Türkiye’de gençler ne âlemde? [Kemal Ay]

1997’den bu yana aktif olan Habitat Derneği, Türkiye’de örneği az bir çalışmaya imza atmış: 16 ilden, 18-29 yaş arası 1209 gençle görüşülerek hazırlanan ‘Gençlerin İyi Olma Hâli’ başlıklı çalışma, Doç. Dr. Emre Erdoğan’ın analiziyle raporlaştırılmış.

Bu çalışmada maddi durumdan aile ve arkadaş çevresine, yaşanılan yerin şartlarından sosyal ve siyasal faaliyetlere kadar pek çok konuda gençlerin ‘ne durumda’ olduklarını gözlemlemek mümkün. Elbette çalışmanın yanılma payı da olacaktır. Ancak bu alanda elimizde çok fazla veri olmadığı için karşılaştırma imkânı da kısıtlı.

30 ülke arasında 18. sırada

Bu araştırmanın bir de çeşitli şartlara sahip 30 ülkede yapılan global bir versiyonu var. Türkiye, 30 ülke arasında 18. sırada. Emniyet ve Güvenlik konusunda 30 ülke arasında 9. sıraya çıkarken gençlerin siyasete katılımı konusunda 30 ülke arasında 27. sıraya geriliyor. Gelgelelim, buna rağmen ‘genç erkeklerin yüzde 30’u, genç kadınların ise yüzde 45’i hava karardıktan sonra sokakta dolaşmaktan çekiniyor.

Türkiye’deki gençlerin genel memnuniyeti aslına bakarsanız ortalama değerler ifade ediyor. ‘Biraz memnunum’ diyenler yüzde 42 olurken, gelecekten umutlu olma konusunda da ‘biraz umutluyum’ diyenler yüzde 38-9 civarı.

Gençler arası işsizlik yüzde 18,5 civarında. Genç kadınlarda oran yüzde 22,2’ye çıkıyor. Gençlerin meslek edinme adına katıldıkları, meslekî ya da teknik eğitim dahil bu türlü ön lisans programlarına katılım oranı da yüzde 47,7. OECD ülkelerinde bu oran yüzde 83,6. Elbette burada Türkiye’deki eğitim modelinin aksaklıklarından söz etmek gerekiyor. Meslek öncelikli bir eğitim modeli geliştirilemediği için ‘her şehre bir üniversite’ modeliyle, ‘diplomalı işsiz’ üretiyoruz.

‘Göreli yoksunluk’ içinde

Ancak gençler her şeye rağmen bir şeyler yapmak istiyorlar belli ki. Araştırma sonuçlarına göre büyük çoğunluk kendi işini kurmak istiyor. Çünkü büyük oranda kazandıkları para yetmiyor. Rahat yaşamak için gerekli aylık kazanç ihtiyacı 2500-3000 TL arasındayken, gençlerin çok azının (yüzde 10 civarı) 2400 lira üstü geliri var. Bunun en büyük sonucu da ‘eve kapanma’ oluyor.

Doç. Dr. Emre Erdoğan bu durumu ‘göreli yoksunluk’ olarak açıklıyor. Gençlerin yüzde 68’i (kadınlarda yüzde 72’ye kadar çıkıyor) ihtiyaç ve elde edilenler kıyaslamasında ‘yoksul’ olarak öne çıkıyor. Çalışan gençlerin büyük çoğunluğu (yüzde 60’a yakın) ‘borçlu’ ayrıca. En çok da banka borçları dile getiriliyor.

Hayat, dar bir çevreye kısıtlanmış

Bu ekonomik durum sosyal ve kültürel hayata da yansımış. 18-29 yaş arası gençlerin yüzde 42’si sinemaya gitmiyor. Yüzde 55’i kitap almadığını belirtmiş. Yüzde 65’i film ya da müzik satın almamış. Yüzde 81’i hiç konsere gitmemiş. Yüzde 81’i hiç tiyatroya gitmemiş. Üstelik evlenince gençlerin sosyalliği daha da azalıyor. Bu ihtiyaçların bir kısmı, özellikle sinema ve müzik internetten sağlanıyor diyelim. Kitap indirme oranı sadece yüzde 11.

Kadir Has Üniversitesi’nin yakın zamanda yayınladığı Türkiye geneli araştırmasında da sosyal ve kültürel faaliyetlerle ilgili bulgular dikkatimi çekmişti. Türkiye genelinde yüzde 37 sinemaya gitmem derken, yüzde 26,6 da yılda birkaç kez gittiğini ifade ediyor. Tiyatroya gitmem diyenlerin oranı yüzde 70, kitap okumam diyenlerin ise yüzde 52. Yüzde 37,1 ise hiç gazete okumuyor. Haliyle günde yaklaşık 3 saat TV izleniyor.

Bütün bunlar, gençlerin olduğu kadar toplumun genel kesiminin de ‘dar bir çevrede’ yaşamaya alıştığının göstergesi. Hep bahsettiğimiz ‘toplum bilinci’, sadece ekmeğini kazanmaya çalışan, genelde garanti bir hayatı yaşayan, etrafına, daha geniş bir ufka bakmaya çekinen insanlarla yakalanamayacaktır muhtemelen.

Toplumsallıktan uzak

Nitekim gençlerin en sık yaptığı faaliyetler, ‘dolaşmak’ (yüzde 74), ‘kafeye gitmek’ (yüzde 55), ‘kahveye gitmek’ (yüzde 21) ve ‘maça gitmek’ (yüzde 16). Bununla birlikte ‘gönüllü faaliyetlerde’ bulunmuş gençlerin oranı sadece yüzde 5. Yine gençlerin sadece yüzde 7,7’si bir sivil toplum kuruluşuna üye. Oy kullanmak dışında bir ‘siyasî’ gündemi yok pek çoğunun. Bugüne kadar barışçı bir gösteriye katılan genç oranı yüzde 12. Boykota katılım ise yüzde 6. ‘Online’ siyasal etkinliklere bile katılım oranı yüzde 8’in altında.

Çeşitli reel sosyal ağlar vasıtasıyla farklı kültürleri ve hayatları tanıma fırsatı bulamayan gençler, haliyle sosyal medyada kendi alt-kültürünü oluşturuyor. Ancak bu da kısıtlı. Ekşi Sözlük, Twitter, Youtube şimdilerde gençler için ‘teneffüs alanı’. Gelgelelim devlet, oralara da el atmaya kararlı.

