Maduro'yu boş ver Reis; Bir şeyler yap! [Kadir Gürcan]

Açılmayan sandık kaldı mı hala bilemiyoruz. Onu YSK ve Anadolu Ajansına sormak lazım. Çünkü biz “bitti” dediğimiz zaman, kapanan sandıkları tekrar açıp, tekrar saymaya başlıyorlar. YSK'nın sık sık haber olmaya başlaması demokrasi açısından iyi bir durum değil. Gelişmiş ülkelerde, bu tür kurullara, belli periyodlarda ihtiyaç oluyor.

Eğer, 31 Mart seçimlerinin kesin sonuçlarını bekliyorsanız, kendinizi fazla üzmeyin. Yakın bir tarih vermek zor. Belki bir dahaki, herhangi bir seçime kadar sonuçları saklamaya devam ederler. Bekledikleri sonuçları alamayan, parti ve seçmenlerin sinirleri dağılıp, hissilikleri azalana kadar işi yokuşa sürecek gibi görünüyorlar. Futbol kulüplerinin de başkanlık ve kurul seçimleri var belki onlarla birlikte açıklarlar.

Bir şekilde kazanmaya alışmış olanlar için, ilk tökezleme, toparlanmanın en zor olduğu merhaledir. Yüz üstü çakıldıktan sonra “Bir şey olmadı. Acımadı ki!” demelerine bakmayın, bu tür hayal kırıklıklarının telafisi vakit alır. Yaraların iyileşmesi için alternatif tıp, Karatay Diyeti, Cinci Mehdi Efendi Şerbeti, astroloji kehanetleri birer birer uğranması gereken adreslerdir. Birinden şifa bulunur.

Gayet sakin geçen seçim gününün ardından, sandıklar kapatılıp oylar sayılmaya başlayınca bütün kimyamız bozuluyor. Birbirine silah çeken, kafa atan, kol-bacak kıran sandık görevlilerinin kapalı sandıkları görünce bu derece zıvanadan çıktıklarının bir izahı olmalı. Yahu azizler, iş çok basit, kullanılmış oyları sayacaksınız o kadar! Oyunu sandığa emanet eden vatandaşı hırpalayınca, oy attığı partiyi değiştiremezsiniz ki!

Oy sayma işlemleri, halk olarak bürokrasi ile kurduğumuz ahenge ayak uyduramıyor. Sandık görevlileri seçilirken bundan böyle daha dikkatli olunmalı. Mafya ve benzeri maganda derneklerine üye olanları, seçim öncesi karantinaya alıp, sandıklardan uzak tutmak lazım. Oyların ikinci bir defa sayılmasının ülkeye verdiği zararları görüyorsunuz.

Yapılan her mitinge iştirak etmek, oy kullanmak, sevdiğimiz siyasileri ölümüne desteklemek, aba u emcad tevarüs ettiğimiz siyasi tercihlerin dünyayı kurtaracağına gönülden bağlanmak ve İmam-Hatip mezunu bir 'Halife' ye razı olacak bütün demokratik reflekslere sonuna kadar bağlıyız. Seçimlere ailecek iştirak ederek bunu eğlenceye çeviren ender toplumlardan birisiyiz. Bu konuda Amerika bile elimize su dökemez. Seçimleri umursamayan ve iki başkan adayı için de “İkisi de birbirinden beter!” deyip oy kullanmayan Amerikalılar neredeyse yüzde kırklarda geziyor.

Seçim sonuçlarında istedikleri sonuçlar çıkmayan, kıdemli harami takımının mazeretleri de çok güzel; “Mücadelemiz, halkın iradesinin sandığa yansıması için!”. Canlarım benim! Geçen hafta şehir magandalığı yapan bir zümrenin, Pazartesi'den itibaren demokrasi havarisi kesilmesi karşısında nasıl yüreğimiz yumuşamaz? Oyları çalmayın, isteyin size verelim. Ne olacak. Taş atıp kolumuz mu ağrıyor. Yeter ki insan olun!

Seçim depreminin merkez üstü Saray'dı. Saray Erkanı'nın don-gömlek sokağa saçılmalarını başka türlü izah etmek zor. Bütün maçı bir oyuncu üzerine kurgulamanın bedeli bu. Neticeyi yorumlamak için bilmiş yazarların, “Seçim kime ne söylüyor?” rutinine kimsenin ihtiyacı yok. Seçimin kime ne söylediği ortada, siz asıl bunu Saray'da oturan veliyyü nimetinize anlatın. Hazret, siyasi tarihinin en mutsuz, en sıkıntılı ve en katlanılmaz Balkon Konuşmasını yaptı. 

Cumhurbaşkanı, seçim kampanyası boyunca, sıradan bir parti lideri olarak davranmaktan kurtulamadı. Ağır ve ayrıştırıcı üslubunun her gün katlanılmaz bir hal alması, hem yüzünün hem de sesinin insanlarda kanıksama ve bıkkınlığa dönüşmesi gayet normal. Bundan sonra, “Cumhur'un Başkanı olabilme!” şansını bütünü ile yitirdi. Siyasi Hayatı'nın köşe taşı sayılan İstanbul'u elinden kaçırmış olmasının, siyasi görüntü açısından daha derin bir tahribatı oldu. Yerel Seçimleri, normal standartlarından çıkarıp, “Beka Meselesine” çevirmek, hamaset borsasında iş yapmadı. Millet, Saray ve iktidarın şapkadan tavşan çıkaramadığını gördü.

Pazar Akşamı, suratları Salı Pazarı'na dönen iktidar mensuplarının, Cumhurbaşkanı İstanbul'a ayak basar basmaz, hem neşeleri arttı hem de moralleri düzeldi. Perşembe gününe kadar, Saray, sağdaki soldaki mayınları patlatmak için kullandığı 'işlek' lere iş taksim etmişti. Onlar üzerlerine düşeni yaptılar.

İktidar Partisinin İstanbul Adayı, Pazar Akşamı gelen sonuçlardan kaybettiğini bal gibi anladığı için sesi kısık çıkıyordu. Reis ile görüştükten sonra onun da yüzüne renk geldi. Meclis Başkanlığı'nı bıraktıran, Cumhurbaşkanı'nın, İstanbul Belediye Başkanlığını öyle yemeği menüsünde kendisine sunacağından gayet emin görünüyor. 

Amerika ve Avrupa'nın seçimleri yakından izlemesi de Cumhurbaşkanı'nı huzursuz etti. Seçimlere karışacak şaibeden dolayı, Maduro gibi, seçimi tekrar etme tehdidi ile de karşılaşma riski var. “Reis Bir şeyler yap!” beklentilerine karşı sesinin kısık çıkması bu yüzden. Bu kalabalıklara güven olmaz, malum; Cömertsin deyip, maldan, yiğitsin deyip iktidardan ederler!

[Kadir Gürcan] 8.4.2019 [Samanyolu Haber]

Salih Aleyhissem'ın gölgesinde [Abdullah Aymaz]

Muhyiddin İbn-i Arabî, her bir velinin bir nebinin vârisi, olduğunu, onun için evliyadan kimisinin Îsevî, kimisinin Musevî ve kimisinin de İbrahîmî tavırlarının olduğunu zaten kendisinin de başlangıçta Îsevî olarak zühd ile işin içine girerek en sonunda Muhammedî verasete ulaştığını söylüyor. “Veli, hangi nebinin vârisi olursa olsun, asıl kaynak itibariyle daima doğrudan veya dolayısı ile Muhammed Aleyhisselam'ın vârisidir. Birbirini takip eden peygamberler zinciri boyunca her bir peygambere hâkim olan vasıflar ancak Muhammedî Hakikatın o peygamber üzerindeki kısmî tecellisi olmuş ve sonunda Muhammed Aleyhisselam'ın şahsında, Muhammedî  Hakikatın kâmil zuhuru ortaya çıkarak daha önceki peygamberlerin nüvvab olarak temsil ettiği her şey kemâle erdirilmiştir.” diyor.

İbn-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem (Hikmetlerin  Yüzük kaşları)  kitabında 27 Peygamberin herbirisini değerli birer yüzük taşı ve cevheri olarak ele alıyor. 27’si olarak Peygamber Efendimizi (S.A.S.) anlatıyor… On Birinci Fass (kaş) ise Salih Aleyhisselam… Bu bölümün başlığı “11 Fass  Hikmetü Futûhıyyetin fî kelimeti Sâlihıyyetin” Yani  “Salih Kelimesinde Fuhûhiyye (Fâtihlik) Hikmeti”  “Girişte şöyle bir şiiri var İbn-i Arabînin: “Âyetlerdendir mucizelerdendir binicilerin âyetleri… Mezhep ve mesleklerde buna sebep farklılıklardır… Binicilerden bazıları âyet ve mucizelerin hakkını  verir… Bazısı da çölleri aşıp geçerler… Mucizelerin hakkını verenler onlar ehl-i ayndır / görenlerdir… Ama çölleri aşıp geçerek ötelere gidenler ise uzaktakilerdir. (Sonra geleceklerdir)… Bunların ikisine de Hak’tan gelir, gaybın fütuhatı, hem de her yönden…”

Salih Aleyhisselam'ın, isyan eden kavminin üç gün sonra başına gelecek azaptan haber verdi. Cenab-ı Hak o âsî kavmi bir ÇIĞLIK  azabı ile helâk etti de diyarlarında diz üstü çöke kaldılar. Üç günün birincisinde kavmin yüzleri sararmıştır. İkinci gün olunca yüzleri kızarmıştır. Üçüncü gün ise yüzleri kapkara kesilmiştir.

