Ülkede sevgi ve hoşgörünün zifiri bir karanlığa gömüldüğü 15 Temmuz’dan sonraki soğuk bir kış günüydü. O gece de hep uyanık kalmıştı Mustafa. Ne kadar uğraştıysa da gözüne bir türlü uyku girmemişti. Heyecandan mı yoksa endişeden mi bilinmez; ama dünyanın ne kadar sıkıntısı varsa sanki göğsüne dolmuş, sıkışmış, yüreğinin üstüne bütün ağırlığıyla çökmüştü.
Kalktı, çocuklarının başına gitti. Gözleri dolu dolu şefkatle baktı o masum yavrularına. Başlarında dönen uğursuz hadiselerden habersiz mışıl mışıl uyuyorlardı. Ülkede başlatılan cadı avıyla yüz binlerce kişi ateşe atıldığı gibi Mustafa da bu tuzağın kurbanlarından biri olmuştu.
Gitmek için bütün hazırlıklarını tamamlamasına rağmen yine de kararını sorguluyordu genç adam. Ne yapıyordu böyle, nasıl bir maceraya sürüklüyordu onları? Yapacak başka bir şey yoktu. Bütün yollar tükenmiş, ülkeden kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı. Hem dinine hizmet etmedikten sonra burada kalmanın bir anlamı da yoktu.
Yanaklarından süzülen gözyaşlarını sildiğinde eşinin de kendisi gibi uyumadığını gördü. Yanına gitti:
- Hakkımda yeniden yakalama kararı çıktı biliyorsun. Eğer beni bir daha alırlarsa sağ çıkamam, dedi gırtlağına düğümlenen hıçkırıklarla. Yaşadığı zulümler bütün canlılığıyla gözlerinin önündeydi:
‘Terör örgütü üyesi olduğu’ iddia edilerek bir sabah erkenden bir ordu polis kaldığı yeri basıyordu. Ne olduğunu daha anlayamadan gelenler küfürler ederek üzerine çullanmışlardı. Eşi üzeri müsait olmadığından bulunduğu odanın kapısını kapatmıştı. Ama polisler kapıyı tekmeleyip eşini sürükleyerek yanına getiriyorlardı. Eşinin ve ağlayıp duran çocuklarının yanında ağza alınmayacak küfürleri çekinmeden söylüyorlardı. Hiç susmuyorlardı:
- Aşağılık vatan hainleri, siz bittiniz! Alçak şerefsiz devlet düşmanlari, köpekler, teröristler…
Küfürler, itip kakmalar arasında ekip arabasına bindirilmişti genç adam. İşkenceler daha ekip aracında başlamıştı. Birisi ensesini sıkıp, ‘Bak ulan ...piçi bizleri yorma, şubede ne biliyorsan anlat, yoksa biz seni yorarız.’ diyordu.
Göz altına alınır alınmaz karanlık bir dehlize konulmuştu. Burası ağır işkencelerin üssüydü. Meğer ülkede ne Guantanamo’lar varmış! Tam 7 kişi hiç acımadan son derece çıldırmış bir şekilde Mustafa’ya vuruyorlardı. Elleri arkadan yukarıdaki bir askıya bağlı olduğu için hiçbir şekilde kendisini koruması mümkün değildi. Bu arada sürekli:
- Sen aktif olarak bu darbenin içindesin, sen ve arkadaşların yaptı bunu, diyerek ona, ailesine çok ağır küfür ve hakaretler ediyorlardı. Hatta her seferinde eğer itiraf etmez ve isim vermezse eşini de gözaltına alma ve kendisine yaptıklarının aynısını ona da yapmakla tehdit ediyorlardı.
Her gün sabahtan akşama kadar ağır küfürler eşliğinde çırılçıplak soyuyorlardı. Çıplak vaziyette gözleri, ağzı ve elleri bağlı olarak koridorlarda sürükleniyordu. Sonra soğuk suyun altında saatlerce tutulup bu halde tekmeleniyordu. O günlerde ölmekten başka bir şey istemiyordu.
İşkenceler dayanılmaz boyuta ulaşıp, artık öleceği düşünülünce mahkemeye çıkarılmıştı. O kadar fazla zulüm görmüş olacak ki bir hakim mecburen onu adli kontrol şartıyla bırakmıştı. Yakınları, gözaltında neler yaşadığını sorduğunda anlatamıyordu Mustafa. Anlatmaya insanlık onuru elvermiyordu. Sadece:
- İşkence adına aklınıza ne geliyorsa hepsini üzerimde denediler, demekle yetiniyordu.
Şimdi yeniden kendisi için yakalama kararı çıkartılmıştı. Bir daha o işkencelere katlanamazdı. Eşinin yüzüne hüzünle bakarak:
- Ne diyorsun? Endişelerin geçti mi? Yurtdışına çıkalım mı? Bir daha o işkencelere katlanamam. Öldürür bunlar beni. Ama tek de gitmek istemiyorum. Şimdi de senin hakkında arama kararı çıkmış.
Ağlıyordu kadıncağız:
- Kalmak da gitmek de çok tehlikeli. Yakalanmaktan korkuyorum. En çok da senin için.. Çocuklarımız için endişeliyim. Yoksa seninle her yere varım. Giderim. Başka çaremiz de yok zaten.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Koca dünyada yapayalnız olduklarını, keder ve üzüntülerini paylaşacak tek bir kişinin bulunmadığını idrak etmek insanın omuzlarını çökertecek kaygılardı.
Kaçak yollardan yurtdışına çıkmaktan başka çaresi yoktu Mustafa’nın.
Bir gün yanına eşi, 2 ve 3,5 yaşlarındaki çocuklarını da alarak Meriç nehrinden Yunanistan’a geçmek üzere yola çıktı.
Yolda polis kontrol noktalarına yakalanmadan Meriç’e ulaşmak pek kolay değildi. Ağzında bir şeyler okurken sabırsızlıkla ellerini sıkıyor, bir yandan da fısıltı halinde eşine moral vermeye çalışıyordu:
- Az kaldı! Meriç’e bir vardık mı gerisi tamam! Ver elini özgürlük! Yepyeni bir hayatımız olacak, artık hiç ayrılmayacağız. Saklanmamıza, kaçmamıza, hep korkuyla yaşamamıza gerek kalmayacak.
Gözleri dolmuş, Meriç’in ötesine beslediği bu umutlarla tebessüm etmeye çalışıyordu. Ama kendisini ne kadar zorlasa da yüzündeki burukluğu, dizlerindeki endişeyi atamıyordu.
Kendisi gibi görevinden ihraç edilen bir iki arkadaşı daha onlarla birlikte özgürlük yolundaydı. Rahat bir nefes almak uğruna otuz yıllık hayatlarını silerek sadece bir sırt çantasıyla hicrete çıkmışlardı.
Ama özgürlük öyle kolayca ulaşılan bir şey değildi memlekette. İmtihan üstüne imtihandan geçmek gerekiyordu.
Ve onların da bitmiyordu birkaç elekten geçme hali. Meriç’e yakın olan bir köy yakınlarında jandarma tarafından fark edilmişlerdi.
Devriye aracından korkunç bir ses yükseliyordu:
- Dur!
Bu ihtara uymayarak Yunanistan sınırındaki askeri yasak bölgeye kadar aracı sürdü klavuz. Fakat fazla kaçamayacaklardı.
Korktukları başlarına gelmişti. Yakalanmak üzereydiler. Sonuç yine tutuklanma olacaktı. Gördüğü işkencelerin tekrarını yaşamak istemiyordu. Ellerini sımsıkı tutan eşine baktı Mustafa:
- Ellerine geçersem kurtuluşum yok! dedi.
- Evet, kaç sen bekleme!
Eşine çocuklarına baktı… baktı. Nasıl giderdi? Ağlıyordu ikisi de.
- Bak gitmezsen zaten seni alırlar. Bu sefer acımazlar sana. Bana bir şey yapmazlar. Hiç olmazsa birimiz dışarda olalım çocuklarımız için, dedi eşi yüreğine taş basarak.
Anlık bir vedanın ardından koştu Mustafa.
Büyük bir cürüm işlemiş gibi, vicdan azabıyla, endişeyle, hüzünle ve korkuyla alabildiğine hızlı kaçtı. Aklı başından çıkıp gitmiş. Şuurunu kaybetmiş. Arkada insafsız adamların eline bırakmış canını, canlarını… Geri dönse de bir faydası olmayacak onlara. Kulağında haykırışlar, bağrışmalar, düdük sesleri… İki ateş arasında: Ya vicdansız adamların elinde parçalanacak ya da nehrin korkunç sularıyla boğuşacak. Arkasına bakmaya dahi fırsatı yok, kafasında silahlar patlamak üzere.
Çaresizlikle koşarak kendini Meriç’in soğuk sularına attı. Bir kulaç, iki kulaç, üç kulaç.. Soğuk ve bulanık nehir, vücudunun her tarafını, göğsünü, kollarını, sırtını mengene gibi sıkıyordu. Yüzüne, kulaklarına tokat gibi vurup başına kapanan sular, kulak zarlarında korkunç bir uğultuya dönüşmüştü. Meriç, onu dibe çekiyordu kuvvetli pençeleriyle. Bırakmadı mücadeleyi genç adam. Bir süre daha yüzdü ama karşıya geçemeden takati kesildi, tamamen sulara gömüldü. Bir iki defa batıp çıktı. Gözleri kararıyor, uğultular beyninde yankılanıyordu. Nefes alması imkansızlaşmıştı.
Ve bir süre sonra akıntıyla birlikte kayboldu.
Kollarında kırmızı şeritler olan toy bir jandarma büyük bir şey bulmuş gibi:
- Bunlar Fe...cü, deyip bağırıyordu.
Onların Hizmet Hareketi’ne mensup olduklarını kavrayınca, jandarmalar suda boğulan insana yardım etmek yerine araçta kalanları gözaltına almakla meşgul oldular.
Hatta Mustafa’nın eşine kelepçe vuran bir başkası diğerine:
- Şu hain olur da karşıya geçerse çok üzüleceğim. Hepsi geberip gitmeli bunların!
Bir süre sonra gelen dalgıç ekipleri de Mustafa’nın haksızlığa boyun eğmeyecek bir kişilikte olduğunu öğrenince aramayı hemen bitirmişti. Değil mi ki sevgi soluyan adil bir dünya istiyordu Mustafa, ölsün gitsindi. Kurtarmaya değmezdi.
Bileklerine kelepçe vurulan suçsuz bir kadın, hayatta hep bir tarafları kırılmış gibi duracak olan iki mağdur, masum çocuk, havayı tamamen kaplayan hüzün kokusu ve sırf iyilik yapma düşüncesinden dolayı Meriç’e devrilen bir beden…
Kimsesiz ve garip olduğu bu topraklardan ebedi olarak kurtulmuştu Mustafa. Herkesle huzur içinde yaşama fikrinden dolayı horlandığı şu vahşet diyarından toprağın şefkatli sinesine gidiyordu. Dünya sürgününden azat olup bütün dostlara, dostların dostluğuna kavuşuyordu. Özgür olmak için çırpınıp duran ruhu nihayet beden kafesinden kurtulmuştu. Hukuk ve adaletin tamamen hakim olduğu bir diyara gidiyordu. Ayaklarına keyfi olarak esaret zincirlerinin vurulmayacağı bir yere...
Tertemiz duygular ve halis bir niyet ile hicrete koyulan mefkûre muhacirlerinin bazıları Mustafa gibi Meriç’te ahirete yürüdüler; belki cesetleri bile bulunamadı bazılarının ama onlar ruhlarının ufkuna ulaştıkları yerde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm tarafından karşılanmışlardır.
Mustafa ve paratöner gibi musibetleri kendilerine çeken yiğitler unutulmadılar, unutulmayacaklar. Bir yad-ı cemil olarak hep anılacaklar. Onların sevabını ancak Allah’ın mizanı tartar. Allah, onları hususî inayet ve sıyanet seralarına alsın!
Ülkemizin ve dinimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak hizmete omuz veren insanları hayırla yâd etmek, fazilet ve meziyetlerinden bahsetmek ve nihayet dualarımızda sık sık onları zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Bu borca karşı durgun davranmak vefasızlığın; hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan mağfiret dilemek de vefanın gereğidir.
Ruhunuz şad olsun… Unutulmayacaksınız, hep bir yad-ı cemil olarak kalacaksınız dillerde…
[Tarık Burak] 11.2.2019 [Samanyolu Haber]
Hicret Yolunda Sonsuza Uçmak… [Tarık Burak]
Ashab-ı Kehf [Abdullah Aymaz]
Cenab-ı Hak, Kehf Suresindeki, Mağara Yârânı diye ifade edeceğimiz, iman etmiş ve kendilerini putperestliğe zorlayan krala karşı kıyam edip baş kaldırmış yiğitlerin kıssasını, hârika bir edebî üslupla ibret ve ders olarak gözler önüne seriyor… Kur’an-ı Kerim, denizleri bir ıbrıkta gösterircesine geniş ve küllî hakikatlere herkesin anlayabilmesi için cüz’î bir misalle anlattığı gibi; bir çok benzer olaylardan en ibretli birisi seçer yer ve zaman göstermeden takdim eder. Ashab-ı Kehf meselesi de böyledir. Onun dünya üzerinde, çok çeşitli mekanlarda ve zamanlarda tahakkuk etmiş misalleri vardır. Kehf Suresinde ise en orijinali anlatılmıştır:
“Yoksa sen, Ashab-ı Kehf’i ve Rakîmi (Mağaraya sığınan imanlı gençleri isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?” (18/9)
Evet Cenab-ı Hakkın daha nice garip mucizeleri, şaşılacak âyetleri her tarafı doldurmuştur. Kuru topraktan nice harika nebatatı ve mücevherler gibi çiçekleri yaratıyor. Şu hayvanat âlemine bak… Rengarenk kelebeklere, tavuslara, ceylanlara ve ahsen-i takvim olarak yaratılan insanlara…
“O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: ‘Rabbimiz! Bize yüce katından bir rahmet ver ve bizim için işimizden bir kurtuluş yolu hazırla. Bunun üzerine biz de kulaklarına perde vurup tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk. Sonra da iki gruptan hangisi, bekledikleri süreyi daha iyi hesapladı. Biz onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rab’lerine iman eden bir grup genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık. Krala karşı ayağa kalkarak dediler ki: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan iş yapmış oluruz. Şu bizim kavmimiz, Allah’tan başka ilâh edindiler. Onların ilah olduğuna dair açık bir delil getirseydiler ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? (İçlerinden birisi şöyle demişti:) ‘Madem ki, siz onlardan ve Allah’tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın.” (18/13-16)
Bu ayağa kalkışın meydana gelme şekliyle ilgili olarak değişik rivayetler vardır. Muhammed b. İshak’ın nakline göre şöyle zikredilmiştir: “İncil ehlinin işi alt-üst oldu, onları suçlamalar büyüdü, krallar azgınlık etti. Bunlar içinde en ileri gidenlerden biri de Rum krallarından Dekyanus idi. Rum ülkesini dolaşıp putperestliği kabul etmeyenleri öldürüyordu. Nihayet Ashab-ı Kefh’in şehri olan Dekinos’a indi. İner inmez iman ehlinin takip edilmesini ve yakalanmasını emretti. Onları yakalayıp huzuruna çıkarıyorlardı. Dekyanus da putlara kurban kesilen mezbahalara sevk edip, putperestlik ile öldürülme arasında seçim yapmalarını teklif ediyordu. Zaten imanı seçenleri öldürüp parçalayıp şehrin suruna ve kapılarına asıyordu. İşte bunu gören o birkaç genç, Rum asillerinden ve hatta kralın yakınlarından hem de ileri gelenlerinden hür gençlerdi. Onlara çok üzüldüler ve bu fitnenin def edilmesi için Cenab-ı Hakka göz yaşlarıyla niyazlarda bulunup, namazlar kılarak dua ediyorlardı. İhbarcılar bunları da şikayet edip yakalattılar. Kralın huzuruna çıkarıldıklarında, kral bunlara da ölüm ile putperestliğe dönme arasında seçim yapmalarını istedi. Bunlar Allah’tan başka hiçbir şeye tapmayacakları, hiçbir şeyi ilah tanımayacaklarını söyleyip krala ‘Hükmün ne ise yap!’ dediler. Kralın Ninova’da işi vardı oraya gidecekti. Bunların üzerlerindeki kıymetli elbiselerin soyulmasını emretti. Onlara Ninova’dan dönüp gelinceye kadar bir düşünme mühleti veri. Bunun üzerine gençler, Benelüs dağında sarp bir mağaraya gizlenmeye karar verdiler. Babalarının evinden nafaka v.s. tedarik edip mağaraya sığındılar. Namaz kılıp Cenab-ı Hakka feryad ile yalvarıyor, inleyip niyaz ediyorlardı. Nafaka işini YEMLİHA’ya havale ettiler. O kıyafet değiştirerek şehre giriyor, hem ihtiyaçları temin ediyor, hem de havadis toplayıp getiriyordu. Kral Ninova’dan dönünce, onların babalarını hesaba çekti. Onlar da dağa kaçtıklarını söylediler. Yemliha olup biteni bütün dehşetiyle anlattı. Secdelere kapanıp Allah’a yalvardılar. Sonra yapacakları işler hakkında konuşmaya başladıkları sırada Cenab-ı Hak onlara bir uyku verdi, yattılar, nafakaları baş uçlarında uyudular kaldılar. Dekyanus, hiddetinden patlıyordu. Sonra bu mağaranın kapısının ördürülmesini emretti. ‘Açlıktan, susuzluktan ölsünler, mağaraları kabirleri olsun.’ dedi. Dekyanus’un evinde imanını gizleyen iki mümin vardı. Birisinin ismi Pendros, diğerinin ismi Runas… Bunlar Ashab-ı Kehfin isimlerini, neseplerini ve kıssalarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak yapılan duvarına içine koymayı kararlaştırdılar ve yaptılar.”
Mağara Ashabı, bir iman ve aksiyonun çekirdek kadrosu… Bu nüve kadro, o zaman bir mağarada koruma altına alınıyor. Öldükten sonra dirilmeye delil olarak 300 (309) sene sonra uyandırılarak, insanlığa gösteriliyor. Onlar bir DİRİLİŞ HAREKETİNİN öncüleri… Hz. Musa Aleyhisselam'a, Cenab-ı Hak kıble gibi matmah-ı nazar evler edinmelerini emrediyor: “Musa’ya ve kardeşine ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerin namazgah yapınız. (kıble gibi dönülecek, yönelinilecek yerler haline getirin), namazı hakkıyla ikame ve îfâ edin ve ey Musa, müminleri müjdele’ diye vahyettik” (Yunus Suresi, 10/87)
Nur Suresinde “O nura, Allah’ın yükseltilmesine ve içlerinde kutlu isminin zikredilmesine izin verdiği EVLERDE kavuşulur.” (24/36) buyuruluyor.
Kehf Suresinin mesajı bu süreçte gaybubet mekanlarını da içine alır.
