Yeni bir dönem [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said diye ayırdığı  üç dönemi vardır. Üçüncü Said dönemi için İhsan Atasoy Bey şöyle demektedir:

“Kore’den döndükten sonra Bayram Yüksel, Zübeyir Gündüzalp ile beraber, bir müddet Emirdağ’da Üstad’ın evinin karşısındaki bir evde kalırlar. Bayram Yüksel’den bir ay sonra da Ceylan Çalışkan askerden gelir. Üstad, Ceylan Çalışkan’ı da evine göndermeyip yanına alır. Böylece ÜÇÜNCÜ SAİD DÖNEMİ Hizmet Halkası teşekkül etmeye başlar.

“O zamana kadar gece kimseyi yanına almayan Üstad, bu âdetini değiştirir. Daha önce Emirdağ’daki talebeler sırasıyla ekmeğini suyunu getirir, akşam namazından evvel dışarıdan kapıyı kilitleyip giderler. Üstad da içeriden kapıyı sürgüler, sabah dokuzdan evvel de açmaz. 1953’e kadar böyledir.

“Bir gün talebelerine, ilk defa akşam namazını yanında kılmalarını söyler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, yatsıyı da beraber kıldırır. Daha sonra: ‘Yatak yorganınızı da buraya getirin!’ der. Böylece hizmetkârları, Üstad’ın yanında kalmaya başlarlar. Bu, Bediüzzaman’ın hayatında yeni bir dönemin başlangıç  işaretidir. Zira o zamana kadar akşamdan sonra kimseyi kabul etmeyen Üstad, Bayram Yüksel, Ceylan Çalışkan ve Zübeyir Gündüzalp’i manevi atmosferine alır.

“Talebeler, Üstad’ın odasına hemen bir zil bağlarlar. Üstad bir ihtiyaç için zile bastıkça huzuruna girer, isteğini yerine getirirler. Diğer zamanlar yandaki odada kalırlar. Sabah erkenden abdest suyunu döker, sobasını yakar, çayını yemeğini pişirirler.

“Bu dönemde, Risale-i Nurlar ilk defa CEMAAT hâlinde okunmaya başlar. Sabah namazından sonra TESBİHAT  yapılır ve daha sonra derse katılan herkes sırayla okumak suretiyle Risale takip edilir. Bu dönemde, önceki hayatına nisbetle Üstad’da büyük bir farklılık ve hareketlilik gözlenir.

“Üstad, İnebolu’dan Nazif Çelebi’nin ilk defa Latin harfleriyle teksir edip getirdiği Asa-yı Musa’yı görünce çok sevinir. ‘Risale-i Nurların bir gayesi de, hatt-ı Kur’an’ı muhafaza etmektir’ dediği halde, yeni nesillerin Kur’an hattından takip edememesi sebebiyle eserlerin Latin harfleriyle çoğaltılmasına müsaade eder. Çünkü Risale-i Nur’un en büyük gayesi, imanı kurtarmaktır… 

Bayram Yüksel Ağabey diyor ki: “Emirdağ’a beraber giderken bizim köy, yol üzerinde olduğundan uğradık. Bana: ‘Anneni çağır gel’ derdi. Annem gelince elini öpmek ister. Üstadımız dirseğini öptürürdü. Hatta bir defasında annem geldi: ‘Üstad’ım, Allah bana Bayram’ı verdi, ben de onu sana verdim’ dedi. Üstad da: ‘Evlad-ı maneviye olarak kabul ediyorum!’ dedi. Annem çok mesrur olmuştu.”

“Üstadımız gece erken kalkar, teheccüd namazını kılardı. Evradını, bütün dualarını sabah namazına bir saat kala bitirirdi. Ellerini dergâh-ı İlâhiye açar, uzun uzun dua ederdi. Bu dua bir saat devam ederdi… O anda bizler yanına giremezdik, ancak dua bittikten sonra girebilirdik. Hatta: ‘Benim bir dua vaktim var, o anda melaike de gelse kabul etmem’ derdi. Ayrıca: ‘İstikbaldeki Nur Talebelerine de dua ediyorum!’ derdi. Yatsı namazını kılınca fazla beklemez, yatardı.

“Üstadımızın konuşmasında o kadar letâfet vardı ki, o derece feyizliydi ki, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsak, yol yürüsek, zahmet çeksek, aç kalsak, içimizden zerre kadar, sıkılma gelmez… Hatta bazen sıkıntılı hallerimizde Üstadımızın simâ-i mübareklerine baktığımız zaman, içimize bir ferahlık gelirdi. Bize bir şevk, bir cevvaliyet gelir; gece gündüz çalışsak, uyumasak yorgunluk hissetmezdik.”

Bayram Yüksel Ağabey, bizzat Üstad’dan görüp öğrendiği ve ondan ayrılmayacağına  defalarca yemin ettiği hizmet tarzını, bütün gücüyle Ankara’da tesise çalışır. Talebe dershanelerinin açılmasına öncülük yapar. Üniversite talebeleri için peş peşe dersaneler açar. Hatta o zaman Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, bir Erzurum dönüşü Ankara’ya uğradığında, talebe hizmetlerinin ilk defa orada görüp hayran kaldığı ifade edilir.

Şevki Doğan o günleri şöyle anlatır: “Ankara’da ilk talebe hizmetlerini başlatan, Bayram Ağabey’dir. O zaman İstanbul hâriç Türkiye’de ilk üniversite hizmetleri Ankara’da başlamıştı. Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’de vaizdi. Bir Erzurum dönüşü Ankara’ya uğramıştı. İzmir’de henüz talebe hizmeti başlamamıştı. Bayram Ağabey kendisine dershaneleri gezdirip, talebe hizmetlerinin nasıl yapıldığını anlatmıştı. Bir-iki ay sonra İzmir’den üç minibüsle geldiler. O zaman içlerinde Abdullah Aymaz da vardı. Ders ve hizmet tarzını bilfiil yerinde gezip gördüler. Gidince böyle dershaneler açmaya ve bizi de davet etmeye karar verdiler. Gerçekten bir müddet sonra dershane açmış ve bizi de davet etmişlerdi. Biz de bir otobüs dolusu kardeşle Ankara’dan gittik. Fettah Camii yanında tutulmuş bir dershane vardı, bizi orada ağırladılar. Cumadan gidip hem Hocaefendi’nin vaazını dinledik, hem de cumartesi Pazar kalıp sohbetlere katıldık, sonra Ankara’ya döndük. Ardından peş peşe dershaneler açmaya devam ettiler. Aramızda gelip gitmeler sürdü. Hocaefendi, Ankara’yı kazanan talebeleri bize gönderiyordu.”

Üstad’ın zulmen sürüldüğü Emirdağ’da Cenab-ı Hak şerleri hayreylemiş, hizmetin insan gücünün yetişeceği evlerin temeli atılmıştı. Onun  ihlaslı ve sadakat kahramanı talebeleri, Üstad’dan gördükleri güzellikleri bütün insanlığa armağan etmişlerdir… Hepsinden Cenab-ı Hak râzı olsun…

[Safvet Senih] 5.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Gerçek Yol, Sırat-ı Müstakimdir [Mehmet Ali Şengül]

İnsan alem-i ervahdan yola çıkan bir yolcudur. Dünyaya ebedi ve ölümsüz hayatı kazanmak için gönderilmiştir. Yürüyeceği yol ne kadar emniyetli ise, yolcu da  o kadar rahat ve huzurlu hareket eder. İnsan, vazife-i asliyesinin gereği olarak ahiret hayatını esas alıp,yaratılış gayesine ve fıtratına en uygun bulunan, sırat-ı müstakim üzere yürümeli ve bu yol emniyetini sağlayacak iman, inanç ve ahlâk yolunu tercih etmelidir.

İnsan kendisine emanet edilen bu sermaye-i ömrünü zâyi etmeden, kendisini yoktan yaratan sani-i Muhteşem olan Allah’a itaat eder, her uzvu ve latifeleri israf etmeden maksad-ı İlahiye’ye uygun kullanırsa; yağmur gibi musibette yağsa, çile ve ızdırap içinde de kıvransa, ruhen, kalben ve vicdanen mutludur ve huzurludur.
     
En doğru yol, Allah’ın gösterdiği yoldur. Kullarını sırat-ı müstakime hidayet eden sadece Allah’dır. (cc) Cenab-ı Hak rahmetiyle, bu gerçek ve doğru yolu dilediğine lütfeder. Buna rağmen insanların bazıları, bile bile inatları, gurur ve kibirleri yüzünden batılda ısrar eder ve dalâlete düşerler. 
    
Gerçekten inanan bir insan, kendisini dâvâsına adamış, insanlığın dünya ve ahiret saadetine katkıda bulunma gayreti içinde, hem nefsini, hem neslini kurtarmak ve saâdet-i dâreyni kazanmalarını sağlayabilmek için, ahlâk-ı Kur’aniye ve ahlak-ı Nebeviye’yi esas alması gerekmektedir. 

Ne var ki, inananlara huzur ve rahat vaad eden bu yolun yolcularını her devirde olduğu gibi bu devirde de; çekemeyen, yollarını kesen, peşin hükümlü, gerçek mü’mini tanımayan, onu düşman kabul eden, malında, canında, namus, haysiyet ve şerefinde gözü olan şakîler vardır ve her zamanda olacaktır.

Önüne geçemedikleri, engelleyemedikleri gerçekler karşısında, nifak yaparak, dost görünerek; mü’minlerin içine girer, menfaatleri ve çıkarları adına onlara nerede ve nasıl bir tuzak kuracaklarının planını yapar ve bu mevzuda her türlü yalan, isnat ve iftiradan çekinmezler.
    
Al-i İmran suresi 70. Ayette Cenab-ı Hak; “Önemsiz bir menfaat karşılığında, Allah’a verdikleri ahdi ve yeminlerini bozanların ahirette hiçbir nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onların yüzlerine bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onların hakkı çok acı bir azaptır.” Buyurmaktadır.

Bugün kalbini, gönlünü Allah ve Reslullah’a kilitlemiş, hak dostu gönül erlerinin yarım asırlık alınteri, gözyaşlarıyla meydana getirdikleri eğitim, yardım ve sağlık kurumlarına el konulmuş ve gasp edilmiştir. Bununla da yetinmeyip, hiçbir şeyden haberi olmayan nice masum yavrular, mağdur ve mazlum kadın ve ihtiyarlar perişan hale getirilmişlerdir.
   
Böylece en büyük darbe; dünya muvâzenesinde yerini alacak, milletimizi ve ülkemizi temsil edecek hayr-ul halef imanlı bir neslin yetişmesine yapılmış; en büyük zarar, din-i mübin-i İslam’a verilmiştir.

Onlar, gerçekten hasbî, samimî, gönülden hakkı savunanlara karşı tavır alır, alay ve istihzâda bulunur, hakaret ederler. Bunları kasıtlı olarak yapanların yanında gaflet içinde bulunan büyük çoğunluk, farkına varmadan Hakk’tan yüz çevirirler ve ahiretlerini ziyan ederler.
   
Cenab-ı Hak Al-i İmran suresi 99. ayette ehl-i Kitaba hitaben; “Siz gerçeği görüp bildiğiniz halde, niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek, iman edenleri Allah yolundan men ediyorsunuz. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
   
Al-i İmran suresi 100.ayette de ehl-i imana hitap ederek; “ Eğer siz onların bir kısmına uyacak olursanız; iyi bilin ki, onlar sizi imanınızdan sonra küfre çevirmek isterler.”

Al-i İmran suresi 120.ayette ise; “...Şayet siz sabreder, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız onların tuzakları size hiçbir zaman zarar veremez. Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını (ilmiyle-kudretiyle) kuşatmıştır.” Buyurmaktadır.

Cenab-ı Hak Bakara suresi 112.ayette; “Hayır, iş öyle değil! Kim hâlis olarak Allah’a teslim edip güzel davranışlarda bulunursa, Rabbinin nezdinde onun mükafatı olacaktır. Onlar ne korkacak, ne de üzüntü duyacaklardır.” 

Nisâ suresi 143.ayette ise,“...Her kimi Allah şaşırtırsa sen ona hiçbir yol bulamazsın.” Buyurmaktadır.

