Bayram ve Fedâkarlık [Mehmet Ali Şengül]
Bayramlar, yapılan fedâkarlıklarla Allah‘ı hoşnut etme ve huzûra kavuşma günleridir. Mü'min, Allah (celle celalühü) emrettiği için namazını edâ eder, Oruc’unu tutar, üzerine farz ise Zekat’ını, Hacc’ını îfâ eder, kurbanını keser ve netîcede Allah'ın rızâsını bekler.
İdrâkiyle şereflendiğimiz mübârek Kurban Bayramı’nda, Allah (celle celalühü) için kestiğimiz kurbanlar, Rabb'imize yaklaşmaya vesîle olurken, bir yönüyle de garipleri, yetimleri, fakirleri sevindirme ve kalplerini kazanmaya sebep olmaktadır. Böylece onların da bir Bayram sevincine kavuşmalarını sağlamaktadır. Bir taraftan da, Kurban derilerinden ve bağırsaklarından elde edilen gelirlerle, nice zâyi olan nesiller ihyâ edilmekte, kafaları ilimle, kalpleri îman ve ahlâkla donatılmaktadır.
Bayramlar vesîlesiyle mü‘minler, maddî mânevî irfâna ermiş, duyguları îtibâriyle incelmiş, rûhuyla bütünleşmiş, birbiriyle sevgi ve muhabbetle sarmaş dolaş olmuş; nice küskünler barışmış, gayz, kin, nefret ve öfkeler balon gibi sönmüş; A‘dan Z‘ye millet fertleri büyük çoğunluğu îtibâriyle câmileri lebâlep doldurmuş, Allah'a îmânın zevkine ermiş, O'na (celle celalühü) ve yarattığı bütün varlıklara karşı sîneleri sevgi ile dolmuş ve böylece huzur ve itmînâna ermişlerdir. Bu âhengin altüst olduğu ülkemize ve insanımıza, en kısa zamanda yine mutlu günlerine dönmesini Cenâb-ı Allah’ın rahmetinden intizâr ediyoruz.
Dedeler, neneler , anne babalar, maddî mânevî büyük zatlar, vicdanlarında bayramın neşvesini, huzurunu duyarken; rengârenk elbiseler içinde yüzü gülen çocuklar, garipler ve yetimler de, kendi hülyâları içinde dünyâlarını yaşarlar.
Dünyâya niçin geldiğinin farkında olan, îman edip dâvây-ı İslâm’a gönül veren, başkalarını sevindirmenin zevkine varan kadın erkek nice hak dostları; yaşadıkları ülkenin dâhilî ve hâricinde kurbanlarıyla beraber, ağlayanları güldürmek, açları doyurmak, yetimleri sevindirmek için, kendi eşlerini, ana babalarını, çoluk çocuğunu, yakın akraba ve komşularını bırakıp dünyanın değişik yerlerine giderler. Kurbanlarını oralarda kesip, hiç tanımadıkları o garip insanlarla sarmaş dolaş olup bayramı onlarla kutlarlar.
Bayram ikliminde yaşlıları, nûrâniyetleri ile melekleşmiş, insan-ı kâmil zirvesine tırmanan muhterem birer insan; gençleri, nefislerini frenlemiş, îmanın neşvesi ile kendilerini îman ve Kur'an hizmetine adamış iffetli birer küheylan; çocukları, etrafa koku ve güzellik saçan bahar çiçekleri olarak görür, mesrûr olur huzur duyarız.
Hz. Allah (celle celalühü) insan olmanın, kardeşlik şuuruna ermenin, başkalarını kendi nefsine tercih etmenin mutluluk ve huzûrunu, insana îmanın kazandıracağı güzelliklerle -irâdemiz dışında vukû bulan hâdiseler hâriç- dünyâda, cennetin küçük bir numûnesini fert ve âile ortamında temin eder ve bunun huzûrunu insanın vicdânında duyurur ve tattırır.
Allah (celle celalühü) kâinatı, husûsiyle insanı yaratıp kendi hâline bırakmamıştır. İnsanın maddî mânevî uzuvlarını, latîfelerini devamlı şekilde geliştirme, her türlü ihtiyaçlarını sürekli yaratıp karşılama, maddî mânevî ona zarar verecek binlerce tehlikelerden koruma işlerini de uhdesine almıştır. Böylece Yüce Yaratıcı, bunları öyle bir sisteme bağlamıştır ki, insanoğlu bu kadar ilerleyen bilgi ve tecrübeleriyle bu güzelliği farketmekte ise de, Sâni-i Muhteşem‘le (cc) irtibatlandıramadığı için sıkıntı çekmekte ve bundan dolayı vicdânî huzura erememektedir.
Âlem- i İslâm'ın baypas geçirdiği, erozyon yaşadığı ve milyonlarca insanın mağdur ve perişan olduğu günümüzde, mutlu ve huzur içinde bir Bayram yapma hakkımız yok ama, Bayramı vesîle yaparak imkanlarımız ölçüsünde maddî yardım ve aynı hâdiseler başımıza gelmiş gibi samîmiyetle, içten duâlarla, kardeşlerimizin yaralarını saracak ve dertlerine ortak olmaya çalışacağız.
Büyük insanların imtihanları da büyük olur. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dedelerinden Ulü’l-azm peygamber Hz. İbrahim (aleyhisselâm); oğlu İsmail’i (aleyhisselâm) en sevimli yaşta kurban etme gibi bir fedâkârlıkla imtihâna tâbi tutulmuştu.
Hz. İbrahim (aleyhisselâm): “Evlâdım, ben uykuda seni boğazlamaya giriştiğimi görüyorum, buna ne dersin?”
Oğlu: “Babacığım! Hiç düşünüp çekinme. Sana, Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin.” (Saffât sûresi, 37/102)
Bu büyük imtihânı, baba-oğul her ikisi de tevekkül ve teslîmiyetle kabulleniyorlar. Bu teslîmiyet ve tevekkülleriyle kazanılan imtihâna mükâfat olarak, kurban etmek üzere Allah bir koç gönderiyor. Mü’minler de, seviyesine ve sorumluluk duygusuna göre değişik imtihanlara tâbi tutulmaktadırlar. Mü’minler,bütün bu imtihanları Allah’a olan tevekkül, teslîmiyet ve sabırlarıyla aşacaklardır.
İdrâkiyle şereflendiğimiz Bayram’da, Allah için kestiğimiz kurbanlarla ehl-i îman olarak diyoruz ki; “Allah’ım emrettiğin namaz, oruç, hac ve zekat vazîfelerini severek îfâ ettiğimiz gibi, gerekirse Kurbanlarımız yerine canımızı da verebileceğimizi ifâde ediyor, böylece rızânı kazanmaya tâlip oluyoruz.”
Kurban, bir yönüyle ikram, yâni fakirleri sevindirme, ihtiyaçlarını görüp, kalplerini kazanma bayramıdır.
Neslimizi kurban vermemek için, hayru’l halef nesillerimizin yetişmesine de sebeb olan kurbanlarımızı kesip, Mevlâ’mızın rızâsını bekliyoruz.
Bu vesîleyle ehl-i îmanın verdiği kurbanlar, dünyanın muhtelif yerlerinde binlerce muhtaç insanlara ulaştırılıp gönülleri kazanılıyor.
Bir milletin uzun ömürlü olması yetiştireceği nesillere bağlıdır. Gönülleri fethedilmiş bir nesle sâhip olmak, cihanların fethedilmesinden daha önemlidir.
Geçmişi değerlendirip ibret alan, geleceğin plân ve projesini çok iyi yapan nesiller, karınca gibi ayaklar altında ezilmekten kurtulacak ve insanlığın müstakbel saâdeti, emniyeti ve huzuru için çok büyük hayırlara vesîle olacaklardır.
İslâm’ın yüce ahlâkı, hayatı istihkâr eden fedakârların omuzunda yücelecek, yükselecek ve nesillerin enkazdan kurtulması, fedâkâr ve hasbîlerin gayretleriyle mümkün olacaktır.
O fedâkâr ve hasbîler; aynı geminin mensubu olduğu halde, hakîkatlerden hiç bir haberi olmayan insanların ellerinden tutacaklar ve hatta, kıskançlık, inat, yalan ve iftiralarla, kendilerinin de içinde bulunduğu gemiyi batırmaya çalışanlara dahî, sevgiyle, hoşgörüyle muâmelede bulunup, onların da âhiretlerinin kurtuluşunu sağlamaya çalışacaklardır.
İnsanların îman zaafından meydana gelen yaralarına reçete arayan bu fedâkar insanlar, oldukça zorlanmaktadırlar. Zîrâ, dost görünenlerin vefâsızlığı, düşmanın acımasızlığı karşısında perişân olan bu neslin imdâdına koşmak gerekiyor.
Âlem-i İslâm’ın gece gündüz derdini çeken, îman ve Kur’an hizmetine sâhip çıkan ve cebrî-lütfî ile dünyânın her yerine saçılmış olan, kaderini, vatan, millet ve topyekûn insanlığın saâdet ve huzûruna vakfeden, bu yolda dert, çile ve ızdırâba katlanarak üzerine düşeni yapmaya gayret eden kutsîler sâyesinde, sancılar dinecek ve yaralar sarılacaktır inşâallah.
Her mü‘min; kardeşini sevmeli, meziyetleriyle iftihar etmeli ve katiyen kardeşini küçük görmemelidir. Hiçbir mü’min, ölümle sona erecek dünyâ hayatını tercih ederek, şeytan, nefis, gurur ve kibirinin esîri olmamalıdır. Kâinatta tesâdüf olmadığına göre, sebeplerde kusur yapmama kaydıyla Allah’ın taksimine râzı olmalı ve birbirine duâ ederek Allah’ın inâyetine dâvetiye çıkarmalıdır.
