Sakarya Caddesi’ndeki KHK eylemlerinin en bilinen isimlerinden Cemal Yıldırım, eylem arkadaşı Melek Çetinkaya’nın susmayacağı anlaşılınca tuzak kurularak tutuklandığını söylüyor. Yıldırım'a göre KHK’lılar, toplumu insan haklarına saygılı demokratik bir zemin yönünde dönüştürme gücüne de sahip.
YAVUZ GENÇ 02 Ağustos 2020 SÖYLEŞİ
Türkiye onu Ankara’nın göbeğindeki Kızılay’da, Sakarya Caddesi’nde gerçekleştirdiği eylemlerle tanıdı. KHK’yla işinden ihraç edilen Cemal Yıldırım, sürekli gözaltına alınmasına ve ceza almasına rağmen mücadelesinden vazgeçmiyor. İşyerinin önünde bir yıl boyunca, son iki yıldır da Kızılay’da Sakarya Caddesi’nde eylem yaparak hukuksuzluğa karşı çıkan Yıldırım, mücadelesini, birlikte eylem yaptıkları Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya’yı, KHK’lıların durumunu Kronos’a anlattı.
İşte Cemal Yıldırım’ın sorularımıza verdiği cevaplar…
Sizin Melek Çetinkaya’yla uzun süre bir eylem mesainiz, arkadaşlığınız oldu. Niye tutuklandı sizce?
Melek hanım, sistemin sinir uçlarına dokundu, o yüzden hedef oldu. Sinir uçları, AKP’nin aslında en zayıf olduğu noktalardan bir tanesi, görünür olması açısından. Askeri öğrenci dediğimiz, normal askerlikteki erden bir farkı yok. Bu öğrenciler verilen emirlerle, eğitim yerinden alınıp İstanbul’a, görev verilen yerlere götürülüyor. Melek hanım defalarca anlattı, ne silah sıkmışlar, balistik raporları açık. Bu öğrenciler darbe yapmakla suçlandılar. Aslında bu dönemin en hukuksuz uygulamalarını görünür hale getirdi Melek hanım. Bu eylemlerle, dönemin hukuksuzluklarını görünür kıldı. Kime sorarsanız sorun, askeri öğrenciden darbeci olmayacağını herkes söyler. Siz paşaları bırakacaksınız, komutanlarının ‘bir suç varsa biz yaptık’ diyorlar ama darbeci diye askeri öğrencilere, mahkemedeki tavırlarına bakarak birkaç defa ağırlaştırılmış müebbet veriyorsunuz. Melek hanım bunu duyurdu. Herkes de buradaki hukuksuzluğu gördü. AKP tabanının kafasında da soru işareti uyandı. Sürecin inandırıcılığını ortadan kaldırdı Melek hanım. Vazoyu kırdı yani. O açıdan sistemin sinir uçlarına dokunmuş oldu. Hukuksuzlukları göstermiş oldu. Bu dönemde sadece aile mahkemeleriyle, icra mahkemeleri ticaret mahkemeleri doğru karar veriyordur belki hukuk içerisinde ama onun dışındakilerin hepsi talimatla ve korkuyla karar veriyor. Birincisi bunları görünür kıldı, ikincisi hiç çekinmeden, korkmadan yaptı. Bu haklılığın verdiği bir şey. Haklı olursanız bağıra bağıra hakkınızı savunursunuz. Bir de sonuçta bir anne, evladını 13 yaşında devlete teslim etmiş, emanet etmiş, o emanetin nasıl tuzaklar kurularak çocuklarının yendiğini gösterdi.
“MELEK HANIM İLK GELDİĞİ GÜN SESİNİ DUYURABİLECEĞİNİ ANLADI”
Nasıl tanıştınız Melek Çetinkaya’yla? İlk nasıl katıldı eyleminize?
Bana özelden mesaj attı, telefonunu gönderdi. ‘Yanınıza gelmek istiyorum, sizinle bundan sonra eylem yapmak istiyorum’ diye. Dedim ‘gelin önce bir tanışalım’, sonuçta twitter’dan bir mesaj, kimdir bilmiyorum. ‘Nasıl bir pankartla geleyim’ diye sordu. Dedim ‘pankart filan yaptırmayın, gelin önce bir konuşalım tanışalım, ondan sonra yaparız ne yapılacaksa’. Çok inançla geldi. Yanıma gelirken de oğlunun olduğu fotoğrafı büyütmüş, ‘harp okulu öğrencileri suçsuzdur’ diye büyük bir kartonla geldi. Sohbet ettik. Şunu gördüm: Bir, gerçekten içi yanan bir anne. İki, haklı. Ben mesela harp okulu yargılamalarını çok bilmiyordum, vakıf değildim konuya. Anlattı bir saat boyunca. İlk bu şekilde gelip de eylemci olan Melek hanım oldu. O ilk gün, Melek hanım elindeki kartonu şöyle bir açtı, çok kısa bir süre kapattı hemen. Geldiler gözaltına aldılar. O an tereddüt yaşadım, mütedeyyin bir insan, kolundan tutsam mı, tutmasam mı, saygısızlık olur mu olmaz mı derken polis aldı götürdü. Hastaneye götürüp, kabahatler kanunundan ceza kesip serbest bıraktılar. Kendisini aradım, ‘Cemal abi keşke birkaç gün tutsaydılar’ dedi. Ben paylaştım Twitter’da, çok ciddi bir kamuoyu tepkisi oldu. Ve Melek hanım o gün, kendi sesinin bu şekilde duyurulabileceğini gördü orda. Vazgeçmeyeceğini de anladım ben, çok kararlı gelmişti çünkü. Polis uyarmış onu benim için. “Onun yanına gitme, o örgüt üyesi vs” diye.
Sizin eylem ve politik bilinç geçmişiniz var, Melek hanımın yok. Önyargıları da yıkmış oluyorsunuz aslında. Dindar, başörtülü bir kadınla sosyalist bir Alevi, hukuksuzluğa birlikte karşı çıkıyor.
Sosyalistim, Kürdüm, Aleviyim, bu açıklığı sürekli söyledim. Bu önyargıları yıkmak açısından da önemli. Melek hanımın açıklamaları da var, sosyalist, Alevi böyleyse diye. Bilmiyordum diyor. Ama sonuçta sahip çıkıyorsunuz. Üniversite öğrenciliğimden itibaren sürekli mücadelenin içindeyim. Haksızlığa karşı bir duruş var. Defalarca gözaltına alındım, DAL diyorlardı o zaman, Derin Araştırma Laboratuvarı. Üç defa 15’er gün kaldım, tutuklanmam da oldu, cezaevine girdik.
“MELEK HANIMI SUSTURAMAYACAKLARINI BİLDİKLERİ İÇİN TUZAK KURDULAR”
Melek Çetinkaya, daha önce defalarca gözaltına alınıp serbest bırakılmıştı. Ama Akit TV’ye çıkana kadar tutuklamaya gerekçe olabilecek bir şey bulunamamıştı. Sizce, iddia edildiği gibi Akit TV programında Melek hanıma kumpas mı kuruldu?
Melek hanım kendi haklılığına inanan ve çok açık konuşan, dobra bir insan. Dosyaya da çok hakim. Ben de söyledim, eğer bilgim olsaydı çıkmayın oraya, derdim kendisine. Akit TV, oradakileri ben gazeteci olarak da nitelendirmiyorum, tetikçi onlar. İsmini duymadığımız bir sürü insan var bu dönemde AKP’yle birlikte ortaya çıkan gazeteci kılıklı ve aslında devletin derin yapılarıyla ilişkili işler yatıklarını da düşünüyorum. Bu anlamıyla kumpas, ciddi bir kumpas. Çünkü Melek hanımı susturamayacaklarını anladılar. Ve sesi büyüdükçe, AKP’nin yürüttüğü darbe söyleminin bir fiyasko olduğu toplum nezdinden genel olarak algılanmaya başlıyordu artık. Bu nedenle başka türlü susturamayacaklarını bildikleri için bu tuzağı kurdular.
“SÜNNİ, BAŞÖRTÜLÜ BİR KADININ, SOSYALİST ALEVİ BİR KÜRT’LE HAK ARAMASI, RAHATSIZ ETTİ”
Melek hanımın, başörtülü, AKP’ye yıllarca oy vermiş bir kadın olarak oraya gelmesi, AKP tabanında, KHK’lılar ve sol camia nezdinde nasıl bir etkisi oldu?
Birincisi, AKP açısından rahatsız edici durum şu: Başörtülü bir kadın solcu birinin yanına gidiyor. AKP döneminde insanlar ciddi kutuplaştırılıyor. Siyaseti bu kutuplaştırmalar üzerine bina ediyorlar. AKP’liler, Sünniler, Aleviler, Kürtler, ulusalcılar vs diye. Aslında 90’ların sonundan itibaren asında, faili meçhul cinayetler, Sivas olayları, Gazi olayları, 28 Şubat, bunlar toplumda ciddi önyargılar da oluşturan, kutuplaşmayı arttıran süreçler. Sünni, sağcı, başörtülü bir kadının, sosyalist Alevi ve Kürt bir insanın yanına gelmesi ve birlikte hak araması, çok rahatsız etti. Birlikte gözaltına alınmaları çok rahatsız etti. Onun için biz Melek hanımla, eylem dahi yapmadan yanyana geldiğimizde direkt gözaltı yapıyorlardı. Defalarca yapıldı.
“EYLEM DAHİ YAPMASAK GÖZALTINA ALINIYORDUK”
Taşıdığınız kimlikler ve semboller nedeniyle ‘yanyana’ görünmeniz dahi rahatsız edici mi bulundu yani?
Evet hem de çok rahatsız etti. Onların mağduru olmuş, canı yanan bir başörtülü dindar kadınla, sosyalist bir Alevinin birlikte eylem halinde olması tercih edecekleri bir birliktelik değil. Melek hanımla yanyana geldiğimizde, eylem dahi yapmasak, elimizde hiçbir şey de olmasa hemen gözaltına alıyorlardı. Yanyana görünmemiz tehlikeliydi onlar için. Solda şöyle bir şey vardı, ‘Sana ne’, ‘sen niye karışıyorsun’, ‘geçmişte onlar da bize şunu şunu yaptı’, ‘AKP’yle birlikteydiler, şimdi koptular’ vs diyorlardı. 15 Temmuz sonrasında işkence gören paşaların görüntüleri servis edildiğinde, ben sosyal medya hesabımdan “İşkence kime yapılırsa yapılsın karşı çıkmak gerekir” diye paylaşım yaptım, duruyor hâlâ. Sonuçta biz solcular, sosyalist insanlarsak eğer belli ilkeler üzerinden hareket etmemiz gerekiyor. İşkenceye karşıysak herkese karşı olmamız lazım. Hukuksuzluk varsa, kime yapıldığı değil, o hukuksuzluğa karşı çıkmak gerekiyor. Bir hesap varsa, bu hesabı sonra tartışırsınız. Eleştiri, özeleştiri, bunları sonra yaparsınız. Ama şu anda zamanı değil. Ki ben bu süreçte şeyi de görüyorum, geçmişte cemaatle bağlantılı olmuş, içinde yer almış insanlar, “Biz Kürt sorununa böyle bakmıyorduk”, “Biz Alevilere solculara böyle bakmıyorduk” diyorlar. Bu o döneme kadarki hayatlarının özeleştirisi aslında.
Peki başörtülü, mütedeyyin, kendisi de oğlu nedeniyle OHAL ve KHK mağduru olmuş Melek hanımın mücadelesi, büyük çoğunluğu kendisi gibi mütedeyyin, dindar insanlardan oluşan KHK’lıları nasıl etkiledi?
