Ertuğrul İncekul: Bize de Çekmek Düştü

Afrika’da mütevazi bir mekanda bir avuç Hizmet Gönüllüsü bir araya gelmişlerdi. 20 yıldır o ülkede yaşayan, 23 yaşlarında Afrika’ya gelen Zakir Bey; daha geleli iki gün olmuş Somalı Abdullah Bey’le yan yana oturuyorlardı. Bir zamanlar belki de Abdullah Bey gibi bu işe gönül vermiş olan sponsorlar göndermişti bu diyarlardaki okul açma paralarını. Şimdi kaderin cilvesine bakın ki Abdullah Bey ve misalleri ülkelerinden yalan ve iftiralarla çıkmak zorunda bırakılmışlardı. Zakir Beyler’in işadamı oldukları ,kendi ülkelerinden daha iyi tanıdıkları Afrika’ya sığınıyorlardı.

Salonda yeni gelen muhacir işadamlarının yanında yıllardır orada yaşayan işadamı ve eğitimciler de vardı. Herkesin ortak yönü ise aynı mağduriyet ve mazlumiyeti yaşıyor olmaları idi. Hatip konuşmasına hamd ederek başladı, salonda derin bir sessizlik vardı. Bugüne dek veren Allah’tı şimdi de alan yine Allah, yarın da tekrardan verecekse yine Allah’tır, dedi. Önemli olan ahiretimizi kaybetmemek. Bugün birileri zulm ediyorlar, ama biz onlar gibi zulmedemeyiz. Onlar iftira atıyorlar yalan söylüyorlar, biz iftira atamayız yalan söyleyemeyiz. Bizler mü’miniz , müsbet harekete memuruz. Bir davanın temsilcileriyiz. Efendimize (sav) “emin” lakabı takanlar sonra O’na haşa “uyduruyor” dediler, türlü türlü iftiralar attılar. Hatip konuşmasına morallerinizi bozmayınız bulunduğunuz ülkeyi seviniz, yaptığınız işi seviniz, insanını seviniz diye devam etti. Allah yeni yeni kapılar açacaktır, biraz standartımız düşse de kimse aç kalmaz endişe etmeyiniz, dedi. Ülkemizde işsiz kalan öğretmenlerimiz de özel ders verir, gerekirse pazarcılık yapar hayatlarını sürdürürler. Benim kendi yakın çevremden 11 kadar insan hapiste, açığa alındı, babamın cenazesine gidemedim, ama olsun birileri götürüp defnettiler, açıkta kalmadı. Zaman fedakarlık zamanı. Önemli olan ruh ve beden sağlığınız, onlara dikkat ediniz, diyerek konuşmasına devam etti. Biz başımıza birşeyler gelmeden Allah yoluna güle oynaya hizmet edeceğimizi mi düşünüyorduk, Büyüğümüz de kitabına “Yolun Kaderi” demedi mi ? Bugün bize düşen sabretmek ve mağduriyetlerimizi tüm dünyaya anlatmak, zalim zulmünü yapacak… biz de bize düşeni…

Salonda gözyaşlarını silen mecburi hicret etmiş; kimisi ailesini çoluğunu çocuğunu Türkiye’de bırakmış, beldelerinin en varlıklı ve seçkin işadamları vardı. Türkiye’yi karış karış gezmiş, fakir öğrencilere burs toplamış, okul yapmış, yaptırmış, seksenini geçmiş ömrünü bu hizmetlere adamış meşhur simalar, genç ihtiyarlar da vardı.Tüm mal varlıklarına hukuksuzca el konulmuştu. Ama Sahabeyi kıskandıran, melekleri gıpta ettiren bir duruş sergiliyorlardı.

20 yılını Afrika’da tamamlayan Hamit Bey söz aldı; biz siziz , siz de bizsiniz..24 saat yardıma hazırım elimden geleni yapmaya hazırım. Peşinden Zakir Bey; “Ben bu hizmetlerin fedakarlıklarının 90 lı yıllarda kaldığını, bir daha o boyutta fedakarlıklar olmayacağını düşünüyordum, meğer bitmemiş, yanılmışım” dedi. Gözyaşlarını silenler vardı adeta sekine inmişti salona. Yeni gelen Denizli’ li işadamı da “Hiç yabancılık çekmedik burası Türkiye gibi, bizim abilerin olduğu yerde gurbet yok” dedi, huzur ve itminanla…

Bir yeni dünya kuruluyordu yepyeni insanlarla, gelenlerde ayrı bir heyecan oluyordu, karşılayanlarda ayrı bir lezzet. Yepyeni nefes ve heyecanlarla gurbetleri kurbete çevirme yolculuğumuz devam ediyordu.

Hitler Almanya’sından kaçan çok değerli beyinlerin dünyaya dağılıp her yeri vatan edinmeleri ve etkili mevkilere geldiği gibi, Hizmet Gönüllüleri için de , hicret etmek zorunda kaldıkları ülkelerde aynı imkanlar mevcut. Ve kim bilir yarınlar adına önemli bir kazanç olacak bu günlerde yaşanan mağduriyetler…

[Ertuğrul İncekul, The Circle] 19.6.2018 [thecrcl.ca]

Kibirlilere uyan yığınların hali [Safvet Senih]

İbrahim Suresinde: “Eğer Allah dilerse sizi yok edip yerinize CANLI  BİR  NESL-İ CEDÎD getirir. Bu, ALLAH  için zor değildir.” (14/19-20) buyurulduktan sonra devamında da yorgun, bıkkın, bayatlamış, matlaşmış, partallaşmış, mücadele ve hizmet ruhunu kaybedip inatçı zorbaların egemenliği altına girip sürü haline gelen iradesiz yığınlar için de şöyle buyuruluyor: “Bütün insanlar Allah’ın huzuruna çıktıklarında güçsüz halk yığınları, büyüklük taslayan önderlere: ‘Biz size bağlı idik, size uymuştuk. Şimdi Allah’ın bize vereceği azabın herhangi bir bölümünü başımızdan savabilecek misiniz?’ derler. Önderler ise güçsüzlere şu karşılığı verirler. ‘Eğer Allah bizi doğru yola iletseydi, biz de sizi doğru yola erdirirdik. Şimdi feryad etsek de sabretsek de farketmez. Çünkü kaçıp sığınabileceğimiz bir yer yok. Herkese ait hüküm verilip iş işten geçtikten sonra şeytan, cehennemliklere der ki;  ‘Hiç şüphesiz Allah size doğru vaadde bulundu. Ben de size bir şeyler vaad ettim, ama sözümden caydım. Doğrusu, benim size istediğimi yaptıracak bir gücüm yoktu. Sadece ben sizi davet ettim, siz de davetimi kabul ettiniz. O halde beni ayıplamayın, kendi kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” (İbrahim Suresi, 14/21-22)

Büyüklük taslayan tağutlar ve bir de ezilmeyi ve aşağılanmayı kabul eden zayıflardan oluşan taraftarları, beraberlerinde de şeytan… Zayıflar, zayıflığı benimseyen kimselerdir. Düşünce, iman ve hedef açısından şahsî hürriyetlerinden feragat edip, kibirlilere, azgın ve sapkınlara uyruk olmak suretiyle Cenab-ı Hakkın insanlara bahşettiği en belirgin insanî özelliklerini ayaklar altına alan Allah’ın hâkimiyeti yerine Allah’tan başka bir takım kullara boyun eğen, o kulların hâkimiyetini seçip tercih eden kimselerdi.  Zayıflık, zaaf gösterme, iradenin hakkını vermeme mazeret değildir, aksine suçtur. Cenab-ı Hak, hiç kimsenin zayıf, güçsüz olmasını istemez. O, bütün insanları güç-kuvvet bulacakları himayesine girmeye çağırıyor. Çünkü güç, kuvvet bütünüyle Allah’a aittir. Cenab-ı Hak hiçbir insanın kendi isteğiyle veya istemeyerek hürriyetinden vaz geçmesini istemez. Çünkü insanın en aşikâr özelliği ve onun kaynağı hürriyetidir. Hiçbir maddî kuvvet, ne olursa olsun, hürriyet isteyen, insanî izzet ve onurunu ayaklar altına almayan, ona sarılan bir insanı köleleştiremez. Bu kuvvetler en fazla insanın bedenine sahip olabilirler, ona işkence edip cezalandırabilirler, zincire vurup hapsedebilirler. Ama insanın vicdanına ruhuna ve aklına hiç kimse sahip olamaz hapsedemez, aşağılayamaz. Sahibi kendi eliyle vicdanını, ruhunu ve aklını hapse, zillete teslim etmediği sürece…

Şu zayıfları, inanç, düşünce ve hayat tarzı noktasında büyüklük taslayan zorbalara uymaya kim zorlayabilir? Şu zayıfları Allah’dan başkasının hâkimiyetine  sokmaya kimin gücü yetebilir? Onları yaratan, rızklarını veren, başkalarına değil, kendisine güvenmelerini isteyen Cenab-ı Hak olduğu halde, onları başkasının hâkimiyetine girmeye kim zorlayabilir?

Hiç kimse… Sadece zayıf kişilikleri, başka değil. Onlar maddi kuvvet bakımından tağutlardan geri oldukları için zayıf değildirler. Veya rütbe, mal, mevki veya makam bakımından aşağı oldukları için bu duruma düşmediler. Kesinlikle hayır… Bütün bunlar, dışarıdan kaynaklanan  geçici faktörlerdir. Tek başlarına zayıfların zayıflık sıfatını hak etmelerine yeterli değildirler. İnsan olmanın en açık ve en başta gelen özellikleri olan ruh, kalb, onur ve izzet-i nefis bakımından zayıf oldukları için bu duruma düşmüşlerdir.

