Eski Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, AK Parti hükumetinin kendisini iktidara getiren yanlışları tekrarladığını ve o günün koşullarının gerisine gittiğini belirtti.
KRONOS 06 Ağustos 2020 EKONOMİ
Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz
İYİ Parti Ankara Milletvekili ve eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, sosyal medya hesabında doların yükselişini değerlendirdi.
AKP’yi iktidara taşıyan ekonomi yanlışlarının yeniden yapılmaya başladığını belirten Yılmaz, durumun 18 yıl öncesinden de kötü olduğunu belirtti.
Doların ateşi düşmüyor: Kur 7,27’yi gördü, gram altın 473,94 TL
Yılmaz, “Aynı suda iki kere yıkanılmaz demiş birisi. TR aynı suda iki değil, onlarca kere yıkanmıştır/yıkanıyor. 18 yılda, kendisini iktidara getiren yanlışlardan ve ödenen onca bedelden ders çıkarmadan aynı koşulların gerisine düşmek büyük bir başarı! Tebrikler başı kuma gömmeye devam” ifadelerini kullandı.
Uzun süredir ekonomistler ve eski ekonomi bürokratları hükümeti yanlış ekonomi politikaları uygulamakla eleştiriyor.
[Kronos.News] 7.8.2020
Eski Borsa İstanbul Başkanı: Seyredeceğimiz filmin fragmanı
Eski Borsa İstanbul Başkanı ve eski AKP Milletvekili İbrahim Turhan, Türkiye ekonomisinin büyük maliyetler ödemeden toparlanma imkânının kalmadığını belirterek, “2000 Kasım-2001 Şubat dönemini yaşayanlar ne demek istediğimi anlar; bugün yaşananlar gelecek programda seyredeceğimiz asıl filmin fragmanı sadece” dedi.
KRONOS 06 Ağustos 2020 EKONOMİ
Gelecek Partisi Genel Başkan Danışmanı İbrahim Turhan, dövizdeki artışı sosyal medya hesabı üzerinden değerlendirdi, uyarılarda bulundu.
Ekonomi yönetiminin bilgiye, deneyime, kurumsallığa sırt çevirdiğini kaydeden Turhan, “Hafta başına göre ABD hisse senedi endeksleri yüzde 3’ün üzerinde primli. EURUSD 1,19 seviyesini, USD endeksi DXY 92,6 seviyesini gördü. Emtia fiyatları gevşek seyrediyor. Kısacası küresel risk iştahı, artan Covid-19 vaka sayısına karşın yüksek. İşte dolar kuru böyle bir ortamda tarihin en yüksek seviyesine çıktı. Serbest piyasa ile banka makası da açılıyor. Muhteşem (!) ekonomi yönetiminin bütün uyarılara kulak tıkayıp ortaya çıkardığı tablo budur. Akla, bilgiye, deneyime, kurumsallığa sırt çevirince sonuç bu” yorumunda bulundu.
“ÖRTÜLÜ FAİZ ARTIŞI YAPILIYOR”
Turhan’ın açıklamaları şöyle: “Bu seviyelerde TL faiz artışı ile oynaklığın bir süre dengelenmesi beklenir. Yani kurun kopup gitmesi olasılığı düşük. Zaten bu seviyeler ciddi risk fiyatlaması içeriyor. Bu arada faiz artışı fiilen başladı. VİOP fiyatlamalarının ima ettiği faize önceden işaret etmiştik. TL gecelik referans faiz oranı yüzde 9,4525’e, Hazine tahvil getirisi 2 yıl vade için %12,26’ya, 10 yıllıkta 14,28’e yükseldi. Yani fiilen faiz artışı oluyor. Hatta Merkez Bankası da likidite yönetimi gibi dolambaçlı yollardan örtülü faiz artışı yapabilir.
Doların ateşi düşmüyor: Kur 7,27’yi gördü, gram altın 473,94 TL
“BÜYÜK MALİYETLER ÖDEMEDEN TOPARLANMAZ”
“Acı olan ise artık büyük bir maliyet ödemeden ekonominin toparlanmasına olanak kalmamış olması. 2000 Kasım-2001 Şubat dönemini yaşayanlar ne demek istediğimi anlar; bugün yaşananlar gelecek programda seyredeceğimiz asıl filmin fragmanı sadece.”
[Kronos.News] 7.8.2020
KRONOS 06 Ağustos 2020 EKONOMİ
Gelecek Partisi Genel Başkan Danışmanı İbrahim Turhan, dövizdeki artışı sosyal medya hesabı üzerinden değerlendirdi, uyarılarda bulundu.
Ekonomi yönetiminin bilgiye, deneyime, kurumsallığa sırt çevirdiğini kaydeden Turhan, “Hafta başına göre ABD hisse senedi endeksleri yüzde 3’ün üzerinde primli. EURUSD 1,19 seviyesini, USD endeksi DXY 92,6 seviyesini gördü. Emtia fiyatları gevşek seyrediyor. Kısacası küresel risk iştahı, artan Covid-19 vaka sayısına karşın yüksek. İşte dolar kuru böyle bir ortamda tarihin en yüksek seviyesine çıktı. Serbest piyasa ile banka makası da açılıyor. Muhteşem (!) ekonomi yönetiminin bütün uyarılara kulak tıkayıp ortaya çıkardığı tablo budur. Akla, bilgiye, deneyime, kurumsallığa sırt çevirince sonuç bu” yorumunda bulundu.
“ÖRTÜLÜ FAİZ ARTIŞI YAPILIYOR”
Turhan’ın açıklamaları şöyle: “Bu seviyelerde TL faiz artışı ile oynaklığın bir süre dengelenmesi beklenir. Yani kurun kopup gitmesi olasılığı düşük. Zaten bu seviyeler ciddi risk fiyatlaması içeriyor. Bu arada faiz artışı fiilen başladı. VİOP fiyatlamalarının ima ettiği faize önceden işaret etmiştik. TL gecelik referans faiz oranı yüzde 9,4525’e, Hazine tahvil getirisi 2 yıl vade için %12,26’ya, 10 yıllıkta 14,28’e yükseldi. Yani fiilen faiz artışı oluyor. Hatta Merkez Bankası da likidite yönetimi gibi dolambaçlı yollardan örtülü faiz artışı yapabilir.
Doların ateşi düşmüyor: Kur 7,27’yi gördü, gram altın 473,94 TL
“BÜYÜK MALİYETLER ÖDEMEDEN TOPARLANMAZ”
“Acı olan ise artık büyük bir maliyet ödemeden ekonominin toparlanmasına olanak kalmamış olması. 2000 Kasım-2001 Şubat dönemini yaşayanlar ne demek istediğimi anlar; bugün yaşananlar gelecek programda seyredeceğimiz asıl filmin fragmanı sadece.”
[Kronos.News] 7.8.2020
Babacan: Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer
Türkiye’nin ekonomik durumunu “Durgunluk içinde enflasyon” olarak tanımlayan Babacan, Babacan “Kur niye artıyor diye soruyorlar, niye artacak? Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer” diye konuştu.
KRONOS 06 Ağustos 2020 EKONOMİ
Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Partisi Genel Başkanı ve eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan sosyal medya hesabından yaptığı video paylaşımla Dolar/ TL kurunun 7.27’yi aşarak tarihi rekorunu kırmasını yorumladı. Türkiye’nin ekonomik durumunu “Durgunluk içinde enflasyon” olarak tanımlayan Babacan, hükümetin tedbir paketlerini devreye sokabilmek için Merkez Bankası’nı kullandığını ifade etti. Babacan “Kur niye artıyor diye soruyorlar, niye artacak? Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer” diye konuştu.
“HAZİNEDE PARA YOK”
Babacan’ın açıklamalarından satırbaşları şöyle:
“Türkiye’nin gidişi açıkçası ciddi bir ekonomik bir durgunluk ama aynı zamanda enflasyon. Yani durgunluk içinde enflasyon. Niye? Çünkü hükümet, bu tedbir paketlerini devreye sokabilmek için Merkez Bankası’nı kullandı. Zaten hazinede para yoktu biliyorsunuz. Kriz öncesi Merkez Bankası’nın yedek akçeleri bile hazineye aktarıldı, sıfırlandı. Merkez Bankası’nın 2019’da kârı o yılın yedek akçesiyle beraber 2020’nin Ocak ayında hemen hazineye devredildi, dolayısıyla hazinede para yok. Yani para nereden bulunuyor? Merkez Bankası para üretiyor.
Peki Merkez Bankası nasıl üretiyor bunu? İşte bankalar ellerindeki teminat niteliğindeki kağıtları veriyorlar, onun kapsamı genişletildi, oradan Merkez Bankası’ndan para alıyorlar. İşsizlik Fonu elindeki kağıtları veriyor Merkez Bankası’ndan para alıyor. Yani piyasada paraya ihtiyacı olanlar elindeki varlıkları Merkez Bankası’na veriyorlar ve oradan nakit çekiyorlar şu anda piyasa öyle fonlanıyor.”
Doların ateşi düşmüyor: Kur 7,27’yi gördü, gram altın 473,94 TL
“TÜRK LİRASININ DEĞERİNİN KAYBOLMASI MUKADDER”
“Ülkenin rezervleri biliyorsunuz bir zamanlar 136 milyar dolara çıkmıştı. Daha sonra bu rakam 85 milyar dolara indi ki elimizde 24 Nisan rakamları var, 24 Nisan’dan sonra bu rakam daha da aşağı doğru indi. Net rezerv 25 milyar dolar, net rezervin içerisinde baktığınız zaman swaplar var, swapları düşerseniz bir de hazinenin Merkez Bankası’ndaki mevduatını düşerseniz eksi…
Merkez Bankası da Türk Lirası üretiyor bu durumda karşısında bir döviz rezervi olursa Merkez Bankası’nın o zaman sorun yok ama elinde kaynak olmadan Türk lirası ürettiği zaman Türk Lirasının değerinin kaybolması mukadder. Kur niye artıyor diye soruyorlar, niye artacak? Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer.”
[Kronos.News] 7.8.2020
KRONOS 06 Ağustos 2020 EKONOMİ
Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Partisi Genel Başkanı ve eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan sosyal medya hesabından yaptığı video paylaşımla Dolar/ TL kurunun 7.27’yi aşarak tarihi rekorunu kırmasını yorumladı. Türkiye’nin ekonomik durumunu “Durgunluk içinde enflasyon” olarak tanımlayan Babacan, hükümetin tedbir paketlerini devreye sokabilmek için Merkez Bankası’nı kullandığını ifade etti. Babacan “Kur niye artıyor diye soruyorlar, niye artacak? Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer” diye konuştu.
“HAZİNEDE PARA YOK”
Babacan’ın açıklamalarından satırbaşları şöyle:
“Türkiye’nin gidişi açıkçası ciddi bir ekonomik bir durgunluk ama aynı zamanda enflasyon. Yani durgunluk içinde enflasyon. Niye? Çünkü hükümet, bu tedbir paketlerini devreye sokabilmek için Merkez Bankası’nı kullandı. Zaten hazinede para yoktu biliyorsunuz. Kriz öncesi Merkez Bankası’nın yedek akçeleri bile hazineye aktarıldı, sıfırlandı. Merkez Bankası’nın 2019’da kârı o yılın yedek akçesiyle beraber 2020’nin Ocak ayında hemen hazineye devredildi, dolayısıyla hazinede para yok. Yani para nereden bulunuyor? Merkez Bankası para üretiyor.
Peki Merkez Bankası nasıl üretiyor bunu? İşte bankalar ellerindeki teminat niteliğindeki kağıtları veriyorlar, onun kapsamı genişletildi, oradan Merkez Bankası’ndan para alıyorlar. İşsizlik Fonu elindeki kağıtları veriyor Merkez Bankası’ndan para alıyor. Yani piyasada paraya ihtiyacı olanlar elindeki varlıkları Merkez Bankası’na veriyorlar ve oradan nakit çekiyorlar şu anda piyasa öyle fonlanıyor.”
Doların ateşi düşmüyor: Kur 7,27’yi gördü, gram altın 473,94 TL
“TÜRK LİRASININ DEĞERİNİN KAYBOLMASI MUKADDER”
“Ülkenin rezervleri biliyorsunuz bir zamanlar 136 milyar dolara çıkmıştı. Daha sonra bu rakam 85 milyar dolara indi ki elimizde 24 Nisan rakamları var, 24 Nisan’dan sonra bu rakam daha da aşağı doğru indi. Net rezerv 25 milyar dolar, net rezervin içerisinde baktığınız zaman swaplar var, swapları düşerseniz bir de hazinenin Merkez Bankası’ndaki mevduatını düşerseniz eksi…
Merkez Bankası da Türk Lirası üretiyor bu durumda karşısında bir döviz rezervi olursa Merkez Bankası’nın o zaman sorun yok ama elinde kaynak olmadan Türk lirası ürettiği zaman Türk Lirasının değerinin kaybolması mukadder. Kur niye artıyor diye soruyorlar, niye artacak? Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer.”
[Kronos.News] 7.8.2020
TMSF’nin ihalesini Bilal Erdoğan’ın imam hatipten arkadaşı ‘kazandı’
TMSF, Ataşehir’deki arsasına yapılacak konut ve işyeri inşaat projesini ihaleye çıkardı. İhaleyi alan Mustafa Ekşi-İlkyapı İnşaat ortaklığında tanıdık bir isim çıktı: Bilal Erdoğan’ın imam-hatipten arkadaşı Aykut Emrah Polat.
KRONOS 07 Ağustos 2020 GÜNDEM
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) da inşaat işine girdi. TMSF’nin Ataşehir’de sahip olduğu arsa üzerine yapılacak “Ataşehir Modern Projesi A, B, C Blok konut, işyeri sosyal tesisler inşaatı” işini pazarlık usulüyle ihaleye çıkardı.
En uygun teklifi 280.4 milyon TL ile Mustafa Ekşi-İlkyapı İnşaat ortaklığı verdi. İhaleyi alan şirketler inşaata başladı. İlkyapı’nın sahibi ise Bilal Erdoğan’ın imam-hatipten arkadaşı Aykut Emrah Polat.
ANKA’nın haberine göre, ortaklık 1 Nisan 2020’de araziyi teslim aldı, inşaata başladı. İnşaatın teslim tarihi ise 1 Nisan 2022 olarak belirlendi. İhaleyi kazanan iki şirketten biri olan İlkyapı İnşaat’ın sahibi Aykut Emrah Polat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın imam-hatip lisesinden arkadaşı.
Polat, Bilal Erdoğan, amcası Mustafa Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen’le birlikte 2014 yılında Mehmet Gür’ün ortak olduğu bir şirket kurmuştu.
TMSF’nin aynı araziyi ihalesiz olarak Aksüs Yapı adlı şirkete “Arsa Satış Karşılığı Gelir Paylaşımı Sözleşmesiyle” 2016 yılında verdiği ortaya çıkmıştı. 2019’da yüklenici şirketler inşaat sektöründe yaşanan ekonomik sıkıntı nedeniyle TMSF’den sözleşmede taahhüt edilen asgari hasılat tutarının ilk taksitinin ve devam eden taksit vadelerinin faizsiz olarak ötelenmesi ya da sözleşmenin “hasılat paylaşım usulünün” revize edilerek “kat karşılığı inşaat yapım usulüne” dönülmesini talep etmişti.
Bu talepler fon tarafından kabul edilmedi ve sözleşme Mayıs 2019’da karşılıklı mutabakat çerçevesinde feshedildi. Öte yandan 2018’de açılması planlanan ancak bir türlü faaliyete geçmeyen Seyrantepe Hastanesi’nin de yüklenicisi olan İlkyapı İnşaat TMSF’nin Ataşehir’deki inşaatının yüklenicisi iki şirketinden biri olarak yer alıyor.
2018’den bu yana bitmesine rağmen bir türlü açılamayan hastane ile ilgili binanın bulunduğu zeminde kayma olması ve yıkılması gerektiğine ilişkin haberler gündeme gelmişti.
[Kronos.News] 7.8.2020
KRONOS 07 Ağustos 2020 GÜNDEM
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) da inşaat işine girdi. TMSF’nin Ataşehir’de sahip olduğu arsa üzerine yapılacak “Ataşehir Modern Projesi A, B, C Blok konut, işyeri sosyal tesisler inşaatı” işini pazarlık usulüyle ihaleye çıkardı.
En uygun teklifi 280.4 milyon TL ile Mustafa Ekşi-İlkyapı İnşaat ortaklığı verdi. İhaleyi alan şirketler inşaata başladı. İlkyapı’nın sahibi ise Bilal Erdoğan’ın imam-hatipten arkadaşı Aykut Emrah Polat.
ANKA’nın haberine göre, ortaklık 1 Nisan 2020’de araziyi teslim aldı, inşaata başladı. İnşaatın teslim tarihi ise 1 Nisan 2022 olarak belirlendi. İhaleyi kazanan iki şirketten biri olan İlkyapı İnşaat’ın sahibi Aykut Emrah Polat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın imam-hatip lisesinden arkadaşı.
Polat, Bilal Erdoğan, amcası Mustafa Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen’le birlikte 2014 yılında Mehmet Gür’ün ortak olduğu bir şirket kurmuştu.
TMSF’nin aynı araziyi ihalesiz olarak Aksüs Yapı adlı şirkete “Arsa Satış Karşılığı Gelir Paylaşımı Sözleşmesiyle” 2016 yılında verdiği ortaya çıkmıştı. 2019’da yüklenici şirketler inşaat sektöründe yaşanan ekonomik sıkıntı nedeniyle TMSF’den sözleşmede taahhüt edilen asgari hasılat tutarının ilk taksitinin ve devam eden taksit vadelerinin faizsiz olarak ötelenmesi ya da sözleşmenin “hasılat paylaşım usulünün” revize edilerek “kat karşılığı inşaat yapım usulüne” dönülmesini talep etmişti.
Bu talepler fon tarafından kabul edilmedi ve sözleşme Mayıs 2019’da karşılıklı mutabakat çerçevesinde feshedildi. Öte yandan 2018’de açılması planlanan ancak bir türlü faaliyete geçmeyen Seyrantepe Hastanesi’nin de yüklenicisi olan İlkyapı İnşaat TMSF’nin Ataşehir’deki inşaatının yüklenicisi iki şirketinden biri olarak yer alıyor.
2018’den bu yana bitmesine rağmen bir türlü açılamayan hastane ile ilgili binanın bulunduğu zeminde kayma olması ve yıkılması gerektiğine ilişkin haberler gündeme gelmişti.
[Kronos.News] 7.8.2020
Dövizdeki yükselişe Merkez’in eriyen rezervleri de çare olamıyor
Merkez Bankası’nın rezervleri azalmaya devam ediyor. Merkez’in brüt döviz rezervleri bir haftada 4 milyar 253 milyon dolar eridi. Rezervdeki bu düşüşe rağmen dolar ve Euro’daki yükseliş ise sürüyor.
BOLD – Dolar kuru 7,24 liraya yükselerek rekor kırarken, Merkez Bankası’nın döviz rezervi azalmaya devam ediyor. Merkez Bankası’nın net uluslararası rezervleri bir haftada 2 milyar 259 milyon dolar düşüş gösterdi. Brüt döviz rezervi ise bir haftada 4 milyar 253 milyon dolar eridi.