Hak aramaktan korkan, devletle karşı karşıya gelmekten korkan ve bizim gibi sosyalistlere karşı da önyargıları olan bir kesim aslında. Ama birlikte yürünebileceğini gördüler. Onun için, solcuyum, Aleviyim, Kürdüm kimliği sürekli açıkladım. Çünkü belli şeyleri yıkmak gerekiyor. Biz bu ülkede sürekli dayak yedik, yiyoruz. Bizim hak mücadelesi dediğimiz, ya da insan hakları ve adalet mücadelesinin kimliği olmaz. Biz bunu yerleştirebilirsek, önümüzdeki dönemin demokrasi anlayışını da değiştirebiliriz. KHK’lılar da Melek hanımın eylemliliği sayesinde seslerini duyurabileceklerini, korku eşiğini geçebileceklerini gördüler. Hak aramanın kötü bir şey olmadığını, mücadeleden korkmamaları gerektiğini, en azından bir kısmı görmüş oldu.
“İNSANLARIN ÖNYARGILARI YIKILIYOR, YENİ BİR DEMOKRASİ ANLAYIŞI İNŞA EDEBİLİRİZ”
‘Önümüzdeki dönemin demokrasi anlayışını değiştirmekten’ söz ettiniz. Biraz açabilir misiniz bunu?
Adalet mücadelesinin kimliği olmaz. Biz bu dönemde bu anlayışı yerleştirebilirsek, önümüzdeki dönemin demokrasini anlayışını da değiştirmiş oluruz. Yeni bir toplumsal mutabakat ortaya koymuş oluruz. Eğer bu dönemde biz bunu başaramazsak Türkiye bu şansı bir daha yakalayamaz. Yarın işlerimize geri dönebiliriz ama biz, birbirimize mesafeyle bakmayı, herhangi bir haksızlık karşısında kime yapıldığına değil ne yapıldığına bakmazsak, bu dönem yaşananlar sadece insanların eziyet çekmiş oluruz ama çocuklarımıza bir katkısı olmaz. Çocuklarımızın geleceği için yeni bir şey inşa etmeye yaramaz. Eskiye dönmüş oluruz. Bu kadar acı, bu kadar yaşanan şey boşuna gitmiş olur. KHK Platformları zemini bu açıdan önemli. Orda askeri, polisi, öğretmeni, memuru, bürokratı, hukukçusu, sıradan vatandaşı var. Beni mesela çok eleştirdiler, “orda asker var, polis var ne işiniz var orda” diye. Çok ciddi tartışmalar oluyor orda. Bu önyargıları yıkan bir süreç. İnsanlar birbirini tanıyor. Yıllarca kafasına işlenmiş, kazınmış şeyler yıkılıyor. Bu sadece mütedeyyin insanlar için değil, soldaki insanların da değişmesi, önyargılarının yıkılması açısından önemli.
“BİR MAĞDURİYETİ DİLE GETİRİRKEN ‘FETÖ’ DERSENİZ İNANDIRICILIĞINIZ OLMUYOR”
Kaçırılan eşlerini ya da çocuklarını arayan kadınların sizin yanınıza gelip seslerini duyurması, ardından Galatarasay Meydanı’nda 25 yıldır kayıplarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’nin eylemine katılmaları örneği de var.
O çok önemliydi. Hatta bir kırılma noktasıydı diyebilirim. Cumartesi Anneleri çok güçlü bir sembol, çok önemli bir mücadelenin ismi. Kilit noktaydı. Ondan sonra ortam zemin oluştu zaten. Sol, başlangıçta en azından benim çevremdeki, insanlar ‘yesinler birbirlerini’ veya ‘zaten her şeyi birlikte yaptılar çeksinler’ modundaydı. Sonradan İHD ciddi şekilde sahip çıktı. Geçmişte ne olursa olsun ama şu an yapılan şey, kaçırma olayları vs, bunlar yıllardır karşı çıktığımız şeylerdi zaten dediler. Solun kendi içinde bir kırılma noktası oldu onların bir araya gelmesi. Toplumun geneline yayılmasa bile ülkenin aydın, işin fikri boyutunu ele alan insanlar bunu gördü. Böylece var olan durum yayıldı. HDP’nin kurumsal olarak, parti kimliğiyle tüm mağdurları bir araya getirmesi, sahip çıkması da bu açıdan çok önemli ve değerliydi.
HDP’nin başta Ömer Faruk Gergerlioğlu olmak üzere, Hüda Kaya, Meral Danış Beştaş, Saruhan Oluç gibi isimlerin yanısıra kurumsal olarak da KHK’lıları muhatap alması, bir araya gelmesi ne ifade ediyor?
Çok önemli ve değerli bir destek bu. Aileleriyle birlikte sayıları milyonları bulan insanlar var. Bunları hiç kimse görmezden gelemez. Kaldı ki Ömer Faruk beyin kendisi de bir KHK’lı doktor. HDP’nin kurumsal olarak destek vermesi diğer partileri de bu konuda adım atmaya zorluyor.
Diğer partiler ne ölçüde yapıyor peki?
Kılıçdaroğlu, çok açık defalarca Harbiyeli yargılamalarının ne kadar hukuksuz olduğunu defalarca dile getirdi. Ancak şöyle de bir şey var: Siz eğer bir mağduriyeti dile getirirken arkasından “ama” diye koyarsanız, cemaat veya ‘fetö’ derseniz, sizin inandırıcılığınız olmuyor. Sonuçta devletin bakışı bu. Siz de o sisteme teslim olmuş oluyorsunuz.
“TÜRKİYE SOLU GÜÇLÜ OLSAYDI AKP BU KADAR İLERİ GİDEMEZDİ”
“İktidar bir sınır çiziyor devamlı. O sınırın içinde kalanlar iyi, dışında kalanlarsa terörist, vatan haini. Muhalefet partileri de o sınırı kabul edip, onunla aynı dili konuşuyorlar” şeklinde yorumlar da yapılıyor. Katılır mısınız?
O sınırın içinde kalıyorlar maalesef. Devletin içinde, AKP’yle birlikte bir yarılma var. AKP aslında bu çekirdek devlete tam hakim olamadı. Devletin bir kanadı, AKP, MHP, Vatan Partisi, Ergenekon. Diğer kanadı Saadet, CHP, İyi Parti ve muhalefet partileri. Aslında hepsi devletin içinde ve o çekirdek yapıya egemen olma mücadelesi veriyor. Bizler, aslında şimdi öteki olanlar o şeyin dışındayız. Kürt sorununda da bir yere geliyor duruyor. Türkiye demokratikleşecekse bu şekilde demokratikleşemez.
Eski CHP’yi hatırlayın, 73’lerde,74’te iktidara gelmesinin ve sürekli yükselmesinin asıl nedeni Türkiye sol sosyalist hareketinin güçlü olması. Şu andaki en büyük eksiklik, 80’den bu yana, Türkiye sosyalist hareketinin, devrimci hareketinin güçsüzlüğü. Siz ne kadar güçlü olursanız toplumsal baskı ne kadar fazla yaparsanız partileri de o yönde etkileyebilirsiniz. Şimdi yaprak kımıldamıyor. KHK’lılardan kaç tanesinden ses çıkıyor? Sokakta kendini göstermeye çekinen bir grup. Bunu hep söylüyorum: Siz baskı unsuru olmadığınız sürece bu söylemi düzeltemezsiniz. Buradaki etki sizin gücünüze alakalı. Aşağıdan güçlü bir tepki oluşmadıkça yukarıda önemsenmez. Bu söylemi değiştirebilecek ve partileri de dönüştürebilecek olan bu tepkidir. Ecevit’in sloganını hatırlayın, ‘toprak işleyenin, su kullananın’. Ecevit’i o noktaya getiren Türkiye sosyalist hareketinin o dönemdeki gücüdür. Sonuçta sistem partisi, o süreci kavrayabilmek açısından farklı niyetlerle, bunu söylemek zorunda. Şu andaki en büyük handikapımız Türkiye’deki sosyalist hareketin çok ciddi zayıflığı. Bu, toplumsal dinamikleri ciddi biçimde etkiliyor.
Şu an Türkiye sosyalist hareketi güçlü olsaydı ne olurdu?
Bu kadar olmazdı. AKP bu kadar şeyi yapamaz, bu kadar ileri gidemezdi. Bakın KESK üyesiydim. Biz atıldıktan sonra KHK’lılarla ilgili toplantı yapıldığında ben dedim ki ‘KESK bu süreci doğru yönetebilirse hem kendisini yenileme hem de büyüme fırsatı yakalar.’ Sonuçta biz 5-6 bindik ama çok ciddi bir kitle var. Süreci kavramamız gerekiyor demiştim.
“BU DÖNEMİN UTANCI CEMAL YILDIRIM İSMİNİN BİLİNMESİDİR”
Türkiye solu OHAL dönemini ve KHK’ları kavramakta gecikti mi?
Gecikti. Şöyle bir yargıyla hareket etti: O dönemde Eğitim-Sen’den 10 bine yakın arkadaşımız açıktaydı ve sokakta eylem yapıyorlardı. Özellikle Hatay, Tunceli gibi yerlerde çok kuvvetli eylemler yapıldı, velilerle birlikte. O süreçte KESK örgütsel olarak müdahale etmiş olsa her şey farklı olabilirdi. Darbe sonrası Çalışma Bakanı KESK’i ziyaret etti. İlk defa bir Çalışma Bakanı KESK’in ofisine geldi. Susun dediler. O açıkta olan arkadaşların hepsini döndürdüler işe ama o arkadaşların hepsi KHK’yla atıldı geri. ‘Biz nasıl olsa onlardan değiliz’, ‘döneriz biz’, ‘bizi ellemezler’ çok fazla. Ve sokaktan çekildi KESK. Sokakta kurulan bir sendika istediği kadar şey olsun, zayıflamıştık o dönemde ama siz sokağa döndüğünüzde çok farklı bir etkiniz oluyor. Bir hareketlilik önemliydi ama bunu yapmadılar. Sonuçta bize kaldı. Ben sürekli söylüyorum, bu dönemin utancı Cemal Yıldırım isminin bilinmesidir. Çünkü örgütlü mücadele yok, mücadele eden kimse yok. Tek başınıza çıkmak zorunda kalıyorsunuz. KESK o dönemde sokağa çıkmış olsaydı, bu kadar insan belki de atılmayacaktı.
İşsizlik çok ciddi rakamlara ulaşmış durumda. Pandemi öncesi dönemde hatırlayın intiharlar artmış durumdaydı işsizlik nedeniyle. Ama bakıyorsunuz sendikalar yok ortada. Sol sosyalist hareket çok zayıf kalıyor. Sıkışmış durumda. Kürt, Alevi bir zemine sıkışmış. Nasıl olsa oradan devşirebiliyor, daha kolay örgütlenmesi vs. oraya sıkışmış ve siz bir yerde teslim ettikten sonra kımıldayamazsınız. KESK mesela, o dönemde mücadelenin önünü açmış olsaydı, orada eylem yapan arkadaşları evlerine göndermek yerine sokak daha kolay örgütlenebilirdi. Siz toplumsal muhalefetin önünü açacak ufak bir adım atmış olsaydınız bugün yaşanan süreç farklı olabilirdi. Darbeyle birlikte gelişen geri duruşlar, ya ‘bizi ellemeyecekler’, ya da darbenin getirdiği ürkeklik, kolay geldi aslında. Bugün yaşadığımız bir sürü olumsuzluk, o zaman başladı. Bakın bugün Türkiye’de toplumsal muhalefet açısından bir sürü olumsuzluk yaşanıyor, sosyal medya yasasından tutun işsizliğe, pandemi koşullarından yolsuzluğa kadar birçok şey var ama sokağa kimseyi çıkarıp karşı koyamıyorsunuz. O korkuya teslim oldunuz.
