Gerçekten doğru yolda olan ve dik duran insan hiçbir zaman yalnız kalmaz. En başta Cenab-ı Hak onu yalnız ve desteksiz bırakmaz. İslam tarihi bunun misalleriyle doludur. İşte Efendimizin (S.A.S.) hayatı… Mekke’de tek başınaydı… Medine’ye giderken de yanında sadece sıddîkı Ebu Bekir vardı… Sonra bütün Medine ve Mekke O’nun (S.A.S.) yanında oldu. Ama hep dik hem de dimdik durdu…
Çağımızın sözcüsü Üstad Bediüzzaman Hazretleri Barla’ya sürüldüğünde yanında hiç kimse yoktu. Ama herkesin korkup çekindiği bir zamanda ayakta dimdik durdu… Zaten duruşu yeterdi… Sonra her türlü baskı ve zulüm atmosferine rağmen insanlar bu ciddî duruş karşısında kitleler halinde onun yanında oldular…
Bu süreçte de benzer bir olay yaşanıyor. Devlet gücüyle, kanunlar zoruyla herkes susturulmaya çalışılırken… Cemaatler biata zorlanıp, medya susturulduğu, bütün muhalif sesler kesildiği, her şeyiyle dünya çapındaki bir hizmet, içten ve dıştan ihanetlerle yok edilmeye çalışıldığı halde her şeye rağmen başındaki zâtın, dimdik ayakta durmasıyla, her gün bütün cihana moral ve teselli verici konuşmaları ve ciddi tavırlarıyla, geçici travmalardan sonra işlerin yoluna girmeye başladığını görüyoruz…
Belâ ve musibetlerde ilk sadmedeki sabır hem de aktif sabır çok önemlidir. Zaten Efendimiz Aleyhissalâtü vesselam bu hususa dikkati çekmiştir…
15 Temmuz darbe komplosundan bir gün sonra ayağına gelen dünyanın meşhur medya mensuplarına Hocaefendi, bütün ciddiyetiyle, beden dilinin de her zerresiyle gerçekleri dile getirdi. CNN’de Ferid Zekeriya’nın programındaki konuşmasını dinleyen herkes bu gerçeği gözleriyle görüp kalb ve vicdanları ile tasdik ettiler.
Hemen arkasından Amerika’nın resmen kabul ettiği on milyonun temsilcisi yerli imamlardan dokuz tanesi M. Fethullah Gülen Hocaefendiye “Acınızı paylaşmaya geldik; bize ne düşüyor!..” dediler. Onlar bütün samimiyetleriyle bunları söylerken tevafukan ben de orada bulunuyordum. Yani “Sen yalnız değilsin; biz seni dünyanın 170 ülkesinde eğitim hizmetlerine verdiğin manevî desteğinden ve ülkemizdeki seni seven eğitim gönüllülerinden nezih hizmetlerinden tanıyoruz.” demek istiyorlardı…
Yalnız onlar mı? Düşünce dünyasından, hatta diğer din mensuplarından, onu yazdığı eserlerinden ve dünya çapında vesile olduğu hizmetlerden tanıyan meşhurlardan da aynı şekilde mânevî destekler geldi.
Avustralya’dan gelen Ahmed Ziya Bey, bir Müslüman cemaatin başında bir kanaat önderi ve güçlü bir medya sahibi… Yanındaki akademisyenlerle ziyaret etti… İçlerinden bazıları görüşmenin başından sonuna kadar göz yaşlarına hâkim olamadılar. O atmosferde bulunmak, o anları yaşamak herkese nasip olmaz. Bu insanlar, sadece kitaplarının tercümesini okumuş ve yaşadıkları ülkelerindeki eğitim hizmetlerini yakından tanıma imkânı bulmuşlardı…
Uganda bir Afrika ülkesi… Sadece yüzde yirmisi Müslüman… Oradan dört kişi gelmişti. Birisi bizdeki Diyanet’in karşılığı olan Müftülüğün, müftü yardımcısı… Birisi diyalog sorumlusu… Birisi profesör… Medine’de okumuş çok güzel Arapçası ve İngilizcesi var. Birisi de iş adamı… O da Medine’de okumuş… Derin İslamî bilgilere sahip ve mükemmel Arapça ve İngilizce konuşuyor… Ama hepsi de Hocaefendinin kitaplarını okumuşlar, hazmetmişler ve özümsemişler… “Biz hep bu günleri hayal ediyorduk… Sizinle görüşmek en büyük idealimizdi; Allah nasip etti!” diyorlar ve göz yaşlarına hâkim olamıyorlardı. Zaten olaya şâhit olup ağlamayan yoktu. O kadar isterdim ki, bütün arkadaşlar bu güzelliğe şahit olsunlar… Ayrılıp giderken, merdivenlerde karşılaşan arkadaşlar “Ne oldu?” diye gelip bize soruyorlardı… “Evet biz İslamî ilimleri Medine’de Üniversitede okuduk öğrendik. Ama âyet ve hadisler bugün bize ne diyor, onu sizden öğrendik. Diğer insanlar ve bilhassa diğer din mensupları ile hiçbir alâka ve irtibatımız yoktu. Ama şimdi oturup konuşuyoruz, çok güzel dostluklar kuruldu. Devlet idarecileri de bundan çok memnunlar, kitaplarınızın okunmasının yaygınlaştırılmasını istiyorlar. Çünkü terör ve radikal hareketlerin ancak bunlarla önlenebileceğinin kanaatını taşıyorlar. Onun için bizleri teşvik ediyorlar.” dediler.
Gana asıllı ama uzun zaman Nijerya’da hizmet etmiş ve pek çok hâfız yetiştirmiş bir şeyh efendiyle Baltimur’da karşılaştık. Tarikatlarının Faslı en büyük şeyhleri 15 Temmuz'dan önce umreye gitmiş. Medine’de (rüyada veya yakaza halinde) Efendimiz (S.A.S.) kendisine “Mühim ve büyük bir İslam âlimine, dehşetli bir tuzak ve komplo hazırlanıyor. 12 Temmuza kadar binlerce hatim indirerek, binlerce Yâsin okuyarak ve binlerce salavatlar getirerek yardımcı olun ve bütün ihanetlerin boşa çıkması, hepsinin def ve ref olması için gayret gösterin!..” buyuruyor. Bütün herkese bu ihtarı ulaştırdıkları gibi bu şeyh efendiye de ulaştırmışlar. On dört senedir Amerika’da yaşayan bu zat da cemaati ile bu hatimlere ve okumalara iştirak etmiş. O zatın Hocaefendi olduğunu biliyor. Çünkü güzel Arapçası ve mükemmel İngilizcesi ile Hocaefendinin eserlerini okumuş..
Ben bu hususta şâhit olduklarımızı sizlere aktarmaya çalıştım. Elbette sizlerin de şâhit olduğunuz böyle güzel şeyler vardır…
[Abdullah Aymaz] 28.8.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Dik duran adam yalnız kalmaz [Abdullah Aymaz]
Hayat ve memat [Mehmet Ali Şengül]
Dünyaya gözünü açan her canlı, yaratılan her varlık bir gün mutlaka ölecektir ama, nerede ne zaman, ne şekil ölecek belli değildir. Ölümle insan her şeyi geride bırakacak, sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalacak, kafasına göre nice değer verdiği işlerini, eşlerini, çocuklarını, ana babasını yarıda bırakarak gitmek zorunda kalacaktır.
Böylesine kısa vadeli misafir olduğumuz bu dünyada, sonsuz, elemi kederi bulunmayan bir hayatı kazanma şansı verilmiştir. Böyle bir fırsat insanın kendisine ve iradesine bırakılmıştır.
Hiçbir kimse hayatı uzatma ve kısaltmaya muktedir değildir. Hayat ve Memat'ımız Allah'ın tasarrufundadır. Mülk suresi 2. Ayette: "Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, Ölümü ve Hayatı yaratan O'dur. O azizdir, ğafurdur. (üstün kudret sahibidir. Affı ve mağfireti boldur.)
Zümer suresi 42. ayette: "Allah, insanların ruhlarını ölümleri sırasında, ölmeyenlerin ruhlarını ise uykuları sırasında alır. Hakkında ölüm hükmü verdiği ruhu tutar, vermediği ruhu ise belirli bir süreye kadar salıverir. Muhakkak ki bunda, düşünen kimseler için alacak ibretler vardır."
En'am suresi 60. ayette: " O'dur ki (cc), geceleyin (ölümün kardeşi olan) uyku ile sizi kendinizden geçirir; o durumda, gündüz vücudunuzun organlarıyla ne yapmış, (sevap-günah olarak) ne kazanmışsanız hepsini bilmektedir. Sonra sizi, uykunuzda adeta ölü halde iken diriltir ve takdir edilmiş bulunan ömür müddetiniz doluncaya kadar bu böyle devam eder. (Nasıl ki her uykunuzun sonunda diriltiliyorsunuz, aynen bunun gibi, ölüp kabre yattıktan sonra da diriltileceksiniz) ve nihayet dönüşünüz O'nadır. Sonra O (cc), dünyada iken ne yapıyordu iseniz size bir bir haber verecek(ve bunlardan sizi sorguya çekecek) tir." buyrulmaktadır.
Hz. Üstad, kabir var, hiç kimse inkar edemez! Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda 'üç yol' dan başka yol yok.
Birinci yol: Ahireti tasdik eden, ehl-i İman için bu dünyadan daha güzel bir alemin kapısıdır.
İkinci yol: Ahireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere sürekli bir hapis ve bütün dostlarından kopmuşluk içinde bir hücre hapsi, yalnız başına bir hapis kapısıdır. İnandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Ahirete inanmayan ehl-i inkar ve dalalet için ebedi bir idam, (ebedi ceza ) kapısıdır. Yani, hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecektir. (13.söz ikinci makam)
Başka bir yerde, iman ve ameli salihle dünyadan göçen mü'minlerin ruhlarının ( melekler gibi) yıldızlar arasında seyahat edeceklerini ifade eder.
Nahl suresi 1. Ayette: " Allah'ın emri geldi gelecek! Artık onun gelmesini çabuklaştırmak istemeyin. Allah müşriklerin koştuğu ortaklardan münezzehtir, yücedir."
Enbiya suresi 1. Ayette: "İnsanlar için hesap verme vakti yaklaştı, fakat onlar (İman, tevbe ve takva ile ahiret adına hazırlanmak yerine) ondan yüz çevirerek, koyu bir gaflet ve umursamazlık içinde (dünyalarına) dalmış gidiyorlar." Buyurulmaktadır.
Kıyametin ne zaman kopacağının kesin bilgisi Allah'a aittir. O, beklenmedik bir anda gelebilir. Kur'an bu haberi vereli bu kadar zaman geçmiş diye akla gelebilir ama, dünyanın ömrü yanında o kısa bir zaman olduğu unutulmamalıdır. Mesela ikindi vaktinde akşam yakındır ifadesi doğru bir beyandır.
Hacc suresi 1. Ayette: " Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Gerçekten kıyamet saatinin depremi müthiş bir olaydır."
Zilzal suresi 1,2,3,4. Ayetlerde: " Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman, ve yer bağrındaki ağırlıklarını çıkardığı zaman, insan şaşkın şaşkın : 'Ne oluyor buna!' dediği zaman, işte o gün yer, üstünde olan biten herşeyi anlatır."
Kamer suresi 1. ayette: " Kıyamet saati yaklaştı. Ay bölündü."
Efendimizin (sav) dünyaya teşrifleri zamanın sonuna işaret etmektedir. Ahir zaman Peygamberi, Hatem-ün'Nebi ünvanı, dünyanın ömrünün sonuna gelindiğini ifade etmektedir.
Çekirdeği toprak altında çürütmeyen, meyvedar ağaç yapan Allah(cc), insan gibi eşref-i mahlukat olan bir varlığı çürütüp yok eder mi?
Allah(cc) hayatın her yönünü, gizlisini açığını bilmekte ve kiramen katibin de O'nun emriyle herşeyi tesbit etmektedir. Onun için insan, amellerinin küçük büyük hepsinin mutlaka bir gün karşılığını bulacak, ya mükafatını, ya da mücazatını görecektir.
Zilzal suresi 7. ve 8. Ayetlerde: "Artık her kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür."
Her kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, o da, onu(n karşılığını) görür."
Küçük kıyameti kopanın büyük kıyameti de kopmuş demektir.
Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (sav) " Dünya lezzetlerini acılaştıran ölümü çok anınız." buyurmuşlardır.
Görüldüğü gibi dünya bir misafirhanedir. İnsan da bu misafirhanede şerefli bir misafirdir. Misafir, misafirhane sahibinin emri doğrultusunda hareket ederse kazanır, yoksa kaybeder.
Sahip olduğumuz bu hayatı, irademiz dışı bize emanet eden Allah'dır (cc). Beklenmedik bir anda bize sormadan bu hayatı alacak olan da yine Allah'dır (c.c). Yani; hayat da, memat da Allah'ın Yed-i Kudretindedir.
Burada insana düşen en önemli vazife, sırtında taşıdığı bu emaneti, O'nun (cc) rızası istikametinde değerlendirmek ve ölümsüz ebedi hayatı kazanabilme gayreti içinde bulunmaktır.
Her gün görmekteyiz ki, ömür takviminden bir yaprak kopup gitmektedir. Gece ve gündüz, siyah ve beyaz iki fare gibi durmadan hayatı yiyip tüketmektedir.
Mukadder olan ecel, genç ihtiyar, hasta sıhhatli, kadın erkek, zengin fakir, amir memur, kuvvetli zayıf dinlememektedir. Meşiet-i İlahi nasıl takdir etti ise öyle gerçekleşmektedir.
Dünyayı ahirete tercih eden nice insanlar vardır ki, hayalleri içinde boğulup gitmektedirler. Niceleri de vardır ki, yüce ve kutsi bir dava adına mağduriyet, mahkumiyet, mazlumiyetle, kimisi hapishanelerde, kimisi deniz ve nehirlerde, kimisi sıkıntıdan kalp krizi geçirip hayatını kaybederek şehit olmakta, arkada boynu bükük, gözü yaşlı parçalanmış aileler bırakarak, ağır imtihanlara tabi tutulmaktadırlar.
Elbette böylesine ağır imtihan dönemlerinde gülüp oynayarak bayram yapılamaz ama, ye'se düşüp yapılması gereken vazifeler de terk edilemez. Mazlum, mahkum ve mağdurların maddi manevi dertlerine ortak olunmalıdır. Hayat devam ediyor, acısı ve tatlısı ile imtihanlara ehl-i iman olarak katlanmak gerekiyor.
Nimetler şımartmamalı, musibetler de ye'se düşürmemeli, "Kahrın da hoş lütfun da hoş" deyip sabretmeli. Biz mü'miniz, ahirete inanıyoruz. Her hâlükârda tevekkül ve teslimiyet içinde olmalıyız. Onun için kaybımız yok. Elhamdülillah.
Mü'min'in kalp, akıl ve irade istikametini koruması; fert, aile ve sosyal güvenliğin sağlanması; dünyada ve ahirette mutluluk ve huzurun elde edilmesi; hayatın ahirete bakan yönünün esas alınmasına, dolayısıyla insanın iman edip inandığı, gönül verip bağlandığı islamı, hayatına hayat yapmasına bağlıdır.
Gençliği, serkeşlikten, yakıp yıkmaktan; zalimi, zulümden; yani, zayıfı ezip çiğnemekten, malını mülkünü gasbetmekten, canına evladına kast etmekten uzaklaştıracak olan ancak Allah korkusu, ahiret endişesi olduğu gibi, mazlumu ve musibetzedeyi de ümitsizlikten ve sıkıntıdan kurtaracak da yine Allah'a iman ve ahirette mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşma inancı ve itikadıdır.
Kuvveti arkalarına alıp, acizliklerini unutan, zayıfı ezen, haram helal tanımayan zalimler, hatırlasalar da hatırlamasalar da bir gün mutlaka Azrail'i (as) karşılarında bulacaklar ve zulmün hesabını Allah'a (cc) vereceklerdir.
İnsan öyle bir hayat yaşamalı ki, neticede pişman olmasın! Eyvah demesin! Kontrolsüz ve disiplinsiz bir hayat, insanı şeytanın ve nefsin esiri ve kölesi haline getirir. Onun için mü'min, sürekli nefis muhasebesi yapmalı, nefsini kontrol altına almalıdır. Onun için mü'min, imanın erkanını hayatına hayat yapmalı ki, kalp sarayı yıkılmasın.
Şuara Suresi 88. ve 89. Ayette Cenab-ı Hakk, " O gün ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda eder." " O gün insana fayda sağlayan tek şey, Allah'a temiz bir kalple gelmesi olur." buyurmaktadır.
Zümer Suresi 53., 54. ve 55. Ayetlerde, Hz.Allah (cc), Habibim deki: " Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah (cc), bütün günahları affeder. Çünkü O (cc), gafur ve rahimdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.)"