Devirler değişse de bazı despotlar eliyle cevirler değişmiyor. Tarih tekerrür ediyor. İmtihanlar sürüyor… Zâlimler ve mazlumlar ayrılıp seçiliyor. Ne mutlu Hizmet mensuplarına ki, yerleri mazlum ve mağdurların yanında… Allah bizi şerirlerden korusun…
[Abdullah Aymaz] 11.2.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Yoksa sen, Ashab-ı Kehf’i ve Rakîmi (Mağaraya sığınan imanlı gençleri isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?” (18/9)
Evet Cenab-ı Hakkın daha nice garip mucizeleri, şaşılacak âyetleri her tarafı doldurmuştur. Kuru topraktan nice harika nebatatı ve mücevherler gibi çiçekleri yaratıyor. Şu hayvanat âlemine bak… Rengarenk kelebeklere, tavuslara, ceylanlara ve ahsen-i takvim olarak yaratılan insanlara…
“O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: ‘Rabbimiz! Bize yüce katından bir rahmet ver ve bizim için işimizden bir kurtuluş yolu hazırla. Bunun üzerine biz de kulaklarına perde vurup tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk. Sonra da iki gruptan hangisi, bekledikleri süreyi daha iyi hesapladı. Biz onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rab’lerine iman eden bir grup genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık. Krala karşı ayağa kalkarak dediler ki: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan iş yapmış oluruz. Şu bizim kavmimiz, Allah’tan başka ilâh edindiler. Onların ilah olduğuna dair açık bir delil getirseydiler ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? (İçlerinden birisi şöyle demişti:) ‘Madem ki, siz onlardan ve Allah’tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın.” (18/13-16)
Bu ayağa kalkışın meydana gelme şekliyle ilgili olarak değişik rivayetler vardır. Muhammed b. İshak’ın nakline göre şöyle zikredilmiştir: “İncil ehlinin işi alt-üst oldu, onları suçlamalar büyüdü, krallar azgınlık etti. Bunlar içinde en ileri gidenlerden biri de Rum krallarından Dekyanus idi. Rum ülkesini dolaşıp putperestliği kabul etmeyenleri öldürüyordu. Nihayet Ashab-ı Kefh’in şehri olan Dekinos’a indi. İner inmez iman ehlinin takip edilmesini ve yakalanmasını emretti. Onları yakalayıp huzuruna çıkarıyorlardı. Dekyanus da putlara kurban kesilen mezbahalara sevk edip, putperestlik ile öldürülme arasında seçim yapmalarını teklif ediyordu. Zaten imanı seçenleri öldürüp parçalayıp şehrin suruna ve kapılarına asıyordu. İşte bunu gören o birkaç genç, Rum asillerinden ve hatta kralın yakınlarından hem de ileri gelenlerinden hür gençlerdi. Onlara çok üzüldüler ve bu fitnenin def edilmesi için Cenab-ı Hakka göz yaşlarıyla niyazlarda bulunup, namazlar kılarak dua ediyorlardı. İhbarcılar bunları da şikayet edip yakalattılar. Kralın huzuruna çıkarıldıklarında, kral bunlara da ölüm ile putperestliğe dönme arasında seçim yapmalarını istedi. Bunlar Allah’tan başka hiçbir şeye tapmayacakları, hiçbir şeyi ilah tanımayacaklarını söyleyip krala ‘Hükmün ne ise yap!’ dediler. Kralın Ninova’da işi vardı oraya gidecekti. Bunların üzerlerindeki kıymetli elbiselerin soyulmasını emretti. Onlara Ninova’dan dönüp gelinceye kadar bir düşünme mühleti veri. Bunun üzerine gençler, Benelüs dağında sarp bir mağaraya gizlenmeye karar verdiler. Babalarının evinden nafaka v.s. tedarik edip mağaraya sığındılar. Namaz kılıp Cenab-ı Hakka feryad ile yalvarıyor, inleyip niyaz ediyorlardı. Nafaka işini YEMLİHA’ya havale ettiler. O kıyafet değiştirerek şehre giriyor, hem ihtiyaçları temin ediyor, hem de havadis toplayıp getiriyordu. Kral Ninova’dan dönünce, onların babalarını hesaba çekti. Onlar da dağa kaçtıklarını söylediler. Yemliha olup biteni bütün dehşetiyle anlattı. Secdelere kapanıp Allah’a yalvardılar. Sonra yapacakları işler hakkında konuşmaya başladıkları sırada Cenab-ı Hak onlara bir uyku verdi, yattılar, nafakaları baş uçlarında uyudular kaldılar. Dekyanus, hiddetinden patlıyordu. Sonra bu mağaranın kapısının ördürülmesini emretti. ‘Açlıktan, susuzluktan ölsünler, mağaraları kabirleri olsun.’ dedi. Dekyanus’un evinde imanını gizleyen iki mümin vardı. Birisinin ismi Pendros, diğerinin ismi Runas… Bunlar Ashab-ı Kehfin isimlerini, neseplerini ve kıssalarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak yapılan duvarına içine koymayı kararlaştırdılar ve yaptılar.”
Mağara Ashabı, bir iman ve aksiyonun çekirdek kadrosu… Bu nüve kadro, o zaman bir mağarada koruma altına alınıyor. Öldükten sonra dirilmeye delil olarak 300 (309) sene sonra uyandırılarak, insanlığa gösteriliyor. Onlar bir DİRİLİŞ HAREKETİNİN öncüleri… Hz. Musa Aleyhisselam'a, Cenab-ı Hak kıble gibi matmah-ı nazar evler edinmelerini emrediyor: “Musa’ya ve kardeşine ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerin namazgah yapınız. (kıble gibi dönülecek, yönelinilecek yerler haline getirin), namazı hakkıyla ikame ve îfâ edin ve ey Musa, müminleri müjdele’ diye vahyettik” (Yunus Suresi, 10/87)
Nur Suresinde “O nura, Allah’ın yükseltilmesine ve içlerinde kutlu isminin zikredilmesine izin verdiği EVLERDE kavuşulur.” (24/36) buyuruluyor.
Kehf Suresinin mesajı bu süreçte gaybubet mekanlarını da içine alır.
Devirler değişse de bazı despotlar eliyle cevirler değişmiyor. Tarih tekerrür ediyor. İmtihanlar sürüyor… Zâlimler ve mazlumlar ayrılıp seçiliyor. Ne mutlu Hizmet mensuplarına ki, yerleri mazlum ve mağdurların yanında… Allah bizi şerirlerden korusun…
[Abdullah Aymaz] 11.2.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Suriye ile “Düşük Seviyeli” görüşmeler! Gerçekten mi? [Kadir Gürcan]
Son bir haftadır gelişen olaylar yine, zihni süreksizliğimiz ve toplumsal hafıza naifliğimizde kaybolacak. Siz isterseniz, Venezüela konusundaki duvara toslamayı öne çıkarın, biz de, Venezüela'da magandalık prim yapmadı, Filistin'de “Selahaddin Provaları”na devam diyelim. Rastgele ve günübirlik bir idari strateji ile yol aldığımız realitesini ifade konusunda acizliğimiz ortada.
Maduro, ses tonunu düşürüp, ABD Başkanı ile görüşmeye hazır olduğunu söyleyince, bizimkilerin neşesi kaçtı. Şu an, despot Venezüella Başkanı'nın girdiği şeritten çıkabilmesi için, fazla seçeneği yok. Ya gaz pedalına sonuna kadar yüklenecek ve kalan süresinin tadını çıkaracak ya da köprüden önceki ilk çıkıştan, ABD ve Avrupa'nın şartlarını kabul edecek. Her iki seçenek de kendisi için kötü. Dayılanmayı bırakırsa, kendisine ve ülkesine gelecek zararı biraz olsun azaltmış olur. ABD Savunma Bakanı, sadece çaresiz Maduro'ya değil, şimdilik onun yanında duran orduya da seçimini yapması yolunda tercihler sundu.
Sayın Cumhurbaşkanı bizzat “Suriye'li yetkililerle düşük seviyede görüşmeler başladı!” itirafını yaparken pek neşesizdi. Böyle bir açıklamaya Zat-ı Alilerini mecbur edecek çok önemli gerekçeler olmalı...Vatan, millet menfaatleri mi? Geçin bunları canım! Hala bu boş seçim sloganlarına inanan seçmen kesimine mütevazi bir tavsiyemiz olacak; 31 Mart'ta yapılacak yerel seçimlere kadar, vatan, millet ve din çeşnili miting konuşmalarını idareli kullanın. Seçimden sonra aynı imkanı bulamayacaksınız.
Düşük seviyeli görüşmelerin, devlet hiyerarşisi içinde neye tekabül ettiğini bilmiyoruz. Daha önce, bizzat başbakanların müdahil olduğu Türkiye-Suriye bataklığında, Suriye'nin iç savaşı zirve yaptı. Geçtiğimiz yıllarda, Suriye içinde ölenlerin resmi rakamları ürkütücü. Akdeniz Coğrafyası, bilinen tarihin en ölümlü göç hareketliliğine şahit oldu ve bu hareketlilik hala devam ediyor. Denizde alabora olan küçük bot, tekne ve kayıklara her gün bir yenisi ekleniyor. Böyle ciddi bir tabloda, “Düşük seviyeli!” siyasi manevraların yeri yok.
Suriye'nin kapısını çalmanın ayıbını, siyasi tarih bizim zayıf hafızamıza bırakmayacak. O, bütünüyle utanç vesikası. Türkiye'nin Ortadoğu'daki, kerameti kendilerinden menkul maceralarını kimse ciddiye almıyor. Kaşıkçı Suikasti'nin ise şu an için dış piyasada bir eder ve karşılığı yok. Suikast konusundaki gizem, Türkiye sahip çıktığı sürece daha da derinleşiyor. Ama Suriye konusundaki, geri adım, zillet, kendi ile çelişme, dış siyasetteki tutarsızlık...ve daha bir sürü yanlış, anında herkesin dikkatini çekti. “Esed ile asla...” diyen devletliler, alçaktan sürünerek Suriye'nin gönlünü etmek için “Düşük seviyeli heyet” yola çıkarmak için randevu bekliyor.
ABD Suriye'den çekilme kararı aldığı zaman, durum değerlendirme özürlü devletliler bunu banka hesaplarına konmuş ucuz kredi zannettiler. Hatta “ABD'yi Suriye'den sürdük çıkardık!” diyen, medya meczuplarını bile okuduk. Ortak söylem, “ABD Kürtleri sattı!” sloganına asılı kaldı. Ancak çekilme kararından bir hafta sonra, Amerika, Suriye'de iş yaptığı, beraber çalıştığı birimlerin can güvenliğini teminat altına aldığını duyurdu. Saray ve Saray'ın eşrafı bu mesajın tek adresiydi. Ne olduysa o zaman oldu; kazın ayağı meğer perdeliymiş. Türkiye, Suriye'de kafasına göre, başına buyruk ya da gönlünün istediği şeyleri değil, o burun kıvırıp, sırt çevirdikleri, Bıyıklı Bolton'un ya da ABD Dış İşleri Bakanı Pompeo'nun söyledikleri dışında bir şey yapamayacak. Nokta.
Türk Yetkililer, Suriye ile istemeye istemeye anlaşma yolları ararken, son altı senedir destekledikleri Esed karşıtı güçlere durumu nasıl izah edecekler acaba? İnşallah meseleyi, “Biz anlaştık, sizde başınızın çaresine bakın!” diyecek basitliğe düşmezler. Dünyanın gözü önünde cereyan eden bu “satış”, milenyum'un en unutulmaz siyasi utancı kabul edilecek. Türk kamuoyu, yerel seçimler havasında bu ayıba göz yumsa da tarih yazıcıları bunu es geçemeyecek.
Sayın Cumhurbaşkanı, utana-sıkıla Suriye Dosyası'nı tekrar açmak zorunda kaldı. Son altı senedir, Esed'e kızarak gül gibi iç siyaseti besliyordu. Oldu mu şimdi? Daha önce, Suriye krizine dahil olan bütün siyasiler, Suriye Bataklığında kayboldular. Bu sefer daha temkinli davranacağa benziyor. Önden mayınları patlatmak için mayın e...lerini, gönderip, yol güvenliğini sağlayacak. O yüzden, ilk görüşmelerini “Düşük seviyeli...” ekiplerle yapacaklar.
Cumhurbaşkanı'nı iğne ucu kadar tanıyorsak, son bir haftadır fiyatı yükselen “Patlıcan fiyatları...”na müdahale etmekten kendini alamayan birisi, işte şuraya yazıyoruz, bir kaç hafta sonra “Düşük Seviyeli(!)” Suriye görüşmelerine kafa üstü dalar.
Peki Maduro ne olacak? Onun satış işlemleri, ABD'den gelen “Türkiye'ye ambargo uygularız!” tehdidinden sonra, geçen hafta içinde tamamlandı.
[Kadir Gürcan] 11.2.2019 [Samanyolu Haber]
Maduro, ses tonunu düşürüp, ABD Başkanı ile görüşmeye hazır olduğunu söyleyince, bizimkilerin neşesi kaçtı. Şu an, despot Venezüella Başkanı'nın girdiği şeritten çıkabilmesi için, fazla seçeneği yok. Ya gaz pedalına sonuna kadar yüklenecek ve kalan süresinin tadını çıkaracak ya da köprüden önceki ilk çıkıştan, ABD ve Avrupa'nın şartlarını kabul edecek. Her iki seçenek de kendisi için kötü. Dayılanmayı bırakırsa, kendisine ve ülkesine gelecek zararı biraz olsun azaltmış olur. ABD Savunma Bakanı, sadece çaresiz Maduro'ya değil, şimdilik onun yanında duran orduya da seçimini yapması yolunda tercihler sundu.
Sayın Cumhurbaşkanı bizzat “Suriye'li yetkililerle düşük seviyede görüşmeler başladı!” itirafını yaparken pek neşesizdi. Böyle bir açıklamaya Zat-ı Alilerini mecbur edecek çok önemli gerekçeler olmalı...Vatan, millet menfaatleri mi? Geçin bunları canım! Hala bu boş seçim sloganlarına inanan seçmen kesimine mütevazi bir tavsiyemiz olacak; 31 Mart'ta yapılacak yerel seçimlere kadar, vatan, millet ve din çeşnili miting konuşmalarını idareli kullanın. Seçimden sonra aynı imkanı bulamayacaksınız.
Düşük seviyeli görüşmelerin, devlet hiyerarşisi içinde neye tekabül ettiğini bilmiyoruz. Daha önce, bizzat başbakanların müdahil olduğu Türkiye-Suriye bataklığında, Suriye'nin iç savaşı zirve yaptı. Geçtiğimiz yıllarda, Suriye içinde ölenlerin resmi rakamları ürkütücü. Akdeniz Coğrafyası, bilinen tarihin en ölümlü göç hareketliliğine şahit oldu ve bu hareketlilik hala devam ediyor. Denizde alabora olan küçük bot, tekne ve kayıklara her gün bir yenisi ekleniyor. Böyle ciddi bir tabloda, “Düşük seviyeli!” siyasi manevraların yeri yok.
Suriye'nin kapısını çalmanın ayıbını, siyasi tarih bizim zayıf hafızamıza bırakmayacak. O, bütünüyle utanç vesikası. Türkiye'nin Ortadoğu'daki, kerameti kendilerinden menkul maceralarını kimse ciddiye almıyor. Kaşıkçı Suikasti'nin ise şu an için dış piyasada bir eder ve karşılığı yok. Suikast konusundaki gizem, Türkiye sahip çıktığı sürece daha da derinleşiyor. Ama Suriye konusundaki, geri adım, zillet, kendi ile çelişme, dış siyasetteki tutarsızlık...ve daha bir sürü yanlış, anında herkesin dikkatini çekti. “Esed ile asla...” diyen devletliler, alçaktan sürünerek Suriye'nin gönlünü etmek için “Düşük seviyeli heyet” yola çıkarmak için randevu bekliyor.
ABD Suriye'den çekilme kararı aldığı zaman, durum değerlendirme özürlü devletliler bunu banka hesaplarına konmuş ucuz kredi zannettiler. Hatta “ABD'yi Suriye'den sürdük çıkardık!” diyen, medya meczuplarını bile okuduk. Ortak söylem, “ABD Kürtleri sattı!” sloganına asılı kaldı. Ancak çekilme kararından bir hafta sonra, Amerika, Suriye'de iş yaptığı, beraber çalıştığı birimlerin can güvenliğini teminat altına aldığını duyurdu. Saray ve Saray'ın eşrafı bu mesajın tek adresiydi. Ne olduysa o zaman oldu; kazın ayağı meğer perdeliymiş. Türkiye, Suriye'de kafasına göre, başına buyruk ya da gönlünün istediği şeyleri değil, o burun kıvırıp, sırt çevirdikleri, Bıyıklı Bolton'un ya da ABD Dış İşleri Bakanı Pompeo'nun söyledikleri dışında bir şey yapamayacak. Nokta.
Türk Yetkililer, Suriye ile istemeye istemeye anlaşma yolları ararken, son altı senedir destekledikleri Esed karşıtı güçlere durumu nasıl izah edecekler acaba? İnşallah meseleyi, “Biz anlaştık, sizde başınızın çaresine bakın!” diyecek basitliğe düşmezler. Dünyanın gözü önünde cereyan eden bu “satış”, milenyum'un en unutulmaz siyasi utancı kabul edilecek. Türk kamuoyu, yerel seçimler havasında bu ayıba göz yumsa da tarih yazıcıları bunu es geçemeyecek.
Sayın Cumhurbaşkanı, utana-sıkıla Suriye Dosyası'nı tekrar açmak zorunda kaldı. Son altı senedir, Esed'e kızarak gül gibi iç siyaseti besliyordu. Oldu mu şimdi? Daha önce, Suriye krizine dahil olan bütün siyasiler, Suriye Bataklığında kayboldular. Bu sefer daha temkinli davranacağa benziyor. Önden mayınları patlatmak için mayın e...lerini, gönderip, yol güvenliğini sağlayacak. O yüzden, ilk görüşmelerini “Düşük seviyeli...” ekiplerle yapacaklar.
Cumhurbaşkanı'nı iğne ucu kadar tanıyorsak, son bir haftadır fiyatı yükselen “Patlıcan fiyatları...”na müdahale etmekten kendini alamayan birisi, işte şuraya yazıyoruz, bir kaç hafta sonra “Düşük Seviyeli(!)” Suriye görüşmelerine kafa üstü dalar.
Peki Maduro ne olacak? Onun satış işlemleri, ABD'den gelen “Türkiye'ye ambargo uygularız!” tehdidinden sonra, geçen hafta içinde tamamlandı.
[Kadir Gürcan] 11.2.2019 [Samanyolu Haber]
Gandhi, katiller ve zorbalar [Ali Emir Pakkan]
1869’da Gujarat’ta doğdu. İngiltere’de hukuk eğitimi gördü. Hindistan’a döndü ve avukatlık yapmaya başladı.
Hintli bir iş adamının Güney Afrika’daki davasını aldı ve bu ülkeye taşındı. Ayrımcılık ve ırkçılığı gördü.
1915’te Hindistan’a döndü. Kendisini, ülkesinin özgürlük mücadelesine adadı.
Onun hareketinde şiddet yoktu. Sivil İtaatsizlik eylemleri bütün ülkeyi sardı. İthal edilen İngiliz kumaş ve elbiselerine boykot başlattı.
İngilizler, kaba güç ve şiddetle karşılık verdi. Cezaevleri yetmedi. 1922’de 6 yıl hapse mahkum edildi. 2 yıl yattı, 1930’da ve 1942’de yine tutuklandı.
İngiltere, gittikçe büyüyen ve halkta taban bulan hareketi bitirme planları yapıyordu.
Hintlileri korkutmak ve sindirmek için her katmandan binlerce insanı tutukladılar. Kadın ve çocuk demediler. 1919’da Amritsar’da göstericilerin üzerine ateş açtılar. Resmî rakamlara göre 379 Hintli öldürüldü, 1200 kişi yaralandı. Sıkıyönetim ilan edildi.
Gandhi, bütün tahriklere rağmen barışçı eylemlerden sapmadı. Hapisler, işkenceler, açılan davalar onu ve takipçilerini yıldıramadı.
30 Ocak 1948’de bir Hindu tarafından vurularak öldürüldü.
Mohandas Karamçand Gandhi, Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin simgesi olarak tarihe geçti.
Dünyada vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu. Doğum günü 2 Ekim, ulusal tatil günü ilan edildi. Dünyada adını duymayan kalmadı.
Şimdi dünyadaki bir barış hareketi daha benzer yöntemlerle yok edilmek isteniyor. Binlerce tutuklu yetmemiş. SS’lerin başı, yeni ve büyük operasyonları haber veriyor.
Gandhi diyor ki;
“Umudumu yitirdiğimde doğruluk ve sevgi yolunun tarih boyunca kazandığını hatırlarım. Zorbalar ve katiller hep vardır... Ve bir süre için yenilmez görülebilirler. Ama sonunda hep yenilirler. Bunu düşün, daima...”
Zalimlerin sonunu biliyoruz...
[Ali Emir Pakkan] 11.2.2019 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Hintli bir iş adamının Güney Afrika’daki davasını aldı ve bu ülkeye taşındı. Ayrımcılık ve ırkçılığı gördü.
1915’te Hindistan’a döndü. Kendisini, ülkesinin özgürlük mücadelesine adadı.
Onun hareketinde şiddet yoktu. Sivil İtaatsizlik eylemleri bütün ülkeyi sardı. İthal edilen İngiliz kumaş ve elbiselerine boykot başlattı.
İngilizler, kaba güç ve şiddetle karşılık verdi. Cezaevleri yetmedi. 1922’de 6 yıl hapse mahkum edildi. 2 yıl yattı, 1930’da ve 1942’de yine tutuklandı.
İngiltere, gittikçe büyüyen ve halkta taban bulan hareketi bitirme planları yapıyordu.