İbn-i Arabî bu hususta şöyle bir değerlendirmede bulunmaktadır: “Asîlerin, şakilerin yüzlerinin sararması, saidlerin, yani saadete ulaşacakların yüzlerinin aydınlanmasının karşılığıdır. Çünkü Cenab-ı Hak ‘O gün, yüzler vardır, apaydınlıktır.’ (80/38) buyurmaktadır. Âyette geçen isfirar, ortaya çıkmak, görünmek, zuhur etmek demektir. Sonra ikinci şakilerin yüzlerinin kızarması, âyette geçen saidlerin hakkındaki “dâhike” (gülenler)in karşılığıdır. Çünkü gülme, gülümse (gül gibi açılma) yüzlerin, yanakların, (gül gibi) kırmızılaşmasının sebeplerindendir. Üçüncü gün şakilerin derilerinin simsiyah kesilip bozulmasının karşılığı, saidler hakkında âyette geçen “müstebşira” (müjde almış yüzlerin sevinçli güzel görünüşleri) dir. Çünkü o vaziyet, saadete ulaşanların ciltlerinde müjde tesiriyle oluşan sürur ve sevinçten meydana gelir. Nitekim eşkıyaların kötü akıbetlerinden dolayı da derileri simsiyah kesilir. Mutluluk içinde olan saidler hakkında: “Rab’leri onları kendi katından bir rahmet ve hoşnutluk ile müjdeler…” ver…  (9/21)  Bedbaht olan şakiler hakkında da “Onları acı bir azap ile müjde ver. (3/21)  buyuruluyor. (Dikkat edilir ise, her iki taraf için de “müjde” kelimesi kullanılıyor. Ama birileri Cennet ile öbürleri de Cehennem ile müjdeleniyor.)

“Her grubun derisinde içlerinde meydana gelen bu sözün izi görünür. Şu halde, onların dışlarında içlerinde yerleşmiş olan anlayışın hükmü ortaya çıkmıştır.”

Elmalılı Tefsirinde şöyle deniliyor: “Salih Aleyhisselam ‘Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte o söz, yalanlanamayan bir tehdit idi’ diye tehdit etti.” (Hûd Suresi, 11/65)  Rivayet edildiğine göre Sâlih Aleyhisselam onlara: “Yarın YÜZLERİNİZ  SARARACAK, yarından sonra KIZARACAK, üçüncü gün KARARACAK  sonra da sabahleyin başınıza azab gelecek” dedi. Derken bu alâmetleri görmeye başladıklarında Salih Aleyhisselam'ı da tutup öldürmek istediler. O da Allah’ın emri ile beraberindeki müminlere Filistin’e gidip kurtuldular. Dördüncü gün (ki, Pazar günü idi) o bölgeye azap geldiğinde, gözleri baka baka, titreye titreye bir anda helâk oldular. (…) Yani evlerinin önünde titreşerek bakışıp dururlarken yıldırım çatlar gibi gökten şiddetli bir gürültü koptu, yerden de bir zelzele… Ağılcıların topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler.” (7. Cilt, Kamer Suresi)

Arkadaşımız Hasan Toprak diyor ki: “Zafer ümidi ile müminlere saldıran müşriklerin yenilgiye uğrayışını anlatan bir âyet-i kerimenin meâli şöyledir: “İşte durum bu (Allah müminleri güzel bir şekilde dener.)  Bir de Allah kâfirlerin tuzağını zayıf düşürendir.”  (Enfal Suresi, 8/18) Âyet-i kerimenin ebcedi (şeddesiz) 1440 olup milâdi 2018/2019 tarihine karşılık gelmektedir. Bu tevafuklar, zamane firavunlarının bu tarihlerde iman hizmetleri ve hâdimlerini yok etmek için kurdukları tuzakların Allah’ın inayetiyle boşa çıktığına bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir.”

Bu tesbitleri dikkatle inceleriz inşaallah…

[Abdullah Aymaz] 8.4.2019 [Samanyolu Haber]

Adaletin tecelli edileceği günü beklerken… [Faruk Mercan]

Bu yazıya başlık koyarken, Rıza Sarraf’ı Amerika’da yargılayan savcı Preet Bharara’nın yeni çıkan kitabından esinlendim. Preet Bharara, Rıza Sarraf olayını da anlattığı anılarına, “Adaleti İcra Etme” (Doing Justice) adını vermiş.

Preet Bharara anılarında, Rıza Sarraf’ın New York’ta tutuklanmasından itibaren Tayyip Erdoğan’ın onu kurtarmak için yaptığı girişimleri anlatıyor.

Tayyip Erdogan, ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı telefon görüşmesinde Rıza sarraf’in serbest bırakılmasını istiyor. Sonra Washington’a gidiyor. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile görüşüyor. Bu görüşmenin iki gündem maddesi var: Savcı Bharara’nın görevden alınması ve Rıza Sarraf’ın serbest bırakılması… Bharara, anılarında şunları yazıyor:

“Erdoğan’ın Joe Biden ile yaptığı 90 dakikalık bu görüşmenin yarısı Rıza Sarraf davası ile geçti. Erdoğan benim görevden alınmamı ve Rıza Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi. Erdogan’in eşi Emine Erdogan da Joe Biden’in eşi Jill Biden ile görüşürken bu konuda yardım istedi. Diğer taraftan Türkiye’nin Adalet Bakanı konuyu ABD Adalet Bakanı ile görüştü. Fakat ne ben görevden alındım, ne de Sarraf serbest kaldı. Sarraf, mahkemede Erdoğan’ın kirli işlerini anlattı ve ben adalet açlığı çeken Türklerin gözünde kahraman oldum.”

Bharara şöyle devam ediyor:
“Erdoğan, beni Pensilvanya'da yaşayan ve Türkiye’deki etkili bir İslami network'ün öncüsü olan Fethullah Gülen’in müridi olmakla suçladı. Halbuki o zamana kadar Fethullah Gülen’in ismini hiç duymamıştım. Erdoğan bununla yetinmedi, 2016’daki darbe girişiminde rol aldığımı iddia etti. Türkiye’ye hiç ayak basmadım. Ama bu güzel ülkeyi görmek isterdim.”

Rıza Sarraf’ın tutuklanmasından sonra, saatler içinde Twitter’daki takipçi sayısının 8 binden 250 binlere fırladığını ifade ediyor Bharara ve bunu şöyle açıklıyor:

“Sadece 2012’de 10 milyar dolarlık bir parayı yöneten Rıza Sarraf, Türkiye’de 70 gün kaldığı hapishaneden Erdoğan sayesinde çıktı ve hiçbir suçundan dolayı yargılanmadı. Adalet Türkiye’de tecelli etmedi, adeta ana rahmindeki çocuğun kürtajla alınması gibi katledildi. Erdoğan, Rıza Sarraf’ı yargılayan hakimleri, savcıları, polisleri mesleklerinden attı, onları tutuklattı. Gücünü kullanarak Türkiye’yi otokratik bir rejime götürdü. Medya organlarını kapattı, gazetecileri hapsetti… Beni twitterda takip eden Türkler şiş kebap, lokum ikramı ve halı hediye etmeyi teklif ediyorlardı. Şiş kebabı çok severim, ama bu ikram ve hediyeleri kabul edemezdim. Çünkü sadece görevimi yapmıştım. Beni Türklerin gözünde kahraman yapan şey, adalete duydukları özlemdi”

Rıza Sarraf, hangi rüşvetlerle Turkiye’de hapisten çıktığını, 20 milyar dolardan fazla bir boyutu olan para çarkını, bakanlara ve Emine Erdoğan’ın vakfına verdiği milyonlarca doları, Preet Bharara’nın ekibine ve FBI görevlilerine tek tek anlattı. Bütün bu çarkın başındaki Erdoğan için “Bir Numara” kod adı kullanıldı ifadelerde ve mahkeme tutanaklarında…

Şimdi Erdoğan’ın neden neden “Obama sekiz yıl boyunca beni aldattı” dediğini anlamak daha kolay… Preet Bharara için de “Cemaatin yedirip içirdiği bir kişi” demişti…

Çünkü Amerika’daki yargı sürecine etki edemedi, Rıza’yı kurtaramadığı gibi itirafçı olan Rıza bütün kirli mekanizmayı anlattı.
Her despot kurduğu düzeni ebedi zanneder. Ama bir gün mutlaka bir duvara toslar. Geçtiğimiz hafta yapılan belediye seçimlerinde İstanbul ve Ankara belediyelerini kaybetti Erdoğan… Hiçbir kayıp, ona İstanbul’un kaybı kadar dokunmaz. Bu yüzden feleğini şaşırmış vaziyette. Çünkü havuz medyasını ve yandaş işadamları zincirini İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki milyarlarca dolarla başlattı, bugünlere öyle geldi.

En manidar bulduğum husus, İstanbul’u, soyadı İmamoğlu olan bir kişiye kaybetmesi… Allah’ın takdiri işte… Kendisine İstanbul’un İmamı diyen, din sömürüsünde sınır tanımayan bir şahıs İstanbul’u böyle kaybediyor. Buna bir kirli ve yolsuz düzenin çöküşünün ilk işareti gözüyle bakabilirsiniz.

Erdoğan’ın bu süreçte Malezya ile ilişkileri de bütün yönleriyle bir gün açığa çıkacak elbet… Malezya’nın devrik başbakanı Necib Razak’a, “Kardeşim Necib” diyordu, Hizmet mensuplarını ilk kaçırma tezgahın Malezya’da örgütledi. Kaderin cilvesine bakın ki, Malezya eski Başbakanı Necib Razak, geçen hafta yargılanmaya başlandı. Bir Batılı gazete Necib için “Malezya’nın Büyük Hırsızı” başlığını atmıştı. Zimmetine 681 milyon dolar geçiren Necib’in evlerine yapılan baskınlarda ele geçirilen mücevher ve çantaları Malezya polisi kameralar önünde bütün dünyaya gösterdi. Eşine hediye edilen bir mücevherin değeri 27 milyon dolar. Necib’e Londra, New York ve California’da lüks evler alınmış. Yolsuzluğun miktarı 8 milyar dolardan fazla… ABD Hazinesi bu paranın 1,5 milyar dolarını dondurdu.

Wall Street Journal gazetesi muhabirleri Tom Wright ve Bradley Hope’un yazdıkları 379 sayfalık “Milyar Dolarlık Balina” (Billion Dollar Whale) isimli kitap, bu olayı çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Necib’in de kirli işleri için kullandığı bir Rıza Sarraf’ı var. Gazeteciler bu kişiye, finans dünyasındaki bir deyimle “Balina” adını vermişler. 