" Size azap gelip çatmadan önce, Rabbinize dönün ve O'na teslim olun, O'na itaat edin. Yoksa yardım göremezsiniz."
" Size azap farkına varmadığınız yerden ansızın gelip çatmadan önce, Rabbiniz tarafından size gönderilen hükümlerin (Kur'an'ın) en güzeline tabi olun." buyurulmaktadır.
Ne var ki, mes'uliyetimiz kadar dertli olamamaktayız. Onun için musibetler, uyarma sinyalleridir. Ahiret hayatına hazırlık ve ümitleri, gayretleri artırmak için bir ikazdır. Ve aynı zamanda sabır gücününün artmasına vesiledir.
Görüldüğü gibi musibetlerin dünyaya bakan yönü acıdır. Ahirete bakan yönü ise, mutluluk ve saadetle doludur.
[Mehmet Ali Şengül] 28.8.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Böylesine kısa vadeli misafir olduğumuz bu dünyada, sonsuz, elemi kederi bulunmayan bir hayatı kazanma şansı verilmiştir. Böyle bir fırsat insanın kendisine ve iradesine bırakılmıştır.
Hiçbir kimse hayatı uzatma ve kısaltmaya muktedir değildir. Hayat ve Memat'ımız Allah'ın tasarrufundadır. Mülk suresi 2. Ayette: "Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, Ölümü ve Hayatı yaratan O'dur. O azizdir, ğafurdur. (üstün kudret sahibidir. Affı ve mağfireti boldur.)
Zümer suresi 42. ayette: "Allah, insanların ruhlarını ölümleri sırasında, ölmeyenlerin ruhlarını ise uykuları sırasında alır. Hakkında ölüm hükmü verdiği ruhu tutar, vermediği ruhu ise belirli bir süreye kadar salıverir. Muhakkak ki bunda, düşünen kimseler için alacak ibretler vardır."
En'am suresi 60. ayette: " O'dur ki (cc), geceleyin (ölümün kardeşi olan) uyku ile sizi kendinizden geçirir; o durumda, gündüz vücudunuzun organlarıyla ne yapmış, (sevap-günah olarak) ne kazanmışsanız hepsini bilmektedir. Sonra sizi, uykunuzda adeta ölü halde iken diriltir ve takdir edilmiş bulunan ömür müddetiniz doluncaya kadar bu böyle devam eder. (Nasıl ki her uykunuzun sonunda diriltiliyorsunuz, aynen bunun gibi, ölüp kabre yattıktan sonra da diriltileceksiniz) ve nihayet dönüşünüz O'nadır. Sonra O (cc), dünyada iken ne yapıyordu iseniz size bir bir haber verecek(ve bunlardan sizi sorguya çekecek) tir." buyrulmaktadır.
Hz. Üstad, kabir var, hiç kimse inkar edemez! Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda 'üç yol' dan başka yol yok.
Birinci yol: Ahireti tasdik eden, ehl-i İman için bu dünyadan daha güzel bir alemin kapısıdır.
İkinci yol: Ahireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere sürekli bir hapis ve bütün dostlarından kopmuşluk içinde bir hücre hapsi, yalnız başına bir hapis kapısıdır. İnandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Ahirete inanmayan ehl-i inkar ve dalalet için ebedi bir idam, (ebedi ceza ) kapısıdır. Yani, hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecektir. (13.söz ikinci makam)
Başka bir yerde, iman ve ameli salihle dünyadan göçen mü'minlerin ruhlarının ( melekler gibi) yıldızlar arasında seyahat edeceklerini ifade eder.
Nahl suresi 1. Ayette: " Allah'ın emri geldi gelecek! Artık onun gelmesini çabuklaştırmak istemeyin. Allah müşriklerin koştuğu ortaklardan münezzehtir, yücedir."
Enbiya suresi 1. Ayette: "İnsanlar için hesap verme vakti yaklaştı, fakat onlar (İman, tevbe ve takva ile ahiret adına hazırlanmak yerine) ondan yüz çevirerek, koyu bir gaflet ve umursamazlık içinde (dünyalarına) dalmış gidiyorlar." Buyurulmaktadır.
Kıyametin ne zaman kopacağının kesin bilgisi Allah'a aittir. O, beklenmedik bir anda gelebilir. Kur'an bu haberi vereli bu kadar zaman geçmiş diye akla gelebilir ama, dünyanın ömrü yanında o kısa bir zaman olduğu unutulmamalıdır. Mesela ikindi vaktinde akşam yakındır ifadesi doğru bir beyandır.
Hacc suresi 1. Ayette: " Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Gerçekten kıyamet saatinin depremi müthiş bir olaydır."
Zilzal suresi 1,2,3,4. Ayetlerde: " Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman, ve yer bağrındaki ağırlıklarını çıkardığı zaman, insan şaşkın şaşkın : 'Ne oluyor buna!' dediği zaman, işte o gün yer, üstünde olan biten herşeyi anlatır."
Kamer suresi 1. ayette: " Kıyamet saati yaklaştı. Ay bölündü."
Efendimizin (sav) dünyaya teşrifleri zamanın sonuna işaret etmektedir. Ahir zaman Peygamberi, Hatem-ün'Nebi ünvanı, dünyanın ömrünün sonuna gelindiğini ifade etmektedir.
Çekirdeği toprak altında çürütmeyen, meyvedar ağaç yapan Allah(cc), insan gibi eşref-i mahlukat olan bir varlığı çürütüp yok eder mi?
Allah(cc) hayatın her yönünü, gizlisini açığını bilmekte ve kiramen katibin de O'nun emriyle herşeyi tesbit etmektedir. Onun için insan, amellerinin küçük büyük hepsinin mutlaka bir gün karşılığını bulacak, ya mükafatını, ya da mücazatını görecektir.
Zilzal suresi 7. ve 8. Ayetlerde: "Artık her kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür."
Her kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, o da, onu(n karşılığını) görür."
Küçük kıyameti kopanın büyük kıyameti de kopmuş demektir.
Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (sav) " Dünya lezzetlerini acılaştıran ölümü çok anınız." buyurmuşlardır.
Görüldüğü gibi dünya bir misafirhanedir. İnsan da bu misafirhanede şerefli bir misafirdir. Misafir, misafirhane sahibinin emri doğrultusunda hareket ederse kazanır, yoksa kaybeder.
Sahip olduğumuz bu hayatı, irademiz dışı bize emanet eden Allah'dır (cc). Beklenmedik bir anda bize sormadan bu hayatı alacak olan da yine Allah'dır (c.c). Yani; hayat da, memat da Allah'ın Yed-i Kudretindedir.
Burada insana düşen en önemli vazife, sırtında taşıdığı bu emaneti, O'nun (cc) rızası istikametinde değerlendirmek ve ölümsüz ebedi hayatı kazanabilme gayreti içinde bulunmaktır.
Her gün görmekteyiz ki, ömür takviminden bir yaprak kopup gitmektedir. Gece ve gündüz, siyah ve beyaz iki fare gibi durmadan hayatı yiyip tüketmektedir.
Mukadder olan ecel, genç ihtiyar, hasta sıhhatli, kadın erkek, zengin fakir, amir memur, kuvvetli zayıf dinlememektedir. Meşiet-i İlahi nasıl takdir etti ise öyle gerçekleşmektedir.
Dünyayı ahirete tercih eden nice insanlar vardır ki, hayalleri içinde boğulup gitmektedirler. Niceleri de vardır ki, yüce ve kutsi bir dava adına mağduriyet, mahkumiyet, mazlumiyetle, kimisi hapishanelerde, kimisi deniz ve nehirlerde, kimisi sıkıntıdan kalp krizi geçirip hayatını kaybederek şehit olmakta, arkada boynu bükük, gözü yaşlı parçalanmış aileler bırakarak, ağır imtihanlara tabi tutulmaktadırlar.
Elbette böylesine ağır imtihan dönemlerinde gülüp oynayarak bayram yapılamaz ama, ye'se düşüp yapılması gereken vazifeler de terk edilemez. Mazlum, mahkum ve mağdurların maddi manevi dertlerine ortak olunmalıdır. Hayat devam ediyor, acısı ve tatlısı ile imtihanlara ehl-i iman olarak katlanmak gerekiyor.
Nimetler şımartmamalı, musibetler de ye'se düşürmemeli, "Kahrın da hoş lütfun da hoş" deyip sabretmeli. Biz mü'miniz, ahirete inanıyoruz. Her hâlükârda tevekkül ve teslimiyet içinde olmalıyız. Onun için kaybımız yok. Elhamdülillah.
Mü'min'in kalp, akıl ve irade istikametini koruması; fert, aile ve sosyal güvenliğin sağlanması; dünyada ve ahirette mutluluk ve huzurun elde edilmesi; hayatın ahirete bakan yönünün esas alınmasına, dolayısıyla insanın iman edip inandığı, gönül verip bağlandığı islamı, hayatına hayat yapmasına bağlıdır.
Gençliği, serkeşlikten, yakıp yıkmaktan; zalimi, zulümden; yani, zayıfı ezip çiğnemekten, malını mülkünü gasbetmekten, canına evladına kast etmekten uzaklaştıracak olan ancak Allah korkusu, ahiret endişesi olduğu gibi, mazlumu ve musibetzedeyi de ümitsizlikten ve sıkıntıdan kurtaracak da yine Allah'a iman ve ahirette mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşma inancı ve itikadıdır.
Kuvveti arkalarına alıp, acizliklerini unutan, zayıfı ezen, haram helal tanımayan zalimler, hatırlasalar da hatırlamasalar da bir gün mutlaka Azrail'i (as) karşılarında bulacaklar ve zulmün hesabını Allah'a (cc) vereceklerdir.
İnsan öyle bir hayat yaşamalı ki, neticede pişman olmasın! Eyvah demesin! Kontrolsüz ve disiplinsiz bir hayat, insanı şeytanın ve nefsin esiri ve kölesi haline getirir. Onun için mü'min, sürekli nefis muhasebesi yapmalı, nefsini kontrol altına almalıdır. Onun için mü'min, imanın erkanını hayatına hayat yapmalı ki, kalp sarayı yıkılmasın.
Şuara Suresi 88. ve 89. Ayette Cenab-ı Hakk, " O gün ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda eder." " O gün insana fayda sağlayan tek şey, Allah'a temiz bir kalple gelmesi olur." buyurmaktadır.
Zümer Suresi 53., 54. ve 55. Ayetlerde, Hz.Allah (cc), Habibim deki: " Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah (cc), bütün günahları affeder. Çünkü O (cc), gafur ve rahimdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.)"
" Size azap gelip çatmadan önce, Rabbinize dönün ve O'na teslim olun, O'na itaat edin. Yoksa yardım göremezsiniz."
" Size azap farkına varmadığınız yerden ansızın gelip çatmadan önce, Rabbiniz tarafından size gönderilen hükümlerin (Kur'an'ın) en güzeline tabi olun." buyurulmaktadır.
Ne var ki, mes'uliyetimiz kadar dertli olamamaktayız. Onun için musibetler, uyarma sinyalleridir. Ahiret hayatına hazırlık ve ümitleri, gayretleri artırmak için bir ikazdır. Ve aynı zamanda sabır gücününün artmasına vesiledir.
Görüldüğü gibi musibetlerin dünyaya bakan yönü acıdır. Ahirete bakan yönü ise, mutluluk ve saadetle doludur.
[Mehmet Ali Şengül] 28.8.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Almanya ve Fransa kendi şirketlerinin derdine düştü.. Erdoğan umurlarında değil [Semih Ardıç]
Almanya’nın en etkin gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung, “TL değer kaybettikçe Erdoğan ve hâkimlerinin bağışlayıcılığı artıyor.” tespitinde bulunmuştu.
Yabancı gazeteler, Erdoğan’ın dün “kara” dediğine bugün “ak” diyebilecek makyavelist bir siyasetçi olduğunu yazıp çiziyorlar.
En yeni haber şu: Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri Meşale Tolu’nun 9 aydır yurtdışına çıkmasına müsaade etmeyen mahkeme bir anda insafa geldi ve bütün adli tedbirleri kaldırdı.
MEŞALE TOLU İLE 3 YAŞINDAKİ OĞLU DA HAPİS YATTI
Gazeteci Tolu 8 ay hapis yatmıştı. 6 aylık kısmında 3 yaşındaki oğlu da demir parmaklıkların arkasında kendisi ile kalmıştı.
“Terör örgütü üyeliğine” dair tek delil olmadığı halde hükûmetin Almanya’nın siyasî tazyikini püskürtmesi için 2017 senesinin aralık ayında mahkeme şartlı tahliye kararı vermişti.
Meşale Tolu 17 ay sonra Almanya’ya, evine dönebildi.
“SEVİNEMİYORUM! YÜZLERCE GAZETECİ HAPİSTE”
Tıpkı o da şubat ayında “tutukluluğunun devamına” yazılı karara rağmen alelacele tahliye edilen gazeteci Deniz Yücel gibi, “Sevinemiyorum. Zira masum yüzlerce gazeteci, yazar hâlâ tutuklu.” diyerek geride kalan mahpuslara da sahip çıkılması çağrısında bulundu.
Yücel, Tolu ve diğer Alman vatandaşları Türkiye’deki meslektaşlarına nazaran hayli talihli sayılır. Zindanda unutulmadılar. Alman devleti hepsine sahip çıktı.
Almanya siyasî ve iktisadî nüfuzunu sonuna kadar kullandı, hepsinin hürriyetine kavuşmasına vesile oldu.
ERDOĞAN BORÇ İÇİN KAPI KAPI DOLAŞIYOR
Deniz Yücel, Meşale Tolu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan insafa geldiğinden kurtulmadı. Erdoğan paraya muhtaç. ABD ile kavgalı. Rusya ve Çin’de söz çok icraat yok. Geriye kaldı Avrupa!
Erdoğan e kadar pragmatist ve eyyamcı bir siyasetçi olduğunu Avrupa kapılarında borç ararken bir kere daha cümle âleme gösteriyor.
Telefonda Avrupa Birliği’nin (AB) meziyetlerinden bahsettiği AB liderlerinden günün sonunda para talep ediyor.
Dün “Nazi artığı” hakaretini, “Türkiye’nin düşmanları” hezeyanını ağzından düşürmüyordu. Meydanlarda oy devşiriyordu Alman ve Almanya düşmanlığı tohumlarını saçtıkça…
Sanki o ağır hakaretleri Erdoğan değil de muhalefet partilerinin liderleri sarfetti. Zerre kadar yüzü kızarmıyor, mahcubiyet duymuyor. Ona şeksiz destek verenler de “Vardır Reis’in bir bildiği!” diyebiliyor.
AVRUPA, TÜRKİYE’DEKİ EKONOMİK KRİZDEN ENDİŞELİ
Türkiye’de demokrasiyi Erdoğan’ın insafına bırakan AB liderleri, kendi iç siyasetinde Erdoğan ile yakın durmanın ağır bir maliyet getireceğinin farkında. Vaktinde “dur” demedikleri için hepsi bin pişman.
AB normları ile Erdoğan’ın “tek adam” rejimi arasında dağlar kadar fark var.
Yasama ve yürütmenin tek kişiye bağlandığı, yargı bağımsızlığının ve medya hürriyetinin ortadan kalktığı mevcut sistemiyle Türkiye, değil üye olmak AB’nin kapısının önünden dahi geçemez.
Son günlerde Erdoğan’ın Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Almanya Başbakan Angela Merkel veya Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile telefon görüşmeleri yapması, hem damadı hem Hazine Bakanı olan Berat Albayrak’ı Avrupa’ya yollaması ne kadar darda kaldığını ele veriyor.
7 BİNE YAKIN ALMAN ŞİRKET VAR
Muhatapları nezdinde bu temasların diplomatik nezaketten öte bir karşılığı yok. Israrcı olan taraf Ankara. Avrupa’nın Türkiye’de giderek içinden çıkılmaz bir hal alan ekonomik krizden endişe duyduğu sır değil.
Zira sadece Almanya’nın Türkiye’de 7 bine yakın şirketi var. Fransa, İtalya, İngiltere, İspanya ve Hollanda da kendi ölçeklerinde aynı vaziyette.
Bakmayın Erdoğan’ın üç rey için AB’yi günah keçişi ilan ettiğine. Kendisini iktidara getiren ve orada kalmasında payı olan büyümede Avrupa’dan gelen paraların ne kadar ciddi rolü olduğunu en iyi Erdoğan bilir. Vefasızlık kendi ayıbı.
AB BANKALARININ 140 MİLYAR DOLAR KREDİ ALACAĞI VAR
AB liderleri krizde kendi şirketlerini ve Türk şirketlerine 140 milyar dolar kredi veren bankalarını muhafaza etme derdine düştü.
İspanyolların 80 milyar dolar, Fransızların 40 milyar dolar kredisi batabilir Türkiye’de. Bu batıkların nihayetinde geleceği adres Almanya.