Mü‘minlerden küs olanlar, haklı dahi olsa, ‘haklı, insaflı olur’ prensibiyle hareket ederek;bayramı vesîle yapıp kardeşini affedip barışmalı, onunla sarmaş dolaş olmalı, fırsatları kaçırmadan kollektif bir şuurla maddî-mânevî dinamiklere sâhip çıkarak, hayırlı nesiller yetiştirmeye çalışmalıdırlar.
Bütün kardeşlerimizin mübârek Kurban Bayramını kutlar, âlem-i İslâm ve insanlık hakkında hayırlara vesîle olmasını dilerim. Aynı zamanda aklı, gönlü, rûhu, Allah ve Resûlullah ile beraber olan ve hac yapma şerefine ermiş bulunan bütün mü’minlerin de, haclarının mebrûr olmasını Cenâb- ı Hak'tan diler ve duâ ederim.
[Mehmet Ali Şengül] 18.8.2018 [Samanyolu Haber]
Yedi kandilli süreyya gibi [Safvet Senih]
Derince anlatan yedi çeşit tevhidi
İhlas Sûresi
Ülker takım yıldızı Süreyya gibi
Yedi mübarek kandilli.
Evet anlatıyor hedeflerimizi
Yedi tevhidi İhlas Suresi
Kamçılayıp aşk ve şevkimizi
KUL HÜVE, Üstadımızın dediği üzere
Tevhid-i şuhûda işaret…
ALLÂHÜ EHAD
Tevhid-i ulûhiyete delâlet
ALLAHÜ’S-SAMED
Hem tevhid-i rububiyeti hem de
Tevhid-i kayyumiyeti içinde saklar
LEM YELİD
Tevhid-i celâle bakar
VE LEM YÛLED
Tevhid-i sermediyet
VE LEM YEKÜN LE HÛ KÜFÜVEN EHAD
Tevhid-i câmiye işaret:
Eşi, benzeri ve dengi yok elbet
Onun için okuyan üç İhlas’ı
Alır bir hatim sevabı
Bin üç tane İhlas’sa
Bütün dertlere deva…
Üstad Hazretlerinin ifadesiyle “İhlâs’ın ebcedi makam-ı hurûfisi 1003”… Ehline göre duaların ve münacaatların tesirli olması için belli bir müddet riyazat gerekir ama 1003 İhlas ile yapılacak dualarda böyle bir şeye ihtiyaç olmadığı ifade ediliyor.
Bir topluluğun Efendimize (S.A.S.) gelip “Bu mahlukatı Allah yarattı, fakat Allah’ı kim yarattı?” sorusunu sormaları üzerine bu sure nâzil olmuştur.
Efendimiz (S.A.S.) “Bir gecede Kur’an’ın üçte birini okumaktan herhangi biriniz âciz midir?” buyurdu. İnsanlara zor göründü. Sonra buyurdu ki, “Bir kimse ‘Kul hü vallahü ehad’ okursa, okuduğu Kur’an’ın üçte birine denk olur.”
Başka bir rivayette: Resulullah Efendimiz (S.A.S.) buyurdu ki, “Toplanın size Kur’an’ın üçte birini okuyacağım.” Biraz sonra toplanan toplandı, Hz. Peygamber (S.A.S.) çıktı ‘Kul hü vallahü ehad’i okudu, sonra tekrar odasına girdi. Birbirimize dedik ki, herhalde kendisine semâdan yeni bir vahiy haberi geldi, odasına girmesine o sebep oldu. Daha sonra Hz. Peygamber (S.A.S.) odasından çıktı. ‘Ben, dedi, size Kur’an’ın üçte birini okuyacağım, demiştim ya, işte o okuduğum Kur’an’ın üçte birine denk olur.”
Başka rivayetlerde: “Her kim “Kul hü vallahü ehad’ okursa, Kur’an’ın üçte birini okumuş olur. İki kere okursa, üçte ikisini okumuş gibidir, üç kere okursa, bütün Kur’an’ı okumuş gibidir.”
Çünkü Kur’an’ın mânâları üç ilme râcî olur. Bunlar Tevhid ilmi, Şeriat ilmi ve ahlâk ilmidir. Bu sure ise hem teşri, hem ahlâk ilminin temeli olan Tevhid ilmini en açık, en güzel şekilde ifade etmektedir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Dokuzuncu Aslı’nda, surelerin faziletlerine dair bu hadis-i şerifleri şöyle izah etmektedir: “Hakikatı şudur ki: Kur’an-ı Hakim’in her bir harfinin bir cevabı var, bir hasenedir. Cenab-ı Hakkın fazl ve keremiyle o harflerin sevabı sümbüllenir; bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), banan bin beş yüz (İhlas Suresinin harfleri gibi), bazan on bin (Berat gecesinde okunan âyetler ve makbul vakitlere denk gelenler gibi) ve bazan otuz bin, mesela haşhaş tohumunun çokluğuna benzer. (Kadir gecesinde okunan âyetler gibi. ‘Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır’ (Kadir Suresi, 97/3) âyetinin işaretiyle, Kur’an’ın bir harfinin o gecede otuz bin sevabının olduğu anlaşılır.
“İşte Kur’an-ı Hakîm, kat kat sevabıyla beraber elbette mukayeseye ve dengeye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevap ile bazı surelerle dengeye gelebilir. Bazı tohumları yedi sünbül vermiş farzetsek, her bir sünbülde yüzer tane olmuş ise o vakit tek bir tohum bütün tarlanın üçte ikisine mukabil oluyor. Mesela, birisi de on sünbül vermiş, her bir sünbüle iki yüz tane vermiş, o vakit bir tek tohum asıl tarladaki tohumların iki misli kadardır… İşte diğerlerini böylece kıyas et…
“Şimdi Kur’an-ı Hakîm’i, nuranî mukaddes semâvî bir tarla tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi asıl sevabı ile birer tohum hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Yâsin, İhlas, Fâtiha, Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, İzâ zülzileti’l-ardu gibi diğer faziletlerine dair rivayet edilen sure ve âyetlerle mukayese ve muvâzene edilebilir. Mesela: Kur’an-ı Hakim’in üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, İhlas Suresi Besmele ile beraber altmış dokuz harftir. Üç defa 69, 207 harf eder. Demek İhlas Suresinin her bir harfinin haseneleri 1500’e yakındır. İşte Yasin Suresinn harfleri hesap edilse, Kur’an’ın bütün harfelerine nisbet edilip oranlansa ve on defa katlanması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin Suresinin her bir harfinin 500’e yakın sevabı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir. İşte buna kıyasen başkalarını da tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel doğru ve mübalağasız bir hakikat olduğunu anlarsın.”
İhlas Suresinin çok isimleri vardır. Tevhid Suresi, Tefrid Suresi, Tecrid Suresi, Necat Suresi, Velâyet Suresi, Marifet Suresi, Cemâl Suresi, Nisbe Suresi, Samed Suresi, Muavvize Suresi, Mania Suresi, Berâe Suresi, İman Suresi, Müzekkire Suresi ve bir de Nur Suresi… Çünkü bir hadis-i şerifte: “Herşeyin bir nuru vardır, Kur’a’ın nuru da Kul hü vallahü ehaddir.” buyurulmuştur.
İşte bu kadar özellikleri bulunan bu mübarek sureyi boş kaldığımız zamanlarda tekrar tekrar okuyarak, nurundan bereketinden ve kuvvetinden istifa etmeye çalışalım.
Not: Kurban Bayramı arefe günlerinde de İslâmî bir âdet olarak BİN İHLÂS okumayı unutmayalım.
[Safvet Senih] 18.8.2018 [Samanyolu Haber]
Hangi ülkede hangi hareket yanlış anlaşılır?
Gitmeyi planladığınız ülkeye uçmadan önce onların görgü kurallarına gözatmanızda fayda var. Yıllardır oralarda yaşayanların bile hataya düştükleri dikkate alındığında ‘kaza’ yaşamanız mümkün. Ancak yanlış davranışları aza indirmek konusunda işe yarayabilir. Mesela, seyahat firması kurucusu Sam Bruce, Hong Kong’da yetişmiş olmasına rağmen, birine kartvizit verirken iki eliyle tutarak vermek gerektiğini çok sonra öğrenmiş. “Bir toplantıda kartvizitimi ters çevrilmiş olarak masanın diğer ucunda oturan kişiye kaydırarak atmıştım. Onlar da aynı anda kendi kartlarını bana uzattılar: İki elleriyle tutmuş ve eğilip selamlar bir şekilde. Yaptığımın saygısızlık olduğunu o an öğrendim” diyor Bruce. Bu tür hataları toparlayan BBC, “Ülkenize gittiğimde asla yapmamam gereken şey nedir?” sorusuna çarpıcı cevaplar almış.
HİÇ VERME DAHA İYİ
Bazı ülkelerde bir şeyi yanlış sayıda vermek hiç vermemekten daha kötüdür. “Kimseye verdiğiniz çiçek sayısı çift sayı olmamalı. Ölülere çift sayıda çiçek verilir” diyor Moskovalı Katherine Makhalova. “Buketler 1, 3, 5, 7 gibi tek sayıda çiçekten oluşur.” Rusya’da tek sayılı çiçekler mutlu olaylar içindir; çift sayılar ise cenazelere gönderilir. Aynı şekilde Japonya’da da geleneksel olarak evlenen çiftlere hediye olarak verilen kağıt paranın eşit olarak ikiye bölünür olmaması önem taşır. Aksi halde evliliğin boşanmayla sonuçlanacağına inanılır. Örneğin 20 bin yen takılacaksa bunun 10, 5 ve 5 bin olarak takılması, iki tane 10 bin yen banknottan kaçınılması salık verilir.
KAFA ÖNEMLİ!
Tayland ve Malezya’da “Ne kimsenin kafasına dokunun ne de kafasının üzerinden bir şey geçirin.” Kuala Lumpurlu Neha Kariyaniya, “Kafa, vücudun en kutsal parçası olarak görülür.” diyor. Bu, küçük çocukların saçını okşamak gibi gayri resmi durumlar için de geçerli.