Şüphesiz zayıflar çoğunlukta (mesela % 80), tağutlar (%20) ise azınlıktadırlar. O halde çoğunluğun azınlığa boyun eğmesini hangi güç sağlamaktadır? Boyun  eğmelerindeki faktör nedir? Onların tağutlara boyun eğmesini sağlayan etken, ruhî zayıflıkları, azimden yoksun oluşları, izzet ve onur eksikliği ve yüce Allah’ın insanoğluna bahşettiği üstünlük duygusundan kendiliklerinden vazgeçmiş olmalarıdır.

Hiç şüphesiz halk kitleleri istemese tağutlar onları ezemez, boyun eğdiremez. Çünkü ezilen halk yığınları istedikleri an bunların karşısına dikilebilirler. O halde bu yığınlarda eksik olan özgür iradedir.

Zelillerin ruhlarındaki aşağılanmaya yatkınlık duygusu olmasa, aşağılanma söz konusu olmaz. İşte zalimlerin, büyüklük taslayanların da dayandıkları sadece ezilen halk yığınlarındaki bu ezilmeye yatkınlık duygusudur.

İşte burada ezilenler âhiret sahnesinde aynı zayıflık duygusu içinde, yine büyüklük taslayan tağutlara itaatkâr bir tavırla soruyorlar: “Biz size bağlı idik, size uymuştuk. Şimdi Allah’ın bize vereceği azabın herhangi bir bölümünü başımızdan savabilecek misiniz?  (Fî Zılâl Tefsirinden)

Hiç kimseden, gücünün üstünde bir şey istenilmez. Hiç kimseden kanunsuz bir davranış beklenilmez. Hiç kimseden sokaklara dökülmesi arzu edilmez. Burada istenilen, meşru dairede iradenin hakkının verilmesidir. Yoksa olanlar yığınların meselesidir. Neticede herkes hesabını Allah’a verecektir.

Biz, bize düşeni yapmaya mecburuz. Bunları bir hatırlatma olarak yığınların psikolojisini anlatmak için aktarıyorum. Kendimize gelince, yönümüzü ışığa, güneşe çevirerek ilerlememiz gerekiyor. Aksi takdirde  sırtımızı dönersek bu sefer gölgemizin peşine düşmüş oluruz. Onun için hep önümüze bakıp, yapılması gerekenleri en iyi şekilde gerçekleştirmeye çalışmalıyız.

[Safvet Senih] 20.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Erdoğan’ın Makedonya’daki “Truva Atı” [Prof. Alon Ben-Meir | Arbana Xharra]

Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, neo-Osmanlı emellerini bütün Balkanlar’da gerçekleştirme konusundaki ihtirasını gizlemiyor. Erdoğan bu emeli doğrultusunda Makedonya’yı bir Türk uydusu olarak görüyor ve Makedon hükümeti de uzun vadeli olumsuz etkileri dikkatli bir şekilde değerlendirmeden bu durumu kabullenmiş gibi görünüyor. Erdoğan’ın yakın çevresi tarafından yönetilen devasa propaganda aygıtlarının hedefi olmaktan ve hakarete uğramaktan korktukları için Makedonya’daki çok az Arnavut sözcü Erdoğan’ı açık bir şekilde eleştirme cesaretini gösterebiliyor. Erdoğan, onu tek ve güvenilir bir lider olarak gören ülkedeki Arnavutların çoğunluğunu etkilemede son derece başarılıdır.

Erdoğan, on yıldan uzun bir süredir, camiler ve Türk okulları inşa ederek; medyayı, dini kurumları ve son zamanlarda da yandaşları tarafından doğrudan kontrol edilen siyasi partileri finanse ederek, Makedonya’daki Arnavut toplumu üzerinde nüfuzunu önemli ölçüde artırdı.

Erdoğan’ı eleştirmeye veya onun Makedonya’ya yönelik kişisel hırslarını tartışmaya cüret eden herkes “internet tugayı” tarafından İslam düşmanı ya da hain olarak etiketlenerek saldırıların hedefi haline getirildi.

Makedonya’da tecrübeli bir araştırmacı muhabir olan Xhelal Neziri, “İki kez bu saldırıların bizzat hedefi oldum” diyor. “Beni doğruyu söylemekten alıkoyamazlar, ancak meslektaşlarımın çoğunun ‘linç edilme tehditleri’ yüzünden bu konu hakkında konuşmak istemedikleri bir gerçektir.”

Makedonya’daki Arnavut halkının çoğunluğu kendilerini Arnavut ulusal kimliğinden çok Müslüman olarak tanımlamaktadır. Bu fanatik dini gruplar içinde, Makedonyalı bir Arnavut olmasına rağmen Müslüman toplumun çıkarlarını temsil etmediği gerekçesi ile Rahibe Teresa’yı Arnavutların bir azize olarak görmemeleri gerektiğini söyleyen sözcüler bulunmaktadır.

1400’lerde Osmanlı İmparatorluğuna karşı isyan eden Gjergj Kastrioti (İskender bey) gibi diğer ulusal Arnavut liderlerin, Hıristiyan oldukları için kahraman olarak tanınmaması gerektiğine inananların sayısı hızla artıyor.

Dinlerini hayatlarında baskın bir faktör olarak görmeyen Arnavutların yaşadığı diğer Balkan ülkelerine kıyasla, Makedonya’daki Arnavutlar, Erdoğan ve onun İslami gündeminin en güçlü destekçileridir. Erdoğan’ın, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’da sahip olduğuna benzer bir nüfuzu yeniden tesis etme stratejisi, Makedonya’daki Arnavutlar üzerinde kısa sürede oldukça başarılı oldu.

Makedonya’daki nüfusun yaklaşık üçte ikisi etnik olarak Ortodoks Hıristiyan Makedonyalılar ve geri kalan üçte biri ağırlıklı olarak Arnavut Müslümanlardan oluşmaktadır. 2001 yılında, iki grup arasındaki gerginlikler, hükümet güvenlik güçleri ile Arnavut Ulusal Kurtuluş Ordusu (NLA) arasında silahlı bir çatışmaya dönüştü.

Kısa süren çatışmalar NLA komutanlarını meşru politikacılar olarak tanıyan ve Makedonya’nın Arnavut vatandaşlarına daha geniş sosyal ve politik haklar tanınmasını sağlayan Ohrid Anlaşması ile sona erdi. Silahlı çatışmalar yaklaşık 17 yıl önce sona ermiş olmasına rağmen, farklı gruplar arasındaki ilişkiler hala hassaslığını korumaktadır.

Makedonya Arnavutları ezilmiş ve ihmal edilmiş durumdalar ve ülkede eşitsizlikten mustarip olmaya devam ediyorlar. Makedonya devleti Arnavutların temel insan haklarını reddetmektedir. Arnavutça, Makedonya parlamentosunun bu dilin resmi kullanımını genişleten bir yasayı geçirdiği 2018 Mart’ına kadar resmi bir dil olarak tanınmıyordu. Yasa parlamentoda görüşülürken sağcı Makedon muhalefet büyük protestolar düzenlemişti.

Ülkenin Slav ve Arnavut nüfusu hala büyük ölçüde ayrı yaşıyor ve eşit haklara sahip değiller. Erdoğan, Makedon ve Arnavutlar arasındaki etnik ve siyasi sorunları, kendini Arnavutların en büyük savunucusu olarak göstermek için “altın bir fırsat” olarak kullanmaktadır. Bu arada, Türkiye’nin tüm ekonomik yatırımları ve ticaret anlaşmaları Makedon tarafına odaklanmaktadır.

Dünya Bankası verilerine göre, 2016 yılında Türkiye’nin Makedonya’ya yaptığı ihracatı 378 milyon dolara, ithalatı ise 82,6 milyon dolara ulaşmıştır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), yaklaşık 100 Türk işadamının Makedonya’da 1,2 milyar Avro (1,47 milyar Dolar) değerinde yatırıma sahip olduklarını bildirmektedir. Bu yatırımlar Makedon halkının yaşadığı bölgelere odaklanırken, Arnavut tarafında ise Erdoğan, kendi İslami gündemini desteklemelerini sağlamak amacıyla, dini kurumlara yatırım yapmaktır.

Erdoğan, Arnavutları ekonomik ve mali yatırımlarında Makedonya’ya karşı koz olarak kullanmaktadır. Böylelikle, Arnavutlar arasında, problemli milliyetçiliği güçlü bir İslami kimliğe dönüştürerek, Makedonya’da istikrarı sağlıyormuş gibi davranmaktadır.

Erdoğan, defalarca yozlaşmış Makedon hükümet yetkilileriyle flört etti ve yaptığı konuşmalarda Türkiye ve Makedonya’nın kardeşlik bağı ile bağlı olduğunu ve “Türkiye’nin her zaman Makedonya yanında olacağını” ifade etti.

Şubat 2018’de yaptığı bir açıklamada Erdoğan, “Bizim için Ankara ve Üsküp’ün hiçbir farkı yok ve kardeşlerimizi asla yalnız bırakmayacağız. Her zaman onlarla birlikte olacağız ve hep onlara yardım edip arkalarında duracağız” dedi.