Cenab-ı Hak Al-i İmran suresinde 102.ayetten 108.ayete kadar ve yine aynı surenin muhtelif ayetlerinde şöyle buyurmaktadır:

102 – “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının.Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslüman olarak can verin.”
103 – “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz.Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.”
104 – “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.”
105 – “Kendilerine kesin delillerin gelmesinden sonra bölünüp ihtilafa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.”
106 – “Gün gelecek, birtakım yüzler ağaracak, bir takım yüzler ise kararacak.Yüzleri kararanlara: “Siz misiniz” denecek, “imanınızdan sonra inkâra sapanlar? Tadın bakalım inkârınız sebebiyle bu acı azabı!” 
107 – “Yüzü ak olanlar ise, Allah’ın rahmetindedirler. Hem de orada ebedî kalacaklardır.”
108 – “İşte bunlar Allah’ın âyetleridir ki, hakkı gerçekleştirmen için Biz onları sana okuyoruz.Çünkü şu kesindir ki, Allah insanlara zulmetmek istemez.”
 110– “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da bu imana gelseydi, elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fâsıklardır.”
120 – “Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları tasalandırır. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar. Şayet siz sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını (ilmiyle, kudretiyle) kuşatmıştır.”
111 – “Onlar size hiçbir zarar veremezler, olsa olsa incitirler.Sizinle savaşacak olurlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar.Kendilerine yardım eden de bulunmaz”
112 – Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (sisteme) tutunmaları müstesna, onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. 
Allah’ın gazabına uğramış, meskenete mahkûm edilmişlerdir. Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyle olmuştur. Çünkü âsi olmuşlar ve haddi aşmışlardır.
113 – Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, Gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar.
114 – “Bunlar Allah’ı ve âhireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar.İşte onlar salihlerdendirler.”
142 –“ Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz.”
143 – “Siz ölümle yüzyüze gelmeden önce, şehid olmayı temenni etmiştiniz. İşte şimdi onu ayan beyan gördünüz.”
144 – “Muhammed, sadece resuldür, elçidir.Nitekim ondan önce de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidâyetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.”
145 – “Allah izin vermedikçe hiç bir kişi ölemez.Bu, belli bir vakte bağlanmış, takdir edilmiştir.Her kim dünya mükâfatını isterse, kendisine dünyalık bir şeyler veririz.Kim âhiret mükâfatı isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri elbette ödüllendireceğiz.”
146 – “Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber,kendisini Allah’a adamış birçok rabbanîler savaştı.Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler.Allah böyle sabırlı insanları sever.”
147 – “Evet onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu: “Ey bizim kerîm Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet! Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle.”
148 – “Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de o güzelim âhiret mükâfatını verdi.Allah elbette muhsinleri, hep iyi davrananları sever.” 

139-  “Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz.” 

Ne olur Allah’ım! Bizlere imanda sebat, istikamette azim, nimetlerine karşı şükür, ibadetlerimizde ihlas, davaya sadakat ve selim bir kalb lütfeyle. Ya Rab! Şerirlerin şerrinden, hainlerin ihanetinden, zalimlerin zulmünden, her türlü fitne ve fesatten sana sığınıyoruz. Âmin

[Mehmet Ali Şengül] 5.10.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ruhunu kiraya verenlerin büyük dramı! [Seyfi Mert]

“Çünkü entelektüel ihanet, bir ruh hali değil, 
karakterin dökülüş biçimidir.”
(Paul Auster)

‘Kolektif Narsizm’ diye bir şey var sevgili okur. Totaliter her rejimde topluma hâkim olan bir illet bu. Başta 28 Şubat olmak üzere, her darbe döneminde baş tacı edilmiş olan bir hastalıktan bahsediyoruz. Bugünlerde ise belki Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şiddet ve yaygınlıkta, üstelik dindarlık, vatanseverlik, kahramanlık kisvesiyle yapılıyor bu. 

Meltem Cumbul isimli sanatçımız, popülaritesini sanatından değil, PR’ından alan ve sanattan ziyade ahbap yaren ilişkileriyle kendine kariyer inşa etmiş kişilik. Bu hanım kızımız Adana festivalinde sunuculuk yaparken, ödül için sahneye gelen Semih Kaplanoğlu’nun uzattığı eli sıkmamış. Kendince protesto etmiş. 

En hafif tabiriyle nezaketsizlik olarak nitelendirilebilecek olan bu terbiyesizliğin hem PR hem de kariyer planlaması açısından farklı boyutları olduğundan eminim. Ancak bu konuları deşmenin Cumbul’dan başka kimseye zerre kadar faydası olmadığını düşünüyorum. Haddizatında Sayın Cumbul’un Erdoğan’ı desteklediği için kızdığı ve protesto ettiği Kaplanoğlu’ndan çok bir farkı olmadığını, ona el uzatmayı reddederken, bir süre önce kendisinin bizzat Erdoğan’ın elini sıktığını biliyoruz. Keza Kaplanoğlu da PR konusunda aşağı yukarı aynı düzeyde Cumbul ile. O nedenle bu meseleyi uzattıkça uzatıyor. Aklı başında ve kalıbının insanı olsa, şimdiye işine bakmıştı çoktan. 

Meselenin, yetenek, düşünce, sanat, protesto ve samimiyetle uzak yakın alakası yok anlayacağınız. İki taraf da samimi değil, iki taraf da, tüccar…

Aklı sıra tavır alıyor, duruş sergiliyorlar… 

Bir çarpıklığı başka bir pespayelik ile kapatamazsınız ki…

Semih Kaplanoğlu enteresan bir isim. Çektiği filmler, belki çok kişi tarafından izlenmez, belki ismi halk nezdinde bir kıymet ifade etmez ama Türk sineması adına önemlidir diye düşünmüşümdür hep. Ancak kişiliğiyle ilgili aynı şekilde olumlu kanaate sahip değilim ne yazık ki!

Zaten AKP iktidarına bu sebeple teşekkür etmeliyiz, zira bizim adam sandığımız, duruşuyla, entelektüel kişiliğiyle, adamlığıyla saygı duyduğumuz pek çok ismin üzerindeki makyajı döküverdi. 

Sadece Kaplanoğlu ve eşi İpekçi değil, Atilla, Engin, Alatlı, Haşmet vs, belki onlarca demokrat, hoşgörülü, aydın denebilecek kişinin taşıdığı ruh tıynetini de ortaya çıkardı Erdoğan. Hepsinin bir bedeli, bir ücreti olduğunu tarihe gösterdi. 

Etyen Mahçupyan’a ne diyebiliriz ki şimdi?

Düne kadar meselelere bakışı, duruşu ve cesareti ile takdir toplayan Mahçupyan’ın son birkaç yılki savrulmasındaki hüznü kitaplar bile taşıyamaz..

Semih Kaplanoğlu protesto edilmesine haklı olarak tepki gösteriyor. 

Kaplanoğlu’nu beğenmeyebilirsiniz. Sanatını, kişiliğini, duruşunu eleştirmek de hakkınız. 

Ancak bir film festivalinde sunucu olmayı kabul etmişseniz, ya görevinizi adam gibi yapacaksınız ya da o sahneye adım atmayacaksınız. Bu kadar net!

Yok efendim, benimle aynı görüş, duruş bilmem ne gargaraları işin fasarya kısmındandır. 

Bu arada ülke solcularına has bir savrulma olarak “Eh o da vaktiyle Kusturica’yı yuhalatmıştı!” gibi bir karşı argüman geliştirmesi ayrıyeten komik ve trajik…

Beni esas şaşırtan ise Kaplanoğlu’nun eşi Leyla İpekçi’nin kendini tutamayıp bu tartışmaya, entelektüel birikimini malzeme ederek dalmasıydı. Yani değer mi üç kuruşluk para ve çekim imkanına karşılık terazinin karşı kefesine kişiliği, entelektüel namusu ve vicdanı yerleştirmeye!

Değer mi?

Kaplanoğlu’nun Kusturica’yı eleştirmesi ve protesto etmesiyle, Cumbul’un tavrı arasında bir benzerlik kuramayız. Ancak Kaplanoğlu’nu başka bir tutarsızlıkla itham etmek mümkün. 

Anlatayım:
İsrail’e karşı yürütülen Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Kampanyası (BDS; Boycott, Divestment and Sanctions) 170’i aşkın Filistinli ve Yahudi örgütün 2005’te yaptıkları bir çağrıyla başlamıştı. Boykotun hedefi İsrail’in 1967’de işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesi, Filistinli mültecilerin BM’nin 194 sayılı kararı uyarınca yurtlarına geri dönme hakkının tanınması ve İsrail yurttaşı Filistinlilere yönelik her türlü ayrımcılığın son bulmasıydı.

Boykotun akademik ve kültürel ayağı PACBI’nin (Filistinli, İsrail’e Karşı Akademik ve Kültürel Boykot Kampanyası) çağrısını sahiplenen sanatçılar arasında Ken Loach, John Berger, Neve Gordon, İlan Pappe, Udi Aloni ve Naomi Klein gibi isimler var; Elvis Costello, Santana, Meg Ryan, Dustin Hoffman… gibi birçok sanatçı da çağrıya uyarak İsrail programlarını iptal etti. Hatta Neve Gordon, İlan Pappe gibi Yahudi akademisyenler ‘gerekirse bizi de boykot edin’ diyecek kadar bu kampanyayı sahiplenmişlerdi… 

Hayfa Film Festivali var. İsrail devletinin markalaşma ve meşrulaşma çabalarının önemli araçlarından biridir bu organizasyon. 

Semih Kaplanoğlu, Bal filmiyle bu festivale katıldı. Kusturica’yı Boşnak kıyımını eleştirmemekle kınayan Kaplanoğlu, Yahudi destekçisi bir film festivaline katılmakta sakınca görmediği gibi, ödül de almıştı. Tüm tepkilere rağmen, bildiğim kadarıyla ödülü geri filan da vermedi. 

Düşünsenize zulüm, soykırım, devlet terörü hakkında bu kadar hassassınız ama bir yerde ödül alırken, üstelik katil ve terörist bir devlet size ödül verirken, çok değil üç-beş kilometre uzağınızda Filistinliler o anda bile katlediliyor. 

Sizin samimiyetiniz de kuşku duymayıp da ne yapacağız ki!

Devletimiz sanatın üzerindeki prangaları kaldırmayı hiçbir zaman düşünmedi. Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir çöreklenme ile adeta talan edilen bir devlet var şu anda. Geçmişte de çok öyle örnek gösterilecek bir yapı yoktu ama en azından göstermelik de olsa bir hakkaniyet peşinde koşuluyordu. Şimdi ise doğrudan partizanca yapılan atamalar, tercihler söz konusu. Üstelik eşeğinizin yularını teslim etmeyeceğiniz kerameti kendinden menkul (Kaplanoğlu bu cümleden beridir) kişiler yapıyor bu soygun ve talanı. 

Devlet sanattan ziyade dilenci seviyor. Sanatçılar da sanatları için dilenmeyi artık temel karaktere dönüştürmüş durumdalar. 
Öyle olmasa her fırsatta Tayyip Erdoğan ve Milli Görüş’e küfreden Nazif Okumuş isimli şahsın jürilerde ne işi var. Ülkücü kökenlidir kendisi. Ama çok iyi biliyor ki ekmek Tayyip’in ağzında. Daha doğrusu iki dudağı arasında. 

Ya da İsmail Güneş… Düne kadar TRT dahil etmediği küfür, tepki göstermediği AKP’li yoktu. O da ülkücü kökenden geliyor. Bir sinema filmi için ruhunu çoktan sattı bile İsmail Güneş. Ermeni Meselesi ile ilgili filmini çekti, istediğini aldı ama yetmeyecek ödediği bedel. Bunların hepsi birbirini de çok iyi tanıyor ama sevmiyorlar. Menfaat işbirliği var şu anda. Ulufesi kesilen bir anda azgın muhalife dönüşüyor bu sebeple. Bunlar ideolojilerini bir yere park edip ekmek peşinde koşanlar. Bir de her devrin güzelleri var.

