
Bütün İslamcılar (Islamists) belki Müslümandır ama bütün Müslümanların İslamcı olduğunu söyleyemeyiz. Tüm İslam dünyası için geçerli olan bu sade mantık, Türkiye için de fazlasıyla geçerlidir. Oysa, modern Türk tarihi iç içe geçmiş katmanlı çelişkiler ve çekişmelerle doludur.
Yakın zamana kadar Türkiye’nin sosyo-politik ajandasına, kendi içerisinde farklı görünürlükleri ve söylemleri olan dindar kesimler ile Türkiye’ye uzun süre tahakküm etmiş Fransız usulü sert laikçilik arasındaki gerilim damgasını vurmuştu. Dışarıdan bakanlar da Türkiye’deki ana ve belki de tek gerilim hattını bu dindar-laikçi çelişkisi üzerinden görüyordu. Köklü bir mazisi olan bu sosyo-politik cepheleşme, cephelerin karşıt tarafına düşenlerin kendi aralarındaki gerilim, çelişki ve çekişmelerin görünmesine engel oluyordu.
Sosyo-politik kimliğini daha ziyade din, yani İslam üzerinden tanımlayan dindar kesimlerin istismarına dayalı siyasi projeler kurgulayan Türkiye’deki siyasal İslamcılığın, ciddi demokrasi açıklarıyla dolu bu sert laikçi anlayışla olan mücadelesi zamanla sekülerizmin her türüne ve farklı hayat tarzlarına nefret içerir hale gelmişti.
Toplumu dindarlık-laiklik çelişkisi üzerinden ayrıştırarak kamplaştırdığı oranda bu gerilimi siyasi sermayeye dönüştürebileceklerini hesap eden Türkiye’nin siyasal İslamcıları, gün geçtikçe İslam’ın barışçı ve kuşatıcı mesajlarını gölgeleyecek ayrıştırıcı, ayrımcı ve nefret içeren söylemlere daha fazla yöneldiler. Bunun Türkiye’de nasıl büyük bir siyasal yıkıma yol açtığını, 28 Şubat 1997’de alınan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararları sonrası yaşanan post-modern askeri darbe sürecinde toplum ilkilerine kadar hissetmişti.
Aslına bakılırsa, Türkiye’de köken itibariyle bugün bildiğimiz anlamda otokton (yerli) bir siyasal İslamcılık hiç olmamıştır. Türkiye’yi derinden etkileyen siyasal İslamcılık, daha ziyade, Pakistan, Mısır ve Kuzey Afrika ülkelerinde sömürgeciliğe karşı bir tepki olarak gelişen reaksiyoner tecrübelere dayalı siyasal İslamcılığın Türkiye’ye ithalinden ibarettir. Bu açıdan bakıldığında Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi kökeninin dayandığı siyasal İslamcılığa Mısır’daki İhvan-ı Müslimin’in ve Pakistan’daki Cemaat-i İslami’nin babalık yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
1979 İran Devrimi sonrası ise, Türk siyasal İslamcıları üzerinde Humeyni ve yoldaşlarının etkisi daha baskın hale gelmiştir. Erdoğan’ın siyasal mentorü Necmettin Erbakan’ın siyasal ve dini fikriyat kaynaklarını da ılımlı ve kuşatıcı lokal dini anlayışlardan ziyade sömürgecilerle cedelleşme ya da İran’da olduğu gibi devrimci hareket anlayışı neticesinde sertleşmiş ve yer yer radikalleşmiş bu türden dış kaynaklı İslamcı anlayışlar oluşturmaktaydı.
Erbakan ve çevresinin siyasi ve dini düşüncelerine damga vuran eserlerin ağırlıklı kısmı da zaten bu tür radikalleşmiş İslamcı grupların yayınladıkları eserlerin Türkçe tercümelerinden ibaretti. 1960’lardan itibaren belirginleşmeye başlayan siyasal İslamcılığın yanısıra Türkiye’de, benim İslami (Islamic) dediğim, ana akım bir Müslüman gelenek de hep güçlü bir şekilde var olagelmiştir. İslami gelenek, İslam’ı İslamcıların gördüğü gibi kendilerine iktidar olanakları sunacak bir siyasal ideoloji olarak değil, Hz. Peygamber’e inmiş safi bir din olarak görmüşler ve bu kutsal dini siyasi gündeme, toplumsal ayrışmalara meze yapmaktan şiddetle kaçınmışlardır.
Toplumun tamamına kucak açan bu İslami haraketler, ruhunu İslam’dan alarak tarihten süzülüp gelen barış içerisinde bir arada yaşama kültürünün önemli sosyolojik taşıyıcıları rolünü üstlenmişlerdir. Aralarında yüzlerce yıllık köklü dini tarikâtların da bulunduğu bu dindar kesimler, aşırı laikçi siyasal rejimle kapışmak yerine, karşılıklı etkileşimle onu zaman içerisinde ıslah etmenin arayışına girmişlerdir.
