_source=et_n_&utm_medium=_o&utm_campaign=ETHomePage) Amerika’da her gün 100 kişi silaha bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor. Binlerce kişi yaralanıyor. (Bir başka istatistik ise şöyle; Son 30 yılda 550 bin civarında kişi hayatını kaybetti ve bu rakam, Amerika’nın Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında kaybettiği toplam insan sayısından daha fazla)

Yazının ilerleyen bölümlerinde Amerika ve silah başlıklı başka çarpıcı rakamlar paylaşacağım ancak bu aşamada ‘işin kökeni’ne bakalım. “Hergün 100 kişinin hayatını kaybettiği, her bir kaç ayda bir büyük saldırının olduğu bir ülke de nasıl oluyor da silahlanmanın önüne geçilemiyor” sorusunun cevabı biraz da Amerika’nın tarihinde yatıyor.

Amerikan yasalarına göre 21 yaşını dolduran herkes (Bazı eyaletler bunu 15 yaşına kadar indirebiliyor) kendini savunmak için, ruhsatlı bir yetkili satıcıdan silah alabiliyor. Size abartı gelebilir ama Walmart’a gidip domates peynir karpuzun yanında da M-16 mermisi de almanız mümkün.

Bu durumun kaynağı ise Amerikan Anayasası.

1791 tarihli meşhur ‘Second Amendment’ yani ikinci değişiklik maddesi diyor ki “özgür bir eyaletin güvenliği için düzenli bir milis gücü zorunlu olduğundan, halkın silah bulundurma ve taşıma hakkı ihlal edilemez” Gerçi bu yasanın gerekçesi ‘olur da Federal hükümet haklarımızı gasp eder, yetkilerimizi elimizden almaya kalkarsa kendimizi savunabilelim’ düşüncesi ama bir süre sonra farklı yorumlanmış ve ‘silahlanma özgürlüğü’ olarak kabul edilmiş.

İlginçtir; ABD Anayasası’nın birinci ek maddesi basın ve ifade özgürlüğünü -en geniş anlamıyla- düzenlerken hemen ardından gelen madde silahlanma özgürlüğünü düzenliyor. Hatta her iki konu da adeta ‘tabu’. Bu iki başlıkta kısıtlayıcı bir düzenleme yapmak mümkün değil.

Mesela olağanüstü toplantılar, gösteriler ve kongrelerde eyaletler ‘güvenlik tedbiri listesi’ yayınlıyor. Aklınıza gelecek her şey o listede yer alabiliyor ama silah hariç. Mesela Cumhuriyetçilerin başkanlık adayını belirleyen meşhur Florida toplantısında su tabancası taşımak bile yasaklandı. Oysa ‘yasak’ listesinde gerçek silah yoktu.

Hep söylerim; macera dolu Amerika!

TEXAS TEK BAŞINA AVRUPA’DAN DAHA ÇOK SİLAHA SAHİP

Yaklaşık 330 milyonluk Amerika’da 300 milyon civarında silah var. BM verilerine göre her 100 Amerikalıdan 89’unun silahı var.

Bu rakamın meali şu; Amerikalıların elinde dünya genelinde sivillerin elindeki silahların yüzde 35’i var.  ABD’nin Texas eyaleti ise ayrı bir rekora sahip; her evde en az bir silah var. Bu eyaletteki silahların toplamı tüm AB vatandaşlarının sahip olduğu silahlardan fazla. Texaslılar için bu sıradan hatta övünülecek bir durum. Mesela dışarıdan baktığınızda ‘bunun silahla hiç işi olmaz’ diyeceğiniz eğitimli-şehirli bir kadının iki silahı birden olabiliyor.

Silah bu kadar yaygın olunca tabi fiyatları da astronomik sayılmaz. Türkiye’de bir servete satılan glock marka tabanca buralarda 200-400 dolar arası alınabiliyor.

KORKUNÇ RAKAMLAR

Silah bu kadar bol, ulaşım kolay ve merak fazla olunca ABD silaha bağlı ölümlerde açık ara dünya şampiyonu. Silahlanma karşıtı grupların hazırladığı web siteleri anlık veriler yayınlıyorlar. 3 Ekim itibariyle ABD’de günde 100 kişi silahla ölüyor. Yüzlerce kişi de yaralanıyor. Bu ölümlerin 22 bini intihar, 14 bini ise cinayet olarak kayıtlara geçmiş. ABD’de işlenen cinayetler gelişmiş ülkelerin 25 katı.

Eğer siyah Amerikalıysanız ölme ihtimaliniz beyaz Amerikalılara oranla 10 kat daha fazla.

