Sağlık sorunları yaşayan Devlet Bahçeli, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu için Yüce Divan yolunun açıldığını söyledi. MHP’yi görmezden gelenlerin mutlaka pişman olacaklarını savundu.
BOLD – MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gündeme ilişkin yazılı açıklama yaptı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef aldı. “Yüce divan yolu ardına kadar açılmıştır” dedi. Bahçeli, açıklamasında CHP’yi HDP ile iş birliği yapmakla suçladı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve bazı CHP’liler için komisyon kurduklarını duyurdu.
Bahçeli’nin açıklaması şöyle:
Türkiye bir yanda içi boş tartışmalarla meşgul edilirken diğer yanda milli enerjisi ve gelecek hedefleri maalesef tahrip ve tahrif edilmektedir. Çıkar ittifakları, çürük ortaklıklar, çarpık ilişki ve irtibatlar ülkemizi hem zora sokmakta hem de siyasi yozlaşmayı tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Türk milleti gelişmeleri esef ve endişeyle takip etmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşı tahammülsüzlükleri malum ve merbut olan karanlık niyet sahipleri arkadan dolaşarak, aynı zamanda planlı itibar ve irade suikastlarıyla ülkemizin diriliş ve yükseliş ümitlerini köstekleme yarışına girmişlerdir. Bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi tamamıyla kontrolden çıkmış, siyasi ahlaktan vahim şekilde savrulmuş, millete aidiyet bilincinden hızla uzaklaşmıştır. CHP-HDP-İP-SP arasında kurulan anayasa hazırlık masaları, kirli bağlantılar, Türkiye muhaliflerini umutlandıran sinsi ve gizli pazarlıklar birer birer gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Bilhassa CHP ile HDP’nin aynı kulvar ve kumanda merkezine sabitlenmesi büyük bir sorun olarak karşımızdadır.
PKK’DAN MEDET UMMAK
CHP’nin milli meselelere sırtını dönerek PKK’dan medet umar hale gelmesi skandal ötesi bir sapma halinin tezahürüdür. CHP Genel Başkanı ikbal hesaplarını ikmal ederek kaos ve krize siyasi istikbalini bağlamıştır. Türkiye’nin karşısında biriken ve toplanan siyasi odaklar milli güvenliğimize tehdit saçan, milli bekamıza meydan okuyan merhale ve mevkie gelmişlerdir. CHP’nin şu anda takip ettiği siyaset Türk milletinin egemenlik ve tarihsel haklarıyla temelden ve bütünüyle çatışmaktadır. Bu nedenle CHP vatana ve millete alenen karşı tavırdadır. Hiç kuşku yok ki, CHP Genel Başkanı’nın ve sözcülerinin siyasi eylem ve sözleri suç teşkil etmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi hiçbir şart altında bu zillete ve ülkemize hezimet vaat eden teşebbüs ve girişimlere sessiz ve seyirci kalmayacaktır. Özellikle CHP Genel Başkanı için dokunulmazlığın kaldırılması ve mahkeme yolu ardına kadar aralanmış ve açılmıştır.
3 KİŞİLİK KOMİSYON
Milliyetçi Hareket Partisi Başkanlık Divanı’nın da kararıyla CHP-HDP ilişkilerinin incelenmesi, CHP Genel Başkanı’nın suç teşkil eden fiili ve değerlendirmelerinin analiz ve araştırılması maksadıyla şu değerli isimlerden teşekkül eden bir komisyon görevlendirilmiştir:
1– Feti Yıldız, Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili.
2– İzzet Ulvi Yönter, Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili.
3- İsmail Faruk Aksu, Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili.
Ayrıca konuyla ilgili gerek görüldüğü takdirde hukukçularımız ve milletvekillerimiz de çalışmaların içinde yer alacaklardır. Görevi, unvanı, siyasi pozisyonu, makamı ve konumu ne olursa olsun, hiç kimse suç işleme özgürlüğüne, suçluyu övme hakkına, ihanete hizmet ve refakat etme tercihine sahip olamayacaktır.
PİŞMAN OLACAKLAR
Türkiye ile birlikte Milliyetçi Hareket Partisi üzerinde hesap yapanlar çuvallamaya, oyun kuranlar, senaryo yazanlar melanetlerinde boğulmaya mahkûmdur. Herkes aklını başına almalıdır.
Türkiye’nin tarihi ve egemenlik hakları, Türk milletinin birliği, güvenliği, varlığı sonuna kadar heves ve heyecanla müdafaa edilecektir. Türkiye sahipsiz değildir. Milliyetçi Hareket Partisi’ni görmezden gelenler, spekülasyondan geçinenler, fitne ve fesada bel bağlayanlar sonunda mutlaka pişman olacaklardır. CHP-HDP zilleti ne yaparsa yapsın zalimlerin rövanşını alamayacaktır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
[BoldMedya] 4.10.2019
‘KHK’lıların Ankara toplantısına yasak gayrı insani bir hamle’ [Selahattin Sevi]
15 Temmuz ‘darbe’ girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde yayınlanan KHK’larla görevlerinden ihraç edilen mağdurların Ankara’da yapmayı planladıkları büyük buluşma Ankara Valiliğinin yazısıyla yasaklandı.
Duyuruları daha önce yapılan ve KHK’lıların sesini duyurabilmek için 5-6 Ekim’de Çankaya’da Yılmaz Güney sahnesinde yapacakları toplantının yasaklanması tepkiyle karşılandı. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “İktidar yine hukuksuzluğu tercih etti. İktidar yine toplumun anayasal haklarını ihlal etmeyi amaçladı. Bildirimi yapılmış 5-6 Ekim büyük Türkiye KHK buluşmamız Ankara Valiliğinin yazısıyla yasaklanmış. Neden hukuksuzluğun, yasa çiğnemenin ifşasından korkuyorsunuz?” sözleriyle kararı eleştirdi.
‘GAYRİ İNSANİ BİR HAMLE…’
Ankara’daki büyük buluşmanın öncülerinden KHK mağduru Prof. Dr. Haluk Savaş ise Kronos‘a yaptığı açıklamada, “Hükümetin bu toplantıyı yaptırmama yönünde girişebileceği herhangi bir hamle, yaklaşık beş altı yıldır demokrasinin ana çizgisinden sapmış olan yanlışlarına yeni bir halka ekleyecektir ve gayri insani bir hamle olacaktır.” diyerek şunları söyledi:
‘DEVLET ANCAK İNSANLARI YAŞATMAKLA YAŞAYABİLİR’
“Bu hamleyi önceden görebiliyoruz. Bu kabul edilebilecek bir şey asla olmaz. Bu topluluğun polisle vs. karşı karşıya getirilmesi hükümetin yapabileceği çok stratejik hamle olur. Bu kadar mağduriyete uğramış bir grubun şimdi de sertlikle karşılaşması toplumda siyasal ve sosyal derin acılara, mağduriyetlerin daha da derinleşmesine neden olacaktır. Bakın Türkiye’den kaçmaya çalışan insanlar daha geçen hafta Sakız Adası açıklarında botları batarak vefat etti ve Türkiye kıyılarına bakan bir mezara defnedildil. Bu acı hadiseyi göz önünde bulundurması gereken hükümet artık kendi vatandaşına bu kadar ayrımcı bir muameleyi, bu kadar baskıcı bir muameleyi, o yüz yıl öncesinde kalmış olması gereken faşist muameleleri artık yapmaktan vazgeçmesi lazım. KHK’lı kitlenin ve KHK’lıların temsil ettiği geniş toplumsal muhalefet gruplarının seslerine kulak vermeli ve hikmet-i hükümetle davranmalıdır. Devlet ancak insanları yaşatmakla yaşayabilir. Bu nedenle bu geniş toplulukların hakları konusunda duyarlı olmayı öğrenmek zorundadır. Bakın son birkaç yıldır hükümet ve hükümeti temsil eden tüm isimler ciddi anlamda prestij kaybına uğradılar. Sürekli oy kaybı içerisindeler ve toplumda güvenirlilikleri zedeleniyor ve partileri parçalanmak üzere bir noktaya sürükleniyor. Eğer kendileri için felaket sayılabilecek gelişmelerden kurtulmak istiyorlarsa öncelikle KHK’lıların ve KHK’lıların temsil ettiği toplumsal duyarlılıkların muhalefetin sesini kısmadan onları anlamaya çalışmaları gerekiyor.”
‘KHK’LILAR BİR AN ÖNCE GÖREVİNE DÖNMELİ’
Savaş sözlerini şöyle sürdürdü:
“En başta ve evvelen hükümetin derhal tüm KHK’lıların görevlerine dönebilmeleri için harekete geçmesi gerekiyor. Eğer içlerinde kesin yargı kararı almış olanlar varsa onlar için şu safhada belki bir şey yapamayabilirler. Fakat bu mahkemelerin nasıl hukuksuzlukla çalıştığını herkes biliyor. O yüzden tüm KHK’lıları anında görevlerine döndürmek, daha sonra da inceleme yapmak, yani haklarında idari soruşturmalar yapmakla süreç işletilebilir. Belki bir kısmı, yani darbe suçlarına karıştığına ilişkin kesin kanıtları olanlar açığa alınarak incelenmeli, sonrasında verilecek netleşmiş kesin hükümler ile ihraç edilmesi gerekenler varsa onlar ihraç edilebilir. Bunun dışındaki çok geniş bir grup yani bu yaklaşık 200 bin kişiyi bulan grubun açık bir suçla ilintisi olmuş olabileceğine kanaat vermiyorum. Hiç şüphesiz bağımsız mahkemeler bunun ortaya çıkacağı yerledir. Ama öncelikle siyaset mahkemelerin üzerinden elini çekmelidir.”
‘MODERN BİR SOYKIRIMIN KONUSU OLDULAR’
3 yıl önce KHK’lılar denilen genişçe insan grubunun aslında toplumdan ve vatandaşlıktan ıskat edildiğini belirten Prof. Dr. Savaş, sözlerine şöyle devam etti:
“Modern bir soykırımın konusu oldular. Soykırım kelimesi tartışmaya açık ancak neredeyse soykırım diyebileceğimiz bir muameleye uğradılar. Sadece görevlerinden ihraç olmadılar neredeyse toplumdaki tüm haklarından mahrum hale getirildiler. Seyahat hürriyetleri elden gitti, sosyal güvenceleri elden gitti, bir başka alanda çalışma hürriyetleri elden gitti, çok şey sayabiliriz… Eğitim hakları ellerinden gitti, özgürlükleri ellerinden gitti. Belki böyle sayabileceğimiz en az 50 başlık vardır. Bu şekilde toplumdan dışlanan, izole edilen, yok edilmeye çalışılan, yer yer ölüme mahkûm edilen işte “ağaç kökü yesinler” şeklinde bir ‘veciz’ ifadeyle kötü muameleye uğrayan bu insan grubu üç yıldır bu durumdan çıkmak için bireysel yaşamlarında bu zorlukla baş etmeye çalışıyor, sonra da mücadele etmeye çalışıyor. Mücadele ilk birkaç aylık şoktan sonra aslında başlamıştı. 2016 yılının sonları ve 2017’nin başlarında özellikle Twitter vs. alanında KHK’lılar bir araya gelme, bazı sosyal medya eylemleri ortaya koymaya başlamışlardı. Burada gazeteci Gökhan Özbek’in çabasını da unutmamak gerek. Ve bir grup gayretli ve cesur KHK’lı gönüllünün yaptığı gayretleri de unutmamak gerek. O günlerde ben ciddi hastalığımın pençesinde ve hapishaneden çıktığım günlerde onların çalışmalarına ancak çok sınırlı bir şekilde katılabiliyordum. Şimdi zaman geçti ve KHK mücadelesi daha geniş toplumsal katmanlara doğru yanılıyor.”
‘AMAÇ KHK MÜCADELESİNİN SESİNİ YÜKSELTMEK’
“Bu toplantının en önemli amacı Türkiye’deki KHK mücadelesininin sesini yükseltmek. Ve bu mücadeleyi veren kişilerin ve toplulukların koordinasyonunu sağlamak ve eşgüdümlü olarak daha büyük ve daha önemli bir biçimde önemli hedeflere yönelerek KHK’lıların sonuçlarıyla birlikte bu toplumdan tümüyle kaldırılmasını sağlamaya yönelik devrimci bir ruh taşıyor bu toplantı. Şu ana kadar korku, baskı ve faşizmin bütün ağır yöntemleri altında ezilmeye itilmiş ve yok edilmeye çalışılmış KHK’lılar, yani bu ülkenin muhalif ve akıllı çocukları, her kesimden muhalif ve akıllı çocukları şimdi ilk kez çok organize bir şekilde kendi siyasal, sosyal ve insani haklarının bilincinde olarak bir araya gelmek üzere 4-5 Ekim’de Ankara’da buluşmak için bir hareket halindeler. Bu organizasyonu yaptılar ve bunun için kendi şehirlerinden yola çıkarak bugün itibarıyla, yani Cuma itibariyle Ankara’ya doğru yollanıyorlar.”
‘ŞENLİK GİBİ OLACAK…’
Ankara’da iki gün sürecek ve bir şenlik gibi yapmayı planladıklarını belirten Savaş farklı siyasal partilerin de etkinliğe desteğine dikkati çekti:
“Yılmaz Güney Sahnesi’ndeki toplantıda çeşitli siyasal partilerden ve sosyal gruplardan, SKT’lardan da yardım alarak ve onlarla irtibatlaşacak KHK’lılar yarınki Türkiye’yi oluşturmak üzere, kendi mağduriyetlerini gidererek ve yarınki Türkiye’nin daha demokrat, daha medeni, daha sivil, daha insani, daha Avrupai, daha batılı anlamda bir demokrasi olması için ellerinden geleni yapmak istiyorlar. Toplantının en önemli hedefi KHK’lıların maruz kaldığı bu ağır toplumsal ayrımcılığı tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmak üzere kesin nihai hedeflerin çizilmesi ve KHK’lıların sosyal birlikteliğinin sağlanması. Bu amaçla topluma sesini duyurmak amacıyla toplantıyla birlikte hem basın kuruluşları hem KHK’lıların bizzat kendisini hem KHK’lıların sosyal medyaları hareket halinde olacak. Yine KHK TV teknik imkanların elverdiği ölçüde buradan yayın yapacak, buradaki gelişmeleri daha sonra da yayın halinde, yapım halinde kendi ekranlarından izleyicilere ulaştıracak. Bu toplantıdan en önemli beklentim öncelikle bu toplantının gerçekleşmesi.”
SİYASİ PARTİLER DESTEKLİYOR
“Bu toplantıyla ilgili hedefler KHK’lıların bir araya gelmesi, KHK’lıların mücadelesinin yükseltilmesi bu toplantının amaçlarındandır. Diğer amaçları ise toplumsal olarak hükümetin ve diğer toplum kesimlerinin artık KHK’lıların sesini daha net duyması ve açık bir biçimde pozisyon almasının sağlanmasıdır. Bu anlamda Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve CHP Genel Başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu bu toplantıya desteklerinin açık bir biçimde ifade etmektedirler. Bu hafta itibarıyla KHK TV sayın Temel Karamollaoğlu ile bir röportaj gerçekleştirecektir. Sayın Kılıçdaroğlu partilerinin Bolu’daki toplantıları nedeniyle bu toplantıya katılamayacaklar ama partileri en üst düzeyde temsil edileceğini biliyoruz. Diğer yandan artık AKP’li vekillerin de bu konularla ilgilendiklerini kamuoyuna yansıyan görüşlerinden anlıyoruz. Tüm partilerden, akıl ve izan sahipleri, sol partilerden özellikle HDP ve Yeşil Sol Parti gibi artık milletvekili düzeyindeki kişiler artık açık bu toplantıya ve KHK’lıların sorunlarına destek verdiklerini net bir şekilde ortaya koymaya başlamışlardır. Şimdi bu desteğin daha da yükseltilerek bu toplantının, toplumsal meselenin artık çözülme vakti gelmiştir. Bunun için daha fazla dayanışma, sesimizi yükseltme ve mücadeleye ihtiyaç vardır. Ve KHK’lılar bu cesareti gösterecek ve seslerini yükseltecek bir gayret ve donanmışlık içerisinde harekete geçmişlerdir. Bu hareketin eninde sonunda uzun olmayan bir safhada sadece kendi haklını geri almak için değil, Türkiye’yi de demokratikleştirmek ve daha yaşanılır ülke yapmak için bir araya geleceğini ve gayretinin kesin bir başarı getireceğini biliyorum. Destek veren herkese çok selam ve saygılar.”
[Selahattin Sevi] 4.10.2019 [Kronos.News]
Duyuruları daha önce yapılan ve KHK’lıların sesini duyurabilmek için 5-6 Ekim’de Çankaya’da Yılmaz Güney sahnesinde yapacakları toplantının yasaklanması tepkiyle karşılandı. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “İktidar yine hukuksuzluğu tercih etti. İktidar yine toplumun anayasal haklarını ihlal etmeyi amaçladı. Bildirimi yapılmış 5-6 Ekim büyük Türkiye KHK buluşmamız Ankara Valiliğinin yazısıyla yasaklanmış. Neden hukuksuzluğun, yasa çiğnemenin ifşasından korkuyorsunuz?” sözleriyle kararı eleştirdi.
‘GAYRİ İNSANİ BİR HAMLE…’
Ankara’daki büyük buluşmanın öncülerinden KHK mağduru Prof. Dr. Haluk Savaş ise Kronos‘a yaptığı açıklamada, “Hükümetin bu toplantıyı yaptırmama yönünde girişebileceği herhangi bir hamle, yaklaşık beş altı yıldır demokrasinin ana çizgisinden sapmış olan yanlışlarına yeni bir halka ekleyecektir ve gayri insani bir hamle olacaktır.” diyerek şunları söyledi:
‘DEVLET ANCAK İNSANLARI YAŞATMAKLA YAŞAYABİLİR’
“Bu hamleyi önceden görebiliyoruz. Bu kabul edilebilecek bir şey asla olmaz. Bu topluluğun polisle vs. karşı karşıya getirilmesi hükümetin yapabileceği çok stratejik hamle olur. Bu kadar mağduriyete uğramış bir grubun şimdi de sertlikle karşılaşması toplumda siyasal ve sosyal derin acılara, mağduriyetlerin daha da derinleşmesine neden olacaktır. Bakın Türkiye’den kaçmaya çalışan insanlar daha geçen hafta Sakız Adası açıklarında botları batarak vefat etti ve Türkiye kıyılarına bakan bir mezara defnedildil. Bu acı hadiseyi göz önünde bulundurması gereken hükümet artık kendi vatandaşına bu kadar ayrımcı bir muameleyi, bu kadar baskıcı bir muameleyi, o yüz yıl öncesinde kalmış olması gereken faşist muameleleri artık yapmaktan vazgeçmesi lazım. KHK’lı kitlenin ve KHK’lıların temsil ettiği geniş toplumsal muhalefet gruplarının seslerine kulak vermeli ve hikmet-i hükümetle davranmalıdır. Devlet ancak insanları yaşatmakla yaşayabilir. Bu nedenle bu geniş toplulukların hakları konusunda duyarlı olmayı öğrenmek zorundadır. Bakın son birkaç yıldır hükümet ve hükümeti temsil eden tüm isimler ciddi anlamda prestij kaybına uğradılar. Sürekli oy kaybı içerisindeler ve toplumda güvenirlilikleri zedeleniyor ve partileri parçalanmak üzere bir noktaya sürükleniyor. Eğer kendileri için felaket sayılabilecek gelişmelerden kurtulmak istiyorlarsa öncelikle KHK’lıların ve KHK’lıların temsil ettiği toplumsal duyarlılıkların muhalefetin sesini kısmadan onları anlamaya çalışmaları gerekiyor.”