Bir çok dindar grubun yanısıra 1970’lerden itibaren Türkiye toplumsal sahnesine çıkan Fethullah Gülen de siyasal İslamcılığın kışkırtıcılığına karşı ıslah edici İslami ve demokratik bir yol izlemeyi tercih etmiştir.
Tıpkı diğer sivil İslami hareketler gibi Hizmet Hareketi de, iktidar arayışında ve laikçi rejimle hesaplaşma peşindeki siyasal İslamcı projenin sahneye sürdüğü hiçbir siyasi oluşuma ya da partiye destek vermemiştir.
Toplumu ayrıştıran, bölen, kamplara ayıran siyasal İslamcı söylem ve eylemlere oldum olası hep mesafe koymuş ve toplumun tamamını kucaklamaya çalışan merkez sağ ya da merkez sol partileri kendisine daha yakın bulmuştur. Bu yüzden de gerek toplumsal karşılığı, gerekse medya ve sivil toplum varlığı ile Hizmet Hareketi, pasifist metodlarla da olsa hep toplumun tamamına hitap eden, devleti ve toplumu demokratikleştirici, hukuk devletine, temel insan hak ve özgürlüklerine, şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe önem veren siyasi oluşumlara destek vermiştir.
Böyle bir geçmiş üzerinden Erdoğan, 2001 yılında bir grup arkadaşıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) kurmuş ve “Milli Görüş gömleğini çıkardım” diyerek artık siyasal İslamcılıkla arasına mesafe koyduğunu kamuoyu önünde deklare etmiştir. Parti programı ve 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi açıklanan seçim manifestosu da Erdoğan’ın “değiştim” söylemlerini destekler nitelikte demokratikleştirici reformist vaatlerle doldurulmuştur.
Hakikaten de iktidara geldiği ilk yıllar AKP ve Erdoğan parti programında ve seçim manifestosunda yer alan demokratikleştirici, toplumu bütünleştirici ve Türkiye’yi dünya ile entegre edici vaatleri hızla gerçekleştirmeye girişmiş, böylece hem Türkiye’de hem de dünyada büyük itibar kazanmıştı. Hizmet Hareketi yetişmiş zengin insan sermayesi, sivil toplum varlığı ve medyasıyla o dönem için toplumun tamamını kucaklayan Erdoğan ve AKP’nin Avrupa Birliği üyelik hedefi doğrultusunda gerçekleştirdiği devrim niteliğindeki demokratikleşme hamlelerine tam destek vermiştir.
Bu değişime direnen derin devlet unsurlarının 2007 yılından itibaren yeniden başlattıkları anti-demokratik müdahaleler karşısında da, Türkiye ve dünyadaki tüm demokratik çevreler gibi, AKP’nin yanında yer almıştır. Erdoğan ve AKP’nin reformları toplumda büyük bir heyecan yaratmış ve desteğini yüzde 50’ye varan bir düzeye çıkarmıştır. Anti-demokratik yapılara karşı verilen mücadele süreci içerisinde, sadece tahakkümcü askeri vesayet kırılmakla kalmamış, bu süre zarfına Erdoğan yanlısı güçlü bir medya ve sivil toplum da ortaya çıkmıştır.
Sivil ve demokratik yeni bir anayasa yapma vaadiyle girdiği 12 Haziran 2011 seçimlerinde AKP’nin yüzde 50’ye varan desteğini gören Erdoğan, askeri vesayetin, bürokratik oligarşinin belinin kırıldığı, yargının 12 Eylül 2010 referandumuyla demokratikleştiği bir ortamda önünde büyük bir fırsat görmüştür. Bu fırsatı demokratik çevrelerin beklentileri doğrultusunda ve seçimlerden önce verdiği vaatleri gerçekleştirme yönünde kullanmak yerine kendi fabrika ayarlarına, yani siyasal İslamcı kökenlerine yeniden dönmekte bir imkan olarak değerlendirmiştir.
2011 yılı başlarında patlak veren Arap isyanları da, Erdoğan’ın içeride mutlak muktedir olma arayışlarına emperyal güdülerin eklenmesine yol açmıştır. Böylece yurt içinde siyasal İslamcılığın hedefleri çerçevesinde peşine düştüğü siyasi güç imkanı ile Arap isyanlarına dair varsayımlarının oluşturduğu ihtiraslı emperyal hesaplar kesişmiş ve Erdoğan yepyeni hedeflere yönelmiştir. Erdoğan, bu süreçte sadece Türkiye’nin rejimini siyasal İslamcı hedefler doğrultusunda değiştirmeye yeltenmekle kalmamış, aralarında Mısır’ın da olduğu bölge ülkelerinin rejimlerini de aynı yönde değiştirmek üzere bu ülkelerin içişlerine doğrudan ya da dolaylı müdahalelerde bulunmuştur.