Bill Gates’in okuyup övdüğü, 2018’in en başarılı yayınlarından biri seçilen bu kitap, İslam dünyasındaki hazin hırsızlık hikayelerinden sadece biri… Bence ileride “İslam Dünyasının Büyük Hırsızları” diye bir kitap yazılsa Necib Razak ilk yirmiye ancak girer. Mesela Kaddafi’nin geride bıraktığı para 200 milyar dolardı.

Bir de Türkiye’yi düşünün. Rıza Sarraf sadece buzdağının görünen yüzü… Türkiye’deki hadise o kadar büyük ki, İslam Dünyasının Büyük Hırsızları kitabında Türkiye’deki şahsın birincilik için Kaddafi ile yarışacağını zannediyorum. Malezya’da Necib’in hikayesi belgeleriyle yazıldı. Sıra Türkiye’ye de gelecek…

[Faruk Mercan] 8.4.2019 [Samanyolu Haber]

Kitapları nasıl yaktılar? [Ali Emir Pakkan]

1933’te iktidara gelen Nazilerin ilk işlerinden biri, kitapları yakmaktır.

Hitler, “Alman değerlerine karşı çıkanlara hayır” kampanyası başlattı. Alman Nasyonal Öğrenciler Birliği harekete geçirildi. 21 şehirde  komiteler kuran birlik çeşitli etkinliklerle nefret söylemini yaygınlaştırdı.

26 Nisan’da ikinci adım, “zararlı ve yıkıcı” görülen kitapların müsadere edilmesi ile atıldı. Kara listeye alınan yazarların tüm kitapları kütüphanelerden ve kitapçılardan toplandı.

Üçüncü adım kitapların yok edilmesindeydi. 10 Mayıs’ta Almanya’nın bir çok şehrinde törenlerle 25 bin kitap yakıldı.

Bunu neden anlattım?

Türkiye’deki insan hakları ihlallerini raporlaştırarak dünyaya duyurmaya çalışan AST ( Advocates of Silenced Turkey) in son çalışması geçti elime. 24 sayfalık raporda AKP-Ergenekon rejiminin, kitap soykırımı rakamlara dökülmüş.

Hitler’i geride bırakmışlar.

30 bin kitap yakılmış.

135 bin kitap kütüphanelerden toplatılmış.

100 bin kitap geri dönüşüme gönderilmiş.

AST, kapatılan yayınevleri ve kitle iletişim araçları ile tutuklanan yazarları da listeye eklemiş. Raporda toplatılan kitapların fotoğraf ve görüntüleri bulunuyor ancak imha anları yok.

Bir gün o utanç görüntüleri de ortaya çıkar. Siyasal İslamcı iktidar dönemi, en büyük faşizm dönemlerinden biri olarak tarihe geçer.

Not: Türkiye’deki insan hakları ihlallerini, derneğin resmî sitesinden okuyabilirsiniz https://silencedturkey.org/

[Ali Emir Pakkan] 8.4.2019 [Samanyolu Haber]

Arka cepte cüzdan taşımayın!

Erkeklerin, arka ceplerinde cüzdan taşıma ve üzerine oturma alışkanlıklarını yaşam boyu devam ettirmeleri durumunda, omurganın yanlış pozisyonda tutulmasına bağlı kayma meydana gelebiliyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof.Dr. Gülçin Gülşen, bu alışkanlığın siyatik ağrısına sebep olabildiğini söylüyor.

Siyatiğin bacaklardaki sinir boyunca yayılan önemli bir ağrı çeşidi olduğuna işaret eden Gülşen, ’’Ağrının yanısıra bu rahatsızlığın en bariz belirtileri bacaklarda uyuşukluk, yanma, karıncalanma, kas zayıflığı, hareket zorluğu ve kontrolsüzlüktür. Bu belirtileri gösteren hastalar genellikle zorlanarak oturma ve hareket etme şikayetinde bulunurlar.” diyor.

Siyatik ağrısının erkek ve kadın ayrımı yapmadığını ifade eden Prof.Dr. Gülçin Gülşen, rahatsızlığın nedenlerini de şöyle sıralıyor:

“Ana neden yaşam süresinin bir döneminde siyatik sinirine iç ve dış etkenlere bağlı baskı ve tahriştir. Lomber olarak adlandırılan sinirler (alt omurganın dışarı kısmındaki sinirler) üzerinde sıkışma olabilir. Siyatik kökleri bel omurgası diskleri içine kadar uzanır ve bir diskte çıkıntı (herniasyon) olması durumunda sıkışma meydana gelir. Bu da ağrıya sebepolur. Bu sebepten kaynaklı bir ağrı Spinal Dekompresyon tedavi yöntemiyle başarılı bir şekilde tedavi edilebilir. Bazı kimselerde doğuştan omurga darlığı olabilir. Bu da yine sinirlere baskı yaparak ağrıya neden olur. Ağrıyı geçirme amacıyla bilinçsiz şekilde siyatik sinir köküne yapılan ovma ve masaj sinire zarar vererek daha kötü sonuçlar doğurabilir. Tahriş olan sinirlerin ve omurganın yeniden organizasyonu, ayak bakım başta  olmak üzere farklı tedavi yöntemleri sonuç verebilir”.

Omurilik veya sinir kökleri üzerine baskı yapan bir tümörün siyatik ağrısı kaynağı olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr.Gülşen, “Bel bölgesindeki muhtemel bir tümör kalçadan ayaklara kadar ağrıya neden olabilir. Böyle bir tümörün varlığına dair diğer belirtiler ise, mesane ve bağırsak kontrolünün kaybı, ya da kas güçsüzlüğüdür.” uyarısında bulunuyor.

Değişik sebeplerden siyatik ağrısı çeken hastaların ilk olarak ağrı kesici, kas gevşetici benzeri ilaç tedavisine başvurduğunu ifade eden Prof. Dr Gülçin Gülşen, ağrının sebebi göz önünde alındığında bunun geçici bir rahatlama sağlarken kalıcı çözüm olamayacağının altını çiziyor. Gülşen, ’’Tahriş olmuş ve baskı gören bir sinirin ağrısını ilaç maskeleyebilir, ama ağrı geçmez bir süre sonra nükseder. Hastalar çekinmeden uzmana başvurmalıdır.’’ tavsiyesinde bulunuyor.

[TR724] 8.4.2019

Dortmund gibi başla, Bayern gibi bitir! [Hasan Cücük]

‘Bu yıl hangi liglerde taht değişikliği olur?’ diye sezon öncesinde sorulsaydı saymayacağımız liglerin başında İtalya Serie A, Fransa Ligue 1 ve Almanya Bundesliga gelirdi. Sezonun startıyla İtalya’da Juventus, Fransa’da PSG farkını ortasya koyup, rakipleriyle arasını açmaya başladı. Sürprizin adı Bundesliga oldu. Son 6 yılın şampiyonu Bayern Münih teklerken, Borussia Dortmund peş peşe maçlarını kazandı. Ancak son düzlüğe girildiğinde Borussia Dortmund’un nefesi teklemeye başladı. Film tekrar başa sardı. Tıpkı son 6 yılda olduğu gibi.

Borussia Dortmund, Jürgen Klopp ile başlayan yükselişiyle Bayern Münih’in ligdeki bir numaralı rakibi konumuna geldi. Klopp ile üst üste iki kez şampiyonluk yaşayıp, rakibini iki yıl zirveden uzak tuttu. Sonra yaşlı kurt Jupp Heynckes, Klopp’u durdurdu, Josep Guardiola ve Carlo Ancelotti döneminde zirvenin adı hep Bayern oldu. Geçen yıl beklenmedik sonuçlar alınınca Ancelotti gönderildi yerine 4 yıl önce emekli olup köşesine çekilen Heynckes getirildi. Yaşlı kurt yine farkını ortaya koyup, sezon sonunda mutlu sona ulaştı. Görevini yapmanın huzuruyla emeklilik günlerine yeniden döndü. ‘Usta emanetçi’ Heynckes’ten sonra takım eski oyuncu Niko Kovac’a teslim edildi.

Geçen sezon Bayern için kabus gibi, Dortmund için ise rüya gibi başladı. Ligin ilk 7 haftasını bir beraberlik ve 6 galibiyetle kapatan Dortmund’un kabusu ligin 8. haftasında başladı. İnanması güç bir kötü performans ortaya koydu. 8. haftadan itibaren oynadığı 8 maçta 5 yenilgi ve 3 beraberlik aldı, galibiyete hasret kaldı. Ligin ilk devresi bitmeden şampiyonluk yarışında havlu atan bir Dortmund vardı. Nitekim sezonu 4. sırada, şampiyon Bayern’in 29 puan gerisinde tamamladı.

Sahasındaki tüm maçlarını kapalı gişe oynayan Borussia Dortmund, sezona takımı İsviçreli Lucien Favre’ye emanet ederek başladı. En önemli rakibi Bayern Münih gibi yeni hocayla başlarken, avantajı Favre’nin tecrübesiydi. Niko Kovac, henüz genç bir hocaydı. Tek tecrübesi Frankfurt’tu. Favre’nin ise 30 yıla yakın bir tecrbesi vardı. Mönchengladbach ve Hertha Berlin’i çalıştırdığı için Bundesliga’yı yakından tanıyordu. Favre’nin artıları Borussia Dortmund’un taht oyunlarında avantajı oluyordu.

Tıpkı geçen sezon olduğu gibi bu sezonda Dortmund için rüya gibi başladı. Geçen yıl görülen kabusun bu yıl olmaması için dua eden Dortmund taraftarı, ligin ilk 15 haftasının yenilgisiz kapatılmasıyla şampiyonluk şarkıları söylemeye başladı. Dortmund ilk yenilgisini ligin 16 haftasında deplasmanında almasına karşılık, Bayern Münih ilk 11 haftada 3 kez sahadan mağlup ayrıldı. Ligin 11. haftasında sahasında Bayern’i ağırlayan Dortmund, iki kez geriye düşütüğü maçı 3-2 kazandı. Bu sıradan bir galibiyet değildi. Devre bitmeden rakibine 3. yenilgiyi tattırmakla kalmıyor, şampiyonluk yarışında bu yıl bir numara benim mesajını veriyordu.

