Dağ eşkıyası ve şehir eşkıyası [Safvet Senih]

Çam Dağında Üstad’ın yanında bulunurken oralarda çadır sahibi bir çobana uğrayan İmam-Hatipli Ahmet Gümüş Bey diyor ki: “Bahri Amca çadır sahibi zata; ‘Burada ne kadar kalacaksınız?’  diye sordu. O, ‘Başka bir bölgeye kadar giderdik. Fakat buralarda kalış sebebimiz, Üstadımıza ve ağabeylere süt ve yoğurt vermek için kaldık…’ dedi. Zübeyir Ağabey bir zamanlar bana ‘Kim Risale-i Nur’u çok yazar ve okursa, o terakki eder’ diye bir  çobandan bahsetmişti. Bu çoban olan zat, okuma-yazma bilmezmiş. Üstadımız çobana, ‘Sen bu Nur Risalelerini oku ve yaz!’ demiş. Çoban da: ‘Ben okuma-yazma bilmem Üstadım. Hem bu yaştan sonra okuma-yazma öğrenilir mi?’ demiş. Üstad, ‘Ben sende büyük bir istidat görüyorum’ deyip ona ‘elif-ba’ dersi vermiş. Bir haftada okuma-yazmayı öğrenmiş. Her gece çobanlıktan gelir, Risaleleri yazmaya başlarmış. Sabahleyin de yazdığını dağlarda okurmuş.

“Afyon Mahkemesinde savcı, bu çoban hakkında şöyle iddiada bulunmuş: ‘Devletin temel nizamını yıkıp dinî esaslara uydurmak, dini esas üzerine devlet kurmak için Risale-i Nur yazmak!’ Bu çoban kardeşimiz kalkarak, savcıya şu cevabı vermiş: ‘Ben dağda bir çobanım. Halk içine bayramdan bayrama iki defa inerim. Ben dağda bu Kur’an tefsiri olan Nur Risalelerini yazarak okuma-yazma öğrendim. İstifade ettiğim doğrudur. Dağdaki çobanın bir çoban kulübesi olur. Bu ancak bir çoban kulübesini yıkar ve yaparım. Ben Türkiye devletini ‘hısn-ı hasîn’ denilen muazzam bir KALE  biliyorum. Elimde de çoban sopam vardır. O kalenin dibine yaklaşsam, karınca gibi kalırım. O sağlam taşlara değneğimi vursam ne ifade eder?  Sayın savcıya ben burada hâkime şikayet ediyorum. Devleti küçük düşürmek istedi.  Esas suçlu savcıdır!’ Üstad, en güzel savunmayı bu çobanın yaptığını söylemiş.’

“Bir gün Üstadımızın huzurundaydık. Üstad bana dönerek, Zübeyir ve Ceylan Ağabeyi göstererek, ‘Bu vahşileri tanıyor musun?’ dedi. Ben sustum. Ağabeylere baktım. Ağabeyler öyle terbiyeli oturmuşlar, her biri uyanık, yay gibiydiler. Bu söze şaşırdım. Üstad bana, ‘Sen onlara bakıp aldanma. Onlar çok vahşidir!’ dedi. ‘Fıtratlarında Risale-i Nur’u arayan bir cevherleri var. Risale-i Nur okuyunca o vahşî arzu ve damarları kurudu. O kuruyan arzu ve damarlarını kestim. Sadece Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur’a hizmet damarı inkişaf etti. O hizmet arzularının önüne geçecek hiçbir şey yoktur. Ne sarhoş hezeyanlar ve nâraları onları ürkütür ne de korkutur’ dedi.

“Zübeyir Ağabey için, ‘Bu câmid, mahkemede: -Dinsizler kağıt ve mürekkep ve kalemi kaldırsalar, ben yine Kur’an tefsiri olan bürhanî tefsirleri derimi kağıt, kanımı mürekkep, kemiklerimi kalem yaparak dünyaya yayacağım! Dedi.’

“Ceylan Ağabeye de, ‘Bu haylaz çocuk, babasını kandırarak para almış. Gizlice on beş bin Gençlik Rehberi bastırmış. Benim haberim yok. Burada bir densiz çocuk, ‘Seni karakola bildireceğim!’ diye korkutmak istemiş. O da Nur Hizmetinin  tasvip etmediği bir işi yapmış!  Ama Hizmet-i Kur’aniyenin kerameti  onu kurtarmış.  Nurları yaymak için bunların önüne hiçbir kuvvet geçemez. Eğer bunlar Risale-i Nur okumasaydı, ya dağ eşkıyası, yahut şehir çetesi olurlardı!’ dedi.

“Üstad bunları anlatırken elindeki değnekle Zübeyir Ağabeye vuruyordu. Zübeyir Ağabey değnekten kaçmıyordu. Ceylan Ağabeye vurunca kaçıyordu. Ceylana Ağabeye, ‘Bak Zübeyir değnekten kaçmıyor, sen niye kaçıyorsun?’ deyince, ‘Hapisanede gardiyanlardan Zübeyir Ağabey dayak yediği için iyi yetişti. Ben öyle yetişemedim. Dayağa alışkın değilim. Ders olursa, dinlerim. Ders baklavası da yerim, ama dayak yemem!’ dedi. Bunun üzerine Üstad: ‘Ben kralların hatırını kırarım, Ceylan’ımın hatırını kıramam!’  dedi ve üçümüze birer tane kurabiye verdi.

“Farsçada şöyle bir beyit okumuştum: ‘Paşidahın iki tip adamı vardır. Bir tipi âlimler, devletin ciddi işiyle uğraşırlar. Bir tipi de nedimler, onlar da padişahı eğlendirirler.’ Zübeyir Ağabeyin tasdiki ile Ceylan Ağabey, Üstadımızın hem âlimi, hem de nedimi idi. Ben, Zübeyir Ağabeyin devamlı âlim, Ceylan Ağabeyin ise; hem âlim, hem nedim olduğunu kabul ederim. Farsça’daki beytin devamı şöyledir: ‘Âlimin vaziyetini nedim alamaz, nedimin vaziyetini âlim alamaz. Çünkü gülünç olur.’  ‘Zübeyir Ağabey, bana bir gün şöyle dedi: ‘Kardeşim, Ceylan kardeş çok zekiydi ve çok da âlim idi. Üstadımızın o bahr-i muhit olan ilmi, Risale-i Nur’a aksetti. O akseden ilim de Ceylan kardeşteydi. İçimizde Üstadımızla lâtife yapan oydu. Biz yapamazdık. İşâratü’l-İ’caz’daki o derin ilme Ceylan Ağabey vâkıf idi. Ben senin ondan İşârâtü’l-İ’caz’ı bir okumanı isterdim. Ne yazık ki erken yaşta (33 yaşında) vefat etti. Ömrü vefa etmedi.

