KENDİNİZİ TANITIR MIISNIZ?
Önceki röportajlarınızı okudum, aslında hepimizin hayatı bir birine benziyor. Ben bu hayatları okuyunca Amerikan ajanı, İsrail uşağı göremedim. Anadolu’nun bağrından çıkmış, daha çok alt gelir gurubundan gelen insanlarız.
Muğla’da babası işçi annesi çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Çocukluğum tarlalarda geçti. Kendimi bildim bileli hem ilçesinde hem de ilinde CHP’nin seçim kazandığı bir çevrede büyüdüm Sonrasında ortaokulu bitirince liseyi yatılı olarak Isparta Anadolu Öğretmen Lisesi’nde okudum. Oradan da Ankara Hukuk Fakültesini kazandım. Mezun oldum, aynı fakültede master yaptım. Ülkeden ayrılmadan önce de Ankara’da 16 yıl avukatlık mesleğini icra etmeye çalıştım. Hukuk ve Hayat Derneği’nde başkanlık dahil aktif görevler aldım. Şimdi iki yıldır yurt dışında yaşıyorum.
Şu hep tartışılır; yeni fikirler rahat zamanlarda mı daha çok gelişir, yoksa kriz zamanlarında mı? Aslına bakarsanız yeni fikirler kendisine ne zaman ihtiyaç duyuluyorsa o zaman ortaya çıkıyor. Kişisel olarak yeni bir yol haritası çıkarmak için bir fırsatla karşı karşıya olduğumu düşünüyorum. Bir taraftan da ülkemizin, arkadaşlarımızın haline bakınca bu durum insanın içine bir mızrak gibi saplanıyor. Velhasıl acıyla yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz. Bir daha ülkeme dönmeyi de düşünmüyorum.
TÜRKİYE DÜNYA YARGI SIRALAMASINDA HİÇ DE İYİ BİR YERDE DEĞİL, SİZCE BU NASIL OLDU? BU TABLONUN ORTAYA ÇIKMASINDAN KİMLER SORUMLU?
Ülkeler arasındaki farkı anlamak için istatistiklere ve oradaki sıralamanıza bakmaya gerek yok. Şimdi birçoğumuzun biraz da zorunlu olarak yaşamak durumunda kaldığı gelişmiş ülkelere baktığınızda bu farkı açıkça görüyorsunuz. Gelişmiş demokrasilerde insan kaynağı ve kalitesi olarak ülkemiz ile çok fazla bir fark olmamasına rağmen demokrasi ve hukukun üstünlüğü anlamında müthiş bir farkındalık var. Bunu trafikte, sosyal hayatın her alanında görüyorsunuz.
Gelişmiş demokrasilerde siyasiler yargının işleyişine müdahale edemez, müdahale etmeyi aklından bile geçiremez. Tam Avrupalı kabul edilmeyen Polonya’da devlet başkanı Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerine müdahale etmeye kalktı, milyonlarca insan bir anda sokaklara döküldü ve devlet başkanı geri adım atmak zorunda kaldı. Hatırlarsınız Almanya cumhurbaşkanı birkaç yıl önce uygun faiz oranıyla borç aldığı ve bunu gizlediği için istifa etmek zorunda kaldı. İnsanımızın demokrasi, hukukun üstünlüğü ile ekonominin gelişmişliği arasındaki bağlantıyı görmesi gerekiyor. Ekonomi Bakanlığı yapmış Babacan “Türkiye gerçek manada hukuk devleti olmazsa ekonominin ilerlemesi zor” diyerek durumu özetlemişti. Sonuç olarak hem kendi başına gelenleri, hem de ekonominin geldiği noktayı görüyorsunuz. Demokrasisi gelişmemiş milletler, kürsüde hâkimin eline kelepçe vurularak gözaltına alınmasının kendi ekmeğine bakan boyutunu göremiyor. Uzun bir süre daha bunu anlayabilecek gibi görünmüyor.
ÖZELLİKLE BU SÜREÇTE ORTAYA ÇIKAN VAHİM TABLONUN HALKIN KABAHATİ OLDUĞUNU MU SÖYLEMEK İSTİYORSUNUZ?
Şunu kabul etmemiz gerekiyor; Masum insanlara zulmeden Erdoğan rejimi değil, onun arkasında duran halk ya da kandırılan şuursuz kitleler. Yolsuzluklar ortaya saçıldıktan sonra üzerinden kaç seçim geçti? Bir kısmı şaibeli olmakla birlikte halk bu zulümleri Erdoğan’ı tekrar seçmek suretiyle onayladı. En azından sessiz kalarak icazet verdi. Erdoğan gibi halkın nabzını iyi tutan sürekli anketler yapan birisi halktan bir itiraz yükseldiğini görse, bu kadar hukukun dışına çıkamazdı. Halkın bunlara itiraz etmediğini görünce, gün geçtikçe zulmünü arttırdı. Bakın eleştirilerinin/hakaretlerinin kronolojisine; Önce Pensilvanya sonra Paralel Devlet, arkasından Terör örgütü en sonunda da Silahlı Terör Örgütü. İlk başladığında Silahlı Terör Örgütü dese tüm toplum ona güler, hiç kimse bu sözlere itibar etmezdi.
Halkın bu duruma sessiz kaldığını gören iktidar seçimden birkaç gün önce bile zulümlerini arttırarak devam ettirebiliyor. Siyasetçilerin pragmatist hareket ettiğini düşündüğünüzde bu hiç de normal bir durum gibi görünmüyor.
Fakat ben şahsen halktan daha çok onları aydınlatmakla görevli entelektüellerimize kırgın ve kızgınım. Burada sistem şöyle işliyor; Devletten ihale alan işadamları medyayı fonluyor, orada para ile satın alınan omurgasız yazar, çizerler parasını aldıkları sahiplerinin sesi oluyorlar. Bir entelektüel iktidarı destekleyebilir hatta çok aşırı faşist görüşleri de olabilir. Bu bir bakıma fikir hürriyeti olarak kabul edilebilir. Fakat akşamında hararetle savundukları bir fikri Erdoğan’nın tavrına göre daha sabah olmadan tam tersi bir pozisyon alabiliyorlar. İşte bunu kabul etmek mümkün değil. Halkı bir şekilde ikna etmekle görevli bu paralı askerler çok büyük bir sorumluluk ve vebal altındalar. Sizin hiç onurunuz yok mu? Daha akşamında ak dediğinize kara diyebiliyorsunuz? Ama her kesim böyle; işadamından, yazarına, sanatçısına, siyasetçisine… Cemil Meriç, aydın olma haysiyetini kişinin cesaretinde aramıştır. Çıkar ilişkisinin bir yerinde yer bulabilmiş olan bu tiplerin gıdası kurulu düzendir. Ve onlar için bu düzenin asla değişmemesi gerekir. Bu tipler Necip Fazıl’ın ifadesiyle birer “fikir fahişe”dir. Bu tiplerden iğrenmemek mümkün değil. Bu tiplerin kaleminin bir bedeli var. Bir banka müdürüne telefon edip “Süleyman 1 milyon gönder” denilerek temin edilen paraları yemekten çekinmez bu tipler. Bu tipleri bazen altına çekilen bir Mercedes ya da bazen bir yakınına ihale vererek kolaylıkla satın alabilirsiniz.
Bu tiplerin ücreti ödendiği takdirde hizmetine amade olmayacağı hiçbir makam, yalamayacağı hiçbir çanak yoktur. Sonuç olarak ben şahsen toplumdan ziyade onları uyutmakla görevli bu tiplere kızgın ve kırgınım. Bunlar karşımıza bazen yazar, bazen din adamı bazen işadamı bazen de hukukçu olarak çıkabiliyor.
YUKARIDA BELİRTTİĞİNİZ GİBİ SİZ DE KAPATILAN BİR HUKUK DERNEĞİNİN BAŞKANLIĞINI YAPTINIZ BU TABLONUN ORTAYA ÇIKMAMASI İÇİN HEM ŞAHSINIZ HEM DE KURUMUNUZ ADINA SORUMLULUKLARINIZI YERİNE GETİRDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ?
İnanın ben de bu soruyu sürekli kendime soruyorum.
Pırıl pırıl bir hukuk derneğimiz vardı. 2003 yılında birkaç avukat arkadaşla beraber faaliyetlerine başlamıştı. Bu sürede herkesi kendi konumunda kabul etti, düşünce ve inanç özgürlüğüne değer verdi. Ankara barosu ile “Genç Hukukçuların AB Hukuku konusunda eğitimi” başta olmak üzere birçok projeye ev sahipliği yaptı. Faaliyette bulunduğu süre içerisinde binden fazla öğrenci ve stajyer avukata burs desteği sağladı. Ulusal-uluslararası seminerler, sempozyumlar düzenledi. Tüm faaliyetlerini üyelerinden aldığı bağışlar ve aidatlar ile yürüttü. 667 sayılı KHK ile kapısına kilit vurulunca inceleme yaptılar. Sonuç; “idari ve mali konularda hiçbir suç unsuruna rastlanılamamıştır.” Suçumuz hukuk devleti ilkesinin yerleşmesine katkı sağlamaktı. Keşke tüm yönetim kurulu toplantılarımızı görüntülü olarak kayıt altına alsaydık da bizi suçlayan insanlara şimdi izletebilseydik. Bunun neresinde suç var bize gösterebilir misiniz? diye sorabilseydik.
Arkadaşların yaptığı bu faaliyetleri uzun uzun şunun için anlattım; Hizmet hareketine yakın olduğu gerekçesiyle kapatılan bu dernek, bir sivil toplum kuruluşu olarak sorumlulukların hepsini yerine getirmişti.
Şimdilerde en sıkı cemaat düşmanı görünen insanlar/hukukçular derneğin kapısında sıraya giriyorlardı. Aralık 2013’te yolsuzluk operasyonlarından sadece birkaç hafta önce yaptığımız “Derneğin 10 yıl kuruluş toplantısı”na başta dönemin AKP’li adalet bakanı da dahil olmak üzere 1000’e yakın hukukçu katılmıştı.
Burada özellikle TBB başkanı Metin Feyzioğlu’na özel bir başlık açmak isterim. Kendisi Ankara Barosu başkanlığına aday olduğu dönemde derneğimizi ziyaret ederek bir söyleşi gerçekleştirmişti. Ayrıca Barolar Birliği Başkanlığı’na seçildikten sonra dernek yönetim kurulundaki arkadaşlar tebrik ziyaretinde bulunmamızın doğru olacağını söylediler. Biz de kendisinden randevu talep ettik. Hiç mübalağa etmiyorum bizi asansör kapısında karşılayıp, asansör kapısına kadar uğurladı. Ve görüşmeye başlar başlamaz ilk söylediği söz şu oldu “Sizin ve derneğinizin benim nezdimde özel bir yeri var. Randevularım çok sıkışık olmasına rağmen size özel yer açmaları talimatını verdim” demişti. Şimdi ne oldu da 1500’den fazla avukat silahlı terör örgütü yaftasıyla soruşturma geçirirken tek kelime etmiyor/edemiyor? Ankara Emniyetinde avukat arkadaşlarımıza fiziki işkence edildi. Bununla ilgili yasal adımlar atıldı ama ortada hukuk kalmadığı için dosyaların üzeri kapatılmaya çalışıldı. Bir meslek örgütünün başkanı olarak birlik başkanı niçin sesini çıkaramadı? Hatta Ankara’da avukat meslektaşlarına işkence edilirken Amerikalarda gezip “Türkiye’de işkence olduğuna dair somut veriler elimizde yok” propagandası yaptı. Benim ümitsizliğimi arttıran bu insanların var olması değil, bunlar her dönemde olurlar. Asıl sorun neredeyse oy birliği ile bilmem kaçıncı defa tekrar birlik başkanı olarak seçilebilmesi. İnsan haklarını, demokrasiyi, adil yargılanma hakkını savunmakla görevli avukatların temsilcisi böyle bir hukukçu mu olmalıydı? Bugünlerde tüm dünyadan meslektaşlarımızla beraber oluyoruz. Herkes her şeyin farkında. Birlik başkanın Edirne’nin ötesinde zerre kadar itibarı yok.
Diğer taraftan da Türkiye’de namuslu, vicdanlı avukatlar olduğunu da gördük bu dönemde. Özellikle Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarından söz etmeden geçemeyeceğim. Ne kadar değerli insanlarmış. İşkenceyi önlemek, meslektaşlarının haksız şekilde soruşturulmasını önlemek için adeta insanüstü bir gayret gösterdiler ve göstermeye de devam ediyorlar. Bunun karşılığında da hiçbir maddi menfaat talep etmediler. Herkes bizimle görüşmekten köşe bucak kaçarken hukuksuzluklara karşı hukukun üstünlüğünü savunmaktan geri durmadılar. Bunlar unutulmaz. Sırf hukukun üstünlüğünü savundukları için ÇHD genel başkanı Selçuk Bey başta olmak üzere tek kişilik zindanlarda bedel ödüyorlar. Ancak bu kahraman insanları görünce geleceğe dair ümitlerimizi devam ettiriyoruz.
Şunu artık net olarak görüyorum. Bana göre hayatta sağcı, solcu dindar dinsiz diye bir ayrım yok. Bu hayatta iyiler ve kötüler ile onların mücadelesi var. Baroda sol guruplara karşı tek çatı altında beraber hareket ettiğimiz “Baroda Birlik Gurubu” vardı. Yazık orada harcadığımız vakte, emeğe. İçinden bir tane vicdanlı insan çıkmaz mı? “Yahu arkadaş durun bu kadar da olmaz. Nedir bu avukatlara getirdiğiniz suçlamalar? Müvekkillerinin kimliğine bakarak bu insanlar terörist olamaz. Bu insanlar suçlu bile olsa bürolarını tarumar edemezsiniz, mallarını gaspedemezsiniz, kendilerinden dolayı akrabalarına işkence edemezsiniz. Nedir bu işkence iddiaları bir bakalım şunlara ” diyemediler. Muhafazakâr camia çok kötü bir sınav verdi. Bir daha asla aynı karede yer almak istemem. Bu meslektaşlara karşı da derin bir hayal kırıklığı içerisindeyim.
Dernek üyelerimiz kendi siyasi fikirlerini, felsefi inançlarını açıkça ortaya koymaktan çekinmedi. Ne düşünüyorsak açıkça söyledik, yüzlerce basın açıklaması yaparak bunu kamuoyu ile paylaştık. Hani bugünlerde işe biraz gizem katmak biraz da meşrulaştırmak için çok konuşuluyor ya “ mahrem imam, tedbir, paralel devlet vs.” Biz her fikrimizi kamuoyu önünde söyledik. Bazen eyleme dökerek protesto hakkımızı da kullandık. Terörle mücadele yasasını genişletmek isteyen AKP iktidarına itiraz ettiğimiz gibi askeri vesayetle de mücadele ettik. Eksikliklerimiz yok mu? Elbette var. İnsan sürekli gelişen, değişen bir varlık. Zamanı geri getirme imkânı olsa şunları şöyle değil de böyle yapardık diyeceğimiz çok konu var. Ama neye inanıyorsak onu yaptık, onu söyledik. Derneğimiz ve arkadaşlarımızın hiçbiri bu muameleleri hak etmediler.
Ama neylersin ki kadınıyla erkeğiyle avukat arkadaşlar bedel ödüyorlar. Bu bedelin değeri daha sonra daha iyi anlaşılacak. Masumiyetinden emin oldukları, sadece dayanışma içinde hareket eden insanlar intikam duygularıyla linç edilmesin, işkenceye uğramasın, hukukun üstünlüğü yerle bir edilmesin diye elini taşın altına koydular. Özgürlük için, hukukun tesisi için kendi hayatlarını mahveden kahramanlar onlar. İsteselerdi olan biteni uzaktan izleme kolaycılığına da sığınabilirlerdi. Bunu yapmaya vicdanları el vermedi. Başkaları için kendi ikballerini hatta ailelerinin ikbalini feda ettiler. Kimisi zalimin zulmünden kurtulmak için çoluk çocuğunu ailesini yetim bıraktı. Kimisi zindanlarda en büyük bedeli ödüyor. Ama olaylara biraz da gelecek penceresinden bakabilmek lazım. Yarın demokrasi ve hukukun üstünlüğü adına bir şeyler konuşabileceksek bedel ödemeyi göze alan bu kahramanlar sayesinde olacak.
UZUN SÜREDİR TÜRKİYE DE YAŞANAN BİRÇOK TARTIŞMA HUKUK ÜZERİNDEN YAPILDI. YARGININ BU KADAR SİYASİ TARTIŞMALARIN İÇİNDE OLMASI NE KADAR DOĞRU? BAŞTA ERGENOKON-BALYOZ DAVALARI OLMAK ÜZERE ŞAHİT OLDUĞUNUZ DÖNEM İTİBARIYLA YARGIDA TAM OLARAK NE OLDU?
Maalesef Türkiye’de bugüne kadar söz sahibi olmuş herkesin ortak bir hastalığı var; Kemalistler, laikler, cemaatler hepsi kendi fikirlerini tüm topluma dayatmak için devleti bir araç olarak gördüler. Bir nevi toplum mühendisliği yapılmak istendi. Her kişi ya da gurup kendi fikirlerinin iktidar olmasını isteyebilir. Bu son derece normal bir düşüncedir. Fakat kendisi dışında başka fikir ya da kişileri yok sayarsanız bunun adı demokrasi olmaz. Türkiye’de maalesef çoğu kesim farklı düşünen kişi ya da kişileri kendisine düşman olarak görüyor.
Yargı da toplumu dönüştürmek için en önemli enstrümanlarından birisi olarak görüldü. Hiçbir kesim gerçekten yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünü tesis etmek için çalışmadı. Tüm kesimlerin bunu açık yüreklilikle kabul etmesi gerekiyor. Bu tabloda herkesin günahı var.
