Yeni bir “Medeniyet Teklifi” mi? Aman bunu kaçırmayalım! [Kadir Gürcan]

“Bilge Başkan” olarak bilinen İzzetbegoviç’in ölüm yıldönümüne denk gelmesinden midir nedir, tam kestiremedim, Saray’dan bir anda hikmet yüklü, istikbal çeşnili mesajlar dökülmeye başladı. Medeniyet ile alakalı müşkülpesentlik, kendini ağırdan satma ve büyük laf edip tarihi geçmişe sığınma budalalığı geçtiğimiz haftaya düşen, Saray menşeli akıldaneliklerden sadece bir kaçı.

Balkan Ziyaretlerindeki coşkulu karşılamanın, abartılı ala u nümayişin de, eskide kalmış itibarı tekrar kazanma gayretinde bir katkısı olabilir mi? Niye olmasın? Şu an Saray’ın en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni bir rüzgar. Kış aylarında duymaya alıştığımız Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgası bile, “Belediye başkanları istifa krizi” ne kilitlenen Saray’a rahat nefes aldırabilir.

Belki kabul edilmesi zor bir gerçek ama, olgunluk, bilgelik, devlet adamlığı ve ciddiyeti bir yere intisap-velev ki bu devlet-i aliye olsun-, büyük laflar etmek ya da birilerinin sırtına çıkmakla kazanılamıyor. Osmanlı Bakiyyesi, Türkiye’den çok Avrupa’ya entegre olmuş küçük-büyük ülkeleri, hala yüz-yüz elli senenin nostaljisi ile yad etmek ve bununla teselli olmak derin, kronik bir psikolojik rahatsızlık. Tedavisi de yok.

ABD ve Avrupa’dan kopuşun makul gerekçeleri olmadığı için hikmet(!) yüklü metaforlar can simidi muamelesi görüyor. ABD’yi “Medeni bulmamak” Avrupa’yı “Tek dişi kalmış canavar!” istiskali ile hiçe saymak vazgeçilir konfor değil hani!

O mısralar yazılalı neredeyse, bir asır geçti. Coğrafik konumundan dolayı “Medeniyet” diye küçümsediğimiz  “tek dişli” şey protez, implement ya da porselen diş temin etmiş olmalı ki, hala yaşamaya devam ediyor. Güneydoğu sınırında başlattığınız seferlerde(!) bir milyar dolarlara aldığınız tankları kullanmıyor musunuz? Onlar medeniyetin ve dolayısıyla sizin tepe tepe kullandığınız ithal medeniyet kazanımları arasına girmiyor mu?

Çok olmadı. “Amerika’yı Müslüman Kaşifler buldu!” iddiasıyla, hakk-ı temettu iddiasını ne zaman unuttunuz? Lise yıllarının tarih bilgisiyle ya da yalan-yanlış yazılmış kahramanlık hikayeleriyle cümle aleme rezil olmak bizim devletlilerin zavallılığı. Osmanlı mirasını, fes ve bastona indirgeyen içi geçmiş tarihçi kadrosuyla ancak bu kadar!

“Biz çok iyiyiz, herkes bize düşman. Gelişmemizi kıskanıyorlar, canım!” rüküşlüğü, örselenmiş gururlar için hala can suyu. Türkiye’nin dünya standartlarından çoktan koptuğunu, bölgenin bilinen düşük seviyesinden daha da geriye yuvarlandığını gizleyebilecek bahaneler için çok ter döküyorlar ama, nafile. En yeni ve parlak düşüncelerini, iki yüz yıl önceki düşünür ve mütefekkirlerden derleyen bu kıt akıllıların her gün yeni bir değişimle yol alan dünya siyasetini anlama ihtimali hiç ama hiç yok.

Öyle ya da böyle, takma diş gibi bile dursa, şu anki medeni kazanımların Avrupa ve ABD’yi ekonomik, idari ve insani yaşam kaliteleri açısından dünyanın ileri ve medeni ülkeleri arasına yerleştirmesini ıskalamamak gerekiyor. İnsaflı bir Müslüman düşünürün “Avrupa medeniyetinin artık bize ihtiyacı kalmadı. Ama biz hala geçmiş asırlarda, Müslüman mütefekkirlerin ilmi keşiflere katkılarıyla övünmekten vazgeçemiyoruz!” itirafı ne kadar yerinde.