GÖZ TEMASI MI? ASLA…
Batı Avrupalı Quora üyeleri ise yabancılarla konuşmama konusunda uyarıda bulunuyor. “Bir şeyin ne kadar kötü olduğu ve hava hakkında konuşmanın dışında yabancılarla sohbet etmeyin” diye uyarıyor Londralı Thomas Goodwin. Başka bir Londralı Paul Johnson ise “Bir keresinde biri metroda benimle göz göze gelmişti, şimdi gözleri yok” diye şaka yapıyor.
Yine Londralı Shefaly Yogendra “Metrodayken kişisel alanınızı korumak için yapılacak tek şey göz teması kurmamaktır” diyor.
Kuzey ve Batı Avrupa’nın büyük kentleri açısından vurgulanan bir diğer konu da zamanı iyi kullanmak ve gereksiz sohbetlerden kaçınmak.
Morrison bu ülkelerde olaylara iş merkezli bakıldığını ve başka konular hakkında konuşmanın dikkat dağıtıcı olarak görülebileceğini belirtiyor.
ŞAKA İŞİNE GİRMEYİN
Bazı Quora üyeleri, şakaları anlama konusunda uyarıyor. ’’Şakaları doğru tercüme etmesi zordur. Bu nedenle en iyisi onlardan kaçınmaktır.” diyen Morrison, Quora sitesinde kimsenin yüksek sesle konuşmama konusunda uyarıda bulunmamasına ise şaşırdığını söylüyor: “Özellikle biriyle karşılıklı konuşurken yüksek sesle konuşmak birçok ülkede patavatsızlık olarak görülür. Fransa’da bu tam bir münasebetsizliktir.”
[TR724] 18.8.2018
Beklenmedik Yolculuk – 1 [Veysel Ayhan]
(Not: İktidar kavgası, siyaset bataklığı ve ekonomik kaos. “Söz”ün bu gündemi düzeltmeye gücü yetmiyor. Ne yazsanız ne deseniz boş. “Delirmeyen” hiç bir şeyin kalmadığı bir ülke. İmam ve müftüler birbirine silah çekiyor, polisler halka saldırıyor; dolar yakılıyor, telefonlar kurşunlanıyor. Allah, “akıl” ihsan edene kadar yapacak bir şey yok. Bediüzzaman’ın gündemi mecburi istikamet. Şöyle diyordu: “Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış… Öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek.”
Bir başka yerde hayalen kabre girmeyi misal gösterir. “Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim, diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferitte, bir tecrid-i mutlak içindeki tevahhuş ve meyusiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar…”
“İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum… İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler… İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum…”
“Beklenmedik Yolculuk” benzer bir deneme. Edebi olma iddiası yok. 7 bölümlük. Dante’nin İlahi Komedya’sından mülhem. Dante; Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden oluşan İlahi Komedya’sında fevkalade tasvirler yapmış. Robin Williams’ın başrolünü oynadığı muhteşem film “What Dreams may come”daki tasvirlerin çoğu oradan alınmadır. Bu dev eserde Dante’nin bariz ve talihsiz bir yanlışı olmuş. Abdülhak Hamid buna, bir beyitle cevap verir. Bir hata ile bir edebi şaheseri idam etmemek lazım. O nedenle dizide İlahi Komedya’dan bazı alıntılar da var.)
***
“Ölü veya sizden biriniz mezara konulduğu zaman,
ona siyah ve mavi iki melek gelir.
Birine Münker, diğerine ise Nekir denir…” Tirmizi
“Cennet, güzelliği gölgelenmesin diye kovdu bunları,
isyancı meleklere onur katmayacakları
için Cehennem’in dibine de almıyorlar onları.” Cehennem III
– Hayalı ve sübjektif kurgusal hesaplaşmalar…-
Yer: Cimetière de Schaerbeek
İhtiyar halıcı her yaz gelirdi Avrupa’ya. Bir ay Brugge’da damadının evinde dinlenir dönerdi. Bu yaz artan aşırı sıcaklara, yüksek tansiyonu eklenince kalbi dayanamamıştı.
Hesaplamadığı ve aklından geçmeyen bir şey olmuştu. Bir anda her şey bitmişti…
Kendine geldiğinde artık yerin altındaydı. Loş, neredeyse karanlık bir odadaydı. Bedeninde olmadığını fark etti. Yakınlarının uzaklaşan ayak seslerini duyuyordu. Vücudu kefenlenmiş hemen yanında aşağısında duruyordu. ‘Demek ki ölüm buymuş’ diye düşündü. Bedeniyle bir bağı kalmamıştı. Yalnızdı. Kimsesizliğini ve yalnızlığını ürpererek farketti. Kendini tuhaf, daha önce hiç duymadığı bir hisle seyrediyordu. Ölüm sonrasına inanıyordu gerçi ama gerçekliğini hissetmek çok başkaydı. Hep lafı edilir, bir masaldan bahseder gibi anlatılırdı. Gerçeğiyle karşılaşmayı doğrusu ummuyordu.
Şimdi ne olacaktı? Amel defteri fena sayılmazdı. Caminin devamlı cemaatiydi. Fitre ve zekatını aksatmazdı. Dört defa Hacca gitmişti. Sık sık umre yapardı. Harama helale dikkat ederdi. O zaman bu karanlık nedendi? Bu boğuk sesler ve bir kuyudan geliyorcasına derinlerden gelen ürkütücü yankılar neydi?
Çok zaman geçmedi ki karanlığı yırtan iki siluet belirdi.
İnsan eşğali ile belirmişlerdi. Biri mavi diğeri siyah elbiseler içindeydi. Sorgu melekleri olmalıydı. Münker, Nekir diye hep duyduğu melekler bunlar olmalıydı. Loş mekan, minik bir mahkeme salonuna dönmüştü.
Her ne olacaksa olacaktı ama vaziyeti iyi görünmüyordu. Kendisine pek şirin gözlerle baktıkları söylenemezdi. Sanki kendisi karanlıkmış da bu, meleklerin aydınlığını gölgeliyordu.
Rabbin kim, Peygamberin kim… soruları geldi. Bunları bildiğini sanıyordu ama kekeliyor bir türlü telaffuz edemiyordu. Çenesini oynatmaya çalışıyordu ama sanki felç olmuştu. Bir karabasanda sıkılıyor, bükülüyor, eziliyordu.
MÜREKKEPSİZ HARF ÇİZİKLERİ
Cevap bekleyen meleklerin yüzü dökülüyordu.
Mavi elbiseli melek ağır ağır konuşmaya başladı:
– Konuşmana izin vereceğiz. Hayatın boyunca şimdi sorduğumuz soruların cevapları içinde yaşadın. Cevapları ezberledin. İçi doldurulmamış sözlerden ibaret kaldı. Mürekkepsiz harf çiziklerı ile geldin buraya. Şekli müslümanlıkla kendiniz avuttunuz. “İnsan” olmadan “müslüman” olunmadığını öğrenmeniz için çok geç.
Melek konuştukça içi kararıyor boğuluyordu. Karanlıkta yardım beklerken ümitsizliği her saniye artıyordu. Kekeledi:
– Yani ben “iman”la gelmedim mi?
Melek devam etti:
– Hep iman geveleledin, konuştun ama yüreğine varmadı.
– Yani ben müslüman olarak ölmedim mi?
– “insan” kalabilseydin müslümanlığını ölçebilirdik. “Kim” olduğunu “Ne kadar insan” olduğun belirliyor. Her şeyin düğümü “İnsan” olarak ölüp ölmediğinde…
– Yani ben insan değil miyim?
– Davranışların ve amellerin neyi veya kimi yansıtıyorsa sen osun.
Diğer melek devam etti:
– Şu karanlık bizden değil. Dünyadan buraya taşıdıklarının, dünyada çevrene yaydıklarının kasveti. Aldığın “âh”lar, kırdığın kalpler, yüzüstü bıraktığın gönüller… Birilerine el uzatsaydın şimdi herbiri senin için birer umut ışığı olacaktı.
***
“SAKIN ZULMEDENLERE MEYLETMEYİN…”
Mavi elbiseli melek:
– Maun suresini hatırladın mı? (Sure 107)
– Evet, hem de çok okurdum. Namazlarımda…
– Doğru çok okurmuşsun. Anlamına hiç baktın mı? Tam senin gibileri anlatıyor. Namaz kılıp, insanlara yardıma koşanları engelleyenleri anlatıyor. Namaz kılıp yetimleri itip kakanları anlatıyor.
– Ben bunları mı yaptım?
– Senin yaptıkların da var. Görüp ses etmediklerin de var. Engelleyebilecekken engellemediklerin var. Çevrende şahit olduğun zulümleri bilakis teşvik ettin. Körü körüne destekledin.
– Ama ben hatırlamıyorum. Namaz kıldım, zekat verdim… diye kısık sesle kekeledi.
Siyah elbiseli melek:
– Hud suresi sizi ikaz etmişti: “… sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. zulmü işleyen ve insanların haklarına da riayet etmeyen, böylece kendilerine yazık eden o zalimlere asla meyletmeyin; aksi halde (dünyada da, Âhiret’te de) size ateş dokunur.” (11/113)
İhtiyar halıcı, acı gerçeklerle yüzleşiyordu. Çaresizdi. Melekler neler yaptığını anlattıkça açılan yeni yeni pencerelerden kendini ve amellerini seyrediyordu. Asıl kötü sürpriz “amel defteri” oldu. Bildiği bir defter gibi değilmiş. Hayatının her dakikasına geri dönüyordu.
Eli, kolu, dili ve tüm vücuduyla zulümlerin ortasındaydı. Kimi zaman pasif dilsiz bir seyirci, kimi zaman ana aktördü. Yalanlayacak hiç bir şey yoktu.
Melek eliyle bir perde açtı, işte kendi hemen oracıktaydı. Dünyaya geri gelmiş, zamanda geri gitmişti.