Her ne kadar herşey yolunda gitsede herkeste içten içe geçen yılın kabusunun benzeri olacak mı korkusu vardı. Korkunun gerçeğe dönüşmesi 20. hafta başladı. Üst üste alınan 3 beraberlik kabusun ayak sesleri olarak tanımlandı. Son 5 haftada alınan 2 yenilgi, Dortmund taraftarını rüyadan uyandırdı. Artık yarışta Bayern Münih’le nefes nefese idi. Geçtiğimiz hafta Freiburg deplasmanında 1-1 berabere kalarak puan bırakan Bayern Münih, Borussia Dortmund’un, Wolfsburg’u yenmesiyle liderliği en büyük rakibine kaptırmıştı. Bundesliga’da yılın maçı gelip çatmıştı: Bayern Münih – Borussia Dortmund.

Bayern rakibini yenip, liderliği devralmak, Dortmund ise en azından yenilmeyip liderliğini sürdürmek istiyordu. Bayern cephesi maça adeta şampiyonluk maçı gibi hazırlandı. Maç öncesi sosyal medya hesaplarından dünyaca ünlü televizyon dizisi Game of Thrones konseptli görseller paylaşıldı. Dizideki kraliyet tahtının üzerine kendi futbolcularını yerleştiren Bayern Münih, görsele şu açıklamayı ekledi: “Taht için”

Bu yüksek motivasyon meyvesini daha ilk yarıda verdi. Oyuncular devre bitip soyunma odasına giderken, skorboardda Bayern’in 4-0 üstünlüğü vardı. İkinci devre bir gol daha bulan Bayern maçı 5-0 kazanıp, geçen hafta kaptırdığı liderliği yeniden aldı. Bitime 6 hafta kala gelen bu galibiyet Bayern Münih’i şampiyonluk yarışında avantajlı konuma getirdi. Dortmund cephesinde ise hüsran var. Yine olmadı. İyi başlayan film yine kötü sona hızla ilerliyor. Sezonu Bayern Münih yine zirvede tamamlarsa, Dortmund şampiyonluğa en fazla yaklaştığı bir sezonu daha hüsranla kapatacak. Bu durumda Bayern’in yenilmez armadalığını, Dortmund’un ise pes etmesini tescil edecek.

[Hasan Cücük] 8.4.2019 [TR724]

Resimdeki kim? [Hakan Zafer]

Amerikalı yazar Gertrude Stein, 1905 yılında Paris’te genç ressam Pablo Picasso’nun karşısına ilk oturduğunda –ki bu modellik tek resim için yaklaşık 90 defa tekrar eder- ortaya çıkan resmin kendisine benzemeyeceğini nereden bilebilirdi ki?

Nitekim şu an New York Metropolitan Sanat Müzesinde sergilenen portre, bir yıl sonra bittiğinde Stein’ın değil, sanki onun heykelinin resmidir. Picasso, her ne kadar 90’a yakın deneme ile bitirse de resmi, en önemli bölüm, yüz kısmını kazıyıp yeniden çizerek Stein’ın orada olmasına bile gerek duymadan bitirir. Eleştirmenlere göre bunun sebebi, Picasso’nun Paris’te Louvre Müzesinde incelediği eski İspanyol heykellerinden etkilenerek yeni bir akım oluşturma niyetidir.

Stein, resmini görmek için geldiğinde Picasso’ya kendisine benzemediğini söyleyince Picasso’nun cevabı, “Herkes, portresinin kendine benzemediğini söyler. Sorun etme, eninde sonunda portredeki olmayı başaracaksın.” olur.

Aynı zamanda tanınmış bir koleksiyoncu olan Stein’ın bolca fotoğrafı ve devrindeki pek çok meşhurdan daha şanslı sayılacak kadar video kaydı da var. Bunlar bile bir süre sonra Stein’ı kendi görüntüsünden çok Picasso’nun çizdiği portredeki gibi hafızalarda kalmaktan kurtaramamış gibi.

*****

Dini algının kaderi de Stein’ın portresinden farklı değil maalesef; Nasıl uygulanıyorsa öyle bilinmek.

O kadar farklı resimleri var ki dinin, aslıyla yan yana getirip geriden bakınca başka resmetmek için ortaya konan çabaya şaşıp kalıyorsunuz. Keşke sadece bizim şaşkınlığımızla kalsa… Olan resmedilene yani bir katilin, hırsızın, arsızın, sapığın, megalomanın, narsistin, cahilin, insan kabasının, sünepenin, en hafifiyle gafilin resmini din zanneden kitlelerin süratiyle uçuşan dini algılara oluyor.

İnanç, erdem ve ahlak durumlarını kendisine feda ettiği menfaatlerin istilasından geriye kalan acınası tablodan, geniş çaplı estetik kaygısıyla kurtulmayı öğrenmediği, heybete ve gürültüye tav olmayı bırakmadığı sürece inançlı görünen grupların ne ileri gelenlerinin ne de onları geriden takip edenlerin kurtulma şansı yok gibi.

Mevcutlardan hareket ettiğimizde bile dini ve sosyal grupların, o grubun önüne düşen kimselerin karakterlerinden bağımsız olduğunu söyleyemeyiz. Eline fırçayı alanın, kendini yakınlaştırmak istediği durum ne ise karşısındaki modelini ona göre yorumladığı açık. Taraftar toplama, gelecek kaygısı, bir yerde görülme/olma açlığı, sözü dinlenir olma saplantısı, zevk ve takıntılarına kurban sunma vs. ne adına hareket ediyorsa çizdiği resimde ondan hatlar mutlaka fark ediliyor.

Takipçi tayfası da kurtulmuş değil. Kişi, ilkellikten çıkamamış tavrını marifet zannediyorsa takip edenlerin paçalarında aynı çamura rastlamamanın imkânı yok. Mağrurun, haris kimsenin, peşi sıra gelenleri tevazu abidesi kanaatkâr yapacak hali yok ya, onlar da kendi çapında takip ettiğinin aynısından oluyor.

Hâsılı,

Önem vermiyor görüntüsü altında “üstünkörü” geçilmiş bir dünya hayatının dini algıya sürdüğü lekeyi umursamamanın, sorunlu ahiret inancının bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Bedeli zihinde belirsiz olunca estetikten yoksun kötü işçilik kaçınılmaz oluyor.

[Hakan Zafer] 8.4.2019 [TR724]

Özcan Deniz’e alkış [Alper Ender Fırat]

On binlerce insanın Türkçe şarkılar dinlemesi, Türkiye’den gelmiş bir sanatçıyı çılgınca alkışlıyor olmasının nesi kötüdür? Özcan Deniz’in İsrail’de verdiği konser ile ilgili ne düşünüyorsunuz bilemiyorum ama ben bütün kalbimle destekliyorum. Bunun; bütün dünyada son yıllarda iyice örselenen, hırpalanan Türk imajına çok olumlu katkı sağladığını düşünüyorum.

Siyaset ve politik çıkarlar, politikacıların kişisel küçük hesapları insanları, ülkeleri birbirine düşürebilir, savaştan, kavgadan, şiddetten her zaman nemalanan yöneticiler vardır. Zaten politikacılar çoğunlukla başkalarının hayatları, kanları üzerinden ayakta kalırlar. Ama sivil hayatlar genel olarak her zaman masumdur.

Bir de çizilen imajların, genel kanaatlerin, pek çok yanlışı içinde barındırdığını unutmamak gerekir. Düşünün ki Pakistan halkının yüzde 90’ının Recep T. Erdoğan’ın bir İslam mücahidi olarak görüyor. Bir iletişim çağında yaşıyor olmamıza rağmen Pakistan halkı ve genel olarak İslam dünyası AKP Genel Başkanı’nın birkaç sloganik sözüyle kanaat sahibi oldukları için detaylardaki zalimliğini, AKP hükümetinin dindar insanlara nasıl zulmettiğini, onların yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını göremiyor.

Gazze’yi bombalayan İsrail hükümetinin insanlık dışı politikalarının yanı sıra Gazze ablukasından nemalanan Filistinli yöneticileri, savaş ile güçlerine güç katan Arap idarecileri de her zaman gözden kaçırıyoruz. Barışın İsrailli Politikacılar kadar bir kısım Filistinli siyasetçiler için de boşluğa düşmek anlamına geldiğini göremiyoruz. Kamuoyu önünde yaka paça kavga eden politikacıların perde arkasında birbirleriyle nasıl iş tuttuklarını bilenler biliyor.

Gazze ablukası ve oraya atılan her bomba şiddetle telin edilmeyi hak eden insanlık dışı bir politikadır. Ama bu bütün İsraillilerin suçlu olduğu anlamına gelmez. Hiç kimse Yahudi olduğu ve İsrail’de yaşadığı için peşinen suçlu ilan edilemez. İsrail hükümetinin politikalarını bizden çok daha şiddetli eleştiren İsraillilerin olduğunu unutmayınız.

Türkiye’de yaşayan siyasal İslamcı dinbazların, slogan olmaktan bir adım öteye gitmeyen Filistin değerlendirmeleri artık kimseyi aldatmasın. Sürekli düşmancılık oynayan sürekli nefretten beslenen din anlayışının İslam’ı ne hale getirdiğini görmeyecek kadar samimiyetsizler.

Düşmancılık sadece sivilliği ve masumiyeti öldürür. Ölümden de her zaman zalim ve yolsuz politikacılar beslenir.

Türkiye’de yaşayan herkesin bütün dünyayla olduğu gibi İsrail kamuoyu ile de sempatik ilişkiler kurması gerektiğini düşünüyorum. Bu cümleyi şu şekilde bir kere daha kurayım. ‘Her samimi Müslümanın bütün dünyayla olduğu gibi İsrail kamuoyu ile de sempatik ilişki kurması gerekir’

Türkiye’de yaşayan bir ailenin hayatını konu alan, insan ve aile ilişkileri konusunda çok doğru mesajlar veren bir dizinin İsrail’de büyük bir sempati ile izleniyor olması Türkiye için çok büyük bir şanstır.