Ergenekon/Balyoz davaları özelinde şunu söyleyebilirim. Ben bu davaları hakkıyla tam olarak anlayamamışım. Bu kadar masum insan statlara doldurulup işkence edilince, mallarına el konulunca bu örgütün gerçek yüzünü görebildim. Keşke bu davalara daha çok sahip çıkabilseymişiz. Keşke adil yargılanmaya ilişkin hatalar yapılıp, birçok insan bu aynı çuvala dahil edilince sesimizi daha çok yükseltebilseymişiz. Çünkü bu davaların devam edip gerçek suçluların hak ettikleri cezaları alması en çok da bugün işkence gören masum insanlar için gerekliymiş. Bu suç örgütlerinin içindeki “kanlarında duş alacağız” diyen suç makinaları da bugün serbest kaldı.
YANİ GEREK ERGENEKON/BALYOZ GEREKSE ASKERİ CASUSLUK DAVALARINDA İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ KİMSEYE KUMPAS KURULMADI, DELİLLER USULE UYGUN TOPLANDI MI DEMEK İSTİYORSUNUZ?
Bir defa şunu ayırt etmek lazım. Her kim kanuna, hukuka aykırı işler yapmışsa bunun cezasını çekmeli. Ben şahsen hiç kimsenin usulsüz dinleme yapmasını, başkaları hakkında sahte delil üretmesini savunacak değilim. Son dönemdeki propagandanın da etkisiyle insanlar şöyle düşünüyor; Cemaatte herkes bir araya gelmiş, yememiş içmemiş, kime nasıl komplo kurabilirim diye hesap etmiş. Böyle bir durum söz konusu değil. Bu kadar insanı bir arada tutan şey Söylenen fikirlerin insanlar tarafından makul karşılanmasında aramak gerekiyor. Yoksa özellikle çoğu üniversite mezunu bu kadar insanı bir arada tutamazsınız.
Şunu demek istiyorum birazdan söyleyeceklerimden bağımsız olarak emniyetin ve yargının eskiden beri var olan hastalıklarını savunmak durumdan değilim. Kim bir suça karışmışsa cezasını çeksin. Ama suçların şahsiliği ilkesine de dikkat edilsin. Bir kasabada birkaç suçlu olduğu için o kasaba halkının tamamını ateşe veremezsiniz. Suç işleyen insanlara savunma hakkı da tanınarak yargılamaları bağımsız mahkemelerce yapılsın.
Bir muhalefet partisi lideri gurup toplantısında dile getirdiği bir konuşmasında “2010-2014 yılları arasında yapılan tüm yargılamaların yenilenmesi” teklifinde bulundu. Tüm dosyalar yeniden ele alınsın, dedi. Halen bu davalardan yargılanan bir savcının cevabı çok ilginçti. Savcı dedi ki “Evet ben de bu görüşe katılıyorum. Karar verdiğimiz tüm dosyalar incelensin, şayet bir kişi veya gurup lehine karar vermişsek bunu yapanlara en ağır cezalar verilsin. Yok şayet dosyalarımızda böyle bir yanlışlık bulamazlarsa bizi hemen görevlerimize iade etmeliler” demişti. Sizce de sağlıklı olan bu bakış açısı değil mi? Kitlesel yargılama yapmak yerine kimin ne yaptığı net bir şekilde ortaya konulmalıdır.
Darbe sonrası 3000’e yakın hakim ve savcı tek bir kararla ihraç edildi. Bandırma savcısı olarak ihraç edilen bir savcının aslında Mart 2016 yılında vefat ettiği çok sonra anlaşıldı. Biz bu şartlarda suçlu ile suçsuzu nasıl ayırt edeceğiz. Mevcut düzenin önümüze koyduğu enstrümanlara nasıl itibar edeceğiz?
Ergenekon davalarında sanık avukatları yargılandılar fakat hiçbirisi savunma yaptığı için terör örgütü üyesi kabul edilmedi. Büroları talan edilmedi. İstedikleri gibi savunma yaptılar. Hiçbiri işkence görmedi. Hatta sanıkların hiçbirisi için fiziksel işkence iddiası gündeme gelmedi. Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk iki günlük gözaltı sonrası emniyet çıkışında “emniyet çok değişmiş, bize çok saygılı davrandılar. Komiser bizi kendi odasında ağırladı, teşekkür ediyorum” dedi.
Ergenekon olarak adlandırılan davalarında yargılanan kişi sayısı 1000’i bulmadı. Bugün sadece tek bir kararla Ankara cumhuriyet savcılığı 8000 kişi hakkında gözaltı kararı aldı.
Bedrettin Dalan yurtdışında yaşadı. Ama kimse üniversitesine el koymayı düşünmedi. Sanıklar yüzünden aileleri, çocukları, anne babaları tutuklanmadı.
Yüzlerce hakim tek kişilik hücrelerde tutuluyor. Karı-koca hakim ayrı şehirlerde tek kişilik hücrede tutuluyor. Çocukları bu şehirden o şehire mekik dokuyor. Hücre hapsi 20 günden sonra insan psikolojisinde onarılamaz tahribata yol açıyor. 23 aydır hücre hapsinde bu insanlar. Bunlar henüz mahkum bile değil, sadece tutuklu. 700’den fazla bebek annesiyle beraber cezaevinde büyüyor. Kötü cezaevi koşulları yüzünden bir sürü insan cezaevinde vefat etti. Burada acıları yarıştırmak istemem fakat manipülasyon yaparak bugün olanları görmemek hiçbir vicdana sığmaz. Gelecekte de bunun hesabını veremezsiniz.
Bu süreçte şunu da öğrenmiş olduk; sosyal hadiseleri bir güvenlikçi ya da bürokratın değerlendirmesi ile bir hukukçunun değerlendirmesi farklı olmalıymış. Ahmet Şık kitaptan dolayı tutuklanırken itiraz edebilmek gerekiyormuş. Daha deliller dava dosyasına girmeden medyada yer almaya başlayınca “soruşturmanın gizliliği”, “suçluluğu ispat edilinceye kadar herkes masumdur” ilkelerini olması gerektiği şekilde savunabilseymişiz.
Fakat bu davaları eleştiren kişilere bakıyorsunuz, aynı hatalar hatta çok daha fazlası bugün irtikap edilirken itiraz edemiyorlar. Bir ara gözaltı süresi 30 gün idi. Şimdi 14 güne düşürüldü. Avukatla görüşmeye 5 gün yasak getirildi şimdi 24 saat. Bu ve bunun gibi uygulamaların tamamı Anayasa ve uluslararası sözleşmelere aykırı. Bunları o dönemi eleştiren insanlar bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar ve görüyorlar. Fakat kendilerine uygulanmadığı için ses çıkarmıyorlar. Bu da demokratlıklarında ne kadar samimi olduklarını gösteriyor. Herkes kendine demokrat. Bu tavrı değiştirmediğimiz müddetçe gerçek bir hukuk devletini inşa etmemiz çok zor.
Gerçi içlerinden bizzat bu suçu işleyenler, “suç işlediği gerekçesiyle mallarına el koymak, demokratik hukuk sisteminde olmaz!” dedi. Tabi bu “psikolojik harekâtın bir parçası olarak kullanılmaktan öte” bir anlam taşımıyor.
HİZMET HAREKETİ DAVALARINDA YAPILAN SAVUNMALARI NASIL BULUYORSUNUZ? SİZCE BAŞTA SENDİKA, BYLOCK, BANKA GİBİ İDDİALARA KARŞI YETERLİ SAVUNMA YAPILABİLİYOR MU?
Öncelikle şunu görmek lazım, normal bir zamanda normal şartlarda bir hukuk devletinde bu suçlamalar yapılsa bu savcı hakimlere gülerler. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle korunan örgütlenme hakkının en temel bir prensibi olan sendikaya üye olmak suç olabilir mi? Devletin yardım ettiği bir okula çocuğunu göndermek suç mudur? Kamuya açık bir haberleşme uygulamasını indirip kullanmak suç mudur? Kamuya açık olmasa ne olacak? Önemli olan haberleşme gizliliğini sağlamak değil mi? Ancak bunun üzerinden suç işlemek cezalandırılabilir. Bugün adalet bakanlığı kendisi açıkladı. Sadece 5 bin kusur kişi bizzat darbeye karışmak suçundan yargılanıyor. Diğerlerinin tamamı felsefi görüş ve dini inançları yüzünden yargılanıyor. Sırf dayanışma içinde hareket ettiği için insanlar zindanlarda çürütülüyor. Analar evlatlarının, çocuklar babalarının yolunu gözlüyor.
Yurtdışında yaşayan birisi olarak bunları söylemek belki kolay işkenceyle bu imkanı tamamen ortadan kaldırdılar ama savunmalarda her şeyi inkar etme yolu seçilmeyebilirdi. Medya yoluyla o kadar sıradan fiilleri suç olarak gösterdiler ki artık insanlar bile kendilerinin suç işlediğine inanmaya başladılar. Yukarıda saydığım fiiller suç olabilir mi? Siyasetin kullanışlı bir aparatı, hatta “siyasetin köpeği olmuş” bu hukuksuz kişilere karşı daha gürül gürül savunmalar yapılabilirdi.
Avukat meslektaşlarımız 15 Temmuz öncesi çok güzel savunmalar yaptılar. Fakat 15 Temmuz sonrası tüm savunma zemini kayboldu. 1500 den fazla avukat soruşturma altında. 500 den fazlası tutuklandı. Kendisini yurtdışına atabilenler sevdiklerinden uzakta hayata tutunmaya çalışıyor. Bu davalarda görev almak terör örgütü üyesi sayılmak için yeterli kabul ediliyor.
28 Şubat sonrası ülkemizde öyle bir iklim oluştu ki insanlar ne okudukları gazeteye rahatça abone olabildiler ne de felsefi ve dini görüşlerini açıkça ortaya koyabildiler. Demokratik devletlerde asla suç kabul edilmeyecek fiiller suç kabul edildiği için insanlar daha tedbirli davranmak zorunda kaldılar. Şimdi de “bak sen okuduğun gazeteyi gizlemişsin” diye suçlanıyor. Asıl okuduğum gazateyi açıkça ortaya koyamamam senin kabahatin.
Biz avukatlar olarak en iyi savunmanın en samimi savunma olduğuna inanırız. Umarım insanların bu görüşlerini rahatça savunabilecekleri iklimi bir gün tesis edebiliriz.
[Mehmet Kasap] 29.6.2018 [Thecrcl.ca]
Ahmet Altan The Guardian’a konuştu: Yazı yazarak hem mekanın hem de zamanın zorbalığına direniyorum
Yazdığı yazılardan dolayı müeebbet hapis cezasına çarptırılan gazeteci yazar Ahmet Altan The Guardian’a konuştu. Röportaj gazeteci Jo Glanville’in ilettiği yazılı soruların, Altan tarafından Silivri Cezaevi’nde yine yazılı olarak cevaplanması suretiyle yapıldı. Glanville 23 Haziran 2018 tarihli The Guardian’da yer alan röportajında Altan’ın cevaplarına da yer verdi.
Altan röportajda, “Yazı yazarken hem zamanın zorbalığını unutuyorum hem de zamanın silemeyeceği bir şey yaptığım duygusunun tatminini hissediyorum. Zaman, yazarı silebilir ama yazıyı silemez. Benim yazdığımı silse bir başkasının yazdığını silemeyecek. Zorbalığa direnen büyük bir gücün parçası olduğumu hissetmek bu küçük hücrede bana güç veriyor.Hapishane ise mekânın zorbalığıdır. Yazı yazmak, mekânın zorbalığını da unutmamı, o mekânın duvarlarını zihnimde yıkmamı sağlıyor. Yazı yazarak, iki zorbalığa karşı da direnebiliyorum.” tespitinde bulunuyor.
Altan cezaevinde yazdığı son romanında mutlu bir kadını anlattığını ve hayatında ilk defa yazdığı kitabının kendi anadilimden önce başka dillerde yayınlanacağını aktardı.
İşte o röportaj;
Yazma koşullarınızdan bahsedebilir misiniz? Ne zaman ve nerede yazıyorsunuz? İki kişiyle paylaştığınız bir hücrede yazmak zor mu?
Bir metre eninde, bir metre boyunda, beyaz plastikten kare şeklinde bir yemek masamız var. Avluda yürümediğimiz zaman bu masada oturuyoruz. Hayatımızın büyük kısmı bu masanın çevresindeki plastik iskemlelerde geçiyor. Ben yazılarımı bu masada, tükenmez bir kalemle yazıyorum. Yazılarımı kafamda oluşturduktan sonra yazmaya başlıyorum, bazen sekiz dokuz saat yazdığım oluyor. Yemek saatlerinde yazıya ara vermem gerekiyor.
Ben yazı yazarken hücre arkadaşlarım genellikle televizyon seyrediyor. Elbette her yazar sakin ve sessiz bir ortamda yazı yazmak ister. Benim şu sırada böyle bir lüksüm yok. Ama ben yazı yazmaya başladıktan bir süre sonra çevremde olanlarla ilişkim kesiliyor. Sesleri duymuyorum. Hareketleri fark etmiyorum. Yazıya dalıyorum, nerede olduğumu unutuyorum. Tabii, yazı yazmak için en elverişli durum bir hücredeki yemek masasında yazmak değil ama şartlardan şikâyet etmenin de bir anlamı yok.
Cezaevinde yazma edimi sırasında sizin için en önemli olan şey ne? Hapishane, yazdığınız konuları ve dahi yazma şeklinizi etkiledi mi?
Babam, bir yazısında mutluluğu şöyle tarif etmişti: “Mutluluk, zamanı unutmaktır.” Hapishaneyi de bir yazısında şöyle tarif etmişti: “Hapishane insana sürekli zamanı hatırlatır.” Yazı yazarken zamanı unutuyorum. Zamanla birlikte mekânı da unutuyorum.
Zaman, insan iradesini yok sayan, asla durdurulamayan hareketiyle hayatımızdaki en büyük zorbadır. Dev bir silgi gibi sizin varlığınızın çizgilerini her an sildiğini, sizi bir hiçliğe sürüklediğini, bir gün görüntünüzün tümden kaybolacağını bilirsiniz. Hapishanede bu gerçek daha katı biçimde karşınıza çıkar. Bu zorbalığa karşı elimdeki tek silah yazı yazmak.
Yazı yazarken hem zamanın zorbalığını unutuyorum hem de zamanın silemeyeceği bir şey yaptığım duygusunun tatminini hissediyorum. Zaman, yazarı silebilir ama yazıyı silemez. Benim yazdığımı silse bir başkasının yazdığını silemeyecek. Zorbalığa direnen büyük bir gücün parçası olduğumu hissetmek bu küçük hücrede bana güç veriyor.
Hapishane ise mekânın zorbalığıdır. Yazı yazmak, mekânın zorbalığını da unutmamı, o mekânın duvarlarını zihnimde yıkmamı sağlıyor.
Yazı yazarak, iki zorbalığa karşı da direnebiliyorum.
Hapishane, son yazdığım kitabın konusunu belirledi. Sonbaharda yayımlanacak olan kitabım polis nezarethanesinde ve hapishanede yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlatıyor.
Yazdıklarınız, belki de Türkiye’de karşılığını bulmazdan bile evvel, uluslararası bir kitleyle buluşuyor. Sizin için sesinizin nerede duyulması daha önemli?
Hayatımda ilk defa yazdığım kitap kendi anadilimden önce başka dillerde yayınlanacak. Bu, benim için çok yeni bir durum.
Bir yazarın yazı macerası, iki kelime arasında bir pandül gibi sallanır. Yazarken “hiç kimseyi” düşünmeden yazarsınız, yazdıktan sonra yazdıklarınızı “herkesin” okumasını istersiniz. Ben de yazdıklarımı herkesin okumasını, sesimi bütün dünyanın duymasını isterim. Tabii, kendi ülkemin de duymasını isterim ama bir süre daha bu mümkün olmayacak gibi gözüküyor.
Düşündüklerini açıkça söylemek Türkiye’de iyiden iyiye tehlikeli bir hâle bürünmüşken ve bağımsız gazetecilik için de alan hayli daralmışken, sizce (gerek cezaevindeki gerekse dışarıdaki) gazeteci ve yazarlar buna en etkili nasıl tepki verebilir?
Nasıl tepki verilmesi gerektiğini söylemeye gerek yok, bunun nasıl olması gerektiğini herkes bilir. Bazıları gerektiği gibi davranır, bazıları davranmaz. Davranmayanlar, bilmediklerinden değil, istemediklerinden davranmazlar.
Yazdığınız romanın konusu ne?
Mutlu bir kadını anlatmak istiyorum. Edebî açıdan mutluluk hiçbir zaman mutsuzluğun heyecanına ve çekiciliğine sahip değildir. Onun için mutlu kahramanlar mutsuz kahramanlara kıyasla yok denecek kadar azdır.
Mutlu bir kadın bu mutluluğu sürdürebilir mi, ne kadar sürdürebilir, mutlu biri çekici ve heyecan verici bir biçimde anlatılabilir mi? Bunların cevabını bulmayı bir denemek istiyorum.
[TR724] 29.6.2018
Altan röportajda, “Yazı yazarken hem zamanın zorbalığını unutuyorum hem de zamanın silemeyeceği bir şey yaptığım duygusunun tatminini hissediyorum. Zaman, yazarı silebilir ama yazıyı silemez. Benim yazdığımı silse bir başkasının yazdığını silemeyecek. Zorbalığa direnen büyük bir gücün parçası olduğumu hissetmek bu küçük hücrede bana güç veriyor.Hapishane ise mekânın zorbalığıdır. Yazı yazmak, mekânın zorbalığını da unutmamı, o mekânın duvarlarını zihnimde yıkmamı sağlıyor. Yazı yazarak, iki zorbalığa karşı da direnebiliyorum.” tespitinde bulunuyor.
Altan cezaevinde yazdığı son romanında mutlu bir kadını anlattığını ve hayatında ilk defa yazdığı kitabının kendi anadilimden önce başka dillerde yayınlanacağını aktardı.
İşte o röportaj;
Yazma koşullarınızdan bahsedebilir misiniz? Ne zaman ve nerede yazıyorsunuz? İki kişiyle paylaştığınız bir hücrede yazmak zor mu?