‘KHK’LILAR BİR AN ÖNCE GÖREVİNE DÖNMELİ’
Savaş sözlerini şöyle sürdürdü:
“En başta ve evvelen hükümetin derhal tüm KHK’lıların görevlerine dönebilmeleri için harekete geçmesi gerekiyor. Eğer içlerinde kesin yargı kararı almış olanlar varsa onlar için şu safhada belki bir şey yapamayabilirler. Fakat bu mahkemelerin nasıl hukuksuzlukla çalıştığını herkes biliyor. O yüzden tüm KHK’lıları anında görevlerine döndürmek, daha sonra da inceleme yapmak, yani haklarında idari soruşturmalar yapmakla süreç işletilebilir. Belki bir kısmı, yani darbe suçlarına karıştığına ilişkin kesin kanıtları olanlar açığa alınarak incelenmeli, sonrasında verilecek netleşmiş kesin hükümler ile ihraç edilmesi gerekenler varsa onlar ihraç edilebilir. Bunun dışındaki çok geniş bir grup yani bu yaklaşık 200 bin kişiyi bulan grubun açık bir suçla ilintisi olmuş olabileceğine kanaat vermiyorum. Hiç şüphesiz bağımsız mahkemeler bunun ortaya çıkacağı yerledir. Ama öncelikle siyaset mahkemelerin üzerinden elini çekmelidir.”
‘MODERN BİR SOYKIRIMIN KONUSU OLDULAR’
3 yıl önce KHK’lılar denilen genişçe insan grubunun aslında toplumdan ve vatandaşlıktan ıskat edildiğini belirten Prof. Dr. Savaş, sözlerine şöyle devam etti:
“Modern bir soykırımın konusu oldular. Soykırım kelimesi tartışmaya açık ancak neredeyse soykırım diyebileceğimiz bir muameleye uğradılar. Sadece görevlerinden ihraç olmadılar neredeyse toplumdaki tüm haklarından mahrum hale getirildiler. Seyahat hürriyetleri elden gitti, sosyal güvenceleri elden gitti, bir başka alanda çalışma hürriyetleri elden gitti, çok şey sayabiliriz… Eğitim hakları ellerinden gitti, özgürlükleri ellerinden gitti. Belki böyle sayabileceğimiz en az 50 başlık vardır. Bu şekilde toplumdan dışlanan, izole edilen, yok edilmeye çalışılan, yer yer ölüme mahkûm edilen işte “ağaç kökü yesinler” şeklinde bir ‘veciz’ ifadeyle kötü muameleye uğrayan bu insan grubu üç yıldır bu durumdan çıkmak için bireysel yaşamlarında bu zorlukla baş etmeye çalışıyor, sonra da mücadele etmeye çalışıyor. Mücadele ilk birkaç aylık şoktan sonra aslında başlamıştı. 2016 yılının sonları ve 2017’nin başlarında özellikle Twitter vs. alanında KHK’lılar bir araya gelme, bazı sosyal medya eylemleri ortaya koymaya başlamışlardı. Burada gazeteci Gökhan Özbek’in çabasını da unutmamak gerek. Ve bir grup gayretli ve cesur KHK’lı gönüllünün yaptığı gayretleri de unutmamak gerek. O günlerde ben ciddi hastalığımın pençesinde ve hapishaneden çıktığım günlerde onların çalışmalarına ancak çok sınırlı bir şekilde katılabiliyordum. Şimdi zaman geçti ve KHK mücadelesi daha geniş toplumsal katmanlara doğru yanılıyor.”
‘AMAÇ KHK MÜCADELESİNİN SESİNİ YÜKSELTMEK’
“Bu toplantının en önemli amacı Türkiye’deki KHK mücadelesininin sesini yükseltmek. Ve bu mücadeleyi veren kişilerin ve toplulukların koordinasyonunu sağlamak ve eşgüdümlü olarak daha büyük ve daha önemli bir biçimde önemli hedeflere yönelerek KHK’lıların sonuçlarıyla birlikte bu toplumdan tümüyle kaldırılmasını sağlamaya yönelik devrimci bir ruh taşıyor bu toplantı. Şu ana kadar korku, baskı ve faşizmin bütün ağır yöntemleri altında ezilmeye itilmiş ve yok edilmeye çalışılmış KHK’lılar, yani bu ülkenin muhalif ve akıllı çocukları, her kesimden muhalif ve akıllı çocukları şimdi ilk kez çok organize bir şekilde kendi siyasal, sosyal ve insani haklarının bilincinde olarak bir araya gelmek üzere 4-5 Ekim’de Ankara’da buluşmak için bir hareket halindeler. Bu organizasyonu yaptılar ve bunun için kendi şehirlerinden yola çıkarak bugün itibarıyla, yani Cuma itibariyle Ankara’ya doğru yollanıyorlar.”
‘ŞENLİK GİBİ OLACAK…’
Ankara’da iki gün sürecek ve bir şenlik gibi yapmayı planladıklarını belirten Savaş farklı siyasal partilerin de etkinliğe desteğine dikkati çekti:
“Yılmaz Güney Sahnesi’ndeki toplantıda çeşitli siyasal partilerden ve sosyal gruplardan, SKT’lardan da yardım alarak ve onlarla irtibatlaşacak KHK’lılar yarınki Türkiye’yi oluşturmak üzere, kendi mağduriyetlerini gidererek ve yarınki Türkiye’nin daha demokrat, daha medeni, daha sivil, daha insani, daha Avrupai, daha batılı anlamda bir demokrasi olması için ellerinden geleni yapmak istiyorlar. Toplantının en önemli hedefi KHK’lıların maruz kaldığı bu ağır toplumsal ayrımcılığı tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmak üzere kesin nihai hedeflerin çizilmesi ve KHK’lıların sosyal birlikteliğinin sağlanması. Bu amaçla topluma sesini duyurmak amacıyla toplantıyla birlikte hem basın kuruluşları hem KHK’lıların bizzat kendisini hem KHK’lıların sosyal medyaları hareket halinde olacak. Yine KHK TV teknik imkanların elverdiği ölçüde buradan yayın yapacak, buradaki gelişmeleri daha sonra da yayın halinde, yapım halinde kendi ekranlarından izleyicilere ulaştıracak. Bu toplantıdan en önemli beklentim öncelikle bu toplantının gerçekleşmesi.”
SİYASİ PARTİLER DESTEKLİYOR
“Bu toplantıyla ilgili hedefler KHK’lıların bir araya gelmesi, KHK’lıların mücadelesinin yükseltilmesi bu toplantının amaçlarındandır. Diğer amaçları ise toplumsal olarak hükümetin ve diğer toplum kesimlerinin artık KHK’lıların sesini daha net duyması ve açık bir biçimde pozisyon almasının sağlanmasıdır. Bu anlamda Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve CHP Genel Başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu bu toplantıya desteklerinin açık bir biçimde ifade etmektedirler. Bu hafta itibarıyla KHK TV sayın Temel Karamollaoğlu ile bir röportaj gerçekleştirecektir. Sayın Kılıçdaroğlu partilerinin Bolu’daki toplantıları nedeniyle bu toplantıya katılamayacaklar ama partileri en üst düzeyde temsil edileceğini biliyoruz. Diğer yandan artık AKP’li vekillerin de bu konularla ilgilendiklerini kamuoyuna yansıyan görüşlerinden anlıyoruz. Tüm partilerden, akıl ve izan sahipleri, sol partilerden özellikle HDP ve Yeşil Sol Parti gibi artık milletvekili düzeyindeki kişiler artık açık bu toplantıya ve KHK’lıların sorunlarına destek verdiklerini net bir şekilde ortaya koymaya başlamışlardır. Şimdi bu desteğin daha da yükseltilerek bu toplantının, toplumsal meselenin artık çözülme vakti gelmiştir. Bunun için daha fazla dayanışma, sesimizi yükseltme ve mücadeleye ihtiyaç vardır. Ve KHK’lılar bu cesareti gösterecek ve seslerini yükseltecek bir gayret ve donanmışlık içerisinde harekete geçmişlerdir. Bu hareketin eninde sonunda uzun olmayan bir safhada sadece kendi haklını geri almak için değil, Türkiye’yi de demokratikleştirmek ve daha yaşanılır ülke yapmak için bir araya geleceğini ve gayretinin kesin bir başarı getireceğini biliyorum. Destek veren herkese çok selam ve saygılar.”
[Selahattin Sevi] 4.10.2019 [Kronos.News]
KHK’lı eşi ile tutuklanan Mehtap Köse yaşadıklarını anlattı: “İki çocuğuma tanımadığım insanlar baktı”
15 Temmuz sonrası çıkarılan OHAL dönemindeki KHK’larla hukuksuz şekilde işlerinden atılan ve cezaevine yollanan binlerce insanın yaşadığı mağduriyetler yürekleri sızlatıyor.
Eşi KHK’lı olan ev hanımı Mehtap Köse “silahlı terör örgütü” suçlamasıyla 21 ay cezaevinde kaldı. Eşi Tahir Köse’nin öğretmenlikten ihraç edilip tutuklanmasından sonra yaşadığı süreci KHK TV’ye anlattı.
Köse, “Eşim ve ben tutuklandık, iki çocuğum tanımadığım insanların yanında kalmak zorunda kaldı. Cezaevi dönüşü oğlum bana dedi ki ‘Anne sen 16 yaşında bir çocuğun annesiz kalması ne demek biliyor musun? diye sordu. “Ne annem var, ne babam var.” dedi.” ifadelerini kullandı.
İşte Köse’nin yaşadıkları;
[TR724] 4.10.2019
Eşi KHK’lı olan ev hanımı Mehtap Köse “silahlı terör örgütü” suçlamasıyla 21 ay cezaevinde kaldı. Eşi Tahir Köse’nin öğretmenlikten ihraç edilip tutuklanmasından sonra yaşadığı süreci KHK TV’ye anlattı.
Köse, “Eşim ve ben tutuklandık, iki çocuğum tanımadığım insanların yanında kalmak zorunda kaldı. Cezaevi dönüşü oğlum bana dedi ki ‘Anne sen 16 yaşında bir çocuğun annesiz kalması ne demek biliyor musun? diye sordu. “Ne annem var, ne babam var.” dedi.” ifadelerini kullandı.
İşte Köse’nin yaşadıkları;
[TR724] 4.10.2019
Gizli slogan: Düşük dolar düşük enflasyon [Ali Deniz]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve kıymetli okul arkadaşı TÜİK Başkanı uyum içinde çalışıyor. Kayınpederi Erdoğan da Merkez Bankası Başkanını değiştirmişti, uyum çemberine onu da eklediler. Özetle, bağımsız olması gereken TÜİK ve Merkez Bankası iktidarın emrinde çalışıyor!
Yıl sonuna doğru bu uyumdan neler doğacak:
Dün açıklandı; enflasyon %9.26’ya gerilemiş. Geçen sene Eylül’de %24.52 idi.
Geçen sene Eylül ayında üretici fiyatları enflasyonu %46.15 iken 2019 Eylül ayında bu rakam %2.45’e gerilemiş.
Damat Berat Albayrak’ın arkadaşı TÜİK Başkanı siparişe göre özel rapor üretimi yapıyor.
Acaba TÜİK Başkanı sokaklara inip halkın yüzüne karşı bu enflasyon oranlarını söyleyebilir mi?
Enflasyonda mutlaka düşüş olmuştur, buna şüphemiz yok. Çünkü üretim yok. Harcama yapabilen yok, insanlarda para kalmadı. Bu durumda tabi ki enflasyon oranı düşer.
Kimse bir şey almazsa enflasyon neden olsun!
Ama bu kadar düşmez, hatta düşmemeli!
Neden mi düşmemeli?
Hadi varsayalım bu veriler doğru! Gerçekten enflasyon bu kadar düştüyse sevinmek değil kesinlikle korku ve endişeye kapılmak lazım.
TÜİK’in verileri doğru ise Türkiye’de çok büyük bir resesyon başlamak üzere!
Gizli sloganları: Düşük dolar, düşük enflasyon
Ekonomiyi salt ‘dolar kurunun ve enflasyon oranının düşük olması gerekli’ diye anlayan bir Başkanımız ve Bakanımız var. Başka bir şeyle meşgul olmuyorlar.
Ekonominin gerçeklerine değil, halka oynuyorlar. Ekonominin ne olduğu, nasıl olduğu aslında hiç umurlarına değil. Önemli olan halkın ne anladığı. Bütün plan programları bunun üzerine kurulu.
Tuhaf işler oluyor, matematik çalışmıyor;
Zam gelmeyen hiçbir şey yok. Ama enflasyon sürekli düşüyor(!)
Hatta bırakın özel sektörü devlet bile sürekli zam yapıyor. İktidarın söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmuyor.
Elektriğe %60, Doğalgaza %52 zam yapan devlet enflasyon oranını %9.26 olarak açıklıyor.
3.9 milyon kişiye devlet e-haciz uygulaması başlatıldı.
İktidar kıdem tazminatlarına da gözü dikmiş durumda.
Hazine sürekli borçlanıyor.
Döviz tevdiat hesapları 219.1 milyar dolara ulaştı.
Açıklamalara göre yıl sonuna kadar brüt faiz %10-12’ye düşecek. Net faiz de %10’un altına düşecek.
Dolarizasyon durmuyor, döviz de yükseltilmiyor.
Kimsenin ekonomi yönetimine güvenmediği bu ortamda, şeffaflık, hukuka dönüş olmadıktan sonra iktidar istediği kadar ekonomi paketi açıklasın bu içinden çıkılmaz sarmal devam edecektir.
Kış geliyor…
Ekonomi paketleri ve TÜİK verileri ile gaza gelmeyin.
Siyasi belirsizlik, Suriye’deki güvenli bölge, her ay ‘ansızın gelebiliriz’ açıklamaları ve ABD’nin yaptırımlarını bekletilmesi vb zaten ortamı çok germiş durumda.
Bir de ekonomi yönetiminin sloganlarla yaptığı tiyatrolar…
Bu güvensizlik ortamı devam ederse insanlar bankalardaki 219 milyar dolarlarını isterler, işte o zaman yandı gülüm keten helva. Ortalık karışır. Türkiye’de öyle bir dolar yok.
İşte o gün krizdir ve ekonominin battığı gündür!
[Ali Deniz] 4.10.2019 [TR724]
Yıl sonuna doğru bu uyumdan neler doğacak:
- MB faizi düşürecek.
- TÜİK enflasyonu düşük göstermeye devam edecek.
- MB para basacak ve piyasadan döviz toplamaya başlayacak.
- Döviz artacak.
- Küçük bir devalüasyon olacak.
Dün açıklandı; enflasyon %9.26’ya gerilemiş. Geçen sene Eylül’de %24.52 idi.
Geçen sene Eylül ayında üretici fiyatları enflasyonu %46.15 iken 2019 Eylül ayında bu rakam %2.45’e gerilemiş.
Damat Berat Albayrak’ın arkadaşı TÜİK Başkanı siparişe göre özel rapor üretimi yapıyor.
Acaba TÜİK Başkanı sokaklara inip halkın yüzüne karşı bu enflasyon oranlarını söyleyebilir mi?
Enflasyonda mutlaka düşüş olmuştur, buna şüphemiz yok. Çünkü üretim yok. Harcama yapabilen yok, insanlarda para kalmadı. Bu durumda tabi ki enflasyon oranı düşer.
Kimse bir şey almazsa enflasyon neden olsun!
Ama bu kadar düşmez, hatta düşmemeli!
Neden mi düşmemeli?
Hadi varsayalım bu veriler doğru! Gerçekten enflasyon bu kadar düştüyse sevinmek değil kesinlikle korku ve endişeye kapılmak lazım.
TÜİK’in verileri doğru ise Türkiye’de çok büyük bir resesyon başlamak üzere!
Gizli sloganları: Düşük dolar, düşük enflasyon
Ekonomiyi salt ‘dolar kurunun ve enflasyon oranının düşük olması gerekli’ diye anlayan bir Başkanımız ve Bakanımız var. Başka bir şeyle meşgul olmuyorlar.
Ekonominin gerçeklerine değil, halka oynuyorlar. Ekonominin ne olduğu, nasıl olduğu aslında hiç umurlarına değil. Önemli olan halkın ne anladığı. Bütün plan programları bunun üzerine kurulu.
Tuhaf işler oluyor, matematik çalışmıyor;
Zam gelmeyen hiçbir şey yok. Ama enflasyon sürekli düşüyor(!)
Hatta bırakın özel sektörü devlet bile sürekli zam yapıyor. İktidarın söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmuyor.
Elektriğe %60, Doğalgaza %52 zam yapan devlet enflasyon oranını %9.26 olarak açıklıyor.
3.9 milyon kişiye devlet e-haciz uygulaması başlatıldı.
İktidar kıdem tazminatlarına da gözü dikmiş durumda.
Hazine sürekli borçlanıyor.
Döviz tevdiat hesapları 219.1 milyar dolara ulaştı.
Açıklamalara göre yıl sonuna kadar brüt faiz %10-12’ye düşecek. Net faiz de %10’un altına düşecek.
Dolarizasyon durmuyor, döviz de yükseltilmiyor.
Kimsenin ekonomi yönetimine güvenmediği bu ortamda, şeffaflık, hukuka dönüş olmadıktan sonra iktidar istediği kadar ekonomi paketi açıklasın bu içinden çıkılmaz sarmal devam edecektir.
Kış geliyor…
Ekonomi paketleri ve TÜİK verileri ile gaza gelmeyin.
Siyasi belirsizlik, Suriye’deki güvenli bölge, her ay ‘ansızın gelebiliriz’ açıklamaları ve ABD’nin yaptırımlarını bekletilmesi vb zaten ortamı çok germiş durumda.
Bir de ekonomi yönetiminin sloganlarla yaptığı tiyatrolar…
Bu güvensizlik ortamı devam ederse insanlar bankalardaki 219 milyar dolarlarını isterler, işte o zaman yandı gülüm keten helva. Ortalık karışır. Türkiye’de öyle bir dolar yok.
İşte o gün krizdir ve ekonominin battığı gündür!
[Ali Deniz] 4.10.2019 [TR724]
4 rapor, 1 gerçek; Yargı bitti, hukuk askıda [İlker Doğan]
15 Temmuz sonrası hallaç pamuğu gibi atılan yargıya liyakatsiz hakimler, militan savcılar bir günde doldurulmadı. AKP rejimi, yeni müttefiki Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in tabiriyle ‘hukuku adım adım köpekleştirdi!’ Sonuç olarak Türkiye, 2014 yılında 59. sırada yer aldığı Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde bugün 109. sırada! Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından açıklanan ‘Bağımsız Yargı’ sıralamasında ise 4 yılda 26 basamak gerileyerek 140 ülke arasında 111. sıraya kadar düştü! Bütün bunların sonucu olarak 2010’da 106. sırada yer aldığı basın özgürlüğü sıralamasında ise bugün 163’üncü durumda! Angola, Myanmar, Çad ve Zimbabve’nin de gerisinde! Ancak Türkiye’nin hızla yükseldiği bir endesk var; ‘Yolsuzluk Endeksi’nde zirveyi zorluyor. AKP yönetimindeki ülke geçtiğimiz yıl, yolsuzluk endeksinde 3 basamak birden yükselerek 85. sıraya yerleşmeyi başardı!