Makedonya’daki en büyük Arnavut siyasi partinin (Demokratik Bütünleşme Birliği, BDI) temsilcisi ve milletvekili Artan Grubi yaptığı bir konuşmada, “Mevcut Türk hükümeti Makedonya’daki siyasi ortamda herkesçe bilinen ve ciddi bir etkiye sahip” dedi.

“Erdoğan bu etkiyi hükümete yaptığı mali yardım, kültürel değişim ve BESA gibi yeni kurulan siyasi partiler ve politikacıları etkilemek için bir rol model olarak hizmet ederek oluşturuyor” diye konuşan Grubi, temsil ettiği partinin onları NATO ve AB’ye entegre olma projeksiyonundan uzaklaştıracak marjinal etkilere müsaade etmeyeceğini ifade etti.

BESA Hareketi, Kasım 2014’te Makedonya’nın önde gelen Erdoğan yanlısı medya kuruluşlarından Shenja dergisinin baş editörü Bilall Kasami ve Zeqirija Ibrahimi tarafından Makedonya Cumhuriyeti’nde kurulan bir siyasi partidir.

Bu siyasi partinin liderleri Türkiye ile doğrudan bağlantıya sahip olduklarını inkâr etseler de açıkça Erdoğan’ın yolunu takip ediyorlar. Üç yıl önce katıldıkları ilk seçimlerde Parlamentoda beş sandalye kazandılar. BESA liderlerine sorular yolladık, ancak cevap vermediler.

Makedonya’nın en muhalif seslerinden biri olan Profesör Ymer Ismaili, 2016’da yapılan son seçimler sırasında, “BESA Hareketinin, Erdoğan’ın Makedonya’daki Arnavutlar arasında İslami gündemini yayma misyonuna hizmet eden dini bir mezhep” olduğunu açıkça beyan etti.

Bizlerle gerçekleştirdiği bir görüşmede İsmaili, Balkanlar’daki (özellikle Makedonya’da) Arnavut uyrukluların dinleri, yoksullukları ve işlevsel eğitimsel cahillikleri nedeniyle Erdoğan’ın en sevdiği “hedef” olduklarını söyledi. İsmaili, “Erdoğanizm, ‘Hıristiyan’ Avrupa’yı baltalamak için Balkanlar’ın askeri yollarla değil, mali ve dini araçlarla “yeniden istila” edilmesini istiyor! Erdoğan’ın bu “yolculuğunda” bazı durumlarda politik-jeostratejik müttefiki Putin’in Rusya’sıdır. Her ikisi de kişisel kültleri ve misyonları bakımından aynılar: İkisi de ‘diktatör’ ve Batı karşıtı ” dedi.

İkinci Dünya Savaşı ve komünist rejimin kuruluşundan sonra birçok Arnavut göçmen, Batı Avrupa ülkelerine ya da ABD’ye iş bulmak veya siyasi sığınma talebinde bulunmak için kaçtı. Neziri, “Neredeyse her Arnavut ailesinin Batı’da bir üyesi var ve bunlar kültürel, siyasi ve insan hakları bakımından Batı’nın sunabileceği ile Erdoğan’ın sağlayabileceği şeyleri açıkça ayırt edebiliyor” dedi. Ancak yine de Erdoğan tarafından manipüle edilmeye devam ediyorlar.

Üsküp’teki ofisinde ülke koordinatörünün görevlendirildiği ve Türk hükümetinin yardım kuruluşu olan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), 2017 yılında Makedonya’da yaklaşık 600 projeyi tamamlamıştır.

Türk hükümetinin kültürel tanıtım ajansı Yunus Emre de Makedonya’da aktif durumda faaliyetlerini sürdürmektedir. Turkish Minute’e göre, “Erdoğan, ülkede (Makedonya) İslamcı yönetimine sadık ve kendine tabi bir devlet oluşturma hedefinin bir paçası olarak, cami inşasından okulların kurulmasına kadar her tür faaliyeti yürütmeleri için tüm hükümet kurumlarını araç olarak kullanıyor.”

Elbette, Erdoğan’ın Makedonya’daki “barışçıl hamleleri”nin sadece bir amacı var: Uzun tarihi geçmişe dayalı kardeşçe ilişkiler maskesi altında ülkede nüfuz elde etmek. Bu, Erdoğan’ın modern “Truva Atı”dır. Makedonya’daki Arnavutlar, farkında olmadan Erdoğan’ın tuzağına düşüyor olduklarını anlamalıdır.

[Prof. Alon Ben-Meir | Arbana Xharra] 20.6.2018 [TR724]

Siz! Riyakâr, hırsız, cahil, bahtsızlar taifesi [Naci Karadağ]

Evet, siz; kim olduklarını çok iyi bilen güruh.

Tarihin, ibretle anacağı, bambaşka istikametlere yönelip, üç kuruşluk dünyayı tercih etmediğinde her iki cihanı da aydınlatabilecek olan bahtsızlar taifesi; Taifet-ül Tayyip…

Siz, evet siz; kim olduklarını artık çok iyi bildiğimiz güruh. Vaktiyle umut beslediğimiz, insan sandığımız, Müslüman diye bildiğimiz zalimler kalabalığı…

Ve siz; gücü ele geçirince ahiretini yakmayı göze alarak canavarlaşanlar topluluğu…

Siz riyakârsınız…

İkiyüzlülükte tarihte elinize su dökebilecek kadar size yakın kimse yoktur. Hayatınızı riyakârlık üzerine inşa etmişsiniz. Söyledikleriniz ile yaptıklarınız, vat ettiklerinizle yaşadıklarınız arasındaki uçurumlar cennet ile cehennem arasındakilerden bile daha derindir. “İmam hatip” der, din eğitimini ağzında kirli bir sakıza çevirir, adım başı imam hatip açar, en başarılı okulları imam hatibe çevirir ancak kendi çocuklarınızı yabancı ve özel kolejlerde okutursunuz.

Milletin gariban çocuğunun tabutunun başında şehit edebiyatı yapar kendi çocuklarınızı ya bedelli yaptırır ya da çürük çıkarır askere hiç yollamazsınız!

Riyakârlık iliğinize kadar işlemiştir.

Aynı zamanda yalancısınız…

Her gün boyu kısalan yalanlarınızın ortaya çıkması için artık yatsı bile beklenmiyor. Hoş, sizin de bunu zerre kadar önemsemediğinizi düşünüyoruz. Çünkü öylesine bir zaaflı kitle yakalamışsınız ki, sözün yalan olduğunu bile bile peşinizden ayrılmayacaklarından eminsiniz. İki yalanınız arasındaki süre bir dakikadan bile daha azına indi.

Utanmazsınız…

Riyakâr ve yalancılığın tabii sonucu mudur, yoksa o ikisinin sebebi midir utanmazlığınız bilemiyoruz. Ama kesin olan şu ki, utanmazsınız. O nedenle “bu kadarını da yapamazlar” diye düşündüğümüz her şeyi yaptınız, yapıyorsunuz, yapacaksınız. Firavunlaştıkça peygamber rolüne bürünmeniz de bu utanmazlığınızın göstergesi. Ar damarınız yırtıldığı için her türlü mel’anet artık mubah gelir size. Bu arsızlığınızı diyanet reisinizden, din bezirgânı fetvacılarınızdan tescilleyerek zihinsel konforunuzu da bozmazsınız.

Fakirsiniz…

Zenginliğin parayla, pulla, makamla, saltanatla, sarayla olmayacağını bilemeyen zavallı fakirlerdensiniz.  Saraylarda oturur, en pahalı çaylardan içer, en şatafatlı yataklarda yatar, sonradan görmeliğinize aldırmadan her alışverişe milyonlarca harcayabilirsiniz ama bunlar sizi zengin etmeye yetmez. Ruhunuz fakir çünkü. Ahlak fukarasısınız, akıl fakirisiniz, vicdan biçaresisiniz.

Sarayınızın mahzenleri altın dolu olabilir, uçaklarınızın bagajında palet palet dövizle ülke ülke gezebilirsiniz.

Yüzlerce makam arabanız, binlerce uşağınız, binlerce odalı saraylarınız var ama kestirdiğiniz binlerce ağaç kadar fakirleştiğinizi göremeyecek kadar düşünce fukarasısınız. Hapislere attırdığınız yüzbinlerce insandan bile fakirsiniz. İnsanlıktan nasibini alamamış zavallı yaratıklarsınız. Delik ve çamurlu ayakkabısıyla gözyaşını içine akıtan şehit babası sizden kat be kat zengin. Onur fakiri, gurur fukarası, ruh perişanısınız. Dilenci kadar bile haysiyetiniz yok…

Cahilsiniz. Kitap okumamakla övünebilecek kadar hem de. Allah’ı bilmediğiniz için de cahilsiniz, pek çok şeyi bilmediğiniz kadar. Eğitime olan nefretiniz de bu cehaletten kaynaklanıyor. Kitaplara düşmansınız, kütüphanelere düşmansınız bu sebeple. Okuldan nefret eder, üniversiteler sizi çıldırtır, eğitimli insanları görmek sizi kudurtur. Aydınlığa, ışığa, nura düşmansınız. Bu nedenle Firavun gibi gelecek neslin aydınlanmış bireyleri ödünüzü kopartır ve bebekleri bile hapse atarsınız. Cehaletinizle övünecek kadar kara cahilsiniz üstelik! Cahillik azaldıkça kendinizin yok olacağını adınız gibi bildiğiniz için düşmansınız cahil olmayanlara. Cahilleştirdikçe iktidarınızın uzayacağına inanıyorsunuz çünkü.