Farz muhal, “Mevcut medeni dünyanın eksiklikleri var ama, şu an elde olan bu. Siz ne teklif ediyorsunuz?” diye sorulsa teklifiniz ne? Müstebit, zorba ve iyi korunan Saray duvarları arkasına sığınmış kıt akıllı idarecilere “hilafet” kaftanı giydirmek makul bir cevap gibi durmuyor. Zira bu teklif, halife, bilge başkan, şeyhü’l-islam, belediye başkanı, müftü, nikah şahidi, futbol kulübü başkanı, güzel sanatlar akademisi rektörü... gibi akıldışılıkları içinde barındırıyor.

Mevcut medeniyete burun kıvırıp, kendinizi ağırdan satmanıza hoşgörü bekliyorsanız, içine düştüğünüz acınası hallerin alaya alınmasına da katlanmanız gerekiyor.

Halep oradaysa arşın burada; yeni bir medeniyet(!) teklifiniz varsa haberimiz olsun, bütçemiz elverdiğince biz de bir kaç ölçek (Okka’mı deseydik. O daha tarihi ve fiyakalı duruyor!) alırız. Geçtiğimiz iki asra yetişemedik bu milenyumu bari kaçırmayalım.

[Kadir Gürcan] 29.10.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Erdoğan’ın Hizmet Hareketi nefretinin derin kökleri [Bülent Keneş]

Bütün İslamcılar (Islamists) belki Müslümandır ama bütün Müslümanların İslamcı olduğunu söyleyemeyiz. Tüm İslam dünyası için geçerli olan bu sade mantık, Türkiye için de fazlasıyla geçerlidir.  Oysa, modern Türk tarihi iç içe geçmiş katmanlı çelişkiler ve çekişmelerle doludur.

Yakın zamana kadar Türkiye’nin sosyo-politik ajandasına, kendi içerisinde farklı görünürlükleri ve söylemleri olan dindar kesimler ile Türkiye’ye uzun süre tahakküm etmiş Fransız usulü sert laikçilik arasındaki gerilim damgasını vurmuştu.  Dışarıdan bakanlar da Türkiye’deki ana ve belki de tek gerilim hattını bu dindar-laikçi çelişkisi üzerinden görüyordu. Köklü bir mazisi olan bu sosyo-politik cepheleşme, cephelerin karşıt tarafına düşenlerin kendi aralarındaki gerilim, çelişki ve çekişmelerin görünmesine engel oluyordu.

Sosyo-politik kimliğini daha ziyade din, yani İslam üzerinden tanımlayan dindar kesimlerin istismarına dayalı siyasi projeler kurgulayan Türkiye’deki siyasal İslamcılığın, ciddi demokrasi açıklarıyla dolu bu sert laikçi anlayışla olan mücadelesi zamanla sekülerizmin her türüne ve farklı hayat tarzlarına nefret içerir hale gelmişti.

Toplumu dindarlık-laiklik çelişkisi üzerinden ayrıştırarak kamplaştırdığı oranda bu gerilimi siyasi sermayeye dönüştürebileceklerini hesap eden Türkiye’nin siyasal İslamcıları, gün geçtikçe İslam’ın barışçı ve kuşatıcı mesajlarını gölgeleyecek ayrıştırıcı, ayrımcı ve nefret içeren söylemlere daha fazla yöneldiler. Bunun Türkiye’de nasıl büyük bir siyasal yıkıma yol açtığını, 28 Şubat 1997’de alınan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararları sonrası yaşanan post-modern askeri darbe sürecinde toplum ilkilerine kadar hissetmişti.