Hintlileri korkutmak ve sindirmek için her katmandan binlerce insanı tutukladılar. Kadın ve çocuk demediler. 1919’da Amritsar’da göstericilerin üzerine ateş açtılar. Resmî rakamlara göre 379 Hintli öldürüldü, 1200 kişi yaralandı. Sıkıyönetim ilan edildi.
Gandhi, bütün tahriklere rağmen barışçı eylemlerden sapmadı. Hapisler, işkenceler, açılan davalar onu ve takipçilerini yıldıramadı.
30 Ocak 1948’de bir Hindu tarafından vurularak öldürüldü.
Mohandas Karamçand Gandhi, Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin simgesi olarak tarihe geçti.
Dünyada vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu. Doğum günü 2 Ekim, ulusal tatil günü ilan edildi. Dünyada adını duymayan kalmadı.
Şimdi dünyadaki bir barış hareketi daha benzer yöntemlerle yok edilmek isteniyor. Binlerce tutuklu yetmemiş. SS’lerin başı, yeni ve büyük operasyonları haber veriyor.
Gandhi diyor ki;
“Umudumu yitirdiğimde doğruluk ve sevgi yolunun tarih boyunca kazandığını hatırlarım. Zorbalar ve katiller hep vardır... Ve bir süre için yenilmez görülebilirler. Ama sonunda hep yenilirler. Bunu düşün, daima...”
Zalimlerin sonunu biliyoruz...
[Ali Emir Pakkan] 11.2.2019 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Yeni Corolla’nın sır gibi saklanan özellikleri Tr724’te [Yusuf Dereli]
Lansmanı 13 Şubat’ta yapılacak olan Toyota’nın efsane modeli Coralla’nın özelliklerini ww.tr724.com farkıyla ilk siz okuyacaksınız. Baştan sona yenilenen Coralla’da sürüş güvenliği üst seviyeye çıkarıldı. Ön cama yansıtılan gösterge panelinden tutun, 7″ büyüklüğündeki media playera kadar pek çok yenilik sizi cezbedecek. Hibrit teknolojisi ise yakıtı şehir içinde 3,5 litreye kadar düşürüyor. İşte Tr724 farkıyla yeni Coralla’nın dikkat çeken özellikleri…
Toyota’nın bütün dünyada en çok satan modeli Corolla, tamamen yenilenen motor kombinasyonu ve tasarımıyla adından çok söz ettirecek gibi görünüyor. Toyota’nın 80 yıllık tarihinde iz bırakan Corolla, markanın bugünlere gelmesinde büyük pay sahibi. Tüm dünyada ilk üretildiği günden bu yana 44 milyonun üzerinde satış rakamına ulaşan tek otomobil Corolla. İşte o Corolla şimdi tamamen yenilendi…
HİBRİT MOTOR, 1.8 CC İLE GELİYOR
Toyota radikal bir karar aldı ve Türkiye’de dizel satışını durdurdu. Artık hibrit teknolojisi ve elektirikli araçlara ağırlık verecek olan marka, yeni Corolla’da dizel motor kullanmadı. En temel değişiklik de bu oldu. Yeni Coralla’da iki motor seçeneği var. 1.8 benzinli/hibrit motor ve 1.6 atmosferik benzinli motor. 1.8 benzinli motor sadece hibrit motor ve CVT otomatik şanzımanla kullanılıyor ve 122 HP güç üretiyor. 132 beygirlik 1.6 CC atmosferik benzinli motorda ise hem manuel hem CVT otomatik şanzıman seçenekleri sunuluyor.
DİZELDEN DAHA CİMRİ, DAHA ÇEVRECİ
Toyota Hybrid teknolojisinin en temel özelliği fren sırasında motorun kendi kendini şarj etmesi. Fişe takma derdi yok! Ne kadar çok fren yaparsanız o kadar elektrik üretiyorsunuz! Hibrit teknolojisiyle yakıt tüketimi ise inanılmaz derecede düşüyor. Fabrika verilerine göre özellikle şehir içinde daha fazla fren yapıldığı için yakıt tüketimi 100 km’de 3,5 litreye kadar düşüyor. Karbondioksit salınımı 80 gr’a kadar düşüyor. Bu 1,6 CC’lik bir dizelden daha az bir yakıt tüketimi anlamına geliyor. Şehirler arasında ise yakıt 4-4,5 litreye çıkıyor. 1.6 atmosferik modelde ise ortalama tüketim yine fabrika verilerine göre 6 litreyi buluyor. CO2 salınımı ise 132’ye çıkıyor.
0’DAN 100’E 11 SANİYE
Yakıt tüketimi çok iyi; peki performansı nasıl? 122 HP güç üreten otomatik şanzımanlı hibrit modelin 0-100 performansı tam 11 saniye. Ne çok iyi ne çok kötü… 132 HP’lik 1.6 CC’lik atmosferik motor ise 0’dan 100’e 10.2 saniyede çıkıyor. Ancak en iyi performansı 1.6 CC ve manuel şanzıman kombinasyonuyla alıyorsunuz; 9.7 saniye.
ZENGİN DONANIM, MAKSİMUM GÜVENLİK
Coralla modellerinin isimleri de tamamen değişti. Life’ın yerine Vision aldı. Touch/Active modeli ise artık Dream olarak üretilecek. Ful modelin bir altı olan Advance’in yeni ismi ise Flame oldu. Ve ful olan Premium modeli bundan sonra Passion olarak göreceğiz yollarda. Değişen sadece isimler değil. Yepyeni özellikler de eklendi. Corolla’lar artık sunroof’lu gelecek. Ekran 7″ olarak yeniden tasarlandı. Elektronik park freni, elektrikli bel desteği, kablosuz şarj özelliği, arka havalandırma, ambiyans aydınlatma, Toyota safety sense, kör nokta uyarı sistemi ve yeni alüminyum alışımlı jantlarıyla yeni Corolla aklınızı çelebilir!
[Yusuf Dereli] 11.2.2019 [TR724]
Toyota’nın bütün dünyada en çok satan modeli Corolla, tamamen yenilenen motor kombinasyonu ve tasarımıyla adından çok söz ettirecek gibi görünüyor. Toyota’nın 80 yıllık tarihinde iz bırakan Corolla, markanın bugünlere gelmesinde büyük pay sahibi. Tüm dünyada ilk üretildiği günden bu yana 44 milyonun üzerinde satış rakamına ulaşan tek otomobil Corolla. İşte o Corolla şimdi tamamen yenilendi…
HİBRİT MOTOR, 1.8 CC İLE GELİYOR
Toyota radikal bir karar aldı ve Türkiye’de dizel satışını durdurdu. Artık hibrit teknolojisi ve elektirikli araçlara ağırlık verecek olan marka, yeni Corolla’da dizel motor kullanmadı. En temel değişiklik de bu oldu. Yeni Coralla’da iki motor seçeneği var. 1.8 benzinli/hibrit motor ve 1.6 atmosferik benzinli motor. 1.8 benzinli motor sadece hibrit motor ve CVT otomatik şanzımanla kullanılıyor ve 122 HP güç üretiyor. 132 beygirlik 1.6 CC atmosferik benzinli motorda ise hem manuel hem CVT otomatik şanzıman seçenekleri sunuluyor.
DİZELDEN DAHA CİMRİ, DAHA ÇEVRECİ
Toyota Hybrid teknolojisinin en temel özelliği fren sırasında motorun kendi kendini şarj etmesi. Fişe takma derdi yok! Ne kadar çok fren yaparsanız o kadar elektrik üretiyorsunuz! Hibrit teknolojisiyle yakıt tüketimi ise inanılmaz derecede düşüyor. Fabrika verilerine göre özellikle şehir içinde daha fazla fren yapıldığı için yakıt tüketimi 100 km’de 3,5 litreye kadar düşüyor. Karbondioksit salınımı 80 gr’a kadar düşüyor. Bu 1,6 CC’lik bir dizelden daha az bir yakıt tüketimi anlamına geliyor. Şehirler arasında ise yakıt 4-4,5 litreye çıkıyor. 1.6 atmosferik modelde ise ortalama tüketim yine fabrika verilerine göre 6 litreyi buluyor. CO2 salınımı ise 132’ye çıkıyor.
0’DAN 100’E 11 SANİYE
Yakıt tüketimi çok iyi; peki performansı nasıl? 122 HP güç üreten otomatik şanzımanlı hibrit modelin 0-100 performansı tam 11 saniye. Ne çok iyi ne çok kötü… 132 HP’lik 1.6 CC’lik atmosferik motor ise 0’dan 100’e 10.2 saniyede çıkıyor. Ancak en iyi performansı 1.6 CC ve manuel şanzıman kombinasyonuyla alıyorsunuz; 9.7 saniye.
ZENGİN DONANIM, MAKSİMUM GÜVENLİK
Coralla modellerinin isimleri de tamamen değişti. Life’ın yerine Vision aldı. Touch/Active modeli ise artık Dream olarak üretilecek. Ful modelin bir altı olan Advance’in yeni ismi ise Flame oldu. Ve ful olan Premium modeli bundan sonra Passion olarak göreceğiz yollarda. Değişen sadece isimler değil. Yepyeni özellikler de eklendi. Corolla’lar artık sunroof’lu gelecek. Ekran 7″ olarak yeniden tasarlandı. Elektronik park freni, elektrikli bel desteği, kablosuz şarj özelliği, arka havalandırma, ambiyans aydınlatma, Toyota safety sense, kör nokta uyarı sistemi ve yeni alüminyum alışımlı jantlarıyla yeni Corolla aklınızı çelebilir!
[Yusuf Dereli] 11.2.2019 [TR724]
Avrupa kupalarının kralı La Liga 90 yaşında [Hasan Cücük]
Avrupa’nın en kaliteli ligi sıralaması yapılırken ilk sıraya İngiltere Premier Lig yazılıyor. Ancak en kaliteli olmak, en başarılı olmak anlamına gelmiyor. Mevzu başarıya gelince Premier Lig bir adım geriye çekilip, ilk sırayı İspanya La Liga’ya bırakıyor. Avrupa kupalarına damga vuran bir lig olan 10 Şubat itibariyle 90 yılı geride bıraktı. Şimdi La Liga’nın bir asıra yaklaşan tarihine kısa bir yolculuk yapalım.
İngiltere ve İtalya liglerine nazaran daha geç başlayan La Liga’nın temeli 1929’da atıldı. 10 Şubat 1929’da başlayan ilk sezonda 10 takım mücadele etti. Barcelona, Real Madrid, Athletic Bilbao, Real Sociedad, Arenas Club de Guecho, Atletico Madrid, Espanyol, CD Europa, Real Union ve Real Santander, ligin ilk takımları oldu. Sezon sonunda mutlu sona Barcelona ulaşıp, La Liga’nın ilk şampiyonu olarak kayıtlara geçti. Geride kalan 90 yılda Real Madrid 33 kez şampiyon oldu. Barcelona, Real Madrid’den sonra en fazla şampiyonluk gören takım olup, 25 kez ligi zirvede tamamladı. 90 yıllık La Liga tarihinde 9 farklı takım şampiyonluk sevinci yaşadı.
La Liga’da ilk golü Espanyol’dan Jose Pitus Prat henüz ilk maçın ilk dakikalarında atarken, geride kalan 28 bin 899 maçta en çok golü atan isim oldukça tanıdık biri. Bu isim Barcelona’nın süperstarı Lionel Messi. Arjantinli yıldız La Liga maçlarında attığı 404 golle lig tarihinde açık ara en çok gol atan oyuncu konumunda bulunuyor. Açık ara diyoruz zira Messi’den sonra en çok gol atan isim Cristiano Ronaldo. 2009’da La Liga’ya ayak basan Cristiano Ronaldo, 2018’de ayrılıp giderken Real Madrid formasıyla çıktığı maçlarda 311 gole imza attı. Ronaldo’nun Serie A yolunu tutmasıyla, Messi ikinci sırada bulunan isimle gol farkını daha da açma şansını yakaladı.
90 yıldır La Liga’nın her sezonunda mücadele eden sadece 3 takım bulunuyor. Bu takımlardan ikisini tahmin etmek oldukça kolay; Barcelona ve Real Madrid. Üçüncü takımın Atletico Madrid olduğunu düşünenler yanıyor. Bu takım Athletic Bilbao’dur. Bask bölgesinin takımı olan Bilbao’nun en belirgin iki özelliği; ligden düşmemesi ve Bask bölgesinden olmayan oyuncuları oynatmamasıdır.
La Liga’da en fazla maça çıkan isim ise Barcelona’nın efsane kalecisi Zubizarreta oldu. 622 maçta Barcelona kalesini koruyan efsane kaleciyi, bir başka efsane Raul takip ediyor. Real Madrid’in unutulmaz 7 numarası Raul 550 maçta ter dökerken, Portekiz futbolunun bir başka dünya yıldızı Eusebio La Liga’da 543 maçta sahaya çıktı.
La Liga’nın geride kalan 90 yıllık tarihinde sahaya çıkan en yaşlı isim Harry Lowe oldu. Real Sociedad formasıyla sahaya çıktığında Lowe, 48 yaşını 226 gün geçmişti. Sahaya çıkan en genç oyuncu ise 15 yaşından 255 gün alan Francisco Bao ‘Sanson’ oldu. 1924 doğumlu Sanson, 1939’da Celta formasıyla La Liga’da ter dökmeye başlamıştı. La Liga’da tarihinden en fazla takımda forma giyen oyuncu ise Carlos Aranda oldu. Aranda, 2002-2013 arasında 8 farklı La Liga takımının formasını giydi. Bu takımlar; Villarreal, Albacete, Sevilla, Numancia, Osasuna, Zaragoza, Levante ve Granada oldu. La Liga tarihinin en hırçın futbolcusu ise yine oldukça tanıdık bir isim olan; Real Madrid’in kaptanı Sergio Ramos. Sevilla ve Real Madrid formalarını giyen Ramos, geride kalan yıllarda 158 sarı ve 19 kırmızı kart gördü. Bu sayının artması sürpriz olmayacak.
Dünya futbolunun bir numaralı yıldızları arasında gösterilen Eusebio, Maradona, Johan Cryuff, Zidane, Ronaldo, Ronaldinho, Stoickov, Romario, Cristiano Ronaldo, Neymar ve Messi gibi yıldızlar La Liga’da ter döktü. Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid ve Sevilla gibi kulüplerle Avrupa kupalarına damga vuran La Liga, UEFA puan sıralamasında açık ara ilk sırada bulunuyor. Avrupa’nın 1 numaralı kupası olan Şampiyonlar Ligi’ni La Liga’nın iki devi Real Madrid 13, Barcelona ise 5 kez kazandı. Kupa 2’de ise 9 kez mutlu sona ulaştılar. Sevilla 5, Atletico Madrid 3 ve Valencia bir kez UEFA Kupası’nı müzesine götürdü.
İlk sezon puan durumu
1.Barcelona – 25 puan
2. Real Madrid – 23 puan
3. Athletic Bilbao – 20 puan
4. Real Sociedad – 20 puan
5. Arenas Club de Guecho – 19 puan
6. Atletico Madrid – 18 puan
7. Espanyol – 18 puan
8. CD Europa – 16 puan
9. Real Union – 12 puan
10. Real Santander – 9 puan
La Liga’da en çok maça çıkan oyuncular
622: Zubizarreta
550: Raúl
543: Eusébio
542: Buyo
523: Sanchis
La Liga’da en çok gol atan oyuncular
404: Messi
311: Ronaldo
251: Zarra
234: Hugo Sanchez
228: Raul
[Hasan Cücük] 11.2.2019 [TR724]
İngiltere ve İtalya liglerine nazaran daha geç başlayan La Liga’nın temeli 1929’da atıldı. 10 Şubat 1929’da başlayan ilk sezonda 10 takım mücadele etti. Barcelona, Real Madrid, Athletic Bilbao, Real Sociedad, Arenas Club de Guecho, Atletico Madrid, Espanyol, CD Europa, Real Union ve Real Santander, ligin ilk takımları oldu. Sezon sonunda mutlu sona Barcelona ulaşıp, La Liga’nın ilk şampiyonu olarak kayıtlara geçti. Geride kalan 90 yılda Real Madrid 33 kez şampiyon oldu. Barcelona, Real Madrid’den sonra en fazla şampiyonluk gören takım olup, 25 kez ligi zirvede tamamladı. 90 yıllık La Liga tarihinde 9 farklı takım şampiyonluk sevinci yaşadı.
La Liga’da ilk golü Espanyol’dan Jose Pitus Prat henüz ilk maçın ilk dakikalarında atarken, geride kalan 28 bin 899 maçta en çok golü atan isim oldukça tanıdık biri. Bu isim Barcelona’nın süperstarı Lionel Messi. Arjantinli yıldız La Liga maçlarında attığı 404 golle lig tarihinde açık ara en çok gol atan oyuncu konumunda bulunuyor. Açık ara diyoruz zira Messi’den sonra en çok gol atan isim Cristiano Ronaldo. 2009’da La Liga’ya ayak basan Cristiano Ronaldo, 2018’de ayrılıp giderken Real Madrid formasıyla çıktığı maçlarda 311 gole imza attı. Ronaldo’nun Serie A yolunu tutmasıyla, Messi ikinci sırada bulunan isimle gol farkını daha da açma şansını yakaladı.
90 yıldır La Liga’nın her sezonunda mücadele eden sadece 3 takım bulunuyor. Bu takımlardan ikisini tahmin etmek oldukça kolay; Barcelona ve Real Madrid. Üçüncü takımın Atletico Madrid olduğunu düşünenler yanıyor. Bu takım Athletic Bilbao’dur. Bask bölgesinin takımı olan Bilbao’nun en belirgin iki özelliği; ligden düşmemesi ve Bask bölgesinden olmayan oyuncuları oynatmamasıdır.
La Liga’da en fazla maça çıkan isim ise Barcelona’nın efsane kalecisi Zubizarreta oldu. 622 maçta Barcelona kalesini koruyan efsane kaleciyi, bir başka efsane Raul takip ediyor. Real Madrid’in unutulmaz 7 numarası Raul 550 maçta ter dökerken, Portekiz futbolunun bir başka dünya yıldızı Eusebio La Liga’da 543 maçta sahaya çıktı.
La Liga’nın geride kalan 90 yıllık tarihinde sahaya çıkan en yaşlı isim Harry Lowe oldu. Real Sociedad formasıyla sahaya çıktığında Lowe, 48 yaşını 226 gün geçmişti. Sahaya çıkan en genç oyuncu ise 15 yaşından 255 gün alan Francisco Bao ‘Sanson’ oldu. 1924 doğumlu Sanson, 1939’da Celta formasıyla La Liga’da ter dökmeye başlamıştı. La Liga’da tarihinden en fazla takımda forma giyen oyuncu ise Carlos Aranda oldu. Aranda, 2002-2013 arasında 8 farklı La Liga takımının formasını giydi. Bu takımlar; Villarreal, Albacete, Sevilla, Numancia, Osasuna, Zaragoza, Levante ve Granada oldu. La Liga tarihinin en hırçın futbolcusu ise yine oldukça tanıdık bir isim olan; Real Madrid’in kaptanı Sergio Ramos. Sevilla ve Real Madrid formalarını giyen Ramos, geride kalan yıllarda 158 sarı ve 19 kırmızı kart gördü. Bu sayının artması sürpriz olmayacak.
Dünya futbolunun bir numaralı yıldızları arasında gösterilen Eusebio, Maradona, Johan Cryuff, Zidane, Ronaldo, Ronaldinho, Stoickov, Romario, Cristiano Ronaldo, Neymar ve Messi gibi yıldızlar La Liga’da ter döktü. Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid ve Sevilla gibi kulüplerle Avrupa kupalarına damga vuran La Liga, UEFA puan sıralamasında açık ara ilk sırada bulunuyor. Avrupa’nın 1 numaralı kupası olan Şampiyonlar Ligi’ni La Liga’nın iki devi Real Madrid 13, Barcelona ise 5 kez kazandı. Kupa 2’de ise 9 kez mutlu sona ulaştılar. Sevilla 5, Atletico Madrid 3 ve Valencia bir kez UEFA Kupası’nı müzesine götürdü.