Hainsiniz…

İhanet sizin karakteriniz olmuş. Eski partinize ihanet edersiniz rahatlıkla. Yola çıktığınız arkadaşlarınıza da gözünüzü kırpmadan ihanet eder, hainlik yaparsınız. Çünkü hainsiniz… Vatanı sever gibi görünün hainlerdensiniz. Umurunuzda olmadığını biliyoruz vatanın milletin. Kamera önünde “One Minute” çeker, sonra damadınıza, oğlunuza petrol ticareti yaptırmakta sakınca görmezsiniz. Milletin dolarını bozdurması için çağrı yapar siz vergi cenneti adalarda milyonlarca döviz istiflersiniz. Mavi Marmara kurbanlarına ihanet edersiniz hem de “bana mı sordunuz?” diye arsızca atarlanarak. Dine, inanca ihanet etmekte sakınca görmezsiniz, vatana, millete ihanet etmekte görmediğiniz gibi. Akla, vicdana, vefaya, dostluğa, sadakate ihaneti şiar edinmişsinizdir. Hainlik karakteriniz, ihanet seciyeniz olmuştur. Brütüs elinizden su içemez…

Hırsızsınız…

Çaldınız ne varsa… Adi hırsızlar gibi de çaldınız, profesyonel dolandırıcılar gibi de. Ama en önemlisi bu milletin geleceğini çaldınız. Sahip olduğu her şeyi iç ettiniz, buhar ettiniz. Dünü de çalmakta beis görmüyorsunuz. Milletin inancını, imanını çaldınız. Deist, ateist bir topluma çevirdiniz hayâsızca. Ahlakı çaldınız, vicdanı çaldınız, iz’anı yok aparttınız.

Değerli olan ne varsa yozlaştırdınız, çürüttünüz, bitirdiniz.

Kutu kutu dolarları, ihale ihale yüzdelerle çaldınız. Adi bir hırsız gibi parayı pulu, lain bir iblis gibi güzel hasletleri çaldınız. Kendisine teslim edilen kasabı yağmalayan serseri bir sokak kedisi gibi yağmaladınız ülkeyi. Yetmezmiş gibi bir de yağmacı kuşak oluşturdunuz. Çalmayana hayat hakkı tanımadınız.

Katilsiniz…

Küçücük bebekleri öldürdünüz. Yaşlı amcaları, dedeleri sokak ortasında infaz ettiniz. Berkin’in kanına girdiniz… Halime öğretmeni göz göre göre katlettiniz. Hapishanelerde kıydığınız canın haddi hesabı yok. Diyarbakır’da, Cizre’de izbelerde infaz ettiğiniz masumların sayısını kimse bilmiyor. Yetmedi başka ülkelerde cinayet işlemeye başladınız. Suriye’de Eset celladına denk bir cinayet defteriniz var.

15 Temmuz’daki bütün kanların sorumlusu ve faili sizsiniz.

Köprüye keskin nişancıları siz yerleştirdiniz. SADAT adlı çeteyi darbe gecesi sokağa siz saldınız. Gencecik harp okulu öğrencilerinin boyunlarını siz bıçaklattınız, gözlerini tornavidayla siz oydurttunuz.

Sadece insanın değil. Doğanın da katilisiniz… Çevreyi siz tahrip ettiniz, binlerce onbinlerce ağacı siz acımadan kestirdiniz. Bu ülkenin insanının, hayvanının, havasının huzurunun kanı ellerinizde. Elleriniz kanlı..

[SNİPER’LAR DA YILDÖNÜMÜ KUTLADI MI?]
Huzuru katlettiniz, dostluğu, kardeşliği… Geleceği katlettiniz, çocukluğu gençliği… Kiralık, seri aşağılık katiller güruhusunuz.

Yobazsınız…

Dindar değil dincisiniz, Müslüman değil İslamcısınız… Fotoğraf çektirmek için namaz kılarsınız. Fotoğrafsız namazınız yoktur, namazsız fotoğrafınız çoktur. Din, sizin iktidarınız için kullandığınız bir oyuncaktır. Ağzınızdan Allah’ı düşürmezsiniz ama yalanlarınızı tarihteki en büyük dinsizler bile akledememiştir. Her şeyi çaldığınız gibi dinin de içini boşalttınız. İmam hatip adı altında dinden nefret eden bir kuşak yetiştirmek için debelenip durdunuz.

Korkaksınız…

Yüzlerce korumalarla gezer, hareket eden her şeyden ödünüz kopar. Geçeceğiniz yolları trafiğe kapatır, iftar gibi kutsal bir yemekte bile hal ile aranıza şeritler çektirirsiniz. kamuflaj giyerek Gazi mareşal pozu takınmanız da aynı korkaklığın neticesidir. Gücünüz masumlara, gariplere, gurebaya yeter. Kimsesiz teyzeleri, öğretmenleri, bebeleri hedef almayı delikanlılık sayarsınız. Herkese atarlanır ama gücüne taptığınızın ayaklarını yalamayı zillet saymazsınız. Putin’dan korkarsınız Trump’tan korktuğunuz kadar. Almanya’dan ödünüz kopar, İngiltere’den tırsarsınız… Delikanlılığı parti çevrenizde yapar, onlarla baş başa kalınca ödünüz bir yerlerinize bulaşır…

Hint masalındaki korkak yürekli fare gibisinizdir…

Gerçi cahilsiniz, o masalı da bilmezsiniz siz:

Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir farenin masalıdır bu. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu tekrar eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen ruh itibarıyla karaktersiz, cesaretsiz ve korkak birisin. Sende cesur bir farenin bile yüreği yok. Sana ben değil, kimse yardım edemez, ömrün hep deliklerde saklanarak geçecek!”

[Naci Karadağ] 20.6.2018 [TR724]

Ümitçi [Kerim Balcı]

Dünün Türkiye gazetelerinde Konya Başsavcılığı’nın soruşturması kapsamında 124 cemaat mensubu hakkında yakalama kararı verildiği haberi çekti ilgimi. Aslında haberden çok haberde geçen bir kelime: Ümitçi… Başsavcılıktan direk servis edildiği anlaşılan habere göre TSK içindeki askeri personele “ümitçi” pozisyonunda “mahrem imamlık” yapan arkadaşlarımız varmış hala Türkiye’de… Şu son beş yılda Türkiye gazetelerinde cemaat hakkında yapılan haberlerin hiçbirine itibar etmediğim için bunun da ayrıntılarıyla uğraşmadım. Anlaşılan memlekette kalanların ümitlerini kamçılayan, ‘yıkılmadık ayaktayız’ mesajı veren gerçek veya hayali kişiler bu ümitçiler.

Ne yalan söyleyeyim, yapasım geldi. Hem fıtratıma, hem de Hizmet tecrübeme uygun bir işe benzettim, hiç değilse adını. Yurtdışında da kadro var mıdır acaba?

Eskiden Nurcu jargonda “simitçi” denilince “MİTçi” anlaşılırdı. İnşallah bu da böyle bir şey değildir…

Doğrusu şu ki en zor zamanda bile ümidimi kaybetmedim.

Yenibosna’daki binamız, hatırlayanlar bilir, dünyanın dört bir yanından Türkiye ziyaretine gelen heyetlerin uğrak noktasıydı. Bir defasında ABD’den üst düzey bir kadın piskopos gelmişti ziyaretimize, bir hayli kalabalık ekibiyle. O gün yazı yazma günüm olduğundan ev sahipliği yapmak imkanı bulamamıştım. Ne var ki çay almaya indiğimde yanıma yaklaştı ve “Siz Kerim Balcı mısınız, size bir sorumuz var” diye ısrar etti. Net bir soruydu: “Bizler Hocaefendi’nin eğitim ve diyalog söyleminde herhangi bir yenilik göremedik. Bunların çoğu daha önce Doğuda ve Batıdaki pek çok eğitimci, filozof veya din adamı tarafından dillendirilmiş şeyler. Ama hiçbirinin arkasında bir hareket örgülenmemişken, Hocaefendi’nin arkasından milyonların gitmesini nasıl açıklıyorsunuz?”

“Bu sorunun iki cevabı var,” dedim, “Biri beni ikna eder, biri sizi. Birincisi metafizik bir açıklama, ikincisi ise sosyolojik. Bizce Allah bir kulunu sevdi mi kullarının kalbinde o kuluna karşı bir sevgi, bir vüdd vazeder.” Daha cevabımın ikinci yarısına, 80’lerde yaşanan iç göç, yatay ve dikey mobilizasyon, Özal reformları, çevreden merkeze akan köy dindarlığının kentleşmesi, Orhan Gencebay arabeski, küreselleşme ve dijitalleşmenin sağladığı imkanlar bahsine geçememiştim ki piskopos hanım, “Bu cevap bize yeter. Bizce de Allah sevdiriyor. Sosyolojik açıklamayla ilgilenmiyoruz,” deyiverdi.