Aslına bakılırsa, Türkiye’de köken itibariyle bugün bildiğimiz anlamda otokton (yerli) bir siyasal İslamcılık hiç olmamıştır. Türkiye’yi derinden etkileyen siyasal İslamcılık, daha ziyade, Pakistan, Mısır ve Kuzey Afrika ülkelerinde sömürgeciliğe karşı bir tepki olarak gelişen reaksiyoner tecrübelere dayalı siyasal İslamcılığın Türkiye’ye ithalinden ibarettir. Bu açıdan bakıldığında Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi kökeninin dayandığı siyasal İslamcılığa Mısır’daki İhvan-ı Müslimin’in ve Pakistan’daki Cemaat-i İslami’nin babalık yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

1979 İran Devrimi sonrası ise, Türk siyasal İslamcıları üzerinde Humeyni ve yoldaşlarının etkisi daha baskın hale gelmiştir.  Erdoğan’ın siyasal mentorü Necmettin Erbakan’ın siyasal ve dini fikriyat kaynaklarını da ılımlı ve kuşatıcı lokal dini anlayışlardan ziyade sömürgecilerle cedelleşme ya da İran’da olduğu gibi devrimci hareket anlayışı neticesinde sertleşmiş ve yer yer radikalleşmiş bu türden dış kaynaklı İslamcı anlayışlar oluşturmaktaydı.

Erbakan ve çevresinin siyasi ve dini düşüncelerine damga vuran eserlerin ağırlıklı kısmı da zaten bu tür radikalleşmiş İslamcı grupların yayınladıkları eserlerin Türkçe tercümelerinden ibaretti. 1960’lardan itibaren belirginleşmeye başlayan siyasal İslamcılığın yanısıra Türkiye’de, benim İslami (Islamic) dediğim, ana akım bir Müslüman gelenek de hep güçlü bir şekilde var olagelmiştir. İslami gelenek, İslam’ı İslamcıların gördüğü gibi kendilerine iktidar olanakları sunacak bir siyasal ideoloji olarak değil, Hz. Peygamber’e inmiş safi bir din olarak görmüşler ve bu kutsal dini siyasi gündeme, toplumsal ayrışmalara meze yapmaktan şiddetle kaçınmışlardır.

Toplumun tamamına kucak açan bu İslami haraketler, ruhunu İslam’dan alarak tarihten süzülüp gelen barış içerisinde bir arada yaşama kültürünün önemli sosyolojik taşıyıcıları rolünü üstlenmişlerdir. Aralarında yüzlerce yıllık köklü dini tarikâtların da bulunduğu bu dindar kesimler, aşırı laikçi siyasal rejimle kapışmak yerine, karşılıklı etkileşimle onu zaman içerisinde ıslah etmenin arayışına girmişlerdir.

Bir çok dindar grubun yanısıra 1970’lerden itibaren Türkiye toplumsal sahnesine çıkan Fethullah Gülen de siyasal İslamcılığın kışkırtıcılığına karşı ıslah edici İslami ve demokratik bir yol izlemeyi tercih etmiştir.

Tıpkı diğer sivil İslami hareketler gibi Hizmet Hareketi de, iktidar arayışında ve laikçi rejimle hesaplaşma peşindeki siyasal İslamcı projenin sahneye sürdüğü hiçbir siyasi oluşuma ya da partiye destek vermemiştir.

Toplumu ayrıştıran, bölen, kamplara ayıran siyasal İslamcı söylem ve eylemlere oldum olası hep mesafe koymuş ve toplumun tamamını kucaklamaya çalışan merkez sağ ya da merkez sol partileri kendisine daha yakın bulmuştur. Bu yüzden de gerek toplumsal karşılığı, gerekse medya ve sivil toplum varlığı ile Hizmet Hareketi, pasifist metodlarla da olsa hep toplumun tamamına hitap eden, devleti ve toplumu demokratikleştirici, hukuk devletine, temel insan hak ve özgürlüklerine, şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe önem veren siyasi oluşumlara destek vermiştir.

Böyle bir geçmiş üzerinden Erdoğan, 2001 yılında bir grup arkadaşıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) kurmuş ve “Milli Görüş gömleğini çıkardım” diyerek artık siyasal İslamcılıkla arasına mesafe koyduğunu kamuoyu önünde deklare etmiştir. Parti programı ve 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi açıklanan seçim manifestosu da Erdoğan’ın “değiştim” söylemlerini destekler nitelikte demokratikleştirici reformist vaatlerle doldurulmuştur.