Laiklerle laik, askerlerle militan, dincilerle mümin görünen profesyonel çakallar. Bu devir aynı zamanda onların da devri. (Yine Kaplanoğlu’nu bu parantezini dışında tutuyorum) 

Semih Kaplanoğlu ve Leyla İpekçi karakterleri ise başka ve çok daha tehlikeli modeller. Çıkarcılığı münevverlik sosuna bulayarak yürütüyorlar gemilerini. Tıpkı Barbarosoğlu, Eraslan gibi… Bunlar militan olmayan, entel yandaş. Salih Tuna mesela militan, Ahmet Kekeç keza.. Bunlar ön saflarda vuruşarak kazanıyorlar ekmeklerini. Ve anlaşılabilecek bir durum bu. Ö. Albayrak, A. Olgun F. Özkan, H. Kökçe gibi profesyonel vasat altı goygoycular ise ayrı bir kümedir.  Nihal ve Elif ise ayrı birer vaka. Hilal ise tarih kitaplarına girecek kadar derinlemesine incelenmesi gereken bir olgu. O bambaşka, geleceğin bilim insanları iyice analiz ederler sanırım. 

Ancak Kaplanoğlu ve İpekçi tayfası yukarıdaki hiçbir gruba girmeyen bambaşka bir modelleme örneği. Birer entelektüel ikiyüzlülük muskasıdırlar adeta. Hem hassas, hem münevver, hem vicdanlı görünüp, hem de dönemin muktedirine yalakalıkta rakip tanımayacaksın! Kolay bir şey değil bu, herkes beceremez. Bir film için değil eğilmek, yerlerde sürünmeyi kabul edeceksin. Beceremiyor işte, Halime, Özlem, Fadime vesaire.

Kimse kusura bakmasın ama fikir fahişeliği (Tabir Necip Fazıl’a aittir) denen illet bile bundan daha seviyeli görünüyor. 

Dönelim mevzumuza, dağılmasın. 

Bakanlık her sene ‘destek’ adı altında ulufe dağıtır. Nicedir yapar bunu ve bununla övünür. Sanatçılar da asla şikayet etmez bundan. Bir tane sanatçı bile, ‘Kardeşim biz sadaka istemiyoruz, sinemadan alınan vergi düşürülsün, film çekmek ucuz olsun, halk sinemaya gitmeye teşvik edilsin’ filan demez. Ahbap yaren bulunarak bütçeden ‘ne tırtıklarım’ çabası alıp gider. Bunun için kurulan lobi şirketleri var. Hele hele bu AKP döneminde partili pek çok yüzdeci var bu işi yapan. Mesut Uçakan isimli bir yönetmen, vaktiyle “Büyük paraları başkasına veriyorsunuz bize kırıntı kalıyor” diye serzenişte bulunmuştu da TRT dizisi vererek susturdular onu da. 

Tabii beş kuruş etmeyecek bir iş çıkardı ve bir süreliğine susacaktır sanırım!

2014 yılında devlet toplam 32 filme, 15 milyon TL yardım dağıttı. Semih Kaplanoğlu’nun son projesi Buğday tam 1.750.000 TL destek almaya hak kazandı. Toplam bütçenin onda biri. Diğer astronomik rakam ise AKP’nin reklamcısı Özkul-Özhan Eren Kardeşler’in Çanakkale projesine verildi: birmilyonyediyüzellibin… Tele…

İki kişi toplam bütçenin 5’de birini aldı, kalanı 30 film aralarında paylaştı. 

Kaplanoğlu bir önceki filmi Yumurta’ya da 300 bin TL destek almıştı. Aradaki farkı nasıl ödeyecekleri belliydi Kaplanoğlu-İpekçi çiftinin. Ki otoriteyi tam olarak memnun etmeseler de bu konuda ellerinden geleni yaptılar. 

Bir kere şahane sustular, sonra Leyla Hanım sıklıkla o naif üslubuyla muktediri şahane güzelledi… 

Ne yani, zulümden, vicdansızlıktan, hırsızlıktan, ahlaksızlıktan bahsedecek değildi ya. Birmilyonyediyüzellibin bu, az para mı?
Az tabi, çok az hem de… Bir vicdan için çok az, birikim, yetenek için yok denebilecek kadar az bir meblağdır bu. 

Şunun farkındayım: Herkesten bir Zeki Demirkubuz, bir Nuri Bilge Ceylan duruşu beklemek hayalciliktir. Herkes Onur Ünlü gibi de olamaz. Ancak en azından Osman Sınav kadar olamaz mıydı bu kişiler, kendi aralarında tartışmalılar bence. Bir araya geldiklerinde “Bu Ahmet çakalı yine Tayyip ile arayla adamlar koyup projeyi kapmış, Bosna’da çekilecekmiş” türünden birbirinin kuyruğuna basmalar yerine daha vicdanlı, daha onurlu işler kovalasalar mesela!

Ve çok kötü bir yalancı maalesef Kaplanoğlu. Filmine yapılan desteğin “geri ödemeli” olduğunu söylüyor. Yani aldığı parayı geri verecek zannediyoruz. 

Düpedüz yalan söylüyor yani. 

Evet bakanlığın destek maddesi şöyle: 
“Yapım Desteği  MADDE 17 : (Değişik: RG-7/9/2010-27695) Yapım desteği; sinema filminin yapım öncesi hazırlık aşamasından, gösteriminin yapılabileceği hale getirilmesine kadar geçen tüm yapım aşamalarının desteklenmesi amacıyla doğrudan veya dolaylı şekilde ve sadece geri ödemeli olarak sağlanır.”

Ne kadar onurlu, afili duruyor değil mi? Acele etmeyin sakın…

Hemen birkaç madde aşağıya bakıyoruz: 

“Madde 20: (Değişik: RG-24/12/2013-28861) Filmin, yapım giderlerini karşılayacak miktarda gelir elde edememesi halinde, film yapımcısının başvurusu üzerine yeminli mali müşavir raporunun incelenerek talebin yerinde görülmesi durumunda geri ödemeli destekler Bakanlıkça geri ödemesiz sayılır.”

Yani şunu demek istiyor: “Filmin para kazanamazsa, geri ödeme filan yok!”

Soru şudur: Semih Kaplanoğlu’nun bugüne kadar çektiği filmlerden hiç para kazanan olmuş mudur?

Belki kendisi bizi bu konuda aydınlatır ve bakanlığa yaptığı geri ödemelerin belgelerini kamuoyu ile paylaşır. 

Üstelik bakanlık ne olur ne olmaz diyerek, bazı yönetmenlere ayrıcalık olsun diye geri ödememe şartına başka kurallar da ekledi. 

Mesela yabancı bazı festivallere katılmak!

Diyelim Berlin ya da Cannes festivaline katıldınız, geri ödemeniz otomatikman düşüyor. 

Dolayısıyla şöyle yapıyorsunuz; bakanlıktan yardım talep ederken bütçeyi şişiyorsunuz, sözgelimi 4 milyonluk projenizi 20 milyon TL gösterip 2 milyon yardım alıyorsunuz. Bu paranın bir kısmını Avrupa’daki festival lobilerine harcıyorsunuz ve filminizi bu festivallere kabul ediyorsunuz. 100 bin Avro harcayıp 2 milyon TL kazanıyorsunuz. 

Böyle ballı kazanç nerede var sevgili okur?

Çok uzadı yazı, toplamak lazım. 

Bakalım bugünkü Türkiye manzarasına. Siyasi parti liderleri, vekilleri hapishanelerde ne ile suçlandıkları bile belli değil.

Gazeteciler, hukukçular, yazarlar içerde. Yahu yüzlerce bebek var hapiste bebek! Leyla İpekçi’nin o kadife inceliğindeki vicdanı bu bebekler için tek cümle etti mi? 

Tarihte görülmemiş bir adalet deformasyonu yaşanıyor, hukuk ayaklar altında. İktidar medyası ahlaksızlık şahikasını her gün bir eşik yukarı taşıyor. 

Adam kayırmacılık, cahillik, iftira, yalan, jurnal, tetikçilik, fişleme gırla..

İnsanlar hiç olmadığı kadar korkuyorlar herkesten ve her şeyden. 

Bir ihbar ile hayatınız her an kayabilir çünkü. 

Hukuk bitmiş, eğitim bitmiş, ekonomi yerlerde yatıyor. Hoşgörü, medya bitik. 

Düşmanlık, ötekileştirme devlet politikası oldu artık. Partili olmayana hayat hakkı yok. Öylesi bir rejimden rahatsızlık duymamak bence problemli ama anlaşılmaz değil. 

Nihayetinde avamsanız ekmek, havassanız sanat üretimi derdindesinizdir. 

Anlaşılabilir yani. 

Ama bu ucuzluğunuzu başka şeylerle setretmeyin en azından. 

Bakın aşağıdaki satırları yıllar önce NTV’de bizzat Kaplanoğlu’ndan izlemiştim: 
“Şu düşünceyi kabul etmeyelim; 'sanatçının insan tarafı ayrı yönetmen tarafı ayrıdır' gibi bir ayrım olamaz. Bu ayrım bizi o zaman o özürlere, o bahanelere götürür.''

Biri zalimin kucağına oturup sanatını icra etmeye çabalayan bir zavallı, öteki ise vasatlığını ancak sığındığı ideoloji limanında gizleyebilen bir beyhude kişilik. Ve biz bu ikilinin arasında hangisi daha saçma diye düşünmemiz lazım, haklı olan yok çünkü!

[Seyfi Mert] 5.10.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Mam Celal Talabani’nin mirası üzerine… [Deniz Ayhan]

Kürt siyasetinin en önemli isimlerinden Irak eski Cumhurbaşkanı ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) kurucusu Celal Talabani 84 yaşında Berlin’de hayatını kaybetti. ‘Mam’ lakabıyla anılan Talabani Ortadoğu’nun Hafız Esad’lı, Saddam Hüseyin’li, Humeyni’li döneminde yaşamış, tüm bu liderlerle bir hukuk geliştirmiş ve muazzam tecrübeler kazanmış bir Kürt siyaset adamıydı. Talabani, Mesud Barzani’den 12 yaş büyük olması ve Barzani’den bir önceki kuşağın en önemli temsilcisi sıfatı taşıması yönü ile vefatının gerek Kürt siyaseti gerekse de Irak için önemli bir kayıp olduğu şüphesiz. Yemek yemeyi çok seven, sürekli hikayeler anlatıp, özellikle müstehcen şakalar yapmasıyla bilinen Talabani, hayatının son beş yılını yaşadığı beyin hastalıklarından ötürü konuşamayarak geçirdi. Böylesine konuşmayı ve anlatmayı seven bir siyasetçi için yaşananların son derece güç bir sınav olduğu, Talabani ailesi tarafından farklı söyleşilerde hep dile getirildi.

BARZANİ VE TALABANİ AİLELERİNİN BİRLEŞİMİ

Celal Talabani, 1946 yılında Molla Mustafa Barzani tarafından kurulan Kürdistan Demokrat Partisi’ne (KDP) daha 14 yaşında katılarak siyaset serüvenine çocuk yaşlarda atılan bir isim olarak karşımıza çıkmakta. Talabani’nin kökenleri ile alakalı farklı yorumlar yapılsa da, Talabani ailesi Kerkük’te önemli bir tekkeye bağlı olarak yıllarca yaşamış, onlarca siyasetçi, edebiyatçı, ilim adamı ve şeyh yetiştirmiş bir aile olarak son tahlilde Koy Sanjaq’a (Köy Sancak) yerleştiği bölge tarihini son derece iyi bilen David McDowall gibi tarihçilerin ifade ettiği gerçekler arasında. Talabani, ailesinin bu etkinliği ve ününü de kullanarak Molla Mustafa Barzani’nin en önemli adamlarından İbrahim Ahmed’in kızı Hero İbrahim ile evlenerek bir anlamda Kürt siyasal hareketinde o dönem için iki numaralı isminin damadı olmayı başarmıştır.

Mam Celal, evliliğinin hemen ardından Bağdat’ta giderek hukuk tahsili görmüş ve bu sırada bir öğrenci birliği kurarak daha o yaşlarda sadece silahlı direnişin değil entelektüel direnişinde içerisinde yer almayı başarmıştır. Keskin zekâsı ve hitabeti ile çok erken yaşta temayüz eden Talabani, ikna kabiliyetinden ötürü insanlar Kürtçe’de olgun/amca anlamlarına gelen ‘Mam’ sıfatı ile kendisine hitap etmeye başlamışlardır.