O gün masama dönerken ne kadar emindiysem Hocaefendimden, yolunun doğruluğundan, koyduğu prensiplerin zamanlar-üstülüğünden, o kadar ve belki daha da net bir emniyetle eminim: Doğru taraftayım ve hüsn-ü akıbet müttakilerindir…

Bu sene Ramazan’ın son haftası yine ABD’den bu defa metafizik düşünceye kapalı olduğunu söyleyen bir akademisyen misafirimiz oldu. Diyalog ve çatışma çözümleri üzerine çalışan Amerikalı Profesör Google taramasıyla bulduğu Dialogue Society’nin çalışmalarını yerinde gözlemlemek istemişti. Geldiğinde Hizmetimizi, Hocaefendimizi hiç tanımıyordu. Dört gün içinde eğitim ve diyalog faaliyetlerinin geçmişini, şimdisini ve gelecek potansiyelini tanıtmaya çalıştık ona. Elbette söz döndü dolaştı 2011’den itibaren Türkiye’de yaşanan çatışmaya, maruz bırakıldığımız zoraki göçe ve dünyanın dört bir tarafında yeniden hayatlar kurma gayretimize geldi. “Belki de yaşanması gerekiyordu bütün bunların,” dedi misafirimiz, “Belki de içinizdeki bu sevginin, bu idealin dünyanın dört bir tarafına yayılması için anavatanınızdan çıkmanız gerekiyordu ve kendi başınıza bırakılsaydınız, bunu yapamayacaktınız.”

Dini yok, dünyası farklı, idealleri bambaşka insanlar bu kervanın bir kutlu hedefe doğru yürümekte olduğunda hemfikir olurlar da ben ümidimi kaybeder miyim hiç?

Yirminci asrın minberinin sahibi “Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır!” der de düşer mi ye’se insan?

Ümitçi geldi, ümitçiiiii!

[Kerim Balcı] 20.6.2018 [TR724]

Aykut Kocaman’ın ardından [Hasan Cücük]

Fenerbahçe’de 20 yıllık Aziz Yıldırım dönemi sona ererken, koltuğun yeni sahibi Ali Koç’un değişim rüzgarları kendini hissettirmeye başladı. Ali Koç, Sportif Direktör Damien Comolli’yi göreve getirerek işe başladı. Comolli’nin gelmesi teknik adamda ibrenin yabancıdan yana döndüğünün işareti olarak algılandı. ‘Yerli teknik adamla çalışırsak bu Aykut Kocaman olacak’ sözleri aslında durumu özetliyordu. Beklendiği gibi Aykut Kocaman’la yollar resmen ayrıldı. Kocaman’ın II. Fenerbahçe Dönemi sadece bir yıl sürmüş oldu.

Aykut Kocaman’la Fenerbahçe’nin yolu 1988’de kesişti. Sakaryaspor’dan Oğuz, Turhan, Serdar’la birlikte Fenerbahçe’ye transfer olan Aykut Kocaman, 103 golle şampiyonluğun geldiği 1988-89 sezonunda gol krallığı yaşadı. Fenerbahçe’nin sembol futbolcularından biri olan Aykut Kocaman, 8 sezon boyunca formasını terletti, 3 kez gol kralı oldu. 1996’da Oğuz Çetin ile birlikte İstanbulspor’a giden Aykut Kocaman, 2000’de futbola veda etti.

Kocaman’ın Fenerbahçe ile yolu yeniden 2009’da kesişti. Sportif direktör olarak göreve başlayan Kocaman, 2010’da bu kez teknik direktör olarak sarı-lacivertli kulübe hizmet etmeye başladı. Görev yaptığı ilk dönemi 3 sezon süren Kocaman, bu sürede Fenerbahçe’nin Türkiye Kupası’nda 29 yıllık hasretini bitirirken, Süper Lig’de 1, Türkiye Kupası’nda ise 2 şampiyonluk yaşadı. Aykut Kocaman, ilk döneminde UEFA Avrupa Ligi’nde yarı final gördü ve önemli başarılar elde etti. Kocaman, 3 Temmuz’da başlayan şike sürecinde takımı toparlayan isim oldu. Ancak son dönemlerinde takımın yıldızı Alex ile sorun yaşamaya başladı. Yıldız oyuncunun Fenerbahçe’den ayrılmasının nedenlerinin başında Kocaman’la yaşadığı kan uyuşmazlığı vardı.

Aykut Kocaman, garantici oyunuyla dikkat çekti. Hucüm futboluna alışmış Fenerbahçe taraftarı için Aykut Kocaman’ın oyun sistemi tepki çekti. Yan paslar Fenerbahçe’nin değişmez özelliği oldu. Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra Konyaspor’la anlaşan Aykut Kocaman,  yeşil- beyazlı takımı 2015-16 sezonunda lig 3.sü yaparak en başarılı dönemine imza attı. Yine Konyaspor tarihinde ilk kez 2017’de Türkiye Kupası’nı kazanırken, başarının mimarı Aykut Kocaman’dı. Fenerbahçe’den gelen tekliften dolayı Konyaspor’la sözleşmesini feshedip Sarı-Lacivertlilerin yolunu ikinci kez tuttu.

4 yıldır şampiyonluğa hasret Fenerbahçe’nin Kocaman’dan beklentisi hasretin sona ermesiydi. Ancak özellikle Kadıköy’de puan kayıplarıyla dikkat çekti. Ligde iki kez yenildiği Akhisar’a Türkiye Kupası finalinde de kaybedince Kocaman’a olan güven sarsıldı. Kocaman’ın II. Fenerbahçe Dönemi 1 yıl 2 gün sürdü. Aykut Kocaman, Fenerbahçe’nin başındaki ikinci döneminde 47 resmi maça çıktı.

Süper Lig’de 34 karşılaşmada takımını yöneten Kocaman, 21 galibiyet, 9 beraberlik ve 4 mağlubiyet yaşadı. Fenerbahçe, Aykut Kocaman’ın başında olduğu lig karşılaşmalarında 78 gol atarken, kalesinde 36 gol gördü.

UEFA Avrupa Ligi elemelerinde 4 maça çıkan Aykut Kocaman yönetimindeki Fenerbahçe, 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi gördü. Sarı-lacivertliler, bu karşılaşmalarda 4 gol atarken, kalesindeki 6 gole engel olamadı.UEFA Avrupa Ligi’nde Makedonya’nın Vardar takımına iki maçtada yenilip gruplara kalamaması Aykut Kocaman’ın kötü başlangıç yapmasını sağladı.

Aykut Kocaman yönetimindeki Fenerbahçe, Türkiye Kupası’nda ise 9 karşılaşmaya çıktı. Sarı-lacivertli ekip, finale yükseldiği kupada 7 galibiyet, birer beraberlik ve yenilgi yaşadı. Fenerbahçe, bu maçlarda attığı 24 gole karşılık 8 gol yedi. Fenerbahçe, kupadaki tek yenilgisini finalde Akhisarspor’a karşı yaşadı ve kupayı kaybetti.Aykut Kocaman’ın II. Dönemi kupasız sona ermiş oldu.

Fenerbahçe’de toplam 4 yıl görev yapan Aykut Kocaman, takımın başında toplamda 198 resmi maça çıktı. Sarı-lacivertli ekip, deneyimli teknik direktör yönetiminde çıktığı resmi karşılaşmalarda 118 galibiyet alırken, 43 mücadeleden beraberlik, 37 müsabakadan da yenilgiyle ayrıldı. Bu maçlarda rakip filelere 388 gol gönderen Fenerbahçe, kalesindeki 206 gole engel olamadı. Aykut Kocaman, görev yaptığı 4 sezonda sarı-lacivertli ekibin başında en fazla maça çıkan teknik adam unvanıyla veda etti.

[Hasan Cücük] 20.6.2018 [TR724]

Osmanlı hapishaneleri nasıldı? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye şu anda 24 Haziran seçimlerine kilitlenmiş durumda ve bu nedenle seçim dışında hiçbir şeyin fark edilmediği bir süreç yaşıyor. Hatta 25 Haziran sabahı her şeyin değişeceği şeklinde bir imaj oluşturuluyor.

Hâlbuki geçmişteki seçimlere bakıldığında, seçimler ancak kısmî değişikliklere zemin hazırladığından, devletin yılların birikimiyle oluşan yaklaşımları kolay kolay değişmiyor.

Seçimlerin asıl gündem olduğu şu günlerde on binlerce masum insan hala hapishanelerde bulunuyor. Bunların büyük bir kısmı “hüküm” verilmeden, bir kısmı da aylarca iddianame bile yazılmadan hapis yatıyor.

Bu insanların tamamına yakını hayatı boyunca bırakın hapishane görmeyi, karakolun yolunu bile bilmeseler de hapishanelerde çok ağır şartlara maruz kalıyorlar. Bu mekânlara “medrese-i Yusufiye” deseler de suların akmadığı, kaloriferlerin yanmadığı ortamlarda veya bir gerekçe olmaksızın verilen cezalarla “hücrelerde” günlerini geçiriyorlar.

En büyük dramı ise bir burs verme, kermes için bir şeyler hazırlama gibi “komik” gerekçelerle hapse atılan kadınlar ve onların yanındaki çocuklar yaşıyor.

Hapishanenin ağır şartları yanında bir de bebek büyütmek zorunda kalan “şefkat kahramanı” anneler, çok zor şartlarda hayatlarını devam ettiriyorlar. Devletin “ceberrut” yüzünün ise geçmişte olduğu gibi bugün de bu muamelelerden büyük bir keyif aldığı anlaşılıyor.