Hakikaten de iktidara geldiği ilk yıllar AKP ve Erdoğan parti programında ve seçim manifestosunda yer alan demokratikleştirici, toplumu bütünleştirici ve Türkiye’yi dünya ile entegre edici vaatleri hızla gerçekleştirmeye girişmiş, böylece hem Türkiye’de hem de dünyada büyük itibar kazanmıştı.  Hizmet Hareketi yetişmiş zengin insan sermayesi, sivil toplum varlığı ve medyasıyla o dönem için toplumun tamamını kucaklayan Erdoğan ve AKP’nin Avrupa Birliği üyelik hedefi doğrultusunda gerçekleştirdiği devrim niteliğindeki demokratikleşme hamlelerine tam destek vermiştir.

Bu değişime direnen derin devlet unsurlarının 2007 yılından itibaren yeniden başlattıkları anti-demokratik müdahaleler karşısında da, Türkiye ve dünyadaki tüm demokratik çevreler gibi, AKP’nin yanında yer almıştır. Erdoğan ve AKP’nin reformları toplumda büyük bir heyecan yaratmış ve desteğini yüzde 50’ye varan bir düzeye çıkarmıştır. Anti-demokratik yapılara karşı verilen mücadele süreci içerisinde, sadece tahakkümcü askeri vesayet kırılmakla kalmamış, bu süre zarfına Erdoğan yanlısı güçlü bir medya ve sivil toplum da ortaya çıkmıştır.

Sivil ve demokratik yeni bir anayasa yapma vaadiyle girdiği 12 Haziran 2011 seçimlerinde AKP’nin yüzde 50’ye varan desteğini gören Erdoğan, askeri vesayetin, bürokratik oligarşinin belinin kırıldığı, yargının 12 Eylül 2010 referandumuyla demokratikleştiği bir ortamda önünde büyük bir fırsat görmüştür. Bu fırsatı demokratik çevrelerin beklentileri doğrultusunda ve seçimlerden önce verdiği vaatleri gerçekleştirme yönünde kullanmak yerine kendi fabrika ayarlarına, yani siyasal İslamcı kökenlerine yeniden dönmekte bir imkan olarak değerlendirmiştir.

2011 yılı başlarında patlak veren Arap isyanları da, Erdoğan’ın içeride mutlak muktedir olma arayışlarına emperyal güdülerin eklenmesine yol açmıştır. Böylece yurt içinde siyasal İslamcılığın hedefleri çerçevesinde peşine düştüğü siyasi güç imkanı ile Arap isyanlarına dair varsayımlarının oluşturduğu ihtiraslı emperyal hesaplar kesişmiş ve Erdoğan yepyeni hedeflere yönelmiştir. Erdoğan, bu süreçte sadece Türkiye’nin rejimini siyasal İslamcı hedefler doğrultusunda değiştirmeye yeltenmekle kalmamış, aralarında Mısır’ın da olduğu bölge ülkelerinin rejimlerini de aynı yönde değiştirmek üzere bu ülkelerin içişlerine doğrudan ya da dolaylı müdahalelerde bulunmuştur.

Bu türden müdahaleleri gerçekleştirmek için söz konusu ülkelerdeki siyasi grupları etkileyecek vekil (proxy) örgütleri kullanmış, şayet bu türden örgütler yoksa bizzat kendisi oluşturmuştur. Suriye örneğinde olduğu gibi, uluslararası suç niteliğindeki bu illegal faaliyetlerinin maliyetini yasal parayla karşılayamayacağı için BM ve ABD yaptırımı altında olan İran’ın petrol paralarının aklanması da dahil olmak üzere hem ulusal, hem de uluslararası kara para ve rüşvet operasyonlarına girişmiştir.

Erdoğan bu kirli işlere bulaşmakla kalmamış, Hizmet Hareketi de dahil olmak üzere, tüm kesimlerin bu girişimlere destek olmasını da beklemiştir. Nihayet adının karıştığı uluslararası kirli işlerden bir kısmı, 17/25 Aralık 2013’te patlak veren yolsuzluk ve rüşvet skandalı ve 2014 yılı başlarında Suriye’deki radikal İslamcı terör örgütlerine silah taşıyan MİT tırlarının durdurulmasıyla ortaya çıkmıştır.