Türkiye’de yargıya olan güven özellikle son 5 yılda dip yaptı. Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, 2016 yılının nisan ayında yaptığı açıklamada, “Geçmişte yargıya güven yüzde 70 idi, şimdi yüzde 30’lara düştü.” demişti. CHP Antalya Milletvekili Cahit Arı ise yargıya olan güvenin bugün yüzde 20’lere kadar gerilediğini belirtiyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a göre ise oran yüzde 38! Aslında Oktay, 100 kişiden 62 kişinin yargıya güvenmediğini itiraf ediyor…
BİR GECEDE BİNLERCE HAKİM SAVCI İHRAÇ EDİLDİ
Oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ ile bir hakimin mahkeme kürsüsündeki fotoğrafı, yargının geldiği noktayı yeniden tartışmaya açtı. Yargı bir günde bu hale gelmedi! 17/25 Aralık’ta suçüstü yakalanan iktidar ne anayasa bıraktı, ne hukuk! 15 Temmuz’dan bir kaç gün sonra 3 bin 920 hakim ve savcı f.tö kılıfıyla hukuksuz bir şekilde ihraç edildi. Bugün bu rakam 4 bin 500’ü geçmiş durumda.
AVUKATLIKTAN GELEN 2 BİN ARKADAŞIMIZ!
KHK’yla ihraç edilen hakim ve savcılardan boşalan kadroların yerleri Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün açıklamasına göre ‘acil’ olarak dolduruldu. Bu acil alımlar nasıl yapıldı peki? 2014 yılı Mart ayında internete düşen tapede dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, yine dönemin Başbakanı Erdoğan’a hakim ve savcı alımlarını nasıl yaptıklarını şöyle anlatıyordu; “Avukatlıktan gelen yaklaşık 2 bin arkadaşımız transfer oluyor sisteme!”
YARKADAŞ: AKP’Lİ AVUKATLAR HAKİM-SAVCI YAPILDI
CHP’nin 26. Dönem Milletvekili Barış Yarkadaş, geçtiğimiz yıl bu konuya dikkat çekmiş ve AK Parti teşkilatlarında görev yapmış 113 avukatın, hakim ve savcı yapıldığını açıklamıştı. Sosyal medya profilinde ‘Reis’in fotolarını paylaşan hakimi hatırlayın; bugün o hakim gibi yüzbinlerce militan hakim ve savcı var adliye binalarında…
3 YILDA 10 BİN HAKİM SAVCI ALIMI
2011’deki toplam hakim ve savcı sayısı 11 bin civarındaydı. 15 Temmuz öncesinde rakam 15 bin 304 olarak kayıtlara geçti. HSK’nın internet sitesinde yer alan bilgiye göre bugün ise rakam 20 bin 719! Bu hesaba göre 15 Temmuz’dan bu yana 10 bin civarı hakim ve savcı alımı yapıldı. Bu hakim ve savcıların yüzde 45’inin meslekte görev yaptığı süre 3 yıl veya daha az.
MİLİTANLAR İÇİN ‘BARAJ’ KALDIRILDI
Hakim ve savcı alımında 2017’nin ocak ayına kadar 70 puan barajı vardı. AKP, liyakatsiz ama militan olan avukatları hakim ve savcı yapmak için 70 puan şartını da kaldırdı. Çıtanın düşürüldüğünü bizzat Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, şu sözlerle itiraf etmişti: “İhtiyaçtan dolayı da son zamanlarda puan aşağıya çekildi. Önümüzdeki dönemde 70 puanı tekrar getirerek çıtayı yükseltmeyi düşünüyoruz.”
YARGI BAĞIMSIZLIĞI DİP YAPTI!
Son 5 yılda yaşanan hukuksuzluklar ve yargının militan hakim ve savcılarla doldurulması Türkiye’nin yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve basın özgürlüğü gibi endekslerde de dip yapmasına neden oldu. Türkiye, 2014 yılında Dünya Adalet Projesi tarafından hazırlanan ‘Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 59. sıradaydı. Bugün ise 129 ülke arasında 109. sıraya kadar geriledi. ‘Bağımsız Yargı’ sıralamasında ise 140 ülke arasında 111. sıraya kadar düştü! 2014’de aynı endekste 85. sıradaydı.
Yolsuzlukta yükseliş sürüyor!
Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve basın özgürlüğü konusunda dibe doğru hızla ilerleyen Türkiye, ‘yolsuzluk’ konusunda ise tırmanışını sürdürüyor.
AKP rejiminin yönettiği ülke, 2018 yılında Yolsuzluk Algı Endeksi’nde üç basamak birden yükselerek, 41 puanla 78’inci sırada yer almayı başardı. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nden yapılan açıklamada, Türkiye’nin 2013 yılından bu yana gerileme kaydettiği ve toplamda 10 puanlık bir düşüşle 28 sıra gerilediği belirtildi. Açıklamaya göre, Türkiye 2012 yılından bu yana en çok gerileme kaydeden beş ülke arasında bulunuyor.
Basın özgürlüğünde Zimbabve’nin gerisinde!
Müebbet cezaları Yargıtay tarafından bozulan Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek duruşmadan çıkarken
Washington merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un 2010 yılına dair ‘Dünya Basın Özgürlüğü’ listesinde Türkiye, 196 ülke arasında 106. sırada yer alıyordu. Basını ‘kısmen özgür’ olan ülkeler arasındaydı. Ancak demokrasi gerileyip, otoriter rejim ilerledikçe basın özgürlüğü de bitti. 2014’te Türkiye, ‘basını özgür olmayan’ ülkeler kategorisine alındı. 42 ülkenin yer aldığı Avrupa’da ‘basın özgürlüğü’ konusunda son sırada yer aldı. 2015’te Pakistan ve Malezya’yla birlikte 142. sıraya yerleşti. 2017’de ise 199 ülke arasında 163. sıraya kadar düştü. Angola, Myanmar, Çad ve Zimbabve’nin de gerisine!
180 MEDYA KURULUŞU KHK’YLA KAPATILDI
Yargının, AKP rejiminin ‘bekçi köpeği’ haline getirilmesi demokrasinin canına okudu. Bireysel hak ve özgürlükler kısıtlandı. İfade hürriyeti askıya alındı. Anayasal haklar yok sayıldı. Freedom House ‘Özgürlük ve Basın 2019’ başlıklı raporunda, Türkiye gibi basın özgürlüğünün kısa zamanda çok büyük gerileme gösterdiği ülkelerde, artık halkın sadece dörtte birinin basına güven duyduğu vurgulanıyordu. Raporda Türkiye’de, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) süreciyle birlikte yaklaşık 150 medya kuruluşunun kapatıldığı, yüzlerce gazetecinin hukuki dayanak olmaksızın teröre destek suçlamasıyla yargılandıkları hatırlatıldı. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre ise özellikle 15 Temmuz sonrasında 180’den fazla medya kuruluşu kapatıldı.
CEZAEVLERİ GAZETECİLERLE DOLU
AKP rejimi gazeteciler için ülkeyi tam anlamıyla açık cezaevi haline getirdi. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütüne göre, Türkiye cezaevinde bulunan gazetecilerin sayısının en yüksek olduğu ülke. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) verilerine göre 148 gazeteci cezaevinde. Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne (ÇGD) göre ise 140 gazeteci tutuklu ve hükümlü olarak yargılanıyor. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) verilerine göre de cezaevindeki gazeteci sayısı 161. Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün internet sayfasında ise en az 184 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde olduğu aktarılıyor.
130 TUTUKLUDAN 110’U TÜRKİYE’DE!
Avrupa Konseyi, Şubat 2019’da açıkladığı basın özgürlüğüne dair raporda, “Türkiye dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke” ifadesi yer almıştı. Konsey’in raporuna göre 2018 sonu itibarıyla Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde toplam 130 gazeteci cezaevinde. Bu gazetecilerden 110’u Türkiye’de!
[İlker Doğan] 4.10.2019 [TR724]
Türkiye’de yargıya olan güven özellikle son 5 yılda dip yaptı. Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, 2016 yılının nisan ayında yaptığı açıklamada, “Geçmişte yargıya güven yüzde 70 idi, şimdi yüzde 30’lara düştü.” demişti. CHP Antalya Milletvekili Cahit Arı ise yargıya olan güvenin bugün yüzde 20’lere kadar gerilediğini belirtiyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a göre ise oran yüzde 38! Aslında Oktay, 100 kişiden 62 kişinin yargıya güvenmediğini itiraf ediyor…
BİR GECEDE BİNLERCE HAKİM SAVCI İHRAÇ EDİLDİ
Oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ ile bir hakimin mahkeme kürsüsündeki fotoğrafı, yargının geldiği noktayı yeniden tartışmaya açtı. Yargı bir günde bu hale gelmedi! 17/25 Aralık’ta suçüstü yakalanan iktidar ne anayasa bıraktı, ne hukuk! 15 Temmuz’dan bir kaç gün sonra 3 bin 920 hakim ve savcı f.tö kılıfıyla hukuksuz bir şekilde ihraç edildi. Bugün bu rakam 4 bin 500’ü geçmiş durumda.
AVUKATLIKTAN GELEN 2 BİN ARKADAŞIMIZ!
KHK’yla ihraç edilen hakim ve savcılardan boşalan kadroların yerleri Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün açıklamasına göre ‘acil’ olarak dolduruldu. Bu acil alımlar nasıl yapıldı peki? 2014 yılı Mart ayında internete düşen tapede dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, yine dönemin Başbakanı Erdoğan’a hakim ve savcı alımlarını nasıl yaptıklarını şöyle anlatıyordu; “Avukatlıktan gelen yaklaşık 2 bin arkadaşımız transfer oluyor sisteme!”
YARKADAŞ: AKP’Lİ AVUKATLAR HAKİM-SAVCI YAPILDI
CHP’nin 26. Dönem Milletvekili Barış Yarkadaş, geçtiğimiz yıl bu konuya dikkat çekmiş ve AK Parti teşkilatlarında görev yapmış 113 avukatın, hakim ve savcı yapıldığını açıklamıştı. Sosyal medya profilinde ‘Reis’in fotolarını paylaşan hakimi hatırlayın; bugün o hakim gibi yüzbinlerce militan hakim ve savcı var adliye binalarında…
3 YILDA 10 BİN HAKİM SAVCI ALIMI
2011’deki toplam hakim ve savcı sayısı 11 bin civarındaydı. 15 Temmuz öncesinde rakam 15 bin 304 olarak kayıtlara geçti. HSK’nın internet sitesinde yer alan bilgiye göre bugün ise rakam 20 bin 719! Bu hesaba göre 15 Temmuz’dan bu yana 10 bin civarı hakim ve savcı alımı yapıldı. Bu hakim ve savcıların yüzde 45’inin meslekte görev yaptığı süre 3 yıl veya daha az.
MİLİTANLAR İÇİN ‘BARAJ’ KALDIRILDI
Hakim ve savcı alımında 2017’nin ocak ayına kadar 70 puan barajı vardı. AKP, liyakatsiz ama militan olan avukatları hakim ve savcı yapmak için 70 puan şartını da kaldırdı. Çıtanın düşürüldüğünü bizzat Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, şu sözlerle itiraf etmişti: “İhtiyaçtan dolayı da son zamanlarda puan aşağıya çekildi. Önümüzdeki dönemde 70 puanı tekrar getirerek çıtayı yükseltmeyi düşünüyoruz.”
YARGI BAĞIMSIZLIĞI DİP YAPTI!
Son 5 yılda yaşanan hukuksuzluklar ve yargının militan hakim ve savcılarla doldurulması Türkiye’nin yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve basın özgürlüğü gibi endekslerde de dip yapmasına neden oldu. Türkiye, 2014 yılında Dünya Adalet Projesi tarafından hazırlanan ‘Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 59. sıradaydı. Bugün ise 129 ülke arasında 109. sıraya kadar geriledi. ‘Bağımsız Yargı’ sıralamasında ise 140 ülke arasında 111. sıraya kadar düştü! 2014’de aynı endekste 85. sıradaydı.
Yolsuzlukta yükseliş sürüyor!
Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve basın özgürlüğü konusunda dibe doğru hızla ilerleyen Türkiye, ‘yolsuzluk’ konusunda ise tırmanışını sürdürüyor.
AKP rejiminin yönettiği ülke, 2018 yılında Yolsuzluk Algı Endeksi’nde üç basamak birden yükselerek, 41 puanla 78’inci sırada yer almayı başardı. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nden yapılan açıklamada, Türkiye’nin 2013 yılından bu yana gerileme kaydettiği ve toplamda 10 puanlık bir düşüşle 28 sıra gerilediği belirtildi. Açıklamaya göre, Türkiye 2012 yılından bu yana en çok gerileme kaydeden beş ülke arasında bulunuyor.
Basın özgürlüğünde Zimbabve’nin gerisinde!
Müebbet cezaları Yargıtay tarafından bozulan Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek duruşmadan çıkarken
Washington merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un 2010 yılına dair ‘Dünya Basın Özgürlüğü’ listesinde Türkiye, 196 ülke arasında 106. sırada yer alıyordu. Basını ‘kısmen özgür’ olan ülkeler arasındaydı. Ancak demokrasi gerileyip, otoriter rejim ilerledikçe basın özgürlüğü de bitti. 2014’te Türkiye, ‘basını özgür olmayan’ ülkeler kategorisine alındı. 42 ülkenin yer aldığı Avrupa’da ‘basın özgürlüğü’ konusunda son sırada yer aldı. 2015’te Pakistan ve Malezya’yla birlikte 142. sıraya yerleşti. 2017’de ise 199 ülke arasında 163. sıraya kadar düştü. Angola, Myanmar, Çad ve Zimbabve’nin de gerisine!
180 MEDYA KURULUŞU KHK’YLA KAPATILDI
Yargının, AKP rejiminin ‘bekçi köpeği’ haline getirilmesi demokrasinin canına okudu. Bireysel hak ve özgürlükler kısıtlandı. İfade hürriyeti askıya alındı. Anayasal haklar yok sayıldı. Freedom House ‘Özgürlük ve Basın 2019’ başlıklı raporunda, Türkiye gibi basın özgürlüğünün kısa zamanda çok büyük gerileme gösterdiği ülkelerde, artık halkın sadece dörtte birinin basına güven duyduğu vurgulanıyordu. Raporda Türkiye’de, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) süreciyle birlikte yaklaşık 150 medya kuruluşunun kapatıldığı, yüzlerce gazetecinin hukuki dayanak olmaksızın teröre destek suçlamasıyla yargılandıkları hatırlatıldı. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre ise özellikle 15 Temmuz sonrasında 180’den fazla medya kuruluşu kapatıldı.
CEZAEVLERİ GAZETECİLERLE DOLU
AKP rejimi gazeteciler için ülkeyi tam anlamıyla açık cezaevi haline getirdi. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütüne göre, Türkiye cezaevinde bulunan gazetecilerin sayısının en yüksek olduğu ülke. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) verilerine göre 148 gazeteci cezaevinde. Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne (ÇGD) göre ise 140 gazeteci tutuklu ve hükümlü olarak yargılanıyor. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) verilerine göre de cezaevindeki gazeteci sayısı 161. Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün internet sayfasında ise en az 184 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde olduğu aktarılıyor.
130 TUTUKLUDAN 110’U TÜRKİYE’DE!
Avrupa Konseyi, Şubat 2019’da açıkladığı basın özgürlüğüne dair raporda, “Türkiye dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke” ifadesi yer almıştı. Konsey’in raporuna göre 2018 sonu itibarıyla Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde toplam 130 gazeteci cezaevinde. Bu gazetecilerden 110’u Türkiye’de!
[İlker Doğan] 4.10.2019 [TR724]
Yöneticilerin update edilmesi!… [Prof. Dr. Osman Şahin]
Hayatı boyunca yöneticilik yapan insanlar zamanla yönettikleri insanlar hakkında empati yeteneğini yitirmeye başlarlar. İnsanlar sürekli aynı veya benzer işleri yaptıklarında, ülfet ve ünsiyetten kaynaklanan körlükler oluşur. Alışkanlıklar ve yaşlanma gibi bazı sebeplerin de etkisiyle girişim ruhunu da kaybetmeye başlarlar. Sürekli insanları yöneten bir konumda bulunduklarından dolayı bir takım gurur ve kibir gibi manevi hastalıklar meydana gelmeye başlayabilir. Bazıları güç zehirlemelerine maruz kalabilirler.
Bir insanın hayatının sonuna kadar idareci olarak devam etmesi her zaman mümkün olmaz. Hayatın iniş ve çıkışları içerisinde her türlü durum ile karşılaşmak mümkündür. Eğer bir gün, idarecilikten tamamen el çektirilirse, o insan büyük bir boşluğa düşebilecektir. Hele bir de kendisini böyle bir sonuca hazırlamadıysa büyük şoklar yaşayabilecek ve bu durumu hazmedemeyebilecektir. Hal böyle olunca, bu duruma düşenlerin çok önemli savrulmalarla karşı karşıya kalması söz konusudur.
Bir insanın kendini hep idareci olarak görmesi/düşünmesi durumunda, yapması gereken çok şeyler ihmal edilecektir. Hayatın değişik zamanlarında ve yerlerinde ihtiyaç duyacağı maddi ve manevi donanımını geliştirmeyi düşünemeyecek veya bunlara zaman bulamayacaktır. Kaldı ki hızlı bir değişim sürecinin olduğu ve insanın kendisini sürekli yenilemeye ihtiyaç duyduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Eğer bu hususta idareciler kendilerini bunlara uygun olarak yenilemezlerse, gerekli donanımlarını geliştirmek için çalışmazlarsa zamanla yönettikleri insanların gerisinde kalmaya mahkum olurlar. Böyle olunca da onlar üzerinde etkili ve faydalı olamazlar. İnsanlar zamanın gerektirdiği taleplerle karşılarına çıktığı zaman, ne bu talepleri anlayabilirler, ne de bu taleplerin gereğini yerine getirebilirler.
Yönetilenler ve yönetenler arasındaki meydana gelen bu mesafenin sonucunda, yöneten insanlar problemlere faydalı çözümler getirmekten daha ziyade problemlerin kaynağı olmaya başlayacaklardır. Zamanın gerektirdiği, problemlerin çözümü adına ihtiyaç olan değişimin karşısında çok büyük direnç gösteren insanlara dönüşeceklerdir. Bunlardan bazıları daha önce sahip oldukları konforları koruma ya da kaybedilen konforlarını tekrar kazanmanın mücadelesi içerisine girebileceklerdir.
Diğer taraftan kendileri için idarecilikten başka bir seçenek düşünmeyen insanlar, hakperest olamayacaklardır. Eğer konumlarını kaybetmelerine yol açacaksa, hakkı her zaman gereğince savunamayacaklar ve haksızlıklar karşısında sergilemeleri gereken tavrı ortaya koyamayacaklardır.
Böyle insanlar vazifeden el çektirildiklerinde ise, daha önce kazanmış oldukları bir hakkın ellerinden gasp edildiği düşüncesine kapılabilirler. Eğer kendilerine haksızlık yapıldığını, yıllarca insanlara hizmet ettikten sonra ortada bırakıldıklarını, kendilerine vefasızlık yapıldığını düşünüyorlarsa, bu düşünce; bazılarında intikam ve kin duygusunu tetikleyebilecek, belki de davalarına ihanet etme noktasına kadar gidebilecek ve bu duruma düşmelerine sebebiyet verenlerden hesap sorma, onlardan intikam alma gibi duyguların tesiriyle davalarına ciddi zararlar verebileceklerdir.
Bu durumdaki bazı idareciler onlara alternatif olabilecekleri, hem konumlarını, hem de kendilerinin ve ailelerinin geçim kaynağını kaybetmelerine yol açabileceği endişesiyle, başkalarının yetişip yükselmelerine sıcak bakmayacak ve belki de engel olmaya çalışacabileceklerdir.
