Danıştay hileli referandumu savundu: YSK işlemleri hukuka tabi değil, üyeleri takdir yetkisini kullandı

16 Nisan Referandumu’ndaki hileli seçim sonuçlarına ilişkin itirazda Danıştay, hukuksuzluğu ve kanunsuzluğu savunan bir gerekçe yazdı. Danıştay Genel Sekreteri, Danıştay 10. Daire’ye gönderdiği savunmada, YSK üyelerinin mühürsüz oyları geçerli sayması hakkında “Takdir yetkisini kullandı” dedi. Danıştay Genel Sekreteri Abdurrahman Gençbay, 16 Nisan referandumunda kullanılan mühürsüz oyları geçerli sayan YSK’nin Danıştay kökenli üyeleri hakkında yapılan şikâyeti işlememe koymaması üzerine Danıştay 10. Daire’de açılan davaya savunma gönderdi. YSK işlemlerinin idare hukukuna bağlı olmadığını savundu.

2 MİLYONDAN FAZLA HİLELİ MÜHÜRSÜZ OY GEÇERLİ SAYILMIŞTI

Mühürsüz oy pusulaları Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) AKP’li üyenin el yazılı mektubuyla itirazıyla son dakikada aldığı kararla geçerli sayılmıştı. 2 milyondan fazla mühürsüz oy geçerli sayılırken, AKP ve Tayyip Erdoğan’ın evet oyları neredeyse aynı farkla öne geçmiş ve referanduma ‘evet’ kararı çıktığı açıklanmıştı.

DÜĞMESİZ CÜBBELERİNİ İLİKLEMİŞTİ

15 Temmuz sonrası binlerce hakim savcı ve yüksek yargıç suçsuz yere mahkum edilmiş, yerlerine ise Erdoğan’ın talimatıyla yandaş yargı mensupları getirilmişti. Karar güdümlü yargı algısını da pekiştirdi. Danıştay Başkanı yapılan Zerrin Güngör ise Danıştay törenlerinde Erdoğan’ın önünde yargıç cübbesini iliklemeye çalıştığı görüntülerle akıllarda kalmıştı. Yüksek yargı mensuplarının Erdoğan ile Karadeniz’de çay toplama fotoğrafları da yoğun eleştiri almıştı.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, Danıştay Başkanı adına savunma yapan Genel Sekreter Gençbay, YSK üyelerinin anayasal ve yasal hükümlerde tanınmış olan yetkilerini kullanmak ve halkoylaması sonuçlarına yönelik itirazları kamu yararı ve hukuka uygun olarak yasal mevzuat ve takdir yetkileri dahilinde bir sonuca vardıklarını öne sürerek, “hukuka ve vicdani kanaatlerine uygun değerlendirme yaptıkları için bunun soruşturulmayacağını” iddia etti. Gençbay davanın hem yasal dayanaktan yoksun olduğu iddiasıyla esastan hem de davayı açan İstanbul barosunun taraf olmadığından hareketle ehliyet yönünden reddini istedi.

YSK İŞLEMLERİ HUKUKA TABİ DEĞİLMİŞ!

YSK’nin bütün iş ve işlemlerinin idare hukuku ilke ve kurallarına tabi olmadığı belirtilen savunma dilekçesinde, bunların yarı yargısal bir işlev gördüğü, bu işlem ve kararlara karşı yargı yolunun kapalı olduğunu öne sürüldü. Dilekçede, TCK’de tanımlanan görevi kötüye kullanma, görevi ihmal suçlarının unsurlarının da oluşmadığı ifade edildi, ispata yönelik herhangi bir belge sunulmadığına dikkat çekildi. Öte yandan Avukat İsmail Sami Çakmak’ın çay toplama sahnesi ile tartışma yaratan Danıştay Başkanı Zerrin Güngör ve 16 Nisan referandumundan dolayı Danıştay kökenli YSK üyeleri hakkında yaptığı suç duyurularını da işleme koymayan Danıştay Genel Sekreterliği, kararları Çakmak’a tebliğ etmemekte direniyor. Her iki karara karşı itiraz etmek isteyen Çakmak, kararların örneği tebliğ edilmediği için itiraz edemedi. Çakmak, karar örneklerinin verilmesi için Danıştay’a yeni bir dilekçe gönderdi.