İSLAMDA HAPİSHANE

Sözlük anlamı olarak “alıkoymak ve engellemek” anlamına gelen “habs” , örfte “bir şahsı, bir canlıyı veya eşyayı bir yere kapatmak, bir süre alıkoymak” şeklinde kullanılmaktadır. Hukukta ise “sanık veya suçluyu belli bir mekânda cebren alıkoyarak şahsi hürriyetini kısıtlamak” anlamını taşımaktadır.

Hapis cezasının eski medeniyetlere kadar uzanan bir geçmişi vardır. Nitekim Kur’an’da Hz. Yusuf ve Hz. Musa dönemlerindeki Mısır anlatılırken hapis cezası ve hapishanelerden söz edilmektedir. Hapis uygulaması, Hicaz’da İslam öncesinde görülse de yaygınlık kazanmamıştır.

Kur’an-ı Kerim’de çeşitli suçlar için cezalar tanımlanmış, fakat bunlar arasında bir infaz şekli olarak “hapis” yer almamıştır. Peygamberimiz zamanında sınırlı sayıda da olsa bazı suçluların mescitte veya kapalı mekânlarda hapsedildiği şeklinde rivayetler bulunmaktadır.

Rivayetler hapis uygulamasının Hz. Ömer zamanında başladığını göstermekteyse de asıl itibarıyla Emeviler zamanında bir ceza şekli olarak benimsendiği anlaşılmaktadır.

Fakihlerin de Kur’an’da yer almasa da bu ceza şeklini kınayan veya yasaklayan bir ayet bulunmamasından ve Peygamberimizin ve ashabın “ihtiyati tedbir” olarak sınırlı sayıdaki uygulamalarından hareketle hapsi meşru gördükleri anlaşılmaktadır. Ancak İslam hukukçuları uzun süreli hapis cezalarına sıcak bakmamışlardır.

OSMANLI ZİNDANLARI

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde hapis cezası yaygın bir ceza uygulaması olmayıp ağır suçlarda daha çok kürek, prangaya vurma ve kalebentlik cezaları verilmekteydi. Kalebentlik cezası suçlunun Sinop, Foça, Bodrum ve Amasra kalelerinde bir süre tutulması şeklinde uygulanmaktaydı.

Osmanlı tarihinin bilinen ilk hapis cezasının Yıldırım Bayezid döneminde Germiyanoğlu Yakup Bey ve adamlarına verildiği görülmektedir. Osmanlı kroniklerine bakıldığında da hapis cezalarının genellikle padişaha karşı çıkan ve “siyasi suçlu” olarak görülen kişilere verildiği görülmektedir.

Nitekim kaynaklarda reayanın hapsedildiğine dair bir kayıt yoktur. Suçluların tutuldukları mekânlara da “mahbes, zindan ve tomruk” gibi adlar veriliyordu.

Bugünkü anlamda ilk hapishane ise XVI. Yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktı. Çeşitli reformlarla geliştirilen bu hapishaneler, zamanla bütün dünyaya yayıldı.

MAHPESTEN HAPİSHANEYE

“Süreli hapis cezası” Osmanlı hukuk sistemine ilk defa 1838’deki Askeri Ceza Kanunuyla girdi ve daha sonraki ceza kanunlarında etkin bir cezalandırma yöntemine dönüştü. Hapis cezasının yaygınlaşmasıyla da hapishane ihtiyacı ortaya çıktı.

İlk zamanlarda hükümet binalarının altı veya şehrin yöneticisinin kullandığı mekânın bir bölümü bu amaç için ayrıldıysa da sonraki yıllarda bugünküne benzer hapishaneler inşa edildi.

Bir süre sonra Avrupa devletlerinin baskılarıyla hapishane şartlarının iyileştirilmesi gündeme geldi. Özellikle Abdülhamit devrinde reform çalışmaları yoğunlaşsa da maddi sıkıntılar ve bürokrasi nedeniyle önemli bir ilerleme kaydedilemedi.

Bu dönemde hapishanelerin tamiri, yeni hapishaneler inşası, fiziki şartların iyileştirilmesi ve mahkûmların sağlık ve beslenme giderlerinin karşılanması öne çıkan hedeflerdi. Hapishanelerde kapasitenin çok üzerinde mahkûm bulunduğundan Abdülhamit’in cülus yıldönümü ve doğum günlerinde çıkarılan aflarla sayının azaltılmasına çalışılıyordu.

İkinci Meşrutiyet döneminde Anadolu’yu gezen Ahmet Şerif, 1909’da Tanin’de yayınlanan yazılarında hapishanelerin çok kötü şartlarda olduklarını, pislik içinde bulunduklarını, hava ve ışıktan mahrum ve hayvanların bile yaşayamayacağı binalar olduğunu belirtiyordu.

Mahkûmların en büyük şikâyeti ise “açlık” sorunuydu. Bu durum ciddi şekilde kansızlığa yol açmakta, ayrıca ortamın pisliğinden dolayı yayılan hastalıkların da etkisiyle sağlam olarak hapishaneye giren bir mahkûmun aynı şartlarda dışarı çıkması mümkün olmamaktaydı.

Osmanlı’nın son döneminde hazırlanan bazı raporlar da hapishanelerin durumunu açık bir şekilde yansıtmaktadır. Alman Dr. Pollitz’in 1918 yılında Aydın vilayetindeki on erkek ve kadın hapishanesine ziyaret ederek hazırladığı rapora göre; yoğun bir kalabalığın bulunduğu koğuşlarda etraf çamur ve pislik içindeydi. Raporda hastalanan mahkûmların tedavilerinin parasızlık yüzünden yapılamadığı belirtiliyordu.

İtilaf devletlerinin işgal dönemindeki raporları da benzer bilgiler ihtiva ediyordu. Örneğin İstanbul’un en büyük hapishanesi olan Sultanahmet’teki Hapishane-i Umumiye’de tutuklu ve hükümlülerin çoğunun yatağı ve elbisesi yoktu.

Hapishanenin hastanesinde hiçbir ilaç bulunmamaktaydı ve memurlar maaşlarını alamadıklarından işlerini yapmıyorlardı. Hapishanede yer alan iki koğuştan birisinin 250, diğerininse 500 kişilik olması, buraları yaşanılmaz hale getirmekteydi.

İstanbul hapishanelerinde mahkûmlar tahta üzerinde yatmakta, kışın ısınmak için yeterli yakacak verilmemekteydi. Anadolu’daki hapishaneler de çok kötü bir durumdaydı.

Raporlarda en çok şikâyet edilen konulardan birisi de mahkemeye çıkmak için çok uzun bir süre beklenmesiydi. Adaletin yavaş işlemesinden dolayı bu süre beş yılı bile bulmaktaydı. Hapishane ıslahatı uzun yıllar gündemden hiç düşmemesine rağmen istenilen iyileşmeler, bir türlü gerçekleşmedi.

KADIN HAPİSHANELERİ VE BEBEKLER

Osmanlı Devleti’nde İkinci Meşrutiyet devrine kadar kadın mahkûmlar için ayrı bir hapishane ihtiyacı duyulmamış; kadınlar bazen zindanların bir bölümüne, bazen de imam ve gardiyan evi gibi mekânlara hapsedilmişlerdir.

Giderek artan kadın mahkûm sayısı, kadınlar için özel hapishaneleri gündeme getirmiştir. Ancak ekonomik nedenlerle çok az kadın hapishanesi açılmış, genellikle erkek hapishanelerinin bir bölümünün kadınlara tahsis edilmesi yoluna gidilmiştir.

Kadın mahkûmların artması, çocuklarının ne olacağı tartışmalarını başlattı ve 0-6 yaş grubu çocukların annelerinin yanında kalması uygun görüldü. 1880 yılında çıkarılan nizamnamede hamile kadınlar ve süt emen çocuğu olan annelere doktorun belirleyeceği yiyeceklerin tespit edilen miktarlarda verilmesi kararlaştırıldı.

Uygulamalara bakıldığında ise bunun hemen hemen hiç gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Nitekim Dr. Pollitz raporunda kadın hapishanelerine de yer vermiş ve anneleriyle birlikte kalan bebekler için ayrı bir bütçe belirlenmediğinden bebeklerin mahkûmlara verilen yemekleri yemek zorunda kaldıklarını belirtmiştir.

MEDRESE-İ YUSUFİYE

Osmanlı döneminde hapishanelerde mahkûmları ıslah etmek yerine ceza ile uslandırmak tercih edilmiştir. Özellikle kötü hapishane ortamı, en büyük akıllandırma vasıtası olarak görülmüştür. Aslında insanları bir süreliğine de olsa hürriyetinden mahrum bırakmanın en büyük ceza olduğu açıktır.

Bugün Osmanlı’nın yıkılışının üzerinden yüz yıla yakın bir zaman geçmesine ve insan haklarını temel alan demokrasi rejimine geçilmesine rağmen kötü şartların değişmediği, özellikle kadın mahkûmlar ve çocuklarının çok zor şartlara maruz kaldıkları görülmektedir.

OHAL’in de etkisiyle hapishanelerdeki tecrit uygulamaları ve hastalık veya intihar olarak açıklanan ölümler, hapishane şartlarının gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Abdülhamit devrinde hapse atıldıktan sonra Cumhuriyet dönemi boyunca hapishane ortamından bir türlü kurtulamayan Bediüzzaman, bu ortamı “Medrese-i Yusufiye” olarak nitelendirse de karşılaştığı olumsuzlukları da eserlerine yansıtmıştı. Bu eserlerdeki ifadelerle günümüzde yaşananları karşılaştırdığımızda hapishanelerde çok fazla bir şeyin değişmediği görülmektedir.