Bütün bu menfi davranışlar şuurlu bir şekilde de ortaya çıkmayabilirler. Şuur altlarında yaşadıkları korkuların ve baskıların etkisi ve zorlamasıyla farkında olmadan da böyle davranışlar sergileyebilirler.
Sonuç itibarıyla bu insanlar değişime, sürekli gelişime, şeffaflığa, sorgulanmaya ve herkesin yönetime ve yönetim kararlarına iştirak etmesine imkan verecek yönetim sistemlerinden daha ziyade baskıcı, kapalı, değişime ve gelişmeye muhalif, kendileri gibi düşünen ve onlara destek verenlerden (itaat edenlerden) oluşturulmuş yönetim kadroları ile çalışmaya imkan tanıyan yönetim tarzlarını tercih edeceklerdir.
İnsanlar ömürleri boyunca idareci olacakları düşüncesinden kurtarılmalıdırlar. Aslında bu konuya uzun yıllar önce dikkat çekilmiş, insanların içinde bulundukları yapıyı kendilerine sürekli iş temin etmesi gereken ve hatta buna mecbur olan kurumlar gibi görmemeleri gerektiği bir prensip olarak ortaya konulmuştur.
Aynı statüde bulunma, aynı şartları paylaşma empati yeteneğini ve sağlıklı ilişkilerin geliştirilmesine yardımcı olacaktır…
Belirli zamanlarda yöneticilerin idarecilikten alınıp, zamanı yakalama ve diğer insanlardan geri kalmamaları adına donanımlarını yükseltme, mesleki yönlerini geliştirme ve bu mesleklerini ifa ettirmek çok büyük öneme haizdir. Bu aynı zamanda diğer insanları daha iyi anlayabilmeleri adına da çok faydalı olacaktır. İnsanlarla aynı şartlar altında bulunmaları, aynı dertleri ve sıkıntıları beraber yaşamaları, aynı pozisyonlarda veya benzer statülerde bulunmak suretiyle sağlıklı ilişkiler geliştirebilmeleri, kendilerinin diğerlerinden farklı olmadığı düşüncesini besleyebilmeleri adına da buna şiddetli ihtiyaç vardır. Hz. Ali (ra) efendimizin ifade ettikleri “İnsanlar içerisinde bir insan olma” hayati düsturu da bu şekilde hayata geçirilebilecektir.
Bu şekilde bireyler bağımsız bireyler haline gelecek, ihtiyaç olduğunda verilen görevleri eda edebilecekler ve ihtiyaç kalmadığında ya da o işi daha iyi yapabilecek insanlar olduğuna inanıldığında, çok rahat bir şekilde o görevlerden ayrılabileceklerdir. Bu, o insanları daha hakperest insanlar haline getirecek, değişime kolayca ayak uydurabilecek, başkalarına yük olmayacak, başkalarının gelişimine severek ve isteyerek destek verebilecek, yönettikleri insanlarla aynı donanımlara sahip olmalarına ve geri kalmamalarına imkan sağlayacak, yaptıkları hizmetler daha uzun soluklu ve daha ihlaslı olabilecekdir.
Bir plan dahilinde de olsa, idareciler yönetim işinden el çektirildiğinde, bu yetişmiş olan insanların kaybedilebileceği ve kolay kolay vasıflı idarecilerin yetişmediği de ileri sürülerek böyle bir uygulamaya itirazlar da gelebilir. Aslında bu hususta alınabilecek bazı tedbirlerle bunlara çözüm bulunabilir. Bu insanlara yapmaları gereken işlere (donanımlarını, mesleki yönlerini yükseltme vs.) engel olmayacak tarzda bir takım işler verilerek kayıpların önüne geçilebilir. Diğer taraftan, birtakım hizmet içi eğitimlere de tabi tutularak, yapageldikleri idarecilik vazifelerini daha güzel ve verimli yapabilecekleri bir donanıma sahip hale getirilebilirler.
Bunlardan boşalan konumlar için yeni insanlar görevlendirilecektir. Böylece daha fazla insanın vazife almalarına, yeni kabiliyetlerin keşfedilmesine ve yetişmelerine de imkan sağlanmış olacaktır.
Her hak sahibine hakkını vermeye de imkan sağlayacaktır…
Bu zaman dilimleri, bu insanların kendilerini daha iyi tanımalarına, daha kalifiye olmalarına, konfor problemlerinin kelepçelerinden kurtulmalarına ve daha verimli olabilecekleri bir geleceği düşünüp planlamalarına ve belki de o güne kadar ihmal etmişlerse ailelerine karşı bir takım yükümlülüklerini yerine getirmelerine ya da telafi etmelerine imkan verecektir.
Bu yeni gelinen noktada, tekrar eski yaptıkları işlerine verilmelerini de beklememeleri gerekir. Yeniden yapılacak değerlendirmelerle daha verimli olabilecekleri alanlarda istihdamları planlanmalıdır. Bütün bunlar, yapının daha esnek olmasına, değişimlere daha rahat ayak uydurulabilmesine, yapı içerisinde meydana gelebilecek tıkanmaların ve güç zehirlenmesi gibi deformasyonların önünün alınmasına ve böylece misyon ve vizyonunu eda edebilmesi açısından çok önemli olan maddi ve manevi değerler ve prensiplerin korunmasına da büyük katkılar sağlayacaktır.
İnsanlar hayatın akışı içerisinde bu ihtiyaçlarını belki göremeyebilirler. Dolayısıyla, bu konuda yetkili ve sorumlu olanların bu konuyu masaya yatırmaları, bu konuda yetkin olan komisyonlar/heyetler eliyle ve ciddi planlamalar yaparak bunu realize etmeleri gerekmektedir. Komisyonlarda herkesin yeterince temsili, bireysel ve kurumsal denetim vs. gibi hususlara da riayet edilmelidir ki, bu mekanizma birilerinin su-i istimal etmeleri ile bir zulüm aracına dönüşmesin. Yani birileri istemedikleri insanları tasfiye yolu olarak bunu kullanamasınlar.
Batı dünyasında bu konuda ciddi mesafeler alınmış olduğunu bir çok örnekleriyle beraber görüyoruz. Bu tecrübelerin de ışığı altında ve konunun uzmanlarından da destek alarak bunu gerçekleştirmek mümkündür.
Ayrıca bu realiteler dikkate alınarak böyle bir program hayata geçirildiğinde, vazifeden alınan insanlar bu durumu yadırgamayacaklardır. Kendilerine hakaret edildiği ya da tenzili rütbe yapıldıkları gibi düşüncelere kapılmayacaklardır. Çünkü bu genel bir uygulamadır ve bir program dahilinde yapılmaktadır. Onların da faydasına olan planlanmış eylemlerdir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 4.10.2019 [TR724]
Bir insanın hayatının sonuna kadar idareci olarak devam etmesi her zaman mümkün olmaz. Hayatın iniş ve çıkışları içerisinde her türlü durum ile karşılaşmak mümkündür. Eğer bir gün, idarecilikten tamamen el çektirilirse, o insan büyük bir boşluğa düşebilecektir. Hele bir de kendisini böyle bir sonuca hazırlamadıysa büyük şoklar yaşayabilecek ve bu durumu hazmedemeyebilecektir. Hal böyle olunca, bu duruma düşenlerin çok önemli savrulmalarla karşı karşıya kalması söz konusudur.
Bir insanın kendini hep idareci olarak görmesi/düşünmesi durumunda, yapması gereken çok şeyler ihmal edilecektir. Hayatın değişik zamanlarında ve yerlerinde ihtiyaç duyacağı maddi ve manevi donanımını geliştirmeyi düşünemeyecek veya bunlara zaman bulamayacaktır. Kaldı ki hızlı bir değişim sürecinin olduğu ve insanın kendisini sürekli yenilemeye ihtiyaç duyduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Eğer bu hususta idareciler kendilerini bunlara uygun olarak yenilemezlerse, gerekli donanımlarını geliştirmek için çalışmazlarsa zamanla yönettikleri insanların gerisinde kalmaya mahkum olurlar. Böyle olunca da onlar üzerinde etkili ve faydalı olamazlar. İnsanlar zamanın gerektirdiği taleplerle karşılarına çıktığı zaman, ne bu talepleri anlayabilirler, ne de bu taleplerin gereğini yerine getirebilirler.
Yönetilenler ve yönetenler arasındaki meydana gelen bu mesafenin sonucunda, yöneten insanlar problemlere faydalı çözümler getirmekten daha ziyade problemlerin kaynağı olmaya başlayacaklardır. Zamanın gerektirdiği, problemlerin çözümü adına ihtiyaç olan değişimin karşısında çok büyük direnç gösteren insanlara dönüşeceklerdir. Bunlardan bazıları daha önce sahip oldukları konforları koruma ya da kaybedilen konforlarını tekrar kazanmanın mücadelesi içerisine girebileceklerdir.
Diğer taraftan kendileri için idarecilikten başka bir seçenek düşünmeyen insanlar, hakperest olamayacaklardır. Eğer konumlarını kaybetmelerine yol açacaksa, hakkı her zaman gereğince savunamayacaklar ve haksızlıklar karşısında sergilemeleri gereken tavrı ortaya koyamayacaklardır.
Böyle insanlar vazifeden el çektirildiklerinde ise, daha önce kazanmış oldukları bir hakkın ellerinden gasp edildiği düşüncesine kapılabilirler. Eğer kendilerine haksızlık yapıldığını, yıllarca insanlara hizmet ettikten sonra ortada bırakıldıklarını, kendilerine vefasızlık yapıldığını düşünüyorlarsa, bu düşünce; bazılarında intikam ve kin duygusunu tetikleyebilecek, belki de davalarına ihanet etme noktasına kadar gidebilecek ve bu duruma düşmelerine sebebiyet verenlerden hesap sorma, onlardan intikam alma gibi duyguların tesiriyle davalarına ciddi zararlar verebileceklerdir.
Bu durumdaki bazı idareciler onlara alternatif olabilecekleri, hem konumlarını, hem de kendilerinin ve ailelerinin geçim kaynağını kaybetmelerine yol açabileceği endişesiyle, başkalarının yetişip yükselmelerine sıcak bakmayacak ve belki de engel olmaya çalışacabileceklerdir.
Bütün bu menfi davranışlar şuurlu bir şekilde de ortaya çıkmayabilirler. Şuur altlarında yaşadıkları korkuların ve baskıların etkisi ve zorlamasıyla farkında olmadan da böyle davranışlar sergileyebilirler.
Sonuç itibarıyla bu insanlar değişime, sürekli gelişime, şeffaflığa, sorgulanmaya ve herkesin yönetime ve yönetim kararlarına iştirak etmesine imkan verecek yönetim sistemlerinden daha ziyade baskıcı, kapalı, değişime ve gelişmeye muhalif, kendileri gibi düşünen ve onlara destek verenlerden (itaat edenlerden) oluşturulmuş yönetim kadroları ile çalışmaya imkan tanıyan yönetim tarzlarını tercih edeceklerdir.
İnsanlar ömürleri boyunca idareci olacakları düşüncesinden kurtarılmalıdırlar. Aslında bu konuya uzun yıllar önce dikkat çekilmiş, insanların içinde bulundukları yapıyı kendilerine sürekli iş temin etmesi gereken ve hatta buna mecbur olan kurumlar gibi görmemeleri gerektiği bir prensip olarak ortaya konulmuştur.
Aynı statüde bulunma, aynı şartları paylaşma empati yeteneğini ve sağlıklı ilişkilerin geliştirilmesine yardımcı olacaktır…
Belirli zamanlarda yöneticilerin idarecilikten alınıp, zamanı yakalama ve diğer insanlardan geri kalmamaları adına donanımlarını yükseltme, mesleki yönlerini geliştirme ve bu mesleklerini ifa ettirmek çok büyük öneme haizdir. Bu aynı zamanda diğer insanları daha iyi anlayabilmeleri adına da çok faydalı olacaktır. İnsanlarla aynı şartlar altında bulunmaları, aynı dertleri ve sıkıntıları beraber yaşamaları, aynı pozisyonlarda veya benzer statülerde bulunmak suretiyle sağlıklı ilişkiler geliştirebilmeleri, kendilerinin diğerlerinden farklı olmadığı düşüncesini besleyebilmeleri adına da buna şiddetli ihtiyaç vardır. Hz. Ali (ra) efendimizin ifade ettikleri “İnsanlar içerisinde bir insan olma” hayati düsturu da bu şekilde hayata geçirilebilecektir.
Bu şekilde bireyler bağımsız bireyler haline gelecek, ihtiyaç olduğunda verilen görevleri eda edebilecekler ve ihtiyaç kalmadığında ya da o işi daha iyi yapabilecek insanlar olduğuna inanıldığında, çok rahat bir şekilde o görevlerden ayrılabileceklerdir. Bu, o insanları daha hakperest insanlar haline getirecek, değişime kolayca ayak uydurabilecek, başkalarına yük olmayacak, başkalarının gelişimine severek ve isteyerek destek verebilecek, yönettikleri insanlarla aynı donanımlara sahip olmalarına ve geri kalmamalarına imkan sağlayacak, yaptıkları hizmetler daha uzun soluklu ve daha ihlaslı olabilecekdir.
Bir plan dahilinde de olsa, idareciler yönetim işinden el çektirildiğinde, bu yetişmiş olan insanların kaybedilebileceği ve kolay kolay vasıflı idarecilerin yetişmediği de ileri sürülerek böyle bir uygulamaya itirazlar da gelebilir. Aslında bu hususta alınabilecek bazı tedbirlerle bunlara çözüm bulunabilir. Bu insanlara yapmaları gereken işlere (donanımlarını, mesleki yönlerini yükseltme vs.) engel olmayacak tarzda bir takım işler verilerek kayıpların önüne geçilebilir. Diğer taraftan, birtakım hizmet içi eğitimlere de tabi tutularak, yapageldikleri idarecilik vazifelerini daha güzel ve verimli yapabilecekleri bir donanıma sahip hale getirilebilirler.
Bunlardan boşalan konumlar için yeni insanlar görevlendirilecektir. Böylece daha fazla insanın vazife almalarına, yeni kabiliyetlerin keşfedilmesine ve yetişmelerine de imkan sağlanmış olacaktır.
Her hak sahibine hakkını vermeye de imkan sağlayacaktır…
Bu zaman dilimleri, bu insanların kendilerini daha iyi tanımalarına, daha kalifiye olmalarına, konfor problemlerinin kelepçelerinden kurtulmalarına ve daha verimli olabilecekleri bir geleceği düşünüp planlamalarına ve belki de o güne kadar ihmal etmişlerse ailelerine karşı bir takım yükümlülüklerini yerine getirmelerine ya da telafi etmelerine imkan verecektir.
Bu yeni gelinen noktada, tekrar eski yaptıkları işlerine verilmelerini de beklememeleri gerekir. Yeniden yapılacak değerlendirmelerle daha verimli olabilecekleri alanlarda istihdamları planlanmalıdır. Bütün bunlar, yapının daha esnek olmasına, değişimlere daha rahat ayak uydurulabilmesine, yapı içerisinde meydana gelebilecek tıkanmaların ve güç zehirlenmesi gibi deformasyonların önünün alınmasına ve böylece misyon ve vizyonunu eda edebilmesi açısından çok önemli olan maddi ve manevi değerler ve prensiplerin korunmasına da büyük katkılar sağlayacaktır.
İnsanlar hayatın akışı içerisinde bu ihtiyaçlarını belki göremeyebilirler. Dolayısıyla, bu konuda yetkili ve sorumlu olanların bu konuyu masaya yatırmaları, bu konuda yetkin olan komisyonlar/heyetler eliyle ve ciddi planlamalar yaparak bunu realize etmeleri gerekmektedir. Komisyonlarda herkesin yeterince temsili, bireysel ve kurumsal denetim vs. gibi hususlara da riayet edilmelidir ki, bu mekanizma birilerinin su-i istimal etmeleri ile bir zulüm aracına dönüşmesin. Yani birileri istemedikleri insanları tasfiye yolu olarak bunu kullanamasınlar.
Batı dünyasında bu konuda ciddi mesafeler alınmış olduğunu bir çok örnekleriyle beraber görüyoruz. Bu tecrübelerin de ışığı altında ve konunun uzmanlarından da destek alarak bunu gerçekleştirmek mümkündür.
Ayrıca bu realiteler dikkate alınarak böyle bir program hayata geçirildiğinde, vazifeden alınan insanlar bu durumu yadırgamayacaklardır. Kendilerine hakaret edildiği ya da tenzili rütbe yapıldıkları gibi düşüncelere kapılmayacaklardır. Çünkü bu genel bir uygulamadır ve bir program dahilinde yapılmaktadır. Onların da faydasına olan planlanmış eylemlerdir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 4.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Bir zamanlar gözdeydiler [Hasan Cücük]
Şimdilerde Kosova ve Arnavut asıllı oyuncuların sırtladığı İsviçre milli takımının geçmişinde önemli başarılara imza atan Türk asıllı oyuncular vardı. Kubilay Türkyılmaz ile başlayan süreç Yakın kardeşler Murat ve Hakan ile devam etti. Listeye eklenen son isimlerde Eren Derdiyok ve Gökhan İnler oldu. Bir zamanlar Avrupa’nın gözde isimleri olan Derdiyok ve İnler kariyerlerini anavatanda devam ettiriyorlar ama o eski günlerini mumla aratıyorlar.
Eren Derdiyok 31, Gökhan İnler 35 yaşında. İkisi de İsviçre doğumlu birer gurbetçi çocuğu. Kubilay Türkyılmaz ve Murat Yakın’ın izinden gidip milli tercihini doğdukları ülkeden yana kullandılar. Gökhan İnler, ağustos 2016’dan, Eren Derdiyok ise temmuz 2014’ten bu yana Süper Lig’de top koşturuyor. Eren Derdiyok, 60 maçta formasını giydiği İsviçre adına 11 gole imza attı. Gökhan İnler ise 89 maçta sahaya çıkıp 7 gol kaydetti. Milli formayı giyme rakamları her ikisinin kalitesi hakkında bilgi vermeye yetiyor.
Profesyonel kariyerine alt yapısından yetiştiği Basel’de başlayan Eren Derdiyok, Bundesliga’nın önemli takımlarından Bayer Leverkusen, Hoffenheim formalarını giydi. Forvet hattında top koşturan Eren Derdiyok, en verimli dönemini Bayer Leverkusen forması altında geçirdi. Çıktığı 138 maçta 35 gol atıp, 18 asist yaptı. 2014’te Süper Lig’de Kasımpaşa’ya gelen Türk asıllı İsviçreli golcü, 2016 yılında Galatasaray’a 4 milyon Euro bonservisle transfer oldu. Yıllık 2 milyon 150 bin Euro garanti ücret aldığı sarı-kırmızılılarda geçen sezonun ilk yarısında ligde 13 maçta 7, Şampiyonlar Ligi’nde 4 maçta 2 gol attıktan sonra devre arasında kulüp bulması istenip kadro dışı bırakılan 31 yaşındaki Eren Derdiyok, yeni bir başlangıç hedefiyle geldiği Göztepe’de de umduğunu bulamadı. Kasımpaşa’da 39 maçta 16 gol, Galatasaray’da ise 84 maçta 26 gole imza attı.
