Ülkemizin hal-i pürmelali [Bârân]

GAYRETULLAH’A VARDI, HADDİ AŞTI ŞENAET.
BİR ÇİRKEF DENÂETE ALET OLDU DİYANET.

DİNDARLAR  ŞAŞIRIRSA, ÇOĞALIR HEP  MEL’ANET.
RİYAKÂRLIK DİZ BOYU, YAPILANLAR İHANET.

BU NASIL MÜSLÜMANLIK,  DİLLERDE YOK NEZÂKET.
‘CÜBBELİ’ VE ‘SARIKLI’, ATILAN SALYA NEFRET.

MİLLETİN TARİHİNDE, GÖRÜNÜRDÜ FAZİLET.
İDARE AZINLIKTA, İŞLER  TAM BİR REZALET.

CÜBBE, SARIK VE SAKAL EDİLMEKTEDİR ÂLET.
YAZIKTIR ŞEAİRE, SİZİNKİSİ  MEFSEDET .

KORKAĞIN BÖYLESİNE, TARİH  ETMEZ  ŞEHADET.
HASET GÖZÜNE İNMİŞ, ÇOĞU SÜRÜDÜR  ELBET.

TEFESSÜH ETMİŞ TOPLUM,  YAŞANANLAR  SEFALET.
TEKRAR NASIL DİRİLİR,  BUNCA YIKIK  MEZİYET !

YÜZ  KIZARTICI  EF’AL, SAYILIYOR  MAHARET.
UTANMA DUYGUSU YOK,  HAYA  ETMİŞ  GAYBUBET.

HAKSIZLIK KARŞISINDA, LÂL KESİLMİŞ BİR MİLLET.
‘GÖRMEZ’LİKTEN GELENLER,  İNSAN  OLAMAZ  EBET.

İHMAL ETMEZ  YÜCE RABB, O’NUN VERDİĞİ MÜHLET.
BİR  DE YAKALADI MI,  GÖR  BAK  NE OLUR  HALET.

BUNCA KIYIMA RAĞMEN,  HÂLÂ  AYAKTA  HİZMET.
HAKK’IN YAŞATTIĞINA, OLMAZ  ASLA  NİHAYET.

KEM SÖZLER SAHİBİNE, GETİRİRKEN  ADAVET.
HİZMET GÖNÜLLÜLERİ,  BAŞTAN SONA  MUHABBET.

GÖRMEDİ BÖYLE BİR GÜN,  YAŞAMADI BU MİLLET.
KİMİN ELİNDE KALDI, ON BEŞ ASIRLIK  ÜMMET.

YA RÂBB! BU HALİMİZİN DÜZELMESİNE HÜKMET.
GÖNDER DE NUSRETİNİ, BİZLERE  MERHAMET  ET.
                                   
[BÂRÂN] 4.8.2017 [Samanyolu Haber]

İhlaslı ifadeler [Safvet Senih]

Hulusî Yahyagil Ağabeyimizin ihlaslı, özlü sözlerinden bazıları:

“Peygamberler umumiyetle evvela velidirler, sonra peygamberlik vazifesiyle kavimlerinin irşadına memur edilirler. Peygamberimizin (S.A.S.) velâyeti, bütün peygamberlerin veliliğinden üstündür. Efendimiz (S.A.S.) Miracı, velilik mertebelerindeki derecesinin en yüksek olduğunun kâfi delilidir. Hem insanlara hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. 

“Yalnız Hz. İsa Aleyhisselamın peygamberliği veliliğinden evveldir. Çünkü Meryem Suresinin 30. âyetinde; “(Derken, bebek halinde iken İsa:) ‘Ben Abdullah’ım (Allah’ın kuluyum), O, bana Kitap verdi, beni PEYGAMBER olarak görevlendirdi.’ dedi.” buyruluyor. Kısa tefsiri: İsa Aleyhisselam ağzından memesini bırakıp fasih ve anlaşılır bir dille, ‘Ben Allah’ın kuluyum, bana Kitap verilmiştir ve Allah beni peygamber kılmıştır’ demesiyle isbat ediliyor. İşte bundandır ki, ‘Âhir zamanda Hz. İsa Aleyhisselamın yer yüzüne inmesi, Muhammed Aleyhisselam'ın şeriatına tâbî olması, kendi veliliğini tamamlayıp ikmâl etmesi içindir.”

“Hz. İsa Aleyhisselam, peygamber olarak doğup veli olarak göğe çıkmıştır. Âhir zamanda veliliğini tekmil için tekrar yeryüzüne inecektir…

“Risale-i Nurların tefekkür ede ede okunması, insanı zâhirden çabuk geçirip hakikate götürür. Okuduğumuz zaman kelimeler ve mânalar üzerinde biraz duralım. Bu derslerde anlayamadığımızı, ilham etmesi için Cenab-ı Hakka dua edelim. Okumak anlamak içindir. Anlayarak, okumak, uhuvvetin ve ihlasın inkişafına sebeptir. Anlamadan okumak, buz üstünde taş kaydırmak gibidir. İhlassız hizmet de akıntıya kürek çekmek gibidir. 

“On Altıncı Söz’ü hepinizden çok okumuş olmama rağmen hakikatine vâkıf olmuş değilim. Risale-i Nur’un mütalaasına ömür yetmemektedir. Bu kadar kıymetli bir hazineyi bırakıp başka şeylerle uğraşmak küfran-ı nimet (nankörlük) olur. Şükür secdesine kapansak, ölünceye kadar secdede istiğfar içinde kendimizden geçmiş olarak kalsak ve öylece vefat etsek yine de bu nimetin şükrünü eda edemeyiz.

“Bu eserler roman değildir. Bu eserler, imanla göçürecek, sırattan geçirecek ve cadde-i kübrayı (ana caddeyi) açacak eserlerdir. Bu eserlerin şükrü yalnız Hizmettir. Beni Rabbim  bu işe layık görmüş ve beni bu işte istihdam ediyor.

“İhlas Risalesi İÇ  TALİMAT’tır. Risale-i Nur talebelerinin İÇ  HİZMET  TALİMATI’dır. Yani Yirminci Lem’a, DışTalimat, Yirminci Birinci Lem’a İç Talimattır.
“Şu maddeler, Risale-i Nurların İLHAM  MAHSÜLÜ olduğuna şüphe bırakmıyor:

1-Merhum Üstad’ın bizlere, ‘Siz bilerek çalışıyorsunuz. Ben şuurum taalluk etmeden istihdam ediliyorum’ demesi.

2-‘Kur’an’ın etrafındaki (Osmanlı Devleti gibi koruyucu)  surları yıkılmıştır. Kur’an tek başına kendini müdafaa ediyor’ demesi.

3-‘Bir imanî mesele kalbe gelse, bakarım iki yüz adet birden imdada geliyorlar, yani gönderiliyorlar’ demesi.

4-‘Yanında Kur’an’dan başka hiçbir dînî eser yokken bu hârika eserlerin yazdırılması.

5-‘Yalnız bir defa mühim bir esere müracaat ettik, onda da hata ettiğimizi anladık.
-Sana Kur’an kâfidir. Diye ihtar edildi.’ demesi.

6-Bir eseri yazdırırken, o eserin kaç kısım, mebhas, nokta, nükte, mesele, şule, remz… gibi sayılarının başlangıçta söylenilmesi…

7-En kıymetli eserlerin hasta olduğu zamanlarda yazılmış olması.

8-On Dokuzuncu Mektup’taki üç yüzden fazla hadisi yazarken, yakınında hadis kitabı bulunmadığından hataya düşmek ihtimalinden endişe ettiği, daha sonra asıllarıyla karşılaştırıldığında yalnız bir yerde hata gördüğü, tetkik edilince, o kitabın yanlış-doğru cetveline göre düzeltilmediği ve kendi yazdığında hata olmadığını hamd ederek beyan eylemesi.

9-İleride gelecek tehlikeleri sezerek daha onlar gelmeden uyarıcı irşadlarda bulunması.”,

“Bu Hizmet’in hâdimleriyle uğraşanların muhakkak Allah haklarından gelecektir. (…) Çatlasalar da patlasalar da Allah’ın nuru devam edecektir. Hiçbir şey yapamazlar’ Açık konuşuyorum.

“Üstad bana şöyle dedi: ‘Sen tek kaldığın zaman ezan oku. Çünkü Cenab-ı Hakkın cünudu (orduları, askerleri, memurları) çoktur. Elbette seni dinlettirir.’ Nerede olursak olalım, EZANI İHMAL ETMEYELİM.

“Bir araya gelip bu derslerin hakiki şakirdi olmaya bakmalıyız. Ya şakirt oluruz ya da seğirtip dururuz. Fikirlerde dağılma gördünüz mü İhlas ve Uhuvvet derslerine ehemmiyetle bakınız. Şualar’daki Âyet-i Nuriye-i Hasbiyeler de elemleri giderir, ümidi artırır.

“İmam Şâfiye Allah’ın varlığından sual etmişler. O da YAPRAĞI  örnek vermiş. ‘Ya imam, şu kadar dağlar, taşlar, denizler varken sen yapraktan bahsettin’ dediklerinde, ‘O yapraktan hayvan yer SÜT verir, arı yer BAL yapar, böcek yer İPEK yapar’  deyince susmuşlar. 

“Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah” aslî harflerle 24 harftir. Yirmi dört saatin Allah için geçirilmesine işarettir.” (Müftü Faik Efendi)

“Peygamber Efendimizin (S.A.S.) lihye-i saadetinin (Mübarek sakalının) üç özelliği vardır: 1-Gölgesi yoktur. 2-Gece nur verir. 3-Ateşte yanmaz… Lihye-i şerif böyle tecrübe edildikten sonra camilere konur.”