“Üstad bir gün bize şu dersi vermişti: ‘Mevlâna Celaleddin-i Rumî zamanında Mecusîler, kalblerde ve ruhlarda yaralar açmışlar. Hz. Mevlana Mesnevi’siyle o hezeyanları çürütmüş. Kur’an hakikatlerini Peygamberin sünnetini isbat etmiş. İnsanları o fikir karanlığından kurtarmış. Ben Mevlana’nın asrında olsaydım, Mevlana gibi Mesnevî yazardım. Sen de o asrın  genci olarak yanıma gelseydin, sana Mesnevi’yi tavsiye ederdim. Mevlana benim zamanımda gelseydi, Risale-i Nurları yazardı. Bu asırda siz gençlerin ihtiyacına Risale-i Nurlar cevap vermektedir.’ 

“Barla’da Şem’i Güneş Efendi geldi. Zübeyir Ağabey, bana ‘Bu Şem’i Efendi, Üstadımızın müezzinidir. Hiçbir zaman D. Türküsü olan (Tanrı uludur… şeklindeki…)  yeni ezanı okumadı.’ dedi.

“Şem’i Efendiye ‘Peki milleti namaza nasıl davet ettiniz?’ dediğimde, Şem’i Efendi şu cevabı verdi…. ‘İçimden: Allahü Ekber! Derdim, ardından ‘Aaaa…’ diye bağırırdım. Ezanın diğer kısımlarını içimden okurdum sonra ‘Aaaa…’ diye bağırırdım! Ben hiçbir zaman D. Türküsünü okumadım. Hiç kimse de farkına varmadı.’ dedi ve Allah’a şükretti.  

“15-16 yaşlarımda iken, Üstad bana şöyle demişti: ‘Çocukları muhatap kabul etmem. Eğer Risale-i Nurlar için fedâkar olacaksan kabul ederim.’ Zübeyir Ağabey, Üstadımızın bu sözünü sık sık tekrar ederdi. Ben de Risale-i Nurlar için fedakâr olacağıma söz verdim. Bana bazı Nur talebeleri, ‘Çocuklarımızı İmam-Hatip Okuluna verelim mi?’ diye sorduklarında, onlara Üstadımızın bana söylediği sözleri naklettim. Bana demişti ki: ‘Ben şimdi senin İmam-Hatip Okuluna devam etmeni istiyorum. Benim ilk Nur talebem olarak okula gir ve devam et!’  

Evet, mühim Kur’an hakikatlarını dünyaya anlatacak ihlâslı ve sadakatli bir talebe olabilmektir…

[Safvet Senih] 12.10.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Kabile Devleti ve Muz Cumhuriyeti [Mehmet Efe Çaman]

Kürsüde yine. Belli ki Ukrayna’daki basın konferansı sırasında uykusunu iyi almış. Sırbistan’da bu sefer. ABD büyükelçisini fırçalıyor. “Eğer büyükelçi bunu [vize kararını] kendi kafasına göre aldıysa [onu] Amerikan üst yönetiminin bir dakika [görevde] tutmaması gerekir”. Tutuklanan şahıs hakkında çoktan hüküm verilmiş zat-ı âlileri tarafından: “Bu ajanlar [tutuklanan elçilik personeli, sorgulanmasına karar verilen bir diğer elçilik personeli, her ikisinin de gözaltına alınmış bulunan eşleri ve çocukları] Amerikan Başkonsolosluğu’na nasıl sızdı? Eğer bunlar sızmadıysa, bunları buraya kim soktu [kim onları işe aldı], Bunların [bu soruların] üzerinde durulması lazım. Hiçbir devlet kendisini içerden tehdit edecek bu ajanlara müsaade etmez”.

Bu cümleler, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının. Bu onun resmi unvanı. Çevresi ve destekçileri kendisine kısaca “reis” diyorlar. Bu açıklamaların yapıldığı günden bir gün önce, Erdoğan Türkiye’nin bir “kabile devleti olmadığını” söylüyor. Yukarıdaki açıklamaların yapıldığı gün ise, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan kişi, Türkiye’nin bir muz cumhuriyeti olmadığını haykırıyor. Sonra şu cümleleri telaffuz ediyor: “Bir resmi bankamızın genel müdür yardımcısını görevli gittiği ülkenizde yaka paça tutup [yasadışı uluslararası organize suça karıştığı iddiasıyla tutuklayıp] hapse atarken bize mi sordunuz, bizden izin mi aldınız?”

Ve yapılanlara [Zarrab davasına ve Halkbank genel müdür yardımcısının tutuklu yargılanmasına, Erdoğan’ın eski ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’ın ise tutuklama kararı ile arananlar listesine alınmasına] Türkiye’nin “misliyle karşılık verileceğini” söylüyor. Evet, misliyle karşılık verilmiş işte, bu anlaşılıyor. Misillemede bulunarak, ABD büyükelçiliğinde irtibat memuru olarak görev yapan Türk vatandaşı personel ve aileleri, kabile devleti ve muz cumhuriyeti olmayan ülkenin “Cumhurbaşkanı” ve “Başbakanı” tarafından vurgulandığı üzere, misliyle karşılık verme stratejisine uygun olarak takibata alınmış.

DEVLETİN NEREDEN NEREYE GELDİĞİNİN İTİRAFI

Bu noktada Yıldırım’ın sarf ettiği “Türkiye bir hukuk devleti” cümlesinin kulağı tırmalayıcı etkisi ile diğer cümlelerle bu cümle arasındaki ışık yılı farklılıktan doğan istemsiz gülümseme, yaşanan sürecin trajikomik boyutu. Erdoğan ve Yıldırım’ın söyledikleri, Türkiye Cumhuriyeti devletinin nereden nereye geldiğini netlikle ortaya koyuyor. Gelinen aşamada devleti tanımlarken kullanılması gereken terimleri hem diktatör hem de sadık Başbakanı ortaya koydular. Yoksa yolda hukuk devleti bir şekilde kayıp mı oldu? Yoksa ne hukuk, ne de devlet kaldı durumunu mu yaşıyoruz? Türkiye’nin bir kabile devleti olmaması söylemi bu nedenle ortaya konmuş bulunuluyor. Çünkü herkes biliyor bu gerçeği. Kendileri de biliyor.