O yüzden daha fazla kontrolden çıkmadan Erdoğan’ı Uluslararası Para Fonu (IMF) ile imza atmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Alman gazeteleri her gün bu mevzuda birebir Federal Hükûmet kaynaklarının aktardığı bilgileri manşetlere taşıyor.
Türkiye, IMF reçetesi ile yeni bir ıslahat (reform) programı açıklarsa piyasalar bir nebze teskin edilir. Aksi takdirde ne Almanya ne de Fransa yardım edebilir.
Verilecek paralar borçların bir kısmını ödemek için kullanılacak. Kalanı da Erdoğan’ın inşâ edeceği yeni saraylar için harcanacak.
AB DİKTATÖRLÜĞÜN PARASINI MI VERECEK?
AB diktatörlüğü kendi parası ile destekleme ayıbını niçin üstlensin? AB’ye katılım öncesi destekler durdurulmuştu. En fazla orada vanayı biraz açabilirler.
Keşke Türkiye hukuktan bu kadar uzaklaşmasa ve Avrupa kapılarında para dilenmek zilletine hiç düşmeseydi. Koltukta kimin oturduğuna bakmadan her hamiyetperverin hissiyatı da bu minvalde.
Mamafih Türkiye’yi esas yörüngesinden çıkaran Erdoğan çöküşü görmek istemiyor. Kapıkulları da ulûfeden mahrum kalma endişesi ile “Padişahım çok yaşa!” tezahüratına devam ediyor.
Damat Berat Albayrak’a da kayınpederinin “borç elçiliği” vazifesi düştü.
Hazine’yi soyup soğana çevirdiler şimdi de dün “düşmanımız” dedikleri insanlara, Avrupa kapılarında ona buna el açıyorlar.
Ver mehteri Erkan Tan ver mehteri…
[Semih Ardıç] 28.8.2018 [TR724]
Yabancı gazeteler, Erdoğan’ın dün “kara” dediğine bugün “ak” diyebilecek makyavelist bir siyasetçi olduğunu yazıp çiziyorlar.
En yeni haber şu: Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri Meşale Tolu’nun 9 aydır yurtdışına çıkmasına müsaade etmeyen mahkeme bir anda insafa geldi ve bütün adli tedbirleri kaldırdı.
MEŞALE TOLU İLE 3 YAŞINDAKİ OĞLU DA HAPİS YATTI
Gazeteci Tolu 8 ay hapis yatmıştı. 6 aylık kısmında 3 yaşındaki oğlu da demir parmaklıkların arkasında kendisi ile kalmıştı.
“Terör örgütü üyeliğine” dair tek delil olmadığı halde hükûmetin Almanya’nın siyasî tazyikini püskürtmesi için 2017 senesinin aralık ayında mahkeme şartlı tahliye kararı vermişti.
Meşale Tolu 17 ay sonra Almanya’ya, evine dönebildi.
“SEVİNEMİYORUM! YÜZLERCE GAZETECİ HAPİSTE”
Tıpkı o da şubat ayında “tutukluluğunun devamına” yazılı karara rağmen alelacele tahliye edilen gazeteci Deniz Yücel gibi, “Sevinemiyorum. Zira masum yüzlerce gazeteci, yazar hâlâ tutuklu.” diyerek geride kalan mahpuslara da sahip çıkılması çağrısında bulundu.
Yücel, Tolu ve diğer Alman vatandaşları Türkiye’deki meslektaşlarına nazaran hayli talihli sayılır. Zindanda unutulmadılar. Alman devleti hepsine sahip çıktı.
Almanya siyasî ve iktisadî nüfuzunu sonuna kadar kullandı, hepsinin hürriyetine kavuşmasına vesile oldu.
ERDOĞAN BORÇ İÇİN KAPI KAPI DOLAŞIYOR
Deniz Yücel, Meşale Tolu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan insafa geldiğinden kurtulmadı. Erdoğan paraya muhtaç. ABD ile kavgalı. Rusya ve Çin’de söz çok icraat yok. Geriye kaldı Avrupa!
Erdoğan e kadar pragmatist ve eyyamcı bir siyasetçi olduğunu Avrupa kapılarında borç ararken bir kere daha cümle âleme gösteriyor.
Telefonda Avrupa Birliği’nin (AB) meziyetlerinden bahsettiği AB liderlerinden günün sonunda para talep ediyor.
Dün “Nazi artığı” hakaretini, “Türkiye’nin düşmanları” hezeyanını ağzından düşürmüyordu. Meydanlarda oy devşiriyordu Alman ve Almanya düşmanlığı tohumlarını saçtıkça…
Sanki o ağır hakaretleri Erdoğan değil de muhalefet partilerinin liderleri sarfetti. Zerre kadar yüzü kızarmıyor, mahcubiyet duymuyor. Ona şeksiz destek verenler de “Vardır Reis’in bir bildiği!” diyebiliyor.
AVRUPA, TÜRKİYE’DEKİ EKONOMİK KRİZDEN ENDİŞELİ
Türkiye’de demokrasiyi Erdoğan’ın insafına bırakan AB liderleri, kendi iç siyasetinde Erdoğan ile yakın durmanın ağır bir maliyet getireceğinin farkında. Vaktinde “dur” demedikleri için hepsi bin pişman.
AB normları ile Erdoğan’ın “tek adam” rejimi arasında dağlar kadar fark var.
Yasama ve yürütmenin tek kişiye bağlandığı, yargı bağımsızlığının ve medya hürriyetinin ortadan kalktığı mevcut sistemiyle Türkiye, değil üye olmak AB’nin kapısının önünden dahi geçemez.
Son günlerde Erdoğan’ın Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Almanya Başbakan Angela Merkel veya Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile telefon görüşmeleri yapması, hem damadı hem Hazine Bakanı olan Berat Albayrak’ı Avrupa’ya yollaması ne kadar darda kaldığını ele veriyor.
7 BİNE YAKIN ALMAN ŞİRKET VAR
Muhatapları nezdinde bu temasların diplomatik nezaketten öte bir karşılığı yok. Israrcı olan taraf Ankara. Avrupa’nın Türkiye’de giderek içinden çıkılmaz bir hal alan ekonomik krizden endişe duyduğu sır değil.
Zira sadece Almanya’nın Türkiye’de 7 bine yakın şirketi var. Fransa, İtalya, İngiltere, İspanya ve Hollanda da kendi ölçeklerinde aynı vaziyette.
Bakmayın Erdoğan’ın üç rey için AB’yi günah keçişi ilan ettiğine. Kendisini iktidara getiren ve orada kalmasında payı olan büyümede Avrupa’dan gelen paraların ne kadar ciddi rolü olduğunu en iyi Erdoğan bilir. Vefasızlık kendi ayıbı.
AB BANKALARININ 140 MİLYAR DOLAR KREDİ ALACAĞI VAR
AB liderleri krizde kendi şirketlerini ve Türk şirketlerine 140 milyar dolar kredi veren bankalarını muhafaza etme derdine düştü.
İspanyolların 80 milyar dolar, Fransızların 40 milyar dolar kredisi batabilir Türkiye’de. Bu batıkların nihayetinde geleceği adres Almanya.
O yüzden daha fazla kontrolden çıkmadan Erdoğan’ı Uluslararası Para Fonu (IMF) ile imza atmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Alman gazeteleri her gün bu mevzuda birebir Federal Hükûmet kaynaklarının aktardığı bilgileri manşetlere taşıyor.
Türkiye, IMF reçetesi ile yeni bir ıslahat (reform) programı açıklarsa piyasalar bir nebze teskin edilir. Aksi takdirde ne Almanya ne de Fransa yardım edebilir.
Verilecek paralar borçların bir kısmını ödemek için kullanılacak. Kalanı da Erdoğan’ın inşâ edeceği yeni saraylar için harcanacak.
AB DİKTATÖRLÜĞÜN PARASINI MI VERECEK?
AB diktatörlüğü kendi parası ile destekleme ayıbını niçin üstlensin? AB’ye katılım öncesi destekler durdurulmuştu. En fazla orada vanayı biraz açabilirler.
Keşke Türkiye hukuktan bu kadar uzaklaşmasa ve Avrupa kapılarında para dilenmek zilletine hiç düşmeseydi. Koltukta kimin oturduğuna bakmadan her hamiyetperverin hissiyatı da bu minvalde.
Mamafih Türkiye’yi esas yörüngesinden çıkaran Erdoğan çöküşü görmek istemiyor. Kapıkulları da ulûfeden mahrum kalma endişesi ile “Padişahım çok yaşa!” tezahüratına devam ediyor.
Damat Berat Albayrak’a da kayınpederinin “borç elçiliği” vazifesi düştü.
Hazine’yi soyup soğana çevirdiler şimdi de dün “düşmanımız” dedikleri insanlara, Avrupa kapılarında ona buna el açıyorlar.
Ver mehteri Erkan Tan ver mehteri…
[Semih Ardıç] 28.8.2018 [TR724]
İzmir’de, bir muhbir hikâyesi [Naci Karadağ]
İzmir’de bir semt, ismi önemli değil…
Bu semtin apartmanlarından biri…
4 katlı apartmanda yaşanan bir olay, Tayyip Erdoğan Türkiye’sinin şahane bir özeti aslında.
Binanın en üst katında bu hikâyeyi öğrendiğimiz kişi oturuyor. Laik görüşe sahip bir İzmirli bu kişi ve ailesi yaklaşık 12 yıldır aynı yerin mukimi.
Hemen alt katında koyu bir AKP’li aile oturuyor.
İlk tatsızlığın çıkma tarihi ise yabancı değil Gezi Olayları zamanı.
Alt kattaki fanatik AKP’li o kadar fena ki, eline çivili sopa alıp İzmir Kordon’da Gezici avına çıkanlardan.
Bu kattaki aile dışındaki herkes klasik İzmir ahalisi profiline uygun.
Erdoğan seçim kazandıkça AKP’li apartman sakini daha da tuhaflaşmaya, komşularını daha çok rahatsız etmeye başlıyor.
İlk kavgayı üst kattaki teyze ile yapıyor.
Sebep balkonlara asılan çamaşırlar.
“İç çamaşırları teşhir mi ediyorsunuz?” diye kavga çıkarıyor bu vatandaş.
Yükselen AKP demografisinin laik alana sıkışmış kalmış bir modeli bu. Bu sebeple yılların verdiği ezilmişlik hissiyatı da hırçınlaştırıyor her geçen gün daha fazla.
Gittikçe artan bir dozda binadaki herkesin huzurunu bozmaya başlıyor. Karşı çıkanlara ise, işine gelmiyorsa çek git, havalarında cevap veriyor.
Hemen alt katında ise genç bir çift yaşıyor ve bir gün ortak alan kullanımından dolayı AKP’li vatandaş ile bu çift arasında bir tartışma çıkıyor.
Genç kadın hamile…
Olay fazla büyümeden kapatılıyor.
En azından apartmandakiler öyle zannediyor.
Bütün apartman genç çift ile beraber doğumu beklerken bir gün tuhaf bir şey oluyor.
Kavganın üzerinden üç haftaya yakın geçtiği için kimse o olayla bağlantı kurmuyor ama apartmanın kapısına ekip otosu gelmiş, genç çifti soruyor.
Daha ne olup bittiği anlaşılmadan hamile kadın ve eşi karga tulumba, tartaklanarak alınıp götürülüyor.
Kadın doğurdu doğuracak.
Karnı burnunda kadın iki gece nezarethanede kalıyor, sorgulanıyor…
Eşi tutuklanarak hapishaneye yollanırken, doğurmasına birkaç gün kalan kadın serbest bırakılıyor.
Kısa süre sonra işin iç yüzü ortaya çıkıyor.
Evet, birçoğunuzun tahmin ettiği gibi FETÖ üyesi olma suçunun üzerlerine atılmasından dolayı gözaltına alınmış genç çift. İktidar ve devletini seven bir vatandaş başbakanlık iletişim hattına bu kişilerin FETÖ’cü olduğu yönünde anonim bir ihbarda bulunmuş.
Ne bir delil, ne bir emare, ne bir suç unsuru var.
Üç gün sonra kadın doğum yapıyor ama eşine ilk duruşma için 6 ay sonrasına gün veriliyor.
Hiçbir hukuki kanıt olmadan hayatının 6 ayını çalıyorlar.
Bir isimsiz, anonim ihbardan dolayı.
Doğum yapan kadının yaşadığı travmaya ek olarak adam işinden oluyor. Zira hakkında yapılan suçlama el altından duyuluyor bir şekilde.
Maddi sıkıntı çekiyorlar, kredilerini ödeyemeyince evleri icra yoluyla satılıyor.
6 ay sonra hakim önüne gelen dosyanın kapağını açıyor, 4 satırlık isimsiz bir ihbar dışında hiçbir şey yok.
Adam serbest ama AKP’li yandaş apartmandan bir aileyi kovmanın zafer sarhoşluğuyla gözüne bu kez başka bir kattaki komşusunu kestirmiştir…
Bir apartmanda yaşanan bir olayda size koskoca bir ülkenin son 15 yılının özetini aktardım.
NOT: Yaşanan olayı @panterremel isimli kullanıcıdan öğrenip kaleme aldım.
[Naci Karadağ] 28.8.2018 [TR724]
Bu semtin apartmanlarından biri…
4 katlı apartmanda yaşanan bir olay, Tayyip Erdoğan Türkiye’sinin şahane bir özeti aslında.
Binanın en üst katında bu hikâyeyi öğrendiğimiz kişi oturuyor. Laik görüşe sahip bir İzmirli bu kişi ve ailesi yaklaşık 12 yıldır aynı yerin mukimi.
Hemen alt katında koyu bir AKP’li aile oturuyor.
İlk tatsızlığın çıkma tarihi ise yabancı değil Gezi Olayları zamanı.
Alt kattaki fanatik AKP’li o kadar fena ki, eline çivili sopa alıp İzmir Kordon’da Gezici avına çıkanlardan.
Bu kattaki aile dışındaki herkes klasik İzmir ahalisi profiline uygun.
Erdoğan seçim kazandıkça AKP’li apartman sakini daha da tuhaflaşmaya, komşularını daha çok rahatsız etmeye başlıyor.
İlk kavgayı üst kattaki teyze ile yapıyor.
Sebep balkonlara asılan çamaşırlar.
“İç çamaşırları teşhir mi ediyorsunuz?” diye kavga çıkarıyor bu vatandaş.
Yükselen AKP demografisinin laik alana sıkışmış kalmış bir modeli bu. Bu sebeple yılların verdiği ezilmişlik hissiyatı da hırçınlaştırıyor her geçen gün daha fazla.
Gittikçe artan bir dozda binadaki herkesin huzurunu bozmaya başlıyor. Karşı çıkanlara ise, işine gelmiyorsa çek git, havalarında cevap veriyor.
Hemen alt katında ise genç bir çift yaşıyor ve bir gün ortak alan kullanımından dolayı AKP’li vatandaş ile bu çift arasında bir tartışma çıkıyor.
Genç kadın hamile…
Olay fazla büyümeden kapatılıyor.
En azından apartmandakiler öyle zannediyor.
Bütün apartman genç çift ile beraber doğumu beklerken bir gün tuhaf bir şey oluyor.
Kavganın üzerinden üç haftaya yakın geçtiği için kimse o olayla bağlantı kurmuyor ama apartmanın kapısına ekip otosu gelmiş, genç çifti soruyor.
Daha ne olup bittiği anlaşılmadan hamile kadın ve eşi karga tulumba, tartaklanarak alınıp götürülüyor.
Kadın doğurdu doğuracak.
Karnı burnunda kadın iki gece nezarethanede kalıyor, sorgulanıyor…
Eşi tutuklanarak hapishaneye yollanırken, doğurmasına birkaç gün kalan kadın serbest bırakılıyor.
Kısa süre sonra işin iç yüzü ortaya çıkıyor.
Evet, birçoğunuzun tahmin ettiği gibi FETÖ üyesi olma suçunun üzerlerine atılmasından dolayı gözaltına alınmış genç çift. İktidar ve devletini seven bir vatandaş başbakanlık iletişim hattına bu kişilerin FETÖ’cü olduğu yönünde anonim bir ihbarda bulunmuş.
Ne bir delil, ne bir emare, ne bir suç unsuru var.
Üç gün sonra kadın doğum yapıyor ama eşine ilk duruşma için 6 ay sonrasına gün veriliyor.
Hiçbir hukuki kanıt olmadan hayatının 6 ayını çalıyorlar.
Bir isimsiz, anonim ihbardan dolayı.
Doğum yapan kadının yaşadığı travmaya ek olarak adam işinden oluyor. Zira hakkında yapılan suçlama el altından duyuluyor bir şekilde.
Maddi sıkıntı çekiyorlar, kredilerini ödeyemeyince evleri icra yoluyla satılıyor.
6 ay sonra hakim önüne gelen dosyanın kapağını açıyor, 4 satırlık isimsiz bir ihbar dışında hiçbir şey yok.