“KHK’LILAR SON BİR YILDIR DURUMU KANIKSADILAR”
KHK’lıların sessiz kalmasını sık sık eleştiriyorsunuz…
Bir, bize yapılan çok ciddi hukuksuzluk. Bu hukuksuzluğa sessiz kalmak, teslim olmak, buna razı olmak demektir. Arkadaşlar şöyle diyor: Ya yanınızdayım ama yargılanıyorum, davam var. Yargılanmayan kim var? Sen ne için atılmışsın. Terörist yaftası vurularak atılmışsın sen. Bundan daha ilerisi ne olacak? Onun için teslim olmamaları, var olan duruma alışmamaları gerekiyor. Özellikle son bir yıldır alıştıklarını, başlarına gelen şeyi kanıksadıklarını düşünüyorum ben.
Hak aramanın KHK’lıların önemli bir kısmında fikri düzeyde solculardaki kadar olmadığı gerçek tabi. Muhafazakâr, gelenekçi kodlarla ve sokak fikrinden uzak yetişmiş olmamanın etkisi olabilir mi bu durumda?
Evet olabilir. Bakın, Ömer beyin (Ömer Faruk Gergerlioğlu) açıkladığı ‘OHAL’in Üçüncü Yılında Toplumsal Maliyetler Raporu’nda geçen yıla kadar KHK’lıların yüzde 75’i sanırım, yüzde 70’i de olabilir, hâlâ AKP’den umudu varmış. Çok ilginç bir rakam. Tekrar devletle barışırız ya da AKP mağduriyetimizi gideriz beklentisi insanların harekete geçmesinin önündeki engel bir de bu beklenti sürekli yayıldı. Topluca döndürüleceksiniz, topluca başlayacaksınız. Beraat eden, takipsizlik alan bir sürü kişi var, başlamadı. Bunlara red kararı verdi OHAL Komisyonu. Ülke demokratikleşmediği sürece, işimize dönsek bile ülkede var olan faşizm geriletilmediği sürece, demokratik, insan haklarına saygılı bir süreci oturtmadığımız sürece kimsenin bir güvencesi yok. İşine geri dönenler bir daha bir daha ihraç edilebilir. 80 Anayasası’ndan herkes şikâyetçi ama bakın o günden beri gelen iktidarların hiçbiri değiştirmedi. Yarın AKP gittiğinde de demokratik bir ortam oluşmamışsa bizim bu mağduriyetimiz devam edebilir.
“KENDİ MEŞRULUĞUNUZA İLK ÖNCE SİZİN İNANMANIZ LAZIM”
Nasıl?
Bunun garantisi yok. Gelecek iktidarlar işlerine nasıl gelirse öyle davranır. KHK’lılar kendi haklarına sahip çıkmalı. Bunun için mücadele etmeli. Bizim gücümüzün dışında bu süreci değiştirebilecek bir güç yok. Ancak biz mücadele ettiğimizde bu süreci değiştirebiliriz. CHP’nin, İYİ Parti’nin söylemini ancak bu mücadele ile değiştirebiliriz. Mücadeleden vazgeçmek, alışmak rejime teslim olmak demektir. Kendi mücadelenizin meşruluğunu kendinize hissettirmezseniz, başkasına hiç hissettiremezsiniz. Haklılığınıza inanmanız lazım. Kendi meşruluğunuza, haklılığınıza ilk öne kendiniz inanacaksınız ki başkalarını da inandırabilesiniz. Başka türlü olmaz.
İhraç edilmeniz, eylemleriniz de dâhil bu sürecin başından beri yaşadıklarınız göz önüne alındığında sizi en çok etkileyen şey ne oldu?
Başlangıçta yalnızsınız. Umut olduğunuzu, umut haline geldiğinizi çok fark etmiyorsunuz. İnsanların hayatına dokunup değiştirmek çok önemli. Benim için bu süreçte en önemli kazanım, direkt birebir yanımda değişen insanları görmek oldu. Daha önce hiç eylem tecrübesi olmayan ama işyerinin önündeki eylemlerle müthiş bir değişim yaşayan arkadaşım, kendi başına bir harekete dönüşen Melek Çetinkaya, Semih var aynı şekilde kalıpları yıkan, Buket hanım var mesela. İnsanların değişimine tanıklık etmek, hayatlarına dokunup değiştirmek, benim için sürecin en önemli güzelliği.
“TOPLUMDAKİ EN DİNAMİK KESİM KHK’LILAR, KİMSE ONLARI GÖRMEZDEN GELEMEZ”
AKP’den koparak partilerini kuran Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın KHK meselesine öncelik verdikleri anlaşılıyor. Bunu hemen hemen çıktıkları her programda ifade etmelerinden anlıyoruz. Kurumsal basın açıklamalarında da KHK meselesine sık sık vurgu yapılıyor. KHK’lılar arasında bu adımları samimi bulmayanların da olduğunu açıklamalara yapılan yorumlardan görebiliyoruz. Bu partilerin KHK’lılara bakışı size samimi geliyor mu?
AKP demokrasi getiremez. AKP’nin iktidarda kalması baskıyı ne kadar arttırdığına bağlı artık. Bu noktadan dönüşünün zor olduğunu düşünüyorum. Toplumdaki en dinamik kesim, şu an toplumun en dibinde bulunan KHK’lılar aslında. Değiştirebilecek gücü olan onlar. Kimse ‘KHK’lıları görmüyorum’ diyemez, görmezden gelemez. Yeni kurulan partiler bu işte ne kadar samimi olur? Hata görüyorsanız, ve de büyümek istiyorsanız toplumsal karşılığınızın olmasını istiyorsanız KHK’lılar hakkında mutlaka bir şeyler söyleyip, bir şeyler yapmanız gerekiyor. Samimiyet ölçüsü pratikte sınanacak bir şey. Pratikte ne yapabileceklerini görmek lazım. KHK’lılar şunun farkına varmalı: Toplumun bugün en dibinde olabilirler ama toplumdaki değişimi sağlayabilecek en büyük güç KHK’lılardır.
Değiştirici güç niçin önemli?
Değiştirici güç şu açıdan önemli: Biz çok büyük oranda önyargıları yıkmış, Türkiye’nin yeni toplumsal demokratikleşme zeminini oluşturma şansını ortaya koymuş durumdayız KHK’lılar olarak. KHK Platformları vs gibi yapılarla. Eğer ülkede önümüzdeki dönem ciddi demokratik, insan haklarına saygılı bir sistem oluşacaksa bunun prototipi KHK’lılar ve yürüttükleri ortak mücadele olacaktır. Burada görünür olmak önemli. Gücümüzü, varlığımızı iyi gösterebilirsek siyaseti de partileri dönüştürüp değiştirebilecek güçteyiz. Ülkedeki zemini de insanların bakışını değiştirebiliriz. Akademisyeniyle, öğrencisiyle, doktoruyla, öğretmeniyle, askeriyle, polisiyle, memuruyla, hukukçusuyla ülkedeki en eğitimli, en dinamik kesimden bahsediyoruz. Gücümüzün farkında olmalıyız.
“TOPLUM KHK’LILARI KANIKSADI UMURUNDA DEĞİL, DAHA DA KÖTÜSÜ KHK’LILAR DA KANIKSAMIŞ DURUMDA”
İstanbul’dan Ankara’ya bir yürüyüş planlıyorsunuz. Nedir bu yürüyüşün ana fikri? Neden yürüyeceksiniz?
Şöyle bir kanıksama durumu var: Toplum KHK’lıları kanıksamış durumda, çok umurunda değil. Daha tehlikelisi KHK’lı arkadaşlar da durumlarını kanıksamış durumda. Bakın Twitter etkinlikleri artık eskisi kadar güçlü olmuyor. Var olan duruma alışmak kötü bir şey. Faşizme alışılmaz, olağanüstü duruma alışılmaz. Çünkü bu alışma baskının daha artmasını getiriyor. Ben bir yıl işyerinin önünde, son iki yıldır da Sakarya Caddesi’nde teslim olmadığımı göstermeye çalışıyorum. Kanıksamıyorum bu KHK’ları. Ben yeniden bu KHK meselesinin ön plana çıkması için, bir baskı unsuru olması ve insanlara yeniden bir cesaret getirmesi için, var olan duruma ‘sakın alışmayın’ demek için yürüyüşü yapacağım. Siz korkup ürküp geri çekildikçe üzerinizdeki baskı daha da artacak. Ben bu baskıya telsim olmuyorum. En fazla yapacağın şey beni cezaevine göndermek. Alıyorsan al. Ama ben bu yaptığın haksız hukuksuz uygulamalara teslim olmayacağım. KHK meselesini tekrar kamuoyu gündemine çıkarmak için yapacağım yürüyüşü.
Yürüyüşün bir şekli, rotası, planı var mı?
İstanbul’dan başlayıp Ankara’da sona erdireceğiz. Siyasi partilerle, sendikalarla ve sivil toplum örgütleriyle görüşeceğim önce. Her ilde bu partileri, sendikaları, sivil toplum kuruluşlarını ziyaret edip onlarla birlikte KHK eksenli basın açıklamaları yapacağız. Sembolik bir yürüyüş olacak. Sonuçta bizim can güvenliğimiz yok. Onun için şehir merkezlerinde yürüyeceğim. Bir haftalık bir yürüyüş olarak düşünüyorum. Görüşmeleri netleştirip ondan sonra yürüyüş programını açıklayacağız. 1 Eylül’de başlatmayı düşünüyorum yürüyüşü, Dünya Barış Günü’nde.
“BU SÜREÇ KHK’LILARIN MÜCADELESİYLE BİTMELİ”
Son soru olsun: KHK’lılar için umut var mı? Bu mücadele kazanılacak mı sizce?
Bu mücadele kazanılacak, hiç kuşkum yok. Ülkenin şu anda içinde olduğu süreç, sürdürülebilir değil. Siyasi davalar bunların hepsi. Her siyasi dava sonrası, darbeler sonrasına bakın sürekli bir aflar ve uğranılan haksızlıklara yönelik düzenlemeler olmuştur. Doğru bir zeminde kazanım elde etmek istiyorsak, çocuklarımız için bu sürecin bir artısı olacak, önyargıları tamamen yıkıp insan haklarına saygılı demokratik bir zemini oluşturmamıza bağlı. Bundan sonra artık biri dayak yediği zaman ‘bizim mahalleden değil’ diye bakmamak lazım. O haksızlığa hepimizin birden ses olduğu bir ülke olmamız gerekiyor. Öyle olursak kazanım elde etmiş oluruz. Bu süreç eninde sonunda bitecek, önemli olan nasıl biteceği. Ve kimlerin müdahalesiyle biteceği. Bizim mücadelemizle biterse bu süreç, ülke çok çok farklı olur. Yukarıdan bir müdahalenin, bir siyasetin, partinin müdahalesiyle biterse bir kazanımı olmaz. Ama bizim mücadelemizle kazanılırsa kazanımı çok olur, demokrasi açısından.
[Yavuz Genç] 2.8.2020 [Kronos.News]
Sağlık Bakanlığı’na Prof. Dr. Ceyhan’dan veri tepkisi: İzahı yok, nedenini bilmiyoruz!
Yoğun bakım hasta sayısının günlük koronavirüs tablosundan çıkarılmasına bir tepki de Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’dan geldi: “Yoğun bakım hasta sayısının birden bire 500’lere düşmesi ardından açıklamaların durdurulmasının izahı yok. Nedenini biz de bilmiyoruz.”
BOLD – Sağlık Bakanlığı’nın günlük korona tablosunda parametre değişikliğine gitmesinin yankıları sürüyor. Özellikle yoğun bakımdaki hasta sayısının artık açıklanmaması uzmanların şüphesini çekiyor. Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Yoğun bakım hasta sayısının birden bire 500’lere düşmesinin ardından açıklamaların durdurulmasının izahı yok. Nedenini biz de bilmiyoruz. Sahil bölgelerine ve ülke geneline bakıldığında virüs eğer mutasyona uğramaz ise baş etmemiz mümkün değil çünkü normalleşme sürecine giren tüm ülkelerde virüs yeniden yayıldı” ikazını yaptı.
DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ’NDEN BÜYÜK TEPKİ VAR
Bakanlıkta teknik verileri hazırlayan ekibin sayıları vermeyi durdurduğuna işaretle “Bu duruma şu anda yurt dışından özellikle Dünya Sağlık Örgütü’nden büyük tepki var. Bilim ve sağlık ile uğraşanların bu verileri sistemli şekilde paylaşmasında yarar vardı” ifadelerini kullandı.
Sağlık Bakanlığı, yoğun bakımdaki hasta sayısını günlük tablodan çıkarıp yerine ağır hasta sayısını ekledi.
ONLARDA SİYASİLER OLMADIĞI İÇİN GÜVENİLİR
Açıklanan verilere inanmak zorunda olduklarını belirten Ceyhan, “Başka neye, kime güveneceksiniz, elinizde verileri hazırlayabilecek başka kurum yok. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa ülkeleri ile sıkıntı yaşamaya devam ediyoruz. Almanya’ya iki bakanımız bakan yardımcılarımız gitti ancak sonuç alamadık. Çünkü onlar Avrupa Sağlık Otoritesi’nden aldıkları verileri değerlendirerek yol haritası hazırlıyor. O birimde sadece bilim insanları var ve tamamen bilimsel verileri değerlendirerek açıklama yapıyorlar. Yani o birimde siyasiler olmadığı için çok daha güvenilir bakılıyor” dedi.
BÖYLE GİDERSE TEDBİRLER İŞE YARAMAZ KİMSE BEKLEMESİN
Sahillerde, tatil beldelerinde aşırı rahatlama yaşandığına dikkat çekerek “Sosyal mesafe plajda restoranda çarşıda sıfır, maske yok. Böyle giderse bugüne kadar aldığımız tedbirler ve önlemler bir işe yaramaz, kimse beklemesin. Normalleşme sürecinde insanlar virüs ortadan kalktı bana bir şey olmaz havasına girdi, daha beteri olabilir. Daha tehlikelisi olabilir. Hafif ve gizli vakaları bir an önce tespit etmeli ve testin yaygınlaştırılmasını sağlamalı” uyarılarını sıraladı.
[Bold Medya] 1.8.2020
BOLD – Sağlık Bakanlığı’nın günlük korona tablosunda parametre değişikliğine gitmesinin yankıları sürüyor. Özellikle yoğun bakımdaki hasta sayısının artık açıklanmaması uzmanların şüphesini çekiyor. Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Yoğun bakım hasta sayısının birden bire 500’lere düşmesinin ardından açıklamaların durdurulmasının izahı yok. Nedenini biz de bilmiyoruz. Sahil bölgelerine ve ülke geneline bakıldığında virüs eğer mutasyona uğramaz ise baş etmemiz mümkün değil çünkü normalleşme sürecine giren tüm ülkelerde virüs yeniden yayıldı” ikazını yaptı.
DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ’NDEN BÜYÜK TEPKİ VAR
Bakanlıkta teknik verileri hazırlayan ekibin sayıları vermeyi durdurduğuna işaretle “Bu duruma şu anda yurt dışından özellikle Dünya Sağlık Örgütü’nden büyük tepki var. Bilim ve sağlık ile uğraşanların bu verileri sistemli şekilde paylaşmasında yarar vardı” ifadelerini kullandı.
Sağlık Bakanlığı, yoğun bakımdaki hasta sayısını günlük tablodan çıkarıp yerine ağır hasta sayısını ekledi.
ONLARDA SİYASİLER OLMADIĞI İÇİN GÜVENİLİR
Açıklanan verilere inanmak zorunda olduklarını belirten Ceyhan, “Başka neye, kime güveneceksiniz, elinizde verileri hazırlayabilecek başka kurum yok. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa ülkeleri ile sıkıntı yaşamaya devam ediyoruz. Almanya’ya iki bakanımız bakan yardımcılarımız gitti ancak sonuç alamadık. Çünkü onlar Avrupa Sağlık Otoritesi’nden aldıkları verileri değerlendirerek yol haritası hazırlıyor. O birimde sadece bilim insanları var ve tamamen bilimsel verileri değerlendirerek açıklama yapıyorlar. Yani o birimde siyasiler olmadığı için çok daha güvenilir bakılıyor” dedi.
BÖYLE GİDERSE TEDBİRLER İŞE YARAMAZ KİMSE BEKLEMESİN
Sahillerde, tatil beldelerinde aşırı rahatlama yaşandığına dikkat çekerek “Sosyal mesafe plajda restoranda çarşıda sıfır, maske yok. Böyle giderse bugüne kadar aldığımız tedbirler ve önlemler bir işe yaramaz, kimse beklemesin. Normalleşme sürecinde insanlar virüs ortadan kalktı bana bir şey olmaz havasına girdi, daha beteri olabilir. Daha tehlikelisi olabilir. Hafif ve gizli vakaları bir an önce tespit etmeli ve testin yaygınlaştırılmasını sağlamalı” uyarılarını sıraladı.
[Bold Medya] 1.8.2020
‘Mağdur çığlık atmadı’ diyen hakim tecavüz sanığını serbest bıraktı
Gamze A’ya cinsel saldırı gerekçesiyle yargılanan Yunus Emre Ç, ‘mağdur tecavüz sırasında çığlık atmadı’ denilerek serbest bırakıldı. Avukat Nazlı Ceren Şendoğan, “Saatlerce süren tecavüz sırasında Gamze, sara nöbetleri geçirdi” dedi.
BOLD – Yunus Emre Ç, geçen yıl kasım ayında Gamze A. adlı kadına tecavüz suçlamasıyla yargılandığı mahkemece serbest bırakıldı. Hakim, salıvermeyi ‘mağdur tecavüz sırasında çığlık atmadı’ şeklinde gerekçelendirdi.
Gamze A.’nın avukatı Nazlı Ceren Şendoğan, müvekkiline saatlerce tecavüz edildiğini ve mağdurun bu esnada sara nöbetleri geçirdiğini aktardı. Sanığın bir yıla yakın süredir serbest olması ve hiç ceza almaması sosyal medyada tepki çekti. Kısa sürede #gamzeyesesol etiketi Türkiye gündemine girdi. Kullanıcılar sanığın bir an önce tutuklanmasını talep etti.
MÜVEKKİLİM TEKRAR TEKRAR MAĞDUR EDİLDİ
Sanığın hâlâ Gamze A. ile Bursa’da aynı sokakta ikamet ettiğini kaydeden Şendoğan, şunları anlattı: “Sanık müvekkilimin yaklaşık 4 apartman yanında oturuyor, yaşadığı korkuyu anlatmam imkânsız. Bizim tıbbi ve fiziksel delillerimiz var. Bu delilleri de geçiyorum. Yunus Emre Ç. adlı şahıs karakolda iken Gamze A.’ya mesaj atıyor. Evli ve çocuklu olduğunu konuyu uzatamaması gerektiğini, başka şekilde çözebileceklerini söylüyor. Sadece bu kısa mesaj bile yaşanan tecavüzün kanıtıdır. Ama mahkeme şahsı tutuksuz yargılıyor. Gerekçe de sanığın şu ifadesi gösteriliyor. Sanık aile apartmanında oturduklarını ve Gamze A.’nın çığlık atsa duyulabileceğini ama atmadığını rıza gösterdiğini söylüyor. Mahkeme de tutarsız bularak bu gerekçe ile şahsı tutuksuz yargılıyor. Şahıs ne mahkeme tarafından ne de toplum tarafından gerekli tepkiyi görmedi. Müvekkilim yaşadığı olaydan sonra tekrar tekrar mağdur ediliyor. Biz tekrar tutukluluk talep edeceğiz. Davamız pandemiden dolayı kasım ayına ertelendi, hakkımızı sonuna kadar arayacağız.”
[Bold Medya] 1.8.2020
BOLD – Yunus Emre Ç, geçen yıl kasım ayında Gamze A. adlı kadına tecavüz suçlamasıyla yargılandığı mahkemece serbest bırakıldı. Hakim, salıvermeyi ‘mağdur tecavüz sırasında çığlık atmadı’ şeklinde gerekçelendirdi.
Gamze A.’nın avukatı Nazlı Ceren Şendoğan, müvekkiline saatlerce tecavüz edildiğini ve mağdurun bu esnada sara nöbetleri geçirdiğini aktardı. Sanığın bir yıla yakın süredir serbest olması ve hiç ceza almaması sosyal medyada tepki çekti. Kısa sürede #gamzeyesesol etiketi Türkiye gündemine girdi. Kullanıcılar sanığın bir an önce tutuklanmasını talep etti.
MÜVEKKİLİM TEKRAR TEKRAR MAĞDUR EDİLDİ
Sanığın hâlâ Gamze A. ile Bursa’da aynı sokakta ikamet ettiğini kaydeden Şendoğan, şunları anlattı: “Sanık müvekkilimin yaklaşık 4 apartman yanında oturuyor, yaşadığı korkuyu anlatmam imkânsız. Bizim tıbbi ve fiziksel delillerimiz var. Bu delilleri de geçiyorum. Yunus Emre Ç. adlı şahıs karakolda iken Gamze A.’ya mesaj atıyor. Evli ve çocuklu olduğunu konuyu uzatamaması gerektiğini, başka şekilde çözebileceklerini söylüyor. Sadece bu kısa mesaj bile yaşanan tecavüzün kanıtıdır. Ama mahkeme şahsı tutuksuz yargılıyor. Gerekçe de sanığın şu ifadesi gösteriliyor. Sanık aile apartmanında oturduklarını ve Gamze A.’nın çığlık atsa duyulabileceğini ama atmadığını rıza gösterdiğini söylüyor. Mahkeme de tutarsız bularak bu gerekçe ile şahsı tutuksuz yargılıyor. Şahıs ne mahkeme tarafından ne de toplum tarafından gerekli tepkiyi görmedi. Müvekkilim yaşadığı olaydan sonra tekrar tekrar mağdur ediliyor. Biz tekrar tutukluluk talep edeceğiz. Davamız pandemiden dolayı kasım ayına ertelendi, hakkımızı sonuna kadar arayacağız.”
[Bold Medya] 1.8.2020
Tehdit edilen asker şüpheli şekilde ölü bulundu
Ailesini arayıp tehdit edildiğini söyleyen asker, ertesi gün sabah saatlerinde yatağında ölü bulundu. Kalp krizinden öldüğü belirtilen askerin 3. kattan düşüp öldüğü belirlendi. Aile tehdit edilen çocuklarının ölmesine tepki gösterdi.
BOLD – İzmir Aliağa Kapalı Cezaevi’nde kısa dönem askerlik yapan Jandarma Er Osman Özçalımlı, ailesine ölüm tehdidi aldığını söyledikten bir gün sonra şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Jandarma Osman Özçalımlı’nın 3. kattan düştüğü tespit edildi.
Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre, Kars Digor Kaymakamı, İlçe Emniyet Müdürü ve İlçe Jandarma Komutanı, Özçalımlı’nın ailesine giderek, çocuklarının kalp krizinden öldüğü bilgisini verdi. Bunun üzerine baba Ahmet Özçalımlı ve çevredeki yurttaşlar duruma tepki gösterdi.
“BABA BENİ SIKIŞTIRIYORLAR”
Baba Özçalımlı oğlunun önceki gece ve dün gece kendisini aradığını ve ölümle tehdit edildiğini söylediğini aktardı. Oğlunun, “Baba beni sıkıştırıyorlar ve bana vatan haini diyorlar. Bana tuzak kuruyorlar benimle uğraşıyorlar” dediğini aktaran Baba Özçamlı, sabah çocuklarının ölüm haberinin geldiğini söyledi.
3. KATTAN DÜŞMÜŞ
Ölüm haberi sonrası kaymakama gittiklerini belirten Özalımlı, “Kaymakam bize, ‘Oğlunuz kalp krizi geçirmemiş de olabilir. Başka yolardan ölmüş olabilir. Kars merkeze gelen Yarbay da ‘Oğlunuzun kaldığı koğuş 3’üncü katta ve cenazeyi sabah 05:00’te görmüşler ve düşmüş olabilir. Başını bir yere çarpmış olabilir’ dedi. Akrabalarımız cenazenin olduğu Adli Tıp Kurumu morguna gittiler ve bize dediler ki; ‘3’üncü kattan düşmüş diye teyit edildi” dedi.