Müslüman dünyanın temel eksikliklerinden biri dünya kamuoyu ile sempatik ilişkiler geliştirmiyor olmalarıdır. Sürekli şiddetle, terörle, bombalamalarla gündeme gelen İslam dünyası insanlığa katkı yapma konusuyla neredeyse hiç ilgilenmiyorlar. ‘Medenilere galebe ikna ile olur’ sözü henüz umurlarında değil.

İstanbullu Gelin’in İsrail’de çok büyük beğeni ile izleniyor olması ve Özcan Deniz’in İsrail’deki konseri için on binlerce kişinin toplanması Türkiye adına çok büyük bir şans. Umarım bu şansı doğru kullanacak bir devlet aklı vardır.

[Alper Ender Fırat] 8.4.2019 [TR724]

Seçim sonuçlarının muhtemel yurtiçi ve yurtdışı yansımaları [Ramazan Faruk Güzel]

SEÇİM SONRASI YAŞANANLAR ve YAŞANABİLECEKLER (2)

31 Mart tarihli yerel seçimin üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen, başta İstanbul olmak üzere bazı belediyelerdeki tartışmalar, sayımlar bitmek bilmiyor.

Bir önceki yazımızda son manzaranın genel bir değerlendirmesini yapmıştık. Bu yazımızda ise seçim sonrası –hukuk bağlamında- ülke içinde ve uluslararası arenada bu seçimin muhtemel yansımalarını irdelemeye çalışalım.

SONUNA KADAR DİRENÇ

Bu yerel seçim, iktidar tarafından adeta “Beka sorunu” olarak sunulmuştu millete. Tabii ki buradaki kasıt ülkenin değil, kendilerinin “menfaat ve iktidarlarının bekasını korumak” idi. Zira kendilerine karşı oluşmuş nefretin ve karşı cephenin farkındaydılar ve anket sonuçları da bunu gösteriyordu. Dolayısıyla da bu seçim adeta referandum ve güvenoyu havasında geçmişti.

Başta İstanbul olmak üzere önemli büyükşehirlerin kaybedilmiş olması çok gerdi hükümeti. En başta da, oluşturulmuş olan “Yenilmezlik büyüsü”nün bozulması, “öğretilmiş çaresizlik” psikolojisinin kırılması tedirgin etmişti onları… Dolayısıyla da AKP ve RTE, bu manzarayı bozmak istiyor.

İşin bir de maddi boyutu var. 25 yıldır tek başına yönettikleri İstanbul onlar için ve kurdukları paralel iktidar için hayati öneme haiz. Zira:

– İstanbul BB üzerinden kendi vakıf ve dernekerine yıllık aktardığı para 847 milyon 592 lira.

– Yine kendilerine aktardıkları arsaların, gayrimenkullerin haddi hesabı yok… yüzmilyarlarla ifade ediliyor.

– Bu belediyede  80 bin kişi çalışıyor görülse de bunların 60 bininin hiçbir iş yapmadığı ifade ediliyor. AKP teşkilatlarında görevli olan bu kimseler İstanbul BB üzerinden sübvanse edilmiş oluyor. Belediye, Erdoğan’ın ordusuna sponsor oluyor yani!

– Belediyenin 40 milyarı geçen belediye bütçesi, ihale imkanları ile dev bir rant merkezi.

Diğer belediyeler de (İstanbul kadar olmasa da) bu şekilde işliyor. Bunlardan vazgeçmemek için de sürekli bir direnç var; mazbata vermeme, oyları tekrar tekrar saydırma gibi… HDP, bir kaç oyla kaybettiği yerlere itiraz etse de hiç birisi dikkate alınmazken, AKP’nin itirazlarının hepsi kabul oldu.

İstatistiki sonuçlar da ortada:

Yani özetle Partilerin seçim sonuçlarına itirazlarının kabul oranları:

AKP: % 84.06, MHP % 60, CHP % 30.77, İyi Parti % 8.33, HDP % 0.

MUHTEMEL SENARYOLAR

Burada muhtemel bazı senaryolar konuşuluyor:

1- Sürekli oyalayarak zaman kazanma, bu arada yolsuzluk, suç dosyalarını ve evraklarını kaçırmak:

Nitekim kameralara da bazı görüntüler yansımaya başladı, özellikle de İstanbul BB’de.

2- Sürekli sayım yaptırıp geçersiz oyları kendi lehlerine geçerli hale getirip seçimleri kazanma:

AKP’nin kurucularından Yaşar Yakış, seçim sonuçlarını DW Türkçe’ye değerlendirirken “Son anda ketenpereye getirip AKP’ye kazandırmak istiyorlar” derken, bu yönde bir iddiası var ki, hiç de yabana atılacak gibi değil.

3- Sürekli itirazlarla sonucu öteleme, bu zaman zarfında da bir iç karışıklık vb çıkarıp seçim sonuçlarını iptal ettirme, seçimleri belirsiz bir tarihe erteleme:

7 Haziran seçimi sonrasını hatırlayın. Erdoğan, CHP’ye hükümet kurma görevi vermemişti, şimdi de CHP’li başkanlara mazbata vermiyor. Yine bir terör dalgası yayılarak seçimlerin iptali her an mümkün!

Nitekim gazeteci Ahmet Takan’ın bir iddiası var; Erdoğan BB Başkanlarının önemli yetkilerini Cumhurbaşkanına devredilmesine yönelik kanun teklifi hazırlığı için talimat verdi, Haziran’da da İstanbul seçimlerinin tekrar yapılmasını planlıyorlar!

4- “Milli irade”ye, “sandıktan çıkana saygı” vb derlerken, şimdi de seçimleri sandıkta olmadı, mahkemelerde kazanma:

Zira Erdoğan’ın konuşmalarında da o var zaten, “Şimdi iş mahkemeye kaldı” deyip duruyor. (Erdoğan’ın “en yüksek merci YSK’dır…” “Seçim süreci bitti, olayın mahkeme süreci var; bu mahkeme sürecinde işin 4 basamağı var” ya da Binali Yıldırım’ın “işin sahibi YSK’dır” cümleleri bu kapsamda değerlendirebiliriz.) Nitekim o konuda Erdoğan, yargısına güveniyor. Özellikle de YSK’ya. Çünkü onların görev sürelerini uzatmış olması da boşuna değil…

5- Seçimi, atadıkları “uzman hukukçular” üzerinden kazanma:

ATV gibi Havuz yayınlarında da bu meseleyi kamuoyuna hazırlıyorlar. Amerika’dan uzman kebapçı bağlantıları ile vs… Amerika’daki uzman kebapçı siyaset bilimci üzerinden planlarını da belli etmiş oldular zaten:

Sürekli sayımdan sonra da, “kimin kazandığı belli olmuyor” deyip Amerikan Federal Yüksek Mahkeme örneğini gösterip “İlgili hukuk kurumu karar versin” diyerek kendi atadıkları sözde Hukukçulara karar verdirip seçimi onlar üzerinden kazanma. Bu konuda gazeteci Kamil Maman’ın tespitleri de yerinde.

YARGININ KISTIRILMIŞ HALİ

Özellikle 15 Temmuz 2016’dan sonra Yargı’nın üçte birine yakını ihraç edilmiş, çoğu hakim savcı da hapse atılmış vaziyette. Onların yerine de parti teşkilatlarından hızla yeni adamlar alındı. Tarafsız kalmak isteyenler ise büyük bir baskı altında.

Şimdilerde özellikle İstanbul’daki seçim hakimleri üzerinde büyük bir baskının olduğu konuşuluyor. Fatih Güllapoğlu isimli bir gazetecinin dile getirdiği ve ilgili yerlere açık mektup olarak ilettiği bazı iddialar var:

İstanbul İs Seçim Kurulu Başkanı Müberra Gürdal sürekli olarak siyasiler tarafından aranıp, “Ne yapın edin ve seçimi Binali Yıldırım’ın lehine bitirin, aksi taktirde seni Fetöcülükten içeriye attırırız” şeklinde tehdit edilmekte olduğu, Hakim Gürdal’ın da yakın dostlarına, “Ne yapacağımı bilemez hale geldim. Beni Fetöcülükten içeri atmakla tehdit ediyorlar.” şeklinde yakındığı aktarılıyor.

Hakim Gürdal da bu tehditler üzerine bütün ilçelerdeki oyların tekrar sayılması yönünde olumlu oy kullanmak zorunda kaldığını düşünen gazeteci Güllapoğlu, bu konunun araştırılması için de ilgili Cumhuriyet başsavcılığına ihbarda bulunmuş… Yargı’nın içinde bulunduğu hal gözönünde bulundurulduğunda, iddialar hiç de yadırganmıyor. Kimse de, “Olur mu canım!” diyemiyor yani!

SEÇİM VE YURTİÇİ DENGELER

Seçimden hemen sonra YSK Başkanı “AA müşterimiz değil,CHP İstanbul’da önde ” demiş, hemen ardından da Perinçek’in “Erdoğan artık istifa etmeli” çağrısı gelmişti. Bilahare YSK hep AKP lehine karar vermeye başlayınca Perinçek’in Erdoğan’a “ortak hükümet” teklifi gelmişti.

Belli ki derinlerde bazı pazarlıklar var, gel gitler yaşanıyor.

AKP ve RTE’nin yaşadığı en büyük huzursuzluklardan birisi de buydu sanırım. Yoksa zaten anketlerden sonuçların iyi gelmeyeceğini biliyorlardı. Önceki seçimlerdeki gibi, sistem üzerinden oylarla oynayıp seçimleri rahat kazanacaklarını, buna kimsenin de ses çıkarmayacağını, “adam kazandı” deyip geçeceklerini bekliyordu.