Adam serbest ama AKP’li yandaş apartmandan bir aileyi kovmanın zafer sarhoşluğuyla gözüne bu kez başka bir kattaki komşusunu kestirmiştir…
Bir apartmanda yaşanan bir olayda size koskoca bir ülkenin son 15 yılının özetini aktardım.
NOT: Yaşanan olayı @panterremel isimli kullanıcıdan öğrenip kaleme aldım.
[Naci Karadağ] 28.8.2018 [TR724]
Türkiye-ABD dost mu düşman mı konusu ve Rus ruleti [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Uluslararası ilişkilerde çok bilinen bir cümle vardır ve bu alanda eğitim almaya başlayan öğrencilere ilk öğretilen cümlelerden biridir: uluslararası ilişkilerde ülkelerin dostu veya düşmanı olmaz. Ya da daha doğru ifadeyle, ülkeler arası ilişkilerde sürekli dostluklar veya sürekli düşmanlıklar yoktur. Dahası, dost veya düşman gibi kavramlar, bireyler arası ilişkilerin kavramlarıdır. Bir kişi bir diğerine düşmanlık veya dostluk besleyebilir. Düşmanlık gibi dostluk da duygularla alakalıdır. Örneğin sevgi veya aşk, karşılık bulmaması durumda kıskançlığa veya nefrete yol açabilir. Ama bireyler arasında olabilen bu tür duygusal ilişkiler, devletler arasında olmaz. Devletler, küresel ilişkilerde kendi çıkarlarını gözetir ve davranışlarını çıkarlarının gereğini yapmak üzerine kurgular. Daha başka bir ifadeyle, devletler rasyonel hareket eder. Duygusallık rasyonel hareket etmeye engeldir. Bu nedenle, devletler arası ilişkilerde duygusal davranmak olumsuz sonuçları beraberinde getirebilir.
Devletleri yönetenler birey oldukları için, sonuçta karar alma süreçlerinde duygularından etkilenebilirler. Bu nedenle, yakın ekiplerinde profesyonelce gidişatı okuyabilecek ve karar alıcıları zamanında uyarabilecek, dahası sözü dinlenecek ağırlıkta kadroların olması çok mühimdir. Aksi takdirde liderler korkunç hatalar yapabilir, yanlış çıkarsamalarda bulunarak ve bunların temelinde siyasi kararlar vererek ülkelerini felakete sürükleyebilirler. Tarih bunun gibi örneklerle doludur.
ABD Türkiye’nin dostu mu düşmanı mı sorusuna sanırım şimdi daha rahat yaklaşabiliriz. Ve diyebiliriz ki, bu kavramlar Türk-Amerikan ilişkilerini kavrama konusunda yetersizdir, hatta tehlikelidir. O halde ne yapmalı? Havuz medyası “ABD gibi müttefik varken düşmana ihtiyaç yok!” türünden garabet yorumlardan geçilmiyor. Oysa dostluk-düşmanlık kavramları, ancak sembolik anlamda bir şeyler ifade edebilirler. Mesela algıların uyumu konusu (persepsiyonların örtüşmesi) daha analitik bir kavramdır. Devletleri yönetenler çevrelerinde olan olayları yorumlayarak kavrar. Demek ki siyasal gerçeklik çok objektif değildir. Sözgelimi Ruslar için Ukrayna’da olanlar Batı’nın bir oyunudur. Kırım’ın ilhakı Rusya’nın güvenliği için gerekli olan meşru bir hamledir. Hâlbuki NATO veya Batılı ülkeler için Kırım’ın ilhakı gibi Rusya’nın Ukrayna konusunda güttüğü politika da uluslararası hukuka aykırıdır – güç kullanarak toprak kazanmak, BM Şartı’na ve diğer devletler hukuku metinlerine veya teamüllerine göre gayrı meşru ve yasa hukuk dışıdır. Neymiş? Demek ki aynı tarihsel olayı “okurken” devletlerin yöneticilerinin birbirinden farklı algıları olabiliyormuş Algıların böylesine farklı olabilmesi, sahip olunan değerler sistemi ile alakalıdır. Rusya’nın değerler sistemi ile ABD’nin değerler sistemi birbirinden oldukça farklı. Ruslar Sovyetler’in çökmesi sonrası yeni bir Avrasyacı jeopolitik anlayış çerçevesinde, demokrasi ve hukuk devleti gibi standartları “Batılı değerler” olarak damgaladı ve Putinist bir rejim çerçevesinde yeniden “güçlü Rusya” yaratmanın peşine düştü. Ellerinde olan nükleer savaş başlığı envanteri ile fosil enerji rezervleri sayesinde, ideolojisiz bir nevi Sovyetler Birliği oluşturdular. Bu nedenle Rus babuşka (nene) veya taksi şoförü, işçi ya da öğretmen, Putinist devletle gurur duyuyor. Putin Ruslara Sovyetlerin çöküşünden sonra kaybettikleri gururlarını ve öz saygılarını geri kazandırdı. Bugün Vladivostok’tan Petersburg’a, Kuzey Kutbu’ndan Tacikistan’a, etkin oldukları tüm coğrafyalarda etkin olan güçlü bir Rusya var. Ruslar bu nedenle “Batılı değerler” konusunda çok hassas değiller. Çin de, İran da, diğer Şanghay üyeleri de aynı şekilde hukuk devleti, insan hak ve özgürlükleri, basın özgürlüğü, mülkiyet hakkı gibi birçok değer konusunda Batılı standartlardan çok farklı bir anlayışa sahipler. Çünkü Batılı standartlar, şu anda bu tür ülkelerde olan anti demokratik rejimlerin er ya da geç altını oyacak. Bu değerler bu nedenle despotik yönetimlerin geleceği bakımından tehlike arz ediyor. Dolayısıyla, bu nedenle demokrasinin “evrensel” olmayıp “Batı kültürünün bir parçası olduğu” tezini kabul ediyor ve propaganda ediyor Rusya, İran, Çin ve diğerleri. Neden bunları anlatıyorum? Bunun Türk-Amerikan ilişkileri ile ne alakası var? Var! Şöyle ki, değerlerden bahsettik, hatırladınız mı? Değerler sistemi, algıları belirler dedik. İşte Türkiye, bundan birkaç yıl öncesine dek, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları vs. türü değerleri kendisine hedef alan bir ülkeydi. Dahası, Türk tarihinin son 250 yılı, bu tür değerlerin “evrensel değerler olduğunu” insanlara anlatmakla ve devleti reforme etmekle geçti! Demokrasi ve insan hakları mücadelesi, Türkiye’de oldukça köklüdür. Her ne kadar Rusların veya Çinlilerin ya da İranlıların tarihsel açıdan demokratik hukuk devleti ile alakaları hemen-hemen hiç olmasa da, Türkiye’de durum farklı. Türk tarihi, önemsiz addedilemeyecek bir demokratikleşme ivmesine uzun soluklu bir dönemde şahit oldu. Birçok kurum ve gelenek anayasal sisteme entegre edildi ve uygulanmaya çalışıldı. Her zaman başarılı olunduğunu söylemiyorum. Ama son 100 yıldır Türkiye demokratikleşen bir ülke oldu. Özellikle 2001-2010 yılları arasındaki on yıl, Türk demokrasisini evrensel standartlara çok yaklaştırmıştı.
Gelelim ABD ile ilişkilere
Türkiye demokratikleştiği oranda Batılı kurumlarda ağırlığı artan, yumuşak gücü yükselişte olan bir profil çiziyordu. Bölgesinde örnek alınan ve örnek gösterilen bir demokrasi birikimine ulaşılmıştı. Türk pasaportu giderek değer kazanıyordu. Türk lirası ve hisse senetleri değer kazanmaktaydı. Türkiye son derece iyi dış yatırım çekebilen bir cazibe merkeziydi. Bu çerçevede müttefikleri olan ABD ve diğer NATO üyeleriyle son derece olumlu ve yapıcı bir işbirliği içerisindeydi. O dönemde Rusya’dan füze sistemleri almak veya Ruslara nükleer tesis kurdurmak gibi niyetler mevcut muydu? Ya da Çin’le beraber balistik roket üretmek gibi bir irade var mıydı? Türkiye o dönemde Ortadoğu’da Sünni mezhebinin yayarına bir dış politika yöneliminde bulunacak desek, sanırım bizi tımarhaneye kapatırlardı! Türkiye Afganistan’da uluslararası güce komuta eden, Somali’den Irak’a, müttefiklik ilişkileri içinde işbirliğinde bulunan, dış politikada ve istihbarat paylaşımında güvenilen bir Avrupalı NATO üyesiydi!
Bugün problem olarak görülen ABD ile o zamanlar gayet uyumlu bir ilişki söz konusuydu. Peki, ABD bizim dostumuz muydu? Hatırlayalım: “Uluslararası ilişkilerde dostluk yoktur, ortak çıkarlar vardır!”. Ortak çıkarların ortak algılar üzerinde oluşması lazım. Türkiye, o dönemler Batılı müttefikleriyle dünyada ve çevresinde yaşanan gerçekliği benzer bir biçimde algılıyordu. Herhangi bir “normal” yönetim için, örneğin Suriye’nin dengesinin bozulması “istenmeyen” bir gelişmedir. Çünkü kitlesel göç gibi, uluslararası terörizm gibi birçok yan etki, sizi etkileyebilir. Bunu istemezsiniz! Fakat Türkiye Arap Baharı denen Ortadoğu kalkışmalarından sonra, hesap kitap yapmadan balıklama bu çatışmalarda taraf oldu. Özellikle Suriye’nin istikrarsızlaşmasında Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun rolü çok önemlidir. Türkiye, Suriye’nin istikrarını esas alan bir politika izlemek yerine, El Nusra ve El Kaide türevi ne kadar cani İslamcı terörist örgüt varsa, hepsini destekledi. Bölgede IŞİD’le petrol ticaretine girecek veya İslamcı IŞİD ve diğer radikal teröristleri devlet hastanelerinde tedavi edecek kadar ipin ucunu kaçırdı! Lojistik destek verdi, İslamcı katillerin Türk topraklarından geçmelerine ve Türkiye’nin İslamcı terörizm geçiş güzergâhı haline gelmesine göz yumdu, hatta bunu istedi!
ABD Türkiye’nin IŞİD ile mücadeleye yeterince destek vermemesi meselesinde Erdoğan’ı defalarca uyardı, El Nusra gibi gruplara desteği kesmesini telkin etti. Fakat Türkiye’nin sahada farklı plan ve beklentileri vardı. Erdoğan İslam halifesi olmak gibi saçma sapan ve reel karşılığı olmayan bir hülyaya kapılmıştı. Bu arada İran’a uygulanan BM ve ABD ambargolarını delme konusunda yardım etti. Zarrab Türkiye’de, Babek Zencani İran’da, İran paralarını sözde İran ile altın ticareti kisvesi üzerinden akladı, İran’ın nükleer silah geliştirmesine destek verdi. Hatta İran’ı uluslararası platformlarda ABD’ye rağmen desteklemekten imtina etmedi. O zamanlar Zaman gazetesinde bunu yazdım ve eleştirdim. Sordum: Türkiye’nin İran’ın nükleer programını desteklemekte ne gibi bir çıkarı olabilir? Hiçbir cevap alamadığım gibi, AKP’ye yakın birçok çevre tarafından da “uyarıldım”! Türkiye Ortadoğu’da ayakları hiçbir şekilde yere basmayan bir politik manevraya girişirken, ABD sessizce Türkiye’den ümidini keserek Suriye’de seküler ve IŞİD karşıtı Kürtlere desteğe başladı. Esasında Türkiye de bu Kürtlerle samimi ilişkiler içindeydi. Liderleri Salih Müslim ile defalarca Ankara’da görüşülmüş, Kobani krizinde Irak Peşmerge birliklerinin Türk topraklarını kullanarak Suriye Kürdistan’ına geçişine izin verilmişti. Zaten Habur’a seyyar savcı gönderen Ankara PKK militanlarına af çıkartarak Oslo pazarlıklarının gereğini yerine getiriyordu. Sonrasında Dolmabahçe Mutabakatı çerçevesinde PKK’nın silah bırakmasına gidecek süreç devam ediyor, ilerliyordu! 17-25 Aralığa dek bu sürdü.
Dönüp dolaşıp 17/25 Aralık’a geliyoruz, değil mi? Evet! Çünkü bu bir milattı. Bu tarihte Erdoğan, suçüstü yapıldığı için köşeye sıkışmış vaziyette, denize düşen yılana sarılır misali, derin devlete gitti. Anlaşarak, 180 derece dönüp “Türk Ordusu’na kumpas kuruldu!” noktasına geldi. Artık her şeyi yapmaya hazırdı! Öyle de oldu!
Derin devlet, Avrasyacı (Rus yanlısı, NATO karşıtı) bir cuntanın elindeydi. Esasında 28 Şubattan beri bu cunta Batı’ya artık gerek yok, biz işimize bakalım tezini işliyor, Türkiye’yi Avrasya steplerinde risk almaya çağırıyordu. İşte 17/25 Aralık sonrası ellerine altın bir fırsat geçti! Erdoğan, kirli işlere bulaşmış ve Yüze Divan’dan sıyrılmak isteyen profilde, Kürt politikasını değiştirdi, liberalleşme ve demokratikleşmeyi durdurdu, AB’den ülkeyi kopardı, liberalleri ve Kürtleri tasfiye etti. Bu işleri AB ve ABD ile aynı kulvarda yapamazdı, bu nedenle Rusya’ya yöneldi, derin devlet de zaten bunu istemiyor muydu? İşte artık her şey olmuştu! Avrasyacı-İslamcı ittifakı (veya koalisyonu) Türkiye’yi NATO-ABD-AB konusunda yeniden değerlendirme yapmaya mecbur bırakıyordu. Rusya’ya yaklaşıldı, Türkiye radikalleştirildi, rotadan saptırıldı. Ekonomi ve dış politika rayından çıkartıldı. İstikrar bitti, yerine belirsizlik ve fevri tepkisel hamlelerle dolu, akıl dışı bir yalpalama dönemi aldı!
ABD’nin ve Türkiye’nin artık tüm algıları farklılaşmıştı. Ortak çıkarların olması için ortak algıların olması lazımdır dedik. Ortan algılar olmayınca, ortak çıkarlar da artık yoktu! ABD ve Türkiye eskiden de dost değillerdi. Çünkü devletler arası ilişkilerde dostluk olmaz! Ama müttefiktiler, ortak çıkarlar üzerine inşa edilen bir müttefiklik ilişkisi vardı. Hiçbir müttefiklik ilişkisi (özellikle arada asimetrik güç farkı varsa) mükemmel olamaz! Ama rasyonel olabilir. Bugün bu yok artık. Peki, soruyorum: Türkiye bu riski neden aldı? Ne elde etti? Daha çok güvenlik? Daha iyi ekonomi? Daha fazla bölgesel etki? Ne! Hiçbir şey! Bir Amerikalı uzmanın dediği gibi, ilişkileri Rus ruletine benzetecek olursak, ABD kendi ayağına ateş ediyor, ama Türkiye kafasına. Rus ruleti demişken, oyunun asıl kazanının Rusya olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Anlamayanlar olabilir, onlar Rusya’yı bizzat “yaşayarak” öğrenecek. Ha, çok geç olacak, o başka!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.8.2018 [TR724]
Devletleri yönetenler birey oldukları için, sonuçta karar alma süreçlerinde duygularından etkilenebilirler. Bu nedenle, yakın ekiplerinde profesyonelce gidişatı okuyabilecek ve karar alıcıları zamanında uyarabilecek, dahası sözü dinlenecek ağırlıkta kadroların olması çok mühimdir. Aksi takdirde liderler korkunç hatalar yapabilir, yanlış çıkarsamalarda bulunarak ve bunların temelinde siyasi kararlar vererek ülkelerini felakete sürükleyebilirler. Tarih bunun gibi örneklerle doludur.