[Kemal Ay] 8.2.2018 [TR724]

Şok ayrıntı: Robotta Bylock çıktı! [Naci Karadağ]

Önce size bir yazar tarifi vereyim;

Bir tutam Isaac Asimov alıyoruz, gereksiz ayrıntılarını törpüleyip üzerine bir miktar Jules Verne ekleştiriyoruz. Elde ettiğimiz malzemeyi bol miktarda George Orwel ile karıştırıyoruz ve karamelize edene dek Aldous Huxley serpiştiriyoruz. Ursula L. Guin ile süslediğimiz harcı, zevkinize göre Zamyatin ya da Bradbury ile servis edebilirsiniz…

Ne alaka demeyelim lütfen.

Ortaya çıkardığımız yazar bile bugün memlekette olan biteni kurgulayabilecek yetenekten mahrumdur diye bunca vülgariuzasyona girişiyorum.

Hatta bırakınız parça parça yazarları almayı, bir bilim-kurgu yazarlar kahvesi olsa ve yukarıda adını saydığım-sayamadığım tüm yazarlar bir araya toplansa gene de bugünkü AKP Türkiye’sini kurgulayabileceklerini sanmam.

Öylesine gerçeküstü, öylesine saçma sapan bir uçurumdan yuvarlanıyoruz işte…

Ankara’da bir taksi çeviriyor vatandaşın biri. Canı sıkkın, saçma sapan vergilerden mustarip. Taksici olayı eşeliyor, vatandaş da açıyor ağzını, zira yummamış gözünü.

Ertesi sabah kapıya polis dayanıyor.

Karakolda bir ses kaseti dinletiyorlar öfkesi hala geçmemiş vatandaşa.

Taksici tüm konuşmasını kaydedip polise vermiş!

Bu kez İstanbul’dayız. Bir taksici aldığı müşterinin AKP aleyhine konuştuğunu farkediyor ama Ankaralı taksici kadar hazırlıklı değil. Ama tanıyor müşteriyi.

Tertibatı hazırladıktan sonra telefon ile arayıp bir şekilde gaza getiriyor ve iktidar aleyhine konuşturup, polise ihbar ediyor.

Her iki vatandaş da tutuklu şimdi…

Televizyonda bilim teknoloji programı adı altında buluşlar içerikli yarışma yapılıyor ve birinci –hatırlayacağınız üzere- organik hoşaf seçiliyor.

Bütün bunlar Elon Musk denen adamın uzaya araba yolladığı günlerde yaşanıyor.

Batının teknolojisini alıyoruz ya, ahlaklı olan biziz güya!

Kendine gazeteci denen birisi çakal bir iş adamıyla teşkilatı kurmuş. İş adamlarına şantaj yapıp para hortumluyor.

Adı sanı belli, havuz medyasından Milat gazetesinin yazarı Erdal bilmem ne!

Bu kadar gazeteye el konuldu, bu kadar gazeteci işsiz kaldı.

Bir teki hakkında böylesi bir suçlama duydunuz mu?

Bu çakal iş adamı ve havuzcu ortağı kendilerine istihbaratçı süsü veriyormuş.

Malum, artık kimse yadırgamıyor kimin istihbaratçı olup olmadığını. Zira herkeste bir korku var, bir cümle ile hayatınız karartılabilir zira!

Hem, istihbaratın pek seviştiği bir sektör oldu artık –havuz- medyası. Onlar çoktan teşne, hani amirlerimiz çağırsa da vatan için görev yapsak, fişleme, gammazlama, karalama kampanyası filan yapsak, diye.

Bir dönem andıç çıkmıştı da kıyametler kopmuştu.

Günde bin tane andıç yayınlıyor ama kimsenin kılını kımıldadığı yok nasılsa…

MİT dendi mi akan sular duruyor, ülke muhaberat memleketine döndü çünkü. BAAS rejimine rahmet okutacak cinsten.

Bakın bu cümleler havuzun yan kolu Hürriyet’ten –özgür medyadan olsa iftira diye reddedebilirler zira-

“Gözaltına alınanlardan biri olan Bereket Öner’in dolandırdığı iddia edilen şirketlerden biri 20 yıllık Batum Turizm. Şirketin ikinci kuşak temsilcisi Batum Sayar, Hürriyet’e yaptığı açıklamada “Bu kişi şirketimizi 2.6 milyon lira dolandırdı. Şirketin zor bir döneminde geldi ve çeklerimizi aldı bir daha da gelmedi. Bu nedenle 20 yıllık şirketimiz battı. Konu ile ilgili savcılığa bir dizi başvuruda bulunduk” ifadelerini kullandı. Öner’in Antalya genelinde 40-50 milyon lira dolandırdığı iddia ediliyor.

Hakkında, dolandırıcılık, yağma, darp, tehdit, evrakta sahtecilik suçlaması ile çok sayıda soruşturma yürütülen Bereket Öner, emniyete verdiği ifadede Recep Ercan Keskin ve Erdal Şimşek ile bir araya gelerek B. K. isimli iş insanı hakkında savcılığa verdikleri dilekçeyi anlattı.

“MİT MENSUBUYUM DİYE TANITTI”

Öner; Keskin ile birlikte buluştuğu Şimşek’in kendisini MİT mensubu olarak tanıttığını ancak, gerçekte durumun öyle olmadığını bir kaç gün sonra anladığını paylaştı. Öner, iş insanı B.K. hakkında savcılığa verilen dilekçenin Keskin’in ofisinde hazırlandığını anlattı. Öner, Keskin’in, söz konusu dilekçeyi savcılığa vermesi halinde yüklü miktarda para alacağı vaadinde bulunduğunu öne sürdü…”

Bu Erdal Şimşek denen nevzuhur havuzcu kimdir nedir bilmem.

Yazılarını da okumadım ama eminim vatan millet edebiyatından nefes bile alamıyordur okurları.

Sosyal medya hesabı var mıdır onu da bilmiyorum. Ama varsa kefen bile giymiştir yani…

Söyleyin var mı böyle bir bilim kurgu ülkesi kitaplarda.

Bitmedi…

Yer Konya…

İki otomobil karşılıklı geçerken arkadaş olduklarını fark edip birbirlerine selektör yaptılar. Ancak arada kalan TIR’ın şoförü bunu kendine hakaret saydı ve TIR ile otomobili ezdi…

Ülkeye bak 1983 Cin Ali serisi gibi kalıyor Alimallah!

