Ünlü Washington Post Gazetesinin baş sayfası, ‘Democracies Die in darkness’ mottosuyla açılır. Türkçe’ye, ‘Demokrasiler karanlıkta ölür’ şeklinde çevrilebilecek bu cümle Amerikan demokrasinin de temelini oluşturur.
Demokrasilerde, ‘kuvvetler ayrılığı’ esastır. Amerikan Demokrasisi ‘yasama, yürütme ve yargı erklerinin’ birbirinden bağımsız olarak çalışmasını öngören bu üç ayaklı siyasal sisteme, basın özgürlüğünü Anayasasının 1. maddesinde yer vererek basını siyasi sisteminin 4. saç ayağı olarak ekler ve ona halk adına denetleme, bir tür kontrol görevi verir.
ABD Demokrasisi basın ve ifade özgürlüğü konusunda çoğu Avrupa ülkesinden ilerdedir. Örneğin Avrupa’da bir çok ülkede Yahudi soykırımını inkar, ifade özgürlüğü olarak ele alınmazken, bu ABD’de basın ve ifade özgürlüğü kapsamındadır. Yahudi asıllı ünlü Amerikalı bilim adamı Noam Chomsky’nin Fransa’ya gidip soykırımı inkar eden Fransız tarihçilerinin ifade özgürlüğünü savunması hala hafızalardadır.
(https://www.youtube.com/watch?v=4-oV42OMQoE)
Chomsky, Yahudilerin yaşadığı soykırımın tarihsel gerçekliği konusunda her hangi bir şüpheye sahip değildir. Ancak Chomsky, bir fikirle mücadelenin onu yasaklamakla değil daha güçlü bir fikirle etkisiz kılınacağını önerir.
Fethullah Gülen’in bir İslam alimi olarak basın ve ifade özgürlüğüne yaklaşımı da kayda değerdir. Gülen, ‘Hürriyeti olmayan bir insana gerçekten insan demek mümkün değildir. İçinde düşünce ve ifade hürriyeti de dahil olmak üzere insanların temel hürriyetinin korunması, hayat, din, akıl ve beden sağlığı, aile ve neslin korunması ve malın korunması gibi önemlidir. İfade hürriyeti ve basın hürriyeti cemiyetin umumi manada hürriyet ve huzurunun saç ayaklarındandır.’ der.
(https://fgulen.com/tr/fethullah-gulen-kimdir/fethullah-gulenin-mesajlari/51290-fethullah-gulen-hocaefendinin-dunya-basin-hurriyeti-gunu-munasebetiyle-mesaji)
Fethullah Gülen 17 Ağustos 1995 tarihinde Zaman Gazetesi’ne verdiği Ufuk Turu başlıklı röpörtajında da din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili şunları söyler:
‘Demokratik bir anlayışla isteyen insan Müslüman olur, isteyen şamanist kalır, isteyen sizin duygu ve düşüncenizi tercih eder, isteyen başkasını tercih eder. Bazıları bu mülahazamı yadırgayabilir ama ben kanaati acizanemce bu düşünceleri ortaya atmada, beis görmüyorum, bu türlü bir yaklaşıma dünyanın çok da olumsuz bakmadığını düşünüyorum.’
Bir toplumsal grubun çeşitli konularla ilgili eğilimlerinin ölçülmesinde liderlerin söylemleri kadar, medya organlarında yayınlanan yazı, haber ve yorumların içerikleri ve veriliş tarzları da önemli bir yer tutar. Bu anlamda basın, ifade ve vicdan özgürlüğü konusunda saygılı olduğu iddiasındaki toplulukların medya organlarının, çeşitli konularda farklı görüşte olan insanlarla ilgili nefret söylemine kayan yazı ve yorumlarından özenle kaçınmaları gerekmektedir.
Nefret söylemi özetle belirli bir grubu ya da kişiyi, ırk, cinsiyet, yaş, ulus, din ya da cinsel yönelim gibi konularda aşağılar veya tehdit eder tarzda konuşma demektir.
Fgulen.com sitesinde yayınlanan 4 Temmuz 2014 tarihli, ‘Sınırları karışan iki kavram: İfade özgürlüğü ve nefret söylemi’ başlıklı yazıda şöyle denmektedir.
‘Biz ve ötekiler kutuplaşması kendini ortaya koymaktan ziyade başkalarını silmeye yöneldiğinde; ‘ben iyiyim’ demekten öte ‘ötekiler kötü’ demeye; ‘farklılıklarımız zenginlik’ anlayışından geçip ‘benim için tehditsin’ anlayışına dönüştüğünde nefret söyleminin ortaya çıkması için hiçbir engel kalmamıştır.’
‘Nefret söyleminin faili bireyler kimi zaman sıradan bir vatandaş, kimi zaman gazeteci, yazar, sanatçı, aydın, siyasetçidir. Kitlelere ulaşma imkânı daha kolay olanların sıradan vatandaşlara göre nefret söyleminin faili olmaları çok daha fazla olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Nefret söyleminin içinde mağdurun sessizleştirilmesi, silikleştirilmesi vardır. Nefret söylemini gerçekleştiren ‘eli güçlü’ bir kimse/kesim ise mağdurun sessizleştirilmesi daha hızlı gerçekleşir.’
Bu bağlamda gerek Hizmet Hareketi ile bağlantılı olarak algılanan yayın organlarında gerekse de sosyal medya hesaplarında, çeşitli konularla ilgili olarak farklı kanaatleri olan insanlarla ilgili ‘kesinlikle süzme münafık’ benzeri yakıştırmalar yapmak nefret söylemi kapsama girer ve Hizmet Hareketinin ifade özgürlüğü konusundaki genel kabul gören yaklaşımı ve tutumuyla çelişir.
(http://www.tr724.com/hocaefendi-aldatildi-mi-faik-can/)
Hizmet Hareketi, IŞİD ve benzeri motifleri olan terör örgütlerinin çarpık ideolojilerini çürütebilecek donanımda küresel vizyona sahip bir harekettir ve selefi ideololilerin tekfir edici yaklaşımını ancak abartılı, sağlıksız, sloganik ve hamasi bir zihnin ürünü olarak görür.
Hizmet Hareketini paranoid ve histerik tepkilerden uzak tutması gerekenler, hezeyan niteliğindeki yaklaşımları insanlara aşılamaya çalışmaktan özenle kaçınmalıdır.
Başkalarını ‘münafık’ olarak görmek kendi durumundan memnuniyet duyup, akıbeti ile ilgili kaygı duymamanın işareti olarak da değerlendirilebilir.
Kişilerin birbirine karşı nefret duygularını üretmesini tetikleyip güçlendirebilecek ve daha da önemlisi bu tür tutumları meşrulaştırıp haklı çıkarabilecek yaklaşımlardan herkesin uzak durmasında büyük fayda var.
[Aydoğan Vatandaş] 7.3.2018 [https://medium.com/@avatandas]
Eller Gider Mars'a: SpaceX ve Terennüm Ettirdikleri [Mehmet Yekta Eraltay]
SpaceX firması geçtiğimiz ay (6 Şubat 2018, Salı) Mars'a bir uydu (Uzay Aracı) gönderdi. Uyduyu bir iki başarısız denemesi de olan Falcon Heavy füzeleri ile gönderdi ve işlem baştan sona başarılı bir şekilde tamamlandı. Füzeler planlandığı gibi dünyaya geri döndüler ve başka bir fırlatma için yeniden kullanılacaklar. Uydu ise Mars'a doğru yoluna devam ediyor. Uydu aynı firmanın Tesla isimli arabasını da taşıyor ve bu arabaya yerleştirilen kameralar sayesinde Mars'tan güzel görüntülerin gelmesini bekliyoruz. NASA'nın şu anda Mars'ta görev yapan Curiosity isimli bir uzay aracı var.
Uydunun fırlatılma anını canlı takip ederken [Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=99llRhH71vA] ülkemizdeki eğitim, sistem ve anlayışımız hakkında aklıma gelenleri sizin ile paylaşmak istedim. İlk olarak eğitim ve sistemimizi sürdürülebilir bir anlayış tabanına oturtmamız gerektiğini düşündüm. Çünkü bizim dışımızdaki global dünyada bilgi üretimi ve birikimi hızlı olmakta ve biz bu yarışta geri kalmaktayız. İşte SpaceX örneğinde olduğu gibi onların bilim adamları Mars'a otomobil gönderebilirken bizim bu teknolojilerin üzerine koyabileceğimiz bir bilgi birikimimiz yok veya yok denecek kadar az. Bunun yanında üniversitelerimize bakarsanız bu bilgiyi üretmesi gereken bölümlerin ve araştırmacıların olduğunu görürsünüz.
Sistem ve insanımızın özellikle iş adamlarımızın anlayışına değinmek gerekirse. Eğitim sistemimizin temelinde bir felsefe olmadığı için gideceğimiz limanı da bilmiyoruz. Yani şu anda okullarımızda öğrettiğimiz şeyleri ne için öğrettiğimizi bilen çok az öğretmenimiz vardır. Sorsanız, hepsi birşeyler söyleyecektir, yani kağıt üzerinde bir amaç, vizyon filan yazıyor ama yapılanlar ile bu amaç ve vizyon örtüşmüyor. En fazla alacağınız cevap ise öğrencilerin üniversiteye girmesi ve bir meslek edinmesi. Yani, insanlığa faydalı dünya çapında ses getirecek bir buluş yapacak öğrenci yetiştirmek gibi bir amacımız yok maalesef. Mesela, siz hiç bir tür kansere çare bulacak öğrenci yetiştiriyorum diyen bir öğretmen veya üniversite hocası gördünüz mü? Görmemişsinizdir, çünkü yok. Sebebini araştırınca işte imkan filan verilmediğini söylerler. Tam da bu noktada hükümetlerden ziyade bağımsız iş adamlarının devreye girmesi gerekir, Elon Musk gibi.
Elon Musk'ın kurduğu şirket devlet desteği ile kurulmamış, tamamen özel bir şirket. Yaptığı işler için de devletten para istediğini zannetmiyorum. Hatta devlet ihalelerine bile girmiyordur. Yaptığı işten kazandığı parayı yine idealleri uğruna harcamış ve harcayan birisi. Kısacası, insanlığa faydalı olmaya çalışan bir philantrophist-'hayırsever.' Bizim de ülke olarak Musk gibi eğitime katkı sağlayacak philantrophist'lere ihticamız var. İhtiyacından fazla para kazanan iş adamlarımızın eğitime doğrudan veya dolaylı belli bir hedef ve felsefe çerçevesinde destek vermesinin şart olduğunu düşünüyorum. [Alibaba'nın sahibi Jack Ma'nın şu sözleri çok önemli: By charity you cannot change the world, but if you have a philantrophy heart you can do a lot of things... We must have a philantrophy heart first and business skills... Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=4zzVjonyHcQ]
Bu bağlamda eğitime bakış açımızı da değiştirmemiz ve eski alışkanlık ve anlayışlarımızdan da vazgeçmemiz gerekmektedir. Eğitim kurumlarımızın öğrencilere birer meslek kazandırmak için var olmadıklarını artık anlamamız lazım. Çocuklarmızı insanlığa faydalı olacak şekilde yetiştirmek ve bu hedef doğrultusunda bilgiler ile teçhiz etmemiz gerekli. Öğrencilerimize öğrenmeyi öğretmenin yanında aslında "kritik düşünmeyi" de öğretmek amacımız olmalı. Kritik düşünmek yeni bilgi üretmenin olmazsa olmazları arasındadır. Hz. Mevlana'yı hatırlarsak "Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım." Söylenecek yeni şeyler de bilgi birikimi ve kritik düşünce olmadan olmayacaktır, aksi halde kısır döngü olur.
Sonuç olarak hızla akan zamanın üzerinde söz sahibi olmak istiyorsak önce kendimizi değiştirmemiz, geliştirmemiz gerekecektir. Bunu da ancak eğitim ile yapabiliriz. Resmi ideolojilerden bağımsız hedefinde bütün insanlık olan hayırsever iş adamlarına ihtiyacımız vardır. Aksi halde eller gider Mars'a, biz de robotların dahi seslerini kesmek için uğraşır dururuz, [Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=FUq4nY9VRYY] Ne hazindir ki, fikri hür vicdanı hür insanların geliştirdikleri teknolojiyle başlatılan Mars yolculuğu ile robotun icabına bakılması aynı güne denk gelmiştir. Bir arkadaşın tweetinden ve altındaki yorumlarda okuduğum gibi aslında "yarın okullarda büyük bir ders verilmesi lazım. Konu Elon Musk ve Falcon Heavy olmalı" ama bu konunun önemini bilen öğretmen sayımız yok denecek kadar azdır. Benim esas merak ettiğim Curiosity ile Tesla Mars'ta karşılaşırsa ne yapacaklar acaba? Malum Mars küçük yer.
[Mehmet Yekta Eraltay] 7.3.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
Uydunun fırlatılma anını canlı takip ederken [Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=99llRhH71vA] ülkemizdeki eğitim, sistem ve anlayışımız hakkında aklıma gelenleri sizin ile paylaşmak istedim. İlk olarak eğitim ve sistemimizi sürdürülebilir bir anlayış tabanına oturtmamız gerektiğini düşündüm. Çünkü bizim dışımızdaki global dünyada bilgi üretimi ve birikimi hızlı olmakta ve biz bu yarışta geri kalmaktayız. İşte SpaceX örneğinde olduğu gibi onların bilim adamları Mars'a otomobil gönderebilirken bizim bu teknolojilerin üzerine koyabileceğimiz bir bilgi birikimimiz yok veya yok denecek kadar az. Bunun yanında üniversitelerimize bakarsanız bu bilgiyi üretmesi gereken bölümlerin ve araştırmacıların olduğunu görürsünüz.
Sistem ve insanımızın özellikle iş adamlarımızın anlayışına değinmek gerekirse. Eğitim sistemimizin temelinde bir felsefe olmadığı için gideceğimiz limanı da bilmiyoruz. Yani şu anda okullarımızda öğrettiğimiz şeyleri ne için öğrettiğimizi bilen çok az öğretmenimiz vardır. Sorsanız, hepsi birşeyler söyleyecektir, yani kağıt üzerinde bir amaç, vizyon filan yazıyor ama yapılanlar ile bu amaç ve vizyon örtüşmüyor. En fazla alacağınız cevap ise öğrencilerin üniversiteye girmesi ve bir meslek edinmesi. Yani, insanlığa faydalı dünya çapında ses getirecek bir buluş yapacak öğrenci yetiştirmek gibi bir amacımız yok maalesef. Mesela, siz hiç bir tür kansere çare bulacak öğrenci yetiştiriyorum diyen bir öğretmen veya üniversite hocası gördünüz mü? Görmemişsinizdir, çünkü yok. Sebebini araştırınca işte imkan filan verilmediğini söylerler. Tam da bu noktada hükümetlerden ziyade bağımsız iş adamlarının devreye girmesi gerekir, Elon Musk gibi.
Elon Musk'ın kurduğu şirket devlet desteği ile kurulmamış, tamamen özel bir şirket. Yaptığı işler için de devletten para istediğini zannetmiyorum. Hatta devlet ihalelerine bile girmiyordur. Yaptığı işten kazandığı parayı yine idealleri uğruna harcamış ve harcayan birisi. Kısacası, insanlığa faydalı olmaya çalışan bir philantrophist-'hayırsever.' Bizim de ülke olarak Musk gibi eğitime katkı sağlayacak philantrophist'lere ihticamız var. İhtiyacından fazla para kazanan iş adamlarımızın eğitime doğrudan veya dolaylı belli bir hedef ve felsefe çerçevesinde destek vermesinin şart olduğunu düşünüyorum. [Alibaba'nın sahibi Jack Ma'nın şu sözleri çok önemli: By charity you cannot change the world, but if you have a philantrophy heart you can do a lot of things... We must have a philantrophy heart first and business skills... Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=4zzVjonyHcQ]
Bu bağlamda eğitime bakış açımızı da değiştirmemiz ve eski alışkanlık ve anlayışlarımızdan da vazgeçmemiz gerekmektedir. Eğitim kurumlarımızın öğrencilere birer meslek kazandırmak için var olmadıklarını artık anlamamız lazım. Çocuklarmızı insanlığa faydalı olacak şekilde yetiştirmek ve bu hedef doğrultusunda bilgiler ile teçhiz etmemiz gerekli. Öğrencilerimize öğrenmeyi öğretmenin yanında aslında "kritik düşünmeyi" de öğretmek amacımız olmalı. Kritik düşünmek yeni bilgi üretmenin olmazsa olmazları arasındadır. Hz. Mevlana'yı hatırlarsak "Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım." Söylenecek yeni şeyler de bilgi birikimi ve kritik düşünce olmadan olmayacaktır, aksi halde kısır döngü olur.
Sonuç olarak hızla akan zamanın üzerinde söz sahibi olmak istiyorsak önce kendimizi değiştirmemiz, geliştirmemiz gerekecektir. Bunu da ancak eğitim ile yapabiliriz. Resmi ideolojilerden bağımsız hedefinde bütün insanlık olan hayırsever iş adamlarına ihtiyacımız vardır. Aksi halde eller gider Mars'a, biz de robotların dahi seslerini kesmek için uğraşır dururuz, [Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=FUq4nY9VRYY] Ne hazindir ki, fikri hür vicdanı hür insanların geliştirdikleri teknolojiyle başlatılan Mars yolculuğu ile robotun icabına bakılması aynı güne denk gelmiştir. Bir arkadaşın tweetinden ve altındaki yorumlarda okuduğum gibi aslında "yarın okullarda büyük bir ders verilmesi lazım. Konu Elon Musk ve Falcon Heavy olmalı" ama bu konunun önemini bilen öğretmen sayımız yok denecek kadar azdır. Benim esas merak ettiğim Curiosity ile Tesla Mars'ta karşılaşırsa ne yapacaklar acaba? Malum Mars küçük yer.
[Mehmet Yekta Eraltay] 7.3.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
Bekir Salim: “Hizmet Hareketi’ne toz kondurmam” [Engin Sezen, The Circle]
“Dost, bağımı talan etti; hasâretten usandım.
Yaktı bu cism ü cânımı, hararetten usandım.
Ya sabır ver, ya bir çare, ey sâhibel gureba,
Bu kadar yalan, iftira, hakaretten usandım…”
diyor Bekir Salim. Bu kadar yalan, iftira, hakaretten usanmış ve terk-i diyar eylemiş, ailesiyle Amerika’da yaşıyor …
Bekir Bey’in adı, Süreç’le daha da duyuldu. Zaman’da yazdı, diger ozanlarla Babacanca atışmalar yaptı. Hükumet’i hicvetti. Basketbol yıldızı Enes Kanter’le tatlı atışmalar yaptı.
Halen zaman zaman Persicop’tan canlı yayınlar yapıyor; saz çalıyor, türkü yakıyor. tr724’de yazıyor, şiirler söylüyor. Günlük siyasi konuları şiirle yorumluyor. Sesini duyuruyor, mücadelesini sürdürüyor. tr724’teki yazılarını zevkle okuyorum. Orda kızıyor, sitem ediyor, meydan okuyor, kendini sigaya çekiyor. Mesela, bu yazılarından birini şimdi hapiste olan Ahmet Şık’a ayırmış. Şöyle diyor orda: “Keşke Ahmet Şıka, daha basılmayan kitabından dolayı zulmedildiğinde bir iki kelam edebilseymişim….” Bu muhasebe ne kadar önemli!
Bekir Salim evvelen ve bizzat gönül adamı, Saz ve söz ehli. Onun şiirinde zaman zaman dehr’den (dünya halleri) ve insandan bir sitem bir şikayet olsa da, asla umutsuzluk yok.
Adeta kendisine Üstadı Aşık Reyhani’nin şu dizelerini rehber kılmış:
“Kış gelir, yaz gelmez diye gam yeme.
Her kışın sonunda bir bahar olur…”
Ozan Salim, gelecekte de söylecek bir sözü, yakılacak bir türküsü olanlardan…Kendisini izlemeye devam…
Bekir Salim kimdir?
On üç yaşında Reyhanî ile atışırken kendimi irticalen tanıtmamı istemişti. O günden aklımda kalanlarla ve az değişiklikle bu soruya cevap vereyim:
Tanımayan Engin Sezen dinlesin,
İsmim Bekir Sıtkı Salim’dir benim.
Otuz bir Aralık Altmış Dört, kesin,
Cüzdandaki doğum yılımdır benim.
Öyleyse ben de küçük bir mukabele yapayım, siz yine devam edin:
Tanışalım elbette ey üstaz Salim
70’lerin Ağustosudur doğumum
Mahlasım Kandavi, Biga mahallim
Uzatmayayım çok, budur durumum
Kışları soğuktur, budur tek zorum,
Yazları serindir, karışık durum.
Dadaşlar diyarı şirin Erzurum,
Öz be öz vatanım ilimdir benim.
Şiir yazmak dünyada tek sırdaşım,
Güreş tutmak şimdi üvey gardaşım. (Kolum kırılmıştı)
Resim yapmak en aziz arkadaşım,
Müzik tutunacak dalımdır benim.
Ortaokulda bir aşk hikâyesi… Cicili bicili kıyafetleri giyer de belki yüz bulurum düşüncesi ile subay olup yirmi iki sene postal giymek zorunda kaldığım zorlu bir kesit var hayatımda… Sonrası gene şiir, resim ve musiki…
Zaman, Yeni Hayat, tr724 gazetelerinde köşe yazarlığı… STV ve Burç FM de program yapımcılığı…
Evli, üç çocuk ve iki torun emanetçisi… Dede değil büyük baba…
İşte böyle…
Şu anda nerede yaşıyorsunuz?
2016 Şubat’ından beri yurtdışındayım. Son bir buçuk senedir Amerika’dayım. Daha önce 2010-2011 yıllarında 2 yıllık bir Amerika tecrübem olmuştu. Büyük bir resim atölyem vardı. Şimdi aynı işi devam ettiriyorum. Bol bol resim çalışıyor, şiir yazıyor, türkülerle hasbihâl ediyorum.
Devam eden iş projeleriniz var mı?
Evet… Proje çok, ama şu an hâlen devam eden, bidayetinden günümüze dünyaya müspet manada damgasını vurmuş “100 Önemli İnsan” projem var. Peygamberleri ve azizleri, sahabe efendilerimizi bu projeye dâhil etmedim. Bilim adamları, sanatkâr, devlet adamı, sivil toplum önderleri gibi insanlığa fayda sağlamış ilk 100 kişiyi tespite gayret ettim. Bunların yağlıboya portrelerini, fonda yaptığı işle alâkalı bir kompozisyon olacak şekilde, tamamen orijinal tasarımla yapmaya gayret ediyorum. 25’li seriler hâlinde toplam 4 ciltlik çok kaliteli bir baskıyla bir sayfada portre diğer sayfada hayat hikâyesi olacak şekilde kitaplaştırmaya da çalışıyorum. Bunları okulların müfredatlarını esas alarak hazırladım. Dolayısıyla, inşallah, bütün okulların ve kütüphanelerin koridorlarında bu resimleri ve hayat hikâyelerini göreceksiniz.
Ayrıca, bir “Panoramik Müze” projem var ki, “İstanbul Fetih1453 Panorama” sının 9 kat büyüklüğünde olacak. Duvar resimleri ve gerçek objeler, balmumu heykeller iç içe olacak. Bunun detaylarını çok fazla vermek istemiyorum.
Gene, Maestro Art Firmamızın bünyesinde resim atölyemizde sipariş duvar resimleri, portreler, manzara, natürmort çalışmaları devam ediyor.
Her ay kültür merkezimizde “Hikmet Meclisi” namıyla daha önce İstanbul’da yaptığımız gönül sohbetleri devam ediyor. Her ay bir yöre veya temanın türkülerini, irfanî türküleri dostlarla paylaşıyoruz.
Tr724 Gazetesinde haftalık köşem devam ediyor. “Mceu,tv”de haftalık bir âşık edebiyatı ile alâkalı programım da var…
İngilizceniz?
İngilizce’ye tâ başından beri bir türlü yakınlık duyamadım. Baudelaire’i, Victor Hugo’yu original nüshalarından okuyup, anlayıp, duygulanabilecek kadar Fransızca biliyorum. Vakıa, pratiğim çok zayıflamış ama, hâlâ bu dil sayesinde (kelimelerde ufak tefek telâfuz değişikliği yaparak İngilizce’ye uyarlayıp) derdimi Amerikalılara anlatabiliyorum. Çok ortak kelime var… Ama hedefim İngilizce’yi meddahlık yapabilecek seviyede öğrenmek… Eğer bu insanlarla muhabbet köprüsü kurmak istiyorsak başka yolu yok…
Bir dilci olarak, İngilizce’yi “meddahlık yapabilecek düzeyde öğreneceğiniz” günü çok görmek isterim. O hale geldiğinizde espri anlayışınızın ve mizahınızın da epey etkileneceğini şimdiden söyleyebilirim.
Amerikalıları, olmayan İngilizcemle bile çok kere tebessüm ettirdim. Ben bazen satranç mantığıyla espriler yapıyorum; anlıyorlar… Zeki insanlar…J)
Çok rahat bir “mevzun ve mukaffa” söz söyleme beceriniz var. İrticaliniz kuvvetli. Şiirle ne zamandır meşk halindesiniz?
Altı yaşımdan beri şiir, musiki ve resimle iç içeyim. Altı yaşında, ilkokul birinci sınıfta TRT çocuk korosuna seçilmiştim. Aynı yıl okulun duvarlarında asılı olan Türk Büyüklerinin resimleri ve hayat hikâyelerinden etkilenerek resim yapmaya başladım. İlk yaptığım resim sanayi tipi yağlıboyalarla Yavuz Sultan Selim’in portresidir.
İşte o yıllarda babam beni “Âşıklar Bayramı”na götürmüştü. Reyhanî, Çobanoğlu, İlhami Demir, Mevlüt İhsanî gibi çok büyük âşıklar görmüş, çok etkilenmiştim. O yaşımdan beri Erzurum’da olan hiç bir Âşıklar Bayramını kaçırmadım desem yalan olmaz. Bir de Âşıklar Kahvehanesi vardı ki, sadece geceleri program yapılsa da ben gündüzleri de oradan pek ayrılamazdım. Yukarıda bahsettiğim Reyhaî ile ilk atışmam on üç yaşımda iken Gölbaşı semtindeki bu kahvehanede oldu. Hikâyesi pek ilginçtir. Köşemde hepsini yazarım bir gün inşaallah… Kaderin cilvesi, Üstad olarak gördüğüm bu âşıklara yıllar sonra Konya Âşıklar Bayramında yedi sene üst üste jüri üyesi olarak puan verme şerefini yaşadım.
Müthiş. Peki şiir vadisindeki üstadlarınız?
Tanımadığım şair kalmadı… Zira şiir toplantılarında çoğu zaman beraber olurduk. Her ayın ilk Pazar günü Ankara’da Fasıl Restaurant’da, üçüncü Pazar günü de İstanbul Pera Palas Otelinde şiir meşk ederdik. Feyzi Halıcı ile Gültekin Samanoğlu yönetirdi toplantıları… Çok anılarım var… Rahmetli Bekir Sıtkı Erdoğan, İlhan Berk, Fâzıl Hüsnü Dağlarca, Tahir Kutsi Makal, Cahit Külebi, Halil Soyuer, Cemal Safî, Cevdet Aslangül, Hasan Hüseyin Yurdabak, Abdullah Satoğlu, Rasim Köroğlu, Talat Halman, Yılmaz Karakoyunlu ve daha kimler kimler… Âşıklardan Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova müdavimlerdendi…
Ama ben şiiri âşıklar kahvehanesinde âşıklardan öğrendim.
Özellikle eski âşıklardan Sümmanî, Şenlik Baba, Zülâlî, Müdamî, Nihanî sürekli gönül dünyamda meşk ettiğim üstadlardır…
Okuduklarınız? Türk edebiyatından sevdiğiniz şairler?