Biliyorum, yukarıdaki paragraf, kendi içinde mizahi bir dinamiğe sahip. Ve bizim bu doğal kara mizahla rekabet etme şansımız yok. Ama konu ciddi şekilde analiz edilebilecek evreyi çoktan aşmış durumda. O halde denemekten başka çare yok. Konunun ciddiyetini bir kez de mizahi bir perspektiften ele almak ruh sağlığımız için belki de en iyisi.

Bakın muz cumhuriyetleri ve kabile devletlerini kategorik olarak birbirinden ayırmak lazım. Kabile devletinde en azından o kabilenin kendi iç dinamikleri vardır ve lider bu dinamikleri dikkate almak zorundadır. Büyücüsü, yaşlıları, avcıları dikkate alır reis, ona göre akılcı hareket eder. Muz cumhuriyetlerinde ise genellikle tek bir adam tüm gücü kendinde toplar. Sistemin üzerinde kurulu olduğu çıkar ilişkileri ağı, yegâne sadakat unsurudur. Liderin etrafında fır dönen avenelerin her biri bu gerçeği bilir ve rasyonel ama ahlaksız bir fırsatçılıkla kendi avantalarını kovalar. Lidere neden bağlı olduklarını izah ederken, onun karizmasından, ileri görüşlülüğünden, cesaretinden, vatanseverliğinden, dindarlığından, duygusallığından, dik duruşundan falan söz ederler. Olmayan bir mit yaratırlar. Tıpkı olmayan düşmanlar, olmayan aleyhte çalışan lobiler, olmayan ötekiler yarattıkları gibi.

Ne de harika işliyor! Ne kadar iyi yutturduk! Sonra bir sonraki ihale, alınacak rüşvetin döviz kuru (bu aralar dolar da avro da avantajlı!) gibi vatan-millet meseleleriyle ilgilenmeye devam ederler. Evet kabile devletleri ve muz cumhuriyetlerinde durum böyledir. Aralarında farklılıklar vardır. Seç, beğen, al: kabile devleti mi tercih edersiniz, yoksa muz cumhuriyeti mi? Korkmayın, serbestçe seçin. Her ikisini de reis yönetecek.

ABD MAKAMLARINDAN ULUSLARARASI İLİŞKİLERE GİRİŞ DERSİ

Bu teorik saptamalardan sonra, gelelim yukarıdaki beyanlara verilen tepkilere. Yukarıdaki beyanları verenlerin bir kabile devleti veya bir muz cumhuriyeti olmadığının farkında olsalar gerek, ABD makamları hemen yanıt verdiler dün bu söylenenlere. Reisin büyükelçiye yüklenerek yatıştırma siyasetine girdiğini gören Beyaz Saray, en resmi şekilde ABD’nin büyükelçilerinin kendi başlarına karar almadıklarını, verilmiş olan vize kararının Beyaz Saray (Başkan Trump), Ulusal Güvenlik Birimi ve dışişleri ile koordineli bir biçimde alındığını belirtti. Ders Uluslararası İlişkilere Giriş, konu diplomatik misyonların görev ve işlevi, faydalı bilgi: diplomatik misyonlar gönderildikleri ülke yönetimlerini temsil eder. Üniversite okumanın gerçekten bazı yararları var. Ama olsun. Beyaz Saray, bu dersi bence severek ve bedava verdi.

Şunu demiş oldu aslında: Bu Amerikan hükümetinin resmi devlet politikasıdır. Tek sesle konuşulmaktadır. Kararın sadece arkasında değiliz, kararı alan biziz diyor Beyaz Saray! Büyükelçi John Bass, AKP Genel Başkan Yardımcısı olan bir zatın (adını aklımda tutamıyorum bir türlü!) Türkiye’nin bir kabile devleti ve muz cumhuriyeti olmadığının altını adeta bir kez daha kalın çizgilerle çizercesine “bas(s) git!” ifadesi sonrasında, bir açıklama yaparak, Türkiye diplomatik misyonlarına ve personeline gereken güvenlik sağlanana kadar alınan önlemin sürdürüleceğini söyledi. Bu kararı neden aldıklarını izah eden Bass, kendi personelleri olan Türk vatandaşı görevlilerin asılsız suçlamalarla tutuklandığını, bu tutuklamaların sebebinin bahsi geçen kişilerin görevleri ile ilintili olduğunu, tutuklanan personele temel hakları hiçe sayılarak avukatla görüşme izni verilmediğini belirtti. Tüm çabalarına rağmen bu tutuklamaların hukuksal gerekçelerinin ve eğer varsa suç kanıtlarının kendileri tarafından öğrenilemediğini ekledi. Bass, personelleri hakkında medyaya servis edilen bilgilerden de rahatsızlık duyduklarını, hukuk devleti vurgusu kapsamında dile getirdi. Anlaşılan ABD, kabile devleti ve muz cumhuriyeti olmayan Türkiye’de yaşanan “hukuksal prosedürleri” anlamakta güçlük çekiyordu!

Hâlbuki aslında her şey nasıl da gayet açıktı. Yıldırımın dediği gibi, sen kalk Türkiye devlet bankası olan Halkbank’ın genel müdür yardımcısını ABD’de tutukla. Yani Zarrab davasına yama. Ardından, sıkı dost, saat koleksiyoncusu, küçük güzel şeylere ilgisini gizlemeyen ve el yazılı faturaları asla atmayıp, onları saklayan ve yeri geldiğinde meclis kürsüsünden sallayan eski ekonomi bakanı Zafer Çağlayan hakkında da aynı dosyada tutuklama kararı al. Dahası, aynı dosyada Erdoğan’ların adı geçsin. Bir de zaman baskısı yok mu! Her geçen gün, İranlı hayırsever genç işadamı Zarrab bülbül gibi şakıyor.