REZERVDE GERİLEME DEVAM EDİYOR
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB), bir önceki hafta 28 milyar 741 milyon dolar olan net uluslararası rezervler 31 Temmuz ile sona eren haftada 26 milyar 482 milyon dolara geldi. Merkez’in brüt döviz rezervleri ise bir haftada 4 milyar 253 milyon dolar düşüş gösterdi. TCMB’nin verilerine göre, bir önceki hafta 50 milyar 925 milyon dolar olan rezervler, 31 Temmuz ile sona eren haftada 46 milyar 672 milyon dolara geldi.
TOPLAM REZERV 90 MİLYAR DOLARA GERİLEDİ
Merkez Bankası altın rezervleri aynı haftada 42 milyar 104 milyon dolar seviyesinden 43 milyar 572 milyon dolar seviyesine geldi. Toplam rezervler ise 93 milyar 29 milyon dolar seviyesinden 90 milyar 244 milyon dolar seviyesine geldi.
[Bold Medya] 7.8.2020
BOLD – Dolar kuru 7,24 liraya yükselerek rekor kırarken, Merkez Bankası’nın döviz rezervi azalmaya devam ediyor. Merkez Bankası’nın net uluslararası rezervleri bir haftada 2 milyar 259 milyon dolar düşüş gösterdi. Brüt döviz rezervi ise bir haftada 4 milyar 253 milyon dolar eridi.
REZERVDE GERİLEME DEVAM EDİYOR
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB), bir önceki hafta 28 milyar 741 milyon dolar olan net uluslararası rezervler 31 Temmuz ile sona eren haftada 26 milyar 482 milyon dolara geldi. Merkez’in brüt döviz rezervleri ise bir haftada 4 milyar 253 milyon dolar düşüş gösterdi. TCMB’nin verilerine göre, bir önceki hafta 50 milyar 925 milyon dolar olan rezervler, 31 Temmuz ile sona eren haftada 46 milyar 672 milyon dolara geldi.
TOPLAM REZERV 90 MİLYAR DOLARA GERİLEDİ
Merkez Bankası altın rezervleri aynı haftada 42 milyar 104 milyon dolar seviyesinden 43 milyar 572 milyon dolar seviyesine geldi. Toplam rezervler ise 93 milyar 29 milyon dolar seviyesinden 90 milyar 244 milyon dolar seviyesine geldi.
[Bold Medya] 7.8.2020
İşçi çıkarmanın yasak olmasına karşın sigortalı işçi sayısı azaldı
Mayıs sonu itibarıyla son 1 yılda, sigortalı çalışan işçi sayısı 405 bin 261 kişi azalarak 13 milyon 919 bin 211’e geriledi. Aktif sigortalı sayısı ise 1 yılda 779 bin 352 kişi azalarak 21 milyon 410 bin 217’ye indi.
BOLD – Ekonomik kriz ve salgın çalışanları işsiz bırakıyor. Koronavirüs nedeniyle 17 Nisan’da başlatılan işçi çıkarma yasağına rağmen işçi çıkarma süreci devam ediyor.
ÇALIŞAN, İŞÇİ VE ESNAF SAYISI DA AZALDI
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) açıkladığı mayıs ayı verilerine göre, geçen yılın aynı ayına kıyasla toplam sigortalı çalışan sayısı geçen yılın aynı ayına kıyasla 374 bin 977 kişi azalarak 19 milyon 843 bin 495 kişi oldu. Mart 2020’ye kıyasla azalış ise 370 bin 555 kişi oldu. Bu kapsamda sigortalı işçi (4a) sayısı Mayıs 2019’a göre 405 bin 261, Mart 2020’ye göre 420 bin 93 kişi azalarak 13 milyon 919 bin 211 kişiye indi. Sigortalı esnaf (4b) sayısı da geçen yılın aynı ayına kıyasla 33 bin 815 kişi azalarak 2 milyon 804 bin 352 kişiye indi.
AKTİF SİGORTALI SAYISI 780 BİN KİŞİ AZALDI
Mayıs sonu itibarıyla, sigortalı memur (4c) sayısı ise geçen yılın aynı ayına kıyasla 64 bin 99, Mart 2020’ye kıyasla 10 bin 973 kişi artarak 3 milyon 119 bin 932 kişiye çıktı. Mayıs 2020 sonu itibarıyla Türkiye’de, “tarım zorunlu”, “muhtar”, “çırak”, “stajyer ve kursiyer” gibi diğer sigortalı kesimlerin de dahil edildiği aktif sigortalı sayısı ise 21 milyon 410 bin 217 kişi oldu. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 22 milyon 189 bin 569 kişiydi. Buna göre son 1 yılda azalış 779 bin 352 kişi oldu.
[Bold Medya] 7.8.2020
BOLD – Ekonomik kriz ve salgın çalışanları işsiz bırakıyor. Koronavirüs nedeniyle 17 Nisan’da başlatılan işçi çıkarma yasağına rağmen işçi çıkarma süreci devam ediyor.
ÇALIŞAN, İŞÇİ VE ESNAF SAYISI DA AZALDI
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) açıkladığı mayıs ayı verilerine göre, geçen yılın aynı ayına kıyasla toplam sigortalı çalışan sayısı geçen yılın aynı ayına kıyasla 374 bin 977 kişi azalarak 19 milyon 843 bin 495 kişi oldu. Mart 2020’ye kıyasla azalış ise 370 bin 555 kişi oldu. Bu kapsamda sigortalı işçi (4a) sayısı Mayıs 2019’a göre 405 bin 261, Mart 2020’ye göre 420 bin 93 kişi azalarak 13 milyon 919 bin 211 kişiye indi. Sigortalı esnaf (4b) sayısı da geçen yılın aynı ayına kıyasla 33 bin 815 kişi azalarak 2 milyon 804 bin 352 kişiye indi.
AKTİF SİGORTALI SAYISI 780 BİN KİŞİ AZALDI
Mayıs sonu itibarıyla, sigortalı memur (4c) sayısı ise geçen yılın aynı ayına kıyasla 64 bin 99, Mart 2020’ye kıyasla 10 bin 973 kişi artarak 3 milyon 119 bin 932 kişiye çıktı. Mayıs 2020 sonu itibarıyla Türkiye’de, “tarım zorunlu”, “muhtar”, “çırak”, “stajyer ve kursiyer” gibi diğer sigortalı kesimlerin de dahil edildiği aktif sigortalı sayısı ise 21 milyon 410 bin 217 kişi oldu. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 22 milyon 189 bin 569 kişiydi. Buna göre son 1 yılda azalış 779 bin 352 kişi oldu.
[Bold Medya] 7.8.2020
Ankara’da kaçırılan Yusuf Bilge Tunç’tan bir yıldır haber yok: Ailesi yardım istiyor
Ankara’da bir yıl önce, 6 Ağustos 2019 tarihinde kaçırılan Sanayi Bakanlığı eski çalışanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un ailesinin endişeli bekleyişi sürüyor. Hiçbir devlet kurumundan Tunç hakkında bilgi alamayan aile yardım bekliyor.
3 çocuğu, eşi, anne ve babası yaşlı gözlerle Yusuf Bilge Tunç’un bulunmasını istiyor.
Tunç’un annesi Fatma Tunç, geçtiğimiz Ramazan Bayramı’nda sosyal medyadan yayınladığı bir videoyla oğlunun ortaya çıkarılmasını istemişti.
Anne Fatma Tunç o videoda, “Oğlumdan dokuz buçuk aydır haber alamadım. Çok perişanız, çok üzgünüz, çok endişeliyiz. Elimizden hiçbir şey gelmiyor. Her gün bir haber bekliyoruz acaba bugün mü bir haber gelir yarın mı bir haber gelir diye bekliyoruz. Torunlarım, gelinim perişan durumda. Eşimin ruh sağlığı bozuldu. Hepimiz çok kötü durumdayız. Yetkililerden rica ediyoruz, ne olur bize bir haber verin.’’ ifadelerini kullanmıştı..
Yusuf Bilge Tunç’un arabası 12 ay önce Ankara GIMAT’ta bulunmuştu. Ailesi hemen polisi çağırdı. Ancak polis “Arabayı bırakmış, kaçmıştır. Burada kameraları izleyin, gelir!” diyerek olayla ilgili soruşturma yapmamıştı.
7.8.2020 [TR724]
3 çocuğu, eşi, anne ve babası yaşlı gözlerle Yusuf Bilge Tunç’un bulunmasını istiyor.
Tunç’un annesi Fatma Tunç, geçtiğimiz Ramazan Bayramı’nda sosyal medyadan yayınladığı bir videoyla oğlunun ortaya çıkarılmasını istemişti.
Anne Fatma Tunç o videoda, “Oğlumdan dokuz buçuk aydır haber alamadım. Çok perişanız, çok üzgünüz, çok endişeliyiz. Elimizden hiçbir şey gelmiyor. Her gün bir haber bekliyoruz acaba bugün mü bir haber gelir yarın mı bir haber gelir diye bekliyoruz. Torunlarım, gelinim perişan durumda. Eşimin ruh sağlığı bozuldu. Hepimiz çok kötü durumdayız. Yetkililerden rica ediyoruz, ne olur bize bir haber verin.’’ ifadelerini kullanmıştı..
Yusuf Bilge Tunç’un arabası 12 ay önce Ankara GIMAT’ta bulunmuştu. Ailesi hemen polisi çağırdı. Ancak polis “Arabayı bırakmış, kaçmıştır. Burada kameraları izleyin, gelir!” diyerek olayla ilgili soruşturma yapmamıştı.
7.8.2020 [TR724]
‘Erdoğan’ı sorguladıkları’ iddiasıyla MASAK çalışanlarına soruşturma: Başkan görevden alındı!
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bilgilerini sorguladıkları gerekçesiyle Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK) açılan soruşturmada geçen ay 115 kişi gözaltına alınırken, başkan Osman Dereli görevden alındı. Gözaltılar sonucu bir kişi tutuklandı.
Erdoğan’ın bilgilerini sorguladıkları gerekçesiyle MASAK çalışanları Kasım 2019’da başka kurumlara gönderilerek soruşturma başlatıldı. Soruşturma sonucunda 115 eski MASAK personeli, geçen ay Ankara Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
Erdoğan’ın TC kimlik numarasıyla sistemden para hareketlerini sorgulamakla suçlanan çalışanlardan 114’ü serbest bırakılırken 1 kişi tutuklandı.
15 Temmuz’un ardından MASAK başkanı olmuştu
Erdoğan’ın bilgilerinin soruşturulmasına yönelik soruşturmada 15 Temmuz’un ardından MASAK başkanı olan Osman Dereli, Ağustos 2019’da görevden alınmasına rağmen resmi olarak 1 yıl sonra görevine son verildi ve yerine Hayrettin Kurt atandı.
MASAK operasyonu tartışılırken Erdoğan’ın dün Osman Dereli hakkında görevden alma kararını imzalaması dikkat çekti.
7.8.2020 [TR724]
Erdoğan’ın bilgilerini sorguladıkları gerekçesiyle MASAK çalışanları Kasım 2019’da başka kurumlara gönderilerek soruşturma başlatıldı. Soruşturma sonucunda 115 eski MASAK personeli, geçen ay Ankara Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
Erdoğan’ın TC kimlik numarasıyla sistemden para hareketlerini sorgulamakla suçlanan çalışanlardan 114’ü serbest bırakılırken 1 kişi tutuklandı.
15 Temmuz’un ardından MASAK başkanı olmuştu
Erdoğan’ın bilgilerinin soruşturulmasına yönelik soruşturmada 15 Temmuz’un ardından MASAK başkanı olan Osman Dereli, Ağustos 2019’da görevden alınmasına rağmen resmi olarak 1 yıl sonra görevine son verildi ve yerine Hayrettin Kurt atandı.
MASAK operasyonu tartışılırken Erdoğan’ın dün Osman Dereli hakkında görevden alma kararını imzalaması dikkat çekti.
7.8.2020 [TR724]
Gasp edilen Zaman Gazetesi binası, Bakırköy Adliyesi oldu; tabela asıldı!
2016 yılında önce hukuksuz bir şekilde kayyım atanan ve 15 Temmuz sonrası da kapatılan Zaman Gazetesi’nin Yenibosna’daki merkez binası, İstanbul Bakırköy Adliyesi’ne çevrildi.
Gazetenin merkez binasının çatısına ‘Bakırköy Adliyesi Ek Bina‘ tabelası asıldı.
Daha önce personeline SMS atan Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, “Sayın Bakırköy Adliyesi Mensupları, Bahçelievler/Yenibosna ilçesinde bulunan eski Zaman Gazetesi binası Bakırköy Adliyesine Ek Hizmet Binası kullanımı için geçici olarak tahsis edilmiştir. Bina ile ilgili teslim alma ve dönüştürme çalışmalarına başlanmıştır. Bilgilerinize sunulur. BAKIRKÖY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI B043” ifadelerini kullanmıştı.
Gasp edilen bina için dava açılmıştı
Belçika merkezli Cascade Investment NV adlı şirkete ait olan bina için Dünya Bankası’na bağlı Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi’nde (ICSID) dava açılmıştı.
ICSID’ın resmi sitesinde yer alan bilgiye göre, Cascade isimli Belçikalı şirket, Zaman Gazetesi binasının sahibi olan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin hissedarı olduğunu ve bu şirkete Türkiye’nin el koyduğunu ileri sürmüştü. Belçikalı Cascade Investment, 2015 yılı başlarında Zaman Gazetesi’nin binaları ve matbaalarının sahibi olan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin hisselerini satın almıştı.
7.8.2020 [TR724]
Gazetenin merkez binasının çatısına ‘Bakırköy Adliyesi Ek Bina‘ tabelası asıldı.
Daha önce personeline SMS atan Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, “Sayın Bakırköy Adliyesi Mensupları, Bahçelievler/Yenibosna ilçesinde bulunan eski Zaman Gazetesi binası Bakırköy Adliyesine Ek Hizmet Binası kullanımı için geçici olarak tahsis edilmiştir. Bina ile ilgili teslim alma ve dönüştürme çalışmalarına başlanmıştır. Bilgilerinize sunulur. BAKIRKÖY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI B043” ifadelerini kullanmıştı.
Gasp edilen bina için dava açılmıştı
Belçika merkezli Cascade Investment NV adlı şirkete ait olan bina için Dünya Bankası’na bağlı Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi’nde (ICSID) dava açılmıştı.
ICSID’ın resmi sitesinde yer alan bilgiye göre, Cascade isimli Belçikalı şirket, Zaman Gazetesi binasının sahibi olan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin hissedarı olduğunu ve bu şirkete Türkiye’nin el koyduğunu ileri sürmüştü. Belçikalı Cascade Investment, 2015 yılı başlarında Zaman Gazetesi’nin binaları ve matbaalarının sahibi olan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin hisselerini satın almıştı.
7.8.2020 [TR724]
AfSV Direktörü Alp Aslandoğan’dan ‘Atlanta Dosyası’ açıklaması
AfSV’nin Direktörü Alp Aslandoğan’dan gazeteci Ahmet Dönmez’in gündeme getirdiği ‘Atlanta Dosyası’ ilgili 16 Temmuz 2020’de yaptıkları yazılı açıklama ile ilgili bir video yayınladı.
16 Temmuz’daki açıklama ile ilgili ortaya çıkan yanlış anlamadan dolayı özür dileyen Alp Aslandoğan şunları söyledi:
“16 Temmuz açıklaması dostlarımızın önemli bir kısmına bizim niyetimizden tamamen farklı bir şekilde yansımış. Açıklama bizim genel durumumuzla bağdaştırılamamış ve rahatsızlık oluşturmuştur. Bundan dolayı çok üzgünüz. Açıklamamızda bu yanlış anlaşılmalara sebebiyet veren bilgi ve ifade yetersizliklerinden ötürü şahsım ve çalışma arkadaşlarım adına sizlerden özür diliyorum’
‘Atlanta dosyası ile ilgili perspektifimiz şudur… Ortaya atılan iddiaların kişilere bakan yönü ile Hizmet Hareketi’ne bakan yönü ayırt edilmelidir…Net bir şekilde ifade etmek isteriz ki; AfSV’nin Hizmet Hareketi’nin temel ahlaki değerlerine aykırı davranışları koruyucu bir tavır alması kesinlikle söz konusu değildir. Atlanta olayında da Hizmet Hareketi’nin etik değerleri ile uyuşmayan yönler bulunmaktadır, bunları kesinlikle tasvip etmiyoruz.’
‘Hepimizin bildiği gibi Hocaefendi, hayatı boyunca muhataplarına hukuk çerçevesinde ve Evrensel ahlaki değerler çerçevesinde hareket etmeyi ders vermiştir. Bu çerçeve dışındaki davranışları hiçbir zaman tasvip etmemiştir ve böyle davrananları da hiçbir zaman korumamıştır.’
[Atlanta Dosyası nedir, ne değildir?]
7.8.2020 [TR724]
16 Temmuz’daki açıklama ile ilgili ortaya çıkan yanlış anlamadan dolayı özür dileyen Alp Aslandoğan şunları söyledi:
“16 Temmuz açıklaması dostlarımızın önemli bir kısmına bizim niyetimizden tamamen farklı bir şekilde yansımış. Açıklama bizim genel durumumuzla bağdaştırılamamış ve rahatsızlık oluşturmuştur. Bundan dolayı çok üzgünüz. Açıklamamızda bu yanlış anlaşılmalara sebebiyet veren bilgi ve ifade yetersizliklerinden ötürü şahsım ve çalışma arkadaşlarım adına sizlerden özür diliyorum’
‘Atlanta dosyası ile ilgili perspektifimiz şudur… Ortaya atılan iddiaların kişilere bakan yönü ile Hizmet Hareketi’ne bakan yönü ayırt edilmelidir…Net bir şekilde ifade etmek isteriz ki; AfSV’nin Hizmet Hareketi’nin temel ahlaki değerlerine aykırı davranışları koruyucu bir tavır alması kesinlikle söz konusu değildir. Atlanta olayında da Hizmet Hareketi’nin etik değerleri ile uyuşmayan yönler bulunmaktadır, bunları kesinlikle tasvip etmiyoruz.’
‘Hepimizin bildiği gibi Hocaefendi, hayatı boyunca muhataplarına hukuk çerçevesinde ve Evrensel ahlaki değerler çerçevesinde hareket etmeyi ders vermiştir. Bu çerçeve dışındaki davranışları hiçbir zaman tasvip etmemiştir ve böyle davrananları da hiçbir zaman korumamıştır.’
[Atlanta Dosyası nedir, ne değildir?]
7.8.2020 [TR724]
Dolar, Euro ve altın tutulamıyor; Sistem tıkandı [Yusuf Dereli]
AKP iktidarının ekonomik sorunları çözmek yerine ‘algıyı yönetme’ stratejisi duvara tosladı. Dolar ve Euro dün tarihi rekorları ardı ardına kırdı. Dolar dün yüzde 3.5’den fazla artışla 7.30’a yükseldi ve düne kadarki en yüksek düzeyi gördü. Başkanlık sistemine geçildiği günden bu yana TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 50’yi bile aştı. Euro kuru 8.66 ile rekor kırdı. Altının gramı 482 liraya çıktı. Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada, “Hedefli ilave likidite imkanları kademeli olarak azaltılacaktır.” denildi. BDDK ise yurt dışında yerleşik bankalara Türkiye kapsamında yapacakları TL işlemlerde esneklik sağladı.