BÖLGEDE DİYALOGA ÖNEM VEREN BİR POLİTİKACIYDI

1970’lerin ortasına gelindiğinde Cezayir Anlaşması ve sonrasında Saddam Hüseyin’in İran Şahı ile anlaşarak Kürtleri deyim yerinde ise aldatmasının ardından; Talabani, Molla Mustafa Barzani ile birlikte yürüttüğü silahlı direnişi terk ederek, bir takım Kürt entelektüelleri ile beraber 1976 yılında Süleymaniye civarlarında Kürdistan Yurtseverler Birliğini (KYB) kurdu. KYB motivasyon ve takip ettiği ilkeler açısından Maoist bir çizgiye dayanmaktaydı. Talabani’nin KYB’si ilk başta Hafız Esad ile son derece yakın ilişkiler geliştirdi. Hatta, Cengiz Çandar gibi Talabani’yi yakından tanıyan ve şahsi odasına girip çıkanlar, Talabani’nin odasında yalnızca kendisinin Hafız Esad ile kahkaha atarken çekilmiş bir resminin olduğunu fakat Özal gibi ya da bölgeden farklı bir liderle beraber oldukları başka bir resme rastlamadıklarının altını çizerek, Talabani-Hafız Esad arasındaki bu yakın ilişkiyi nazara vermişlerdir. Bununla birlikte özellikle Körfez savaşı yıllarında Talabani’nin gerek siyasi anlayışına gerekse de dünya görüşüne çok ters olsa da pragmatik sebeplerle İran ile de son derece derinlikli ilişkiler geliştirdiğini de görmekteyiz. Aynı dönemde, Talabani’nin İran’a yakınlaşmasına kayıtsız kalmak istemeyen Barzani KDP’sinin de Türkiye’nin desteğini almak için büyük uğraşlar verdiği bilinmekte.

2003 sonrası KYB ve KDP arasında imzalanan güç paylaşımı anlaşması ile Mesud Barzani, Kuzey Irak Kürt Federe Yönetimi başkanı olurken, Celal Talabani Irak cumhurbaşkanı oldu. 2005 yılından 2014 yılına kadar devam ettirdiği bu görevde, Irak anayasası cumhurbaşkanına icra yetkisi vermese de Mam Celal kişiliği, cana yakınlığı ve siyaset tecrübesi ile adeta bir diplomat gibi hareket ederek farklı bir cumhurbaşkanı oldu. Dönemi boyunca özellikle Şiilerle Sünniler arasında ve Kürtlerle Araplar arasında önemli bir arabulucu rol üstlendi ve bu grupları bir araya getirmeye çalıştı.

TÜRKİYE’DEKİ ÇÖZÜM SÜRECİNE KATKILARI

Celal Talabani 2012 yılında başlayan Barış Süreci boyunca da özellikle Türk hükümeti, Cemil Bayık ve Murat Karayılan gibi isimler arasında adeta bir iletişim noktası olarak sorumluluk almış ve her iki taraf üzerinde de kendisini tanıyan siyaset bilimcilerin de ifadeleri ile ‘ağırlığı’ olan bir Kürt devlet adamıydı. Talabani’nin Türkiye ile olan münasebetlerini Özal ve öncesi döneme kadar götürmek şüphesiz mümkün. Fakat, Talabani’nin asıl önemli sayılabilecek katkısı Irak cumhurbaşkanı olarak Barzani’nin KDP’si ve Erdoğan AKP’si arasında ilişkilerin gelişmesi için ön ayak olması ve tüm becerisini seferber etmesi ile bilinmekte.

Talabani’nin son beş yıldır hasta olması ve konuşamaması şüphesiz partisi olan KYB üzerinde de son derece olumsuz etkiler oluşturdu. Partide Talabani’nin eşi Hero İbrahim ve oğlu Kubat Talabani’nin etkisi olsa da, özellikle Talabani’den hemen önce partinin belki de iki numaralı ismi olan Nuşirvan Mustafa’nın da vefat etmesi ya da bir önceki jenerasyonun en önemli isimlerinden Fuad Masum ve Molla Bahtiyar gibi önemli isimlerin yaşlanıp yerlerine alttan isimlerin yetişmeyişi, KYB’nin daha dağınık bir hal almasına ve özellikle İran tesirine daha da açık hale gelmesine sebep oldu.

GERİYE BÜYÜK BİR BOŞLUK BIRAKTI

Mam Talabani’nin vefatı ile ‘sürgünden’ dönen Talabani’nin büyük oğlu Bafik Talabani de Süleymaniye’ye gelerek ayağının tozuyla ‘KYB referandumdan çekildi’ gibi açıklamalar yapınca KYB’nin siyasi etkinliğinin daha da zayıflamasına sebep oldu. Bu sebeple Kürdistan Federe Yönetimi başbakan yardımcılığı da yapan Talabani’nin küçük oğlu Kubat Talabani’nin abisine büyük tepki gösterdiği Talabani ailesini tanıyanların ortak beyanları arasında. Bugün Mam Celal’in geride bıraktığı mirasa baktığımızda, Talabani’nin vefatının gerek Talabani ailesinde, gerek Kürt siyasal hareketinde gerekse de Irak sathında kolay kolay doldurulamaz bir boşluk oluşturduğu son derece açık.

[Deniz Ayhan] 5.10.2017 [TR724]

Turgut Özal’lı yıllar [Türk Sağı’nın hikâyesi-12] [Kemal Ay]

Turgut Özal, 1989 yılında Anavatan Partisi’nin (ANAP) yeni binasının açılışında el yazısı ile şunları yazmış:

‘Üç önemli prensibe sarılırsak, bu parti 2000’li yılların en güçlü partisi olacak. Hür ve serbest düşünce, din ve vicdan hürriyeti, serbest teşebbüs (serbest pazar). Davranışlarımız: Zikzak yapmamak, doğru olmak, hoşgörülü olmak, uzmanlığa önem vermek, ekip çalışması yapmak. Özel önem verdiğimiz gruplar: Gençler ve çocuklar.’

Bu satırlar, rahmetli Özal’ın felsefesini aşağı yukarı özetliyor. Bir de ANAP’ı kurarken bir araya getirmek istediği ‘dört eğilim’den bahsetmişti. Bunlar 12 Eylül darbesinden hemen önce Meclis’te olan dört partiyi temsil ediyordu: AP (merkez sağ), MSP (İslamcı sağ), MHP (milliyetçi sağ) ve Ecevit’in CHP’si (demokratik sol). Gerçekten de partide bu yönelimde isimler kendine yer bulabilmişti. Nitekim siyaset yapmak için başka mecra da kalmamıştı.

2,5 PARTİNİN KATILDIĞI YENİDEN SEÇİMLER

1983 yılında yapılan seçimlere ‘2,5 parti’ katıldı. Askerlerin organizasyonu ile kurulan Milliyetçi Demokrat Parti (MDP) ve Halkçı Parti’nin (HP) yanı sıra ‘buçuk’ olarak görülen ve toplumda karşılığı olacağına pek inanılmadığı ifade edilen Anavatan Partisi. Bu süreçte siyasî yasaklı olan liderler ‘paravan partiler’ kurmaya yeltendi ancak Milli Güvenlik Kurulu bunları onaylamadı. Bir de üstüne seçim barajı getirildi. Nihayet 3 yıl sonra yapılan genel seçimlerde Özal, tek başına iktidar olarak ayrıldı. Sahil kesimleri ve büyük şehirler Necdet Calp’in kurucusu olduğu HP’ye, Güneydoğu illeri Turgut Sunalp’in partisi MDP’ye ve başta İç Ege ve Anadolu olmak üzere ‘taşra’ kesimi çoğunlukla Özal’ın kadrosuna oy vermişti.

Özal şapkadan çıkmadı elbette. Bürokrat kökenliydi. Dünya Bankası’nda çalışmış, yükselmiş, başarılı bir beyindi. Darbeden önce Demirel’in Başbakanlık müsteşarı olmuş, meşhur 24 Ocak kararlarına imza atmıştı. 1980’le 1983 arasında kurulan teknokrat hükümetlerinde görev almış, ülkenin darbeden sonra küresel ekonomiye adaptasyonunu sağlayan ekipte bulunmuştu. 1970’li yıllarda yaygın yoksulluğun ardından 1980’lerde ekonominin toparlanması, 12 Eylül rejiminin de öncelikleri arasındaydı.

EKONOMİ BÜYÜDÜ AMA DENGESİZLİKLER ORTAYA ÇIKTI

Türkiye’nin bu yıllarda küresel tüketim ekonomisine dâhil olması, ithalat yasaklarının kalkması, ihracat için çok çabalanması ve teknoloji transferinin sağlanması her açıdan dönüştürücü etkilere sahipti. 1950’de yüzde 20’lerde olan şehirli oranı, 1980’e kadar yüzde 40 civarına tırmanmıştı. Yeni iş alanları oluşması ve istihdamın artmasıyla bu oran 10 yıllık süreçte yüzde 60’a çıkacaktı. Bu da tüketim ekonomisini doğrudan etkileyen bir faktördü. (Tüketim artmış, orta sınıf genişlemiş ve ekonomi hacmi büyümüştü ancak 1980’li yıllar ekonomik dengesizliklerle ve krizlerle de hatırlanacaktır.)

Özal’ın ‘özgürlükler’ vaadi, darbelerle ve iç çatışmalarla yorulmuş bir halka ilaç gibi gelecekti. Nitekim bunun altyapısı da hazırlanmıştı. Serbest teşebbüs, orta ve üst sınıfın zenginleşmesini ve kalabalıklaşmasını sağladı. Bu, şehir kültürlerinin de zenginleşmesi anlamına geliyordu. Üniversite sayısı 1987’de 28’den 1992’de 51’e çıkarılmıştı. Yine Özal’ın hayallerinden biri özel televizyonlardı ve 1989’da bu hayalini gerçekleştirecekti (hatta – lüzumsuz yere – oğlunu ortak etmişti). 1950’lerde Demokrat Parti’nin sağladığı sosyal mobilizasyon, yani çevreden merkeze yürüyüş, 1980’lerde Özal’la devam ediyordu. Sivil toplum böylece daha da güçlenmiş ve çeşitlenmişti. Toplum, 1983 seçimlerinde Kenan Evren’in temsil ettiği zümreye olan tepkisini göstermişti. Şimdi de yeniden ‘hayat buluyordu’.

1990’LARIN TOHUMLARI BU YILLARDA ATILDI

Siyaset, daha önce de bahsettiğim gibi, üst otoritenin fikirleri test edilmek suretiyle üretilen bir olgu. Yani işleyen bir düzenle ilgili yeni fikirler sunabiliyorsanız, siyaset yapıyorsunuz demektir. Yoksa 1980-83 yılları arasında da bir hükümet vardı fakat siyaset yoktu çünkü kimseye hesap vermek zorunda değildi ve test edilme, itiraza muhatap olma gibi siyasete has durumlara maruz kalmıyordu. Özal’ın varlığı hem siyasete hem de medyaya canlılık getirmişti. Bunun da elbette toplumsal izdüşümleri olacaktı.

1982’de kabul edilen yeni Anayasa, 1961’e göre daha az özgürlük içeriyordu ancak temel kaideleri itibariyle evrensel hukuk kurallarına riayet edilmeye çalışılmıştı. Dil, etnisite ve laiklik konularının özellikle ‘vurgulanması’, ileriki yıllarda bu konuların tartışma doğuracağının habercisiydi. Kenan Evren’in ‘fevri bir hareket sonucu’ Kürtçe’yi yasaklatması, bu arada Diyarbakır Hapishanesi’nde işkence görenlerin ve 1970’lerde Ankara’da ‘Apocu’ olarak bilinen solcu gençlerin ‘dağa çıkması’, PKK meselesinin temelini oluşturacaktı.

MGK REJİMİNİN İCADI

12 Eylül rejimi, ülkeyi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) eliyle yönetmeyi öngördü. Cumhurbaşkanı’nın başkanlık ettiği MGK’da sivil ve asker oranı neredeyse eşitti. 27 Mayıs darbecileri Senato eliyle siyaseti ‘kontrol etmeyi’ denemişti. 12 Eylül darbecileri ise MGK’yı oluşturarak ‘kontrol’ işlevi yüklediler. 1983 seçiminde MGK’nın ‘adayı’ MDP yüzde 23, HP yüzde 30 ve ANAP yüzde 45 civarı oy almıştı. Bu da 1970’lerdeki sağ-sol çatışmasından sonra seçmenin ‘sınırlarını’ belirleyen bir denklem sunuyordu bize. İstikrardan ve devletten yana olan yüzde 23; taşrada bulunan ve merkeze göz diken, ekonomide liberal, düşüncede ‘sağ’ yüzde 45; CHP’nin devamı olarak görülebilecek yüzde 30.