Üstad Hazretlerinin İhlasta hep birinciliği koruyan en birinci talebesi Hulusi Ağabeyimizin bu güzel ifadelerinden istifade etmemiz dileklerimle…

Hulusî Ağabeyin oğlu Necmeddin Yahyagil babası hakkında şunları söylüyor:
“Babam, bütün vaktini hizmete adamıştı. Meşekkatli bir hayat geçirmesine rağmen, on üç yaşında başladığı namazını ömrünün sonuna kadar bir defa olsun terk etmemiş. Bir çok muharebeye katılmış. Çanakkale Harbinde emrine verilen 89 kişilik bölüğü ile başarılar kazanmış. Rus cephesinde çarpışmış. Bakü’nün alınışında bulunmuş. O yokluk günlerinde, çetin kış şartlarında hem düşmana karşı savaşmış, hem de oruç tutmuşlar. Anlatırdı. Günlük altı zeytinlik kumanyaları varmış. Bunlardan üç tanesini sahurda, üç tanesini de iftar açarken yerlermiş. Sakarya, Çanakkale ve Rus harplerinden madalya ve beratlar kazanmıştı. İzmir’in kurtuluşunda da şehre ilk giren bölüklerden birinin başında olduğunu söylerdi. ‘Padişahım çok yaşa, diyerek şehre girdik!’ derdi.”
Ben burada bir iftihar vesilesi olarak ifade edeyim ki, dedem Abdullah Çavuş, İzmir’e ilk giren askerlerdendi. Hulusî Ağabeyin bölüğünün çavuşlarından birisi olma ihtimali var. Öyle değilse bile aynı muzaffer ordunun bir neferi bir çavuşu olarak Hulusi Ağabeyle aynı cephede olduğu muhakkak…

[Safvet Senih] 4.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Sana, bana, cemaate, özeleştiriye ve şeffaflığa dair [Seyfi Mert]

“Budala ile başa çıkmak; katille, hırsızla başa çıkmaktan çok daha zordur.”
(Charles Vildrac)

Zekâ seviyesini o kadar aşağıya çektiler ki, adam yokluğundan eline kalem tutuşturulan Cemile bile kızmış. Handiyse “Yok artık” demeye getiriyor. Ses montajında o kadar ahmakça örnekler sergiliyorlar ki, Cemile dahi “Bu kadar salakça paylaşım yaparak mücadeleyi sulandırıyorsunuz, sonra da kontrollü darbeye inanıyor insanlar” diye şikâyet etmiş. Zılgıtı yiyince siler mi paylaşımlarını bilmem ama karşımızda zekâ yaşı giderek anaokulu düzeyine inen bir devlet aklı (ya da akılsızlığı) var.  Düşünün Cemile bile “O kadar da değil” diyor son kumpaslarına. Bundan sonraki seviye Yeliz yani, daha dibi yok kesinlikle!

En güçlü silahları Cem Küçük olan bir yapı oluştu, varın gerisini siz düşünün işte!

Zira biliyorsunuz meşhur Anadolu deyimidir; olmuşla ölmüşe, bir de Cem Küçük’e çare yok şunu fani dünyada…

Her sabah uyandığımızda büyüklerimiz bugün kime atarlanmış, kimle maraza çıkarmış, kimi protesto edeceğiz diye bakıyoruz artık. 

Mesela Havuz’un en bayağı platformu Takvim, yargılananların tişörtlerinden bir kolaj yapmış ve işte hain markalar anlamına gelecek manşeti basmış kocaman. Yakında o markalar Türkiye’den çekilirse bedelini Ergün Diler gibi sayfa sekreteri iken kucağında yayın yönetmenliğini bulduktan sonra Frankeştayn’a ödettirmeyecekler. Bu millet ödeyecek nasılsa. 

Semer kimin sırtında umurlarında değil ki!

Biz bu çomarlıklarla uğraşırken düne kadar aklı başında saydıklarımızın da artık şirazeyi şarampole doğru kırdığını görmek az ürkütücü değil sevgili seyirciler. Misal, Eren Erdem (beğenin ya da beğenmeyin) vaktiyle vicdanlı, iz’anlı, insaflı bir sol görüşlü vekillerden biriydi. Ne olduysa trollerin ona operasyon çekmesiyle iktidar çomarlarıyla aynı dili kullanmaya başladı. 

Bir başkası, hem de çok yakından tanıyoruz ama durup durup “ama cemaat de” diye başlayan cümleler kurmayı bozuk plak gibi takılıp kalmayı objektiflik zannediyor. 

Tohumu minberden atılan, istikbali camide çizilen, projeksiyonu kürsüden okunan bir hareketin ne tür bir şeffaflaşmaya gitmesi gerektiğini ben anlayabilmiş değilim muhterem cemaat. 

Ciğeri beş para etmez çakallar sürüsü, cemaat kadınlarının çocuk sahibi olmalarını dillerine dolayıp anneliği bile “kumpas” olarak tarihin en iğrenç manşetini atıyor, bir cılız itiraz bekliyoruz biz. CHP’sinden, HDP’sinden MHP’den (yok vazcaydık Bahçeli kalsın!) kürdünden, alevisinden, solcusundan, laikinden, kadın hakları sözde savunucularından filan. 

Başını örtmüş yüzünde iki kilo fondötenle botokslu suratı kirli lamba gibi parlayan havuzcu kalemler bırakınız vicdanı refleksle tepki göstermeyi, takdir ediyorlar. Onlarda insanlık da kalmadığı için, eleştirmeyi değil yüzlerine tükürülmeyi hak ediyorlar artık. 

Ve solcusundan, komünistinden, insan haklarıcısından, kadın savunucularından, bilmem kimlerden de vazgeçtik artık. 

Kendilerinden olmayan mağdur mağdur sayılmadığı için onlara laf anlatmanın anlamsızlığına dair tek cümle bile israftır artık. 

Ama her cümlesinde bizi insafa çağıran, hizmete muhabbet besleyen kimi zevatın da durup durup “ama hani şeffaflık” ya da “mini mini bir şakirt donmuştu, özeleştiri yapmıştı”cılık oynaması da çok fazla romantik yapmak değilse nedir ya hu!

Ortalığı ahmaklık, alçaklık, hainlik, hırsızlık, namussuzluk, hayasızlık sel almış gibi gırtlağımıza kadar basmışken kalkıp dayak yiyen, işkence gören, aç bırakılan, sürülen, dövülen, öldürülen insanlara “ama sen de özeleştiri yap, şeffaf değilsin” demek kelimenin en hafif tabiriyle müptezelliktir. 

Kaldı ki, bu cemaatin okulları, yurtları, gazeteleri, televizyonları, bankaları kısacası tüm kurumları şeffaf kanunlara göre açılmış ve işletilirken bunu ileri sürmek zalimliktir de… 

Bürokraside, emniyette ya da başka bir yerde varsa suça bulaşmış, kanunları dinlememiş, amirlerine uymamış suçlular, yakalansın, yargılansın ve en ağır ceza verilsin. Buna hangi cemaat mensubu karşı çıkar sizce?

Cevap veriyorum hiç kimse!

Durum böyleyken, iftira ve isimsiz ihbarlarla insanları hapse atarsanız, eşinin yerine karısını, karısıyla beraber bebeğini, yeni doğum yapmış kardeşini hapse atarsanız, başlarım sizin özeleştirinize de şeffaflığınıza da…

Kimse kusura bakmasın…

Önce hele şunları bir halledelim, ardından hala inanıyorsanız özeleştirisi, transparanlık meselesine, ona da bakarız…

Öyle değil mi Yelizcim?

[Seyfi Mert] 4.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Kalbinizi sabırla genişletin! [Meral Aslan]

Sevgili okuyucularım henüz iki yazı ile buluştuğumuz halde o kadar sıcak mesajlar ve geri dönüşler aldım ki, şaşırmakla beraber çok mutlu oldum. 

Pek çok arkadaşımız konu önerisinde bulunurken, kimi dertli okurlarımız da sıkıntılarını paylaşmışlar. Yeri ve zamanı geldiğinde hepsini değerlendireceğimi, mesaj yazan herkesi dikkatle okuyup elimden geldiğince yanıtlamaya çalıştığımı bilmenizi isterim. 
Bir okurumuz hayata olumlu ve pozitif bakmanın püf noktası ile beraber karamsar olmamanın öneminin altını çizmiş. 

Ne kadar da haklı…

Sorunlarımızın büyüklüğü ne olursa olsun çare için elimizden geleni yaptıktan sonrası için biraz maneviyata ihtiyaç var değerli okuyucularım. Bizi aşan şeylerde bazen kabullenmesek bile başa çıkmayı öğrenmeliyiz. Burada iki kavram ön plana çıkıyor. 

Birincisi sabır…

Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır diye boşuna dememiş atalarımız. 

Günümüz dünyasında maalesef adına pozitif bilim dediğimiz alan bile tek boyutlu mutluluk tanımı yapmayı yeterli bulmakta genel olarak huzuru ıskalamaktadır. Oysa şurası çok iyi biliniyor ki haz temelli mutluluk arayışlarının insanoğlunu hiçbir zaman mutlu etmemiş, edememiştir. 

Ruh biliminin iyi oluş konusunda kafa yorduğunu zanneden kerameti kendinden menkul bazıları hedonist merkezli çıkışla mutluluğa ancak bireyin gerçek benliğine ulaşmaya çalışması sonucu elde edileceğini ileri sürmektedir. 

Elbette bu büyük bir yanılgıdır. 

Gerçek olan şudur; her türlü zorluk, tehdit ve kayıp karşısında dayanma, direnme, göğüs germe ve sonucu bekleme eğilimi, duygusal, bilişsel, davranışsal boyutlarda yaşanan çözümleyici psikolojik bir süreç ve başa çıkmaya yardımcı bir tutum olan sabır, söz konusu hedefe oldukça uygundur.

Sabır, pozitif psikoloji yaklaşımına göre güçlü bir kişilikte bulunması gereken, psikolojik iyi oluşa olumlu etki yapan, kendini gerçekleştirmiş bireyin özelliklerinden biridir. Sabrın pozitif psikolojide karakter gücü kabul edilen moral ve iman üzerinde de güçlü bir etkisi vardır. Semavi dinlerin “erdem” olarak nitelendirdiği sabır, doğası gereği manevî- dinî gelişimin doğal unsurlarından biridir. Bileşik kaplar gibidir aslında; iman sabrı geliştirdiği gibi, sabır da imanı geliştirip derinleştirebilir. 

Burada esas merkez nokta ise şüphesiz kalptir. 