Bir metre eninde, bir metre boyunda, beyaz plastikten kare şeklinde bir yemek masamız var. Avluda yürümediğimiz zaman bu masada oturuyoruz. Hayatımızın büyük kısmı bu masanın çevresindeki plastik iskemlelerde geçiyor. Ben yazılarımı bu masada, tükenmez bir kalemle yazıyorum. Yazılarımı kafamda oluşturduktan sonra yazmaya başlıyorum, bazen sekiz dokuz saat yazdığım oluyor. Yemek saatlerinde yazıya ara vermem gerekiyor.
Ben yazı yazarken hücre arkadaşlarım genellikle televizyon seyrediyor. Elbette her yazar sakin ve sessiz bir ortamda yazı yazmak ister. Benim şu sırada böyle bir lüksüm yok. Ama ben yazı yazmaya başladıktan bir süre sonra çevremde olanlarla ilişkim kesiliyor. Sesleri duymuyorum. Hareketleri fark etmiyorum. Yazıya dalıyorum, nerede olduğumu unutuyorum. Tabii, yazı yazmak için en elverişli durum bir hücredeki yemek masasında yazmak değil ama şartlardan şikâyet etmenin de bir anlamı yok.
Cezaevinde yazma edimi sırasında sizin için en önemli olan şey ne? Hapishane, yazdığınız konuları ve dahi yazma şeklinizi etkiledi mi?
Babam, bir yazısında mutluluğu şöyle tarif etmişti: “Mutluluk, zamanı unutmaktır.” Hapishaneyi de bir yazısında şöyle tarif etmişti: “Hapishane insana sürekli zamanı hatırlatır.” Yazı yazarken zamanı unutuyorum. Zamanla birlikte mekânı da unutuyorum.
Zaman, insan iradesini yok sayan, asla durdurulamayan hareketiyle hayatımızdaki en büyük zorbadır. Dev bir silgi gibi sizin varlığınızın çizgilerini her an sildiğini, sizi bir hiçliğe sürüklediğini, bir gün görüntünüzün tümden kaybolacağını bilirsiniz. Hapishanede bu gerçek daha katı biçimde karşınıza çıkar. Bu zorbalığa karşı elimdeki tek silah yazı yazmak.
Yazı yazarken hem zamanın zorbalığını unutuyorum hem de zamanın silemeyeceği bir şey yaptığım duygusunun tatminini hissediyorum. Zaman, yazarı silebilir ama yazıyı silemez. Benim yazdığımı silse bir başkasının yazdığını silemeyecek. Zorbalığa direnen büyük bir gücün parçası olduğumu hissetmek bu küçük hücrede bana güç veriyor.
Hapishane ise mekânın zorbalığıdır. Yazı yazmak, mekânın zorbalığını da unutmamı, o mekânın duvarlarını zihnimde yıkmamı sağlıyor.
Yazı yazarak, iki zorbalığa karşı da direnebiliyorum.
Hapishane, son yazdığım kitabın konusunu belirledi. Sonbaharda yayımlanacak olan kitabım polis nezarethanesinde ve hapishanede yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlatıyor.
Yazdıklarınız, belki de Türkiye’de karşılığını bulmazdan bile evvel, uluslararası bir kitleyle buluşuyor. Sizin için sesinizin nerede duyulması daha önemli?
Hayatımda ilk defa yazdığım kitap kendi anadilimden önce başka dillerde yayınlanacak. Bu, benim için çok yeni bir durum.
Bir yazarın yazı macerası, iki kelime arasında bir pandül gibi sallanır. Yazarken “hiç kimseyi” düşünmeden yazarsınız, yazdıktan sonra yazdıklarınızı “herkesin” okumasını istersiniz. Ben de yazdıklarımı herkesin okumasını, sesimi bütün dünyanın duymasını isterim. Tabii, kendi ülkemin de duymasını isterim ama bir süre daha bu mümkün olmayacak gibi gözüküyor.
Düşündüklerini açıkça söylemek Türkiye’de iyiden iyiye tehlikeli bir hâle bürünmüşken ve bağımsız gazetecilik için de alan hayli daralmışken, sizce (gerek cezaevindeki gerekse dışarıdaki) gazeteci ve yazarlar buna en etkili nasıl tepki verebilir?
Nasıl tepki verilmesi gerektiğini söylemeye gerek yok, bunun nasıl olması gerektiğini herkes bilir. Bazıları gerektiği gibi davranır, bazıları davranmaz. Davranmayanlar, bilmediklerinden değil, istemediklerinden davranmazlar.
Yazdığınız romanın konusu ne?
Mutlu bir kadını anlatmak istiyorum. Edebî açıdan mutluluk hiçbir zaman mutsuzluğun heyecanına ve çekiciliğine sahip değildir. Onun için mutlu kahramanlar mutsuz kahramanlara kıyasla yok denecek kadar azdır.
Mutlu bir kadın bu mutluluğu sürdürebilir mi, ne kadar sürdürebilir, mutlu biri çekici ve heyecan verici bir biçimde anlatılabilir mi? Bunların cevabını bulmayı bir denemek istiyorum.
[TR724] 29.6.2018
Ne kaleci var ne de direk kaldı [Tarık Toros]
Baştan şunu diyeyim.
24 Haziran’dan itibaren bu neviden yazıları veya Twitter mecrasındaki Türkçe paylaşımları bir tür “içini boşaltma” aracı, “kendini rahatlatma” olarak kabul edin.
Hoş, öncesindeki paylaşımlar da pek farklı değildi.
2009’dan beri Twitter’dayım.
Bu zaman boyunca şunu gördüm:
Oradaki kamuoyunda, AKP bırakın birinci olmayı, hiçbir zaman ilk üçe bile giremedi.
2009’da da böyleydi, 2018’de de böyle.
**
Bir haftadır hiç tweet atmadım.
Sadece yazılarımın linkini paylaştım.
Gözümün ucuyla bakıyorum, Twitter’da ne dönüyor diye.
Halen, birtakım resimler veya görüntüler koyup…
-Skandal,
-Bu çağda bu kafa,
-Savcılar göreve,
-Batı’da olsa bu siyasiler istifa ederdi,
-Yazıklar olsun,
-Ayıptır günahtır,
-Bu yargısız infazdır,
-Kabul edilemez,
-Hesap sorulmayacak mı?
-Nerede bu devlet?
..gibi yorumlar yapılıyor.
Yapmasınlar mı?
Psikolojilerine iyi geliyorsa yapsınlar.
Lakin ne çare…!
Bitti gitti yani.
**
Yenilginin…
Bozgunun…
Tek adam döneminin başlamasının…
OHAL’in bitmeyecek oluşunun…
Zulmün artarak süreceği korkusunun…
Kuşatılmışlık duygusunun…
Partilerin, “kanarya sevenler derneği” kadar hükmü kaldığı gerçeğinin semptomları yaşanıyor, belki. Bilemiyorum.
Beyin ölümü ilan edilmiş hastanın fişinin çekilmesine direnen ailesi gibi.
Ya da…
Cansız bedene kalp masajını bırakmayan, hatta hırstan kaburgalarını kıran doktorun ruh hali gibi psikolojik bir durum.
**
Travmayı anlıyorum.
Mehmet Altan tahliye edilince, hiçbir çatlak ses çıkmaması da bundan.
Halbuki daha birkaç ay önce, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” kararıyla, “Şimdi bunlar aramıza mı dönecek” diye karalar bağlamıştı, Twitter ahalisi.
Bacadaki yangın tüm binayı sarınca, bunu bıraktılar şükür.
**
24 Haziran gecesi ne oldu?
En çok merak edilen şey bu.
Sebebi bilmiyorsanız, sonuçlarına bakacaksınız:
-Anadolu Ajansı, beklenen manipülasyonunu mükemmelen yaptı.
-Medya tekeli (Fox, Halk TV dahil) bununla amel etti.
-Saray çevresi ve YSK belediye kamyonları ile kuşatıldı.
-YSK, oran veremeden “bu iş bitti” dedi.
-Erdoğan’a en yakın aday, Muharrem İnce önce kayboldu sonra sonucu kabul etti.
-Onu diğer partiler ve liderleri takip etti.
-CHP sözcüleri bir saat içinde ağız değiştirdi.
-AKP, İnce’yi CHP’nin başına aday gösterdi.
-Üç dört partinin kurup desteklediği alternatif seçim yazılımı çöktü (ya da şalteri indirildi.)
-Sahadaki samimi muhalif gönüllüler dumur oldu (halen şoktalar).
-Dünya, Erdoğan’ın zaferini tebrik etti.
-Muhalefet, yerel seçimlerine odaklandı (belediyelerine kayyım atanmamış gibi.)
-AKP’nin parlamentoda azınlığa düşmesi üzerinden “yenildiği” yorumlanıyor.
-Kaybeden yok, istifa eden yok, çekilen yok, herkes kazandı.
-Silahlar ‘kutlama’ için patladı (belki de muhalefet iç savaş çıkacak diye sindi.)
-Yeni maçlara bakacağız, vs.
Bu sonuçlardan sebebe yürüyebilirsiniz, sebebi bulamasanız bile bir kanaatiniz olur, tıpkı 15 Temmuz gibi.
**
Ben şimdi burada oturup 2 bin 500 km uzaktan, rejimin nasıl değiştiğini ve çok yakında bununla nasıl yüzleşileceğini anlatacak değilim.
Herkesin okuma yazması var.
Açın okuyun, 16 Nisan 2017’de geçen yeni Anayasa’yı.
Ben tekrar okudum.
Detayına girmeden dört maddede “muhalif vekiller kulübü”nü, yani yeni parlamentoyu anlatayım:
**
BİR: Meclis’in kanun yapma yetkisi aynen korunuyor. Ancak 151 oy ile karar alabiliyor. Saray veto ederse ikinci denemede 301 oy gerekiyor. Yani iktidar 151’le yasa çıkarabiliyor, muhalefetin 301’i bulması gerekiyor. Bu tablo ile imkânsız.
İKİ: AKP, kağıt üzerinde azınlığa düştü. Lakin muhalefet “blok” değil. “Kilit parti” MHP ise, “ayrık otu” HDP. Meral Akşener’in partisi bile yan yana gelmek istemez, bilakis AKP’ye göz kırpıyor. Blok olarak hareket eden yüzde 40, parçalı yüzde 60’ı her zaman döver. TBMM Başkanlığı seçiminde bunu daha net görürsünüz. (bkz. 7 Haziran 2015 seçimi.)
ÜÇ: Parlamentoda yüzde 100’e yakın bir temsil var. Partilere atılan oylar “ittifak yasası” sayesinde ziyan olmadı, HDP barajı geçti. Lakin halk, gönlünden geçen partiye oy verme, baraj endişesi olmadan çok alternatif içinden birini seçme şansını kullanamadı.
8 partiye seçime katılma izni verildi. Seçenekler daraldı. Devlet imkânları ve medya tekeli AKP’ye çalıştı.
DÖRT: Doğrudur. MHP, güneydoğu illerinde yüzde 100’ün üzerinde oy patlaması yaptı. Bu durum, bölgeye yerleşen polis veya jandarma özel harekat mensupları ile açıklanamayacak kadar kuşkulu. Gözden kaçıyor; bu illerin çoğunda Parlamento için kullanılan oy sayısı, Cumhurbaşkanlığı için kullanılan oy sayısının üzerinde. Yani, sandığa giden kimi seçmen, MHP’ye oy vermiş ama Cumhurbaşkanı sandığını atlamış. MHP için bazı sandıklarda özel çaba harcanmış, ikinci sandık ihmal edilmiş. Sandıklara parlamento için daha çok pusula yollandığını da not düşelim.
EK MADDE: Esasen, yukarıdaki maddeler laga luga. HDP barajı geçemese, kabaca 60 koltuk AKP’ye geçecek, MHP oyundan düşecekti. Sadece bu bile, sakat seçim yasasını anlatmaya yeter. Hiçbir demokrasinin kabul edip içine sindirebileceği bir varsayım değildir bu.
**
Yerim dar, yüreğim de fazla teferruatı kaldırmıyor.
Açın okuyun Anayasa’yı.
Twitter’dan başınızı kaldırıp 15-20 dakika ayırsanız yeter.
Bu kadar vaktiniz de yoktur şimdi.
Onu da özetleyeyim:
Devlet tüm unsurlarıyla Saray’a eklemlenmiş.
Saray, sadece bakanları değil, herkesi ama herkesi atıyor.
Aklınıza ne geliyorsa Saray’a bağlı, Genelkurmay, Milli İstihbarat, Diyanet vs.
Kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönetiyor.
Parlamento… Bırakın denetlemeyi yazılı soru dahi soramıyor.
Cumhurbaşkanı… Yargılanamıyor.
Yüce Divan’a gitmesi için 400 vekil gerekiyor.
En az 5 sene mümkün değil.
AKP’nin ortadan ikiye bölünmesi ve Saray’a cephe alması lazım.
Diyelim ki yargı yolu açıldı.
Yüce Divan’ı yani Anayasa Mahkemesi üyelerini oraya kim atıyor: Saray.
**
Yürütme: Tek adam
Yargı: Tek adam
Yasama, yok hükmünde.
Boşuna, “muhalif vekiller kulübü” demedim.
**
Travmayı anlıyorum.
Erdoğan, 24 Haziran’da…
Can Dündar’ın tabiriyle, kaleciyi kale direğine bağlayıp penaltı attı.
Benim anlamadığım ise şu:
Muhalefet, maçın rövanşına hazırlanıyor.
Oysa, ne kaleci var ne de direk kaldı.
[Tarık Toros] 29.6.2018 [TR724]
24 Haziran’dan itibaren bu neviden yazıları veya Twitter mecrasındaki Türkçe paylaşımları bir tür “içini boşaltma” aracı, “kendini rahatlatma” olarak kabul edin.
Hoş, öncesindeki paylaşımlar da pek farklı değildi.
2009’dan beri Twitter’dayım.
Bu zaman boyunca şunu gördüm:
Oradaki kamuoyunda, AKP bırakın birinci olmayı, hiçbir zaman ilk üçe bile giremedi.
2009’da da böyleydi, 2018’de de böyle.
**
Bir haftadır hiç tweet atmadım.
Sadece yazılarımın linkini paylaştım.
Gözümün ucuyla bakıyorum, Twitter’da ne dönüyor diye.
Halen, birtakım resimler veya görüntüler koyup…
-Skandal,
-Bu çağda bu kafa,
-Savcılar göreve,
-Batı’da olsa bu siyasiler istifa ederdi,
-Yazıklar olsun,
-Ayıptır günahtır,
-Bu yargısız infazdır,
-Kabul edilemez,
-Hesap sorulmayacak mı?
-Nerede bu devlet?
..gibi yorumlar yapılıyor.
Yapmasınlar mı?
Psikolojilerine iyi geliyorsa yapsınlar.
Lakin ne çare…!
Bitti gitti yani.
**
Yenilginin…
Bozgunun…
Tek adam döneminin başlamasının…
OHAL’in bitmeyecek oluşunun…
Zulmün artarak süreceği korkusunun…
Kuşatılmışlık duygusunun…
Partilerin, “kanarya sevenler derneği” kadar hükmü kaldığı gerçeğinin semptomları yaşanıyor, belki. Bilemiyorum.
Beyin ölümü ilan edilmiş hastanın fişinin çekilmesine direnen ailesi gibi.
Ya da…
Cansız bedene kalp masajını bırakmayan, hatta hırstan kaburgalarını kıran doktorun ruh hali gibi psikolojik bir durum.
**
Travmayı anlıyorum.
Mehmet Altan tahliye edilince, hiçbir çatlak ses çıkmaması da bundan.
Halbuki daha birkaç ay önce, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” kararıyla, “Şimdi bunlar aramıza mı dönecek” diye karalar bağlamıştı, Twitter ahalisi.
Bacadaki yangın tüm binayı sarınca, bunu bıraktılar şükür.
**
24 Haziran gecesi ne oldu?
En çok merak edilen şey bu.
Sebebi bilmiyorsanız, sonuçlarına bakacaksınız:
-Anadolu Ajansı, beklenen manipülasyonunu mükemmelen yaptı.
-Medya tekeli (Fox, Halk TV dahil) bununla amel etti.
-Saray çevresi ve YSK belediye kamyonları ile kuşatıldı.
-YSK, oran veremeden “bu iş bitti” dedi.
-Erdoğan’a en yakın aday, Muharrem İnce önce kayboldu sonra sonucu kabul etti.
-Onu diğer partiler ve liderleri takip etti.
-CHP sözcüleri bir saat içinde ağız değiştirdi.
-AKP, İnce’yi CHP’nin başına aday gösterdi.
-Üç dört partinin kurup desteklediği alternatif seçim yazılımı çöktü (ya da şalteri indirildi.)
-Sahadaki samimi muhalif gönüllüler dumur oldu (halen şoktalar).
-Dünya, Erdoğan’ın zaferini tebrik etti.
-Muhalefet, yerel seçimlerine odaklandı (belediyelerine kayyım atanmamış gibi.)
-AKP’nin parlamentoda azınlığa düşmesi üzerinden “yenildiği” yorumlanıyor.
-Kaybeden yok, istifa eden yok, çekilen yok, herkes kazandı.
-Silahlar ‘kutlama’ için patladı (belki de muhalefet iç savaş çıkacak diye sindi.)
-Yeni maçlara bakacağız, vs.
Bu sonuçlardan sebebe yürüyebilirsiniz, sebebi bulamasanız bile bir kanaatiniz olur, tıpkı 15 Temmuz gibi.
**
Ben şimdi burada oturup 2 bin 500 km uzaktan, rejimin nasıl değiştiğini ve çok yakında bununla nasıl yüzleşileceğini anlatacak değilim.
Herkesin okuma yazması var.
Açın okuyun, 16 Nisan 2017’de geçen yeni Anayasa’yı.
Ben tekrar okudum.