ORTADOĞU’DA UYGULAMA DEĞİL RETORİK ÖN PLANDADIR

Oysa Erdoğan ne güzel formüller üretiyordu: “Ver papazı, al papazı”. Yani, bak benim elimde senin din görevlin rehine. Sen benim istediklerimi ver (Zarrab ve Gülen — öncelik sıralaması da bu, ama kimse neden diye sormuyor), ben de senin istediklerini vereyim. Trump hiç mi Kapalıçarşı’da hediyelik eşya pazarlığı yapmamış, hiç mi Ortadoğu’dan bir güzel halı almamıştı? Hiç mi butik arsaların kar marjları üzerine kafa yormamıştı! Zor sorular. Bilmiyorum yanıtlarını. Sanırım bu Amerikalılar pazarlıktan anlamıyorlardı. Hâlbuki ben onların kapitalist olduğunu, serbest piyasaya inandıklarını sanmıştım. Belki üniversitede İktisada Giriş dersinde hocayı daha iyi dinlemeliydim! Ama iyi ki Türkiye bir kabile devleti ya da muz cumhuriyeti değil! Yoksa bu mevki ve makamda bu teorik konuların pratiğini nasıl yapabilirdim diyor mudur reis? Bilmiyorum. Bildiğim, papazı alıp papazı vermek konusunda pürüzler vardı. Şimdi Türk hukuk devleti, kabile devleti ve muz cumhuriyeti olmadığımız için, ABD büyükelçilik personeli şahısların ailelerini gözaltına almış, böylelikle bir kez daha tüm dünyaya Türk adaletine neden güvenmek gerektiğini göstermişti. Zaten Erdoğan’ın partisi de “adalet” ile kalkınmayı birleştiriyor, adalet olmadan kalkınma olamayacağını veciz şekilde ortaya koyuyordu. Evet, uygulama değil, retorik ön plandadır Ortadoğu’da.

ABD’nin yaptığı bu “büyük haksızlık” nedeniyle, kabile devleti ve muz cumhuriyeti vatandaşı olmayan birinci sınıf hukuk devleti ve ileri demokrasi ülkesi vatandaşlarımız, ciddi tepkiler vermeye ve ABD’yi aldığı adaletsiz kararı gözden geçirmeye zorladılar. Mesela Genelkurmay eski başkanı İlker Paşa, ABD vizesi olmakla beraber, bu son kararı protesto ettiği için ABD’ye gitmeyeceğini açıkladı. Bu durum Beyaz Saray ve özellikle de Pentagon’da ciddi sarsıntılara sebep olsa gerek, Pentagon dün yaşanan krizin ABD’nin Suriye’deki operasyonlarını etkilemeyeceğini belirtti. Bahçeli “Hani dosttuk?” diyerek, Nevada ve Arizona’daki Türk kökenli Amerikan yerlilerini hüzne boğdu. Türk berberleri de protesto olarak Amerikan tıraşı yapmıyormuş alınan son bilgilere göre. Tüm bunlar, eminim ABD yetkililerini aldıkları kararı yeniden gözden geçirmeye itmiştir. Ya Türkler sattığımız i-Phoneları Sarayburnu’ndan Boğaz’a atarsa diye de düşünmüşler midir? Bilmiyorum. Bildiğim, eğer bunu düşünmüşlerse, korkmasınlar. Bişeycik olmaz. Türkler İncirlik’e incir ağacı da dikmez. Rasyonelizdir. Kaldı ki Türkiye asla bir kabile devleti ve muz cumhuriyeti de değildir.

[Mehmet Efe Çaman] 12.10.2017 [TR724]

Türkiye ne halde diye sorarlarsa… [Tarık Toros]

Dünya medyasının son birkaç gündür en öncelikli konusu, Harvey Weinstein olayı.

Hollywood’un en ünlü ve popüler film yapımcısı.

The Lord of the Rings, Pulp Fiction, Silver Linings Playbook, Reservoir Dogs, Cold Mountain, Kill Bill, Sun City filmlerini söylersem hafızanız canlanır.

The King’s Speech, Chicago, Gangs of New York ve The English Patient gibi fimlerle sayısız ödülü ve adaylığı var.

Koskoca “The Weinstein Company”nin kurucusu.

Ondan önce de Miramax Films’i kurmuş, yönetmiş.

***

İşte “Shakespeare in Love” ile Oscar kazanmış 65 yaşındaki bu adam, şu günlerde bir insana nasip olabilecek en kötü finali yaşıyor.

Bir düzine ünlü aktris, kendisini cinsel tacizle suçluyor.

Angelina Jolie, Gwyneth Paltrow, Ashley Judd gibi kadın oyuncular, isim ve adres vererek nasıl tacize uğradıklarını anlatıyor.

İddialar ve açıklamalar ABD ve İngiliz medyasında manşetlerden düşmüyor, kaç gündür.

***

Tüm haberlere göz attım.

Tuhaf olan, şu sorular pek sorulmuyor:

-İddialar 20–30 sene öncesine dair, neden bugüne kadar beklendi?

-Neden tacizi reddeden 8–10 kadın dışında kimse konuşmuyor?

-Mantıken, sayısız filme imza atan bu kadar popüler bir film yapımcısının “tacizlerine” olumlu cevap veren yüzlercesi olmalı değil mi?

-Yapım şirketi, kurucusunu kovmuş. Allah aşkına, haberi yok muydu kırılan cevizlerden?

***

İşin politik tarafı da var.

Harvey Weinstein, Demokrat Parti’nin bağışçısı.

Bu sebeple Cumhuriyetçi Donald Trump’ın da ilgi alanına giriyor.

Trump boş durur mu, polemiğe balıklama dalarak “İddialara hiç şaşırmadım” demiş.

***

Aynı Trump, daha geçen sene bir düzine kadın tarafından tacizle suçlandı.

Hatta, açık unutulan mikrofonun azizliğine uğradığı bir kayıt yayımlandı.

Orada ettiği, “Yıldız olduğun zaman kadınlara her şeyi yapabilirsin. Onları bilmem nerelerinden kavrayacaksın” gibi lafları tüm dünya işitti.

Trump tacizine uğrayan kadınlar basın toplantıları filan yaptı, canlı yayımlandı.

Vız geldi tırıs gitti, Trump bir ay sonra başkan seçildi.

***

İddialar aynı.

İlkinde hedef aldığı kişiyi bitiriyor, ikincisinde adeta güçlendiriyor.

Toplum sorgularken bile önyargılarını bir tarafa bırakmıyor.

***

Tek örnek verip geçeyim:

ABD, Türkiye’deki elçilik çalışanı tutuklanınca Türk vatandaşlarına vize uygulamasını durdurdu.

Uzun elçilik açıklamasının birkaç paragrafında gerekçe şöyle sıralanmış, kısaltarak aktarıyorum:

-Tutuklamanın nedenini, ne olduğunu bilmiyoruz.

-Şayet varsa çalışanımıza karşı olan delilleri, tüm çabamıza rağmen tespit edemedik.

-Arkadaşımızın avukatına erişimine izin verilmedi.

-Asıl rahatsızlık veren nokta, sanık ve avukatı bilgilendirilmeden iddialar bazı gazetelere servis edildi.

-Arkadaşımız görevi gereği, polislerle yaptığı rutin görüşmelerle suçlanıyor.

-Türkiye Cumhuriyeti, yasal olmayan herhangi bir faaliyetini de tespit etmemiş.