Bu türden müdahaleleri gerçekleştirmek için söz konusu ülkelerdeki siyasi grupları etkileyecek vekil (proxy) örgütleri kullanmış, şayet bu türden örgütler yoksa bizzat kendisi oluşturmuştur. Suriye örneğinde olduğu gibi, uluslararası suç niteliğindeki bu illegal faaliyetlerinin maliyetini yasal parayla karşılayamayacağı için BM ve ABD yaptırımı altında olan İran’ın petrol paralarının aklanması da dahil olmak üzere hem ulusal, hem de uluslararası kara para ve rüşvet operasyonlarına girişmiştir.
Erdoğan bu kirli işlere bulaşmakla kalmamış, Hizmet Hareketi de dahil olmak üzere, tüm kesimlerin bu girişimlere destek olmasını da beklemiştir. Nihayet adının karıştığı uluslararası kirli işlerden bir kısmı, 17/25 Aralık 2013’te patlak veren yolsuzluk ve rüşvet skandalı ve 2014 yılı başlarında Suriye’deki radikal İslamcı terör örgütlerine silah taşıyan MİT tırlarının durdurulmasıyla ortaya çıkmıştır.
Erdoğan’ın destek beklentilerinin aksine Hizmet Hareketi, 2011 seçimleri sonrasında yeniden siyasal İslamcı köklerine dönme sinyalleri veren, hem yurt içinde hem de yurtdışında siyasal İslamcılığın hedefleri doğrultusunda hareket eden Erdoğan ve liderliğindeki AKP ile arasına yeniden mesafe koymaya başlamıştır. AKP ve Erdoğan siyasal İslamcılığa saptığı oranda bu mesafe de artmıştır.
Bu ayrışma yüzünden Erdoğan, Hizmet Hareketi’ni yok etmeye girişmiş ve buna küresel bir eğitim hareketi olarak bilinen Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetlerine darbe vurarak başlamıştır. 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarının Hizmet Hareketi’ne yakın polis, savcı ve hakimler tarafından kendisini devirmek üzere gerçekleştirildiğini savunmuş, yüzlerce yolsuzluk ve rüşvet deliline rağmen operasyonu “darbe” olarak tanımlamış ve devlet mekanizmasını yerle bir edecek bir yıkım faaliyetine girişmiştir.
Aynı zamanda Hizmet Hareketi’ni kamuoyu nezdinde itibarlaştırmak için yoğun bir nefret kampanyası başlatmıştır. Muhalif her medya organını kapatmak suretiyle topluma hitap eden tek ses haline gelmiş olması, maalesef, bu çabasını kolaylaştırmıştır. Tüm bunlara rağmen toplumu ve dünyayı Hizmet Hareketi’ne karşı ileri sürdüğü temelsiz argümanlara tam olarak inandıramamış ve bu yüzden 15 Temmuz 2016 tarihinde büyük bir komplo kurgulayarak kendisine karşıymış gibi sahnelettiği sahte ya da kontrollü diyebileceğimiz bir askeri darbeyle amaçlarına nihai olarak ulaşmaya çabalamıştır.
Bunda çok büyük ölçüde başarılı olmuş ve toplum nezdinde şeytanlaştırdığı Hizmet Hareketi’ne ait binlerce şirket ve kurumu ya kapatmış ya da el koymuş, 150 bine yakın insanı gözaltına aldırtmış, 55 bin insanı hapse attırmış, binlerce insanı işkenceden geçirtmiş, on binlerce insanın şahsi mülklerini gaspetmiştir.
Kendisini İslam dünyasının Halifesi olarak gören Erdoğan’ın iyi yetişmiş, eğitimli ve kalifiye insan sermayesini hedef alma anlamına gelen Hizmet Hareketi’ne yönelik hukuksuz, kuralsız, ahlaksız ve keyfi hamleleri derinleştiği ölçüde Türkiye her anlamda kalitesizliğe, başarısızlığa ve itibar kaybına uğramıştır.
Erdoğan’ın Milli Görüş gömleğini çıkarmak suretiyle siyasal İslamcılığı terkettiğini söyleyerek Hizmet Hareketi’nin de desteğini almayı başardığı demokratikleşme sürecinde hızla yükselen Türkiye’nin dünyadaki itibarının yerinde bugün tam anlamıyla yeller esmektedir.
Sözün özün; Hizmet Hareketi, Erdoğan’ın Türkiye’yi götürmek istediği siyasal İslamcı Cehennemi’nin önünde bir set olmaya çalışmış, uğruna çok ağır bedeller ödediği bu çabasına rağmen, medyatik efsunlanmaya maruz kalan kitlelerin Erdoğan’a verdiği şuursuz destek sayesinde ülkenin tam bir Cehennem’e dönüşmesine mani olamamıştır.
[Bülent Keneş]
http://www.turkeytoday.net/erdoganin-hizmet-hareketi-nefretinin-derin-kokleri/