Göztepe’de ligin ilk 3 maçında ilk 11’de forma giyen, ancak skora hiç katkı yapamayan Eren Derdiyok, Başakşehir’den Napoleoni’nin transfer edilmesi ve Jerome’un iyileşmesiyle yedek kulübesine çekilde. Son 3 lig maçında yedek kulübesini mesken tutan Eren Derdiyok, Rizespor deplasmanında 30 dakika oynayıp Konyaspor ve Gazişehir karşılaşmalarında 90 dakikayı yedek kulübesinde tamamladı. Eren Derdiyok, Göztepe formasıyla tek golünü Türkiye Kupası’nda 3. Lig temsilcisi Yozgatspor’a attı. Göztepe geride kalan 6 haftada sadece 2 gol atarken, 18 takım arasında en kısır ekip oldu. Forvetleri Eren Derdiyok, Jerome, Napoleoni, Deniz Kadah da henüz siftah yapamadı.
Gökhan İnler, profesyonel kariyerine ocak 2005’te FC Aarau takımında başladı. Bir yıl sonra FC Zürich’in yolunu tutan İnler, takvim yaprakları temmuz 2007’yi gösterdiğinde Serie A’ya transfer oldu. Yeni takımının adı Udinese idi. Bu kulüpte 4 yıl top koşturduktan sonra 2011’de Serie A’nın köklü kulüplerinden Napoli’ye transfer oldu. Bu transferden Udinese kasasına 18 milyon Euro koydu. 4 yıl da Napoli’de top koşturan Gökhan İnler, ağustos 2015’te Premier Lig takımlarından Leicester’e 7 milyon Euro karşılığında transfer oldu.
Gökhan İnler, 4’er yıl top koşturduğu Udinese’de 162, Napoli’de ise 166 maçta forma giydi. Yılda ortalama 40 maçta forma giyerken, istikrarlı bir oyuncu olduğunu ortaya koydu. Leicester City’de kadroya girmekte zorlanan İnler, 10 maçta forma giydi. Leicester City’nin tarihindeki ilk ve tek şampiyonluğunu yaşadığı 2015-16 sezonunda kadroda yer bulup, kariyerine Premier Lig şampiyonluğunu ekletti.
Ağustos 2016’da bedelsiz olarak Beşiktaş’ın yolunu tutan Gökhan İnler’in böylece anavatan yılları başlamış oldu. Bir sezon kaldığı Beşiktaş’ta 30 maçta forma giydi. Temmuz 2017’de bu kez Süper Lig’in bir başka ekibi Başakşehir’in yolunu tutan Gökhan İnler şuana kadar 55 maçta sahaya çıktı. Bu sezon 3 maçta forma şansı bulan Gökhan İnler, yedekten girdiği oyunda 104 dakika sahada kaldı.
Bir zamanlar 3 büyğklerin transfer listesinin ilk sırasında bulunan ‘gurbetçi’ yıldızlar Gökhan İnler ve Eren Derdiyok, şimdilerde Süper Lig’de tutunmaya çalışıyorlar. İnler 35 yaşında ve artık kariyerinin sonuna gelmiş durumda. Ancak Eren Derdiyok henüz 31 yaşında ve önünde futbol oynayacağı yıllar var. Görünen manzara ise, her iki gurbetçi oyuncu için gelecek pek parlak gözükmüyor.
[Hasan Cücük] 4.10.2019 [TR724]
Eren Derdiyok 31, Gökhan İnler 35 yaşında. İkisi de İsviçre doğumlu birer gurbetçi çocuğu. Kubilay Türkyılmaz ve Murat Yakın’ın izinden gidip milli tercihini doğdukları ülkeden yana kullandılar. Gökhan İnler, ağustos 2016’dan, Eren Derdiyok ise temmuz 2014’ten bu yana Süper Lig’de top koşturuyor. Eren Derdiyok, 60 maçta formasını giydiği İsviçre adına 11 gole imza attı. Gökhan İnler ise 89 maçta sahaya çıkıp 7 gol kaydetti. Milli formayı giyme rakamları her ikisinin kalitesi hakkında bilgi vermeye yetiyor.
Profesyonel kariyerine alt yapısından yetiştiği Basel’de başlayan Eren Derdiyok, Bundesliga’nın önemli takımlarından Bayer Leverkusen, Hoffenheim formalarını giydi. Forvet hattında top koşturan Eren Derdiyok, en verimli dönemini Bayer Leverkusen forması altında geçirdi. Çıktığı 138 maçta 35 gol atıp, 18 asist yaptı. 2014’te Süper Lig’de Kasımpaşa’ya gelen Türk asıllı İsviçreli golcü, 2016 yılında Galatasaray’a 4 milyon Euro bonservisle transfer oldu. Yıllık 2 milyon 150 bin Euro garanti ücret aldığı sarı-kırmızılılarda geçen sezonun ilk yarısında ligde 13 maçta 7, Şampiyonlar Ligi’nde 4 maçta 2 gol attıktan sonra devre arasında kulüp bulması istenip kadro dışı bırakılan 31 yaşındaki Eren Derdiyok, yeni bir başlangıç hedefiyle geldiği Göztepe’de de umduğunu bulamadı. Kasımpaşa’da 39 maçta 16 gol, Galatasaray’da ise 84 maçta 26 gole imza attı.
Göztepe’de ligin ilk 3 maçında ilk 11’de forma giyen, ancak skora hiç katkı yapamayan Eren Derdiyok, Başakşehir’den Napoleoni’nin transfer edilmesi ve Jerome’un iyileşmesiyle yedek kulübesine çekilde. Son 3 lig maçında yedek kulübesini mesken tutan Eren Derdiyok, Rizespor deplasmanında 30 dakika oynayıp Konyaspor ve Gazişehir karşılaşmalarında 90 dakikayı yedek kulübesinde tamamladı. Eren Derdiyok, Göztepe formasıyla tek golünü Türkiye Kupası’nda 3. Lig temsilcisi Yozgatspor’a attı. Göztepe geride kalan 6 haftada sadece 2 gol atarken, 18 takım arasında en kısır ekip oldu. Forvetleri Eren Derdiyok, Jerome, Napoleoni, Deniz Kadah da henüz siftah yapamadı.
Gökhan İnler, profesyonel kariyerine ocak 2005’te FC Aarau takımında başladı. Bir yıl sonra FC Zürich’in yolunu tutan İnler, takvim yaprakları temmuz 2007’yi gösterdiğinde Serie A’ya transfer oldu. Yeni takımının adı Udinese idi. Bu kulüpte 4 yıl top koşturduktan sonra 2011’de Serie A’nın köklü kulüplerinden Napoli’ye transfer oldu. Bu transferden Udinese kasasına 18 milyon Euro koydu. 4 yıl da Napoli’de top koşturan Gökhan İnler, ağustos 2015’te Premier Lig takımlarından Leicester’e 7 milyon Euro karşılığında transfer oldu.
Gökhan İnler, 4’er yıl top koşturduğu Udinese’de 162, Napoli’de ise 166 maçta forma giydi. Yılda ortalama 40 maçta forma giyerken, istikrarlı bir oyuncu olduğunu ortaya koydu. Leicester City’de kadroya girmekte zorlanan İnler, 10 maçta forma giydi. Leicester City’nin tarihindeki ilk ve tek şampiyonluğunu yaşadığı 2015-16 sezonunda kadroda yer bulup, kariyerine Premier Lig şampiyonluğunu ekletti.
Ağustos 2016’da bedelsiz olarak Beşiktaş’ın yolunu tutan Gökhan İnler’in böylece anavatan yılları başlamış oldu. Bir sezon kaldığı Beşiktaş’ta 30 maçta forma giydi. Temmuz 2017’de bu kez Süper Lig’in bir başka ekibi Başakşehir’in yolunu tutan Gökhan İnler şuana kadar 55 maçta sahaya çıktı. Bu sezon 3 maçta forma şansı bulan Gökhan İnler, yedekten girdiği oyunda 104 dakika sahada kaldı.
Bir zamanlar 3 büyğklerin transfer listesinin ilk sırasında bulunan ‘gurbetçi’ yıldızlar Gökhan İnler ve Eren Derdiyok, şimdilerde Süper Lig’de tutunmaya çalışıyorlar. İnler 35 yaşında ve artık kariyerinin sonuna gelmiş durumda. Ancak Eren Derdiyok henüz 31 yaşında ve önünde futbol oynayacağı yıllar var. Görünen manzara ise, her iki gurbetçi oyuncu için gelecek pek parlak gözükmüyor.
[Hasan Cücük] 4.10.2019 [TR724]
Sorulmaz mı sanıyorsunuz? [Emine Eroğlu]
Diri diri gömülen kız çocuğuna hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulur (Tekvir, 8-9) da, Ege’de, Meriç’te sulara gömülerek ölen çocuklara hangi suçtan ötürü öldürüldükleri sorulmaz mı sanıyorsunuz?
Üzerleri bitimsiz bir kin, öfke, haset ve nefretin toprağıyla örtülen,
Sadece muktedirler tarafından değil, onların şamatacıları tarafından da zulmü hak ettikleri düşünülen,
Yeryüzünün en masum varlıkları bebeklere…
Hangi suçlarından ötürü babalarına gadredildiği, anneciklerinin iniltilerine şahit tutuldukları, her türlü yoksulluk ve yoksunluğu taddıktan sonra “garîb” olarak yollara döküldükleri…
Küçücük, cansız bedenlerine bile o ülkede neden yer olmadığı…
Müfessirler, ilgili ayette sorunun bu cürmü işleyenlere değil de, diri diri toprağa gömülen çocuğa sorulmasına tebkit (=susturma) diyorlar. Yani, mazlum bebeklere bu zulmü reva görenlerin, Hakk’ın huzurunda hiçbir savunma yapamayacak şekilde gazap ve cezayı hak edeceklerini anlatan şiddetli bir uyarı.
Koruyucusuz olarak gördükleri için zulmettikleri mazlumların haklarının ise Allah katında saklı tutulduğunun teminatı.
“Ey halkım! Şimdi söyleyin bakalım!” Kur’an’da tekrar edilen bir soru kalıbı.
Aynı kalıpla ve peygamber dilince sormak istiyorum:
Ey halkım! Şimdi söyleyin bakalım, O’nun cezasından sizi kim kurtarabilir?
[Emine Eroğlu] 4.10.2019 [TR724]
Üzerleri bitimsiz bir kin, öfke, haset ve nefretin toprağıyla örtülen,
Sadece muktedirler tarafından değil, onların şamatacıları tarafından da zulmü hak ettikleri düşünülen,
Yeryüzünün en masum varlıkları bebeklere…
Hangi suçlarından ötürü babalarına gadredildiği, anneciklerinin iniltilerine şahit tutuldukları, her türlü yoksulluk ve yoksunluğu taddıktan sonra “garîb” olarak yollara döküldükleri…
Küçücük, cansız bedenlerine bile o ülkede neden yer olmadığı…
Müfessirler, ilgili ayette sorunun bu cürmü işleyenlere değil de, diri diri toprağa gömülen çocuğa sorulmasına tebkit (=susturma) diyorlar. Yani, mazlum bebeklere bu zulmü reva görenlerin, Hakk’ın huzurunda hiçbir savunma yapamayacak şekilde gazap ve cezayı hak edeceklerini anlatan şiddetli bir uyarı.
Koruyucusuz olarak gördükleri için zulmettikleri mazlumların haklarının ise Allah katında saklı tutulduğunun teminatı.
“Ey halkım! Şimdi söyleyin bakalım!” Kur’an’da tekrar edilen bir soru kalıbı.
Aynı kalıpla ve peygamber dilince sormak istiyorum:
Ey halkım! Şimdi söyleyin bakalım, O’nun cezasından sizi kim kurtarabilir?
[Emine Eroğlu] 4.10.2019 [TR724]
Suriye’ye girmek rejimi yıkar mı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’deki rejime iki farklı perspektiften yaklaşmak mümkün. Bunlardan birincisi, rejimin içeride devlet mimarisini tahrip etmesi, sistematik insan hakları sorunları, takibat ve korkunç rakamlara ulaşan mağduriyetler. İkincisi ise dış politika değişimleri. Elbette iç politika ve dış politika ayrımı yapay bir ayrım. Aynı anda tüm konular ele alınamayacağı için, devletlerin çeşitli politika sahalarını birbirinden ayrı birimlermiş gibi analiz etmeye çalışırız. Fakat esasında tüm alanlar bir şekilde birbirleriyle ilişkilidir. Bu özellikle iç, dış ve güvenlik politikaları bağlamında böyledir.
Türkiye 15 Temmuz 2016’dan beri Batı savunma ve güvenlik mimarisinden tümüyle çıktı. Kurumsal olarak NATO üyesi olmasının pragmatik anlamda ve uygulamada etkisi yok artık. 15 Temmuz’un arkasındaki güç olarak suçlanan ABD, Türk karar alıcılarının artık müttefik olarak algılamadıkları bir ülke. Ankara ve Washington’ın 1950’lerden beri son derece sıkı olan ilişkileri, aynı zamanda Transatlantik kurumsal mimari dâhilinde belli bir rayda oturmaya devam etse de, bu kurumsal yapının artık ilişkileri onarma momentumunu kaçırdığını düşünüyorum. S-400 bataryalarının Rusya’dan alınması buz dağının yüzeyde görünen kısmı. Oysa esas sorun, Türkiye’yi böyle bir karara iten gerekçeler. Hayır, gereksinimleri karşılamak veya silah envanterlerini çeşitlendirmek gibi kâğıt üzerinde olan ve kulağa ikna edici gelen gerekçelerden bahsetmiyorum. Ankara’daki rejimin ABD’den Rusya’ya yönelme kararının arkasında, karar alıcıların tercihleri ve dünya görüşleri gibi parametrelerin rol oynadığını düşünüyorum. Sonuçta devletlerin çıkarları dediğimiz şey, bir avuç karar alıcının ve siyasi-askeri-bürokratik elitin algılarıyla alakalı bir şeydir. Tıpkı Sovyetler’in yeniden yapılanmasına karar veren Gorbaçov gibi, siyasi liderler veya rejimler tarihin akışına etkide bulunur. Türkiye’de 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaşanan bir takım olaylar, Türk karar alıcılarının zihin haritalarını değiştirdi. Dolayısıyla Türkiye’nin müttefikler-düşmanlar ayrımındaki parametreleri de değişti. Bunun nedeni, TSK’da gerçekleşen güç mücadelesinde Batı ittifakı karşıtı ve Rusya-Avrasya yanlısı bir grubun başat güç konumuna gelmesiydi. Dahası bu askeri-bürokratik elitler, İslamcı-Milliyetçi AKP-MHP ittifakını oluşturmada mutlaka bir rol oynadılar. Türkiye siyasetinde ordunun rolünü bilenler için bu tür bir rol çok olağanüstü bir şey değildir. Çünkü her ne kadar AB sürecinde TSK’nın siyasi karar alma mekanizmasındaki rolü azalmış olsa da, bu durum tüm TSK kadrolarınca aynı olgunluk ve mülayimlikle karşılanmadı. Ergenekon ve diğer askeri darbe yapılanması davalarında ceza alan personel, 17 Aralık sonrasında görevlerine geri döndü ve 15 Temmuz’a kadar bir toparlanma süreci geçirdi. 15 Temmuz sonrasında TSK’da yapılan tasfiye ile birlikte, Rusya ve Avrasya yönelimi yanlısı kesimler kontrolü ele aldı. Erdoğan ve yakın çevresi de buna razı oldu.
Türkiye, ABD ile ciddi bir gerilim yaşıyor. Bu gerilimin nedenlerini yukarıda anlattığım TSK içi dönüşümden ve bunun Türkiye iç siyasetine olan etkisinden bağımsız değerlendirmek, resmin önemli bir bölümünü görmemize engel olur. Suriye’de tezahür eden yeni sorunu da bu çerçevede değerlendirmek doğru olacaktır kanısındayım.
ABD ile varıldığı iddia edilen güvenlik koridoru, Suriye sınırı hattında, Suriye toprakları dâhilinde, 30-40 kilometre derinliğinde bir bölge oluşturmak ve bu bölgenin ABD ve Türkiye askeri unsurlarınca kontrol edilmesini öngörüyor. Fakat bu plan uzunca süredir hayata geçirilemedi. ABD görüldüğü kadarıyla planı geciktiriyor. Türkiye her ne kadar bu hattın kendi güvenlik gereksinmelerinden dolayı mutlaka gerekli olduğunu savunsa da, Suriye Kürtlerinin Türkiye’ye saldırmamış olması, Ankara’nın bilinen Kürt paranoyasını akıllara getiriyor. Türkiye Suriye’de defalarca Kürt yapılanmasına karşı askeri güç kullandı. Aynı zamanda Irak’ta da belli aralıklarla sınırlı askeri operasyonlar yapma hakkını kendinde görüyor. Uluslararası hukuka göre sorunlu olan bu askeri hareketlilikler, ABD ve NATO’nun fiili göz yumması bağlamında gerçekleşti. Herkes Türkiye’nin endişelerini anlamak istiyor. Fakat Türkiye’nin Suriye’de izlediği stratejideki keskin dönüşler, bunu kolaylaştırmıyor.
ABD’nin Kürtleri koruduğu bir sır değil. Ankara’nın ABD’nin bu tutumunda hiç sorumluluğu olmadığını söyleyebilir miyiz? Suriye’de İslamcı cihatçı fanatiklere her türlü desteği veren Ankara, ABD ve uluslararası toplumun baskılarına karşın IŞİD’le, El Nusra ve diğer cihatçı unsurlarla arasına mesafe koymak ve onlarla sahada mücadeleye girmek konusunda son derece yavaş hareket etti. ABD de bölgenin yerli unsuru Kürtlerin sekiler ve İslamcı karşıtı tutumlarını görüp, zaten sahada ISİD ve diğer cihatçılarla mücadele içinde olan Kürtlere destek oldu. Eğer Ankara ABD’nin tutumuna yakın bir pozisyon almış olsaydı, bugün her şey farklı olabilirdi.
Türkiye neden Kürtleri düşman olarak algılıyor, bu elbette çok açık. Çünkü Türkiye’de çok yoğun ve yüksek oranda bir Kürt nüfus var. Türkiye Kürtleri üzerindeki baskılar bugün 1990’ların seviyesinin de üzerinde. Onlarca Kürt milletvekili ve yüzlerce yerel yönetici hapiste bulunuyor. Ankara’daki rejim, Kürtlerin demokratik iradelerini hiçe sayarak, son yerel seçimlerden sonra belediye başkanlıklarını kazanan Kürt politikacıları da görevden aldı ve yerlerine kayyum atadı. Kürtlerin kültürel hakları ve siyasi durumlarını iyileştirici adımların tümü, Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasından beri durmak bir kenara, çok ciddi gerilemeler gösterdi. Suriye ve Irak’ta öz yönetim oluşturan Kürtler, Türkiye açısından Anadolu Kürtleri için olumsuz örnek oluyorlar. Türkiye Irak’ta bir şey yapamasa da, Suriye’de her türlü Kürt özerk siyasal yapısını ezmeye kararlı. ABD bugüne kadar Ankara’nın askeri operasyonlarını engellemeyi başardı. Fakat şu an durum çok kritik.
Türkiye, son haftalarda bölgeye ABD’ye rağmen girip Kürtlerle karşı harekât yapacağının sinyallerini veriyor. Oysa bu bölgede 1000 kadar ABD askeri var. Türkiye bölgeye harekât başlatırsa, ABD askerleriyle karşı karşıya gelecek. Ayrıca bölgedeki Kürt grupları çok organize ve görece iyi donanımlı. Türkiye her şeyi göze alıp Kuzey Suriye’ye, ABD kontrolündeki hatta girebilir mi? ABD’nin böylesi bir durumda nasıl tepki göstereceği bilinmese de, kanımca Washington böyle bir emrivakide Ankara’ya sert bir tutum alabilir. Ben ABD’nin askerlerini çekerek Türkiye’ye “buyur dilediğini yap!” diyeceğini düşünmüyorum. Bu her şeyden önce Türkiye ve ABD arasındaki asimetrik güç ilişkisinin mantığına aykırı olur. Daha da önemlisi, Rusya karşısında ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik konumunu sarsar. Türkiye’den daha çok Rusya’ya avantaj sağlayacak bir durum ortaya çıkacağından, Pentagon bu tür bir prestij kaybını göze alamaz. Peki, ne olacak?