Ekonomistlere göre, krizin temel sebebi iktidarın sorunları temelinden çözmek yerine, sahip olduğu medya gücü ve troll ordusuyla toplumsal algıyı yönetmeyi tercih etmesi. Rejimin ‘algı’ oyunu krizi her geçen gün daha da derinleştirdi ve TL inanılmaz bir hızla değer kaybetti. Peki dolar, euro ve altın daha da yükselir mi, bundan sonra ne olur? Net bir şey söylemek mümkün değil. Ancak uzmanlara göre altın, dolar ve euronun düşmeyeceği kesin. Daha da yükselmemesi için acil atılması gereken adımlar var. Öncelikle faizlerin acilen ve ciddi oranda artırılması gerekiyor. Zira küçük faiz artışlarının da bu saatten sonra fayda etmesi mümkün değil. Ardından da yapısal reformlar hayata geçirilerek, her şeye ‘tek adam’ın karar vermesi engellenmeli.
ALİ BABACAN: PARA BASARSANIZ, KUR YÜKSELİR!
Deva Partisi Genel Başkanı, eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan da konuya ilişkin açıklamasında, “Ekonomi ülkenin en önemli sorunu. Yine döviz kurlarını konuşuyoruz. Defalarca uyarılarda bulunduk. Yanlış kararların bedelini vatandaş ödüyor. Kur niye artıyor diye soruyorlar, niye artacak? Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer.” ifadelerini kullandı.
AKP rejiminin ‘algıyı yönetme’ stratejisinin faturasını millet ödüyor. TL son iki yılda inanılmaz bir hızla eridi. Dolar karşısında değer kaybı yüzde 50’yi bile aştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Haziran seçimlerinden günler önce, “24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz.” dediğinde dolar kuru 4,74 TL’ydi. Aradan 25 ay geçti. Dolar ve Euro dün tarihi rekorları kırdı. Dolar dün yüzde 3.5’den fazla artışla 7.30’a yükseldi ve düne kadarki en yüksek düzeyi gördü. Euro kuru 8.66 ile rekor kırdı.
MB: AŞIRI OYNAKLIK VAR!
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), konuya ilişkin açıklamada, “Merkez Bankası, fiyat istikrarı ve finansal istikrar temel amaçları çerçevesinde, elindeki bütün araçları piyasalardaki aşırı oynaklığın azaltılması doğrultusunda kullanacaktır.” denildi. Ardından BDDK bir açıklama yaptı. BDDK, yurt dışında yerleşik bankalara, Türkiye kapsamında yapacakları Türk Lirası işlemlerde esneklik sağladı. MB ve BDDK’nın ‘açıklamalarıyla’ 7,20’ye doğru gerileyen dolar akşam saatlerinde yeniden 7,25’e yükseldi.
EURO VE DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR?
Dolardaki yükselmesinin temel sebebi ‘keyfi/kötü’ yönetim. Ekonomistlere göre sorunun temelinde ‘ekonomi’ değil, ‘siyaset’ var. AKP rejiminin lideri Erdoğan’ın ‘faiz’ inadı doların yükselmesinin en önemli nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. TÜİK’in rakamlarına göre bile enflasyon çift hanelerdeyken, Merkez Bankası’nın son bir yıl içerisinde politika faizini yüzde 24 seviyesinden yüzde 8,25’e kadar indirdi. Bu da doğal olarak TL’ye olan talebi azalttı. Yatırımcı altın ve dolara yöneldi.
MB’NİN REZERVLERİNİ ERİTTİLER
İkinci neden olarak MB’nın son iki yılda eritilen rezervleri gösteriliyor. Erdoğan’ın inadı nedeniyle faizler düşük kalsın diye kuru dizginlemek için MB’nin rezervleri eritildi. MB’nın iki yıl önce swaplar hariç 32 milyar dolar olan net rezervi, bugün -37 milyar dolara kadar düşürüldü. Rezervler azalınca kur da yükselmeye başladı. Rejimin kura müdahale edebileceği araç kalmadı. “Türkiye’nin barutu kalmadı. Doların yükselişi önlenemez.” diye yatırımcılar, ellerindeki TL’yi verip dolar almaya başladı.
YATIRIMCI REJİME GÜVENMİYOR
Merkez Bankası ve kamu bankalarının 2019’un başından bu yana TL’yi desteklemek için piyasaya yaklaşık 110 milyar dolar sattığı belirtiliyor. Son dönemde kamu bankaları bile döviz satarak açık vermeye başladı. Ayrıca, kuru frenlemek için bir süredir piyasaya TL arzı neredeyse sıfırlandı. Daha bir kaç gün önce Londra Swap piyasasında gecelik faiz yüzde 1.050’ye fırladı. Ancak MB’nin rezervlerine, kamu bankalarının bilançolarına, reel ekonomik verilere bakan yatırım sahipleri ne pahasına olursa olsun TL satıp döviz almak istedi. Dolayısıyla kur da fırladı. Aslında dolar iki aydır 6,85’te baskılanıyordu. Dün işte o baskıyı kırdı ve olması gerektiği noktaya doğru ivmelendi. Dünkü ani yükselişi ‘ötelenmiş kur ayarlaması’ olarak da tanımlayabiliriz.
KARŞILIKSIZ PARA BASMANIN SONUCU
Ekonomist Uğur Gürses, dün yaşanan gelişmeleri, “Döviz borçlusu ülkede ulusal paranızı bollaştırırsanız, paranızın fiyatını (faizini) ucuzlaştırsanız, bir de sabit kurdan tanzim satış yaparak kuru tutmaya çalışırsanız; böyle 4 ayda 40 milyar dolar rezervi eritirsiniz. Bir işe de yaramaz. Kuru tutamadığınızla kalırsınız.” sözleriyle değerlendirdi.
KUR DAHA DA YÜKSELİR Mİ?
Herkesin cevabını merakla beklediği soru; bundan sonra ne olur? Ekonomist Mahfi Eğilmez, son yazısında, “Bunu öngörmek ne yazık ki mümkün değil. Çünkü işler öngörülebilir olmaktan çıkmış bulunuyor. Öngörülebilir olmaktan çıkmış bir ekonomide riskler arttığı için maliyetler de artacak demektir.” diyerek cevap veriyor. Ancak şunu söyleyebiliriz; altın ya da kurun düşmesi en azından kısa vade için mümkün gözükmüyor. Aksine gerekli adımlar acilen atılmazsa yükselmenin daha da süreceği söylenebilir.
FAİZLERİN ACİLEN VE CİDDİ ORANDA ARTIRILMALI
Peki ne yapılmalı? Merkez Bankası, (tabi Erdoğan onay verirse) politika faiz oranlarını acilen artırmalı. Bugün için politika faiz oranı yüzde 8,25. Enflasyon ise yüzde 12’lerde (açıklandı). Faiz oranlarının acilen enflasyonun üzerine çıkarılması lazım. TL, yatırımcı için ‘cazip’ hale getirilmeli. Ancak bu yetmez ve kalıcı bir çözüm de değil. Türkiye, yatırımcılar için ‘güvenli’ bir ülke haline getirilmeli. Yapısal reformlar için gerekli adımlar hemen atılmalı. Türkiye, ‘tek adam’ın her konuda karar verdiği bir ülke olmaktan çıkarılmalı. ‘Tek adam’a dayalı sistem değişmeli. Yargının bağımsızlığı sağlanmalı, hukukun üstünlüğü inşaa edilmeli. Yatırımcı kendisini ‘güvende’ hissetmeli. Bütün bunlar yapılmadan TL’nin değerlenmesi ya da kurun frenlenmesi mümkün gözükmüyor.
[Yusuf Dereli] 7.8.2020 [TR724]
Ekonomistlere göre, krizin temel sebebi iktidarın sorunları temelinden çözmek yerine, sahip olduğu medya gücü ve troll ordusuyla toplumsal algıyı yönetmeyi tercih etmesi. Rejimin ‘algı’ oyunu krizi her geçen gün daha da derinleştirdi ve TL inanılmaz bir hızla değer kaybetti. Peki dolar, euro ve altın daha da yükselir mi, bundan sonra ne olur? Net bir şey söylemek mümkün değil. Ancak uzmanlara göre altın, dolar ve euronun düşmeyeceği kesin. Daha da yükselmemesi için acil atılması gereken adımlar var. Öncelikle faizlerin acilen ve ciddi oranda artırılması gerekiyor. Zira küçük faiz artışlarının da bu saatten sonra fayda etmesi mümkün değil. Ardından da yapısal reformlar hayata geçirilerek, her şeye ‘tek adam’ın karar vermesi engellenmeli.
ALİ BABACAN: PARA BASARSANIZ, KUR YÜKSELİR!
Deva Partisi Genel Başkanı, eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan da konuya ilişkin açıklamasında, “Ekonomi ülkenin en önemli sorunu. Yine döviz kurlarını konuşuyoruz. Defalarca uyarılarda bulunduk. Yanlış kararların bedelini vatandaş ödüyor. Kur niye artıyor diye soruyorlar, niye artacak? Karşılıksız para basarsanız o paranın değeri düşer.” ifadelerini kullandı.
AKP rejiminin ‘algıyı yönetme’ stratejisinin faturasını millet ödüyor. TL son iki yılda inanılmaz bir hızla eridi. Dolar karşısında değer kaybı yüzde 50’yi bile aştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Haziran seçimlerinden günler önce, “24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz.” dediğinde dolar kuru 4,74 TL’ydi. Aradan 25 ay geçti. Dolar ve Euro dün tarihi rekorları kırdı. Dolar dün yüzde 3.5’den fazla artışla 7.30’a yükseldi ve düne kadarki en yüksek düzeyi gördü. Euro kuru 8.66 ile rekor kırdı.
MB: AŞIRI OYNAKLIK VAR!
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), konuya ilişkin açıklamada, “Merkez Bankası, fiyat istikrarı ve finansal istikrar temel amaçları çerçevesinde, elindeki bütün araçları piyasalardaki aşırı oynaklığın azaltılması doğrultusunda kullanacaktır.” denildi. Ardından BDDK bir açıklama yaptı. BDDK, yurt dışında yerleşik bankalara, Türkiye kapsamında yapacakları Türk Lirası işlemlerde esneklik sağladı. MB ve BDDK’nın ‘açıklamalarıyla’ 7,20’ye doğru gerileyen dolar akşam saatlerinde yeniden 7,25’e yükseldi.
EURO VE DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR?
Dolardaki yükselmesinin temel sebebi ‘keyfi/kötü’ yönetim. Ekonomistlere göre sorunun temelinde ‘ekonomi’ değil, ‘siyaset’ var. AKP rejiminin lideri Erdoğan’ın ‘faiz’ inadı doların yükselmesinin en önemli nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. TÜİK’in rakamlarına göre bile enflasyon çift hanelerdeyken, Merkez Bankası’nın son bir yıl içerisinde politika faizini yüzde 24 seviyesinden yüzde 8,25’e kadar indirdi. Bu da doğal olarak TL’ye olan talebi azalttı. Yatırımcı altın ve dolara yöneldi.
MB’NİN REZERVLERİNİ ERİTTİLER
İkinci neden olarak MB’nın son iki yılda eritilen rezervleri gösteriliyor. Erdoğan’ın inadı nedeniyle faizler düşük kalsın diye kuru dizginlemek için MB’nin rezervleri eritildi. MB’nın iki yıl önce swaplar hariç 32 milyar dolar olan net rezervi, bugün -37 milyar dolara kadar düşürüldü. Rezervler azalınca kur da yükselmeye başladı. Rejimin kura müdahale edebileceği araç kalmadı. “Türkiye’nin barutu kalmadı. Doların yükselişi önlenemez.” diye yatırımcılar, ellerindeki TL’yi verip dolar almaya başladı.
YATIRIMCI REJİME GÜVENMİYOR
Merkez Bankası ve kamu bankalarının 2019’un başından bu yana TL’yi desteklemek için piyasaya yaklaşık 110 milyar dolar sattığı belirtiliyor. Son dönemde kamu bankaları bile döviz satarak açık vermeye başladı. Ayrıca, kuru frenlemek için bir süredir piyasaya TL arzı neredeyse sıfırlandı. Daha bir kaç gün önce Londra Swap piyasasında gecelik faiz yüzde 1.050’ye fırladı. Ancak MB’nin rezervlerine, kamu bankalarının bilançolarına, reel ekonomik verilere bakan yatırım sahipleri ne pahasına olursa olsun TL satıp döviz almak istedi. Dolayısıyla kur da fırladı. Aslında dolar iki aydır 6,85’te baskılanıyordu. Dün işte o baskıyı kırdı ve olması gerektiği noktaya doğru ivmelendi. Dünkü ani yükselişi ‘ötelenmiş kur ayarlaması’ olarak da tanımlayabiliriz.
KARŞILIKSIZ PARA BASMANIN SONUCU
Ekonomist Uğur Gürses, dün yaşanan gelişmeleri, “Döviz borçlusu ülkede ulusal paranızı bollaştırırsanız, paranızın fiyatını (faizini) ucuzlaştırsanız, bir de sabit kurdan tanzim satış yaparak kuru tutmaya çalışırsanız; böyle 4 ayda 40 milyar dolar rezervi eritirsiniz. Bir işe de yaramaz. Kuru tutamadığınızla kalırsınız.” sözleriyle değerlendirdi.
KUR DAHA DA YÜKSELİR Mİ?
Herkesin cevabını merakla beklediği soru; bundan sonra ne olur? Ekonomist Mahfi Eğilmez, son yazısında, “Bunu öngörmek ne yazık ki mümkün değil. Çünkü işler öngörülebilir olmaktan çıkmış bulunuyor. Öngörülebilir olmaktan çıkmış bir ekonomide riskler arttığı için maliyetler de artacak demektir.” diyerek cevap veriyor. Ancak şunu söyleyebiliriz; altın ya da kurun düşmesi en azından kısa vade için mümkün gözükmüyor. Aksine gerekli adımlar acilen atılmazsa yükselmenin daha da süreceği söylenebilir.
FAİZLERİN ACİLEN VE CİDDİ ORANDA ARTIRILMALI
Peki ne yapılmalı? Merkez Bankası, (tabi Erdoğan onay verirse) politika faiz oranlarını acilen artırmalı. Bugün için politika faiz oranı yüzde 8,25. Enflasyon ise yüzde 12’lerde (açıklandı). Faiz oranlarının acilen enflasyonun üzerine çıkarılması lazım. TL, yatırımcı için ‘cazip’ hale getirilmeli. Ancak bu yetmez ve kalıcı bir çözüm de değil. Türkiye, yatırımcılar için ‘güvenli’ bir ülke haline getirilmeli. Yapısal reformlar için gerekli adımlar hemen atılmalı. Türkiye, ‘tek adam’ın her konuda karar verdiği bir ülke olmaktan çıkarılmalı. ‘Tek adam’a dayalı sistem değişmeli. Yargının bağımsızlığı sağlanmalı, hukukun üstünlüğü inşaa edilmeli. Yatırımcı kendisini ‘güvende’ hissetmeli. Bütün bunlar yapılmadan TL’nin değerlenmesi ya da kurun frenlenmesi mümkün gözükmüyor.
[Yusuf Dereli] 7.8.2020 [TR724]
Avrupa arenasında resmen iflas ettik [Hasan Cücük]
Türk futbolu uzun süredir solunum cihazına bağlı olarak yaşam mücadelesi veriyordu. Arada bir saman alevini andıran başarılarla avunduk. 1996-2002 arasında yakaladığımız ivme maalesef devam etmedi. Ne milli takım ne de kulüpler düzeyinde vasatın üstüne çıkamadık. Euro 2008’de gelen yarı finalle övündük ama koca turnuva boyunca sadece 13 dakika üstün oynadığımızı gözardı ettik. Avrupa kupalarında bu sezon kelimenin tam anlamıyla dibe vurduk. Yoluna devam eden tek ekibimiz Başakşehir, FC Kopenhag’a deplasmanda 3-0 yenilerek, Avrupa defterini kapattı. Son 9 yılın en kötü Avrupa performansının faturası ise önümüzdeki yıllarda karşımıza gelecek.
Avrupa kupalarında bu sezon Yeni Malatyaspor daha yolun başında havlu attı. Geriye Galatasaray, Beşiktaş, Başakşehir ve Trabzonspor kalmıştı. Galatasaray, Şampiyonlar Ligi gruplarına direkt katılırken, Başakşehir eleme turunu geçemeyip UEFA Avrupa Ligi’nde yoluna devam etti. Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor adeta tel tel döküldü. Üç ekibimiz de gruplarında sonuncu oldular. Yüzümüzü kısmen güldüren Başakşehir oldu. Önce gruptan çıkıp adını son 32 turuna yazdırdı. Bu turda Avrupa’da söz sahibi ekiplerden Sporting Lizbon’u eleyince özgüvenimiz biraz yerine geldi.
Başakşehir, çeyrek final yolunda ilk maçta sahasında FC Kopenhag’ı yenerek avantaj sağladı. Pandemiden dolayı ikinci maç aylar sonra oynanırken, Türkiye Süper Ligi şampiyonu apoletini takan Başakşehir’in bu moralle çeyrek finale çıkacağı ümidimiz boş çıktı. FC Kopenhag, 90 dakika boyunca sahadan sildiği şampiyonumuzu 3-0 yenip Edirne sınırları içine gönderdi. Son birkaç yıldır çalan tehlike çanları artık gerçeğe dönüştü. UEFA ülkeler sıralamasında 11. basamağa geriledik. 2021-22 sezonundan itibaren Süper Lig şampiyonumuz Şampiyonlar Ligi gruplarının biletini almak için ön eleme oynayacak.
Türk futbolu önce Yıldırım Demirören şimdi ise Nihat Özdemir eliyle katlediliyor. Aslında federasyon başkanları birer kukladan ibaret. Onlar Saray’ın atadığı göstermelik isimler. Her alanda olduğu gibi futbolunda kontrolünde tek adamda bulunuyor. Takımlarımızın Avrupa’da sıfır çekmesini kafaya taktığı yok. Nasıl olsa ‘hülle’ ile çöktüğü Başakşehir şampiyon oldu. Dahası borç batağındaki kulüplere bankalar aracılığıyla kredi açıp, devlete mahkum etti.
Bankalardan borç almaya yanaşmayan Fenerbahçe’yi ise transfer limiti sopasıyla hizaya getirmeye çalışıyor. Bankalara borçlanan kulüpler faizi bile ödemekte zorlanıyor. Bu düzenin sonu birkaç yıl içinde bankaların kulüplere el koymasıyla sonuçlanacak. Dövizin serbest uçuşa geçtiği, yayın gelirlerinin düştüğü, pandemiden dolayı seyirci gelirlerinin yarı yarıya azaldığı bu dönemde Avrupa kupaları özellikle zirve mücadelesi veren ekipler için oksijendi. Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi’nden gelen katılım payı ve primler hayati önem taşıyordu. Lig ikincimiz ön eleme turunu geçip Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalamadığı için şampiyonumuz kasasını dolduruyordu, hem kendi payını hem de ikincinin payını alarak.
Bütün bunlar geride kaldı. Bu sezon Avrupa kupalarına katılan takımlarımız son 9 yılın en kötü performansını sergileyince, Türkiye UEFA ülkeler sıralamasında 11. basamağa geriledi. Geçen yıl Türkiye’den sonra gelen Hollanda yaptığı atakla 9. sıraya yükselirken, Ukrayna 10. oldu. Türkiye’nin hissesine ise şimdilik 11. sıra düştü. Şimdilik diyoruz çünkü Avusturya ve Danimarka’nın nefesi ensemizde. Özellikle Avusturya çok ciddi bir tehdit.