– Belki kurtulabilirdin ama son yaptığın zulümler melekut alemini sarstı. Bak oğlunun hapse girdiği gece. Gelinin ve iki torununu sokağa bırakıyorsun. İşte o gece defterin mühürlendi.
– Ama onlar teröristti.
– Hangi teröristliklerini görmüştün?
– Ben görmedim. Gazeteler yazdı. Televizyonlar da. Hepsi. Her gün dediler.
– Hapse giren oğlunun bir teröristliğini görmüş müydün?
– Görmedim.
– Diğer oğulların yüzüme bakmazken o, seni hiç unutmuyordu. Hanım ve kızların hastanede seni yalnız bıraktığında oğlun başından ayrılmamıştı. Hatırladın mı
– Evet.
– Peki o zaman niye duyduklarına inandın?
– Camideki imam, dedi. Cemaatin hepsi de. Herkes… herkes aynı şeyi dedi.
– Sen ise gördüğü unutuverdin. Oğluna, kızına değil yalan ve iftiralara kandın.
– Bak görüyor musun, gelinin ve iki torunun soğukta, gecenin karanlığında dışarıda gidecek yer ararken sen yatsı namazı için camiye gidiyorsun. Bu öyle bir zulümdü ki kafanı secdeden kaldırmadan kıyamete kadar namaz kılsaydın seni kurtarmazdı.
İhtiyar halıcı meleklere:
– Bana bir seferlik izin verseniz dünyaya dönsem. Onlarla helalleşsem.
– Oğlun helal etti. Hapiste her gece sana Yasin okuyor. Yetmiyor.
HAVALE YAPIP DÖNSEM!
– Bir kaç gün dönsem, gelinime bankadaki paramdan yardım etsem, ev tutsam… Olmaz derseniz bir kaç dakika da yeter. Telefonumdan hemen havale yapar dönerim.
– Mümkün değil. Oğlun, gelinin, torunların sana Allah’tan emanetti. Emanete ihanet ettin. Fakat onların Rabbimize aidiyetleri olduğu için sahipsiz kalmadılar. Yardımcılarını gönderdi. Sana hiç ihtiyaçları yok.
İhtiyar halıcı ne yapacağını bilmez halde önünde duran kefenle sarılı bedenine baktı. Sıkılan ve bunalan kendisiydi ama kefen kapkara bir sıvıyla sırılsıklamdı. “Bu sıvı ter mi acaba?”, ‘Yoksa kabir azabının başlangıcı mı?’ diye düşündü. Tekrar yalvardı:
– Dünyaya yarım saatliğine dönsem tövbe edip imanla gelsem?
– Hayır.
– Yalvarırım. Lüften… Sizin için ne yapabilirim? Elimden gelen bir şey varsa söyleyin ne olur!
– Kur’an’da bugünün haber verilmişti. “Gün gelecek, melekleri görecekler; fakat o gün o suçluları sevindirecek hiçbir haber olmayacak ve melekler onlara: “Sevinmek size haram! haram! ” diyecekler.” (Furkan 22)
Siyah elbiseli melek:
– Şimdiden sonra hiçbir talebin kabul görmeyecek. İrade defterin kapandı. Artık ne kendin ne de başkası için hiç bir şey yapamazsın. Biz Rabbimizin memuruyuz. O’nun izin vermediği ameller bize memnu’dur.
– İşin açıkçası zulüm dünyadayken tevbe yolunu tıkamıştı. İstesen de tevbe edemezsin.
Mavi elbiseli melek:
– Günahlarını telafi için Rabbimiz sana defalarca imkan verdi. Her defasında elinin tersiyle ittin. O hakkı kaybettin.
İhtiyar halıcı:
– Anlamadım. Hatırlamadım.
– Göstereceğiz. Hatırlayacaksın.
Yarın: Çoğaltma tutkusu, Mezarlıkta Bir Gece – 2
[Veysel Ayhan] 18.8.2018 [TR724]
Hem damat hem çırak [Semih Ardıç]
Devlet aklı, basiret ve strateji gibi altın düsturlardan eser kalmadı. Herhangi bir bakanlık ya da resmî daire bir beyanda bulunduğunda senet kabul edilir, muhatapları da kendisine buna göre çekidüzen verirdi. Recep Tayyip Erdoğan’ın aile şirketine dönen Türkiye’de vaziyet değişti.
HAZİNE VE MALİYE BAKANLIĞI’NIN BİR GÜNÜ
Devletin ne kadar perişan hale düştüğünün en müşahhas misalini Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan vereceğim. Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’a emanet edilen Hazine Bakanlığı 17 Ağustos Cuma günü sabah saatlerinde bir açıklama yaptı.
Muhtevası itibariyle şaşırtıcı ve radikal değişiklikleri ilk okuduğumda çok şaşırdım. Bankaların firmalarla olan para alışverişinde müşterinin lehine hayli iddialı değişiklik yapıldığı anlaşılıyordu.
Yazılı beyanat kısa sürede makes buldu. Paket birkaç saat içinde “kur artışından etkilenen şirketlere Hazine desteği” başlıkları ile haber oldu ve sosyal medyada hızla yayıldı.
Bakanlık beyanatın “müjde” diye takdim edilmesinde beis görmedi. Nitekim müjdeli maddeler alt alta sıralanmıştı.
Neler vardı o pakette?
Kredi kanalları açık tutulmaya devam edecek.
Firma nakit akışlarının sürdürülebilirliğini teminen, vade ve fiyatlamalarda esneklik sağlanmaya devam edilecek.
Kur artışı sebebiyle limit aşımı oluşan kredilerde limit aşımı dikkate alınmayacak ve kredi kapama talebi yapılmayacak.
Yine kur etkisi ile teminat değeri risk tutarını karşılamada yetersiz kalan krediler için firmalardan ilave teminat talep edilmeyecek.
8 Ağustos 2018 tarihinden itibaren yaşanan ekonomik ortam sebebiyle oluşan kredi gecikmeleri, karşılıksız çek ve protesto edilen senetler Risk Merkezi’ne mücbir sebep koduyla bildirilebilecek.
Bu uygulama ile firmaların kredi erişimlerine engel teşkil etmeyecek.
BANKALAR KREDİLERİ GERİ ÇAĞIRIYOR
TL, dolar karşısında bir haftada yüzde 30 birden eriyince bankaların riskli kredileri geri çağırdığına dair vakalar artarken böyle bir adım ancak alkışlanırdı.
Geçen gün “Bankaları kurtarmak için şirketleri feda edecekler” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/bankalari-kurtarmak-icin-sirketler-feda-edilecek/) hükûmete haksızlık ettiğimi düşündüm. Yukarıdaki maddeler hakikaten esnaf, tüccar ve sanayici için denizin ortasında can simidi olacaktı.
Meğer bakanlık bu kadar ciddi bir meselede bu kadar teferruatı “tavsiye” olarak yayımlamış. Bankalar ya da firmalar namına bağlayıcı bir hükmü yokmuş. El insaf!
Hani Türkiye Bankalar Birliği’nin de görüşü alınmıştı! Mevzuata bakan tarafı hiç çalışılmadan, maliyeti hesap edilmeden böyle bir paket nasıl açıklanabilir?
Hazine ve Maliye Bakanlığı, Osmanlı devletinden kalma müesseselerden biridir. Asırlık gelenekleri, hafızaları olan köklü iki bakanlığın birleştirildiği yeni bakanlık bürokrasisi nasıl olur da böyle bir garabete imza atar. Dalga mı geçiyorlar?
ERDOĞAN’IN KENDİ ŞİRKETİNDE OLSAYDI
Türkiye’yi “aile şirketi gibi” idare edeceğini söyleyip duran Erdoğan’a suâl etmek lazım: “Damadınız Berat’ın sabah ‘müjde’ dediği paket için öğle vakti sadece ‘tavsiye’ idi demesinden siz ne anladınız? Kendi şirketinizde benzer bir hatayı yapan idareciye müsamaha gösterir miydiniz?”
Erdoğan ya da bir başkası bu kadar vahim bir hataya imza atan idareciyi kendi şirketinde anında kapının önüne koyardı.
İstanbul Sanayi Odası Başkanı (İSO) Erdal Bahçıvan dün İSO Meclis toplantısında feryat etti: “Bazı bankalar kur artışında fırsatçılık yapıyor. Kredileri geri çağırıyorlar. Buna devam eden bankaları teşhir edeceğiz.”
ÖZÜR DİLEYECEKTİM…
Dolayısıyla kanayan bir yara var. Acilen müdahale edilmesi lazım. Ben de haberi ilk okuduğumda sanayiciden ve esnaftan gelen şikâyetlerin adresine ulaştığını zannettim.
Neredeyse bir özür makalesi kaleme almaya başlayacaktım. Öyle ya! İki gün evvel bankalar için kesenin ağzının nasıl açıldığını misalleri ile aktardım.
Hazine Bakanı Albayrak ise beni tekzip edercesini bir paket açıkladı. Gocunmadan özür dileyecektim. Yalancının mumu öğle vakti söndü.
Meğer o paket fantastik bir metinden ibaretmiş, can derdinde olan sanayiciyle adeta alay edildi.
Hazine Bakanı hem damat hem de çırak olunca fiyasko şaşırtıcı değil.
BU KAFA BANKALARI DA BATARIR
Paketin alelacele açıklanması ve geri çekilmesi piyasada endişeyi artırdı. Döviz kurlarının bu kadar zıpladığı, kredi faizlerinin yüzde 30’a çıktığı bir piyasada sermaye açığı had safhada olan şirketlerin ayakta kalması için bir yol bulunmalı.
Bankaları kurtarmak iyi fikir. Amma velakin şirketleri bankalara feda etmek doğru bir tercih değil.
Şirketler battığında o bankalar zaten batacak. Bazı mükellefiyeti azaltarak yol alsalar da fabrikalar kapandığında bu defa işsizlik dalgası altında batacaklar.