***

Yahu, Allah aşkına… Şu yukarıdaki 6 nedenden dolayı on binlerce insan içeride bugün.

Bir elçilik çalışanı tutuklanana kadar ABD’nin kılı kıpırdamadı.

Almanya, Fransa gibi birkaç ülke de kendi tutuklu gazetecilerinin peşinde, başkası umurunda değil.

***

“Türkiye neden bunlar oluyor” diye kimse sormasın!

Yarın analizi yapılırken en başta şu denilecek:

“Zulüm kapımızı çalana kadar duymadık, görmedik, umursamadık.”

***

Ülkede sebepler tükenmiş olabilir.

Her hukuksuzluğa güçlü bir itiraz yükselse, bu günleri yaşamazdık.

Olmadı.

Kısa vadede olacak gibi de görünmüyor.

***

Film yapımcısından girdik, ABD ile vize krizinden çıktık.

Alakasız gibi görünebilir.

Lakin çok alakalı.

Esasen, gelişmiş gibi görünen ülkelerde bile benzeri olayları görüyor, artık hayret etmiyoruz.

Olay aynı olay.

İnsanı üstün tutmayınca, rengine, dinine, mensubiyetine, pozisyonuna, şöhretine göre biçim alınıyor.
Dünyanın her yerinde böyle.

Mazlum kendinden olunca şahin kesilen egemenler, öte tarafta yüzbinlere sırtını çevirebiliyor.

***

ABD’nin ikinci bir Türk çalışanı hakkında da gözaltı kararı var.

Kendisi muhtemelen konsolosluk binasından çıkmıyor, eşi ve çocuğu da gözaltında.

Türkiye ne durumda, diye sorarlarsa…

Bunu söyleyin, yeterli.


[Tarık Toros] 12.10.2017 [TR724]

İslâm Dünyasının büyük utancı! [Ekrem Dumanlı]

Bağrı yanık bir şair, Hazreti Peygambere şöyle seslenmişti:

Mekke’de bunalırsan Medine’ye göçerdin… 
Biz dünyadan nereye Göçelim ya Muhammet! 
Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet Altın devrini yaşıyor… 
Diller, sayfalar, satırlar ‘Ebu Leheb öldü’ diyorlar: 
Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed!
Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor!..

Yıllar önce yazılmış bu yanık naatın bugün hâlâ yüreklerde yankılanmasının derin bir sebebi olmalı. Şimdi müminler bunalıp daraldığında en mukaddes, en emin beldelere bile gidemiyor. Şam’dan, Halep’ten, İstanbul’dan akın akın sürgüne/hicrete mecbur bırakılan kitleler, Avrupa’ya Amerika’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya vs. ulaşmak için çırpınıyor.

Tam bu kavşakta durup bir durum değerlendirmesi yapmak zorunda değil miyiz?

BU YAŞANANLAR NEDEN DERİN BİR UTANÇ DOĞURMUYOR?

İnsanın içini kemiren, kalbini delik deşik edecek kadar feci bir vaka işittim yakın zamanda: Malumunuz, ‘İslamî idare’ ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede bazı masum insanlar gözaltına alınmıştı. Sırf bir diktatör istedi diye! İade edilmemeleri için çok uğraş verildi. Ne yazık ki yıllardır emin beldelerde yaşayan o insanlar günlerce karakollarda bekletildi ve sonunda iade edildi. Ne acıdır ki o bekleme sürecinde kötü muameleye (hatta işittiğim doğruysa işkenceye) maruz kalmıştı masum insanlar. Sebep?

Uzun bir zaman diliminde bir büyük medeniyete ev sahipliği yapmış güzel beldeler, mağdur edilmiş insanların sığınağı emin diyarlar değil midir? Mesela dünyanın bir yanında zulme maruz kalan binlerce Yahudi, 500 küsur sene önce Osmanlı’ya sığınmamış mıydı? Şimdi değil sığınmak, bir şekilde orada yasayan insanları zulme teslim etmenin Kitap’ta, Sünnet’te yeri var mı? Zulme ortak olmanın, zalime destek vermenin makul bir izahı yapılabilir mi? Dahası, o kutsal topraklarda vefasızlık, mürüvvetsizlik, kadirnâşinaslık böyle göstere göstere icra edilirken, Batı Dünyası’nın temel insan hakları çerçevesinde özgürlükçü bir yaklaşım sergilemesi ‘İslam dünyası’nı derin bir utanca sevk etmiyor mu?

Mesele bir iki ülke ile sınırlı kalsa, bir takım mazeretlerle, bahanelerle mevzuu savuşturmak mümkün. Nasıl olsa enerji üzerinden dengelerin kurulduğu Ortadoğu coğrafyasında ilişkilerin insani erdeme göre değil, menfaat hesaplarına göre yürüdüğünü cümle âlem biliyor. Diktatörler arası duygudaşlık da işin cabası der, suçu kurulu düzenin üzerine boca edersiniz; olur biter. Ancak mevzu o kadar da basit değil.

Müslümanların çoğunlukla yaşadığı ve yöneticilerinin din üzerinden söylemlerde bulunduğu bir tek ülke gösterin ki, orası mazlumlar için bir sığınak olsun. Dünyanın dört bir yanından mağdurlar (her dinden, her dilden, her renkten) akın akın gelsin de bir İslam diyarında huzur bulsun…

Madalyonun bir başka yüzü: Bir tek Batı ülkesi gösterilemez ki mazlumlar için barınak olmasın, sığınacak kişilerin resmi işlemlerinde bir arıza çıkmazsa orada huzursuz edilsin, güvensiz bir ortamda tutulsun, işkenceye maruz bırakılıp sonra ceberut bir ülkeye tekrar iade edilsin… Bazı istisnalar dışında, zulümlerden kaçıp Batı ülkelerine sığınanlara gadredildiğine şahit olmadık.

BÜTÜN İSLAM ÜLKELERİNDE BUNLARIN OLMASI TESADÜF MÜ?

Az biraz demokrasiden nasibini aldığını düşündüğünüz bazı Müslüman ülkelerin haline bakın lütfen. Öğretmenler kaçırılıyor gündüz gözüyle. Üstelik Türkiye’den gelmiş istihbarat elemanlarının yaptığı bir operasyonla. Türkiye adına hareket edenler, kendi ülkelerinin iptidai aşiret hukukunu bir başka Müslüman ülkeye taşıyor; o ülkedeki devlet aklı da bu haramiliğe göz yumuyor, belki de ortak oluyor. Hakkında hiçbir mahkeme kararı bulunmayan, sadece bir kişinin özel intikamına ram olmuş istihbarat servisinin uydurma raporuna dayanarak yapılıyor bu kanunsuzluk. Hadi dikta rejimlerinin ülke içinde astığı astık kestiği kestik ilkel uygulamalarına bir mana verdiniz: Bu haydut devlet modeline diğer İslam ülkeleri neden çanak tutuyor?