UEFA ülkeler sıralamasında 11. basamak demek, şampiyonumuzun Devler Ligi’nde gruplara kalması için ön eleme oynaması anlamına geliyor. Klasmanda 11. sıradaki ülkenin şampiyonu ise Devler Ligi’nde mutlu sona ulaşacak takımın durumuna göre belirlenecek. Gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’nde mutlu sona ulaşacak takım, kendi liginde de bu dev turnuvada oynayacak dereceye imza atarsa, Süper Lig şampiyonuna Devler Ligi yolu açılacak. Aksi takdirde, Türkiye şampiyonu eleme oynamak zorunda kalacak.
Türkiye’yi bu sezon Avrupa’da temsil eden Galatasaray, Başakşehir, Beşiktaş, Trabzonspor ve Yeni Malatyaspor, toplam 38 maça çıktı. Bu karşılaşmalarda 10 galibiyet çıkaran Türk takımları, 6 kez sahadan beraberlikle ayrılırken 22 müsabakada rakiplerine boyun eğdi. Toplamda 35 gol atan 5 takım, kalesinde 70 gole engel olamadı. Ülke puanı klasmanında son 3 sezondur 10. sıradaki yerini koruyan Türkiye, bu sezonki kötü performansı sonucunda 11. basamağa geriledi. Süper Lig şampiyonunun Devler Ligi’ne direkt katılabilmesi için kritik eşik 10. sıraydı. İlk 10’da yer alan ülkelerin şampiyonları, Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılım sağlıyor. Şimdilik iyi haber ise; Şampiyonlar Ligi’nin son 30 sezonunda şampiyon, bu 10 ülkeden çıktı. Bu 10 ülkeden çıkmayan son şampiyon ise 1990-91 sezonunda Kızılyıldız’dı. Son yıllardaki Avrupa karnemiz önümüzdeki yıllar için ümitlerimizi silip süpürüyor.
[Hasan Cücük] 7.8.2020 [TR724]
Avrupa kupalarında bu sezon Yeni Malatyaspor daha yolun başında havlu attı. Geriye Galatasaray, Beşiktaş, Başakşehir ve Trabzonspor kalmıştı. Galatasaray, Şampiyonlar Ligi gruplarına direkt katılırken, Başakşehir eleme turunu geçemeyip UEFA Avrupa Ligi’nde yoluna devam etti. Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor adeta tel tel döküldü. Üç ekibimiz de gruplarında sonuncu oldular. Yüzümüzü kısmen güldüren Başakşehir oldu. Önce gruptan çıkıp adını son 32 turuna yazdırdı. Bu turda Avrupa’da söz sahibi ekiplerden Sporting Lizbon’u eleyince özgüvenimiz biraz yerine geldi.
Başakşehir, çeyrek final yolunda ilk maçta sahasında FC Kopenhag’ı yenerek avantaj sağladı. Pandemiden dolayı ikinci maç aylar sonra oynanırken, Türkiye Süper Ligi şampiyonu apoletini takan Başakşehir’in bu moralle çeyrek finale çıkacağı ümidimiz boş çıktı. FC Kopenhag, 90 dakika boyunca sahadan sildiği şampiyonumuzu 3-0 yenip Edirne sınırları içine gönderdi. Son birkaç yıldır çalan tehlike çanları artık gerçeğe dönüştü. UEFA ülkeler sıralamasında 11. basamağa geriledik. 2021-22 sezonundan itibaren Süper Lig şampiyonumuz Şampiyonlar Ligi gruplarının biletini almak için ön eleme oynayacak.
Türk futbolu önce Yıldırım Demirören şimdi ise Nihat Özdemir eliyle katlediliyor. Aslında federasyon başkanları birer kukladan ibaret. Onlar Saray’ın atadığı göstermelik isimler. Her alanda olduğu gibi futbolunda kontrolünde tek adamda bulunuyor. Takımlarımızın Avrupa’da sıfır çekmesini kafaya taktığı yok. Nasıl olsa ‘hülle’ ile çöktüğü Başakşehir şampiyon oldu. Dahası borç batağındaki kulüplere bankalar aracılığıyla kredi açıp, devlete mahkum etti.
Bankalardan borç almaya yanaşmayan Fenerbahçe’yi ise transfer limiti sopasıyla hizaya getirmeye çalışıyor. Bankalara borçlanan kulüpler faizi bile ödemekte zorlanıyor. Bu düzenin sonu birkaç yıl içinde bankaların kulüplere el koymasıyla sonuçlanacak. Dövizin serbest uçuşa geçtiği, yayın gelirlerinin düştüğü, pandemiden dolayı seyirci gelirlerinin yarı yarıya azaldığı bu dönemde Avrupa kupaları özellikle zirve mücadelesi veren ekipler için oksijendi. Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi’nden gelen katılım payı ve primler hayati önem taşıyordu. Lig ikincimiz ön eleme turunu geçip Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalamadığı için şampiyonumuz kasasını dolduruyordu, hem kendi payını hem de ikincinin payını alarak.
Bütün bunlar geride kaldı. Bu sezon Avrupa kupalarına katılan takımlarımız son 9 yılın en kötü performansını sergileyince, Türkiye UEFA ülkeler sıralamasında 11. basamağa geriledi. Geçen yıl Türkiye’den sonra gelen Hollanda yaptığı atakla 9. sıraya yükselirken, Ukrayna 10. oldu. Türkiye’nin hissesine ise şimdilik 11. sıra düştü. Şimdilik diyoruz çünkü Avusturya ve Danimarka’nın nefesi ensemizde. Özellikle Avusturya çok ciddi bir tehdit.
UEFA ülkeler sıralamasında 11. basamak demek, şampiyonumuzun Devler Ligi’nde gruplara kalması için ön eleme oynaması anlamına geliyor. Klasmanda 11. sıradaki ülkenin şampiyonu ise Devler Ligi’nde mutlu sona ulaşacak takımın durumuna göre belirlenecek. Gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’nde mutlu sona ulaşacak takım, kendi liginde de bu dev turnuvada oynayacak dereceye imza atarsa, Süper Lig şampiyonuna Devler Ligi yolu açılacak. Aksi takdirde, Türkiye şampiyonu eleme oynamak zorunda kalacak.
Türkiye’yi bu sezon Avrupa’da temsil eden Galatasaray, Başakşehir, Beşiktaş, Trabzonspor ve Yeni Malatyaspor, toplam 38 maça çıktı. Bu karşılaşmalarda 10 galibiyet çıkaran Türk takımları, 6 kez sahadan beraberlikle ayrılırken 22 müsabakada rakiplerine boyun eğdi. Toplamda 35 gol atan 5 takım, kalesinde 70 gole engel olamadı. Ülke puanı klasmanında son 3 sezondur 10. sıradaki yerini koruyan Türkiye, bu sezonki kötü performansı sonucunda 11. basamağa geriledi. Süper Lig şampiyonunun Devler Ligi’ne direkt katılabilmesi için kritik eşik 10. sıraydı. İlk 10’da yer alan ülkelerin şampiyonları, Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılım sağlıyor. Şimdilik iyi haber ise; Şampiyonlar Ligi’nin son 30 sezonunda şampiyon, bu 10 ülkeden çıktı. Bu 10 ülkeden çıkmayan son şampiyon ise 1990-91 sezonunda Kızılyıldız’dı. Son yıllardaki Avrupa karnemiz önümüzdeki yıllar için ümitlerimizi silip süpürüyor.
[Hasan Cücük] 7.8.2020 [TR724]
Hizmet Hareketi devlet başkanına isyan mı etti? [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Bu soruya doğru cevap verebilmek için öncelikle üç meselenin netleştirilmesi gerekir.
Birincisi, İslâm’da biatin ve devlet başkanına itaatin mahiyet ve sınırları; ikincisi klasik İslâm siyaset teorisinde ortaya konulan içtihatların modern dönemin tamamıyla kendine özgü şartlarında nasıl anlaşılacağı ve nasıl tatbik edileceği, üçüncüsü de bugüne kadar Hizmet gönüllülerinin ortaya koydukları tavrın ve devletle ilişkilerinin bu çerçeveye girip girmeyeceği.
Biatın anlamı
İlkinden başlayalım. Hiç şüphesiz biat ve itaat sözcükleri, İslâm siyaset düşüncesinin en temel kavramları arasında yer alır. Biat (bey’at), devlet başkanı (halife/imam) ile halk arasında yapılan sosyo-politik bir akittir, bir nevi toplum sözleşmesidir. Biat, bazı durumlarda doğrudan seçim gibi fonksiyon görür. Bazı durumlarda da önceden toplumun temsilcileri konumunda bulunan ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilen yöneticiye bağlılık sözü bildirir. İslâm’da devlet başkanı, meşruiyetini kutsal bir kaynaktan almaz. Bilakis bu sözleşme aracılığıyla halktan alır.
Bey’at akdinin hukukî mahiyetine bakıldığında onun bir çeşit velayet ve vekalet akdi olduğu görülür. Bu akit neticesinde devlet başkanı hem halkın vekili olur ve onlar adına idari/siyasi işleri yürütür; hem de halkın velisi (vilayet-i amm) olur ve gerekli durumlarda onlar adına bir kısım hukukî tasarruflarda bulunur. Asıl olan halkın irade ve tercihleri olduğuna göre, vekil konumunda bulunan devlet başkanının halkına rağmen, onları karşısına alarak, onların zararına olacak şekilde iş yapması doğru olmaz. Bu durumda bir kısım yaptırım ve müeyyideler gündeme gelir.
Her akitte olduğu gibi bey’at aktinde de iki taraf vardır: Yönetici ve yönetilenler. Bazı şartlarda yönetilenleri temsilen bu akdi ehlü’l-hal ve’l-akd gerçekleştirir. Bu akit her iki tarafa da bir kısım haklar, vazifeler ve sorumluluklar yükler. Devlet başkanının sorumluluğu, Kur’an ve Sünnet hükümlerine, kamu maslahatına, hak ve adalete uygun bir şekilde halkı yönetmektir. Halkın sorumluluğu ise devlet başkanı meşru sınırlarda kaldığı sürece ona itaat etmek ve yönetim işinde ona yardımcı olmaktır.
Meşru sınırların dışına çıktığında, zulüm ve haksızlıklara yöneldiğinde ise halk öğüt ve nasihatlarıyla, uyarı ve ikazlarıyla, eleştiri ve tenkitleriyle onu düzeltmeye çalışır. Devlet başkanına yönetme yetkisini halk verdiğine göre onu denetleme, murakabe etme ve hatta azletme yetkisi ve görevi de halka aittir. Halkın bu yetkisini kullanma şekli ve vasıtaları ise sosyo-politik şartlara göre değişebilir. Kur’an ve Sünnet naslarına bakıldığında İslâm’ın siyaset ve devletten ziyade asıl olarak fert ve toplum üzerinde durduğu, güçlü bir devlet üzerinde değil güçlü bir Müslüman toplum üzerinde yoğunlaştığı görülür.
Yapılan bu izahlardan da anlaşılacağı üzere biat ile kastedilen mana, halkın kayıtsız şartsız devlet başkanına itaat etmesi ve bağlı kalması değildir. İtaatten ne anlaşılması gerektiğini biraz daha açmaya çalışalım.
İtaatin çerçevesi
Anarşi ve kaosu ortadan kaldırarak adalet ve düzeni tesis etmeyi hedefleyen İslâm, bu hedefi gerçekleştirme adına yöneticilere itaat edilmesini emreder. Konuyla ilgili Kur’an’ın emri nettir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulü’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e de itaat edin.” (Nisâ sûresi, 4/59) Efendimiz (s.a.s) de şöyle buyurur: “Size idareci olarak tayin edilen insan saçları kıvırcık, üzüm gibi siyahî bir köle dahi olsa, dinleyin ve itaat edin.” (Buharî, Ahkâm 4)
Ne var ki İslâm’ın talep ettiği itaat, mutlak bir itaat değildir. İslâm, yönetici konumunda bulunan kimselere herhangi bir kutsiyet atfetmediği ve onlara sınırsız yetkiler vermediği gibi, onlar için mutlak ve sınırsız bir itaat yetkisi de tanımamıştır. Yöneticilere itaat, onların dinin belirlediği meşruiyet sınırlarına riayet etmeleri ile kayıtlıdır. Allah Resûlü (s.a.s), “Allah’a isyanın olduğu yerde mahlûka itaat edilmez.” (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1); “İtaat, sadece maruf (makul ve meşru) işlerde söz konusudur.” (Buharî, Ahkâm 5); “Masiyet emredildiğinde itaat edilmez.” (Buharî, Ahkâm 43) şeklindeki hadisleriyle bu konuyu net olarak ortaya koymuştur.
Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim, bir taraftan yöneticilere itaat edilmesini emrederken, diğer yandan çok sayıda âyet-i kerimede kimlere itaat edilmemesi gerektiğini de açıklar. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir: “Sakın kâfirlere, münafıklara itaat etme!” (el-Ahzâb, 33/48); “Kalbini Bizi zikretmekten gafil bıraktığımız, heva ve hevesine uyan ve işi hep aşırılık olan kimselere itaat etme!” (el-Kehf, 18/28); “Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.” (eş-Şuarâ, 26/151-152); “Sakın onlardan hiçbir günahkâra ve hiçbir nanköre itaat etme.” (el-İnsan, 76/24); “Ona (namazdan men eden kafir ve zalime) asla itaat etme!” (el-Alak, 96/19).
Kalem suresindeki şu ayet-i kerimelerde ise Cenab-ı Hak, itaat edilmeyecek kimselerin özelliklerini art arda şu şekilde sıralar: “Sakın şunların hiçbirine itaat etme: Servet ve hanedan sahibi diye, o bol bol yemin eden, değersiz adama! O gammaz, söz gezdiren, hayrın önünü kesene, o saldırgana, günaha dadanmışa! Şerefsiz, kaba, hem de soysuz olana! Kendisine âyetlerimiz okunduğunda “Bu eski insanların masalları!” diyene!” (el-Kalem, 68/10-16)
Ahzab sûresindeki ayetlerde ise şöyle buyrulur: “Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar! Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” (el-Ahzâb, 33/66-68)
Demek ki bir insanın yönetici olması tek başına ona itaat etmeyi gerektirmez. Önemli olan, sahip olunan vasıflardır. Halkın maslahatı için gayret eden, hak ve adalete çağıran bir yöneticiye itaat etmeyen bir mü’min asi ve günahkâr olacağı gibi, yukarıdaki âyetlerde zikredilen kötü vasıflara sahip yöneticilere itaat eden bir mü’min de aynı şekilde günaha girmiş olacaktır. Nitekim Nisa suresindeki ayet-i kerimede, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulü’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e de itaat edin.” buyrulduktan hemen sonra ayetin devamında yer alan şu ifadeler de yöneticilere itaatin mutlak olmadığını gösterir: “Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” Buradan anlaşılmaktadır ki ulü’l-emrin itaat hakkı, dinin emirlerine bağlı kalmalarıyla kayıtlıdır. Yöneticiler ile yönetilenler arasında ihtilaf çıktığında asıl çözüm mercii siyasi irade değil, Kur’ân ve Sünnet hükümleridir.
Sahabe-i kiram da hiçbir zaman mutlak anlamda yöneticiye itaat edilmesi gerektiğini düşünmemiştir. İslâm’ın konuyla ilgili ahkâmını çok iyi anlayan Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra halka yaptığı ilk konuşmasında şöyle demiştir: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaatten ayrılırsam sizin bana itaat göreviniz yoktur.” (İbn Hişâm, es-Siyretü’n-Nebeviyye, 2/661)
Öte yandan İslâm, bir taraftan yöneticilere itaati emrederken, diğer yandan da onların günah, zulüm ve haksızlıklarına karşı sessiz kalınmaması gerektiğini vurgular. Mesela Allah Resûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: “Zalim sultanın yanında hakkı söylemek, en büyük cihad sayılır.” (Tirmizî, Fiten 13) “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü de ulema arasında meşhur olmuş ve hatta -hadis olmadığı halde- bazı eserlerde hadis olarak da rivayet edilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan, “Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size dokunur.” (Hûd, 11/113) ayeti ise kalben dahi olsa zulme taraftar olan mü’minleri şiddetle ikaz eder. Peki, söz ve fiilleriyle zulmün yanında yer alan mü’minlerin hâli nice olur! Aynı şekilde, “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, kötülük, zulüm ve taşkınlıkta yardımlaşmayın.” (el-Maide, 5/2) ayeti de hangi durumlarda yöneticilerin yanında, hangi durumlarda karşısında durulması gerektiğini ders verir. Bunların yanında emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri emreden ayet ve hadislerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini hatırlatıp geçelim.
Hz. Ömer zamanında yaşanan şu hadise, bütün bu hükümlerin sahabe tarafından nasıl hazmedildiğini ve uygulandığını gösterir: Hz. Ömer, bir hutbesinde cemaate yaptığı yanlışlara nasıl tepki vereceklerini sorunca aldığı cevap şu olur: “Böyle bir şey yaparsan seni oku düzelttiğimiz gibi düzeltiriz.” Asıl önemli olan Hz. Ömer’in bu cevaba verdiği tepkidir. O, kızmak bir yana şu ifadeleriyle ashabın bu tavrını takdir etmiştir: “İşte o zaman siz, bu ümmetin gerçek temsilcileri olarak kalmaya devam edersiniz.” (Buharî, et-Tarihü’l-kebir, 2/98)
Modern devlette itaat nasıl anlaşılmalıdır?
Modernite, fikirleri, felsefeleri, ideolojileri, algıları derinden etkilediği ve insanlığa bambaşka bakış açıları, dünya görüşleri kazandırdığı gibi; buna bağlı olarak sanatı, kültürü, bilimi, medeniyeti, toplumu, siyaseti, kurumları, yapıları da radikal ve köklü bir değişime uğrattı. Siyaset ve yönetime dair yepyeni düşünce ve anlayışlar ortaya atıldı. Vatandaşlık anlayışı yeniden tanımlandı ve şekillendi. Teritoryal sınırlara hapsolmuş ulus devletler zuhur etti. Devlet mekanizmaları yeniden inşa edildi. Anayasalar yapıldı, kodifikasyon faaliyetleri hız kazandı, meclisler kuruldu, güçler ayrılığı esas alındı. Partiler ve seçim sistemleri ihdas edildi. Devlet, tarihte hiç olmadığı kadar merkezileşti ve kurumsallaştı.
Bütün bunlara bağlı olarak otoritenin kaynağı da şahıslardan kurumlara kaydı. Geçmişte kurulan devletlerde otorite daha ziyade şahıslarla temsil ediliyordu. Halifeler, çok büyük güç ve yetkilere, imtiyaz ve ayrıcalıklara sahipti. Fakat modern dönemde otorite büyük oranda şahısların elinden çıkarak devletin mülkiyeti haline geldi. Şahıslar, bu otoriteyi ancak devlet adına temsil edebiliyor, kullanabiliyor. Server Tanilli’nin ifadesiyle modern dönemde “bireyselleşmiş iktidarın” yerini “kurumsallaşmış iktidar” aldı. Bu sebeple o, modern devlette kişilere değil, kurumlara itaat edileceğini söyler. (Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, s. 17)
Esasında İslâm’ın itaat emriyle gerçekleştirmeyi hedeflediği maksatlar derinden tahkik edildiğinde, ulaşılmak istenilen nihai hedefin toplumsal birliğin ve güvenliğin sağlanması olduğu görülür. İslâm, fertlere itaati emretmek suretiyle toplumsal birlik açısından büyük birer tehdit olan fesat ve bozgunculuğu ortadan kaldırmayı, kaos ve anarşinin önüne geçmeyi hedefler. Özellikle cahiliyeden yeni çıkmış olan ve siyasi bir birlik kurma noktasında ciddi bir tecrübeleri olmayan ilk dönem Arap toplumu açısından bunun önemi çok büyüktür.