Erdoğan’ın destek beklentilerinin aksine Hizmet Hareketi, 2011 seçimleri sonrasında yeniden siyasal İslamcı köklerine dönme sinyalleri veren, hem yurt içinde hem de yurtdışında siyasal İslamcılığın hedefleri doğrultusunda hareket eden Erdoğan ve liderliğindeki AKP ile arasına yeniden mesafe koymaya başlamıştır. AKP ve Erdoğan siyasal İslamcılığa saptığı oranda bu mesafe de artmıştır.

Bu ayrışma yüzünden Erdoğan, Hizmet Hareketi’ni yok etmeye girişmiş ve buna küresel bir eğitim hareketi olarak bilinen Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetlerine darbe vurarak başlamıştır.  17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarının Hizmet Hareketi’ne yakın polis, savcı ve hakimler tarafından kendisini devirmek üzere gerçekleştirildiğini savunmuş, yüzlerce yolsuzluk ve rüşvet deliline rağmen operasyonu “darbe” olarak tanımlamış ve devlet mekanizmasını yerle bir edecek bir yıkım faaliyetine girişmiştir.

Aynı zamanda Hizmet Hareketi’ni kamuoyu nezdinde itibarlaştırmak için yoğun bir nefret kampanyası başlatmıştır. Muhalif her medya organını kapatmak suretiyle topluma hitap eden tek ses haline gelmiş olması, maalesef, bu çabasını kolaylaştırmıştır.  Tüm bunlara rağmen toplumu ve dünyayı Hizmet Hareketi’ne karşı ileri sürdüğü temelsiz argümanlara tam olarak inandıramamış ve bu yüzden 15 Temmuz 2016 tarihinde büyük bir komplo kurgulayarak kendisine karşıymış gibi sahnelettiği sahte ya da kontrollü diyebileceğimiz bir askeri darbeyle amaçlarına nihai olarak ulaşmaya çabalamıştır.

Bunda çok büyük ölçüde başarılı olmuş ve toplum nezdinde şeytanlaştırdığı Hizmet Hareketi’ne ait binlerce şirket ve kurumu ya kapatmış ya da el koymuş, 150 bine yakın insanı gözaltına aldırtmış, 55 bin insanı hapse attırmış, binlerce insanı işkenceden geçirtmiş, on binlerce insanın şahsi mülklerini gaspetmiştir.

Kendisini İslam dünyasının Halifesi olarak gören Erdoğan’ın iyi yetişmiş, eğitimli ve kalifiye insan sermayesini hedef alma anlamına gelen Hizmet Hareketi’ne yönelik hukuksuz, kuralsız, ahlaksız ve keyfi hamleleri derinleştiği ölçüde Türkiye her anlamda kalitesizliğe, başarısızlığa ve itibar kaybına uğramıştır.

Erdoğan’ın Milli Görüş gömleğini çıkarmak suretiyle siyasal İslamcılığı terkettiğini söyleyerek Hizmet Hareketi’nin de desteğini almayı başardığı demokratikleşme sürecinde hızla yükselen Türkiye’nin dünyadaki itibarının yerinde bugün tam anlamıyla yeller esmektedir.

Sözün özün; Hizmet Hareketi, Erdoğan’ın Türkiye’yi götürmek istediği siyasal İslamcı Cehennemi’nin önünde bir set olmaya çalışmış, uğruna çok ağır bedeller ödediği bu çabasına rağmen, medyatik efsunlanmaya maruz kalan kitlelerin Erdoğan’a verdiği şuursuz destek sayesinde ülkenin tam bir Cehennem’e dönüşmesine mani olamamıştır.

[Bülent Keneş] http://www.turkeytoday.net/erdoganin-hizmet-hareketi-nefretinin-derin-kokleri/

Pişmanlık [Mehmet Göksu]

Uzun bir aradan sonra bazı duyduklarım, gördüklerimi aktarmak için klavyemin başına geçtim. 13 Ekim 2016 da, neredeyse bir yıl önce son yazıyı yazdığımda ‘Yaptığının karşılığını görürsün’ yazımı sizlerle paylaşmıştım.