İlk sezon puan durumu
1.Barcelona – 25 puan
2. Real Madrid – 23 puan
3. Athletic Bilbao – 20 puan
4. Real Sociedad – 20 puan
5. Arenas Club de Guecho – 19 puan
6. Atletico Madrid – 18 puan
7. Espanyol – 18 puan
8. CD Europa – 16 puan
9. Real Union – 12 puan
10. Real Santander – 9 puan
La Liga’da en çok maça çıkan oyuncular
622: Zubizarreta
550: Raúl
543: Eusébio
542: Buyo
523: Sanchis
La Liga’da en çok gol atan oyuncular
404: Messi
311: Ronaldo
251: Zarra
234: Hugo Sanchez
228: Raul
[Hasan Cücük] 11.2.2019 [TR724]
Nefret edilmeye alışmak [Hakan Zafer]
Bir kitlenin nefret objesi haline getirilmesi kadar o kitlenin nefrete alışık olup olmaması da önemli. Elbette kendiliğinden olmuyor. Bazı kabuller ve yatkınlıkların, bu yönde direnci azalttığını görmek, mevcut manzaradan -en azından buna kör kalmadan kaynaklı- ziyanı azaltarak çıkmaya yarayabilir.
Kendisinden nefret edilmeye alışkın olmamanın teşhisini, ona alışmış başkalarıyla aynı direnci gösteremediğinizde koyuyorsunuz, geç oluyor.
Hele eleştirilmeye kendinizi alıştırmadı, insanlarla bu yönde iletişiminizi kesmesi için korku duvarları ördüyseniz, daha ağır tesir bırakıyor.
Herkesi Memnun Etme Yanılgısı
Merhametten yana aldığınız nasibi elden, dilden çıkana bekçi yaptıysanız, öyle her omurganın rahat rahat kaldıramayacağı cinsten bir yük, yetemeyeceği gerçeğiyle, ancak zorda kalınca tanıştıysanız, kim yaparsa yapsın, hangi gömleği giydirirse giydirsin, gaddarlığı sindiremiyorsunuz.
Hep başkalarının gönlü olsun, herkes memnun olsun diye uğraşmak gibi tutsağı olduğu bir zindanı var insanın. Başkalarıyla tüm iletişimini, onları memnun etmeye dönüştürünce, yerinde alması gereken sert tedbirleri alamıyor, göstermesi gereken soğuk tavırları gösteremez hale geliyor.
Etraf memnuniyetini, “işini yapma rahatlığı” kabul edince, o işin ne olduğundan ziyade, etkisi ve etkiledikleriyle tartılması adet edinilir. Tam bu yerde, Allah rızası tehlikeye girer. Bazen başkalarınca memnuniyetle karşılanmadı diye hayrın terkine, etraf hoşnut diye şerrin devamına sebep olur.
Umursanmanın, meseleyi bir şahsiyet yamasına çevirmeyen başkaca yolları olmalı. Çünkü mümkün olmadığını bile bile emek israfında ısrar etmenin ve elinde rende varmış gibi duygularını yontmanın bedeli ağır ödenir. Mesela, yaptığı işin çapı ne olursa olsun, gönülsüz yapmayı kendine ar sayanlarla, iş olsun diye yapanları bir tutup yan yana getirince, yıpranacak olan kimse bellidir.
Sevinçte, Üzüntüde Kalabalıklık İsteği
Eli ayağı bir birine dolaşan düğün yeri mutlusu gibi sevinince, kaskatı kesilip yerinde donakalan cenaze sahibi gibi üzülünce, hislerine kurban gideni, etraf sahteliğini fark edemediği, hatta hayra yoracak kadar mesafeyi ortadan kaldırdığı için kendisi mutlu diye cümle alemin o mutluluktan pay aldığını düşünmesi veya herkesi kendi yasını tutuyor zannettiğinden, başkalarının sevincine tahammül edememesi gibi düştüğü garip halleri de var.
Hâsılı
Sorun şu, günah, evvelden beri ondan nefret eden bir kalabalığın içinde, ama bu nefretten haberi olmayan kimsenin mi, nefretini gizlemiş, hatta seviyor gibi yapmış, günü gelip fırsatı ele geçirince ortaya saçmış kalabalığın mıdır?
Görünen manzarada tükenmemek için, elde ne kaldıysa, yola uygun harcamaya alışmak gerekiyor. Hani illa da “sürece bir de böyle bak ama mübarek!” cümlesi kurulacaksa, o da şöyle;
Nefret edilmeye de (bu de bağlacı burada önemli) alıştık. Meğer insanın, herkesi birden memnun edemeyeceğini, yalnız ağlamayı ve yalnız gülmeyi de öğrenmesi gerekiyormuş.
[Hakan Zafer] 11.2.2019 [TR724]
Kendisinden nefret edilmeye alışkın olmamanın teşhisini, ona alışmış başkalarıyla aynı direnci gösteremediğinizde koyuyorsunuz, geç oluyor.
Hele eleştirilmeye kendinizi alıştırmadı, insanlarla bu yönde iletişiminizi kesmesi için korku duvarları ördüyseniz, daha ağır tesir bırakıyor.
Herkesi Memnun Etme Yanılgısı
Merhametten yana aldığınız nasibi elden, dilden çıkana bekçi yaptıysanız, öyle her omurganın rahat rahat kaldıramayacağı cinsten bir yük, yetemeyeceği gerçeğiyle, ancak zorda kalınca tanıştıysanız, kim yaparsa yapsın, hangi gömleği giydirirse giydirsin, gaddarlığı sindiremiyorsunuz.
Hep başkalarının gönlü olsun, herkes memnun olsun diye uğraşmak gibi tutsağı olduğu bir zindanı var insanın. Başkalarıyla tüm iletişimini, onları memnun etmeye dönüştürünce, yerinde alması gereken sert tedbirleri alamıyor, göstermesi gereken soğuk tavırları gösteremez hale geliyor.
Etraf memnuniyetini, “işini yapma rahatlığı” kabul edince, o işin ne olduğundan ziyade, etkisi ve etkiledikleriyle tartılması adet edinilir. Tam bu yerde, Allah rızası tehlikeye girer. Bazen başkalarınca memnuniyetle karşılanmadı diye hayrın terkine, etraf hoşnut diye şerrin devamına sebep olur.
Umursanmanın, meseleyi bir şahsiyet yamasına çevirmeyen başkaca yolları olmalı. Çünkü mümkün olmadığını bile bile emek israfında ısrar etmenin ve elinde rende varmış gibi duygularını yontmanın bedeli ağır ödenir. Mesela, yaptığı işin çapı ne olursa olsun, gönülsüz yapmayı kendine ar sayanlarla, iş olsun diye yapanları bir tutup yan yana getirince, yıpranacak olan kimse bellidir.
Sevinçte, Üzüntüde Kalabalıklık İsteği
Eli ayağı bir birine dolaşan düğün yeri mutlusu gibi sevinince, kaskatı kesilip yerinde donakalan cenaze sahibi gibi üzülünce, hislerine kurban gideni, etraf sahteliğini fark edemediği, hatta hayra yoracak kadar mesafeyi ortadan kaldırdığı için kendisi mutlu diye cümle alemin o mutluluktan pay aldığını düşünmesi veya herkesi kendi yasını tutuyor zannettiğinden, başkalarının sevincine tahammül edememesi gibi düştüğü garip halleri de var.
Hâsılı
Sorun şu, günah, evvelden beri ondan nefret eden bir kalabalığın içinde, ama bu nefretten haberi olmayan kimsenin mi, nefretini gizlemiş, hatta seviyor gibi yapmış, günü gelip fırsatı ele geçirince ortaya saçmış kalabalığın mıdır?
Görünen manzarada tükenmemek için, elde ne kaldıysa, yola uygun harcamaya alışmak gerekiyor. Hani illa da “sürece bir de böyle bak ama mübarek!” cümlesi kurulacaksa, o da şöyle;
Nefret edilmeye de (bu de bağlacı burada önemli) alıştık. Meğer insanın, herkesi birden memnun edemeyeceğini, yalnız ağlamayı ve yalnız gülmeyi de öğrenmesi gerekiyormuş.
[Hakan Zafer] 11.2.2019 [TR724]
Babamın vefatının ardından ve zamanın Yusufları! [Uğur Tezcan]
Son birkaç yıldır kanser hastalığı ile mücadele ediyordu babam. Kanseri metastaz olmuş, en ileri seviyeye ilerlemişti. Ağrıları artmış, hareket kabiliyeti azalmış ve bir yatağa sınırlanmıştı koca hayatı. Tüm bunların üzerine bir de torun hasreti çekiyordu yatağında. Ülkenin üzerine bir kara bulut gibi çöken zulüm onun gönül dünyasını da karatmış ve onu torunlarından özellikle de 5 yaşındaki Yusuf’undan ayrı düşürmüştü. Memleketin üzerine açgözlülükle çökmüş Kırk Haramiler dürüst insanları ‘hain’ ilan etmişler; gelirlerse dürüstlükleri ile işimize engel olurlar diyerek kapıldıkları evhamlarla ülkeyi onlara ‘haram’ etmişlerdi! Gireni de zaten tutuklamaları an meselesiydi.
Ayrı bir sevgisi vardı en küçük torununa karşı. Anne sevgisini hiçbir zaman anlayamayacağım gibi, henüz bir torunum olmadığı için, bu sevgiyi de tam olarak idrak edebildiğimi zannetmiyorum. Torun sevgisi üzerine çocukluğumdan beridir hep gözlemler yaparım ve her seferinde daha büyük bir şaşkınlığa düçar olurum. Babamın torun sevgisi de böyle bir gözlemdi benim için. Kendisi çocukluk ve gençlik yıllarında hakettiği sevgiyi göremeden büyüdüğü ve sonraki hayatında çok zorluklar, haksızlıklar gördüğü için kendi çocuklarına sevgisini çok gösteremeden geçirdi yıllarını. Ancak torunu olduğunda sergilediği ‘sevgi patlaması’ sanki yıllardır içine hapsettiği sevme duygusunun bir yanardağ patlaması gibiydi adeta. Yusuf’unu iki yaşında iken görmüştü ilk kez bir yaz tatili sırasında. O ayrılıp Amerika’ya döndüğünde ise birkaç gün kendine gelememişti. Hatta sonrasında ilaç kullandığını duyduğumda çok şaşırmıştım.
Daha sonra hastalığı ilerledi. Tüm ülkeyi saran kanser nasıl toplumun her uzvuna yayılıp toplumu metastaz haline getirdiyse, benzer bir durum onun vücudunda da cereyan etmişti. Bir kanser hastasının en büyük ihtiyacı belki manevi destek, moral ve sevgidir; ama torunlarının hasreti onun dertlerine daha da dert katıyordu belli ki!
Sadece babam mı?
Çok daha acı hikayeler dinledik son birkaç senedir. Münafıkane işler gören zalimlerin zulmü yüzünden haksız bir şekilde zindanlara atılan nice masum Müslüman kardeşimiz ya kansere yakalandı, ya işkencelere maruz kaldı, ya üzüntüsünden ruh sağlığını yitirdi, ya da göç yollarında Meriç’in soğuk sularında can verdi. Bu acılar süregiderken babamın durumuna ve kendi yaşadığım gurbet acılarına üzülmek bile utanç gibi geliyordu bana çoğu zaman.
Son dönemlerinde artık bilincini kaybetmeye başlamıştı babam. Ölmeye yakın günlerinde bir ara kendisine gelivermiş ve son sözleri sayılabilecek ifadeleri içerisinde ‘’Yusuf için mücadeleye devam!’’ tarzında bir şeyler söylemiş; oğlumdaki konuşma geriliği onu hep çok üzmüş anlaşılan. ‘’Yusuf!, Yusuf!’’ diye sayıklamış çoğu zaman.
Bir bakıma kendi çapında bir Yakup gibi hayata kapadı gözlerini kendi Yusuf’unu sayıklayarak. Yıllar önce Hocaefendi’den dinlemiştim. Kendi babasının vefatına yakın dönemlerinde kendisine söylediği ‘’… git, seni başka gözler bekliyor’’ sözünü bir daha aktarırken sarfettiği bir söz kulaklarımda yankılandı. ‘’Her baba ölüm döşeğinde evladını yanıbaşında görmek ister’’ mealinde asla unutamayacağım çarpıcı bir sözdü bu. Ne oğlu olan ben ne de Yusuf’u son dönemlerinde onun yanıbaşında olamadığımız gibi cenazesinde de bulunamamıştık ne yazık ki, tıpkı aynı hasreti, acıyı ve kalp burukluğunu yaşamış ve daha önce Twitter’da üzüntülerini paylaştığım gurbetteki nice kardeşlerim gibi…
O kendi Yusuf’una ağlayan küçük bir Yakup iken, daha makro bir planda insanlığa bakıyorum ve zalimlerin zulümleri altında inleyen, acı çeken, haksızlıklara, açlıklara ve bilumum bela ve sıkıntılara maruz kalan; yani kendi Yusuf’larını bekleyen insanlığı ve Müslümanları hayal ediyorum! İnsanlık Yusuflarını bekliyor hasretle, ızdırapla ve sabırla; münafıklık çağında iyice azmış, şeytanları bile hayretlere düçar edecek çirkeflikleriyle dünyanın her yerinde at koşturan münafıklara katlanarak… Bu bağlamda aslında hepimiz yani tüm insanlık gözü yaşlı bir Yakup olmuşuz diyebilirim. Hırs ve kıskançlıkla azmış o münafık karakterler işlerine engel olacağı vesvesesi ve korkusuyla asrın Yusuflarını da atmışlar kuyulara…. İnsanlığın kalan son ümit kırıntılarını da yok etmek ve son ümitleri de kırılan insanlığı köleleştirmek istercesine…
İşte bu duygularla günlerimiz geçerken kendimi teselli adına söyleyebileceğim tek şey var kendime. O da; elimizden çok bir şey gelmiyorsa en azından Yakup gibi gözü yaşlı bir şekilde duaya, ümidini hiç kaybetmemeye, sabra ve en önemlisi de Allah’a güvenmeye devam etmektir!
Ama ben size daha önemlisini söyleyeyim ki o da gerçekte Yakubi bir yoldur ve işaret ettiğim sabır, sevgi, ümit ve Allah’a güvenden beslenen bir güç ve hedeftir. Sizlere yakışanı da zaten budur:
O da şudur:
Zamanın Yusufları için; insanlık için, mücadeleye devam!
[Uğur Tezcan] 11.2.2019 [TR724]
Ayrı bir sevgisi vardı en küçük torununa karşı. Anne sevgisini hiçbir zaman anlayamayacağım gibi, henüz bir torunum olmadığı için, bu sevgiyi de tam olarak idrak edebildiğimi zannetmiyorum. Torun sevgisi üzerine çocukluğumdan beridir hep gözlemler yaparım ve her seferinde daha büyük bir şaşkınlığa düçar olurum. Babamın torun sevgisi de böyle bir gözlemdi benim için. Kendisi çocukluk ve gençlik yıllarında hakettiği sevgiyi göremeden büyüdüğü ve sonraki hayatında çok zorluklar, haksızlıklar gördüğü için kendi çocuklarına sevgisini çok gösteremeden geçirdi yıllarını. Ancak torunu olduğunda sergilediği ‘sevgi patlaması’ sanki yıllardır içine hapsettiği sevme duygusunun bir yanardağ patlaması gibiydi adeta. Yusuf’unu iki yaşında iken görmüştü ilk kez bir yaz tatili sırasında. O ayrılıp Amerika’ya döndüğünde ise birkaç gün kendine gelememişti. Hatta sonrasında ilaç kullandığını duyduğumda çok şaşırmıştım.
Daha sonra hastalığı ilerledi. Tüm ülkeyi saran kanser nasıl toplumun her uzvuna yayılıp toplumu metastaz haline getirdiyse, benzer bir durum onun vücudunda da cereyan etmişti. Bir kanser hastasının en büyük ihtiyacı belki manevi destek, moral ve sevgidir; ama torunlarının hasreti onun dertlerine daha da dert katıyordu belli ki!
Sadece babam mı?
Çok daha acı hikayeler dinledik son birkaç senedir. Münafıkane işler gören zalimlerin zulmü yüzünden haksız bir şekilde zindanlara atılan nice masum Müslüman kardeşimiz ya kansere yakalandı, ya işkencelere maruz kaldı, ya üzüntüsünden ruh sağlığını yitirdi, ya da göç yollarında Meriç’in soğuk sularında can verdi. Bu acılar süregiderken babamın durumuna ve kendi yaşadığım gurbet acılarına üzülmek bile utanç gibi geliyordu bana çoğu zaman.
Son dönemlerinde artık bilincini kaybetmeye başlamıştı babam. Ölmeye yakın günlerinde bir ara kendisine gelivermiş ve son sözleri sayılabilecek ifadeleri içerisinde ‘’Yusuf için mücadeleye devam!’’ tarzında bir şeyler söylemiş; oğlumdaki konuşma geriliği onu hep çok üzmüş anlaşılan. ‘’Yusuf!, Yusuf!’’ diye sayıklamış çoğu zaman.
Bir bakıma kendi çapında bir Yakup gibi hayata kapadı gözlerini kendi Yusuf’unu sayıklayarak. Yıllar önce Hocaefendi’den dinlemiştim. Kendi babasının vefatına yakın dönemlerinde kendisine söylediği ‘’… git, seni başka gözler bekliyor’’ sözünü bir daha aktarırken sarfettiği bir söz kulaklarımda yankılandı. ‘’Her baba ölüm döşeğinde evladını yanıbaşında görmek ister’’ mealinde asla unutamayacağım çarpıcı bir sözdü bu. Ne oğlu olan ben ne de Yusuf’u son dönemlerinde onun yanıbaşında olamadığımız gibi cenazesinde de bulunamamıştık ne yazık ki, tıpkı aynı hasreti, acıyı ve kalp burukluğunu yaşamış ve daha önce Twitter’da üzüntülerini paylaştığım gurbetteki nice kardeşlerim gibi…
O kendi Yusuf’una ağlayan küçük bir Yakup iken, daha makro bir planda insanlığa bakıyorum ve zalimlerin zulümleri altında inleyen, acı çeken, haksızlıklara, açlıklara ve bilumum bela ve sıkıntılara maruz kalan; yani kendi Yusuf’larını bekleyen insanlığı ve Müslümanları hayal ediyorum! İnsanlık Yusuflarını bekliyor hasretle, ızdırapla ve sabırla; münafıklık çağında iyice azmış, şeytanları bile hayretlere düçar edecek çirkeflikleriyle dünyanın her yerinde at koşturan münafıklara katlanarak… Bu bağlamda aslında hepimiz yani tüm insanlık gözü yaşlı bir Yakup olmuşuz diyebilirim. Hırs ve kıskançlıkla azmış o münafık karakterler işlerine engel olacağı vesvesesi ve korkusuyla asrın Yusuflarını da atmışlar kuyulara…. İnsanlığın kalan son ümit kırıntılarını da yok etmek ve son ümitleri de kırılan insanlığı köleleştirmek istercesine…
İşte bu duygularla günlerimiz geçerken kendimi teselli adına söyleyebileceğim tek şey var kendime. O da; elimizden çok bir şey gelmiyorsa en azından Yakup gibi gözü yaşlı bir şekilde duaya, ümidini hiç kaybetmemeye, sabra ve en önemlisi de Allah’a güvenmeye devam etmektir!
Ama ben size daha önemlisini söyleyeyim ki o da gerçekte Yakubi bir yoldur ve işaret ettiğim sabır, sevgi, ümit ve Allah’a güvenden beslenen bir güç ve hedeftir. Sizlere yakışanı da zaten budur:
O da şudur:
Zamanın Yusufları için; insanlık için, mücadeleye devam!
[Uğur Tezcan] 11.2.2019 [TR724]
Frans Timmermans ve 2019 Avrupa Birliği seçimleri [Ebubekir Işık]
Frans Timmermans yalnızca Hollanda Solu’nun değil, belki de Avrupa Solu’nun yetiştirdiği son dönem en etkin ve kaliteli siyasetçilerinden biri. Timmermans 2014’ten bu tarafa Avrupa Birliği Komisyonu birinci başkan yardımcılığı sıfatı ile İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması sürecinden, mülteci meselesine, Avrupa’da yükselişte olan popülist trendlerin yaygınlaşmasından, Kırım’ın Rusya tarafından işgaline kadar hemen hemen Avrupa Birliği’ni ilgilendiren tüm son dönem problemlerle birebir muhatap olmuş biri.
Frans Timmermans Avrupa İlerici ve Sosyalistler Grubu’nun (S&D) Avrupa Birliği Komisyonu başkanlığı için oy birliği ile öne çıkardığı aday. 2019 Mayıs ayında yapılacak Avrupa Birliği seçimlerine dört ay kadar bir zaman dilimi kalmışken, Avrupa Solu’nun Avrupa Birliği’nin önemli ülkelerinde ciddi problemler yaşaması ve oy kaybetmesi, Avrupa Birliği projesine sonuna kadar sahip çıkan Timmermans gibi ilerici bir adayın elini kolunu bağlamış durumda.