Önceki gün Dünya Güvenli İnternet Günüydü ve etkinlikler kapsamında Ankara’daki Bilim Teknolojileri Merkez Yerleşkesinde bir program gerçekleştirildi. Programda, Denizcilik Haberleşme ve Ulaştırma (Denizcilik ile haberleşme-teknolojiyi aynı sepete koyan bir ülkeyiz biz!) Bakanı Ahmet Arslan bir konuşma yaptı.

Belli ki birileri siyasilere şirin görünmek için biraz şov yapmak istediler. Hani organik hoşaf ikram etmek yerine bir robot çıkardılar sahneye.

Adı Sanbot olan bu robot, bakan kürsüye gelen kadar pek bir şirin görünüyordu. Böyle Arçelik’in Çelik’i gibi bıcır bıcır bir şey. Ancak bakan konuşmaya başlayınca işin rengi bir anda değişti.

Önce bakana “Çok hızlı konuşuyorsun, yavaş konuş” diye uyarıcı bir cümle kullandı bu haddini bilmez robot.

Bakan biraz bozuldu ama çaktırmadı önce.

Ancak robot bu, ağzı torba değil ki büzesin. Bu sefer “Sen neden bahsediyorsun?” diye salondaki tüm izleyicilerin iç sesini dillendirdi robot.

Bunun üzerine bakan sinirlendi ve robotun fişinin çekilmesini istedi.

Havuz medyasına göre “Robot sahneden uzaklaştırıldı.”

Bir başka havuzcu ifadeye göre, robota haddi bildirildi.

Yapanlar korkudan ne yapacaklarını şaşırmış olsa gerek ki, hemen format attılar robota.

Erdal Şimşek şimdi göz altında ama eminim arkadaşları MİT’tein gelecek haberleri şimdi yayına hazırlıyorlardır.

Başlıkları görür gibiyiz:

Şok haber: Robottan Bylock çıktı!

Robot’un 15 Temmuz’da MİT’i bombalayan uçakları yönlendirdiği belirlendi!

Kimse inanmaz mı zannediyorsunuz?

Ben ne kadar uçuk ve büyük olursa olsun, böylesi yalanlara inanmaya hazır yüzde 40’lık bir kitle tanıyorum bu ülkede.

Kimse robot bu ne olacak, demez..

Robot bu…

Rüşvet almaz.

Yalan bilmez.

Çark etmez…

Zulüm yapmaz.

İltimas geçmez.

Ama tabi bunlar Türkiye’de pek arzu edilen özellikler değil.

Başka bir robot kitlesi var ülkede.

Bakan onları tanıyor ve bu iktidara bu kadar robot yeter, Sanbot’a ihtiyaç yok.

Hadi organik hoşaf kaşıklayalım…

Son dakika notu: İnsan ‘bir güne bu kadar kepazelik yeter’, filan diye düşünüyor ama öyle olmuyor Türkiye’de. Akşam Kanal D haber bülteni yalakalıkta şahika sınıfına girecek bir habere imza attı ve robota özür diletti. Evet, yanlış okumadınız, robot bakandan özür diledi. Bununla da yetinmediler, robotu yapan görevliye bültende savunma hakkı verdiler ve görevli robotun henüz üç yaşında olduğunu ve reşit olmadığını söyledi… Anlayın ne tür bir tımarhanede yaşıyoruz işte!

(Meraklısı bülteni bu videodan izleyebilir)

[Naci Karadağ] 8.2.2018 [TR724]

Krala veliaht aranıyor! [Hasan Cücük]

Cristiano Ronaldo’nun Sporting Lizbon’da başlayan yolculuğu Manchester United’a gelmesiyle farklı bir yöne evrilmişti. Alex Ferguson, henüz 19 yaşındaki genç isme bir dünya starı olmanın yolunu açmıştı. Hızı, fiziği ve tekniğiyle komple bir futbolcuydu. 2009’da geldiği Real Madrid’de futbolunu sürekli geliştirdi. Barcelona’nın Arjantinli yıldızı Messi ile sadece La Liga’da şampiyonluk mücadelesi vermedi. İkili arasında dünyanın en iyisi olma yarışı nefesleri kesti. Portekiz, tarihinde ilk kez Euro 2016’da Avrupa şampiyonu olurken başrolde yine Cristiano Ronaldo vardı. Rakipleriyle mücadelede üstün çıkan taraf olan Ronaldo’nun yenemeyeceği bir rakibi vardı: İlerleyen yaşı. Yıldız oyuncu önceki gün 33 yaşına bastı. Ve Real Madrid, kralın veliahdını bulmak için kolları sıvadı.

Bu sezon Cristiano Ronaldo’nun La Liga’da attığı gol sayısını (8) görenler hayal kırıklığı yaşıyor. Akıllara ilk olarak uzun bir sakatlık dönemi geçirdiği geliyor. Sezon başında gördüğü kırmızı karttan dolayı 4 maç ceza alan Ronaldo, forma giydiği 17 maçta 8 gol attı. Bu sayı adınız Ronaldo ise oldukça az. Şampiyonlar Ligi’nde 6 maçta 9 gol atan Ronaldo’nun ligde yaşadığı suskunluğun altında artık giderek en büyük rakibi hâline gelen yaşı var. 2004’ten bu yana üst düzey bir performans gösteren Ronaldo artık 33 yaşında. Yıllarca en yıpratıcı mevkide oynayan Ronaldo’nun yerinde başka bir futbolcu olsaydı vücudu şimdiye kadar çoktan pes ederdi. 30’lu yaşları geçip de formunu koruyan çok az forvet vardır. Ronaldo bu isimlerden biri oldu. Peki ya Ronaldo sonrası? İşte Real Madrid bu sorunun cevabını bulmak için harekete geçti.

PREMİER LİG’İN KRALI GELİR Mİ?

Ronaldo’nun yerine düşünülen ilk isim İngiliz Harry Kane. Tottenham formasıyla iki sezondur gol kralı olan Kane, Premier Lig’de 100 gol barajını aşan isimler arasında adını yazdırdı. 2017’de kaydettiği 56 golle, yılın en çok gol atan ismi oldu. Premier Lig’de bu sezon krallık yarışında 22 golle ilk sırada yer alıyor. 2014’ten itibaren Premier Lige damga vuran Kane için Real Madrid uzun süredir nabız yokluyor. 24 yaşındaki genç forvet için telaffuz edilen rakam 150 milyon Euro civarında.