Darbeciler 12 Eylül öncesi siyasîleri için 10 yıllık bir siyaset yasağı öngörmüştü. Ancak Turgut Özal, belli ki Meclis’teki rekabetsiz ortamdan sıkılmıştı ve 1987’de af edilmeleri için bir referandum düzenleme sözü verdi. Sonradan pişman olsa da, ‘kıl payıyla’ siyaset yasakları kalkmış oldu. Hemen o yıl yapılan seçimlere ANAP’ın yanı sıra Erdal İnönü’nün SODEP’i, Süleyman Demirel’in DYP’si, Bülent Ecevit’in DSP’si, Necmettin Erbakan’ın RP’si ve Alparslan Türkeş’in MÇP’si katıldı. Yüzde 10 barajı sebebiyle Meclis’te yalnızca ANAP, SODEP ve DYP bulunacaktı. Özal bir kez daha tek başına iktidar olmuştu. Ancak baraja hayli yaklaşan DSP (yüzde 8,5) ve RP (yüzde 7,2) geleceğin siyasetinde etkili olma emareleri göstermişti.

ÖZAL’IN AYAĞININ ALTINDAKİ HALI KAYDI

Bu seçimde Özal, Demirel, Erbakan ve Türkeş’in temsil ettiği ‘sağ’ oylarının toplam oranı yüzde 65 civarıydı. Bu veri, Türkiye’de solun darbeyle geriletildiği ve sağın da yükseltildiği şeklinde okundu özellikle sol literatürde. Ancak geçen yazının sonlarında bahsettiğim üzere, Türkiye şartlarında en önemli mesele ‘yukarı tırmanmaktı’ ve bunun formülünü de sağ politikacılar bulmuştu. Demokrat Parti’den başlayarak şehirleşmeyi (istihdamı) arttırmak ve bürokrasiyi şişirmek, en mühim iki meseleydi. Özal’ın performansı da haliyle ‘sağ popülizm’ için büyük fırsattı.

Sol literatürde Özal dönemi için şu türlü kritiklere de rastlayabilirsiniz: (1) Pragmatizmi kültür hâline getirdi, (2) rüşvet ve hayali ihracat gibi üçkâğıtçılıklar bürokrasiye ve ticarete yerleşti, (3) tüketim kültürüyle birlikte ‘değerler’ aşındı, (4) özelleştirme politikası devlet eliyle ‘yeni zenginler’ doğurdu ve bunun yönetimi ‘sağcılığa yaradı’, (5) aşırı Amerika yanlısı tutum, Türkiye’yi bölgede zora soktu, (6) dindar-laik tartışmalarının fitilini ateşleyecek eylemlere imza attı. (Liste uzayabilir ama genel hatlarıyla böyle.)

Bütün bunlar ‘sağ siyaset’ açısından muhtemelen alkışlanacak gelişmelerdi. Mesela pragmatizm konusu. Yıllarca ‘sağ’ mahfillerde, Türk halkının darbe dönemlerini hep sineye çektiği fakat sandığa gidince ‘gereken cevabı verdiği’ ve bu sebeple ‘sessizliğinde hikmetler olduğu’ anlatıldı. 1987 seçiminde 1. parti olarak Meclis’e giren ANAP’ın 1989 seçimlerinde 3. parti olması da, bunun göstergelerindendi sözgelimi. Halk, ‘şımaran’ Özal’a gereken dersi vermişti. Ancak bu seçimde 2 unsur ön plana çıkıyordu: (1) 1986’da baş gösteren ekonomik problemler, 1988-89 arasında yoğunlaşmıştı ve eski Başbakan Demirel, ‘alternatif’ adayı olarak kendini pazarlamayı başardı. (2) İnönü’nün SODEP’i ve Erbakan’ın Refah Partisi, yoksullara yönelik bir propaganda ile belediyecilik hizmetlerinin ‘oy getireceğini’ gösterdi.

SAĞ SEÇMENİN ÖNCELİKLERİ BELLİYDİ

Buradan da anlaşılabileceği gibi Türk seçmeni genelde ekonomik refah, yerelde ise ‘sosyal devlet’ tercih ediyordu. Bu çıplak gerçekliğin üstüne, ideolojiler, dinle mesafe, muhafazakârlık ve şehir-taşra ikiliği gibi unsurları eklemek mümkün. Ancak Özal’ın 1989’daki yerel seçimlerden hemen sonra Cumhurbaşkanı seçilerek Köşk’e çekilmesi, Türk siyasetini bir anlamda 1970’lerdeki koreografisine döndürdü. Özal faktörü, Türk sağında liberal seslerin de yükselmeye başlamasını, özellikle tüccar sınıfının daha da etkili hâle gelmesini ve taşranın merkezi dönüştürme kabiliyeti olduğunun görülmesini sağladı.

Ancak Özal, ANAP’ın dört eğilimini bir arada tutmayı başaramadı ve eski siyaset Meclis’e döndüğünde, ANAP ‘liberal sağ’ bir parti olmaktan öteye geçemedi. Muhafazakârlığı RP’ye, ‘merkez sağı’ DYP’ye ve sosyal demokratlığı SHP’ye kaptırmıştı. 1990’larda ise siyaseti, ‘MGK rejiminin’ Refah Partisi ve SHP’den Meclis’e giren Kürt vekillere yönelik tutumu belirleyecekti. Özal, ‘her eğilime kulak veren’ bir siyasetçi profilinin gereği olarak Kürt meselesinde ilerici adımlara meyletmiş, devletin adını değiştirmekten başkanlık ve federatif yapı gibi önerilere kadar çeşitli projeleri dillendirmişti. Bunlar 1960’larda başlayan ‘anayasal çerçeve’ ile mücadelenin devamı gibi düşünülebilir zira Özal da, diğer sağ siyasetçiler gibi ‘çok hızlı projeler üretip uygulamaya koyma’ eğilimindeydi. Bunlara itiraz edilmesi, prosedürlerle konunun uzatılması ve icraatın ‘yavaşlaması’ canını sıkıyordu. Oysa demokrasi, biraz da işleri yavaşlatmak suretiyle işlerlik kazanıyordu.

Özal, dinî referansları olan bir liderdi ancak siyaseten ‘muhafazakâr’ olmaktan uzaktı. Hatta o yıllarda hem siyasete hem de magazine angaje olan aile hayatı da, dindar seçmeni uzaklaştırmaya başlamıştı. Cumhurbaşkanlığında ‘yalnızlaştığı’ bir dönemde, 1993’te hayatını kaybetti. ANAP’ı 2000’li yılların en güçlü partisi olamadı.

[Kemal Ay] 5.10.2017 [TR724]

Kürdistan Türkiye’ye tehdit mi? [Mahmut Akpınar]

Irak’a bağlı federal bir eyalet olarak devam eden Irak Kürdistan’ı referandum yapıp bağımsızlığını ilan etti. Başta Irak Merkezi Hükümeti, İran ve Türkiye olmak üzere bu bağımsızlık hareketine bölgeden tepkiler var. Ne kadar ciddiler bilinmez ama İran ve Türkiye’nin Kürdistan sınırında askeri hareketlenmeler, tatbikatlar var. Barzani’nin ve Kürtlerin ise geri adım atmaya pek niyetleri görünmüyor. Batı dünyasında bağımsızlığa dil ucuyla tepki var ise de çok geçmeden Kürdistan’ı kabuller başlayacak, önümüzdeki 5-10 yıl içinde de bağımsızlık süreci tamamlanacaktır.

Peki Kürdistan’ın kurulması Türkiye’ye gerçekten tehdit mi? Dibimizde kurulmuş böyle bir devletin Türkiye’ye etkisi ne olur?

ARKA PLANDA ERDOĞAN’I ENDİŞELENDİRECEK BİR DURUM YOK

Öncelikle AKP iktidarının içerdeki milliyetçi kitlenin gazını almak için höykürmesini ciddiye almaya gerek yok. Zira Barzani’ye ve bağımsız Kürdistan’a en büyük desteği veren, can suyu olan Türkiye idi. Ekonomik, siyasi açıdan Kürdistan Türkiye desteğinde buralara geldi. K. Irak Türk müteahhitler tarafında imar edildi, ticareti, üretimi Türk vatandaşları götürdü oraya. Kürtçü ve Türkçü seslerin ara sıra kendi tabanlarını konsolide etme ve canlı tutma yönündeki milliyetçi açıklamalarını bir kenara bırakırsanız Türkiye ile Kuzay Irak Kürdistan yönetiminin çok da iyi bir ticareti, entegrasyonu var. Öte yandan K. Irak Kürtlerinin Tükiye’ye bakışının PKK etkisindeki bazı Türkiye Kürtlerinden daha sıcak olduğunu unutmamak lazım.

Erdoğan yönetiminin Kürdistan’ı normal şartlarda çok da problem edeceğini düşünmüyoruz. Zira karşılıklı çıkar birlikteliği var. Kürdistan AKP iktidarı sayesinde dünyaya açılıyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, petrolünü satıyor, ülkesini imar ediyor. Erdoğan ve yakınları ise bu ayrıcalıklı işbirliğinden ekonomik olarak kazançlı çıkıyor, kayıt dışı bir sürü kaynağa sahip oluyor. Oğullar, damatlar, yakınlar Kürdistan’dan çıkan petrolü en başta İsrail’e satarak ülke üzerindeki hegemonyasını sürdürmek için güzel paralar kazanıyorlar. AKP’li müteahhitler oradan güzel paralar kazanıyor.

MİLLİYETÇİ OYLAR AKP İÇİN ÇOK ÖNEMLİ

Ancak eğer Erdoğan bir savaşa gerek duyuyorsa -ki son zamanlarda her açıdan ciddi bir sıkışmışlık içinde- hem milliyetçilerin gazını almak hem de ülkeye savaş gerekçesiyle daha bir çökebilmek için Kürdistan’a girmeyi düşünür. Bunu kendi iktidarını-saltanatını ayakta tutmak, içte kendini sorgulatmayı engellemek için bir fırsata çevirmek ister; ülkeyi bir maceraya sokmaktan çekinmez. Bu tamamen Erdoğan’ın ne kadar sıkıştığıyla ve böyle sıcak çatışmanın ona ne kazandıracağıyla, onun hangi bireysel çıkar hesabı yaptığıyla ilgili. Girdikten sonra “ülkenin durumu ne olur?”, “bizim Kürler nasıl davranır?”, “hangi orduyla savaşacak?”, “ya işler kontrolden çıkarsa?” gibi sorular Erdoğan siyaseti açısından daha sonra düşünülecek konular. Baktı olmuyor tam tersi istikamete döner, “hain Barzani!”den tekrar “kardeşim Barzani” moduna geçebilir. Bu manevra kabiliyeti Erdoğan’da fazlasıyla var. Kürtlere karşı sarf edilen sözlerin diplomatik yanını, Türkiye Kürtlerinde nasıl etkiler oluşturduğunu, yarın hangi komplikasyonlara neden olacağını düşünmek ne Dışişleri’nin ne de Saray’ın gündeminde yok! Onlar günü kurtarmak, gücü korumak telaşında!

TÜRKİYE’NİN İŞİNE YARAYACAK BİR MÜTTEFİK OLABİLİR

Peki Kürtlerin bağımsız bir devletinin olması kötü bir şey midir?