Başka bir açıdan soralım: Madem mahkeme kararı olmaksızın ve hukuki süreçler yaşanmaksızın insanları kaçırmaya yeltenen Türkiye istihbaratı aynı pervasızlığı ve hukuksuzluğu neden Batı’da yapamıyor? Almanya’da yaşayan Türkleri fişlemeye kalkışan Türk istihbaratının nasıl bir tepki ile karşılaştığını unutmayalım.

Sorun nerede? Problem kimdedir?

Bir Müslüman ülkede yıllarca görev yapan ve artık orayı tavattun eden bir Türk okul müdürü ve ailesi benzer bir hukuksuzluğa maruz kalıyor. Hala da durumları bilinemiyor. Koskoca bir devletin egemenlik hakları nasıl bu kadar ayaklar altına alınabiliyor ki, halkın okul müdürüne verdiği onca desteğe rağmen yönetim evrensel hukuka ayak uyduramıyor?

İslam ülkelerinin nerdeyse tamamında insan hakları ihlallerinin yaşanması bir tesadüf mü? Halkın mazlumdan yana aldığı manidar tavra rağmen ülke yönetimlerinin Türklerin okullarını haramzadelere teslim etmeye çabalaması, masum insanları göz altına alarak iade etmeye kalkışması, o insanların şirketlerine el koymaya yeltenmesi bugün tarihe düşülen notlar arasında tek tek yerini alıyor. Halkların kardeşliği ve dayanışması gelecekte nasıl bir kardeşlik köprüsü olacaksa, bazı yönetimlerin insan haklarını ihlal konusundaki zaafı ve diktatörlerle duygudaşlık yaşaması da ortak bir burukluğa neden olacak.

Niçin burukluk?

Çünkü mağdurları, mazlumları, masumları Tiranlara teslim etme utancını bir Batı ülkesi yaşatmadı.

MÜSLÜMANLAR YAŞADIKLARIYLA HESAPLAŞMAKTA GEÇ KALDILAR

Konu sadece Türkiye’de mağdur edilen Hizmet Hareketi ile de sınırlı değil. Mesela Suriye’den kaçmak zorunda kalan milyonlarca insanın Türkiye’de kalmalarını bir erdem hikayesi sanıyorduk. Belgeler ortaya çıkınca bizzat en tepedeki yönetici de itiraf etti. Meğer Avrupa Birliği’nden para koparabilmek için mülteciler pazarlık konusu imiş. Meğer o savaş mağduru insanlar üzerinden Avrupa’ya şantaj yapılmış…

Üzerinde durulması gereken keskin soru şudur: İslam dünyasında ruhu bunalan, zulme maruz bırakılan, malından canından emin olmayan insanlar, yaşadıkları beldeden ayrılma mecburiyeti hissettiğinde neden kendine huzur vaat eden bir Müslüman ülke bulamıyor? Bir başka deyişle, dini farklı, dili farklı, kültürü farklı bir Batı ülkesine sığınmakla Müslümanlar kendini neden daha fazla emniyette hissediyor? Bu kimin ayıbı? Bu tablodan kim iftiharla çıkabilir?

Tarihi bir gerçekle yüzleşme zamanı geldi artık: Batı, çok acı hatıralardan çok büyük dersler çıkardı. Devlet mekanizmasının zülüm çarkına dönüşmesine şahit oldu ve narsist-faşist-ırkçı liderlerin toplumları nasıl bir tehlikeli bir maceraya sürüklediğini gördü. Buradan dersler çıkardı kendine. İltica hukukunun sağlam temeller üzerine oturtulması, birey özgürlüklerinin garanti altına alınması, temel hak ve hürriyetlerin zalim devlet tarafından gasp edilmesinin önüne geçilmesi Batı’yı mazlumlar için güvenli adalar haline getirdi.

İslam dünyasındaki zulümlerden ders çıkaramadı Müslümanlar. Kutsanmış hatta Tanrılaştırılmış devlet telkinlerinin birey haklarını vahşice ezip geçmesini mercek altına yatıramadı İslam dünyasının aydınları. Tiranların dini suiistimal ederek masum insanları nasıl yanlış yönlendirdiğini mercek altına yatırarak delik deşik edemedi. İslam dünyasının bir yanında zulümler yapılırken diğer bölümünün sağır ve kör rolüne soyunması onlarca yıldır sürüp gitti; gidiyor…

Tarihi yüzleşmeyi göze almadıkça, temel hak ve özgürlükleri garanti alacak adalet anlayışına yönelmedikçe İslam dünyası, güvenin, huzurun, emniyetin adresi olamayacak. Ve bu durum, sayısı milyarı aşmış Müslümanlar için utanç kaynağı olacak. Bu utancı ‘Batı düşmanlığı’ ile örtbas etmeye kalkışanların riya dolu yorumları hak arayışlarını daha da geciktirecek.

İslam dünyası Yezit zulmünü, Haccac despotluğunu, Emevi mezalimini, Abbasi acımasızlığını vs. masaya yatırıp adalet çerçevesinde tartışacak cesarete henüz erişemedi. Hal böyle olunca modern Yezit’leri, Haccac’ları, Tiran’ları adalete davet etmek boş bir hayal gibi duruyor. Bu duyarsız yaklaşımlar devam ettikçe adaleti arama merkezi Batı olacak. Bu kara tablo, Batı’nın ortaya koyduğu tarihi yüzleşme yaşanmadıkça devam edecek ve bu utançla sürecek hayatlarımız.

Yazık!

[Ekrem Dumanlı] 12.10.2017 [TR724]

Ordunun siyasetteki ‘doğal’ yeri [Türk Sağı’nın hikâyesi-15] [Kemal Ay]

Türk siyasetinin en büyük problemlerinden birisi her daim hesaba katılmak zorunda kalınan ‘asker faktörü’ydü. Hikâye 27 Mayıs’tan başlıyor gibi görünse de, gazeteci Örsan Öymen ‘Bir İhtilal Daha Var’ isimli kitabında darbeler tarihini 1908’den başlatır ve 1980’e kadar uzatır. Enver Paşa’dan Evren Paşa’ya giden bir hikâyedir bu. Askerî darbeler ve darbe girişimleri arasındaki paralellikleri okurken, şaşırtıcı benzerlikler yakalarsınız. İttihat ve Terakki’nin ‘yalnız bırakılan darbecisi’ Yakup Cemil’le, 1960’ların ‘başarısız’ darbecisi Talat Aydemir, bir an aynı hücrede belirir. Yakup Cemil, Enver Paşa’nın kendisini kurtaracağını düşünüp durur o hücrede, tıpkı Talat Aydemir’in İsmet Paşa’nın kendisini kurtaracağını düşündüğü gibi.