Fuzûlî, Nâbî, Bâkî gibi büyük şairleri söylemeye gerek yok sanırım. Ama benim hiciv vadisindeki üstadım şüphesiz Şair Eşref… Nef’i de gönlümde yeri çok olan bir hemşehrim… (Anne tarafından akrabam olduğunu söyleyenler de var…) Neyzen Tevfik apayrı bir dünya… Gönül dünyamdaki en büyük şairlerden biri Alvarlı Muhammet Lütfî Hazretleridir. Sizin, şiirini farklı bir bakışla bir yazınızda ele aldığınız Hocaefendi, acizane, benim nezrimde gönül dünyalarını rengârenk boyayan ulaşılmaz bir şairdir. (Sizin o yazınıza, fikirlerinize sonsuz saygı duymakla birlikte, bir karşılık verecektim ama bu kadar derdin arasında uygun görmedim.) Mehmet Âkif “Safahat”ının mukaddimesinde kendini şair kabul etmese de samimiyetinin ve coşkusunun bile tek başına benim gönlüme en aziz şiirler gibi tesir ettiğini söylemeliyim… Necip Fâzıl’ın 20-35 yaş arası şiirlerini pek severim. Bahtiyar Vahapzâde mest olduğum bir üstad… Ahmet Haşim, Yahya Kemâl, Ahmet Kutsi Tecer, Halil Karabulut, Cevdet Aslangül, Rasim Köroğlu sevdiğim şairler… Ama ben âşıkların şiirlerini hep daha kıymetdâr bulmuşumdur. Belki mübağalalı gelecek ama bazen bir mani bile bir kütüphane dolusu şiirden daha muhteviyatlı ve lezzetli geliyor bana:
Dağlar Yeşil Boyandı
Kim Yattı Kim Uyandı
Kalbime Ateş Düştü
İçinde Yar Da Yandı
Su Serptim Ateş Sönsün
Serptiğim Su Da Yandı
Türk şiirinde favoriniz bir kaç mısra var mı?
Gene bir mani… Cinaslı… Alvarlı Efe Hz. lerinden:
“Âşık der inci den den,
İncinme icidenden.
Kemâlde noksan imiş,
İncinen incidenden…”
Erzurum şivesi… İncitenden demiyor, incidenden diyor… Kaç kütüphane lâzım ki, bu maniye denk düşsün?
Yayımlanmış eserleriniz de var. Yine bu süreçte de epey hiciv şiirler söylediniz, yazdınız. Onları mesela kitaplaştırabilirsiniz. Zira ki siz şairlerin böyle bir dönemde mesuliyet ve vazifeleri büyük.
“Taş Üstünde Taş” isimli basılmış iki şiir kitabım var. Dört âşığı incelediğim dört biyografi kitabı (Reyhanî, İhsanî, Sümmanî, İlhami Demir) yayıma hazır vaziyette idi… Bir de, Rahmetli Şair Halil Soyuer’in Ankara Güzelyurt Lokantasında haftanın üç günü gönül dostlarını toplayıp şiir meşk ettiği, hâlen boş duran ve üzerinde bir plaket olan masası vardı. O masaya mebuslar, bakanlar bile üç dört ay öncesinden randevu alarak oturabilirlerdi. Ben bir tür vakanüvis olduğum için bana serbestti. Oradaki anılarımı yazdığım “Halil Ağa Sofrası” kitabı var. Ama yayınlayamadım. Bu yayınlanmamış beş kitap şimdi Türkiye’de bilmiyorum ki hangi depoda hangi kolinin içinde… Dijital olarak da hazırlamıştım ama her şey tarumar oldu; bulamadım. Sorun değil, hepsi aklımda, bir vakit ayırabilsem Allah’ın izniyle toparlayabilirim. Ayrıca, Burç FM de yaptığımız altı yüzden fazla atışma, STV de yayınlanan yüz elliye yakın atışma, Zaman, Yeni Hayat ve Tr724 de yazdığım iki yüzden fazla köşe yazısı (ki, büyük bölümü şiir ve atışmalardan oluşuyor) hesabıma göre sekiz kitap olabiliyor. Allah fırsat lütfederse…
Sanatçı kişiliğiniz, yukarıda da kısaca söz ettiğiniz gibi, size sanatın diğer şubeleriyle de temas kurma imkanları sunmuş. Bu durum tarzınızda, söyleyişinizde de farkediliyor. Bize nasıl bir kültürel çevrede yetiştiğinizden de söz etseniz?
Bu Allah’ın bir lütfu… Zaten, sanatkâr olunca tam olunuyor, ama bir veya iki dalda temayüz edebiliyorsunuz… Tanıdığım bütün gerçek sanatçılar hem şair hem ressam hem musıkişinas… Ailemde sanatla iştigal eden kimse yoktu. Rahmetli annemin okur yazar olmamasına rağmen bir söz ustası olduğunu söyleyebilirim. Sesi de pek güzeldi… Arada bir yemek yaparken sazlanırdı:
“Kara tren gelmez m’ola,
Düdüğünü çalmaz m’ola…”
Biraz da siyaset. Amerika’dan Türkiye nasıl görünüyor?
Çok karanlık… Yurt dışında pasaport memurlarının karşısında bizi yere baktıranlar, boynumuzu büktürenler utansın… Eskiden bir kale komutanı gibi savunduğum ve övündüğüm bütün değerleri altüst ettiler…
Sizce Hizmet nedir?
Hizmet Allah’ın “Asr Süresi”nde buyurduklarını yerine getirmektir. Hizmet güzel ahlâklı olmaktır. Hizmet, insanları, bütün canlıları, cansızları sevmektir.
Hizmet’in, Süreç’te hataları oldu mu? Olduysa, neler?
Min gayri haddin…
Beş kişilk bir ailenin güya reisiyim. Bazen akşamları, “hadi bir film seyredelim, ingilizcemize faydası olur” diyorum da, tam iki saat hangi filmi seyredeceğimize bir türlü karar veremiyoruz. Biri diyor romantik film olsun, öbürü macera filmi… Herkes farklı telden çalıyor ve seyredemeden uykumuz geliyor, yatıyoruz.
Bir tebessümü ile yüz binlerce insanı, her şeyini geride bırakarak en sıkıntılı ülkelerde yaşamaya ikna eden bir zâtta ve onun güzel arkadaşlarında hata arama vazifesini keşke beş kişiyi yönlendirmekten aciz olan birine, yani benim gibi yeteneksiz, pürkusur birine vermeseydiniz.
Soru şöyle olsa bir cevap vermeye çalışırdım:
Hizmet’i temsil eden insanların bu süreçte hatası olmuş mudur?
Elbette olmuştur. Hepimiz insanız. Yani hatadan kusurdan beri değiliz. Altmış yıldır binlerce faaliyetin gerçekleştirildiği bir “Hareket”ten bahsediyoruz. Hiç hata yapılmamıştır demek kadar büyük bir hata mı olur! Ama, şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu kadar büyük bir oluşum içinde bilerek, kasden hata yapan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Her dönemde olmuş bu… Ben, ihanet hariç, bütün hataların Allah’ın “Settar, Gaffar, Rahman ve Rahim” isimleriyle karşılaşacağını ümit ediyorum. Bu vesileyle söyleyeyim; “abiler şöyle yaptı, abiler böyle yaptı” gibi vefa hissinden uzak eleştirileri de üzülerek takip ediyorum. O abiler o kadar kötüyse bu güzel oluşum nasıl oldu da iki yüz ülkede gönüllerde taht kurdu?
Üstadım, Hizmet derken elbette “mecaz-ı mürsel” yapıyorum. Burda, bir “idealden değil, o ideali temsil makamında olanları, kişileri, kurumları” kastediyorum. Ama, gördüğüm kadarıyla Hizmet’e toz kondurmuyorsunuz. Asayiş ber-kemal diyorsunuz yani?
Hizmet’e elbette toz kondurmam. Bu hizmet Efendimizden(SAV) bize mirastır. O günden bugüne yüzbinlerce insanın üzerinde emeği var, hakkı var. Birilerinin algı başarısıyla melekler şeytan gibi gösteriliyor ve insanların kafası karışıyorsa, elde hiç bir delil olmaksızın ileri geri konuşuluyorsa bu emek ve hak sahiplerine karşı büyük bir saygısızlıktır.
Asayiş ber-kemâl mi?
Bir soruyla cevap vereyim:
Dünya rahat diyarı mı? Yani, imtihanda mı olamayalım? Ayet-i Kerime ne buyuruyor (Bakara 214):
“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?”
Ben hep dua ediyorum; Allah’ım, ne olur imtihanımızı kolay eyle…
Hizmet’in istikbalini nasıl görüyorsunuz?
Hizmet’in sahibi Allah’tır. Bize düşen O’nun emirlerini yerine getirmektir. Ben, inşaallah, insanların birbirini çok sevdiği, herkesin bencillikten uzak îsâr ruhuyla yaşadığı, “cennete girmek mevzuu bahs olsa, önden siz buyrun” diye başkalarına öncelik vereceği günlerin çok uzakta olmadığını düşünüyorum. Bunun için çalışıyorum ve dua ediyorum.
Memleket hasreti?
Ortada hasret duyulacak bir şey bırakmadılar… Bütün dünya bizim köyümüz, memleketimiz… Her yerde Allah var… Gerisi boş…
Kırgınlıklarınız?
Hiç bir kırgınlığım yok. İmtihan dünyası… “Cennet o kadar ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil…” Herkes kendi karakterinin gereğini sergiliyor. Allah bizi doğru yoldan, rızasından ayırmasın.
İstikbale matuf genel düşünceleriniz?
Çalışmak, çalışmak, çalışmak ve insanların hem dünyaları hem ahretlerini kazanmaları yolunda kaabiliyetlerim ve imkânlarım ölçüsünde faydalı olmak… Son nefesimi tertemiz verebilmek… Dünyadan başka bir beklentim yok.
Şuaranın çok sevdiği bir sual edelim: “Gurbet”nedir?
Bire bir mısraları hatırlamıyorum; şair gurbeti anlatırken diyor ya:
“Memlekette yüzüne bakmadıklarım,
Burada buram buram tütüyor burnumda…”
Ben gurbet hissi yaşamıyorum desem inanın…
Oğlumun düğününde olamadım. Telefondan izledim. Bana en çok ihtiyaç duyduğu bir gündü… Öz ağabeyim rahmetli oldu, cenazesine gidemedim. Sadece ağabeyim değil, çocukluk arkadaşımdı aynı zamanda… Bütün bunlara üzülmeye fırsat bile bulamadım. Ülkemde zulüm altında inim inim inleyen insanlar, Meriç’te kaybolanlar varken…
Dünya zaten bir gurbet Engin Kardeş… Alvarlı Efe Hz.lerinden bir beyitle bitirelim mi?
“Hazer kıl kırma kalbin kimsenin canını incitme,
Esir-i gurbet-i nalân olan insanı incitme…”
[Engin Sezen, The Circle] 6.3.2018 [http://thecrcl.ca]
Yaktı bu cism ü cânımı, hararetten usandım.
Ya sabır ver, ya bir çare, ey sâhibel gureba,
Bu kadar yalan, iftira, hakaretten usandım…”
diyor Bekir Salim. Bu kadar yalan, iftira, hakaretten usanmış ve terk-i diyar eylemiş, ailesiyle Amerika’da yaşıyor …
Bekir Bey’in adı, Süreç’le daha da duyuldu. Zaman’da yazdı, diger ozanlarla Babacanca atışmalar yaptı. Hükumet’i hicvetti. Basketbol yıldızı Enes Kanter’le tatlı atışmalar yaptı.
Halen zaman zaman Persicop’tan canlı yayınlar yapıyor; saz çalıyor, türkü yakıyor. tr724’de yazıyor, şiirler söylüyor. Günlük siyasi konuları şiirle yorumluyor. Sesini duyuruyor, mücadelesini sürdürüyor. tr724’teki yazılarını zevkle okuyorum. Orda kızıyor, sitem ediyor, meydan okuyor, kendini sigaya çekiyor. Mesela, bu yazılarından birini şimdi hapiste olan Ahmet Şık’a ayırmış. Şöyle diyor orda: “Keşke Ahmet Şıka, daha basılmayan kitabından dolayı zulmedildiğinde bir iki kelam edebilseymişim….” Bu muhasebe ne kadar önemli!
Bekir Salim evvelen ve bizzat gönül adamı, Saz ve söz ehli. Onun şiirinde zaman zaman dehr’den (dünya halleri) ve insandan bir sitem bir şikayet olsa da, asla umutsuzluk yok.
Adeta kendisine Üstadı Aşık Reyhani’nin şu dizelerini rehber kılmış:
“Kış gelir, yaz gelmez diye gam yeme.
Her kışın sonunda bir bahar olur…”
Ozan Salim, gelecekte de söylecek bir sözü, yakılacak bir türküsü olanlardan…Kendisini izlemeye devam…
Bekir Salim kimdir?
On üç yaşında Reyhanî ile atışırken kendimi irticalen tanıtmamı istemişti. O günden aklımda kalanlarla ve az değişiklikle bu soruya cevap vereyim:
Tanımayan Engin Sezen dinlesin,
İsmim Bekir Sıtkı Salim’dir benim.
Otuz bir Aralık Altmış Dört, kesin,
Cüzdandaki doğum yılımdır benim.
Öyleyse ben de küçük bir mukabele yapayım, siz yine devam edin:
Tanışalım elbette ey üstaz Salim
70’lerin Ağustosudur doğumum
Mahlasım Kandavi, Biga mahallim
Uzatmayayım çok, budur durumum
Kışları soğuktur, budur tek zorum,
Yazları serindir, karışık durum.
Dadaşlar diyarı şirin Erzurum,
Öz be öz vatanım ilimdir benim.
Şiir yazmak dünyada tek sırdaşım,
Güreş tutmak şimdi üvey gardaşım. (Kolum kırılmıştı)
Resim yapmak en aziz arkadaşım,
Müzik tutunacak dalımdır benim.
Ortaokulda bir aşk hikâyesi… Cicili bicili kıyafetleri giyer de belki yüz bulurum düşüncesi ile subay olup yirmi iki sene postal giymek zorunda kaldığım zorlu bir kesit var hayatımda… Sonrası gene şiir, resim ve musiki…
Zaman, Yeni Hayat, tr724 gazetelerinde köşe yazarlığı… STV ve Burç FM de program yapımcılığı…
Evli, üç çocuk ve iki torun emanetçisi… Dede değil büyük baba…
İşte böyle…
Şu anda nerede yaşıyorsunuz?
2016 Şubat’ından beri yurtdışındayım. Son bir buçuk senedir Amerika’dayım. Daha önce 2010-2011 yıllarında 2 yıllık bir Amerika tecrübem olmuştu. Büyük bir resim atölyem vardı. Şimdi aynı işi devam ettiriyorum. Bol bol resim çalışıyor, şiir yazıyor, türkülerle hasbihâl ediyorum.
Devam eden iş projeleriniz var mı?
Evet… Proje çok, ama şu an hâlen devam eden, bidayetinden günümüze dünyaya müspet manada damgasını vurmuş “100 Önemli İnsan” projem var. Peygamberleri ve azizleri, sahabe efendilerimizi bu projeye dâhil etmedim. Bilim adamları, sanatkâr, devlet adamı, sivil toplum önderleri gibi insanlığa fayda sağlamış ilk 100 kişiyi tespite gayret ettim. Bunların yağlıboya portrelerini, fonda yaptığı işle alâkalı bir kompozisyon olacak şekilde, tamamen orijinal tasarımla yapmaya gayret ediyorum. 25’li seriler hâlinde toplam 4 ciltlik çok kaliteli bir baskıyla bir sayfada portre diğer sayfada hayat hikâyesi olacak şekilde kitaplaştırmaya da çalışıyorum. Bunları okulların müfredatlarını esas alarak hazırladım. Dolayısıyla, inşallah, bütün okulların ve kütüphanelerin koridorlarında bu resimleri ve hayat hikâyelerini göreceksiniz.
Ayrıca, bir “Panoramik Müze” projem var ki, “İstanbul Fetih1453 Panorama” sının 9 kat büyüklüğünde olacak. Duvar resimleri ve gerçek objeler, balmumu heykeller iç içe olacak. Bunun detaylarını çok fazla vermek istemiyorum.
Gene, Maestro Art Firmamızın bünyesinde resim atölyemizde sipariş duvar resimleri, portreler, manzara, natürmort çalışmaları devam ediyor.
Her ay kültür merkezimizde “Hikmet Meclisi” namıyla daha önce İstanbul’da yaptığımız gönül sohbetleri devam ediyor. Her ay bir yöre veya temanın türkülerini, irfanî türküleri dostlarla paylaşıyoruz.
Tr724 Gazetesinde haftalık köşem devam ediyor. “Mceu,tv”de haftalık bir âşık edebiyatı ile alâkalı programım da var…
İngilizceniz?
İngilizce’ye tâ başından beri bir türlü yakınlık duyamadım. Baudelaire’i, Victor Hugo’yu original nüshalarından okuyup, anlayıp, duygulanabilecek kadar Fransızca biliyorum. Vakıa, pratiğim çok zayıflamış ama, hâlâ bu dil sayesinde (kelimelerde ufak tefek telâfuz değişikliği yaparak İngilizce’ye uyarlayıp) derdimi Amerikalılara anlatabiliyorum. Çok ortak kelime var… Ama hedefim İngilizce’yi meddahlık yapabilecek seviyede öğrenmek… Eğer bu insanlarla muhabbet köprüsü kurmak istiyorsak başka yolu yok…
Bir dilci olarak, İngilizce’yi “meddahlık yapabilecek düzeyde öğreneceğiniz” günü çok görmek isterim. O hale geldiğinizde espri anlayışınızın ve mizahınızın da epey etkileneceğini şimdiden söyleyebilirim.
Amerikalıları, olmayan İngilizcemle bile çok kere tebessüm ettirdim. Ben bazen satranç mantığıyla espriler yapıyorum; anlıyorlar… Zeki insanlar…J)
Çok rahat bir “mevzun ve mukaffa” söz söyleme beceriniz var. İrticaliniz kuvvetli. Şiirle ne zamandır meşk halindesiniz?
Altı yaşımdan beri şiir, musiki ve resimle iç içeyim. Altı yaşında, ilkokul birinci sınıfta TRT çocuk korosuna seçilmiştim. Aynı yıl okulun duvarlarında asılı olan Türk Büyüklerinin resimleri ve hayat hikâyelerinden etkilenerek resim yapmaya başladım. İlk yaptığım resim sanayi tipi yağlıboyalarla Yavuz Sultan Selim’in portresidir.
İşte o yıllarda babam beni “Âşıklar Bayramı”na götürmüştü. Reyhanî, Çobanoğlu, İlhami Demir, Mevlüt İhsanî gibi çok büyük âşıklar görmüş, çok etkilenmiştim. O yaşımdan beri Erzurum’da olan hiç bir Âşıklar Bayramını kaçırmadım desem yalan olmaz. Bir de Âşıklar Kahvehanesi vardı ki, sadece geceleri program yapılsa da ben gündüzleri de oradan pek ayrılamazdım. Yukarıda bahsettiğim Reyhaî ile ilk atışmam on üç yaşımda iken Gölbaşı semtindeki bu kahvehanede oldu. Hikâyesi pek ilginçtir. Köşemde hepsini yazarım bir gün inşaallah… Kaderin cilvesi, Üstad olarak gördüğüm bu âşıklara yıllar sonra Konya Âşıklar Bayramında yedi sene üst üste jüri üyesi olarak puan verme şerefini yaşadım.
Müthiş. Peki şiir vadisindeki üstadlarınız?
Tanımadığım şair kalmadı… Zira şiir toplantılarında çoğu zaman beraber olurduk. Her ayın ilk Pazar günü Ankara’da Fasıl Restaurant’da, üçüncü Pazar günü de İstanbul Pera Palas Otelinde şiir meşk ederdik. Feyzi Halıcı ile Gültekin Samanoğlu yönetirdi toplantıları… Çok anılarım var… Rahmetli Bekir Sıtkı Erdoğan, İlhan Berk, Fâzıl Hüsnü Dağlarca, Tahir Kutsi Makal, Cahit Külebi, Halil Soyuer, Cemal Safî, Cevdet Aslangül, Hasan Hüseyin Yurdabak, Abdullah Satoğlu, Rasim Köroğlu, Talat Halman, Yılmaz Karakoyunlu ve daha kimler kimler… Âşıklardan Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova müdavimlerdendi…
Ama ben şiiri âşıklar kahvehanesinde âşıklardan öğrendim.
Özellikle eski âşıklardan Sümmanî, Şenlik Baba, Zülâlî, Müdamî, Nihanî sürekli gönül dünyamda meşk ettiğim üstadlardır…
Okuduklarınız? Türk edebiyatından sevdiğiniz şairler?
Fuzûlî, Nâbî, Bâkî gibi büyük şairleri söylemeye gerek yok sanırım. Ama benim hiciv vadisindeki üstadım şüphesiz Şair Eşref… Nef’i de gönlümde yeri çok olan bir hemşehrim… (Anne tarafından akrabam olduğunu söyleyenler de var…) Neyzen Tevfik apayrı bir dünya… Gönül dünyamdaki en büyük şairlerden biri Alvarlı Muhammet Lütfî Hazretleridir. Sizin, şiirini farklı bir bakışla bir yazınızda ele aldığınız Hocaefendi, acizane, benim nezrimde gönül dünyalarını rengârenk boyayan ulaşılmaz bir şairdir. (Sizin o yazınıza, fikirlerinize sonsuz saygı duymakla birlikte, bir karşılık verecektim ama bu kadar derdin arasında uygun görmedim.) Mehmet Âkif “Safahat”ının mukaddimesinde kendini şair kabul etmese de samimiyetinin ve coşkusunun bile tek başına benim gönlüme en aziz şiirler gibi tesir ettiğini söylemeliyim… Necip Fâzıl’ın 20-35 yaş arası şiirlerini pek severim. Bahtiyar Vahapzâde mest olduğum bir üstad… Ahmet Haşim, Yahya Kemâl, Ahmet Kutsi Tecer, Halil Karabulut, Cevdet Aslangül, Rasim Köroğlu sevdiğim şairler… Ama ben âşıkların şiirlerini hep daha kıymetdâr bulmuşumdur. Belki mübağalalı gelecek ama bazen bir mani bile bir kütüphane dolusu şiirden daha muhteviyatlı ve lezzetli geliyor bana:
Dağlar Yeşil Boyandı
Kim Yattı Kim Uyandı
Kalbime Ateş Düştü
İçinde Yar Da Yandı
Su Serptim Ateş Sönsün
Serptiğim Su Da Yandı
Türk şiirinde favoriniz bir kaç mısra var mı?
Gene bir mani… Cinaslı… Alvarlı Efe Hz. lerinden:
“Âşık der inci den den,
İncinme icidenden.
Kemâlde noksan imiş,
İncinen incidenden…”
Erzurum şivesi… İncitenden demiyor, incidenden diyor… Kaç kütüphane lâzım ki, bu maniye denk düşsün?
Yayımlanmış eserleriniz de var. Yine bu süreçte de epey hiciv şiirler söylediniz, yazdınız. Onları mesela kitaplaştırabilirsiniz. Zira ki siz şairlerin böyle bir dönemde mesuliyet ve vazifeleri büyük.
“Taş Üstünde Taş” isimli basılmış iki şiir kitabım var. Dört âşığı incelediğim dört biyografi kitabı (Reyhanî, İhsanî, Sümmanî, İlhami Demir) yayıma hazır vaziyette idi… Bir de, Rahmetli Şair Halil Soyuer’in Ankara Güzelyurt Lokantasında haftanın üç günü gönül dostlarını toplayıp şiir meşk ettiği, hâlen boş duran ve üzerinde bir plaket olan masası vardı. O masaya mebuslar, bakanlar bile üç dört ay öncesinden randevu alarak oturabilirlerdi. Ben bir tür vakanüvis olduğum için bana serbestti. Oradaki anılarımı yazdığım “Halil Ağa Sofrası” kitabı var. Ama yayınlayamadım. Bu yayınlanmamış beş kitap şimdi Türkiye’de bilmiyorum ki hangi depoda hangi kolinin içinde… Dijital olarak da hazırlamıştım ama her şey tarumar oldu; bulamadım. Sorun değil, hepsi aklımda, bir vakit ayırabilsem Allah’ın izniyle toparlayabilirim. Ayrıca, Burç FM de yaptığımız altı yüzden fazla atışma, STV de yayınlanan yüz elliye yakın atışma, Zaman, Yeni Hayat ve Tr724 de yazdığım iki yüzden fazla köşe yazısı (ki, büyük bölümü şiir ve atışmalardan oluşuyor) hesabıma göre sekiz kitap olabiliyor. Allah fırsat lütfederse…
Sanatçı kişiliğiniz, yukarıda da kısaca söz ettiğiniz gibi, size sanatın diğer şubeleriyle de temas kurma imkanları sunmuş. Bu durum tarzınızda, söyleyişinizde de farkediliyor. Bize nasıl bir kültürel çevrede yetiştiğinizden de söz etseniz?
Bu Allah’ın bir lütfu… Zaten, sanatkâr olunca tam olunuyor, ama bir veya iki dalda temayüz edebiliyorsunuz… Tanıdığım bütün gerçek sanatçılar hem şair hem ressam hem musıkişinas… Ailemde sanatla iştigal eden kimse yoktu. Rahmetli annemin okur yazar olmamasına rağmen bir söz ustası olduğunu söyleyebilirim. Sesi de pek güzeldi… Arada bir yemek yaparken sazlanırdı:
“Kara tren gelmez m’ola,
Düdüğünü çalmaz m’ola…”
Biraz da siyaset. Amerika’dan Türkiye nasıl görünüyor?
Çok karanlık… Yurt dışında pasaport memurlarının karşısında bizi yere baktıranlar, boynumuzu büktürenler utansın… Eskiden bir kale komutanı gibi savunduğum ve övündüğüm bütün değerleri altüst ettiler…
Sizce Hizmet nedir?
Hizmet Allah’ın “Asr Süresi”nde buyurduklarını yerine getirmektir. Hizmet güzel ahlâklı olmaktır. Hizmet, insanları, bütün canlıları, cansızları sevmektir.
Hizmet’in, Süreç’te hataları oldu mu? Olduysa, neler?
Min gayri haddin…
Beş kişilk bir ailenin güya reisiyim. Bazen akşamları, “hadi bir film seyredelim, ingilizcemize faydası olur” diyorum da, tam iki saat hangi filmi seyredeceğimize bir türlü karar veremiyoruz. Biri diyor romantik film olsun, öbürü macera filmi… Herkes farklı telden çalıyor ve seyredemeden uykumuz geliyor, yatıyoruz.
Bir tebessümü ile yüz binlerce insanı, her şeyini geride bırakarak en sıkıntılı ülkelerde yaşamaya ikna eden bir zâtta ve onun güzel arkadaşlarında hata arama vazifesini keşke beş kişiyi yönlendirmekten aciz olan birine, yani benim gibi yeteneksiz, pürkusur birine vermeseydiniz.
Soru şöyle olsa bir cevap vermeye çalışırdım:
Hizmet’i temsil eden insanların bu süreçte hatası olmuş mudur?
Elbette olmuştur. Hepimiz insanız. Yani hatadan kusurdan beri değiliz. Altmış yıldır binlerce faaliyetin gerçekleştirildiği bir “Hareket”ten bahsediyoruz. Hiç hata yapılmamıştır demek kadar büyük bir hata mı olur! Ama, şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu kadar büyük bir oluşum içinde bilerek, kasden hata yapan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Her dönemde olmuş bu… Ben, ihanet hariç, bütün hataların Allah’ın “Settar, Gaffar, Rahman ve Rahim” isimleriyle karşılaşacağını ümit ediyorum. Bu vesileyle söyleyeyim; “abiler şöyle yaptı, abiler böyle yaptı” gibi vefa hissinden uzak eleştirileri de üzülerek takip ediyorum. O abiler o kadar kötüyse bu güzel oluşum nasıl oldu da iki yüz ülkede gönüllerde taht kurdu?
Üstadım, Hizmet derken elbette “mecaz-ı mürsel” yapıyorum. Burda, bir “idealden değil, o ideali temsil makamında olanları, kişileri, kurumları” kastediyorum. Ama, gördüğüm kadarıyla Hizmet’e toz kondurmuyorsunuz. Asayiş ber-kemal diyorsunuz yani?
Hizmet’e elbette toz kondurmam. Bu hizmet Efendimizden(SAV) bize mirastır. O günden bugüne yüzbinlerce insanın üzerinde emeği var, hakkı var. Birilerinin algı başarısıyla melekler şeytan gibi gösteriliyor ve insanların kafası karışıyorsa, elde hiç bir delil olmaksızın ileri geri konuşuluyorsa bu emek ve hak sahiplerine karşı büyük bir saygısızlıktır.
Asayiş ber-kemâl mi?
Bir soruyla cevap vereyim:
Dünya rahat diyarı mı? Yani, imtihanda mı olamayalım? Ayet-i Kerime ne buyuruyor (Bakara 214):
“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?”
Ben hep dua ediyorum; Allah’ım, ne olur imtihanımızı kolay eyle…
Hizmet’in istikbalini nasıl görüyorsunuz?