Aslında mevcut tablo açısından baktığınızda şu anda Kuzey Irak Kürt yönetiminin bağımsızlık ilan etmesi en çok da Türkiye’nin işine yarayacak durumda. Ekonomik ve sosyolojik olarak Türkiye ile epeyce bir bütünleşik olan Kürdistan’ın Türkiye’den başka yüzünü dönebileceği bir ülke yok. Böyle bir bağımsızlık ayrıca İran’ın son 5-10 yılda kurduğu Şii blokunun etkisini kıracak bir gelişme. Kürdistan bağımsızlığından en çok rahatsızlık duyacak ülke İran’dır. Zira İran kendi denetiminde ve ikinci bir İran olan Irak’ın parçalanmasını ve zengin petrol kaynaklarını yitirmesini istemiyor. Sünni, mütedeyyin bir halktan oluşan Kürdistan İran’a zarar verse de Türkiye için avantaja dönüştürülebilir. Ama günün sonunda diplomasi kıvraklığına sahip İran reel politiğe uygun olarak her an manevra yapıp ortamı yumuşatabilir. Dış politikası kör gözüm parmağına giden Türkiye ise kendine bir düşman daha ekler ve iyice yalnızlaşabilir.

Türkiye’nin 20 yıldır sosyolojik dengelerle, diplomatik araçlarla engellemek için hiçbir şey yapmadığı, bugün ise engelleyemeyeceği bir Kürdistan’ın kurulmasına karşı çıkması akıllıca değil. Ancak AKP iktidarı şu anda MHP payandasına ve milliyetçi desteğe muhtaç. Ayrıca kendi Kürtlerini ezerken, dışlarken ve şehirlerini yakıp yıkarken bunu yapamaz. Eğer Türkiye kendi Kürtleriyle bir güven, barış ilişkisi kurabilmiş olsaydı, bizim Kürtlerimiz bu ülkede kendini itilip kakılan hissetmeyip huzurlu, eşit vatandaş görebilseydi bazı AKP’lilerin dediği gibi kurulan Kürdistan Türkiye’nin eyaleti gibi olurdu. Çok rahat entegrasyon sağlanırdı. Sınırlar bile kaldırılabilirdi ve bu işbirliğiyle PKK ciddi köşeye sıkışabilirdi; giderek sosyolojik zeminini kaybederdi. Ne var ki Türkiye şu anda 1990’lardan beter şekilde kendi Kürtlerini eziyor. Bu Türkiye Kürtlerinin doğal olarak Kürdistan’a öykünmesine, özenmesine neden olacaktır. Güneydoğu’da çıkabilecek bir kargaşa, kontrol dışı durumda Türkiye Kürtleri de benzer yollara başvurmak isteyecektir.

BÖLÜNMEYİ, ‘BÖLDÜRMEYİZ’ DİYENLER HIZLANDIRIYOR

Türkiye 40 yıldır bangır bangır bağıran Kürt sorunu çözmeye yanaşmadı. Bu konuda kalıcı çözümler üretmedi. Problemi hep öteleyerek, naylon tedbirlere başvurarak konuyu Kürtler nezdinde kangren etti. Şu sıralarda ise AKP’nin ülke genelinde ve bölgede uyguladığı ağır baskı, zulüm, ayrıştırma nedeniyle Kürtler tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar Türkiye’den duygusal kopuş yaşıyor. AKP, AKP’liler dışında bütün Türk vatandaşlarının ülkeye aidiyet duygusunu baltalıyor. Bu durum PKK gibi ayrılıkçı hareketlere cansuyu oluyor, Kürtlerdeki ayrılıkçı düşünceyi besliyor. AKP, milliyetçi söylemlerle AKP-MHP koalisyonunu sürdürmek isterken, gerçekte Kürtleri bir sonraki adım olan fiziki kopuşa, ayrılışa hazırlıyor. “Vatan bölünmez” diye slogan atan milliyetçi söylemler Kürt ayrılıkçılığının en iyi sermayesi oluyor.

Türkiye Kürtlerle demokratik insani değerler zeminde ve eşit vatandaşlar olarak pekâlâ yaşayabilirdi ama AKP artık var olan son ümitleri de tüketiyor. AKP siyaseti dışlayıcı, aşağılayıcı söylemlerle Kürtleri Türkiye’den itiyor. Öte yandan -BOP eşbaşkanlığı misyonunun bir gereği olarak olsa gerektir- Suriye’deki PYD yapısının kurulmasına en büyük katkıyı Türkiye’nin verdiğini unutmamak gerekiyor. Türkiye Salih Müslim’e diplomatik pasaport verdi, devlet altyapısını oluşturması için Türk Dışişlerinin bütün imkanlarını sundu. AKP iktidarı kendi Kürtlerinin ülkeyle bağını koparmak için ne gerekiyorsa yaparken eş zamanlı olarak Barzani yönetimine cansuyu oldu. PKK etkisindeki PYD yapılarına hamilik yaptı. Türkmenler ise sadece dillerinde. Onları yalnızlığa, yok olmaya terk ediyorlar. “Kerkük’e gitmeye hazırız” diye MHP binalarında silahla poz veren milliyetçiler gazını atıp, kendini tatmin ederken MHP bu çelişkili politikaların ortaklığına devam ediyor.

Kürtlerle ilgili her kazanıma kafadan karşı çıkmak Kürtler tarafından doğal olarak “Kürt düşmanlığı” olarak algılanıyor. Onlardaki ayrılıkçı, milliyetçi duyguları daha bir güçlendiriyor. Bağımsız Kürdistan’ın kurulması aslında Türkiye için pek çok avantaj getirebilir. Zatında Türkiye’ye bir tehdit ve tehlike değil. Akıllıca bir politika ile Türkiye Kürtlerinin gönlünü almak, İran’ın Ortadoğu’daki kuşatmasını ve Şii hilalini kırmak, bütün Kürtlerin hamisi olabilmek, yalnızlaşılan Ortadoğu’da yeni ve organik bir müttefik oluşturmak mümkün. Ancak sanki AKP iktidarı bütün Kürtleri Türkiye’ye düşman etmek ve Türkiye Kürtlerini ülkelerinden soğumak, Türkiye’ye kaybettirmek için özel çaba sarf ediyor.

[Mahmut Akpınar] 5.10.2017 [TR724]

Kim müflis tüccara altın emanet eder ki? [Semih Ardıç]

Hazine’yi nasıl ‘tam takır kuru bakır’ vaziyetine düşürdüklerini 28 milyar liralık vergi zamları ile ilan ettiler. İnfiali teskin etmek için zamları geri çekiyormuş gibi yapıp yine bildiklerini okuyacaklar. Zira ne Motorlu Taşıtlar Vergisi’nden (MTV) ne de diğer kalemlerden vazgeçmeyi göze alabilirler.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘MTV zammı Bakanlar Kurulu’nda yeniden müzakere edilsin’ beyanı mağazaların indirim kampanyaları gibi olacak. Zam kalemlerinden birinde tenzilata gitmiş gibi yapıp toplamda hal-i hazırdaki paketten fazlasını tahsil edecekler. Zaten baklayı ağızlarından çıkardılar. MTV yüzde 20 ila yüzde 40 arasında artacak. Üstelik bütün arabalar zamdan payına düşeni alacak. Müzakere vatandaşı rahatlamadı, bilakis zammı daha da geniş bir sahaya yaydı.

YASTIK ALTINA GÖZ DİKTİLER

Seçimde rey kaybettireceğini bile bile zamdan rücu edilmeme sebebi sır değil. AKP iktidarı, taktik manevralarla acı reçeteyi vergi mükelleflerine yutturmazsa 2018 bütçesindeki tahsisat beş-altı ay sonra bitebilir ve memur maaşları için IMF’nin kapısını çalmak mecburiyetinde kalabilir.

Kasanın perişan halini ele veren onlarca veriye sahibiz. Artık TÜİK bile mızrakları çuvala sığdıramıyor. Kim ne derse desin, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in Twitter hesabından başlattığı kampanya iflasın bir başka şekilde ifadesidir. Ne diyor Şimşek?: “Yastık altında 2 bin 200 ton altın var. Bunları evde bekleteceğinize ekonomiye destek olmak için bize teslim edin. Biz de mukabilinde size altın tahvili ya da kira sertifikası verelim.”

ALTIN VARSA BİLE VATANDAŞ NİYE BOZDURSUN?

Vatandaşı fişleme, dinleme ve fizikî takipte çığır açan AKP, Türkiye’yi temel hak ve hürriyetler zaviyesinden Kuzey Kore ile aynı lige düşürdü. Ne kadar iftihar etseler azdır. Dünyada yüz kızartıcı endekslerde artık ilk üç-beş arasındayız.

Mamafih altın tespiti dinlemelerle ya da hafiye teşkilatı vasıtası ile yapılamaz. Vatandaş kaç kilo ya da kaç gram altını olduğunu en yakınıyla bile paylaşmaktan imtina eder. Hal böyle iken Şimşek tonajdan emin konuşmuş. AKP iktidarının yastık altındaki altınları nasıl tespit ettiğini bilmediğimi itiraf edip mevzunun bam teline dokunacağım.

YASTIK ALTINDA 2 BİN 200 TON ALTIN!

Türkiye’de öteden beri böyle bir altın efsanesi dolaşır. Hassaten nakit darboğazına giren iktidarların dilinde pelesenk haline gelir bu efsane… Amma velakin bu altınların mevcudiyetini birebir ispat etmek mümkün değildir.

İsmi üstünde yastık altı. Vergiden, zamdan, faizden ve müflis iktidarlardan köşe bucak saklanmış altınlar (velev ki 2 bin 200 ton olsun) şimdi niye sisteme dahil edilsin? Ekonomi çok parlak gitse bu altınların bir kısmı bozdurulabilir ve tasarruf sahipleri daha yüksek kazanç vaat eden yatırım vasıtalarına bir ihtimal meyl edebilirdi. Bırakın böyle bir yatırım iklimini, üç gün sonra ne olacak kimse bilmiyor?

DOLAR İKİ HAFTADA 15 KURUŞ ARTTI

Dolar iki hafta önce 3,42 TL, bu hafta 3,57 TL civarında. Euro da 4,20 TL’nin etrafında tur atıyor. Borsa 110 bini geçecekti güya. Endeksi 100 bin üzerinde tutmak için birilerinin parmakları şişti. Londra’daki Hintli Herif, Saray’daki gedikli Müşavir, emir kulu Yatırım Finansman, üç kamu bankasının Hazine müdürleri, olup biteni seyreden Mehmet Ali Akben (BDDK Başkanı), Himmet Karadağ (Borsa Başkanı) ve Vahdettin Ertaş (SPK Başkanı) anladı ne demek istediğimi…

Borsa’yı düne kadar ‘kumarhane’ olarak gördüğünü alenen ifade edenlerin milletin vergileri ile tesis edilmiş kamu iktisadî teşekküllerini zarar ettirme pahasına Borsa manipülasyonlarının, keriz silkeleme dalaveresinin fâili haline gelmesi ne kadar ibretamiz bir savrulmadır…

ZAMLAR YÜZÜNDEN ALTIN ALMA İMKÂNI MI KALDI?

Akşam yarı tok yatan vatandaş sabah uyandığında dolmuşa, taksiye, benzine, MTV’ye, yeşil soğana, kırmızı ete, ekmeğe, simide yine zam geldiğini öğrendiğinde istikbalden beş senenin daha üstüne çarpı işareti koyuyor. Borçlu geldi borçlu gidiyor… Düğünde hanıma takılan ziynet eşyasını veya oğlanın sünnet düğününden kalan çeyrek altınları bozdur bozdur nereye kadar.

Maaşlar yüzde 3, enflasyon yüzde 13 artarken Şimşek’in dört gözle beklediği altınları evde tutmak ne mümkün! Dar ve orta gelirli kimseler, kara gün akçesi olarak kenarda tuttuğu altınları dün bozdurmadığı gibi bugün de bozdurmaya yanaşmayacaktır. Zaten o altınlar Şimşek’in kapatmayı planladığı bütçe açığının kovuğunu doldurmaz.

VATANDAŞ CEBİNDEN EKSİLENİ BİLİR

Devletin kasasında para kalmadığını artık sağır sultan bile duydu. Medyaya istediğiniz kadar sansür tatbik edin. Havuz gazeteleri her gün ‘dünya bizi kıskanıyor’ manşetleriyle çıksın. Vatandaş işlerin iyi gitmediğinin kokusunu alacak kadar mahirdir. Diploma şartına bakmaz bu maharet. Cebine gireni de cebinden eksileni de çok iyi hesap edebilir.