[Bold Medya] 1.8.2020
BOLD – İzmir Aliağa Kapalı Cezaevi’nde kısa dönem askerlik yapan Jandarma Er Osman Özçalımlı, ailesine ölüm tehdidi aldığını söyledikten bir gün sonra şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Jandarma Osman Özçalımlı’nın 3. kattan düştüğü tespit edildi.
Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre, Kars Digor Kaymakamı, İlçe Emniyet Müdürü ve İlçe Jandarma Komutanı, Özçalımlı’nın ailesine giderek, çocuklarının kalp krizinden öldüğü bilgisini verdi. Bunun üzerine baba Ahmet Özçalımlı ve çevredeki yurttaşlar duruma tepki gösterdi.
“BABA BENİ SIKIŞTIRIYORLAR”
Baba Özçalımlı oğlunun önceki gece ve dün gece kendisini aradığını ve ölümle tehdit edildiğini söylediğini aktardı. Oğlunun, “Baba beni sıkıştırıyorlar ve bana vatan haini diyorlar. Bana tuzak kuruyorlar benimle uğraşıyorlar” dediğini aktaran Baba Özçamlı, sabah çocuklarının ölüm haberinin geldiğini söyledi.
3. KATTAN DÜŞMÜŞ
Ölüm haberi sonrası kaymakama gittiklerini belirten Özalımlı, “Kaymakam bize, ‘Oğlunuz kalp krizi geçirmemiş de olabilir. Başka yolardan ölmüş olabilir. Kars merkeze gelen Yarbay da ‘Oğlunuzun kaldığı koğuş 3’üncü katta ve cenazeyi sabah 05:00’te görmüşler ve düşmüş olabilir. Başını bir yere çarpmış olabilir’ dedi. Akrabalarımız cenazenin olduğu Adli Tıp Kurumu morguna gittiler ve bize dediler ki; ‘3’üncü kattan düşmüş diye teyit edildi” dedi.
[Bold Medya] 1.8.2020
Devletin bütçesi cezaevlerine akıyor
Cezaevlerinin merkezi yönetim bütçesinden aldığı pay 6 milyar 993 milyon 138 bin TL’ye yükseldi. Cezaevleri bu bütçe ile başta Saray olmak üzere birçok kurumu geride bıraktı.
BOLD – Cezaevlerine ayrılan bütçe, aynı yıl Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Milli İstihbarat Teşkilatı gibi birçok kurumun yanında 6 bakanlığın bütçesini de geçti. Altı bakanlığın bütçesi de cezaevleri bütçesinin gerisinde kaldı.
BİRÇOK KURUMUN BÜTÇESİNİ GERİDE BIRAKTI
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 2019 yılında cezaevleri için merkezi yönetim bütçesinden 6 milyar 993 milyon 138 bin lira ayrıldığını belirtti. Bu bütçe ile cezaevleri Cumhurbaşkanlığı da dahil birçok kuruma 2020 yılı için ayrılan bütçeyi geçmiş oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın 2019 yılı bütçesi 2 milyar 818 milyon 899 bin lira, TBMM’nin bütçesi 1 milyar 748 milyon 982 bin lira, Milli İstihbarat Teşkilatı 2 milyar 157 milyon 761 bin liraydı.
6 BAKANLIĞIN BÜTÇESİ CEZAEVLERİNİN BÜTÇESİNDEN AZ
Bunun yanında cezaevlerinin bütçesi 6 bakanlığın da bütçesini aştı. Dışişleri Bakanlığı’nın 2019 yılı bütçesi 4 milyar 635 bin 760 lira, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2 milyar 44 milyon 280 bin lira, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 4 milyar 168 milyon 578 bin lira, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın 2 milyar 544 milyon 238 bin lira, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2 milyar 573 milyon 286 bin lira, Ticaret Bakanlığı’nın 5 milyar 689 milyon 948 bin liraydı.
BİLGİ VERMEYİ REDDEDEN 4 KİŞİ TUTUKLU
Bakan Gül, cezaevindeki mahpus sayısı için Tanrıkulu’na Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’ne bakmasını önerirken, TCK’nın 166’ıncı Maddesi’nde düzenlenen bilgi vermeme suçundan 4 kişinin cezaevinde bulunduğunu açıkladı. Söz konusu madde şöyle: “Bir hukukî ilişkiye dayalı olarak elde ettiği eşyanın, esasında suç işlemek suretiyle veya suç işlemek dolayısıyla elde edildiğini öğrenmesine rağmen, suçu takibe yetkili makamlara vakit geçirmeksizin bildirimde bulunmayan kişi, altı aya kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.”
[Bold Medya] 1.8.2020
BOLD – Cezaevlerine ayrılan bütçe, aynı yıl Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Milli İstihbarat Teşkilatı gibi birçok kurumun yanında 6 bakanlığın bütçesini de geçti. Altı bakanlığın bütçesi de cezaevleri bütçesinin gerisinde kaldı.
BİRÇOK KURUMUN BÜTÇESİNİ GERİDE BIRAKTI
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 2019 yılında cezaevleri için merkezi yönetim bütçesinden 6 milyar 993 milyon 138 bin lira ayrıldığını belirtti. Bu bütçe ile cezaevleri Cumhurbaşkanlığı da dahil birçok kuruma 2020 yılı için ayrılan bütçeyi geçmiş oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın 2019 yılı bütçesi 2 milyar 818 milyon 899 bin lira, TBMM’nin bütçesi 1 milyar 748 milyon 982 bin lira, Milli İstihbarat Teşkilatı 2 milyar 157 milyon 761 bin liraydı.
6 BAKANLIĞIN BÜTÇESİ CEZAEVLERİNİN BÜTÇESİNDEN AZ
Bunun yanında cezaevlerinin bütçesi 6 bakanlığın da bütçesini aştı. Dışişleri Bakanlığı’nın 2019 yılı bütçesi 4 milyar 635 bin 760 lira, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2 milyar 44 milyon 280 bin lira, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 4 milyar 168 milyon 578 bin lira, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın 2 milyar 544 milyon 238 bin lira, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2 milyar 573 milyon 286 bin lira, Ticaret Bakanlığı’nın 5 milyar 689 milyon 948 bin liraydı.
BİLGİ VERMEYİ REDDEDEN 4 KİŞİ TUTUKLU
Bakan Gül, cezaevindeki mahpus sayısı için Tanrıkulu’na Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’ne bakmasını önerirken, TCK’nın 166’ıncı Maddesi’nde düzenlenen bilgi vermeme suçundan 4 kişinin cezaevinde bulunduğunu açıkladı. Söz konusu madde şöyle: “Bir hukukî ilişkiye dayalı olarak elde ettiği eşyanın, esasında suç işlemek suretiyle veya suç işlemek dolayısıyla elde edildiğini öğrenmesine rağmen, suçu takibe yetkili makamlara vakit geçirmeksizin bildirimde bulunmayan kişi, altı aya kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.”
[Bold Medya] 1.8.2020
TSK'da büyük tasfiye!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzası ile yayımlanan Yükse Askeri Şura (YAŞ) kararlarına göre 600 civarında albay ya da kurmay albay emekli edildi.
2020 yılı ağustos dönemi Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) 600 civarında albayın emekliye sevk edildiği ortaya çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) kurmay subay sayısı büyük ölçüde azaldı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Şura'da aralarında kurmayların da bulunduğu 600 albay emekliye sevk edildi.
Son yıllarda albayların en çok emekliye sevk edildiği şura sonucu, kurmay albay sayısında önemli azalma oldu.
TSK'da albaylar daha önce 31 yıl görev yaparken, bu süre 29 yıla indirildi. 29 yılını dolduranlar arasından, istenilenlerle çalışılmaya devam edilirken “İhtiyaç olmadığı” gerekçesiyle diğer albaylar emekliye sevk edilebiliyor.
KURMAY SUBAY SAYISI YOK DENECEK KADAR AZ
TSK'daki gelişmeleri yakından izleyen emekli bazı askerler, Sözcü'nün sorusu üzerine TSK'da kurmay subayın yok denecek kadar azaldığına dikkati çekti.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra yüzlerce kurmay albayın ilişiği kesildiği için TSK'da kurmay subay sayısı da azaldı.
Sayının azalmasına rağmen kurmay albayların re'sen emekliye sevk edilmeleri "Erdoğan'ın büyük tasfiyesi" diye yorumlandı. YAŞ'ta 294 albayın görev süresi ise iki yıl uzatıldı.
İsmail Metin Temel'in, Münbiç Operasyonuna Karşı Çıktığı İçin ...
Erdoğan, eski Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Zekai Aksallı ile Orgeneral İsmail Metin Temel'i (sağda) de emekliliğe sevk etmişti.
[Samanyolu Haber] 1.8.2020
2020 yılı ağustos dönemi Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) 600 civarında albayın emekliye sevk edildiği ortaya çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) kurmay subay sayısı büyük ölçüde azaldı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Şura'da aralarında kurmayların da bulunduğu 600 albay emekliye sevk edildi.
Son yıllarda albayların en çok emekliye sevk edildiği şura sonucu, kurmay albay sayısında önemli azalma oldu.
TSK'da albaylar daha önce 31 yıl görev yaparken, bu süre 29 yıla indirildi. 29 yılını dolduranlar arasından, istenilenlerle çalışılmaya devam edilirken “İhtiyaç olmadığı” gerekçesiyle diğer albaylar emekliye sevk edilebiliyor.
KURMAY SUBAY SAYISI YOK DENECEK KADAR AZ
TSK'daki gelişmeleri yakından izleyen emekli bazı askerler, Sözcü'nün sorusu üzerine TSK'da kurmay subayın yok denecek kadar azaldığına dikkati çekti.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra yüzlerce kurmay albayın ilişiği kesildiği için TSK'da kurmay subay sayısı da azaldı.
Sayının azalmasına rağmen kurmay albayların re'sen emekliye sevk edilmeleri "Erdoğan'ın büyük tasfiyesi" diye yorumlandı. YAŞ'ta 294 albayın görev süresi ise iki yıl uzatıldı.
İsmail Metin Temel'in, Münbiç Operasyonuna Karşı Çıktığı İçin ...
Erdoğan, eski Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Zekai Aksallı ile Orgeneral İsmail Metin Temel'i (sağda) de emekliliğe sevk etmişti.
[Samanyolu Haber] 1.8.2020
Birileri yazılmamış 15 Temmuz kitabımı ele geçirmeye çalıştı
Odatv yazarı Müyesser Yıldız, "Dijital arşivimi ve yazılmamış 15 Temmuz kitabını ele geçirmek istediler. Bunun için tutukladılar." dedi.
“Askeri Casusluk” iddiasıyla gözaltına alınıp, 12 Haziran 2020’de “Devletin güvenliğine ve siyasal yararına ilişkin bilgileri açıklama” suçlamasıyla tutuklanan OdaTV yazarı Müdürü Müyesser Yıldız, devlet içinde birilerinin dijital arşivini ele geçirmek için kendisini tutuklattığını iddia etti.
Yıldız, yazılmamış 15 Temmuz kitabını ele geçirmek istediklerini söyledi.
Cumhuriyet gazetesinden Alican Uludağ’a mülakat veren Yıldız, “Biat etmiyorsan ya teröristsin ya da casus!” dedi.
“Tehditlere, şantajlara, korkuya teslim olanlara.” seslenen Yıldız, “Herkesi titretip, susturduğunu zannedenlerin, kaleminden başka hiçbir şeyi olmayan bizlerden korktuğu ortaya çıktığına göre, elbirliğiyle korku duvarını aşmanın zamanı değil midir?” sorusunu yöneltti.