Bu hikâyenin yanına, Çetin Altan’dan biraz tarih okuması ekleyelim. ‘Osmanlı Devleti altı kez nasıl battı?’ başlıklı yazısında Altan, bu ‘batışları’ şöyle sıralıyor: İlki, 1402’de Timur’a yenilerek battı; ikincisi Osmanlı donanmasının 1571’de İnebahtı’da tümden yok edilmesiyle battı; üçüncüsü 1622’de II. Osman’ın Yeniçeriler tarafından linç edilerek öldürülmesiyle battı; 1730’da dördüncü Osmanlı Devleti, Patrona Halil isyanıyla birlikte zaten istikrarsızlık içindeki Saray’dan III. Ahmet’in de indirilmesiyle battı; beşincisi 1807–8 yılları arasındaki Kabakçı Mustafa İsyanı ve sonrasında III. Selim’in öldürülmesiyle battı ve nihayet altıncısı 1920’de TBMM’nin kurulmasıyla fiilen battı.

Çetin Altan bu ayrımı yaptıktan sonra, bir devletin ortalama her yüz yılda bir neden battığını ve neden sonra yeniden aynıyla diriltilmeye çalışıldığını sorgular. Eğer o batış nedenleri araştırılırsa, der Altan, bugünkü (yazı 2014’te yayınlandı) kötüye gidiş de anlaşılacaktır.

BEŞ KEZ YENİDEN KURULAN FRANSA CUMHURİYETİ

Fransa tarihinde de böyle bir ayrım vardır. 1789’daki Fransız İhtilali’nin bütün sorunları çözdüğünü zannedenler yanılabilir. 1792’de İlk Cumhuriyet kurulur. Ömrü, ancak 1804’te Napolyon’un Birinci İmparatorluk’u ilân etmesine kadardır. Yeni oluşturulan kurumlar o kadar zayıftır ki, güçlü ve otoriter bir lider geldiğinde eski rejime dönmek zor olmamıştır. Ülkedeki ‘devrimci ruh’ uzun süre baskı altında tutulmuş, 1848’de Paris’te başlayan olaylar ve Paris Komunü’nün kurulmasıyla İkinci Cumhuriyet ilân edilmiştir. Fakat bu da Napolyon’un yeğeni olan III. Louis Napolyon Bonaparte tarafından 3 yıl sonra bastırılır ve İkinci İmparatorluk duyurulur. 1870’e kadar yaşar III. Napolyon, fakat ülke de onun elinde hırpalanmıştır. Prusya’yla giriştikleri savaş hem orduyu hem de ekonomiyi mahveder. Geçici bir hükümet olarak tasarlanan Üçüncü Cumhuriyet, imparatorluğun sürmeyeceği anlaşılınca kalıcı hâle gelir. 1940’ta Almanya bu ülkeyi işgal edince dağılır. 1946’da, yani savaştan sonra Dördüncü Cumhuriyet kurulur. Fransızlar artık İmparatorluk devrinin kapandığının farkındadır ancak siyasi istikrarı nasıl koruyacaklarından emin değillerdir. Kolonilerin ülkeden kopmaya başlaması, iç karışıklıklara sebep olduğu için 1958’de Dördüncü Cumhuriyet de yıkılır ve savaş kahramanı Charles De Gaulle, ‘kurtarıcı’ olarak seçilir ve yeni bir anayasa yaparak Beşinci Cumhuriyet’i kurar.

Fransız toplumu, devrimler sarkacı altında yaşadı neredeyse iki yüzyıl. Paris kaç defa şiddetli çatışmalara sahne oldu. Yıkıldı, tekrar yapıldı. ‘Devrimlere dayanıklı hâle’ getirildi ama bu kez 1940’larda işgale uğradı. Birinci Dünya Savaşı’nın kahramanı olan Mareşal Philippe Petain, 1940’ta ülkeyi Hitler’e teslim edecek ve daha sonra hep ihanetle anılacaktı. Yani, ihaneti gördü. 1950’lerde Cezayir meselesini yaşadı Fransa. 1960’larda sol terörü, 1968’de ‘çiçek çocuklar’ devrimini gördü. Çalkantılar, zor zamanlar, yıkım, işgal, ihanet… Bugünkü Fransa’nın da çok ciddi problemleri var. Yükselen aşırı-sağ, kaybolan merkez siyaset, Avrupa’yı dikkate zorlayan ekonomik sıkıntı…

MODERN SİYASETLE, KADİM SİYASETİN BULUŞMASI

Modern siyaset Avrupa’da doğal bir etki-tepki prensibine dayanarak ortaya çıktı: Monarşi karşıtlığı, halkçılığı doğurdu; halkçılık, ekonomik eşitliği; eşitlik fikri, özgürlüğü besledi. Bu hareketlenmeye karşı çıkıp eski rejimi savunanlara ‘muhafazakâr’ ya da ‘sağ’ dendi. Bu rüzgâr Osmanlı’ya da ulaşacaktı fakat Osmanlı’nın ‘siyaseti’ daha eskiydi. Yeniçeri, Ulema Sınıfı ve Saray’ın bir çeşit ‘kuvvetler ayrılığı’ sistemi oluşturduğu Osmanlı’da, Yeniçeri ile Ulema’nın el ele vererek Saray’ı her defasında alt edebildikleri görüldü. Yeniçeri isyan edecek olduğunda önce Padişah için hal fetvası almayı adet edindi. Saray içi mücadeleleri, kardeş ve evlat katlini, sadrazamların sıfırdan zirveye, zirveden tekrar sıfıra çıkıp inen kariyerlerini saymıyorum.

Örsan Öymen’in darbeler tarihini 1908’den başlatması bu sebeple manidar. Ancak belki daha gerilere gitmek gerekir. Bu yüzden Çetin Altan’dan bahis açma gereği duydum. Saray, Yeniçeri ve Ulema üçlüsünün önemi büyüktür. Saray’ın yerini Meclis, Yeniçeri’nin yerini modern bir ordu ve Ulema’nın yerini yargı bürokrasisi aldığında fazla bir şey değişmez. 1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesi de Ulema ile dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa’nın işbirliği ile olmuştu. II. Mahmut ‘Batılılaşmaya direniyorlar’ diyerek Yeniçeri Ocağı’nı şiddetle lağvetti fakat ordunun siyasetteki rolü değişmedi. 1908’de Enver Paşa, II. Abdülhamit’i pasifize edecekti. Türkiye Cumhuriyeti’ni de askerler kurdu. Onlardan başka ‘inisiyatif alacak’ güçte kimse yoktu çünkü.