En başta, CHP’li adaylar -Muharrem İnce gibi- havlu atıp geçmediler bu sefer! Siyasi liderler, sonuna kadar oyların arkasında durdular, bunu gören seçmen de gidip oyların üzerine adeta uzandılar ve oylarına sahip çıktılar.

YSK da “bir oldu bitti” ye müsaade etmemiş, olayı ötelemişti… YSK Başkanı’nın, “Veri hizmeti sunmuyoruz” dediği Anadolu Ajansı’nın sonuçları nasıl topladığı tartışmaya açılırken, verilerin AKP teşkilatından geldiği kanısının geçerlilik kazanması “takke düştü, kel göründü” olmuştu… Anlaşılan o ki devletin iç dinamikleri “artık bu noktada yeter” diyordu.

Hükümete yakın Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, seçim sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinde, “Bu sonuç, sonun başlangıcı olabilir” diyor ve ‘Belediyeler ile geldiniz, belediyeler ile gidebilirsiniz’ sözünü hatırlatıyordu. Dilipak’ın ne kadar derin olduğunu bilenler de bu sözlere kulak kesilmişti.

Derin pazarlıkların olduğu  bu noktada Erdoğan tekrar “Cemaat” kartını ileri sürebilir. Seçimden önce “Af teklifinde Fetöcülere af yok” açıklamaları gelirken, dengelerin sarsılması karşısında “Cemaat üyelerine de af getirme” kozunu ileri sürebilir Erdoğan.

Zira Erdoğan’ın Dolmabahçe Mütabakatı’nda “Cemaati tamamen bitirme ve onlara hiç merhamet göstermeme” temel şartının olduğu konuşulduğu yerde, “Siz desteğinizi çekmeye kalkarsanız, ben de Cemaatçileri bırakırım, onlarla sizin üzerinize gelirim. Zaten kendi ordularım, güçlerim de var” diyebileceği ifade ediliyor. (Batı ve Amerika karşısına Rusya vb kozlarını ileri sürmesi gibi…)

Bu muhtemel çıkışların hiç birisinde de Erdoğan’ın samimi olmayacağını düşünüyorum, eldeki verileri düşündükçe… Muhtemel bütün açıklamaların sadece pazarlıklarda elini yükseltmek için ileri sürülen kozlar seviyesinde kalacaktır. Dolayısıyla da Erdoğan, üzerine konulan misyonu yerine getirmek için ömrünün sonuna kadar mücadeleye devam edecektir.

Bu noktada Erdoğan’ın en büyük korkusu şu olacaktır:

17/25 döneminde bürokrasiye ve devlet çalışanlarına deklare ettikleri “Kır kapıyı al. Sonra gerekirse yasasını da çıkarırız, nasıl olsa bütün güç bizde ve biz hep kalıcıyız” mottosu vardı. O dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya atfedilen bu söz, özellikle Yargı ve Emniyet üzerinde çok iş gördü. 15 Temmuz sonrası Devlet içinde yaşanan büyük kıyımdan sonra bürokraside de bu yönde koşulsuz bir itaat yaşanmıştı.

Dengelerin bozulmaya başlaması durumunda bazı memurların aklında, “Her iktidar gibi bunlar da gidici. Bunlardan sonra benim halim nice olur? İmza attığım her icraat ve karardan dolayı hesap vereceğim!” düşüncesi uyanmaya başladı. İşte bu uyanışın olmaması ve zulüm çarkının aynen devam etmesi için Erdoğan ve AKP’si elinden geleni ardına koymayacaktır. Burası kesin.

SEÇİM SONUÇLARININ MUHTEMEL YURTDIŞI ETKİLERİ

İngiliz Times: “Sultan zor durumda; muhalifleri serbest bırakmalı, ekonomiyi açmalı” başlığını kullanmıştı… Başka bir çok yabancı yayın da seçim sonrası Erdoğanlı AKP’ye karşı cesaret bulup üst perdeden konuşmaya başlamışlardı.

Seçim sonrası Çavuşoğlu ABD yoluna çıkınca Amerika’dan ilginç çıkışlar olmuştu:

– Pentagon: F-35 parçalarını durdurdum

– ABD İlişleri Sözcüsü: Ankara ve İstanbul seçimlerini tanı,

– Başkan Yardımcısı Pence: Ya NATO, ya Rusya’yı seç,

– Pompeo: Suriye harekatın yıkıcı sonuçları olur,

– Pompeo: ABD vatandaşlarını serbest bırak.

AİHM’in de kaçırılan kimselere dair Türkiye’ye hesap soran çıkışları olmuştu. Bundan önce de Makkemenin HSK’ya, fişlemelere dair bir takım sorular sormuştu.

Batı dünyası ve AB şu an itibari ile demokrasi ve insan hakları bayrağını taşıyor olsa da pratikte tamamen pragmatik hareket etmektedir. Güçlü zamanlarında Kaddafili Libya ya da Saddamlı Irak’la çalışmasını, işini yürütmesini bildiği gibi, güçlü zamanlarında da Erdoğan’ın idaresindeki Türkiye ile de uyumlu geçinmesini, gemisini yürütmesini bilmiştir Avrupa… Dengelerin değişmeye başlaması halinde de tepkilerini yükseltmeye başlayacak ve filmin sonunda “demokrasi ve hukuk kahramanlığı” rolünü yine kimseye kaptırmayacaktır. Yugoslavya iç karışıklığında yüzbinlerce Boşnak’ın katlinden sonra Sırpların güçten düşmeye başlaması sonrasında ağırlıklarını koyup işi kendi lehlerine kotarmaları gibi…

Türkiye konusunda da böyle bir dengelere göre hareket etme stratejisinin aynen devam ettiği görülüyor. Şu hatırlatmayı da yapmtakta fayda var:

“Cesaret Madalyası” sahibi Erdoğan, cesaretle halen görevlerini yürütmekte… Aynı zamanda kendisi BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) Eşbaşkanlığı’nı halen yürütmekte. Bir başkası devralmış değil halen yani! Asli vazifelerini aksatmadıkça görevine devam edecektir. Saddam gibi kontrolden çok çıkarsa ancak müdahale edilecektir kendisine.

SONUÇ OLARAK

AK Parti Genel Sekreteri Fatih Şahin: “Ankara’daki artış beklentilerimizi karşılamadı, yeniden itiraz edeceğiz” demişti. Bu ifade bile AKP’nin seçimden ne anladığının özeti. Seçimden beklenti, kendilerinin kazanması. Aksi halini kabul etmeme.

Türkiye 1923’den 1950’ye kadar 27 yıla yakın CHP’li Tek Parti idaresi ile yönetilmişti. Buna rağmen –sancılı da olsa- İsmet İnönü liderliğinde yönetim, güzellikle DP’ye devir teslim edilmişti.

1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandığında da R.T. Erdoğan’a başkanlık SHP’li Nurettin Sözen tarafından törenle, kibar bir üslupla teslim edilmişti.

Şu yaşananlar gösterdi ki, AKP ve lideri Erdoğan, ele geçirdiği hiç bir yetkiyi ve gücü demokratik yollarla, güzellikle iade etmeyecek, aksi hiçbir kararı kabul etmeyeceklerdir.

Nasıl tehdit etmişti Saray’ın adeta sözcüsü Bahçeli: “Sandık başındaki görevlilerin maksatları, kimlere hizmet ettikleri deşifre edilmelidir. ‘Fetö’cüleri, PKK’lıları arkasına alıp siyasi dolandırıcılığa sapanlar milletimizin sabrını test etmesinler, aksi halde sonuçlarına katlanacaklardır.”

Böylelikle şu son seçimin sandık görevlileri de “terörist” ilan edildi. 30 milyonluk seçmenin de terörist ilan edilip cezaevlerine doldurulmaları da uzak değil. Bu uzlaşmaz iktidar, olması gereken çizgiye çekilmedikçe diğer bütün insanlar ya onların biat çizgisine gelecek, ya da hapsi boylacaklardır.

Önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, “Herkesi kendi dileğinden vuran bir Wishmaster olan Erdoğan“, bütün kurumları ve şahsiyetleri dileklerinin aksi ile yok etmeye devam ederken, ülke her seferinde bir dip daha görmeye devam edecek anlaşılan. Bunun en dip noktasını tahayyül etmek ise şimdilik mümkün değil. Dibe tam vurduğunda çıkan büyük gürültüden anlayacağız dibe vurduğumuzu. O vakte kadar kemerleri sıkı tutmak, ya da uçuruma giden bu araçtan güvenli çıkışa bakmak kalıyor anlaşılan.

[Ramazan Faruk Güzel] 8.4.2019 [TR724]

Topal ördek [Ekrem Dumanlı]

31 Mart seçimleri AKP için kötü bir 1 Nisan şakasına dönüştü. Şu ana kadar bütün seçimlerden bir şekilde başarılı çıkan AKP, ‘yenilemez’ algısı oluşturmuştu.

Yerel seçim akşamı bu büyü bozuldu.

Neye rağmen?

Sandıkta yapılan onca hileye rağmen.

Seçim öncesi eşitsiz ve adaletsiz güç kullanımına rağmen.

Devletin bütün imkanlarını tepe tepe kullanan, cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan, AKP Genel Başkanlığı da yapan, başbakanın yetkilerini de kendinde toplayan, bakanlar kurulu yetkilerini de ele geçiren Erdoğan’a rağmen…


***

Eğer anayasada o acayip değişikliği yapmamış olsaydı; yani ‘tarafsız cumhurbaşkanı’ olmayı içine sindirebilmiş olsaydı, bugün Erdoğan ayağını ayağının üzerine atacak, kahvesini yudumlayacak; hatta, “İşte bakın, ben olmadığım zaman böyle başarısızlıklar oluyor,” diyerek AKP yönetimini rahatlıkla eleştirebilecekti.

Ama o öyle yapmadı.

Seçim meydanlarında kendini paraladı. Belki fanatik taraftarını bir miktar coşturdu; ama vicdanlarda, “Yeter be kardeşim; bıktık artık senin bağırıp çağırmalarından” havası oluştu.

Umurunda mı?