Real Madrid’in kadrosunda görmeyi arzu ettiği isimlerden ikisi PSG formasını giyen Kylian Mbappe ve Neymar. Özellikle Neymar’a karşı özel bir ilgileri var. Keza 19 yaşındaki genç yıldız Mbappe de Real Madrid’in rüyalarını süslüyor. Neymar’a 222 milyon Euro, Mbappe’ye ise 180 milyon Euro ödeyen PSG’nin Katarlı sahiplerinin her iki ismi de bırakmaya pek niyetleri yok. PSG’yi sadece Fransa Ligue 1’de değil Şampiyonlar Ligi’nde de zirveye çıkarmak isteyen Katarlılar, Neymar ve Mbappe olmadan bunu başaramayacaklarını iyi biliyorlar. Bundan dolayı Neymar ve Mbappe’den birinin Ronaldo’nun yerini doldurması şu an için zor gözüküyor.

SALAH VE HAZARD LİSTEDE

Muhammed Salah ismi birkaç yıl öncesine kadar futbol dünyası için pek bir anlam ifade etmiyordu. Roma formasıyla geçen yıl gösterdiği performansla Jürgen Klopp’un transfer listesinde adını ilk sıraya yazdıran Salah, Premier Lig’deki ilk sezonunda harika bir performans ortaya koyup 21 gol atınca Real Madrid’in listesinde de yerini aldı. Messi’yi andıran özelliklere sahip olan Muhammed Salah da 25 yaşında ve önünde uzun yıllar var.

Ronaldo’nun veliahdı olmaya aday bir başka isim Chelsea’nin Belçikalı forveti Eden Hazard. 2012’den bu yana Chelsea formasını giyen Hazard, bu yıl mutsuz bir sezon geçiriyor. Değişik vesilelerle ayrılık sinyali veren Hazard’ın gönlünde yatan kulüp Real Madrid. İspanyol temsilcisi Hazard’la yakından ilgileniyor. Klasik bir forvet olmayan Hazard, kanatlarda etkili oyunu, tekniği ve uzaktan şutlarıyla dikkat çekiyor.

HİÇBİRİ BİR RONALDO DEĞİL

Harry Kane, Neymar, Kylian Mbappe, Muhammed Salah ve Eden Hazard, Real Madrid’in listesinde üst sıralarda bulunan isimler. Elbette bu isimlerin yanında başkaları da var. İnter’de harika bir sezon geçiren Arjantinli Mauro Icardi onlardan biri. Yine RB Leipzig’den Timo Werner, Bayern Münih’ten Robert Lewandowski, Juventus’tan Paulo Dybala, Bayer Leverkusen’den Leon Bailey, Real Madrid’e gelebilecek isimler arasında zikrediliyor. Yine PSG’nin Valencia’ya kiralık gönderdiği Portekizli Gonçalo Guedes de Ronaldo’nun muhtemel veliahtları arasında yer buluyor.

Ronaldo sıradışı bir futbolcuydu. Yukarda adı geçen oyuncular kalitesini ispatlamış birer star. Ancak hiçbiri Ronaldo gibi komple bir futbolcu değil. Yerine kim gelir belli değil ama şurası kesin ki Ronaldo’nun yerini doldurmak çok zor olacak. Tıpkı Barcelona’nın ilerde Messi’nin yerini dolduramayacağı gibi.

[Hasan Cücük] 8.2.2018 [TR724]

Tesla ile yarışa hazırlanıyorlar! [TR724]

Ferrari, Porsche, Harley Davidson gibi lüks markalar elektrikli araç pazarında Tesla ile kıyasıya rekabete hazırlanıyor. Gözlerini 2019’da çeviren yatırımcılar elektrikli otomobil ve motosiklet üretimi ile yollarda yeni bir yarışa girdi. Pazarda, Volvo, Çinli Boyton, Nissan gibi markalar da elektrikli vasıta üretimi yatırımlarında hatırı sayılır adımlar atıyor.

Elektrikli araç üreticisi Tesla’nın açtığı yolda diğer lüks markalar da ilerliyor. İtalyan araba markası Ferrari, Amerika’daki otomobil fuarında elektrikli otomobil üreteceklerini duyurdu. Motosiklet tutkunlarının vazgeçilmezi asırlık marka Harley Davidson da pazara başka bir segmentten girerek elektrikli motosiklet üretecek. Elektrikli motosiklet prototipini yaklaşık 4 yıl önce tanıtan Harley Davidson geçtiğimiz günlerde bu projenin 2019’da üretime geçeceğini açıkladı.

Yeni motorun Harley Davidson’ın 2014’te tanıttığı LiveWire’ın geliştirilmiş modeli olacağı öngörülüyor. Harley Davidson’ın CEO’su Matt Levatich, “LiveWire 18 ay içinde pazara getirmeyi planladığımız aktif bir proje.” diyor.  Motosiklet pazarının büyümekte zorlandığı son yılların etkisiyle 2017’de satışları yüzde 6,7 düşen Harley Davidson, bu sene 800 kişiyi işten edecek Missouri’deki fabrikasını kapatma kararı almıştı. Satışlar 2018’de düşmeye devam edecek. Ocak ayı içinde Amerika’daki fuarda konuşan Ferrari’nin CEO’su Sergio Marchionne, üretim stratejilerini hibrid otomobil üretiminden bir adım öteye taşıyarak ‘süper bir elektrikli araç yapılacaksa bunun Ferrari tarafından yapılacağını’ söylüyor.

Alman lüks otomobil üreticisi Porsche de yarışta var. Ocak ayında tanıtım yapan  Porsche AG Yönetim Kurulu Başkanı Oliver Blume, daha önce elektrikli otomobil üretimi için yapacaklarını açıkladıkları 3 milyar euro yatırımı artırdıklarını, yeni meblağın 6 milyar euro‘yu bulacağını ilan etti. Porsche’nin 2019’da yollarda olağını ilan ettiği Mission E ilk planlamalara göre tek şarjla 640-965 kilometre arasında yol alabilecek. Fiyatının da 75 bin dolar altında tutularak Tesla ile rekabet etmesi isteniyor. Araç saatte maksimum 250 km hız yapıyor.  Özel sistemleri sayesinde 15 dakikada yüzde 80 batarya doluluğuna ulaşabiliyor.