ABD Türkiye’nin dostu mu düşmanı mı sorusuna sanırım şimdi daha rahat yaklaşabiliriz. Ve diyebiliriz ki, bu kavramlar Türk-Amerikan ilişkilerini kavrama konusunda yetersizdir, hatta tehlikelidir. O halde ne yapmalı? Havuz medyası “ABD gibi müttefik varken düşmana ihtiyaç yok!” türünden garabet yorumlardan geçilmiyor. Oysa dostluk-düşmanlık kavramları, ancak sembolik anlamda bir şeyler ifade edebilirler. Mesela algıların uyumu konusu (persepsiyonların örtüşmesi) daha analitik bir kavramdır. Devletleri yönetenler çevrelerinde olan olayları yorumlayarak kavrar. Demek ki siyasal gerçeklik çok objektif değildir. Sözgelimi Ruslar için Ukrayna’da olanlar Batı’nın bir oyunudur. Kırım’ın ilhakı Rusya’nın güvenliği için gerekli olan meşru bir hamledir. Hâlbuki NATO veya Batılı ülkeler için Kırım’ın ilhakı gibi Rusya’nın Ukrayna konusunda güttüğü politika da uluslararası hukuka aykırıdır – güç kullanarak toprak kazanmak, BM Şartı’na ve diğer devletler hukuku metinlerine veya teamüllerine göre gayrı meşru ve yasa hukuk dışıdır. Neymiş? Demek ki aynı tarihsel olayı “okurken” devletlerin yöneticilerinin birbirinden farklı algıları olabiliyormuş Algıların böylesine farklı olabilmesi, sahip olunan değerler sistemi ile alakalıdır. Rusya’nın değerler sistemi ile ABD’nin değerler sistemi birbirinden oldukça farklı. Ruslar Sovyetler’in çökmesi sonrası yeni bir Avrasyacı jeopolitik anlayış çerçevesinde, demokrasi ve hukuk devleti gibi standartları “Batılı değerler” olarak damgaladı ve Putinist bir rejim çerçevesinde yeniden “güçlü Rusya” yaratmanın peşine düştü. Ellerinde olan nükleer savaş başlığı envanteri ile fosil enerji rezervleri sayesinde, ideolojisiz bir nevi Sovyetler Birliği oluşturdular. Bu nedenle Rus babuşka (nene) veya taksi şoförü, işçi ya da öğretmen, Putinist devletle gurur duyuyor. Putin Ruslara Sovyetlerin çöküşünden sonra kaybettikleri gururlarını ve öz saygılarını geri kazandırdı. Bugün Vladivostok’tan Petersburg’a, Kuzey Kutbu’ndan Tacikistan’a, etkin oldukları tüm coğrafyalarda etkin olan güçlü bir Rusya var. Ruslar bu nedenle “Batılı değerler” konusunda çok hassas değiller. Çin de, İran da, diğer Şanghay üyeleri de aynı şekilde hukuk devleti, insan hak ve özgürlükleri, basın özgürlüğü, mülkiyet hakkı gibi birçok değer konusunda Batılı standartlardan çok farklı bir anlayışa sahipler. Çünkü Batılı standartlar, şu anda bu tür ülkelerde olan anti demokratik rejimlerin er ya da geç altını oyacak. Bu değerler bu nedenle despotik yönetimlerin geleceği bakımından tehlike arz ediyor. Dolayısıyla, bu nedenle demokrasinin “evrensel” olmayıp “Batı kültürünün bir parçası olduğu” tezini kabul ediyor ve propaganda ediyor Rusya, İran, Çin ve diğerleri. Neden bunları anlatıyorum? Bunun Türk-Amerikan ilişkileri ile ne alakası var? Var! Şöyle ki, değerlerden bahsettik, hatırladınız mı? Değerler sistemi, algıları belirler dedik. İşte Türkiye, bundan birkaç yıl öncesine dek, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları vs. türü değerleri kendisine hedef alan bir ülkeydi. Dahası, Türk tarihinin son 250 yılı, bu tür değerlerin “evrensel değerler olduğunu” insanlara anlatmakla ve devleti reforme etmekle geçti! Demokrasi ve insan hakları mücadelesi, Türkiye’de oldukça köklüdür. Her ne kadar Rusların veya Çinlilerin ya da İranlıların tarihsel açıdan demokratik hukuk devleti ile alakaları hemen-hemen hiç olmasa da, Türkiye’de durum farklı. Türk tarihi, önemsiz addedilemeyecek bir demokratikleşme ivmesine uzun soluklu bir dönemde şahit oldu. Birçok kurum ve gelenek anayasal sisteme entegre edildi ve uygulanmaya çalışıldı. Her zaman başarılı olunduğunu söylemiyorum. Ama son 100 yıldır Türkiye demokratikleşen bir ülke oldu. Özellikle 2001-2010 yılları arasındaki on yıl, Türk demokrasisini evrensel standartlara çok yaklaştırmıştı.
Gelelim ABD ile ilişkilere
Türkiye demokratikleştiği oranda Batılı kurumlarda ağırlığı artan, yumuşak gücü yükselişte olan bir profil çiziyordu. Bölgesinde örnek alınan ve örnek gösterilen bir demokrasi birikimine ulaşılmıştı. Türk pasaportu giderek değer kazanıyordu. Türk lirası ve hisse senetleri değer kazanmaktaydı. Türkiye son derece iyi dış yatırım çekebilen bir cazibe merkeziydi. Bu çerçevede müttefikleri olan ABD ve diğer NATO üyeleriyle son derece olumlu ve yapıcı bir işbirliği içerisindeydi. O dönemde Rusya’dan füze sistemleri almak veya Ruslara nükleer tesis kurdurmak gibi niyetler mevcut muydu? Ya da Çin’le beraber balistik roket üretmek gibi bir irade var mıydı? Türkiye o dönemde Ortadoğu’da Sünni mezhebinin yayarına bir dış politika yöneliminde bulunacak desek, sanırım bizi tımarhaneye kapatırlardı! Türkiye Afganistan’da uluslararası güce komuta eden, Somali’den Irak’a, müttefiklik ilişkileri içinde işbirliğinde bulunan, dış politikada ve istihbarat paylaşımında güvenilen bir Avrupalı NATO üyesiydi!
Bugün problem olarak görülen ABD ile o zamanlar gayet uyumlu bir ilişki söz konusuydu. Peki, ABD bizim dostumuz muydu? Hatırlayalım: “Uluslararası ilişkilerde dostluk yoktur, ortak çıkarlar vardır!”. Ortak çıkarların ortak algılar üzerinde oluşması lazım. Türkiye, o dönemler Batılı müttefikleriyle dünyada ve çevresinde yaşanan gerçekliği benzer bir biçimde algılıyordu. Herhangi bir “normal” yönetim için, örneğin Suriye’nin dengesinin bozulması “istenmeyen” bir gelişmedir. Çünkü kitlesel göç gibi, uluslararası terörizm gibi birçok yan etki, sizi etkileyebilir. Bunu istemezsiniz! Fakat Türkiye Arap Baharı denen Ortadoğu kalkışmalarından sonra, hesap kitap yapmadan balıklama bu çatışmalarda taraf oldu. Özellikle Suriye’nin istikrarsızlaşmasında Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun rolü çok önemlidir. Türkiye, Suriye’nin istikrarını esas alan bir politika izlemek yerine, El Nusra ve El Kaide türevi ne kadar cani İslamcı terörist örgüt varsa, hepsini destekledi. Bölgede IŞİD’le petrol ticaretine girecek veya İslamcı IŞİD ve diğer radikal teröristleri devlet hastanelerinde tedavi edecek kadar ipin ucunu kaçırdı! Lojistik destek verdi, İslamcı katillerin Türk topraklarından geçmelerine ve Türkiye’nin İslamcı terörizm geçiş güzergâhı haline gelmesine göz yumdu, hatta bunu istedi!
ABD Türkiye’nin IŞİD ile mücadeleye yeterince destek vermemesi meselesinde Erdoğan’ı defalarca uyardı, El Nusra gibi gruplara desteği kesmesini telkin etti. Fakat Türkiye’nin sahada farklı plan ve beklentileri vardı. Erdoğan İslam halifesi olmak gibi saçma sapan ve reel karşılığı olmayan bir hülyaya kapılmıştı. Bu arada İran’a uygulanan BM ve ABD ambargolarını delme konusunda yardım etti. Zarrab Türkiye’de, Babek Zencani İran’da, İran paralarını sözde İran ile altın ticareti kisvesi üzerinden akladı, İran’ın nükleer silah geliştirmesine destek verdi. Hatta İran’ı uluslararası platformlarda ABD’ye rağmen desteklemekten imtina etmedi. O zamanlar Zaman gazetesinde bunu yazdım ve eleştirdim. Sordum: Türkiye’nin İran’ın nükleer programını desteklemekte ne gibi bir çıkarı olabilir? Hiçbir cevap alamadığım gibi, AKP’ye yakın birçok çevre tarafından da “uyarıldım”! Türkiye Ortadoğu’da ayakları hiçbir şekilde yere basmayan bir politik manevraya girişirken, ABD sessizce Türkiye’den ümidini keserek Suriye’de seküler ve IŞİD karşıtı Kürtlere desteğe başladı. Esasında Türkiye de bu Kürtlerle samimi ilişkiler içindeydi. Liderleri Salih Müslim ile defalarca Ankara’da görüşülmüş, Kobani krizinde Irak Peşmerge birliklerinin Türk topraklarını kullanarak Suriye Kürdistan’ına geçişine izin verilmişti. Zaten Habur’a seyyar savcı gönderen Ankara PKK militanlarına af çıkartarak Oslo pazarlıklarının gereğini yerine getiriyordu. Sonrasında Dolmabahçe Mutabakatı çerçevesinde PKK’nın silah bırakmasına gidecek süreç devam ediyor, ilerliyordu! 17-25 Aralığa dek bu sürdü.
Dönüp dolaşıp 17/25 Aralık’a geliyoruz, değil mi? Evet! Çünkü bu bir milattı. Bu tarihte Erdoğan, suçüstü yapıldığı için köşeye sıkışmış vaziyette, denize düşen yılana sarılır misali, derin devlete gitti. Anlaşarak, 180 derece dönüp “Türk Ordusu’na kumpas kuruldu!” noktasına geldi. Artık her şeyi yapmaya hazırdı! Öyle de oldu!
Derin devlet, Avrasyacı (Rus yanlısı, NATO karşıtı) bir cuntanın elindeydi. Esasında 28 Şubattan beri bu cunta Batı’ya artık gerek yok, biz işimize bakalım tezini işliyor, Türkiye’yi Avrasya steplerinde risk almaya çağırıyordu. İşte 17/25 Aralık sonrası ellerine altın bir fırsat geçti! Erdoğan, kirli işlere bulaşmış ve Yüze Divan’dan sıyrılmak isteyen profilde, Kürt politikasını değiştirdi, liberalleşme ve demokratikleşmeyi durdurdu, AB’den ülkeyi kopardı, liberalleri ve Kürtleri tasfiye etti. Bu işleri AB ve ABD ile aynı kulvarda yapamazdı, bu nedenle Rusya’ya yöneldi, derin devlet de zaten bunu istemiyor muydu? İşte artık her şey olmuştu! Avrasyacı-İslamcı ittifakı (veya koalisyonu) Türkiye’yi NATO-ABD-AB konusunda yeniden değerlendirme yapmaya mecbur bırakıyordu. Rusya’ya yaklaşıldı, Türkiye radikalleştirildi, rotadan saptırıldı. Ekonomi ve dış politika rayından çıkartıldı. İstikrar bitti, yerine belirsizlik ve fevri tepkisel hamlelerle dolu, akıl dışı bir yalpalama dönemi aldı!
ABD’nin ve Türkiye’nin artık tüm algıları farklılaşmıştı. Ortak çıkarların olması için ortak algıların olması lazımdır dedik. Ortan algılar olmayınca, ortak çıkarlar da artık yoktu! ABD ve Türkiye eskiden de dost değillerdi. Çünkü devletler arası ilişkilerde dostluk olmaz! Ama müttefiktiler, ortak çıkarlar üzerine inşa edilen bir müttefiklik ilişkisi vardı. Hiçbir müttefiklik ilişkisi (özellikle arada asimetrik güç farkı varsa) mükemmel olamaz! Ama rasyonel olabilir. Bugün bu yok artık. Peki, soruyorum: Türkiye bu riski neden aldı? Ne elde etti? Daha çok güvenlik? Daha iyi ekonomi? Daha fazla bölgesel etki? Ne! Hiçbir şey! Bir Amerikalı uzmanın dediği gibi, ilişkileri Rus ruletine benzetecek olursak, ABD kendi ayağına ateş ediyor, ama Türkiye kafasına. Rus ruleti demişken, oyunun asıl kazanının Rusya olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Anlamayanlar olabilir, onlar Rusya’yı bizzat “yaşayarak” öğrenecek. Ha, çok geç olacak, o başka!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.8.2018 [TR724]
Baba emanetini ileriye taşıyorlar [Hasan Cücük]
Semih Yuvakuran, Bursaspor’da başladığı kariyerini Galatasaray ve Fenerbahçe’de başarıyla sürdürdü. Giydiği 3 numaralı forma ile sol bekte rakip ataklarına set olan Semih Yuvakuran, hucüma verdiği katkıyla da hafızalara kazındı. Türkiye’nin en iyi sol beklerinden biri olarak 1996’da futbola veda eden Semih Yuvakuran’ın mirasını bugünlerde oğlu Utku devraldı. Babası gibi futbolcu olan Utku, mevki olarak kaleyi, takım olarak Beşiktaş’ı tercih etti.
Futbol dünyasında babalarının izinden giden oğulların sayısı oldukça fazladır. Hollanda futbolunun efsanesi Johan Cruyff’un’oğlu Jordi, Cesare Maldini’nin oğlu Paolo, Danimarkalı ünlü kaleci Peter Schmeichel’in oplu Kasper baba izinden giden isimler arasında yer alıyor. Bazı isimler babasının adının gölgesinde kalırken, Johan Cruyff’un oğlu Jordi gibi, bazı isimler ise babalarını gölgede bıraktı. Paolo Maldini gibi. Utku Yuvakuran’dan yola çıkıp, yakın dönemde yeşil sahalarda top koşturup, bayrağı şimdi oğullarına devreden başarılı isimlere yakından bakalım.
Patrick Kluivert – Justin Kluivert: Hollanda futbolunun efsane isimleri arasına adını yazdıran Patrick Kluivert futbola profesyonel kariyerine 1994’de altyapısından yetiştiği Ajax’ta başladı. Patrick Kluivert, 1995 Şampiyonlar Ligi Finali’nde maçı 70.dakikasında oyuna girdi ve AC Milan’a 85.dakikada attığı gol ile turnuva finalinde gol atan en genç futbolcu olup, kupayı takımına kazandırmıştı. Ajax’tan sonra Milan, Barcelona, Valencia, Newcastle, PSV formalarını giydikten sonra 2008’te Lille’de futbola veda etti. Kazandığı kupalar ve attığı gollerle hafızalara kazınan Patrick Kluivert’ın soyadını bugünlerde yeşil sahalarda oğlu Justin temsil ediyor.
5 Mayıs 1999 doğumlu Justin, futbola tıpkı babası gibi Ajax’ta başladı. 2016-17 sezonundan itibaren Ajax A takım formasını giymeye başlayan Justin iki sezonda toplam 44 maçta sahaya çıktı. Ajax’a 12 gol ve 9 asistle katkı veren Justin, bu sezon Serie A’nın yolunu tutup Roma ile anlaştı. Genç yıldız için Roma 17 milyon Euro ödedi. Justin Kluivert adım adım babasının izinden gidiyor. Bakalım boynuz kulağı geçecek mi?
Enrico Chiesa – Federico Chiesa: Futbol kariyerine 1988’de Sampdoria formasıyla başlayan Enrico Chiesa, 1990’lı yıllara damgasını vuran bir golcüydü. Özellikle Parma ve Fiorentina formalarıyla ortaya koyduğu futbol ve attığı gollerle hafızalara kazınan Enrico Chiesa, uzun kariyerine 2010’da Figline formasıyla son noktayı koydu. Çıktığı 503 maçta 171 gol attı. 1996-2002 arasında 22 maçta İtalya milli formasını giyen Enrico Chiesa 7 gole imza attı.
Federico futbola babasının 1999-2002 arasında formasını terlettiği Fiorentina’da başladı. 25 Ekim 1997’de doğan Federico mevki olarak sağ kanatta oynuyor. Altyapısından yetiştiği Fiorentina’nın A takım formasını 73 maçta giyip, 11 gole imza attı. Bu süre içinde 12 de asist yapan Federico, takımın değişmez isimlerinden biri oldu. Babasının izinden hızla ilerleyen Federico, 23 Martta ilk kez İtalya milli formasını giydi. Şu ana kadar 5 kez milli olan Federico, İtalyan futbolunun ümit bağladığı isimler arasında yer alıyor.
Diego Simone – Giovanni Simeone: Arjantin futbolunun önemli isimlerinden olan Diego Simeone, Sevilla, Atletico Madrid, İnter ve Lazio formalarını giydi. Defansif orta saha olarak mevkisinin en iyileri arasında yer alan Diego Simeone, çıktığı 513 maçta 84 gol kaydetti. Futboldan sonra teknik adamlığa başlayan Diego Simeone, oyunculuk başarısını hocalığa taşıyan nadir isimlerden biri oldu. 2011’den bu yana Atletico Madrid’i çalıştıran Diego Simeone, kulübünü sadece La Liga’da değil Avrupa’da söz sahibi yaptı.