O meydan meydan kavgaya devam etti. Muhalefet liderlerini tehdit etti. Demagojik konuşmalar yaptı. Hakaretler ve tehditler savurdu…

***

Sonuç ne şimdi?

Bu seçimin tek kaybedeni Erdoğan’dır; başkası değil. Ne parti teşkilatına kızabilir, ne havuz medyasına. Adamlar elinden geldiği kadar yırtındı durdu; ama baş aktör (pardon, tek aktör demem gerekiyordu galiba) kimseye rol bırakmamış; figüranlar kahvesinde iş bekleyenlerin bile elinden rolünü kendine almıştı.

Arada tek aktörden rol çalmaya çalışan karakterler de çıktı sahneye. Mesela SS lakaplı Süleyman Soylu. İçişleri bakanlığını korkak bir tehdit cazırtısıyla idare eden adam ve ona benzemeye çalışan mafya bozuntuları. Tabi bir “damat sendromu” da yaşandı arada. Bunlar, AKP’ye karşı biriken öfkenin bir kısmını üzerlerine çeken figüranlardı sadece.

***

Nedir manzara şimdi?

İstanbul 25 yıl aradan sonra Erdoğan’ın ellerinden uçup gidiyor.

Gitti, ‘kupon arazi’ avcılığı.

Gitti, eşe dosta peşkeş çekilen kamu kaynakları.

Oğlu Bilal’in vakıflarında yapılacak bir basit inceleme bile olayın nasıl vahim boyutlara ulaşmış bir peşkeşe dönüştüğünü gözler önüne serecek.

Ankara çeyrek yüzyıl sonra muhalefet partisinin eline geçiyor. Ankara belediye başkanlığı demek, devlet protokolünün baş köşesine oturmak demek. Erdoğan’ın bunu içine sindirebilmesi için kendine bir hayli hipnoz yapması gerekecek. Üstelik belediye başkanı seçilen Mansur Yavaş hakkında bizzat kendisi ve avenesi tehditler savurmuş idi. Şimdi her Ankara’ya dönüşte ve Ankara’dan ayrılırken protokolün baş köşesinde oturan yeni belediye başkanının elini sıkması gerekecek.

Ankara’daki kupon araziler meselesi ise başka bir konu…

***

1946’dan beri hiç böyle şaibeli bir seçim olmadı. O günkü ‘açık oy gizli tasnif’ uygulaması tek parti rejimi adaletsizliğinin sembolü olmuştu.

Şimdi de bir tek parti rejimi var. Tek partinin başındaki tek adam istiyor ki seçim sonuçları kendi isteğine göre ayarlansın. Ne var ki mızrak çuvala sığmıyor artık.

31 Mart’tan bu yana günler geçti hala seçim sonucu resmen açıklanamıyor. Niye? Çünkü beyefendi İstanbul’u ve Ankara’yı halkın seçtiği kişilere vermek istemiyor. HDP’li adayların kazandığı belediyeleri, kayyım atamak suretiyle tekrar gasp etmek istediği zaten biliniyor. Geçmişte kendi partisinden seçilen belediye başkanlarını da döve döve istifaya zorlamıştı. Ölçü ne? Kriter nerede?

Nasıl bir ‘metal yorgunluk’ ise herkeste belirtileri oluyor ama sadece ve sadece Erdoğan’da zerre kadar izine rastlanmıyor.

***

Asıl soru şu: Mahalli seçim sonuçlarını bile içine sindiremeyen ve halkın seçtiği kişilere anahtarı teslim etmeyen bir siyasi lider ve onun kuklaları, genel seçimde kaybederse halkın iradesine nasıl boyun eğer?

İşte diktatörlük dediğimiz şey de tam budur!

Halk kimi seçerse seçsin, tek adam sonuçları elinin tersi ile itecek, istediğini başkan ilan edecek, istemediğini istifa ettirecek. Nerede demokrasi, nerede milli irade?

***

Onca hile ve baskıya rağmen 31 Mart’taki belediye başkanlığı seçiminde ipi önde göğüslediği anlaşılan Ekrem İmamoğlu için Erdoğan, “topal ördek” demiş.

Kim topal ördek?

Amerikan demokrasisinde sıkça kullanılan bu tabir, yeni başkan seçildikten sonra halen görevine devam eden eski başkanın, görev süresi bitimine kadarki süredeki durumu için kullanılıyor. Yani, hâlâ görevde olan başkanın artık yetkilerinin tamamını kullanmaması gerektiğini vurgulamak için ‘topal ördek’ deniyor.

***

Türkiye’de kim ‘topal ördek’ şimdi?

Halkın verdiği oylara rağmen bir türlü mazbatasını alamayan genç bir belediye başkanı mı; yoksa halk kimi seçerse seçsin ‘seni istemiyorum’ diyen partici bir cumhurbaşkanı mı?

Her kim ki kıyamete kadar bütün seçimleri kazanacakmış gibi kanunları ve kurumları kendi keyfî isteklerine râm etmişse, ve o kişi milli iradeye toslamışsa, topal ördek aslında odur.

Bütün yetkiler zaten bir adamda toplanmış. Belediye başkanlığı başka bir partiye geçse ne olur? Bunu bile hazmedemiyorsanız; genel seçimlerde uğrayacağınız muhtemel bir sarsıntı size neler yaptırmaz!

[Ekrem Dumanlı] 8.4.2019 [TR724]

Türkiye power-point reformdan fazlasına muhtaç [Semih Ardıç]

Hükûmet kaybettiği seçimin derdinde…

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, nam-ı diğer “Damat Berat” reform paketi açıklayacakmış.

O paket, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damat kontenjanından Hazine’nin anahtarlarını devraldığı 8 Temmuz 2018’den bu tarafa bilmem kaçıncı reform paketi olacak.

KİMİNLE İSTİŞARE EDİLDİ?

İçi dolu olmadıktan sonra “En Hakiki Reform Paketi” demenin bir manası var mı?

“Reform paketi” ibaresi öyle ulu orta kullanılmaz. Müşterek aklın eseri değilse açıklanan herhangi paketin sahiplenilmesi mümkün değildir.

İhtiyaç hasıl olduğunda kamunun uzman kadroları ile özel sektör temsilcileri ve akademisyenlerden müteşekkil heyetler tarafından teferrruatlı bir metin taslağı hazırlanır.

Taslak üzerinde nihai müzakereler yapılır, akabinde vatandaşa takdim edilir. Nimet de külfet de herkes arasında adilane taksim edilir.

ZERRE KADAR TESİR ETMEDİ

Hükûmetin “reform” diye açıkladığı son paketlerin zerre kadar kale alınmadı. Atılacak adımlara iş âlemi destek vermekten imtina etti.

Zira hepsinin müşterek vasfı tek taraflı, sokağın nabzını tutmaktan ve ekonominin gerçeklerinden uzak irrasyonel bir mahiyet taşımalarıydı.

Damat Berat’ın “yapısal reform” dediği üç beş İngilizce terimden ve temennilerden ibaret power point sunumdan öte geçemiyor.

Bu yüzden piyasada “power-point Berat” lakabı ile anılıyor.

Her sunumdan evvel Saray’ın elindeki medya tekeli vasıtasıyla iddialı beyanlarda bulunan Damat Berat, iş âlemi ve piyasa aktörleri nezdinde beklentiye sebebiyet veriyor.

İKİ AYDA BİR TEKRARLANAN SIKICI FİLM

9 aydır iki ayda bir tekrarlanan sıkıcı bir film sahnesi bu. Reformlar gelecek, geliyor ve geldi… Derken açılan paketin içinden sadece konfeti ve balonlar çıkınca kriz daha da derinleşiyor. Ümit ve heyecanın yerine hayal kırıklığı alıyor.

31 Mart Mahallî İdareler Genel Seçimi’nde İstanbul ve Ankara’yı kaybeden AKP, ekonominin yarısını sırtlayan iki şehir olmadan hareket edemeyeceğinin farkında. Dolayısıyla yeni paketin evvelki paketlerin onda biri kadar başarılı olma ihtimali yok.

Bu yüzden hiç ummadıkları seçim mağlubiyetini hile ile lehlerine çevirme telaşına düştüler.

Evvela “sadece geçersiz oylar” sayılsın, fark kapanmayınca “bütün sandıklar sayılsın” demeye başladılar. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış.

TARİHİ BİLE İKİ KERE DEĞİŞTİ

Seçim hezimeti esnasında Damat Berat yine sahneye çıktı ve yapısal reform paketini 8 Nisan Pazartesi açıklayacağını belirtti.

Power-point sunumun yetişmeyeceği anlaşılınca tarih iki gün tehir edildi. Ne kadar aceleye getirildiğini tarih değişikliğinden anlamak mümkün. Kararsızlık ve iş bilmezlik kendini ele veriyor.

Yeni bir tehir haberi gelmezse Damat Berat, 10 Mart Çarşamba günü kameraların karşısına geçecek ve birbirinin tekrarı sözleri “Burası çok önemli. Buraya dikkat!” diyerek sıralayıp duracak.

TALİ YOLLAR KURTULUŞA GÖTÜRMEZ

Türkiye’nin krizinin “dört başı mamur sistem krizi” olduğu bilindiği halde tali yollardan sahil-i selamete vasıl olunacağını zannetmek ham hayalden ibaret.

Damat Berat’ın kayın pederi Erdoğan’ın kendi gönlünden geçenlere göre tanzim ettiği otoriter rejimde hukuk ve demokrasinin ne kadar göstermelik bir hale geldiğini bir hafta evvel yapılan seçimin akabinde yaşananlar da ortaya koydu.

Millî irade sandıkta tecelli etti, amma velâkin o irade kale alınmıyor.

2014’te ve 2018’de muhalefetin itirazlarını “ağlaklık” diye tahkir eden AKP lideri Erdoğan, Türkiye’nin bir haftadır sandıktan dakika ve skor bekleyen bilmem kaçıncı sınıf bir demokrasi olduunu bütün dünyaya ilan ediyor.