ABD ile “müeyyide” harbini sulh yolu ile sona erdirmeden Türkiye gibi döviz açığı veren bir ekonominin kur şokunu kaldırması mümkün değildir. İki haftadır olup bitenlerden hiç mi ders alınmaz?
TRUMP YİNE TEHDİT ETTİ: BU İŞ DAHA BİTMEDİ
ABD Başkanı Donald Trump gece yarısı tweet atıyor. Diyor ki: “Türkiye uzun yıllardır ABD’den yararlandı. Şimdi, ülkemizi büyük bir vatansever rehin olarak temsil eden harika Hristiyan pastörü tutuyorlar. Masum bir adamın serbest bırakılması için hiçbir şey ödemeyeceğiz, ama Türkiye ile ilişkilerimizi azaltıyoruz.”
Türkiye saati ile ikindi vakti pastör Andrew Brunson’ın “ev hapsinin kaldırılması” talebi İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Beyaz Saray’ın önünde gazeteciler Trump’a bundan sonra ne olacağını sordu.
Trump yine ağır sözler sarfetti: “Türkiye uzun zamandır problem. Türkiye bir dost gibi davranmadı. Ne olacağını göreceğiz. Pastör Brunson harika bir insan. ‘Casus’ diye uydurma bir suçlama yönelttiler ve o bir casus değil. Şu anda yargılanıyor, tabiî buna yargılama diyebilirseniz. Çok uzun süre önce Pastör’ü geri vermeliydiler ve bence Türkiye çok çok kötü davrandı, daha bu iş bitmedi. Oturup bunu kabul etmeyeceğiz, insanlarımızı alıkoyamazlar, dolayısıyla ne olacağını göreceğiz.”
Trump'tan yeni Brunson açıklaması:— Tr724 (@tr724com) 17 Ağustos 2018
Oturup hazmedecek değiliz; ne olacağını göreceksiniz
Türkiye uzun süredir problem.
Dost olmadıklarını gösterdiler.
Bizim insanımızı bizden alamazsınız.
Ne olacağını göreceksiniz.
Hristiyan papaz ellerinde. O ajan değilhttps://t.co/3ECDU5K6FJ pic.twitter.com/MSQyYgsGjE
TÜRKİYE 27 AĞUSTOS PAZARTESİ GÜNÜNE KADAR TATİLDE
Neyse ki Türkiye’de piyasalar kapanmıştı. Yoksa Trump’ın sözlerinin akabinde dolar yeniden 6,50 TL eşiğini yeniden geçebilirdi.
Borsa İstanbul (BIST) ve diğer piyasalar 27 Ağustos Pazartesi gününe kadar Kurban Bayramı tatilinde olacak. Batıda, Asya-Pasifik’te piyasalar açık olacak. Yer yer TL’ye taarruzlar olacaktır. Bu kadar zayıf ve korunaksız yakaladılar ne de olsa!
Trump’ın sözleri iplerin bayramı müteakip daha da gerileceğine işaret ediyor.
ZAVALLI TÜSİAD
Türkiye elde avuçta ne varsa bozduran müflis tüccarların eline düştü.
Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) de ABD gibi süper gücü karşısına alırken yedek akçe bulundurmayacak kadar basiretsiz idarecilerden hâlâ icraat bekliyor.
Gerçi onların tuzu kuru. Dolar da onlarda devlet tahvilleri de. Faiz yükselirken de kazanıyorlar dolar tırmanırken de.
Cuma günü Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın şaka gibi iki açıklaması gösterdi ki ABD cephe harbinde kendini yorma ihtiyacı bile hissetmiyor.
Hem damat hem de çırak gemiyi batırmak için ne lazımsa fazlasını yapıyor.
“Ustaları da gördük.” dediğinizi duyar gibiyim…
ERKEN TEBRİK: Acıları unutturan acıların bağrımızı delik deşik ettiği hazan mevsiminde bir Kurban Bayramı’nın daha eşiğine geldik. Hacı adayları Pazartesi günü Arafat’ta mahşerin provasını yapacak. O günkü dualara bütün müminler Âmin diyecek. Rahmeti sonsuz Rabbimiz (cc) bu mübarek zaman dilimini hasretimizin, hicranımızın ve gözyaşlarımızın dinmesine vesile kılsın. Kurban Bayramınızı tebrik ederim…
[Semih Ardıç] 18.8.2018 [TR724]
Nedim Şener mi Mustafa Destici mi? [Sefer Can]
Sayın seyirciler, en absürt kim yarışmamıza hoşgeldiniz… Uzun ve zorlu bir maratondan sonra finale kalan iki birbirinden ilgi çekici yarışmacıyla son turu yapıyoruz. İlk yarışmacımız ABD’lilere “Beni alın, Fethullah Gülen’i verin” teklifiyle düşünülmesi zor bir saçmalamayla eleme turlarının yıldızı olan Nedim Şener. Diğer finalistimiz ise son düzlükte dış kulvardan yaptığı atakla rakiplerini geride bırakan Mustafa Destici.
Son günlerde yaşanan ekonomik kriz ve onun bir parçası gibi duran ABD’li papaz Brunson konularında kıran kırana bir mücadele sürüyor. Nedim Şener, İzmir’de toplam 25 kişilik cemaati olan Pastör Brunson’un bütün Kürtleri Hristiyanlaştırmak istediğini öne sürerek güçlü bir çıkış yaptı. İddianameye referans veren Şener aslında gaf yaptı. Zira iddianame Şener’e bile rahmet okutacak iddialarla dolu. Üç yılda 1360 kez Urfa Suruç’a gittiği ileri sürülen Brunson’un bazı günler ikiden fazla olacak şekilde bu ziyaretleri nasıl gerçekleştirdiği henüz açıklığa kavuşmadı. Daha ilginci adam cezaevindeyken de Suruç’a gidip gelmiş! Bereket iddianame kapsam dışı; yoksa diğerlerinin hiç şansı olmazdı.
Sadece kendini parlamentoya sokabilen Genel Başkan Destici, ekonomik krizle ilgili performansıyla göz dolduruyor. En son bu konuda yazıp çizenlerin vatandaşlıktan atılmasını teklif etti. Yarışa çok geriden başlayan Destici’nin Şener’i geçmek için vites büyütmesi gerekiyor. En seçme saçmalarını piyasaya sürmesi bekleniyor.
Bu arada duayen şampiyonlar da biz henüz ölmedik dercesine göz doldurucu performanslar sergiliyor. Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas ‘boykot’ çağrılarını köşesine taşıdı. Barlas ‘Bu iş böyle giderse mesela iPhone’u sadece FETÖ’cüler kullanacaklar’ ifadeleri ile ByLock’tan sonraki suç delilinin işaretini verdi. ‘Milliyetçi’ Hareket Partisi de lideri Devlet Bahçeli’yle birlikte bayrak gösterip ‘biz de buradayız’ diyor. Bahçeli, MHP’nin bankada duran dövizlerinin Türk Lirasına çevrilmesi talimatı verdi. Hazine yardımı ve aidat dışında bir geliri olmayan MHP’nin paralarını başka bir ülkenin para cinsinden tutması şaşkınlıkla karşılanmadı. Hatta pek çok ‘kimse helal olsun, uyanık adamlarmış keşke ülkeyi de bunlar yönetse’ dahi dedi. Bu iltifat boşuna değil, zira MHP bir önceki döviz bozdurma kampanyasında da aynı kararı almıştı. Yüksekten bozdurup, inince tekrar almış olma ihtimalleri, Türk ekonomisinin geleceğini iyi okuduklarını gösteriyor. Bahçeli basın toplantısında gelen ‘ne kadar döviz bozdurdunuz?’ sorusunu ise usta bir vücut çalımıyla savuşturdu: Onu bankaya sorun. Bunun banka tarafından açıklanmasının suç olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.
Siyasetin renkli simalarından MHP’li Cemal Enginyurt’un da yaşadığını bu vesileyle öğrenmiş olduk. Enginyurt, iPhone telefonunu satıp Samsung almış. Son günlerin gözde ritüeli telefon parçalama işi beraberindeki il başkanına düşmüş. Tabii bu akımın isimsiz kahramanlarını zikretmemek olmaz. Eski model iPhone telefonları parçaladığı videonun sonunda muhtemel son model ‘ayfon’u çalan balyozlu kardeş bir numara olabilir. Üretimi durmuş eski telefonun kırık ekranlı halini bulup ‘ben de kampanyaya katıldım’ derken pişti olan troller de haftanın eğlencesi köşesinde kendilerine yer buldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerli ve milli olarak zikredip Amerikan ürünlerine karşı alternatiflerin başında saydığı Vestel’in ürünlerine yüzde 17,5 zam yapması ise Çetin Çiftçioğlu’nun kamera şakalarından bile ağırdı. Bayilere geçilen yazıdaki şu ifadeler durumun trajikomik özeti gibiydi: “Kur artışlarının devam etmesi durumuna göre Cuma günü yeni bir bilgilendirme yapılacaktır, ikinci zamlı listeye geçiş yapılabilecektir.”
Herkes trapezdeki cambaz gibi doların iniş çıkışlarına bakarken Erdoğan seçimden önce toprağa gömdüğü zamları çıkarıverdi. Enflasyonun oynanmış resmi rakamlarda dahi yüzde 20’lerde çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor. Merkez Bankası, Reisin sözünü yere düşürmemek için faizi artırmamış rolü yapıyor ama arka kapıda yüzde 30’larda faiz işliyor. Olsun dolar yedi liranın altına düştü ya! Artık ölsek de gam yemeyiz. Bu arada gözünüz MHP’nin muhasebecilerinde olsun. Onlar tekrar alıma geçtiğinde hiç durmayın yüklenin…
[Sefer Can] 18.8.2018 [TR724]
Transferin suskun ligi La Liga’da gözler Atletico’da olacak [Hasan Cücük]
İspanyol takımları 2014 Dünya Kupası bitince kupada öne çıkmış 3 ismi kadrosuna katıyordu. Atletico Madrid; Fransız Antoine Griezmann’ı, Barcelona; Uruguay’lı Luis Suarez’i ve Real Madrid Kolombiya’lı James Rodriguez’i renklerine bağlamıştı. Bu 3 oyuncu da Dünya Kupası’nda ortaya koyduğu futbolla manşetleri süslemişti. Aradan 4 yıl geçti. 2018 Dünya Kupası sona erdi. Uzun bir aradan sonra İspanyol kulüpleri Avrupa’da ses getirecek bir transfere imza atmadan sezonu açtı.