Altın tahvili zaten faiz hassasiyeti olmayanlara hitap ediyor. Bankalar senelerdir altın hesapları ile faizden imtina etmeyenlerin altınlarını aldı, kullanıyor zaten. Burada en hassas kesim faiz haram olduğu için mevcut piyasalara girmekten imtina eden tasarruf sahipleridir. Bir tweet ile onları ikna edilemez? Evvela onların itimadı kazanılmalı.

ZARARIN TELAFİSİ YOK

Bozdurulan altınların vadesi dolduğunda altının kıymeti azalmışsa ve vatandaş zarar etmişse tasarrufların ne olacağının cevabı yok. Buna cevap verilmediğine göre 1990’larda batan fonların bir yenisi ile karşı karşıyayız demektir. O devirde de bütçe delik deşikti. Rical-i devlette israf alıp başını gitmişti. Faiz ve enflasyon yüksekti. Vergi ve zamlardan vatandaş iki büklüm olmuştu.

Rantiyeci keyif çatarken, fakir daha da fakirleşiyordu. Paradan para kazananlar altın devrini yaşıyordu. Hükûmetler de açıkları kapatmak için her gün yeni bir fon (Mesela Konut Edindirme Yardımı) kuruyor ve çalışanların maaşlarından buraya tevkifat (kesinti) yapıyordu. Toplanan paralar yüksek faiz ödemelerine bile kâfi gelmiyor, paralar bir müddet sonra pula dönüyordu.

YATIRIM İÇİN EN RİSKLİ DEVİR

Altın tahvili ya da kira sertifikası… Hangi isim verilirse verilsin böyle bir davete vatandaşın icabet etmesi için iklim namüsaittir. İcabet edecek olanlar yastık altında kalan son kırıntıları kaybetmeyi göze almış demektir.

AKP hukukî teminatın, istikrarlı büyümenin cari olduğu beş sene evvel böyle bir kampanya başlatsa netice devletin temellerinden sarsıldığı bugüne nazaran çok parlak olabilirdi.

Risklerin zirveye çıktığını bile bile hükûmetin son çare böyle bir yola girdiği aşikâr.

Hepsi bir tarafa, kim elde avuçta kalan son altınlarını müflis bir tüccara emanet eder ki!

[Semih Ardıç] 5.10.2017 [TR724]

Mukaddes göç [Veysel Ayhan]

“Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitapta yazılmıştır.” (6/59) Hz. Bediüzzaman bu ayeti şöyle tefsir eder: “Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur’ân’dan ibarettir. Yaş ve kuru her şey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri, ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar.”

Kur’an-ı Kerim tüm zamanlara hitap eder ve tüm zamanların insanlarını örnekler. Müjdeleri ve korkutmaları her zamanın insanınadır. Bu nedenle sadece prensip ve kaidelerden mürekkep bir ahkam kitabı değil. Bize hayatımızın her diliminde karşılaşacağımız imtihanların numunelerini ve mesellerini  gösteriyor. “Bakın şunu yapanların başına bunlar gelir. Bu tür vakalar yaşayabilirsiniz.” diyor. Ve “Şu tip insanlar önünüzü kesebilir.” diyerek kafir, münafık ve müşriklerin tüm prototiplerini bize örnekliyor. Her insan; makamına göre, Kur’an insanı olması ve Kur’an’dan istifadesi nispetinde daha çok imtihanla karşılaşır.

KUR’AN’DA TAKDİR EDİLENLER

Belki başta “Kur’an cemaati” olma duasına “evet” derken Kur’anî tüm imtihanlara “evet” dediğimizi fark etmemiştik. Tabiri uygunsa “papuçun pahalı olduğunu” geç anladık. Sahabiyi örnek alırken anlatmak yetmiyormuş demek ki. Sahabi gibi olmak için benzer şeyleri yaşamak zorunda olduğumuzu nihayet anladık.

Bir dönemin Medine’de ev sahibi Ensar’dı. Yanlarına hicret eden muhacirlerle imtihan oldular. Onlara sahip çıkmak, evinin yarısı vermek, işini ve yemeğini bölüşmek… Ve o imtihanı kazandılar. Üstlerine düşeni fazlasıyla yapıp Kur’an’da takdir edildiler.

En önemli vasıfları kardeşlerini nefislerine tercih etmekti. O kadar çok örnek var ki! Ensar’dan Ebu Talha, evine misafir ettiği muhacir kardeşini, kendi çocuklarına tercih ediyor. Çocuklarını erkenden uyutup onların yemeğini muhacir kardeşine ikram ediyor.

Efendimiz (sav) sabah onları görünce “Yaptığınız işten dolayı sema ehli bile hayrete düştü.” buyuruyor. Sonrasında şu ayet nazil oluyor: “… Onlar Allah yolunda muhacir olarak kendilerine gelenlere sevgi besler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir kıskançlık, bir ihtiyaç hissetmezler; bunun da ötesinde, kendi paylarına düşen yoksulluk da olsa onları kendilerine tercih ederler….” (59/9)

“Onları kendilerine tercih ederler.” ayeti “yaşatmak için yaşamak” “Hayatı yaşatmaya bağışlamak” ve “Kendi kurtuluşunu başkalarını kurtarmada görmek” olarak bugüne taşındı, hayata mâl oldu.

SEVDİĞİNDEN İNFAK ETMEK

Gök ehlini bile hayrete düşürecek hadiseler bugün de var. Anne-baba, öz kızını çocuğuyla beraber sokağa atıyor. Abileri götürüp bir başka kapıya koyuyor. Orada günlerce itilip kakılıyorlar. Sonra Allah bazı arkadaşları “Hızır” gibi gönderiyor, onlara sahip çıkıyor.

Tarlada işçi olarak çalışan mühendisler, kuryelik yapan, pizza dağıtan bürokratlar ve kazandıklarıyla her türlü mihneti göze alıp arkadaşlarına yardım edenler… “Kehf ashabı” için elindeki ikinci el arabasını satıp ihtiyaçlarını görenler…

“Sevdiğiniz şeylerden (mal, bilgi, eşya…) infak etmedikçe gerçek fazilete ve kâmil manâda iyiliğe ulaşamazsınız.” (3/92) ayetini duyunca en sevdiği bahçesini satan sahabiye bedel, işini büyütmek için bir kenara biriktirdiği servetini vererek mağdurların, mehcurların, mescûnların yardımına koşanlar var.

Kendi çocuklarını boş verip hapse düşen anne-babanın otistik çocuğuyla gece gündüz ilgilenenler… Pazarcılık yaparak tutuklu arkadaşının ailesinin giderlerini karşılayanlar… Allah’ın ne çok kahraman lütfettiğini anlamamız için bugünlere ihtiyaç varmış.

MALLARIMI ALIN AMA BENİ BIRAKIN!

Suheyb b. Sinan Mekke’nin önemli zenginlerindendi. Hicret için yola çıktı. Kureyşliler, yolunu kesti. Onlara “Benim çok isabetli ok attığımı hepiniz bilirsiniz. Oklarım biterse kılıcımla müdafaada bulunurum. Kılıcım elimde, oklarım çantamda bulundukça hiçbirinizi yanıma yaklaştırmam!” diye meydan okudu. Sonra onların asıl derdinin mal ve para olduğunu fark etti. Ve onlara ‘tüm mallarımı ve alacaklarımı size bıraksam, bana yol verir misiniz?’ diye sordu. ‘Evet’ cevabını alınca sevinç içinde her şeyini onlara bırakıp yola düştü. Hadiseyi Efendimiz (sav) duyunca “Suheyb kârlı çıktı! Suheyb kârlı çıktı!” buyurmuştu. Ve sonra sahabinin fedakarlığını takdir ve tebcil eden şu ayet nazil oldu:

“İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar…” (2/207)

Başka pek çok ayet bu müjdeleri içeriyordu:

“…Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, Elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah’ın yanındadır.” (3/195)

YETER Kİ CEMAATTEN AYRILIN!

Vaktiyle ülkelerinde kendilerine ‘Şu Hizmet’i bırakın, bizim cenaha geçin. Artık devlet  hazinelerinin anahtarları bizim elimizde. Vergi bile ödemeyin zenginliğinize zenginlik katın’ denenler oldu. Bunu umursamayıp hizmetlerine devam edenleri ve bunun üzerine mallarına ve fabrikalarına ‘çökülenler”i, iş yerleri talan edilenleri ve sonunda Suheyb B. Sinan gibi ülkelerini terk edenleri nasıl farklı değerlendirebiliriz ki? Serveti, son model arabaları hatta uçağı, el emeği göz nuru inşa ettiği bir sanat eseri haline getirip hizmete sunduğu üniversitesi, eşkıyaya rükû etmediği için elinden alınan, talan edilen insanları başka nasıl değerlendirebiliriz ki?

Her şeyleri ellerinden alınan, çok ağır işkencelere maruz kalanlar, yurdundan kaçanlar ve yolda yakalananlar hakkında nazil olan bir ayet de şuydu:

“Şüphesiz ki senin Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafurdur, rahîmdir.” (16/110)

“NE ZAMAN GERİ DÖNERİZ?”

Muhacirin değeri Fasıldan Fasıla’da şöyle yerini bulur:

“Muhacirin mezar taşları, hicret ettiği yeni dünyaların bir nevi tapu kayıtları gibidir. Hattâ muhacir, kendi ülkesinin yemyeşil yamaçlarını, bağlarını ve diğer bütün güzelliklerini düşündüğünde ‘Aman Allah göstermesin orada ölmek mi!’ duygusuyla sahabe gibi tir tir titremelidir.”

“Sahabe Efendilerimiz (r.anhüm) Mekke’den Medine’ye hicret ederken, yurdu-yuvayı bütünüyle terk etmişler ve daha sonra arkada bıraktıkları şeyleri hayallerinden bile geçirmemişlerdir. Oysaki Mekke, öyle kolay kolay terk edilecek bir şehir değildi. Bir kere o zamanlar, Medine halkının yarısı çoban, yarısı çiftçi ve sınıf itibarıyla da ikinci-üçüncü sınıf insanların yaşadığı bir yerdi. Hâlbuki Mekke, hem ilim hem de ekonomik seviye olarak o zamanki Arap yarımadasının en medenî şehirlerinden biriydi. Buna rağmen Sahabe-i Kiram, Mekke’yi kafalarından öylesine söküp atmışlardı ki, daha sonraki dönemlerde değişik vesilelerle Mekke’de kalan muhacirler hastalandıkları zaman, ‘Burada ölüp kalacağız ve hicretimiz bâtıl olacak’ endişesiyle tir tir titrerlerdi. Bu sebeple, yüce bir mefkûre uğruna göç eden insanlar, hep ihlâs ve samimiyetle hareket etmelidirler… Hattâ o ilk garipler gibi, yerlerini terketmeyi savaşta cepheyi terketmekle eş tutmalı ve bir adım bile yerlerinden ayrılmamalıdırlar.”

(Devamı var)

[Veysel Ayhan] 5.10.2017 [TR724]

Kürtlerin Kopuşu [Mehmet Efe Çaman]

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşündeki önemli etkenlerden biridir milliyetçilik. Etnik Türkler arasında tepkisel olarak doğmuştur. Aksiyoner değil, reaksiyonerdir yani. İmparatorluğun tüm Müslüman ahalisi için bu tez geçerlidir. İslami kimliğin doğası gereğidir bu. Çünkü İslam, etnik aidiyetin ötesinde, kapsayıcı olan bir dini kimlik vermiş, etnik kimliklerin baskın hale gelmesine karşı çıkmıştır. Bu nedenle Türk, Arap ya da Kürt olmak, ancak yerel düzeyde folklorik ve linguistik (dilbilimsel) anlamda önemli olmuş, modern terimle kapsayıcı kimlik veya üst kimlik İslam ümmeti ola gelmiştir. Bu durum, 1648 Westfalya sistemiyle ilk sarsıntıyı yaşamış, tek kültüre tek devlet konsepti hem Avrupa’da (Hristiyan evi) Katolik Kilisesi’nin siyasi ağırlığını sonlandırarak ağır yara almıştır, hem de Osmanlı tarafından temsil edilen İslam coğrafyalarında önemli bir meydan okuma olmuş, önemli değişimlerin kapısını aralamıştır.