Şubat 2019’un başında yapılan muhtelif kamuoyu yoklamalarına baktığımızda Avrupa Hristiyan Demokratlar Grubu’nun (EPP) biraz oy kaybetse de Avrupa Birliği seçimlerinde en güçlü parti olarak sandıktan çıkacağını ön görmek mümkün. Bu bağlamdan hareketle, EPP’nin AB Komisyon başkan adayı olan Baveryalı Manfred Weber’in de Komisyon başkanlığı için en güçlü aday olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.
Ancak, Avrupa siyaset arenasında siyaset yapan hiçbir siyasal partinin tek başına Avrupa Parlamentosu’nda çoğunluğu elde edemeyeceği düşünüldüğünde, Avrupa merkez partileri arasında bir takım siyasi pazarlıkların olacağını şimdiden ön görmek mümkün. Bu verileri değerlendiren Avrupa Birliği kamuoyu uzun zamandır Timmermans’ın en güçlü rakibi olan Manfred Weber’e karşı kullanacağı muhtemel siyasi manevralara dair onlarca makale yazdı ve yayınladı. Uzun süre nasıl bir kampnaya yürüteceğini kamuoyundan sır gibi saklayan Timmermans, nihayet kullanacağı en ‘önemli saldırı silahını’ ve yöntemini geçtiğimiz hafta İtalya’da katıldığı bir seçim çalışmasında kamuoyu ile paylaştı.
Roma’da İtalya Sosyalist partisinin davetlisi olarak yaptığı konuşmada Manfred Weber’in Macaristan başbakanı Viktor Orbanı çok fazla tolare ettiğini ve bu haliyle Avrupa siyasetinin en büyük ailesi olan EPP’nin Manfred Weber liderliğinde gerek EPP içerisinde gerekse de EPP’nin dışında ki aşırı sağ ve populist eğilimli siyasi söylem ve hareketlerle iç içe geçmekte olduğunu ifade etti.
Timmermans konuşmasında Manfred Weber liderliğindeki EPP’nin, özellikle Brexit sürecini başından beri destekleyen ve mülteci karşıtı siyasal pozisyonları ile bilinen Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri Grubu (ECR) ile hiç bir zorluk yaşamadan bir siyasal ortaklığa gidebilieceğini, ECR’ın en önemli partilerinden olan Polonya’nın (aşırı) sağ eğilimli partisi PiS (Party of Law and Justice) ile aynı siyasal koalisyonda yer alabileceğini, ve böylesi bir EPP’nin populist ifade ve söylemlere ev sahipliği yapacak olmasından dolayı, Avrupa siyasetini daha da sağa kaydırabileceği uyarısında bulundu.
Hala, Avrupa Komisyon başkanı EPP’li Jean-Claude Juncker’in birinci başkan yardımcısı olmasına rağmen, Timmermans Roma’da yaptığı konuşmasında şu ifadeleri de kullanmaktan imtina etmedi: ‘’Beş yıl önce Juncker ile göreve başladığımda bana EPP’nin populist ve aşırı sağ söylemlere sahip partilerle işi olamaz ve olmayacaktır demişti. Fakat, bugün geldiğimiz noktada Juncker’in partisinin bırakın kendi içinde ki populistlere ses çıkarmayı, diğer populist gruplarla flört ettiğini üzülerek görmekteyim’’. İfadelerini daha da sertleştiren Timmermans ‘’daha da basitleştirmek gerekirse’’ diye sözlerine devam ederek şu formülü kullandı: EPP + Weber = Orbán = Kaczyński (Polonya’nın PiS partisi başkanı).
Diğer taraftan İtalya’da büyük bir düşüş yaşayan İtalya sosyalist partisi seçmenlerine de seslenen Timmermans, İtalya’sız bir Avrupa’nın düşünülemeyeceğini, İtalya sosyalistlerinin kendisine yardım etmesi durumunda, İtalya’yı Avrupa Birliği’nin kabine tekrar döndereceği gibi, Avrupa Birliği’ni de İtalyalıların kalbine tekrar sokacağının sözünü verdi.
Timmermans’ın muhetemel siyasal akibeti
Mevcut bir takım kamuoyu yoklamaları Frans Timmermans’ın da ifade ettiği gibi EPP’nin ECR ile siyasal bir koalisyon kurabileceğini belirtirken, farklı bazı kamuoyu yoklamaları EPP-S&D-ALDE (Avrupa Liberalleri) üçlüsünün derinleşmekte olan populizm ve aşırı sağ siyasete birlikte ve daha güçlü bir cevap vermek için güçlü bir koalisyon kurabileceklerini ifade etmekte.
Böylesi bir koalisyonun olup olmamasından bağımsız olarak, Manfred Weber’in çok büyük bir sürpriz olmazsa AB Komisyon başkanı olacağını düşündüğümüzde, Frans Timmermans’ın ne yapacağı ve hangi pozisyon için siyasi pazarlık konusu olacağı son derece önemli bir soru olarak karşımıza çıkmakta.
Avrupa Birliği Merkez partileri tarafından varılan ve uzunca bir süre devam eden siysal teamüle baktığımıza Komisyon başkanı genelde EPP’den olurken, Avrupa Birliği’nin dışişleri bakanlığı şeklinde de tanımlayabileceğimiz Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (European External Action Service – EEAS) başına genelde Avrupa Sosyalist Grubundan birinin geldiğini görmekteyiz. Bundan önceki son iki kadın EEAS temsilcisine baktığımızda (Cathrine Ashton ve Federica Mogherini), her iki ismin de Avrupa sosyalist grubundan çıkan isimler olduğunu belirtebiliriz. Bu bağlamdan hareketle, çok büyük bir sürpriz olmazsa Frans Timmermans’ın Ekim 2019 itibari ile Avrupa Dış Eylem Servisi’nin başına geçmesi değerlendirilmesi gereken kuvvetli bir ihtimal.
[Ebubekir Işık] 11.2.2019 [TR724]
Frans Timmermans Avrupa İlerici ve Sosyalistler Grubu’nun (S&D) Avrupa Birliği Komisyonu başkanlığı için oy birliği ile öne çıkardığı aday. 2019 Mayıs ayında yapılacak Avrupa Birliği seçimlerine dört ay kadar bir zaman dilimi kalmışken, Avrupa Solu’nun Avrupa Birliği’nin önemli ülkelerinde ciddi problemler yaşaması ve oy kaybetmesi, Avrupa Birliği projesine sonuna kadar sahip çıkan Timmermans gibi ilerici bir adayın elini kolunu bağlamış durumda.
Şubat 2019’un başında yapılan muhtelif kamuoyu yoklamalarına baktığımızda Avrupa Hristiyan Demokratlar Grubu’nun (EPP) biraz oy kaybetse de Avrupa Birliği seçimlerinde en güçlü parti olarak sandıktan çıkacağını ön görmek mümkün. Bu bağlamdan hareketle, EPP’nin AB Komisyon başkan adayı olan Baveryalı Manfred Weber’in de Komisyon başkanlığı için en güçlü aday olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.
Ancak, Avrupa siyaset arenasında siyaset yapan hiçbir siyasal partinin tek başına Avrupa Parlamentosu’nda çoğunluğu elde edemeyeceği düşünüldüğünde, Avrupa merkez partileri arasında bir takım siyasi pazarlıkların olacağını şimdiden ön görmek mümkün. Bu verileri değerlendiren Avrupa Birliği kamuoyu uzun zamandır Timmermans’ın en güçlü rakibi olan Manfred Weber’e karşı kullanacağı muhtemel siyasi manevralara dair onlarca makale yazdı ve yayınladı. Uzun süre nasıl bir kampnaya yürüteceğini kamuoyundan sır gibi saklayan Timmermans, nihayet kullanacağı en ‘önemli saldırı silahını’ ve yöntemini geçtiğimiz hafta İtalya’da katıldığı bir seçim çalışmasında kamuoyu ile paylaştı.
Roma’da İtalya Sosyalist partisinin davetlisi olarak yaptığı konuşmada Manfred Weber’in Macaristan başbakanı Viktor Orbanı çok fazla tolare ettiğini ve bu haliyle Avrupa siyasetinin en büyük ailesi olan EPP’nin Manfred Weber liderliğinde gerek EPP içerisinde gerekse de EPP’nin dışında ki aşırı sağ ve populist eğilimli siyasi söylem ve hareketlerle iç içe geçmekte olduğunu ifade etti.
Timmermans konuşmasında Manfred Weber liderliğindeki EPP’nin, özellikle Brexit sürecini başından beri destekleyen ve mülteci karşıtı siyasal pozisyonları ile bilinen Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri Grubu (ECR) ile hiç bir zorluk yaşamadan bir siyasal ortaklığa gidebilieceğini, ECR’ın en önemli partilerinden olan Polonya’nın (aşırı) sağ eğilimli partisi PiS (Party of Law and Justice) ile aynı siyasal koalisyonda yer alabileceğini, ve böylesi bir EPP’nin populist ifade ve söylemlere ev sahipliği yapacak olmasından dolayı, Avrupa siyasetini daha da sağa kaydırabileceği uyarısında bulundu.
Hala, Avrupa Komisyon başkanı EPP’li Jean-Claude Juncker’in birinci başkan yardımcısı olmasına rağmen, Timmermans Roma’da yaptığı konuşmasında şu ifadeleri de kullanmaktan imtina etmedi: ‘’Beş yıl önce Juncker ile göreve başladığımda bana EPP’nin populist ve aşırı sağ söylemlere sahip partilerle işi olamaz ve olmayacaktır demişti. Fakat, bugün geldiğimiz noktada Juncker’in partisinin bırakın kendi içinde ki populistlere ses çıkarmayı, diğer populist gruplarla flört ettiğini üzülerek görmekteyim’’. İfadelerini daha da sertleştiren Timmermans ‘’daha da basitleştirmek gerekirse’’ diye sözlerine devam ederek şu formülü kullandı: EPP + Weber = Orbán = Kaczyński (Polonya’nın PiS partisi başkanı).
Diğer taraftan İtalya’da büyük bir düşüş yaşayan İtalya sosyalist partisi seçmenlerine de seslenen Timmermans, İtalya’sız bir Avrupa’nın düşünülemeyeceğini, İtalya sosyalistlerinin kendisine yardım etmesi durumunda, İtalya’yı Avrupa Birliği’nin kabine tekrar döndereceği gibi, Avrupa Birliği’ni de İtalyalıların kalbine tekrar sokacağının sözünü verdi.
Timmermans’ın muhetemel siyasal akibeti
Mevcut bir takım kamuoyu yoklamaları Frans Timmermans’ın da ifade ettiği gibi EPP’nin ECR ile siyasal bir koalisyon kurabileceğini belirtirken, farklı bazı kamuoyu yoklamaları EPP-S&D-ALDE (Avrupa Liberalleri) üçlüsünün derinleşmekte olan populizm ve aşırı sağ siyasete birlikte ve daha güçlü bir cevap vermek için güçlü bir koalisyon kurabileceklerini ifade etmekte.
Böylesi bir koalisyonun olup olmamasından bağımsız olarak, Manfred Weber’in çok büyük bir sürpriz olmazsa AB Komisyon başkanı olacağını düşündüğümüzde, Frans Timmermans’ın ne yapacağı ve hangi pozisyon için siyasi pazarlık konusu olacağı son derece önemli bir soru olarak karşımıza çıkmakta.
Avrupa Birliği Merkez partileri tarafından varılan ve uzunca bir süre devam eden siysal teamüle baktığımıza Komisyon başkanı genelde EPP’den olurken, Avrupa Birliği’nin dışişleri bakanlığı şeklinde de tanımlayabileceğimiz Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (European External Action Service – EEAS) başına genelde Avrupa Sosyalist Grubundan birinin geldiğini görmekteyiz. Bundan önceki son iki kadın EEAS temsilcisine baktığımızda (Cathrine Ashton ve Federica Mogherini), her iki ismin de Avrupa sosyalist grubundan çıkan isimler olduğunu belirtebiliriz. Bu bağlamdan hareketle, çok büyük bir sürpriz olmazsa Frans Timmermans’ın Ekim 2019 itibari ile Avrupa Dış Eylem Servisi’nin başına geçmesi değerlendirilmesi gereken kuvvetli bir ihtimal.
[Ebubekir Işık] 11.2.2019 [TR724]
Terörle mücadele mi özgürlüklere müdahale mi? [Av. Nurullah Albayrak]
İktidarın, yargı organlarının, idari makamların yaptığı her işlem ve eylem hiç tereddüt olmaksızın, AKP’nin siyasi hedeflerine hizmet etme amacıyla yapılıyor. İçişleri Bakanlığı tarafından siyasi hedeflere hizmet etmesi amacıyla hazırlandığı açık olan bir internet sitesinde, Hizmet Hareketi mensubu olan bazı kişilerin isimleri ‘aranan suçlu’ gibi yayınlanıyor. Listede ismi yer alan kişilerin büyük çoğunluğunun adresleri resmi kayıtlarda zaten var. Sokaktaki insandan devletin üst kademesinde bulunan yetkililere kadar hemen herkesin tanıdığı bu kişiler hakkında, ‘ARANIYOR’ ilanı verilmesi yapılan işlemin hukuki olmadığını ortaya koyuyor. Amacın da terörle mücadele olmadığının en somut delillerinden biri.
Hukuk devleti olma vasfını çoktan kaybeden sistem mensuplarından yasalara uygun davranmalarını beklemenin, hukuk devleti ilkesinin (Any. mad. 2) bir gereği olduğunu söylemenin çok bir anlamı olmayabilir. Ancak, yapılan işlemin hala yürürlükte olan yasalara aykırı olduğu, kamu yararı ya da hizmetin gereği olarak değil de siyasetin gereği olarak bu tür hukuksuzlukların yapıldığını söylemek kayıtlara geçmesi açısından önemli.
Adresi, yürütme organı tarafından bilinen ve haklarında isnat edilen suç açısından, somut delillere dayalı makul suç şüphesi dahi bulunmayan kişilerin ismi ile resmine keyfi olarak “arananlar” listesinde yer verilmesi Anayasa ve Türkiye Cumhuriyeti’nin imzalayıp onayladığı uluslararası insan hakları sözleşmelerinde korunan birçok temel insan hakkını ihlal etmektedir.
Yapılan bu işlem özellikle; masumiyet karinesinden yararlanma hakkı, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, lekelenmeme hakkı, maddi ve manevi vücut bütünlüğüne saygı hakkı, bu hakkın kapsamında olan şeref ve haysiyete saygı hakkı, onları kapsayan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ve bireylerin onur kırıcı herhangi bir muameleye tabi tutulamayacağını öngören insan onuruna saygı hakkını ihlal etmektedir. Hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hem de BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinde teminat altına alınmış olan bu haklar açıkça ihlal edilmiştir.
AİHS’nin 7. maddesinin 1. fıkrasına göre, “hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz.” Anayasanın 38. maddesinin 1. fıkrasına göre de, “Kimse, işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılmaz.” Açık bu düzenlemelere göre keyfi bir uygulama sonucu, ceza yasalarını geniş yorumlayarak, keyfi şekilde uygulayarak, kişiler hakkında tedbir kararları alma, soruşturma açma, geniş ve keyfi yoruma dayalı olarak kişileri gözaltına alma ve tutuklama, isimlerini ve fotoğraflarını keyfi olarak suçlu gibi ilan etme sözleşmenin ve Anayasanın ihlali anlamına gelmektedir. Anayasa mı kaldı ki denilebilir, bu soru teknik olarak doğru olmakla birlikte, Anayasa halen yürürlükte olduğu için bu tespitinin yapılması gerekir.
İnsanların isim ve resimlerinin ifşa edilmesine kötü niyetle başvurulduğu açıktır. Adresi tüm kamuoyu ve yürütme organınca bilinen kişilerin adresinin bildirilmesi için ismi ve resminin “arananlar” (wanted) listesine konması abesle iştigal olup, bu işlemde hedeflenen terörle mücadele değil, siyasi rakip olarak gösterilen kişileri itibarsızlaştırmak, aşağılamak, rencide etmek, lekelemek, damgalamak ve yargılanmadan mahkûm edilmiş gibi göstermektir.
İktidar tüm kurum ve mensuplarıyla siyasi hedeflerine ulaşmak için her türlü hukuksuzluğu yapmaya devam edeceğinde şüphe yok. Masum olduğunu ifade eden ve yayınlanan listede ismi yeralan; eğitimci, öğretmen, akademisyen, doktor, hukukçu ve kamu personeli kişilerin yapılan haksızlığı dile getirmesi ve hukuksuzlukla mücadele etmesi ise hem kendileri hem de hizmet hareketi için bir zorunluluktur.
[Av. Nurullah Albayrak] 11.2.2019 [TR724]
Hukuk devleti olma vasfını çoktan kaybeden sistem mensuplarından yasalara uygun davranmalarını beklemenin, hukuk devleti ilkesinin (Any. mad. 2) bir gereği olduğunu söylemenin çok bir anlamı olmayabilir. Ancak, yapılan işlemin hala yürürlükte olan yasalara aykırı olduğu, kamu yararı ya da hizmetin gereği olarak değil de siyasetin gereği olarak bu tür hukuksuzlukların yapıldığını söylemek kayıtlara geçmesi açısından önemli.
Adresi, yürütme organı tarafından bilinen ve haklarında isnat edilen suç açısından, somut delillere dayalı makul suç şüphesi dahi bulunmayan kişilerin ismi ile resmine keyfi olarak “arananlar” listesinde yer verilmesi Anayasa ve Türkiye Cumhuriyeti’nin imzalayıp onayladığı uluslararası insan hakları sözleşmelerinde korunan birçok temel insan hakkını ihlal etmektedir.
Yapılan bu işlem özellikle; masumiyet karinesinden yararlanma hakkı, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, lekelenmeme hakkı, maddi ve manevi vücut bütünlüğüne saygı hakkı, bu hakkın kapsamında olan şeref ve haysiyete saygı hakkı, onları kapsayan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ve bireylerin onur kırıcı herhangi bir muameleye tabi tutulamayacağını öngören insan onuruna saygı hakkını ihlal etmektedir. Hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hem de BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinde teminat altına alınmış olan bu haklar açıkça ihlal edilmiştir.
AİHS’nin 7. maddesinin 1. fıkrasına göre, “hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz.” Anayasanın 38. maddesinin 1. fıkrasına göre de, “Kimse, işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılmaz.” Açık bu düzenlemelere göre keyfi bir uygulama sonucu, ceza yasalarını geniş yorumlayarak, keyfi şekilde uygulayarak, kişiler hakkında tedbir kararları alma, soruşturma açma, geniş ve keyfi yoruma dayalı olarak kişileri gözaltına alma ve tutuklama, isimlerini ve fotoğraflarını keyfi olarak suçlu gibi ilan etme sözleşmenin ve Anayasanın ihlali anlamına gelmektedir. Anayasa mı kaldı ki denilebilir, bu soru teknik olarak doğru olmakla birlikte, Anayasa halen yürürlükte olduğu için bu tespitinin yapılması gerekir.
İnsanların isim ve resimlerinin ifşa edilmesine kötü niyetle başvurulduğu açıktır. Adresi tüm kamuoyu ve yürütme organınca bilinen kişilerin adresinin bildirilmesi için ismi ve resminin “arananlar” (wanted) listesine konması abesle iştigal olup, bu işlemde hedeflenen terörle mücadele değil, siyasi rakip olarak gösterilen kişileri itibarsızlaştırmak, aşağılamak, rencide etmek, lekelemek, damgalamak ve yargılanmadan mahkûm edilmiş gibi göstermektir.
İktidar tüm kurum ve mensuplarıyla siyasi hedeflerine ulaşmak için her türlü hukuksuzluğu yapmaya devam edeceğinde şüphe yok. Masum olduğunu ifade eden ve yayınlanan listede ismi yeralan; eğitimci, öğretmen, akademisyen, doktor, hukukçu ve kamu personeli kişilerin yapılan haksızlığı dile getirmesi ve hukuksuzlukla mücadele etmesi ise hem kendileri hem de hizmet hareketi için bir zorunluluktur.