Modern devlette geçmişe nazaran vatandaş-yönetici veya vatandaş-devlet ilişkileri oldukça değişti. Vatandaşlar, şahıslardan ziyade kurumlarla ve kanunlarla muhatap oluyorlar. Bu sebepledir ki günümüzde itaatten anlaşılması gereken öncelikli mana da, devletin İslâm’a aykırı olmayan kanunlarına boyun eğmek, toplumun birlik ve beraberliğine zarar verecek tavırlardan uzak durmak, toplumun ahenk ve düzenine ayak uydurmak, toplumda fitne ve kargaşaya sebep olmamaktır.
Ne Kur’an ve Sünnet’in hükümlerinde, ne de Asr-ı Saadet ve Raşit Halifeler dönemi uygulamalarında, kayıtsız şartsız bir itaat düşüncesi veya yönetim işleriyle hiç ilgilenmeyen pasif ve edilgen Müslüman tipi görmek mümkün değildir. İslâm’ın emrettiği itaat düşüncesinden hiçbir şekilde; köşesine çekilmiş, etliye sütlüye karışmayan, her denileni yapan, aklını ve iradesini yöneticilerine ipotek etmiş bir Müslüman portresi çıkmaz. İslâm, isyan ve bozgunculuğun şiddetle karşısında durduğu gibi, sorumsuz ve vurdumduymaz Müslümanlığı da reddeder. Bilakis mü’min, bir taraftan toplumsal ve siyasi birliğin sağlanmasına katkı sunarken, diğer yandan da yöneticilerin istikamet içerisinde vazifelerini yerine getirmeleri adına elinden gelen gayreti göstermelidir.
Günümüz demokrasileri de ısrarla siyasi katılımın önemi üzerinde durur ve vatandaşlara seçtikleri yöneticilerin icraat ve faaliyetlerini denetlemeleri gerektiğini telkin eder. Sadece oy kullanmakla vatandaşlık görevinin yerine getirilmiş olmayacağını ifade eder, asıl görevin bundan sonra başlayacağı üzerinde durur. Bu görev de yöneticilerin denetlenmesi, murakabe edilmesi ve gerektiğinde sorgulanmasıdır. Siyasi iktidarın zulüm ve haksızlıkları, hata ve yanlışları karşısında susmayı değil, pasif direnişi ve sivil itaatsizliği öne çıkarır. Zira anayasanın dışına çıkan ve yasaları ihlâl eden yöneticiler için hukukî müeyyideler her zaman yeterli olmayabilir. İşte bu noktada tabandan gelecek eleştiriler ve sivil toplum tarafından yapılacak protestolar büyük önem arz eder.
AKP hükümeti ve yandaşları bazen dinî argümanları kullandıkları için biz de dinî argümanları kasten çarpıttıklarını delilleri ile yukarıda izah etmeye çalıştık. Ancak şunu da zikretmeliyiz ki hem T.C. Anayasası hem imza attığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri hem de diğer uluslarası bağlayıcı hukuk anlaşmaları da bugün Hizmet’e yapılanları “insanlık suçu” olarak kabul etmektedir. T.C. Anayasası’nın 137. maddesi açıkça amirin memure yasal olmayan bir emrinin yerine getirilmemesi gerektiğini amirdir. Bu çok açık bir şekilde üste itaatin yasallık şartına bağlı olduğunu gösterir.
Hizmet’in Tavrı
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Hizmet hareketinin hükümetle ve devletle münasebetleri ne dinî hükümlere muhaliftir ne de demokratik-hukuk devletinin gereklerine aykırıdır. Yanlış anlaşılmasın. Burada hiçbir bireysel ve cüz’i hata yapılmadığını iddia etmiyoruz; bilakis Hizmet hareketinin genel duruşunu değerlendiriyoruz. Bu noktada bazıları, AKP’nin, Hizmet hareketini sorumlu tuttuğu 15 Temmuz darbe girişimini öne sürebilir. Bu konuyu daha sonraki yazımızda müstakil olarak ele alacağımız için şimdilik buna girmiyoruz. Zaten Hizmet hareketinin devlete karşı geldiği ve “ülü’l-emre” itaat etmediği yönündeki eleştiriler, söz konusu darbe girişiminden çok daha önce başladı.
Hizmet hareketinin pek çok dinî yapının yaptığı gibi Erdoğan’a kayıtsız şartsız itaat etmeyi doğru bulmaması, AKP’nin vesayeti altına girmemesi, dahası Hizmet’e ait televizyon ve gazetelerin hukuka aykırı gördükleri hükümet politikalarını eleştirmesi ve hatta 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları, bir kısım dinî çevreler tarafından Hizmet mensuplarının “itaat yükümlülüğünü yerine getirmemeyle” veya “devlete karşı gelmekle” suçlanmasına sebep oldu.
Bu eleştirileri yönelten bazı şahıs ve grupların daha düne kadar devleti laik kimliğinden ötürü “tağut” olarak görmeleri, sürekli devletle kavga hâlinde olmaları ise izahı mümkün olmayan bir ikilemdir. Halbuki devlet, aynı devlettir; kanunlar da aynı kanunlar. Vatandaşların bindikleri gemide bir değişiklik yoktur. Sadece dümenindeki şahıslar değişmiştir.
Tekrar edecek olursak, İslâm hukukunun uygulamada olmadığı laik ve seküler bir sistemde yaşayan vatandaşların, yönetimle ilişkilerinin klasik İslâm siyaset doktrini tarafından oluşturulmuş kavram ve hükümlerle analiz edilmesi doğru değildir. Bu hususu bir kenara not ettikten sonra konuyla ilgili bir değerlendirme yapacak olursak, Hizmet hareketinin devleti yönetenlerin yolsuzluk, kanunsuzluk gibi hakka, hukuka ve adalete uymayan icraatlarını tasvip etmemesinin, dine aykırılık değil esas takınılması gereken tavır olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Hizmet hareketi, bunu yaparken de hiçbir şekilde şiddete başvurmadı, birlik ve beraberliği bozacak adımlar atmadı; bilakis ülkenin fayda ve maslahatı açısından zararlı gördüğü noktaları dile getirmek ve eleştirmekle yetindi.
Peki, ne yapacaktı? Pek çok insan gibi AKP’nin ayyuka çıkmış yolsuzlukları karşısında “Çalıyor ama çalışıyorlar!” mı diyecekti? “Bugüne kadarki yöneticiler içinde çalmayan mı var!” diyerek meselenin üzerini mi örtecekti? Son on yılda elde edilmiş demokratik kazanımların, hak ve özgürlüklerin bir bir heba edilmesi karşısında sessiz mi kalmalıydı! Yanlış yürütülen diplomasi neticesinde Türkiye’nin gün be gün Batı’dan uzaklaşmasına ve yalnızlaşmasına destek mi vermeliydi? Hükümetin, radikal terör örgütlerine verdiği desteği görmezden mi gelmeliydi? Tek adam rejimini inşa etme adına ortaya konulan politika ve uygulamaların arkasında mı durmalıydı? Soruları artırabiliriz.
Evet, Hizmet hareketinin, bunların hiçbirisini yapmadığı görülüyor. Ceberut devletin kendisine yönelteceği bütün tehditleri göze alarak, bedel ödemeye razı olarak yapılan yanlışlar karşısında kollarını makas gibi açtı ve “Burası çıkmaz sokak!” demeye çalıştı ki İslam’ın ilk dönemlerinde de bunun pek çok misalini görmek mümkündür. Mesela Abdullah b. Ömer, Ebu Zerr el-Gıfarî, Abdullah b. Zübeyr, Hasan-ı Basri, Ebu Hanife, Zeyd b. Ali gibi sahabe ve tabiinden pek çokları da Emevilerin zulüm ve despotluğa meyletmeleri ve Allah Resûlü’nün yolundan uzaklaşmaları karşısında susmamış, her fırsatta eleştiri ve tenkitlerini dile getirmişlerdir.
Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz ki, Hizmet hareketinin AKP hükümetine karşı yaptığı uyarı ve ikazların, eleştiri ve tenkitlerin, yürüttüğü muhalefet ve pasif direnişin hiçbir şekilde “itaatsizlikle”, “isyanla” ve “ihanetle” ilgisi yoktur. Eğer Hizmet’in bugüne kadar ki tavır ve davranışları illaki İslâmî literatürden bir kavramla isimlendirilecekse bunun adı “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” olmalıdır. Esasen Hizmet’in varoluş gayesi de, iyiliği emretmek ve yaymak, kötülüğü ise önlemek veya azaltmaktır. Dolayısıyla o, hükümetin de iyi ve meşru bulduğu icraatlarını desteklemiş, tasvip etmediği ve ülke açısından zararlı gördüğü faaliyetlerini ise elindeki imkânlar ölçüsünde engellemeye çalışmıştır. Haksızlık karşısında susarak “dilsiz şeytan” olmaktan kurtulmuştur. Bu duruş, hukuka saygı duyan devletler tarafından da takdir görmüştür.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 7.8.2020 [TR724]
Birincisi, İslâm’da biatin ve devlet başkanına itaatin mahiyet ve sınırları; ikincisi klasik İslâm siyaset teorisinde ortaya konulan içtihatların modern dönemin tamamıyla kendine özgü şartlarında nasıl anlaşılacağı ve nasıl tatbik edileceği, üçüncüsü de bugüne kadar Hizmet gönüllülerinin ortaya koydukları tavrın ve devletle ilişkilerinin bu çerçeveye girip girmeyeceği.
Biatın anlamı
İlkinden başlayalım. Hiç şüphesiz biat ve itaat sözcükleri, İslâm siyaset düşüncesinin en temel kavramları arasında yer alır. Biat (bey’at), devlet başkanı (halife/imam) ile halk arasında yapılan sosyo-politik bir akittir, bir nevi toplum sözleşmesidir. Biat, bazı durumlarda doğrudan seçim gibi fonksiyon görür. Bazı durumlarda da önceden toplumun temsilcileri konumunda bulunan ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilen yöneticiye bağlılık sözü bildirir. İslâm’da devlet başkanı, meşruiyetini kutsal bir kaynaktan almaz. Bilakis bu sözleşme aracılığıyla halktan alır.
Bey’at akdinin hukukî mahiyetine bakıldığında onun bir çeşit velayet ve vekalet akdi olduğu görülür. Bu akit neticesinde devlet başkanı hem halkın vekili olur ve onlar adına idari/siyasi işleri yürütür; hem de halkın velisi (vilayet-i amm) olur ve gerekli durumlarda onlar adına bir kısım hukukî tasarruflarda bulunur. Asıl olan halkın irade ve tercihleri olduğuna göre, vekil konumunda bulunan devlet başkanının halkına rağmen, onları karşısına alarak, onların zararına olacak şekilde iş yapması doğru olmaz. Bu durumda bir kısım yaptırım ve müeyyideler gündeme gelir.
Her akitte olduğu gibi bey’at aktinde de iki taraf vardır: Yönetici ve yönetilenler. Bazı şartlarda yönetilenleri temsilen bu akdi ehlü’l-hal ve’l-akd gerçekleştirir. Bu akit her iki tarafa da bir kısım haklar, vazifeler ve sorumluluklar yükler. Devlet başkanının sorumluluğu, Kur’an ve Sünnet hükümlerine, kamu maslahatına, hak ve adalete uygun bir şekilde halkı yönetmektir. Halkın sorumluluğu ise devlet başkanı meşru sınırlarda kaldığı sürece ona itaat etmek ve yönetim işinde ona yardımcı olmaktır.
Meşru sınırların dışına çıktığında, zulüm ve haksızlıklara yöneldiğinde ise halk öğüt ve nasihatlarıyla, uyarı ve ikazlarıyla, eleştiri ve tenkitleriyle onu düzeltmeye çalışır. Devlet başkanına yönetme yetkisini halk verdiğine göre onu denetleme, murakabe etme ve hatta azletme yetkisi ve görevi de halka aittir. Halkın bu yetkisini kullanma şekli ve vasıtaları ise sosyo-politik şartlara göre değişebilir. Kur’an ve Sünnet naslarına bakıldığında İslâm’ın siyaset ve devletten ziyade asıl olarak fert ve toplum üzerinde durduğu, güçlü bir devlet üzerinde değil güçlü bir Müslüman toplum üzerinde yoğunlaştığı görülür.
Yapılan bu izahlardan da anlaşılacağı üzere biat ile kastedilen mana, halkın kayıtsız şartsız devlet başkanına itaat etmesi ve bağlı kalması değildir. İtaatten ne anlaşılması gerektiğini biraz daha açmaya çalışalım.
İtaatin çerçevesi
Anarşi ve kaosu ortadan kaldırarak adalet ve düzeni tesis etmeyi hedefleyen İslâm, bu hedefi gerçekleştirme adına yöneticilere itaat edilmesini emreder. Konuyla ilgili Kur’an’ın emri nettir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulü’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e de itaat edin.” (Nisâ sûresi, 4/59) Efendimiz (s.a.s) de şöyle buyurur: “Size idareci olarak tayin edilen insan saçları kıvırcık, üzüm gibi siyahî bir köle dahi olsa, dinleyin ve itaat edin.” (Buharî, Ahkâm 4)
Ne var ki İslâm’ın talep ettiği itaat, mutlak bir itaat değildir. İslâm, yönetici konumunda bulunan kimselere herhangi bir kutsiyet atfetmediği ve onlara sınırsız yetkiler vermediği gibi, onlar için mutlak ve sınırsız bir itaat yetkisi de tanımamıştır. Yöneticilere itaat, onların dinin belirlediği meşruiyet sınırlarına riayet etmeleri ile kayıtlıdır. Allah Resûlü (s.a.s), “Allah’a isyanın olduğu yerde mahlûka itaat edilmez.” (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1); “İtaat, sadece maruf (makul ve meşru) işlerde söz konusudur.” (Buharî, Ahkâm 5); “Masiyet emredildiğinde itaat edilmez.” (Buharî, Ahkâm 43) şeklindeki hadisleriyle bu konuyu net olarak ortaya koymuştur.
Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim, bir taraftan yöneticilere itaat edilmesini emrederken, diğer yandan çok sayıda âyet-i kerimede kimlere itaat edilmemesi gerektiğini de açıklar. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir: “Sakın kâfirlere, münafıklara itaat etme!” (el-Ahzâb, 33/48); “Kalbini Bizi zikretmekten gafil bıraktığımız, heva ve hevesine uyan ve işi hep aşırılık olan kimselere itaat etme!” (el-Kehf, 18/28); “Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.” (eş-Şuarâ, 26/151-152); “Sakın onlardan hiçbir günahkâra ve hiçbir nanköre itaat etme.” (el-İnsan, 76/24); “Ona (namazdan men eden kafir ve zalime) asla itaat etme!” (el-Alak, 96/19).
Kalem suresindeki şu ayet-i kerimelerde ise Cenab-ı Hak, itaat edilmeyecek kimselerin özelliklerini art arda şu şekilde sıralar: “Sakın şunların hiçbirine itaat etme: Servet ve hanedan sahibi diye, o bol bol yemin eden, değersiz adama! O gammaz, söz gezdiren, hayrın önünü kesene, o saldırgana, günaha dadanmışa! Şerefsiz, kaba, hem de soysuz olana! Kendisine âyetlerimiz okunduğunda “Bu eski insanların masalları!” diyene!” (el-Kalem, 68/10-16)
Ahzab sûresindeki ayetlerde ise şöyle buyrulur: “Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar! Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” (el-Ahzâb, 33/66-68)
Demek ki bir insanın yönetici olması tek başına ona itaat etmeyi gerektirmez. Önemli olan, sahip olunan vasıflardır. Halkın maslahatı için gayret eden, hak ve adalete çağıran bir yöneticiye itaat etmeyen bir mü’min asi ve günahkâr olacağı gibi, yukarıdaki âyetlerde zikredilen kötü vasıflara sahip yöneticilere itaat eden bir mü’min de aynı şekilde günaha girmiş olacaktır. Nitekim Nisa suresindeki ayet-i kerimede, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulü’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e de itaat edin.” buyrulduktan hemen sonra ayetin devamında yer alan şu ifadeler de yöneticilere itaatin mutlak olmadığını gösterir: “Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” Buradan anlaşılmaktadır ki ulü’l-emrin itaat hakkı, dinin emirlerine bağlı kalmalarıyla kayıtlıdır. Yöneticiler ile yönetilenler arasında ihtilaf çıktığında asıl çözüm mercii siyasi irade değil, Kur’ân ve Sünnet hükümleridir.
Sahabe-i kiram da hiçbir zaman mutlak anlamda yöneticiye itaat edilmesi gerektiğini düşünmemiştir. İslâm’ın konuyla ilgili ahkâmını çok iyi anlayan Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra halka yaptığı ilk konuşmasında şöyle demiştir: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaatten ayrılırsam sizin bana itaat göreviniz yoktur.” (İbn Hişâm, es-Siyretü’n-Nebeviyye, 2/661)
Öte yandan İslâm, bir taraftan yöneticilere itaati emrederken, diğer yandan da onların günah, zulüm ve haksızlıklarına karşı sessiz kalınmaması gerektiğini vurgular. Mesela Allah Resûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: “Zalim sultanın yanında hakkı söylemek, en büyük cihad sayılır.” (Tirmizî, Fiten 13) “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü de ulema arasında meşhur olmuş ve hatta -hadis olmadığı halde- bazı eserlerde hadis olarak da rivayet edilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan, “Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size dokunur.” (Hûd, 11/113) ayeti ise kalben dahi olsa zulme taraftar olan mü’minleri şiddetle ikaz eder. Peki, söz ve fiilleriyle zulmün yanında yer alan mü’minlerin hâli nice olur! Aynı şekilde, “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, kötülük, zulüm ve taşkınlıkta yardımlaşmayın.” (el-Maide, 5/2) ayeti de hangi durumlarda yöneticilerin yanında, hangi durumlarda karşısında durulması gerektiğini ders verir. Bunların yanında emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri emreden ayet ve hadislerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini hatırlatıp geçelim.
Hz. Ömer zamanında yaşanan şu hadise, bütün bu hükümlerin sahabe tarafından nasıl hazmedildiğini ve uygulandığını gösterir: Hz. Ömer, bir hutbesinde cemaate yaptığı yanlışlara nasıl tepki vereceklerini sorunca aldığı cevap şu olur: “Böyle bir şey yaparsan seni oku düzelttiğimiz gibi düzeltiriz.” Asıl önemli olan Hz. Ömer’in bu cevaba verdiği tepkidir. O, kızmak bir yana şu ifadeleriyle ashabın bu tavrını takdir etmiştir: “İşte o zaman siz, bu ümmetin gerçek temsilcileri olarak kalmaya devam edersiniz.” (Buharî, et-Tarihü’l-kebir, 2/98)
Modern devlette itaat nasıl anlaşılmalıdır?