Diego Simeone teknik adam olarak futbolla ilgisini devam ederken, yeşil sahalarda bayrağını oğlu Giovanni devraldı. 5 Temmuz 1995’te doğan Giovanni futbola ülkesi Arjantin’in River Plate takımında başladı. Ağustos 2016’da 5 milyon Euro bedelle İtalya’nın Genoa takımına transfer oldu. Genoa’da ilk sezonda 13 gole imza atan Giovanni, Ağustos 2017’de 15 milyon Euro bedelle Fiorentina’nın yolunu tuttu. Yeni takımında da gollere devam ederek sezonu 14 golle tamamladı. Babası Diego rakip ataklara set olmuştu, oğlu rakip kaleye gol atmaya devam ediyor.
[Hasan Cücük] 28.8.2018 [TR724]
Futbol dünyasında babalarının izinden giden oğulların sayısı oldukça fazladır. Hollanda futbolunun efsanesi Johan Cruyff’un’oğlu Jordi, Cesare Maldini’nin oğlu Paolo, Danimarkalı ünlü kaleci Peter Schmeichel’in oplu Kasper baba izinden giden isimler arasında yer alıyor. Bazı isimler babasının adının gölgesinde kalırken, Johan Cruyff’un oğlu Jordi gibi, bazı isimler ise babalarını gölgede bıraktı. Paolo Maldini gibi. Utku Yuvakuran’dan yola çıkıp, yakın dönemde yeşil sahalarda top koşturup, bayrağı şimdi oğullarına devreden başarılı isimlere yakından bakalım.
Patrick Kluivert – Justin Kluivert: Hollanda futbolunun efsane isimleri arasına adını yazdıran Patrick Kluivert futbola profesyonel kariyerine 1994’de altyapısından yetiştiği Ajax’ta başladı. Patrick Kluivert, 1995 Şampiyonlar Ligi Finali’nde maçı 70.dakikasında oyuna girdi ve AC Milan’a 85.dakikada attığı gol ile turnuva finalinde gol atan en genç futbolcu olup, kupayı takımına kazandırmıştı. Ajax’tan sonra Milan, Barcelona, Valencia, Newcastle, PSV formalarını giydikten sonra 2008’te Lille’de futbola veda etti. Kazandığı kupalar ve attığı gollerle hafızalara kazınan Patrick Kluivert’ın soyadını bugünlerde yeşil sahalarda oğlu Justin temsil ediyor.
5 Mayıs 1999 doğumlu Justin, futbola tıpkı babası gibi Ajax’ta başladı. 2016-17 sezonundan itibaren Ajax A takım formasını giymeye başlayan Justin iki sezonda toplam 44 maçta sahaya çıktı. Ajax’a 12 gol ve 9 asistle katkı veren Justin, bu sezon Serie A’nın yolunu tutup Roma ile anlaştı. Genç yıldız için Roma 17 milyon Euro ödedi. Justin Kluivert adım adım babasının izinden gidiyor. Bakalım boynuz kulağı geçecek mi?
Enrico Chiesa – Federico Chiesa: Futbol kariyerine 1988’de Sampdoria formasıyla başlayan Enrico Chiesa, 1990’lı yıllara damgasını vuran bir golcüydü. Özellikle Parma ve Fiorentina formalarıyla ortaya koyduğu futbol ve attığı gollerle hafızalara kazınan Enrico Chiesa, uzun kariyerine 2010’da Figline formasıyla son noktayı koydu. Çıktığı 503 maçta 171 gol attı. 1996-2002 arasında 22 maçta İtalya milli formasını giyen Enrico Chiesa 7 gole imza attı.
Federico futbola babasının 1999-2002 arasında formasını terlettiği Fiorentina’da başladı. 25 Ekim 1997’de doğan Federico mevki olarak sağ kanatta oynuyor. Altyapısından yetiştiği Fiorentina’nın A takım formasını 73 maçta giyip, 11 gole imza attı. Bu süre içinde 12 de asist yapan Federico, takımın değişmez isimlerinden biri oldu. Babasının izinden hızla ilerleyen Federico, 23 Martta ilk kez İtalya milli formasını giydi. Şu ana kadar 5 kez milli olan Federico, İtalyan futbolunun ümit bağladığı isimler arasında yer alıyor.
Diego Simone – Giovanni Simeone: Arjantin futbolunun önemli isimlerinden olan Diego Simeone, Sevilla, Atletico Madrid, İnter ve Lazio formalarını giydi. Defansif orta saha olarak mevkisinin en iyileri arasında yer alan Diego Simeone, çıktığı 513 maçta 84 gol kaydetti. Futboldan sonra teknik adamlığa başlayan Diego Simeone, oyunculuk başarısını hocalığa taşıyan nadir isimlerden biri oldu. 2011’den bu yana Atletico Madrid’i çalıştıran Diego Simeone, kulübünü sadece La Liga’da değil Avrupa’da söz sahibi yaptı.
Diego Simeone teknik adam olarak futbolla ilgisini devam ederken, yeşil sahalarda bayrağını oğlu Giovanni devraldı. 5 Temmuz 1995’te doğan Giovanni futbola ülkesi Arjantin’in River Plate takımında başladı. Ağustos 2016’da 5 milyon Euro bedelle İtalya’nın Genoa takımına transfer oldu. Genoa’da ilk sezonda 13 gole imza atan Giovanni, Ağustos 2017’de 15 milyon Euro bedelle Fiorentina’nın yolunu tuttu. Yeni takımında da gollere devam ederek sezonu 14 golle tamamladı. Babası Diego rakip ataklara set olmuştu, oğlu rakip kaleye gol atmaya devam ediyor.
[Hasan Cücük] 28.8.2018 [TR724]
ABD’yi güçlü Türkiye’yi zayıf kılan: Trump’a dokunmak! [Erhan Başyurt]
Dünyanın ekonomik ve askeri olarak en güçlü ülkesi, yeni güçler yükselmesine rağmen Amerika. Başkanlık ile yönetiliyor. Başkanlık rejimi ile yönetilen ileri demokrasinin, güçler dengesi, denge ve denetim kurallarını uygulayan tek başkanlık sistemi.
Türkiye’de başkanlık rejimine geçti. Sınırlı bir süre için halk seçiyor. Ancak güçler dengesi, denetim, şeffaflık ve hesap sorulabilirlik yok.
‘Türk tipi başkanlık’ sisteminin mimarlarından AK Partili Prof. Burhan Kuzu, ‘’zavallı Obama, bütçeyi bile geçiremedi’’ diyerek, ABD’nin tüm denge ve denetim, güçler ayrılığı ilkelerini Türk sisteminden uzaklaştırdı.
Sonuç acı verici. Hesap sorulamayan bir ‘Tek Adam’ var artık… ‘Tek Adam’ tipi yönetimler, başkanlık rejimi de olsalar, refah getirmedikleri gibi, özgürlüklerin ve insan haklarının, hukukun yok olması ile sonuçlanıyor.
3 KİLİT İSİM TUTUKLANDI
Dünyanın en güçlü ülkesinin başkanı Donald Trump. İki yıldır görevde. Muhalifleri açıktan eleştiriyor ve hukuk peşini bırakmıyor.
Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn tutuklu. Seçim kampanyasını yöneten Paul Manafort tutuklu. Son olarak avukatı Michael Cohen tutuklandı.
Flynn ve Manafort, seçim kampanyasında Rusya ile gizli kurulan ilişkiler, yolsuzluk ve banka hesap hareketleri nedeniyle tutuklu.
Son dönem veriler, Rusya’nın sadece Facebook değil, doğrudan mali katkılarla da Clinton’ın seçilmesini engellediğini ispat ediyor.
Flynn aynı zamanda Türkiye için lobicilik yapmak amaçlı para aldığı halde sakladığı ve Gülen’i yasa dışı yoldan kaçırma planına iştirak etmekle de suçlanıyor.
Cohen ise, seçimi etkileyecek Trump’ın kaçamaklarını ört bast etmek için kayıtdışı para ödemekle suçlanıyor.
Flynn ve Cohen’in savcılarla işbirliği yapmaya ‘evet’ dedikleri medyaya yansıdı.
TRUMP DA YERLEŞİK DÜZENE SALDIRIYOR
Trump, kızını ve damadına kabinesinde resmi görev veren, medya ve yerleşik düzen ile kavga eden, hakaret dili kullanan Türkiye’nin yakından bildiği ‘Tek Adam’ rejimlerinin büyük bir ülke versiyonu gibi…
ABD medyası için açıktan ‘Amerikan halkının düşmanı’, ‘yalancı’ gibi ifadeler kullanmaktan çekinmiyor.
CIA ve FBI başkanlarını kendisine uzanan soruşturmaların önünü kesmek için görevden aldı. Birçok savcı ile birlikte Federal Başsavcı’yı da aynı şekilde kendisine uzanan soruşturmaların önünü kesmek için görevden aldı ve açığa çekti.
Ancak ne ABD basını ne muhalifler ne de savcılar, görevlerini yapmaktan vazgeçmiyor.
Türkiye’de en ufak eleştiri yapanlar ‘hakaret’ soruşturmaları ile susturulurken, ABD’de Robert De Niro gibi sanatçılar ödül töreninde açıktan ‘Fuck Trump’ diye açıklama yapmaktan çekinmiyor.
Trump’ı, ABD elçiliğini Kudüs’e taşımak da, Kuzey Kore, İran ve Türkiye’ye yaptırımlar uygulamakta kapana kısılmaktan kurtaramıyor.
Trump yönetimi bir ara ‘yargı darbesi’ ve ‘derin devlet’ ifadelerini açıktan kullanarak, Türkiye’deki yönetim gibi kendisini korumaya çalıştı ama başarılı olamadı.
En büyük destekçisi ‘Evangelistler’… O da onların inançlarını istismar etmekten çekinmiyor…
Ancak etrafındaki çember hayli daralmış durumda.
SAVUNMA YÖNTEMİ KORKUTMAK!
‘‘Hakkımda görevden düşürme kararı alınırsa, ABD ekonomisi çöker’’ diyerek çok bilindik bir korkutmayla kendisini savunmaya çalışıyor.
ABD’de daha önce Nixon muhaliflerini yasadışı yoldan dinlediği için görevden alınmıştı. Bill Clinton için de ‘impeachment’ yani ‘görevi kötüye kullanma’ suçlaması ile soruşturma açılmış ve Senato onaylamadığı için güdük kalmıştı.
ABD’yi, Türkiye gibi ‘tek adam’ rejimlerinden farklı ve sistemi güçlü kılan aslında bu ‘hesap sorulabilirlik’…
ABD’de başkanın atamalarında ve bütçede de ilgili Meclis komisyonu ve Meclis’in onayı şartları var.
Büyükelçi ataması bile ilgili Meclis Komisyonu’nun onayından geçmek zorunda…
Yine tüm bakanlar ve bürokratlar, Meclis’e davet edildiklerinde gitmek ve ‘doğruyu söylemek’ zorundalar.
Türkiye’deki yeni başkanlık sistemi, tüm bu fren ve emniyet mekanizmalarından yoksun. Sonuç da böyle felaket oluyor.
İFADE VE FİKİR HÜR, BASIN HÜRRİYETİ VAR
ABD, ülke yönetimine ‘kontrolsüz güç’ gelmesini engellecek tedbirlere sahip, medyası özgür, halkın ifade hürriyeti var, bu ülkeyi güçlü kılıyor. Türkiye’de ise tam tersi…
Sadece Türkiye değil, ‘başkanlık’ ile yönetildiği iddia edilen aslında ‘seçilmiş diktatörlük’ sistemine sahip tüm iflas eden ülkeler de siyasi sistem böyle felç durumda…
ABD’de Trump ‘görevi kötüye kullanmak’tan görevden alınabilir mi bilemem ama bu ihtimal var ve başkanı anayasa içinde hareket etmeye zorluyor.
Türkiye ve ‘tek adam’ rejimlerinde ise yok ve bir kez koltuğu ele geçirenin ‘diktatör’ gibi hareket etmesine neden oluyor.
Trump’a yönelik soruşturmalardan, umarım Türkiye ve Türk halkı da demokrasi ve özgürlükler adına gerekli dersi alır…
[Erhan Başyurt] 28.8.2018 [TR724]
Türkiye’de başkanlık rejimine geçti. Sınırlı bir süre için halk seçiyor. Ancak güçler dengesi, denetim, şeffaflık ve hesap sorulabilirlik yok.
‘Türk tipi başkanlık’ sisteminin mimarlarından AK Partili Prof. Burhan Kuzu, ‘’zavallı Obama, bütçeyi bile geçiremedi’’ diyerek, ABD’nin tüm denge ve denetim, güçler ayrılığı ilkelerini Türk sisteminden uzaklaştırdı.
Sonuç acı verici. Hesap sorulamayan bir ‘Tek Adam’ var artık… ‘Tek Adam’ tipi yönetimler, başkanlık rejimi de olsalar, refah getirmedikleri gibi, özgürlüklerin ve insan haklarının, hukukun yok olması ile sonuçlanıyor.
3 KİLİT İSİM TUTUKLANDI
Dünyanın en güçlü ülkesinin başkanı Donald Trump. İki yıldır görevde. Muhalifleri açıktan eleştiriyor ve hukuk peşini bırakmıyor.
Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn tutuklu. Seçim kampanyasını yöneten Paul Manafort tutuklu. Son olarak avukatı Michael Cohen tutuklandı.
Flynn ve Manafort, seçim kampanyasında Rusya ile gizli kurulan ilişkiler, yolsuzluk ve banka hesap hareketleri nedeniyle tutuklu.
Son dönem veriler, Rusya’nın sadece Facebook değil, doğrudan mali katkılarla da Clinton’ın seçilmesini engellediğini ispat ediyor.
Flynn aynı zamanda Türkiye için lobicilik yapmak amaçlı para aldığı halde sakladığı ve Gülen’i yasa dışı yoldan kaçırma planına iştirak etmekle de suçlanıyor.
Cohen ise, seçimi etkileyecek Trump’ın kaçamaklarını ört bast etmek için kayıtdışı para ödemekle suçlanıyor.
Flynn ve Cohen’in savcılarla işbirliği yapmaya ‘evet’ dedikleri medyaya yansıdı.
TRUMP DA YERLEŞİK DÜZENE SALDIRIYOR
Trump, kızını ve damadına kabinesinde resmi görev veren, medya ve yerleşik düzen ile kavga eden, hakaret dili kullanan Türkiye’nin yakından bildiği ‘Tek Adam’ rejimlerinin büyük bir ülke versiyonu gibi…
ABD medyası için açıktan ‘Amerikan halkının düşmanı’, ‘yalancı’ gibi ifadeler kullanmaktan çekinmiyor.
CIA ve FBI başkanlarını kendisine uzanan soruşturmaların önünü kesmek için görevden aldı. Birçok savcı ile birlikte Federal Başsavcı’yı da aynı şekilde kendisine uzanan soruşturmaların önünü kesmek için görevden aldı ve açığa çekti.
Ancak ne ABD basını ne muhalifler ne de savcılar, görevlerini yapmaktan vazgeçmiyor.
Türkiye’de en ufak eleştiri yapanlar ‘hakaret’ soruşturmaları ile susturulurken, ABD’de Robert De Niro gibi sanatçılar ödül töreninde açıktan ‘Fuck Trump’ diye açıklama yapmaktan çekinmiyor.
Trump’ı, ABD elçiliğini Kudüs’e taşımak da, Kuzey Kore, İran ve Türkiye’ye yaptırımlar uygulamakta kapana kısılmaktan kurtaramıyor.
Trump yönetimi bir ara ‘yargı darbesi’ ve ‘derin devlet’ ifadelerini açıktan kullanarak, Türkiye’deki yönetim gibi kendisini korumaya çalıştı ama başarılı olamadı.
En büyük destekçisi ‘Evangelistler’… O da onların inançlarını istismar etmekten çekinmiyor…
Ancak etrafındaki çember hayli daralmış durumda.
SAVUNMA YÖNTEMİ KORKUTMAK!
‘‘Hakkımda görevden düşürme kararı alınırsa, ABD ekonomisi çöker’’ diyerek çok bilindik bir korkutmayla kendisini savunmaya çalışıyor.
ABD’de daha önce Nixon muhaliflerini yasadışı yoldan dinlediği için görevden alınmıştı. Bill Clinton için de ‘impeachment’ yani ‘görevi kötüye kullanma’ suçlaması ile soruşturma açılmış ve Senato onaylamadığı için güdük kalmıştı.
ABD’yi, Türkiye gibi ‘tek adam’ rejimlerinden farklı ve sistemi güçlü kılan aslında bu ‘hesap sorulabilirlik’…
ABD’de başkanın atamalarında ve bütçede de ilgili Meclis komisyonu ve Meclis’in onayı şartları var.
Büyükelçi ataması bile ilgili Meclis Komisyonu’nun onayından geçmek zorunda…
Yine tüm bakanlar ve bürokratlar, Meclis’e davet edildiklerinde gitmek ve ‘doğruyu söylemek’ zorundalar.
Türkiye’deki yeni başkanlık sistemi, tüm bu fren ve emniyet mekanizmalarından yoksun. Sonuç da böyle felaket oluyor.