İstatistiklerin ürkütücü detaylarından biri de silah kurbanı çocuklar. Her yıl 2000’e yakın çocuk ve genç silahlı cinayete kurban gidiyor. Siyah çocuk-gençlerin beyaz yaşıtlarına göre silahla cinayete kurban gitme oranı ise 14 kat daha fazla.

ABD’nin silah sorunu gibi hala çözemediği bir ırkçılık sorunu var ki bu başka bir yazı konusu.

Kadın cinayetleri konusunda da Amerika rekor kırıyor. Her ay 50 civarında kadın silahla öldürülüyor. Siyah kadınların öldürülme oranı ise beyaz kadınların iki katı. Yine istatistiklere göre her yıl 1000’e yakın sivil polis kurşunuyla hayatını kaybediyor.

Toplu katliamlar ise Amerika’nın başka bir sorunu. Kilise’den Alışveriş merkezine, okuldan üniversiteye kadar her yerde ‘mass shooting’ problemi var. Öyle ki bu toplu saldırılardan ilköğretim okulları bile kurtulamadı ve Connecticut eyaletinde bir ilkokula yapılan saldırıda 18’i ilkokul öğrencisi olmak üzere 27 kişi hayatını kaybetti. Bu tip saldırıların sayısız örneği var. 2017 yılında 32 toplu silahlı saldırıda 225 kişi hayatını kaybederken, 2018 yılında 25 saldırıda 140 kişi yaşamını yitirdi. 2019 yılının bitimine  ay kala ise son saldırıyla birlikte 24 toplu silahlı saldırı düzenlenirken, 138 kişi hayatını kaybetti. Bu yüzden ülkenin her yerinde ‘bir silahlı saldırı anında ne yapılır’ bilgilendirmeleri yapılıyor. Mesela ders aldığım üniversitede her dönemin ilk günü güvenlik tedbirleri anlatıldı. Her profesör kendi dersinden önce ‘silahlı bir saldırı olursa ne yapılacağını’ anlatıyor.

PARANIN GÜCÜ ADINA

Peki ABD bu kadar yaygın bir sorunu neden aşamıyor?

Olayın tarihi ve sosyolojik boyutları bir tarafa korkunç bir ekonomisi de var. Silah kontrolüne karşı çıkan, silahlanmayı savunan en güçlü örgüt NRA (Amerika Ulusal Tüfek Derneği) 5 milyonu aşkın üyesi var ve lobi için harcadığı para milyonlarca dolar. Lafın geliş değil, NRA’ın üye etkinlikleri, hukuki süreçler ve lobi için harcadığı para 250 milyon doları aşıyor.

Mesela 2016 seçimi sırasında 50 milyon dolar harcadılar ki bu paranın 30 milyon dolarının Trump’a destek için harcandığı belirtiliyor. NRA çok örgütlü bir yapı. Özellikle kırsal kesimdeki siyasetçiler üzerinde korkunç bir nüfuzları var. Mesela 2012’de Connecticut’ta Sandy Hook İlköğretim Okulu’nda yaşanan katliam sonrası dönemin başkanı Obama yasal düzenleme için düğmeye basmıştı. Kamuoyu desteği yüzde 90’lardaydı. Ancak tasarıyı meclisten geçiremedi. Obama gözyaşları içinde tepkisini göstermişti.

Bu arada yeri gelmişken çok bilinen bir yanlışı da düzeltmek lazım; Washington’daki en güçlü lobinin İsrail lobisi olduğu söylenir.  Fakat gerçekte silah lobisi en güçlü lobidir ve bugüne kadar bu lobiye diş geçirebilen bir siyasetçi olmadı.

TRUMP TARZI ÇÖZÜM

Silah kısıtlamasına karşı çıkanların temel bir argümanı var. “Herkesin silahı olursa silahlı saldırılar önlenir”. Hatta Başkan Trump okullara yapılan saldırılar sonrası “Öğretmenler silah taşırsa sorun çözülür” mealli açıklamalar yaptı.

NRA’da benzer bir öneride bulundu. Başkan Trump’ın ‘öğretmenler silah taşısın’ önerisine duyarsız kalmayan eyaletler de var. Mesela Florida Eyalet Parlamentosu böyle bir yasa tasarısına onay verdi. Ancak bu kez öğretmenler ayaklandı. Hatta ‘okulda silah istemiyoruz’ konulu videolar çekip dolaşıma soktular.

Bu konu aslında hayli tartışmalı.

Çünkü istatistiklere göre ‘silaha kolay ulaşma’ şiddeti tetikliyor. Ancak bir de pratik faydası var; mesela ABD’de trafik magandası pek göremezsiniz. Çünkü kimde silah olduğunu bilemezsiniz. Tartıştığınız diğer sürücü silahını çekip sizi vurabilir. Türkiye’de yaygın olan ‘bana yan baktı’ türü bir gerekçeyle kimseye bir şey diyemezsiniz.