Modernite, fikirleri, felsefeleri, ideolojileri, algıları derinden etkilediği ve insanlığa bambaşka bakış açıları, dünya görüşleri kazandırdığı gibi; buna bağlı olarak sanatı, kültürü, bilimi, medeniyeti, toplumu, siyaseti, kurumları, yapıları da radikal ve köklü bir değişime uğrattı. Siyaset ve yönetime dair yepyeni düşünce ve anlayışlar ortaya atıldı. Vatandaşlık anlayışı yeniden tanımlandı ve şekillendi. Teritoryal sınırlara hapsolmuş ulus devletler zuhur etti. Devlet mekanizmaları yeniden inşa edildi. Anayasalar yapıldı, kodifikasyon faaliyetleri hız kazandı, meclisler kuruldu, güçler ayrılığı esas alındı. Partiler ve seçim sistemleri ihdas edildi. Devlet, tarihte hiç olmadığı kadar merkezileşti ve kurumsallaştı.
Bütün bunlara bağlı olarak otoritenin kaynağı da şahıslardan kurumlara kaydı. Geçmişte kurulan devletlerde otorite daha ziyade şahıslarla temsil ediliyordu. Halifeler, çok büyük güç ve yetkilere, imtiyaz ve ayrıcalıklara sahipti. Fakat modern dönemde otorite büyük oranda şahısların elinden çıkarak devletin mülkiyeti haline geldi. Şahıslar, bu otoriteyi ancak devlet adına temsil edebiliyor, kullanabiliyor. Server Tanilli’nin ifadesiyle modern dönemde “bireyselleşmiş iktidarın” yerini “kurumsallaşmış iktidar” aldı. Bu sebeple o, modern devlette kişilere değil, kurumlara itaat edileceğini söyler. (Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, s. 17)
Esasında İslâm’ın itaat emriyle gerçekleştirmeyi hedeflediği maksatlar derinden tahkik edildiğinde, ulaşılmak istenilen nihai hedefin toplumsal birliğin ve güvenliğin sağlanması olduğu görülür. İslâm, fertlere itaati emretmek suretiyle toplumsal birlik açısından büyük birer tehdit olan fesat ve bozgunculuğu ortadan kaldırmayı, kaos ve anarşinin önüne geçmeyi hedefler. Özellikle cahiliyeden yeni çıkmış olan ve siyasi bir birlik kurma noktasında ciddi bir tecrübeleri olmayan ilk dönem Arap toplumu açısından bunun önemi çok büyüktür.
Modern devlette geçmişe nazaran vatandaş-yönetici veya vatandaş-devlet ilişkileri oldukça değişti. Vatandaşlar, şahıslardan ziyade kurumlarla ve kanunlarla muhatap oluyorlar. Bu sebepledir ki günümüzde itaatten anlaşılması gereken öncelikli mana da, devletin İslâm’a aykırı olmayan kanunlarına boyun eğmek, toplumun birlik ve beraberliğine zarar verecek tavırlardan uzak durmak, toplumun ahenk ve düzenine ayak uydurmak, toplumda fitne ve kargaşaya sebep olmamaktır.
Ne Kur’an ve Sünnet’in hükümlerinde, ne de Asr-ı Saadet ve Raşit Halifeler dönemi uygulamalarında, kayıtsız şartsız bir itaat düşüncesi veya yönetim işleriyle hiç ilgilenmeyen pasif ve edilgen Müslüman tipi görmek mümkün değildir. İslâm’ın emrettiği itaat düşüncesinden hiçbir şekilde; köşesine çekilmiş, etliye sütlüye karışmayan, her denileni yapan, aklını ve iradesini yöneticilerine ipotek etmiş bir Müslüman portresi çıkmaz. İslâm, isyan ve bozgunculuğun şiddetle karşısında durduğu gibi, sorumsuz ve vurdumduymaz Müslümanlığı da reddeder. Bilakis mü’min, bir taraftan toplumsal ve siyasi birliğin sağlanmasına katkı sunarken, diğer yandan da yöneticilerin istikamet içerisinde vazifelerini yerine getirmeleri adına elinden gelen gayreti göstermelidir.
Günümüz demokrasileri de ısrarla siyasi katılımın önemi üzerinde durur ve vatandaşlara seçtikleri yöneticilerin icraat ve faaliyetlerini denetlemeleri gerektiğini telkin eder. Sadece oy kullanmakla vatandaşlık görevinin yerine getirilmiş olmayacağını ifade eder, asıl görevin bundan sonra başlayacağı üzerinde durur. Bu görev de yöneticilerin denetlenmesi, murakabe edilmesi ve gerektiğinde sorgulanmasıdır. Siyasi iktidarın zulüm ve haksızlıkları, hata ve yanlışları karşısında susmayı değil, pasif direnişi ve sivil itaatsizliği öne çıkarır. Zira anayasanın dışına çıkan ve yasaları ihlâl eden yöneticiler için hukukî müeyyideler her zaman yeterli olmayabilir. İşte bu noktada tabandan gelecek eleştiriler ve sivil toplum tarafından yapılacak protestolar büyük önem arz eder.
AKP hükümeti ve yandaşları bazen dinî argümanları kullandıkları için biz de dinî argümanları kasten çarpıttıklarını delilleri ile yukarıda izah etmeye çalıştık. Ancak şunu da zikretmeliyiz ki hem T.C. Anayasası hem imza attığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri hem de diğer uluslarası bağlayıcı hukuk anlaşmaları da bugün Hizmet’e yapılanları “insanlık suçu” olarak kabul etmektedir. T.C. Anayasası’nın 137. maddesi açıkça amirin memure yasal olmayan bir emrinin yerine getirilmemesi gerektiğini amirdir. Bu çok açık bir şekilde üste itaatin yasallık şartına bağlı olduğunu gösterir.
Hizmet’in Tavrı
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Hizmet hareketinin hükümetle ve devletle münasebetleri ne dinî hükümlere muhaliftir ne de demokratik-hukuk devletinin gereklerine aykırıdır. Yanlış anlaşılmasın. Burada hiçbir bireysel ve cüz’i hata yapılmadığını iddia etmiyoruz; bilakis Hizmet hareketinin genel duruşunu değerlendiriyoruz. Bu noktada bazıları, AKP’nin, Hizmet hareketini sorumlu tuttuğu 15 Temmuz darbe girişimini öne sürebilir. Bu konuyu daha sonraki yazımızda müstakil olarak ele alacağımız için şimdilik buna girmiyoruz. Zaten Hizmet hareketinin devlete karşı geldiği ve “ülü’l-emre” itaat etmediği yönündeki eleştiriler, söz konusu darbe girişiminden çok daha önce başladı.
Hizmet hareketinin pek çok dinî yapının yaptığı gibi Erdoğan’a kayıtsız şartsız itaat etmeyi doğru bulmaması, AKP’nin vesayeti altına girmemesi, dahası Hizmet’e ait televizyon ve gazetelerin hukuka aykırı gördükleri hükümet politikalarını eleştirmesi ve hatta 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları, bir kısım dinî çevreler tarafından Hizmet mensuplarının “itaat yükümlülüğünü yerine getirmemeyle” veya “devlete karşı gelmekle” suçlanmasına sebep oldu.
Bu eleştirileri yönelten bazı şahıs ve grupların daha düne kadar devleti laik kimliğinden ötürü “tağut” olarak görmeleri, sürekli devletle kavga hâlinde olmaları ise izahı mümkün olmayan bir ikilemdir. Halbuki devlet, aynı devlettir; kanunlar da aynı kanunlar. Vatandaşların bindikleri gemide bir değişiklik yoktur. Sadece dümenindeki şahıslar değişmiştir.
Tekrar edecek olursak, İslâm hukukunun uygulamada olmadığı laik ve seküler bir sistemde yaşayan vatandaşların, yönetimle ilişkilerinin klasik İslâm siyaset doktrini tarafından oluşturulmuş kavram ve hükümlerle analiz edilmesi doğru değildir. Bu hususu bir kenara not ettikten sonra konuyla ilgili bir değerlendirme yapacak olursak, Hizmet hareketinin devleti yönetenlerin yolsuzluk, kanunsuzluk gibi hakka, hukuka ve adalete uymayan icraatlarını tasvip etmemesinin, dine aykırılık değil esas takınılması gereken tavır olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Hizmet hareketi, bunu yaparken de hiçbir şekilde şiddete başvurmadı, birlik ve beraberliği bozacak adımlar atmadı; bilakis ülkenin fayda ve maslahatı açısından zararlı gördüğü noktaları dile getirmek ve eleştirmekle yetindi.
Peki, ne yapacaktı? Pek çok insan gibi AKP’nin ayyuka çıkmış yolsuzlukları karşısında “Çalıyor ama çalışıyorlar!” mı diyecekti? “Bugüne kadarki yöneticiler içinde çalmayan mı var!” diyerek meselenin üzerini mi örtecekti? Son on yılda elde edilmiş demokratik kazanımların, hak ve özgürlüklerin bir bir heba edilmesi karşısında sessiz mi kalmalıydı! Yanlış yürütülen diplomasi neticesinde Türkiye’nin gün be gün Batı’dan uzaklaşmasına ve yalnızlaşmasına destek mi vermeliydi? Hükümetin, radikal terör örgütlerine verdiği desteği görmezden mi gelmeliydi? Tek adam rejimini inşa etme adına ortaya konulan politika ve uygulamaların arkasında mı durmalıydı? Soruları artırabiliriz.
Evet, Hizmet hareketinin, bunların hiçbirisini yapmadığı görülüyor. Ceberut devletin kendisine yönelteceği bütün tehditleri göze alarak, bedel ödemeye razı olarak yapılan yanlışlar karşısında kollarını makas gibi açtı ve “Burası çıkmaz sokak!” demeye çalıştı ki İslam’ın ilk dönemlerinde de bunun pek çok misalini görmek mümkündür. Mesela Abdullah b. Ömer, Ebu Zerr el-Gıfarî, Abdullah b. Zübeyr, Hasan-ı Basri, Ebu Hanife, Zeyd b. Ali gibi sahabe ve tabiinden pek çokları da Emevilerin zulüm ve despotluğa meyletmeleri ve Allah Resûlü’nün yolundan uzaklaşmaları karşısında susmamış, her fırsatta eleştiri ve tenkitlerini dile getirmişlerdir.
Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz ki, Hizmet hareketinin AKP hükümetine karşı yaptığı uyarı ve ikazların, eleştiri ve tenkitlerin, yürüttüğü muhalefet ve pasif direnişin hiçbir şekilde “itaatsizlikle”, “isyanla” ve “ihanetle” ilgisi yoktur. Eğer Hizmet’in bugüne kadar ki tavır ve davranışları illaki İslâmî literatürden bir kavramla isimlendirilecekse bunun adı “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” olmalıdır. Esasen Hizmet’in varoluş gayesi de, iyiliği emretmek ve yaymak, kötülüğü ise önlemek veya azaltmaktır. Dolayısıyla o, hükümetin de iyi ve meşru bulduğu icraatlarını desteklemiş, tasvip etmediği ve ülke açısından zararlı gördüğü faaliyetlerini ise elindeki imkânlar ölçüsünde engellemeye çalışmıştır. Haksızlık karşısında susarak “dilsiz şeytan” olmaktan kurtulmuştur. Bu duruş, hukuka saygı duyan devletler tarafından da takdir görmüştür.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 7.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Mârifetullah hazinesini açan anahtarlardan şuûnât nedir? [Cemil Tokpınar]
Yaratılışın en büyük hikmeti ve gayesi, Cenab-ı Hakka inanmak ve Onu tanımaktır. Allah’ı bilmeye ve tanımaya “mârifetullah” denir.
Mârifetullah teriminin geniş anlamı ise, “Allah’ı eserleriyle, fiilleriyle, isimleriyle, sıfatlarıyla ve şuunâtıyla bilmek ve tanımak”tır. Bu da ancak ilim ve tefekkürle gerçekleşir.
Konumuzu biraz daha açmak için Bedîüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur Ağabeyin bir hatırasına yer vermek istiyorum. İlâhiyat Fakültesinde iken bir arkadaşımın aktardığına göre Sungur Ağabey, Üstad Hazretlerinin bir gün şöyle dediğini naklediyor:
“Bana, isim, sıfat ve şuûnât arasındaki farkı öğreten Rabbime hamdolsun.”
Demek ki, mârifetullah hazinesini açan üç önemli anahtarı birbirinden ayırt edebilmek çok büyük bir nimettir ki, Üstad bunun için hamd etmiş.
Şimdi şuunâtı anlamaya çalışalım.
İsim ve sıfat bellidir. Meselâ, Rahîm, Kerîm, Kadîr Allah’ın isimlerinden; rahmet, kerem, kudret de sıfatlarındandır.
Ancak “şuûnât” nedir?
Allah’ın isim ve sıfatları, bu konuyla alâkalı hemen bütün kitaplarda bulunabilir. Bugüne kadar yazılan akàid ve kelâm eserlerinde “Allah’ın isimleri (Esmâ-i Hüsnâ) ve sıfatları” hakkında geniş bilgiler mevcuttur. Ancak “şuûnat” diye bir maddeden söz edilmez.
Risâle-i Nur’da, “şuûnât”ın yanı sıra “şe’n, şuûn” kelimeleri de geçer. Ayrıca bu kelimeler yalnız başına olduğu gibi, “şuûnat-ı zâtiyye”, “şuûnât-ı İlâhiyye” gibi terkipler hâlinde de kullanılır.
Bu tamlamalardan açıkça anlamaktayız ki, “şuûnât”, Allah’la ilgili bir kelimedir. Bu yüzden, “Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilme” olarak târif edebileceğimiz mârifetullah ilminde, “şuûnât” kelimesinin çok mühim bir yeri vardır. O, bir kelimeden çok, geniş manaları içine alan bir ıstılahtır, bir terimdir. Bu bakımdan yüzeysel lügat bilgisiyle onun derya gibi manalarını ihata edip kavrayamayız.
Şuûnâtın kelime anlamı üzerinde de durmalıyız ki, bu terimin farklı manalarını kavrayabilelim.
Bir heyet tarafından hazırlanan Osmanlıca-Türkçe bir lügatin “şe’n” maddesinde şu karşılıklar vardır: “İş, yeni olan hâl, şân, tavır, hâdise, vâkıa, kast etmek.” Aynı yerde kelimenin felsefedeki manası şu şekilde belirtiliyor: “Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri.” “Şuun” kelimesi için, “işler, fiiller, havâdis” karşılıkları bulunan lügatte, “şuûnât” için de şöyle denmektedir: “Şuunlar, keyfiyetler, haller, emirler, kasıtlar, talepler.”
“Şuûnât”ın genişçe îzâhı, Bedîüzzaman Hazretlerinin eserlerinden 24. Mektub, 32. Söz ve 30. Lem’a’da geçmektedir.
Konunun iyi anlaşılabilmesi için 32. Söz’ün, 2. Mevkıf’ının 3. Maksad’ının 3. Remiz’inden bir alıntı yapmak istiyoruz. Burada, mükemmel bir sarayın, mükemmel bir fiile, onun da isimleriyle birlikte mükemmel bir fâile, mükemmel isimlerin de, o ustanın mükemmel sıfatlarına, onların da mükemmel kabiliyetlere, kabiliyetlerin de ustanın zatının kemaline delâlet ve işâret ettiği belirtilir. Bu misalden sonra şöyle devam edilir:
“Aynen öyle de: Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe (apaçık bir şekilde) gayet kemaldeki ef’ale (fiillere) delâlet eder. Çünki: Eserdeki kemâlât (mükemmellikler), o ef’âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef’al ise, bizzarure bir Fâil-i Mükemmele ve o fâilin kemâl-i esmâsına, yani âsâra (eserlere) nisbeten; müdebbir, musavvir, hakîm, rahîm, müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve ünvanların kemâli ise, şeksiz şüphesiz, o fâilin kemâl-i evsafına (vasıflarının kemaline) delâlet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neş’et eden (doğan) isimler, ünvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe şuûnât-ı zâtiyyenin kemâline delâlet eder. Çünki, sıfâtın mebde’leri, o şuûn-u zâtiyyedir. Ve şuûn-u zâtiyyenin kemâli ise; biilmelyakîn, zât-ı zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuun ve sıfât ve esmâ ve ef’âl ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemali ve kemâli göstermiş.”
Aldığımız bölüm biraz ağır gibi gözükse de dikkatlice okuduğumuzda anlamak zor değildir.
Şimdi misal ve hakîkati özetlediğimizde, mükemmel eserden zâta şöyle bir sıralama olduğunu görüyoruz: “Mükemmel eser, fiil, isimler taşıyan fâil, sıfât, şuûnât ve zât.”
Demek insanlar için “kabiliyet”, Allah içinse “şuûnât” tâbiri kullanılmaktadır. Ve yine buradan anlamaktayız ki, şuûnât, sıfatların kaynağı ve başlangıcıdır. Buna göre “şuun”, sıfatların ortaya çıkmasını gerektiren hal ve keyfiyettir. Sıfatlar kaynağını ve gücünü şuûnât-ı zâtiyyeden almaktadırlar.
Örneklemek gerekirse, mükemmel eser bir nar ağacı ve meyvesi olabilir. Mükemmel fiiller güneşin doğuşu ve batışı, ısıtması ve aydınlatması, rüzgarın esmesi ve vazifeleri, yağmurun zamanlaması ve yağışı, topraktaki harika faaliyetler olabilir ki her biri ayrı bir mucizedir. Mükemmel isimler ise tecellileri kusursuz ve eksiksiz olan 1001 esma-i hüsnadır. Mükemmel sıfatlar Rabbimizin Zatî, sübutî ve fiilî sıfatlarıdır.
Peki mükemmel şuûnat nedir?
Yukarıda alıntı yaptığımız yerde bulunan 4. Remiz’de verilen misallerle şuûnât konusu daha da açıklık kazanmaktadır. Aslında konuyu tam anlamak için sözünü ettiğimiz bahislerin tamamını anlayarak okumak gerekir. Fakat bir nebze istifâde edebilmek için buradaki bir iki noktaya da temas edelim.
4. Remiz’de çok cömert bir kimsenin, fakir ve muhtaç insanlara yaptığı ihsan ve ikramlardan büyük bir lezzet aldığı belirtilir. Allah’ın da, merhametine mazhar olanların ve bilhassa cennette hesapsız nimetler ikram ettiği kimselerin ferahlarına göre, Ona lâyık tarzda ve Kendisine lâyık şuûnatla tâbir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh manaları olduğu ifade edilir. Allah’a âit, “lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesrûriyet-i kudsiye” denilen, ancak “dinen izin olmadığından” yâd edilemeyen gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı olduğu ifâde edilir.
Demek ki, “lezzet, aşk, sevinç, ferah” gibi manalar Allah için de kullanılır ve şuûnât tâbir edilir. Ancak bu şuûnât, bizim yaratıklarda gördüğümüz manada değildir ve asla onlara benzemez. Allah’a lâyık bir tarzda, münezzeh, mukaddes manalardır. Bu sırdandır ki, o şuûnât, “kudsî, münezzeh, mukaddes” gibi sıfatlarla birlikte anılmaktadır. Böyle anılması, o şuûnâtın imkân dâiresinde olan yaratıklara ait her türlü kusur ve eksiklikten uzak olduğunu belirtmek içindir.
Rabbimizin her bir isminin tecellisinden şuûnâta uzanan bir mana vardır. Mesela, Tevvâb ismiyle ilgili hadiste geçen bir benzetme şöyledir:
“Öyle bir kimse ki çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerine de yiyecek ve içeceğini yüklemiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendine şöyle der: ‘Artık ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar. Bir ara uyanır. Bakar ki devesi yanı başında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devesinin üzerindedir. İşte Allah mümin kulunun tevbe ve istiğfarı ile böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden daha fazla sevinç ve lezzet alır.” (Müslim, Tevbe: 3)
Daha önce de belirttiğimiz gibi, burada anlatılan Rabbimizin sevinç ve lezzeti, biz insanlarınkine benzemez; Onunki çok farklı, münezzeh ve mukaddes bir sevinç ve lezzettir.