[TR724] 8.2.2018

İhanetin böylesi… [Alper Ender Fırat]

Tam yüz yıl sonra aynı ahmaklık, aynı basiretsizlik ve korkarım ki aynı oyunla yeni bir parçalanmanın daha arefesindeyiz.

Ham bir hayalden başka hiçbir şeyi olmayan burnunun ucunu göremeyecek kadar basiretsiz üç kafadarın savaşa soktuğu Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı’ndan, topraklarının onda dokuzunu kaybederek çıkmıştı. Geri kalan onda birinin geleceği de belirsizdi.

Bu üç kafadardan Enver Paşa’nın bir sürü hayali vardı. Yüzyıllar içerisinde kaybettiği toprakları geri alacak ve Osmanlı Devletini yine ihtişamlı günlerine kavuşturacaktı. Teknoloji, silah, para, her şey Almanlarındı ama hayal bunun olduğu için filmin sonunda Osmanlı dünyanın en ihtişamlı devletlerinden biri olacaktı.

Osmanlı Devleti bu ahmakça hülyanın bedelini çok ama çok ağır ödedi. 20 yüzyılın en önemli zenginlik kaynağı olacak petrol sahalarının da içinde olduğu, milyonlarca kilometre karelik toprağı kaybetmenin yanında o güne kadar yetişmiş en kalifiye insan gücü de bu hadsiz maceranın uğruna telef edilmişti.

Mehmet Akif’e de feryat etmek düşmüştü:

Eşin var aşiyanın var baharın vardı ki beklerdin

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin?

Topraklarımızı, zenginlik kaynaklarımızı ve en önemlisi kalifiye insan gücümüzü kaybetmiş, devletimiz yıkılmış yeni kurulan Cumhuriyet’e ülkenin neredeyse posası kalmıştı.

Niye? Devletin ipini eline dolayan birkaç ahmağın reel dünyada hiçbir karşılığı olmayan aptalca hülyaları yüzünden!

Tam yüz yıl sonra aynı şeyleri yine yaşıyoruz. Çağı okuyamayan, savaşarak toprak kazanacağını ve yeniden Osmanlıyı kuracağını zanneden ahmak bir siyaset anlayışı ile girdiğimiz Ortadoğu’da tam bir bataklığın ortasında kalakaldık. Korkarım ki elimizdekini de bırakıp çıkmak zorunda kalacağız.

Muvazaalı bir tiyatro olan ‘One Minute’ efsunuyla bütün Arap Dünyasını emri altına alıp yeniden Osmanlı’yı ve hilafeti kuracağını ve bütün dünyanın da bunu oturup seyredeceğini zanneden ahmakların soktuğu rüyadan acı çığlıklarla uyanıyoruz.

Bu basiretsiz politikalar, yüzyılların bakiyesinden, Türklere güven, itimat, itibar adına elimizde ne kalmışsa onu da aldı iki paralık etti. İş bilmez, şımarık bir mirasyedi gibi Dimyata pirince giderken evdeki, bulgur, un ne varsa hepsinden olduk. Bitmedi; bulgurdan olduğumuz yetmediği gibi evden de olma tehlikesi altındayız.

En acı kaybımız da 1000 yıllık kader arkadaşımız Kürtler olacak. On yıllardır bütün gayretlere, çabalara rağmen ayrıştırılamayan Türkler ile Kürtlerin birlikteliğine Recep T. Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek troykası öldürücü darbeleri vurmaya devam ediyor. Tıpkı Osmanlı Devletinin sonunu hazırlayan ahmak troyka gibi bugün de başka bir üçlü yeni bir yıkılış için var güçleriyle gayret ediyor.

Ülkenin en yetişmiş, en kalifiye kadrolarını cephelerde telef eden İttihatçı ahmaklar gibi bu üçlü de önce devletteki en yetişmiş, en iyi kadroları tasfiye edip devletin ve ordunun içini boşalttı. Şimdi de ülkeyi Suriye bataklığına sapladılar.

7 Haziran seçimlerinden sonra Kürtlerin yaşadığı şehirleri bombalarla yerle bir eden Recep T. Erdoğan ve onun ‘kan kardeşleri’, Kürtlerin Türkiye ile bütün gönül bağını koparacak politikaları bir biri ardına gözlerini kırpmadan yürürlüğe koyuyor. Şiddeti arttırabildiğin kadar arttır, Kürtleri aşağılayabildiğin kadar aşağıla, horla, dışla sonra da bunu vatanperverlik olarak yuttur.

Osmanlı’yı yıkan ahmak troykanın en azından samimi hayalleri vardı, bunlar bildiğin art niyetli.

[Alper Ender Fırat] 8.2.2018 [TR724]

Olacak olan [Kerim Balcı]

Olmakta olanı olacak olanın oldurduğu da olur. ‘Ne oldu da böyle olduk?’ caiz; ‘Ne olacak ki böyle oluyor?’ vacip… ‘Sen kim oluyorsun da böyle konuşuyorsun?’ mekruh; ‘Olan oldu, olabilecek olanı oldurmak muhal, gün be gün yevmil beter,’ haram…

Aksiyon insanı zihni gelecekle meşgul insandır. Geleceğe, özgürlüğün, sınırsız imkanların, tercihlerle kısıtlanmamış potansiyelin zamanına dönüktür yüzü. Geçmişi bilir, anı yaşar, ama geleceği özler aksiyon insanı. Nostaljisi bile henüz yaşanmamış ve belki de hiç yaşanmayacak olana müteveccihtir. Onun, ‘Hey gidi günler!’i ‘Bu da geçer ya Hu!’ soluklu, tövbesi inabe boyutludur. Zümrüd-ü Anka gibidir o, dirilişin ve dinginliğin enerjisini kendi ateşinden derler…

Bireysel tecrübelerini olduğu gibi, cemaat ve cemiyet tecrübelerini anlamlandırırken de böyle ati terennümlüdür aksiyon insanı. Her türlü murakabe ve tefekkür ameliyesini geleceğin verimli toprağına atılan bir tohum gibi görür ve sonunda bir aksiyon kararı çıkmayan fikir fırtınalarından bile kaçınır. Antik Yunan’ın ‘Neyiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?’ üçlemesinden aksiyon insanını asıl meşgul edeni üçüncüsüdür ve diğer ikisinin cevabı ancak bu üçüncü sorunun cevabına katkıda bulunduğu ölçüde anlamlıdır. Onda icmali fikirden sonra aksiyon esastır zira. Onun pişmanlığı da eleştirisi de taktiri de tebcili de yeni bir aksiyon olarak gösterir kendini. Sözle değil, işle ikna olur, işle ikna eder, işle kızar, işle sevinir.