Ya da bir başkasının bırakın evine, bahçesine bile giremezsiniz. Çünkü bu durumda ev sahibine silah kullanma hakkı vermis olursunuz. ABD’nin çok büyük ve şehirleşmenin yatay olduğunu düşünürseniz-özellikle kırsal kesimlerde-silah taşımak bir güvenlik meselesi haline geliyor.

Silahlanma meselesi ABD’de tam anlamıyla kördüğüme dönüştüğü için herkes kendince çözümler üretiyor. Bu sorunu fırsata çevirenler de var. Mesela kurşun geçirmez çanta, yazı tahtası ya da okul gereçleri üreten firmalar var ve korkunç talep görüyorlar. Düşünsenize, aileler her okul dönemi kalem defter kitap alırken bir de kurşun geçirmez çanta ya da benzeri koruma malzemelerinin peşine düşüyor.

Sonuç itibariyle; silahlanma meselesi burada kangren halde. Milyonlarca silah var ve her gün 100 kişi hayatını kaybediyor. Her büyük saldırı sonrası kamuoyu hararetle çözümü tartışıyor ama birkaç gün sonra tansiyon düşüyor ve konu bir sonraki saldırıya kadar sürüncemede kalıyor.

Size de ‘inşallah manyağın biri çocukların okulunu basmaz’ diye dua etmekten başka bir şey kalmıyor.

[Adem Yavuz Arslan] 5.10.2019 [TR724]

Güçlenen rejimi durdurmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hitler iktidara geldiğinde en önemli sorunlarından biri ordunun kendisine sadık olmasını sağlamaktı. Anti demokratik rejimlerin en baş sorunudur bu. Çünkü hukuktan çıkarsanız, sizi sadece kaba güç ayakta tutabilir. Ne kadar popüler bir lider olursa olsun, Hitler bunu biliyordu. Hitler’in propaganda bakanı ve sağ kolu Goebbels bu nedenle özel politikalar tasarladı. Hitler ve Nazi partisinin Alman ordusuyla ilişkilerinin iyi olduğu izlenimini yaratabilmek için uğraştı. Çünkü muhalefetin direncinin kırılması da, halkın Hitler’e soğuk bakan kesimlerinin ikna edilmesi de önemliydi ve stratejikti. Almanya’nın imparatorluk geçmişi ve zaferlerle, başarılarla dolu eski günler gibi her kesimin koltuklarını kabartan, hoşuna giden ve milli birliği sağlayan söylemler, çok işe yarıyordu. Hitler, özellikle milliyetçi, muhafazakâr ve Birinci Dünya Savaşında onuru kırılmış gazi kesimlerin ve fakirlerin umudu olmayı böyle başardı. Halk Birinci Dünya Savaşı’nın kâğıt üzerinde, başarısız ve hain siyasetçiler yüzünden kaybedildiğine inanıyordu. Geçmiş günlerin görkemli Almanya’sı idealize ediliyor, Hitler işte tam da bu Almanya’yı yeniden yaratacağına söz veriyordu.

Hitler iktidarının başında orduyu kontrol edebilecek azami imkânlara sahip değildi. Orduda etkili generallerden birinin darbe yaparak iktidarı ele geçirmesinden çok korkuyordu. İttifak içinde olduğu ordu içi gruplar, esas çekindiği kesimdi. Zaten diğer muhalif generaller ve subaylar pasifize edilmiş veya tasfiyeye uğramışlardı. Fakat ya işbirliği içinde olan güçlerden biri saf değiştirirse? Hitler bu nedenle yerleşik nizamla çatışmaya girmemeye özen gösterdi. Alman geleneksel devletinin yerleşik bürokrasisiyle denge kurdu. Ordunun ve bürokrasinin Hitler ve hükümetini desteklediği imajını canlı tutmak, Goebels’in en büyük başarılarından biridir. Rejimin yerleşmesinde ve konsolide olmasında bunun rolü önemlidir.

Alman halkının sefaleti, yüksek enflasyon ve geçim sıkıntısı, birçokları için Hitler’in kısa zamanda iktidarını kaybedeceğini varsaymalarına yol açtı. Fakat Hitler ekonomik krizlerin halkı daha da radikalleştirdiğini iyi tespit etti. Durum ümitsizleştikçe Hitler’in karizması arttı. Hitler, bu ortamda Cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölümünden sonra Hitler tüm yetkileri kendisinden toplayarak bir tür süper yürütme oluşturdu. Elbette başında kendisi olacaktı. Bunu yaparken ordunun tansiyonunu kontrol etti. Ve onayını aldı.