Kalp sadece kan pompalamaya çalışan bir organ değil, kişinin ruhsal, psikolojik iskeletini ayakta tutan en önemli komuta merkezidir de… Kalp sadece yaşamsal en önemli organımız değil, olaylara karşı dayandığımız duvarımız, bizi her türlü sıkıntı sağanağından kurtaran çatımız, olumsuzluklara karşı kendini siper eden bariyerimizdir de…

Fiziksel olarak kadınlarda 200-300, erkeklerde 250-400 gram ağırlıkla belli bir yer kaplar ama insanın ruh ve maneviyatı ölçüsünde genişleyip daralabilir kalp. 

Bunu size bir örnekle anlatmayı deneyeyim:
Hikâyemiz Osmanlı döneminde geçer. Yaşlı usta, yetiştirsin diye yanına verilen çırağın bitmek bilmeyen şikâyetlerinden artık yorgun düşmüştür. Ona esaslı bir ders vermek ister ve çırağını tuz almaya gönderir. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ve yudumu alır almaz hemen tükürür … 

Gülümser ihtiyar usta.

-Tadı nasıl?, diye sorar

-Acı, der çıkar dilini tırnağıyla kazımaya çalışarak. Ustası tebessüm etmeye devam eder ama bir yandan da kolundan çekip yakındaki gölün başına götürür. Çırağın satın aldığı tuzdan birkaç avuç alıp göle atar. Sonra bir bardak suyu gölden doldurur ve çırağını uzatıp;

-Hadi iç bakalım, der. 

İtiraz etmeden içer çırak, ustası tebessüme devam etmektedir. 

-Tadı nasıl?, diye sorar yine. 

-Ferahlatıcı diye derin bir oh çektikten sonra cevap verir memnuniyetsiz çırak. 

Bilge usta, hemen çırağının yanına oturur ve göle bakarak tane tane şöyle söyler: 

-Yaşamdaki ıstıraplar, çileler, mutsuzluklar tuz gibidir; ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. O sebeple vazgeç bardak olmaktan, ağzında hep acılık kalır yoksa. Sen göl olmayı seç ki ağzın da ruhun da ferahlasın…
Mutlulukla kalın…

[Meral Aslan] 4.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

Avrupa’da insan kaçakçılarının hedefi göçmen çocuklar [Mehmet Dinç]

Savaşlar, iç çatışmalar ve sosyal kargaşalar silah tüccarları kadar insan ticareti yapan şebekeler için de bulunmaz dönemler. Suriye, Ortadoğu ve Afrika insan ticaretine en fazla kurban veren coğrafyalar. Savunmasız kadınlar ve çocuklar ise şebekelerin ilk hedefi.

Avrupa’daki insan ticareti yaygınlığı alarm verirken, mülteci çocuklar insan kaçakçılarının ağına düşme riski en yüksek grubu oluşturuyor. Avrupa Konseyi’nin insan ticaretine karşı mücadele uzman grubu GRETA’nın verilerine göre Avrupa’da insan ticareti mağdurlarının yaklaşık dörtte birini göçmen çocuklar oluşturuyor.

Çocuklar, cinsel istismar, emek sömürüsü, zorla evlilik ve suç işleme amacıyla insan tacirlerinin hedefi haline geliyor. GRETA’nın üye devletleri değerlendirdiği raporunda, ülkelerin insan ticareti riski altındaki çocukların korunması ve mağdurlara yardım sağlanması konusunda ciddi eksikliklere sahip olduğu göze çarpıyor.

GRETA Başkanı Siobhán Mullally’ye göre göçmen ve mülteci çocuklar Avrupa’da en yüksek risk sınıfında olan grup. Mullally son yaptığı açıklamada “Çocuk kaçakçılığı Avrupa göç yolları üzerinde oluşuyor ve Avrupa’ya doğru yol alıyor. Ciddi insan krizi ile karşı karşıyayız. Devletler, göçmen ve mülteci çocuklar dahil olmak üzere tüm çocukların haklarına saygı göstermek, korumak zorundalar” ifadelerini kullandı.

ÇOCUKLARI AİLELERİYLE BULUŞTURABİLMEK ÖNEMLİ

Avrupa’da bulunan göçmen çocuklar, transit bölgelerde, sınırlarda veya kamplarda yaşıyor. Genellikle az veya hiç koruma sağlanmadığı gibi ev sahibi topluluklara entegre olma imkânları da sınırlı kalıyor. Pek çok ülkede aile birleşimi konusunda kısıtlamalar artarak devam ediyor, yeniden yerleşim veya yer değiştirme için sınırlı şanslar ve bazen çocuk göçmenlere karşı düşmanca tavırlar yaşanıyor. Bu durum çocukları, bulunduğu yerden kaçmaya zorlarken aynı zamanda insan ticareti yapan şebekelerinin kucağına itmiş oluyor.

Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi kurumlar devletlere, çocukları kaçakçılardan koruyabilmek için sistemlerini gözden geçirmesi, güçlendirmesi ve özel tedbirler alması konusunda uyarılar yaparken özellikle aile birleşimlerinin hızlandırılmasını istiyor.

Başta Almanya olmak üzere, Avrupa’nın birçok ülkesinde göçmen çocuklar kayboldu. Cinsel istismar, fuhuş, tecavüz gibi insan onurunu kırıcı muamelelere maruz kalıyorlar. İnterpol’ün iki sene önce hazırladığı rapora göre sadece Almanya’da 10 bine yakın göçmen çocuk kamplara yerleştirildikten sonra kayboldu. Federal Almanya emniyet teşkilatının hazırladığı raporlar da Interpol’ü doğruluyor. Almanya’da 8 bin 991 çocuk kayıp ve bu çocukların 867’sı 13 yaşın altında. Özellikle Macaristan’da göçmen çocukların yüzde 90’ının kaybolduğu iddia ediliyor.

Avrupa Konseyi, mülteci krizinden etkilenen çocuklar için cinsel istismara karşı mücadele ve koruma yollarına yönelik Lanzarote komitesi bünyesinde çalışmalar yürütüyor. Komiteye göre göçmen çocuklar için en büyük tehlike cinsel istismar.

Avrupa Konseyi’ne üye 47 devlete iki yıl içerisinde yaklaşık 1,5 milyon sığınmacı çocuk geldi. Bu çocukların 88 binden fazlası refakatsiz ve çocukların önemli bir kısmı kayıp. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun göçmen çocukları korumaya yönelik önlem ve çalışmaları yetersiz kalırken, Interpol veya ulusal güvenlik ve istihbarat güçlerinin şebekelere yönelik mücadeleleri de etkili değil.

[Mehmet Dinç] 4.8.2017 [TR724]

Deve sidiği ne ki! [Faik Can]

Mehmet Görmez arkasında diyanet (dini hayat) adına büyük bir enkaz bırakarak görevinden ayrıldı. Ayrılırken “önemli olan bu kubbede hoş bir sada bırakmak” dedi ama kendisi belki de Diyanet tarihinin en kötü başkanı olarak anılacak. Toplumu din konularında aydınlatmak ve insanlara doğru istikameti göstermek misyonuna sahip olduğu iddia edilen Diyanet, Görmez başkan zamanında sadre şifa hiçbir aydınlatma faaliyetinde bulunmadı. Bunun yerine siyasetin kirlerini örtmeyi, hırsızlıklarına, zulümlerine, yalan ve iftiralarına yamacılık yapmayı tercih etti.

Ortalık dine her türlü saldırıyı yapan pervasız serserilerle dolu iken, Görmez’in Diyanet’i onların ürettiği tezvirata karşı tek kelime etmedi, etmiyor. Son yıllarda dinin iki temel kaynağından olan Sünnet’i (hadisleri) itibarsızlaştırmaya yönelik ciddi çalışmalar gözden kaçmıyor. Haber kanalları bu adamlara ekranlarını açıp her türlü tezviratı yapmalarına imkân sağlıyor.

Peki, Sünnet ve hadisler neden hedefte? Dinin pratiği hadislere dayanıyor da ondan. Siz eğer hadisleri tezyif edip ortadan kaldırırsanız, geriye din adına pratik olarak yaşanacak çok bir şey kalmaz. Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâya) Kur’an’ın tecessüm etmiş, adeta ete, kemiğe bürünmüş halidir. Hadisler Kur’an’ın hayata yansıyan resmidir. Onun pratikteki karşılığıdır. Kur’an’ın en büyük ve en sıhhatli müfessiri Efendimiz’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). Allah Teâla O’nu Kur’an’ı yaşasın ve bizlere göstersin diye göndermiştir. O’ndan gelen rivayetlere karşı tereddüt oluşturmak, insanları sünnetten uzaklaştırıp Kur’an mealiyle yetinmelerini öğütlemek İslam’a ve Kur’an’a yapılmış en büyük ihanettir.

Din sadece Kur’an mıdır?

Kendilerine “Şu meselenin dindeki yeri nedir” şeklinde gelen sorulara “Kur’an’da böyle bir şey yoktur” cevabı veren adamlar var. Dikkat ederseniz dinde var mıdır, diye sorulan soruya Kur’an’da yoktur veya vardır, diyerek cevap veriyorlar. İnsanların şuuraltına “din sadece Kur’an’dır, sünnetin dinde yeri yoktur” düşüncesini pompalıyorlar. Kadınların belli günlerde namaz kılmamalarını eleştiren aynı zümre, Hazreti Aişe validemizden rivayetle gelen Nebevî uygulamayı yok sayıyorlar. Kafalarına göre uydurdukları yorumları Efendimiz’in hükmü yerine koyup kadınlara özel hallerinde abdestsiz namaz kıldırma cüretinde bulunuyorlar. Necip Türk milleti de her kafadan ayrı bir sesin çıktığı bu ortamda dini bilgi adına kelime-i tevhidin manasını bile öğrenemeden camiye gitmeye devam ediyor.