Rabbisini pratiğin içinde tanıdığı, Kur’an’ını pratiğin içinden yorumladığı, Peygamberini pratiğin içinde sevdiği gibi her türlü bilme ve analiz faaliyetini de pratiğin içinde, aksiyon esaslı olarak gerçekleştirir aksiyon insanı.

İnsanın, İslam’ın ve Hizmet’in derin bir krizden geçmekte olduğu şu günlerde, yeryüzü cennetini ihyayı gaye-i hayat edinmişler cemaatinin, yetiştirdiği parlak dimağlardan aksiyonu merkeze koyan, abstrakt kritiğin yerine pratik çözüm önerileri sunan, yarınımıza ışık tutan reçeteler sunmalarını beklemeye hakkı var sanıyorum. Toplumları bir arada tutan rabıtaların koptuğu böylesi bir zamanda geçmişin günah avcılığına soyunmak da, geleceğin muhtemel günahkarlarını şimdiden taşlamak da bu aksiyon endekslilik prensibiyle uyuşmuyor. Keşke zekavetlerinin zekatlarıyla şimdi yaptıklarından çok daha iyisini, kalıcısını ve hayırlısını yapabilecek olan bu dehalar, Konfüçyüs’ün “Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak!” çağrısını duyabilselerdi…

Keşke her birerlerimiz, Şeytan bütün ahfad ve tüllabını aynı hedefin üzerine salmışken kendisinin boş durmayacağının bilincinde olarak, akıllarımıza gelen her fikrin, kalblerimizden geçen her hayalin, ruhlarımızı sıkan her habailin atanının kim olduğunu inceden inceye tetkik edebilseydik…

[Kerim Balcı] 8.2.2018 [TR724]

Anayasa Mahkemesi İsveç’te mi yaşıyor? [Mehmet Yıldız]

Bugünkü yazımıza İsveç’ten bir haberle başlıyoruz değerli okurlarımız. İsveç mahkemesine göre m&m şekerlerinin kullandığı küçük “m” harfi yasaklanmalıymış. Dünyaca ünlü şekerleme devi girdiği tescil davasından büyük ceza alabilirmiş. Çünkü bu logo Mondolez isimli farklı bir şirkete sahipmiş. ‘Adamların derdine bak’ dediğiniz duyar gibiyim.

Her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz günlerin hiç geçmediği Türkiye topraklarında bu aralar herkes Afrin’i, Menbiç’i konuşuyor; herkes savaşla oturup savaşla kalkıyor. Böyle durumlarda ezkaza başka bir konuyu açacak olsanız muhatabınızdan ‘burası İskandinav ülkesi değil’ azarını işitmeniz mümkün.

Bunun iki istisnası var:

Birincisi, İktidar partisi liderinin, sayıları her gün artan şehit cenazesine yaslanarak yaptığı muhtemel erken seçim propagandası. “Gerektiğinde başkomutan olarak ben önden gideceğim siz arkadan geleceksiniz” diye gaz verdiği partisinin il ve ilçe kongrelerinde yaptığı konuşmalar, asıl savaşın ‘sandık savaşı’ olduğunu gösteriyor. Nasılsa cephede hayatını kaybedenler, askerliğini ya bedelli yapmış ya da çürük raporu almış kend’i evlatları değil. Şair, ‘Neler yapmadık şu vatan için; kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik’ derken, sanki bu günleri anlatmış.

İkincisi, Gülen Cemaati ile mücadele konusu. İktidar sözcülerinin açıklamalarına bakılırsa Menbiç’te konuşlanmış Amerikan askeriyle Türk askerinin çatışması an meselesi iken Erdoğan, ABD’nin başkanıyla yaptığı en kritik telefon görüşmesinde bile lafın arasına Gülen’in iadesi konusunu sıkıştırıyor.

Her gün kadın, ihtiyar, çoluk çocuk demeden evlerinden alınıp zindanlara tıkılan yüzlerce masumun feryatları arşa yükselirken, zalim muktedir bu sesleri ney gibi dinliyor.

Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ’ın birkaç gün önce yaptığı açıklamadan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 110 bin kişi kamudan ihraç edildiğini öğreniyoruz. Cezaevinden tahliye edilenler hariç yaklaşık 50 bin kişi tutuklu, toplamda 105 bin kişi yargılanıyor. Bu sayı her gün artıyor. Yüzbinlerce kişi mağdur edilmiş, işsiz kalmış, açlığa mahkûm edilmiş. Hak arama yolları kapatılmış; elinde avucundaki üç beş kuruşu bir araya getirip bir avukat bulup hak arayanlar şanslı. Birçoğu 3 müebbetle yargılandığı ağır ceza mahkemelerinde kendini savunacak avukat bulamıyor.

Adliye sarayları, Saray’a bağlandığından beri adalet dağıtmayı bıraktı. Cinayet işlese, gasp veya hırsızlık yapsa hangi cezayı alacağı belli olan 50 bin kişi, dini sohbete katıldı, sohbet yaptı, fakir öğrenciye burs verdi, kurban bağışladı gibi akla zarar gerekçelerle zindanlarda tutuluyor ve ne zaman hâkim karşısına çıkacağını ne kadar ceza alacağını bilmiyor. 5-10 tane köşe yazısı yüzünden 3 defa müebbet istenen gazetecilerin durumu hepimizin malumu zaten.

Adalet saraylarında adaleti bulamayan mağdurlar son bir ümitle Anayasa Mahkemesinin (AYM) kapısına dayanmışlar. On binlerce başvuru, yüksek mahkeme hakimleri tarafından incelenip karara bağlanmayı bekliyor.

AKP liderinin karşısında el pençe divan durmakta bir sakınca görmeyen AYM başkanı, özellikle 15 Temmuz sonrasında kendilerine gelen bireysel başvuru sayısında patlama olduğunu ancak bunun altından kalkmalarının mümkün olmadığını yaptığı bir konuşmada açık etmişti.