"DİJİTAL ARŞİVİMİN PEŞİNDELER"
Yıldız, evini terör örgütünün hücre eviymiş gibi sabahın 06:15’inde silahlı ve kar maskeli polisler tarafından basıldığını belirterek, "Neyim var, neyim yok imajını almadan el koydular. Amaçlarından biri arşivimin ele geçirilmesiydi. Bunları yeniden toparlamam zaman alacak." dedi.
Yıldız devlet içinde birilerinin kitap çalışması olup olmadığını çok merak ettiğine işaret ederek, "Çünkü AKP’liler dahil her kesimden insan 15 Temmuz’un kitabını ne zaman yazacağımı soruyordu. Galiba yazılmamış kitabı ele geçirmek istediler. Ancak üzgünüm, düş kırıklığı yaşayacaklar. Aradıklarını bulamayacaklar." ifadelerini kullandı.
Müyesser Yıldız
Gazeteci Müyesser Yıldız'ın sorulara verdiği cevaplar:
Cezaevinde günleriniz nasıl geçti, geçiyor?
"İlk 17 gün karantina cezaevinde kaldım. 7 adımlık bir koğuşta gün boyu yürüdüm. Kitap, gazete TV hiçbir şey yoktu. Sadece merkezden yayın yapan bir radyo, o da sadece müzik kanalı. Elimdeki tek şey, avukatımın ilk gün getirdiği ifademdi. Noktasına, virgülüne ezberledim adeta.
Sağ olsun çok sayıda avukat arkadaş, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri, Utku Çakırözer, Atilla Sertel ve Dr. Servet Ünsal, İyi Parti Toplumsal Politikalar Başkanı Şenol Sunat ve ismini sayamadığım pek çok dost yalnız bırakmadı.
Neler olup bittiğini ancak onlardan öğrenebildim. Kısacası zordu.
17 gün sonra Kadın Cezaevi’ne nakledildim. Şimdi burada bir düzen oturtmaya çalışıyorum. 1 gün gecikmeli verilen gazetelerden gündemi takip edip, yine yazılarımı sürdürüyorum.
Yatıyoruz, madem değsin değil mi? Onun dışında voltaya devam. Bir de her fırsatta bize bu tezgahı kuranlara bolca “iyi dileklerimi” gönderiyorum.
Kamuoyuna vermek istediğiniz mesaj var mı?
Tehditlere, şantajlara, korkuya teslim olanlara seslenmek istiyorum. Buna hakkınız yok. Hiçbirinizin makamı, eşi veya çocuğu bu ülkeden değerli değil.
Bu kadar zulüm, adaletsizlik, haksızlık yapma, yetim hakkı, kul hakkı tanımama... Demek ki birilerinin Allah korkusu da kalmamış.
Herkesi titretip, susturduğunu zannedenlerin, kaleminden başka hiçbir şeyi olmayan bizlerden korktuğu ortaya çıktığına göre, elbirliğiyle korku duvarını aşmanın zamanı değil midir?
[Samanyolu Haber] 1.8.2020
“Askeri Casusluk” iddiasıyla gözaltına alınıp, 12 Haziran 2020’de “Devletin güvenliğine ve siyasal yararına ilişkin bilgileri açıklama” suçlamasıyla tutuklanan OdaTV yazarı Müdürü Müyesser Yıldız, devlet içinde birilerinin dijital arşivini ele geçirmek için kendisini tutuklattığını iddia etti.
Yıldız, yazılmamış 15 Temmuz kitabını ele geçirmek istediklerini söyledi.
Cumhuriyet gazetesinden Alican Uludağ’a mülakat veren Yıldız, “Biat etmiyorsan ya teröristsin ya da casus!” dedi.
“Tehditlere, şantajlara, korkuya teslim olanlara.” seslenen Yıldız, “Herkesi titretip, susturduğunu zannedenlerin, kaleminden başka hiçbir şeyi olmayan bizlerden korktuğu ortaya çıktığına göre, elbirliğiyle korku duvarını aşmanın zamanı değil midir?” sorusunu yöneltti.
"DİJİTAL ARŞİVİMİN PEŞİNDELER"
Yıldız, evini terör örgütünün hücre eviymiş gibi sabahın 06:15’inde silahlı ve kar maskeli polisler tarafından basıldığını belirterek, "Neyim var, neyim yok imajını almadan el koydular. Amaçlarından biri arşivimin ele geçirilmesiydi. Bunları yeniden toparlamam zaman alacak." dedi.
Yıldız devlet içinde birilerinin kitap çalışması olup olmadığını çok merak ettiğine işaret ederek, "Çünkü AKP’liler dahil her kesimden insan 15 Temmuz’un kitabını ne zaman yazacağımı soruyordu. Galiba yazılmamış kitabı ele geçirmek istediler. Ancak üzgünüm, düş kırıklığı yaşayacaklar. Aradıklarını bulamayacaklar." ifadelerini kullandı.
Müyesser Yıldız
Gazeteci Müyesser Yıldız'ın sorulara verdiği cevaplar:
Cezaevinde günleriniz nasıl geçti, geçiyor?
"İlk 17 gün karantina cezaevinde kaldım. 7 adımlık bir koğuşta gün boyu yürüdüm. Kitap, gazete TV hiçbir şey yoktu. Sadece merkezden yayın yapan bir radyo, o da sadece müzik kanalı. Elimdeki tek şey, avukatımın ilk gün getirdiği ifademdi. Noktasına, virgülüne ezberledim adeta.
Sağ olsun çok sayıda avukat arkadaş, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri, Utku Çakırözer, Atilla Sertel ve Dr. Servet Ünsal, İyi Parti Toplumsal Politikalar Başkanı Şenol Sunat ve ismini sayamadığım pek çok dost yalnız bırakmadı.
Neler olup bittiğini ancak onlardan öğrenebildim. Kısacası zordu.
17 gün sonra Kadın Cezaevi’ne nakledildim. Şimdi burada bir düzen oturtmaya çalışıyorum. 1 gün gecikmeli verilen gazetelerden gündemi takip edip, yine yazılarımı sürdürüyorum.
Yatıyoruz, madem değsin değil mi? Onun dışında voltaya devam. Bir de her fırsatta bize bu tezgahı kuranlara bolca “iyi dileklerimi” gönderiyorum.
Kamuoyuna vermek istediğiniz mesaj var mı?
Tehditlere, şantajlara, korkuya teslim olanlara seslenmek istiyorum. Buna hakkınız yok. Hiçbirinizin makamı, eşi veya çocuğu bu ülkeden değerli değil.
Bu kadar zulüm, adaletsizlik, haksızlık yapma, yetim hakkı, kul hakkı tanımama... Demek ki birilerinin Allah korkusu da kalmamış.
Herkesi titretip, susturduğunu zannedenlerin, kaleminden başka hiçbir şeyi olmayan bizlerden korktuğu ortaya çıktığına göre, elbirliğiyle korku duvarını aşmanın zamanı değil midir?
[Samanyolu Haber] 1.8.2020
'Bant daraltma'yı aşmak için VPN yeterli olur mu?
Yeni sosyal medya yasasına uymayan şirketler bant daraltmayla karşı karşıya kalabilir. Uzmanlara göre sosyal medya kullanıcıları bu yaptırımı VPN hizmeti ile aşabilir. VPN teknolojisini engellemekse mümkün değil.
AKP ve MHP'nin hazırladığı, Meclis'te kabul edilen sosyal medya yasası, Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Buna göre sosyal medya şirketleri Türkiye'de temsilci bulundurmak ve kullanıcı verilerini Türkiye'de tutmak zorunda kalacak. Kurallara uyulmadığı takdirde de yüzde 90'a varan bant daraltma ve para cezası gibi yaptırımlar uygulanacak.
Hükümet kanadından hafta içerisinde yapılan açıklamalara göre Facebook ve Instagram, yasanın gereklerini kabul ediyor. Twitter ise Türkiye'de bir temsilci bulundurma ya da verileri taşıma fikrine sıcak bakmıyor.
Bant daraltmayı ise beş şeritlik bir otoyolu, tek şeride düşürmek olarak tanımlamak mümkün. Bu uygulama, kullanmak istediğiniz sosyal ağa bağlanamama ya da yavaş bağlanmaya sebep olabilir.
Bilişim hukuku uzmanı avukat, öğretim görevlisi Serhat Koç'a göre bu yaptırım kişisel özgürlükler açısından bir hak ihlali. Sosyal ağ kullanıcıları nezdinde bu durumu anayasal bir ihlal olarak niteleyen Koç, "Bu, kişilerin anayasal iletişim, haberleşme ve ifade özgürlüğü haklarının ellerinden alınması anlamına geliyor" diyor.
Peki, internet kullanıcıları bant daraltma yaptırımından etkilenmeden sosyal ağları kullanabilir mi?
"Bant daraltma uygulamasını VPN ile aşmak mümkün"
DW Türkçe'ye konuşan uzmanlar, VPN yani "sanal özel ağlarla" bant daraltma uygulamasından etkilenmeden sosyal ağları kullanmaya devam etmenin mümkün olduğunu söylüyor.
Teknoloji uzmanı Tansu Günay, VPN'in ne olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Bilgisayarımızla, uzaktaki bir başka bilgisayara bağlanarak onun internet bağlantısını kullandığımız bir protokoldür. VPN hizmetiyle, bu yeni yasada geçen bant daraltma yöntemini aşabiliriz."
Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği'nden (TİBD) İsmail Gökhan Bayram da bant daraltma uygulamasının VPN hizmetiyle aşılabileceğini aktarıyor ve ekliyor: "Biz yıllardır VPN'leri engelli sitelere ulaşmak için kullanılan bir araç olarak biliyoruz ancak VPN kullanım alanları çok yaygındır. İş yaşamının önemli bir bölümünü kapsar VPN teknolojisi."
Uzmanların söylediği gibi VPN ile bant daraltma uygulamasını aşmak mümkün. Ancak bilindiği gibi Türkiye'de yasaklanmış VPN hizmeti sayısı da oldukça fazla. Özellikle de popüler VPN uygulamalarına erişmek mümkün değil.
Teknoloji uzmanı Günay, bilindik markalardan bu hizmeti almak yerine, kişiye özel VPN hizmetinin varlığına dikkati çekiyor ve "Kişinin, kendi imkanlarıyla yurt dışında kiraladığı sunucu üzerine kurduğu VPN hizmeti tespit edilip yasaklanamaz" diyor.
TİBD yetkilisi Bayram da derneklerinin internet sitesinde kişisel VPN kurulumuyla ilgili makaleler bulunduğunu, yurt dışındaki sunuculara çok düşük ücretler ödeyerek kişinin kendine özel bir VPN kurulumu yapabileceğini anlatıyor. Bayram şöyle devam ediyor: "Kişiye özel VPN'in tespit edilip kapatılma ihtimali oldukça düşük. Diyelim ki tespit edip kapadılar, beş dakika içerisinde kendinize yeni bir VPN hizmeti daha oluşturabilirsiniz."
Uzmanların anlatımına göre yaygın ve bilindik VPN hizmetleri engellense de, kişiye özel VPN kurulabiliyor. Üstelik ödenen ücretler de çok daha düşük.
"VPN teknolojisi tamamen engellenemez"
Peki Türkiye, VPN teknolojisini tamamen engelleyebilir mi? Uzmanlar, bu ihtimalle ilgili şöyle konuşuyor:
Serhat Koç: "Kanuna ne yazılırsa yazılsın, VPN'i teknik olarak engellemek mümkün değil. VPN bir program değil, teknolojidir. Dolayısıyla bir çözümü mutlaka vardır. Türkiye'de 'portlar' tamamen engellenirse, bu aynı zamanda belirli genel hizmetlerin de bir daha alınamaması anlamına gelir. Mesela bankacılık sistemleri ya da üniversitelerin dışarıdan kullandığı hizmetler gibi…"
Tansu Günay: "VPN protokolü, bir güvenlik duvarıyla ülke genelinde engellenemez. Zira VPN, yalnızca yasaklı sitelere girmek için kullanılmıyor. Pek çok kurumsal şirket, banka, hatta devlet kurumları VPN kullanıyor. Bu nedenle tamamen engellenmesi hayatın doğal akışını bozar."