Bu soru, Türkiye’deki askeri-bürokratik çevrelerin ne kadar rasyonel olduklarıyla alakalı aslında. Ben TSK içi güç dengelerinin Suriye’ye girme kararı çıkarsa ciddi oranda değişebileceğini düşünüyorum. Uyuyan konumda olan fakat şu anki Ergenekoncu-Avrasyacı hizbin yönetiminden hoşnut olmayan önemli oranda subay var. Dahası, ABD’nin Türkiye rejimi üzerinde etkin ekonomik gücünü sonunda kullanmayı sonunda kullanmaya karar vermesi ihtimali de hesaba katılmalı. Buna ABD askerleriyle sıcak çatışmaya girme rizikosunu da ekleyin. Sanırım Erdoğan ve müttefiki olan askeri-bürokratik derin yapılar, bu tür bir streste ittifakı sonlandırma tercihinde bulunabilir. Çünkü Suriye’ye ABD’ye rağmen girmeye kadar vermek, çok tehlikeli bir manevradır. Başarısız olma durumunda Türkiye’nin uğrayacağı zarar, Sırpların uğradığı zarar gibi yıkıcı olacaktır. Erdoğan ve ekibi böyle bir riski görmezden gelemez. Bu durumda Suriye’ye girme kararı Gordion düğümünü parçalayabilir. Rejimin bu hatası bir nevi Hitler’in Sovyetlere saldırması gibi, rejimin ömrünü ciddi oranda kısaltıcı etkide bulunabilir. İçeride görece dinginlik, fırtına öncesi sessizliği gibi. Her an bir kıvılcım mevcut hassas dengeleri bozabilir ve bir iç mücadele sonunda Türkiye’de beklenmedik iç siyasi hareketlikler yaşanabilir. Ben bu nokrada TSK içi dengelerin belirleyici olacağı kanaatindeyim. Her ne kadar herkes TSK’nın artık siyaset üzerinde etkin olmadığını düşünse de, ben bu konuda farklı düşünüyorum. Çünkü otoriter ve hibrit rejimlerde orduyu kontrol etmek en önemli sabitedir. Erdoğan TSK’yı iç dengeler çerçevesinde şimdilik kontrol ediyor görünse de, bu her an değişebilir.
Önümüzdeki dönem Suriye politikasında gerçekleşecek değişimler, bir dip dalgaya yol açabilme potansiyeline sahip.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.10.2019 [TR724]
Türkiye 15 Temmuz 2016’dan beri Batı savunma ve güvenlik mimarisinden tümüyle çıktı. Kurumsal olarak NATO üyesi olmasının pragmatik anlamda ve uygulamada etkisi yok artık. 15 Temmuz’un arkasındaki güç olarak suçlanan ABD, Türk karar alıcılarının artık müttefik olarak algılamadıkları bir ülke. Ankara ve Washington’ın 1950’lerden beri son derece sıkı olan ilişkileri, aynı zamanda Transatlantik kurumsal mimari dâhilinde belli bir rayda oturmaya devam etse de, bu kurumsal yapının artık ilişkileri onarma momentumunu kaçırdığını düşünüyorum. S-400 bataryalarının Rusya’dan alınması buz dağının yüzeyde görünen kısmı. Oysa esas sorun, Türkiye’yi böyle bir karara iten gerekçeler. Hayır, gereksinimleri karşılamak veya silah envanterlerini çeşitlendirmek gibi kâğıt üzerinde olan ve kulağa ikna edici gelen gerekçelerden bahsetmiyorum. Ankara’daki rejimin ABD’den Rusya’ya yönelme kararının arkasında, karar alıcıların tercihleri ve dünya görüşleri gibi parametrelerin rol oynadığını düşünüyorum. Sonuçta devletlerin çıkarları dediğimiz şey, bir avuç karar alıcının ve siyasi-askeri-bürokratik elitin algılarıyla alakalı bir şeydir. Tıpkı Sovyetler’in yeniden yapılanmasına karar veren Gorbaçov gibi, siyasi liderler veya rejimler tarihin akışına etkide bulunur. Türkiye’de 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaşanan bir takım olaylar, Türk karar alıcılarının zihin haritalarını değiştirdi. Dolayısıyla Türkiye’nin müttefikler-düşmanlar ayrımındaki parametreleri de değişti. Bunun nedeni, TSK’da gerçekleşen güç mücadelesinde Batı ittifakı karşıtı ve Rusya-Avrasya yanlısı bir grubun başat güç konumuna gelmesiydi. Dahası bu askeri-bürokratik elitler, İslamcı-Milliyetçi AKP-MHP ittifakını oluşturmada mutlaka bir rol oynadılar. Türkiye siyasetinde ordunun rolünü bilenler için bu tür bir rol çok olağanüstü bir şey değildir. Çünkü her ne kadar AB sürecinde TSK’nın siyasi karar alma mekanizmasındaki rolü azalmış olsa da, bu durum tüm TSK kadrolarınca aynı olgunluk ve mülayimlikle karşılanmadı. Ergenekon ve diğer askeri darbe yapılanması davalarında ceza alan personel, 17 Aralık sonrasında görevlerine geri döndü ve 15 Temmuz’a kadar bir toparlanma süreci geçirdi. 15 Temmuz sonrasında TSK’da yapılan tasfiye ile birlikte, Rusya ve Avrasya yönelimi yanlısı kesimler kontrolü ele aldı. Erdoğan ve yakın çevresi de buna razı oldu.
Türkiye, ABD ile ciddi bir gerilim yaşıyor. Bu gerilimin nedenlerini yukarıda anlattığım TSK içi dönüşümden ve bunun Türkiye iç siyasetine olan etkisinden bağımsız değerlendirmek, resmin önemli bir bölümünü görmemize engel olur. Suriye’de tezahür eden yeni sorunu da bu çerçevede değerlendirmek doğru olacaktır kanısındayım.
ABD ile varıldığı iddia edilen güvenlik koridoru, Suriye sınırı hattında, Suriye toprakları dâhilinde, 30-40 kilometre derinliğinde bir bölge oluşturmak ve bu bölgenin ABD ve Türkiye askeri unsurlarınca kontrol edilmesini öngörüyor. Fakat bu plan uzunca süredir hayata geçirilemedi. ABD görüldüğü kadarıyla planı geciktiriyor. Türkiye her ne kadar bu hattın kendi güvenlik gereksinmelerinden dolayı mutlaka gerekli olduğunu savunsa da, Suriye Kürtlerinin Türkiye’ye saldırmamış olması, Ankara’nın bilinen Kürt paranoyasını akıllara getiriyor. Türkiye Suriye’de defalarca Kürt yapılanmasına karşı askeri güç kullandı. Aynı zamanda Irak’ta da belli aralıklarla sınırlı askeri operasyonlar yapma hakkını kendinde görüyor. Uluslararası hukuka göre sorunlu olan bu askeri hareketlilikler, ABD ve NATO’nun fiili göz yumması bağlamında gerçekleşti. Herkes Türkiye’nin endişelerini anlamak istiyor. Fakat Türkiye’nin Suriye’de izlediği stratejideki keskin dönüşler, bunu kolaylaştırmıyor.
ABD’nin Kürtleri koruduğu bir sır değil. Ankara’nın ABD’nin bu tutumunda hiç sorumluluğu olmadığını söyleyebilir miyiz? Suriye’de İslamcı cihatçı fanatiklere her türlü desteği veren Ankara, ABD ve uluslararası toplumun baskılarına karşın IŞİD’le, El Nusra ve diğer cihatçı unsurlarla arasına mesafe koymak ve onlarla sahada mücadeleye girmek konusunda son derece yavaş hareket etti. ABD de bölgenin yerli unsuru Kürtlerin sekiler ve İslamcı karşıtı tutumlarını görüp, zaten sahada ISİD ve diğer cihatçılarla mücadele içinde olan Kürtlere destek oldu. Eğer Ankara ABD’nin tutumuna yakın bir pozisyon almış olsaydı, bugün her şey farklı olabilirdi.
Türkiye neden Kürtleri düşman olarak algılıyor, bu elbette çok açık. Çünkü Türkiye’de çok yoğun ve yüksek oranda bir Kürt nüfus var. Türkiye Kürtleri üzerindeki baskılar bugün 1990’ların seviyesinin de üzerinde. Onlarca Kürt milletvekili ve yüzlerce yerel yönetici hapiste bulunuyor. Ankara’daki rejim, Kürtlerin demokratik iradelerini hiçe sayarak, son yerel seçimlerden sonra belediye başkanlıklarını kazanan Kürt politikacıları da görevden aldı ve yerlerine kayyum atadı. Kürtlerin kültürel hakları ve siyasi durumlarını iyileştirici adımların tümü, Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasından beri durmak bir kenara, çok ciddi gerilemeler gösterdi. Suriye ve Irak’ta öz yönetim oluşturan Kürtler, Türkiye açısından Anadolu Kürtleri için olumsuz örnek oluyorlar. Türkiye Irak’ta bir şey yapamasa da, Suriye’de her türlü Kürt özerk siyasal yapısını ezmeye kararlı. ABD bugüne kadar Ankara’nın askeri operasyonlarını engellemeyi başardı. Fakat şu an durum çok kritik.
Türkiye, son haftalarda bölgeye ABD’ye rağmen girip Kürtlerle karşı harekât yapacağının sinyallerini veriyor. Oysa bu bölgede 1000 kadar ABD askeri var. Türkiye bölgeye harekât başlatırsa, ABD askerleriyle karşı karşıya gelecek. Ayrıca bölgedeki Kürt grupları çok organize ve görece iyi donanımlı. Türkiye her şeyi göze alıp Kuzey Suriye’ye, ABD kontrolündeki hatta girebilir mi? ABD’nin böylesi bir durumda nasıl tepki göstereceği bilinmese de, kanımca Washington böyle bir emrivakide Ankara’ya sert bir tutum alabilir. Ben ABD’nin askerlerini çekerek Türkiye’ye “buyur dilediğini yap!” diyeceğini düşünmüyorum. Bu her şeyden önce Türkiye ve ABD arasındaki asimetrik güç ilişkisinin mantığına aykırı olur. Daha da önemlisi, Rusya karşısında ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik konumunu sarsar. Türkiye’den daha çok Rusya’ya avantaj sağlayacak bir durum ortaya çıkacağından, Pentagon bu tür bir prestij kaybını göze alamaz. Peki, ne olacak?
Bu soru, Türkiye’deki askeri-bürokratik çevrelerin ne kadar rasyonel olduklarıyla alakalı aslında. Ben TSK içi güç dengelerinin Suriye’ye girme kararı çıkarsa ciddi oranda değişebileceğini düşünüyorum. Uyuyan konumda olan fakat şu anki Ergenekoncu-Avrasyacı hizbin yönetiminden hoşnut olmayan önemli oranda subay var. Dahası, ABD’nin Türkiye rejimi üzerinde etkin ekonomik gücünü sonunda kullanmayı sonunda kullanmaya karar vermesi ihtimali de hesaba katılmalı. Buna ABD askerleriyle sıcak çatışmaya girme rizikosunu da ekleyin. Sanırım Erdoğan ve müttefiki olan askeri-bürokratik derin yapılar, bu tür bir streste ittifakı sonlandırma tercihinde bulunabilir. Çünkü Suriye’ye ABD’ye rağmen girmeye kadar vermek, çok tehlikeli bir manevradır. Başarısız olma durumunda Türkiye’nin uğrayacağı zarar, Sırpların uğradığı zarar gibi yıkıcı olacaktır. Erdoğan ve ekibi böyle bir riski görmezden gelemez. Bu durumda Suriye’ye girme kararı Gordion düğümünü parçalayabilir. Rejimin bu hatası bir nevi Hitler’in Sovyetlere saldırması gibi, rejimin ömrünü ciddi oranda kısaltıcı etkide bulunabilir. İçeride görece dinginlik, fırtına öncesi sessizliği gibi. Her an bir kıvılcım mevcut hassas dengeleri bozabilir ve bir iç mücadele sonunda Türkiye’de beklenmedik iç siyasi hareketlikler yaşanabilir. Ben bu nokrada TSK içi dengelerin belirleyici olacağı kanaatindeyim. Her ne kadar herkes TSK’nın artık siyaset üzerinde etkin olmadığını düşünse de, ben bu konuda farklı düşünüyorum. Çünkü otoriter ve hibrit rejimlerde orduyu kontrol etmek en önemli sabitedir. Erdoğan TSK’yı iç dengeler çerçevesinde şimdilik kontrol ediyor görünse de, bu her an değişebilir.
Önümüzdeki dönem Suriye politikasında gerçekleşecek değişimler, bir dip dalgaya yol açabilme potansiyeline sahip.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Yüzde 49,9 [Levent Kenez]
Ziraat Bankası yönetim kurulu üyesi Faruk Çelik’in ortaya attığı yüzde 40 meselenin salt bir yalakalıktan kaynaklanmadığı AKP temsilcilerinin açıklamaları ile netlik kazanmaya başladı. AKP’nin bilinen taktiği ortaya bir iddia atıp kamuoyunu gördükten sonra ona göre iletişim ve halkla ilişkiler geliştirmek. Burada da benzer bir yol izlendiği hissi veriliyor.
Yüzde 40’ı anayasa değişikliği olarak Meclis’ten geçirmek için gerekli 400 sayısına AKP+MHP hatta saf değiştireceği konuşulan İYİ Parti eklendiğinde bile erişilemiyor. HDP’yi meclisten atıp, vekillerden oluşan bir kabine yapsa bile yine zor ama yakın tarihte olmaz denen birçok şeyi gördüğümüz için bakarsınız CHP’nin oyları ile bile kabul edilir.
Yerel seçim şokundan beri AKP temsilcileri neden başkanlık sistemine geçmemiz gerektiğini savundukları tezlerin aynısıyla bu kez neden sistemin aksadığını anlatır oldular.
İlk günlerde partili başkanın seçmen nezdinde oylara zarar verdiği kulislerde konuşuldu ve sanki bunu sıklıkla dile getiren CHP’nin bu talebinin pazarlık konusu olabileceği sinyali verildi. Buna atlayanlar da oldu. Halbuki Erdoğan için parti genel başkanlığı olmazsa olmaz bir şarttır. Partiyi Binali Yıldırım gibilere olsa bile bir başkasına emanet etmeyeceğini defalarca gösterdi. Sadece her şeyi kontrol etme hastalığından değil bunu bir varlık yokluk meselesi saydığı için.
Başkanlık sistemi için yüzde 50+1’i öngördüğünden dolayı koalisyonların bir daha geri gelmeyeceği ve halkın güçlü desteğini almış güçlü hükümetlerin kurulacağını söylerlerdi. Şimdi ise yüzde 50+1’den nasıl kurtuluruz planlarındalar. Bunun ülkeyi ve sistemi kitlediğini anlatıyorlar. Halbuki kendi tezlerine göre bu o kadar yanlış ki. Seçime diyelim 100 aday girse en fazla oy alan yüzde 5 alsa ikinci aday yüzde 4 alsa bile ikinci tur yapıldığında birisi yüzde 50’yi geçecek. Tabii ki mesele başka tahmin ettiğiniz gibi.
Şu anki konjonktür ve seçim anketlerinde Erdoğan’ın birinci sırada yer almaması gibi bir durum yok. Mesele en yüksek oyu almak değil ikinci tur kabusu. Çünkü eğer oylama ikinci tura kalırsa Erdoğan karşıtı oyların daha fazla olacağı biliyorlar. İstanbul seçimlerinin ikinci kez yapılanın da yaşanan duruma benzer bir tablonun genele yansıması gibi. Yani Erdoğan 49,9 alır da ikinci tura kalırsa seçilemeyebilir. Buna ihtimal vermek bile uykuları kaçıran bir şey.
MHP ile ittifaka mecbur kalmış olmak da yapılması düşünülen değişikliğin bir nedeni olarak gösteriliyor. Ben bu sebepten olduğuna ihtimal vermiyorum. Liderinin sağlık sorunları yüzünden kritik bir aşamada olduğu, bunu atlatsa bile artık siyasete devam edemeyeceği haberleri gelen MHP’de nasıl bir yeni tablo olur bilinmez. Ancak şu kesin ki meclisten anayasa değişikliği yapmak için gerekli vekil sayısı belli iken MHP’lillerin kendilerini daha önemsiz kılacak bir değişikliğe evet diyeceklerini sanmıyorum. “MHP nelere nelere evet dedi, buna mı demeyecek?” diyebilirsiniz. Bu takdirde seçim sonrası için cumhurbaşkanlığı yardımcılığı ve bakanlıklar dahil rüşvetlerin erken konuşulacağını varsayabiliriz. Her ne kadar bu AKP’de çatlaklara sebebiyet verse de artık ne olursa olsun maksat seçim kazanmak olacağı için çok fazla bir sorun olacak durum değil.
Erdoğan yerel seçim gecesi çıktığı balkonda bundan sonra uzun bir süre seçim olmayacağı ve güçlü hükümet sistemi ile beraber ülkeye istikrar ve umut vaat etmişti. Ama o günden beri hergün sistemi konuşuyor olmamız, bütün siyasetin her an seçim olacakmış gibi yaşanıyor olması Erdoğan’ın hangi psikoloji de olduğunun yansıması. Kurulacak yeni partilerle beraber Erdoğan’ın 5 yıl sonrası ile ilgili işleri zamana bırakmayacağı tahminleri bence doğru. Herhangi bir siyasi liderin seçime girip girmemesi değil mesele. Asla ve asla sarayını bırakmak istemeyen bir diktatörün gelecek kaygısının bütün faturasını ülke olarak ödüyoruz.
Hal böyle olunca bütün iç ve dış meseleleri işte bu sarayı terk etme kabusuyla değerlendiriliyor. Bu tür rejimlerde orta ve uzun vadeli bir plan yapmak asla mümkün olmaz. Kısa ve hemen seçmene hitap edecek sıcak gündemlere ihtiyaç duyulur. Bu sebeple Erdoğan’ın mevcut paradigmayı bozabilmesi yeni tavşanlara ihtiyacı var. Nasıl ki 15 temmuz buna muazzam bir imkan verdi ve anayasa referandumu ve cumhurbaşkanlığı seçimi OHAL şartları altında tek kale maç ile gerçekleşti, Erdoğan’ın yine bunlara ihtiyacı var. 7 haziran ve son yerel seçimdeki tablo Erdoğan’ın elinde malzeme olmadan gittiği seçimler de istediği oranlara ulaşamadığını gösteriyor.
İYİ Parti’nin saf değiştirmesi meselesine gelince. Bugün Türkiye’de satın alınmayacak bir siyasetçi yok.. Sağ siyasetçilerin daha kolay alınıp satıldığı bir gerçek olsa da buna bütün partiler dahil. Kürt ve HDP meselesi Millet İttifakının yumuşak karnı değil aslında bunu yine vaaz eden Erdoğan ve havuzun kendisi. Ayrıldıkları MHP’lilerin yaladığı çanağı görüp orada kalsaydık bizim de payımıza bir şey düşerdi yanlış yaptık diyenler çıkabilir. Biraz daha sabredelim Erdoğan düştükten sonra bize de sıra gelecek biraz dik durur gibi yapalım şanımız yürüsün diyenler de çıkacak. Ama kritik bir önem kazanan İYİ Parti’nin blok olarak yürümesi biraz zor görünüyor.