Zaten problem de burada başlıyor; devlet denilen cihazı nasıl kurduğunuzda. Kuvvetler ayrılığı tezi, birbirini meşru gerekçelerle denetleyen yapıların oluşturduğu bir devlette ‘gücün tek elde toplanamayacağını’ öngörüyor mesela. Bir devlette yasama, yürütme ve yargı erkleri olmazsa olmaz. Eğer bu gücü dağıtırsak, kimse birbirine üstünlük taslayamaz. Osmanlı’da Saray her üçünü de temsil ediyor fakat yürütme için askerin gücüne ihtiyacı var. Yasama kısmında da Ulema’dan fetva almak gibi gereklilikler mevcut. Yargı, zaten elinin altında. Padişah’ı yargılamak kimsenin haddine değil. Bilakis Padişah için yargı, gerektiğinde kullanılacak bir silah.

Bu birbirine geçmiş sistem, devletin modernizasyonu esnasında iyice allak bullak oluyor. 1876’daki Abdülaziz’e karşı darbenin mimarlarından Mithat Paşa, bir rejim arayışı içerisinde. Cumhuriyet fikriyle geliyor fakat destek görmüyor. Meşrutî Monarşi, yani Padişah’ın hükmünü kaldırmadan bir Meclis’te devlet meselelerinin ele alınması fikri ağır basıyor. Yüksek yargı denilebilecek kurumlar oluşturuluyor. Fakat Mithat Paşa’nın reformcu yüksek bürokratlık görevi 93 Harbi’ne sebep olması ile son buluyor ve II. Abdülhamit, ‘Bakın, beceremediler’ dercesine I. Meşrutiyeti sonlandırıyor. 1908’de neredeyse tamamen denetimsiz bir İttihat ve Terakki iktidarı kuruluyor. Kimsenin aklında devletin nasıl yapılanması gerektiği ile ilgili bir fikir yok bu devirde. İktidarı ele geçirme gibi bir gaye var. ‘Biz daha iyi yönetiriz’ gibi bir hava oluşuyor askerlerde yine. Devlet demek, güç demek olduğu için de az çok devlet içinde gücü olan, ‘Biz daha iyi yönetiriz’ girdabına kapılıyor rahatlıkla.

VAZİFE TAKSİMİ BELLİ DEĞİL, HİKMET HİÇ YOK

Cumhuriyet’in kurulmasıyla yasama, yürütme ve yargı ayrımı rafa kalkıyor. Meclis, hepsine muktedir. Meclis’in başında da Mustafa Kemal Paşa var. Bazıları, ‘devrin şartlarını’ ileri sürüyor. O dönemde, öylesi lazımdı, diyenler var. Ancak sorun, Avrupa’dan ilhamla oluşturulan kurumların hangi vazifeye malik olduğunu, bu vazifelerin ortaya çıkış sebeplerini bir türlü oturtamamak. Nitekim 27 Mayıs 1960’ta meşruiyeti kendinden menkul, aslında Osmanlı’daki (kökenleri eski medeniyetlere de uzanan) askerin gücü elinde tutarak siyasete müdahale etme geleneğini dirilten bir darbe oldu. Gelgelelim, ‘darbeci’ ekip ülkeyi komple yönetmek de istemedi. Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi askerî bir yönetimle de geçebilirdi o yıllar. 27 Mayıs yönetimi ise yeni bir devlet kurup, onun anayasasını yapıp geri yönetimi yine sivillere bırakmayı tercih ettiler.

Bu durum, askere daha büyük alan açıyordu aslında. Hem yönetimin sorumluluğundan uzaklaşıyorlardı hem de sivillerin tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanma imkânı buluyorlardı. Bunu, 12 Mart’taki muhtırada yine yaptılar, mevcut hükümet dağıtıldı ve bir teknokratlar hükümeti kuruldu. 12 Eylül’de yine oldu. 1980’deki darbeden bir yıl sonra yeni bir Anayasa yapıldı ve 1983’te de seçimlere gidildi. Bu, ordunun halkla ‘çatışmama’ prensibiydi kimilerine göre fakat aynı zamanda orduyu sürekli siyasetin içinde tuttu. Bilhassa Menderes’in ve iki bakanın idam edilmesi, Türk siyasetini hiçbir zaman içinden çıkamayacağı bir buhrana sürükledi. Sol hareketlerin ‘iğdiş’ edilmesi için de Deniz Gezmiş ve arkadaşları ya idam edildi, ya öldürüldü ya da işkenceden geçirildi.

Bütün bunları, çalkantılı dönemler yaşamış diğer toplumlar gibi atlatabilir miydik? Belki, evet. Fransa’nın modern tarihini bu sebeple örnek verdim. Darbeler konusunda Latin Amerika ülkeleriyle Ortadoğu ülkelerinin benzerlikleri çoktur. Siyaset ve toplum dünyanın bu iki bölgesinde de derin travmalarla doludur. 2012’de kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu’na konuşan Süleyman Demirel’e şu soru yöneltilmişti: ‘Siyasetin sindirilmesinde sizin aldığınız kararlarda, Menderes’in hayaleti etkili olmuş mudur?’ Demirel’in cevabı manidardır:

‘Biz çok partili hayata geçtiğimizde iktidar iktidarın, muhalefet de muhalefetin ne olduğunu bilmiyordu. Bu süreç yaşanarak test edildi ve öğrenildi. Darbe çok komplike, çok yönlü bir olgudur. Bir boyutunu değerlendirerek darbeyi değerlendirmiş olmayız. Siz eğer bir Başbakan ile iki bakanı asarsanız ondan sonra işbaşına gelen başbakan odasında darağacının gölgesinde oturur. Menderes’in darağacındaki fotoğrafı gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Unutamam. Evet Menderes’in hayali etkili olmuştur alınan kararlarda.’

1990’lı yılları anlatırken bir anda geriye dönüp ordu-siyaset ilişkilerine ve çalkantılı dönemlere değinmemin sebebi de, Demirel’in bir türlü unutamadığı o günlerin, 28 Şubat’a nasıl yol verdiğini göstermekti.

[Kemal Ay] 12.10.2017 [TR724]