Hitler, Almanya’nın büyük devlet ve yeniden emperyal bir dünya gücü olacağı konusunda takıntılıydı. Bunu sağlamak için Almanların arasındaki siyasi farklılıkları gölgeleyecek ve onları bir iç ve dış düşman karşısında birleştirecek bir düşman figürüne ihtiyacı vardı. Yahudiler Goebbels tarafından bu iş için kullanıldı. Bir rejim diskuru yaratıldı. Bu diskur, yedi yirmi dört radyo ve yazılı basın kanallarıyla halka pompalandı. Antisemitizm istenilen seviyeye geldiğinde, artık Almanlar her şeye yeni rejimin diskuru perdesinden bakıyordu. Hitler, diskur mimarisini tartışmasız rejimin en önemli güç aracı olarak kullandı. Almanya’nın tüm sorunlarını bu “öteki” imajıyla “izah etti” ve halk bunu hararetle benimsedi. Böylelikle “Yahudilerin” devletten ve toplumdan “temizlenmesi” süreci başladı. Statüleri değiştirildi. Kriminalize edildiler. Sippenhaft (aile boyu suç) konsepti çerçevesinde toplumdan tecrit edildiler. Okul çocuklarına kadar Yahudilerin “kötü olduğu” algısı Alman toplumuna yerleştirildi. Mal ve mülklerine el kondu. İşlerini kaybettiler. Bir kısmı ülkeden kaçabilmeyi başardı. Büyük kısmı ise toplama kamplarına gönderildi.

Alman parlamentosu Reichstag binasına yapılan kundaklama, Hitler rejiminin muhaliflerin üzerine gitmesi ve geniş çaplı tasfiyeleri beraberinde getirdi. Rejimi konsolide etti ve rejimin otoriterlik seviyesinde bir dönüm noktası oldu. Rejim, yürürlükteki Weimar Anayasasının ilgili maddelerini işletilerek olağanüstü hal ilan etti ve Hitler böylelikle parlamentoyu baypas edebilecek olanağa kavuştu. Böylece 1933 yılı itibarıyla zaten sınırlı olan Almanya demokrasisi tümüyle rafa kaldırıldı. Kanun hükmünde kararnameler ilan edilerek basın özgürlüğü ve bireysel hak ve hürriyetler büyük oranda askıya alındı. Bir korku imparatorluğu inşa edildi. İçişleri bakanı Herman Göring bu dönemde birçok faili meçhul cinayet ve suikastı gizli servisle beraber planladı, onlarca muhalif kaçırıldı ve işkenceden geçirildi. Yüzlerce basın mensubu, akademisyen ve muhalif fabrikasyon gerekçeler üretilerek hapse atıldı veya toplama kamplarına gönderildi. İşin ilginci, Naziler Reichstag’ı kendilerinin kundakladığını gizlediler. Suçu Komünistlere yıkabilmek için kundaklamayı Hollandalı bir aktivistin yaptığını, bunun bir organize kalkışma olduğunu ileri sürdüler. Bu yolla tüm faşizan takibat ve zulüm politikalarını aklamış oldular. Alman halkı Nazilere inandı. Bu planlamalar, içişleri, istihbarat ve propaganda birimlerinin titiz çalışması sonucu üretildi ve uygulandı. Tek hedef zulüm rejimini halk nezdinde meşrulaştırmak ve rejimin iktidarını konsolide etmekti. Başardılar. Almanya’yı tümüyle karanlığa gömecek bir rejim böylelikle kontrolü tam anlamıyla sağladı.

Naziler Reichstag yangını sonrasında yaklaşık 4,000 (dört bin) insanı tutukladı ve işkenceden geçirdi. Çoğu tutuklu neden tutuklandığını bile öğrenemeden yıllarca hapiste kaldı. Gözü korkan basın hiçbir eleştirel bakışta bulunmadan Nazi diskurunu kabullendi. Alman akademisi bu ağır hak ihlallerine ses çıkartmadı. Zaten bu dönem akademiden muhalifler, başta Yahudi kökenli bilim insanları olmak üzere, uzaklaştırıldı. Çoğu yurtdışına kaçtı. Kaçtıkları ve sığındıkları ülkelerden biri de, kadere bakın, Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Kontrollü Reichstag yangınından itibaren üç yıl kadar bir süre içinde Nazi rejimini eleştiren hiçbir muhalefet partisi veya siyasi hareketi kalmadı. Tüm eleştirel düşünen ve anayasal Weimar devletinin anayasal düzeninin yeniden tesis edilmesini savunan aydınlar takibata uğradı ve ya ülkeden kaçmak zorunda bırakıldı veya hapse ya da toplama kamplarına yollandı. Aynı şekilde bu insanların aile bireyleri de Sippenhaft anlayış çerçevesinde (kolektif suç ilkesi gereği) kriminalize edildi. Böylelikle yeni rejim, Hitler liderliğinde tek bir parti olana kadar dönüştü ve sonunda totaliter ırkçı faşist bir ölüm makinesi halini aldı.