Neden bugüne kadar yazı yazmadım? Hemen anlatayım...

O günden itibaren Türkiye’de her şey daha kötüye gitmeye başladı. Ceberrut bir idare insanlara daha çok zulmetmeye, sebepsiz yere hapse atmaya, kadınları hatta çocukları ve bebekleri de hapse atmaya başlamıştı. Vicdan azabı içerisinde yazılarımın bir katkı sağlamayacağından dolayı bir de ben insanları tahrik etmeyeyim diye düşündüm.

Peki şimdi ne oldu diyor gibisiniz...

Evet Reza Zarrap ABD‘de hapiste, devletin başındaki de onu kurtarmak için bütün kozlarını oynadı. Ama kurtaramadı.

Hizmet  Hareketi üzerine yıkılmaya çalışılan 15 Temmuz kontrollü darbeyi, Saray sakini Türkiye’de kendisinden başka dünyada kimseye inandıramadı.(Kendisi yaptığı için kendisini inandırmış gibi görünmek zorunda ki bir sürüyü inandırabilsin). Bütün dünyada sözü sazı dinlenen istihbarat örgütleri darbenin arkasında Gülen hareketinin olmadığını açıkladılar.

Bylock kullandı diye saçma sapan bir iddia ile insanları hapse atanlar,  böyle bir uygulamayı kullanmanın suç kabul edilemeyeceğini ciddi araştırma ve raporlarla dünyaya deklere ettiler. Son olarak da MİT bizzat kendisi Bylock raporunun hatalı olduğunu itiraf etti.

Hizmet Hareketi okullarında öğretmenlik yapmak ya da öğrenci olmanın suç olmadığını (dünya zaten inanıyordu) Türkiye’dekiler de inandı ve anladılar. Eğer suç olsaydı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çocukları okumazdı bu okullarda.

Adil Öksüz diye birisini çıkardılar, bu insanın MİT tarafından kullanıldığı ve özel seçildiği ortaya çıktı. Bu arada Hüseyin Gülerce’nin de MİT‘e çalıştığı açıklandı. Hizmet Hareketi içerisinde MİT’e çalışıp içeriden yıkmaya çalışanlar bakalım daha kimler var? Onları da önümüzdeki günlerde duyarız herhalde.

Bank Asya‘ya para yatırmanın suç sayılamayacağı da, -yine AKP‘lilerin içinden çoğu insanın da hesabı olduğundan olsa gerek- bu saçmalığı öne çıkaramayacaklarını anladı savcılar.

Ülkenin ekonomisi de... Artık dışarıdan dolar getiremeyen idare, 'olmayan para'yı da tüketince ve çökecekleri başka holding de kalmayınca suyun dibi görüldü.

Bunların hepsi ve daha yazmadığımız bir çok gelişmeden daha da önemlisi, hatta direkt insanı ilgilendiren kısmı hizmet insanlarına hakaret eden, zulmeden insanların artık yavaş yavaş pişmanlık göstererek ‘Biz hata ettik. Yanlış yaptık. Bizi affedin’ demesi ve günden güne sayılarının artıyor olması.

Fethullah Gülen Hocaefendi de bir sohbetinde; ’Köprüleri tahrip etmeyin. Gelecekler özür dileyecekler. Sizler de affetme erdemliliğini göstermelisiniz’ tavsiyesinde bulunmuştu bundan aylar önce.

Bir baba evlatlarını reddediyor ve hakaret ediyor, aylarca konuşmuyor evine almıyor, Hizmet Hareketi’nin masumiyetini anladıktan sonra evlatlarına kendini affettirmek için büyük çaba sarf ediyor.

Efendimiz (sav) rüyalara teşrif edip hakaret eden bir anneye ‘Beni de üzüyor ve kırıyorsun, çocuklarını da) buyurmasının ardından çocuklarına yeniden sarılan anne.

Ben onlarca misal duydum. Belki artık yüzlerce, binlerce bu ve benzeri olaylar yaşanıyor Türkiye’de ve Avrupa’da.

Herkes ellerinin arasına başının arasına alsın  ve bütün bu yaşananları düşünsün. Bu süreçten kim ve kimler faydalandı, neler tahrip edildi, kimler kimlere düşman edildi, 250 insanımızın canına mal olan darbeyi kim ‘Allah’ın lütfu’ olarak gördü.