Son tahlilde bizi Kürt ve HDP düşmanlığına dayalı, milliyetçiliğin ve dinciliğin artık kusacak hale geldiğimiz argümanlarının üzerimize boca edileceği ve her an Suriye konusunda iç kamuoyuna yönelik manevraların yaşanacağı bir dönem bekliyor.
[Levent Kenez] 4.10.2019 [TR724]
Yüzde 40’ı anayasa değişikliği olarak Meclis’ten geçirmek için gerekli 400 sayısına AKP+MHP hatta saf değiştireceği konuşulan İYİ Parti eklendiğinde bile erişilemiyor. HDP’yi meclisten atıp, vekillerden oluşan bir kabine yapsa bile yine zor ama yakın tarihte olmaz denen birçok şeyi gördüğümüz için bakarsınız CHP’nin oyları ile bile kabul edilir.
Yerel seçim şokundan beri AKP temsilcileri neden başkanlık sistemine geçmemiz gerektiğini savundukları tezlerin aynısıyla bu kez neden sistemin aksadığını anlatır oldular.
İlk günlerde partili başkanın seçmen nezdinde oylara zarar verdiği kulislerde konuşuldu ve sanki bunu sıklıkla dile getiren CHP’nin bu talebinin pazarlık konusu olabileceği sinyali verildi. Buna atlayanlar da oldu. Halbuki Erdoğan için parti genel başkanlığı olmazsa olmaz bir şarttır. Partiyi Binali Yıldırım gibilere olsa bile bir başkasına emanet etmeyeceğini defalarca gösterdi. Sadece her şeyi kontrol etme hastalığından değil bunu bir varlık yokluk meselesi saydığı için.
Başkanlık sistemi için yüzde 50+1’i öngördüğünden dolayı koalisyonların bir daha geri gelmeyeceği ve halkın güçlü desteğini almış güçlü hükümetlerin kurulacağını söylerlerdi. Şimdi ise yüzde 50+1’den nasıl kurtuluruz planlarındalar. Bunun ülkeyi ve sistemi kitlediğini anlatıyorlar. Halbuki kendi tezlerine göre bu o kadar yanlış ki. Seçime diyelim 100 aday girse en fazla oy alan yüzde 5 alsa ikinci aday yüzde 4 alsa bile ikinci tur yapıldığında birisi yüzde 50’yi geçecek. Tabii ki mesele başka tahmin ettiğiniz gibi.
Şu anki konjonktür ve seçim anketlerinde Erdoğan’ın birinci sırada yer almaması gibi bir durum yok. Mesele en yüksek oyu almak değil ikinci tur kabusu. Çünkü eğer oylama ikinci tura kalırsa Erdoğan karşıtı oyların daha fazla olacağı biliyorlar. İstanbul seçimlerinin ikinci kez yapılanın da yaşanan duruma benzer bir tablonun genele yansıması gibi. Yani Erdoğan 49,9 alır da ikinci tura kalırsa seçilemeyebilir. Buna ihtimal vermek bile uykuları kaçıran bir şey.
MHP ile ittifaka mecbur kalmış olmak da yapılması düşünülen değişikliğin bir nedeni olarak gösteriliyor. Ben bu sebepten olduğuna ihtimal vermiyorum. Liderinin sağlık sorunları yüzünden kritik bir aşamada olduğu, bunu atlatsa bile artık siyasete devam edemeyeceği haberleri gelen MHP’de nasıl bir yeni tablo olur bilinmez. Ancak şu kesin ki meclisten anayasa değişikliği yapmak için gerekli vekil sayısı belli iken MHP’lillerin kendilerini daha önemsiz kılacak bir değişikliğe evet diyeceklerini sanmıyorum. “MHP nelere nelere evet dedi, buna mı demeyecek?” diyebilirsiniz. Bu takdirde seçim sonrası için cumhurbaşkanlığı yardımcılığı ve bakanlıklar dahil rüşvetlerin erken konuşulacağını varsayabiliriz. Her ne kadar bu AKP’de çatlaklara sebebiyet verse de artık ne olursa olsun maksat seçim kazanmak olacağı için çok fazla bir sorun olacak durum değil.
Erdoğan yerel seçim gecesi çıktığı balkonda bundan sonra uzun bir süre seçim olmayacağı ve güçlü hükümet sistemi ile beraber ülkeye istikrar ve umut vaat etmişti. Ama o günden beri hergün sistemi konuşuyor olmamız, bütün siyasetin her an seçim olacakmış gibi yaşanıyor olması Erdoğan’ın hangi psikoloji de olduğunun yansıması. Kurulacak yeni partilerle beraber Erdoğan’ın 5 yıl sonrası ile ilgili işleri zamana bırakmayacağı tahminleri bence doğru. Herhangi bir siyasi liderin seçime girip girmemesi değil mesele. Asla ve asla sarayını bırakmak istemeyen bir diktatörün gelecek kaygısının bütün faturasını ülke olarak ödüyoruz.
Hal böyle olunca bütün iç ve dış meseleleri işte bu sarayı terk etme kabusuyla değerlendiriliyor. Bu tür rejimlerde orta ve uzun vadeli bir plan yapmak asla mümkün olmaz. Kısa ve hemen seçmene hitap edecek sıcak gündemlere ihtiyaç duyulur. Bu sebeple Erdoğan’ın mevcut paradigmayı bozabilmesi yeni tavşanlara ihtiyacı var. Nasıl ki 15 temmuz buna muazzam bir imkan verdi ve anayasa referandumu ve cumhurbaşkanlığı seçimi OHAL şartları altında tek kale maç ile gerçekleşti, Erdoğan’ın yine bunlara ihtiyacı var. 7 haziran ve son yerel seçimdeki tablo Erdoğan’ın elinde malzeme olmadan gittiği seçimler de istediği oranlara ulaşamadığını gösteriyor.
İYİ Parti’nin saf değiştirmesi meselesine gelince. Bugün Türkiye’de satın alınmayacak bir siyasetçi yok.. Sağ siyasetçilerin daha kolay alınıp satıldığı bir gerçek olsa da buna bütün partiler dahil. Kürt ve HDP meselesi Millet İttifakının yumuşak karnı değil aslında bunu yine vaaz eden Erdoğan ve havuzun kendisi. Ayrıldıkları MHP’lilerin yaladığı çanağı görüp orada kalsaydık bizim de payımıza bir şey düşerdi yanlış yaptık diyenler çıkabilir. Biraz daha sabredelim Erdoğan düştükten sonra bize de sıra gelecek biraz dik durur gibi yapalım şanımız yürüsün diyenler de çıkacak. Ama kritik bir önem kazanan İYİ Parti’nin blok olarak yürümesi biraz zor görünüyor.
Son tahlilde bizi Kürt ve HDP düşmanlığına dayalı, milliyetçiliğin ve dinciliğin artık kusacak hale geldiğimiz argümanlarının üzerimize boca edileceği ve her an Suriye konusunda iç kamuoyuna yönelik manevraların yaşanacağı bir dönem bekliyor.
[Levent Kenez] 4.10.2019 [TR724]
Özgürlük yolunda boğularak hayatını kaybedenlere özel klip
Ege'de ve Meriç'te hayatını kaybedenler için Özbekistanlı ünlü sanatçı Ulug'bek Rahmatullayev tarafından seslendirilen şarkı için özel klip hazırlandı.
Klip' YouTube'da yayınlandı.
Yayınlanan klip sosyal medyada kısa sürede ilgiye mazhar oldu. Özbekçe şarkının klibi Türkçe alt yazı ile yayınlandı.
İşte Ünlü sanatçı Ulug'bek Rahmatullayev 'in Özbekçe seslendirdiği şarkının Türkçe sözleri:
Siz yig'lamang
Dünya çok güzeldi ki, doyamadan gittim
Ne yapayım, bir sevaba bile vakit bulamadım
Dostlarımla gülüp, eğlenemedim
Anneciğim bağrınızdan kopup gittim
Siz ağlamayın, cennetlere varıp gittim
Şefkat nedir, sevgi ne anlardım
Rahat istesem, annemin bağrını seçerdim
Sabaha kadar ninnilerini dinlerdim
Beşiğimde yatıp, rızkımı alıp gittim
Siz ağlamayın, cennetlere varıp gittim
Dünyalara kim doyar, ben doymasam?
Keşke gülüp, iki adım atsam
Güzel güzel görüşmelere bağrıma bassam
Baba ve annemin gözyaşlarında akıp gittim
Ağlamayın, cennetlere varıp gittim
Kader kimi oynatıp, güldürüyor
Yine kimi gözyaşına dolduruyor
Yaşayan goncayı nazar solduruyor
Bembeyaz kar gibi saçınıza yağıp gittim
Ağlamayın, cennetlere varıp gittim
[Samanyolu Haber] 4.10.2019
Klip' YouTube'da yayınlandı.
Yayınlanan klip sosyal medyada kısa sürede ilgiye mazhar oldu. Özbekçe şarkının klibi Türkçe alt yazı ile yayınlandı.
İşte Ünlü sanatçı Ulug'bek Rahmatullayev 'in Özbekçe seslendirdiği şarkının Türkçe sözleri:
Siz yig'lamang
Dünya çok güzeldi ki, doyamadan gittim
Ne yapayım, bir sevaba bile vakit bulamadım
Dostlarımla gülüp, eğlenemedim
Anneciğim bağrınızdan kopup gittim
Siz ağlamayın, cennetlere varıp gittim
Şefkat nedir, sevgi ne anlardım
Rahat istesem, annemin bağrını seçerdim
Sabaha kadar ninnilerini dinlerdim
Beşiğimde yatıp, rızkımı alıp gittim
Siz ağlamayın, cennetlere varıp gittim
Dünyalara kim doyar, ben doymasam?
Keşke gülüp, iki adım atsam
Güzel güzel görüşmelere bağrıma bassam
Baba ve annemin gözyaşlarında akıp gittim
Ağlamayın, cennetlere varıp gittim
Kader kimi oynatıp, güldürüyor
Yine kimi gözyaşına dolduruyor
Yaşayan goncayı nazar solduruyor
Bembeyaz kar gibi saçınıza yağıp gittim
Ağlamayın, cennetlere varıp gittim
[Samanyolu Haber] 4.10.2019
Samimi İnsanları Çok Arayacaksınız! [Fikret Kaplan]
Önce sağına sonra soluna başını çevirerek selâm verdi iyilikleri ve kötülükleri bir bir yazan meleklere. Ellerini kaldırıp gönlünün derinliklerindeki gizli arzularını sunmak istiyordu Ezel ve Ebed Sultanı’na; ama hiç anlam veremediği bir kabz hali vardı ruhunda. Başını öne eğdi, düşünmeye başladı. İbadete karşı duyduğu bu isteksizlik hali de neydi? Bu bezginlik nasıl oluşmuştu? Huşu ile hareket eden bir kalpden ölü bir cesede nasıl dönmüştü bu denli! Uzun zamandan beri ne eline bir kitap almış, ne de bir sohbetin insibağıyla boyanma imkanını bulmuş.
Tesbihi eline aldı. İpe dizili taşları parmakları arasından geçirerek, Rabb’in azametini ilan etmek niyetindeydi ki dış kapının açılan sesiyle irkildi. Ani bir hareketle başı o tarafa döndü. Tesbihi yarıda bırakarak ayağa kalktı. Kapıya seslendi:
- Oğlum!... Nereye gidiyorsun?
Cevabını beklemeden aceleyle kapıya gitti. Gencin kapı kolu üzerindeki elini yakaladı. Avucu içine aldı.
- Evlâdım!... Bir yere gitmeyeceğini sanıyordum?!
Sesinde endişenin ürkütücü izleri vardı. Anne yüreği son günlerde hop onunla oturuyor, hop onunla kalkıyordu. Bir tehlike sezmiş gibi diken üstünde yaşıyordu.
Delikanlı suçüstü yakalanmış bir insanın kızgınlığıyla annesine cevap verdi:
- Birisiyle…şey…bir arkadaşla… Aziz’in kahvehanesinde buluşacağız... Oradan bir yere gideceğiz... Bir arkadaşı görmeye...
Sesi hırçındı delikanlının. Sinirli bir hali vardı. Telâş, heyecan, karasızlık gözlerine ve parmaklarına bulaşmıştı. Titriyordu elleri. Çok gergindi. Ateş püsküren gözlerle baktı annesine.
- Anne! Ya ben çocuk değilim artık!... Bugünlerde çok hassaslaştın. Neredeyse beni dışarı bile çıkarmayacaksın!
Annesinin kızaran gözlerini görünce ister istemez yumuşadı, örtü içindeki yüzünü avuçları içine aldı.
- Hadi ama anne! Bu gözlere keder yakışmıyor! Hadi gül bakayım!... Hadi... Hadi!... dedi ve onu teşvik etmek için gözlerindeki buruklukla güldü. Annesi ilk defa onun böyle bir haline şahit oluyordu. Evladının günden güne kendisine yabancılaştığını gördükçe kahroluyordu. Eli kolu bağlı, bu durum karşısında nasıl bir tavır sergileyeceğini bilemiyordu.
- Yavrum! Dinlemiyorsun beni bak! Ne namazın kaldı, ne de o eski Allah ve peygamber sevgisi… kitapla, dersle, okulla hiç ilgin yok gibi…
- Güzel anacığım! Siz yapmadınız mı bunu bana! Size o kadar yalvarmama rağmen abilerimi şikayet etmediniz mi? Bunlar terörist, eşkıya demediniz mi? Ben ne öğrendiysem onlardan öğreniyordum… Siz bana ne zaman vakit ayırıp da namazı anlattınız? Allah’tan, peygamberden ne zaman bahsedildi bu evde! Şimdi niye bu kadar abartıyorsun? Ortada bir şey yok! Bendeki o eski halin kaybolmasına üzülüyorsan kendini üzme… Üzüleceksen biraz önce izlediğin habere üzül… O insanlar sizin yüzünüzden o denizlerde boğuluyor… o bebeklerin ne günahı var!
- Oğlum! Bunu da nerden çıkarıyorsun? Bak, hakkımı helal etmem! Gitme. Hiçbir yere gitme. Ne okula ne arkadaşına!... Ne oldu sana, sürekli kavgalar, serserice yaşamalar!
- Anneee!... Sen değil misin babamla konuşurken ‘galiba çok yanlışlık yaptık!’ diyen. Ben artık büyüdüm… beş senedir hangi ruh haline sahip olduğumu hiç merak ettiniz mi? Bu çocuk ne yapar, kimle gezer, ruh dünyasında hangi fırtınalar kopar! O Fatih Abim, sizden daha çok titrerdi üzerime… Yüzüme bakınca anlardı, içime düşen kirleri…kalbime bulaşan pasları… Oysa ki siz ne kadar büyük bir boşluğa düştüğümü hissetmediniz bile… madem onların yaptığı yanlıştı…teröristti onlar. Ben de şimdi sizin doğrularınızı yapıyorum işte!
Delikanlının kafası allak bullaktı. Kolunu annesinin elleri arasından çekti, kurtardı.
- Anne!... Merak etme! Bir iki saat sonra evde olurum, tamam mı! Haydi görüşürüz!
Bir söz daha dinlemeye tahammülü olmadığını gösteren bir hareketle, hızla kapıyı çekti, çıktı gitti.
Kadın, telaşla kapıyı tekrar açtı. Kapıda ne bulduysa ayağına geçirerek üçüncü kattan apartmanın dış kapısına kadar merdivenleri haddinin fevkinde bir hızla indi. Fakat evladına yetişmek nasip olmadı. Üstü başı da müsait olmayınca sokağa çıkamadı. Yarıya kadar çektiği demir kanattan köşeyi dönmek üzere olan oğlunun arkasından bakakaldı.
- Oğlum! Canım oğlum! Ne olur dur, gitme! Diye yalvaran sesiyle haykırsa da genç dönüp arkasına bakmadı. Koşar adımlarla yürüyerek görüş alanının dışına çıktı. Sonra da karanlığın içinde tamamen kayboldu gitti.
Anne gözyaşlarını salmak istiyordu ama ıslanmaktan öteye geçmeyen gözleri, içinde ur gibi şişmiş, büyümüş, kalbinin üstüne taş gibi oturmuş sıkıntılarını akıtamıyordu dışarıya. İçindeki yangını gözyaşlarıyla söndürme hamlesi boşunaydı. Kurumuştu göz pınarları. Bir şeyler göğsünde boğulup kalıyor, dışarı çıkamıyordu. Hayret etti kendisine.
Çaresizliğin verdiği teslimiyet içerisinde kederli yüzüyle geri döndü. Her basamakta biraz daha ağırlaşan yorgun bacaklarıyla sendeleye sendeleye duvarlara tutunarak çıktı yukarıya. Dizlerinde derman kalmamıştı. Elleriyle gözlerini yokladı, tamamen kurumuştu. Allah’ım bu nasıl bir hissizlikti! O yufka yüreğine ne olmuştu böyle! Merhamet duyguları yok mu olmuştu? Açık bıraktığı kapının eşiğinden adımını içeriye atarken bunu kabullenmek istemiyordu…’Hayır tabi ki! diye düşünüyordu, ‘hislerimi kaybetmiş olamam!’. Evladının şu sözlerini hatırladıkça sinirleniyordu: ‘O insanlar sizin yüzünüzden o denizlerde boğuluyor… o bebeklerin ne günahı var!’ Salonun ortasına kadar geldi. Öylece bekledi. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir an bulunduğu zamandan maziye çevirdi yüzünü.
Evlâdını karnında taşıdığı günleri hatırladı.
Dokuz ay boyunca çektiği sancıları…
Döktüğü gözyaşlarını…
Uykusuz geçen gecelerini…
Zevkle katlanmıştı bütün bunlara.
Bir gün küçücük bedenini kucaklayacağını düşleyerek.
Yavrusunun sağlıklı olarak dünyaya gelmesi gözlerine mutluluk sürmesi çekmişti.
O dakika unutmuştu yaşadığı bütün ıstırapları.
“Dünyada bundan daha fazla mutluluk olamaz.” demişti.
O minicik ellerini öpmüş, öpmüş, koklamış,
Defalarca başını kaldırıp yanındaki küçük yavrusuna bakmıştı.
Gözlerini kapatarak, kirpiklerine asılı duran inci taneleri arasında hülyalar kurmuştu…
Evladının emekleyeceği günü,
Atacağı ilk adımları,
Ağzından dökülecek ilk sözcükleri düşünmüştü.
Hele bebeğine isim verildiği günü nasıl unutabilirdi…
Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunduğu kutlu zamanı.
Salih, koymuşlardı nur topu çocuklarının ismini…
Yüce Allah’ı tanısın, ona kul olsun diye.
Hatta bununla da yetinmemiş daha bir samimi olsun diye “Salih”tan önce “Abdullah” ismini eklemişlerdi.
Ama o… Evet, o canından bir parça olan oğlu ergenliğe doğru adım attığı günlerde bambaşka bir insan olup çıkıvermişti. Sanki bir gecede kötü bir insana dönüşüvermişti. Yaratılış gayesinin aksine, asi bir insan olmuştu. Başkaldırıyordu mukaddesata, emanete, semanın isteklerine…anneye, babaya.