Son dönemde gündeme gelen deve sidiği tartışması da hadislerin tezyifine yönelik sistematik saldırıların bir parçası. Ağzı iyi laf yapan, şeytanî diyalektik kabiliyetine sahip ekran yıldızı bir adam düz mantıkla “Böyle bir hadis olamaz” diye kestirip atıyor. Aksini söylemeye çalışana “Buyur madem sen iç bu deve sidiğini” diyerek saldırıyor. En basit ilmihal bilgisinden mahrum insanımız da gaza gelip hadislerin tamamını sorgulama yoluna gidiyor. Bununla da kalmayıp -haşa- Allah Resûlü’nü de bu sorgulamaya dahil ediyor.

Deve sidiği ile ilgili hadis Buharî başta olmak üzere kütüb-i sittenin muhtelif yerlerinde farklı başlıklar altında yer alıyor. O dönemde yaşanan bir vak’a münasebetiyle Efendimiz’in bir tavsiyesi söz konusu. Hadise Hz. Enes’in anlatımıyla mealen şöyle cereyan ediyor: Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Allah Resûlü’ne biat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütünden ve idrarından içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet develerin süt ve idrarından içtiler ve sağlıklarına kavuştular. Daha sonra, çobanları öldürüp develeri çaldılar, önlerine katıp götürdüler. Olaydan haberdar olan Efendimiz, peşlerine birkaç adam taktı ve onları yakalattı. Hem adam öldürmek, hem milletin malını gasp etmek hem de Müslümanmış gibi görünerek fesatçılık yapmak suçlarından dolayı onların öldürülmelerine karar verdi, Maide Sûresi 33. ayette belirtilen hak ettikleri ağır bir cezayı onlara tatbik etti.

Hadisler hakkında konuşurken dikkat etmeli

“Peygamber insanlara deve sidiği içirir mi” diye kahve üslubuyla hadisler hakkında ileri geri konuşmadan önce şu hususları göz önünde bulundurmakta fayda var:

1- Bu hadis Buharî (Vudu, 66; Tıp, 5-6; Diyat, 22), Müslim (Kasame 9/11), Ebû Davûd (Hudûd, 3), Tirmizî (Taharet, 55), Nesaî (Tahrîmu’d-dem, 8-9) gibi kütüb-i sitte kitaplarında ve Ahmed b. Hanbel’in müsnedinde (III/107, 163), yer almaktadır. Hadislerin sıhhati hususunda titizliğiyle bilinen en mevsuk hadis kitaplarında bile yer alması, sıhhatine dair üretilen şüpheleri sorgulamamızı gerektirmektedir.

2- Burada Efendimiz’in Ureyneli insanlara yaptığı tavsiye sadece idrar içmekle ilgili değildir. Devenin sütünü de içmelerini tavsiye etmiştir. Hatta bazı rivayetlerde sadece süt içmeleri tavsiye edilmiştir. Öyle ya da böyle bu söz, ibadetlerle ya da dinin ahkâmıyla ilgili bağlayıcı bir hüküm değil, muhataba özel, günün şartları içinde söylenmiş tıbbi bir tavsiyedir.

3- Muhatapların ve ravilerin bu tavsiyeyi hiç yadırgamamaları ve Ureynelilerin hemen gidip uygulamaları söz konusu tedavi şeklinin o günlerde bilinen ve yaygın bir uygulama olduğu fikrini vermektedir. Dolayısıyla Allah Resûlü, olmayan bir şeyi tavsiye etmiş değildir. Muhtemelen uygulanmış ve tecrübe edilmiş bir tedaviyi önermiştir.

4- Deve sidiğinin ismindeki nahoşluk insanlarda olumsuz bir algıya sebebiyet vermektedir. Ama bugün bazı hastalıklarda kullanılan ilaçların içeriklerine muttali olunsa, deve sidiğinin onlardan çok daha temiz kalacağı ihtimal dâhilindedir.

5- Elbette işin tıbbi ve bilimsel yanı uzmanlarını ilgilendirmektedir. Bu konuya tahsis-i nazar ederek yapılan ciddi bir tıbbi araştırmaya şu ana kadar rastlamadım. Ama bu kadar mevsuk hadis imamının yer verdiği bir Nebevî tavsiyeyi, aradan on dört asır geçtikten sonra yumuşak koltuklarda kaykılarak milyonlarca insanın gözü önünde bir çırpıda yok saymak insaflı ve mümince bir davranış olmaz.

6- Mü’mince tavır, elinde sidik dolu bir kavanozla ekranlara çıkıp Allah Resûlü hakkında tereddütler üretmek değildir. Doğru olan, Efendimiz bir şey söylediyse bunun tıptaki karşılığı nedir, gerçekten faydalı mıdır, yoksa olay tarihsel nitelikte yerel bir tavsiyeden mi ibarettir diyerek bilimsel araştırmaların peşine düşmektir.

7- Zalim yöneticilerin yanlışlarına tek kelime edemeyip Allah Resûlü’nün uygulamalarına bu pervasızlıkta laf söyleyen teologlar, günün birinde deve sidiği içmek zorunda kalacakları bir hastalığa yakalanmamak için dua etmeliler.

Televizyonlara çıkıp deve sidiğinin içilip içilemeyeceği üzerinden polemik üreten adamlar, yapılan bunca zulme, hapse atılan kadınlara, zindanlarda büyüyen bebeklere, yüzbinlerce insanın mağduriyetine ses çıkarmıyorlar. Türkiye’nin yapısal olarak en büyük dini kurumu Diyanet’in başkanı canlı yayında hayatında Hak rızasından başka gayesi olmamış, milyonlarca insanın hidayetine vesile olmuş bir gönül insanının ve onun peşinden giden milyonların gıybetini yapıyor. Mü’min kardeşinin aleyhine konuşmayı “Ölmüş insan eti yemek gibi çirkin” gören ilahî ikazdan habersiz değildir Gıybetin kötülüğüne dair en ürpertici hadisleri de bilmiyor olamaz… Buna rağmen hem kendisi, hem onu dinleyip söylediklerini hiçbir akıl ve vicdan terazisinde tartmadan dinleyen milyonlar gıybetin en reziline ortak oluyorlar. Milyonlarca masum insanın ölmüş etini hiç çekinmeden yiyorlar. Allah aşkına, deve sidiği bunun yanında nedir ki!

[Faik Can] 4.8.2017 [TR724]

Nakit kalmadı, barter verelim [Semih Ardıç]

Nasıl olsa Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hükûmetin gönlünden geçeni emir telakki ediyor. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, 2017 için yüzde 7 büyümenin sürpriz olmayacağını söylüyor. Böylece TÜİK’e formülün bu sene de nasıl işletileceği mesajı verilmiş oldu. “Anladın sen onu TÜİK!”

Kâğıt üzerinde büyümeyi yükseltmenin hakikatte ekonomiye katkısı yok. İşsizlikten icralık dosya sayısındaki artışa kadar her kalemde krizi aratmayacak derecede geriye gidişler söz konusu. Şirketine el koyulacağı korkusu ile kimsenin sesini çıkarmaması işlerin yolunda gittiği manasına gelmiyor. Korku imparatorluğunda herkes ‘mutluyum, mutlusun, mutlu…’ demeli.

EL YORDAMIYLA SANAYİCİLİK

Devletin açıkladığı verilere itimat edilmediği için kimse üç-beş senelik planlar yapmayı göze alamıyor. Mevcudu muhafaza edebilen kendisini talihli addediyor. El yordamıyla sanayicilik risklidir. Bu yüzden sisler bulvarında hayatta kalmak isteyenlerin nadiren de olsa yanıp sönen ikaz lambalarına dikkat kesilmesinde fayda var.

ZEYNEP BODUR OKYAY’IN ‘GÖRÜN’ DEDİĞİ KRİZ

Sanayici denilince ilk akla gelen birkaç aileden biri olan Bodur ailesinin ikinci kuşak temsilcisi Zeynep Bodur Okyay’ın Dünya gazetesine verdiği mülakat Türkiye ekonomisinin yalın hakikatine ışık tutuyor.

Kale Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Okyay, iş âleminde derinden hissedilen krizi baskılara rağmen bütün ayrıntıları ile ifade ediyor: “Vadeler uzadı, iş barter’a (mal takası) doğru gidiyor. Bayilerimizin en büyük sıkıntısı bu. Kabul etmemelerini söylüyoruz, o zaman da siftah yapamıyor.”

AYLIK CİROSU 500 BİN TL OLAN BAYİ BİLE BARTER İSTİYOR

Nakit sıkışıklığı küçük ve orta boy Kale bayileri ile mahdut değil. Aylık cirosu 500 bin TL’yi bulan bayiler bile aynı dertten muzdarip. Onlar da nakit ya da nakit yerine geçen çek bulamadığı için Kale mamullerine mukabil muhataplarından mal almanın yollarını arıyor. Bayilerin işin imalat ve toptancılığını yapan Kale’den tahsilatta bartera geçilmesini ısrarla talep etmeleri piyasanın ufukta bir rahatlama emaresine rastlamadığını teyit ediyor.

Firmalar ayakta kalmak için barter gibi ticaretin tarihi kadar maziye sahip ödeme vasıtalarını yeniden masaya koyuyor. Kredibilitesini kullanarak bankadan kredi ile alarak darboğazı geçmeye çalışanlar için de deniz bitti.

GAYRİMENKUL FİYATLARI DÜŞTÜ

Kredileri ödemekte zorlanan firmalar gayrimenkullerini elden çıkarıyor. Mamafih fiyatı üç-beş sene evvelki fiyatların yüzde 40 altına kadar indiği halde gayrimenkullere alıcı çıkmıyor.

Seramik sektörünün en önemli imalatçılarından Kale Grubu’nun patroniçesi, “Gayrimenkulde yavaşlama var. Biz kendi işlerimizde de son iki aydır bunu görüyoruz. 15 Temmuz sonrası pek çok firma etkilendi, aralarında müşterilerimiz de vardı” sözleri ile inşaattaki krize dikkat çekiyor.

Dış siyasetteki savrulmanın şirketleri ne kadar zor vaziyete düşürdüğünü ise şöyle hülasa ediyor: “Irak ve Suriye pazarlarında büyük darbe yedik. 40 bayiyle Türkiye gibi yönettiğimiz bu açılım pazarlarında şu anda çok zorlanıyoruz. Katar krizi bizi etkilemedi ama Suudi Arabistan’da iş yapmak çok zorlaştı. Bütçemizin yüzde 15 altındayız seramikte. 1 milyar TL’nin üzerini hedeflemiştik ama olmayacak gibi görünüyor.”