Ulusalcı, masonik görünümlü Perinçekgillerden medet umarak, yamanarak, Rusya’ya, İran’a yaslanmaya çalışan Saray sakini, bu şeytan üçgenine paçayı kaptırdı. Türkiye’yi de hızlı bir şekilde tepetaklak götürürken, bir yerde Türk insanına 'ne haliniz varsa görün bana elveda' diyecek. Geride birbirinden uzaklaşmış insanlar, ekonomisi dibe vurmuş bir devlet kalacak.

Pişmanlık için geç kalmayalım. Vatan toprağında yaşayan insanlar olarak şucu-bucu ayrılıkları geride kalsın, yeniden vatan millet için bir araya gelelim.

Hapisteki binlerce suçsuz masum insanlar çıksın, hele 668 çocuk ve 18 bin kadın hemen çıkarılsın.
Artık Schröder'in aramasını beklemeyelim.
Vicdanlar artık görevini yapsın.
Son pişmanlık fayda etmez.

[Mehmet Göksu] 29.10.2017 [Samanyolu Haber]
mgoksu@samanyoluhaber.com

Erdoğan maaşını ATM’den çekseydi... [Tarık Ziya]

Devletten kimin, ne kadar maaş zammı alacağı belli oldu. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan 1 Ocak 2018’den itibaren 39 bin 71 lira maaş alacak. Hal-i hazırda maaşı 35 bin 295 lira.

Erdoğan’ın selefleri Abdullah Gül ve Ahmet Necdet Sezer ise 23 bin 600 lira emekli aylığı alacak. Zam oranı yüzde 10,7. Emekli başbakan ve milletvekillerinin maaşları da aynı oranda artırılıyor. Emekli milletvekili maaşı 10 bin 620 lirayı çıkacak.

Milletin vekaleti ile o koltuklarda oturanların maaşları yüzde 10,7 arttığına göre vatandaş da aynı zamları almıştır herhalde. Mamafih öyle değil.

ERDOĞAN’A 3 BİN 776 TL, MEMURA 323 TL

Memurlar ve memur emeklileri ocakta yüzde 4, temmuzda yüzde 3,5 olmak üzere toplamda yüzde 7,6 zam alacak. Haddi zatında maaş zammı yüzde 10,7 olsa bile maaşlar arasındaki uçurum sebebiyle memur ve emeklinini eline geçecek para kırmızı plakadan inmeyen zevatın aldığı zam tutarının yanına bile yanaşamaz!

Adil düzen iktidarda ne de olsa!

Erdoğan’ın eline geçecek maaş 3 bin 776 lira artarken memur ve memur emeklisinin maaşı 323 lira artacak. Üstelik bu tutar Ocak’tan itibaren geçerli değil. Artış ilk 6 ay 185 lira, ikinci altı ay 138 lira olarak maaşa aksedecek. Erdoğan’ın maaş zammı emekli maaşının toplamını ikiye katlıyor.

Bin 400 lira ile geçimini idame ettirmeye çalışan 6 milyon asgarî ücretlinin zammı henüz belli değil. ‘Bütçede kaynak yok vs.’ bahanesiyle memur ve emeklilerde olduğu gibi kuvvetle muhtemel onlar da yüzde 7-8 civarında bir zamma reva görülecek.

REİS-İ CUMHUR, ATM KUYRUĞUNDA! NASIL FİKİR!

Zenginin malı fakirin ağzını yorarmış. Ondan mütevellit ben de Erdoğan’ın maaşı üzerinden zihnimi kurcalayan bir hususa cevap bulmaya çalıştım. O hususu sizinle paylaşmayı murad ettim...

Gündem sıkıntısı çeken Erdoğan halkın içine karışıp maaşını otomatik para çekme makinesinden (ATM) almaya karar verirse ne olacak? Ufukta yine seçimler var. Belediye, Türkiye Büyük Millet Meclisi, en mühimi de başkanlık seçimlerine şunu şurasında ne kaldı?