Detayına girmeden dört maddede “muhalif vekiller kulübü”nü, yani yeni parlamentoyu anlatayım:
**
BİR: Meclis’in kanun yapma yetkisi aynen korunuyor. Ancak 151 oy ile karar alabiliyor. Saray veto ederse ikinci denemede 301 oy gerekiyor. Yani iktidar 151’le yasa çıkarabiliyor, muhalefetin 301’i bulması gerekiyor. Bu tablo ile imkânsız.
İKİ: AKP, kağıt üzerinde azınlığa düştü. Lakin muhalefet “blok” değil. “Kilit parti” MHP ise, “ayrık otu” HDP. Meral Akşener’in partisi bile yan yana gelmek istemez, bilakis AKP’ye göz kırpıyor. Blok olarak hareket eden yüzde 40, parçalı yüzde 60’ı her zaman döver. TBMM Başkanlığı seçiminde bunu daha net görürsünüz. (bkz. 7 Haziran 2015 seçimi.)
ÜÇ: Parlamentoda yüzde 100’e yakın bir temsil var. Partilere atılan oylar “ittifak yasası” sayesinde ziyan olmadı, HDP barajı geçti. Lakin halk, gönlünden geçen partiye oy verme, baraj endişesi olmadan çok alternatif içinden birini seçme şansını kullanamadı.
8 partiye seçime katılma izni verildi. Seçenekler daraldı. Devlet imkânları ve medya tekeli AKP’ye çalıştı.
DÖRT: Doğrudur. MHP, güneydoğu illerinde yüzde 100’ün üzerinde oy patlaması yaptı. Bu durum, bölgeye yerleşen polis veya jandarma özel harekat mensupları ile açıklanamayacak kadar kuşkulu. Gözden kaçıyor; bu illerin çoğunda Parlamento için kullanılan oy sayısı, Cumhurbaşkanlığı için kullanılan oy sayısının üzerinde. Yani, sandığa giden kimi seçmen, MHP’ye oy vermiş ama Cumhurbaşkanı sandığını atlamış. MHP için bazı sandıklarda özel çaba harcanmış, ikinci sandık ihmal edilmiş. Sandıklara parlamento için daha çok pusula yollandığını da not düşelim.
EK MADDE: Esasen, yukarıdaki maddeler laga luga. HDP barajı geçemese, kabaca 60 koltuk AKP’ye geçecek, MHP oyundan düşecekti. Sadece bu bile, sakat seçim yasasını anlatmaya yeter. Hiçbir demokrasinin kabul edip içine sindirebileceği bir varsayım değildir bu.
**
Yerim dar, yüreğim de fazla teferruatı kaldırmıyor.
Açın okuyun Anayasa’yı.
Twitter’dan başınızı kaldırıp 15-20 dakika ayırsanız yeter.
Bu kadar vaktiniz de yoktur şimdi.
Onu da özetleyeyim:
Devlet tüm unsurlarıyla Saray’a eklemlenmiş.
Saray, sadece bakanları değil, herkesi ama herkesi atıyor.
Aklınıza ne geliyorsa Saray’a bağlı, Genelkurmay, Milli İstihbarat, Diyanet vs.
Kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönetiyor.
Parlamento… Bırakın denetlemeyi yazılı soru dahi soramıyor.
Cumhurbaşkanı… Yargılanamıyor.
Yüce Divan’a gitmesi için 400 vekil gerekiyor.
En az 5 sene mümkün değil.
AKP’nin ortadan ikiye bölünmesi ve Saray’a cephe alması lazım.
Diyelim ki yargı yolu açıldı.
Yüce Divan’ı yani Anayasa Mahkemesi üyelerini oraya kim atıyor: Saray.
**
Yürütme: Tek adam
Yargı: Tek adam
Yasama, yok hükmünde.
Boşuna, “muhalif vekiller kulübü” demedim.
**
Travmayı anlıyorum.
Erdoğan, 24 Haziran’da…
Can Dündar’ın tabiriyle, kaleciyi kale direğine bağlayıp penaltı attı.
Benim anlamadığım ise şu:
Muhalefet, maçın rövanşına hazırlanıyor.
Oysa, ne kaleci var ne de direk kaldı.
[Tarık Toros] 29.6.2018 [TR724]
Size söylüyorlar, duydunuz mu? [Semih Ardıç]
Seçimi müteakip ilk hafta geride kalırken piyasalar “bekle, gör” çizgisinde hareket ediyor.
24 Haziran Pazar akşamı muhalefetin, “Sandıklara sahip çıkın.” çağrıları yaptığı esnada kaleme aldığım makalede (http://www.tr724.com/secim-bitti-kriz-derinlesecek/) gelen ilk neticelere göre kimse için zaferden bahsedilemeyeceğini belirtmiştim.
Erdoğan’ın yine kazanması o akşam ve müteakip iki gün öteki yüzde 50’de büyük bir hayal kırıklığına sebebiyet verdi. Haliyle çok yönlü değerlendirmeye kimsenin takati yoktu.
PİYASA İÇİN BELİRSİZLİKLER SÜRÜYOR
Piyasa Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 301 sandalye sayısı elde edememesini “belirsizlik” emaresi saydı.
Aynı makalede Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı yüzde 52 oy ile ilk turda kazanmasına rağmen Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) himmetine muhtaç kalacağını da ifade etmiştim ki yatırımcı Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin kabine pazarlığında mutabakata varıp varamayacağının cevabını arıyor.
Mutabakata varamama ihtimali verilmese de Bahçeli’nin siyasetin seyrini değiştiren ani ve esrarengiz çıkışlarından birini yapabileceği ihtiyat payı olarak hep kenarda tutulacak.
Hükûmette vazife alacak 14 bakanın ismi 8 Temmuz’a kadar belli olacak.
BAHÇELİ’NİN VAATLERİ NE OLACAK?
Erdoğan’ın seçmene vaat ettikleri kadar Bahçeli’nin de vaatleri var. MHP lideri Bahçeli, AKP’nin can simidi olmanın karşılığını alırken adli sicil affı gibi sözlerini de tutmak üzere ortağının adım atmasını isteyecek. Olağanüstü Hal’in (OHAL) 19 Temmuz’da kalkıp kalkmayacağını Erdoğan kadar Bahçeli’nin tavrı belirleyecek.
Erdoğan, “Seçim geride kaldı, unutalım.” diyemeyeceğine göre müttefikinin taleplerini kerhen de olsa yerine getirecektir.
Yüzde 52 ile başkan olan Erdoğan, Bahçeli’den işaret bekleyecek. Bu size neyi hatırlatıyor? 1990’lı senelerin koalisyonlarından farkı var mı? Bahçeli “gölge başkan” olduğunu herkesin farketmesi için sürpriz çıkışlar yapacaktır.
Ne kadar manidar! Tek adam ihtirasıyla yola çıkan Erdoğan bir şekilde gölge başkanla çalışmak mecburiyetinde.
Fiilî koalisyona eli mahkum iken Başkan Erdoğan’ın ekonomik krizin reçetesini hazırlaması kolay olmayacak.
MARK MOBIUS’UN SÖZLERİNDE SEVİNELECEK NE VAR!
Piyasalar icraat bekliyor. Üstelik Erdoğan seçimden evvel yaptığı hataları telafi edecek icraata imza atmadan Türkiye’ye para getirmeyecekler. Erdoğan’ın başkanlığı yüzde 52 ile kazanması sair vakitlerde en basit haberin tesirini bile uyandıramadı.
Türkiye’nin nev’i şahsına münhasır riski Erdoğan’ın koltukta kalmaya devam etmesi Merkez Bankası’nın (TCMB) kâğıt üzerindeki özerkliğine son verileceği endişelerini artırdı.
Dünyada “sıcak para sihirbazı” diye nam salmış Mark Mobius’un haricinde Türkiye’ye yatırım tavsiyesinde bulunan kimse yok.
Saray gazetelerinin düne kadar “Türkiye düşmanı” diye itham ettiği Mobius’u yere göğe sığdıramamasından da anlaşılıyor ki seçim kutlamaları hayli sönük geçti.
TÜRK ŞİRKETLERİ KELEPİR FİYATINA
Borsa İstanbul’un (BIST) Mobius’un iltifatına mazhar olması sebepsiz değil! BIST muadili borsalara nazaran yüzde 30 ucuz hale gelmişse bu Türkiye’ye itimat edildiğini değil fırsatını bulanın kaçtığını gösterir.
Mobius demek istiyor ki: Üç-dört aydır döviz ve faiz cenahında kaymak yemiştiniz ya aynı şekilde BIST’te işlem gören hisseleri kelepir fiyatını alarak da çuval dolusu para kazanabilirsiniz.
Denizbank’ın üç ayda yüzde 40’a yakın erimesinin ‘köpek balıklarının’ iştahını açmasına niye şaşırıyoruz ki! Borsa’da kaç Denizbank vak’ası cereyan ediyor? Kimin haberi var? Tek dert var o da Erdoğan’ın başkanlığı…
“IMF’YE GİTMEKTEN BAŞKE ÇARE KALMAYABİLİR”
Londra merkezli Bluebay Asset Management Stratejisti Timothy Ash, Uluslararası Haber Ajansı’na (IPA) verdiği mülakatta tehlikenin henüz geçmediğini söyledi.
Erdoğan’ın müdahaleleri yüzünden yatırımcının TCMB’ye itimadı kalmadığını belirtirken, “Türk Lirası daha da zayıflarsa Türk şirketlerinin kredi ödeme kabiliyetleri konusunda kaygılar olacaktır. Şayet yabancı bankalar dış yükümlülükleri üstlenmek istemiyorsa Türkiye’nin IMF’ye gitmekten başka çok az seçeneği olur.” ikazında bulundu.
Borç verenler her halükârda alacakları için lazım gelen teminatı bulacak. Türkiye kemer sıkmadan bir senelik vadede 185 milyar dolar borcu ödemek için yeni kredi temin edemez.
Ash, iç talebi kısacak, ithalatı azalacak tedbirlere atıf yaparken Türkiye’de Bağkur prim borçları siliniyor, fiyatları biraz düşürebilmek ümidi ile patates, sarımsak ve nohut ithal ediliyor.
Yine olmayan paralar havaya saçılıyor.
FERİT ŞAHENK’İN ÇIRPINIŞI
Seçim geçti diye iflası ertelenen şirketler yavaş yavaş musalla taşına konulacak. Bunların sebep olacağı sarsıntalar zaten ayakta zor duran sıradakilere öldürücü darbeyi indirecek.
Doğuş Holding’in patronu Ferit Şahenk elde avuçta ne varsa satışa çıkardı. Şahenk’in çırpınışından ne anlamalıyız? Keyfinden mi haraç mezat satıyor varlıklarını?
Yarım asırlık GAMA Holding de 1 milyar dolar borcunu tehir ettirmek için bankaları ikna etme derdinde.
Keskinoğlu’na alacaklıların iflas talebine mukabil verilen üç aylık mühletin (konkordato) biri doldu, kaldı iki. Sayılı günde 100 milyonlarca dolar borcu ödemesi için define bulması lazım.
İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) haziran ayına ait Ekonomik Güven Endeksi 3,3 puan düştü ve 90,4’e geriledi. Endeks 6 aydır düşüyor. 100 seviyesinin üstü iyi haber, altı ‘kriz’ feryadı.
“TÜRKLERİN PARADOKSU”
Türkiye’de gazeteler görmese de batıda gazetelerde 24 Haziran’dan 25 Haziran’a belirsizliklerin bitmediğine dair haber ve makaleler peşi sıra yayımlanıyor.
Die Zeit Gazetesi, “Türklerin paradoksu” başlıklı manşette, Almanya’da Erdoğan’a yüzde 64 oy veren gurbetçileri şu sözlerle tarif etti: “Burada özgürlüğün tadını çıkarıyorlar ve orada (Türkiye’de) otokratı seçiyorlar. Oy verme davranışlarının sonuçlarını hissetmiyorlar.”
Gazete Türkiye’nin hali pür melalini ise, “Bir otokrat çok sayıda demokratın olduğu ülkeyi yönetebiliyor.” şeklinde hülâsa etti.
Otoriterlikte istim yükselirken Türkiye’yi kaybetmek istemeyenlerin ikazları dikkate alınabilirse ekonomi yeniden toparlanmaya başlayabilir.
Küçülerek de olsa karanlık tünelden çıkılabilir.
Halktan evvel iktidar sahipleri bu sözlere kulak vermeli.
Size söylüyorlar, duydunuz mu?
[Semih Ardıç] 29.6.2018 [TR724]
24 Haziran Pazar akşamı muhalefetin, “Sandıklara sahip çıkın.” çağrıları yaptığı esnada kaleme aldığım makalede (http://www.tr724.com/secim-bitti-kriz-derinlesecek/) gelen ilk neticelere göre kimse için zaferden bahsedilemeyeceğini belirtmiştim.
Erdoğan’ın yine kazanması o akşam ve müteakip iki gün öteki yüzde 50’de büyük bir hayal kırıklığına sebebiyet verdi. Haliyle çok yönlü değerlendirmeye kimsenin takati yoktu.
PİYASA İÇİN BELİRSİZLİKLER SÜRÜYOR
Piyasa Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 301 sandalye sayısı elde edememesini “belirsizlik” emaresi saydı.
Aynı makalede Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı yüzde 52 oy ile ilk turda kazanmasına rağmen Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) himmetine muhtaç kalacağını da ifade etmiştim ki yatırımcı Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin kabine pazarlığında mutabakata varıp varamayacağının cevabını arıyor.
Mutabakata varamama ihtimali verilmese de Bahçeli’nin siyasetin seyrini değiştiren ani ve esrarengiz çıkışlarından birini yapabileceği ihtiyat payı olarak hep kenarda tutulacak.
Hükûmette vazife alacak 14 bakanın ismi 8 Temmuz’a kadar belli olacak.
BAHÇELİ’NİN VAATLERİ NE OLACAK?
Erdoğan’ın seçmene vaat ettikleri kadar Bahçeli’nin de vaatleri var. MHP lideri Bahçeli, AKP’nin can simidi olmanın karşılığını alırken adli sicil affı gibi sözlerini de tutmak üzere ortağının adım atmasını isteyecek. Olağanüstü Hal’in (OHAL) 19 Temmuz’da kalkıp kalkmayacağını Erdoğan kadar Bahçeli’nin tavrı belirleyecek.
Erdoğan, “Seçim geride kaldı, unutalım.” diyemeyeceğine göre müttefikinin taleplerini kerhen de olsa yerine getirecektir.
Yüzde 52 ile başkan olan Erdoğan, Bahçeli’den işaret bekleyecek. Bu size neyi hatırlatıyor? 1990’lı senelerin koalisyonlarından farkı var mı? Bahçeli “gölge başkan” olduğunu herkesin farketmesi için sürpriz çıkışlar yapacaktır.
Ne kadar manidar! Tek adam ihtirasıyla yola çıkan Erdoğan bir şekilde gölge başkanla çalışmak mecburiyetinde.
Fiilî koalisyona eli mahkum iken Başkan Erdoğan’ın ekonomik krizin reçetesini hazırlaması kolay olmayacak.
MARK MOBIUS’UN SÖZLERİNDE SEVİNELECEK NE VAR!
Piyasalar icraat bekliyor. Üstelik Erdoğan seçimden evvel yaptığı hataları telafi edecek icraata imza atmadan Türkiye’ye para getirmeyecekler. Erdoğan’ın başkanlığı yüzde 52 ile kazanması sair vakitlerde en basit haberin tesirini bile uyandıramadı.
Türkiye’nin nev’i şahsına münhasır riski Erdoğan’ın koltukta kalmaya devam etmesi Merkez Bankası’nın (TCMB) kâğıt üzerindeki özerkliğine son verileceği endişelerini artırdı.
Dünyada “sıcak para sihirbazı” diye nam salmış Mark Mobius’un haricinde Türkiye’ye yatırım tavsiyesinde bulunan kimse yok.
Saray gazetelerinin düne kadar “Türkiye düşmanı” diye itham ettiği Mobius’u yere göğe sığdıramamasından da anlaşılıyor ki seçim kutlamaları hayli sönük geçti.
TÜRK ŞİRKETLERİ KELEPİR FİYATINA
Borsa İstanbul’un (BIST) Mobius’un iltifatına mazhar olması sebepsiz değil! BIST muadili borsalara nazaran yüzde 30 ucuz hale gelmişse bu Türkiye’ye itimat edildiğini değil fırsatını bulanın kaçtığını gösterir.
Mobius demek istiyor ki: Üç-dört aydır döviz ve faiz cenahında kaymak yemiştiniz ya aynı şekilde BIST’te işlem gören hisseleri kelepir fiyatını alarak da çuval dolusu para kazanabilirsiniz.
Denizbank’ın üç ayda yüzde 40’a yakın erimesinin ‘köpek balıklarının’ iştahını açmasına niye şaşırıyoruz ki! Borsa’da kaç Denizbank vak’ası cereyan ediyor? Kimin haberi var? Tek dert var o da Erdoğan’ın başkanlığı…
“IMF’YE GİTMEKTEN BAŞKE ÇARE KALMAYABİLİR”
Londra merkezli Bluebay Asset Management Stratejisti Timothy Ash, Uluslararası Haber Ajansı’na (IPA) verdiği mülakatta tehlikenin henüz geçmediğini söyledi.
Erdoğan’ın müdahaleleri yüzünden yatırımcının TCMB’ye itimadı kalmadığını belirtirken, “Türk Lirası daha da zayıflarsa Türk şirketlerinin kredi ödeme kabiliyetleri konusunda kaygılar olacaktır. Şayet yabancı bankalar dış yükümlülükleri üstlenmek istemiyorsa Türkiye’nin IMF’ye gitmekten başka çok az seçeneği olur.” ikazında bulundu.
Borç verenler her halükârda alacakları için lazım gelen teminatı bulacak. Türkiye kemer sıkmadan bir senelik vadede 185 milyar dolar borcu ödemek için yeni kredi temin edemez.
Ash, iç talebi kısacak, ithalatı azalacak tedbirlere atıf yaparken Türkiye’de Bağkur prim borçları siliniyor, fiyatları biraz düşürebilmek ümidi ile patates, sarımsak ve nohut ithal ediliyor.