AB İLE RESTLEŞMENİN GÖRÜNMEYEN MALİYETİ

Kale Grubu’nun İtalya başta olmak üzere Avrupa ile çok yakın münasebetleri var. Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında tırmanan gerilimden de endişeli. Zeynep Hanım, AB’nin müeyyidelere dair beyanlarının bile Türkiye’ye zarar verdiğini vurguluyor. “Şimdi bu gerginlik her şeye yansıyor, gidip gelmek bile sorun oluyor, vize sorun oluyor.” diyerek iç siyaset uğruna AB’nin hukuk ve demokrasi ekseninden uzaklaşılmasının görünmeyen maliyetlerini şerh ediyor.

Zeynep Hanım’ın dile getirdiği hususlar, Türkiye’nin iktisadî ve siyasî veçheden katlanabilecek maliyetlerle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Bunlara dair ıslahat hareketleri yerine ‘yerli araba’ gibi senelerdir çiğnenen bir sakıza dönüşen mevzularla vakit ve sermaye kaybediliyor.

YERLİ ARABA TEKLİFİNİ NAZİKÇE REDDETTİ

Kale Grubu’na da ‘babayiğit’ çıkarma umudu ile gidilmiş. Zeynep Hanım ve ekibi Sanayi Bakanlığı’na nazikçe şu cevabı vermiş: “Dört-beş kez oturduk konuştuk. Ciddi ciddi inceledik. Ancak baktık burada bir tecrübemiz yok, katkı vermemiz kolay değil. Bilmediğimiz işe girmeyelim dedik. Affımızı rica ettik.”

Kale gibi F-35 savaş uçağında motor imalatı için İngiliz Pratt&Whitney ile ortaklığa imza atan bir grubun ‘ekonomik’ bulmadığı ‘arabayı’ TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun kimlerle imal edeceğini merak etmemek ne mümkün! Rifat Bey, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda ‘biz bunu yaparız’ diye haykırdığı tarihten beri arpa boyu yol alınamadı.

Hatta İsveç’ten getirilen SAAB’ın damalı modelleri de hurdaya çıkarıldı. Üç araba için ödenen 60 milyon Euro seçim propagandası olarak harcanmış oldu. Sanayiciler ‘aman benden uzak dursun’ diyerek yerli araba tekliflerini Kale’nin cevabına yakın cevaplarla geri çeviriyor.

SANAYİCİ KESEDEN YİYOR

Nakit bulamayan sanayici, bayisini ayakta tutmak için vadeleri uzatıyor, öz kaynağını feda ediyor. Sermayesi kâfi gelmeyen ya tefecinin ya da bankaların elinde rehin. Bu şartlar altında erkân-ı devlet yüzde 7 büyümeden, her şeyin mükemmel olduğundan veya yerli otomobilden bahsedebiliyor. Hakikatten kopmaya görün. Yüksekten aşağı düşerken bulutlara tutunmaya çalışmak fayda sağlamaz.

İktidardakiler yere çakılmamak için paraşütün ipini çekmekten başka bir çare kalmadığı halde sayı saymaya devam ediyor… Maalesef paraşütün açılması için lazım gelen mesafenin de altına inildi.

[Semih Ardıç] 4.8.2017 [TR724]

Trendi ruhlar [Alper Ender Fırat]

Aslında onların yerleşmiş, kökleşmiş, içselleşmiş fikirleri yoktur, onlar trendleri en çok da kendilerini sever. Onların temel ideolojisi övülmek, alkışlanmak, takdir edilmek, dikkat çekmektir.

Kendilerini çok ama çok önemserler, bu yüzden de kendisini riske edecek hiçbir yerde durmazlar. Değişen şartlara, ortamlara ve kazananlara göre onlar da fikirlerinde ve söylemlerinde değişim gösterirler. Hep suyun akış tarafındadırlar, kazananı severler. Kazara muhalefete düştüklerinde de onu bile risksiz yaparlar. Önce kendilerini garantiye alır, garantide olduğuna tam kanaat ettikten sonra da dikkat çekecek ve alkışlanacak tarzda muhalefet ederler. Muhalefetin de kazanan ve dikkat çeken tarafında dururlar.

Gerçek anlamda fedakârlık kitaplarında yazmaz. Küçük kayıpları bile onlar için üzerine destan yazılacak kadar önemlidir. Yaptığı en küçük şeyi bile mutlaka cümle içinde kullanıp başkalarının bilmesini sağlarlar.

Yük taşımazlar. Kendisine yaramayacak bir işin ucundan tutmazlar. Bir işin ucundan tutmasını istediğinizde mutlaka kendisini hatırlatacak bir şey söyleyerek ya mezun olduğu okulları ya statüsünü hatırlatır, basit ve kendisine yaramayacak işlerle uğraşmayacak kadar önemli birisi olduğunu hissettirler.

Buldukları her fırsatı, kendilerini anlatmak için bir vesile yaparlar. Bu konuda ele geçen hiçbir fırsatı kaçırmazlar. Fırsat doğmasa da kendileri fırsat oluşturup sürekli onu karşıdakine hatırlatırlar. Yaptığı küçük fedakarlıkları da çok büyük fiyatlara satarlar. Hangi konuşmayı yaparsa yapsın konuşmasının neredeyse tamamı, kendisinin ne kadar önemli, değerli ve zekice işler yaptığını anlatmaktan ibarettir.

Gezi trendse gezici, Cemaat trendse Cemaatçi olurlar, AKP parsayı topluyorsa bir fırsatını bulup partici olurlar. Özeleştiricilik dikkat çekiciyse özeleştiricidirler. Hakperestlik alkış topluyorsa alkış alacak birkaç hakperest cümle kurar sonra da bunu gururla satarlar.

Sofraya hep kaymak yemek için otururlar. Sofrada kaymak bitmiş soğan kalmışsa bir fırsatını bulup kaymaklı sofraya geçerler. Kaymak yapımıyla uğraşacak vakitleri olmaz. İneğin sütünü sağ, yoğurt yap, sonra yayıkta kaymağı çıkar bunlar onun yapağı şeyler değildir. O falan okul mezunu, falan başarıları gerçekleştirmiş, kendisine bu kadar bilgi yüklemiş, şu kadar önemli bir insan olduğundan işçilerin yapacağı şeylerle vakit harcayamaz. O hazırlanmış kaymağı yer.

Asla kaybeden yerde durmazlar. Bir yolunu bulup oradan sıvışırlar.

Kariyeristtir. CV’sine yazacağı şey çok önemli olduğu için ve trendi düşmüş yerler kariyerine halel getireceği için, yıldızı sönmüş yerleri terk ederler.

Hep alkışlanan, gündem olan, trend bölgededir. Neresi alkışlanıyorsa, dikkatler neredeyse o mutlaka oradadır. Çünkü yeryüzünün merkezi kendisidir ve dünyaya kendisini satmaya gelmiştir.

Fotoğraf çekilirken o hep oradadır, görüntü verilecekse, alkışlara el kaldırılacaksa o hep oradadır, zorluk ve sıkıntı başladığında asla ortalarda göremezsiniz. Sıkıntı geçene kadar emniyetli yerden ayrılmaz. Fotoğraf karesinde nerede duracağı onun için çok önemlidir ve neresinin fotoğrafta dikkat çekici bir yer olduğunu daha önceden tespit etmiştir ve mutlaka orada kendine yer açar.

Ama, onlardan sahici bir adam çıkmaz, gerçek kişilik değillerdir. Firavun sihirbazlarının sihri gibi sadece görüntüdürler. Onların renk skalasında ana renk olma ihtimalleri hiçbir zaman yoktur.

[Alper Ender Fırat] 4.8.2017 [TR724]

Hüseyin Gülerce ve Yeniden Millî Mücadeleciler… [Erhan Başyurt]

Türkiye Gazetesi yazarı Cem Küçük önceki gün ilginç bir yazı kaleme aldı.

Verdiği ifadelerle Cumhuriyet ve Sözcü’den gazetecilerin tutuklanmasına neden olan ve bir süredir hedefte olan Gülerce’yi merkez medya yazarlarına karşı savunan Küçük, ‘kaş yapayım derken göz çıkardı’ ve can yakan şu itiraflarda bulundu:

‘Organize şekilde saldırıya uğrayan Hüseyin Gülerce çok açık ve ilk kez söylüyorum ki büyük harfle DEVLET’in adamıdır.

Gülerce, 11 Şubat 2012 tarihinden itibaren DEVLET’e yardım etmeye başlamış ve Gülen’e dair içeriden bilgileri ilk o zaman DEVLET’e vermiştir.

Yine resmî kayıtlara göre 27 Aralık 2013’te Ankara’da Cemil Çiçek ile Hüseyin Gülerce baş başa buluşmuş ve çok önemli bir kozmik konuşma aralarında geçmiştir. Gülerce o gün Fetullahçı savcılar aleyhine çok sert Tweet’ler atmıştır.

Her zaman DEVLET’in yanında yer aldığı ve DEVLET’e Gülen ile ilgili düzenli bilgi aktardığı açık bir şahsiyettir…

Daha çok Gülerce’ye ihtiyacımız var.’

***

Bir gazeteci ve yazar için yüz kızartıcı, tüyler ürperten bilgiler bunlar.

Gülerce, söz konusu dönemde Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’nın mütevelli üyesiydi ve Zaman Gazetesi’nde yazılar kaleme alıyordu.

Cemaat’e ait Mehtap TV’de de Ali Bulaç ve Ahmet Turan Alkan ile birlikte haftada bir ‘Düşünce Günlüğü’ programını yapıyordu…

İçeriden bilgiler aktardığı bu dönemde, Cemaat kurumlarından aldığı maaşı kendisi ve ailesinin boğazından geçirmiş…

***

Ne acı! Gülerce’nin Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’nda birlikte görev yaptığı tüm isimler ‘terör örgütü üyesi’ suçlamasıyla bugün yargılanıyor.

Gülerce ile birlikte aynı gazetede yazı yazan yazarlar, Mümtaz’er Türköne, Şahin Alpay gibi aydınlar tutuklu.