Hizmet’in sahibi Allah’tır. Bize düşen O’nun emirlerini yerine getirmektir. Ben, inşaallah, insanların birbirini çok sevdiği, herkesin bencillikten uzak îsâr ruhuyla yaşadığı, “cennete girmek mevzuu bahs olsa, önden siz buyrun” diye başkalarına öncelik vereceği günlerin çok uzakta olmadığını düşünüyorum. Bunun için çalışıyorum ve dua ediyorum.
Memleket hasreti?
Ortada hasret duyulacak bir şey bırakmadılar… Bütün dünya bizim köyümüz, memleketimiz… Her yerde Allah var… Gerisi boş…
Kırgınlıklarınız?
Hiç bir kırgınlığım yok. İmtihan dünyası… “Cennet o kadar ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil…” Herkes kendi karakterinin gereğini sergiliyor. Allah bizi doğru yoldan, rızasından ayırmasın.
İstikbale matuf genel düşünceleriniz?
Çalışmak, çalışmak, çalışmak ve insanların hem dünyaları hem ahretlerini kazanmaları yolunda kaabiliyetlerim ve imkânlarım ölçüsünde faydalı olmak… Son nefesimi tertemiz verebilmek… Dünyadan başka bir beklentim yok.
Şuaranın çok sevdiği bir sual edelim: “Gurbet”nedir?
Bire bir mısraları hatırlamıyorum; şair gurbeti anlatırken diyor ya:
“Memlekette yüzüne bakmadıklarım,
Burada buram buram tütüyor burnumda…”
Ben gurbet hissi yaşamıyorum desem inanın…
Oğlumun düğününde olamadım. Telefondan izledim. Bana en çok ihtiyaç duyduğu bir gündü… Öz ağabeyim rahmetli oldu, cenazesine gidemedim. Sadece ağabeyim değil, çocukluk arkadaşımdı aynı zamanda… Bütün bunlara üzülmeye fırsat bile bulamadım. Ülkemde zulüm altında inim inim inleyen insanlar, Meriç’te kaybolanlar varken…
Dünya zaten bir gurbet Engin Kardeş… Alvarlı Efe Hz.lerinden bir beyitle bitirelim mi?
“Hazer kıl kırma kalbin kimsenin canını incitme,
Esir-i gurbet-i nalân olan insanı incitme…”
[Engin Sezen, The Circle] 6.3.2018 [http://thecrcl.ca]
Kırk Ambar- 2 [Safvet Senih]
*Şiir bizi alıp bir yere götürmeli.
*Diyetçilerimiz evde rejim, dışarıda hücum .
*Siyasetimiz mahşer gibi; herkes diyor, “Nefsî! Nefsî!”
*Vahiy mesajı, sıcak alâka hattı.
*Yedi kat semanın, yedi isim ile alâkası olabilir: Hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret kelam… Ayrıca o isimlere mazhar peygamberlerle de alâkası vardır. Mesela, Hz. İsa Aleyhisselam hangi semâda ise, orada kudret sıfatı hâkimdir. Çünkü Hz. İsa Aleyhisselam Kadir ismine mazhardır. Hz. Musa Aleyhisselam hangi semada ise, orada Kelam sıfatı hâkimdir. Diğer sema katlarındaki Peygamberlerin de mazhar oldukları isim ve sıfatlar hâkimdir.
*Mazlum ve mağdurun günahı aranmaz; o her zaman korunmaya ve himayeye muhtaçtır.
*Norveç’te bir arkadaşımız dedi ki: “Bize, siz, ‘Dağlarda, tepelerde, yeşilliklerde hep ezan okuyun. Hem de ezanı derin okuyun. Niyetinizde de Hz. İbrahim Aleyhisselamın insanları Kâbe’ye davet düşüncesi olsun. Aynen onun bu çağrıyı herkesin ruhu işitecek diye okuması gibi okuyun.” demiştiniz. Ben de öyle yerlere varınca, devamlı ezan okuyordum. Bunun üzerine rüyamda Hz. Bilal’i Habeşiyi gördüm. Büyük ve siyah bir lokomotifi sürüyor. Ayağını da bir fren gibi kullanıyordu. Fren yapınca da ateşler çıkarıyordu. Kendisine, ‘Efendim, elinizi Peygamber Efendimizin (S.A.S.) eli yerine öpüyorum.’ deyip öptüm. Tarifi imkansız bir haz aldım. Her halde müezzinlerin piri olduğu için okuduğum ezanlardan ruhaniyeti, haberdar olmuş ki, benim rüyama girdi.”
“Nefis ve bencillik kokusu olan yerde kokuşma olur. Birbirlerine itiraz ve red edenlerin olduğu yerde bereket yok olur. Karşılıklı tartışma başlayınca, hemen ‘Toplantı ve konuşmalar bitmiştir.’ deyip oturum kapatılmalıdır. Çünkü Cenab-ı Hakkın böyle bir topluluğa iltifat, inayet ve teveccühü olmaz.”
*“Hizmet, Kâbe vitesli, Medine direksiyonlu…”
*“İnsanlığın, hizmet edip, minnet etmeyenlere ihtiyacı var.”
*“Anlarsa, uzağım yakınımdır; anlamazsa yakınım da uzağımdır.” (Fakirullah Hazretleri)
*“Ben, ben duygusunun bir ucundan bir kenarından inanç problemi vardır.”
*“Peygamber Efendimiz (S.A.S.) ümmetinin içine tefrika, iftirak girmesin diye ayrılık fitnesinin kalkması için dua etmiş. Fakat her duası kabul olduğu halde bu duası kabul olmamıştır. Çünkü ittifak, tesanüd ve tefrikadan, ihtilaftan kurtulma ancak İRADENİN HAKKINI vermekle elde edilecek nimetlerdendir.”
(Fakat bir sohbette büyüğümüz, Müzdelife’de hac sırasında yapılacak duanın buna faydası olabileceğini de söylemişti.)
*Cehaletin şifası, soru sormaktır.
*Günah taşı bile karartır.
*“Yusuf Aleyhisselam, köle olarak satılırken kardeşlerine ‘Lâ tesrîbe… yani: Bugün sizi kınıyacak, serzenişte bulunacak değilim’ deseydi bir şey ifade etmezdi. Ama bu sözü Mısır’da Sultan iken söyleyince bir mânâ ifade etmiştir.”
*“İnsan insanın kurdudur” sözüne karşılık “insan, insanın uzvudur” sözü de vardır.
*Okuduğumuzu dokuyalım.
*Eğer ile meğer, bir gün, keşke olur.
*“Biz bir insan-ı kâmil ismine lâyık şahs-ı mânevînin âzalarıyız.” (Bediüzzaman Hazretleri)
*“Hasbî olalım, hesabî olmayalım.”
*Teşkilat-ı Mahsusanın görevlisi, yabancılara diyor ki: “Bakın bu mazlumlar sırtından vurulmuş. Bizim gibi görevlileri bırak, bizim eşkıyamız bile adamı sırtından vurmaz… Bu durum gösteriyor ki, bunları vuranlar bizden değil. Yani siz katilleri bizim dışımızda, daha doğrusu kendi içinizde arayın.”
*“Tevbe, şahıslara münhasırdır ama İSTİĞFAR öyle değildir; başkaları için de istiğfar edilebilir.”
*“Bir Hıristiyan profesörü: ‘Dünyada sizden başka kimsenin yeni bir şey vereceği yok’ dedi. Bunları söylerken gözleri yaşarmıştı.” (M. A. Ş.)
*“Her Risale, bir güneştir. Uzaktan bakınca küçük bir yıldız gibidir ama okuyunca güneş olduğu anlaşılır.”
“Dünyasına, dünyasına…
*“Dünya benim diyenin / Gittik dün yasına”
*“Sessiz kalmayalım ama sesimizi de ayarlayalım.”
*“Akla ihtiyacımız yok!’ sözü gücün tuğyanıdır. Başarı küstahlığı, kendine aşırı güvene sebep olursa, yeni yanlışlara vesile olabilir. Eğer danışmanlar, şımartacak övgüler dizer dururlarsa, artık söz dinlemez hale gelirler. Sonra darlık ve tahammülsüzlük başlar.”
*“Bizim, Cenneti anlamamız, başı bacakları arasındaki yumurta içindeki civcivin, kabuğu dışındaki âlemi anlaması kadar bir şey olabilir.”
*“İstihdam kahramanları, en başta Mezheb İmamlarıdır. Mücedditler… Müctehidler… Bunlar gerçek dehâ sahipleridir. Hem de kudsî dehâ…”
*Artık günümüzde dehânın yerini, ortak akıl ve kollektif şuur almıştır.
“Tahir Büyükkörükçü Hocamız diyor ki: “Kur’an’ın hâmili, ilminin âmili ve hikmetinin kâmili olan hâfızları, toprak çürütmez. Çünkü Kur’an’da İsm-i Âzam var. Onu ezberleyenler, ilmiyle âmil, hikmetiyle kâmil olunca altın gibi oluyor. Toprak, altını çürütmez. Zaten Cenab-ı Hak, Peygamberlerin bedenini de toprağa haram kılmıştır.”
“Bu okunan Kur’an da, peki ağlaması nerede?”
Kırk Ambar’dan bir avuççuk… Ama biz de bize düşeni yerine getirmemiz gerekir.
[Safvet Senih] 7.3.2018 [Samanyolu Haber]
*Diyetçilerimiz evde rejim, dışarıda hücum .
*Siyasetimiz mahşer gibi; herkes diyor, “Nefsî! Nefsî!”
*Vahiy mesajı, sıcak alâka hattı.
*Yedi kat semanın, yedi isim ile alâkası olabilir: Hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret kelam… Ayrıca o isimlere mazhar peygamberlerle de alâkası vardır. Mesela, Hz. İsa Aleyhisselam hangi semâda ise, orada kudret sıfatı hâkimdir. Çünkü Hz. İsa Aleyhisselam Kadir ismine mazhardır. Hz. Musa Aleyhisselam hangi semada ise, orada Kelam sıfatı hâkimdir. Diğer sema katlarındaki Peygamberlerin de mazhar oldukları isim ve sıfatlar hâkimdir.
*Mazlum ve mağdurun günahı aranmaz; o her zaman korunmaya ve himayeye muhtaçtır.
*Norveç’te bir arkadaşımız dedi ki: “Bize, siz, ‘Dağlarda, tepelerde, yeşilliklerde hep ezan okuyun. Hem de ezanı derin okuyun. Niyetinizde de Hz. İbrahim Aleyhisselamın insanları Kâbe’ye davet düşüncesi olsun. Aynen onun bu çağrıyı herkesin ruhu işitecek diye okuması gibi okuyun.” demiştiniz. Ben de öyle yerlere varınca, devamlı ezan okuyordum. Bunun üzerine rüyamda Hz. Bilal’i Habeşiyi gördüm. Büyük ve siyah bir lokomotifi sürüyor. Ayağını da bir fren gibi kullanıyordu. Fren yapınca da ateşler çıkarıyordu. Kendisine, ‘Efendim, elinizi Peygamber Efendimizin (S.A.S.) eli yerine öpüyorum.’ deyip öptüm. Tarifi imkansız bir haz aldım. Her halde müezzinlerin piri olduğu için okuduğum ezanlardan ruhaniyeti, haberdar olmuş ki, benim rüyama girdi.”
“Nefis ve bencillik kokusu olan yerde kokuşma olur. Birbirlerine itiraz ve red edenlerin olduğu yerde bereket yok olur. Karşılıklı tartışma başlayınca, hemen ‘Toplantı ve konuşmalar bitmiştir.’ deyip oturum kapatılmalıdır. Çünkü Cenab-ı Hakkın böyle bir topluluğa iltifat, inayet ve teveccühü olmaz.”
*“Hizmet, Kâbe vitesli, Medine direksiyonlu…”
*“İnsanlığın, hizmet edip, minnet etmeyenlere ihtiyacı var.”
*“Anlarsa, uzağım yakınımdır; anlamazsa yakınım da uzağımdır.” (Fakirullah Hazretleri)
*“Ben, ben duygusunun bir ucundan bir kenarından inanç problemi vardır.”
*“Peygamber Efendimiz (S.A.S.) ümmetinin içine tefrika, iftirak girmesin diye ayrılık fitnesinin kalkması için dua etmiş. Fakat her duası kabul olduğu halde bu duası kabul olmamıştır. Çünkü ittifak, tesanüd ve tefrikadan, ihtilaftan kurtulma ancak İRADENİN HAKKINI vermekle elde edilecek nimetlerdendir.”
(Fakat bir sohbette büyüğümüz, Müzdelife’de hac sırasında yapılacak duanın buna faydası olabileceğini de söylemişti.)
*Cehaletin şifası, soru sormaktır.
*Günah taşı bile karartır.
*“Yusuf Aleyhisselam, köle olarak satılırken kardeşlerine ‘Lâ tesrîbe… yani: Bugün sizi kınıyacak, serzenişte bulunacak değilim’ deseydi bir şey ifade etmezdi. Ama bu sözü Mısır’da Sultan iken söyleyince bir mânâ ifade etmiştir.”
*“İnsan insanın kurdudur” sözüne karşılık “insan, insanın uzvudur” sözü de vardır.
*Okuduğumuzu dokuyalım.
*Eğer ile meğer, bir gün, keşke olur.
*“Biz bir insan-ı kâmil ismine lâyık şahs-ı mânevînin âzalarıyız.” (Bediüzzaman Hazretleri)
*“Hasbî olalım, hesabî olmayalım.”
*Teşkilat-ı Mahsusanın görevlisi, yabancılara diyor ki: “Bakın bu mazlumlar sırtından vurulmuş. Bizim gibi görevlileri bırak, bizim eşkıyamız bile adamı sırtından vurmaz… Bu durum gösteriyor ki, bunları vuranlar bizden değil. Yani siz katilleri bizim dışımızda, daha doğrusu kendi içinizde arayın.”
*“Tevbe, şahıslara münhasırdır ama İSTİĞFAR öyle değildir; başkaları için de istiğfar edilebilir.”
*“Bir Hıristiyan profesörü: ‘Dünyada sizden başka kimsenin yeni bir şey vereceği yok’ dedi. Bunları söylerken gözleri yaşarmıştı.” (M. A. Ş.)
*“Her Risale, bir güneştir. Uzaktan bakınca küçük bir yıldız gibidir ama okuyunca güneş olduğu anlaşılır.”
“Dünyasına, dünyasına…
*“Dünya benim diyenin / Gittik dün yasına”
*“Sessiz kalmayalım ama sesimizi de ayarlayalım.”
*“Akla ihtiyacımız yok!’ sözü gücün tuğyanıdır. Başarı küstahlığı, kendine aşırı güvene sebep olursa, yeni yanlışlara vesile olabilir. Eğer danışmanlar, şımartacak övgüler dizer dururlarsa, artık söz dinlemez hale gelirler. Sonra darlık ve tahammülsüzlük başlar.”
*“Bizim, Cenneti anlamamız, başı bacakları arasındaki yumurta içindeki civcivin, kabuğu dışındaki âlemi anlaması kadar bir şey olabilir.”
*“İstihdam kahramanları, en başta Mezheb İmamlarıdır. Mücedditler… Müctehidler… Bunlar gerçek dehâ sahipleridir. Hem de kudsî dehâ…”
*Artık günümüzde dehânın yerini, ortak akıl ve kollektif şuur almıştır.
“Tahir Büyükkörükçü Hocamız diyor ki: “Kur’an’ın hâmili, ilminin âmili ve hikmetinin kâmili olan hâfızları, toprak çürütmez. Çünkü Kur’an’da İsm-i Âzam var. Onu ezberleyenler, ilmiyle âmil, hikmetiyle kâmil olunca altın gibi oluyor. Toprak, altını çürütmez. Zaten Cenab-ı Hak, Peygamberlerin bedenini de toprağa haram kılmıştır.”
“Bu okunan Kur’an da, peki ağlaması nerede?”
Kırk Ambar’dan bir avuççuk… Ama biz de bize düşeni yerine getirmemiz gerekir.
[Safvet Senih] 7.3.2018 [Samanyolu Haber]
Dertli Yürek Hasan Değirmenci'nin Ardından... [Eyüp Ensar Uğur]
2005 yılı olsa gerekti. Okul, iş, askerlik derken uzun yıllar uzak kaldığım doğup büyüdüğüm İstanbul'da bulunan semtime geri dönmüştüm. Geride çok değerli anılarla birlikte çok kıymetli insanlar bırakmıştım. Oldukça hareketli ve değişken hayatımın her bir diliminde tanıştığım birbirinden güzel dostlardan ayrılmamın en büyük tesellisi ise edindiğim yeni dostlardı.
Birbirleriyle hiçbir akrabalık bağı, dünyevi bir çıkarı veya meşgalesi olmadığı halde sırf Allah rızası için bir araya gelen ve O'nun için birbirlerini seven gençlere, hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli mahşer gününde esenlik verici gölgeliklerin ihsan edileceği Hadis-i Şerif'le müjdelenmiştir.
Onu ilk defa böylesi ulvi bir atmosfer içerisinde tanıdım. Hemen ruhlarımız çok eski dostlar misali kaynaştı.
Hasan, Almanya'da doğup büyüdüğünden dolayı Türkçe'yi kırık cümlelerle konuşuyordu. Alanında çok değerli bir mühendis idi. Aldığı çok iyi bir maaşa rağmen o günlerde küçük yaşlarda olan oğulları için eşiyle birlikte dönme kararı almışlardı.
Zira çocukların Avrupa atmosferi içerisinde yetişmelerinin neden olabileceği olumsuzluklardan tevellüd bir kaygı taşıyorlardı.
Almanya'da tabiatla iç içe olan bir çevrede yaşamaya alıştıkları için de İstanbul'da yeşili, akan suyu olan bir yer arayışına girmişler ve bu vesile çocukluğumun geçtiği Göksu havzasında, bizim zamanında “Tarla” dediğimiz dereye yakın bir yerde bulunan iki katlı müstakil bir eve yerleşmişlerdi.
Osmanlı zamanında sebze bostanları olan, çocukluğumda ise mahalle arkadaşlarımla top oynadığımız, inek otlattığımız belki dört-beş futbol sahası genişliğindeki düz alanda, çarpık yapılaşmadan dolayı çok fazla çayır çimen de kalmamıştı.
Ama işte Alaman Mühendisimiz için şehre yakınlığı açısından daha iyi bir yer de yoktu.
Geçen zamanlarda birlikte Hasan ile çok derin dostluğumuz oluşmuştu. Bir çok defa evine misafir olmuş, çok kez birlikte geziler ve programlar yapmıştık. Tanıdıkça onu daha çok sevmiştim.
Çok derin ve narin bir kişiliği vardı. Bu yönlerinden kaynaklı bir ara ney çalmaya merak sarmıştı. Ölü kamışa nefes veriyordu anlayacağınız.
Hasan'ın içinin dışının bir olması, doğru bildiğini evirmeden, çevirmeden net bir şekilde söyleyebilmesini, -başıma bir şey gelebilir- endişesi taşımadığı bir ülkede büyümesinin yansıması olarak görürdüm.
Hasan, bir gün, Büyükşehir Belediyesinin eğitim faaliyetleri için Türkiye’ye gelmiş çok tecrübeli bazı Alman mühendislere Boğaziçi'ni ve şehrin tarihi yerlerini benden gezdirmemi istemişti. Tercümanlığı ise kendisinin yapacağını söyledi.
Bu teklifini severek kabul ettim.
O gün geldi ve kadın-erkek Alman misafirlerimizle epey keyifli bir İstanbul gezisi yaptık.
Bu geziden aklımda kalan ve sonrasında aynı noktada tüm gezi gruplarıma aktardığım bir anım olmuştu.
Eyüp Sultan'dan Piyer Loti'ye çıkarken haliyle eski Osmanlı mezarlığından geçiyorsunuz.
Taksim veya Boğaziçi eğlencelerinin, Prens Adalarının müptelası Arap veya Afrika coğrafyasında gelenlerin aksine Batılılar, kültürel ve sanatsal mirasa daha çok meraklılar.
Böylesi bir merak sonucu, Eyüp Sultan Tepesindeki Piyer Loti Kahvehanesine giderken aralarından geçtiğimiz Osmanlı mezar taşlarını misafirlerimiz çok ilginç bulduklarını belirttiler. Taşlar üzerine nakşedilmiş meyve ve bitki motiflerinin neleri sembolize ettiklerini sordular.
Hasan, Almanlara, inancımıza ait değerleri aktarma konusunda benden daha arzulu görünüyordu. Baştan beri, "Abi misafirler Doğu Alman kökenliler ve çoğu da Allah'a, Ahiret'e inanmazlar. Onlara uygun fırsatta bir şeyler anlatırsın" diyordu. Mezarlıktan daha iyi bir fırsat da olamazdı doğrusu.
Onların mezar taşlarındaki meyve ve çiçeklerin simgelediklerini Risale-i Nurlardan ilhamla anlatmaya çalıştım:
"Nasıl ki canlıların en basit halkası olan bitkilerin tohumu toprağa düştüğü zaman heba olmuyor, kabuğunun çürümesiyle daha güzel bir surette sümbül verip meyveler verdikleri gibi, canlıların en mükemmeli olan insan da toprağa düştüğü zaman zayi olmaz. Bilakis en eşref varlık insan toprağa konduğu zaman kabuklarının çürümesiyle adeta bir tohum gibi ebedi aleme sümbül ve meyveler verecektir" anlamına gelen bir şeyler söyledim.
Henüz Kelime şehadet getirmeseler de “Waaaw!” gibi sesli tepkilerle konunun çokça hoşlarına gittiğini belli ettiler.
Hasan, misafirlerin cesetlerini yaktırmayı vasiyet ettiklerini hatırlatınca benim "sakın tohumlarınızı yaktırmayın!" uyarıma da epey gülmüşlerdi.
O gün Hasan'la iyi bir ikili olmuştuk.
Hasan, aradan bir kaç ay geçtikten sonra bile ara sıra, yaşlı ve orta yaşlı bir ekip olan Almanların Eyüp Mezarlığı'ndaki bu olaydan bahsettiklerini söylemişti. Hayatın sonunda karanlık ve dipsiz bir uçurumun boşluğuna yuvarlanacağına inanmış Batı dünyası insanlarının belli bir yaştan sonra akıllarının, kalplerini en büyük meşgalesi bu olsa gerek.
HASAN YİNE İDEALLER UĞRUNA GÖÇ EDİYOR
Hasan mahallemizde çok fazla kalamadı. Nedeni ev sahibinin kaçak elektrik kullandığını öğrenmesiydi.
O onun günahı, sen uyarını yaparsın, gerisi onun vebali dediğim de, o "yok abi ya, ben çocukların iyi Müslüman olması kaygısıyla hayatımı, düzenimi bozdum da buralara geldim. Ben onların hırsızlık gibi bir ahlaksızlığa bu kadar yakın olmalarını istemiyorum" demişti ve oradan kısa süre sonra da bu nedenle taşınmıştı.
Ama en az haftada iki kez birlikte olmaya devam ettik. Pazar sabah namazlarında genelde Eyüp Sultan, Yuşa (as), Beykoz Akbaba Dede, Kavacık Tekke Camilerinden birinde buluşur, namaz sonrasında, ya açık mekanlarda ya da birimizin evinde kahvaltıya geçerdik.
Bir defasında meşhur Eşrefpaşalı tevbekârlardan Özcan Bey sohbetimize gelmişti. Tanışma esnasında Hasan'ın uzun ve bol saçlarına takılıp, "Bir zamanlar ben de senin gibi uzun saçlara sahiptim, bakma şimdi bu kel halimize. Ama ötede yine saçları arkaya doğru sarkıtacağım inşallah”, sözü karşısında Hasan'ın epey gülmesi bana birlikte geçirdiğimiz hatırları tüllendiren anekdotlardan biri olarak kaldı zihnimde.
Evet günler günleri, yıllar yılları kovaladı ve Hasan ile benim yollarım tıpkı diğer zamanlardaki dostlarla olduğu gibi ayrıldı.
Buna neden olan sürekli yurt dışı gezilerine gitmeye başlamam ve Hasan'ın da işi gereği uzaklara gitmesiydi.
Bir ara Afganistan'da şef mühendis olarak çalıştığını duyduğum Hasan'la irtibatım artık tamamen kopmuştu.
Ta ki geçtiğimiz akşama kadar kendisinden pek haberim de olmamıştı. Ne Almanya’ya geri dönüşünden, ne de son durumundan haberim vardı.
Paris Ulu Camii'nin kafeteryasında iki arkadaşla birlikte çay içip sohbet ediyorduk.
Türkiye’de akıl almaz eziyetlere maruz bırakılan insanlar için yetersizliğimizi, vefanın gereğini hakkıyla yerine getirip getiremediğimizi sorgulayıp nefsim dahil genel bir şitayişte bulunuyordum.
"Dünya merhametsiz, dost bivefa, devran bi-sükun,
derd çoh, hem-derd yoh, düşman kavi, talihim zebun"
Tam arkadaşlarla hararetli bir şekilde bu minvalde konuşurken, kasvetli fırtınaların her bir tarafa savurduğu ortak arkadaşlarımızdan bir tanesi Hasan'ın aşağıdaki paylaşımını telefondan mesaj olarak bana gönderdi:
"Artık kaldırmıyor yüreğim, bakamayacağım uzaktan...." ile başlıyordu yazısı Ege ve Meriç’ten acı dolu kareler eşliğinde.
Ben öncelikle eski dostumun fotoğrafını görünce heyecanlandım. Sonrasında paylaşımın içeriğinden dolayı çok sevinip Hasan için takdir edici sözler sarf ettim.
Tabiki asıl meseleyi henüz anlamamıştım.
Birlikte çay içtiğimiz arkadaşlara Hasan Abinin paylaşımını mutluluk duyarak okumaya başladım.
Bakın ben duyarsızlığımızdan bahsederken benim şu arkadaşım boş durmayıp ne güzel hayırlara niyetlenmiş anlamında bir şeyler anlattım.
Bunun üzerine yanımdaki arkadaşlardan biri ''Yunanistan'a yardım için gittiğinde vefat eden abi değil mi o?'' dedi.
Nutkum tutuldu o an.
Gözümün önünde mesaj kutusuna Beykozlu arkadaşımın yazıları düşüyor. Ben öldüğüne dair bir şeyler yazmaz inşallah diye temenni ediyorum.
Ama nihayet boynumuzu büktüğümüz kaderin hükmünü yazdı...
Çok üzüldüm.
Zaten oldukça sayısı az olan böylesi iyi insanlar, peşi sıra Dünyayı terk etmeleriyle burası iyice yaşanmaz bir hale bürünüyor.
Ne büyük ve devamlılığı olan bir samimiyetmiş öyle Can Hasan'ın söylemleri ve davranışları.
"Yüreğim artık kaldırmıyor" dedikten 20 gün kadar sonra gerçekten yüreğinin kaldıramadığını göstermiş oldu.
Meğerse epeydir mazlumlara yardım için ek bir iş yapmaya başlamış. Kazancının yarısından fazlasını, oğlunun ifadesiyle eşinden, işinden, evinden edilen insanlar için ayırıp veriyormuş. Mağdurlara verilmek üzere hem kendisinin hem de etrafından toparladığı paraları koyduğu zarflar hazırlamış.
Oğluna zarfların kendisine büyük ağırlık yaptığını, artık daha fazla gecikmeden çıkmaları gerektiğini söylemiş ve çok geçmeden baba-oğul Almanya'dan arabalarıyla yola revan olmuşlar, gariplerin bulunduğu diyarlara.
Orada gördüğü mazlum ve mağdurlara zarfları dağıtmışlar. Öyle ince bir ruh ki çocukları da unutmamış onlara çeşit çeşit çikolatalar ayarlamış. O masumelerin çikolataları alırken ki sevinciyle Hasan'ın yüzünden gitmeyen hüzün kısa bir süre olsa da dağılmış.
2012 tarihinde gittiğim Hatay Yayladağı’ndaki muhacir Suriyeli çocukların sevinci karşısında benzer duyguları ben de yaşamıştım. Tarifi mümkün değil bu duygunun.
Hasan'la kimi mağdurlar bir evde bir araya geliyorlar.
O mekanda geçmiş yıllarda birlikte olduğumuz arkadaşlardan biri de bulunuyor. Bu tevafuk ikisini de çok mutlu ediyor. Bu arkadaş ailesiyle o binanın üst katında yaşıyorlar.
Hasan tanışma faslından sonra çirkin olduğu kadar akıl almaz olan iftiralarla hayatları zora sokulan muhataplarına teselli verici bir konuşma yapıyor.