Yine olmayan paralar havaya saçılıyor.
FERİT ŞAHENK’İN ÇIRPINIŞI
Seçim geçti diye iflası ertelenen şirketler yavaş yavaş musalla taşına konulacak. Bunların sebep olacağı sarsıntalar zaten ayakta zor duran sıradakilere öldürücü darbeyi indirecek.
Doğuş Holding’in patronu Ferit Şahenk elde avuçta ne varsa satışa çıkardı. Şahenk’in çırpınışından ne anlamalıyız? Keyfinden mi haraç mezat satıyor varlıklarını?
Yarım asırlık GAMA Holding de 1 milyar dolar borcunu tehir ettirmek için bankaları ikna etme derdinde.
Keskinoğlu’na alacaklıların iflas talebine mukabil verilen üç aylık mühletin (konkordato) biri doldu, kaldı iki. Sayılı günde 100 milyonlarca dolar borcu ödemesi için define bulması lazım.
İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) haziran ayına ait Ekonomik Güven Endeksi 3,3 puan düştü ve 90,4’e geriledi. Endeks 6 aydır düşüyor. 100 seviyesinin üstü iyi haber, altı ‘kriz’ feryadı.
“TÜRKLERİN PARADOKSU”
Türkiye’de gazeteler görmese de batıda gazetelerde 24 Haziran’dan 25 Haziran’a belirsizliklerin bitmediğine dair haber ve makaleler peşi sıra yayımlanıyor.
Die Zeit Gazetesi, “Türklerin paradoksu” başlıklı manşette, Almanya’da Erdoğan’a yüzde 64 oy veren gurbetçileri şu sözlerle tarif etti: “Burada özgürlüğün tadını çıkarıyorlar ve orada (Türkiye’de) otokratı seçiyorlar. Oy verme davranışlarının sonuçlarını hissetmiyorlar.”
Gazete Türkiye’nin hali pür melalini ise, “Bir otokrat çok sayıda demokratın olduğu ülkeyi yönetebiliyor.” şeklinde hülâsa etti.
Otoriterlikte istim yükselirken Türkiye’yi kaybetmek istemeyenlerin ikazları dikkate alınabilirse ekonomi yeniden toparlanmaya başlayabilir.
Küçülerek de olsa karanlık tünelden çıkılabilir.
Halktan evvel iktidar sahipleri bu sözlere kulak vermeli.
Size söylüyorlar, duydunuz mu?
[Semih Ardıç] 29.6.2018 [TR724]
İsyan ahlâkı ve ruh köleliği [Emine Eroğlu]
“İsyanı olmayanın ahlâkı olmaz” der Nurettin Topçu ve “isyan ahlâkı”nı yanlışa, eğri büğrüye karşı bir iç infial, bir karşı koyuş olarak tanımlar.
Eğer bir toplumda isyan ahlakını taşıyan, yani ıstırabı istirahate tercih eden birileri varsa esaretin yanında hürriyet de vardır ona göre. Kalabalıklar, halkı kendi sefaletlerinden kurtarmak isteyen bu kahramanları, her devirde ateşe veya darağacına yollamaktan hoşlansalar da bu, onların tavrını değiştirmez ve kuvvetini artırmaktan başka bir işe yaramaz…
Bugün, ıstırabı istirahate tercih eden kahramanlara çok ağır bedeller ödetildiği “ahlâksız ve hürriyetsiz bir toplum”dan söz ediyor olmak hatırlattı bana rahmetli Nurettin Topçu’yu.
Şahitlik ettiğimiz, tam bir “kendi sefaletinde boğulma” vak’ası.
Muktedir ile onun ezip aşağıladığı halkı arasında, giderek derinleşen, marazi aşk ilişkisi…
Kur’an-ı Kerim’de firavun ve ona itaat eden halkı üzerinden anlatılan hastalık. “Ruh köleliği” olarak teşhis edilebilecek bir psikopatoloji…
MUTLAK HAKİMİYET İDDİASI
Firavunluğu Kur’an terminolojisi ile “mutlak hakimiyet iddiası”nı tanımlamak için kullanıyorum.
Firavun, bir prototip. Zulüm, baskı, zorbalık ve despotizmin simgesi. Yeryüzünde kendinden başka kanun koyacak ve itaat edilecek hiçbir güç, sözü dinlenecek hiçbir kimse kabul etmeme kibri. Hangi asırda, hangi din veya milletten olursa olsun. Ölçüsü kime uyarsa uysun….
Bir de Kur’an ifadesi ile, “mele”ler, olarak tanımlanacak bir zümre daha var ki o da, Firavun’un işbirlikçileri.
Bir adamın tek başına mutlak hakimiyeti devam ettirmesi mümkün olmadığı için kendisine ayrıcalık tanınmış “seçkinler” grubu. Halkı ruhen köleleştirmekle birinci derecede görevli olanlar:
Firavun’un etrafındaki aristokrat sınıf, büyük sermaye sahipleri, kaba kuvvet temsilcileri, üst düzey bürokratlar, halkı ifsad etmekle görevli aydın görünümlü fikir adamları, heva ve heveslerinin esiri bazı sanatçılar, sözde din erbabı ve onlarla çıkar ilişkilerine girmiş kimselerden oluşan topluluk.
Firavun sık sık etrafındaki bu zümre ile birlikte anılıyor İlahi Beyan’da.
FİRAVUN’UN KAVMİNİ KÜÇÜMSEMESİ
Kur’an-ı Kerim’de Firavun için, “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 54) buyruluyor.
Ayette geçen “istehaffe,” yani küçümseme kelimesi cümleye, “Firavun, kavmini aşağıladı. Onları sıradan insanlar yığını ve basit halk kitlesi olarak gördü. Herbirini birer köle telakki etti.” anlamları yüklüyor.
Bununla birlikte, aynı kelime tefsircilere göre bir değiştirmeyi ve dönüştürmeyi de akla getiriyor. Yani, Firavun, kavmini öyle ezmiş, o derece sindirmişti ki, artık hiç kimsede kendi ayakları üzerinde doğrulma ve kendi olarak isbat-ı vücut etme gücü kalmamıştı. O toplumda insana saygıdan, vicdan hürriyetinden ve insanî değerlere hürmetten bahsedilemezdi.
Mü’minlerin, “Allah neylerse güzel eyler” demelerine bedel, o toplum fertleri de adeta “Firavun ne yaparsa güzel yapar, ne emrederse doğruyu emreder,” diyor ve Firavun’un emirlerine harfiyen uyuyorlardı.
Firavun hem onları hafife alıyor ve küçük görüyor, hem de melelerinin yardımıyla bu küçüklük duygusunu onların ruhlarına işliyordu.
Ayetin devam cümlesi de halkın aşağılanmışlığa alışıp köleliği karakter haline getirdikleri için Firavun’a itaat ettikleri anlamını pekiştiriyor.
BİLMEDİĞİNE SABRETMEK
Kanaatimce aşağılanmış kitlelerin diktatöre sadakatlerinde bir tuhaflık yok. Tuhaf olan, ruhen köleleştirilmiş bir halktan özgürlük mücadelesi beklemek.
Belki gerçekten on beş yıl önce fırınları, buzdolapları yoktu. Belki vardı da onlara yok geliyordu; çünkü muktedirle var oldular.
En nihayetinde Tanzimattan beri genleriyle oynanan bir toplumdan söz ediyoruz. Önce ezilerek, sonra da ezikliği kabul ettirilerek küçük olmaya ve küçük kalmaya alıştırılmış bir toplumdan…
Ayrıca kişinin bilmediğine sabretmesinin kolay olduğunu da unutmayın.
Onlar bilmiyorlar, kayıplarını yerine koyamayacaklarını. Yırtığın büyüyüp yamanamaz hale geldiğini. Kıralın çıplak, muktedirin iktidarsız olduğunu.
Bir Firavun’a “İslam Halifesi” dediklerini bilmiyorlar…
Kayıplarını kazanç, zilletlerini izzet sanıyorlar.
Helak edilen kavimlerle aynı güven içerisinde, kendilerini uyaranlara, “Bizi tehdit edip durduğun o azabı getir de görelim! (Hud, 32, Araf, 77) diyorlar.
SABRI ÇETİN OLANLAR
Sabrı çetin olan sizsiniz, çünkü bildiğinize sabrediyorsunuz.
Biliyorsunuz, Firavun’un ve melelerinin “yıkmakla vazifeli” olduğunu.
Rejimin diktatörlük, muhalefetin iktidarı meşrulaştırma aracı, “seçim”in seçimsizlik, vaadlerin de yalan olduğunu.
Biliyorsunuz, ülkenin enkazının bugün zafer naraları atan gafillerin üzerine yıkılacağını. Sizin için kaynatılan kazanları, çevirilen dolapları biliyorsunuz.
Göre göre, bile bile sabrediyorsunuz.
Hazreti Ali gibi, “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim!..” demeyi öğreniyorsunuz.
Öğrenmek zorundasınız da!… Çünkü ancak Allah’ın ipine sımsıkı sarılan, dosdoğru yürüyen ve hadiseleri iman ölçüleriyle değerlendiren hakiki müminler, diktatörün hafife almaları karşısında izzet ve iffetlerini koruyabilirler.
İsyan ahlakının esaretten ve ölümden korkmayan kahramanları…
[Emine Eroğlu] 29.6.2018 [TR724]
Eğer bir toplumda isyan ahlakını taşıyan, yani ıstırabı istirahate tercih eden birileri varsa esaretin yanında hürriyet de vardır ona göre. Kalabalıklar, halkı kendi sefaletlerinden kurtarmak isteyen bu kahramanları, her devirde ateşe veya darağacına yollamaktan hoşlansalar da bu, onların tavrını değiştirmez ve kuvvetini artırmaktan başka bir işe yaramaz…
Bugün, ıstırabı istirahate tercih eden kahramanlara çok ağır bedeller ödetildiği “ahlâksız ve hürriyetsiz bir toplum”dan söz ediyor olmak hatırlattı bana rahmetli Nurettin Topçu’yu.
Şahitlik ettiğimiz, tam bir “kendi sefaletinde boğulma” vak’ası.
Muktedir ile onun ezip aşağıladığı halkı arasında, giderek derinleşen, marazi aşk ilişkisi…
Kur’an-ı Kerim’de firavun ve ona itaat eden halkı üzerinden anlatılan hastalık. “Ruh köleliği” olarak teşhis edilebilecek bir psikopatoloji…
MUTLAK HAKİMİYET İDDİASI
Firavunluğu Kur’an terminolojisi ile “mutlak hakimiyet iddiası”nı tanımlamak için kullanıyorum.
Firavun, bir prototip. Zulüm, baskı, zorbalık ve despotizmin simgesi. Yeryüzünde kendinden başka kanun koyacak ve itaat edilecek hiçbir güç, sözü dinlenecek hiçbir kimse kabul etmeme kibri. Hangi asırda, hangi din veya milletten olursa olsun. Ölçüsü kime uyarsa uysun….
Bir de Kur’an ifadesi ile, “mele”ler, olarak tanımlanacak bir zümre daha var ki o da, Firavun’un işbirlikçileri.
Bir adamın tek başına mutlak hakimiyeti devam ettirmesi mümkün olmadığı için kendisine ayrıcalık tanınmış “seçkinler” grubu. Halkı ruhen köleleştirmekle birinci derecede görevli olanlar:
Firavun’un etrafındaki aristokrat sınıf, büyük sermaye sahipleri, kaba kuvvet temsilcileri, üst düzey bürokratlar, halkı ifsad etmekle görevli aydın görünümlü fikir adamları, heva ve heveslerinin esiri bazı sanatçılar, sözde din erbabı ve onlarla çıkar ilişkilerine girmiş kimselerden oluşan topluluk.
Firavun sık sık etrafındaki bu zümre ile birlikte anılıyor İlahi Beyan’da.
FİRAVUN’UN KAVMİNİ KÜÇÜMSEMESİ
Kur’an-ı Kerim’de Firavun için, “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 54) buyruluyor.
Ayette geçen “istehaffe,” yani küçümseme kelimesi cümleye, “Firavun, kavmini aşağıladı. Onları sıradan insanlar yığını ve basit halk kitlesi olarak gördü. Herbirini birer köle telakki etti.” anlamları yüklüyor.
Bununla birlikte, aynı kelime tefsircilere göre bir değiştirmeyi ve dönüştürmeyi de akla getiriyor. Yani, Firavun, kavmini öyle ezmiş, o derece sindirmişti ki, artık hiç kimsede kendi ayakları üzerinde doğrulma ve kendi olarak isbat-ı vücut etme gücü kalmamıştı. O toplumda insana saygıdan, vicdan hürriyetinden ve insanî değerlere hürmetten bahsedilemezdi.
Mü’minlerin, “Allah neylerse güzel eyler” demelerine bedel, o toplum fertleri de adeta “Firavun ne yaparsa güzel yapar, ne emrederse doğruyu emreder,” diyor ve Firavun’un emirlerine harfiyen uyuyorlardı.
Firavun hem onları hafife alıyor ve küçük görüyor, hem de melelerinin yardımıyla bu küçüklük duygusunu onların ruhlarına işliyordu.
Ayetin devam cümlesi de halkın aşağılanmışlığa alışıp köleliği karakter haline getirdikleri için Firavun’a itaat ettikleri anlamını pekiştiriyor.
BİLMEDİĞİNE SABRETMEK
Kanaatimce aşağılanmış kitlelerin diktatöre sadakatlerinde bir tuhaflık yok. Tuhaf olan, ruhen köleleştirilmiş bir halktan özgürlük mücadelesi beklemek.
Belki gerçekten on beş yıl önce fırınları, buzdolapları yoktu. Belki vardı da onlara yok geliyordu; çünkü muktedirle var oldular.
En nihayetinde Tanzimattan beri genleriyle oynanan bir toplumdan söz ediyoruz. Önce ezilerek, sonra da ezikliği kabul ettirilerek küçük olmaya ve küçük kalmaya alıştırılmış bir toplumdan…
Ayrıca kişinin bilmediğine sabretmesinin kolay olduğunu da unutmayın.
Onlar bilmiyorlar, kayıplarını yerine koyamayacaklarını. Yırtığın büyüyüp yamanamaz hale geldiğini. Kıralın çıplak, muktedirin iktidarsız olduğunu.
Bir Firavun’a “İslam Halifesi” dediklerini bilmiyorlar…
Kayıplarını kazanç, zilletlerini izzet sanıyorlar.
Helak edilen kavimlerle aynı güven içerisinde, kendilerini uyaranlara, “Bizi tehdit edip durduğun o azabı getir de görelim! (Hud, 32, Araf, 77) diyorlar.
SABRI ÇETİN OLANLAR
Sabrı çetin olan sizsiniz, çünkü bildiğinize sabrediyorsunuz.
Biliyorsunuz, Firavun’un ve melelerinin “yıkmakla vazifeli” olduğunu.
Rejimin diktatörlük, muhalefetin iktidarı meşrulaştırma aracı, “seçim”in seçimsizlik, vaadlerin de yalan olduğunu.
Biliyorsunuz, ülkenin enkazının bugün zafer naraları atan gafillerin üzerine yıkılacağını. Sizin için kaynatılan kazanları, çevirilen dolapları biliyorsunuz.
Göre göre, bile bile sabrediyorsunuz.
Hazreti Ali gibi, “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim!..” demeyi öğreniyorsunuz.
Öğrenmek zorundasınız da!… Çünkü ancak Allah’ın ipine sımsıkı sarılan, dosdoğru yürüyen ve hadiseleri iman ölçüleriyle değerlendiren hakiki müminler, diktatörün hafife almaları karşısında izzet ve iffetlerini koruyabilirler.
İsyan ahlakının esaretten ve ölümden korkmayan kahramanları…
[Emine Eroğlu] 29.6.2018 [TR724]
Bir seçim gecesi [Naci Karadağ]
AKP kurulduğu günden bugüne kadar siyasetin nabzını elinde tutarak, ülke kamuoyunu arzuladığı şekilde yönetiyordu. Erdoğan hedeflediği noktaya doğru adım adım ilerlerken önündeki parti içi ve dışı tüm engelleri birer birer temizleyerek gelmişti son seçimlere. Herkes çok iyi biliyordu ki eğer erken seçim kararı almazsa yaklaşan tarihin en ağır ekonomik krizinin altında ezilecek ve on yıllardır binbir emekle yükselttiği piramit yerle bir olacaktı.
Erken seçim kararından sonra hiç beklemediği ve şaşırdığını itiraf ettiği hamleler peş peşe geldi. Önce CHP kendisinden beklenmeyecek bir akıl hamlesiyle İyi Parti’yi seçimlere girmeye hak kazandırdı ve ardından Millet İttifakı’nı kurdu. Sonrasında Meral Akşener Abdullah Gül tuzağını bertaraf etti ve Muharrem İnce, uzun yıllardır uyutulan muhalif kitleye adeta kan oldu.
Meydanlardaki tablo tersine dönmüştü. Kürtaj Dede gibi semboller AKP’yi daha da dibe çekerken iktidar kitlesindeki bıkkınlık ve partinin metal yorgunluğu her geçen gün daha da belirginleşiyordu. Bizzat Erdoğan bile meydanlarda arzu ettiği kalabalıkları bulamıyor, bulamadıkça morali bozuluyor ve kendisinden beklenmeyecek hataları yapıyordu.
Söylediği her cümle bir şekilde yine kendine dönüyor ve olumsuz algıya sebep oluyordu. İnce ve Akşener karşısında, ardına aldığı devlet ve korkunç medya desteğine rağmen eziliyor ve çaresizliği gün gibi ortaya çıkıyordu.