Zaman gazetesinin tüm yöneticileri ve hatta yazı işleri kadrosu, muhabirleri ya tutuklu ya da haklarında yakalama kararı var.

Gülerce ile birlikte onlarca program yapan Zaman Gazetesi yazarları Ali Bulaç ve Ahmet Turan Alkan da bir yıldır tutuklu.

Gazeteci Yazarlar Vakfı, Zaman Gazetesi ve Mehtap Televizyonu, 15 Temmuz sonrası OHAL Kararnamesi ile hiçbir hukuki gerekçe olmadan bir kalemde kapatılan kuruluşlardan.

Yani hapis yatan, hayatları alt üst olan yüzlerce gazeteci, bir şekilde Gülerce ve aynı görevi ifa eden ajanların iftiralarının kurbanı.

El konulan vakıflar ve medya kuruluşlarının vebali de omuzlarında…

Küçük’ün itirafları, Gülerce’nin verdiği ifade ve bilgilerle sadece Cumhuriyet ve Sözcü yazar ve çalışanlarını değil, Cemaat medyasındaki yüzlerce çalışanı da yaktığını gösteriyor…

***

Küçük diyor ki, Gülerce 11 Şubat 2012 tarihinden bu yana içeriden bilgi veriyor. Bu tarih, 7 Şubat 2012 tarihli MİT krizinin ardından ‘görev yapmaya’ başladığı anlamına geliyor.

MİT Başkanı Hakan Fidan’ın PKK’nın şehirlerde yaptığı bazı eylemlerin altından MİT’e çalıştığı anlaşılan kişilerin çıkması sebebiyle ifade çağrılmasının ardından, MİT’in (ya da Küçük’ün ifadesiyle ‘devlet’in) Cemaat içinden ‘zayıfları’ devşirdiği ya da ‘uyuyan hücreleri’ harekete geçirdiği anlaşılıyor.

Cem Küçük, aslında Gülerce’yi savunayım derken, devlete istihbarat taşıyan bir ismi deşifre ederek suç işliyor. MİT veya Gülerce dava açabilir!

Daha ilginci, bu kritik bilgileri ve ilişkileri Küçük nereden biliyor? Küçük de ya bu yapının bir parçası ya da istihbaratı toplayan yapı içerisinden birileri Küçük’e hassas bilgileri sızdırdı.

Küçük’ün büyük harflerle yazdığı ‘DEVLET’, ciddi bir istihbarat örgütü ise bu bilgileri kimin sızdırdığını ya da Küçük’ü kimin manipüle ettiğini de araştırır…

***

Gülerce’yi, Zaman’da yönetici olarak görev yaptığı 1990’lı yılların başında tanıdım.

Ahmet Taşgetiren ile birlikte Yeniden Millî Mücadele (YMM) hareketine ait Bayrak Gazetesi’ni 1970’lerin sonunda birlikte çıkarmışlardı.

Hüseyin Gülerce, Aykut Edibali, Necmettin Erişen ve Yavuz Arslan Argun liderliğinde şekillenen ‘Yeniden Millî Mücadele’ (YMM) hareketi içerisinde yetişmiş bir isim.

YMM lider kadrosunun MİT ile ilişkisi ortaya çıkınca, tabanda fırtınalar esmiş ve hareket 1980 darbesi sonrası kopuşlar yaşamıştır.

Bu konuda Ali Bulaç, Mehtap TV’deki bir programda ilk kez duyduğum farklı bir görüş dile getirmişti…

Bir yıldır suçsuz olduğu halde hâkim karşısına çıkarılmadan hapiste tutulan Bulaç, Yeniden Millî Mücadele’nin dağılmamış olabileceğini, ancak hareketin üyelerinin bilinçli bir planlama ile farklı sivil ve siyasi hareketlerin içine ‘ikinci adamlar’ olarak sızdırılmış olabileceğini iddia etmişti.

Bulaç’tan ilk kez duyduğum bu tez, giderek güç kazanıyor…

Cemil Çiçek, Halil Şıvgın, Melih Gökçek, Ömer Vehbi Hatipoğlu ve Ali Müfit Gürtüna gibi Türkiye’nin de yakından tanıdığı birçok siyasi isim de YMM içerisinde yetişmiştir.

Hareketin üyelerinin en büyük özelliği, ne kadar ilgisiz ve ayrı kulvarlarda olurlarsa olsunlar, kritik anlarda birbirlerine verdikleri destektir.

Bunu, YMM kökenli gazetecilerin yazılarından kolaylıkla tespit etmek, sürekli birbirlerinden alıntılar yapmalarından anlamak mümkündür…

***

YMM üyesi birçok isimle Ergenekon operasyonları sırasında da karşılaşılmıştı.

Mesela, Gülerce’nin adı hem ‘MİT’çi gazeteciler’ listesinde hem de Ergenekon’un MİT tarafından hazırlandığı iddia edilen ‘Yönetim Şeması’nda YMM kadrosundan bazı isimlerle birlikte yer almıştı.

Tabii o zaman kimse buna ihtimal vermemişti.

Nitekim Gülerce, Hizmet kurumlarında ‘abi’ olarak görevler üstlenmeye, gazetelerinde yazmaya ve televizyonlarında programlar yapmaya devam etmişti.

O listelerin doğru olabileceğine, yer alan farklı kesimlerden onlarca gazeteci nedeniyle halen ihtimal vermek istemiyorum!

Ancak 1980’lerden bugüne Yeniden Millî Mücadeleciler’in MİT ile isimlerinin bu kadar çok kesişmesi ve Cem Küçük’ün büyük itirafları gazeteci kisvesindeki bazı isimler hakkındaki soru işaretlerinin de aydınlanmasını sağladı…  

Ne diyelim ‘Teşekkürler, Cem Küçük…’

[Erhan Başyurt] 4.8.2017 [TR724]

Kopuşun dış politikası [Mehmet Efe Çaman]

Fiili rejimin hunharlıkları ve adaletsizlikleri, anayasanın rafa kaldırılması ve anayasal düzene aykırı fiillere dayanan yönetim, korkunç anayasa ve insan hakları ihlalleri, güçler ayrılığının son bulması, ayyuka çıkan yolsuzluklar ve onları kanıksayan toplumun düştüğü ahlaki erozyon sarmalı ve buna benzer daha bir sürü iç siyasete ilişkin konu, dış politikayı gündemden düşürüyor. Yine de okunmama riskini de göze alarak, yaşanılan sürece dış politika perspektifinden bakmaya çalışacağım bugün.

SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİM

Dış politikayı analiz ederken odaklanabileceğimiz konulardan birisi de süreklilik ve değişim konusu. Yapısı gereği tüm devletlerin dış politika davranışında süreklilikler var. Bunlar belirli koşullarda değişime uğrayabilir. Sürekliliklerin jeopolitikle, ekonomik ve güvenlik beklentileriyle, tarihle ve kültürle, belirli devlet ve bölgelerle ilişkilerde varılan kurumsallaşma derecesiyle ve diğer faktörlerle bağı bulunuyor. Türk dış politikasında Batı yönelimi, sadece cumhuriyet döneminde değil, yakın dönem Osmanlı döneminde de belirgin bir şekilde ortada. Batı yönelimi de yakın dönem Osmanlı’dan yeni devlete miras kalan, cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından toplumsal modernleşme ile birlikte değerlendirilen bir yaklaşım. Aynı zamanda ülkenin kendisini nasıl algıladığını, nasıl konumlandırdığını da belli eden bir gösterge.

Son iki yüz yıldır Türkiye toplumu vatan, ulus, özgürlük, mülkiyet, laiklik vb. birçok kavramı tartışmakta ve bu kavramları siyasi elitlerce yorumlandığı şekilde anayasa ve yasalarına, yani günlük hayatına yansıtmakta, adapte etmekte. Bu kavramları savunmak, bunlara karşı çıkmak veya bunları yeniden formüle etmek üzerinden devam eden çok ciddi bir siyasi ve kültürel birikim var Türkiye’de. Bunun yanında, yine Osmanlı döneminin başlangıcından bu yana Türk dış politikasında batı, doğuya göre çok daha önemli bir rol oynaya gelmekte. Oral Sander Hoca bunu doğudan batıya doğru alçalan bir yarımada üzerinden, yan, coğrafyayı öne çıkartarak açıklarken, Alman şarkiyatçı Udo Steinbach gibi hocalar Osmanlı İmparatorluğu’nda Üsküp, Selanik veya Bosna’nın Bağdat veya Kahire gibi doğudaki vilayetlere göre çok daha önemli olduğunu vurgular. Nedeni üzerinde tartışmalar olabilir, ama gerçek Osmanlı’dan günümüze Batı yöneliminin Türk dış politikasında yüzyıllardır önceliği olduğudur. Yıkılmak üzereyken bile Osmanlı Ortadoğu’nun ya da Asya’nın değil, Avrupa’nın “hasta adamı” olarak nitelenmişti, hatırlayalım. Cumhuriyetle birlikte hukuksal ve yönetimsel anlamda da bir Batılılaşma meydana geldi. Eğitim alanında zaten Osmanlı döneminde çok gerilere uzanan bir Batılılaşma görebiliriz. Türk modernleşmesi daima Batılılaşma olarak anlaşılmıştır. Muasır medeniyet, iki buçuk asırdan daha uzun süredir Batı ile bağlantılı olarak anlaşılmaktadır. Üstelik bu gerçek sadece bizde böyle değil. Rus tarihinde de bu böyledir. Coğrafi olarak iç içe geçmişlik bunun en belirgin sebebidir. Batı’dan etkilenmemek imkânsızdı, öyle de oldu. Dinsel farklılıklara rağmen bunun olması, etki alanının da gücünü gösterir. Bilimsel ve teknolojik olarak zayıfladıkça Batı etkisi artmıştır.