Kaynakça: A. Bardakoğlu, “Hapis”, TDV İA, C. 16; M. Özçelik, “Mütareke Döneminde Osmanlı Hapishanelerinin Durumu”, CTAD, S. 14, 2011; S. Tekin, “Osmanlı’da Kadın ve Kadın Hapishaneleri”, TAD, S. 47, 2010.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 20.6.2018 [TR724]

The Mandibles: Amerika bir gün iflas ederse ne olur? [A.Yavuz Altun]

Para duygusaldır, dedi Lowell. Çünkü bütün değer sübjektiftir, para insanlar ne kadar olduğunu hissederse o kadar değerlidir. Ürünler ve hizmetler için onu kabul ederler çünkü ona inançları vardır. Ekonomi bilimden çok dine yakındır. Bir para birimine inanan milyonlarca insan olmadan, para renkli kâğıttır.

Lionel Shriver, Türkiye’de pek bilindik bir yazar değil. Yanlış görmüyorsam Türkçe’ye kazandırılmış tek romanı Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need To Talk About Kevin, 2003; çeviri tarihi 2008). O da ödüllü olduğu için muhtemelen ilgi çekti ve çevrildi. Nitekim kitap 2011’de sinemaya da uyarlandı ve pek çok okur gibi benim de Lionel Shriver’la tanışmam böyle oldu. Kitaptaki Kevin, Amerika’da son yıllarda sayıları iyiden iyiye artan silahlı okul baskınlarından birinin failiydi ve biz onu anne karnındaki hâlinden itibaren annesinin dilinden tanıyorduk.

Ardından eşim bir yurtdışı seyahatinden elinde Shriver’ın The Post-Birthday World (2007) romanıyla geldi. Ben okumadım ama onu hayli etkilemişti. Burada da evli bir kadın, bir davette yabancı bir adamla öpüşmenin eşiğine gelir, ardından hikâye paralel evrenlerde devam eder. Evren 1: O adamla öpüşüp evliliğini bozar ve adamın peşinden gider. Evren 2: O adamla öpüşmez ve evliliğini sürdürür. İki evrenin aslında neredeyse birbirinin aynı olduğu gerçeğinin can sıkıcı olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

The Mandibles: A Family 2029–2047, gazeteci ve romancı Lionel Shriver’ın on ikinci kitabı. Büyük buhranın (1929) yüzüncü yılında, 2029’da, Amerika’da açılıyor hikâye. Amerikan Doları aşırı değer kaybına uğramış, devlet borçlarını ödeyemez hâlde. Vergiler yüzde 88’e tırmanmış. İşsizlik ve evsizlik hiç olmadığı kadar yüksek. Vladimir Putin’in liderliğinde dünyadaki diğer ülkeler ‘bancor’ isimli para birimine geçmiş. Ülkedeki Latino nüfus çoğunluğa eriştiği için Cumhuriyetçi Parti’nin seçim iddiası kalmamış. 2028’deki seçimleri ülkenin ilk Meksika kökenli başkanı Alvarado kazanmış. Onun da ekonomik darboğazdan çıkış için reçetesi, herkesin elindeki altına el koymak.

Roman Mandible soyadlı ailenin üç kuşak hikâyesine odaklansa da, her şey parayla ilgili. Tıpkı kitabın kapağındaki 100 Dolar resmi gibi. Kitabın ilk bölümünün odağındaki bekar anne Florence, ‘orta sınıf’ olmanın hayallerini kurarken yoksulluğuyla yüzleşiyor. Oğlu Willing, henüz on üç yaşındayken ekonomi terimleri öğrenip ailenin hayatta kalması için projeler geliştiriyor. Florence’ın kız kardeşi Avery ve ekonomi profesörü kocası Lowell, iki çocuklarıyla birlikte mükemmel bir aile olmaktan gün gün uzaklaşırken, önce işlerini, sonra evlerini kaybediyorlar. Babaları New York Times’ta çalışmış olmakla, dedeleri büyük bir yayınevi kurmakla övünüyor fakat 2029’da artık ne gazete ne de kitap var! Fransa’da yaşayan roman yazarı halaları Enola, ya da Nollie, masraflarını daha fazla karşılayamayacağını anlayarak memlekete dönüş yapıyor.

Nihayet, çok konuşuyor olmalarının soyadlarının anlamıyla (Mandible: çene kemiği) alakası olup olmadığını bilmediğim bu acayip aile, aynı evde, maaş çeki olan tek birey Florence’ın evinde sıkışıp kalıyor. O anlardan birinde, Florence patlıyor:

Kendini şımartmak mı? Florence köpürdü. Erkek arkadaşımla ara sıra dışarı çıkıp yemek yemeyi ya da normal bir insan gibi bir filme gitmeyi istemediğimi mi düşünüyorsun? Oğlumun Ocak’taki on beşinci yaş gününde, dandik bir karta bir şeyler çiziktirmek yerine, ona doğru düzgün bir hediye alabilmeyi istemez miyim? Neden siz insanlar çikolata, pastırma ya da gerçek kahve olmadan da iyi olduğumu farz ediyorsunuz ki? Neden zaman zaman şarap içmeyi özlemeyeyim? Eskiden birkaç şerit kokain çekmeyi de severdim, eğer benim keyif kaçıran bağnaz biri olduğumu düşünüyorsanız, ki buna da karnım tok! Maaşımı biriktirip İtalya’ya tatile gitmek de öyle. Adım Florence (Floransa), ve oraya hiç gidemeyeceğim değil mi, asla! Çünkü kazandığım her kuruş diğer dokuz kişinin açlıktan ölmemesini sağlamaya gidiyor! Ben de biraz kapris, biraz hafiflik, hayatımda biraz doğaçlama istemez miyim sizce? Çünkü herkesin ben gergin ve pinti ve kaba ve sınırlar koyan biriymişim gibi, çünkü böyle olmayı seçmişim gibi, çünkü ben oyunbozan, hiç mizah anlayışı olmayan, evsiz barınağında çalışıyorum çünkü doğuştan sıkıcıyım gibi davranmasından bıktım! İşimden nefret ediyorum beni duyuyor musun? Bırakmayı çok isterim ama bırakamam, çünkü görünen o ki ben doğuştan anaç bir enayiyim!

Yaklaşık 10 sene önce her şeyleri olan bir aile bu. 2029’da kirli suyla banyo yapmak zorunda kalmaları, tuvalet kâğıdı yerine sirkeye bandırılmış kumaş parçaları kullanmaları, alışveriş yaparken eşyalarının çalınmaması için azami gayret göstermeleri bir anda oluvermiş sanki.

Avery’nin önceki hayatından bir kesit:

Avery aptal gibi hissetti. Zorluk karşısında ayakta kalmayı becerebilmiş olmakla gururlanırdı. Fakat kendi temizliğini yapmaktan kırılmış tırnaklarının altında bir Washington sosyal kelebeği uçuşuyordu. Başkalarından beklentileri yönünden, hâlâ öğlen yemeği buluşmalarının, kahve sohbetlerinin ve göğüs kanseri için hayır işi toplantılarının dünyasında yaşıyordu — kapına gelebilecek en kötü şeyin akşam yemeği partisine elinde ucuz bir şişe şarapla gelen misafir olduğu bir dünya.

Bozulan ekonomiyle birlikte hayat tarzının, günlük alışkanlıkların kaybına karşı duyulan öfke romanda çok yer kaplıyor. Ancak bunun yanı sıra, Willing dışında, hemen bütün karakterler Amerika’nın bunu atlatacağını düşünüyor. Avery’nin kocası ekonomist Lowell, 1930’lardaki Avrupa’dan örnekler vererek, mesela bir lokantada sipariş verilen yemeğin fiyatının yemek bitene kadar arttığını hatırlatarak, henüz o kadar düşkün durumda olmadıklarını anlatmaya çalışıyor. Büyük halasının romanı Better Late Than’i okuyan Willing’in kitap hakkındaki yorumları, birkaç nesilde anlayışın nasıl değişebileceğini göstermesi bakımından anlamlı:

‘Hikâye, çok çok eskilerde geçmiyor. Ama sanki tarih öncesi gibi hissettirdi. Karakterlerle bağdaşlık kurmak çok zordu. Ekonomik bir vakumda yaşıyorlar.’

‘Zengin olduklarını mı söylemek istiyorsun?’

‘Zenginlerse bile bilmiyorsun,’ dedi Willing. ‘Âşık oldukları, ya da sinirli oldukları, ya da macera istedikleri için kararlar alıyorlar. Evlerini nasıl geçindirdiklerini asla bilmiyorsun. Asla bir şey çok pahalıya geldiği için ondan vazgeçtikleri olmuyor. Bütün kitap — asla bu karakterlerin ne kadar vergi verdiğini bilmiyorsun.’