[Av. Nurullah Albayrak] 11.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-1] [Ramazan Faruk Güzel]
Türkiye’de şu son 10 yıl içinde neredeyse ülkenin yarısı terör şüphelisi haline geldi. 2014 yılındaki 17/25 operasyonlarından sonra yeni bir aşamaya gelindi ve ‘fetö’ diye yeni bir terör örgütü ismi ortaya atıldı. Bu iddia ile şimdi yüzbinlerce insan şüpheli konumunda.
“Cebir ve şiddet” şartı aranmaksızın getirilen bu yeni terör tanımlamasının ucu çok açık. Bu hızla başka terör örgütü isimlerinin de üretilmesi çok kolay. Cemaat dışındaki diğer dini gruplar ansızın METÖ, SETÖ, İTÖ diye sıralanabilir. Mevcut iktidarın sarsılması halinde nasıl bir suçlamanın yapılabileceği konusunda da kafa yormaya başlayanlar olabilir.
Bu yazıda özellikle şu son 5-6 yılda yaşananlar ışığında ortada hangi dosyaların olduğunu, buradan ne gibi suçlamaların ve terör tanımlarının çıkabileceğini irdeleyeceğiz. Antiparantez, Libya’daki terör örgütlerine silah gönderildiğine dair yeni bir iddia daha var… Ve bu iddia üzerine Libya Türkiye’yi BM’ye şikayet etti. Bunu da ele alacağız.
HERKES SUÇLU, BİRİSİ HARİÇ!
Türkiye’yi 2002 yılından beri 17 yıldır kesintisiz yöneten bir parti ve onun lideri var. Aynı lider 7 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinden beridir de 25 yıldır kesintisiz İstanbul’u yönetiyor ve çoğu ülkeden büyük olan bu metropoldeki yapılaşma, çarpık kentleşme, rant düzenin hep göbeğinde.
İstanbul’daki belediyecilikte ya da ülke genelinde meydana gelen her olaydan bir başkasını sorumlu tuttu, şu ana kadar yaşanan meselelerin hiç birisinden direkt sorumluluk almadı. En son Kartal’da bir apartman çöktü, İstanbul’daki belediyecilik ve imar konusundaki şaibeler, söylentiler tekrar ortaya döküldü ama AKP lideri yine bunu birilerinin üstüne yıkmasını bildi.
Şimdi yerel seçimlere giderken MHP ve BBP ile kurduğu ittifaka dahil olmayan bütün partileri “teröristlikle, teröre destek olmakla” suçladı. Zaten HDP ve genel olarak Kürtler, terör konusunda “doğal suçlu” kabul ediliyordu. Gülen Cemaati de zaten 2013 yılından beri her türlü terör olayından, ülkedeki her problemden sorumlu tutulmakta… 1971 Muhtırası’ndan da sorumlu tutuldular. Hatta neredeyse ülkenin 50 yılllık bütün sorunlarından mesuller!
Şu an ülkede ekonomik bir kriz var. Yıllardır süren tarım politikası yanlışlarından dolayı tarımda üretim durmuş vaziyette. Etten tutun da samana kadar herşey yurtdışından ithal. (Getirilirken de değişik şaibeler döndüğünden kontroller olmuyor ve ülkeye hastalıklar, salgınlar da ithal edilmiş olunuyor.)
Sebze meyve fiyatları sürekli olarak yükseliyor. Bunun sorumlusu kim? Tabii ki de ülkeyi yönetenler değil, şu ana kadar hiç bir konuda sorumluluk almadılar ki bu konuda alsınlar! Erdoğan, suçluları ilan etti: patates, soğan üreticileri, toptancıları vs. Hatta bu insanları da terör lobisi olarak saydı!
Erdoğan ve partisinin terörist ilan ettiklerini saymakla bitmez. Ona oy vermeyip de onun “terörist” yaftasından nasibini almamış kimse yok.
ERGENEKON’DAN BAŞLAYALIM SÖZE
Ergenekon Davaları başladığında Erdoğan ve partisi iktidardı. 12 Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan 27 el bombasıyla start alan soruşturmalar, 14 Temmuz 2008’deki ilk iddianame ile şekil almış ve bilahare örgütün adı konmuştu: Ergenekon Terör Örgütü, yani kısaca ETÖ.
Sonrasında sırayla iddianameler gelmiş, dalga dalga operasyonlar gerçekleştirilmişti. Ardından Balyoz Davası başlamış ve Mayıs 2012’de TSK’nın açıkladığı rakamlara göre 400 asker Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanmıştı. (Ergenekon’daki toplam sanık sayısı ise 275 idi.)
Bu davalarla, Soğuk Savaşı sonrası NATO ülkelerinde yuvalanmış olan Derin Yapılar olan Gladyoların temizlenmesi amaçlanıyordu. Daha doğrusu, Erdoğan’ın yansıttığı bu idi. Bu söylemle uluslararası olduğu kadar ülke içindeki kurumların, grupların desteğini alan Erdoğan, bu operasyonlarla Türkiye’deki derin devleti pataklayıp hizaya getirmiş, gücünü toparladığını düşündüğü anda ise bu yapının sinerjisinden faydalanma yoluna gitmişti.
Nihayetinde 29-30 Mart 2011 tarihlerinde Başbakan Erdoğan’la, o zamanın Genelkurmay Başkanı Büyükanıt arasında Dolmabahçe Sarayı’nda kritik bir görüşme yapılmış ve içeriği gizli tutulan bu toplantı “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak geçmişti.
DOLMABAHÇE SONRASI SÜREÇ
Her ne kadar içerik gizli tutulmaya çalışılsa ve Erdoğan “Bu görüşmede konuşulanlar benimle birlikte mezara girecek” dese de konuşulanlar az buçuk netleşmişti; “Wikileaks belgeleri” gibi sızıntılarla birlikte… Genel çerçeve şu idi:
– Erdoğan, Avrasyacı bu ekibin davalarını durduracak, dosyalarını düşürecek, içerdekileri çıkarak, onları peyderpey görevlerine iade edecek,
– Perinçek’in TV programlarında bahsetmeye başladığı gibi, “28 Şubat’tan beri hedefte olan” başta Gülen Cemaati olmak üzere bazı toplulukların kadrolarının ve Batı’ya yakın, Natocu askerin aşamalı olarak devletten arındırılmasına Erdoğan izin verecek, hatta destek verecek (ki zaten 2004’deki MGK toplantısında da bu yönde alınmış bir karar halihazırda vardı ve yürürlükte idi),
– Avrasyacı ekip de Erdoğan’ın yolsuzluk dosyalarına ses çıkarmayacak, onun Başkan seçilmesine karşı çıkmayacak, destek verecek, kendi kadrolarını da onun tasfiye ve operasyon işlerine açacaktı.
Anlaşıldığı gibi de oldu ve o tarihten sonra Ergenekon davalarının seyri bir anda değişmiş ve yeni terörist tanımı yeni hedeftekilere yöneltilmişti; Fethullah Gülen Cemaati. 2012’deki “Dersane Tartışmaları”, 17/25 Aralık 2013’deki Büyük Yolsuzluk Operasyonları ile bambaşka bir boyut kazanmıştı. Bilhare adeta devletin yapısında, Emniyet ve Adliye teşkilatlarında sivil bir darbe ile bütün işleyici hallaç pamuğu gibi atılmıştı.
Yeni dizayn edilmiş yargı ile birlikte yeni bir terör örgütü icat edilmişti: ‘fetö.’ Halbuki AB, terör tanımını 13 Haziran 2002 tarihli ve 2002/475/JHA numaralı ‘Çerçeve Kararı’ ile şöyle belirlenmişti:
-“Terör suçu” için objektif unsurlar içermeli: Cinayet, yaralama, rehin alma, saldırı gibi.
– “Terör suçu” için subjektif unsurlar içermeli: Halkı tehdit; bir ülkeyi, uluslararası örgütü ya da bir hükümeti yapacaklarından alıkoyacak istikrarsızlık ya da yok etme eylemiyle yapılan saldırılar gibi…
Nitekim, Türkiye ile AB arasında 2008/919/ JHA numaralı ‘Çerçeve Kararı’nın 2. maddesindeki “insan hakları ihlalleri” gerekçesiyle de 2008 yılında bir anlaşmazlık da yaşanmıştı. Bilahare de AB Uyum Yasaları çerçevesinde terör ve terör propagandası tanımında “cebir ve şiddet şartı” getirilmişti.
Bu 10 yıllık AB Uyum sürecinde çıkarılmış onca yasaya rağmen, terör için “cebir ve şiddet şartı” aranmaksızın “banka hesabının olması, dernek üyeliğinin olması, gazete aboneliğinin olması” gibi legal unsurlar bile terör kapsamına alındı ve bu Erdoğan & Avrasyacı Koalisyon’un dizayn ettiği Yargı ile silahsız bir cemaat ilk defa böyle “terör örgütü” kapsamına alınmış oldu.
BURADA KALIR MI?
Yazının başında dediğimiz gibi, o kadar dalga dalga operasyonların olduğu anlı şanlı Ergenekon ve Balyoz Davalarındaki toplam sanık sayısı 400 idi. “fetö” dedikleri davalarda şu an tutuklu olanların sayısı 40 binlerde ve şüpheli, sanık sayısı ise yüzbinleri geçmiş durumda. Net rakamı bilmek neredeyse imkansız, zira şu an devlette paralel kayıtlar tutuluyor ve bu soruşturmalarda hedefteki toplam kişi sayısı tam bir muamma…
İlk olarak Taraf’ın ortaya çıkardığı ‘AKP ve Gülen’i bitirme planı’nı hatırlarsınız. Kıdemli Albay Dursun Çiçek imzalı planın Ergenekon sanığının ofisinde bulunması ile ortaya çıkan bu Nisan 2009 tarihli belgeye göre, aslında hedefte sadece Gülen Cemaati değil, AKP de vardı.
Gülen Cemaati’nin işinin bitirildiği düşürüldüğü şu zamanlarda Avrasyacı ekibinin sözcüsü gibi hareket eden Perinçek ve Aydınlık ekibinin adamlarınca ara ara bahsedildiğine göre, “Sırada AKP var.”
Şu ana kadar “fetö”den Cumhuriyet yazarlarından, Sözcü yazarlarına kadar yüzbinlerce insan şüpheli kategorisine alındı, sanık sandalyelerine oturtuldu ama siyasilerden hemen hiç kimse olmadı. Erdoğan’ın talimatı olduğu söylenen “Cemaatin kapısının önünden geçmiş, çayını- çorbasını içmiş kim varsa içeri alın” talimatındaki gibi herkes zan altında iken siyasiler neden yok? Sözcü yazarları bile “Fetö üyesi olmamakla birlikte yardım etmek” şeklindeki yeni bir tanımla suçlanıyorlar… AKP’de yer almış hemen herkesin Cemaat üyeleri ve lideri ile yakın ilişkileri, selfy fotoğrafları varken ortada bir soruşturma gözükmüyor.
Alt perdeden dillendirildiği işin bir de “fetö’nün Yargı Ayağı” soruşturması kısmı var. Şu an AKP- Erdoğan iktidarı bir şekilde gücünü koruduğu için bu dosyalar gözükmüyor. Ama Avrasyacı ortakların bu ek listeyi sümenaltında tuttuğu muhakkak!
Öyle olursa, bu Erdoğan ve 5-10 bakanı ile sınırlı mı olur sizce?
Artık mümkün değil! Bir excell dosyası ile mahkemeye gönderilen binlerce banka hesabı sahibinin, sendika üyesinin bir anda sanık durumuna düştüğü gibi, terör örgütü ilan edilmiş AKP teşkilatındaki yüzbinlerce insan bir anda terör örgütü üyesi” haline gelebilecek. Hem de oluşturdukları kendi hayali canavarın kurbanı olarak; “Fetö-PDY Siyasi Ayağı üyeleri” diye!
Bu haliyle de AKP’ye destek vermiş olan bütün dini gruplar da aynı okkanın altına gitmiş olacak.
Zaten Ergenekon Davalarındaki tutukluluğu nihayetinde çıkışta açıklama yapan Perinçek’in deyimi ile:
“Bütün tarikat ve cemaatlerin kökü kazınacak” öyle ya da böyle. Gülen Hareketi nasıl terör örgütü olarak ilan edilebildiyse, devlet içinde kadrosu bulunan bütün dini gruplar da bir anda METÖ, SETÖ, İTÖ gibi bir tanımlama ile terör örgütüne dönüştürülebilecek.
Bir sonraki yazımızda da, halihazırdaki bazı terör dosyalarından yola çıkarak, AKP ve liderine yöneltilebilecek terör tanımlarını ele almaya çalışalım.
[Ramazan Faruk Güzel] 11.2.2019 [TR724]
“Cebir ve şiddet” şartı aranmaksızın getirilen bu yeni terör tanımlamasının ucu çok açık. Bu hızla başka terör örgütü isimlerinin de üretilmesi çok kolay. Cemaat dışındaki diğer dini gruplar ansızın METÖ, SETÖ, İTÖ diye sıralanabilir. Mevcut iktidarın sarsılması halinde nasıl bir suçlamanın yapılabileceği konusunda da kafa yormaya başlayanlar olabilir.
Bu yazıda özellikle şu son 5-6 yılda yaşananlar ışığında ortada hangi dosyaların olduğunu, buradan ne gibi suçlamaların ve terör tanımlarının çıkabileceğini irdeleyeceğiz. Antiparantez, Libya’daki terör örgütlerine silah gönderildiğine dair yeni bir iddia daha var… Ve bu iddia üzerine Libya Türkiye’yi BM’ye şikayet etti. Bunu da ele alacağız.
HERKES SUÇLU, BİRİSİ HARİÇ!
Türkiye’yi 2002 yılından beri 17 yıldır kesintisiz yöneten bir parti ve onun lideri var. Aynı lider 7 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinden beridir de 25 yıldır kesintisiz İstanbul’u yönetiyor ve çoğu ülkeden büyük olan bu metropoldeki yapılaşma, çarpık kentleşme, rant düzenin hep göbeğinde.
İstanbul’daki belediyecilikte ya da ülke genelinde meydana gelen her olaydan bir başkasını sorumlu tuttu, şu ana kadar yaşanan meselelerin hiç birisinden direkt sorumluluk almadı. En son Kartal’da bir apartman çöktü, İstanbul’daki belediyecilik ve imar konusundaki şaibeler, söylentiler tekrar ortaya döküldü ama AKP lideri yine bunu birilerinin üstüne yıkmasını bildi.
Şimdi yerel seçimlere giderken MHP ve BBP ile kurduğu ittifaka dahil olmayan bütün partileri “teröristlikle, teröre destek olmakla” suçladı. Zaten HDP ve genel olarak Kürtler, terör konusunda “doğal suçlu” kabul ediliyordu. Gülen Cemaati de zaten 2013 yılından beri her türlü terör olayından, ülkedeki her problemden sorumlu tutulmakta… 1971 Muhtırası’ndan da sorumlu tutuldular. Hatta neredeyse ülkenin 50 yılllık bütün sorunlarından mesuller!
Şu an ülkede ekonomik bir kriz var. Yıllardır süren tarım politikası yanlışlarından dolayı tarımda üretim durmuş vaziyette. Etten tutun da samana kadar herşey yurtdışından ithal. (Getirilirken de değişik şaibeler döndüğünden kontroller olmuyor ve ülkeye hastalıklar, salgınlar da ithal edilmiş olunuyor.)
Sebze meyve fiyatları sürekli olarak yükseliyor. Bunun sorumlusu kim? Tabii ki de ülkeyi yönetenler değil, şu ana kadar hiç bir konuda sorumluluk almadılar ki bu konuda alsınlar! Erdoğan, suçluları ilan etti: patates, soğan üreticileri, toptancıları vs. Hatta bu insanları da terör lobisi olarak saydı!
Erdoğan ve partisinin terörist ilan ettiklerini saymakla bitmez. Ona oy vermeyip de onun “terörist” yaftasından nasibini almamış kimse yok.
ERGENEKON’DAN BAŞLAYALIM SÖZE
Ergenekon Davaları başladığında Erdoğan ve partisi iktidardı. 12 Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan 27 el bombasıyla start alan soruşturmalar, 14 Temmuz 2008’deki ilk iddianame ile şekil almış ve bilahare örgütün adı konmuştu: Ergenekon Terör Örgütü, yani kısaca ETÖ.
Sonrasında sırayla iddianameler gelmiş, dalga dalga operasyonlar gerçekleştirilmişti. Ardından Balyoz Davası başlamış ve Mayıs 2012’de TSK’nın açıkladığı rakamlara göre 400 asker Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanmıştı. (Ergenekon’daki toplam sanık sayısı ise 275 idi.)
Bu davalarla, Soğuk Savaşı sonrası NATO ülkelerinde yuvalanmış olan Derin Yapılar olan Gladyoların temizlenmesi amaçlanıyordu. Daha doğrusu, Erdoğan’ın yansıttığı bu idi. Bu söylemle uluslararası olduğu kadar ülke içindeki kurumların, grupların desteğini alan Erdoğan, bu operasyonlarla Türkiye’deki derin devleti pataklayıp hizaya getirmiş, gücünü toparladığını düşündüğü anda ise bu yapının sinerjisinden faydalanma yoluna gitmişti.
Nihayetinde 29-30 Mart 2011 tarihlerinde Başbakan Erdoğan’la, o zamanın Genelkurmay Başkanı Büyükanıt arasında Dolmabahçe Sarayı’nda kritik bir görüşme yapılmış ve içeriği gizli tutulan bu toplantı “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak geçmişti.
DOLMABAHÇE SONRASI SÜREÇ
Her ne kadar içerik gizli tutulmaya çalışılsa ve Erdoğan “Bu görüşmede konuşulanlar benimle birlikte mezara girecek” dese de konuşulanlar az buçuk netleşmişti; “Wikileaks belgeleri” gibi sızıntılarla birlikte… Genel çerçeve şu idi:
– Erdoğan, Avrasyacı bu ekibin davalarını durduracak, dosyalarını düşürecek, içerdekileri çıkarak, onları peyderpey görevlerine iade edecek,
– Perinçek’in TV programlarında bahsetmeye başladığı gibi, “28 Şubat’tan beri hedefte olan” başta Gülen Cemaati olmak üzere bazı toplulukların kadrolarının ve Batı’ya yakın, Natocu askerin aşamalı olarak devletten arındırılmasına Erdoğan izin verecek, hatta destek verecek (ki zaten 2004’deki MGK toplantısında da bu yönde alınmış bir karar halihazırda vardı ve yürürlükte idi),
– Avrasyacı ekip de Erdoğan’ın yolsuzluk dosyalarına ses çıkarmayacak, onun Başkan seçilmesine karşı çıkmayacak, destek verecek, kendi kadrolarını da onun tasfiye ve operasyon işlerine açacaktı.
Anlaşıldığı gibi de oldu ve o tarihten sonra Ergenekon davalarının seyri bir anda değişmiş ve yeni terörist tanımı yeni hedeftekilere yöneltilmişti; Fethullah Gülen Cemaati. 2012’deki “Dersane Tartışmaları”, 17/25 Aralık 2013’deki Büyük Yolsuzluk Operasyonları ile bambaşka bir boyut kazanmıştı. Bilhare adeta devletin yapısında, Emniyet ve Adliye teşkilatlarında sivil bir darbe ile bütün işleyici hallaç pamuğu gibi atılmıştı.
Yeni dizayn edilmiş yargı ile birlikte yeni bir terör örgütü icat edilmişti: ‘fetö.’ Halbuki AB, terör tanımını 13 Haziran 2002 tarihli ve 2002/475/JHA numaralı ‘Çerçeve Kararı’ ile şöyle belirlenmişti:
-“Terör suçu” için objektif unsurlar içermeli: Cinayet, yaralama, rehin alma, saldırı gibi.
– “Terör suçu” için subjektif unsurlar içermeli: Halkı tehdit; bir ülkeyi, uluslararası örgütü ya da bir hükümeti yapacaklarından alıkoyacak istikrarsızlık ya da yok etme eylemiyle yapılan saldırılar gibi…
Nitekim, Türkiye ile AB arasında 2008/919/ JHA numaralı ‘Çerçeve Kararı’nın 2. maddesindeki “insan hakları ihlalleri” gerekçesiyle de 2008 yılında bir anlaşmazlık da yaşanmıştı. Bilahare de AB Uyum Yasaları çerçevesinde terör ve terör propagandası tanımında “cebir ve şiddet şartı” getirilmişti.