ATM önünde bir Erdoğan fotoğrafı kaç mitinge bedel tesir uyandırabilir. Halk böyle kareleri sever. Sezer’in market kasasında kuyruğa girmesi Çankaya Köşkü’nde geçirdiği 7 seneden geriye kalan en berrak kare olarak hatırlanır hâlâ.

ZARRAB DAVASINI BİLE UNUTTURABİLİR

Böyle bir hamleyi halkla ilişkiler ve iletişim stratejisi açısından tartışmak zaman israfıdır. Dolayısıyla doların alıp başını gittiği, Zarrab’ın uykuları kaçırdığı, ABD’nin vize yasağı koyduğu şu günlerde ‘Reis-i Cumhur ATM kuyruğunda’ manşetleri ilaç gibi gelebilir.

Bir an için tahayyül edelim... Müşavirler böyle bir tavsiyede bulunur ve Erdoğan maaşını çekmek için Saray’a en yakın Ziraat Bankası ATM’sinin önüne gelir. MİT’ten ‘temiz’ raporu alınmış yirmi-otuz emekli de daha evvel aynı ATM önünde sıraya girmiştir.

Saray’a akredite gazeteciler, fotoğraf muhabirleri ile kameramanlar malum adreste dünden hazırdır.

Erdoğan sıra kendisine gelene dek diğer emeklilerle havadan sudan meseleleri konuşur. Sırası geldiğinde banka kartını hazneye yerleştirir, kimselere göstermeden şifresini girer ve ana ekrandaki talimatları birebir tatbik eder.

GÜNLÜK PARA ÇEKME LİMİTİ 1.500 LİRA

Maaş tutarını yazar ve giriş düğmesine bastığında ekranda ne yazacak? ‘Günlük para çekme limiti 1.500 TL’dir, lütfen tutarı yeniden girin’ ibaresi ekranda görünecek. O dakikadan itibaren işler sarpa sarabilir. Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın bile gelse o ATM bir lira fazla ödeme yapmayacaktır.

Hal böyle iken Erdoğan o gün maaşının 1.500 lirasını çekebildi. Kaldı 37 bin 571 lira. Saray müşavirleri bu ihtimali dikkate almalı ve bir gece ansızın iptal edilen TEOG ayarında bir suâle cevap vermeden parlak PR adımını atmamalı. Aksi takdirde Erdoğan’ın öfkesini celb edebilirler.

Onlar namına ben suali yazıp cevaplayayım da memleketi bir de Erdoğan’ın maaşını ATM’den nasıl çekebileceği gibi malayani işlerle meşgul etmesinler. 

–ATM’den günlük para çekme limiti 1.500 TL’dir. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan her gün 23.50’de ATM önüne geldiğine ve saat 00.15’te ATM’den ayrıldığına göre 37 bin 571 lira kaç seferde çekilmiş olacaktır?

a)5 b)7 c)9 d)12,5 e)14

CEVAP: 12,5

Cevaptaki ‘buçuk/0,5’ Maliye Bakanı Naci Ağbal gibi cebiri zayıf müşavirlerin kafasını karıştırdıysa onun da kolayı var. Erdoğan hesapta kalan bakiyeyi müteakip ayın maaşında çekebilir.

KHK: PARA ÇEKME LİMİTİNDE REİS-İ CUMHUR MAAŞI ESAS ALINACAK

Yeni Türkiye’de kestirme bir yol her daim var. Saray 20 Temmuz 2016’dan beri Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mekanizmasını artık istisna olmaktan çıkardığına göre yarından tezi yok ‘Türkiye Cumhuriyeti hudutları dahilinde banka ATM’lerinde günlük para çekme limitlerine’ dair KHK hazırlansın.

Resmî Gazete’de yayımlanan KHK’da ‘ATM’lerde tatbik olunacak günlük para çekme limitinde bundan böyle Reis-i Cumhur’un maaşı esas alınacaktır’ denilsin. Bu sayede Erdoğan ATM önünde her ay 12-13 defa kuyruğa girmek mecburiyetinde kalmaz.

‘Düz bir emekli, aynı ATM’den maaşını kaç seferde çekebilir?’ diyerek moralinizi daha fazla bozmayacağım...

[Tarık Ziya] 29.10.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com