SUÇ DOSYALARININ İMHASI İÇİN VAKİT KAZANILIYOR

İmaj zaten hâk ile yeksan edilmişti. Kalan itibar kırıntıları da AKP’nin İstanbul ve Ankara’da “pes” dedirten itirazları ile süpürüldü gitti.

Erdoğan’a rağmen muhalefetin seçimde hile yapma ihtimali sıfıra yakındır. İtirazlar neticeyi değiştirmese de bu arada suç dosyalarının imhası için vakit kazanılacak.

İlaveten muhalefetin İstanbul ve Ankara’yı gümbür gümbür devralmasının önü kesilecek.

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir’de, Mansur Yavaş’ın Ankara Büyükşehir’de mazbatalarını alarak 1 Nisan’da vazifeye başladığını bir düşünün. AKP cenahındaki yıkım ve tükenmişlik kat be kat fazla olacaktı.

SEÇİM ZAFERİNE ŞAİBE DÜŞÜRME GAYRETİ

Geçersiz oyları saydırarak kendi tabanlarına “hile ile kazandılar” mesajını veriyorlar. Ahlâk kalmadığı için rakibin seçim zaferini şaibeli hale getirmekten hicap duymuyorlar.

Daha seçimin neticesini içine sindirememiş bir iktidarın Türkiye’nin hasret kaldığı hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, temel hak ve hürriyetlerin anayasa teminatı altına alındığı bir nizam tesis etme ihtimali var mı?

2019 DA KAYIP BİR SENE OLACAK

2018 kriz senesiydi. 2019’a dair az da olsa bir ümit ışığı vardı. O da iktidarın liyakatsiz kadrolarının elinde un ufak edildi.

Senenin ilk üç ayında;

2018’de yüzde 40 değer kaybeden TL yüzde 6’ya yakın eridi,

Enflasyon yüzde 20 limanına takılıp kaldı,

İşsizlik yüzde 14’e yaklaştı,

Türkiye’nin risk primi yüzde 50’den fazla arttı,

Batık kredi tutarı 106 milyar TL’ye fırladı,

Bütçede kara deliğin ne kadar büyüdüğü anlaşılmasın diye Merkez

Bankası’ndan 38 milyar TL temettü yaması yapıldı,

Krizin daha da derinleştiğini gören şirket ve şahıslar dolara hücum etti ve

bankalardaki döviz hesapları 182 milyar doları geçti,

Patates 8 TL, soğan 10 TL, domates 12 TL, sivri biber 27 TL oldu,

S-400 faslında ABD ile yeni bir ağustos krizinin eşiğine gelindi,

Hukuk ihlallerinde Çin ve Kuzey Kore bile geride bırakıldı.

Hüsran içinde hüsran listesi uzayıp gidiyor…

DEMOKRASİ AÇIĞINDAN TEK ADAM REJİMİNE

“Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” sözünün en göz yaşartıcı hali ile karşı karşıya iken Hazine’nin başındaki zatın yapısal reform paketi hoş bir lakırdıdan ibarettir.

Demokrasi açığıyla başlayan kopuş sistem krizine, bir başka ifadeyle tek adam rejimine tahvil olundu.

Türkiye’nin iktisadî ve siyasî buhrandan kurtulabilmesi için power point sunumdan daha fazlasına ihtiyacı var.

Ezcümle power-point sunum maalesef karın doyurmuyor.

[Semih Ardıç] 8.4.2019 [TR724]

“Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” ne demek? [Cemil Tokpınar]

Başlığı okuyunca hemen aklınıza şu soru gelebilir: Allah’ın ahlâkı olur mu?

Ahlâk, tavır ve davranışların bütünü olduğuna göre, Rabbimizin de kullarına karşı sergilediği davranışlar onun ahlâkı olarak anlaşılabilir. Söz gelişi merhamet, ikram, ihsan, lütuf, af, hikmet, doğruluk gibi özellikler, Rabbimizin eksiksiz ve kusursuz olarak uyguladığı davranış biçimidir.

Başta İmam-ı Gazalî’nin İhya-yı Ulûmiddin isimli şaheserinde ve diğer dinî kitaplarımızda hadis olarak zikredilen, “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız” ifadesinin aslında çok geniş ve derin manaları vardır. Bazı hadis âlimlerince eleştirilse de manası çok güzeldir.

Bir müminin Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmasından kast edilen mana, esma-i hüsnanın tecellisine uygun bir ahlâkî davranış sergilemektir.

Bugünkü yazımızda bu mananın açılımını yapıp uygulama örneklerini vermek istiyoruz. Başta insan olmak üzere canlı cansız bütün varlıklara karşı Rabbimizin sergilediği davranışların tümünü “esma-i hüsna” çatısı altında toplayabiliriz.

Şimdi bunlardan birkaç örneği işleyelim:

Merhametli olmak:

Cenab-ı Hak sonsuz rahmet sahibidir ve yaratıklara merhametle davranır. Kur’an’daki surelerin başında yer alan Besmelede kendini Rahman ve Rahîm olarak tanıtan Rabbimiz, ayrıca surelerde de bu iki ismi çok zikreder. Allah’ın şefkat ve merhameti ifade eden Raûf, Hannan, Şefik gibi isimleri de vardır.

İşte başta insanlar olmak üzere bütün hayvanlara, bitkilere hatta cansızlara bile şefkat ve merhametle davranmak, Rabbimizin bu özelliğini kendi dünyasında aksettirmektir.

Bütün ahlâkî özelliklerin zirvesinde bulunan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.v.), insanlara ve bütün varlıklara şefkat ve merhametle davranmış, eliyle, diliyle, hatta kalbiyle bile kimseyi incitmemiştir.

İyilik yapmak ve ikramda bulunmak:

Rabbimiz sonsuz ihsan ve ikram sahibidir. Canlı cansız bütün varlıklara, bilhassa insana karşı sonsuz ve karşılıksız iyilikte ve lütufta bulunur. O kadar ki Rabbimiz, “Allah’ın nimetlerini saymak isteseniz sayıp bitiremezsiniz” buyurarak bu iyiliklere işaret eder.

İşte adeta bir iyilik meleği olup bütün varlıklara, bilhassa insanlara iyilikte bulunmak, karşılığında Allah rızasından başka bir şey beklememek Cenab-ı Hakkın Muhsin, Mükrim, Mün’im, Lâtif, Kerîm, Rezzak gibi isimlerine ayna olmaktır.

İnfak yarışı yapan cömert insanlar hep bu isimlerin tecellisine mazhar olmuş kahramanlardır.

Affedici olmak ve ayıpları örtmek:

Allah insanlara yaptığı sonsuz iyiliklere karşı kendisine ibadet ve şükredilmesini emreder. Maalesef insan iyilikte cömert olan Rabbine karşı ibadet etmekte çok cimridir. Hatta birçok günahlara girer, Allah’a itaat yerine isyanda bulunur.

Bu kez Rabbimiz hemen cezalandırmak yerine tövbe ederse tövbesini kabul eder, af ve mağfiretle karşılık verir, hatta mahcup olmasın diye kusur ve ayıplarını örter. Onun Tevvab, Gafur, Gaffar, Afüv, Settar gibi isimleri böyle güzel manalar taşır.

İşte bir mümin kendisine karşı yapılan hataları hoşgörü ve anlayışla karşılar, yapılan özürleri kabul edip affeder, kusur ve ayıpları araştırmaz ve örterse bu isimlere uygun hareket etmiş olur.

Burada da ilk akla gelen Peygamber Efendimizdir (s.a.v.). Çünkü o en azılı düşmanlarını bile affetmiş, onlara iyilikten başka bir şey yapmayı düşünmemiştir.

Hikmetle hareket etmek:

Cenab-ı Hak, yarattığı her şeyi binler hikmetlerle donatmış, her varlığa ve yaratılışla ilgili fiillere sayısız fayda ve maslahatlar takmıştır. Kâinatta boş, manasız, abes, faydasız bir varlık ve fiil olmadığı gibi, israf da yoktur. Her şey bir ölçü ve düzenle yaratılmıştır.

Allah’ın Hakîm, Adl, Nazım gibi isimleri hikmeti, adaleti, ölçüyü ve düzeni ifade eder.

İşte bir mümin, duyguyla ve öfkeyle değil, akıl ve hikmetle hareket eder, haksızlığa ve zulme meydan vermez, israftan uzak ve ölçülü davranırsa bu isimlerin gereğini kendi ahlâkına aksettirmiş olur.

Ayrıca her varlığa tefekkürle bakıp onlardaki yaratılış hikmetlerini keşfeden insanlar da, Rabbimizin Hakîm ismine mazhar olmuşlardır.

Temiz olmak ve çevreyi temiz tutmak:

Mikro canlılardan makro âlemlere kadar evren uçsuz bucaksız bir fabrika gibidir. Bu muhteşem fabrikada her gün kirlenen hava, su, toprak ve çevre akıllara durgunluk veren bir sistemle temizlenir. Kirli görünen her varlık, değiştirilir, dönüştürülür ve tekrar kullanıma hazır hale getirilir.

Rabbimizin Kuddûs, Tâhir, Nazîf ve Mutahhir gibi isimleri bu manaları ifade ettiği gibi, maddeten ve manen kendisini ve çevresini temiz tutan bir mümin de bu isimlere ayinedarlık eder.

Yardım isteyenin imdadına koşmak:

İnsanı sonsuz ikram ve ihsanına mazhar eden Rabbimiz, herhangi bir arzusu olanların kendisine başvurması için dua ve yardım isteme kapısını açık bırakmıştır. Bir derdi ve sıkıntısı olan Ona yalvarır, ekstra bir isteği olan Ondan ister.

Rabbimiz de Mücîb ve Müste’an isimleriyle onların isteklerine cevap verir ve yardımlarına koşar.

İşte insanların isteklerine karşı verici olan ve yardımlarına koşan bir mümin, Rabbimizin bu güzel isimlerinin tecellisine uygun bir ahlâkî erdem sergilemiş olur.

Rabbimiz bizlere isimlerini keşfetmeyi, onların manalarını anlayıp ahlâkımızla ayna olmayı nasip eylesin.

[Cemil Tokpınar] 8.4.2019 [TR724]