Bu tarihten bugün ne öğreniyoruz? Ne öğrenmiyoruz ki! Bir rejim inşası için orduya ihtiyaç duyduğumuzu, ordunun içinde hizipler olduğunu ve bu hiziplerin kendi istediklerini gerçekleştirebilmek adına sivil karizmatik popülist liderlerle işbirliği ve anlaşmalar kapabileceklerini öğreniyoruz mesela! Yine öğrendiğimiz başka bir şey, propaganda ve algı çalışmaları ile istihbarat işbirliği sayesinde topluma istenilen algının pekâlâ kabul ettirebildiği, böylelikle rejimlerin kendi işlerine gelen “gerçekliği” yaratabildikleri! Reichstag yangınından da bu tür kirli rejimlerin istedikleri ortama bahane olacak fabrikasyon gerekçeleri nasıl ürettiklerini öğrenmiyor muyuz?

Bu noktadan sonra rejimin önünde olan olasılık, geniş çaplı bir “ölüm-kalım savaşı” senaryosuyla, efsunlanmış halkı daha da rejime sadık ve dünyadan-gerçekten kopuk bir halka dönüştürmek! Suriye, potansiyel olarak Türkiye rejimine inanılmaz bir fırsat sunuyor. Moskova uydusu bir devlete dönüşerek rejimin mümessillerinin dokunulmazlık ve ömür boyu iktidar elde etmek istemelerini anlıyorum. Buna ulaşmanın en kestirme yolu, artık fiili olarak kesinleşen Batı liginden kopuşu, hukuken de gerçekleştirmek. Suriye’de ABD askerleriyle karşı karşıya gelen TSK, bu geri dönüşü imkânsız noktayı geçmeyi sağlayacak araç olacak gibi. TSK’nın şu anki yapısı buna çok müsait. Öğrendiğimiz tarih bize tozlu raflardan çok dikkatli ve bilgece hareket etmemiz gerektiğini fısıldıyor. Maalesef bu dikkat ve bilgelik bugünkü Türkiye toplumunda da, onun izdüşümü olan Türkiye siyasetinde de mevcut demek çok güç. Bilgisizlik ve ilkesizlik, şahsiyetsizlikle birleşiyor ve ağlarını ören kader Türkiye’yi ve toplumunu büyük bir felakete hızla yaklaştırıyor.

Keşke Hitler’e engel olunabilseydi, keşke Nazilere karşı Almanlar direnebilseydi! Keşke bir anda ortadan kaybolan komşulara zamanında sahip çıkılabilse, yapılan utanç kaynağı rezil suçlar engellenebilseydi. Keşke, keşke, keşke! Bunları kitaplardan okurken, filmlerini izlerken, müzeleri gezerken düşünüyoruz! Peki, neden kendi ülkemiz, toplumumuz ve devletimiz söz konusu olduğunda, tarihten öğrendiğimiz dersin vermesi gerekli olan bilgeliği devreye sokamıyoruz? Çok ama çok acıdır, bugünkü Türkiye toplumu, izahı mümkün olmayan şekilde pro-faşist anayasasız bir felaketler rejimine alıştı! Toplumlar istemeden liderler onları felakete sürükleyemez! Ve bedeli her zaman toplumlar öder. Bu bedeli ödemeye hazır mısınız? Bu bedeli çocuklarınıza ve torunlarınıza ödetmeye razı mısınız?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.10.2019 [TR724]

Ayrıştırma deprem gibi bir afettir kimi vuracağı bilinmez! [Hakan Taner]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının tüm cumhuriyet iktidarları boyunca en iyi olduğu, hatta rakipsiz yarıştığı bir durum var.

Her şart ve şekil altında milleti birbirine düşürmeyi, toplumu ayrıştırmayı, aile içinde bile birbirine küstürmeyi ve bundan da kendi adına maksimum faydayı tam on yedi yıldır başarıyla sürdürüyor olmasıdır.

Bu konuda kullanılabilecek her şey kullanıldı. Artık şapkadan çıkacak tavşan kalmadı diye düşünmeye başlanılan bir anda en olmazları oldurmayı başardı bugüne kadar.