“Vallahi öncelikli gündemimizsiniz, ben sizlerden başka bir şey düşünemiyorum" diyor.
Onun bu denli samimi hali ve duygulu sözleri oradakileri çok etkiliyor.
Sonrasında arkadaşımız onu üst kattaki evine davet ediyor. Balkonda hepimizin birlikte olduğu o eski Beykoz günlerini yad ediyorlar.
Sürekli yüzünde acı vardı o neşeli bildiğimiz Hasan abinin, diyor arkadaş.
"Tarihçi abimiz nerelerde? " diye sormuş ve özlemini belirtmiş hepimiz için. Bu sözleri duymam beni derin duygulara sevk etti ve sonra da işte bu yazıya vesile oldu.
Ev sahibi arkadaş anlatmaya devam ediyor:
Almanya'da bulunan Beykozlu bir diğer arkadaşımızla internetten görüşüp hasret giderdikten sonra vakit namazını kılalım, sonra her bir tarafa hicret etmiş arkadaşları tek tek arayalım diye aralarında konuşmuşlar.
Bunun üzerine Hasan, abdest almaya geçiyor. Bir müddet sonra arkadaş Hasan abiden hırıltılar duymaya başlıyor. Önce onun boğazını temizlediğini zannediyor ama sesler daha da şiddetlenince ters bir şeylerin döndüğünü anlıyor. Hemen lavaboya gittiğinde Hasan'ın yere düştüğünü görünce hemen oğlunu ve diğerlerini alt kattan çağırıyor. Oğlunun canhıraş suni teneffüs çabalarına rağmen o merhametli insan ruhunu Rahmana teslim ediyor. İlk teşhis kalp krizi...
Nefesiyle ölü bir çubuğa ses veren, can veren Hasan böylesi bir son nefesle ölü yüreklere de öylesi bir dokundu ki...
Hasan, Eyüp Sultan Kabristanı'ndaki anımızda geçtiği üzere, mezar taşlarında sümbüller, meyvelerle sembolize edilen bir tohum, bir çekirdek oldu toprağa.
Allah onun ömrü ahirini böylesi fedakarlıklarla ve böylesi bir erdemli bir ızdırabla taçlandırdı. Kim neyi önceliği hale getiriyorsa ölümü de bir şekil ona sarmalanıyor işte. Halen yaşayanlara ne ibretlik bir hadise...
Allah Hasan'ın ruhunu pâk eylesin, başka hiçbir gölgeliğin bulunmadığı o mahşer gününde, Kendisi için "birbirlerini sevenlerin gölgeliğinde" bizleri ve tüm dostları buluştursun...
Amin.
[Eyüp Ensar Uğur] 6.3.2018 [Samanyolu Haber]
Birbirleriyle hiçbir akrabalık bağı, dünyevi bir çıkarı veya meşgalesi olmadığı halde sırf Allah rızası için bir araya gelen ve O'nun için birbirlerini seven gençlere, hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli mahşer gününde esenlik verici gölgeliklerin ihsan edileceği Hadis-i Şerif'le müjdelenmiştir.
Onu ilk defa böylesi ulvi bir atmosfer içerisinde tanıdım. Hemen ruhlarımız çok eski dostlar misali kaynaştı.
Hasan, Almanya'da doğup büyüdüğünden dolayı Türkçe'yi kırık cümlelerle konuşuyordu. Alanında çok değerli bir mühendis idi. Aldığı çok iyi bir maaşa rağmen o günlerde küçük yaşlarda olan oğulları için eşiyle birlikte dönme kararı almışlardı.
Zira çocukların Avrupa atmosferi içerisinde yetişmelerinin neden olabileceği olumsuzluklardan tevellüd bir kaygı taşıyorlardı.
Almanya'da tabiatla iç içe olan bir çevrede yaşamaya alıştıkları için de İstanbul'da yeşili, akan suyu olan bir yer arayışına girmişler ve bu vesile çocukluğumun geçtiği Göksu havzasında, bizim zamanında “Tarla” dediğimiz dereye yakın bir yerde bulunan iki katlı müstakil bir eve yerleşmişlerdi.
Osmanlı zamanında sebze bostanları olan, çocukluğumda ise mahalle arkadaşlarımla top oynadığımız, inek otlattığımız belki dört-beş futbol sahası genişliğindeki düz alanda, çarpık yapılaşmadan dolayı çok fazla çayır çimen de kalmamıştı.
Ama işte Alaman Mühendisimiz için şehre yakınlığı açısından daha iyi bir yer de yoktu.
Geçen zamanlarda birlikte Hasan ile çok derin dostluğumuz oluşmuştu. Bir çok defa evine misafir olmuş, çok kez birlikte geziler ve programlar yapmıştık. Tanıdıkça onu daha çok sevmiştim.
Çok derin ve narin bir kişiliği vardı. Bu yönlerinden kaynaklı bir ara ney çalmaya merak sarmıştı. Ölü kamışa nefes veriyordu anlayacağınız.
Hasan'ın içinin dışının bir olması, doğru bildiğini evirmeden, çevirmeden net bir şekilde söyleyebilmesini, -başıma bir şey gelebilir- endişesi taşımadığı bir ülkede büyümesinin yansıması olarak görürdüm.
Hasan, bir gün, Büyükşehir Belediyesinin eğitim faaliyetleri için Türkiye’ye gelmiş çok tecrübeli bazı Alman mühendislere Boğaziçi'ni ve şehrin tarihi yerlerini benden gezdirmemi istemişti. Tercümanlığı ise kendisinin yapacağını söyledi.
Bu teklifini severek kabul ettim.
O gün geldi ve kadın-erkek Alman misafirlerimizle epey keyifli bir İstanbul gezisi yaptık.
Bu geziden aklımda kalan ve sonrasında aynı noktada tüm gezi gruplarıma aktardığım bir anım olmuştu.
Eyüp Sultan'dan Piyer Loti'ye çıkarken haliyle eski Osmanlı mezarlığından geçiyorsunuz.
Taksim veya Boğaziçi eğlencelerinin, Prens Adalarının müptelası Arap veya Afrika coğrafyasında gelenlerin aksine Batılılar, kültürel ve sanatsal mirasa daha çok meraklılar.
Böylesi bir merak sonucu, Eyüp Sultan Tepesindeki Piyer Loti Kahvehanesine giderken aralarından geçtiğimiz Osmanlı mezar taşlarını misafirlerimiz çok ilginç bulduklarını belirttiler. Taşlar üzerine nakşedilmiş meyve ve bitki motiflerinin neleri sembolize ettiklerini sordular.
Hasan, Almanlara, inancımıza ait değerleri aktarma konusunda benden daha arzulu görünüyordu. Baştan beri, "Abi misafirler Doğu Alman kökenliler ve çoğu da Allah'a, Ahiret'e inanmazlar. Onlara uygun fırsatta bir şeyler anlatırsın" diyordu. Mezarlıktan daha iyi bir fırsat da olamazdı doğrusu.
Onların mezar taşlarındaki meyve ve çiçeklerin simgelediklerini Risale-i Nurlardan ilhamla anlatmaya çalıştım:
"Nasıl ki canlıların en basit halkası olan bitkilerin tohumu toprağa düştüğü zaman heba olmuyor, kabuğunun çürümesiyle daha güzel bir surette sümbül verip meyveler verdikleri gibi, canlıların en mükemmeli olan insan da toprağa düştüğü zaman zayi olmaz. Bilakis en eşref varlık insan toprağa konduğu zaman kabuklarının çürümesiyle adeta bir tohum gibi ebedi aleme sümbül ve meyveler verecektir" anlamına gelen bir şeyler söyledim.
Henüz Kelime şehadet getirmeseler de “Waaaw!” gibi sesli tepkilerle konunun çokça hoşlarına gittiğini belli ettiler.
Hasan, misafirlerin cesetlerini yaktırmayı vasiyet ettiklerini hatırlatınca benim "sakın tohumlarınızı yaktırmayın!" uyarıma da epey gülmüşlerdi.
O gün Hasan'la iyi bir ikili olmuştuk.
Hasan, aradan bir kaç ay geçtikten sonra bile ara sıra, yaşlı ve orta yaşlı bir ekip olan Almanların Eyüp Mezarlığı'ndaki bu olaydan bahsettiklerini söylemişti. Hayatın sonunda karanlık ve dipsiz bir uçurumun boşluğuna yuvarlanacağına inanmış Batı dünyası insanlarının belli bir yaştan sonra akıllarının, kalplerini en büyük meşgalesi bu olsa gerek.
HASAN YİNE İDEALLER UĞRUNA GÖÇ EDİYOR
Hasan mahallemizde çok fazla kalamadı. Nedeni ev sahibinin kaçak elektrik kullandığını öğrenmesiydi.
O onun günahı, sen uyarını yaparsın, gerisi onun vebali dediğim de, o "yok abi ya, ben çocukların iyi Müslüman olması kaygısıyla hayatımı, düzenimi bozdum da buralara geldim. Ben onların hırsızlık gibi bir ahlaksızlığa bu kadar yakın olmalarını istemiyorum" demişti ve oradan kısa süre sonra da bu nedenle taşınmıştı.
Ama en az haftada iki kez birlikte olmaya devam ettik. Pazar sabah namazlarında genelde Eyüp Sultan, Yuşa (as), Beykoz Akbaba Dede, Kavacık Tekke Camilerinden birinde buluşur, namaz sonrasında, ya açık mekanlarda ya da birimizin evinde kahvaltıya geçerdik.
Bir defasında meşhur Eşrefpaşalı tevbekârlardan Özcan Bey sohbetimize gelmişti. Tanışma esnasında Hasan'ın uzun ve bol saçlarına takılıp, "Bir zamanlar ben de senin gibi uzun saçlara sahiptim, bakma şimdi bu kel halimize. Ama ötede yine saçları arkaya doğru sarkıtacağım inşallah”, sözü karşısında Hasan'ın epey gülmesi bana birlikte geçirdiğimiz hatırları tüllendiren anekdotlardan biri olarak kaldı zihnimde.
Evet günler günleri, yıllar yılları kovaladı ve Hasan ile benim yollarım tıpkı diğer zamanlardaki dostlarla olduğu gibi ayrıldı.
Buna neden olan sürekli yurt dışı gezilerine gitmeye başlamam ve Hasan'ın da işi gereği uzaklara gitmesiydi.
Bir ara Afganistan'da şef mühendis olarak çalıştığını duyduğum Hasan'la irtibatım artık tamamen kopmuştu.
Ta ki geçtiğimiz akşama kadar kendisinden pek haberim de olmamıştı. Ne Almanya’ya geri dönüşünden, ne de son durumundan haberim vardı.
Paris Ulu Camii'nin kafeteryasında iki arkadaşla birlikte çay içip sohbet ediyorduk.
Türkiye’de akıl almaz eziyetlere maruz bırakılan insanlar için yetersizliğimizi, vefanın gereğini hakkıyla yerine getirip getiremediğimizi sorgulayıp nefsim dahil genel bir şitayişte bulunuyordum.
"Dünya merhametsiz, dost bivefa, devran bi-sükun,
derd çoh, hem-derd yoh, düşman kavi, talihim zebun"
Tam arkadaşlarla hararetli bir şekilde bu minvalde konuşurken, kasvetli fırtınaların her bir tarafa savurduğu ortak arkadaşlarımızdan bir tanesi Hasan'ın aşağıdaki paylaşımını telefondan mesaj olarak bana gönderdi:
"Artık kaldırmıyor yüreğim, bakamayacağım uzaktan...." ile başlıyordu yazısı Ege ve Meriç’ten acı dolu kareler eşliğinde.
Ben öncelikle eski dostumun fotoğrafını görünce heyecanlandım. Sonrasında paylaşımın içeriğinden dolayı çok sevinip Hasan için takdir edici sözler sarf ettim.
Tabiki asıl meseleyi henüz anlamamıştım.
Birlikte çay içtiğimiz arkadaşlara Hasan Abinin paylaşımını mutluluk duyarak okumaya başladım.
Bakın ben duyarsızlığımızdan bahsederken benim şu arkadaşım boş durmayıp ne güzel hayırlara niyetlenmiş anlamında bir şeyler anlattım.
Bunun üzerine yanımdaki arkadaşlardan biri ''Yunanistan'a yardım için gittiğinde vefat eden abi değil mi o?'' dedi.
Nutkum tutuldu o an.
Gözümün önünde mesaj kutusuna Beykozlu arkadaşımın yazıları düşüyor. Ben öldüğüne dair bir şeyler yazmaz inşallah diye temenni ediyorum.
Ama nihayet boynumuzu büktüğümüz kaderin hükmünü yazdı...
Çok üzüldüm.
Zaten oldukça sayısı az olan böylesi iyi insanlar, peşi sıra Dünyayı terk etmeleriyle burası iyice yaşanmaz bir hale bürünüyor.
Ne büyük ve devamlılığı olan bir samimiyetmiş öyle Can Hasan'ın söylemleri ve davranışları.
"Yüreğim artık kaldırmıyor" dedikten 20 gün kadar sonra gerçekten yüreğinin kaldıramadığını göstermiş oldu.
Meğerse epeydir mazlumlara yardım için ek bir iş yapmaya başlamış. Kazancının yarısından fazlasını, oğlunun ifadesiyle eşinden, işinden, evinden edilen insanlar için ayırıp veriyormuş. Mağdurlara verilmek üzere hem kendisinin hem de etrafından toparladığı paraları koyduğu zarflar hazırlamış.
Oğluna zarfların kendisine büyük ağırlık yaptığını, artık daha fazla gecikmeden çıkmaları gerektiğini söylemiş ve çok geçmeden baba-oğul Almanya'dan arabalarıyla yola revan olmuşlar, gariplerin bulunduğu diyarlara.
Orada gördüğü mazlum ve mağdurlara zarfları dağıtmışlar. Öyle ince bir ruh ki çocukları da unutmamış onlara çeşit çeşit çikolatalar ayarlamış. O masumelerin çikolataları alırken ki sevinciyle Hasan'ın yüzünden gitmeyen hüzün kısa bir süre olsa da dağılmış.
2012 tarihinde gittiğim Hatay Yayladağı’ndaki muhacir Suriyeli çocukların sevinci karşısında benzer duyguları ben de yaşamıştım. Tarifi mümkün değil bu duygunun.
Hasan'la kimi mağdurlar bir evde bir araya geliyorlar.
O mekanda geçmiş yıllarda birlikte olduğumuz arkadaşlardan biri de bulunuyor. Bu tevafuk ikisini de çok mutlu ediyor. Bu arkadaş ailesiyle o binanın üst katında yaşıyorlar.
Hasan tanışma faslından sonra çirkin olduğu kadar akıl almaz olan iftiralarla hayatları zora sokulan muhataplarına teselli verici bir konuşma yapıyor.
“Vallahi öncelikli gündemimizsiniz, ben sizlerden başka bir şey düşünemiyorum" diyor.
Onun bu denli samimi hali ve duygulu sözleri oradakileri çok etkiliyor.
Sonrasında arkadaşımız onu üst kattaki evine davet ediyor. Balkonda hepimizin birlikte olduğu o eski Beykoz günlerini yad ediyorlar.
Sürekli yüzünde acı vardı o neşeli bildiğimiz Hasan abinin, diyor arkadaş.
"Tarihçi abimiz nerelerde? " diye sormuş ve özlemini belirtmiş hepimiz için. Bu sözleri duymam beni derin duygulara sevk etti ve sonra da işte bu yazıya vesile oldu.
Ev sahibi arkadaş anlatmaya devam ediyor:
Almanya'da bulunan Beykozlu bir diğer arkadaşımızla internetten görüşüp hasret giderdikten sonra vakit namazını kılalım, sonra her bir tarafa hicret etmiş arkadaşları tek tek arayalım diye aralarında konuşmuşlar.
Bunun üzerine Hasan, abdest almaya geçiyor. Bir müddet sonra arkadaş Hasan abiden hırıltılar duymaya başlıyor. Önce onun boğazını temizlediğini zannediyor ama sesler daha da şiddetlenince ters bir şeylerin döndüğünü anlıyor. Hemen lavaboya gittiğinde Hasan'ın yere düştüğünü görünce hemen oğlunu ve diğerlerini alt kattan çağırıyor. Oğlunun canhıraş suni teneffüs çabalarına rağmen o merhametli insan ruhunu Rahmana teslim ediyor. İlk teşhis kalp krizi...
Nefesiyle ölü bir çubuğa ses veren, can veren Hasan böylesi bir son nefesle ölü yüreklere de öylesi bir dokundu ki...
Hasan, Eyüp Sultan Kabristanı'ndaki anımızda geçtiği üzere, mezar taşlarında sümbüller, meyvelerle sembolize edilen bir tohum, bir çekirdek oldu toprağa.
Allah onun ömrü ahirini böylesi fedakarlıklarla ve böylesi bir erdemli bir ızdırabla taçlandırdı. Kim neyi önceliği hale getiriyorsa ölümü de bir şekil ona sarmalanıyor işte. Halen yaşayanlara ne ibretlik bir hadise...
Allah Hasan'ın ruhunu pâk eylesin, başka hiçbir gölgeliğin bulunmadığı o mahşer gününde, Kendisi için "birbirlerini sevenlerin gölgeliğinde" bizleri ve tüm dostları buluştursun...
Amin.
[Eyüp Ensar Uğur] 6.3.2018 [Samanyolu Haber]
Hakim ve savcılara talimat: Cemaat soruşturmalarındaki istihbari bilgileri kağıt üzerinde ‘delil’ haline getirin!
CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘hakim ve savcılar HSK’nın çıkardığı kitapçığa göre karar veriyor’ açıklamasından sonra hakim ve savcılara bir talimat da Adalet Bakanlığı’ndan geldi. Oda Tv Yazarı Müyesser Yıldız’ın, “Eğer bu yaygınlaşırsa hukukun hali ne olacak” başlıklı yazısında Adalet Bakanlığı’nın hukuksuz talimatını gözler önüne serdi.
İnterpol aracılığı ile yurtdışındaki bir Cemaat üyesini iadesi için Adalet Bakanlığı’na gönderilen mahkeme yazısında ‘eksiklik’ tespit edilince Cumhuriyet Savcılığı’na uyarı yazısı gönderildi. Açıklamada, “Bakanlığımıza iletilen evrakın incelenmesinde; ‘Şahıs Bilgi Formu’nun gizli ve istihbari mahiyet taşıdığından, iade talebinin ekinden çıkarılmasının, onun yerine bilgi formu içeriğinin C. Başsavcılığınızca ‘bilgi notu’ haline getirilerek, tanzim edilen diğer evraklarla birlikte gönderilmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.” denildi.
Bu yazıyla Adalet Bakanlığı açıkça, delil olmayan gizli ve istihbari notlar Savcılık tespitiymiş gibi “bilgi notu”na dönüştürün ve “delil” haline getirin talimatı vermiş oldu. Cumhuriyet Başsavcılığı da yazıyı aynen ilgili Mahkemeye gönderip, “talimatı uygulayın” dedi.
İşte Müyesser Yıldız’ın yazısının ilgili kısmı;
2…2.5 ay önce yaşanan yeni “açılım” mı?
İsmi, ülkesi lâzım değil.
Mahkeme, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ve zimmet” suçlarından aranan, yurtdışına firar etmiş bir şüphelinin yakalanarak, iadesi konusunda İnterpol’e aracılığıyla girişimde bulunulması için Adalet Bakanlığı’na yazar.
Adalet Bakanlığı, Mahkeme’nin yazısında “eksiklikler” tespit eder. Cumhuriyet Başsavcılığa’na, “Bu eksikliklerin ikmali ile kırmızı bülten talep formuna derc edilmek üzere yeniden evrak hazırlanması” şeklinde bir yazı gönderir.
Buraya kadar normal!..
Ancak hemen devamında bu “eksikliklerin” nasıl giderileceği de şöyle bildirilir:
“Bakanlığımıza iletilen evrakın incelenmesinde; ‘Şahıs Bilgi Formu’nun gizli ve istihbari mahiyet taşıdığından, iade talebinin ekinden çıkarılmasının, onun yerine bilgi formu içeriğinin C. Başsavcılığınızca ‘bilgi notu’ haline getirilerek, tanzim edilen diğer evraklarla birlikte gönderilmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.”
Sözkonusu talimat, tavsiye veya telkinin anlamı açık; Bugüne kadar delil sayılmayan gizli ve istihbari notlar sanki Savcılık tespitiymiş gibi “bilgi notu”na dönüştürüp, “delil” haline getirilsin!..
Buna da pekala, ama Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Adalet Bakanlığı’nın yazısını aynen ilgili Mahkemeye gönderip, “Böyle yapın” demesine, ne buyurulur?!.
Tamam, gözümüzün içine baka baka firar eden “F…”cülerin yakalanması ve iadesi için elden gelen ne varsa yapılsın, buna bir itirazımız yok.
Lâkin herşey böyle uluorta, resmi yazışmalara dökülerek de olmaz ki!..
Bu suretle, hazırlanan iade dosyalarının ne kadar zayıf olduğunun “itiraf” edilmesi bir yana;
İstihbarat notlarının Savcılıklar veya Mahkeme eliyle “bilgi notuna” dönüştürülüp, delil haline getirilmesi uygulaması yaygınlaşırsa, hukukumuzun hâli nice olur?!.
[Tr724] 7.3.2018
İnterpol aracılığı ile yurtdışındaki bir Cemaat üyesini iadesi için Adalet Bakanlığı’na gönderilen mahkeme yazısında ‘eksiklik’ tespit edilince Cumhuriyet Savcılığı’na uyarı yazısı gönderildi. Açıklamada, “Bakanlığımıza iletilen evrakın incelenmesinde; ‘Şahıs Bilgi Formu’nun gizli ve istihbari mahiyet taşıdığından, iade talebinin ekinden çıkarılmasının, onun yerine bilgi formu içeriğinin C. Başsavcılığınızca ‘bilgi notu’ haline getirilerek, tanzim edilen diğer evraklarla birlikte gönderilmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.” denildi.
Bu yazıyla Adalet Bakanlığı açıkça, delil olmayan gizli ve istihbari notlar Savcılık tespitiymiş gibi “bilgi notu”na dönüştürün ve “delil” haline getirin talimatı vermiş oldu. Cumhuriyet Başsavcılığı da yazıyı aynen ilgili Mahkemeye gönderip, “talimatı uygulayın” dedi.
İşte Müyesser Yıldız’ın yazısının ilgili kısmı;
2…2.5 ay önce yaşanan yeni “açılım” mı?
İsmi, ülkesi lâzım değil.
Mahkeme, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ve zimmet” suçlarından aranan, yurtdışına firar etmiş bir şüphelinin yakalanarak, iadesi konusunda İnterpol’e aracılığıyla girişimde bulunulması için Adalet Bakanlığı’na yazar.
Adalet Bakanlığı, Mahkeme’nin yazısında “eksiklikler” tespit eder. Cumhuriyet Başsavcılığa’na, “Bu eksikliklerin ikmali ile kırmızı bülten talep formuna derc edilmek üzere yeniden evrak hazırlanması” şeklinde bir yazı gönderir.
Buraya kadar normal!..
Ancak hemen devamında bu “eksikliklerin” nasıl giderileceği de şöyle bildirilir:
“Bakanlığımıza iletilen evrakın incelenmesinde; ‘Şahıs Bilgi Formu’nun gizli ve istihbari mahiyet taşıdığından, iade talebinin ekinden çıkarılmasının, onun yerine bilgi formu içeriğinin C. Başsavcılığınızca ‘bilgi notu’ haline getirilerek, tanzim edilen diğer evraklarla birlikte gönderilmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.”
Sözkonusu talimat, tavsiye veya telkinin anlamı açık; Bugüne kadar delil sayılmayan gizli ve istihbari notlar sanki Savcılık tespitiymiş gibi “bilgi notu”na dönüştürüp, “delil” haline getirilsin!..
Buna da pekala, ama Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Adalet Bakanlığı’nın yazısını aynen ilgili Mahkemeye gönderip, “Böyle yapın” demesine, ne buyurulur?!.
Tamam, gözümüzün içine baka baka firar eden “F…”cülerin yakalanması ve iadesi için elden gelen ne varsa yapılsın, buna bir itirazımız yok.
Lâkin herşey böyle uluorta, resmi yazışmalara dökülerek de olmaz ki!..
Bu suretle, hazırlanan iade dosyalarının ne kadar zayıf olduğunun “itiraf” edilmesi bir yana;
İstihbarat notlarının Savcılıklar veya Mahkeme eliyle “bilgi notuna” dönüştürülüp, delil haline getirilmesi uygulaması yaygınlaşırsa, hukukumuzun hâli nice olur?!.
[Tr724] 7.3.2018
Komisyonlar toplanıyor ama… [Adem Yavuz Arslan]
Her geçen gün daha da kördüğüm haline gelen Türk-Amerikan ilişkilerini ‘toparlaması’ beklenen ‘ortak çalışma komisyonları’ önümüzdeki günlerde mesaiye başlayacak.
İlk toplantı Washington’da ve Suriye gündemli olacak.
İktidar çevrelerinden yansıyanlara göre 3 ayrı komisyon kuruldu ve bunlar iki ülke arasındaki sorunları masaya yatıracak.
Havuz yazarları komisyonlardan çok umutlu, hatta ‘yeni ve beyaz bir sayfa’nın açıldığını iddia edenler bile çıktı.
Ancak, çizilen pembe tabloda büyük boşluklar var.
Öncelikle iki başkent arasındaki görüş ve fikir ayrılıkları büyük. Üstelik taraflar pozisyonlarını esnetmiyor.
Türkiye uzunca zamandır sürdürdüğü ‘rehine diplomasisi’nden geri adım atmış değil. Amerikan Kongresi’nin çok yakından takip ettiği, Trump’ın Beyaz Saray’da -diplomatik teamüllerin de dışına çıkacak şekilde- doğrudan serbest kalmasını talep ettiği Rahip Brunson hala cezaevinde.
İddianamesi ortada yok.
Ne rahip Brunson ne de avukatları dosyanın içeriğine dair bilgi sahibi değil. ABD medyasına yansıyan haberlere göre Brunson’ın sağlık sorunları var. Tutuklu elçilik personeli ve NASA uzmanı Serkan Gölge’nin durumunda da bir değişiklik yok.
Türkiye Membiç konusunda ‘ABD askerleri çekilsin’ söylemini sürdürüyor. Gerçi perde gerisinde artık ‘Membiç’i beraber kontrol edelim’ denmeye başladı. Yani Erdoğan her zaman yaptığını yapıp mikrofonlara efelenirken arka planda, ‘uzlaşalım, şehri beraber kontrol edelim’ teklifini sundu.
ABD tarafı şimdilik bu teklife cevap vermiş değil.
Zira kafalar hayli karışık. Beyaz Saray, Pentagon ve Dışişleri’nin ayrı ayrı şeyler söylemesi bu kafa karışıklığının yansıması.
Peki bu tabloda ‘çözüm komisyonları’ ne yapacak ?
Açıkçası çok bir şey yapması beklenmiyor. Çünkü S400 füzelerinden Suriye’deki duruma kadar birçok başlıkta kolay bir çözüm yok.
Daha önce detaylarıyla anlatmıştım.
ABD Kongresi’ndeki hava hayli gergin. Tayyip Erdoğan’a ‘sert bir ders verilmesi gerektiğini’ savunan çok isim var.
Bu arada bir parantez açıp şu uyarıyı yapmakta fayda var: Türkiye, Kongre’deki havayı yumuşatacak adımlar atmazsa Nisan ayı hayli sıkıntılı geçebilir.
Rahip Brunson nedeniyle Tayyip Erdoğan ve yakın halkasından isimlere yönelik ‘ambargo listeleri’ konuşuluyor. Dahası, hem Reza Zarrab davası hem de Flynn soruşturması nedeniyle Erdoğan’ı zor günler bekliyor.
Son dönemlerde dikkat çekici haberlere imza atan NBC televizyonunun iddiasına göre Trump’ın damadı Jared Kushner’in Türk hükümeti ile olan ilişkileri de özel yetkili savcı Mueller tarafından soruşturuluyor.
Hatırlanacağı gibi Wall Street Journal gazetesi, 2016 Aralık ayında Flynn ile Türk yetkililer arasında New York’ta bir toplantı yapıldığı, bu toplantıda Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesine yönelik planlar yapıldığını yazmıştı. NBC’ye göre Enerji Bakanı Berat Albayrak da bu toplantıya katılanlar arasında.