Mahkemeye ulaşan on binlerce bireysel başvurunun büyük kısmının Saray yargısının hukuksuz uygulamaları olduğu biliniyor. Kimi, hakkında bir yargı kararı olmaksızın, hatta soruşturma dahi yapılmaksızın işini kaybetmiş… Kiminin onlarca yıldır alnının teriyle kazandığı malına mülküne, ‘siyasetin köpeği’ bir sulh ceza hâkimi tarafından kayyım atanmış, el konulmuş, yağmalanmış… Kimi haksız yere tutuklanmış cezaevine atılmış… Aileleriyle beraber yüz binlerce insan…

Ateş düştüğü yeri yakıyor. On binlerce haneye düşen ateşin dumanları arşa yükseliyor… Dünyanın her yerinden fark ediliyor. Türkiye, hukukun üstünlüğüne uyum konusunda 113 ülke arasında 101’inci sıraya düşmüş. Son sırada Erdoğan’ın pek sevdiği Venezüella var.

AYM gündemi internet sitesinden takip edilebiliyor. Bugünlerde görüşülen konuların neredeyse tamamı 2014 tarihli bireysel başvurular. Görünen o ki 15 Temmuz’dan sonra yaşanan mağduriyetlere en iyi ihtimalle 4 yıl sonra sıra gelecek. Kaldı ki 15 Temmuz öncesinde bu kadar yoğun başvuru yapılmamıştı. Bu yüzden 2016-2017 yılında yapılan başvuruların AYM gündemine alınması uzun yıllar alabilir.

AYM, iç tüzük hükümleri gereği kendisine yapılan başvuruları, sadece tarih itibarıyla geliş sırasına göre değil, önem ve aciliyetine göre öncelikli incelemeye alabilir.

Örneğin başvurucunun yaşam hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne yönelik başvurular önem ve aciliyet arz eden başvurular olarak değerlendirilip diğerlerine göre öncelikli olarak incelenip karara bağlanabilir.

Bunun en bariz örneğini Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması sonrasında yaşadık. AYM kendisine yapılan başvuruyu hemen gündeme alarak sadece 3 aydır tutuklu olan Dündar ve Gül’ün tahliyesine kapı açtı. Aynı gün cezaevinden tahliye oldular.

Hangi başvurunun gündeme alınacağı, hangisine öncelik verileceği, AYM başkanının inisiyatifinde.

O gün Can Dündar kararını veren AYM ve kararı uygulayıp tahliye eden İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan esaslı bir zılgıt yemekten kurtulamadı. 15 Temmuz’dan sonra iki üyesini sorgusuz sualsiz tutuklayarak ihraç etmek zorunda kalan AYM, o günden sonra uzun süre sessizliğe bürünerek suya sabuna dokunmayan kararlar almaya devam etti, kendisine yapılan on binlerce başvuruyu görmezlikten geldi. Ta ki tutuklu gazeteciler Şahin Alpay ve Mehmet Altan’a kadar.

Yazdıkları yazılar ve yaptıkları konuşmalar nedeniyle yaklaşık 1,5 yıldır tutuklu olan Alpay ve Altan’ın bireysel başvurularını 11 Ocak 2018’de gündeme alan AYM, aynen Can Dündar örneğinde olduğu gibi hak ihlali kararı verdi. Ancak 2 yıl önce Erdoğan’ın AYM kararına uymak zorunda değildi diyerek ayar verdiği yerel mahkemeler karar uymadı.

Bu arada iktidar sözcüleri tarafından ‘çizgiyi aşmakla’ suçlanan AYM, bu yaşananlardan sonra uzun süre netameli dosyaları ele alması zor görünüyor.

1 Şubat 2018 tarihli AYM gündemine baktığımızda bunu görebiliyoruz. ‘Kanalizasyon sularının arıtım yapılmaksızın akarsuya dökülmesi..’ bu konuda çarpıcı bir örnek.

Fakir öğrencilere burs verdiği, kurban bağışladığı, bankaya para yatırdığı gibi akla zarar gerekçelerle ‘siyasetin köpeği’ bir sulh ceza hâkimi tarafından tutuklanmış, on binlerce tutuklunun AYM başvurusu beklesin.

Bizim AYM, İsveç gündemine göre yaşadığı için tabii ki öncelik ‘kanalizasyon sularının arıtımı’ olacak. Yoksa Türkiye zindanlarında adalet bekleyen 50 bin tutuklunun ne ilgisi var AYM ile!

[Mehmet Yıldız] 8.2.2018 [TR724]

Suriye’de ‘ele geçirilen topraklar’ – rejimin kullandığı dil meselesi [Mehmet Efe Çaman]

Rejimler dillerinden tanınır. Kullanılan belagat, rejimlerin algıları ve duruşları hakkında önemli ipuçları verir. Retorik deyip geçmemek lazım – üst bilinç gibi, bilinçaltını da dışa vuran retoriktir. Kullanılan diskur, deklare edilmemiş hedefleri gösterir.

Suriye politikasında varılan yer bu bakımdan dikkat çekici. Suriye yönetimini düşman ilan ettikten sonra fütursuzca cihatçılara destek veren Erdoğan yönetimi, bu uğurda Batılı müttefikleriyle – NATO, ABD, AB – aleni bir mücadeleye girdi. 1945’ten beri ilk ve tek kez oluyor bu. 1974 Kıbrıs Müdahalesi esnasında bile bu denli bir kopuş yaşanmamıştı. Zaten Kıbrıs Müdahalesi’nde çok geçerli bir meşruiyet zemini vardı. Londra ve Zürih Antlaşmaları ve Türkiye’nin uluslararası hukuk bakımından tartışılmayan garantör devlet olma sıfatı yanında, Kıbrıslı Türklerin adadaki Rum aşırıların saldırılarına maruz kalmış olması, önemli meşruiyet zeminleriydi. Dahası, Kıbrıs’ta Makaryos’u deviren aşırı milliyetçiler ve Nikos Sampson, uluslararası toplum tarafından asla destek bulmamış, Türkiye’nin yaptığı çıkartmanın haklı bulunmasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak bu dönemlerde bile, Türkiye kullandığı “dile” çok dikkat etmiş, Kıbrıs Müdahalesi’nin sınırlı ve adadaki bozulan anayasal düzenden kaynaklı sorunlardan dolayı yapıldığını daima vurgulamıştı. Halk arasında Ecevit’e “Kıbrıs fatihi” denilmesi, asla uluslararası sahada atıfta bulunulan bir övgü kaynağı olmamıştı. İç politikada kullanılsa da, Türk diplomasisi ve TSK, bu konularda gayet titizdiler. Yani Kıbrıs meselesindeki tüm hukuki zemine ve meşruiyete karşın, kullanılan dil teknik ve serinkanlıydı. Ya bugün nasıl?