Tam bu devrede Fatih Abisi’ni Allah göndermişti onlara. Ona insan suretine girmiş bir melek nazarıyla bakıyorlardı. Sadece evlatlarının değil, tüm ailenin manevi hekimi olmuştu. Namazı, orucu, sohbeti, kermesi, kandili…sahabeyi hep ondan öğrenmişlerdi.
Peki bir gecede nasıl terörist olmuştu bu samimi insanlar?
Hayalinden hiç geçer miydi?
İhtimal verir miydi bunlara hiç?
Ama inanmışlardı bir yalana!
Hiç düşünmedikleri,
Hayallerinde dahi ihtimal vermedikleri bu fitne başlarına gelmişti işte!
Nasıl böyle bir yanlış yapmışlardı hala bunu muhasebe etmiyorlardı. Ege’de, Meriç’te, zindanda…yolda, gaybubette…hicret yolunda bitip giden hayatlarla beraber kendi ruh dünyalarının, evlatlarının da yok olup gittiklerini göremiyorlardı. Televizyon ekranında film izler gibi izliyorlardı zulmü…
‘O insanlar sizin yüzünüzden o denizlerde boğuluyor… o bebeklerin ne günahı var!’
Hayır, hayır! diye kızgınlıkla bağırdı.
Bu kadın gibi birçok anne-baba, yavrularının halinden memnun değildi. Değildi; ama ne çare ki artık iş çığırından çıkmıştı. Kendilerini korkunç bir akıntıya kaptırmışlar, tutunacak bir dal bulamıyorlardı. Zira, o samimi Hizmet insanları yoktu artık hayatlarında, sokaklarında, kandillerinde…çocuklarının gönlünde. Mantıktan ziyade duygularıyla hareket eden saf gönülleri, art niyetlerin emellerine karşı uyaracak manevî dinamikler toplumda felç olmuştu. Gençler, kendilerini frenleyecek duyguları ancak ailelerinden alabilirlerdi. Eğer alamadılarsa başka yerlerden öğrenme imkânları da yoktu. Çünkü bu güzel ülkede cemiyeti asırlarca ayakta tutan inanç değerleri tamamen hayattan atılmış ya da bir kitabın sayfaları arasında rafa kaldırılarak unutulmaya terk edilmişti. Halbuki, samimi Hizmet insanları, fedakarlıkla, diğergamlıkla toplumun bu eksikliğini gideriyordu. İmar ve ıslah hamlelerini canla, başla sürdürüyordu.
Ama o samimi Hizmet insanları yoktu artık.
Bundan böyle, anne ve babalara sadece ellerini dizlerine vurup, “Acaba nerede yanlışlık yaptık?” demek kalmıştı. Bu saatten sonra gençlerin onların nasihatlerine, manevî duygularına pek kulak verecek halleri de yoktu.
Gençlerin isyancı ruhu, serkeşliği, şehvanî arzuları, servet ve şöhret tutkusu, kötü niyetli insanların işine yarıyordu. Müminim diye geçinen insanlar da gençlerin bu zayıf taraflarını Siyasal İslamla zehirleyerek, onları meçhul dünyaların nimetleriyle aldatıyorlardı. Mantıktan uzakta dolaşan deliler ve kanlılar üretiyorlardı. Gençleri, Allah’a kulluktan uzaklaştırarak, ahlâksızlığın en sefilini sergilemekten çekinmiyorlar, buna da haşa “İslam” diyorlardı.
Gençler heves ve zevkin pervanesine takılarak, delikanlı dimağlarını sefil arzularına kurban ediyorlardı. Farkına varsınlar veya varmasınlar, her gün ‘Mehlika Sultan’ların peşinde ruhlarını ölümlerin en reziliyle birkaç kere katlediyorlardı.
O kadın gibi daha nice anne ve babalar, kızlarının, oğullarının kayıp giden ruh dünyaları karşısında her geçen gün daha çok kahrolmaktan kendilerini alamayacak ve yüzlerini maziye çevirip dost, kardeş, talebe, esnaf, öğretmen, işçi, memur…samimi hizmet insanlarını hep arayacaklar. Geceler boyu ağlattıkları, bir parça ekmeğe muhtaç ettikleri insanlara ekmekten daha fazla ihtiyaç duyacaklar…Ama aradıkları yerde onları bulamayacaklar.
Kendilerini insanlığa hizmete adamış o masumların hayalleri gözlerinin önüne gelecek, pişmanlıktan ‘ah keşke onlara bu densizliği yapmasaydık!’ diyecekler.
Hizmet okullarının…memleketin içine akacak pisliklerin önüne set diye dikilen yurtların önünden geçecekler…utançlarından yüzlerini kaldırıp bakamayacaklar. Zaten baktıklarında yakılmış, kapılarına kilit vurulmuş harabeler görecekler.
Gecesinde gündüzünde güzel talebeler yetiştiren kurumlara, Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştıran ışık evlere hasret kalacaklar.
Bunun yanında yapılan kötülükleri hem bu dünyada hem de ahiretteki o büyük mahkemede hep önlerinde bulacaklar. Haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilip susmaları, alkış tutup zulmü cesaretlendirmeleri hep evlatları tarafından sorgulanacak.
Terörist diye ilan ettikleri; fakat kimi zaman parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalarak, kimi zaman düğününü yapar yapmaz daha evine yerleşemeden okuluna koşarak kimi zaman da altı ay boyunca sadece patatesle yaşayarak destanlara malzeme teşkil eden hizmetler ortaya koyan bu yiğitleri çok arayacaklar.
Evet, belki adaletin tam tecelli ettiği O büyük Mahkeme’de bu samimi Hizmet insanlarını bulacaklar! Ama yazık ki, yok olmalarına göz yumdukları bu garipleri önceden bulup ‘Hakkınızı helal edin!’ deme fırsatını kaçırmış olacaklar.
Tesbihi eline aldı. İpe dizili taşları parmakları arasından geçirerek, Rabb’in azametini ilan etmek niyetindeydi ki dış kapının açılan sesiyle irkildi. Ani bir hareketle başı o tarafa döndü. Tesbihi yarıda bırakarak ayağa kalktı. Kapıya seslendi:
- Oğlum!... Nereye gidiyorsun?
Cevabını beklemeden aceleyle kapıya gitti. Gencin kapı kolu üzerindeki elini yakaladı. Avucu içine aldı.
- Evlâdım!... Bir yere gitmeyeceğini sanıyordum?!
Sesinde endişenin ürkütücü izleri vardı. Anne yüreği son günlerde hop onunla oturuyor, hop onunla kalkıyordu. Bir tehlike sezmiş gibi diken üstünde yaşıyordu.
Delikanlı suçüstü yakalanmış bir insanın kızgınlığıyla annesine cevap verdi:
- Birisiyle…şey…bir arkadaşla… Aziz’in kahvehanesinde buluşacağız... Oradan bir yere gideceğiz... Bir arkadaşı görmeye...
Sesi hırçındı delikanlının. Sinirli bir hali vardı. Telâş, heyecan, karasızlık gözlerine ve parmaklarına bulaşmıştı. Titriyordu elleri. Çok gergindi. Ateş püsküren gözlerle baktı annesine.
- Anne! Ya ben çocuk değilim artık!... Bugünlerde çok hassaslaştın. Neredeyse beni dışarı bile çıkarmayacaksın!
Annesinin kızaran gözlerini görünce ister istemez yumuşadı, örtü içindeki yüzünü avuçları içine aldı.
- Hadi ama anne! Bu gözlere keder yakışmıyor! Hadi gül bakayım!... Hadi... Hadi!... dedi ve onu teşvik etmek için gözlerindeki buruklukla güldü. Annesi ilk defa onun böyle bir haline şahit oluyordu. Evladının günden güne kendisine yabancılaştığını gördükçe kahroluyordu. Eli kolu bağlı, bu durum karşısında nasıl bir tavır sergileyeceğini bilemiyordu.
- Yavrum! Dinlemiyorsun beni bak! Ne namazın kaldı, ne de o eski Allah ve peygamber sevgisi… kitapla, dersle, okulla hiç ilgin yok gibi…
- Güzel anacığım! Siz yapmadınız mı bunu bana! Size o kadar yalvarmama rağmen abilerimi şikayet etmediniz mi? Bunlar terörist, eşkıya demediniz mi? Ben ne öğrendiysem onlardan öğreniyordum… Siz bana ne zaman vakit ayırıp da namazı anlattınız? Allah’tan, peygamberden ne zaman bahsedildi bu evde! Şimdi niye bu kadar abartıyorsun? Ortada bir şey yok! Bendeki o eski halin kaybolmasına üzülüyorsan kendini üzme… Üzüleceksen biraz önce izlediğin habere üzül… O insanlar sizin yüzünüzden o denizlerde boğuluyor… o bebeklerin ne günahı var!
- Oğlum! Bunu da nerden çıkarıyorsun? Bak, hakkımı helal etmem! Gitme. Hiçbir yere gitme. Ne okula ne arkadaşına!... Ne oldu sana, sürekli kavgalar, serserice yaşamalar!
- Anneee!... Sen değil misin babamla konuşurken ‘galiba çok yanlışlık yaptık!’ diyen. Ben artık büyüdüm… beş senedir hangi ruh haline sahip olduğumu hiç merak ettiniz mi? Bu çocuk ne yapar, kimle gezer, ruh dünyasında hangi fırtınalar kopar! O Fatih Abim, sizden daha çok titrerdi üzerime… Yüzüme bakınca anlardı, içime düşen kirleri…kalbime bulaşan pasları… Oysa ki siz ne kadar büyük bir boşluğa düştüğümü hissetmediniz bile… madem onların yaptığı yanlıştı…teröristti onlar. Ben de şimdi sizin doğrularınızı yapıyorum işte!
Delikanlının kafası allak bullaktı. Kolunu annesinin elleri arasından çekti, kurtardı.
- Anne!... Merak etme! Bir iki saat sonra evde olurum, tamam mı! Haydi görüşürüz!
Bir söz daha dinlemeye tahammülü olmadığını gösteren bir hareketle, hızla kapıyı çekti, çıktı gitti.
Kadın, telaşla kapıyı tekrar açtı. Kapıda ne bulduysa ayağına geçirerek üçüncü kattan apartmanın dış kapısına kadar merdivenleri haddinin fevkinde bir hızla indi. Fakat evladına yetişmek nasip olmadı. Üstü başı da müsait olmayınca sokağa çıkamadı. Yarıya kadar çektiği demir kanattan köşeyi dönmek üzere olan oğlunun arkasından bakakaldı.
- Oğlum! Canım oğlum! Ne olur dur, gitme! Diye yalvaran sesiyle haykırsa da genç dönüp arkasına bakmadı. Koşar adımlarla yürüyerek görüş alanının dışına çıktı. Sonra da karanlığın içinde tamamen kayboldu gitti.
Anne gözyaşlarını salmak istiyordu ama ıslanmaktan öteye geçmeyen gözleri, içinde ur gibi şişmiş, büyümüş, kalbinin üstüne taş gibi oturmuş sıkıntılarını akıtamıyordu dışarıya. İçindeki yangını gözyaşlarıyla söndürme hamlesi boşunaydı. Kurumuştu göz pınarları. Bir şeyler göğsünde boğulup kalıyor, dışarı çıkamıyordu. Hayret etti kendisine.
Çaresizliğin verdiği teslimiyet içerisinde kederli yüzüyle geri döndü. Her basamakta biraz daha ağırlaşan yorgun bacaklarıyla sendeleye sendeleye duvarlara tutunarak çıktı yukarıya. Dizlerinde derman kalmamıştı. Elleriyle gözlerini yokladı, tamamen kurumuştu. Allah’ım bu nasıl bir hissizlikti! O yufka yüreğine ne olmuştu böyle! Merhamet duyguları yok mu olmuştu? Açık bıraktığı kapının eşiğinden adımını içeriye atarken bunu kabullenmek istemiyordu…’Hayır tabi ki! diye düşünüyordu, ‘hislerimi kaybetmiş olamam!’. Evladının şu sözlerini hatırladıkça sinirleniyordu: ‘O insanlar sizin yüzünüzden o denizlerde boğuluyor… o bebeklerin ne günahı var!’ Salonun ortasına kadar geldi. Öylece bekledi. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir an bulunduğu zamandan maziye çevirdi yüzünü.
Evlâdını karnında taşıdığı günleri hatırladı.
Dokuz ay boyunca çektiği sancıları…
Döktüğü gözyaşlarını…
Uykusuz geçen gecelerini…
Zevkle katlanmıştı bütün bunlara.
Bir gün küçücük bedenini kucaklayacağını düşleyerek.
Yavrusunun sağlıklı olarak dünyaya gelmesi gözlerine mutluluk sürmesi çekmişti.
O dakika unutmuştu yaşadığı bütün ıstırapları.
“Dünyada bundan daha fazla mutluluk olamaz.” demişti.
O minicik ellerini öpmüş, öpmüş, koklamış,
Defalarca başını kaldırıp yanındaki küçük yavrusuna bakmıştı.
Gözlerini kapatarak, kirpiklerine asılı duran inci taneleri arasında hülyalar kurmuştu…
Evladının emekleyeceği günü,
Atacağı ilk adımları,
Ağzından dökülecek ilk sözcükleri düşünmüştü.
Hele bebeğine isim verildiği günü nasıl unutabilirdi…
Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunduğu kutlu zamanı.
Salih, koymuşlardı nur topu çocuklarının ismini…
Yüce Allah’ı tanısın, ona kul olsun diye.
Hatta bununla da yetinmemiş daha bir samimi olsun diye “Salih”tan önce “Abdullah” ismini eklemişlerdi.
Ama o… Evet, o canından bir parça olan oğlu ergenliğe doğru adım attığı günlerde bambaşka bir insan olup çıkıvermişti. Sanki bir gecede kötü bir insana dönüşüvermişti. Yaratılış gayesinin aksine, asi bir insan olmuştu. Başkaldırıyordu mukaddesata, emanete, semanın isteklerine…anneye, babaya.
Tam bu devrede Fatih Abisi’ni Allah göndermişti onlara. Ona insan suretine girmiş bir melek nazarıyla bakıyorlardı. Sadece evlatlarının değil, tüm ailenin manevi hekimi olmuştu. Namazı, orucu, sohbeti, kermesi, kandili…sahabeyi hep ondan öğrenmişlerdi.
Peki bir gecede nasıl terörist olmuştu bu samimi insanlar?
Hayalinden hiç geçer miydi?
İhtimal verir miydi bunlara hiç?
Ama inanmışlardı bir yalana!
Hiç düşünmedikleri,
Hayallerinde dahi ihtimal vermedikleri bu fitne başlarına gelmişti işte!
Nasıl böyle bir yanlış yapmışlardı hala bunu muhasebe etmiyorlardı. Ege’de, Meriç’te, zindanda…yolda, gaybubette…hicret yolunda bitip giden hayatlarla beraber kendi ruh dünyalarının, evlatlarının da yok olup gittiklerini göremiyorlardı. Televizyon ekranında film izler gibi izliyorlardı zulmü…
‘O insanlar sizin yüzünüzden o denizlerde boğuluyor… o bebeklerin ne günahı var!’
Hayır, hayır! diye kızgınlıkla bağırdı.
Bu kadın gibi birçok anne-baba, yavrularının halinden memnun değildi. Değildi; ama ne çare ki artık iş çığırından çıkmıştı. Kendilerini korkunç bir akıntıya kaptırmışlar, tutunacak bir dal bulamıyorlardı. Zira, o samimi Hizmet insanları yoktu artık hayatlarında, sokaklarında, kandillerinde…çocuklarının gönlünde. Mantıktan ziyade duygularıyla hareket eden saf gönülleri, art niyetlerin emellerine karşı uyaracak manevî dinamikler toplumda felç olmuştu. Gençler, kendilerini frenleyecek duyguları ancak ailelerinden alabilirlerdi. Eğer alamadılarsa başka yerlerden öğrenme imkânları da yoktu. Çünkü bu güzel ülkede cemiyeti asırlarca ayakta tutan inanç değerleri tamamen hayattan atılmış ya da bir kitabın sayfaları arasında rafa kaldırılarak unutulmaya terk edilmişti. Halbuki, samimi Hizmet insanları, fedakarlıkla, diğergamlıkla toplumun bu eksikliğini gideriyordu. İmar ve ıslah hamlelerini canla, başla sürdürüyordu.
Ama o samimi Hizmet insanları yoktu artık.
Bundan böyle, anne ve babalara sadece ellerini dizlerine vurup, “Acaba nerede yanlışlık yaptık?” demek kalmıştı. Bu saatten sonra gençlerin onların nasihatlerine, manevî duygularına pek kulak verecek halleri de yoktu.
Gençlerin isyancı ruhu, serkeşliği, şehvanî arzuları, servet ve şöhret tutkusu, kötü niyetli insanların işine yarıyordu. Müminim diye geçinen insanlar da gençlerin bu zayıf taraflarını Siyasal İslamla zehirleyerek, onları meçhul dünyaların nimetleriyle aldatıyorlardı. Mantıktan uzakta dolaşan deliler ve kanlılar üretiyorlardı. Gençleri, Allah’a kulluktan uzaklaştırarak, ahlâksızlığın en sefilini sergilemekten çekinmiyorlar, buna da haşa “İslam” diyorlardı.
Gençler heves ve zevkin pervanesine takılarak, delikanlı dimağlarını sefil arzularına kurban ediyorlardı. Farkına varsınlar veya varmasınlar, her gün ‘Mehlika Sultan’ların peşinde ruhlarını ölümlerin en reziliyle birkaç kere katlediyorlardı.
O kadın gibi daha nice anne ve babalar, kızlarının, oğullarının kayıp giden ruh dünyaları karşısında her geçen gün daha çok kahrolmaktan kendilerini alamayacak ve yüzlerini maziye çevirip dost, kardeş, talebe, esnaf, öğretmen, işçi, memur…samimi hizmet insanlarını hep arayacaklar. Geceler boyu ağlattıkları, bir parça ekmeğe muhtaç ettikleri insanlara ekmekten daha fazla ihtiyaç duyacaklar…Ama aradıkları yerde onları bulamayacaklar.
Kendilerini insanlığa hizmete adamış o masumların hayalleri gözlerinin önüne gelecek, pişmanlıktan ‘ah keşke onlara bu densizliği yapmasaydık!’ diyecekler.
Hizmet okullarının…memleketin içine akacak pisliklerin önüne set diye dikilen yurtların önünden geçecekler…utançlarından yüzlerini kaldırıp bakamayacaklar. Zaten baktıklarında yakılmış, kapılarına kilit vurulmuş harabeler görecekler.
Gecesinde gündüzünde güzel talebeler yetiştiren kurumlara, Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştıran ışık evlere hasret kalacaklar.
Bunun yanında yapılan kötülükleri hem bu dünyada hem de ahiretteki o büyük mahkemede hep önlerinde bulacaklar. Haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilip susmaları, alkış tutup zulmü cesaretlendirmeleri hep evlatları tarafından sorgulanacak.
Terörist diye ilan ettikleri; fakat kimi zaman parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalarak, kimi zaman düğününü yapar yapmaz daha evine yerleşemeden okuluna koşarak kimi zaman da altı ay boyunca sadece patatesle yaşayarak destanlara malzeme teşkil eden hizmetler ortaya koyan bu yiğitleri çok arayacaklar.
Evet, belki adaletin tam tecelli ettiği O büyük Mahkeme’de bu samimi Hizmet insanlarını bulacaklar! Ama yazık ki, yok olmalarına göz yumdukları bu garipleri önceden bulup ‘Hakkınızı helal edin!’ deme fırsatını kaçırmış olacaklar.
[Fikret Kaplan] 4.10.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)