Berat Albayrak’ın adı Zarrab Davası sırasında da gündeme gelmişti. Mueller’in soruşturması nereye kadar uzanacak bilmiyoruz ama Erdoğan ve ailesini tedirgin ettiğini tahmin etmek zor değil.
Başkentte konuşulan çok sayıda senaryo var.
İrili ufaklı yüzlerce düşünce kuruluşunun olduğu bir başkentte farklı senaryoların olması normaldir fakat tüm senaryoların karamsar olması olağan değil.
KOMİSYON NEYİ ÇÖZECEK?
Açıkçası her iki tarafın da zaman kazanmaya oynadığını söylemek mümkün.
Her ne kadar kamuoyuna ‘ABD’ye kafa tutan’ bir portre çizilse de perde gerisinde ‘ilişkileri normalleştirelim, biz müttefikiz’ mesajı veriliyor.
Bu açıdan Erdoğan ile Tillerson arasındaki görüşme kritik öneme sahipti.
Hatırlanacağı gibi Erdoğan ile Tillerson arasındaki görüşmede -tüm diplomatik teamüllere aykırı olarak- tercüman bile alınmadı. Hal böyle olunca Erdoğan ile Tillerson arasındaki görüşmenin tek şahidi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu.
Erdoğan’ın kritik dönemlerde yaptığı ‘birebir görüşmeler’ hayli radikal sonuçlar verdi. Mesela 27 Nisan muhtırası döneminde Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de yaptığı görüşme böyle bir görüşmeydi.
Erdoğan ve Büyükanıt o görüşmeye dair herhangi bir açıklama yapmadı.
Hatta Erdoğan ile katıldığım son seyahatte ‘anılarınızı yazıyorsunuz, Dolmabahçe’yi orada okuyacak mıyız?’ diye sorduğumda ‘o konu benimle mezara gidecek’ demişti.
O toplantının sonrasında yaşananlara bakarak Erdoğan ile Büyükanıt arasında ‘büyük bir anlaşmanın’ yapıldığını söylemek mümkün. Dolayısıyla Erdoğan ve Tillerson arasındaki bu görüşmede de benzeri pazarlıklar yapılmış olabilir.
En azından Erdoğan ‘denemiş’ olabilir.
ABD medyasına yansıyanlar ve başkentte anlatılanlar bu görüşmeden sonra da havanın yumuşamadığı yönünde fakat Washington komisyon meselesine sıcak bakıyor.
Çünkü Erdoğan gibi Trump da zamana oynuyor. Trump’ın başında bir sürü dert varken bir de Kongre’nin yaptırım kararları ile uğraşmak istemiyor.
Öte yandan Washington’un kendi gündemleri de fazlasıyla hararetli.
Her şeyden önce Trump’ın bizatihi kendisi tartışmaların merkezinde. Açıklamaları, tweet’leri ve icraatları ile Başkan Trump, Amerika’yı sarsıyor.
Mesela dün akşam, Çin’in anayasa değişikliği ile devlet başkanına süresiz görev yapma olanağı getirmesinin ‘çok iyi bir şey’ olduğunu belirterek ABD’nin de aynı şeyi yapabileceğini söyledi.
Adaylığından bu yana sayısız skandala imza atan Trump’ın bu söylemi tartışmaları büyüttü. Öyle ki birçok analist Trump’lı Amerika’nın ‘ağır çekim bir darbe yaşadığını’ iddia ediyor.
Dahası Beyaz Saray’daki gerginlikler de bitmiyor.
Geçtiğimiz hafta içinde Trump’ın yakın danışmanlarından iletişim direktörü Hope Hicks de istifa etti. Hicks istifa eden 38. isim oldu.
NBC’nin iddiasına göre ise Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı McMaster da Mart sonuna kadar istifa edecek. Tillerson ile ilgili istifa söylentileri de hayli popüler.
Trump’ın hem kendi ekibiyle olan gerginlikleri hem de ‘öğretmenleri silahlandırmak’ gibi dahiyane fikirleri ABD’yi fazlasıyla meşgul ediyor.
Özetle söylemek gerekirse…
Türkiye ile ABD arasında kurulan ‘çözüm komisyonları’ndan fazla da bir sonuç beklenmiyor. Türkiye zamana oynuyor, ABD ise topu sahada gezdirerek ‘olası kazaların’ önüne geçmek istiyor.
Washington’a dair son bir not: Suyun bu yakasında Erdoğan’ın baskın bir seçime hazırlandığı yönünde güçlü bir kanı var. Erdoğan’ın zaten Afrin operasyonu nedeniyle artan oyunu patlatacak bir olay sonrası seçime gideceği beklentisi büyük. Salih Müslim’in, 2. Öcalan Olayı gibi getirilmesi planlardan biri…
[Adem Yavuz Arslan] 7.3.2018 [TR724]
İlk toplantı Washington’da ve Suriye gündemli olacak.
İktidar çevrelerinden yansıyanlara göre 3 ayrı komisyon kuruldu ve bunlar iki ülke arasındaki sorunları masaya yatıracak.
Havuz yazarları komisyonlardan çok umutlu, hatta ‘yeni ve beyaz bir sayfa’nın açıldığını iddia edenler bile çıktı.
Ancak, çizilen pembe tabloda büyük boşluklar var.
Öncelikle iki başkent arasındaki görüş ve fikir ayrılıkları büyük. Üstelik taraflar pozisyonlarını esnetmiyor.
Türkiye uzunca zamandır sürdürdüğü ‘rehine diplomasisi’nden geri adım atmış değil. Amerikan Kongresi’nin çok yakından takip ettiği, Trump’ın Beyaz Saray’da -diplomatik teamüllerin de dışına çıkacak şekilde- doğrudan serbest kalmasını talep ettiği Rahip Brunson hala cezaevinde.
İddianamesi ortada yok.
Ne rahip Brunson ne de avukatları dosyanın içeriğine dair bilgi sahibi değil. ABD medyasına yansıyan haberlere göre Brunson’ın sağlık sorunları var. Tutuklu elçilik personeli ve NASA uzmanı Serkan Gölge’nin durumunda da bir değişiklik yok.
Türkiye Membiç konusunda ‘ABD askerleri çekilsin’ söylemini sürdürüyor. Gerçi perde gerisinde artık ‘Membiç’i beraber kontrol edelim’ denmeye başladı. Yani Erdoğan her zaman yaptığını yapıp mikrofonlara efelenirken arka planda, ‘uzlaşalım, şehri beraber kontrol edelim’ teklifini sundu.
ABD tarafı şimdilik bu teklife cevap vermiş değil.
Zira kafalar hayli karışık. Beyaz Saray, Pentagon ve Dışişleri’nin ayrı ayrı şeyler söylemesi bu kafa karışıklığının yansıması.
Peki bu tabloda ‘çözüm komisyonları’ ne yapacak ?
Açıkçası çok bir şey yapması beklenmiyor. Çünkü S400 füzelerinden Suriye’deki duruma kadar birçok başlıkta kolay bir çözüm yok.
Daha önce detaylarıyla anlatmıştım.
ABD Kongresi’ndeki hava hayli gergin. Tayyip Erdoğan’a ‘sert bir ders verilmesi gerektiğini’ savunan çok isim var.
Bu arada bir parantez açıp şu uyarıyı yapmakta fayda var: Türkiye, Kongre’deki havayı yumuşatacak adımlar atmazsa Nisan ayı hayli sıkıntılı geçebilir.
Rahip Brunson nedeniyle Tayyip Erdoğan ve yakın halkasından isimlere yönelik ‘ambargo listeleri’ konuşuluyor. Dahası, hem Reza Zarrab davası hem de Flynn soruşturması nedeniyle Erdoğan’ı zor günler bekliyor.
Son dönemlerde dikkat çekici haberlere imza atan NBC televizyonunun iddiasına göre Trump’ın damadı Jared Kushner’in Türk hükümeti ile olan ilişkileri de özel yetkili savcı Mueller tarafından soruşturuluyor.
Hatırlanacağı gibi Wall Street Journal gazetesi, 2016 Aralık ayında Flynn ile Türk yetkililer arasında New York’ta bir toplantı yapıldığı, bu toplantıda Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesine yönelik planlar yapıldığını yazmıştı. NBC’ye göre Enerji Bakanı Berat Albayrak da bu toplantıya katılanlar arasında.
Berat Albayrak’ın adı Zarrab Davası sırasında da gündeme gelmişti. Mueller’in soruşturması nereye kadar uzanacak bilmiyoruz ama Erdoğan ve ailesini tedirgin ettiğini tahmin etmek zor değil.
Başkentte konuşulan çok sayıda senaryo var.
İrili ufaklı yüzlerce düşünce kuruluşunun olduğu bir başkentte farklı senaryoların olması normaldir fakat tüm senaryoların karamsar olması olağan değil.
KOMİSYON NEYİ ÇÖZECEK?
Açıkçası her iki tarafın da zaman kazanmaya oynadığını söylemek mümkün.
Her ne kadar kamuoyuna ‘ABD’ye kafa tutan’ bir portre çizilse de perde gerisinde ‘ilişkileri normalleştirelim, biz müttefikiz’ mesajı veriliyor.
Bu açıdan Erdoğan ile Tillerson arasındaki görüşme kritik öneme sahipti.
Hatırlanacağı gibi Erdoğan ile Tillerson arasındaki görüşmede -tüm diplomatik teamüllere aykırı olarak- tercüman bile alınmadı. Hal böyle olunca Erdoğan ile Tillerson arasındaki görüşmenin tek şahidi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu.
Erdoğan’ın kritik dönemlerde yaptığı ‘birebir görüşmeler’ hayli radikal sonuçlar verdi. Mesela 27 Nisan muhtırası döneminde Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de yaptığı görüşme böyle bir görüşmeydi.
Erdoğan ve Büyükanıt o görüşmeye dair herhangi bir açıklama yapmadı.
Hatta Erdoğan ile katıldığım son seyahatte ‘anılarınızı yazıyorsunuz, Dolmabahçe’yi orada okuyacak mıyız?’ diye sorduğumda ‘o konu benimle mezara gidecek’ demişti.
O toplantının sonrasında yaşananlara bakarak Erdoğan ile Büyükanıt arasında ‘büyük bir anlaşmanın’ yapıldığını söylemek mümkün. Dolayısıyla Erdoğan ve Tillerson arasındaki bu görüşmede de benzeri pazarlıklar yapılmış olabilir.
En azından Erdoğan ‘denemiş’ olabilir.
ABD medyasına yansıyanlar ve başkentte anlatılanlar bu görüşmeden sonra da havanın yumuşamadığı yönünde fakat Washington komisyon meselesine sıcak bakıyor.
Çünkü Erdoğan gibi Trump da zamana oynuyor. Trump’ın başında bir sürü dert varken bir de Kongre’nin yaptırım kararları ile uğraşmak istemiyor.
Öte yandan Washington’un kendi gündemleri de fazlasıyla hararetli.
Her şeyden önce Trump’ın bizatihi kendisi tartışmaların merkezinde. Açıklamaları, tweet’leri ve icraatları ile Başkan Trump, Amerika’yı sarsıyor.
Mesela dün akşam, Çin’in anayasa değişikliği ile devlet başkanına süresiz görev yapma olanağı getirmesinin ‘çok iyi bir şey’ olduğunu belirterek ABD’nin de aynı şeyi yapabileceğini söyledi.
Adaylığından bu yana sayısız skandala imza atan Trump’ın bu söylemi tartışmaları büyüttü. Öyle ki birçok analist Trump’lı Amerika’nın ‘ağır çekim bir darbe yaşadığını’ iddia ediyor.
Dahası Beyaz Saray’daki gerginlikler de bitmiyor.
Geçtiğimiz hafta içinde Trump’ın yakın danışmanlarından iletişim direktörü Hope Hicks de istifa etti. Hicks istifa eden 38. isim oldu.
NBC’nin iddiasına göre ise Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı McMaster da Mart sonuna kadar istifa edecek. Tillerson ile ilgili istifa söylentileri de hayli popüler.
Trump’ın hem kendi ekibiyle olan gerginlikleri hem de ‘öğretmenleri silahlandırmak’ gibi dahiyane fikirleri ABD’yi fazlasıyla meşgul ediyor.
Özetle söylemek gerekirse…
Türkiye ile ABD arasında kurulan ‘çözüm komisyonları’ndan fazla da bir sonuç beklenmiyor. Türkiye zamana oynuyor, ABD ise topu sahada gezdirerek ‘olası kazaların’ önüne geçmek istiyor.
Washington’a dair son bir not: Suyun bu yakasında Erdoğan’ın baskın bir seçime hazırlandığı yönünde güçlü bir kanı var. Erdoğan’ın zaten Afrin operasyonu nedeniyle artan oyunu patlatacak bir olay sonrası seçime gideceği beklentisi büyük. Salih Müslim’in, 2. Öcalan Olayı gibi getirilmesi planlardan biri…
[Adem Yavuz Arslan] 7.3.2018 [TR724]
Kötülükler benden, iyilikler Allah’tan [Süleyman Sargın]
İnsanın başına gelen her musibet büyük ölçüde onun hatalarındandır. “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir.” (Şûrâ Sûresi, 30) âyet-i kerimesi bize bu hakikati hatırlatıyor. Başka bir âyette de aynı manaya yönelik şöyle bir işaret var: “İki ordunun karşılaştığı gün içinizden arkasına dönüp kaçanlar var ya, işte onları, işlemiş oldukları bir kısım hatalarından dolayı şeytan zelleye uğratmıştır.” (Âl-i İmrân, 155)
İnsana gelen her iyilik Allah’tan, fenalık ise kendindendir. Çünkü bütün ilâhi ikazlara ve iyiliğe yönelik teşviklere rağmen fenalıkları isteyen, insanın nefsidir. Şu halde her insan, derecesine göre kalbinden geçen, hayalini kirleten veya zihnini meşgul edip duygularına günah aşılayan bir kısım düşünce ve tavırlardan ötürü bile hesaba çekilebilir.
İlk dönem sûfilerinden Hâris Muhâsibî, insanların kulluk adına derecelerini ve o derecelere göre oluşan günah çeşitlerini sıralarken şöyle bir tasnif yapar:
Bazı kimseler vardır ki bunlar, dilleriyle ifade etmeden sadece akıllarından bile bir fenalık geçirseler, “Büyük günah işledim” endişesine kapılarak hemen Allah’a yönelerek tevbe ederler. Cenâb-ı Hak, bu seviyeye işaret sadedinde şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah onlardan ötürü sizi hesaba çekecektir.”(Bakara, 284) Bu âyet, Muhâsibî’nin, birinci derecede saydığı insanlarla ilgilidir.
Bu âyet nazil olduğunda sahabe-i kiram büyük endişeye kapıldılar. Muhtemelen kalblerini yokladılar ve ara sıra da olsa kalblerinden bazı olumsuz şeylerin geçtiğini gördüler. Korku ve ürperti içinde, bitkin bir vaziyette Allah Resûlü’nün huzuruna gelip diz çöktüler: “Ey Allah’ın Resûlü, namaz, oruç, cihad, sadaka gibi gücümüzün yeteceği amellerle mükellefiyete ‘Eyvallah!’ ama bu âyette anlatılan şeylere güç yetirmek zor” dediler. Zira “Her birimiz, kendi gönlünde öyle şeyler hissediyor ki, insan bunlardan hiçbirinin kalbinde bulunmasını arzu etmez” diye insanın elinde olmadan içinden geçen duygu, düşünce ve hayallerden söz ettiler.
Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara: “Siz şimdi sizden önceki Kitap Ehli gibi, ‘İşittik ve karşı koyduk mu demek istiyorsunuz? İşittik ve itaat ettik ey Rabbimiz, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır.’ deyiniz!” buyurdu. Bunu hep birlikte okumaya başladılar, okudukça başkalaştılar ve gönülleri yatıştı. Ardından da onları tamamen rahatlatan şu âyet-i kerime nazil oldu: “Allah, hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şeyle yükümlü tutmaz” (Bakara Sûresi, 286).
Kalblerden geçenler, insanın emri ve iradesi altına girmediği için Allah, bundan dolayı insanı sorumlu tutmayacaktır. Bu, herkes için geçerli bir kuraldır. Bu âyetin, daha önceki âyeti neshettiği söylenir ama Kur’an’da mevcudiyeti bizi ciddi bir temkine ve teyakkuza sevk etmelidir.
Kötülüğe niyetlenip vaz geçenler
Muhâsibî’nin bahsettiği ikinci mertebede birkaç basamak vardır: a- İnsan, bir fenalık yapmaya veya bir iyiliği terk etmeye karar verir. Sonra pişmanlık duyup “Bunu yapmamalıyım. Bu edepsizliktir” deyip daha başlamadan vazgeçer. İşte bu, kendine göre yükselmiş bir ruhun, seviyeli bir kalbin mertebesidir.
b- Bunun bir mertebe aşağısında ise şöyle bir seviye vardır: Bir kişi, mesela hırsızlık yapmak veya harama bakmak gibi bir günahı işlemeyi düşünür ve yola koyulur. O yolda, aklına koyduğu haram fiili işlemek üzere giderken “Rabbim bu ayakları bu iş için yaratmadı” diyerek vazgeçer ve geri döner. Hadis-i şerifin ifadesiyle: “Bir kimse, bir kötülüğe karar verir ve sonra vazgeçerse, Allah bu yürekli tavrından ötürü ona bir sevap yazar.” Bu, Allah’ın bir lütfudur ve bu da ayrı bir derecedir.
c- Öyleleri de vardır ki, niyet ettikleri kötü fiil için harekete geçer, o yolda ilerler, hedeflerine ulaşınca da tam işleyecekken vazgeçerler. Allah Resûlü, mağarada kalan üç kişinin durumunu anlatırken, onların yaptıkları iyi amelleri birer vesile yapıp, mağaranın ağzının açılmasını talep edenler arasında, zina ile yüz yüze geldiği an vazgeçip geri duran bir kişiden de bahseder. Bu kişi, o kötü fiili işlemeye ramak kala bundan vazgeçmiş ve onun bu fiili, önemli bir amel kabul edilerek mağaranın önünü tıkayan taşın açılmasına vesile olmuştur. Bu da günahtan dönme seviyesinde ayrı bir mertebedir.
d- Bir diğer mertebe, sanki bizim halimizi anlatıyor: Kişi, bir günah işler veya Allah’ın bir emrini yerine getirmez. Ama ardından hemen tevbeye koşar. Daha sonra kalkar, bir süre sonra tekrar düşer, yine doğrulur ve Rabbin kapısına koşar. İşte bu da ayrı bir merhaledir. Bunun hâli tıpkı karda-buzda yürüyen veya uçurumun kenarında koşuya kalkan birisinin hâline benzer ki, çok defa ayağının altından toprak kayar ve düşecek hâle gelir. Muhâsibî’ye göre böyle birinin durumu endişe vericidir. Eğer inayet-i ilâhiye imdadına yetişmezse, yetişip elinden tutarak onu hakiki insanlık seviyesine çıkarmazsa böyle birinin, -Allah korusun- yolun bir yerinde yıkılıp gitmesi mukadderdir.
Kendi içinde farklı merhalelerden oluşan ikinci grubun ardından bir de üçüncü bir grup vardır. Onlar, kendilerini tamamen fenalığa, kötülüğe, fesada, zulme ve günaha kilitlemiş, gırtlaklarına kadar pisliğin içine batmışlardır. Başlarını o çamur deryasından dışarıya çıkarmadan hep fenalık üzere devam edip giderler.
Her günah insanı Allah’tan uzaklaştırır
Bunların hepsi Hak’tan uzaklaşmaya sebep olmaları açısından da birer cinayettir. Bahsi geçen mertebeler içinde en son mertebedekilerin haricinde olanların başlarına gelen belâ ve musibetler, geçmişteki günahlarına bir nevi kefarettir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Elinize batan bir diken bile, bir günahı siler, sizi bir derece de yükseltir.” buyuruyor. Dolayısıyla her musibet, aynı zamanda bir günahın düşürülmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın bir mükâfatının da başlangıcı sayılır.
Hz. Âdem’in cennette yaşadığı zellenin ardından gönlünde duyduğu pişmanlık ve o pişmanlıktan hasıl olan gözyaşları, onun peygamberlikle şereflendirilmesi, tekrar Cennet’e girmesi ve Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dede olması gibi çok büyük hayırları netice vermiştir.
Bizler için de aynı şeyler mukadderdir. Başımıza gelen her musibeti, elimizle işlediğimiz bir kötülüğün neticesi saymalı ve kararmaya yüz tutmuş ufkumuzun açılmasına da bir vesile olarak görmeliyiz. Bunun için önce Rabbimize tevbe ile yönelmeli, sonra da bu tevbeyi gelecek nimetler adına hamd ile taçlandırmalıyız.
[Süleyman Sargın] 7.3.2018 [TR724]
İnsana gelen her iyilik Allah’tan, fenalık ise kendindendir. Çünkü bütün ilâhi ikazlara ve iyiliğe yönelik teşviklere rağmen fenalıkları isteyen, insanın nefsidir. Şu halde her insan, derecesine göre kalbinden geçen, hayalini kirleten veya zihnini meşgul edip duygularına günah aşılayan bir kısım düşünce ve tavırlardan ötürü bile hesaba çekilebilir.
İlk dönem sûfilerinden Hâris Muhâsibî, insanların kulluk adına derecelerini ve o derecelere göre oluşan günah çeşitlerini sıralarken şöyle bir tasnif yapar:
Bazı kimseler vardır ki bunlar, dilleriyle ifade etmeden sadece akıllarından bile bir fenalık geçirseler, “Büyük günah işledim” endişesine kapılarak hemen Allah’a yönelerek tevbe ederler. Cenâb-ı Hak, bu seviyeye işaret sadedinde şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah onlardan ötürü sizi hesaba çekecektir.”(Bakara, 284) Bu âyet, Muhâsibî’nin, birinci derecede saydığı insanlarla ilgilidir.
Bu âyet nazil olduğunda sahabe-i kiram büyük endişeye kapıldılar. Muhtemelen kalblerini yokladılar ve ara sıra da olsa kalblerinden bazı olumsuz şeylerin geçtiğini gördüler. Korku ve ürperti içinde, bitkin bir vaziyette Allah Resûlü’nün huzuruna gelip diz çöktüler: “Ey Allah’ın Resûlü, namaz, oruç, cihad, sadaka gibi gücümüzün yeteceği amellerle mükellefiyete ‘Eyvallah!’ ama bu âyette anlatılan şeylere güç yetirmek zor” dediler. Zira “Her birimiz, kendi gönlünde öyle şeyler hissediyor ki, insan bunlardan hiçbirinin kalbinde bulunmasını arzu etmez” diye insanın elinde olmadan içinden geçen duygu, düşünce ve hayallerden söz ettiler.
Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara: “Siz şimdi sizden önceki Kitap Ehli gibi, ‘İşittik ve karşı koyduk mu demek istiyorsunuz? İşittik ve itaat ettik ey Rabbimiz, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır.’ deyiniz!” buyurdu. Bunu hep birlikte okumaya başladılar, okudukça başkalaştılar ve gönülleri yatıştı. Ardından da onları tamamen rahatlatan şu âyet-i kerime nazil oldu: “Allah, hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şeyle yükümlü tutmaz” (Bakara Sûresi, 286).
Kalblerden geçenler, insanın emri ve iradesi altına girmediği için Allah, bundan dolayı insanı sorumlu tutmayacaktır. Bu, herkes için geçerli bir kuraldır. Bu âyetin, daha önceki âyeti neshettiği söylenir ama Kur’an’da mevcudiyeti bizi ciddi bir temkine ve teyakkuza sevk etmelidir.
Kötülüğe niyetlenip vaz geçenler
Muhâsibî’nin bahsettiği ikinci mertebede birkaç basamak vardır: a- İnsan, bir fenalık yapmaya veya bir iyiliği terk etmeye karar verir. Sonra pişmanlık duyup “Bunu yapmamalıyım. Bu edepsizliktir” deyip daha başlamadan vazgeçer. İşte bu, kendine göre yükselmiş bir ruhun, seviyeli bir kalbin mertebesidir.
b- Bunun bir mertebe aşağısında ise şöyle bir seviye vardır: Bir kişi, mesela hırsızlık yapmak veya harama bakmak gibi bir günahı işlemeyi düşünür ve yola koyulur. O yolda, aklına koyduğu haram fiili işlemek üzere giderken “Rabbim bu ayakları bu iş için yaratmadı” diyerek vazgeçer ve geri döner. Hadis-i şerifin ifadesiyle: “Bir kimse, bir kötülüğe karar verir ve sonra vazgeçerse, Allah bu yürekli tavrından ötürü ona bir sevap yazar.” Bu, Allah’ın bir lütfudur ve bu da ayrı bir derecedir.
c- Öyleleri de vardır ki, niyet ettikleri kötü fiil için harekete geçer, o yolda ilerler, hedeflerine ulaşınca da tam işleyecekken vazgeçerler. Allah Resûlü, mağarada kalan üç kişinin durumunu anlatırken, onların yaptıkları iyi amelleri birer vesile yapıp, mağaranın ağzının açılmasını talep edenler arasında, zina ile yüz yüze geldiği an vazgeçip geri duran bir kişiden de bahseder. Bu kişi, o kötü fiili işlemeye ramak kala bundan vazgeçmiş ve onun bu fiili, önemli bir amel kabul edilerek mağaranın önünü tıkayan taşın açılmasına vesile olmuştur. Bu da günahtan dönme seviyesinde ayrı bir mertebedir.
d- Bir diğer mertebe, sanki bizim halimizi anlatıyor: Kişi, bir günah işler veya Allah’ın bir emrini yerine getirmez. Ama ardından hemen tevbeye koşar. Daha sonra kalkar, bir süre sonra tekrar düşer, yine doğrulur ve Rabbin kapısına koşar. İşte bu da ayrı bir merhaledir. Bunun hâli tıpkı karda-buzda yürüyen veya uçurumun kenarında koşuya kalkan birisinin hâline benzer ki, çok defa ayağının altından toprak kayar ve düşecek hâle gelir. Muhâsibî’ye göre böyle birinin durumu endişe vericidir. Eğer inayet-i ilâhiye imdadına yetişmezse, yetişip elinden tutarak onu hakiki insanlık seviyesine çıkarmazsa böyle birinin, -Allah korusun- yolun bir yerinde yıkılıp gitmesi mukadderdir.
Kendi içinde farklı merhalelerden oluşan ikinci grubun ardından bir de üçüncü bir grup vardır. Onlar, kendilerini tamamen fenalığa, kötülüğe, fesada, zulme ve günaha kilitlemiş, gırtlaklarına kadar pisliğin içine batmışlardır. Başlarını o çamur deryasından dışarıya çıkarmadan hep fenalık üzere devam edip giderler.
Her günah insanı Allah’tan uzaklaştırır
Bunların hepsi Hak’tan uzaklaşmaya sebep olmaları açısından da birer cinayettir. Bahsi geçen mertebeler içinde en son mertebedekilerin haricinde olanların başlarına gelen belâ ve musibetler, geçmişteki günahlarına bir nevi kefarettir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Elinize batan bir diken bile, bir günahı siler, sizi bir derece de yükseltir.” buyuruyor. Dolayısıyla her musibet, aynı zamanda bir günahın düşürülmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın bir mükâfatının da başlangıcı sayılır.
Hz. Âdem’in cennette yaşadığı zellenin ardından gönlünde duyduğu pişmanlık ve o pişmanlıktan hasıl olan gözyaşları, onun peygamberlikle şereflendirilmesi, tekrar Cennet’e girmesi ve Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dede olması gibi çok büyük hayırları netice vermiştir.
Bizler için de aynı şeyler mukadderdir. Başımıza gelen her musibeti, elimizle işlediğimiz bir kötülüğün neticesi saymalı ve kararmaya yüz tutmuş ufkumuzun açılmasına da bir vesile olarak görmeliyiz. Bunun için önce Rabbimize tevbe ile yönelmeli, sonra da bu tevbeyi gelecek nimetler adına hamd ile taçlandırmalıyız.
[Süleyman Sargın] 7.3.2018 [TR724]
Emile Zola’dan Ahmet Altan’a [Aziz Kâmil Can]
Bir süre önce Altan kardeşlerin de yer aldığı davada üç yazar ile üç gazeteciye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Eski kanunun tanımıyla idam kararı! 15 Temmuz askeri darbe teşebbüsüne iştirak etmiş olmaktan verildi bu ceza. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre verilebilecek en ağır ceza olan bu kararı, BM ve AGİT temsilcileri “özgürce konuşma ve düşünmeye eşi benzeri görülmeyen bir saldırı” olarak nitelendirdi.