Bu 10 yıllık AB Uyum sürecinde çıkarılmış onca yasaya rağmen, terör için “cebir ve şiddet şartı” aranmaksızın “banka hesabının olması, dernek üyeliğinin olması, gazete aboneliğinin olması” gibi legal unsurlar bile terör kapsamına alındı ve bu Erdoğan & Avrasyacı Koalisyon’un dizayn ettiği Yargı ile silahsız bir cemaat ilk defa böyle “terör örgütü” kapsamına alınmış oldu.
BURADA KALIR MI?
Yazının başında dediğimiz gibi, o kadar dalga dalga operasyonların olduğu anlı şanlı Ergenekon ve Balyoz Davalarındaki toplam sanık sayısı 400 idi. “fetö” dedikleri davalarda şu an tutuklu olanların sayısı 40 binlerde ve şüpheli, sanık sayısı ise yüzbinleri geçmiş durumda. Net rakamı bilmek neredeyse imkansız, zira şu an devlette paralel kayıtlar tutuluyor ve bu soruşturmalarda hedefteki toplam kişi sayısı tam bir muamma…
İlk olarak Taraf’ın ortaya çıkardığı ‘AKP ve Gülen’i bitirme planı’nı hatırlarsınız. Kıdemli Albay Dursun Çiçek imzalı planın Ergenekon sanığının ofisinde bulunması ile ortaya çıkan bu Nisan 2009 tarihli belgeye göre, aslında hedefte sadece Gülen Cemaati değil, AKP de vardı.
Gülen Cemaati’nin işinin bitirildiği düşürüldüğü şu zamanlarda Avrasyacı ekibinin sözcüsü gibi hareket eden Perinçek ve Aydınlık ekibinin adamlarınca ara ara bahsedildiğine göre, “Sırada AKP var.”
Şu ana kadar “fetö”den Cumhuriyet yazarlarından, Sözcü yazarlarına kadar yüzbinlerce insan şüpheli kategorisine alındı, sanık sandalyelerine oturtuldu ama siyasilerden hemen hiç kimse olmadı. Erdoğan’ın talimatı olduğu söylenen “Cemaatin kapısının önünden geçmiş, çayını- çorbasını içmiş kim varsa içeri alın” talimatındaki gibi herkes zan altında iken siyasiler neden yok? Sözcü yazarları bile “Fetö üyesi olmamakla birlikte yardım etmek” şeklindeki yeni bir tanımla suçlanıyorlar… AKP’de yer almış hemen herkesin Cemaat üyeleri ve lideri ile yakın ilişkileri, selfy fotoğrafları varken ortada bir soruşturma gözükmüyor.
Alt perdeden dillendirildiği işin bir de “fetö’nün Yargı Ayağı” soruşturması kısmı var. Şu an AKP- Erdoğan iktidarı bir şekilde gücünü koruduğu için bu dosyalar gözükmüyor. Ama Avrasyacı ortakların bu ek listeyi sümenaltında tuttuğu muhakkak!
Öyle olursa, bu Erdoğan ve 5-10 bakanı ile sınırlı mı olur sizce?
Artık mümkün değil! Bir excell dosyası ile mahkemeye gönderilen binlerce banka hesabı sahibinin, sendika üyesinin bir anda sanık durumuna düştüğü gibi, terör örgütü ilan edilmiş AKP teşkilatındaki yüzbinlerce insan bir anda terör örgütü üyesi” haline gelebilecek. Hem de oluşturdukları kendi hayali canavarın kurbanı olarak; “Fetö-PDY Siyasi Ayağı üyeleri” diye!
Bu haliyle de AKP’ye destek vermiş olan bütün dini gruplar da aynı okkanın altına gitmiş olacak.
Zaten Ergenekon Davalarındaki tutukluluğu nihayetinde çıkışta açıklama yapan Perinçek’in deyimi ile:
“Bütün tarikat ve cemaatlerin kökü kazınacak” öyle ya da böyle. Gülen Hareketi nasıl terör örgütü olarak ilan edilebildiyse, devlet içinde kadrosu bulunan bütün dini gruplar da bir anda METÖ, SETÖ, İTÖ gibi bir tanımlama ile terör örgütüne dönüştürülebilecek.
Bir sonraki yazımızda da, halihazırdaki bazı terör dosyalarından yola çıkarak, AKP ve liderine yöneltilebilecek terör tanımlarını ele almaya çalışalım.
[Ramazan Faruk Güzel] 11.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Amazon’un sahibi Bezos şantajcısını ifşa etti [Yavuz Altun]
Dünyanın en büyük şirketlerinden Amazon’un sahibi Jeff Bezos, Amerika’nın muhafazakâr gazetelerinden National Enquirer’in tepe yöneticisi David Pecker’ın kendisine “reddedemeyeceği bir teklif” yaptığını duyurdu. Bezos’a gönderilen e-postalarda, bir takım uygunsuz fotoğraflarını ve mesajlarını ele geçirdiklerini, taleplerini yerine getirmedikleri takdirde bunları yayınlayacaklarını yazmışlardı.
Peki, neydi o talepler? Bezos’un sahibi olduğu Washington Post da dâhil bir süredir gazeteler, Pecker’ın gazetesini politik amaçlarla kullandığına dair haberler yayınlıyordu. Cemal Kaşıkçı’nın Suudi konsolosluğunda öldürülmesinden sonra gazete açıktan Suudi yönetiminin yanında durmuş, ayrıca Trump yönetimiyle de bir hayli içli dışlı olmuştu. Haberler, gazetenin bu bağlantılarını gizlemeye çalıştığını ortaya koyuyordu.
Pecker’ın talebi, Washington Post’un bu yayınlardan vazgeçmesiydi. Eğer vazgeçmezse, ellerindeki uygunsuz materyali kullanacaklardı. İlk kez başına böyle bir şey geldiğini söyleyen Bezos, Pecker’ın avukatıyla arasında gidip gelen e-postaları yayınladı. Üstelik e-postanın içeriğinde Bezos’un uygunsuz fotoğraflarının açık tarifi de vardı. Yani Amazon’un sahibi, kendini utandırma pahasına bu riski göze almış ve “tam şeffaflık” uygulamış oldu.
“Eğer benim konumumda biri bu tehdide karşı duramazsa, kaç kişi buna direnebilir ki?” diyen Bezos, gazetesinin gücünü kullanmak yerine Medium isimli sosyal platformda dile getirdi görüşlerini.
Amazon son yıllarda gittikçe artan bir baskıyla karşı karşıya. Çalışanlarının aktardığına göre şirket yönetimi, gayriinsanî şartlar dayatıyor. 140’a irili ufaklı şirketten oluşan Amazon İmparatorluğu, tam anlamıyla bir tekele dönüşebilir.
Bu arada çalışanlarının maaşlarını olabildiğince düşük tutuyor. Hatta, bu sebeple sendikalı işçi de istemiyor.
Bütün bunlara ek olarak Bezos, son günlerde eşinden boşanma arifesinde. Zaten National Enquirer’ın “ele geçirdiği” fotoğraflarla ilgili haberler daha önce de basında yer aldı ve boşanma gerekçesi olarak görülüyor.
Ancak Bezos, sadece kapitalist bir iş adamı değil, “sorumlu bir milyarder” imajı da çizen biri. Washington Post’u satın aldığında, Amerika’nın en köklü gazetelerinden birinin yaşamasının gerekliliğinden bahsetmişti. Gazete, şimdilerde Trump yönetimine karşı sıkı muhalefetiyle biliniyor. İlgili yazısında Bezos, Post’un sahibi olmanın hayatını zorlaştırdığından da dem vuruyor. Ancak gazetenin hayati misyonunu desteklemenin 90 yaşına geldiğinde muhasebesini yaparken ona gurur verecek şeylerden biri olduğunu da ekliyor.
Eğer hâlâ anlamayan varsa, 21. yüzyılın “tam şeffaflık çağı” olduğunu Bezos’un bu hamlesi de ortaya koyuyor. “Konuşursam yer yerinden oynar,” “Birileri bizi tehdit ediyor ama açıklamayız,” türü yıpranmış mafya lakırdıları artık bir iletişim stratejisi olmanın çok uzağında. (Türkiye’de hâlâ geçerli olabilir.)
ABD’de “yoldaş” Cortez rüzgârı
Şu sıralar Amerikan siyasetinin en çok konuşulan ismi Alexandria Ocasio-Cortez. Henüz 29 yaşında. Anne babası Porto Riko göçmeni. New York’un Bronx semtinde doğma büyüme. Boston Üniversitesi’nde mimarlık eğitimini 2011’de tamamlamış.
2018’deki ara seçimlerde New York 14. Bölge’den Temsilciler Meclisi için adaylığını koyduğunda hâlen bir restoranda garsonluk yapıyordu. 2004’ten bu yana Demokrat Parti’nin kıdemlilerinden Joe Crowley’in kazandığı bölgede, ilk olarak parti içi çekişmede onu alt etmeyi başaracaktı. Şöyle düşünün, Cortez kampanya için 194 bin dolar harcadı sadece. Crowley’in zengin destekçileriyse ona 3.4 milyon dolar bağışlamıştı.
Asıl seçimlerde Cumhuriyetçi rakibi düşük profilli biriydi ve rahat kazandı.
Cortez, 2016’daki Başkanlık Seçimleri’nde “sosyalist” aday adayı Bernie Sanders’ın Demokrat Parti’nin genç tabanında heyecan uyandırmasının bir ürünü denebilir. Amerikan siyasetinde “progressive” (ilerici) denilen bir akımı temsil ediyor. Eşitlikçilik, sosyal devlet ve çok kültürlülüğü savunuyor.
Demokrat Parti’nin uzun süredir Wall Street’li milyarderlerin partisi gibi algılanmasının yanında, Cortez ve Sanders gibi “sosyalist” figürlerin ön plana çıkmaya başlaması, biraz Trump’a kaybetmenin etkisi. Ancak tabanda heyecan uyandırdığı da bir gerçek. Öyle ki 2018 ara seçimlerinde ilk kez Müslüman kadın siyasetçiler, Rashida Tlaib ve Ilhan Omar, Temsilciler Meclisi’ne girdi.
Cortez, genç ve dinamik bir politikacı. Sosyal medyayı çok iyi kullanıyor. Geleneksel medyayı da peşinden sürüklemeye başladı. Zenginlerin yüzde 80 vergi vermesi gerektiğini açıklaması, bir hayli tartışıldı. Küresel ısınmanın önlenmesi konusunda radikal fikirleri var. Dahası, iyi bir hatip. Konuşmaları parçalar hâlinde sosyal medyada paylaşma rekorları kırıyor. “Sol popülist” olmakla eleştiriliyor bazen. Radikal vaatlerin kitleleri coşturduğunu bir gerçek, fakat gerçekten sorunları çözüp çözmeyeceği belirsiz.
2020 Başkanlık Seçimleri’ne giderken, her ne kadar dünyanın geri kalanındaki anti-Amerikancı sosyalistler eleştirse de, Demokrat Parti’den “sosyalizm” rüzgârları esmesi bekleniyor. Ancak Anglo-Sakson siyasette sosyalizmin pek parlak bir kariyerinin olmadığını da not etmek gerekir.
Sarı Yelekliler iktidara yürüyebilir mi?
Tam on üç haftadır Fransa’da sokağa çıkan sarı yelekliler hareketi Avrupa çapında bir siyasî etkiye sahip olabilir mi? Bu soru, geçen hafta İtalya’nın Başbakan Yardımcısı ve popülist Beş Yıldız Hareketi lideri Luigi Di Maggio’nun sarı yelekliler hareketinden bir grupla görüşmesinden sonra sorulmaya başladı.
Fransa’nın bu duruma tepkisi sert oldu. İtalya’daki büyükelçisini çekme kararı alan Paris hükümeti, bu görüşmenin İkinci Dünya Savaşı’ndan ardından iki ülkenin Avrupa Birliği’nin temellerini atma görüşmelerine başlamasından bu yana görülmemiş bir durum olduğunu ifade etti.
Di Maggio’nun partisi Beş Yıldız Hareketi de, bir sokak örgütlenmesine dayanıyor. Eski Başbakan Silvio Berlusconi’nin şahsında bütün siyasetteki yozlaşmayı hedef alan protestolarla yola çıkan hareket, şimdilerde hükümet ortağı. Roma şehrinin belediye başkanı da yine Beş Yıldız Hareketi’nden.
Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki aşırı sağ, popülist ya da “düzen karşıtı” (anti-establishment) politik hareketlerin şimdiki hedefi ise Brüksel’in havasını değiştirmek. Mayıs ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde olabildiğinde AB karşıtı adayın kazanmasını hedefliyorlar. Nitekim Di Maggio, sarı yelekliler hareketiyle görüşmesinde öncelikli gündemin bu olduğunu belirtti.
Fransa’da ise durum biraz karışık. Macron’un uzlaşmadan yana tavrı, sarı yeleklilerin ilk haftalardaki heyecanını biraz kırmış durumda. Polisin ilk günlerdeki şiddetli müdahalesi de, katılımların artmasını sağlamıştı. Sayıları azalsa da, her Cumartesi sokakta olmayı başarıyorlar. Di Maggio, kendi örneğinden yola çıkarak sarı yeleklilere bir partiye dönüşme tavsiyesinde bulunsa da, hareketin belirgin bir liderinin olmaması, işleri biraz zorlaştırıyor.
Yine de önümüzdeki yıllarda sokak hareketlerini ve siyasete etkilerini daha çok konuşacağız.
Radikalleşmeyle mücadelenin Çincesi: “Yeniden eğitim” kampları
Türkiye dün Çin’in Xinjiang bölgesinde kurulan ve bir milyonun üzerinde Uygur’un yerleştirildiği “yeniden eğitim” kamplarını kınadı ve buraların kapatılmasını talep etti.
Oysa Çin hükümeti, burada çok önemli bir görevin ifa edildiğini düşünüyor: Bir toplumu radikal düşüncelerden arındırmak. Bir nevi, “terörle mücadele”.
Bu sebeple Çinli yetkililer, bu yılın başında bir grup diplomat ve yabancı gazetecinin belirlenmiş kamplara girip içeriden haber yapmasına müsaade etti.
Bu “kontrollü” haberlere göre, burada temel hukuk bilgisi, radikal fikirlerin kötülükleri ve Çince öğretiliyor. Çin hükümeti, Uygurların yeterince “Çinli” olmamasından şikayetçi. Özellikle mevcut Devlet Başkanı Xi Jinping, “tek devlet, tek millet” yanlısı bir lider.
Ancak kampların çıkış noktası, 2010’ların başında yaşanan bir takım silahlı saldırılar. Uygurların radikalleşmesinden ve içinden terör örgütleri çıkmasından endişe eden Çinli yöneticiler, bu yeniden eğitim kamplarını icat ediyor.
Bu kampta kalmak için bir suçtan dolayı gözaltına alınmak ya da tutuklanmak gerekmiyor. Yerel polis, eğer sizin radikalleşme eğilimleri gösterdiğinizi düşünüyorsa, bu kamplardan birine yönlendirebiliyor.
Çin’in bir diğer çekincesi Suriye’deki iç savaşa giden çok sayıda Uygur kökenli militanın olması. Görünene göre, Çinli yetkililer İslam’ın da radikalleşmede ciddi bir kaynak olduğunu düşünüyor ve dinî hayata da müdahalelerde bulunuyor.
Kampın içine giren Reuters, bir sınıfta öğretmenin düğünlerde dans etmemeyi veya bir cenazede ağlamamayı radikalleşme eğilimi olarak örnek verdiğini aktarmış. Bir başka sınıfta şarkılar söyleniyormuş. Çinli yetkililerin gözetiminde yapılan röportajlarda ise insanlar, radikalleşmeyle zehirlendiklerini, burada bundan kurtulduklarını anlatıyormuş.
BBC’ye röportaj veren ve şu an Türkiye’de yaşayan Abdusalam Muhanet, bir cenazede Kuran okuduğu için bu kamplardan birine gönderildiğini ve hakkında bir suçlama olmamasına rağmen burada zorla tutulduğunu aktarmış.
Çinli yetkililer 1 milyon Uygur’un burada tutulduğunu yalanlasa da, her yıl yeni ve daha büyük kamplar inşa ediliyor.
Çin bürokrasisinde yer alan Uygurlar ise durumdan memnun. Onlardan biri olan Shohrat Zakir mesela, 21 aydır hiçbir terör eylemi yaşanmadığını, mücadelenin neredeyse sonuna yaklaştığını söylemiş.
[Yavuz Altun] 11.2.2019 [TR724]
Peki, neydi o talepler? Bezos’un sahibi olduğu Washington Post da dâhil bir süredir gazeteler, Pecker’ın gazetesini politik amaçlarla kullandığına dair haberler yayınlıyordu. Cemal Kaşıkçı’nın Suudi konsolosluğunda öldürülmesinden sonra gazete açıktan Suudi yönetiminin yanında durmuş, ayrıca Trump yönetimiyle de bir hayli içli dışlı olmuştu. Haberler, gazetenin bu bağlantılarını gizlemeye çalıştığını ortaya koyuyordu.
Pecker’ın talebi, Washington Post’un bu yayınlardan vazgeçmesiydi. Eğer vazgeçmezse, ellerindeki uygunsuz materyali kullanacaklardı. İlk kez başına böyle bir şey geldiğini söyleyen Bezos, Pecker’ın avukatıyla arasında gidip gelen e-postaları yayınladı. Üstelik e-postanın içeriğinde Bezos’un uygunsuz fotoğraflarının açık tarifi de vardı. Yani Amazon’un sahibi, kendini utandırma pahasına bu riski göze almış ve “tam şeffaflık” uygulamış oldu.
“Eğer benim konumumda biri bu tehdide karşı duramazsa, kaç kişi buna direnebilir ki?” diyen Bezos, gazetesinin gücünü kullanmak yerine Medium isimli sosyal platformda dile getirdi görüşlerini.
Amazon son yıllarda gittikçe artan bir baskıyla karşı karşıya. Çalışanlarının aktardığına göre şirket yönetimi, gayriinsanî şartlar dayatıyor. 140’a irili ufaklı şirketten oluşan Amazon İmparatorluğu, tam anlamıyla bir tekele dönüşebilir.
Bu arada çalışanlarının maaşlarını olabildiğince düşük tutuyor. Hatta, bu sebeple sendikalı işçi de istemiyor.
Bütün bunlara ek olarak Bezos, son günlerde eşinden boşanma arifesinde. Zaten National Enquirer’ın “ele geçirdiği” fotoğraflarla ilgili haberler daha önce de basında yer aldı ve boşanma gerekçesi olarak görülüyor.
Ancak Bezos, sadece kapitalist bir iş adamı değil, “sorumlu bir milyarder” imajı da çizen biri. Washington Post’u satın aldığında, Amerika’nın en köklü gazetelerinden birinin yaşamasının gerekliliğinden bahsetmişti. Gazete, şimdilerde Trump yönetimine karşı sıkı muhalefetiyle biliniyor. İlgili yazısında Bezos, Post’un sahibi olmanın hayatını zorlaştırdığından da dem vuruyor. Ancak gazetenin hayati misyonunu desteklemenin 90 yaşına geldiğinde muhasebesini yaparken ona gurur verecek şeylerden biri olduğunu da ekliyor.
Eğer hâlâ anlamayan varsa, 21. yüzyılın “tam şeffaflık çağı” olduğunu Bezos’un bu hamlesi de ortaya koyuyor. “Konuşursam yer yerinden oynar,” “Birileri bizi tehdit ediyor ama açıklamayız,” türü yıpranmış mafya lakırdıları artık bir iletişim stratejisi olmanın çok uzağında. (Türkiye’de hâlâ geçerli olabilir.)
ABD’de “yoldaş” Cortez rüzgârı
Şu sıralar Amerikan siyasetinin en çok konuşulan ismi Alexandria Ocasio-Cortez. Henüz 29 yaşında. Anne babası Porto Riko göçmeni. New York’un Bronx semtinde doğma büyüme. Boston Üniversitesi’nde mimarlık eğitimini 2011’de tamamlamış.
2018’deki ara seçimlerde New York 14. Bölge’den Temsilciler Meclisi için adaylığını koyduğunda hâlen bir restoranda garsonluk yapıyordu. 2004’ten bu yana Demokrat Parti’nin kıdemlilerinden Joe Crowley’in kazandığı bölgede, ilk olarak parti içi çekişmede onu alt etmeyi başaracaktı. Şöyle düşünün, Cortez kampanya için 194 bin dolar harcadı sadece. Crowley’in zengin destekçileriyse ona 3.4 milyon dolar bağışlamıştı.