Rabbimizi hakkıyla tanımak ve bilmek için çok mühim ve sırlı bir anahtar olan “şuûnât”ın daha geniş izahı, 30. Lem’a’da geçmektedir. İsm-i Âzâm’ın altı nurundan biri olan Kayyum isminin ele alındığı 6. Nüktenin 3. Şuâ’sından yapacağımız iktibas, bir bakıma konuyu özetlemektedir:
“Her kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kàbiliyetinin inkişâfını lezzetle tâkip eder. Her bir istidâdın faaliyetle tezâhür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Her bir kemal sahibi, faaliyetle kemâlâtının tezâhürünü lezzetle tâkip eder.
“Madem her bir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemâl, bir lezzet vardır ve faaliyet dahi bir kemaldir ve madem zîhayat âleminde dâimî ve ezelî bir hayattan neş’et eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor; o cilveler gösteriyor ki, Kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan Zâtın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna münâsip o hayat-ı sermediyenin muktezâsı olarak, hadsiz derecede –tâbirde hatâ olmasın– bir aşk-ı lâhutî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuûnât-ı kudsiye o Hayat-ı Akdesde vardır ki, o şuûnât böyle hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz bir hallâkıyetle kâinâtı dâima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.”
Görüldüğü gibi, Lem’alar’daki bölümde de, insanlar için kullanılan “kàbiliyet” kelimesi Allah için “şuûnât” olarak ifâde edilmektedir. Yine burada “Tâbirde hatâ olmasın” ifâdesiyle, “şuûnât”ın yaratılmışlara ait kusur ve eksiklerden berî olduğuna işaret edilmiştir.
Konunun devamında, şuûnât meselesini daha iyi anlamaya yarayacak misaller verilmekte, bu hususun 24. Mektup’da daha geniş izah edildiği belirtilmektedir.
Gerçekten de, mevzumuz Mektubât’taki 24. Mektup’ta çok geniş bir şekilde ele alınmaktadır. Burada geçen şu ihtara dikkat etmek gerekir:
“Bu gelecek beş işarette, şuûnât-ı rububiyeti rasad etmek için birer sönük, küçük, dürbün nev’inden birer temsil yazılacak. Bu temsiller şuûnât-ı rububiyetin hakikatini tutamaz, ihâta edemez, mikyas olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsilâtta ve geçen remizlerde, Zât-ı Akdes’in şuûnâtına münâsip olmayan tâbirat, temsilin kusuruna âittir.”
Bu ikazın yapılmasının hikmeti, Allah’ın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde, şuunlarında, hiçbir şekilde eşi ve benzeri olmamasıdır.
“Şuûnât”la ilgili olarak bu kadarla yetinerek, konunun, risalelerde geçen bölümlerden dikkatle, tefekkürle ve müzâkere ederek okunmasını tavsiye ediyoruz.
Bizim yaptığımız ise, sadece konuyu hatırlatmak, ehemmiyetini anlatmak ve özet bir bilgi vermekten ibarettir.
Şimdi…
Buraya kadar sabırla okuduysanız, sizi tebrik ederim.
Bir de anladıysanız, iki kere tebrik ederim.
“Bu konuyu derinlemesine okumam ve öğrenmem lâzım” dediyseniz, binler tebrik ve takdirler…
[Cemil Tokpınar] 7.8.2020 [TR724]
Mârifetullah teriminin geniş anlamı ise, “Allah’ı eserleriyle, fiilleriyle, isimleriyle, sıfatlarıyla ve şuunâtıyla bilmek ve tanımak”tır. Bu da ancak ilim ve tefekkürle gerçekleşir.
Konumuzu biraz daha açmak için Bedîüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur Ağabeyin bir hatırasına yer vermek istiyorum. İlâhiyat Fakültesinde iken bir arkadaşımın aktardığına göre Sungur Ağabey, Üstad Hazretlerinin bir gün şöyle dediğini naklediyor:
“Bana, isim, sıfat ve şuûnât arasındaki farkı öğreten Rabbime hamdolsun.”
Demek ki, mârifetullah hazinesini açan üç önemli anahtarı birbirinden ayırt edebilmek çok büyük bir nimettir ki, Üstad bunun için hamd etmiş.
Şimdi şuunâtı anlamaya çalışalım.
İsim ve sıfat bellidir. Meselâ, Rahîm, Kerîm, Kadîr Allah’ın isimlerinden; rahmet, kerem, kudret de sıfatlarındandır.
Ancak “şuûnât” nedir?
Allah’ın isim ve sıfatları, bu konuyla alâkalı hemen bütün kitaplarda bulunabilir. Bugüne kadar yazılan akàid ve kelâm eserlerinde “Allah’ın isimleri (Esmâ-i Hüsnâ) ve sıfatları” hakkında geniş bilgiler mevcuttur. Ancak “şuûnat” diye bir maddeden söz edilmez.
Risâle-i Nur’da, “şuûnât”ın yanı sıra “şe’n, şuûn” kelimeleri de geçer. Ayrıca bu kelimeler yalnız başına olduğu gibi, “şuûnat-ı zâtiyye”, “şuûnât-ı İlâhiyye” gibi terkipler hâlinde de kullanılır.
Bu tamlamalardan açıkça anlamaktayız ki, “şuûnât”, Allah’la ilgili bir kelimedir. Bu yüzden, “Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilme” olarak târif edebileceğimiz mârifetullah ilminde, “şuûnât” kelimesinin çok mühim bir yeri vardır. O, bir kelimeden çok, geniş manaları içine alan bir ıstılahtır, bir terimdir. Bu bakımdan yüzeysel lügat bilgisiyle onun derya gibi manalarını ihata edip kavrayamayız.
Şuûnâtın kelime anlamı üzerinde de durmalıyız ki, bu terimin farklı manalarını kavrayabilelim.
Bir heyet tarafından hazırlanan Osmanlıca-Türkçe bir lügatin “şe’n” maddesinde şu karşılıklar vardır: “İş, yeni olan hâl, şân, tavır, hâdise, vâkıa, kast etmek.” Aynı yerde kelimenin felsefedeki manası şu şekilde belirtiliyor: “Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri.” “Şuun” kelimesi için, “işler, fiiller, havâdis” karşılıkları bulunan lügatte, “şuûnât” için de şöyle denmektedir: “Şuunlar, keyfiyetler, haller, emirler, kasıtlar, talepler.”
“Şuûnât”ın genişçe îzâhı, Bedîüzzaman Hazretlerinin eserlerinden 24. Mektub, 32. Söz ve 30. Lem’a’da geçmektedir.
Konunun iyi anlaşılabilmesi için 32. Söz’ün, 2. Mevkıf’ının 3. Maksad’ının 3. Remiz’inden bir alıntı yapmak istiyoruz. Burada, mükemmel bir sarayın, mükemmel bir fiile, onun da isimleriyle birlikte mükemmel bir fâile, mükemmel isimlerin de, o ustanın mükemmel sıfatlarına, onların da mükemmel kabiliyetlere, kabiliyetlerin de ustanın zatının kemaline delâlet ve işâret ettiği belirtilir. Bu misalden sonra şöyle devam edilir:
“Aynen öyle de: Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe (apaçık bir şekilde) gayet kemaldeki ef’ale (fiillere) delâlet eder. Çünki: Eserdeki kemâlât (mükemmellikler), o ef’âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef’al ise, bizzarure bir Fâil-i Mükemmele ve o fâilin kemâl-i esmâsına, yani âsâra (eserlere) nisbeten; müdebbir, musavvir, hakîm, rahîm, müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve ünvanların kemâli ise, şeksiz şüphesiz, o fâilin kemâl-i evsafına (vasıflarının kemaline) delâlet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neş’et eden (doğan) isimler, ünvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe şuûnât-ı zâtiyyenin kemâline delâlet eder. Çünki, sıfâtın mebde’leri, o şuûn-u zâtiyyedir. Ve şuûn-u zâtiyyenin kemâli ise; biilmelyakîn, zât-ı zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuun ve sıfât ve esmâ ve ef’âl ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemali ve kemâli göstermiş.”
Aldığımız bölüm biraz ağır gibi gözükse de dikkatlice okuduğumuzda anlamak zor değildir.
Şimdi misal ve hakîkati özetlediğimizde, mükemmel eserden zâta şöyle bir sıralama olduğunu görüyoruz: “Mükemmel eser, fiil, isimler taşıyan fâil, sıfât, şuûnât ve zât.”
Demek insanlar için “kabiliyet”, Allah içinse “şuûnât” tâbiri kullanılmaktadır. Ve yine buradan anlamaktayız ki, şuûnât, sıfatların kaynağı ve başlangıcıdır. Buna göre “şuun”, sıfatların ortaya çıkmasını gerektiren hal ve keyfiyettir. Sıfatlar kaynağını ve gücünü şuûnât-ı zâtiyyeden almaktadırlar.
Örneklemek gerekirse, mükemmel eser bir nar ağacı ve meyvesi olabilir. Mükemmel fiiller güneşin doğuşu ve batışı, ısıtması ve aydınlatması, rüzgarın esmesi ve vazifeleri, yağmurun zamanlaması ve yağışı, topraktaki harika faaliyetler olabilir ki her biri ayrı bir mucizedir. Mükemmel isimler ise tecellileri kusursuz ve eksiksiz olan 1001 esma-i hüsnadır. Mükemmel sıfatlar Rabbimizin Zatî, sübutî ve fiilî sıfatlarıdır.
Peki mükemmel şuûnat nedir?
Yukarıda alıntı yaptığımız yerde bulunan 4. Remiz’de verilen misallerle şuûnât konusu daha da açıklık kazanmaktadır. Aslında konuyu tam anlamak için sözünü ettiğimiz bahislerin tamamını anlayarak okumak gerekir. Fakat bir nebze istifâde edebilmek için buradaki bir iki noktaya da temas edelim.
4. Remiz’de çok cömert bir kimsenin, fakir ve muhtaç insanlara yaptığı ihsan ve ikramlardan büyük bir lezzet aldığı belirtilir. Allah’ın da, merhametine mazhar olanların ve bilhassa cennette hesapsız nimetler ikram ettiği kimselerin ferahlarına göre, Ona lâyık tarzda ve Kendisine lâyık şuûnatla tâbir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh manaları olduğu ifade edilir. Allah’a âit, “lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesrûriyet-i kudsiye” denilen, ancak “dinen izin olmadığından” yâd edilemeyen gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı olduğu ifâde edilir.
Demek ki, “lezzet, aşk, sevinç, ferah” gibi manalar Allah için de kullanılır ve şuûnât tâbir edilir. Ancak bu şuûnât, bizim yaratıklarda gördüğümüz manada değildir ve asla onlara benzemez. Allah’a lâyık bir tarzda, münezzeh, mukaddes manalardır. Bu sırdandır ki, o şuûnât, “kudsî, münezzeh, mukaddes” gibi sıfatlarla birlikte anılmaktadır. Böyle anılması, o şuûnâtın imkân dâiresinde olan yaratıklara ait her türlü kusur ve eksiklikten uzak olduğunu belirtmek içindir.
Rabbimizin her bir isminin tecellisinden şuûnâta uzanan bir mana vardır. Mesela, Tevvâb ismiyle ilgili hadiste geçen bir benzetme şöyledir:
“Öyle bir kimse ki çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerine de yiyecek ve içeceğini yüklemiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendine şöyle der: ‘Artık ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar. Bir ara uyanır. Bakar ki devesi yanı başında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devesinin üzerindedir. İşte Allah mümin kulunun tevbe ve istiğfarı ile böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden daha fazla sevinç ve lezzet alır.” (Müslim, Tevbe: 3)
Daha önce de belirttiğimiz gibi, burada anlatılan Rabbimizin sevinç ve lezzeti, biz insanlarınkine benzemez; Onunki çok farklı, münezzeh ve mukaddes bir sevinç ve lezzettir.
Rabbimizi hakkıyla tanımak ve bilmek için çok mühim ve sırlı bir anahtar olan “şuûnât”ın daha geniş izahı, 30. Lem’a’da geçmektedir. İsm-i Âzâm’ın altı nurundan biri olan Kayyum isminin ele alındığı 6. Nüktenin 3. Şuâ’sından yapacağımız iktibas, bir bakıma konuyu özetlemektedir:
“Her kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kàbiliyetinin inkişâfını lezzetle tâkip eder. Her bir istidâdın faaliyetle tezâhür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Her bir kemal sahibi, faaliyetle kemâlâtının tezâhürünü lezzetle tâkip eder.
“Madem her bir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemâl, bir lezzet vardır ve faaliyet dahi bir kemaldir ve madem zîhayat âleminde dâimî ve ezelî bir hayattan neş’et eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor; o cilveler gösteriyor ki, Kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan Zâtın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna münâsip o hayat-ı sermediyenin muktezâsı olarak, hadsiz derecede –tâbirde hatâ olmasın– bir aşk-ı lâhutî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuûnât-ı kudsiye o Hayat-ı Akdesde vardır ki, o şuûnât böyle hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz bir hallâkıyetle kâinâtı dâima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.”
Görüldüğü gibi, Lem’alar’daki bölümde de, insanlar için kullanılan “kàbiliyet” kelimesi Allah için “şuûnât” olarak ifâde edilmektedir. Yine burada “Tâbirde hatâ olmasın” ifâdesiyle, “şuûnât”ın yaratılmışlara ait kusur ve eksiklerden berî olduğuna işaret edilmiştir.
Konunun devamında, şuûnât meselesini daha iyi anlamaya yarayacak misaller verilmekte, bu hususun 24. Mektup’da daha geniş izah edildiği belirtilmektedir.
Gerçekten de, mevzumuz Mektubât’taki 24. Mektup’ta çok geniş bir şekilde ele alınmaktadır. Burada geçen şu ihtara dikkat etmek gerekir:
“Bu gelecek beş işarette, şuûnât-ı rububiyeti rasad etmek için birer sönük, küçük, dürbün nev’inden birer temsil yazılacak. Bu temsiller şuûnât-ı rububiyetin hakikatini tutamaz, ihâta edemez, mikyas olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsilâtta ve geçen remizlerde, Zât-ı Akdes’in şuûnâtına münâsip olmayan tâbirat, temsilin kusuruna âittir.”
Bu ikazın yapılmasının hikmeti, Allah’ın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde, şuunlarında, hiçbir şekilde eşi ve benzeri olmamasıdır.
“Şuûnât”la ilgili olarak bu kadarla yetinerek, konunun, risalelerde geçen bölümlerden dikkatle, tefekkürle ve müzâkere ederek okunmasını tavsiye ediyoruz.
Bizim yaptığımız ise, sadece konuyu hatırlatmak, ehemmiyetini anlatmak ve özet bir bilgi vermekten ibarettir.
Şimdi…
Buraya kadar sabırla okuduysanız, sizi tebrik ederim.
Bir de anladıysanız, iki kere tebrik ederim.
“Bu konuyu derinlemesine okumam ve öğrenmem lâzım” dediyseniz, binler tebrik ve takdirler…
[Cemil Tokpınar] 7.8.2020 [TR724]
Yunanistan, Türkiye’yi kıskaca alıyor [Cumali Önal]
Perşembe günü, Dolar ve Euro’nun tarihi zirve yapmasından sonraki en flaş haber şüphesiz Yunanistan ve Mısır arasında imzalanan münhasır ekonomik bölge anlaşmasıydı. Yunan medyasına göre Mısır’a dün resmi bir ziyarette bulunan Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias tarihi anlaşmayı imzaladı.
Fakat asıl haber Türkiye’nin tepkisinde. Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada “ Yunanistan ile Mısır arasında deniz sınırı bulunmamaktadır. Yunanistan ile Mısır arasında bugün imzalanan sözde deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması, Türkiye için yok hükmündedir” denildi.
Türkiye geçtiğimiz yıl Kasım ayında benzer bir anlaşmayı Libya’nın yaklaşık yüzde 15’ini kontrol eden Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yapmıştı.
Şimdi herkes haritayı önüne koyup Türkiye mi Trablus’a yakın, yoksa Yunanistan mı Mısır’a, gözleriyle görsün. Beş yaşındaki bir çocuk dahi Türkiye’nin sergilediği garabete gülecektir.
Türkiye Doğu Akdeniz’de herhangi bir doğal arama faaliyetinde falan bulunmuyor, sadece bulunduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Bölgeye gönderdiği gemilere milyonlarca dolar harcayarak bölgede doğal gaz bulan ülkelerin oyunun bozmaya çalışıyor.
Bu oyunu bozmaya çalışırken de yalnızları oynuyor. Hiçbir ülke Türkiye’nin tezlerini desteklemiyor. Her konuda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a göz yuman, neredeyse her hafta kendisiyle telefonda görüşen ABD Başkanı Donald Trump dahi Atina’nın yanında. Peki başka kimler var Atina’yı destekleyen? Rusya, Avrupa Birliği, İsrail, Mısır gibi bölgesel ve küresel tüm aktörler.
Yunanistan geçtiğimiz ay da İtalya ile benzer bir anlaşma imzalamış, imza töreni sonrası Yunan Bakan Dendias, ‘‘Deniz bölgelerinin belirlenmesi geçerli anlaşmalarla yapılır, Türkiye’nin imzaladığı gibi geçersiz anlaşmalarla ve BM’ye tek taraflı ibraz edilen haritalarla yapılmaz’’ demişti.
Türkiye ise Yunanistan ve Mısır arasında imzalanan antlaşma ile ortaya çıkan sınırın, Libya ile yaptıkları anlaşma ile belirlenen kıta sahanlığının içinde olduğunu öne sürüyor.
Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında Mısır’a akıl da veriliyor: “2003 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile imzaladığı anlaşma ile 11 bin 500 km2’den vazgeçen Mısır, Yunanistan’la bugün imzaladığı bu sözde anlaşma ile de, yine deniz yetki alanı kaybına uğramaktadır. Bu anlaşmayla Libya’nın hakları da gaspedilmeye çalışılmaktadır.“
Türkiye, Doğu Akdeniz’de attığı adımların büyük çoğunluğunu Kıbrıs’taki Türk tarafının haklarını koruma bahanesine dayandırıyor.
Burada da ciddi bir fiyasko var aslında. Kıbrıs’ın kuzeyini kontorlünde tutan Türkiye, burada kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni dünyada tanıyan tek ülke. Hiçbir ülke bu yapıyı tanımadığı gibi Birleşmiş Milletler için de böyle bir devlet yok. Yani BM nezdinde KKTC illegal bir yapı. Ama Türkiye, BM’nin tanımadığı bir yapıyı bahane ederek Doğu Akdeniz’de maceralara atılıyor, oyun üstüne oyun kurguluyor.
Ancak aynı Türkiye, Libya’daki Trablus hükümetinin BM tarafından tanındığını belirterek bu ülkeye yaptığı müdahaleyi yasal olarak adlandırıyor.
Bu diplomatik bir tutarsızlık değil mi? BM tarafından tanınan Trablus hükümeti ve BM tarafından tanınmayan KKTC’yi kullanarak Doğu Akdeniz’de faaliyetlerde bulunmak?