İsmail Gökhan Bayram: "Kovid-19 ile birlikte evden çalışmanın yaygınlaşması, şirketleri VPN kullanımına biraz daha itti.
Türkiye, dünyada en çok VPN kullanan üçüncü ülke
Türkiye'de engelli VPN hizmetleri olsa da, ne bu hizmeti sağlayanları tamamen engellemek, ne de bu hizmeti tamamen ortadan kaldırmak mümkün."
Popüler VPN hizmeti sağlayıcılardan NordVPN, sosyal medya yasasının yürürlüğe girmesiyle Türkiye'den VPN hizmetlerine talebin bir gecede yüzde 20 arttığını açıkladı.
VPN hizmeti veren firmaların oluşturduğu "thebestvpn" adlı platformun geçen ay yaptığı araştırmaya göre Türkiye, dünyada en çok VPN kullanılan üçüncü ülke konumunda. Bu istatistikle Türkiye, Çin ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri de geride bırakmış durumda.
[Samanyolu Haber] 1.8.2020
AKP ve MHP'nin hazırladığı, Meclis'te kabul edilen sosyal medya yasası, Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Buna göre sosyal medya şirketleri Türkiye'de temsilci bulundurmak ve kullanıcı verilerini Türkiye'de tutmak zorunda kalacak. Kurallara uyulmadığı takdirde de yüzde 90'a varan bant daraltma ve para cezası gibi yaptırımlar uygulanacak.
Hükümet kanadından hafta içerisinde yapılan açıklamalara göre Facebook ve Instagram, yasanın gereklerini kabul ediyor. Twitter ise Türkiye'de bir temsilci bulundurma ya da verileri taşıma fikrine sıcak bakmıyor.
Bant daraltmayı ise beş şeritlik bir otoyolu, tek şeride düşürmek olarak tanımlamak mümkün. Bu uygulama, kullanmak istediğiniz sosyal ağa bağlanamama ya da yavaş bağlanmaya sebep olabilir.
Bilişim hukuku uzmanı avukat, öğretim görevlisi Serhat Koç'a göre bu yaptırım kişisel özgürlükler açısından bir hak ihlali. Sosyal ağ kullanıcıları nezdinde bu durumu anayasal bir ihlal olarak niteleyen Koç, "Bu, kişilerin anayasal iletişim, haberleşme ve ifade özgürlüğü haklarının ellerinden alınması anlamına geliyor" diyor.
Peki, internet kullanıcıları bant daraltma yaptırımından etkilenmeden sosyal ağları kullanabilir mi?
"Bant daraltma uygulamasını VPN ile aşmak mümkün"
DW Türkçe'ye konuşan uzmanlar, VPN yani "sanal özel ağlarla" bant daraltma uygulamasından etkilenmeden sosyal ağları kullanmaya devam etmenin mümkün olduğunu söylüyor.
Teknoloji uzmanı Tansu Günay, VPN'in ne olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Bilgisayarımızla, uzaktaki bir başka bilgisayara bağlanarak onun internet bağlantısını kullandığımız bir protokoldür. VPN hizmetiyle, bu yeni yasada geçen bant daraltma yöntemini aşabiliriz."
Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği'nden (TİBD) İsmail Gökhan Bayram da bant daraltma uygulamasının VPN hizmetiyle aşılabileceğini aktarıyor ve ekliyor: "Biz yıllardır VPN'leri engelli sitelere ulaşmak için kullanılan bir araç olarak biliyoruz ancak VPN kullanım alanları çok yaygındır. İş yaşamının önemli bir bölümünü kapsar VPN teknolojisi."
Uzmanların söylediği gibi VPN ile bant daraltma uygulamasını aşmak mümkün. Ancak bilindiği gibi Türkiye'de yasaklanmış VPN hizmeti sayısı da oldukça fazla. Özellikle de popüler VPN uygulamalarına erişmek mümkün değil.
Teknoloji uzmanı Günay, bilindik markalardan bu hizmeti almak yerine, kişiye özel VPN hizmetinin varlığına dikkati çekiyor ve "Kişinin, kendi imkanlarıyla yurt dışında kiraladığı sunucu üzerine kurduğu VPN hizmeti tespit edilip yasaklanamaz" diyor.
TİBD yetkilisi Bayram da derneklerinin internet sitesinde kişisel VPN kurulumuyla ilgili makaleler bulunduğunu, yurt dışındaki sunuculara çok düşük ücretler ödeyerek kişinin kendine özel bir VPN kurulumu yapabileceğini anlatıyor. Bayram şöyle devam ediyor: "Kişiye özel VPN'in tespit edilip kapatılma ihtimali oldukça düşük. Diyelim ki tespit edip kapadılar, beş dakika içerisinde kendinize yeni bir VPN hizmeti daha oluşturabilirsiniz."
Uzmanların anlatımına göre yaygın ve bilindik VPN hizmetleri engellense de, kişiye özel VPN kurulabiliyor. Üstelik ödenen ücretler de çok daha düşük.
"VPN teknolojisi tamamen engellenemez"
Peki Türkiye, VPN teknolojisini tamamen engelleyebilir mi? Uzmanlar, bu ihtimalle ilgili şöyle konuşuyor:
Serhat Koç: "Kanuna ne yazılırsa yazılsın, VPN'i teknik olarak engellemek mümkün değil. VPN bir program değil, teknolojidir. Dolayısıyla bir çözümü mutlaka vardır. Türkiye'de 'portlar' tamamen engellenirse, bu aynı zamanda belirli genel hizmetlerin de bir daha alınamaması anlamına gelir. Mesela bankacılık sistemleri ya da üniversitelerin dışarıdan kullandığı hizmetler gibi…"
Tansu Günay: "VPN protokolü, bir güvenlik duvarıyla ülke genelinde engellenemez. Zira VPN, yalnızca yasaklı sitelere girmek için kullanılmıyor. Pek çok kurumsal şirket, banka, hatta devlet kurumları VPN kullanıyor. Bu nedenle tamamen engellenmesi hayatın doğal akışını bozar."
İsmail Gökhan Bayram: "Kovid-19 ile birlikte evden çalışmanın yaygınlaşması, şirketleri VPN kullanımına biraz daha itti.
Türkiye, dünyada en çok VPN kullanan üçüncü ülke
Türkiye'de engelli VPN hizmetleri olsa da, ne bu hizmeti sağlayanları tamamen engellemek, ne de bu hizmeti tamamen ortadan kaldırmak mümkün."
Popüler VPN hizmeti sağlayıcılardan NordVPN, sosyal medya yasasının yürürlüğe girmesiyle Türkiye'den VPN hizmetlerine talebin bir gecede yüzde 20 arttığını açıkladı.
VPN hizmeti veren firmaların oluşturduğu "thebestvpn" adlı platformun geçen ay yaptığı araştırmaya göre Türkiye, dünyada en çok VPN kullanılan üçüncü ülke konumunda. Bu istatistikle Türkiye, Çin ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri de geride bırakmış durumda.
[Samanyolu Haber] 1.8.2020
'Kurban' Ne Kadar Kurban Oldu? [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Yüce Mevla’mıza yakınlaştığımızı ifade eden mübarek ve bereketli bir zaman diliminin içinden geçmekteyiz. Hem Cuma hem de Kurban Bayramı olmak üzere iki bayramı bir günde ve aynı anda iç içe geçmiş daireler şeklinde idrak etmiş olduk.
Bayramlar, aslında hem Allah’a yaklaşmanın, hem de Rahman’ın kullarının birbirlerine yakınlaşmasının verdiği sevinçle, gayr-i ihtiyari iç coşkunluğumuzun dışa yansıdığı ve bunun tezahürlerinin farklı şekillerde görüldüğü bir mevsimdir.
Lakin yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz hâdiseler o kadar acı ve ağır oldu ki, bu coşkun günlerimiz bile âdeta mateme dönüştü. Başta yeryüzünün ilk ve KUTLU MA’BEDİ olan KA’BE, kapılarını yeryüzünün bütün insanlarına kapatmak suretiyle, manen bu mâtemi, kendi diliyle bizlere ifade etti. Kalbin teklemesi ve küçük bir rahatsızlığıyla bütün vücut dengesinin alt üst olması gibi, yeryüzü kalbinin, mâtemi yaşamasıyla da, aslında bütün insanlık bu mâtemden payını almış oldu.
Nasıl mâtem olmasın ki? Dünyanın farklı coğrafyalarında insanlar, belki de tarihte hiç olmadık kadar geniş ve uzun süreli insanlık dışı her türlü muameleyi derinden yaşıyorlar. Ancak ne acıdır ki, sesi arşa dayanmış bu zulümler aleni yaşanırken, hakkın ve haklılığın yerine gücün ve faydacılığın esas olduğu günümüz dünyasında, bütün güçlüler, zulme ya da sessizliğe gömüldü. Gözler, görmez körler oldu; kulaklar, sağır kulaklar oldu; diller konuşmaz ebkem oldu ve kalpler de bütün bütün tefessüh ederek hissetmez birer et parçasına dönüşüverdi.
Halbuki yeryüzüne son ilâhi rehber olarak gönderilen Kur’ân-ı Kerim, farklı yerlerde hakkı savunmayı, her türlü zulmü önlemeyi, zâlime karşı gelmeyi, hakkın yanında yer almayı, hakkın yerli yerine oturtulmasını, gücün önünde eğilmemeyi ve güce tapmamayı emretmekteydi.
Kur’ân, mü’minlerin kendi içlerinden hayra çağıran, iyilikleri yayıp kötülükleri önleyen bir topluluğun bulunmasını, açıkça ve sıklıkla bildirmekteydi. Sâlih ve hayırlı ümmet olmanın, ancak hakkın savunulmasıyla elde edilebileceğini haber vermekteydi. Hakkı savunmanın, Allah katında büyük bir mükâfata nail olacakları müjdesini vermekte, hakkı savunmayıp, kötülükler karşısında suskunluğa yatan kimseleri de lânetle anmaktaydı. Hakkı savunmamanın bir münâfık özelliği olduğunu beyan buyurmakta, müminlerin en önemli özelliklerinden birisinin, hakkın savunucusu olduğunu vurgulamaktaydı.
Aynı zamanda Yüce Beyan, hakkın savunuculuğunu, namaz gibi önemli bir ibadetle aynı bağlamda zikrederek, İslam ümmetinin üstünlüğünü ve hayırlı olmasını da yine hakkı savunma şartına bağlamakta ve hakkı temsil edenlere karşı düşmanca tavır takınanların varacakları yerin de, Cehennem olduğunu hatırlatmaktaydı.
Yukarıda sadece bir kısmına işaret edilen son derece açık ve kesin ilahi hükümler olmasına rağmen, gerek dünyanın değişik yerlerinde ve gerekse Türkiye’de işlenen insanlık dışı zulüm ve işkenceler karşısında, Kur’ân’ın muhatabı olanlar, âdeta bu ilahi hükümleri tersinden işleterek, işlenen bu zulümlere karşı sessizliği veya bunlara destek olmayı tercih edebilmektedir.
Sorgusuz sualsiz insanlar evlerinden alınarak, adeta bir meçhule yelken açtırılmakta, uzun tutukluluğa rağmen, ortada suç olarak ne yapıldığına dair ne bir iddianâme, ne de bir bilgi verilmektedir.
Doğuma giden bayanlar, doğumhaneden direkt gözaltı ve hapse götürülerek, hem doğum yapan anneler, hem de bebekler açıkça ölüme terk edilmektedir.