Özellikle Muharrem İnce’nin üç büyük kent mitinginden sonra artık batı medyası bile Erdoğan için her şeyin çok daha zor olduğunu yazıp çizmeye başladı. Erdoğan’ın yedeğine aldığı MHP ise tamamen bir tükenmişlik sendromu yaşıyordu. Doğru dürüst miting bile yapmamıştı Devlet Bahçeli. Garip bir şekilde “af da af” deyip duruyordu. İktidarın güdümünde olan anket şirketleri dahil hiç kimse MHP’ye şans tanımıyordu. En iyi döneminde yüzde 15’i zor bulan partinin içinden en az yüzde 13’lük bir kitle ayrılıp Akşener’e katılmıştı. MHP’nin en iyimser beklentisi yüzde 5 ancak olabilirdi.
İnce’nin seçimden bir gün önce yaptığı İstanbul mitingine resmi rakamlara göre 5 milyon insan katılmıştı ve meydanlarda gaf üstüne gaf yapan Erdoğan “hele bakın 500 kişi bile yok” dediği anda gösterdiği ekranda beliren milyonlar bir kez daha sinirlendirmişti yorgun tek adamı.
Durum böyleydi ama Erdoğan YSK ve Anadolu Ajansı gibi iki önemli silaha sahipti. Muhalefet de boş durmamış ortak bir platform kurmuştu Adil Seçim… CHP kadroları çıtayı epey yukarı koymuşlardı.
Bu arada enteresan bir şey olmuş yandaş bir kanal canlı yayında iken arka planda bir seçim sonuç ekranı belirmişti. Açılan sandık oranı yüzde 100 idi ve kazanan yüzde 52,7 ile Tayyip Erdoğan’dı. Aldığı oy sayısı bile belliydi: 26.568.993
Dahası vardı, Akşener açıktan bizzat Damat Bey’i suçlayarak ““AA’yı arayıp saat 21:30’da bizi yüzde 52 ile galip ilan edeceksin” dedin mi demedin mi?” diye sordu.
Ankara’da bir kişinin bildiği sır değildir, iki kişinin bildiği ise devlet sırrı değildir, derler. Pek çok şey konuşuluyordu. Bunlardan ilki YSK’nın seçim sonuçlarının açıklaması beklenmeden AA’nın birinciyi ilan etmesi, halkın sokağa çağrılması ve Tayyip Erdoğan’ın balkon konuşması yapmasıydı.
Muharrem İnce ve Meral Akşener bu tür entrikalara karşı yeterli önlem almışlardı. Biri, 50 bin avukatı YSK önüne yığacağını söylemişti, gideri “Beni YSK’dan jiletle kazıyabilirler” demişti.
Seçim günü tahmin edildiği üzere (Tayyip Erdoğan yayınlanan bir gizli konuşmasında “seçim sabahı erkenden sandıklara hakim olup işi bitirin” demişti çünkü) sabah erkenden özellikle Doğu ve Güneydoğu’dan tuhaf haberler gelmeye başladı. Pek çok muhalif partinin sandık görevlisi, bağımsız müşahitler odalara alınmıyor, toplu oy kullanılmış sandıklar beliriyordu. Silah çekenler, tehdit edenler, darp edenler vardı.
İnce ve Akşener olayları yakından takip ediyordu. Bu arada muhalefetin seçim sistemine siber saldırı düzenlenip sistemi kitlendi. Herkes mecburen sonuçları AA’dan alıyordu ama sonuçlara bakarak tahminde bulunmak hiç de güç değildi.
Kalemle çizilmiş gibi İyi Parti ve HDP baraj üzerinde kalmışlardı. Belli ki birileri bu iki partinin barajı geçme sevincine odaklanmasını istiyordu. Ancak HDP bunu yutmadı. Taraftarlarına zafer kutlaması yapmak yerine Siirt, Tunceli, Mardin, Urfa gibi yerlerde sandıklara sahip çıkmaya çağırdı taraftarlarını. Çünkü buralarda MHP’nin göstermiş olduğu yüzde 200-300’lük artışlar eşyanın tabiatına tersti. Kürtler zokayı yutmamış tuzağa düşmemişti. Belli ki iktidar Kürtlerin sevinç gösterisiyle bu tür şeyleri geç fark edeceğini hesaplamıştı.
Anadolu Ajansı AKP ve Erdoğan’ı bu kez yüzde 70 ile seçime başlattı. Plan belliydi, kademeli olarak yüzde 50-55 bandına psikolojik duruma göre ineceklerdi ama başta CHP olmak üzere muhalefet bunu yutmamıştı. “Kimse AA’ya inanmasın, her ne kadar bizim sonuç platformlarımız sabote edilse de, bu kez trafoda kedi numarasını yemeyeceğiz” türünden açıklamalar yaparak iktidarı endişelendiriyordu.
İnce ve Akşener etrafı hafriyat kamyonu ve TOMAlarla çevrili olan YSK içine girmiş yiğitçe duruş sergileyince YSK da tedirgin olmaya başlamıştı.
İktidar sözcüsü ekrana çıktığında saat 23:00 bile olmamıştı ve kendi galibiyetlerini ilan etti. Üstelik oy sayısı 3 farkla birkaç gün önce yandaş kanalda yayınlanan sayıyla aynıydı. Tüm partilerin oranları da öyleydi aşağı yukarı. Üstelik “Kimse tahrikte bulunmasın, provokasyon yapmasın” şeklinde tehdit ederek yaptı iktidar sözcüsü. Bunun üzerine muhalefet toplanıp bir ortak açıklama yaptı. Bu kez Millet İttifakı’na HDP de katılmıştı ve “Seçimler bitmeden zafer konuşması yapmak demokrasiye ihanettir. Bu millet iktidarın tehditlerine boyun eğmeyecektir” şeklinde bir açıklama yaptı…
İktidar pabucun ucuz olmadığını anlamış bu kez, ikinci aşamaya geçmişti. Sıra Tayyip Erdoğan’ın basın toplantısındaydı. Balkon konuşması yapmaması içlerindeki tedirginliğin en bariz örneğiydi. Erdoğan yandaş basının önüne çıkıp yuvarlak kelimelerle seçimi kazandığını ilan etti. Öte yandan partililere gönderilen SMS’lerde herkesin silahlarını alıp sokağa kutlama yapmaya çıkması söyleniyordu.
Muhalefet yine elini çabuk tuttu ve gecenin ikinci önemli açıklamasını bu kez Muharrem İnce Başkanlığında yaptı… Yine tüm muhalefet liderleri yanında oturuyordu Muharrem İnce’nin.
İnce son derece kararlı ve kendinden emin bir şekilde şunları söyledi:
“Önce iktidar sözcüsü, ardından bizzat Cumhurbaşkanı kendi galibiyetini ilan etti. Soruyoruz bu acele nedir? Bilmediğimiz bir kaynak mı size sonuçları söyledi? Bu açıklamalar kanunsuzdur, kabul edilemez ve geçersizdir.
İktidarın silahlı milisleri sokaklara saldığını ve terör estirmeye başlayacağını öğrendik. Buradan uyarıyoruz, sakın ola ki kimse böyle bir şeye tevessül etmesin. Güvenlik güçlerine sesleniyorum, siz bir partinin ya da kişinin değil, devletin güvenlik güçlerisiniz ve vazifeniz asayişi sağlamaktır. Seçim günü içki satılması, silah taşınması bile yasakken sokağa ruhsatlı-ruhsatsız silahla çıkanlar hakkında derhal işlem yapmalısınız aksi halde hesabınızı devlete ve millete verirsiniz.
Öte yandan YSK’ya da sesleniyoruz.
Bir takım tuhaf duyumlar alıyor ama her biri devlet memuru ve namuslu olması gereken insanların bu tür oyunlara yüz vermeyeceğini tahmin ediyor, inanmak istiyoruz.
Bir milletin tercihleriyle oynamak o millete yapılmış en büyük ihanettir.
Bir tek oyun bile haksız yere başkasına yazıldığını tespit edersek Türkiye’yi başınıza yıkarız.
Biz kimseye kanun dışı bir şey yapmasını tavsiye etmiyoruz. Demokratik, özgür ve adil bir seçim için herkesin dürüstçe vazifesini yapmasını talep ediyoruz.
Namusluların da en az namussuzlar kadar cesur olduğunu göstermek hiç de zor değildir. Bu ülke sahipsiz değil, bu milletin özgür iradesine kimse ipotek koyamaz.
Özellikle Doğu illerinde bir takım tuhaflıkları görüyor ve bizzat belgeliyoruz. Bunlar hakkında nihai işlemler bitmeden kimse kendini galip etmesin. Kimse oldubittiye getirmesin. Aksini yapanlar çıkacak olan tablodan sorumlu olacaktır.
Kimsenin demokratik bir seçime gölge düşürmeye hakkı yoktur. Bu ülke kimsenin babasının malı olmadığı gibi, hiçbir padişahlık ve dikta heveslisine de prim verecek değildir. İçinde bu tür heves taşıyanlar varsa kendilerine başka bir ülke bulmalılar.
Bu ülke demokratik ve laik bir cumhuriyettir ve sonsuza kadar böyle kalacaktır.
Şimdi iktidarın varsa hala kalmış olan sağduyulu sorumlularına sesleniyorum, lütfen eli silahlı fanatiklerinizi sokaktan geri çekiniz. Milletin polisiyle askeriyle çatışmaya sokmayınız. Bundan hiç kimseye fayda gelmeyeceği gibi demokrasimiz büyük yara alabilir.
Sükûnetle sonucu bekleyelim ve herkesin içi rahat olarak sonuçları kabul etmesinden sonra kazananı hep beraber alkışlayalım.
Bakın, tüm haksızlığa, adil olmayan şartlara rağmen yarışa katılan 4 partinin lideri olarak söylüyoruz bunları. Toplumun en az yarısını temsil ediyoruz ve başta Erdoğan olmak üzere tarihe karşı sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz.
Herkes soğukkanlılıkla adil ve hilesiz, açık şekilde sonuçları takip etsin, herkes mutmain şekilde neticeyi görünce hakkını teslim etsin… Aksi durumda çıkacak olan müessif olayların sorumluları bellidir…
Tüm halkımıza sağduyu, sükunet ve seçim sonuçlarını beklemeyi tavsiye ediyor sonuç her ne olursa olsun milletimize hayırlı olmasını diliyoruz.
Son olarak, son oy sayılıncaya ve son tereddüt giderilinceye kadar evlerimize gitmeyeceğimizi, bu ülkeyi oldubittiye teslim etmeyeceğimizi burada alenen ilan ediyoruz…”
Toplantının yapıldığı salon alkıştan yıkılma noktasına gelmişti, CHP, SP; İyi P ve HDP yetkilileri birbiriyle tokalaştıktan sonra beraberce salondan çıkıp tekrar YSK binasına yöneldiler…
Derinlerden tuhaf sesler geliyordu… Sesler gittikçe yaklaştı… Birden gözümü açtım…
Acayip bir rüya görmüştüm… Açık kalan camdan sesler geliyordu, dışarı baktığımda ellerinde pompalı silahlar, makinalı tüfekler ile örtülü kadınlar, sakallı İslamcılar zaferlerini kutluyorlardı!
Bense hala gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Gerçek olsa bugün Türkiye nasıl bir ülkeydi
[Naci Karadağ] 29.6.2018 [TR724]
Erken seçim kararından sonra hiç beklemediği ve şaşırdığını itiraf ettiği hamleler peş peşe geldi. Önce CHP kendisinden beklenmeyecek bir akıl hamlesiyle İyi Parti’yi seçimlere girmeye hak kazandırdı ve ardından Millet İttifakı’nı kurdu. Sonrasında Meral Akşener Abdullah Gül tuzağını bertaraf etti ve Muharrem İnce, uzun yıllardır uyutulan muhalif kitleye adeta kan oldu.
Meydanlardaki tablo tersine dönmüştü. Kürtaj Dede gibi semboller AKP’yi daha da dibe çekerken iktidar kitlesindeki bıkkınlık ve partinin metal yorgunluğu her geçen gün daha da belirginleşiyordu. Bizzat Erdoğan bile meydanlarda arzu ettiği kalabalıkları bulamıyor, bulamadıkça morali bozuluyor ve kendisinden beklenmeyecek hataları yapıyordu.
Söylediği her cümle bir şekilde yine kendine dönüyor ve olumsuz algıya sebep oluyordu. İnce ve Akşener karşısında, ardına aldığı devlet ve korkunç medya desteğine rağmen eziliyor ve çaresizliği gün gibi ortaya çıkıyordu.
Özellikle Muharrem İnce’nin üç büyük kent mitinginden sonra artık batı medyası bile Erdoğan için her şeyin çok daha zor olduğunu yazıp çizmeye başladı. Erdoğan’ın yedeğine aldığı MHP ise tamamen bir tükenmişlik sendromu yaşıyordu. Doğru dürüst miting bile yapmamıştı Devlet Bahçeli. Garip bir şekilde “af da af” deyip duruyordu. İktidarın güdümünde olan anket şirketleri dahil hiç kimse MHP’ye şans tanımıyordu. En iyi döneminde yüzde 15’i zor bulan partinin içinden en az yüzde 13’lük bir kitle ayrılıp Akşener’e katılmıştı. MHP’nin en iyimser beklentisi yüzde 5 ancak olabilirdi.
İnce’nin seçimden bir gün önce yaptığı İstanbul mitingine resmi rakamlara göre 5 milyon insan katılmıştı ve meydanlarda gaf üstüne gaf yapan Erdoğan “hele bakın 500 kişi bile yok” dediği anda gösterdiği ekranda beliren milyonlar bir kez daha sinirlendirmişti yorgun tek adamı.
Durum böyleydi ama Erdoğan YSK ve Anadolu Ajansı gibi iki önemli silaha sahipti. Muhalefet de boş durmamış ortak bir platform kurmuştu Adil Seçim… CHP kadroları çıtayı epey yukarı koymuşlardı.
Bu arada enteresan bir şey olmuş yandaş bir kanal canlı yayında iken arka planda bir seçim sonuç ekranı belirmişti. Açılan sandık oranı yüzde 100 idi ve kazanan yüzde 52,7 ile Tayyip Erdoğan’dı. Aldığı oy sayısı bile belliydi: 26.568.993
Dahası vardı, Akşener açıktan bizzat Damat Bey’i suçlayarak ““AA’yı arayıp saat 21:30’da bizi yüzde 52 ile galip ilan edeceksin” dedin mi demedin mi?” diye sordu.
Ankara’da bir kişinin bildiği sır değildir, iki kişinin bildiği ise devlet sırrı değildir, derler. Pek çok şey konuşuluyordu. Bunlardan ilki YSK’nın seçim sonuçlarının açıklaması beklenmeden AA’nın birinciyi ilan etmesi, halkın sokağa çağrılması ve Tayyip Erdoğan’ın balkon konuşması yapmasıydı.
Muharrem İnce ve Meral Akşener bu tür entrikalara karşı yeterli önlem almışlardı. Biri, 50 bin avukatı YSK önüne yığacağını söylemişti, gideri “Beni YSK’dan jiletle kazıyabilirler” demişti.
Seçim günü tahmin edildiği üzere (Tayyip Erdoğan yayınlanan bir gizli konuşmasında “seçim sabahı erkenden sandıklara hakim olup işi bitirin” demişti çünkü) sabah erkenden özellikle Doğu ve Güneydoğu’dan tuhaf haberler gelmeye başladı. Pek çok muhalif partinin sandık görevlisi, bağımsız müşahitler odalara alınmıyor, toplu oy kullanılmış sandıklar beliriyordu. Silah çekenler, tehdit edenler, darp edenler vardı.
İnce ve Akşener olayları yakından takip ediyordu. Bu arada muhalefetin seçim sistemine siber saldırı düzenlenip sistemi kitlendi. Herkes mecburen sonuçları AA’dan alıyordu ama sonuçlara bakarak tahminde bulunmak hiç de güç değildi.
Kalemle çizilmiş gibi İyi Parti ve HDP baraj üzerinde kalmışlardı. Belli ki birileri bu iki partinin barajı geçme sevincine odaklanmasını istiyordu. Ancak HDP bunu yutmadı. Taraftarlarına zafer kutlaması yapmak yerine Siirt, Tunceli, Mardin, Urfa gibi yerlerde sandıklara sahip çıkmaya çağırdı taraftarlarını. Çünkü buralarda MHP’nin göstermiş olduğu yüzde 200-300’lük artışlar eşyanın tabiatına tersti. Kürtler zokayı yutmamış tuzağa düşmemişti. Belli ki iktidar Kürtlerin sevinç gösterisiyle bu tür şeyleri geç fark edeceğini hesaplamıştı.
Anadolu Ajansı AKP ve Erdoğan’ı bu kez yüzde 70 ile seçime başlattı. Plan belliydi, kademeli olarak yüzde 50-55 bandına psikolojik duruma göre ineceklerdi ama başta CHP olmak üzere muhalefet bunu yutmamıştı. “Kimse AA’ya inanmasın, her ne kadar bizim sonuç platformlarımız sabote edilse de, bu kez trafoda kedi numarasını yemeyeceğiz” türünden açıklamalar yaparak iktidarı endişelendiriyordu.
İnce ve Akşener etrafı hafriyat kamyonu ve TOMAlarla çevrili olan YSK içine girmiş yiğitçe duruş sergileyince YSK da tedirgin olmaya başlamıştı.
İktidar sözcüsü ekrana çıktığında saat 23:00 bile olmamıştı ve kendi galibiyetlerini ilan etti. Üstelik oy sayısı 3 farkla birkaç gün önce yandaş kanalda yayınlanan sayıyla aynıydı. Tüm partilerin oranları da öyleydi aşağı yukarı. Üstelik “Kimse tahrikte bulunmasın, provokasyon yapmasın” şeklinde tehdit ederek yaptı iktidar sözcüsü. Bunun üzerine muhalefet toplanıp bir ortak açıklama yaptı. Bu kez Millet İttifakı’na HDP de katılmıştı ve “Seçimler bitmeden zafer konuşması yapmak demokrasiye ihanettir. Bu millet iktidarın tehditlerine boyun eğmeyecektir” şeklinde bir açıklama yaptı…
İktidar pabucun ucuz olmadığını anlamış bu kez, ikinci aşamaya geçmişti. Sıra Tayyip Erdoğan’ın basın toplantısındaydı. Balkon konuşması yapmaması içlerindeki tedirginliğin en bariz örneğiydi. Erdoğan yandaş basının önüne çıkıp yuvarlak kelimelerle seçimi kazandığını ilan etti. Öte yandan partililere gönderilen SMS’lerde herkesin silahlarını alıp sokağa kutlama yapmaya çıkması söyleniyordu.