La Liga’da 2018-19 sezonu dün akşam oynanan iki maçla start aldı. Şampiyonluğun adresinin belli olduğu bir sezona daha girmiş oluyoruz. Son 10 yılda 7 kez ligi zirvede bitiren Barcelona ve Madrid’in iki ekibi Real ile Atletico şampiyonluk yarışının favorileri olmaya bu sezonda devam edecek. Bu takımlardan biri şampiyon diğer ikisi ise ilk 3’te yer almaya devam edecek. Sevilla ve Valencia gibi kulüpler ise ligi 4. bitirip, Şampiyonlar Ligi bileti almanın hesabını yapacak.
Şampiyonluğun adresinin belli olduğu La Liga’da gözler doğal olarak transfere çevrildi. Real Madrid ve Barcelona uzun yıllar transferde belirleyici kulüp olmuştu. İki kulübu son dönemde Atletico Madrid’in eklenmesiyle İspanyollar, 3 kulüple diğer liglere kafa tutuyordu. Real Madrid, transfer rekorları kıran takım olarak öne çıkmıştı. Ancak bu sezon tüm bunlar ‘geçmişte kaldı’ yorumuyla verildi. Son yılların en haraketsiz sayılacak transfer sezonu yaşandı.
Gözlerin Dünya Kupası’na çevrildiği bu yılda Real Madrid ve Barcelona’nın hangi yıldızı kadrosuna katacağı merakla beklenmeye başlandı. Kupanın başlamasına günler kala transferde ilk bombayı Atletico Madrid patlatıyordu. Fransa milli takımının kadrosunda bulunan Thomas Lemar için Monaco’ya 70 milyon Euro ödüyordu. Atletico kulüp tarihinin en pahalı transferine imza atıyordu. Ancak kimse bu transferin sezonun en pahalı transferi olacağına ihtimal vermiyordu. Zira, hem Barcelona hem de Real Madrid 3 basamaklı bir rakam edecek oyuncuları transfer listelerine almışlardı.
Real Madrid’in listesinde İngiliz golcü Harry Kane ve Chelsea’nın Belçikalısı Eden Hazard ilk sıradaydı. Bu isimlerin yanında Neymar’ın Real aşkı bu sezonda depreşmişti. Barcelona cephesinde ise hedefe kilitlenen isim Antoine Griezmann’dı. Bu transferden her hangi birinin gerçekleşmesi durumunda ödenecek ücret 3 basamaklı milyonlar olacaktı. Ancak hiçbiri gerçeğe dönüşmedi.
Dünya Kupası’nda ter döküpte La Liga’ya gelen en önemli isim Belçika’nın kalecisi Thibaut Courtois oldu. Yaşı ve kalitesi dikkate alındığında Real, Belçikalı file bekçisini oldukça ucuza kadrosuna kapattı. Thibaut Courtois için 35 milyon Euro ödeyen Real, Brezilya milli takım kadrosunda yer bulamayan 18’lik genç oyuncu Vinícius Júnior için 45 milyon, yine İspanya kadrosunda yer almamış Alvaro Odriozola için 30 milyon Euro ödedi. Bu iki oyuncu daha çok geleceğe yatırım olarak değerlendirildi. Cristiano Ronaldo’yu Juventus’a gönderen Real Madrid transfer yapmak istiyor ancak manevra alanı oldukça sınırlı durumda. Artık transfer sezonunun sonuna geliyoruz. Harry Kane ve Hazard’ın alınması zora girerken, olası Luka Modric ayrılığında hedefteki isim Tottenham’ın Danimarkalı Christian Eriksen olarak tespit edildi. Kulübünün biçtiği değer ise bu oyuncu için tam 150 milyon sterlin.
Geçen sezon Neymar’ı satıp Ousmane Dembele ve Phlippe Coutinho’yu kadrosuna katan Barcelona bu yıl tanınmış isim olarak Bayern Münih’ten Arturo Vidal’la kadrosunu güçlendirdi. Barcelonna, Brezilyalı Malcom için Bordeaux’ya 45 milyon, Fransız Clément Lenglet için ise Sevilla’ya 40 milyon Euro ödedi. Bu iki oyuncuda milli takımlarının kadrosunda yer bulamadığı çin Dünya Kupası’nda ter dökmedi. Adres Iniesta gibi yıllarca orta sahayı yöneten bir ismi kaybeden Barcelona’nın yeni sezonda ne yapacağı merak konusu olacak.
Kadro yapısı ve teknik adam becerisi dikkate alınarak yapılan listede şampiyonluğun bir numaralı adayı olarak Atletico Madrid öne çıkıyor. Diego Simeone’nin farklı bir kimliğe büründürdüğü Atletico Madrid, 2014’ten sonra yeniden şampiyon olarak sezonu tamamlarsa sürpriz olmayacak.
[Hasan Cücük] 18.8.2018 [TR724]
Avrupa Birliği Brunson krizini nasıl okuyor? [Ebubekir Işık]
Rahip Brunson krizinin Türkiye-ABD ilişkilerini adeta rehin aldığı günden bu tarafa iki ülkenin birbirlerine dair aldıkları ve alabilecekleri pozisyonlar defaatle ve etraflıca kamuoyunca ele alındı. Fakat, Brunson krizi ile patlak veren ve NATO’nun son derece iki önemli ülkesini karşı karşıya getiren böylesine önemli bir hususta özellikle Avrupa Birliği’nin bu krizi nasıl yorumladığı ve iki ülke arasında ki bu ihtilafa dair nasıl bir yol izleyeceği hususunda yeterince kafa yorulduğu kanaatinde değilim. Bu nedenle, Avrupa Bilriği’nin bu krizi yorumlarken öncelikleri neler olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.
Hatırlanacağı üzere AB cenahından Brunson krizine dair en somut çıkış geçtiğimiz hafta ilk olarak Almanya dışişleri bakanı ardından Almanya Şansöylesi Merkel’den geldi. Her iki isimde mealen ‘’Türkiye’nin istikrarının bozulmasının kimsenin yararına olmayacağı’’ şeklinde açıklamalarda bulundu. Bu açıklamaların hemen ardından Erdoğan yanlısı medya ‘’Avrupa Birliği Brunson krizinde Türkiye’nin yanında’’ manşetleri atarak, AB’nin derinleşen bu krizde Türkiye ile ortak hareket edeceğini duyurdular.
Peki, hakikaten AB Brunson krizinde Türkiye’nin yanında mı yer alıyor? Şayet, AB Brunson krizinde Türkiye’nin yanında yer alıyorsa, bu kirizin Türkiye üzerindeki etkilerini hafifletmek için somut anlamda bir şeyler yapacakmı? Gelin bu soruların cevaplarını AB’nin bu krizi nasıl anladığına bakarak aramaya çalışalım. Bu bağlamdan hareketle, AB’nin Brunson krizine dair öç önemli hassasiyetinin olduğunu ifade etmekte yarar var.
Brunson Krizi ve AB’nin Finansal Kaygıları
AB’nin gerek coğrafi gerekse de ekonomik periferisinde yer alan Türkiye gibi bir ülkenin hali hazırda içerisinde bulunduğu ekonomik krizin özellikle Türkiye’de faaliyet gösteren Avrupa’lı bankalar üzerinden AB’nin finansal yapısını kısmen etkileyebileceği geçtiğimiz hafta Avrupa Merkez Bankası (ECB) tarafından yapılan yazılı açıklamada ifade edilmişti. Bu anlamda; İspanya, Fransa, İtalya ve Almanya gibi ülkelerden Türkiye’de faaliyet gösteren bankaların 150 milyar dolar kadar kredi yatırımlarının olduğu ve Türkiye’nin içerisinde bulunduğu krizin daha da derinleşmesi durumunda bu bankaların bir takım problemler yaşayabileceği bir çok uzman tarafından dile getirdi (Wolfgang Piccoli’nin yorumlarına bakılabilir).
Ancak, bu bankalar Türkiye’de ki yatırımlarının karşılıklarını tehsil edemezlerse bile, JPMorgan’ın hesaplamalarına baktığımızda bu durumun AB için ciddi bir risk oluşturmayacağı, ortaya çıkacak riskin yönetilebilir (managable) olduğu öngörüleri yapılmakta. Bunu ifade etmekle birlikte, Türkiye’de ki krizin derinleşmesi özellikle Türkiye’de yatırımı olan İtalyan ve Yunan bankalarını son derece olumsuz etkileyeceği ve bu ülkelerin sıkıntılı finansal durumlarını daha da olumsız bir yöne itebileceği ile ilintili olarak bu ülkelerin finansal mahfilleri tarafından geçtiğimiz haftanın başında peşpeşe açıklamalar geldi. Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, Türkiye’de krizin derinleşmesi Avro bölgesi için yönetilebilir bir kriz olabilecekken, finansal anlamda bir takım problemleri olan İtalya ve Yunanistan gibi ülkeleri daha fazla olumsuz etkileyebileceğini ifade edebiliriz.
AB’nin siyasi kaygıları
Brunson krizinin AB için ortaya çıkardığı önemli siyasi kaygılardan biri de Türkiye’nin 2015 yılından bu tarafa devam ettirdiği mülteci politikasında bir değişikliğe gidip gitmemesi ile alakalı görünüyor. Bilindiği üzere, Türkiye 2011 yılında patlak veren Suriye iç savaşından ötürü resmi rakamlara göre üç buçuk milyonun üzerinde Suriye’li mülteciye ev sahipliği yapıyor. 2016 yılında dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu liderliğinde AB-Türkiye arasında imzalanan mülteci anlaşması ile kabaca Brüksel 3+3+3 milyar Avro karşılığında, Türkiye’den bu mültecileri Avrupa’ya göndermemesini ve mümkün mertebe Türkiye içerisinde tutulmasını talep etmekte.