Hapishanelerdeki on kişilik koğuşlarda, hem de güncel yaygın tehlikeli hastalığa rağmen, bütün hijyen kuralları da hiçe sayılarak, kırk-elli kişi barındırılmak suretiyle, tıka basa doldurulup, âdeta ölüm yolculuğuna çıkartılmaktadır.
Hapishaneden tahliye olanlar ya da kendilerine haksızca biçilen hapis süresini dolduranlar, hapisten sonraki hayatlarında, yokluğa mahkûm edilerek, resmi, gayr-ı resmi herhangi bir kurumda çalışmaları, hem de devlet eliyle yasaklanarak, “ağaç kabuğu yesinlere” terk edilmektedir.
Hapishanedeki masumların en zaruri hastane ve sağlık ihtiyaçları, bütün ısrarlara ve tekrar tekrar istemelerine karşın, engellenmekte ve savsaklanarak ötelenmektedir.
Eşleri hapishanede olan masum ve muhtaçlara yardım eli uzatanlar, “TERÖRİST”(!) diye yaftalanıp, haklarında teröre yardım ve yataklık(!) suçu isnad edilerek tutuklanıp hapse gönderilmektedir.
Bu bayram günlerinde, anne ya da babaları hapishanelerde veya devlet tarafından kaybedilmiş nice boynu bükük yavrular ise, büyük bir heyecan ve korkuyla, ebeveynlerinin yolunu gözlemektedir.
Yedi yıldan beri devleti temsil eden en üst makamlardan, hem de bütün platformlarda bu insanlara karşı adeta soykırım ilan edilmekte, iftiralar atılmakta ve devletin diğer birimleri de bu iftira ve günaha ortaklık etmektedir.
Yapılan bu sürekli, kesintisiz tezviratlar, propagandalar, trol iftira ve küfürleri, artık toplum tarafından da âdeta gerçekmiş gibi kabullenilmekte ve bu masum insanların en yakınları bile, aynı iftiraların etkisinde kalarak, yakınlarına adeta bir düşman gibi bakmaktadırlar. Bu yüzden aileler parçalanmakta, evlat ile ebeveyn arasına fitne tohumları ekilmekte, en yakın akrabalar birbirine düşman kesilmekte ve komşular da birbirlerinin sanki ispiyoncusu noktasına itilmektedir.
Yukarıda çok kısa kesitlerle ifade edilen manzaraların benzerleri Çin’de de karşımıza çıkmakta ve hız kesmeden devam eden bir soykırım yaşanmaktadır. Çocuklar evlerinden zorla yuvalara(!) alınmakta, körpecik bedenlere akla hayâle gelmedik işkenceler yapılmakta, Çin erkekleri Uygur Müslümanlarının evlerine zorla yerleştirilmekte ve işkence kamplarında mazlumlar, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmaktadır. Pek çok Uygur ailesinin fertleri birbirinden koparılmakta, böylelikle kimsenin kimseden haber alma imkânı da kalmamaktadır. Ve bu manzaralar, şu gelişmiş günümüz dünyasının gözü önünde cereyan etmektedir. Maalesef ki, bu olup bitenler karşısında ne Müslümanlardan, ne de dünyanın güçlü ülkelerinden, yüksek ve gür hiçbir bir ses de duyulmamaktadır.
Yukarıda sadece çok az bir kısmına işaret edilen bu acı manzaralar yaşanırken, elbette neşe ve sevinç içerisinde bir bayram kutlamak imkânımız da bulunmamaktadır. Lâkin Bayramı vesile kılarak sabırla, şefkatle, mülâyemetle, maddi ve manevi cömertlikle mağdurların ve mazlumların dertlerine az da olsa derman, yaralarına merhem olarak Allah’ın (c.c.) rahmet, mağfiret ve affına mazhar olabiliriz. İçinden geçtiğimiz bu günleri bir bayram olarak başka türlü değerlendirmek de zaten mümkün değildir. Ne diyeyim ki! Bayramınız Mübarek olsun!
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 1.8.2020 [Samanyolu Haber]
Bayramlar, aslında hem Allah’a yaklaşmanın, hem de Rahman’ın kullarının birbirlerine yakınlaşmasının verdiği sevinçle, gayr-i ihtiyari iç coşkunluğumuzun dışa yansıdığı ve bunun tezahürlerinin farklı şekillerde görüldüğü bir mevsimdir.
Lakin yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz hâdiseler o kadar acı ve ağır oldu ki, bu coşkun günlerimiz bile âdeta mateme dönüştü. Başta yeryüzünün ilk ve KUTLU MA’BEDİ olan KA’BE, kapılarını yeryüzünün bütün insanlarına kapatmak suretiyle, manen bu mâtemi, kendi diliyle bizlere ifade etti. Kalbin teklemesi ve küçük bir rahatsızlığıyla bütün vücut dengesinin alt üst olması gibi, yeryüzü kalbinin, mâtemi yaşamasıyla da, aslında bütün insanlık bu mâtemden payını almış oldu.
Nasıl mâtem olmasın ki? Dünyanın farklı coğrafyalarında insanlar, belki de tarihte hiç olmadık kadar geniş ve uzun süreli insanlık dışı her türlü muameleyi derinden yaşıyorlar. Ancak ne acıdır ki, sesi arşa dayanmış bu zulümler aleni yaşanırken, hakkın ve haklılığın yerine gücün ve faydacılığın esas olduğu günümüz dünyasında, bütün güçlüler, zulme ya da sessizliğe gömüldü. Gözler, görmez körler oldu; kulaklar, sağır kulaklar oldu; diller konuşmaz ebkem oldu ve kalpler de bütün bütün tefessüh ederek hissetmez birer et parçasına dönüşüverdi.
Halbuki yeryüzüne son ilâhi rehber olarak gönderilen Kur’ân-ı Kerim, farklı yerlerde hakkı savunmayı, her türlü zulmü önlemeyi, zâlime karşı gelmeyi, hakkın yanında yer almayı, hakkın yerli yerine oturtulmasını, gücün önünde eğilmemeyi ve güce tapmamayı emretmekteydi.
Kur’ân, mü’minlerin kendi içlerinden hayra çağıran, iyilikleri yayıp kötülükleri önleyen bir topluluğun bulunmasını, açıkça ve sıklıkla bildirmekteydi. Sâlih ve hayırlı ümmet olmanın, ancak hakkın savunulmasıyla elde edilebileceğini haber vermekteydi. Hakkı savunmanın, Allah katında büyük bir mükâfata nail olacakları müjdesini vermekte, hakkı savunmayıp, kötülükler karşısında suskunluğa yatan kimseleri de lânetle anmaktaydı. Hakkı savunmamanın bir münâfık özelliği olduğunu beyan buyurmakta, müminlerin en önemli özelliklerinden birisinin, hakkın savunucusu olduğunu vurgulamaktaydı.
Aynı zamanda Yüce Beyan, hakkın savunuculuğunu, namaz gibi önemli bir ibadetle aynı bağlamda zikrederek, İslam ümmetinin üstünlüğünü ve hayırlı olmasını da yine hakkı savunma şartına bağlamakta ve hakkı temsil edenlere karşı düşmanca tavır takınanların varacakları yerin de, Cehennem olduğunu hatırlatmaktaydı.
Yukarıda sadece bir kısmına işaret edilen son derece açık ve kesin ilahi hükümler olmasına rağmen, gerek dünyanın değişik yerlerinde ve gerekse Türkiye’de işlenen insanlık dışı zulüm ve işkenceler karşısında, Kur’ân’ın muhatabı olanlar, âdeta bu ilahi hükümleri tersinden işleterek, işlenen bu zulümlere karşı sessizliği veya bunlara destek olmayı tercih edebilmektedir.
Sorgusuz sualsiz insanlar evlerinden alınarak, adeta bir meçhule yelken açtırılmakta, uzun tutukluluğa rağmen, ortada suç olarak ne yapıldığına dair ne bir iddianâme, ne de bir bilgi verilmektedir.
Doğuma giden bayanlar, doğumhaneden direkt gözaltı ve hapse götürülerek, hem doğum yapan anneler, hem de bebekler açıkça ölüme terk edilmektedir.
Hapishanelerdeki on kişilik koğuşlarda, hem de güncel yaygın tehlikeli hastalığa rağmen, bütün hijyen kuralları da hiçe sayılarak, kırk-elli kişi barındırılmak suretiyle, tıka basa doldurulup, âdeta ölüm yolculuğuna çıkartılmaktadır.
Hapishaneden tahliye olanlar ya da kendilerine haksızca biçilen hapis süresini dolduranlar, hapisten sonraki hayatlarında, yokluğa mahkûm edilerek, resmi, gayr-ı resmi herhangi bir kurumda çalışmaları, hem de devlet eliyle yasaklanarak, “ağaç kabuğu yesinlere” terk edilmektedir.
Hapishanedeki masumların en zaruri hastane ve sağlık ihtiyaçları, bütün ısrarlara ve tekrar tekrar istemelerine karşın, engellenmekte ve savsaklanarak ötelenmektedir.
Eşleri hapishanede olan masum ve muhtaçlara yardım eli uzatanlar, “TERÖRİST”(!) diye yaftalanıp, haklarında teröre yardım ve yataklık(!) suçu isnad edilerek tutuklanıp hapse gönderilmektedir.
Bu bayram günlerinde, anne ya da babaları hapishanelerde veya devlet tarafından kaybedilmiş nice boynu bükük yavrular ise, büyük bir heyecan ve korkuyla, ebeveynlerinin yolunu gözlemektedir.
Yedi yıldan beri devleti temsil eden en üst makamlardan, hem de bütün platformlarda bu insanlara karşı adeta soykırım ilan edilmekte, iftiralar atılmakta ve devletin diğer birimleri de bu iftira ve günaha ortaklık etmektedir.
Yapılan bu sürekli, kesintisiz tezviratlar, propagandalar, trol iftira ve küfürleri, artık toplum tarafından da âdeta gerçekmiş gibi kabullenilmekte ve bu masum insanların en yakınları bile, aynı iftiraların etkisinde kalarak, yakınlarına adeta bir düşman gibi bakmaktadırlar. Bu yüzden aileler parçalanmakta, evlat ile ebeveyn arasına fitne tohumları ekilmekte, en yakın akrabalar birbirine düşman kesilmekte ve komşular da birbirlerinin sanki ispiyoncusu noktasına itilmektedir.
Yukarıda çok kısa kesitlerle ifade edilen manzaraların benzerleri Çin’de de karşımıza çıkmakta ve hız kesmeden devam eden bir soykırım yaşanmaktadır. Çocuklar evlerinden zorla yuvalara(!) alınmakta, körpecik bedenlere akla hayâle gelmedik işkenceler yapılmakta, Çin erkekleri Uygur Müslümanlarının evlerine zorla yerleştirilmekte ve işkence kamplarında mazlumlar, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmaktadır. Pek çok Uygur ailesinin fertleri birbirinden koparılmakta, böylelikle kimsenin kimseden haber alma imkânı da kalmamaktadır. Ve bu manzaralar, şu gelişmiş günümüz dünyasının gözü önünde cereyan etmektedir. Maalesef ki, bu olup bitenler karşısında ne Müslümanlardan, ne de dünyanın güçlü ülkelerinden, yüksek ve gür hiçbir bir ses de duyulmamaktadır.
Yukarıda sadece çok az bir kısmına işaret edilen bu acı manzaralar yaşanırken, elbette neşe ve sevinç içerisinde bir bayram kutlamak imkânımız da bulunmamaktadır. Lâkin Bayramı vesile kılarak sabırla, şefkatle, mülâyemetle, maddi ve manevi cömertlikle mağdurların ve mazlumların dertlerine az da olsa derman, yaralarına merhem olarak Allah’ın (c.c.) rahmet, mağfiret ve affına mazhar olabiliriz. İçinden geçtiğimiz bu günleri bir bayram olarak başka türlü değerlendirmek de zaten mümkün değildir. Ne diyeyim ki! Bayramınız Mübarek olsun!
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 1.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Kaydol:
Yorumlar (Atom)