Muhalefet yine elini çabuk tuttu ve gecenin ikinci önemli açıklamasını bu kez Muharrem İnce Başkanlığında yaptı… Yine tüm muhalefet liderleri yanında oturuyordu Muharrem İnce’nin.
İnce son derece kararlı ve kendinden emin bir şekilde şunları söyledi:
“Önce iktidar sözcüsü, ardından bizzat Cumhurbaşkanı kendi galibiyetini ilan etti. Soruyoruz bu acele nedir? Bilmediğimiz bir kaynak mı size sonuçları söyledi? Bu açıklamalar kanunsuzdur, kabul edilemez ve geçersizdir.
İktidarın silahlı milisleri sokaklara saldığını ve terör estirmeye başlayacağını öğrendik. Buradan uyarıyoruz, sakın ola ki kimse böyle bir şeye tevessül etmesin. Güvenlik güçlerine sesleniyorum, siz bir partinin ya da kişinin değil, devletin güvenlik güçlerisiniz ve vazifeniz asayişi sağlamaktır. Seçim günü içki satılması, silah taşınması bile yasakken sokağa ruhsatlı-ruhsatsız silahla çıkanlar hakkında derhal işlem yapmalısınız aksi halde hesabınızı devlete ve millete verirsiniz.
Öte yandan YSK’ya da sesleniyoruz.
Bir takım tuhaf duyumlar alıyor ama her biri devlet memuru ve namuslu olması gereken insanların bu tür oyunlara yüz vermeyeceğini tahmin ediyor, inanmak istiyoruz.
Bir milletin tercihleriyle oynamak o millete yapılmış en büyük ihanettir.
Bir tek oyun bile haksız yere başkasına yazıldığını tespit edersek Türkiye’yi başınıza yıkarız.
Biz kimseye kanun dışı bir şey yapmasını tavsiye etmiyoruz. Demokratik, özgür ve adil bir seçim için herkesin dürüstçe vazifesini yapmasını talep ediyoruz.
Namusluların da en az namussuzlar kadar cesur olduğunu göstermek hiç de zor değildir. Bu ülke sahipsiz değil, bu milletin özgür iradesine kimse ipotek koyamaz.
Özellikle Doğu illerinde bir takım tuhaflıkları görüyor ve bizzat belgeliyoruz. Bunlar hakkında nihai işlemler bitmeden kimse kendini galip etmesin. Kimse oldubittiye getirmesin. Aksini yapanlar çıkacak olan tablodan sorumlu olacaktır.
Kimsenin demokratik bir seçime gölge düşürmeye hakkı yoktur. Bu ülke kimsenin babasının malı olmadığı gibi, hiçbir padişahlık ve dikta heveslisine de prim verecek değildir. İçinde bu tür heves taşıyanlar varsa kendilerine başka bir ülke bulmalılar.
Bu ülke demokratik ve laik bir cumhuriyettir ve sonsuza kadar böyle kalacaktır.
Şimdi iktidarın varsa hala kalmış olan sağduyulu sorumlularına sesleniyorum, lütfen eli silahlı fanatiklerinizi sokaktan geri çekiniz. Milletin polisiyle askeriyle çatışmaya sokmayınız. Bundan hiç kimseye fayda gelmeyeceği gibi demokrasimiz büyük yara alabilir.
Sükûnetle sonucu bekleyelim ve herkesin içi rahat olarak sonuçları kabul etmesinden sonra kazananı hep beraber alkışlayalım.
Bakın, tüm haksızlığa, adil olmayan şartlara rağmen yarışa katılan 4 partinin lideri olarak söylüyoruz bunları. Toplumun en az yarısını temsil ediyoruz ve başta Erdoğan olmak üzere tarihe karşı sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz.
Herkes soğukkanlılıkla adil ve hilesiz, açık şekilde sonuçları takip etsin, herkes mutmain şekilde neticeyi görünce hakkını teslim etsin… Aksi durumda çıkacak olan müessif olayların sorumluları bellidir…
Tüm halkımıza sağduyu, sükunet ve seçim sonuçlarını beklemeyi tavsiye ediyor sonuç her ne olursa olsun milletimize hayırlı olmasını diliyoruz.
Son olarak, son oy sayılıncaya ve son tereddüt giderilinceye kadar evlerimize gitmeyeceğimizi, bu ülkeyi oldubittiye teslim etmeyeceğimizi burada alenen ilan ediyoruz…”
Toplantının yapıldığı salon alkıştan yıkılma noktasına gelmişti, CHP, SP; İyi P ve HDP yetkilileri birbiriyle tokalaştıktan sonra beraberce salondan çıkıp tekrar YSK binasına yöneldiler…
Derinlerden tuhaf sesler geliyordu… Sesler gittikçe yaklaştı… Birden gözümü açtım…
Acayip bir rüya görmüştüm… Açık kalan camdan sesler geliyordu, dışarı baktığımda ellerinde pompalı silahlar, makinalı tüfekler ile örtülü kadınlar, sakallı İslamcılar zaferlerini kutluyorlardı!
Bense hala gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Gerçek olsa bugün Türkiye nasıl bir ülkeydi
[Naci Karadağ] 29.6.2018 [TR724]
Demokrasi nazlıdır, istenmediği yerde durmaz! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Demokrasi ortak akla uygun, farklı inanç, görüş ve hayat tarzlarının beklentileriyle uyumlu, birlikte yaşamak için en elverişli yönetim tarzıdır. Ancak bazen demokrasi siyasetçilerin hırsları, bencillikleri, kısa vadeli hesapları, öngürüsüzlükleri nedeniyle toplumu parçalayan, ayrıştıran bir enstrüman olarak kullanılabilir. Özgürlükler, demokratik haklar istismar edilerse, başkalarının sınırlarına tecavüze sebep olursa nefret ve düşmanlık tohumları ekebilir. Liderler bazen demokrasinin imkanlarını kendi diktatörlüğünü kurmak için basamak yapar. Seçilmiş olmayı suistimal ederek herşeyi kontrol etmeye tevessül edebilir. Bu durumda demokrasiler ünlü siyaset bilimci Maruice Duverger’in kitabına isim yaptığı “seçimle gelen krallıklar” haline gelir. Bazen demokrasinin sunduğu imkanlar, araçlar kirli ve ilkesiz bir siyasetçiyi bütün toplumu uyutan bir hipnozcuya, iktidar için herşeyi meşru gören bir Makyeveliste, “olanı yok gösteren, olmayanı var gibi sunabilen” bir hokkabaza, madrabaza dönüştürebilir.
Çoğulcu, liberal demokrasi, beşerin sahip olduğu en ideal yönetim şeklidir ama bu ideal kendiliğinden gerçekleşmez. Demokrasi onu koruyacak, savunacak, sürdürecek irade ve kararlılık yoksa kalıcı olmaz. Nazlıdır; çabuk küser, kırılır. Alıngandır; gerekli özeni görmezse içine kapanır. Vefa ister; kendini terk edeni terk eder. Banallığa, şiddete, zulme tahammülü yoktur. “Demokrasi” adı altında da işlense haksızlığı, zulmü, eşitsizliği, reddeder. Demokrasinin şemsiyesinde insanlar huzurlu, özgür ve rahat yaşarlar; ama ona yapılan saldırıları püskürtecek kararlılıkta, bedel ödemeye hazır olmalıdırlar. Demokrasiyi emeksiz, çabasız korumanın kolay yolu, özgürlüğü bedavadan elde etmenin usulü hala icat edilemedi!
Özgürlükler literatürde güvercinle temsil edilir. Çünkü kuş kadar ürkektir. Kuş gibi gibi nazlı ve narindir. Her tehdit ve tehlikeye karşı teyakkuzda ve tedirgindir. Kuşlar bazen elinize konabilir ama en küçük olumsuzlukta uçmaya yeltenir ve her an uçmaya hazır konumlanırlar. Merhametinizi gösterseniz de onu parmaklarınızla kavradığınızda, biraz sıktığınızda yüreği yerinden çıkacak gibi çarpmaya başlar ve ilk fırsatta uçar gider.
Demokrasi onu koruyacak cesaret ve kararlılık ister
Demokrasi varlığını sürdürebilmek için kendine uygun ortam arar; onu koruyacak cesaret ve kararlılık ister. O nedenledir ki siyaset bilimciler demokrasinin inşa edilebilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için belirli bir eğitim-kültür seviyesini, refah düzeyini ve gelir dağılımındaki dengeyi, birey bilincini, asgari demokratik kültürü şart koşmuşlardır. Demokrasiyi kuracak ve koruyacak bir toplumsal bilinç, kararlılık yoksa çabuk yıpranan, sararan çiçekler gibi demokrasi boynunu büker ve solgunlaşır. Özelliklerini kaybeder, başka bir şeye kolayca dönüşebilir.
Demokrasi kolay hasar alır, bir zorbanın elinde kolayca dönüşebilir birşey olduğu için sıkı tedbirlerle korunması, güvence altına alınması gerekir. Toplumda ve aydınlarda var olan demokrasi, hukuk ve özgürlük bilinci demokrasiyi korumanın en etkili yoludur. Eğer bir toplumda bunların kıymeti bilinmiyorsa, aydınlar canı pahasına demokrasiyi, hukuku, adaleti özgürlükleri koruyacak yüreklilik ve erdemde değilse demokrasiyi hiçbir güç koruyamaz. Buna rağmen demokrasilerin korunması sadece halka ve aydınlara bırakılmamış, olmazsa olmaz temel ilkeler/esaslar ortaya konmuştur. Bunlar: Kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, insan haklarına özen, düşünce ve ifade özgürlüğü, bağımsız ve tarafsız medya, azınlık haklarının korunması, şeffaflık, hesap verebilirlik vb olarak sıralanabilir.
Eğer temel esaslardan bir tanesine zarar verecek şeyler yapılırsa demokrasi ciddi hasar görür. Yapılmaya devam edilirse bir kuş misali demokrasi o topraklardan uçar gider. Bu nedenledir ki demokrasi kültürünün oturduğu, aydınların demokrasi bilincine ve sorumluluğuna sahip olduğu ülkelerde kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları, basın özgürlüğü gibi konularda en küçük saldırıya çok sert ve kararlılıkla cevap verilir. Birisinde ciddi hasar oluştuğunda demokrasinin kalmayacağı bilinir. Bunun farkında olan diktatörler hiçbir zaman “demokrasiyi tahrip edeceğiz!”, “diktatörlük kuracağız!” diye yola çıkmazlar. Aksine demokrasiyi yıkarken dahi “demokrasi”, “millet iradesi”, “sandık”, “seçim” gibi kavramları kullanmaya özen gösterirler. Ama öte yandan demokrasinin ilkelerini yıpratır, altını boşaltırlar. Tutukladıkları gazeteciler için: “gazetecilikten değil, terörden tutukladık” yalanını piyasaya sürerler. Parlamentoyu kullanak demokrasiyi, yargıçları militanlaştırarak hukuku tahrip ederler. Özgürlükleri “ülkenin çıkarını, milletin hakkını koruyoruz” bahanesiyle sınırlandırırlar. Kuvvetler ayrılığını “milli iradeyi biz temsil ediyoruz, devlet biziz” diye bitirir. Düşünce özgürlüğünü “bazı sapık akımlar, fikirler!” diyerek engellerler. Azınlıkları, farklı kesimleri önce şeytanlaştırır, sonra linç ederler. “Devlet sırrı” diyerek şeffaflıktan uzaklaşır, güvenlik gerekçesiyle hesap vermekten kaçınırlar.
Demokrasiden otoriterliğe ve diktatörlüğe dönüşme eğilimindeki bütün rejimler, tek adamlar işe istisnasız medya ile başlarlar. Muhalif medyayı sindirmek ve medyada tam kontrol sağlamak diktatörler için ilk ve en önemli adımdır. Bu sayede daha sonra yapılacaklarını örtbas etme veya farklı gösterme imkanı bulurlar. Demokrasi bilinci olan toplumlar bir gazeteciye dokunulduğunda fikrine katılmasa bile onun haklarını sonuna kadar korur. Zira basın özgürlüğünün demokrasinin en önemli unsuru, koruma kalkanı olduğunu bilir. Medya susturulunca herkesin susturulacağını bilir. Bizim gibi toplumlarda ise “gazeteci, ama demek ki karıştırdı bir şeyler” denerek mesleğe, habere, misyona değil; kişiliğe, ideolojiye, görüşe odaklanılır. Demokrasiyi hazmedememiş toplumlar kendisinden olmayanı demokrasiye, hukuka, özgürlüklere layık görmez.
Demokrasi bir isim, lakap değildir
Hırsıza “Güven”, “Sadık”, “Adil” ismi vermekle hırsız güvenilir, adaletli, sadık olmadığı gibi, bir rejime “demokrasi” demekle o rejim demokrasi olmaz. “Dünyaya demokrasi dersi veriyoruz!” demekle dünya sizi demokrat kabul etmez. Eğer demokrasinin olmazsa olmaz özelliklerini taşımıyorsanız veya bu ilkelerde ciddi tahribata sebep olmuşsanız devletin tabelasına bile yazsanız size kimse demokrasi olarak bakmaz; öyle de muamele etmez. Soğuk Savaş dönemini hatırlayanlar bilecektir. İki ayrı Almanya varken Doğu Almanya’nın resmi adı “Demokratik Almanya” veya “Almanya Demokratik Cumhuriyeti” idi. Ama Doğu Almanya demokrasinin değil, otoriterliğin, baskının, zulmün, bölünmüşlüğün temsil edildiği bir ülkeydi. Gerçekte demokratik olan, hukukun üstünlüğünün, insan haklarının olduğu Federal Almanya’nın isminde ise “demokrasi” yoktu!
Erdoğan aslında son 5-6 yılda hiç şaşırtmadı; göstere göstere geldi. Demokrasileri diktatörlüğe eviren liderleri adım adım izledi. Aynı söylemleri aynı yöntemleri kullandı. Medyayı kontrol etti, aydınları susturdu, güçleri tekeline topladı, parlamentoyu işlevsizleştirdi, toplumu böldü ve kutuplaştırdı. Hamaset ve milliyetçilikle kendini perdeledi, hitabetini ve manüplasyon araçlarını çok iyi kullandı. Otoriterleşme Türkiye için sürpriz değildi. Hiçbirimize mazeret bırakmayacak kadar aleni ve gürültülü geldi. Ama Türk toplumunda demokrasiyi savunacak bilinç, aydınlarda ise onu herşeye rağmen koruyacak yürek ve sorumluluk yoktu.
Demokrasi, özgürlükler başımıza konan bir kuştu. Ona güven veremedik, onu ürküttük, tedirgin ettik ve gözlerimizin önünde uçup gitti. Şimdi tepemizde kargalar çığrışıyor, akbabalar süzülüyor. Kimse başkasını suçlamasın! En başta kamplaşmış, cesaretsiz, sorumsuz, ilkesiz aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler olmak üzere bu kabusun başımıza gelmesinden hepimiz sorumluyuz!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.6.2018 [TR724]
Çoğulcu, liberal demokrasi, beşerin sahip olduğu en ideal yönetim şeklidir ama bu ideal kendiliğinden gerçekleşmez. Demokrasi onu koruyacak, savunacak, sürdürecek irade ve kararlılık yoksa kalıcı olmaz. Nazlıdır; çabuk küser, kırılır. Alıngandır; gerekli özeni görmezse içine kapanır. Vefa ister; kendini terk edeni terk eder. Banallığa, şiddete, zulme tahammülü yoktur. “Demokrasi” adı altında da işlense haksızlığı, zulmü, eşitsizliği, reddeder. Demokrasinin şemsiyesinde insanlar huzurlu, özgür ve rahat yaşarlar; ama ona yapılan saldırıları püskürtecek kararlılıkta, bedel ödemeye hazır olmalıdırlar. Demokrasiyi emeksiz, çabasız korumanın kolay yolu, özgürlüğü bedavadan elde etmenin usulü hala icat edilemedi!
Özgürlükler literatürde güvercinle temsil edilir. Çünkü kuş kadar ürkektir. Kuş gibi gibi nazlı ve narindir. Her tehdit ve tehlikeye karşı teyakkuzda ve tedirgindir. Kuşlar bazen elinize konabilir ama en küçük olumsuzlukta uçmaya yeltenir ve her an uçmaya hazır konumlanırlar. Merhametinizi gösterseniz de onu parmaklarınızla kavradığınızda, biraz sıktığınızda yüreği yerinden çıkacak gibi çarpmaya başlar ve ilk fırsatta uçar gider.
Demokrasi onu koruyacak cesaret ve kararlılık ister
Demokrasi varlığını sürdürebilmek için kendine uygun ortam arar; onu koruyacak cesaret ve kararlılık ister. O nedenledir ki siyaset bilimciler demokrasinin inşa edilebilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için belirli bir eğitim-kültür seviyesini, refah düzeyini ve gelir dağılımındaki dengeyi, birey bilincini, asgari demokratik kültürü şart koşmuşlardır. Demokrasiyi kuracak ve koruyacak bir toplumsal bilinç, kararlılık yoksa çabuk yıpranan, sararan çiçekler gibi demokrasi boynunu büker ve solgunlaşır. Özelliklerini kaybeder, başka bir şeye kolayca dönüşebilir.