Evet uluslararası ilişkiler hak ve hukuktan çok bilek gücünü esas alıyor, doğru. Türkiye de bilek gücüyle bölgede aktör olmak istiyor. Bunu da ABD‘nin bölgeden çekilmek istemesi ve Avrupa Birliği‘nin ortak bir dış politika belirleyememesinden dolayı oluşan boşluktan faydalanmaya çalışarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Yani gücüyle değil, yedi düvele karşı savaşarak değil, sadece ve sadece boşlukları doldurmaya çalışıyor.
Ancak birkaç adım ileri gittiyse de, bunun daha ilerisinin olamayacağını farketmiş olmalı.
Doğu Akdeniz ve Libya bir kurtlar sofrası. Hele hele bölgede haksızlıklar hukuksuzluklar olduğunu öne süren Türkiye’nin, sadece kendisi tarafından kabul gören kararlarla bölgeyi dizayn etmeye kalkışması, belki ilk etapta “Ne oluyoruz?“ şaşkınlığıyla karşılansa da, bölgedeki dengeler yavaş yavaş yerli yerine oturuyor.
Türkiye bir yandan BM’nin tanımadığı KKTC’nin haklarını kollamak, diğer yandan da BM tarafından tanınmasına rağmen, bu tanınırlığı tartışmalı olan Trablus hükümetiyle yaptığı anlaşmalarla bölgede şimdilik Doğu Akdeniz’in sularını köpürtüyor.
Bunu yaparak tüm büyük ve bölgesel güçleri adım adım Türkiye’nin başına topluyor. Düşünsenize Kıbrıs’ta artık Fransız gemileri demirliyor. Amerikan donanması Yunanistan açıklarında. Mısır ve İsrail Yunanistan’la kol kola. Rusya zaten Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın yanında yer alacak.
Sadece oy uğruna Türkiye’nin bölgede bir maceraya sokulması şüphesiz halkın geleceğine ipotek koymak anlamına geliyor. Pek çok ülkeyi tahrik etmenin hiçbir getirisi olmadığı gibi, götürüsü kesinlikle çok yüksek olacaktır.
Şimdi uluslararası kamuoyu Türkiye ve BM tarafından tanındığı iddia edilen ama Türkiye’nin desteğini çekmesi durumunda bir gün dahi ayakta kalamayacak olan Trablus hükümeti ile yapılan deniz sınırı anlaşmasını mı destekleyecek, yoksa Yunanistan ve Mısır arasında imzalanan anlaşmayı mı?
[Cumali Önal] 7.8.2020 [TR724]
Fakat asıl haber Türkiye’nin tepkisinde. Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada “ Yunanistan ile Mısır arasında deniz sınırı bulunmamaktadır. Yunanistan ile Mısır arasında bugün imzalanan sözde deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması, Türkiye için yok hükmündedir” denildi.
Türkiye geçtiğimiz yıl Kasım ayında benzer bir anlaşmayı Libya’nın yaklaşık yüzde 15’ini kontrol eden Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yapmıştı.
Şimdi herkes haritayı önüne koyup Türkiye mi Trablus’a yakın, yoksa Yunanistan mı Mısır’a, gözleriyle görsün. Beş yaşındaki bir çocuk dahi Türkiye’nin sergilediği garabete gülecektir.
Türkiye Doğu Akdeniz’de herhangi bir doğal arama faaliyetinde falan bulunmuyor, sadece bulunduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Bölgeye gönderdiği gemilere milyonlarca dolar harcayarak bölgede doğal gaz bulan ülkelerin oyunun bozmaya çalışıyor.
Bu oyunu bozmaya çalışırken de yalnızları oynuyor. Hiçbir ülke Türkiye’nin tezlerini desteklemiyor. Her konuda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a göz yuman, neredeyse her hafta kendisiyle telefonda görüşen ABD Başkanı Donald Trump dahi Atina’nın yanında. Peki başka kimler var Atina’yı destekleyen? Rusya, Avrupa Birliği, İsrail, Mısır gibi bölgesel ve küresel tüm aktörler.
Yunanistan geçtiğimiz ay da İtalya ile benzer bir anlaşma imzalamış, imza töreni sonrası Yunan Bakan Dendias, ‘‘Deniz bölgelerinin belirlenmesi geçerli anlaşmalarla yapılır, Türkiye’nin imzaladığı gibi geçersiz anlaşmalarla ve BM’ye tek taraflı ibraz edilen haritalarla yapılmaz’’ demişti.
Türkiye ise Yunanistan ve Mısır arasında imzalanan antlaşma ile ortaya çıkan sınırın, Libya ile yaptıkları anlaşma ile belirlenen kıta sahanlığının içinde olduğunu öne sürüyor.
Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında Mısır’a akıl da veriliyor: “2003 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile imzaladığı anlaşma ile 11 bin 500 km2’den vazgeçen Mısır, Yunanistan’la bugün imzaladığı bu sözde anlaşma ile de, yine deniz yetki alanı kaybına uğramaktadır. Bu anlaşmayla Libya’nın hakları da gaspedilmeye çalışılmaktadır.“
Türkiye, Doğu Akdeniz’de attığı adımların büyük çoğunluğunu Kıbrıs’taki Türk tarafının haklarını koruma bahanesine dayandırıyor.
Burada da ciddi bir fiyasko var aslında. Kıbrıs’ın kuzeyini kontorlünde tutan Türkiye, burada kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni dünyada tanıyan tek ülke. Hiçbir ülke bu yapıyı tanımadığı gibi Birleşmiş Milletler için de böyle bir devlet yok. Yani BM nezdinde KKTC illegal bir yapı. Ama Türkiye, BM’nin tanımadığı bir yapıyı bahane ederek Doğu Akdeniz’de maceralara atılıyor, oyun üstüne oyun kurguluyor.
Ancak aynı Türkiye, Libya’daki Trablus hükümetinin BM tarafından tanındığını belirterek bu ülkeye yaptığı müdahaleyi yasal olarak adlandırıyor.
Bu diplomatik bir tutarsızlık değil mi? BM tarafından tanınan Trablus hükümeti ve BM tarafından tanınmayan KKTC’yi kullanarak Doğu Akdeniz’de faaliyetlerde bulunmak?
Evet uluslararası ilişkiler hak ve hukuktan çok bilek gücünü esas alıyor, doğru. Türkiye de bilek gücüyle bölgede aktör olmak istiyor. Bunu da ABD‘nin bölgeden çekilmek istemesi ve Avrupa Birliği‘nin ortak bir dış politika belirleyememesinden dolayı oluşan boşluktan faydalanmaya çalışarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Yani gücüyle değil, yedi düvele karşı savaşarak değil, sadece ve sadece boşlukları doldurmaya çalışıyor.
Ancak birkaç adım ileri gittiyse de, bunun daha ilerisinin olamayacağını farketmiş olmalı.
Doğu Akdeniz ve Libya bir kurtlar sofrası. Hele hele bölgede haksızlıklar hukuksuzluklar olduğunu öne süren Türkiye’nin, sadece kendisi tarafından kabul gören kararlarla bölgeyi dizayn etmeye kalkışması, belki ilk etapta “Ne oluyoruz?“ şaşkınlığıyla karşılansa da, bölgedeki dengeler yavaş yavaş yerli yerine oturuyor.
Türkiye bir yandan BM’nin tanımadığı KKTC’nin haklarını kollamak, diğer yandan da BM tarafından tanınmasına rağmen, bu tanınırlığı tartışmalı olan Trablus hükümetiyle yaptığı anlaşmalarla bölgede şimdilik Doğu Akdeniz’in sularını köpürtüyor.
Bunu yaparak tüm büyük ve bölgesel güçleri adım adım Türkiye’nin başına topluyor. Düşünsenize Kıbrıs’ta artık Fransız gemileri demirliyor. Amerikan donanması Yunanistan açıklarında. Mısır ve İsrail Yunanistan’la kol kola. Rusya zaten Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın yanında yer alacak.
Sadece oy uğruna Türkiye’nin bölgede bir maceraya sokulması şüphesiz halkın geleceğine ipotek koymak anlamına geliyor. Pek çok ülkeyi tahrik etmenin hiçbir getirisi olmadığı gibi, götürüsü kesinlikle çok yüksek olacaktır.
Şimdi uluslararası kamuoyu Türkiye ve BM tarafından tanındığı iddia edilen ama Türkiye’nin desteğini çekmesi durumunda bir gün dahi ayakta kalamayacak olan Trablus hükümeti ile yapılan deniz sınırı anlaşmasını mı destekleyecek, yoksa Yunanistan ve Mısır arasında imzalanan anlaşmayı mı?
[Cumali Önal] 7.8.2020 [TR724]
Kur ve havai fişek! [M.Nedim Hazar]
Lübnan’daki korkunç faciayı biliyorsunuz. Dünyanın pek çok kesiminden başsağlığı mesajları yayınlandı. Zira 100’den fazla masum insan ölmüş, binlerce kişi yaralanmıştı. Beyrut Belediye başkanı evsiz kalan insan sayısını 300 bin olarak açıkladı.
Bu arada bir açıklama arada kaynadı.
İsrail’in faşist parti liderlerinden olan Feiglin, patlamayı adeta bayram sevinci ile izlediklerini açıkladı ve şöyle dedi: Muhteşem bir havai fişek gösterisi seyrettik!
Şahsen topyekûn kötü olan bir millet olduğuna inanmıyorum ancak yöneticileri ve elitleri sayesinde kahir ekserisi kötüye dönüşmüş toplumlar olduğuna da eminim.
Faşist lider Feiglin’in onlarca masumun öldüğü bir faciayı fener alayı gibi izlemesiyle, Meriç’te boğulan minik bebeğin ardından “İyi ki öldü büyüse terörist olacaktı” diyen Tayyiban arasında milim fark görmüyorum şahsen.
50 yaşını aştım artık…
Hayattaki en büyük yanılgılarımdan biri de yıllar yılı “Azizlerden aziz olan bu millet” palavrasına körü körüne inanmış olmamdır.
Hani “Bir kısmı” dense yine anlardım ama hiçbir milletin azizlerden aziz olduğuna inanmıyorum ve de her milletten bir grubun (sayıca çok az olabilirler) azizlerden aziz olabilmesi mümkün elbette. Ve ne yazık ki bu kitle mutlak çoğunluk tarafından genellikle boğuluyor tepeleniyor.
Sadece Türkiye’ye mahsus olarak söylemiyorum bunu.
Sanırım tarih boyunca tüm milletlerde durum aynı.
İnsanlık tarihinin temel çatışması da bu değil mi zaten?
Erdoğan bir süre önce “Bu kardeşinize yetki verin, dolarla nasıl mücadele edilir görün” demişti.
Yetki aldığından beri Türk Lirası Dolar karşısında yüzde 39’dan fazla değer kaybetmiş.
Elbette nedamet getirip, pişmanlık duyup yaptığı yanlışları görüp yanlıştan dönmesini beklemiyor kimse.
Einstein’e atfedilen şahane bir söz var:
“Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir”
Bu ülkede terör, ekonomi ve diğer pek çok konuda yıllardır aynı şeyler yapılıp farklı sonuç beklenildi hep.
Ancak hiçbir iktidar mevcut AKP rejimi kadar aynı yanlışta ısrar etmedi nedense.
Erdoğan ve avanesi şüphesiz ülkeyi getirdikleri iflasın sorumluluğunu üstlenip haysiyetli bir istifa yoluna gitmektense, dış güçler, faiz döviz lobisi masalına sarılıp Ayasofya ile laf gargarası yapacaktır muhtemelen.
Ve aylardır gizli kapaklı baskı altında tutulmaya çalışılan dövizin Merkez Bankası’nın iflasıyla beraber doludizgin şahlanmasından kimilerinin zevk aldığını ileri sürerek öfke seline kapılıyor iktidar yandaşları.
Kendi adıma söyleyeyim, ülkenin batmasını kimi zaman cidden istiyorum, o zaman belki bu zalim yönetimin değişme ihtimali belirir ve bu rejimi destekleyenlerin aklı başına gelir, diye düşünüyorum ama kısa süre sonra bu fikrimin yanlışlığını fark edip vicdan sızısı yaşıyorum.
Evet ülkenin belki en az yarısını tekabül eden bir bölümü vicdanlı değil, azizlerden aziz ise hiç değil.
Ancak milyonlarca masum ve zor durumda olan insan var bu ülkede ve emin olun ilk onlar ezilecek bu insafsız çarkın arasında. Albayrak ve ailesine bir şey olacağını mı zannediyorsunuz?
Ya da AKP elitlerine…
Dünyanın en fakir ülkelerinin liderlerinin dünyanın en zenginleri arasında yer aldığı gerçeğini bir kez daha hatırlatmak isterim size.
Dolayısıyla Dolar 7 lirayı aştığı zaman keyfimiz yerine gelip mutlu olamıyoruz maalesef.
Bu zalim çarkın ezeceği masumları düşünüyoruz.
Zaten haksızlık ve adaletsizlikten dolayı perişan olan bu kitle, ekonomik iflas ile büsbütün sefalete düşecek diye endişe ediyorum şahsen.
Yoksa bedbin, hodgam, egoist muazzam bir kalabalığın olduğunu farkındayım.
Test etmesi de çok basit..
Köprüye gece 12’den itibaren zam geldiğinde gece yarısına 5 dakika kala gişelere gidip bir bakın bakalım. Bir kez daha ucuz tarifeyle geçebilmek için birbirini çiğneyen,. Kavga eden, araba çarpıştıranları görün..
Bu memlekette döviz bakış her zaman iki türlü olmuştur.
Eğer döviz borçlu iseniz istersiniz ki Dolar 1 liranın bile altına insin. Ve fakat alacaklı iseniz 10 lira olsa keyfinize diyecek yoktur.
Birbirimize rol kesmeyelim lütfen..
Hasılı kelam bir felaket yaşandığında “Erzincan Kürt mü?” diye sorup ona göre üzülecek olan yüzde elli için zerre kadar üzülmeyiz ve oh ne ala fener alayıyla kutlayalım da demeyiz. Zira biliriz ki bu ülkenin masumları da var ve en çok onlar perişan olacaklar.
Yoksa ülkenin üzerine mazot döküp yakılsa umurumuzda olmayacak zalimlikler gözümüzün hep önünde…
[M.Nedim Hazar] 7.8.2020 [TR724]
Bu arada bir açıklama arada kaynadı.
İsrail’in faşist parti liderlerinden olan Feiglin, patlamayı adeta bayram sevinci ile izlediklerini açıkladı ve şöyle dedi: Muhteşem bir havai fişek gösterisi seyrettik!
Şahsen topyekûn kötü olan bir millet olduğuna inanmıyorum ancak yöneticileri ve elitleri sayesinde kahir ekserisi kötüye dönüşmüş toplumlar olduğuna da eminim.
Faşist lider Feiglin’in onlarca masumun öldüğü bir faciayı fener alayı gibi izlemesiyle, Meriç’te boğulan minik bebeğin ardından “İyi ki öldü büyüse terörist olacaktı” diyen Tayyiban arasında milim fark görmüyorum şahsen.
50 yaşını aştım artık…
Hayattaki en büyük yanılgılarımdan biri de yıllar yılı “Azizlerden aziz olan bu millet” palavrasına körü körüne inanmış olmamdır.
Hani “Bir kısmı” dense yine anlardım ama hiçbir milletin azizlerden aziz olduğuna inanmıyorum ve de her milletten bir grubun (sayıca çok az olabilirler) azizlerden aziz olabilmesi mümkün elbette. Ve ne yazık ki bu kitle mutlak çoğunluk tarafından genellikle boğuluyor tepeleniyor.
Sadece Türkiye’ye mahsus olarak söylemiyorum bunu.
Sanırım tarih boyunca tüm milletlerde durum aynı.
İnsanlık tarihinin temel çatışması da bu değil mi zaten?
Erdoğan bir süre önce “Bu kardeşinize yetki verin, dolarla nasıl mücadele edilir görün” demişti.
Yetki aldığından beri Türk Lirası Dolar karşısında yüzde 39’dan fazla değer kaybetmiş.
Elbette nedamet getirip, pişmanlık duyup yaptığı yanlışları görüp yanlıştan dönmesini beklemiyor kimse.
Einstein’e atfedilen şahane bir söz var:
“Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir”
Bu ülkede terör, ekonomi ve diğer pek çok konuda yıllardır aynı şeyler yapılıp farklı sonuç beklenildi hep.
Ancak hiçbir iktidar mevcut AKP rejimi kadar aynı yanlışta ısrar etmedi nedense.
Erdoğan ve avanesi şüphesiz ülkeyi getirdikleri iflasın sorumluluğunu üstlenip haysiyetli bir istifa yoluna gitmektense, dış güçler, faiz döviz lobisi masalına sarılıp Ayasofya ile laf gargarası yapacaktır muhtemelen.
Ve aylardır gizli kapaklı baskı altında tutulmaya çalışılan dövizin Merkez Bankası’nın iflasıyla beraber doludizgin şahlanmasından kimilerinin zevk aldığını ileri sürerek öfke seline kapılıyor iktidar yandaşları.
Kendi adıma söyleyeyim, ülkenin batmasını kimi zaman cidden istiyorum, o zaman belki bu zalim yönetimin değişme ihtimali belirir ve bu rejimi destekleyenlerin aklı başına gelir, diye düşünüyorum ama kısa süre sonra bu fikrimin yanlışlığını fark edip vicdan sızısı yaşıyorum.
Evet ülkenin belki en az yarısını tekabül eden bir bölümü vicdanlı değil, azizlerden aziz ise hiç değil.
Ancak milyonlarca masum ve zor durumda olan insan var bu ülkede ve emin olun ilk onlar ezilecek bu insafsız çarkın arasında. Albayrak ve ailesine bir şey olacağını mı zannediyorsunuz?
Ya da AKP elitlerine…
Dünyanın en fakir ülkelerinin liderlerinin dünyanın en zenginleri arasında yer aldığı gerçeğini bir kez daha hatırlatmak isterim size.
Dolayısıyla Dolar 7 lirayı aştığı zaman keyfimiz yerine gelip mutlu olamıyoruz maalesef.
Bu zalim çarkın ezeceği masumları düşünüyoruz.
Zaten haksızlık ve adaletsizlikten dolayı perişan olan bu kitle, ekonomik iflas ile büsbütün sefalete düşecek diye endişe ediyorum şahsen.
Yoksa bedbin, hodgam, egoist muazzam bir kalabalığın olduğunu farkındayım.
Test etmesi de çok basit..
Köprüye gece 12’den itibaren zam geldiğinde gece yarısına 5 dakika kala gişelere gidip bir bakın bakalım. Bir kez daha ucuz tarifeyle geçebilmek için birbirini çiğneyen,. Kavga eden, araba çarpıştıranları görün..
Bu memlekette döviz bakış her zaman iki türlü olmuştur.
Eğer döviz borçlu iseniz istersiniz ki Dolar 1 liranın bile altına insin. Ve fakat alacaklı iseniz 10 lira olsa keyfinize diyecek yoktur.
Birbirimize rol kesmeyelim lütfen..
Hasılı kelam bir felaket yaşandığında “Erzincan Kürt mü?” diye sorup ona göre üzülecek olan yüzde elli için zerre kadar üzülmeyiz ve oh ne ala fener alayıyla kutlayalım da demeyiz. Zira biliriz ki bu ülkenin masumları da var ve en çok onlar perişan olacaklar.
Yoksa ülkenin üzerine mazot döküp yakılsa umurumuzda olmayacak zalimlikler gözümüzün hep önünde…
[M.Nedim Hazar] 7.8.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)