BATI YÖNELİMİ SONA ERDİ

Batı yönelimi gerçeği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra belirginleşen Sovyet tehdidine karşı koymak için ABD ve Batı ittifakına yönelmekle daha da belirginleşmiştir. NATO üyeliği, Avrupa Konseyi üyeliği, o zamanki adı Ortak Pazar olan AB ile yapılan Ortaklık Antlaşması, Helsinki Nihai Senedi gibi birçok kurumsallaşma, Türkiye’nin Batı’nın ve Batı ittifakının bir parçası olmasına katkıda bulundu. AB ile gerçekleştirilen Gümrük Birliği ve tam üyelik müzakereleri öncesinde başlayan AB hukukunun parçası olma süreci, çok ivme kazandı. AB Türkiye’nin en ciddi ticari ortağı. Türkiye de AB’nin en önemli ortaklarından biri. Her türlü tökezlenmeye rağmen istikamet değişmedi yüzyıllardır. Daha doğrusu değişmemişti!

Bugün bu yönelim sona ermiş durumda. Güvenlikten AB hukukuna ilişkin mevzulara, mevcut rejimden insan hakları karnesine, basın özgürlüğünden Suriye politikasına kadar her alanda önemli bir kopuş var. Bu bir kırılma, ve çok ciddi sonuçları oldu, olmaya da devam edecek. En önemsenmesi gereken sonucu, Türkiye’nin Batı’daki algısına ilişkin. Biliyorsunuz, algıların oluşumu uzun solukludur. Bugün itibariyle Türkiye, Batı nezdinde, özelde de AB için küme düşmüş bir ülkedir. Buna geçen yıl Yarına Bakış’ta yazdığım bir yazıda değinmiş, hatta başlıkta “Küme Düşen Demokrasi” deyimini kullanmıştım. Bugün küme düşme tamamlanmış durumda artık.  Türkiye algısı çok değişti. Rusya, Iran ve Çin’le aynı kategoride değerlendirilen bir ülke var artık. Bu tür ülkelerle ilişki kurarken AB ve Batı artık demokrasi ve insan haklarını, kendilerinden olan bir devlete karşı savundukları gibi savunmazlar. Olağanlaşır onlar için standartların yerlerde sürünmesi. Bugün yaşanan budur. AB’nin ilişkileri tamamen sıfırlamamasının tek nedeni güvenlik kaygıları ve ekonomik zarara uğramamak istemesidir. Evet, Türkiye bugün mülteci tamponu ve pazara indirgenmiş bir üçüncü lig oyuncusudur. ABD için de durum benzer aslında. Güvenil(e)meyen bir bölge ülkesi olarak görülüyor Türkiye. Bu durumu göğüsleyemedikleri için kamuoyuna Batı düşmanlığını pompalıyorlar.

ROTAYI YALNIZCA SARAY BELİRLİYOR

Dahası Türkiye’deki rejim de bu kopuştan çok fazla endişelenmiyor. Rusya’dan silah sistemleri tedarik etmeye çalışan, Suriye’de cihatçı fanatiklere gizli-kapaklı destek verirken suçüstü yakalanan, uluslararası kara para aklama ve nükleer silah geliştirmek isteyen İran’a uygulanan ABD yaptırımlarını delme gibi işlere girmiş bir ülke var. İdam cezasını getirmeyi vaat eden, hapishanelerindeki gazeteci sayısı Çin, Rusya ve İran’ın içeri attığı gazetecilerin toplam sayısından fazla olan, her türlü demokrasi endeksinde serbest düşüşte bir ülke. Bulaşılan pisliklerle demokrasi ve hukuk devletinde çok ciddi bedeller ödemek durumunda olan bir yönetimin, başka seçeneği olmadığı için ülkenin dış politikasının asırlık yönünü değiştirdiğini, bunu yaparken ülke ve insanlarının çıkarlarını zerre kadar düşünmediklerini görüyorum. Rusya’ya yanaşan ve Türkiye’yi AB ve NATO’dan kopartan rejim, pervasızca dâhil olduğu yeni klasmanın gereğini yerine getiriyor, hukuku katlederek esasında. Artık AB gibi bir çapa yok. NATO gibi bir güvence de. Kâğıt üzerinde kalan ortaklıklar, faydasız. Saray’ın tercihi belli. Fakat ya ülkeninki?

Dış politika, gemi metaforuyla iyi izah edilir. Amacınız gemiyi daima sakin sularda ve düzgün bir rotayla ilerletmektir. Bugün Türkiye’yi orta ve uzun dönemde çok ciddi sıkıntılar bekliyor, dış politika alanında. Kürdistan referandumu, AB ile üyelik müzakerelerinin dondurulması, kredi derecelendirme kuruluşlarının notlarındaki düşüş, yatırımların yok seviyesine gerilemesi gibi erken sarsıntılar, bu sonbahardan itibaren hissedilmeye başlanacak. Rusya ile girilen ortaklığın içerdiği potansiyel tehlikeler orta vadede ülke için çok ciddi güvenli sorunlarına yol açacak. Tüm komşularınca tehdit olarak algılanan Türkiye’nin dış politika ve güvenlik zembereğinin boşalması, Balkan Savaşları’nda yaşanan yalnızlıktan bile kötü. Bugün her yerde sorulan “Türkiye nereye gidiyor?” sorusuna verilecek tek makul cevap var: Çok tehlikeli bir belirsizliğe!

[Mehmet Efe Çaman] 4.8.2017 [TR724]

Siyasal İslam: Dinin dünyevileştirilmesi [Yasemin Aydın]

Siyasal İslam, toplumu devletin temsil ettiği güç üzerinden şekillendirme çabasıdır. Bu şekillendirmede yorumlama tekeli kendilerinde zannettikleri ‘din’ belirleyici rol oynamaktadır. Siyasal İslam dini, yorumlara kapalı hale getirip, kendi pozisyonunu diretme ve davranışları belirleme, sınırlama konusunda kullanır. Dinin, sosyal ilişkileri belirlemede etkin rolü olduğunu iddia eden Siyasal İslamcılar, kendileri gibi aydınlanmış (!) insanların toplumu da bu konuda aydınlatma görevlerinin olduğuna inanırlar.

Bu bağlamda Siyasal İslam, moderniteye ait bir ideolojinin vasıflarını taşır ve oldukça ‘misyoner’ bir çabadır. Siyasal İslamcılar için bu misyonerliğin beraberinde getirdiği görevi yerine getirmenin en mantıklı yolu ise, siyasal güçtür: Devletin gücünü, yüce davaları için kullanmaktır.

Siyasal İslam’ın tarihi, sömürge tecrübesi ile doğrudan ilişkilidir. Her ne kadar Müslüman toplumların çoğu, Batı ile kendi elit kesimleri üzerinden de tanışmış olsalar da, Batı ve modernitenin Müslüman toplumlara dokunuşu sömürge altında kaldıklarında gerçekleşmiştir. Bu ‘tatsız tanışma’ ise beraberinde özgüvenin sarsılması ve doğal olarak sömürgecileri temsil ettiğine inanılan her şeye karşı keskin bir düşmanlık oluşturmuştur.

Müslüman toplumlarda çoğu hareketler, bu negatif duyguları – devlet yapısında duygulara yer var mıdır sorusuna hiç girmeyelim – mobilize ederek, sömürgecilerin temsil ettiği değerlere bir alternatif oluşturma iddiasında olmuşlardır. Bu hareketler içinde Siyasal İslam, sömürgeciler üzerinden tüm Batı’yı kötülüğün temsilcisi olarak kategorize etmiştir. Siyasal İslamcılara göre, devlet yönetiminin geleneği sınıfta kalmıştır ve ‘Müslüman toplumun’ yabancı sömürgecilerin hükmü altında yaşamalarının sebebidir.

Batı güçlerinin ‘devleti modernleştirme’ gücünü, baskıcı bir enstrümana dönüştürmeleri ise, sömürge altında kalan Müslüman toplumların kendi diktatörlerini üretebilmelerini de kolaylaştıran etkendir: Modern devlet ile tanışanlar, oldukça sorunlu bir devlet modeli yorumlamasını tecrübe ettiler: Siyasal İslamcılar için devlet, baskıcıdır, öyleyse doğru kişiler tarafından kontrol edilmelidir. Bunun da ötesinde, ideolojik diskuru da belirlediğinden, ‘emr-i bi’l maruf, nehy-i an’il münker’ (iyiliği emredip, kötülükten men etmek) için en ideal araçtır.

Siyasal İslamcılar için, kamusal alanı belirlemek ve şekillendirmek İslam’ın hakkıdır. Dolayısıyla, İslam siyasal güç üzerinden tanımlanmıştır ki, siyasal güç hem geçicidir hem de dünyevi. Onlar için, devleti ele geçirerek – ki bu demokratik şekillerde de olabilir – İslam’ın temsili ve Şeriatın uygulanması devlet sayesinde gerçekleştirilecektir.

Bu bağlamda, Seyyid Kutup kendi siyasi mücadelesinde, imanın en temel rüknü olan tevhidi (La ilahe illallah, Allah’tan başka ilah yoktur) Müslümanların ‘İslamî olmayan’ otoriteye karşı direnişinin sloganı hâline getirmiş ve araçsallaştırmıştır. Seyyid Kutup’a karşı olanlar, bu durumda ‘tevhid’e karşı çıkmışlar gibi algılanmış, tartışma zemini bu noktaya taşınmıştır.

Siyaset, her zaman hem birleştirici hem de dışlayıcı bir unsur olmuştur. Her siyasi kampanya, muhaliflerini oluşturur. Siyasal İslamcıların kendi söylemlerini din üzerinden yapmaları ve başka din yorumuna müsaade etmemeleri, kendilerini ‘istisnai’ ve ‘üstün’ bir kitle olarak görmeleri, Siyasal İslamcıların politikalarına karşı yapılan her eleştiriyi, aynı zamanda dine karşı yapılmış gibi göstermektedir. Aynı zamanda bu ekol tarafından yapılan her hata da Siyasal İslamcılara mesafeli olan toplum kesimi tarafından dine mal edilecektir.

Özetle Siyasal İslam, bu dünyadaki yönetimini, dini araçsallaştırıp, devleti ve devletin aygıtlarını ele geçirerek sağlamak ister. Bunun içinse, dinin yorumunu adeta Vatikan gibi kendi tekeline alma zorunluluğundadır.