İşte böyle bir halet-i ruhiye içerisinde Türkiye bu defa su üzerinden ayrıştı, ayrı düştü.

Evet gündem su.

İSTANBUL SEÇİMİ FİNAL GİBİ

İstanbul’da seçimi peş peşe ve ikincisinde tarihi bir farkla Millet İttifakı’nın kazanması iktidarın tüm rant hesaplarını alt üst etmeye yetti.

Bütçesi 20 bakanlık bütçesinden daha yüksek olan İstanbul iktidar kitlesinin ekmeği suyuydu. Şimdi ekmek değilse de suyu kısmen kesilmiş oldu.

AKP hâlâ İstanbul’u kaybetmeyi hazmedebilmiş değil. Bunu başarabilmesi kolay da değil.

Nasıl olsun ki! İlk önce buna hazırlıklı değildi ,ahiren besleyip büyüttüğü kitlesinin gelirleri azaldı.

AKP trolleri seçimin hemen akabinde başlayan iftira ve hakaret seanslarına her gün yeni bir aktivite ile çeşitlilik kazandırıyor.

Eğer Ekrem İmamoğlu bütün kurumlara hâkim olup süreçleri doğru ve etkin yönetmeyi başarabilirse bu AKP’nin ve rantçılarının komaya girmesine sebep olabilir.

Fakat eyyamcı bir yönetim tarzını yeğlerse de önce farklı kesimlerden gelen desteği sonra da popülaritesini kaybedebilir.

İSTANBUL GİTTİ, HAMİDİYE BİTTİ

Yakın akraba ve taallukatına milyonlarca dolar aktararak icra eylenen orta okul müsameresi tadındaki dizilerinde övgüler düzülen ne varsa iktidarı terk etmeye başladı.

Buna en son örnek Hamidiye Suları…

TRT’de bir dizide zemzemle eşdeğer tutulan ve piyasada satılan fiyattan bile pahalı olarak neredeyse tüm kamu kurumlarının resmi içeceği olan Hamidiye seçimi milletin kazanmasıyla bir anda jet hızıyla tüm kamu kurumları ve iktidar güdümündeki özel sektör şirketlerinden kovuldu.

Buradaki tutarsızlık, samimiyetsizlik sorgulanabilir, lakin olmayan bir şeyin sorgulanması oldukça abestir.

Türk Hava Yolları (THY) ikram seçenekleri arasından Hamidiye’yi çıkartırken,yeni seçenek ile de toplumu şaşırtmayı başardı.

Zira Hamidiye sularının yerine konulan Sırma markasının sahipleri de oldukça ilginç. Dişli grubuna ait olan bu marka ekonomik zorluklarını aşmak için Fransız Danone grubu ile ortaklığa giden bir Dişli–Fransız şirketi.

Dişli kim mi? Rüşvetin belgesini yazan adam dediğimde biraz zihninizde canlanmış olabilir mi?

AKP, Hamidiye’yi sürgüne gönderirken, Sultan Abdülhamit’in mirasına sahip çıkmak işi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Millet İttifakı’na kaldı.

Şimdilerde birçok kurum da sürgüne gönderilen Hamidiye’ye kucak açmaya devam ediyor.

AYRIŞTIRMANIN EN ACIMASIZ HALİ

Türkiye siyasi sebeple ekonomik ayrıştırmayı aleni olarak post-modern darbe 28 Şubat’ta tanıdı ve çok acı çekti.

Bu acıyı çekenler şimdilerde bunun bin katını başkalarına yaşatmaya devam ediyor.

Bir ülkede ekonomik ayrıştırma başladığında bunun verdiği hasarı toplumun tamamı üstlenmek zorunda kalıyor.

Ekonomik ayrıştırma bir nevi deprem gibidir. Zararının kime ne kadar dokunacağını kimse kestiremez. Fakat bu ortamdan toplumun tamamı payına düşeni yaşar.

Eminim sizler de zaman zaman düşünmüşsünüzdür, bu kadar yalan yanlışa karşın bu ekonomik düzen nasıl böyle devam edebiliyor? diye.

Buna cevabım artık kısa ve net: Artık o düzen bozuldu,yürümüyor. Ağır hasta ve yoğun bakıma kaldırılmayı bekliyor, fakat ortada onu tedavi edecek doktorlar yok ortada.

Ekonomik ayrıştırma konusundan daha önemli bir meselemiz var bizim:
Özel mülkiyetin ihlali.