Kurumların ruhunu yitirdiği, mülkiye ve askeriyenin ideolojik ve partizan araçlara dönüştüğü şu günlerde, esefle görmekteyiz ki giderek agresif ve yayılmacı bir dil, Suriye’deki “Zeytin Dalı” adı verilen askeri operasyonda hakim olmakta. Sadece havuz gazeteleri değil, tüm medyada, Suriye’deki TSK aktiviteleri konusunda gayet pervasız bir fütuhat dili kullanılıyor. Diskur, uğrunda ölünecek bir toprak, yok edilecek düşman, alınacak yerler, temizlenecek bölgeler, ele geçirilecek yerleşim birimleri, değişen harita gibi söylemlerden oluşmakta. Neler oluyor? Bir işgal mi var? Bu neyin dilidir? Toprak mı alıyor Türkiye? Sınırları mı genişletiyor? Değişen harita ne demek, bilmeyenlere anlatalım. Haritanın değişmesi için yapılan savaşlar, statüko karşıtı, yayılmacı, irredentist bir politikanın açılımıdır. Bu mudur olan?

YENİ OSMANLICILIK VE AFRİN

Kuzey Irak’ta onlarca askeri harekât yapıldı bugüne kadar. 1990’larda, öncesinde sayısız sınır ötesi müdahaleleri var TSK’nın. Ben bu müdahalelerin dilinin hiçbir zaman bir tür fetih belagatine dönüştüğüne şahit olmadım. Dahası, halkın aralıksız propagandaya maruz tutulup adeta bir ölüm-kalım savaşı yapılıyormuşçasına “topyekûn” bir savaş haline koşullandırıldığını da görmedim. Yine sormak istiyorum: neler oluyor? Limitli bir terörizm tehlikesi algısından topyekûn taarruzlara, “yerleşim birimi ele geçirmelere”, havadan “yerleşim birimi bombalamalara” geçmek nasıl bu kadar baş döndürücü bir hızla gerçekleşebildi? Nasıl oluyor da Türkiye’de insanlar buna bu kadar hızlı ayak uyduruyor?

Türkiye’de algı, TSK askerlerinin “gazaya” gittiği yönünde. Bu türden bir algının dünyada yerleşmesinin yol açacağı sonucunu düşünmek istemediğim tehlikeler bir tarafa, bu konularda toplumu yönlendiren saray sosyal mühendislik ekibinin kendi ikballerini ve geleceklerini bile tehlikeye attıklarını görmemeleri için ne kadar körleşmiş olmaları gerekiyor? Nedir gözlerini kamaştıran? Ucunda “zaferler” olan bir tür yeni Osmanlı yayılmacılığı mı yaptıklarını sanıyorlar acaba? Bu kadar naif, bu kadar saf, bu kadar akılsız olduklarını sanmıyorum. O halde hedeflenen nedir? Erdoğan’ı başkomutan ve “gazi” yapmak isteyen tabana, bir tür “dünya gücü” Türkiye mesajı mı verilmek isteniyor? Değer mi bu uğurda Türkiye’yi işgalci, savaş suçu işleyen, uluslararası hukuku takmayan bir haydut devlet konumuna düşürmeye? Değer mi binlerce sivilin yaşadığı yerleşim birimlerini (bunu Anadolu Ajansı kendi sitelerinde yazıyor, ben uydurmuyorum) ele geçirmek uğruna, sivil bölgelerde çatışmalara girmeye ya da havadan bombalama yapmaya? Bunun hangi ideolojide, hangi dinde, hangi ahlaki meşruiyet zemininde yeri var? Bu tür bir operasyon – ası konuldu zaten: buna savaş diyorlar – haklı savaş mıdır? Bu bölgeden Türkiye’ye yönelik potansiyel riskler, savaş olmasa bu savaşta yaşanan kayıplardan daha fazla kayba mı yol açacaktı? Onlarca sivil ve askeri şehit var. Oysa biliyoruz ki, son yıllarda Afrin bölgesinden Türk topraklarına yapılan bir bariz saldırı yoktu. O halde bu savaşın “haklılığının” meşruiyeti ne? Sakın bu fetih diskuruna bu nedenle başvuruluyor olmasın?

HİTLER REJİMİ HAYRANI AKADEMİSYENLER

Diktatörlükler, iç sorunlardan dolayı yoğunlaşan ortamı kontrol edebilmek adına dış düşman üretirler ve bunu gayet de iyi kullanırlar. Erdoğan’ın ekibinde, özellikle SETA’cılar arasında Hitler rejimi hayranı “akademisyenler” olduğuna şahit olmuştum. Bu tür bir düşünce yapısının bugün Erdoğan çevresinde olduğunu düşünüyorum. Dahası, Erdoğan’ın gizli koalisyon ortağı derin yapının da Türkiye’nin Suriye rejimi ile yeniden masaya oturması için yoğun çaba harcadığını görüyorum. Kullanılan dilin böylesi bir tür fetih jargonuna bürünmesi, ileride karşılaşılabilecek sorunlara set çekebilme konusunda rol oynayabileceği gibi, masaya oturup bunu da “barış antlaşması” olarak kakalamaya yarayabilir. Yani, “Başkomutan, Gazi Erdoğan”, “muharebe” sonunda bir tür “muzaffer komutan” edasıyla Esad ve Rusya ile anlaşabilir.

Rejimin diline dikkat etmek gerekiyor. Unutmayın, bu rejim Cemaati de öne “Paralel Devlet” sonra da “terörist” ilan etti. Bu nasıl kabul edildi ve bunun sonunda yapılanlar nasıl meşrulaştı, biliyoruz. Şimdi aynı türden bir taktik, Suriye politikasında gerçekleşiyor. Suriye, adeta Erdoğan rejiminin paratoneri oldu. Tüm sorunlar, Suriye politikası üzerinden etkisizleştiriliveriyor. Ortada ne Zarrab kaldı, ne yolsuzluklar. Ne KHK tartışmaları, ne Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın Anayasa mahkemesi Kararı, farkında mısınız?

Rejimlerin gücü ile kullandıkları dili benimsetebilmeleri arasında önemli bir denklem vardır. Bunun bariz bir örneğini yaşamaktayız.

[Mehmet Efe Çaman] 8.2.2018 [TR724]