Siyasal İslamcılar için, bütün siyasi tartışmalar, dinin belirli bir yorumu üzerinden şekillenir. Din, Siyasal İslamcıların o an içinde bulundukları kontekste indirgenir: Siyasal İslamcılar, kendi dünyevi doğruları için, dini rehin alır. Alternatif dini yorumlara hayat hakkı verilmez, çoğulculuğun her türlüsü bastırılır.

Belirtildiği gibi, İslam ile siyasetin bu şekilde birbirinin içinde erimesi, dinî diskurun ahlaklı bireyler ve toplum oluşturmadan uzaklaşarak, siyasi gücü elde etmeye yönelik bir çabaya indirgenmesine sebep olmuştur. Bu ise, Siyasal İslamcıların inanılmaz bir ahlaki boşluğa düşmesini beraberinde getirmiştir. ‘Kim olduğun’ (veya kim olmadığın), aidiyetin, özelliklerinden daha önemlidir. Önemli olan, isimlerdir, davranışlar değil.

Burada sorulması gereken soru şudur: Siyasal İslam, dinin ve değerlerinin anlaşılmasını mı sağlıyor, yoksa bunun olması için kategorik olarak en büyük engeli mi teşkil ediyor?

Dini kendi tekelinde gördüğünden, siyasi olarak farklı fikirleri olanları dışlayan Siyasal İslam’ın ‘Müslüman kardeşliğine’ (!) uygun bir davranış sergilediğini söylemek pek mümkün değildir.

Siyasal İslam ve Özgürlük

İslamî ontoloji, bizlere Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın dünyaya Yaratıcı’ya (cc) itaat ve ibadet etmeleri için gönderildiklerini öğretir. İnsanı, diğer varlıklara nazaran emsalsiz yapan bir vasıf vardır: Özgür İrade. İnsan, dünyada bu özgür iradesi üzerinden imtihan edilecektir ve ebedi Cennet’e ehil olup olmadığı, bu özgür iradesiyle verdiği kararlar üzerinden şekillenecektir. İslam’ın diğer çoğu dinde de olduğu gibi, bireyi ‘analiz birimi’ olarak tanımladığı açıktır. Bunun da ötesinde, Yaratıcı ve kulu arasındaki ilişkinin araçsız olmasına yapılan vurgu da aşikârdır. Ne dini ne de siyasi bir otorite kul ile Yaratıcısı arasına giremez.

Devletin herhangi bir ‘İslamî’ anlayışı veya davranışı zorunlu hale getirmesi, insanların içinde bulunduğu imtihan atmosferini zehirler. Eğer ‘ahlaki olarak doğru’ olan devletin baskısı neticesinde olursa, ‘doğru’yu veya ‘yanlış’ı yapmak bir seçim olmaktan çıkar. Bizi Cennet’e ehil hale getiren, özgür irademizdir. Bir başka deyişle, günahı işleme imkânımız olmasına rağmen, nefsimize yenik düşmeden, irademizle Allah’ın rızası için o günahtan vazgeçmemizdir. ‘Dogru’yu seçmek, sadece ‘yanlış’ı da seçme imkânımız olduğunda bir anlam taşır.

Siyasal İslamcıların teklif ettiği devlet modeli, ahlaki ve insani değerleri zehirleyen bir devlet modelidir: İmtihan alanını yok eden bir devlettir. Sivil İslam, ‘sorumluluk taşıyan’ bireye yoğunlaşırken, Siyasal İslam sözde ‘göklerden gelen bir nizam’a kendini adar. Sosyal problemler karşısında, Siyasal İslam makro-analist bir yaklaşımla sorunların kaynağını hep uzaklarda, dışarıda arar. Halbuki, toplumsal sorunların kaynağında, her zaman bireyler ve değerleri vardır. Siyasal İslamcılar hiçbir zaman sorunların kaynağını doğru tespit edemediklerinden de, ‘Siyasal İslamcıların ahlak sorunu’ hiçbir zaman gündeme gelmez. Söylemsel yönünün güçlü olması muhalefetteyken bir cazibe unsuru olsa da, iktidar olduğunda iddialarının çoğunun test edilmemiş birer retorikten ibaret olduğunun ortaya çıkması İslamcılığın tarihinin hayal kırıklığıyla örgülenmesine sebep olmaktadır.

Belki de Siyasal İslamcıların ve radikallerin anlaması gereken en temel nokta, iyi bir insan olmadan, sadece ‘Müslüman’ olmanın hiçbir zaman yeterli olmadığı hakikatidir. Aidiyetler ve kimlikler önemlidir ama önemli olan insan olabilmektir. “İnsan” olamadıktan sonra, ahlak ve vicdan olmadan, isimler, kimlikler, aidiyetler sadece içi boş, yanıltıcı birer maske olmaktan öte bir şey değildir.

[Yasemin Aydın] 4.8.2017 [TR724]

Dinin yakasından düşün artık [Bülent Korucu]

AKP kendinden önceki güç muhterislerinin bütün özelliklerini devralarak yola devam ediyor. Psikolojik harp taktiklerini aynen uyguluyor. Laiklik istismarı üzerinden iktidar devşirenler ihtiyaç anında bir provokasyonla muhalifleri sindiriyordu. Böylece hem kendi taraftarlarına gerilim aşılıyor hem de güç gösterisiyle karşı tarafı sindiriyorlardı. Onlar laiklik kılıfıyla oynuyordu bu oyunu, AKP ise din görünümlü senaryolar yazıyor. Konular aynıydı, yeni güç dengesiyle amaçlar ve sonuçlar değişti sadece. AKP’nin “mağdur edilmiş Müslümanların haklarını iade ediyoruz” iddiası apaçık bir yalan. Taksit taksit yapmaları, gündem değiştirme ihtiyacına göre adım atmaları samimiyetsizliklerini göstergesi.

Son günlerdeki tartışma konularının listesi beni doğruluyor.

Askeri Şura üyelerinin önüne geçip Anıtkabir’de Fatiha okumak bir zafer ilanı. “Laikliğin ve Atatürkçülüğün bekçilerine diz çöktürdük” fotoğrafı. 28 Şubat’çı Güven Erkaya’nın Başbakan Erbakan’ın yemeğinde rakı içmesinden farksız bu açıdan. Yoksa orada dua okuyan ilk kişi Başbakan Binali Yıldırım değil. Sakıncası şu: Böyle gösteriler dini bir çatışma konusu haline getiriyor. Onun kuşatıcılığına ve saygınlığına gölge düşürüyor. Basit bir iktidar aparatına dönüştürüyor.

İmam ve müftülerin nikah kıyma meselesi de yine bir siyasi manevranın işareti. Temmuz ayı enflasyon rakamı 9 yılın en yükseğinde. Gıdanın en ucuz olduğu yaz ortasında 9.8 enflasyonu tartışacağımıza, ‘Nikahı müftüler mi kıysın?’ önerisi etrafında dönüyoruz. Bildiğim kadarıyla İslam’da dini nikah diye bir kavram yok. Nikah zaten bir mukavele ve o akdin gereklerini yerine getirtecek otoritenin denetim sağlaması gerekiyor. Bunun dışındaki seremonilerin çoğu gelenek. Müftünün nikah kıyması bir ihtiyaç mı? Hayır. ‘Papazlar kıyıyor imamların ne eksiği var’ savunması ise kompleksli bir yaklaşım. Ayrıca isteyen dini seremoniyi bizde de yaptırıyor. Gerilimden beslenen taraftarlara yeni bir galibiyet coşkusu yaşatmak dışında anlamı yok.

Dini nikahın bu haliyle bile istismar edildiğini ve kadın mağduriyetine yol açtığını biliyoruz. ‘Allah indinde gerçek nikah bu’ diyerek çapkınlıklarına kılıf bulanlar, kendi nikahını kıymaya kadar işi götüren hocalar herkesin malumu.

Hepsi bir tarafa ‘hoca’ kisveli bunca adamın çocuk istismarından suçüstü yakalandığı bir ortamda, asıl meselemiz bu büyük problemin üzerine gitmek olmalı değil mi? Örtbas ederek sadece mağdurlara değil, dinimize de yazık etmiş olmuyor muyuz?

YA CİNSİYETÇİ HOCALAR…

Son zamanlarda AKP’li hocaların cinsiyetçi yaklaşımları başını aldı, gidiyor. Fetvacıbaşı Hayrettin Karaman’ın sigara içen kadınlarla ilgili yazdıkları başı çekiyor. Karaman, sigara içen başörtülülerin ‘benden ümidinizi kesmeyin, sizinle paylaşacağım daha çok şeyim var’ demek istediğini yazdı. Sosyal medyada tartışma konusu yapılan şeyi kastetmediğini düşünüyorum. Ama Karaman’ın yaklaşımı hukuk önünde eşitlik ilkesine aykırı. Oğlunun flörtünü göğsünü gere gere anlatan ama kızını ölüme gönderen cehaletten ne farkı var?

AKP’nin gözdelerinden biri de Metin Balkanlıoğlu. O da cami kürsüsünde kahvehane ağzıyla konuşup kadınları aşağılayanlardan. “Adam gibi örtünün, yoksa öperler…” diye devam eden cümleleri kurarken yüzüne ve hareketlerine yansıyan hava mide bulandırıcı. İstanbul Ataşehir’de AKP’nin yeni yaptırdığı popüler caminin kürsüsü bu kişiye emanet. Gerisini siz düşünün.

Takım elbise ve cüppe içinde öyleleri var ki, tarha ile Atatürk büstü yıkmaya çalışana rahmet okutuyorlar. Dini siyasetin amacı olarak tanımlayanların geldiği nokta maalesef bu. Din artık iktidar pekiştirme ve muhalif susturma araçlarından biri. Heybelerinde epeyce turp var, sırayla çıkaracaklar.

NOT: Aslında Hüseyin Gülerce’yi yazmak istiyordum. ‘Hüseyin Gülerce’yi takdimimdir’ diye başlığını bile atmıştım. Sonra içimden bir ses ‘değmez’ dedi ve vazgeçtim. Belki ileride Zaman’ın tarihini yazarsam küçük bir bölüm ayırırım. Daha fazlasını hak etmiyor.

[Bülent Korucu] 4.8.2017 [TR724]