Mahkeme, her ne kadar sanıkları hükümete “darbe” yapmakla suçlamış olsa da, yakın zaman önce Mehmet Altan için AYM tarafından verilen “hak ihlali” ve ilgili mahkemece verilen “direnme” kararlarından durumun böyle olmadığı anlaşılmıştı. AYM, bu mahkemeye, dosya kapsamında sanığın, “tutuklu yargılanmasına dahi yetecek tek somut delil bulunmadığını”, tutukluluk durumunun Anayasal bir hak ihlali olduğunu kesin olarak belirtmişti. Yerel mahkeme ise, Anayasamıza göre itirazı ya da direnilmesi mümkün olmayan AYM kararına uymamış, gerekçe olarak ise, “elimde birçok delil var ama bunları sana gösteremem” demişti.
Bu trajikomik gerekçe (!) karşısında AİHM eski yargıçlarından Rıza Türmen şu tespiti yapmıştı; “AYM’nin dosyayı bilmediği yönünde gerekçe son derece saçma bir argümandır. Avrupa Konseyi’nde AİHM’e taraf 47 ülke var. Hiçbir devlette hakimler ‘delilleri gizli tutuyorum’ dememiştir. Delilleri açıklamazsa, ortadaki delillere göre, ona göre değerlendirme yapar. AİHM de buna göre değerlendirme yapacaktır. Açıklayamıyorsan, öyle bir delil yok demektir.”
Nitekim Rıza Türmen haklı çıktı ve AİHM, Şubat ayında bu hukuksuzluğu görüşerek, anılan davalar nedeniyle Türkiye’yi mahkûm etti. Kararın 20 Mart’ta açıklanması bekleniyor. Bakalım bundan sonra yürütmenin memuru olan yargı ne yapacak.
TÜRK YARGISI SUÇ İŞLİYOR
AİHM yaklaşımına rağmen hükümet ve bizzat yargı tarafından işlenen anayasal suç, son mahkumiyet karar ile bir adım daha ileriye taşınmış oldu. Peki bir hukuk sistemi içinde bulunan, adaleti sağlamak ve sahibine hakkı teslim etmekle mesul olan hakim ve savcıları bu aymazlığa taşıyan motivasyon ne olabilir?
Ahmet Altan’ın avukatlarından Ergin Cirmen, bu soruya şöyle bir yanıt veriyor: “Türkiye’de yargı, siyasi iktidarın bir bürosu haline gelmiş durumdadır… Ben yıllardan beri avukatlık yapıyorum, Türkiye’nin en sorunlu dönemlerinde de avukatlık yaptım ama bu dönem ayrı bir şekilde gidiyor. Biz hep ifade özgürlüğü kısıtlanıyor falan diyorduk ama şimdi niyet ve kişilikler yargılanıyor… Hep bilinen şahsiyetler olduğu için Altanlar ve Ilıcak deniyor ama bir de bilinmeyen, Zaman gazetesinden 3 gazete çalışanı daha var, yani tam bir kıyım yaptı mahkeme, ‘düşman hukuku’ uyguladı, bunun adı budur.”
Eski kanun mantığı ile idama karar verilen bu davada, yaşamın kendilerine lüks görüldüğü bu kişilerin tek bir ortak paydası bulunuyor; Erdoğan muhalifi olmak veya muhalif bir gazetede çalışmak!
İNSAN OLMA SORUMLULUĞU
İçinde bulunduğumuz bu karmaşayı ve sebeplerini anlayabilmek için, davanın sanıklarından Ahmet Altan’ın savunmasından bazı bölümlere yer vermeden önce, bu fikir insanına benzer şekilde, 100 yıl önce çağın faşistlerine seslenmiş Emile Zola’nın ünlü makalesinden bir paragrafla başlayalım. Zola, sırf ırkı nedeniyle “cadı”laştırılan ve cezalandırılmak istenilen Yahudi bir askere sahip çıkmış ve açık hukuksuzluk karşısında, bir aydın ve “insan olma” sorumluluğuyla korkusuzca kükremiş ve çağın muktedirlerine şunları söylemişti:
“Konuşmak ödevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz. Bu iddianame üzerine bir ceza verilmiş olması, adaletsizliğin mucizesidir! Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı, yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum! Durum meydanda! Bu kişinin cezalandırılmasını isteyenler, onun suçsuz olduğunu biliyorlar! Öyle olduğu halde bu tüyler ürpertici gerçeği kendilerine saklıyorlar! Ve bu adamlar, geceleri gene de rahat uyuyabiliyorlar!
Ahmet Altan da, ezberleri altüst eden savunmasına “hukuk” tanımıyla başlıyordu: “Hukuk, insanlığın yaratılışından bu yana insanların birbirlerine çektirdikleri acıların demir gürzüyle biçimlenmiş bir değerler bütünüdür. Yapılan her haksızlık onu biraz daha güçlendirip, biraz daha büyütür. Her haksızlıkla hukukun önemi ve gerekliliği biraz daha iyi anlaşılır. Her haksızlık çekicinin vuruşu hukuku biraz daha keskin ve belirgin çizgilerle biçimlendirir ama bu çekiç hukuku kıramaz, bozamaz, hiçbir parçasını koparamaz. Her zorba, her zalim, her diktatör hukuku öldürmek ister ama hiçbirinin gücü buna yetmez.”
Böylesine üst ve yüce bir değer olan hukukun uygulama safhasına geçmesi ve onu bekleyen tehlikeyi Altan şöyle anlatıyordu: “Hukuku, bulunduğu yüce zirvelerden alıp topluma taşıyacak olan yargıdır. Sağlam zırhlarla kuşanmış yargı, parlak ve güçlü kanatlarıyla hukuk tanrısını topluma ulaştırır. Hukuk, yargı, adalet üçgeninde, bu kutsal zincirde vurulabilecek, yaralanabilecek, ölebilecek tek zayıf halka yargıdır. Bu yüzden her zorbanın, her diktatörün ilk hedefi yargı olur.”
“Bugün yaşadıklarımızı bu kadar iyi anlatan bir örnek zor bulunur. Bir zamanların ‘ahmaklığının’ şimdi ‘adalet’ sanıldığı bir ülkede yargılanıyoruz biz. Bir yargı vurulduysa, mutlaka ihanete uğramıştır. Hiçbir gerçek savcı, hiçbir gerçek yargıç, hiçbir gerçek hukukçu bu ihanete âlet olmaz” sözleriyle yargının iğfalinin ancak bu kutsal mesleğe “ihanet” ile olabileceğini savunan Altan, bu rejimde, siyasilerle yapılan kirli işbirliğine dikkat çekiyordu: “Bu savcılar için önemli olan gerçek sorumluları bulmak değil. Onların görevi gerçek sorumluları koruyup sorumlu olmayanları suçlayarak gerçekleri gözlerden saklamak. ‘Kanıta ihtiyaç yoktur, biz her istediğimizi müebbetle yargılayıp hapsederiz’ algısını topluma yayarak korkunun köklerini sulamak, dehşeti beslemek, Erdoğan’ın istediği baskı yönetiminin yolunu açmak.”
Siyasi bir hükümetin, iktidarda bulunduğu sırada başına gelebilecek en korkunç durumun, kendileri tarafından “lütuf” olarak kabul edilmesinin nedeni olarak da Altan, aynı kötü amaca işaret ediyordu: “Türkiye için bir trajedi, dışardan seyredenler için bir komedi olan bu tuhaflıkların iki önemli amacı bulunuyor. Birincisi, toplumda büyük bir şiddet ve korku yaratarak Erdoğan’a muhalefet etmeyi engellemek. İkincisi de 15 Temmuz’la ilgili ciddi soruların sorulmasını, kavram kargaşasıyla yaratılan bir sis perdesiyle önlemek. ‘Yargının ölümünü’ bütün dünyaya açıklayan, bütün dünyayı Türk yargısının cenaze törenine davet eden bu dava bile tek başına bir dikta rejimi oluşturmak için 15 Temmuz’un nasıl bir manivela gibi kullanıldığını kanıtlıyor.”
ÇOK GEÇ KALINACAKTIR…
Erdoğan’ı eleştirmenin tek başına terör örgütü propagandası sayıldığı ve tutuklama için gerekçe kabul edildiği günümüz Türkiye’sinde, uçuruma doğru hızla giden bu trenin nerede durabileceği ya da duramazsa bu hazin sonun ne kadarlık bir zararla sonuçlanacağını kesin olarak söylemek mümkün değil. Ancak, sadece bugünü kurtarma adına feda edilen değerlerin, bu alışverişi yapmakta beis görmeyenlere çıkaracağı faturanın kabarık olacağı ve bir şeyler için “çok geç” kalınacağı, tarih aynasına bakıp söyleyebilmek elbette mümkündür.
Yaşam çizgisini özgür, cesur ve onurlu bir ruh ile sürdüren Altan’ın yıllarca unutulmayacak savunmasının son cümleleriyle yazımızı bitirelim: “Tarihin bize gösterdiği bir gerçek var. Hangi zorba, haksız uygulamalarla muhaliflerini cezalandırdıysa, aynı cezalarla kendisi de karşılaşmıştır. Giyotine gönderen giyotine gitmiş, hapseden hapsedilmiş, sürgüne yollayan sürülmüştür. Zorbaların verdikleri cezalar, kendi kader haritalarında da ulaşılacak bir menzil olarak işaretlenmiştir…”
[Aziz Kâmil Can] 7.3.2018 [TR724]
Mahkeme, her ne kadar sanıkları hükümete “darbe” yapmakla suçlamış olsa da, yakın zaman önce Mehmet Altan için AYM tarafından verilen “hak ihlali” ve ilgili mahkemece verilen “direnme” kararlarından durumun böyle olmadığı anlaşılmıştı. AYM, bu mahkemeye, dosya kapsamında sanığın, “tutuklu yargılanmasına dahi yetecek tek somut delil bulunmadığını”, tutukluluk durumunun Anayasal bir hak ihlali olduğunu kesin olarak belirtmişti. Yerel mahkeme ise, Anayasamıza göre itirazı ya da direnilmesi mümkün olmayan AYM kararına uymamış, gerekçe olarak ise, “elimde birçok delil var ama bunları sana gösteremem” demişti.
Bu trajikomik gerekçe (!) karşısında AİHM eski yargıçlarından Rıza Türmen şu tespiti yapmıştı; “AYM’nin dosyayı bilmediği yönünde gerekçe son derece saçma bir argümandır. Avrupa Konseyi’nde AİHM’e taraf 47 ülke var. Hiçbir devlette hakimler ‘delilleri gizli tutuyorum’ dememiştir. Delilleri açıklamazsa, ortadaki delillere göre, ona göre değerlendirme yapar. AİHM de buna göre değerlendirme yapacaktır. Açıklayamıyorsan, öyle bir delil yok demektir.”
Nitekim Rıza Türmen haklı çıktı ve AİHM, Şubat ayında bu hukuksuzluğu görüşerek, anılan davalar nedeniyle Türkiye’yi mahkûm etti. Kararın 20 Mart’ta açıklanması bekleniyor. Bakalım bundan sonra yürütmenin memuru olan yargı ne yapacak.
TÜRK YARGISI SUÇ İŞLİYOR
AİHM yaklaşımına rağmen hükümet ve bizzat yargı tarafından işlenen anayasal suç, son mahkumiyet karar ile bir adım daha ileriye taşınmış oldu. Peki bir hukuk sistemi içinde bulunan, adaleti sağlamak ve sahibine hakkı teslim etmekle mesul olan hakim ve savcıları bu aymazlığa taşıyan motivasyon ne olabilir?
Ahmet Altan’ın avukatlarından Ergin Cirmen, bu soruya şöyle bir yanıt veriyor: “Türkiye’de yargı, siyasi iktidarın bir bürosu haline gelmiş durumdadır… Ben yıllardan beri avukatlık yapıyorum, Türkiye’nin en sorunlu dönemlerinde de avukatlık yaptım ama bu dönem ayrı bir şekilde gidiyor. Biz hep ifade özgürlüğü kısıtlanıyor falan diyorduk ama şimdi niyet ve kişilikler yargılanıyor… Hep bilinen şahsiyetler olduğu için Altanlar ve Ilıcak deniyor ama bir de bilinmeyen, Zaman gazetesinden 3 gazete çalışanı daha var, yani tam bir kıyım yaptı mahkeme, ‘düşman hukuku’ uyguladı, bunun adı budur.”
Eski kanun mantığı ile idama karar verilen bu davada, yaşamın kendilerine lüks görüldüğü bu kişilerin tek bir ortak paydası bulunuyor; Erdoğan muhalifi olmak veya muhalif bir gazetede çalışmak!
İNSAN OLMA SORUMLULUĞU
İçinde bulunduğumuz bu karmaşayı ve sebeplerini anlayabilmek için, davanın sanıklarından Ahmet Altan’ın savunmasından bazı bölümlere yer vermeden önce, bu fikir insanına benzer şekilde, 100 yıl önce çağın faşistlerine seslenmiş Emile Zola’nın ünlü makalesinden bir paragrafla başlayalım. Zola, sırf ırkı nedeniyle “cadı”laştırılan ve cezalandırılmak istenilen Yahudi bir askere sahip çıkmış ve açık hukuksuzluk karşısında, bir aydın ve “insan olma” sorumluluğuyla korkusuzca kükremiş ve çağın muktedirlerine şunları söylemişti:
“Konuşmak ödevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz. Bu iddianame üzerine bir ceza verilmiş olması, adaletsizliğin mucizesidir! Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı, yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum! Durum meydanda! Bu kişinin cezalandırılmasını isteyenler, onun suçsuz olduğunu biliyorlar! Öyle olduğu halde bu tüyler ürpertici gerçeği kendilerine saklıyorlar! Ve bu adamlar, geceleri gene de rahat uyuyabiliyorlar!
Ahmet Altan da, ezberleri altüst eden savunmasına “hukuk” tanımıyla başlıyordu: “Hukuk, insanlığın yaratılışından bu yana insanların birbirlerine çektirdikleri acıların demir gürzüyle biçimlenmiş bir değerler bütünüdür. Yapılan her haksızlık onu biraz daha güçlendirip, biraz daha büyütür. Her haksızlıkla hukukun önemi ve gerekliliği biraz daha iyi anlaşılır. Her haksızlık çekicinin vuruşu hukuku biraz daha keskin ve belirgin çizgilerle biçimlendirir ama bu çekiç hukuku kıramaz, bozamaz, hiçbir parçasını koparamaz. Her zorba, her zalim, her diktatör hukuku öldürmek ister ama hiçbirinin gücü buna yetmez.”
Böylesine üst ve yüce bir değer olan hukukun uygulama safhasına geçmesi ve onu bekleyen tehlikeyi Altan şöyle anlatıyordu: “Hukuku, bulunduğu yüce zirvelerden alıp topluma taşıyacak olan yargıdır. Sağlam zırhlarla kuşanmış yargı, parlak ve güçlü kanatlarıyla hukuk tanrısını topluma ulaştırır. Hukuk, yargı, adalet üçgeninde, bu kutsal zincirde vurulabilecek, yaralanabilecek, ölebilecek tek zayıf halka yargıdır. Bu yüzden her zorbanın, her diktatörün ilk hedefi yargı olur.”
“Bugün yaşadıklarımızı bu kadar iyi anlatan bir örnek zor bulunur. Bir zamanların ‘ahmaklığının’ şimdi ‘adalet’ sanıldığı bir ülkede yargılanıyoruz biz. Bir yargı vurulduysa, mutlaka ihanete uğramıştır. Hiçbir gerçek savcı, hiçbir gerçek yargıç, hiçbir gerçek hukukçu bu ihanete âlet olmaz” sözleriyle yargının iğfalinin ancak bu kutsal mesleğe “ihanet” ile olabileceğini savunan Altan, bu rejimde, siyasilerle yapılan kirli işbirliğine dikkat çekiyordu: “Bu savcılar için önemli olan gerçek sorumluları bulmak değil. Onların görevi gerçek sorumluları koruyup sorumlu olmayanları suçlayarak gerçekleri gözlerden saklamak. ‘Kanıta ihtiyaç yoktur, biz her istediğimizi müebbetle yargılayıp hapsederiz’ algısını topluma yayarak korkunun köklerini sulamak, dehşeti beslemek, Erdoğan’ın istediği baskı yönetiminin yolunu açmak.”
Siyasi bir hükümetin, iktidarda bulunduğu sırada başına gelebilecek en korkunç durumun, kendileri tarafından “lütuf” olarak kabul edilmesinin nedeni olarak da Altan, aynı kötü amaca işaret ediyordu: “Türkiye için bir trajedi, dışardan seyredenler için bir komedi olan bu tuhaflıkların iki önemli amacı bulunuyor. Birincisi, toplumda büyük bir şiddet ve korku yaratarak Erdoğan’a muhalefet etmeyi engellemek. İkincisi de 15 Temmuz’la ilgili ciddi soruların sorulmasını, kavram kargaşasıyla yaratılan bir sis perdesiyle önlemek. ‘Yargının ölümünü’ bütün dünyaya açıklayan, bütün dünyayı Türk yargısının cenaze törenine davet eden bu dava bile tek başına bir dikta rejimi oluşturmak için 15 Temmuz’un nasıl bir manivela gibi kullanıldığını kanıtlıyor.”
ÇOK GEÇ KALINACAKTIR…
Erdoğan’ı eleştirmenin tek başına terör örgütü propagandası sayıldığı ve tutuklama için gerekçe kabul edildiği günümüz Türkiye’sinde, uçuruma doğru hızla giden bu trenin nerede durabileceği ya da duramazsa bu hazin sonun ne kadarlık bir zararla sonuçlanacağını kesin olarak söylemek mümkün değil. Ancak, sadece bugünü kurtarma adına feda edilen değerlerin, bu alışverişi yapmakta beis görmeyenlere çıkaracağı faturanın kabarık olacağı ve bir şeyler için “çok geç” kalınacağı, tarih aynasına bakıp söyleyebilmek elbette mümkündür.
Yaşam çizgisini özgür, cesur ve onurlu bir ruh ile sürdüren Altan’ın yıllarca unutulmayacak savunmasının son cümleleriyle yazımızı bitirelim: “Tarihin bize gösterdiği bir gerçek var. Hangi zorba, haksız uygulamalarla muhaliflerini cezalandırdıysa, aynı cezalarla kendisi de karşılaşmıştır. Giyotine gönderen giyotine gitmiş, hapseden hapsedilmiş, sürgüne yollayan sürülmüştür. Zorbaların verdikleri cezalar, kendi kader haritalarında da ulaşılacak bir menzil olarak işaretlenmiştir…”
[Aziz Kâmil Can] 7.3.2018 [TR724]
Gattuso şaşırtmaya devam ediyor! [Hasan Cücük]
Sezon başlarken Milan’ın büyük hedefleri vardı. Çin sermayesinin satın aldığı köklü İtalyan kulübü, bir zamanlar fırtına gibi estiği yıllara dönmek istiyordu.
Yeni patronlar kesenin ağzını sonuna kadar açtı: Ricardo Rodriguez, Hakan Çalhanoğlu, Andre Silva, Franck Kessie ve Leonardo Bonucci gibi yıldızlar kadroya dâhil edildi. Ancak Vincenzo Montella yönetimindeki Milan 6. haftadan itibaren peş peşe mağlubiyetler alınca, 13. haftadaki Napoli mağlubiyetinden sonra hoca değişikliği kararı verildi. 2 hafta sonra kenar yönetiminde tanıdık bir isim, Milan’ın eski futbolcusu Gennaro Ivan Gattuso vardı. Ancak soru işaretleri de havadaydı.
YILDIZ OYUNCU DEĞİLDİ
Ocak 1978 doğumlu Gattuso futbola 1995’te Perugia’da başladı. Öyle yıldız olacak bir kumaşı yoktu. Ama dikkat çeken özelliği hırsıydı. Perugia’da fazla forma şansı bulamayan Gattuso, 1997-98 sezonunda transfer olduğu Rangers’te 34 maçta forma giyip 3 gol attı. Yeniden İtalya’ya dönen Gattuso, bu kez Salernitana takımındaydı. Yine bir sezon top koşturduğu bu takımdan sezonun bitimiyle Milan’a transfer oldu. Gattuso kimliğini Milan’da bulacaktı. Hırsına bitmek bilmeyen enerjisini ekleyen Gattuso, tam 13 yıl Milan’da ter döktü. 387 maçta 10 gol atan Gattuso, kariyerinin son yılında İsviçre’nin Sion takımının formasını giyip 2013’te futbola veda etti. Kariyeri boyunca 73 kez İtalya Milli Takımı’yla sahaya çıktı.
Gennaro Gattuso | Fotoğraf AFP
Avrupa’nın en büyük kulüplerinden birinde 13 yıl top koştursa da ‘yıldız oyuncu’ yakıştırmasına hiçbir zaman sahip olamadı Gattuso. Formayı çıkarıp teknik heyete katıldığında ilk görevi Sion’u yönetmekti. 2012-13 sezonunda Sion tam 7 teknik adam değiştirecekti ve bunlardan biri Gattuso’ydu. Sadece birkaç ay kaldı burada. Ardından sırasıyla Palermo, Girit ve Pisa’da çalıştı. Gittiği her takımda sezon sonunu göremeden kovulan Gattuso, Pisa’da 2 yıl kalarak tutunabildiğini gösterdi. Yine de Pisa’dan Milan’a getirilmesi şaşırtıcıydı. Yorumcular, birkaç ay görev biçiyordu çünkü Milan da sık hoca değiştiren bir takıma dönüşmüştü.
MİLAN’IN ‘ESKİ OYUNCU’ TAKINTISI
Milan, bu nostaljiyi seviyordu. 1990’lı yıllardaki başarılı günleri canlandırmak için o günleri yaşayan oyunculara emanet edilmişti takım. Clarence Seedorf, Filippo Inzaghi gibi eski yıldızlar takımın başına getirildi. Ancak hiçbiri 2. sezonu göremedi. Gattuso, üçüncü denemeydi.
Büyük bir kumardı bu aynı zamanda. Bir tarafta yıldız transferlere rağmen ligde işleri iyi giymeyen, moralsiz bir takım, diğer tarafta hocalık kariyeri Milan seviyesinde olmayan bir teknik adam. Nitekim daha ilk maçta Serie A’nın yeni takımı Benevento, ligdeki ilk puanını Gattuso’nun Milan’ından almayı başarıyordu. İşler iyi başlamamıştı. Ancak Gattuso kısa sürede ipleri eline aldı. ‘Artık ayağa kalkma zamanı geldi. Milan formasını giyen herkes, formanın hakkını vermelidir’ diyen Gattuso, askerî disipline geçti. Ancak bu gazla Bologna’yı yenen Milan, ardından Verona ve Atalanta’ya yenildi. Gattuso’nun suyu da ısınmıştı. Ancak Fiorentina deplasmanında alınan 1 puan, talihi döndürecekti.
SERİ GALİBİYETLER YÜZÜ GÜLDÜRDÜ
Sonraki 7 maçta, 6 galibiyet aldı Gattuso’nun Milan’ı. Arada yalnızca Udinese ile beraberlik yaşandı. Disiplinli çalışma meyvelerini vermişti. Puan sıralamasında da hızla yükselecekti. Özellikle son haftalarda formda olan Roma deplasmanında alınan 2-0’lık galibiyet Milan’ın özgüvenini toparlamasında yardımcı oldu.
İtalya Kupası’nda Lazio’yu geçip finalde Juventus’un rakibi olan Milan, ligde de hedef büyüttü. Şampiyonluk parolasıyla başladığı sezonda kısa sürede havlu atan Milan, Gattuso’nun beklenmeyen başarısıyla yeniden ilk 4’ü hedefleyip Şampiyonlar Ligi bileti almak istiyor. Ayrıca UEFA Avrupa Ligi’nde son 16’ya kaldı ve Arsenal’le eşleşti. Burada da hedef kupaya uzanmak olarak revize edildi.
Futbolcu Gennaro Gattuso, sahadaki agresif hareketleri, bitmeyen enerjisi, oyuna dair limitsiz hırsıyla taraftarların sevgilisiydi. Milan’da da yeteneğinden ziyade, oyun azminden ötürü kalıcı oldu. Şimdi teknik adamlık kariyerinde de aynı yolda. Beklenmedik başarılara imza atıyor. Bakalım Gattuso bu alanda da istikrarlı olabilecek mi? Milan, nihayet eski öğrencisiyle başarıya koşabilecek mi?
[Hasan Cücük] 7.3.2018 [TR724]
Yeni patronlar kesenin ağzını sonuna kadar açtı: Ricardo Rodriguez, Hakan Çalhanoğlu, Andre Silva, Franck Kessie ve Leonardo Bonucci gibi yıldızlar kadroya dâhil edildi. Ancak Vincenzo Montella yönetimindeki Milan 6. haftadan itibaren peş peşe mağlubiyetler alınca, 13. haftadaki Napoli mağlubiyetinden sonra hoca değişikliği kararı verildi. 2 hafta sonra kenar yönetiminde tanıdık bir isim, Milan’ın eski futbolcusu Gennaro Ivan Gattuso vardı. Ancak soru işaretleri de havadaydı.
YILDIZ OYUNCU DEĞİLDİ
Ocak 1978 doğumlu Gattuso futbola 1995’te Perugia’da başladı. Öyle yıldız olacak bir kumaşı yoktu. Ama dikkat çeken özelliği hırsıydı. Perugia’da fazla forma şansı bulamayan Gattuso, 1997-98 sezonunda transfer olduğu Rangers’te 34 maçta forma giyip 3 gol attı. Yeniden İtalya’ya dönen Gattuso, bu kez Salernitana takımındaydı. Yine bir sezon top koşturduğu bu takımdan sezonun bitimiyle Milan’a transfer oldu. Gattuso kimliğini Milan’da bulacaktı. Hırsına bitmek bilmeyen enerjisini ekleyen Gattuso, tam 13 yıl Milan’da ter döktü. 387 maçta 10 gol atan Gattuso, kariyerinin son yılında İsviçre’nin Sion takımının formasını giyip 2013’te futbola veda etti. Kariyeri boyunca 73 kez İtalya Milli Takımı’yla sahaya çıktı.
Gennaro Gattuso | Fotoğraf AFP
Avrupa’nın en büyük kulüplerinden birinde 13 yıl top koştursa da ‘yıldız oyuncu’ yakıştırmasına hiçbir zaman sahip olamadı Gattuso. Formayı çıkarıp teknik heyete katıldığında ilk görevi Sion’u yönetmekti. 2012-13 sezonunda Sion tam 7 teknik adam değiştirecekti ve bunlardan biri Gattuso’ydu. Sadece birkaç ay kaldı burada. Ardından sırasıyla Palermo, Girit ve Pisa’da çalıştı. Gittiği her takımda sezon sonunu göremeden kovulan Gattuso, Pisa’da 2 yıl kalarak tutunabildiğini gösterdi. Yine de Pisa’dan Milan’a getirilmesi şaşırtıcıydı. Yorumcular, birkaç ay görev biçiyordu çünkü Milan da sık hoca değiştiren bir takıma dönüşmüştü.
MİLAN’IN ‘ESKİ OYUNCU’ TAKINTISI
Milan, bu nostaljiyi seviyordu. 1990’lı yıllardaki başarılı günleri canlandırmak için o günleri yaşayan oyunculara emanet edilmişti takım. Clarence Seedorf, Filippo Inzaghi gibi eski yıldızlar takımın başına getirildi. Ancak hiçbiri 2. sezonu göremedi. Gattuso, üçüncü denemeydi.
Büyük bir kumardı bu aynı zamanda. Bir tarafta yıldız transferlere rağmen ligde işleri iyi giymeyen, moralsiz bir takım, diğer tarafta hocalık kariyeri Milan seviyesinde olmayan bir teknik adam. Nitekim daha ilk maçta Serie A’nın yeni takımı Benevento, ligdeki ilk puanını Gattuso’nun Milan’ından almayı başarıyordu. İşler iyi başlamamıştı. Ancak Gattuso kısa sürede ipleri eline aldı. ‘Artık ayağa kalkma zamanı geldi. Milan formasını giyen herkes, formanın hakkını vermelidir’ diyen Gattuso, askerî disipline geçti. Ancak bu gazla Bologna’yı yenen Milan, ardından Verona ve Atalanta’ya yenildi. Gattuso’nun suyu da ısınmıştı. Ancak Fiorentina deplasmanında alınan 1 puan, talihi döndürecekti.