Demokrasi kolay hasar alır, bir zorbanın elinde kolayca dönüşebilir birşey olduğu için sıkı tedbirlerle korunması, güvence altına alınması gerekir. Toplumda ve aydınlarda var olan demokrasi, hukuk ve özgürlük bilinci demokrasiyi korumanın en etkili yoludur. Eğer bir toplumda bunların kıymeti bilinmiyorsa, aydınlar canı pahasına demokrasiyi, hukuku, adaleti özgürlükleri koruyacak yüreklilik ve erdemde değilse demokrasiyi hiçbir güç koruyamaz. Buna rağmen demokrasilerin korunması sadece halka ve aydınlara bırakılmamış, olmazsa olmaz temel ilkeler/esaslar ortaya konmuştur. Bunlar: Kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, insan haklarına özen, düşünce ve ifade özgürlüğü, bağımsız ve tarafsız medya, azınlık haklarının korunması, şeffaflık, hesap verebilirlik vb olarak sıralanabilir.
Eğer temel esaslardan bir tanesine zarar verecek şeyler yapılırsa demokrasi ciddi hasar görür. Yapılmaya devam edilirse bir kuş misali demokrasi o topraklardan uçar gider. Bu nedenledir ki demokrasi kültürünün oturduğu, aydınların demokrasi bilincine ve sorumluluğuna sahip olduğu ülkelerde kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları, basın özgürlüğü gibi konularda en küçük saldırıya çok sert ve kararlılıkla cevap verilir. Birisinde ciddi hasar oluştuğunda demokrasinin kalmayacağı bilinir. Bunun farkında olan diktatörler hiçbir zaman “demokrasiyi tahrip edeceğiz!”, “diktatörlük kuracağız!” diye yola çıkmazlar. Aksine demokrasiyi yıkarken dahi “demokrasi”, “millet iradesi”, “sandık”, “seçim” gibi kavramları kullanmaya özen gösterirler. Ama öte yandan demokrasinin ilkelerini yıpratır, altını boşaltırlar. Tutukladıkları gazeteciler için: “gazetecilikten değil, terörden tutukladık” yalanını piyasaya sürerler. Parlamentoyu kullanak demokrasiyi, yargıçları militanlaştırarak hukuku tahrip ederler. Özgürlükleri “ülkenin çıkarını, milletin hakkını koruyoruz” bahanesiyle sınırlandırırlar. Kuvvetler ayrılığını “milli iradeyi biz temsil ediyoruz, devlet biziz” diye bitirir. Düşünce özgürlüğünü “bazı sapık akımlar, fikirler!” diyerek engellerler. Azınlıkları, farklı kesimleri önce şeytanlaştırır, sonra linç ederler. “Devlet sırrı” diyerek şeffaflıktan uzaklaşır, güvenlik gerekçesiyle hesap vermekten kaçınırlar.
Demokrasiden otoriterliğe ve diktatörlüğe dönüşme eğilimindeki bütün rejimler, tek adamlar işe istisnasız medya ile başlarlar. Muhalif medyayı sindirmek ve medyada tam kontrol sağlamak diktatörler için ilk ve en önemli adımdır. Bu sayede daha sonra yapılacaklarını örtbas etme veya farklı gösterme imkanı bulurlar. Demokrasi bilinci olan toplumlar bir gazeteciye dokunulduğunda fikrine katılmasa bile onun haklarını sonuna kadar korur. Zira basın özgürlüğünün demokrasinin en önemli unsuru, koruma kalkanı olduğunu bilir. Medya susturulunca herkesin susturulacağını bilir. Bizim gibi toplumlarda ise “gazeteci, ama demek ki karıştırdı bir şeyler” denerek mesleğe, habere, misyona değil; kişiliğe, ideolojiye, görüşe odaklanılır. Demokrasiyi hazmedememiş toplumlar kendisinden olmayanı demokrasiye, hukuka, özgürlüklere layık görmez.
Demokrasi bir isim, lakap değildir
Hırsıza “Güven”, “Sadık”, “Adil” ismi vermekle hırsız güvenilir, adaletli, sadık olmadığı gibi, bir rejime “demokrasi” demekle o rejim demokrasi olmaz. “Dünyaya demokrasi dersi veriyoruz!” demekle dünya sizi demokrat kabul etmez. Eğer demokrasinin olmazsa olmaz özelliklerini taşımıyorsanız veya bu ilkelerde ciddi tahribata sebep olmuşsanız devletin tabelasına bile yazsanız size kimse demokrasi olarak bakmaz; öyle de muamele etmez. Soğuk Savaş dönemini hatırlayanlar bilecektir. İki ayrı Almanya varken Doğu Almanya’nın resmi adı “Demokratik Almanya” veya “Almanya Demokratik Cumhuriyeti” idi. Ama Doğu Almanya demokrasinin değil, otoriterliğin, baskının, zulmün, bölünmüşlüğün temsil edildiği bir ülkeydi. Gerçekte demokratik olan, hukukun üstünlüğünün, insan haklarının olduğu Federal Almanya’nın isminde ise “demokrasi” yoktu!
Erdoğan aslında son 5-6 yılda hiç şaşırtmadı; göstere göstere geldi. Demokrasileri diktatörlüğe eviren liderleri adım adım izledi. Aynı söylemleri aynı yöntemleri kullandı. Medyayı kontrol etti, aydınları susturdu, güçleri tekeline topladı, parlamentoyu işlevsizleştirdi, toplumu böldü ve kutuplaştırdı. Hamaset ve milliyetçilikle kendini perdeledi, hitabetini ve manüplasyon araçlarını çok iyi kullandı. Otoriterleşme Türkiye için sürpriz değildi. Hiçbirimize mazeret bırakmayacak kadar aleni ve gürültülü geldi. Ama Türk toplumunda demokrasiyi savunacak bilinç, aydınlarda ise onu herşeye rağmen koruyacak yürek ve sorumluluk yoktu.
Demokrasi, özgürlükler başımıza konan bir kuştu. Ona güven veremedik, onu ürküttük, tedirgin ettik ve gözlerimizin önünde uçup gitti. Şimdi tepemizde kargalar çığrışıyor, akbabalar süzülüyor. Kimse başkasını suçlamasın! En başta kamplaşmış, cesaretsiz, sorumsuz, ilkesiz aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler olmak üzere bu kabusun başımıza gelmesinden hepimiz sorumluyuz!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.6.2018 [TR724]
Sonunda Almanya kaybediyor [Hasan Cücük]
Futbola Simon Kuper ve Garry Lineker’in sözü kadar damga vuran başka söz var mıdır? İki isminde ortak özelliği İngiliz olmalardır. Kuper kitabının adı da olacak ‘Futbol asla sadece futbol değildir’ sözüyle futbol tarihinde yerini almıştı. Gary Lineker’in, ’Futbol, 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu sonunda Almanların kazandığı oyunun adıdır’ sözü neredeyse futbolculuk önüne geçmişti. Simon Kuper’i bir kenara bırakıp, Gary Lineker’in sözünün üzerinden yürüyelim.
Almanlar futbol dünyasında Panzer adıyla ünlenmişti. Onlar turnuva takımıydı. 90 dakika boyunca makine gibi işleyen, disiplini elinden bırakmayan oyunculara sahiptiler. Gary Lineker’e yazının girşindeki sözü söyleten gerçek İngiltere milli takımıyla defalarca Almanlara boyun eğmeleriydi. Almanlar, ilk kez Avrupa şampiyonu 1972’de olduktan sonra aynı başarıyı 1980 ve 1996’da tekrarlamışlardı. Euro 2008’te kupaya çok yaklaşmılar ancak finalde İspanya’ya boyun eğmişlerdi. Dünya Kupası’yla Almanların ilk tanışması 1954’te oluyordu. İsviçre’nin ev sahipliği yaptığı kupada Almanya finalde o yıllarda yenilmez armada olarak tanımlanan Macaristan’ı geçip, kupanın sahibi oluyordu. Kupayı kaldırma başarısını 1974, 90 ve son olarak 2014’te tekrarlayan Almanya, Brezilya’dan sonra İtalya ile birlikte en çok kupa kaldıran ikinci ülke oluyordu. 4 kez Dünya Kupası’nı kaldıran Almanlar, 1966, 1982, 1986 ve 2002’de finalde kaybetti. Almanya, aynı zamanda en çok dünya kupası finali kaybeden takım ünvanına sahipti.
Brezilya 2014’te mutlu sona ulaşan Almanya, Rusya’ya da oldukça iddialı geliyordu. Rusya yolunda eleme gruplarında oynadığı tüm maçları kazanan tek ülkeydi. Rusya biletini almasına karşılık ciddiyeti elden bırakmayan Almanlar, son maç bitene kadar disiplini elden bırakmıyordu. Geçen yıl düzenlenen Konfederasyon Kupası’na genç bir kadroyla katılan Almanlar kupayı kazanırken, tüm dünyaya önümüzdeki yıllarda futbolda hakimiyetini devam ettireceğini gösteriyordu.
Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın Erdoğan pozu!
Kupanın bir numaralı favorisi olarak ön plana çıkan Almanya’da sorunlar yok değildi. Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın Londra’da Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte poz vermesi büyük tepki çekiyordu. İlkay Gündoğan’ın imzaladığı formasına ‘Sayın cumhurbaşkanım’ yazması Dünya Kupası can sıkan gelişmelerden biri oluyordu. Asıl bomba ise Joachim Löw’in 23 kişilik nihai kadroyu açıkladığında patlıyordu. Löw, bu sezon Premier Lige damga vuran Leroy Sane’yi Rusya’ya götürmeyerek herkesi şaşkına çeviriyordu. Doğal olarak eleştiri oklarının hedefi oluyordu.
F Grubu’nda ilk maçında Meksika ile karşılaşan Almanya’da Löw’ün sahaya sürdüğü kadro tartışılıyordu. Bu sezonun tamamına yakınını sakatlıkla geçiren Manuel Neuer’e kaleyi teslim etmesi şaşkınlıkla karşılanıyordu. Neuer dünya çapında bir kaleciydi ama sakatlıktan henüz çıkmıştı. İkinci kaleci Marc-Andre ter Stegen, Barcelona kalesini başarıya koruyan biriydi. Yani Neuer olmasa kaleci sıkıntısı yaşanmayacaktı. Maçı Meksika 1-0 kazanırken, Mesut Özil, Müller, Timo Werner, Sami Khedira ve Julian Draxler gibi yıldızlar vasatın altında kalıyordu. Ecel terlerinin döküldüğü İsveç maçına Löw, Mesut Özil, Matt Hummels ve Sami Khedira’yı yedek soyundururken, son dakikada Toni Kroos’un golüyle galibiye ulaşıyordu.
Kağıt üzerinde en kolay rakip Güney Kore
Almanlara tur için galibiyet lazımdı ve bu hiçte zor olmayacaktı. Löw bu kez Thomas Müller, Julian Draxler’i kesen Löw, Mesut Özil ve Sami Khedira’yı yeniden sahaya sürdü. Kırmızı kart cezalısı Boateng’in yerine Süle’yi oynatırken, ilk 11’in sürpriz ismi Goretzka oldu. Löw kalitesinde bir teknik adamın kadro istikrarını yakalamamış olması büyük eksiklikti. İsveç golleri buldukça Almanya strese girdi. Mutlak kazanması gereken maçı uzatma dakikalarında kalesinde gördüğü 2 golle grup aşamasında Rusya’ya veda etti. Almanya, daha önce son şampiyon olarak geldiği Dünya Kupası’nda 2002’de Fransa’nın, 2010’da İtalya’nın, 2014’te İspanya’nın kaderini yaşadı. Dünya Kupası tarihinde 1938’den sonra 80 yıl aradan sonra grup aşamasında turnuvaya veda etti.
Rusya’ya grup aşamasında veda edecek takım olarak Arjantin önplana çıkmıştı. İlk maçında İzlanda ile berabere kalıp Hırvatistan’a yenilen Arjantin son maçında Nijerya’yı yenerek grupta ikinci olmayı başardı. Beklenti Arjantin’in evine dönmesiydi ama bunu Almanlar başardı. Hem de grupta Güney Kore’nin bile gerisinde kalıp, 4. olarak. Bu hezimetin büyük artçı sarsıntıları olacaktır. Löw’ün kadro seçimindeki yanlışlar koltuğunu kaybetmeye kadar gidecektir. Kupada bekleneni veremeyen Timo Werner, Mesut Özil, Sami Khedira ve Thomas Müller gibi yıldızların varlığı tartışılacaktır. Önümüzdeki günlerde Almanya cephesinden sarsıcı haberler peşpeşe gelecektir. Artık futbol Almanlar’ın sonunda kaybettiği bir oyunun adı.
[Hasan Cücük] 29.6.2018 [TR724]
Almanlar futbol dünyasında Panzer adıyla ünlenmişti. Onlar turnuva takımıydı. 90 dakika boyunca makine gibi işleyen, disiplini elinden bırakmayan oyunculara sahiptiler. Gary Lineker’e yazının girşindeki sözü söyleten gerçek İngiltere milli takımıyla defalarca Almanlara boyun eğmeleriydi. Almanlar, ilk kez Avrupa şampiyonu 1972’de olduktan sonra aynı başarıyı 1980 ve 1996’da tekrarlamışlardı. Euro 2008’te kupaya çok yaklaşmılar ancak finalde İspanya’ya boyun eğmişlerdi. Dünya Kupası’yla Almanların ilk tanışması 1954’te oluyordu. İsviçre’nin ev sahipliği yaptığı kupada Almanya finalde o yıllarda yenilmez armada olarak tanımlanan Macaristan’ı geçip, kupanın sahibi oluyordu. Kupayı kaldırma başarısını 1974, 90 ve son olarak 2014’te tekrarlayan Almanya, Brezilya’dan sonra İtalya ile birlikte en çok kupa kaldıran ikinci ülke oluyordu. 4 kez Dünya Kupası’nı kaldıran Almanlar, 1966, 1982, 1986 ve 2002’de finalde kaybetti. Almanya, aynı zamanda en çok dünya kupası finali kaybeden takım ünvanına sahipti.
Brezilya 2014’te mutlu sona ulaşan Almanya, Rusya’ya da oldukça iddialı geliyordu. Rusya yolunda eleme gruplarında oynadığı tüm maçları kazanan tek ülkeydi. Rusya biletini almasına karşılık ciddiyeti elden bırakmayan Almanlar, son maç bitene kadar disiplini elden bırakmıyordu. Geçen yıl düzenlenen Konfederasyon Kupası’na genç bir kadroyla katılan Almanlar kupayı kazanırken, tüm dünyaya önümüzdeki yıllarda futbolda hakimiyetini devam ettireceğini gösteriyordu.
Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın Erdoğan pozu!
Kupanın bir numaralı favorisi olarak ön plana çıkan Almanya’da sorunlar yok değildi. Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın Londra’da Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte poz vermesi büyük tepki çekiyordu. İlkay Gündoğan’ın imzaladığı formasına ‘Sayın cumhurbaşkanım’ yazması Dünya Kupası can sıkan gelişmelerden biri oluyordu. Asıl bomba ise Joachim Löw’in 23 kişilik nihai kadroyu açıkladığında patlıyordu. Löw, bu sezon Premier Lige damga vuran Leroy Sane’yi Rusya’ya götürmeyerek herkesi şaşkına çeviriyordu. Doğal olarak eleştiri oklarının hedefi oluyordu.
F Grubu’nda ilk maçında Meksika ile karşılaşan Almanya’da Löw’ün sahaya sürdüğü kadro tartışılıyordu. Bu sezonun tamamına yakınını sakatlıkla geçiren Manuel Neuer’e kaleyi teslim etmesi şaşkınlıkla karşılanıyordu. Neuer dünya çapında bir kaleciydi ama sakatlıktan henüz çıkmıştı. İkinci kaleci Marc-Andre ter Stegen, Barcelona kalesini başarıya koruyan biriydi. Yani Neuer olmasa kaleci sıkıntısı yaşanmayacaktı. Maçı Meksika 1-0 kazanırken, Mesut Özil, Müller, Timo Werner, Sami Khedira ve Julian Draxler gibi yıldızlar vasatın altında kalıyordu. Ecel terlerinin döküldüğü İsveç maçına Löw, Mesut Özil, Matt Hummels ve Sami Khedira’yı yedek soyundururken, son dakikada Toni Kroos’un golüyle galibiye ulaşıyordu.
Kağıt üzerinde en kolay rakip Güney Kore
Almanlara tur için galibiyet lazımdı ve bu hiçte zor olmayacaktı. Löw bu kez Thomas Müller, Julian Draxler’i kesen Löw, Mesut Özil ve Sami Khedira’yı yeniden sahaya sürdü. Kırmızı kart cezalısı Boateng’in yerine Süle’yi oynatırken, ilk 11’in sürpriz ismi Goretzka oldu. Löw kalitesinde bir teknik adamın kadro istikrarını yakalamamış olması büyük eksiklikti. İsveç golleri buldukça Almanya strese girdi. Mutlak kazanması gereken maçı uzatma dakikalarında kalesinde gördüğü 2 golle grup aşamasında Rusya’ya veda etti. Almanya, daha önce son şampiyon olarak geldiği Dünya Kupası’nda 2002’de Fransa’nın, 2010’da İtalya’nın, 2014’te İspanya’nın kaderini yaşadı. Dünya Kupası tarihinde 1938’den sonra 80 yıl aradan sonra grup aşamasında turnuvaya veda etti.
Rusya’ya grup aşamasında veda edecek takım olarak Arjantin önplana çıkmıştı. İlk maçında İzlanda ile berabere kalıp Hırvatistan’a yenilen Arjantin son maçında Nijerya’yı yenerek grupta ikinci olmayı başardı. Beklenti Arjantin’in evine dönmesiydi ama bunu Almanlar başardı. Hem de grupta Güney Kore’nin bile gerisinde kalıp, 4. olarak. Bu hezimetin büyük artçı sarsıntıları olacaktır. Löw’ün kadro seçimindeki yanlışlar koltuğunu kaybetmeye kadar gidecektir. Kupada bekleneni veremeyen Timo Werner, Mesut Özil, Sami Khedira ve Thomas Müller gibi yıldızların varlığı tartışılacaktır. Önümüzdeki günlerde Almanya cephesinden sarsıcı haberler peşpeşe gelecektir. Artık futbol Almanlar’ın sonunda kaybettiği bir oyunun adı.
[Hasan Cücük] 29.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)