Asıl seçimlerde Cumhuriyetçi rakibi düşük profilli biriydi ve rahat kazandı.
Cortez, 2016’daki Başkanlık Seçimleri’nde “sosyalist” aday adayı Bernie Sanders’ın Demokrat Parti’nin genç tabanında heyecan uyandırmasının bir ürünü denebilir. Amerikan siyasetinde “progressive” (ilerici) denilen bir akımı temsil ediyor. Eşitlikçilik, sosyal devlet ve çok kültürlülüğü savunuyor.
Demokrat Parti’nin uzun süredir Wall Street’li milyarderlerin partisi gibi algılanmasının yanında, Cortez ve Sanders gibi “sosyalist” figürlerin ön plana çıkmaya başlaması, biraz Trump’a kaybetmenin etkisi. Ancak tabanda heyecan uyandırdığı da bir gerçek. Öyle ki 2018 ara seçimlerinde ilk kez Müslüman kadın siyasetçiler, Rashida Tlaib ve Ilhan Omar, Temsilciler Meclisi’ne girdi.
Cortez, genç ve dinamik bir politikacı. Sosyal medyayı çok iyi kullanıyor. Geleneksel medyayı da peşinden sürüklemeye başladı. Zenginlerin yüzde 80 vergi vermesi gerektiğini açıklaması, bir hayli tartışıldı. Küresel ısınmanın önlenmesi konusunda radikal fikirleri var. Dahası, iyi bir hatip. Konuşmaları parçalar hâlinde sosyal medyada paylaşma rekorları kırıyor. “Sol popülist” olmakla eleştiriliyor bazen. Radikal vaatlerin kitleleri coşturduğunu bir gerçek, fakat gerçekten sorunları çözüp çözmeyeceği belirsiz.
2020 Başkanlık Seçimleri’ne giderken, her ne kadar dünyanın geri kalanındaki anti-Amerikancı sosyalistler eleştirse de, Demokrat Parti’den “sosyalizm” rüzgârları esmesi bekleniyor. Ancak Anglo-Sakson siyasette sosyalizmin pek parlak bir kariyerinin olmadığını da not etmek gerekir.
Sarı Yelekliler iktidara yürüyebilir mi?
Tam on üç haftadır Fransa’da sokağa çıkan sarı yelekliler hareketi Avrupa çapında bir siyasî etkiye sahip olabilir mi? Bu soru, geçen hafta İtalya’nın Başbakan Yardımcısı ve popülist Beş Yıldız Hareketi lideri Luigi Di Maggio’nun sarı yelekliler hareketinden bir grupla görüşmesinden sonra sorulmaya başladı.
Fransa’nın bu duruma tepkisi sert oldu. İtalya’daki büyükelçisini çekme kararı alan Paris hükümeti, bu görüşmenin İkinci Dünya Savaşı’ndan ardından iki ülkenin Avrupa Birliği’nin temellerini atma görüşmelerine başlamasından bu yana görülmemiş bir durum olduğunu ifade etti.
Di Maggio’nun partisi Beş Yıldız Hareketi de, bir sokak örgütlenmesine dayanıyor. Eski Başbakan Silvio Berlusconi’nin şahsında bütün siyasetteki yozlaşmayı hedef alan protestolarla yola çıkan hareket, şimdilerde hükümet ortağı. Roma şehrinin belediye başkanı da yine Beş Yıldız Hareketi’nden.
Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki aşırı sağ, popülist ya da “düzen karşıtı” (anti-establishment) politik hareketlerin şimdiki hedefi ise Brüksel’in havasını değiştirmek. Mayıs ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde olabildiğinde AB karşıtı adayın kazanmasını hedefliyorlar. Nitekim Di Maggio, sarı yelekliler hareketiyle görüşmesinde öncelikli gündemin bu olduğunu belirtti.
Fransa’da ise durum biraz karışık. Macron’un uzlaşmadan yana tavrı, sarı yeleklilerin ilk haftalardaki heyecanını biraz kırmış durumda. Polisin ilk günlerdeki şiddetli müdahalesi de, katılımların artmasını sağlamıştı. Sayıları azalsa da, her Cumartesi sokakta olmayı başarıyorlar. Di Maggio, kendi örneğinden yola çıkarak sarı yeleklilere bir partiye dönüşme tavsiyesinde bulunsa da, hareketin belirgin bir liderinin olmaması, işleri biraz zorlaştırıyor.
Yine de önümüzdeki yıllarda sokak hareketlerini ve siyasete etkilerini daha çok konuşacağız.
Radikalleşmeyle mücadelenin Çincesi: “Yeniden eğitim” kampları
Türkiye dün Çin’in Xinjiang bölgesinde kurulan ve bir milyonun üzerinde Uygur’un yerleştirildiği “yeniden eğitim” kamplarını kınadı ve buraların kapatılmasını talep etti.
Oysa Çin hükümeti, burada çok önemli bir görevin ifa edildiğini düşünüyor: Bir toplumu radikal düşüncelerden arındırmak. Bir nevi, “terörle mücadele”.
Bu sebeple Çinli yetkililer, bu yılın başında bir grup diplomat ve yabancı gazetecinin belirlenmiş kamplara girip içeriden haber yapmasına müsaade etti.
Bu “kontrollü” haberlere göre, burada temel hukuk bilgisi, radikal fikirlerin kötülükleri ve Çince öğretiliyor. Çin hükümeti, Uygurların yeterince “Çinli” olmamasından şikayetçi. Özellikle mevcut Devlet Başkanı Xi Jinping, “tek devlet, tek millet” yanlısı bir lider.
Ancak kampların çıkış noktası, 2010’ların başında yaşanan bir takım silahlı saldırılar. Uygurların radikalleşmesinden ve içinden terör örgütleri çıkmasından endişe eden Çinli yöneticiler, bu yeniden eğitim kamplarını icat ediyor.
Bu kampta kalmak için bir suçtan dolayı gözaltına alınmak ya da tutuklanmak gerekmiyor. Yerel polis, eğer sizin radikalleşme eğilimleri gösterdiğinizi düşünüyorsa, bu kamplardan birine yönlendirebiliyor.
Çin’in bir diğer çekincesi Suriye’deki iç savaşa giden çok sayıda Uygur kökenli militanın olması. Görünene göre, Çinli yetkililer İslam’ın da radikalleşmede ciddi bir kaynak olduğunu düşünüyor ve dinî hayata da müdahalelerde bulunuyor.
Kampın içine giren Reuters, bir sınıfta öğretmenin düğünlerde dans etmemeyi veya bir cenazede ağlamamayı radikalleşme eğilimi olarak örnek verdiğini aktarmış. Bir başka sınıfta şarkılar söyleniyormuş. Çinli yetkililerin gözetiminde yapılan röportajlarda ise insanlar, radikalleşmeyle zehirlendiklerini, burada bundan kurtulduklarını anlatıyormuş.
BBC’ye röportaj veren ve şu an Türkiye’de yaşayan Abdusalam Muhanet, bir cenazede Kuran okuduğu için bu kamplardan birine gönderildiğini ve hakkında bir suçlama olmamasına rağmen burada zorla tutulduğunu aktarmış.
Çinli yetkililer 1 milyon Uygur’un burada tutulduğunu yalanlasa da, her yıl yeni ve daha büyük kamplar inşa ediliyor.
Çin bürokrasisinde yer alan Uygurlar ise durumdan memnun. Onlardan biri olan Shohrat Zakir mesela, 21 aydır hiçbir terör eylemi yaşanmadığını, mücadelenin neredeyse sonuna yaklaştığını söylemiş.
[Yavuz Altun] 11.2.2019 [TR724]
Devleti küçülteceklerdi, pazarcıya rakip oldular [Semih Ardıç]
Patlıcan-biber fiyatları 10 TL’yi geçince “yeni yıkıcı ve bölücü faaliyet” kabzımallık oldu. Tarladan ya da soğuk hava deposundan sebze-meyveyi alıp şehir ve ilçelerde toptan satışa aracılık eden komisyoncu (hal esnafı) enflasyonun fâili ilan edildi.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hangi krize sebebiyet verirse versin yedek bir düşmanı vardır.
KABZIMALLARI TEHDİT ETTİ: İŞİNİZİ BİTİRİRİZ
Soğan arttığında “stokçular”, patlıcan-biber el yaktığında kabzımallar teröristtir. Daha önce hain olarak soğan-patates depolarını hain olarak hedef göstermişti 10 Şubat’ta kabzımalları tehdit etti.
Fiyatları kontrol eden müfettişleri halde tartaklandığını iddia etti.
Akabinde, “Eğer kendini devletten güçlü zannedenler varsa şunu bilsinler ki; devlet Cudi’de, Gabar’da, Tendürek’te mağaraların içinde teröristlerin işini nasıl bitirdiyse terör estirenlerin işini de biz en kısa zamanda bitiririz.” tehdidini savurdu. Bu cümleleri sivil bir cumhurbaşkanı sarf etti. Eli silahlı teröristler ile domates-salatalık satan kabzımalları bir tuttu.
ENFLASYON YÜZDE 300, ESNAF NE YAPSIN!
Sanki mazotun, elektriğin, gübreye kabzımal zam yapmış gibi Erdogan çarşı-pazarda yüzde 300’ü bulan enflasyona veryansın eden vatandaşın haklı feryadına rağmen oralı olmuyor.
AKP hükûmeti, sebze-meyvede yüzde 300’ü bulan enflasyonu düşürmek için çadır ve kamyonetlerde domates, biber, patates, soğan satmaya başladı.
31 Mart’ta yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nde belediye başkanlıklarını kaybetme korku ve öfkesi ile sağa-sola saldırıyor.
Esnafı “kökü kazınacak terörist”, “vatan haini” gören bir ismin devletin tepesinde oturması ne kadar huzur verici (!) değil mi?
ERDOĞAN NEFRET SUÇU İŞLİYOR
Devlet idarecilerinin veya seçilmişlerin tehdit dilini kullanması, belirli bir kesimi hedef olarak göstermesi nefret suçunun en katmerlisidir.
Şahıslar nefret suçunu işlediğinde mahkemeye müracaat ederek hakkını arayan vatandaş Erdoğan’ın bu sözlerine mukabil kimi, kime şikâyet edecek?
Enflasyon sebze-meyve ile sınırlı olmadığı halde dikkatleri kaçırmak için kabzımalları hedef gösteren AKP lideri Erdoğan devleti küçültmek için yola çıktığını da unutmuşa benziyor.
Çarşı-pazarda ucuzluk için keşfettiği tanzim satış çadırları tek kelime ile ibretlik!
AKP ESNAFA RAKİP OLDU
Esnafa rakip oldu. Kendi ödediği vergilerle yanına tezgâh açan belediye ile rekabet edecek esnaf.
Erdoğan’ın her sözü talimat kabul edildiği için İstanbul Büyükşehir ve Ankara Büyükşehir belediyelere merkezî noktalara çadırlar kurmaya başladı bile.
15 noktada kurulan “halk sebze” tanzim satış noktaları, 11 Şubat Pazartesi gününden itibaren çadırlarda satışa başlayacak. İlk olarak Ankara Sıhhiye’de Abdi İpekçi Parkı girişine kurulan 2 çadırda sadece sebze satışı yapılacak.
“Halk Sebze Üreticiden Tüketiciye”, “Enflasyonla Topyekün Mücadele” logoları çadırlara asıldı. Çadırlarda kredi kartı ile satış mümkün olurken, müşteri başına 2 kilo tahdidi konulacak.
30 ÇADIR ANKARA’YA NASIL MAL YETİŞTİRECEK?
Ankara’da ilk önce 15 satış çadırı ve mobil olarak açılacak ve bu sayı 30’a yükseltilecek.
Hükûmet nüfusu 17 milyonu aşan İstanbul’da 50 noktada sebze-meyve satarak fiyatları düşürmeyi hedefliyor.
İlçelerde bir mobil otobüs, 2 TIR ve 32 metrekareden oluşan 12 adet çadırla hizmet verilecek. Başkentte 30 noktada ateş pahası hale gelen domates, salatalık, patlıcan, biber, soğan, kabak ve patatesin satılacağa kaydediliyor.
İstanbul’da ise 50 tanzim satış noktası olacağı açıklandı. Nüfusu 17 milyonu aşmış İstanbul’da 50 noktada kaç ton sebze-meyve satılacağı, şehrin ihtiyacının ne kadar karşılanacağını söylemeye lüzum var mı?
GARİBANIN TEZGÂHINI DAĞITMAKTAN KOLAY NE VAR!
Bu kadar basit mi? Ürün bol olsa, maliyetler düşük kalsa çiftçi ya da aracılık eden esnaf bile bile fahiş fiyata mal satabilir mi?
İstisnai vakalara rastlanırsa da zabıta hurda kâğıt toplayan, işporta tezgâhında limon satan garibanların ensesinde boza pişireceğini suistimalcilere nefes aldırmasın.
Öyle ya! Yeni Türkiye’de garibanın tezgâhını dağıtmanın bir maliyeti yok… Dağıt gitsin. Her fâni AKP adaletinden nasibini alacak. Bugün ya da yarın…
Devleti küçültmek için çıktıkları iktidar yolculuğunun 2019 durağında pazarcıya, manava rakip olan AKP yakında ekmeği karneye bağlarsa şaşırmayın.
“DEVLETİ KÜÇÜLTMEKTEN” KASTI BAŞKA
“Kır atın yanında yatan ya huyundan ya suyundan.” diye boşuna söylenmemiş. Rus lider Vladimir Putin ile bir senede 24 defa görüşme yapınca insan haliyle bazı tesirlere açık hale gelebilir.
Komunizm’in beşiği Rusya’yı bile geçecek iktisadî modellere hazırlıklı olmakta fayda var.
“Devleti küçülteceklerdi.” derken mübalağa yapmaya lüzum yok. Zira onların “küçültmekten” kasıtları kendilerinin haricindekileri tırpanlamak o kadar.
Bakalım yarın hangi esnaf grubu Erdoğan tarafından “terörist” ilan edilecek? “Fazlasına müstehakız” diye içimden geçse de demeye dilim varmıyor.
Acı çeken milyonları, garip-gurebayı gördükçe dilimi ısırmayı tercih ediyorum. O daha az acı veriyor.
[Semih Ardıç] 11.2.2019 [TR724]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hangi krize sebebiyet verirse versin yedek bir düşmanı vardır.
KABZIMALLARI TEHDİT ETTİ: İŞİNİZİ BİTİRİRİZ
Soğan arttığında “stokçular”, patlıcan-biber el yaktığında kabzımallar teröristtir. Daha önce hain olarak soğan-patates depolarını hain olarak hedef göstermişti 10 Şubat’ta kabzımalları tehdit etti.
Fiyatları kontrol eden müfettişleri halde tartaklandığını iddia etti.
Akabinde, “Eğer kendini devletten güçlü zannedenler varsa şunu bilsinler ki; devlet Cudi’de, Gabar’da, Tendürek’te mağaraların içinde teröristlerin işini nasıl bitirdiyse terör estirenlerin işini de biz en kısa zamanda bitiririz.” tehdidini savurdu. Bu cümleleri sivil bir cumhurbaşkanı sarf etti. Eli silahlı teröristler ile domates-salatalık satan kabzımalları bir tuttu.
ENFLASYON YÜZDE 300, ESNAF NE YAPSIN!
Sanki mazotun, elektriğin, gübreye kabzımal zam yapmış gibi Erdogan çarşı-pazarda yüzde 300’ü bulan enflasyona veryansın eden vatandaşın haklı feryadına rağmen oralı olmuyor.
AKP hükûmeti, sebze-meyvede yüzde 300’ü bulan enflasyonu düşürmek için çadır ve kamyonetlerde domates, biber, patates, soğan satmaya başladı.
31 Mart’ta yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nde belediye başkanlıklarını kaybetme korku ve öfkesi ile sağa-sola saldırıyor.
Esnafı “kökü kazınacak terörist”, “vatan haini” gören bir ismin devletin tepesinde oturması ne kadar huzur verici (!) değil mi?
ERDOĞAN NEFRET SUÇU İŞLİYOR
Devlet idarecilerinin veya seçilmişlerin tehdit dilini kullanması, belirli bir kesimi hedef olarak göstermesi nefret suçunun en katmerlisidir.
Şahıslar nefret suçunu işlediğinde mahkemeye müracaat ederek hakkını arayan vatandaş Erdoğan’ın bu sözlerine mukabil kimi, kime şikâyet edecek?
Enflasyon sebze-meyve ile sınırlı olmadığı halde dikkatleri kaçırmak için kabzımalları hedef gösteren AKP lideri Erdoğan devleti küçültmek için yola çıktığını da unutmuşa benziyor.
Çarşı-pazarda ucuzluk için keşfettiği tanzim satış çadırları tek kelime ile ibretlik!
AKP ESNAFA RAKİP OLDU
Esnafa rakip oldu. Kendi ödediği vergilerle yanına tezgâh açan belediye ile rekabet edecek esnaf.
Erdoğan’ın her sözü talimat kabul edildiği için İstanbul Büyükşehir ve Ankara Büyükşehir belediyelere merkezî noktalara çadırlar kurmaya başladı bile.
15 noktada kurulan “halk sebze” tanzim satış noktaları, 11 Şubat Pazartesi gününden itibaren çadırlarda satışa başlayacak. İlk olarak Ankara Sıhhiye’de Abdi İpekçi Parkı girişine kurulan 2 çadırda sadece sebze satışı yapılacak.
“Halk Sebze Üreticiden Tüketiciye”, “Enflasyonla Topyekün Mücadele” logoları çadırlara asıldı. Çadırlarda kredi kartı ile satış mümkün olurken, müşteri başına 2 kilo tahdidi konulacak.
30 ÇADIR ANKARA’YA NASIL MAL YETİŞTİRECEK?
Ankara’da ilk önce 15 satış çadırı ve mobil olarak açılacak ve bu sayı 30’a yükseltilecek.
Hükûmet nüfusu 17 milyonu aşan İstanbul’da 50 noktada sebze-meyve satarak fiyatları düşürmeyi hedefliyor.
İlçelerde bir mobil otobüs, 2 TIR ve 32 metrekareden oluşan 12 adet çadırla hizmet verilecek. Başkentte 30 noktada ateş pahası hale gelen domates, salatalık, patlıcan, biber, soğan, kabak ve patatesin satılacağa kaydediliyor.
İstanbul’da ise 50 tanzim satış noktası olacağı açıklandı. Nüfusu 17 milyonu aşmış İstanbul’da 50 noktada kaç ton sebze-meyve satılacağı, şehrin ihtiyacının ne kadar karşılanacağını söylemeye lüzum var mı?
GARİBANIN TEZGÂHINI DAĞITMAKTAN KOLAY NE VAR!
Bu kadar basit mi? Ürün bol olsa, maliyetler düşük kalsa çiftçi ya da aracılık eden esnaf bile bile fahiş fiyata mal satabilir mi?
İstisnai vakalara rastlanırsa da zabıta hurda kâğıt toplayan, işporta tezgâhında limon satan garibanların ensesinde boza pişireceğini suistimalcilere nefes aldırmasın.
Öyle ya! Yeni Türkiye’de garibanın tezgâhını dağıtmanın bir maliyeti yok… Dağıt gitsin. Her fâni AKP adaletinden nasibini alacak. Bugün ya da yarın…
Devleti küçültmek için çıktıkları iktidar yolculuğunun 2019 durağında pazarcıya, manava rakip olan AKP yakında ekmeği karneye bağlarsa şaşırmayın.
“DEVLETİ KÜÇÜLTMEKTEN” KASTI BAŞKA
“Kır atın yanında yatan ya huyundan ya suyundan.” diye boşuna söylenmemiş. Rus lider Vladimir Putin ile bir senede 24 defa görüşme yapınca insan haliyle bazı tesirlere açık hale gelebilir.
Komunizm’in beşiği Rusya’yı bile geçecek iktisadî modellere hazırlıklı olmakta fayda var.
“Devleti küçülteceklerdi.” derken mübalağa yapmaya lüzum yok. Zira onların “küçültmekten” kasıtları kendilerinin haricindekileri tırpanlamak o kadar.
Bakalım yarın hangi esnaf grubu Erdoğan tarafından “terörist” ilan edilecek? “Fazlasına müstehakız” diye içimden geçse de demeye dilim varmıyor.
Acı çeken milyonları, garip-gurebayı gördükçe dilimi ısırmayı tercih ediyorum. O daha az acı veriyor.
[Semih Ardıç] 11.2.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)