Mülteci meselesinin AB’nin gerek uluslar-üstü gerekse de ulusal ajandasında son derece kritik bir yere sahip olması, ana akım partilerin yeni yeni ortaya çıkan aşırı sağ ve yer yer ırkçı söylemlere sahip partiler tarafından zayıflatıldığı düşünüldüğünde, Brunson krizi ile zayıflayan Türkiye’nin mülteciler konusunda gevşek davranması Avrupa’da ana akım siyasi partiler için büyük riskler ortaya çıkarabilir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin AB ile vardığı mülteci anlaşmasının gereklerine riayet etmesi hususunda AB’nin ekonomik olarak Türkiye’ye verdiği sözleri tutacağı hatta biraz daha cömert davranacağını tahmin etmek göç olmasa gerek.
Jeopolitik kaygılar
Brunson krizinin patlak verdiği günden bu tarafa Erdoğan’ın sürekli bir şekilde ‘’Türkiye Batı’ya muhtaç değildir. Mevcut durum devam ederse, Türkiye Batı’ya sırtını çevirecek’’ şeklinde yorumlanabilecek ifadeleri ve Rusya ile her geçen gün özellikle askeri ve istihbari alanlarda derinleşen ilişkiler, AB için son derece kaygı verici bir hal almış durumda. 1952 yılından bu tarafa NATO üyesi olan ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (ESDP) son derece ciddi katkılar sunan Ankara’nın, Erdoğan’ın ifade ettiği gibi ABD’ye kızıp Transatlantik ilişkilerin gerekliliklerini yerine getirmemesi hatta daha da ileriye giderek Transatlantik ilişkilerin ruhuna ihanet etmesi ihtimali, özellikle NATO’nun Avrupa’lı üyeleri için ciddi bir kaygı kaynağı olarak varlığını devam ettirmekte.
[Ebubekir Işık] 18.8.2018 [TR724]
Diplomasiyle olmadı, yaptırımla da olmazsa… [Bülent Keneş]
Komünist Çin’in ilk dışişleri bakanı Zhou Enlai’nin “diplomasi savaşın diğer yollarla devamıdır,” sözü her ne kadar yaygın kabul görse de, bana göre diplomasinin mi savaşın devamı yoksa savaşın mı diplomasinin devamı olduğu son derece tartışmalıdır. Galiba daha mantıklı olanı, her iki önermenin de duruma göre doğru, duruma göre yanlış olduğudur.
Zhou Enlai’nin 1954 yılında yaptığı bu diplomasi tanımlaması, hayli pragmatik olsa da ve üstelik diplomatik bir üslup içerdiği pek söylenemese de, yine de, çokları tarafından sahadaki gerçeklikten uzak görülmemiştir. Halbuki Zhou Enlai’nin yaptığı bu tanım, sorunlara çözüm bulma sürecinin hem hiyerarşisini hem de kronolojisini ters yüz etmekteydi. Çünkü, meselelerin hallinde genelde savaştan önce gelen diplomasi, tartışma ya da çekişme konusu olan sorunları güç kullanmadan çözme sanatının adıdır.
Teorik olarak, tüm savaşların nihai amacının arzu edilen şartlarda bir barışın tesisi olduğunu kabul edecek olursak diplomasinin işlevselliği, çatışma öncesi kadar olmasa da, askeri güç ve araçların sahaya sürüldüğü çatışma sırasında da sürer. Diplomasi faslından doğrudan savaş aşamasına geçiş ise, sanki eskide kaldı gibi. Çünkü, ikisi arasında da artık bir başka fasıla var. Her ne kadar eski devirlerde bazı örneklerine rastlansa da, modern zamanlarda diplomasi ile savaşın arasında artık çoğunlukla ambargolar/yaptırımlar yer alıyor.
YAPTIRIMLAR: DİPLOMASİ İLE SAVAŞ ARASINDA YENİ FASILA
Eski adıyla ‘ambargo’, şimdilerdeki yaygın adıyla ‘yaptırımlara,’ daha ziyade rakip iki kutup arasında terör dengesinin hakim olduğu Soğuk Savaş yıllarında rastlansa da, modern diplomasi tarihinde yaptırımlarının geçmişi 1800’lü yılların başına kadar uzanıyor. Hem devletlerin, hem de uluslararası örgütlerin başvurdukları bir “zorlama yöntemi” olan yaptırımlar, muhatabın gücünü zayıflatmayı ve savaşa başvurmaya gerek kalmadan arzulanan pozisyona itmeyi amaçlar.
Yaptırımlar çoğunlukla savaş öncesi, yani bir barış dönemi, uygulamasıdır. Bu yönteme başvuran güçler, muhatabının hukuka ya da menfaatlerine aykırı olduğuna inandığı tutumunu bu yöntemle cezalandırır ve değiştirmeye zorlar. Mevzu yaptırımlar olduğunda, güçler arasındaki muhataplık ilişkisi mütekabiliyetten ziyade asimetrik bir nitelik taşır. Esas olarak yaptırımlar güçlü uluslararası aktörlerin nispeten güçsüz olana uyguladığı önlemlerdir. Bu denklemde güçsüz olanın karşıt yaptırım söylemleri ve bu yöndeki bazı uygulamaları yer yer alay konusu bile olabilir.
Yaptırımlar BM gibi uluslararası kurumlar tarafından bazı ülkelere konulanlarda olduğu gibi “küresel,” AB tarafından uygulananlarda olduğu gibi “bölgesel” ya da yaptırımlara en sık başvuran ülke olan ABD’nin çeşitli örneklerinde olduğu gibi “tek taraflı/bireysel” olabilir. Diplomasi ile zorlayıcı önlemlerin bir arada yürüdüğü yaptırımlar sürecinden illa da arzulanan sonucu almanın bir garantisi yoktur. Yaptırımlar tarihi, sonuç alınamayan örneklerle doludur. Kaldı ki, yaptırımların amaçlananın tam tersi sonuçlar doğurma ihtimali hiç de yabana atılacak türden değildir.
Hedef alınan ülke halkının tamamını cezalandırıcı türden yaptırımların, 1938’de ABD ile İngiltere’nin Meksika’ya uyguladığı ekonomik ambargolar, ABD’nin 1961’de Sri Lanka’ya, Fransa’nın 1964’te Tunus’a uyguladığı yaptırım örneklerinde olduğu gibi, milliyetçi akımlara, bağımsızlık hareketlerine ve hatta radikalleşmeye güç kazandırdığı görülmüştür. Ya da Küba ve kısmen İran örneğinde olduğu gibi yaptırım altındaki ülkeler, yaptırım uygulayan güçlerin arzu ettiği pozisyona gelmektense kendilerine yeni bir yol çizerek bambaşka bir sosyo-ekonomik ve politik yaşam kültürü geliştirmeyi tercih edebilmişlerdir.
TOPYEKÜN YAPTIRIMLAR DEĞİL HENÜZ AKILLI YAPTIRIMLAR FASLINDAYIZ
Ambargoya nazaran kulağa sanki daha şıkmış gibi gelen yaptırımların, öz itibariyle ambargodan pek bir farkı yoktur. Ambargoları da dahil edecek olursak yaptırımların 200 yıllık bir geçmişi olsa da 1900’lü yıllar ambargo ve yaptırımların asıl patlama yaptığı asır olmuştur. Mesela, Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız ülke durumunda olan Arjantin ile Şili, bu ülkeye yönelik bir ambargo olarak 1918 yılında Alman gemilerine el koymuştu. ABD, 1937’de İspanya iç savaşı sırasında bu ülkeye ambargo uygularken, Norveç 1940’ta İtalya’ya petrol taşınmasını yasaklamıştı. İtalya da Norveç’e ambargo koymuştu.
Bizim tarihimizde ise en bilinen ambargo ABD’nin Kıbrıs Harekatı sebebiyle 1974-1978 yılları arasında Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosudur. Kürt sorunundan dolayı, ABD’nin yanısıra Almanya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin uyguladığı silah ve mühimmat satış yasağı gibi dar kapsamlı yaptırımlar da zaman zaman gündeme gelmiştir.
Ambargo ve yaptırımların hepsinden istenilen sonuçlar alınamasa da, savaşa gerek kalmaksızın hedef ülkeyi yola getirecek yıkıcı sonuçlar elde etmede en etkili yöntem yine de yaptırımlar ve ambargo olmuştur. Şüphesiz ki, söz konusu bu yaptırımlar kısa süreli de olabilir, ABD’nin 1963’ten yakın zamana kadar Küba’ya, 1979’dan bu yana ise İran’a yönelik uyguladığı gibi on yıllar boyunca da sürebilir.
Günümüz yaptırımlarının geçmişin katı ambargolarına nispeten daha duyarlıklı uygulandığı iddia edilebilir. Bugünün yaptırımları arasında da farklar vardır. Özellikle geniş halk kitlelerine fazla zarar vermeden rejimleri hedef almayı önceleyen günümüz yaptırımları önceliği “akıllı yaptırımlara – smart sanctions” vermektedir. Nasıl ki, öncesi ve sonrasıyla birbirinin devamı olan diplomasi ile savaş arasında zamanla ambargolardan/yaptırımlardan bir tampon alan oluşturulduysa, topyekün çezalandırıcı yaptırımlar aşamasına geçmeden önce de genelde akıllı yaptırımlara öncelik verilmektedir.