Bu konuda öyle şeyler yaşanıyor ki! Aman Allahım…

Bu konuyu ayrıca ele almaya çalışacağım…

[Hakan Taner] 5.10.2019 [TR724]

Bebek katilleri [Alper Ender Fırat]

Bütün acı kelimelerinin yavan kalacağı bir fotoğraf bu. Bu hali hiçbir kelime ifadelendiremez, tarif edemez, hiç bir cümle bunu teselli edemez. ‘Bilmezdim kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu’. Acının bile yorulduğu, takatsiz kaldığı, anlamsızlaştığı bir haldir bu.

Koskocaman bir boşluktur, his yok, duygu yok, varlık yok her şey yok. Acı duymak belki teselli eder ama o da yok. Tesellisi yok, taziyesi yok,

Acının bile yorulduğu, takatsiz kaldığı bir haldir bu. Bir anne-babanın iki çocuğunu daha önce hiç bilmedikleri bir gurbet elde toprağa vermesinin halini hiçbir şey anlatamaz.

Kahrolup da cehennemin en aşağısına gidecek zalimlerin bile bu acıyı yaşamasını istemem der gibi kıvrılıp bebelerinin başında oturmuş ana-baba.

Nasıl ağır bir yük, ne taşınmaz bir ağırlık! Ateş gibi kavuran bir fotoğraf! Altında bizi eziyor, ufalıyor, toz haline getiriyor. Yürürken, otururken, gözlerimizi kapamışken hiç kaybolmayan, hep orada duran bir fotoğraf! İnsan olmaktan utandırıyor.

Neredeyse gün doğacaktı, Herkes gibi kalkacaktınız

Belki daha uykunuz da vardı. Geceniz geliyor aklıma.

Değil bu anılacak şey değil

Çaresiz geliyor aklıma.

İşten çıkardınız, öfkeniz dinmedi; zindana attınız dinmedi, aç bıraktınız, açıkta bıraktınız hiç dinmedi, geçmedi kininiz. Kerbela’daki Yezit gibi susuz bıraktınız. İlaçlarını vermediniz. Bir damla su, bir lokma ekmek verenlerin üstüne de aynı kin ve nefretle çullandınız. Geçmedi. Bebekleri boğazlıyorsunuz yine de geçmiyor öfkeniz. İblis, Adem’den (a.s), Ebu Cehil, Muhammet’den (asm) böylesine nefret etmemişti.

Sizler; Saray’dakiler ve onun dümen suyundaki herkes sizler bebek katilisiniz. Kundaktaki bebeleri suda boğan alçak birer mahlukatsızın. Sizler tarihe bebek katili olarak geçtiniz. Kasten, taammüden bebek öldüren, kininden aşağılardan en aşağıya düşmüş ‘belhüm adal’larsınız.!

Mazluma nasılda cesursunuz. Aynıyla mukabele etmeyeceklerini bildiğinizdendir bu kadar küstahlığınız. Bu aşağılık zulmü yapmaktaki hoyratlığınız, bizden sizin evlatlarınıza, can evinize bir zarar gelmeyeceğinden emin olmanızdır. Siz bu alçaklığı gerçekten teröristlere yapamazsınız, onlara böylesine küstah, böylesine fevri, böylesine şerefsiz bir şekilde saldıramazsınız.

Biz size musallat olmasak da Allah size öyle zalimleri musallat edecek ki O’nun ‘zulüm  devam etmez’ taahhütüne hep beraber şahit olacağız. Bu gök kubbe altında sizin gibi çok zalim, çok bebek katili yaşadı. Ama hepsi de cehenneme yolculuğuna buradan başladı.

Dağlar hep böyle buram buram dağ olarak

Sürdüremeyecek ömürlerini

Denizler böyle telaşsız, yıldızlar böyle şehvetli

Ve sizler yani sizler, yani ey zulüm ağaları

Hep böyle korkudan uzakta seyredemeyeceksiniz

Sevecen hışırtılarla süzülen güneşi

[Alper Ender Fırat] 5.10.2019 [TR724]

26 yıllık öğretmen Hanife Hanım’ın hikâyesi: Üzüntüden kanser oldum, eşime ihtiyacım var [Fatma Betül Meriç]

YUSUF’UNU BEKLEYEN ZÜLEYHALAR (1)

Zamanın su gibi kıvrım kıvrım aktığı, hüzünlerin dört bir yanı sardığı günlerin eşiğindeydik. Bir adım atmaya dahi mecalimizin olmadığı anlarda, birkaç adım birden atabilenlerin hikâyelerine kulak verdik.

Üç çocuklu Hanife Hanım’ın hikâyesi de benzerleri gibi, her şeye rağmen mücadele etmenin, azmin ve fedakârlığın hikâyesiydi. 26 yıllık bir öğretmenin, üç yıldır yalnız başına verdiği mücadelenin öyküsü.