Hiçbir kültür – veya medeniyet – diğer kültür ve uygarlıklardan bağımsız olarak, sadece kendi dinamikleri ile var olamaz. Yan yana var olan medeniyetler, birbirlerinden etkilenir ve iç içe geçmiş kesişme alanı olan coğrafyalarda yeni gereklilikler doğar. Osmanlı coğrafyasının ana merkezi her zaman Balkanlar oldu, Avrupa’daki topraklar, Anadolu’yu da dâhil ederek bu coğrafyaya, daima Osmanlı’nın siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi coğrafyasını teşkil etti.

ULUS DEVLETLER VE CUMHURİYET SİSTEMİ

1648 bu nedenle önemlidir. Westfalya’nın oluşturduğu devlet tipi, giderek Osmanlı’yı da etkisi altına aldı. Bu kaçınılmaz bir sonucuydu yeni doğan uluslararası sistemin. 1789 Fransız Devrimi sonrası, Westfalya’nın doğurduğu teritoryal ve kendini din ile tanımlamaması bakımından olarak seküler olarak nitelendirebileceğimiz devlet tipi, milli devlete – yani ulus devlete – evrildi. Böylece teritoryal ulus devlet oluştu. Bu durum dünyanın bütün imparatorlukları için bir ölüm-kalım mücadelesinin doğmasına neden oldu. Çünkü imparatorluklar doğaları gereği çok uluslu ve kozmopolit yapılardır. Oysa teritoryal ulus devlet, herhangi tanımlanmış bir toprak parçası üzerinde büyük ölçüde homojen bir millet fikrine dayanmaktadır. Dahası, Fransız Devrimi ve Amerikan Devrimi gibi devrimlerin sonucu olarak, cumhuriyet rejimlerini ön plana çekmekte, böylelikle hanedanlıkların korkulu rüyası haline dönüşmektedir. İşte bu koşullar altında, tıpkı Rus Çarlığı veya Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu da büyük zorluklar yaşamaya başlamıştır.

Özellikle milliyetçilik ideolojisi, Osmanlı tebaası olan gayri-Müslimler arasında büyük ilgi gördü ve hemen benimsendi. Çünkü müstakillik sözü vermekteydi. Zamanın ruhu bu yönde ilerleyince, imparatorluklar da kendilerini koruma yönünde stratejiler benimsediler. Evrensel kimliklerini daha çekici hale getirmeye, kapsayıcılaştırmaya çalıştılar. Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset eserinde ele aldığı konu budur. Osmanlıcılık, İslamcılık ve milliyetçilik yönelimleri arasında milliyetçilik gerçeklere daha fazla tekabül etmekteydi. Zamanının koşulları bunu gerektirmiştir çünkü. Artık Osmanlıcılık gayri-Müslimleri, İslamcılık da Türk olmayan Müslümanları bir arada tutmaya yetmiyordu. Araplar, Türklerden çok daha hızlı benimsediler milliyetçiliği. Kürtler de onlardan geri kalmadılar.

KONJONKTÜR KÜRTLER İÇİN UYGUN DEĞİLDİ

Ancak Araplar 1920’lerde dönemin uluslararası konjonktürü içerisinde çok daha elverişli koşullar yakaladılar milli devletler kurmak yolunda. Her ne kadar hem kendi içlerindeki bölünmüşlükler ve çıkar çatışmaları, hem de dönemin süper gücü İngiltere’nin kendi çıkarlarını çok iyi tespit eden ve buna göre rasyonelce uyguladığı dış siyaset nedeniyle tek bir devlet çatısı altında birleşemeseler de, birçok bağımsız Arap devleti doğdu eski Osmanlı topraklarında. Kürtler ise o kadar “şanslı” değildiler. Kürtlerin yaşadıkları topraklar, Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarılı olması sebebiyle, büyük oranda Türkiye ve Irak arasında paylaştırıldı. Kalan Kürtler ise İran ve Suriye toprakları arasında bölündüler.

Türkiye Kürtleri, 1900’lerde fikren doğan, 1920’de temelleri TBMM ile atılan ve 1923’te adı konan bir ulus devlet içerisinde asimile edilmeye çalışıldılar. Büyük oranda, yoğunlukta olmadıkları bölgelerde bu politika tanımlanmış Türk çıkarları bağlamında olumlu sonuçlar verdi. Güneydoğu Anadolu bölgesi dışında çoğunlukta olmayan Kürtler lisan bakımından asimile oldular ve Türkleştiler. Güney Doğu bölgesinde de bu politikalar uygulandı, ancak Türk devleti bu bölgede ancak kısmen başarı elde edebildi. Tüm politik araçlara rağmen (eğitim politikaları başta olmak üzere) bugüne kadar Kürtler kendi dillerini unutmadı. Bu nedenle de 1789’un en önemli kimliksel etkisi olan milliyetçilik ideolojisi onların ulus kimliğini pekiştirdi.

TÜRKİYE’NİN ASİMİLASYON POLİTİKASI

Türkiye hükümetleri ise tüm gerçeklere karşın ısrarla asimilasyon politikasına devam etti. Kürt dilini 2000’lerin başına dek yasakladı ve cebir kullanarak engellemeye çalıştı. Kürt folkloru da (mesela Kürt müziği, Kürt dili edebiyatı, Newroz gibi ulusal bayramları vs.) yasaklandı. Yine bu politika çerçevesinde Kürtlerin siyasi olarak kendi kimliklerini reddetmeden siyaset yapmaları, siyasete katılmaları engellendi. Fakat bu şahin politikalar, tam tersi etki yaparak Kürt milliyetçiliğini daha da pekiştirdi ve daha da önemlisi, onun ayrılıkçı eğilimlerinin değirmenine su taşıdı. Nihayet 1980’lerde Kürt ayrılıkçı hareketi silahlı mücadeleye başladı ve terörist metotlar kullanarak illegal bir terör örgütü doğurdu. Bu, Türkiye’nin bütçesinde en büyük karadeliği açtı. Yüz milyarlarca dolarlık bir kaynak israfını beraberinde getirdi, on binlerce insanımızın (hem Türk hem Kürt) hayatlarını kaybetmelerine sebep oldu.

ÇÖZÜM SÜRECİ VE GERİYE DÖNÜŞ

AKP 2000’li yıllardan bu yana Kürtlere kültürel haklarını verme yönünde – akılcı – bir strateji izlemeye başladı ve zarar telafisine yönelik bir yeniden yapılanma dönemi ile ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin önü alınmaya başladı. Bu bağlamda Türk devletinin resmî ideolojik pozisyonu olan milliyetçilik yumuşatılarak, vatandaş ve üst kimlik vurgulu bir aidiyet gündeme getirildi. Bu durum Kürtler arasında memnuniyetle karşılandı. Kürt Kültürüne yönelik kısıtlayıcı ve yasaklayıcı tutum terk edildi. Kürt siyasi hareketine olumlu ve yapıcı yaklaşıldı. Hatta Erdoğan, tüm risklere rağmen, PKK ile görüşmeye başladı. Oslo’da PKK yönetimi ile İmralı’da ise Öcalan ile görüşüldü. Dolmabahçe’de bu görüşmelerin sonuçlarından doğan bir mutabakat zaptı imzalandı. Siyasi çözüm ve PKK’nın silah bırakması aslında Türkiye’nin en önemli çıkarıydı ve bunun gerçekleşmesi an meselesiydi. Erdoğan tarihe bu projeyle, Türkiye’nin bütünlüğünün mimarı olarak geçebilirdi.

Ancak bu yeni paradigma Türkiye’de – Erdoğan tarafından tasfiye edilmiş olan – derin devletin hoşuna gitmedi. AB süreci nedeniyle sistemsel dönüşümü engelleyemeyen bu kanat, fırsat beklemeye başladı. İstedikleri fırsat 17/25 Aralık süreci ile kendilerine altın tepside sunulacaktı. Nitekim rüşvet ve yolsuzluğa bulaşmış bir siyasi yapı, kendini kurtarmak için ödün vermeye hazır şekilde Türk derin devleti ile pazarlığa oturdu. İstenen bedellerden biri de, iç politikada Kürt sorununa yönelik stratejiyi değiştirmekti. Böylece 180 derecelik bir dönüş yapıldı. Açılım süreci sonlandırıldı. PKK’yı yeniden silahlı mücadeleye başlatacak köprüleri atma taktiği uygulandı. İstenilen sonuç alındı ve Kürt siyasi hareketi baskı altına alındı, 1990’ların şahin politikalarına geri dönüldü.

KÜRTLERE DAYANILMAZ BASKI

Bunlardan çok daha vahim olarak, ilk kez sivil yerleşim birimlerinin imhasını beraberinde getiren yanlış bir askeri strateji hayata geçirildi. Binlerce insanın ölümüne ve yüz binlercesinin yerlerini-yurtlarını terk etmelerine sebep oldu bu vahim hata. Bu siyasetin devamında, 15 Temmuz sonrası çok daha belirgin hale gelen derin devlet, bu kez HDP’li milletvekillerini takibata tabii tuttu, başta Demirtaş olmak üzere birçok milletvekili hukuksuzca hapse atıldı. Dahası, yüzde yetmişler-seksenler civarında oy almış olanları da dâhil, tüm HDP’li belediyelere Erdoğan’ın kayyumları atandı.

Bugün itibarıyla Kürtlerin kendilerini siyaseten ifade etmelerini sağlayabilecek tüm meşru ve yasal kanallar kapatılmış durumda. Son olarak Erdoğan HDP’lilerin yerinin Kandil (yani PKK) olduğunu söyledi. Yani bilerek isteyerek tüm Kürtleri PKK’yı desteğe azmettirmiş oldu. PKK’yı destekleyin, size başka bir alternatif bırakmıyorum diyor Erdoğan. Cümlesinin siyasi tercümesi budur. Bu cümle, 1900’lerin başından bu yana, Türkiye topraklarında Kürt siyaseti bağlamında sarf edilmiş en trajik, en yanlış, en hain ve en stratejiden yoksun beyanattır. Ve bu beyanat devletin başı olan biri tarafından en yüksek seviyeden ifade edilmiştir, bağlayıcıdır yani.

KOPUŞ SÜRECİ BAŞLADI

Erdoğan artık Kürtlerin kopuş sürecini başlatmıştır. 17/25 Aralık’ta derin devletten icazet alarak, 15 Temmuz sonrasında derin devletin kadrolarını TSK’nın tepesine yerleştirerek, bugün itibarıyla da Kürtleri PKK’ya açıkça yönlendirerek, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü açıkça tehlikeye atmış, Türkiye’nin parçalanmasının kapısını aralamıştır. İdeolojik olarak da fiilen takip ettiği politikalarla da bu böyledir. İnsan haklarından, hukuk devletinden, güçler ayrılığından, anayasal düzenden ve demokrasiden kopan Türkiye, bütünlüğünü koruyamaz. Çoğulculuğu olmayan, etnik aidiyetleri baskılayan, şiddet ve cebirle insanlara kimlik empoze eden devletler, yalnızca etnik bölücülüğün ekmeğine yağ sürerler. Öğrenmekte olan ve demokratikleştikçe bütünleşen, gelişen, müreffehleşen ve daha fazla güvenlik üreten bir gidişatı başlatan adam, bugün kendi çıkarları sebebiyle bu olumlu gidişatı bitiren kişi olmuştur.

Erdoğan’ın başlattığı Kürtlerin Türkiye’den kopuş süreci, Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bütünlüğüne santrifüj etkisi yapacaktır. Demokratik haklar bakımından, izlenen miyop ve rasyonellikten fersah fersah uzak politikaların bedellerinden biri – hatta belki de uzun vadede en ağırı – Kürtlerin ayrılıkçı milliyetçiliklerinde geri dönüşü mümkün olmayan noktanın aşılmasıdır. Bunun tarihsel ve siyasi sorumluluğundan kimse muaf olamaz. Erdoğan ve rejimi, Türkiye’de sadece cumhuriyetin değil, devlet geleneğinin ve ülkenin bütünlüğünün da antitezidir. Bu rejimin geç olmadan bitmesi, anayasal düzene geri dönülmesi, insan hak ve özgürlüklerinin yeniden güvence altına alınması şart! Bunu engelleyenler ve Türkiye’yi bölünmeye ve çöküşe itenler, yarın tarih, Yüce Divan ve bağımsız mahkemeler önünde hesap verecekler.

[Mehmet Efe Çaman] 5.10.2017 [TR724]