Yukarıda kısaca anlattıklarımızdan yola çıkacak olursak, günümüzdeki yaptırımların diplomasi ile savaş arasında bir ara fasıla olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Yaptırım süreçlerini ise, hedef isimleri zorlamayı amaçlayan “akıllı yaptırımlar” ile ambargo tarzı topyekün yaptırımlar olarak aşamalandırabiliriz. Böylece, ilişkilerdeki pek çok sorunlu alanda yaşananların oluşturduğu birikim üzerine oturan Papaz Andrew Brunson kriziyle patlak veren Erdoğan rejimi ile ABD arasındaki krizin hangi aşamada olduğuna dair koordinatlara rahatlıkla ulaşabiliriz.
BRUNSON KRİZİ YAPTIRIMLARIN SEBEBİ DEĞİL, BAROMETRESİ
ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden çaktığı işaret fişeğiyle hareketlenen ABD yaptırım süreci de, ilk aşaması itibariyle, geniş halk kitlelerine zarar verecek bir içerikte gerçekleşmedi. İlk hamlede, yaptırım listesine alınan Süleyman Soylu ve Abdulhamit Gül gibi, aslında kendi başlarına hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan isimler üzerinden Erdoğan rejimine net bir mesaj verilmek istendi. Mevzu tek başına Papaz Brunson’un tutsaklığı ve Erdoğan’ın yürüttüğü rehine pazarlığı olmasa da, verilen mesajın alınıp alınmadığı Brunson vakasında alınan tavır üzerinden ölçüldü.
Erdoğan rejimi mesajı almamakta direnince, “akıllı yaptırım” özelliği hala korunmaya çalışılarak, alüminyum ve çeliğe konulan yeni gümrük vergileriyle Erdoğan rejimine yönelik yaptırımların dozu artırıldı. Her şeye rağmen ABD’nin Erdoğan rejimine yönelik yaptırımları henüz topyekünlük özelliği taşımıyor. Ancak, akıllı yaptırımlar stratejisinin bir gereği olarak sonuç alınıncaya kadar aşamalı bir yol izleneceği anlaşılıyor. ABD Hazine Bakanı’nın Türkiye’ye yönelik yeni yaptırımların hazır olduğuna açıklaması, New York Times’ın bu yaptırımlara THY’nin de dahil olacağı yönündeki haberi yaptırımların izleyeceği seyre dair yeterince fikir veriyor.
ABD’nin 2017 sonbaharında tutuklanan konsolosluk çalışanlarına tepki olarak kısıtladığı vize uygulamasından, krizin başındaki söylemlerinin aksine, kısa zamanda vazgeçmesi büyük ölçüde Erdoğan rejiminin haydutluklarını cezalandırayım derken Türkiye halkının zarar görmesinden duyulan endişeden kaynaklanmıştı. Ama bu yöntemin ilanihaye devam etmeyeceği ve yaptırımların hassas hesaplar üzerine kurulu “akıllı yaptırımlar” düzeyinde kalmayacağı aşikar.
Bazı muhalif kesimler de dahil olmak üzere geniş kitlelerin, bütün hatalarına, günahlarına, zulümlerine, işlediği ulusal ve uluslararası insanlık suçlarına rağmen, ABD yaptırımları karşısında Erdoğan rejimini sahiplenmesi ölçüsünde yaptırımların içeriğinin ve niteliğinin değişeceği şimdiden tahmin edilebilir. “Akıllı yaptırımlar” faslının hızla geride bırakılarak yaptırımların topyekünlük vasfı kazanması beklenebilir. Ayrım gözetmeksizin herkesi hedef alacak bu tür bir yaptırımın bedeli emin olun tahmin edilenden de ağır olacaktır.
KADDAFİ LİBYASI VE MİLOSEVİÇ SIRBİSTAN’INDAN ALINACAK DERSLER VAR
Belki biraz erken bulabilirsiniz ama, topyekünlük vasfı kazandığı halde arzu edilen sonuçların hala alınamaması durumunda nelerin olabileceğine dair de şimdiden kafa yormak şart. Madem ki günümüz dünyasında bütün süreçlere bir aşamalılık hakimse sonuç alınamayan yaptırımların yerini de hemen bir savaş durumu alacak değil. Böyle bir durumda yine bir tampon süreç araya girecektir. Tıpkı Libya’da, Sırbistan’da olduğu gibi.
Hatırlanacak olursa Bill Clinton yönetimi kitlesel imha silahları ürettiğini savunduğu Kaddafi Yönetimi’ne karşı kapsamlı yaptırımlar uygulamış ve bunlardan arzu ettiği sonuçları alamayınca Kaddafi’nin sarayı da dahil olmak üzere Libya’daki birçok stratejik hedefi füzelerle vurmuştu.
Normalde savaş sebebi olacak böyle bir hamle karşısında Kaddafi’nin coşkulu hamasetle iç trübünlere oynamaktan başka bir alternatifi olmamıştı. Libya rejiminin sui generis karakterinden dolayı bu saldırıdan da istenilen sonuçlar hasıl olmamış ve ülkenin topyekün yıkımına giden uzun süreç işlemeye devam etmişti.
Benzer bir uygulama, 1995 yılında Bosna savaşını sona erdirmek için bir taraftan Dayton görüşmeleri ve Sırbistan’a yönelik yaptırımlar sürerken diğer taraftan Belgrad’da bazı hedeflerin bombalanması suretiyle gerçekleştirilmişti. ABD ve müttefikleri Sırbistan’a doğrudan savaş açmamış ama yola getirecek ölçüde stratejik hedefleri vurmuştu. ABD liderliğindeki uluslararası güçler, benzer bir şeyi 1999 yılında Kosova krizi sırasında da yapmıştı.
Kosovalılara yönelik yükselen Sırp tehdidi ve soykırım riski karşısında ABD öncülüğündeki NATO uçakları 1999 Mart’ında Kosova ve Sırbistan’daki bazı Sırp hedeflerini vurmaya başlamış ve bu taaruzlar 11 hafta boyunca sürmüştü. Söz konusu saldırılar Miloseviç’in gücünü kaybetmesine ve Sırbistan’ın taşımakta zorlandığı çok ağır bir yüke dönüşmesine yol açmıştı. Bu sürecin sonunda Sırplar, Miloseviç’i alaşağı etmiş ve insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı Lahey’de yargılanmasının önünü açmışlardı.
Papaz Brunson kriziyle kristalize olan Erdoğan rejiminin hoyratlığının Türkiye’nin başına saracağı belalar maalesef bugüne kadar sardıklarından ibaret değil. Medeni tavırlardan ve diplomatik nezaketten uzaklaştığı ölçüde Erdoğan’ın ülkenin başına daha büyük belalar sarmasını beklemek abes olmayacaktır. Neticede, yazıya Zhaou Enlai’nin tanımıyla girdiğimiz diplomasinin en temel kurallarından birini, çatışmalardan kaçınmak ya da ülkeyi açmaza sokmamak için ülke çıkarlarını diğer güçlerin çıkarlarıyla uyumlu hale getirmek oluşturur. Şüphesiz bu da korkunç bir akıl tutulmasını değil, tam tersine, asgari ölçülerde de olsa akıl, izan, feraset ve basiret gerektirir.
Her yerinden akan uyumsuzluğu, sakilliği, basiretsizliği ve feraset yoksunluğuyla Erdoğan, diplomasinin altın kurallarını terkedeli çok oluyor. Yerine koyduğu ise rehine diplomasisinden şantaja, at pazarlığından tehdide varan haydutvari bir acayip şark kurnazlığından ibaret.
ERDOĞAN STRATEJİK SATRANÇ TAHTASINDA ATEŞLE OYNUYOR
Türkiye’nin yüzyıllardır süren eğilimlerinin oluşturduğu tecrübelerle belirlenen stratejik pozisyonunu kendisinin gündelik siyasi ihtiyaçlarına göre oradan oraya sürükleyen Erdoğan, resmen ateşle oynuyor. Ama unuttuğu bir şey var. Türkiye gibi küresel jeopolitik sarkaçta oldukça ağır çeken ülkelerin eksen değişikliğine şöyle ya da böyle o ülkenin yönetimine tebelleş olmuş isimler karar vermez sadece. Böyle bir kararın küresel paydaşları vardır ve bu paydaşlar “ben yaptım oldu”lara ve “oldu bitti”lere pek tahammüllü değillerdir.
Kaldı ki, jeopolitik satranç tahtasında taşların başına buyruk hareket etme isteği o satranç tahtasının bazen ters yüz edilmesine bile yol açar. Türkiye gibi ülkelerin kaderi bir iki maceraperest şarlatanın heveslerine göre şekillenmez. Bu konumdaki ülkeler hafif meşrep birinin sürekli partner değiştirmesi gibi her gün kafasına göre stratejik ortak değiştiremez. Çünkü, bir stratejik tercihin bedeli olan riskler fazlasıyla göze alınmadan o tercihten vazgeçilemez. Türkiye, bugüne kadar ki stratejik tercihini ülkenin en az 300 yıllık Batı yöneliminin ve 2. Dünya Savaşı’nın ağır sonuçlarının üzerine oturtmuştu. Bedeli ödenmiş bu tercihin aksi bir yöne kaymasına yol açacak konjonktürel altyapının oluşması da ancak muadili bir süreci ve herc-ü merci gerektirir.
Şimdi başa dönelim ve gündelik siyasi menfaatleri için Türkiye’nin 300 yıllık stratejik aksını değiştirmeye çalışanların nasıl bir belaya davetiye çıkardığını anlamaya çalışalım. Sonra da, bu kafayla geldiğimiz mevcut aşamayı göz önünde bulundurup bundan sonra ülkenin başına daha ne tür belalar sarılabileceklerini öngörmeye çalışalım.
Ama unutmayalım ki, Türkiye bu sürecin henüz “akıllı yaptırımlar” aşamasında. Yani daha yolun başındayız. Ama yine de sanırım, 80 milyonluk bir milletin yaptığı yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesini beklemeyecek kadar basiretli davranıp davranmayacağını görmek için fazla beklememiz gerekmeyecek. Siz ne dersiniz?..
[Bülent Keneş] 18.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)