SERİ GALİBİYETLER YÜZÜ GÜLDÜRDÜ
Sonraki 7 maçta, 6 galibiyet aldı Gattuso’nun Milan’ı. Arada yalnızca Udinese ile beraberlik yaşandı. Disiplinli çalışma meyvelerini vermişti. Puan sıralamasında da hızla yükselecekti. Özellikle son haftalarda formda olan Roma deplasmanında alınan 2-0’lık galibiyet Milan’ın özgüvenini toparlamasında yardımcı oldu.
İtalya Kupası’nda Lazio’yu geçip finalde Juventus’un rakibi olan Milan, ligde de hedef büyüttü. Şampiyonluk parolasıyla başladığı sezonda kısa sürede havlu atan Milan, Gattuso’nun beklenmeyen başarısıyla yeniden ilk 4’ü hedefleyip Şampiyonlar Ligi bileti almak istiyor. Ayrıca UEFA Avrupa Ligi’nde son 16’ya kaldı ve Arsenal’le eşleşti. Burada da hedef kupaya uzanmak olarak revize edildi.
Futbolcu Gennaro Gattuso, sahadaki agresif hareketleri, bitmeyen enerjisi, oyuna dair limitsiz hırsıyla taraftarların sevgilisiydi. Milan’da da yeteneğinden ziyade, oyun azminden ötürü kalıcı oldu. Şimdi teknik adamlık kariyerinde de aynı yolda. Beklenmedik başarılara imza atıyor. Bakalım Gattuso bu alanda da istikrarlı olabilecek mi? Milan, nihayet eski öğrencisiyle başarıya koşabilecek mi?
[Hasan Cücük] 7.3.2018 [TR724]
Fazla beklemeyiz inşallah, niye mi? [Tarık Toros]
Ajan, casus lafları havada uçuşuyor ya…
Ona takıldım geçen.
Devletler neden casus kullanır?
Rakip devletlerin gizli faaliyetlerini öğrenmek, ona göre tedbir almak için…
Kimi zaman da öne geçmek için.
Teknoloji casusluğu diye bir şey var.
***
Sıcak savaşta da soğuk savaşta da önemli ve gereklidir bu.
Hele soğuk savaşta.
Peki Türkiye neden telaş etsin:
-Elde edilecek teknolojik araştırması mı var?
-Silah gücü, nükleer kapasitesi mi merak ediliyor?
-Dünyaya tehditler savuruyor da bu tehditleri ciddiye almak mı gerekiyor?
-Ankara’nın orta uzun vadeli hedefleri ve stratejilerinden mi korkuluyor?
-Kapalı kapılar ardında neler konuşulduğu bilinmek mi isteniyor?
***
5 soru sordum, 10 tane de siz ekleyin ve cevap arayın.
Zahmet edip yanıt vermeyeceğim bunlara.
***
Ülkede epey bir insan casusluktan yargılanıyor.
İddianamelere bakıyorsunuz, paylaştığı gizli bilgi yok.
Açık kaynaklarda hepsi deşifre olmuş zaten.
***
Misal, Can Dündar MİT Tırları meselesinde…
“Gizli kalması gereken bilgileri temin edip açıklamaktan” yargılanıyor.
O bilgiler Aydınlık gazetesinde bir buçuk sene önce çıkmış.
Kimsenin oraya bir şey dediği de olmamış.
***
Yine…
Deniz Yücel, Türk kökenli Alman vatandaşı bir gazeteci.
Doğma büyüme Almanyalı.
Ajanlıktan “yakalanmış.”
Devletin değil, ülkenin başı “Ben bu görevde olduğum sürece asla teslim etmeyeceğim” diye laflar savurmuş.
Ülkenin değil, devletin medyası lanetleyip şeytanlaştırmış.
Sonra…
Almanya ne istediyse, ne pazarlık döndüyse, iddianamesiz duruşmasız özel uçakla iade edilmiş.
Ajan takası desen değil.
Yargı kararı desen, hiç değil.
***
Böyle bir ülke için binlerce ajan istihdam edip çalıştırmaya…
Bilgi toplamaya lüzum var mı yok mu, mülahaza dairesi açık.
Ülkenin başındakini almışsın avucuna istediğini yaptırıyorsun.
Varsa (ki yok) gizli planlarını öğrenmeye ne hacet!
***
Üç gün önce, 4 Mart Pazar günü…
66 yaşındaki bir adam…
İngiltere’nin güneyindeki Salisbury’de bir bankta baygın halde bulundu.
Yanındaki 30 yaşlarındaki kadın da aynı banka yığılmış haldeydi.
Görgü tanıkları kadının ağzından köpükler çıktığını anlattı.
Polis çevreyi kordon altına aldı.
48 saat sonra…
İngiliz kanalları olayı ilk haber olarak vermeye başladı, muhabirler bölgeye akın etti.
Adam ve kadın yoğun bakımda ve başlarına ne geldiği anlaşılmaya çalışılıyor, vücutlarında herhangi bir yara bere yok.
Peki neden medya bölgeye akın etti ve polis bankın çevresi dahil kentte pek çok noktayı kapattı?
***
Adamın adı Sergei Skripal’di.
Yanındaki kadın ise kızı Yulia’ydı.
Sergei Skripal bir Rus ajanıydı.
90’lı yıllardan itibaren İngiltere hesabına çalıştığı ortaya çıkmıştı.
Yani, çift taraflı ajan.
2006’da Rusya’da yargılandı ve hapse kondu.
***
Aynı yıl, 2006’da…
İngiltere benzer şüpheli bir ölümle sarsılmıştı.
43 yaşındaki Alexander Litvinenko, Londra’da Millenium otelde içtiği çaydan sonra fenalaşmıştı.
Kısa bir süre yoğun bakımda kaldı, kurtarılamadı.
Ölüme gittiğini biliyordu.
Bilinci açıktı.
Konuşuyor, başına bunların neden geldiğini anlatıyor, Rusya’yı suçluyordu.
Litvinenko, çift taraflı ajandı.
Rus ajanıyken devşirilmiş İngiltere hesabına çalışmaya başlamıştı.
***
Esasen her şey, 1930’larda başladı.
Devrimden sonra Sovyetler, devrime ilgi duyan Batılı gençlerle özel ilgilenmeye başladı.
“Cambridge Beşlisi” diye meşhur bir grup var mesela.
İngiltere’nin seçkin öğrencileri, çok sevdikleri Rusya hesabına çalışmaya başladı.
İçlerinde İngiliz dış istihbarat servisi MI6’de üst kademelere kadar gelenler oldu.
Kim Philby gibi. George Blake gibi.
Bu isimlerden bazıları, CIA’e danışmanık filan da yaptı.
Haliyle Ruslar bir taşla iki kuş vurmuş oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nda pek çok stratejik bilgiyi bu yolla elde ettiler.
***
İngiltere, bu durumdan hem mağdur oldu, hem de nasıl başedeceğini epey süre bilemedi.
Sonunda, o da Ruslar’ın yaptığının aynısını yapmaya başladı.
Rus ajanlar devşirdi.
***
Ruslar kendi çifte ajanlarını başları dara düşünce veya deşifre olma riski büyüyünce Moskova’ya çekti ve korumaya aldı.
İngilizler bunda pek başarılı olamadı.
Belli ki…
Pazar günü, İngiltere’de bir banka yığılmış halde bulunan Sergei Skripal de bunlardan biri.
***
Skripal, 2006’da çift taraflı olduğu anlaşılınca 13 yıl Rusya’da hapis yattı.
2010 yılında bir casus takası anlaşması yapıldı.
Takas edildiği isimler içinde meşhur Rus casus Anna Chapman da vardı.
Skripal, İngiltere’ye geldi ve muhtemelen emeklilik günlerini sürmeye başladı.
Deşifre olmuş, 13 yıl hapis yatmış, 8 sene önce de takas edilmiş, 66 yaşındaki bir ajanın aktif olmayacağını varsayarak söylüyorum.
Tecrübesiyle, genç İngiliz ajanlarının eğitimine katkı bulunabilir, o ayrı.
***
Rusya’da 18 Mart’ta seçim var.
Günler kala, İngiltere ile Rusya arasında kriz çıktı.
Olay Moskova’nın operasyonu mu?
Ve seçime giden Putin neden böyle bir şeye girişsin?
Şimdi bu sorular tartışılıyor, İngiliz TV’lerinde.
***
2010’lu yıllardan itibaren bilgi teknolojilerinin gelişmesi ve dünyanın artık bir network’e bağlı olması casusluk faaliyetlerini de dönüştürdü.
Bugün, Apple veya Facebook’u kontrol etmeniz, erişiminizin olması çok çok daha kıymetli.
Misal…
Amerika’yı karıştırmak için Facebook üzerinden yalan haberlerle algı oluşturup dünyanın sevmediği birini başkan seçtirebilirsiniz mesela.
Bunun amacı ABD’yi yönetmek veya kontrol etmek değildir.
ABD’nin iç karışıklıklarla meşgul olması size yeter de artar.
***
Dönelim başa…
Türkiye’yi karıştırmak veya Ankara’yı kontrol etmek için bir ekip kuracak olsanız…
Ülkenin başındakilerden daha iyi bir ekip bulabilir miydiniz?
Soru budur, cevabını da yaşayarak göreceğiz.
Fazla beklemeyeceğimizden emin olun.
[Tarık Toros] 7.3.2018 [TR724]
Ona takıldım geçen.
Devletler neden casus kullanır?
Rakip devletlerin gizli faaliyetlerini öğrenmek, ona göre tedbir almak için…
Kimi zaman da öne geçmek için.
Teknoloji casusluğu diye bir şey var.
***
Sıcak savaşta da soğuk savaşta da önemli ve gereklidir bu.
Hele soğuk savaşta.
Peki Türkiye neden telaş etsin:
-Elde edilecek teknolojik araştırması mı var?
-Silah gücü, nükleer kapasitesi mi merak ediliyor?
-Dünyaya tehditler savuruyor da bu tehditleri ciddiye almak mı gerekiyor?
-Ankara’nın orta uzun vadeli hedefleri ve stratejilerinden mi korkuluyor?
-Kapalı kapılar ardında neler konuşulduğu bilinmek mi isteniyor?
***
5 soru sordum, 10 tane de siz ekleyin ve cevap arayın.
Zahmet edip yanıt vermeyeceğim bunlara.
***
Ülkede epey bir insan casusluktan yargılanıyor.
İddianamelere bakıyorsunuz, paylaştığı gizli bilgi yok.
Açık kaynaklarda hepsi deşifre olmuş zaten.
***
Misal, Can Dündar MİT Tırları meselesinde…
“Gizli kalması gereken bilgileri temin edip açıklamaktan” yargılanıyor.
O bilgiler Aydınlık gazetesinde bir buçuk sene önce çıkmış.
Kimsenin oraya bir şey dediği de olmamış.
***
Yine…
Deniz Yücel, Türk kökenli Alman vatandaşı bir gazeteci.
Doğma büyüme Almanyalı.
Ajanlıktan “yakalanmış.”
Devletin değil, ülkenin başı “Ben bu görevde olduğum sürece asla teslim etmeyeceğim” diye laflar savurmuş.
Ülkenin değil, devletin medyası lanetleyip şeytanlaştırmış.
Sonra…
Almanya ne istediyse, ne pazarlık döndüyse, iddianamesiz duruşmasız özel uçakla iade edilmiş.
Ajan takası desen değil.
Yargı kararı desen, hiç değil.
***
Böyle bir ülke için binlerce ajan istihdam edip çalıştırmaya…
Bilgi toplamaya lüzum var mı yok mu, mülahaza dairesi açık.
Ülkenin başındakini almışsın avucuna istediğini yaptırıyorsun.
Varsa (ki yok) gizli planlarını öğrenmeye ne hacet!
***
Üç gün önce, 4 Mart Pazar günü…
66 yaşındaki bir adam…
İngiltere’nin güneyindeki Salisbury’de bir bankta baygın halde bulundu.
Yanındaki 30 yaşlarındaki kadın da aynı banka yığılmış haldeydi.
Görgü tanıkları kadının ağzından köpükler çıktığını anlattı.
Polis çevreyi kordon altına aldı.
48 saat sonra…
İngiliz kanalları olayı ilk haber olarak vermeye başladı, muhabirler bölgeye akın etti.
Adam ve kadın yoğun bakımda ve başlarına ne geldiği anlaşılmaya çalışılıyor, vücutlarında herhangi bir yara bere yok.
Peki neden medya bölgeye akın etti ve polis bankın çevresi dahil kentte pek çok noktayı kapattı?
***
Adamın adı Sergei Skripal’di.
Yanındaki kadın ise kızı Yulia’ydı.
Sergei Skripal bir Rus ajanıydı.
90’lı yıllardan itibaren İngiltere hesabına çalıştığı ortaya çıkmıştı.
Yani, çift taraflı ajan.
2006’da Rusya’da yargılandı ve hapse kondu.
***
Aynı yıl, 2006’da…
İngiltere benzer şüpheli bir ölümle sarsılmıştı.
43 yaşındaki Alexander Litvinenko, Londra’da Millenium otelde içtiği çaydan sonra fenalaşmıştı.
Kısa bir süre yoğun bakımda kaldı, kurtarılamadı.
Ölüme gittiğini biliyordu.
Bilinci açıktı.
Konuşuyor, başına bunların neden geldiğini anlatıyor, Rusya’yı suçluyordu.
Litvinenko, çift taraflı ajandı.
Rus ajanıyken devşirilmiş İngiltere hesabına çalışmaya başlamıştı.
***
Esasen her şey, 1930’larda başladı.
Devrimden sonra Sovyetler, devrime ilgi duyan Batılı gençlerle özel ilgilenmeye başladı.
“Cambridge Beşlisi” diye meşhur bir grup var mesela.
İngiltere’nin seçkin öğrencileri, çok sevdikleri Rusya hesabına çalışmaya başladı.
İçlerinde İngiliz dış istihbarat servisi MI6’de üst kademelere kadar gelenler oldu.
Kim Philby gibi. George Blake gibi.
Bu isimlerden bazıları, CIA’e danışmanık filan da yaptı.
Haliyle Ruslar bir taşla iki kuş vurmuş oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nda pek çok stratejik bilgiyi bu yolla elde ettiler.
***
İngiltere, bu durumdan hem mağdur oldu, hem de nasıl başedeceğini epey süre bilemedi.
Sonunda, o da Ruslar’ın yaptığının aynısını yapmaya başladı.
Rus ajanlar devşirdi.
***
Ruslar kendi çifte ajanlarını başları dara düşünce veya deşifre olma riski büyüyünce Moskova’ya çekti ve korumaya aldı.
İngilizler bunda pek başarılı olamadı.
Belli ki…
Pazar günü, İngiltere’de bir banka yığılmış halde bulunan Sergei Skripal de bunlardan biri.
***
Skripal, 2006’da çift taraflı olduğu anlaşılınca 13 yıl Rusya’da hapis yattı.
2010 yılında bir casus takası anlaşması yapıldı.
Takas edildiği isimler içinde meşhur Rus casus Anna Chapman da vardı.
Skripal, İngiltere’ye geldi ve muhtemelen emeklilik günlerini sürmeye başladı.
Deşifre olmuş, 13 yıl hapis yatmış, 8 sene önce de takas edilmiş, 66 yaşındaki bir ajanın aktif olmayacağını varsayarak söylüyorum.
Tecrübesiyle, genç İngiliz ajanlarının eğitimine katkı bulunabilir, o ayrı.
***
Rusya’da 18 Mart’ta seçim var.
Günler kala, İngiltere ile Rusya arasında kriz çıktı.
Olay Moskova’nın operasyonu mu?
Ve seçime giden Putin neden böyle bir şeye girişsin?
Şimdi bu sorular tartışılıyor, İngiliz TV’lerinde.
***
2010’lu yıllardan itibaren bilgi teknolojilerinin gelişmesi ve dünyanın artık bir network’e bağlı olması casusluk faaliyetlerini de dönüştürdü.
Bugün, Apple veya Facebook’u kontrol etmeniz, erişiminizin olması çok çok daha kıymetli.
Misal…
Amerika’yı karıştırmak için Facebook üzerinden yalan haberlerle algı oluşturup dünyanın sevmediği birini başkan seçtirebilirsiniz mesela.
Bunun amacı ABD’yi yönetmek veya kontrol etmek değildir.
ABD’nin iç karışıklıklarla meşgul olması size yeter de artar.
***
Dönelim başa…
Türkiye’yi karıştırmak veya Ankara’yı kontrol etmek için bir ekip kuracak olsanız…
Ülkenin başındakilerden daha iyi bir ekip bulabilir miydiniz?
Soru budur, cevabını da yaşayarak göreceğiz.
Fazla beklemeyeceğimizden emin olun.
[Tarık Toros] 7.3.2018 [TR724]
Eleştiri ve umut [Mahmut Akpınar]
Son dönemlerde Hizmet içinde eleştirel tartışmalar hız kazandı. Pek çok kimse Hizmetin geçmişi ve geleceği üzerine kalem oynatıyor; mülakatlar yapılıyor. Sert eleştirenler var; genelleyici ithamlarda bulunanlar var. “Merkez” diye ayırarak oklarını oraya yöneltenler var. Bireysel takıntılarını, kişisel intikamlarını “eleştiri” şeklinde sunanlar var. Epeydir zihni kaymalar yaşayıp içindekileri bu ortamda ortalığa dökenler var. “Hizmet insanı” kılığında ortalığı kızıştıran ve ateşe kor atan troller var. Sosyal medyada adı sanı belirsiz fitne tohumu ekenler var.
Bizzat tanıdığım pek çok akademisyen ve yazar çizer ise her şey daha iyi olsun, bazı hatalar tekrar edilmesin, daha sağlam bir hizmet zemini inşa edilsin, şu sıralar zoraki göçe mecbur kaldığımız Batı’da güven problemi yaşamayalım diye yararlı tavsiyelerde bulunuyor. Yoldaki çukurlara, tehlikelere, muhtemel sıkıntılara dikkati çekiyor.
HİZMET İNSANLARININ BASİRETİNE GÜVENİYORUM
Ben Hizmet insanlarının art niyetli olanla hüsnü niyetli olanı, fitne için yazanla tamir için yazanı ayırt edeceğini düşünüyorum. Onların basiretine güveniyorum. Ancak bu tartışmalar bazı kişilerde umutsuzluğa neden olabiliyor. Bir dostum telefonla aradı ve gündemdeki tartışmalarla ilgili yakınmalarını dile getirdi. Özellikle yaşanmış bireysel problemlerin, takıntıların genelleştirilerek yazılması, sosyal medya üzerinden intikam alma çabaları, Hocaefendi, Üstad ile ilgili incitici yorumlar insanları hem kızdırıyor hem de umutsuzluğa sevk edebiliyor. Art niyeti olmayan kişilerin eleştirel konularda yazarken insanların hissiyatını dikkate almaları lazım. Türkiye’de mağdur ve mahpus yüzbinlerce insanı düşünmeleri lazım. Bu kadar ağır baskıya, işkenceye, dışlamaya, aşağılamaya rağmen insanlar Hizmet’e güveniyor ve sadakatini koruyor.
Bizans üzerine düzenlenen başında bizzat Hazreti Peygamberin olduğu Tebük Seferi’nde dahi insanların üçte birinin sıcağı, zorlukları, hasadı bahane ederek geri kalmasını dikkate alırsak bugün Hizmet insanlarının çok ağır şartlara rağmen dimdik durmaları, ideallerinden taviz vermemeleri büyük takdiri hak ediyor. İçli köfte yapan kadınların dahi alınıp işkence edildiği, yardım dağıtan insanlara bile “terör” operasyonlarının yapıldığı, insanların eşiyle-çoluk çocuğuyla tehdit edildiği ortamda insanların aidiyetlerini, Hizmet düşüncelerini sürdürmeleri sağlam inançlarından ve Hizmete güvenlerinden kaynaklanmaktadır. Harekette gördükleri hakikatlerden dolayıdır. Bu nedenle iyi niyetli arkadaşların yazarken, konuşurken bu insanların duygularını, içinde bulundukları şartları göz ardı etmemeleri bir sorumluluktur.
TEMELDE, ESASTA PROBLEM YOK
“Hizmet bundan sonra nasıl yol alacak?”, ”Neler yapmalı?”, “Neleri değiştirmeli?” gibi konular üslubunca, seviyeli şekilde ve derinlemesine tartışılmalı. Ancak Hizmet Hareketiyle ilgili temelde endişe taşınacak, esastan sorgulanacak bir durum yok! Otuz üç senedir tanıdığım Hareket’te ben malını, mülkünü, canını feda edecek kadar yiğit çok insan tanıdım. Ama Hizmet’ten zenginleşen hırsızlar görmedim. Huysuzluktan insanları kıranlar, insan ilişkilerini tutturamayanlar gördüm ama tiranlaşanlar görmedim. İbadetinde gevşekler gördüm ama Kuran’a ve Sünnete sadakatte sıkıntısı olan görmedim. Şiddete eğilimi olan, psikolojik problemi olanlar gördüm ama bir yumruk atan, bir çakı kullanan görmedim. Ben bu Hareket’te bazı vakıflarda olup örtüldüğü gibi çocuklara tecavüzler görmedim. En çok da AKP’liler ve münhasıran kızlarını teslim etti bu insanlara. Kimsenin kızına, karısına tecavüz edildiğini görmedim. Aksine kurumlar kapatılana kadar, AKP’liler açıktan söverken el altından çocuklarını, kızlarını bu güzel insanlara emanet etmeye devam ettiler.
Gereksiz harcama yapanlar gördüm ama kaynakları cebine atan, akrabasına, damadına oğluna peşkeş çeken, yapılan işten kendisine yüzdeler alan görmedim. İçinde makam arzusu olan gördüm ama makamı için ülkeyi savaşa sokan, insanların canını koltuğuna payanda yapan, dünyevi makamlar için dinini satan görmedim. Küçük beyaz yalanlar söyleyenler olmuştur ama İslam’ı, dini kullanıp dizi yalanlar söyleyenleri görmedim. Yalanlarından, kendi sözünü yutan arkasındakilerin savrulmalar yaşadığı İslamcıların aksine Hocaefendi’nin 40 yıldır ne yazdıklarında, ne söylediklerinde çelişki görmedim. Çıkar için Hizmet’le aynı kareye girmeye çalışan bazı fırsatçılar olduysa da gerçek Hizmet insanlarından malını mülkünü bir hamlede bağışlayan sayısız örnek gördüm. Gençliğini, en verimli çağlarını karın tokluğuna ülke için, insanlık için gözünü kırpmadan harcayan nice yiğitler gördüm. Kendi çocukları okul-dershane koridorlarında aç perişan uyuyup kalırken başkalarının çocukları için gecesini gündüzüne katan çok abla gördüm. Kazandığının büyük kısmını ülke insanına, gençlerin eğitimine harcayıp kendisi mütevazı yaşayan çok zengin gördüm.
REVİZE ETMEK ŞART
Hizmet Haraketi’nin hedefleri-idealleri açısından tekmil edilmesi gereken bazı eksikleri, revize edilmesi gereken bazı yönleri olabilir. Ancak bunlar diğer toplum kesimleriyle, münhasıran da “İslam davası” gütme iddiasında olup şu an zulmü, yalanı, talanı meşrulaştıran, iktidara-güce bende olan pek çok cemaatle/tarikatla karşılaştırılamayacak kadar azdır, önemsizdir. Ama Kur’an, ‘Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapanlar size zarar veremez (Maide:105)’ buyuruyor. Bu nedenle başkalarının kusurunu aramak, onların gıybetini yapmak yerine kendi hatalarımızı sıfırlamanın, azaltmanın yollarını arıyoruz.
Bu kadar şeytanlaştırmaya karalamaya rağmen insanlar hala Hizmet’e sadıklar. Daha müstakimini, ülke, Müslümanlar ve insanlar için daha yararlısını görmedikleri için buradalar. Ama zaman en mükemmel düzenleri dahi pörsütüyor, işlemez hale getiriyor. Çok hızlı değişimin yaşandığı bu çağda enstrümanlarınızı, metotlarınızı ve zihniyetinizi yenilemeniz, güncellemeniz gerekebiliyor. Çok değil 10 sene öncesine kadar fotoğraf makinesi, teyp, radyo, daktilo gibi aletler çok yaygın kullanılıyordu ama bugün neredeyse bunlara ihtiyaç kalmadı. Zira bir bilgisayar hatta bir cep telefonu hepsinin işini görüyor. Mükemmel de olsanız kendinizi revize etmeniz gerekiyor. Sosyal konular da öyle. Nesiller değişiyor, anlayışlar değişiyor. Hizmet hareketi benzeri hareketlerle kıyaslanamayacak kadar değişime, yeniliğe müsait. Pek çok sosyal yapının hayal edemeyeceği kadar temiz, makul, rasyonel, verimli, şeffaf ve meşverete açık. Ama Hizmet’in ufku hedefleri açısından daha iyisi, daha ilerisi lazım. Hala geliştirilecek, düzeltilecek pek çok yanımız var.
Yazılar, tartışmalar eğer buna hizmet ediyorsa değerli ve tabanda kıymet görüyor. Felaket tellallığı yapan, insanları demoralize eden yazılara, söylemlere çok da iyiniyetli bakılmıyor. Peki, bunlar yazmamalı konuşmamalı diyebilir miyiz? Elbette herkes her şeyi yazabilir, konulabilir, paylaşabilir. Hizmet insanları artık daha açık olmaya, eleştirilmeye, hazzetmediği düşüncelere de saygı duymaya alışmalı. Sadece dışarıdan insanlara değil, içten gelen aykırı sesleri de hoş görmeli. Ancak bu dönemde Hizmet insanlarının hissiyatını paylaşanlar ve yaşanan zorluklardan, sıkıntılardan üzülenler, etkilenenler bu güzel insanların duygularını dikkate almalılar.
[Mahmut Akpınar] 7.3.2018 [TR724]
Bizzat tanıdığım pek çok akademisyen ve yazar çizer ise her şey daha iyi olsun, bazı hatalar tekrar edilmesin, daha sağlam bir hizmet zemini inşa edilsin, şu sıralar zoraki göçe mecbur kaldığımız Batı’da güven problemi yaşamayalım diye yararlı tavsiyelerde bulunuyor. Yoldaki çukurlara, tehlikelere, muhtemel sıkıntılara dikkati çekiyor.
HİZMET İNSANLARININ BASİRETİNE GÜVENİYORUM
Ben Hizmet insanlarının art niyetli olanla hüsnü niyetli olanı, fitne için yazanla tamir için yazanı ayırt edeceğini düşünüyorum. Onların basiretine güveniyorum. Ancak bu tartışmalar bazı kişilerde umutsuzluğa neden olabiliyor. Bir dostum telefonla aradı ve gündemdeki tartışmalarla ilgili yakınmalarını dile getirdi. Özellikle yaşanmış bireysel problemlerin, takıntıların genelleştirilerek yazılması, sosyal medya üzerinden intikam alma çabaları, Hocaefendi, Üstad ile ilgili incitici yorumlar insanları hem kızdırıyor hem de umutsuzluğa sevk edebiliyor. Art niyeti olmayan kişilerin eleştirel konularda yazarken insanların hissiyatını dikkate almaları lazım. Türkiye’de mağdur ve mahpus yüzbinlerce insanı düşünmeleri lazım. Bu kadar ağır baskıya, işkenceye, dışlamaya, aşağılamaya rağmen insanlar Hizmet’e güveniyor ve sadakatini koruyor.
Bizans üzerine düzenlenen başında bizzat Hazreti Peygamberin olduğu Tebük Seferi’nde dahi insanların üçte birinin sıcağı, zorlukları, hasadı bahane ederek geri kalmasını dikkate alırsak bugün Hizmet insanlarının çok ağır şartlara rağmen dimdik durmaları, ideallerinden taviz vermemeleri büyük takdiri hak ediyor. İçli köfte yapan kadınların dahi alınıp işkence edildiği, yardım dağıtan insanlara bile “terör” operasyonlarının yapıldığı, insanların eşiyle-çoluk çocuğuyla tehdit edildiği ortamda insanların aidiyetlerini, Hizmet düşüncelerini sürdürmeleri sağlam inançlarından ve Hizmete güvenlerinden kaynaklanmaktadır. Harekette gördükleri hakikatlerden dolayıdır. Bu nedenle iyi niyetli arkadaşların yazarken, konuşurken bu insanların duygularını, içinde bulundukları şartları göz ardı etmemeleri bir sorumluluktur.