İFADE VE FİKİR HÜR, BASIN HÜRRİYETİ VAR
ABD, ülke yönetimine ‘kontrolsüz güç’ gelmesini engellecek tedbirlere sahip, medyası özgür, halkın ifade hürriyeti var, bu ülkeyi güçlü kılıyor. Türkiye’de ise tam tersi…
Sadece Türkiye değil, ‘başkanlık’ ile yönetildiği iddia edilen aslında ‘seçilmiş diktatörlük’ sistemine sahip tüm iflas eden ülkeler de siyasi sistem böyle felç durumda…
ABD’de Trump ‘görevi kötüye kullanmak’tan görevden alınabilir mi bilemem ama bu ihtimal var ve başkanı anayasa içinde hareket etmeye zorluyor.
Türkiye ve ‘tek adam’ rejimlerinde ise yok ve bir kez koltuğu ele geçirenin ‘diktatör’ gibi hareket etmesine neden oluyor.
Trump’a yönelik soruşturmalardan, umarım Türkiye ve Türk halkı da demokrasi ve özgürlükler adına gerekli dersi alır…
[Erhan Başyurt] 28.8.2018 [TR724]
Berfo Ana’dan Emine Ana’ya Anadolu artık kan ağlayan ana dolu [Bülent Keneş]
Türkiye devletinin nesiller boyu devamlılığı olan ve hiç değişmeyen bir vasfı varsa şayet o da herhalde fırsatını bulduğunda aslına dönmesi ve zulüm, işkence ve haydutlukta sınır tanımamasıdır.
Belki farklı din ve etnikten milyonlarca insanın ahı ve gözyaşı üzerine kurulmuş olmasından dolayıdır ki, bu devletin henüz 100 yılı bulmayan kısa tarihi yüzbinlerce acıyla doludur. Sevan Nişanyan’ın taşı gediğine koyarak “Yanlış Cumhuriyet” şeklinde tanımladığı bu devletin zulüm damarı, genetik kodlarına kadar nüfuz etmiş ve 1925’lerde (Şeyh Sait İsyanı bahanesiyle), 1930’larda (Menemen Olayı bahanesiyle), 1938’lerde (Dersim soykırımı), 1940’larda (Varlık vergisi bahanesiyle), 1955’lerde (İstanbul pogromu), 1960’larda (27 Mayıs sonrası kıyımlar), 1980’ler ve 1990’larda (Kürt halkına uygulanan zulümler), 2015’li yıllarda (Kürtler, Hizmet camiası ve tüm sahih muhaliflere yönelik zulümler) depreştikçe depreşmiştir.
Yeryüzünde “kötücül devlet” diye bir kategori olsaydı şayet emin olun bizim devlet birinciliği hiç kimseye bırakmazdı. Üstelik buradaki “kötücül devlet,” 1700’lerde yaşamış Amerikalı düşünür Thomas Paine’in hayal gücünün çok ilerisinde ve onun herhangi bir devlet için yaptığı “necessary evil – gerekli şer” tanımlamasının çok fevkindedir. Ne yazık ki, tıpkı insanlar gibi devletlerin de gerçek karakterleri ancak olağanüstü durumlarda ortaya çıkıyor. Günümüz Türkiyesi ise, kötücül devletin gerçek karakterini boylu boyunca sergileyeceği en berbat dönemini yaşıyor.
Yolsuzlukları, hırsızlıkları, aldığı rüşvetleri ve işlediği uluslararası insanlık suçlarından dolayı suç üstü yakalanan Erdoğan ve taifesinin Ergenekon’un kucağına oturması yüzünden, Türkiye bugün ırkçı/Türkçü faşizmle dinci faşizmin birleşiminden doğan yeryüzündeki en korkunç rejimlerden biri haline gelmiş durumda. Çoğumuzun “İslamofaşist Erdoğan rejimi” olarak tanımladığı bu ceberrut rejime, pek çokları boşuna “haydut devlet” demiyor.
SÖZDE DİNDARLAR SAYESİNDE ZULÜM VE İŞKENCE ÇOK KOLAYLAŞTI
2000’lerin başında sağlanan muvakkat bir rahatlama sonrasında yeniden milletin üzerine bir kabus gibi çöken devletin, şayet bugünkü halinin dünden bir farkı varsa, o da geçmişte irat ettiği zulümlere nispeten daha mesafeli yaklaşan muhafazakar/dindar kitleleri tümden yanına çekmeyi başarmış olmasıdır. Sözde mütedeyyin kitlelerin, Ergenekon’un kucağındaki İslamofaşist Erdoğan rejiminin yaptığı zulümlerin ana taşıyıcıları ve en büyük destekçileri haline getirilmiş olmalarıdır. Bu sayede, dün zulümlerini büyük ölçüde topluma rağmen yürüten devlet, bugün o zulümlerden çok daha fazlasını dünyanın en doğal ve en meşru şeyini yapıyormuş rahatlığında icra edebiliyor. İçlerine devlet kaçmış imamlar, cami cemaatleri, tekkeler, tarikatlar ve cemaatler işlenen korkunç insanlık suçlarının en büyük aklayıcısı, paklayacısı ve destekçisi rolünü bil hakkın oynuyor.
“Devlette devamlılık esastır,” sözünün en fazla devletin işlediği ya da devlet adına işlenen insanlık suçları için geçerli olduğu görülüyor. 1990’larda ‘Beyaz Toros’larla kaçırılıp yok edilen 17,500 kayıbın üzerine gitmekten imtina eden devletin, bugün sadece bindiği aracı siyah Transporter’larla değiştirerek en iyi bildiği şeyi yapmaya devam etmesi, dünün acılarına da vakıf olanları hiç şaşırtmıyor. İstiklal Caddesi’nde barış içerisinde oturmaktan başka bir suçları olmayan acılı Cumartesi Anneleri’ni hınçla döven, yerlerde sürükleyen işte bu acımasız devlet. Aşağılık bir haydut gibi İzmir’de kaçırdığı Fahri Mert’in, Ankara’da kaçırdığı Orçun Şenyücel’in ve Stockholm Center for Freedom’ın tuttuğu kayıtlara göre kaçırdığı toplam 20 insanın analarını ağlatmayı meziyet sanan da aynı devlet.
Bir aralar “Analar ağlamasın’” diyerek oy devşiren siyaset şaklabanlarının devr-i iktidarında dini, dili, etniği farketmeksizin Anadolu’nun tüm anaları bugün artık kan ağlıyor. Ta 1995’ten beri, devlet tarafından kaybedilen çocuklarının en azından kemiklerine ya da mezarlarına ulaşmak için her Cumartesi toplanıp adalet isteyen saçlarına ak düşmüş annelere Cumartesi günü layık görülen zulüm, kötücül devletteki devamlılığın ve devlet kılığına girerek analara zulmetme alçaklığının en somut göstergelerinden biri oldu.
699 HAFTA BOYUNCA BU ANALARDAN NE ZARAR GÖRDÜNÜZ!
Toplandıkları 699 hafta boyunca tek bir kimseye zararları dokunmayan Cumartesi Anneleri’nin 700. toplantılarında üzerlerinde hoyratça tepinen soylu devlet kılığındaki soysuzların yaptığı, bu devletin hakiki karakterinin dışa vurumundan başkası değildi maalesef. Ve bu kötücül devleti en iyi, çoğu evlatlarından geriye kalanlara ulaşamadan bu dünyayı gözleri arkada terkeden o acılar analar tanıyorlar. Şayet devletin ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız, bunu bana, ona, buna, şuna değil, gözbebeği evlatları kucaklarından ceberrüt devlet tarafından çekilip alınıp yok edilmiş o gözü yaşlı analara soracaksınız.
Meziyet, bugün güçlerinin zirvesindeki haysiyetsiz siyaset şarlatanlarının yaptığı gibi, 106 yıllık acılarla dolu yaşamının son 32 yılını, 26 yaşındayken devletin kaçırıp yok ettiği oğlu Cemil Kırbayır’ın cesedini aramakla geçiren Berfo Ana’nın acısını istismar etmekte değil. Meziyet, “Benim evladım gelir diye kapıyı bacayı hep açık bıraktım. Ay geçti, gün geçti, sene geçti benim çocuğum gelmedi. Benim çocuğum ölmüşse cenazesini bana versinler,” diyen o ananın acısını yürekten duyabilmektedir.
Yoksa önüne konan ne varsa siyaseten istismar etmekten utanmayan Erdoğan’ın bir seçim öncesinde yaptığı gibi, büyük bir şov eşliğinde o analarla görüşmek ve işi bittikten sonra onlara sırtını dönmekle kalmayıp, bir de o kötücül devlet kılığına girip onlara reva görülenden çok daha fazlasını yapmaya soyunmak hiç değildir. 5 Şubat 2011 günü, o hafta 306. kez toplanan Cumartesi Anneleri’nden 12 ana, dönemin başbakanı Erdoğan’la da görüşmüşlerdi. Görüşenler arasında Berfo Ana da vardı. Bu görüşme üzerinden Erdoğan ve partisi özellikle Kürt seçmenler arasında büyük sükse yapmıştı. Erdoğan bu görüşmeyi tepe tepe kullanmıştı.
Cumartesi Anneleri’nin taleplerini dinlermiş gibi yapan Erdoğan, 8 yıldır faali meçhullerin önlendiğini, bu konuda mücadelede hükümetin kararlı olduğunu söylemişti. Kayıp analarının acılarını dindirmek için hükümet olarak her türlü çabayı göstereceklerine söz vermişti. O gün faali meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların bir insanlık sorunu olduğunu söyleyen işte o Erdoğan, bugün o anaları yerlerde sürüklüyor.
SİYASETİN GREGOR SAMSA’SI, İNSANLIĞIN SOYSUZ YÜZ KARASI…
Güç ve iktidar uğruna Franz Kafka’nın Gregor Samsa’sından çok daha büyük bir transformasyon geçiren Süleyman Soylu’nun talimatıyla yerlerde sürüklenen, dayak atılan, gözaltına alınan analar arasında yer alan 82 yaşındaki Emine Ocak’a kıyan cehennemsi bir zihniyet kimlere kıymaz ki? Emine Ana, gazetelere yaptığı açıklamada bakın neler diyor: “Biz orada barış içerisinde oturuyoruz. Kimseye zarar vermiyoruz. Benim derdim çocuklar. Anneler çocuklarına özlemini söylüyor. Kardeşler ‘yeter artık mezarımız olsun’ diyor. 600. haftada Asiye Karakoç’la, Fatma Morsümbül’le, Hediye Coşkun’la, Makbule Babaoğlu’yla, Güzel Şahin’le orada oturduk. Onlar şimdi yoklar. Her geçen yıl anneleri kaybettikçe ben de azalıyorum. Ben oraya gitmeye devam edeceğim. Onların çocuklarının katillerini bulmaya sözüm var.”
Her ne kadar kendisi zikretmese de 82’lik Emine Ana’nın, o meydanda yıllar boyunca her cumartesi birlikte oturduğu analar arasında Berfo Ana da vardı. Ta ki 21 Şubat 2013 günü gözleri açık ahirete irtihal edene kadar. Emine Ana’nın Berfo Ana’ya da bir sözü vardı mutlaka. Bu sözün Erdoğan’ın ona verdiği söz kabilinden olmadığı ise aşikar. Evladının kemiklerini bulma ve adaletin yerine gelmesi için Berfo Ana’ya elinden geleni yapma sözü veren Erdoğan ne yapsa beğenirsiniz? Tabii ki kendisine yakışanı… Bugün hapislere tıktığı binlerce ananın ahı, hapse tıkıp işkenceden geçirdiği onbinlerce evladın anasını ağlatması yetmiyormuş gibi bir de Berfo Ana’nın kemiklerini sızlattı Erdoğan.
2017 Ağustos’unda yayınlanan bazı haberlere göre Erdoğan rejimi, hayatının son 32 yılını oğlunun cenazesini aramakla geçiren Berfo Ana’nın ölümünün hemen sonra, 26 Ekim 2011’de açtığı davaya ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gönderdiği savunmada, “Berfo Ana öldü, dava düşsün” demekten bile utanıp sıkılmadı. İlkel devirlerde bile azıcık onuru olanların dört elle sarıldığı “pacta sund servanda – ahde vefa” ilkesinin Erdoğan için geçerliliği işte bu kadardı.
Berfo Ana, son anlarına kadar, “Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek. Başbakan bana söz vermişti. Oğlumun kemiklerinin gömüldüğü yeri bulacaktı,” deyip durmuştu. Berfo Ana’nın ölümünden sonra konuşan oğlu Mikail Kırbayır ise, “Annemin hastalığı 32 yıldan beri yanan bir yürekti. Gencecik yaşta kaybettiği evladı Cemil’in acısı yıllarca yüreğini pişirmişti… Annem öleceğini hissettiği anda, ‘Beni çocuğumun kemiği bulunmadan defnetmeyin, mezara gömmeyin,’ dedi. O bağlamda diyorum ki omzumuzda ağır bir yük var. Bu vasiyeti nasıl gerçekleştireceğiz. Yetkililer ne yapacaklar bekleyiş içerisindeyiz,” demişti.
ANALARI AĞLATMAKTAN HAZ ALAN SADİST DESPOT YALAKASI
Mikail Kırbayır’ın bahsettiği yetkililerin ne yaptığını hafta sonu Cumartesi Anneleri’ne reva görülen alçakça muameleyle görmüş olduk. 23 yıl önce eylemlere başladıkları ilk günden bu yana karşılaşmadıkları türden bir şiddet ve hakarete maruz kalan Cumartesi Annleri’nden 82’lik Emine Ocak’ın “Bize neden bunu yaptılar? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Süleyman Soylu bana bunun cevabını versin! Biz hangi bir gün bir karıncanın canını incittik?” şeklindeki isyanı karşısında Süleyman Soylu, yer yarılıp da yerin dibine geçmek yerine, hiç utanıp sıkılmadan şu hayasızca açıklamayı yapabildi:
“700. gösterilerini yapmak istediler, izin vermedik. Çünkü artık bu istismarın ve kandırmacanın son bulmasını istedik… Anneliğin terör örgütünce istismar edilmesine, teröre kılıf yapılmasına göz mü yumsaydık?… Galatasaray Meydanı’nın, terör örgütlerinin sözde ortak meşruiyet alanı haline getirilmesine müsaade etmeyiz. Bu millet yüz yıl önce bunların ağababalarına bu ülkeyi teslim etmemişti. Bugün onların paçozlarına da teslim etmez, bunu herkes böyle bilsin!”
Ahir ömürlerindeki acılı analar için kullandığı şu üsluba bakar mısınız? Soylu ve haysiyetli bir insanın edebileceği laflar mı bunlar? Anaların acılarına “istismar” diyen, o beli bükülmüş acılı analara “paçoz” diyebilen bu türden ahlak yoksunu şerefsizlere “Müstahaklarını görmeden gebermesinler!” demek çok mu olur?
2012’de yaptığı bir konuşmada, “Allah rızası için verin benim cenazemi. Cemil Kırbayır’ın annesini soran var mıdır ki nasıl geziyor? Nasıl dolanıyor, nasıl geziyor? Cenazem için geldim. Sizin de evlatlarınız var. Benim cenazemi, çocuğumu bana verin. Poşet elimde kapıda oturmuşum, başımı vermişim taşların üstüne, kemiğini bekliyorum… Ben yandım… Anaları yakmayın. Ne olmuşsa verin bana. Ben Cemil ile beraber mezara gireceğim. Başımı vereceğim toprağının üstüne. Ama hani mezarı? Hani toprağı? Bana söz verdiler, niye getirmediler? Getirsinler,” diyen Berfo Ana gibi ağlattığınız eli böğründeki sayısız ananın ahı yerde mi kalır sanırsın ey soysuz!
İBRETLİK SONUNUZ AĞLATTIĞINIZ ANALARIN AHINDAN OLACAK!
Sırf Berfo Ana gibi tam 23 yıldır o meydanda adalet aradığı için torunu yaşındaki polisler tarafından çocuğu ve torunu gözaltına alınan, kendisi tartaklanan 82 yaşındaki Emine Ocak’a şu yapılanlara bakın hele! “Polis beni iteleyerek götürdü. Araca bindirecekken bir sivil polis ‘yaşlı kadını almayın’ dedi. ‘Bunların hepsi benim çocuklarım, bunların hepsini götürüyorsanız ben de geleceğim,’ dedim. Beni götürürlerken gençler görür üzülür diye, sesimi çıkarmadım. Onlara zarar gelmesin istedim… Kadın polisler kollarımdan çekiştirdikleri için acıdı. Ama çocuklarımı aldıklarında yüreğim yandı. Elimde baston vardı. Yaşlı ve zor yürüyen bir kadınım. Neden bana bu kadar sert davrandılar?.. Sonra polisler beni zorla aşağıya indirdi… Biz kimseye bir şey yapmadık, zarar vermedik. 23 sene adalet aramaktan başka bir şey yapmadım… Hep bu meydanda oturdum. Her kapıyı çaldım. Siyasi liderlere gittim, beni kapı dışarı ettiler. Oğlumu bana vermediler. Bize bunu niye yapıyorlar? Beni daha önce de dövdüler, cezaevine koydular. Ben onlara bir şey söylemedim…”
Ey alçak zalimler, bilin ki ibretlik sonunuz yaşına başına bakmadan itip kaktığınız, ahir ömürlerinde ya da kucaklarında bebekleriyle hapislere tıktığınız, evlatlarını ellerinden alıp zindanlara attığınız, sürgünlere yolladığınız bu gariban anaların ahından olacak! Demedi demeyin.