Elbette bu satırları okurken insanın hatırına, 19. yüzyıl Rus romanlarında gıdım gıdım para hesabı yapan karakterler geliyor. İnsanların önceliklerinin değişimiyle, hayat tarzlarının ve kaygılarının yer değiştirdiğini görmek şaşırtmıyor. Üstelik, dünyanın önemli bir kısmının hâlâ bu şartlarda yaşadığını bilmek de farklı bir his uyandırıyor. Ancak Willing’in parayla ya da varlıkla daha temelden problemleri de var:

Zenginlikle ilgili illüzyon, istediğin her şeyi alabileceğini sanmaktır. Evet alabilirsin, ancak yalnızca güzel bir elbise gibi bir şey istediğinde. Elbise istemiyorsun. Yaşlanmamak istiyorsun. (…) Eski fotoğraflarındaki gür saçlarını istiyorsun. Öyle değilmiş gibi davranıyorsun ama insanların seni sevmesini istiyorsun. Kanser olmamak istiyorsun. Senin için önemli ne varsa, onu tehdit eden boşalmış BANCOR hesabı ya da paranın değer kaybetmesi ya da borçların reddedilmesi ya da ekonomik çöküş değil, kendi çöküşün.

Ailenin hikâyesi Florence’ın evinde son bulmuyor elbette. Komşularından biri, elinde silahla çıkageliyor bir gün ve evlerine zorla el koyuyor. Willing, tarım topluluklarından birine katılmaları gerektiği konusunda herkesi ikna ediyor ve Mandible ailesinin New York’tan göçü başlıyor.


2047’ye geldiğimizde ise, Amerikalılar ekonomik kötü gidişle yaşamaya alışmış vaziyette. Nakit paranın yerini insanların bedenine yerleştirilen bir çip almış. Vergi toplama kurumu geliştirilerek ülkedeki en önemli devlet dairesi haline getirilmiş. Tarımla uğraştıkları dönemde aile biraz toparlanmış ve Willing, büyük halası Nollie ve sevgilisi Fifa’yla Brooklyn’deki evlerine dönüp sahipliğini geri almış. Bu arada Florence, Latin kökenli sevgilisinin peşinden Meksika’ya gitmiş.

Shriver, bize Amerika’nın ekonomik çöküşünün tersyüz edici örneklerini verirken karikatür çizer gibi başlıyor ve hayli muzip şekilde o çizgilerin içini dolduruyor. Amerika’nın sıradan bir ülke hâline gelişini yadırgamıyorsunuz okurken. Mesela Meksika ile Amerika arasına örülmüş devasa bir duvar var artık. Meksika, işe yaramaz Amerikalı beyazlar ülkelerine gelmesin diye sınırı kapatmaya karar veriyor. Ülkedeki pek çok toprak parçasını Asyalı zenginler satın alıyor. Kadınlar, çekik gözlü olmak için estetik yaptırıyor.

Ama en önemlisi, ‘Amerikan olmak’ ekonominin tamamen kendi aptallıkları sebebiyle çöküşü sonunda, bambaşka bir anlam kazanıyor:

Nollie’nin utanç duygusu kendi kuşağı ve Florence’ın kuşağının çoğu tarafından yaygın şekilde paylaşılıyordu. Fakat Willing bu noktada güçlü duygulara sahip değildi. Cebindeki Amerikan parasının peçete gibi dağıldığı dönemde, bazı şeyleri ustaca birbirinden ayırt edebilmişti. (…) Bir sıfat olarak Amerikan’dı. Bir isim olarak Amerikan değildi. Artık ABD’nin Çin’e savaş ilan etmesine itiraz etmesi gerekliliğini duymuyordu kişisel olarak. Eğer Chendgu’daki gökdelenlerin çatılarına atlayan paraşütçülerden olması istenmeyecekse, bu iyi bir şeydi. (…) Bu iktidarsızlıktı. Ama Tayvan ya da Japonya sebebiyle de töhmet altında hissetmiyordu. Ülkesi yardım etmedi çünkü edemezdi. Parası yoktu. Rahatlatıcıydı. Bu, ne zaman yanlış bir şeyler olsa ABD’nin bombaları, gemileri, taburları, hava taşıyıcılarını gönderdiğinde, çoğu ülkenin hissettiği şey olmalıydı. Eğer Madagaskar’da bir soykırım varsa, Arjantin’de kimse bir şey yapmadığı için birbirlerine girmiş değillerdi.

Ve Amerikan halkı bu yeni hayata adapte olmaya çalışırken, Nevada eyaleti bağımsızlığını ilân eder. İç savaş olmadan, gürültü patırtı yaşanmadan, ayrılır. Farklı bir şeyler denemek ister çünkü. Ekonominin çöküşü karşısında ABD vergileri arttırma yolunu seçerken, Nevada’da kişi başı ödenen vergi sadece yüzde ondur. Shriver’ın kendini de dâhil ettiği liberteryanların hayalidir bu. Kitabın bu politik tonu sebebiyle mesela Vox’taki tanıtımında Shriver, Ayn Rand’a benzetilmiş. Ayrıca son dönemde ‘politik doğruculuk’ konusundaki liberal diskurun dışına çıkan, bazılarına göre dünyanın geldiği noktayı anlamayan sözlerinden ötürü de eleştiriliyor.

Gelgelelim, Willing ve Nollie, ailenin ‘kopuk’ bireyi Jarred’ın peşinden Nevada’ya vardıklarında karşılarında bir ‘ütopya’ bulamazlar:

Jarred: Bu devlet, merak uyandıran bir sosyal deney, ve belki de hâlâ farklı görüşlere açık. Bütün Batılı sosyal demokrasiler aynı yay üzerinde seyretti. Dürüst ve biraz özensiz yola koyuldular fakat eninde sonunda kendi erdemleriyle övündüler. Adil olmakla kafayı bozdular. Elbette, kusursuz adil bir dünyada hepimizin büyük fena bir evi ve tepeleme yemeğimiz olurdu. Teknoloji harikası tıbba limitsiz erişimimiz, bedava çocuk bakımı, şişirilmiş eğitim ve uzun yaşayanlar için şişirilmiş yastıklar. (…) Sosyal olarak? Kolayca pazarlanabilir. Ekonomik olarak? Biraz karmaşık. (…) Sonunda, sosyal demokrasilerin hepsi aynı taşma noktasına varır: ülkenin yarısının diğer yarısına bağımlı olduğu yere. Özünde asilzadeleri fonlayan bir sisteme dönüşür. Katkıda bulunulan bir sistem değildir artık. Bu da ayrıştırıcıdır. Herkes mutsuzdur. Aşağıdaki kesim çiçek alamaz. Asilzadeler soyulmuş gibi hisseder. Ve bütün o adalet, o yükün yerini değiştirme, Peter’dan alıp Paul’a ödeme filan…

Willing: Yüksek yer değiştirme masrafları…

Jarred: Devlet, bir şeyler yapan insanlardan bir şeyler yapmayan insanlara varlık transferi yapan masraflı, beceriksiz, verimsiz bir mekanizmaya dönüşür, ve gençlerden alır yaşlılara verir — ki bu yanlış yön. Onca çaba ve sadece yeni bir adaletsizliğe yol açtın.

Lionel Shriver, şu sıralar Londra’da yaşıyor ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasını çok olumlu görüyor. Ona göre AB projesi ‘otoriteryanizmin ruhu’. Kullandığı diş macunun AB regülasyonuna takıldığı için piyasadan çekilmesine içerlemiş mesela. Vergilerden, devletin günlük hayata müdahalelerinden, sosyal devlet fikrinden nefret ediyor.

2029’da Amerika gerçekten de böyle bir darboğaza girer mi? Ya da kitapta yaşandığı gibi 2025’te büyük bir siber saldırı yaşar mı? Shriver, The Times’ın kitap ekine yazdığı yazıda, neden bu kadar yakın bir tarih seçtiğini de açıklıyor:

1984’ün ya da 2001: Bir Uzay Yolculuğu’nun, o yıllar gelip geçmesine rağmen, hâlâ okundukları gerçeğinden cesaret buldum. Bu romanların imtihanı, doğru öngörüler yapıp yapmadıkları değil, kendi koşullarında tutarlı olup olmamaları. Fakat ayrıca gelecek on yılda romanımın alakasızlığa sürüklenmesini de istiyorum. Nihayet, çoğu kitap alakasızlığa sürükleniyor ve çok az örnekte zaten oradan başlamıyorlar.

Shriver ayrıca kurguladığı distopyanın ‘hemen yan odada’ yaşanıyor olduğu hissini okura vermek istediğini belirtiyor. Evet, on yıl sonra bunlar başınıza gelebilir!

Son olarak Shriver’in romanı, güncel Amerikan edebiyatına karşı beslediğim önyargının bütün unsurlarını taşıyor: (1) Karakterler aşırı kalın hatlarla çizilmiş ve birkaçı hariç alabildiğine sığ. (2) Uzun ve açıklayıcı diyaloglar, bize bir anda çok şey anlatmaya programlanmış. (3) Yazar kitabın tavrını ‘nötr’ olarak açıklasa da, pek çok sosyal olayla ilgili kendi mesajları gayet yerli yerinde. (4) 2029 ile 2047 arasındaki boşluk, biraz acemice kapatılmış. (5) Kitapta olup biten her şey, ama her şey ana temayla (ekonomi) ilişkili; karakterlerin ‘aylaklık’ ettiği bir an yok neredeyse. (6) Bir süper gücün sıradanlaşmasını anlattığı hâlde Amerikan istisnacılığı fikrinden kopamayışı Amerikan istisnacılığı muhaliflerinin bütün tezlerini doğrular nitelikteydi. (Nitekim New Yorker’daki makalede de Shriver’ın romanı bir miktar ‘patriotic’ (vatanperver?) bulunmuş.)

Buna rağmen keyifle okudum.

[A.Yavuz Altun] 20.6.2018 [TR724]