TEMELDE, ESASTA PROBLEM YOK
“Hizmet bundan sonra nasıl yol alacak?”, ”Neler yapmalı?”, “Neleri değiştirmeli?” gibi konular üslubunca, seviyeli şekilde ve derinlemesine tartışılmalı. Ancak Hizmet Hareketiyle ilgili temelde endişe taşınacak, esastan sorgulanacak bir durum yok! Otuz üç senedir tanıdığım Hareket’te ben malını, mülkünü, canını feda edecek kadar yiğit çok insan tanıdım. Ama Hizmet’ten zenginleşen hırsızlar görmedim. Huysuzluktan insanları kıranlar, insan ilişkilerini tutturamayanlar gördüm ama tiranlaşanlar görmedim. İbadetinde gevşekler gördüm ama Kuran’a ve Sünnete sadakatte sıkıntısı olan görmedim. Şiddete eğilimi olan, psikolojik problemi olanlar gördüm ama bir yumruk atan, bir çakı kullanan görmedim. Ben bu Hareket’te bazı vakıflarda olup örtüldüğü gibi çocuklara tecavüzler görmedim. En çok da AKP’liler ve münhasıran kızlarını teslim etti bu insanlara. Kimsenin kızına, karısına tecavüz edildiğini görmedim. Aksine kurumlar kapatılana kadar, AKP’liler açıktan söverken el altından çocuklarını, kızlarını bu güzel insanlara emanet etmeye devam ettiler.
Gereksiz harcama yapanlar gördüm ama kaynakları cebine atan, akrabasına, damadına oğluna peşkeş çeken, yapılan işten kendisine yüzdeler alan görmedim. İçinde makam arzusu olan gördüm ama makamı için ülkeyi savaşa sokan, insanların canını koltuğuna payanda yapan, dünyevi makamlar için dinini satan görmedim. Küçük beyaz yalanlar söyleyenler olmuştur ama İslam’ı, dini kullanıp dizi yalanlar söyleyenleri görmedim. Yalanlarından, kendi sözünü yutan arkasındakilerin savrulmalar yaşadığı İslamcıların aksine Hocaefendi’nin 40 yıldır ne yazdıklarında, ne söylediklerinde çelişki görmedim. Çıkar için Hizmet’le aynı kareye girmeye çalışan bazı fırsatçılar olduysa da gerçek Hizmet insanlarından malını mülkünü bir hamlede bağışlayan sayısız örnek gördüm. Gençliğini, en verimli çağlarını karın tokluğuna ülke için, insanlık için gözünü kırpmadan harcayan nice yiğitler gördüm. Kendi çocukları okul-dershane koridorlarında aç perişan uyuyup kalırken başkalarının çocukları için gecesini gündüzüne katan çok abla gördüm. Kazandığının büyük kısmını ülke insanına, gençlerin eğitimine harcayıp kendisi mütevazı yaşayan çok zengin gördüm.
REVİZE ETMEK ŞART
Hizmet Haraketi’nin hedefleri-idealleri açısından tekmil edilmesi gereken bazı eksikleri, revize edilmesi gereken bazı yönleri olabilir. Ancak bunlar diğer toplum kesimleriyle, münhasıran da “İslam davası” gütme iddiasında olup şu an zulmü, yalanı, talanı meşrulaştıran, iktidara-güce bende olan pek çok cemaatle/tarikatla karşılaştırılamayacak kadar azdır, önemsizdir. Ama Kur’an, ‘Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapanlar size zarar veremez (Maide:105)’ buyuruyor. Bu nedenle başkalarının kusurunu aramak, onların gıybetini yapmak yerine kendi hatalarımızı sıfırlamanın, azaltmanın yollarını arıyoruz.
Bu kadar şeytanlaştırmaya karalamaya rağmen insanlar hala Hizmet’e sadıklar. Daha müstakimini, ülke, Müslümanlar ve insanlar için daha yararlısını görmedikleri için buradalar. Ama zaman en mükemmel düzenleri dahi pörsütüyor, işlemez hale getiriyor. Çok hızlı değişimin yaşandığı bu çağda enstrümanlarınızı, metotlarınızı ve zihniyetinizi yenilemeniz, güncellemeniz gerekebiliyor. Çok değil 10 sene öncesine kadar fotoğraf makinesi, teyp, radyo, daktilo gibi aletler çok yaygın kullanılıyordu ama bugün neredeyse bunlara ihtiyaç kalmadı. Zira bir bilgisayar hatta bir cep telefonu hepsinin işini görüyor. Mükemmel de olsanız kendinizi revize etmeniz gerekiyor. Sosyal konular da öyle. Nesiller değişiyor, anlayışlar değişiyor. Hizmet hareketi benzeri hareketlerle kıyaslanamayacak kadar değişime, yeniliğe müsait. Pek çok sosyal yapının hayal edemeyeceği kadar temiz, makul, rasyonel, verimli, şeffaf ve meşverete açık. Ama Hizmet’in ufku hedefleri açısından daha iyisi, daha ilerisi lazım. Hala geliştirilecek, düzeltilecek pek çok yanımız var.
Yazılar, tartışmalar eğer buna hizmet ediyorsa değerli ve tabanda kıymet görüyor. Felaket tellallığı yapan, insanları demoralize eden yazılara, söylemlere çok da iyiniyetli bakılmıyor. Peki, bunlar yazmamalı konuşmamalı diyebilir miyiz? Elbette herkes her şeyi yazabilir, konulabilir, paylaşabilir. Hizmet insanları artık daha açık olmaya, eleştirilmeye, hazzetmediği düşüncelere de saygı duymaya alışmalı. Sadece dışarıdan insanlara değil, içten gelen aykırı sesleri de hoş görmeli. Ancak bu dönemde Hizmet insanlarının hissiyatını paylaşanlar ve yaşanan zorluklardan, sıkıntılardan üzülenler, etkilenenler bu güzel insanların duygularını dikkate almalılar.
[Mahmut Akpınar] 7.3.2018 [TR724]
Sultan Abdülhamit kitap yaktırdı mı? [Dr. Serdar Efeoğlu]
1980’lerin başında ilk defa Risale-i Nur kitaplarını gördüğümde çok şaşırmıştım. Kitapların bazılarının kapağında başka bir kitabın ismi yazmakta, içini açtığınızda ise Said Nursi’ye ait bir eser olduğu anlaşılmaktaydı.
Eserlerin son kısmında ise Ağır Ceza Mahkemelerinin Risale-i Nur Külliyatıyla ilgili olarak verdikleri beraat kararları yer almaktaydı. Nur talebeleri, 1930’lardan 1980’lere kadar devam eden sansüre karşı böyle çözümler bulmuşlardı.
“Sansür” denildiğinde yıllarca akıllara hep Abdülhamit geldi. Abdülhamit’in basın yayına sansür uyguladığı ve bazı kitapları yaktırdığı iddia edildi. 1909’da büyük İslam âlimi Elmalılı Hamdi Yazır tarafından kaleme alınan ve Abdülhamit’i tahttan indiren hal’ fetvasında da Abdülhamit’in dini kitapları yaktırdığı bir gerekçe olarak yer aldı. Anlaşılan Abdülhamit de “kitapları bombadan daha tehlikeli” görmüştü.
İLK BASIN, İLK SANSÜR
Türkçe ilk gazeteler, Mısır valisi Kavalalı M. Ali Paşa tarafından Vaka-i Mısriyye ve Vaka-i Giridiyye adlarıyla çıkarıldı. Osmanlı Padişahı 2. Mahmut da Takvim-i Vekayi adıyla ilk resmi gazeteyi yayınladı.
Padişah, Takvim-i Vekayi’yi yakından takip ediyor, gazete onun kontrolünden sonra basılabiliyordu. Padişah haberlere sansür de uyguluyordu. Nitekim Osmanlı kuvvetlerinin Mısır valisinin ordusuna yenildiğine dair haber gazetede yer almamıştı.
İlk özel gazete ise Şinasi’nin 1860’ta çıkardığı Tercüman-ı Ahval oldu. Şinasi daha sonra da Tasvir-i Efkâr’ı yayınladı. Özel basının ortaya çıkmasıyla birlikte basının denetimi gündeme gelerek ilk düzenlemeler yapıldı.
1864 Nizamnamesinde Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’nin gazeteleri süresiz olarak kapatabileceği belirtilmişti. Gazete sahiplerinin, kararları temyiz imkânı da yoktu. Bu Nizamname, 1909’a kadar yürürlükte kaldı.
Kısa bir süre sonra gazetelerdeki Mısır meselesi, Girit olayları ve Belgrat’ın Sırplara teslimiyle ilgili yazılardan memnun olmayan Sadrazam Âli Paşa bir kararname çıkardı. Kararnamede basın, “zararlı fikirler ve yanıltıcı haberler” yayınlamakla suçlanıyor ve Hükümete mahkeme kararı olmadan gazeteleri kapatma yetkisi veriliyordu. 1876’da da yeni bir kararname ile Hükümet basın üzerinde tam bir baskı ortamı oluşturdu.
Bu düzenlemelerle Osmanlı ülkesinde fikirlerini duyurma imkânı kalmayan Genç Osmanlılardan Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi aydınlar Avrupa’ya giderek Hürriyet, Ulûm, Muhbir gazetelerini yayınladılar. Böylece yurtdışında bir “Türkçe basın” oluştu. Hükümet, “sürgün basının” yabancı postaneler vasıtasıyla ülkeye girmesini engelleyemedi.
Muhalif aydınlar, Âli Paşa’nın ölümünden sonra İstanbul’a dönerek yayın faaliyetlerine yeniden başladılar. Özellikle Namık Kemal’in başyazarı olduğu İbret gazetesi, muhalefetin en etkili sesi oldu. Gazete, önce kısa süreli, ardından tamamen kapatılarak Namık Kemal başta olmak üzere yazarları sürgüne gönderildi.
ABDÜLHAMİT’İN TAVRI
1876’da hükümdar olan 2. Abdülhamit, Osmanlı tahtına geçtikten sonra Meşrutiyeti ilan etti. Hazırlanan Anayasada “Matbuat, kanun dairesinde hürdür” maddesi yer aldı. Ancak Abdülhamit devrinde basına ilk ceza, bu maddeye gönderme yapan bir karikatürden dolayı Teodor Kasap’a hapis cezası verilmesiyle gerçekleşti.
Abdülhamit, Meclis’i tatil edip Kanun-i Esasi’yi askıya aldıktan sonra giderek sertleşen bir yönetimi tercih etti. Çırağan Baskını, Padişahın “vehmini” daha da artırdı. Özellikle basın yayını tamamen kontrolüne aldı.
Abdülhamit’in basına verdiği iddia edilen bir talimatnameye göre gazeteler; haberlerde önceliği hükümdarın sağlık durumuna, tarımda rekoltenin iyiliğine ve ülkenin gelişmesine verecek, onay alınmayan hiçbir tefrika yayınlanmayacak, sansürlenen yerler boş bırakılmayacak, mülkî amirler hakkında hırsızlık, zimmetine para geçirme gibi suçlamalara yer verilmeyecekti. Ayrıca yabancı ülke liderlerine yapılan suikastlar ve dış ülkelerdeki isyan haberleri yayınlanmayacaktı.
SANSÜR KURULLARI VE YASAKLAR
1888’de yeni bir Matbuat Nizamnamesi çıkarılarak bütün matbaa, kitap ve süreli yayınlar bu nizamname kapsamına alındı. Bu düzenlemeyle hiçbir eser ve yayın, Maarif Nezareti’nin onayı olmaksızın basılamayacaktı.
Bütün yayınlara “önceden izin alma şartı” getirilerek sansür, “yasal” hale geldi. Dışarıda basılan hiçbir kitap ve gazete onay alınmadan ülkeye giremeyecek, kitapçılar her zaman zaptiye ve müfettişler tarafından denetlenebilecekti.
Bu dönemde basılacak eserlerin denetimi çeşitli kurullar tarafından yapıldı. Kitaplar için “Tetkik-i Müellifat”, dini eserler için “Kütüb-ü Diniye ve Şer’iye” adlı kurullar yetkili oldu. Basılacak Kur’an-ı Kerim’ler için “Mushaf Tetkik Heyeti” oluşturuldu. Basımına onay verilen kitapların listesi de Abdülhamit’e sunulmaya başladı.
Sansür kurulları, gerek Abdülhamit korkusundan gerekse “işgüzarlıklarından” komik kararlar aldılar. Örneğin Evliya Çelebi Seyahatnamesinin ilk altı cildi yayınlandığı halde sonraki ciltler “muzır” sayılarak yayınlanmadı.
Yabancı yazarlardan Montesquieu, Voltaire, Rousseau ve Racine’in eserlerine sansür konulduğu gibi “Hamlet” başta olmak üzere birçok piyesin tiyatroda oynanması yasaklandı. Lamartine ve Hammer’in Osmanlı tarihiyle ilgili eserlerinin basımına da müsaade edilmedi. Hammer’in eseri ancak 1911’de basılabildi.
YASAK KELİMELER
En büyük endişe, Abdülhamit’in çok değer verdiği jurnallere kurban gitmek olduğundan gazete ve kitap yazarları kendi yazılarına “oto sansür” uyguladılar. Örneğin; “Yıldız” Yıldız Sarayı’nı akla getirdiğinden, “murad” V. Murat’ı hatırlattığından, “tahtakurusu” tahtın kurusun gibi bir çağrışım yapabileceğinden kullanılmadı.
François Georgeon bir çalışmasında Ali Seydi’nin Resimli Osmanlı Kamusu’ndan hareketle Abdülhamit devrinin yasak kelimelerini tespit etmiştir. Buna göre “anarşi, ihtilal, irtica, istibdad, inkıraz, parlamento, Pantürkizm, Panislamizm, cemiyet, cumhuriyet, hafiye, hal’, zehir, sansür, isyan, avam, veto” gibi birçok kelimenin kullanımı yasaklanmıştı.
YAKILAN KİTAPLAR
Yasaklanan kitaplarla ilgili olarak bir gerekçe belirtmek yerine “muzır neşriyat” olduğu ifade ediliyor, bazen de genel bir ifadeyle “devlet aleyhine veya İslamiyet’e aykırı olduğu” yazılıyordu.
Abdülhamit devrinde yasaklanan, ruhsatsız olarak basılan ve zararlı görülen kitaplar yakılmaktaydı. Yakılan kitaplar arasında Namık Kemal’in “Osmanlı Tarihi, Vatan Yahut Silistre, İntibah, Cezmi”, Selim Sabit’in “Osmanlı Tarihi”; Abdülhak Hamit’in “Ölü, İçli Kız, Makber” adlı kitapları, “Köroğlu, Âşık Ömer, Leyla ile Mecnun” gibi halk hikâyeleri yer almaktadır.
Bazı hatıratlarda yasak kitapların Çemberlitaş Hamamı’nda yakıldığı bilgisi vardır. Arşiv belgelerine göre ise yakma işlemi, Unkapanı civarında yapılmıştır. Buna göre yüzden fazla yazar tarafından kaleme alınan otuz bine yakın kitap yakılmıştır. Yakılan eserler arasında siyaset, tarih, edebiyat ve tiyatro eserleri yer aldığı gibi “Siyer-i Nebi, Şerh-i Akaid ve Kısas-ı Enbiya” gibi dini kitaplar da bulunmaktadır.
SANSÜR NİYE BİTMİYOR?
Abdülhamit’in baskıcı rejiminde 1908’de İstanbul’da sadece dört gazete yayınlanmaktaydı. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanı ile yüzlerce gazete ve dergi yayın hayatına girdi. Ancak özgür ortam uzun sürmedi ve İttihatçılar sansürü geri getirdiler.
Cumhuriyet döneminde de sansür, basın yayın hayatını kontrol etmenin ilk yöntemi oldu. Gerek Tek Parti devrinde gerekse Çok Partili dönemde özgür bir basın yayın hayatı hemen hemen hiç olmadı, “kitap ve gazeteler” sürekli olarak “şüpheli” görüldü.
Bugün de AKP Hükümeti muhalif basını önce “kayyım” atayarak, “Allah’ın bir lütfu” olarak gördükleri 15 Temmuz’dan sonra da KHK’larla susturdu. “Yandaş” yapamadığı yazarları hapse attığı gibi “ağırlaştırılmış müebbet cezaları” ile de bütün basın yayını kontrol altına almayı başardı.
Bir zamanlar Risale-i Nurlara yapıldığı gibi “Cemaate yakın” yayınevleri tarafından yayınlanan kitaplar da yargı tarafından “iltisak” gerekçesi olarak kullanılıyor. Nitekim 15 Temmuz sonrasında bu yayınevlerinin kitapları, “korku” nedeniyle bizzat sahipleri tarafından yakıldı veya çöplüklere atıldı.
Sansür uygulayan, basını susturan ve kitapları “suçlu” ilan eden iktidar sahipleri kendilerini devleti yıkılmaktan kurtardıkları şeklinde savunsalar da bunun doğru olmadığı çok açık. En büyük sansürün uygulandığı Abdülhamit devrinde bugünkü Türkiye’nin iki katı kadar toprak kaybedilmesi, bunu göstermiyor mu?
Kaynaklar: F. Demirel, “Osmanlı Devleti’nde Kitap Basımının Denetimi”, YDTA, S. 5, 2004; II. Abdülhamit Döneminde Sansür, Bağlam, İstanbul 2007; B. Ataman, “İlk Basın Yasakları ve Abdülhamit Sansürü”, İletişim Dergisi, S. 14, 2009; A. Birinci, “Matbuat ve Neşriyat Yasakları Tarihine Medhal”, TALİD, S. 7, 2006.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 7.3.2018 [TR724]
Eserlerin son kısmında ise Ağır Ceza Mahkemelerinin Risale-i Nur Külliyatıyla ilgili olarak verdikleri beraat kararları yer almaktaydı. Nur talebeleri, 1930’lardan 1980’lere kadar devam eden sansüre karşı böyle çözümler bulmuşlardı.
“Sansür” denildiğinde yıllarca akıllara hep Abdülhamit geldi. Abdülhamit’in basın yayına sansür uyguladığı ve bazı kitapları yaktırdığı iddia edildi. 1909’da büyük İslam âlimi Elmalılı Hamdi Yazır tarafından kaleme alınan ve Abdülhamit’i tahttan indiren hal’ fetvasında da Abdülhamit’in dini kitapları yaktırdığı bir gerekçe olarak yer aldı. Anlaşılan Abdülhamit de “kitapları bombadan daha tehlikeli” görmüştü.
İLK BASIN, İLK SANSÜR
Türkçe ilk gazeteler, Mısır valisi Kavalalı M. Ali Paşa tarafından Vaka-i Mısriyye ve Vaka-i Giridiyye adlarıyla çıkarıldı. Osmanlı Padişahı 2. Mahmut da Takvim-i Vekayi adıyla ilk resmi gazeteyi yayınladı.
Padişah, Takvim-i Vekayi’yi yakından takip ediyor, gazete onun kontrolünden sonra basılabiliyordu. Padişah haberlere sansür de uyguluyordu. Nitekim Osmanlı kuvvetlerinin Mısır valisinin ordusuna yenildiğine dair haber gazetede yer almamıştı.
İlk özel gazete ise Şinasi’nin 1860’ta çıkardığı Tercüman-ı Ahval oldu. Şinasi daha sonra da Tasvir-i Efkâr’ı yayınladı. Özel basının ortaya çıkmasıyla birlikte basının denetimi gündeme gelerek ilk düzenlemeler yapıldı.
1864 Nizamnamesinde Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’nin gazeteleri süresiz olarak kapatabileceği belirtilmişti. Gazete sahiplerinin, kararları temyiz imkânı da yoktu. Bu Nizamname, 1909’a kadar yürürlükte kaldı.
Kısa bir süre sonra gazetelerdeki Mısır meselesi, Girit olayları ve Belgrat’ın Sırplara teslimiyle ilgili yazılardan memnun olmayan Sadrazam Âli Paşa bir kararname çıkardı. Kararnamede basın, “zararlı fikirler ve yanıltıcı haberler” yayınlamakla suçlanıyor ve Hükümete mahkeme kararı olmadan gazeteleri kapatma yetkisi veriliyordu. 1876’da da yeni bir kararname ile Hükümet basın üzerinde tam bir baskı ortamı oluşturdu.
Bu düzenlemelerle Osmanlı ülkesinde fikirlerini duyurma imkânı kalmayan Genç Osmanlılardan Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi aydınlar Avrupa’ya giderek Hürriyet, Ulûm, Muhbir gazetelerini yayınladılar. Böylece yurtdışında bir “Türkçe basın” oluştu. Hükümet, “sürgün basının” yabancı postaneler vasıtasıyla ülkeye girmesini engelleyemedi.
Muhalif aydınlar, Âli Paşa’nın ölümünden sonra İstanbul’a dönerek yayın faaliyetlerine yeniden başladılar. Özellikle Namık Kemal’in başyazarı olduğu İbret gazetesi, muhalefetin en etkili sesi oldu. Gazete, önce kısa süreli, ardından tamamen kapatılarak Namık Kemal başta olmak üzere yazarları sürgüne gönderildi.
ABDÜLHAMİT’İN TAVRI
1876’da hükümdar olan 2. Abdülhamit, Osmanlı tahtına geçtikten sonra Meşrutiyeti ilan etti. Hazırlanan Anayasada “Matbuat, kanun dairesinde hürdür” maddesi yer aldı. Ancak Abdülhamit devrinde basına ilk ceza, bu maddeye gönderme yapan bir karikatürden dolayı Teodor Kasap’a hapis cezası verilmesiyle gerçekleşti.
Abdülhamit, Meclis’i tatil edip Kanun-i Esasi’yi askıya aldıktan sonra giderek sertleşen bir yönetimi tercih etti. Çırağan Baskını, Padişahın “vehmini” daha da artırdı. Özellikle basın yayını tamamen kontrolüne aldı.
Abdülhamit’in basına verdiği iddia edilen bir talimatnameye göre gazeteler; haberlerde önceliği hükümdarın sağlık durumuna, tarımda rekoltenin iyiliğine ve ülkenin gelişmesine verecek, onay alınmayan hiçbir tefrika yayınlanmayacak, sansürlenen yerler boş bırakılmayacak, mülkî amirler hakkında hırsızlık, zimmetine para geçirme gibi suçlamalara yer verilmeyecekti. Ayrıca yabancı ülke liderlerine yapılan suikastlar ve dış ülkelerdeki isyan haberleri yayınlanmayacaktı.
SANSÜR KURULLARI VE YASAKLAR
1888’de yeni bir Matbuat Nizamnamesi çıkarılarak bütün matbaa, kitap ve süreli yayınlar bu nizamname kapsamına alındı. Bu düzenlemeyle hiçbir eser ve yayın, Maarif Nezareti’nin onayı olmaksızın basılamayacaktı.
Bütün yayınlara “önceden izin alma şartı” getirilerek sansür, “yasal” hale geldi. Dışarıda basılan hiçbir kitap ve gazete onay alınmadan ülkeye giremeyecek, kitapçılar her zaman zaptiye ve müfettişler tarafından denetlenebilecekti.
Bu dönemde basılacak eserlerin denetimi çeşitli kurullar tarafından yapıldı. Kitaplar için “Tetkik-i Müellifat”, dini eserler için “Kütüb-ü Diniye ve Şer’iye” adlı kurullar yetkili oldu. Basılacak Kur’an-ı Kerim’ler için “Mushaf Tetkik Heyeti” oluşturuldu. Basımına onay verilen kitapların listesi de Abdülhamit’e sunulmaya başladı.
Sansür kurulları, gerek Abdülhamit korkusundan gerekse “işgüzarlıklarından” komik kararlar aldılar. Örneğin Evliya Çelebi Seyahatnamesinin ilk altı cildi yayınlandığı halde sonraki ciltler “muzır” sayılarak yayınlanmadı.
Yabancı yazarlardan Montesquieu, Voltaire, Rousseau ve Racine’in eserlerine sansür konulduğu gibi “Hamlet” başta olmak üzere birçok piyesin tiyatroda oynanması yasaklandı. Lamartine ve Hammer’in Osmanlı tarihiyle ilgili eserlerinin basımına da müsaade edilmedi. Hammer’in eseri ancak 1911’de basılabildi.
YASAK KELİMELER
En büyük endişe, Abdülhamit’in çok değer verdiği jurnallere kurban gitmek olduğundan gazete ve kitap yazarları kendi yazılarına “oto sansür” uyguladılar. Örneğin; “Yıldız” Yıldız Sarayı’nı akla getirdiğinden, “murad” V. Murat’ı hatırlattığından, “tahtakurusu” tahtın kurusun gibi bir çağrışım yapabileceğinden kullanılmadı.
François Georgeon bir çalışmasında Ali Seydi’nin Resimli Osmanlı Kamusu’ndan hareketle Abdülhamit devrinin yasak kelimelerini tespit etmiştir. Buna göre “anarşi, ihtilal, irtica, istibdad, inkıraz, parlamento, Pantürkizm, Panislamizm, cemiyet, cumhuriyet, hafiye, hal’, zehir, sansür, isyan, avam, veto” gibi birçok kelimenin kullanımı yasaklanmıştı.
YAKILAN KİTAPLAR
Yasaklanan kitaplarla ilgili olarak bir gerekçe belirtmek yerine “muzır neşriyat” olduğu ifade ediliyor, bazen de genel bir ifadeyle “devlet aleyhine veya İslamiyet’e aykırı olduğu” yazılıyordu.
Abdülhamit devrinde yasaklanan, ruhsatsız olarak basılan ve zararlı görülen kitaplar yakılmaktaydı. Yakılan kitaplar arasında Namık Kemal’in “Osmanlı Tarihi, Vatan Yahut Silistre, İntibah, Cezmi”, Selim Sabit’in “Osmanlı Tarihi”; Abdülhak Hamit’in “Ölü, İçli Kız, Makber” adlı kitapları, “Köroğlu, Âşık Ömer, Leyla ile Mecnun” gibi halk hikâyeleri yer almaktadır.
Bazı hatıratlarda yasak kitapların Çemberlitaş Hamamı’nda yakıldığı bilgisi vardır. Arşiv belgelerine göre ise yakma işlemi, Unkapanı civarında yapılmıştır. Buna göre yüzden fazla yazar tarafından kaleme alınan otuz bine yakın kitap yakılmıştır. Yakılan eserler arasında siyaset, tarih, edebiyat ve tiyatro eserleri yer aldığı gibi “Siyer-i Nebi, Şerh-i Akaid ve Kısas-ı Enbiya” gibi dini kitaplar da bulunmaktadır.
SANSÜR NİYE BİTMİYOR?
Abdülhamit’in baskıcı rejiminde 1908’de İstanbul’da sadece dört gazete yayınlanmaktaydı. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanı ile yüzlerce gazete ve dergi yayın hayatına girdi. Ancak özgür ortam uzun sürmedi ve İttihatçılar sansürü geri getirdiler.
Cumhuriyet döneminde de sansür, basın yayın hayatını kontrol etmenin ilk yöntemi oldu. Gerek Tek Parti devrinde gerekse Çok Partili dönemde özgür bir basın yayın hayatı hemen hemen hiç olmadı, “kitap ve gazeteler” sürekli olarak “şüpheli” görüldü.
Bugün de AKP Hükümeti muhalif basını önce “kayyım” atayarak, “Allah’ın bir lütfu” olarak gördükleri 15 Temmuz’dan sonra da KHK’larla susturdu. “Yandaş” yapamadığı yazarları hapse attığı gibi “ağırlaştırılmış müebbet cezaları” ile de bütün basın yayını kontrol altına almayı başardı.
Bir zamanlar Risale-i Nurlara yapıldığı gibi “Cemaate yakın” yayınevleri tarafından yayınlanan kitaplar da yargı tarafından “iltisak” gerekçesi olarak kullanılıyor. Nitekim 15 Temmuz sonrasında bu yayınevlerinin kitapları, “korku” nedeniyle bizzat sahipleri tarafından yakıldı veya çöplüklere atıldı.
Sansür uygulayan, basını susturan ve kitapları “suçlu” ilan eden iktidar sahipleri kendilerini devleti yıkılmaktan kurtardıkları şeklinde savunsalar da bunun doğru olmadığı çok açık. En büyük sansürün uygulandığı Abdülhamit devrinde bugünkü Türkiye’nin iki katı kadar toprak kaybedilmesi, bunu göstermiyor mu?
Kaynaklar: F. Demirel, “Osmanlı Devleti’nde Kitap Basımının Denetimi”, YDTA, S. 5, 2004; II. Abdülhamit Döneminde Sansür, Bağlam, İstanbul 2007; B. Ataman, “İlk Basın Yasakları ve Abdülhamit Sansürü”, İletişim Dergisi, S. 14, 2009; A. Birinci, “Matbuat ve Neşriyat Yasakları Tarihine Medhal”, TALİD, S. 7, 2006.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 7.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)