[Bülent Keneş] 28.8.2018 [TR724]
Belki farklı din ve etnikten milyonlarca insanın ahı ve gözyaşı üzerine kurulmuş olmasından dolayıdır ki, bu devletin henüz 100 yılı bulmayan kısa tarihi yüzbinlerce acıyla doludur. Sevan Nişanyan’ın taşı gediğine koyarak “Yanlış Cumhuriyet” şeklinde tanımladığı bu devletin zulüm damarı, genetik kodlarına kadar nüfuz etmiş ve 1925’lerde (Şeyh Sait İsyanı bahanesiyle), 1930’larda (Menemen Olayı bahanesiyle), 1938’lerde (Dersim soykırımı), 1940’larda (Varlık vergisi bahanesiyle), 1955’lerde (İstanbul pogromu), 1960’larda (27 Mayıs sonrası kıyımlar), 1980’ler ve 1990’larda (Kürt halkına uygulanan zulümler), 2015’li yıllarda (Kürtler, Hizmet camiası ve tüm sahih muhaliflere yönelik zulümler) depreştikçe depreşmiştir.
Yeryüzünde “kötücül devlet” diye bir kategori olsaydı şayet emin olun bizim devlet birinciliği hiç kimseye bırakmazdı. Üstelik buradaki “kötücül devlet,” 1700’lerde yaşamış Amerikalı düşünür Thomas Paine’in hayal gücünün çok ilerisinde ve onun herhangi bir devlet için yaptığı “necessary evil – gerekli şer” tanımlamasının çok fevkindedir. Ne yazık ki, tıpkı insanlar gibi devletlerin de gerçek karakterleri ancak olağanüstü durumlarda ortaya çıkıyor. Günümüz Türkiyesi ise, kötücül devletin gerçek karakterini boylu boyunca sergileyeceği en berbat dönemini yaşıyor.
Yolsuzlukları, hırsızlıkları, aldığı rüşvetleri ve işlediği uluslararası insanlık suçlarından dolayı suç üstü yakalanan Erdoğan ve taifesinin Ergenekon’un kucağına oturması yüzünden, Türkiye bugün ırkçı/Türkçü faşizmle dinci faşizmin birleşiminden doğan yeryüzündeki en korkunç rejimlerden biri haline gelmiş durumda. Çoğumuzun “İslamofaşist Erdoğan rejimi” olarak tanımladığı bu ceberrut rejime, pek çokları boşuna “haydut devlet” demiyor.
SÖZDE DİNDARLAR SAYESİNDE ZULÜM VE İŞKENCE ÇOK KOLAYLAŞTI
2000’lerin başında sağlanan muvakkat bir rahatlama sonrasında yeniden milletin üzerine bir kabus gibi çöken devletin, şayet bugünkü halinin dünden bir farkı varsa, o da geçmişte irat ettiği zulümlere nispeten daha mesafeli yaklaşan muhafazakar/dindar kitleleri tümden yanına çekmeyi başarmış olmasıdır. Sözde mütedeyyin kitlelerin, Ergenekon’un kucağındaki İslamofaşist Erdoğan rejiminin yaptığı zulümlerin ana taşıyıcıları ve en büyük destekçileri haline getirilmiş olmalarıdır. Bu sayede, dün zulümlerini büyük ölçüde topluma rağmen yürüten devlet, bugün o zulümlerden çok daha fazlasını dünyanın en doğal ve en meşru şeyini yapıyormuş rahatlığında icra edebiliyor. İçlerine devlet kaçmış imamlar, cami cemaatleri, tekkeler, tarikatlar ve cemaatler işlenen korkunç insanlık suçlarının en büyük aklayıcısı, paklayacısı ve destekçisi rolünü bil hakkın oynuyor.
“Devlette devamlılık esastır,” sözünün en fazla devletin işlediği ya da devlet adına işlenen insanlık suçları için geçerli olduğu görülüyor. 1990’larda ‘Beyaz Toros’larla kaçırılıp yok edilen 17,500 kayıbın üzerine gitmekten imtina eden devletin, bugün sadece bindiği aracı siyah Transporter’larla değiştirerek en iyi bildiği şeyi yapmaya devam etmesi, dünün acılarına da vakıf olanları hiç şaşırtmıyor. İstiklal Caddesi’nde barış içerisinde oturmaktan başka bir suçları olmayan acılı Cumartesi Anneleri’ni hınçla döven, yerlerde sürükleyen işte bu acımasız devlet. Aşağılık bir haydut gibi İzmir’de kaçırdığı Fahri Mert’in, Ankara’da kaçırdığı Orçun Şenyücel’in ve Stockholm Center for Freedom’ın tuttuğu kayıtlara göre kaçırdığı toplam 20 insanın analarını ağlatmayı meziyet sanan da aynı devlet.
Bir aralar “Analar ağlamasın’” diyerek oy devşiren siyaset şaklabanlarının devr-i iktidarında dini, dili, etniği farketmeksizin Anadolu’nun tüm anaları bugün artık kan ağlıyor. Ta 1995’ten beri, devlet tarafından kaybedilen çocuklarının en azından kemiklerine ya da mezarlarına ulaşmak için her Cumartesi toplanıp adalet isteyen saçlarına ak düşmüş annelere Cumartesi günü layık görülen zulüm, kötücül devletteki devamlılığın ve devlet kılığına girerek analara zulmetme alçaklığının en somut göstergelerinden biri oldu.
699 HAFTA BOYUNCA BU ANALARDAN NE ZARAR GÖRDÜNÜZ!
Toplandıkları 699 hafta boyunca tek bir kimseye zararları dokunmayan Cumartesi Anneleri’nin 700. toplantılarında üzerlerinde hoyratça tepinen soylu devlet kılığındaki soysuzların yaptığı, bu devletin hakiki karakterinin dışa vurumundan başkası değildi maalesef. Ve bu kötücül devleti en iyi, çoğu evlatlarından geriye kalanlara ulaşamadan bu dünyayı gözleri arkada terkeden o acılar analar tanıyorlar. Şayet devletin ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız, bunu bana, ona, buna, şuna değil, gözbebeği evlatları kucaklarından ceberrüt devlet tarafından çekilip alınıp yok edilmiş o gözü yaşlı analara soracaksınız.
Meziyet, bugün güçlerinin zirvesindeki haysiyetsiz siyaset şarlatanlarının yaptığı gibi, 106 yıllık acılarla dolu yaşamının son 32 yılını, 26 yaşındayken devletin kaçırıp yok ettiği oğlu Cemil Kırbayır’ın cesedini aramakla geçiren Berfo Ana’nın acısını istismar etmekte değil. Meziyet, “Benim evladım gelir diye kapıyı bacayı hep açık bıraktım. Ay geçti, gün geçti, sene geçti benim çocuğum gelmedi. Benim çocuğum ölmüşse cenazesini bana versinler,” diyen o ananın acısını yürekten duyabilmektedir.
Yoksa önüne konan ne varsa siyaseten istismar etmekten utanmayan Erdoğan’ın bir seçim öncesinde yaptığı gibi, büyük bir şov eşliğinde o analarla görüşmek ve işi bittikten sonra onlara sırtını dönmekle kalmayıp, bir de o kötücül devlet kılığına girip onlara reva görülenden çok daha fazlasını yapmaya soyunmak hiç değildir. 5 Şubat 2011 günü, o hafta 306. kez toplanan Cumartesi Anneleri’nden 12 ana, dönemin başbakanı Erdoğan’la da görüşmüşlerdi. Görüşenler arasında Berfo Ana da vardı. Bu görüşme üzerinden Erdoğan ve partisi özellikle Kürt seçmenler arasında büyük sükse yapmıştı. Erdoğan bu görüşmeyi tepe tepe kullanmıştı.
Cumartesi Anneleri’nin taleplerini dinlermiş gibi yapan Erdoğan, 8 yıldır faali meçhullerin önlendiğini, bu konuda mücadelede hükümetin kararlı olduğunu söylemişti. Kayıp analarının acılarını dindirmek için hükümet olarak her türlü çabayı göstereceklerine söz vermişti. O gün faali meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların bir insanlık sorunu olduğunu söyleyen işte o Erdoğan, bugün o anaları yerlerde sürüklüyor.
SİYASETİN GREGOR SAMSA’SI, İNSANLIĞIN SOYSUZ YÜZ KARASI…
Güç ve iktidar uğruna Franz Kafka’nın Gregor Samsa’sından çok daha büyük bir transformasyon geçiren Süleyman Soylu’nun talimatıyla yerlerde sürüklenen, dayak atılan, gözaltına alınan analar arasında yer alan 82 yaşındaki Emine Ocak’a kıyan cehennemsi bir zihniyet kimlere kıymaz ki? Emine Ana, gazetelere yaptığı açıklamada bakın neler diyor: “Biz orada barış içerisinde oturuyoruz. Kimseye zarar vermiyoruz. Benim derdim çocuklar. Anneler çocuklarına özlemini söylüyor. Kardeşler ‘yeter artık mezarımız olsun’ diyor. 600. haftada Asiye Karakoç’la, Fatma Morsümbül’le, Hediye Coşkun’la, Makbule Babaoğlu’yla, Güzel Şahin’le orada oturduk. Onlar şimdi yoklar. Her geçen yıl anneleri kaybettikçe ben de azalıyorum. Ben oraya gitmeye devam edeceğim. Onların çocuklarının katillerini bulmaya sözüm var.”
Her ne kadar kendisi zikretmese de 82’lik Emine Ana’nın, o meydanda yıllar boyunca her cumartesi birlikte oturduğu analar arasında Berfo Ana da vardı. Ta ki 21 Şubat 2013 günü gözleri açık ahirete irtihal edene kadar. Emine Ana’nın Berfo Ana’ya da bir sözü vardı mutlaka. Bu sözün Erdoğan’ın ona verdiği söz kabilinden olmadığı ise aşikar. Evladının kemiklerini bulma ve adaletin yerine gelmesi için Berfo Ana’ya elinden geleni yapma sözü veren Erdoğan ne yapsa beğenirsiniz? Tabii ki kendisine yakışanı… Bugün hapislere tıktığı binlerce ananın ahı, hapse tıkıp işkenceden geçirdiği onbinlerce evladın anasını ağlatması yetmiyormuş gibi bir de Berfo Ana’nın kemiklerini sızlattı Erdoğan.
2017 Ağustos’unda yayınlanan bazı haberlere göre Erdoğan rejimi, hayatının son 32 yılını oğlunun cenazesini aramakla geçiren Berfo Ana’nın ölümünün hemen sonra, 26 Ekim 2011’de açtığı davaya ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gönderdiği savunmada, “Berfo Ana öldü, dava düşsün” demekten bile utanıp sıkılmadı. İlkel devirlerde bile azıcık onuru olanların dört elle sarıldığı “pacta sund servanda – ahde vefa” ilkesinin Erdoğan için geçerliliği işte bu kadardı.
Berfo Ana, son anlarına kadar, “Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek. Başbakan bana söz vermişti. Oğlumun kemiklerinin gömüldüğü yeri bulacaktı,” deyip durmuştu. Berfo Ana’nın ölümünden sonra konuşan oğlu Mikail Kırbayır ise, “Annemin hastalığı 32 yıldan beri yanan bir yürekti. Gencecik yaşta kaybettiği evladı Cemil’in acısı yıllarca yüreğini pişirmişti… Annem öleceğini hissettiği anda, ‘Beni çocuğumun kemiği bulunmadan defnetmeyin, mezara gömmeyin,’ dedi. O bağlamda diyorum ki omzumuzda ağır bir yük var. Bu vasiyeti nasıl gerçekleştireceğiz. Yetkililer ne yapacaklar bekleyiş içerisindeyiz,” demişti.
ANALARI AĞLATMAKTAN HAZ ALAN SADİST DESPOT YALAKASI
Mikail Kırbayır’ın bahsettiği yetkililerin ne yaptığını hafta sonu Cumartesi Anneleri’ne reva görülen alçakça muameleyle görmüş olduk. 23 yıl önce eylemlere başladıkları ilk günden bu yana karşılaşmadıkları türden bir şiddet ve hakarete maruz kalan Cumartesi Annleri’nden 82’lik Emine Ocak’ın “Bize neden bunu yaptılar? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Süleyman Soylu bana bunun cevabını versin! Biz hangi bir gün bir karıncanın canını incittik?” şeklindeki isyanı karşısında Süleyman Soylu, yer yarılıp da yerin dibine geçmek yerine, hiç utanıp sıkılmadan şu hayasızca açıklamayı yapabildi:
“700. gösterilerini yapmak istediler, izin vermedik. Çünkü artık bu istismarın ve kandırmacanın son bulmasını istedik… Anneliğin terör örgütünce istismar edilmesine, teröre kılıf yapılmasına göz mü yumsaydık?… Galatasaray Meydanı’nın, terör örgütlerinin sözde ortak meşruiyet alanı haline getirilmesine müsaade etmeyiz. Bu millet yüz yıl önce bunların ağababalarına bu ülkeyi teslim etmemişti. Bugün onların paçozlarına da teslim etmez, bunu herkes böyle bilsin!”
Ahir ömürlerindeki acılı analar için kullandığı şu üsluba bakar mısınız? Soylu ve haysiyetli bir insanın edebileceği laflar mı bunlar? Anaların acılarına “istismar” diyen, o beli bükülmüş acılı analara “paçoz” diyebilen bu türden ahlak yoksunu şerefsizlere “Müstahaklarını görmeden gebermesinler!” demek çok mu olur?
2012’de yaptığı bir konuşmada, “Allah rızası için verin benim cenazemi. Cemil Kırbayır’ın annesini soran var mıdır ki nasıl geziyor? Nasıl dolanıyor, nasıl geziyor? Cenazem için geldim. Sizin de evlatlarınız var. Benim cenazemi, çocuğumu bana verin. Poşet elimde kapıda oturmuşum, başımı vermişim taşların üstüne, kemiğini bekliyorum… Ben yandım… Anaları yakmayın. Ne olmuşsa verin bana. Ben Cemil ile beraber mezara gireceğim. Başımı vereceğim toprağının üstüne. Ama hani mezarı? Hani toprağı? Bana söz verdiler, niye getirmediler? Getirsinler,” diyen Berfo Ana gibi ağlattığınız eli böğründeki sayısız ananın ahı yerde mi kalır sanırsın ey soysuz!
İBRETLİK SONUNUZ AĞLATTIĞINIZ ANALARIN AHINDAN OLACAK!
Sırf Berfo Ana gibi tam 23 yıldır o meydanda adalet aradığı için torunu yaşındaki polisler tarafından çocuğu ve torunu gözaltına alınan, kendisi tartaklanan 82 yaşındaki Emine Ocak’a şu yapılanlara bakın hele! “Polis beni iteleyerek götürdü. Araca bindirecekken bir sivil polis ‘yaşlı kadını almayın’ dedi. ‘Bunların hepsi benim çocuklarım, bunların hepsini götürüyorsanız ben de geleceğim,’ dedim. Beni götürürlerken gençler görür üzülür diye, sesimi çıkarmadım. Onlara zarar gelmesin istedim… Kadın polisler kollarımdan çekiştirdikleri için acıdı. Ama çocuklarımı aldıklarında yüreğim yandı. Elimde baston vardı. Yaşlı ve zor yürüyen bir kadınım. Neden bana bu kadar sert davrandılar?.. Sonra polisler beni zorla aşağıya indirdi… Biz kimseye bir şey yapmadık, zarar vermedik. 23 sene adalet aramaktan başka bir şey yapmadım… Hep bu meydanda oturdum. Her kapıyı çaldım. Siyasi liderlere gittim, beni kapı dışarı ettiler. Oğlumu bana vermediler. Bize bunu niye yapıyorlar? Beni daha önce de dövdüler, cezaevine koydular. Ben onlara bir şey söylemedim…”
Ey alçak zalimler, bilin ki ibretlik sonunuz yaşına başına bakmadan itip kaktığınız, ahir ömürlerinde ya da kucaklarında bebekleriyle hapislere tıktığınız, evlatlarını ellerinden alıp zindanlara attığınız, sürgünlere yolladığınız bu gariban anaların ahından olacak! Demedi demeyin.
[Bülent Keneş] 28.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)