15 Ağustos 2016 tarihinde, emekli olduğu halde çalıştığı eski bir kurum sebebiyle gözaltına alınır eşi Hanife Hanım’ın. Günlerce gözaltında kalır. 30 yıllık öğretmendir. Yıllarca devletine milletine hizmet etmiş, öğrenci yetiştirmiştir. Başına gelenler karşısında çok üzülse de, “Vardır bunda da bir hikmet” deyip sabretmiştir.

Hanife Hanım, eşi alındıktan sonra hem anne olur hem baba. Tek bildiği iş öğretmenliktir. Öğrencilerini çok sever, kendi çocuklarını ihmal edercesine ilgilenir öğrencileriyle, binlerce meslektaşı gibi…

Eşinin ardından maddi olarak evin yükünü sırtlanan, üç evladını okutmaya çalışan ve içerdeki eşinin ihtiyaçlarını tek başına karşılayan Hanife Hanım, mesleğine geri döner. Biri evine yakın, diğeri 140 km ötedeki iki kurumda birden çalışmaya başlar haftanın altı günü. Sabah evinden çıkıp yaklaşık 3,5 saat sonra ulaştığı okulunda derse girer. Ders bitimi aynı yolu tekrar kat eder.

Eşinin cezaevinde kendisinden başka ziyaretçisi olmadığı için, öğle arasına bir saatlik izin daha ekleyerek; görüşlere gider gelir aksatmadan. Çünkü eşini kalın ve ses geçirmez bir camın arkasından, kırık ve cızırtılı bir ahizeden duymak bile çok kıymetlidir onun için. Çocuklardan söz ederler. Başlarına gelen onca sıkıntıya rağmen derslerindeki başarılarından, babalarına duydukları hasretten, bir aile oluşlarından…

Büyüğü ilk 100’e girip burslu olarak kazandığı Türkiye’nin en iyi hukuk fakültelerinden birinde okurken; diğeri ilk 20 bine girerek yerleştiği Diyetisyenlik bölümünde okuyor çocuklarının. Babasının özgürlüğüne kavuşup evlerine dönmesini ve bir daha hiç ayrılmamayı dileyen evin en küçüğü ise henüz yedinci sınıfta.

Zor günlerin uykusuz gecelerin, sosyal dışlanmışlığın çepeçevre sardığı zamanlarda, ramazan günlerinden birinde, kendisinde bir rahatsızlık hisseder Hafize Hanım. Önemsemez ve durmaz üstünde. Çocukları annelerinin durumunu fark edince, ısrar ederler doktora götürmek için. Kendinden önce başkalarını düşünmeyi gaye edinmiş bir ekolden gelenler için, küçük rahatsızlıklar pekâlâ görmezden gelinebilirdi. Hem çocuklarının hem eşinin ısrarlarına daha fazla dayanamayan Hafize Hanım, bir başına gittiği bir doktor kontrolünde kansere yakalandığını öğrenir. Şaşırır bu duruma. İnanamaz önce. Konduramaz bu hastalığı kendine. Çocuklarını düşünür hemen ve 39 aydır dört duvar arasındaki eşini. Ne yapacağını nereye gideceğinin bilemez. Hastalığı üçüncü evrededir. Acil ameliyat olması gerekir.

6 saat sürer ameliyatı ve tümörlü doku alınır. 20 günü aşkın sürede, acılarla ağrılarla, başkalarının yardımı ile geçen hastane günlerinde; eşi içerde endişe etmektedir, Hafize hanımsa dışarda ıstırap çekmektedir. O günler geçer. Taburcu olurlar hastaneden. Hastaneden çıkar çıkmaz eşine koşar Hafize Hanım, gözyaşlarıyla geçen bir görüşme özlemler, söylenmemiş sözlerle ve dualarla sona erer.

9 yıl 9 ay ceza alan, 39 aydır evinden ailesinden ve özgürlüğünden mahrum bırakılan bir öğretmenin; kendisi dışarda yaşasa da kalbi içerde atan eşinin iyileşmesi için, morale umuda, güzel günlerin geleceğine dair ümitlere ihtiyacı var. Her şeyden önce ve en çok da, eşinin yanında oluşuna, elini tutuşuna tedavi için hastaneye gidip gelirken yalnız olmamaya ihtiyacı var.

Gözlerimizi başkaları için akıttığımız durun gözyaşları ile yıkayıp, arınalım. Elimizden geleni yapalım, ses olalım. Bir nefes olalım.

Dünyanın iyi insanlara ihtiyacı var. “Güzel insanlar güzel atlara binip gitmeden” bir şeyler yapalım, onlara sahip çıkalım.

[Fatma Betül Meriç] 5.10.2019 [TR724]