[TR724] 19.5.2018

Soru-Yorum [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hak savunurken taraf gözetmek, haksızlık üretmiyor mu? İnsanları aidiyetlerine göre sınıflayarak, haklı olup olmadıkları konusunda akıl yürütmek, ne zamandır vicdanen ve etik olarak kabul edilebilir bir tutum olarak kabul görür oldu?

Eğer ortada bir suç varsa, bu suçun kanıtlarla ortaya konulması, suçluluğun ispatlanması değil midir hukuksal yol? İşlenen suçların bireysel olduğu, yani hukuki terimle suçun şahsiliği ilkesi eğer uygulanmıyorsa, adalet sisteminin görevini yaptığı söylenebilir mi? Örneğin, bir hukuk devletinde babasının işlediği öne sürülen suç nedeniyle çocuğu, anne-babası ya da eşi yaptırıma tabi tutulabilir mi? Yasada yer almayan suç olabilir mi? Kişilerin birileriyle telefonda konuşmuş olması ya da daha da ötesi, Twitter’da makbul görülmeyen takma isimli hesaplar tarafından takip ediliyor olması, suç kanıtı teşkil eder mi? İşkence altında alınan ifadeler ne zamandır geçer akça kabul edilir oldu? Birinin ideolojik, dinsel, siyasal, kültürel veya başka türden bir gruba ait olması, hatta bırakın ait olmayı sempati duyması, ve hatta ait olmasa da veya sempati duymasa da sadece ilkesel olarak o gruptan olan haksızlığa uğramışlara destek vermesi, hak ve hukuk talep etmesi, suç nedeni olabilir mi?

Bir kişi veya grubun basında hep bir ağızdan suçlu ilan edilmesi, devletin, medyanın, siyasetçilerin ve propaganda mekanizmasının hep beraber bir kişi ve grubu ispatı olmayan suçlarla itham etmesi, o kişi veya grubun gerçekten de itham edilen suçları işlediğine kanıt kabul edilebilir mi? Oylama yaparak “çoğunluk buna inanıyor” şeklinde bir yaklaşım ne zamandır hukuksal bakımdan kabul edilebilirliği olan kanıtların yerini aldı?

Bir gruptan bazı bireylerin bir suça karışmış olmaları söz konusu olsa bile, bu işlenen suçun kolektif ve organize bir suç olduğunu, hiyerarşik bir örgütsel yapının karar alma sürecince kararlaştırıldığını ispatlamaya tek başına yeterli midir? Suçun örgütlü ve organize bir suç olduğunun ispati yönünde somut kanıtların ortaya konması gibi bir durum söz konusu olmaksızın, o grubun içinde ya da yakınında bulunanlara yönelik bir yasal takibat yapılabilir mi?

Eğer suçlu ilan edilen ve hukuka başvurma gereği hissedilmeksizin ipi siyaseten çekilen bu grubun ve ona yakın olan bireylerin, suç olduğu iddia edilen ve öne sürülen davranış ve filleri, şu an bu suçlamaları yapan siyasi iradenin gözleri önünde, onun bilgisi, onayı ve hatta doğrudan katılımı ve işbirliği ile gerçekleşmişse, bu iddiaları ortaya atan siyasi iradenin de aynı takibatlara uğraması gerekmez mi? Eğer bu olmuyorsa, bu durumdan şüphelenmemiz olağan dışı mıdır? Suçlu ilan edilen grubun daha önce siyasi irade ile işbirliği içindeyken, bir anda siyasi iradenin bu grubun ortaklıkları döneminde işlendiği öne sürülen suçlar nedeniyle kovuşturulması, siyasi iradenin dürüstlüğü ve inandırıcılığı bakımından bize ne söyler?

‘İltisaklı’ diye insanlara eziyet ediliyorsa, siyasi iradenin hala haklı olduğunu düşünebilir miyiz?

Bu siyasi irade, örneğin bu gruba yakın olan bireylere kamusal pozisyonlarda kadro açtıysa ve onların belirli bürokratik konumlara gelmelerini sağladıysa, ve şimdi o grubun “kamuda örgütlendiğini ve devleti ele geçirmeye çalıştığını” öne sürüyorsa, bunu o grubu takibata almak için baş neden olarak sayıyorsa, bu siyasi iradenin – kendi mantığından hareketle – suç ortağı olduğunu açıkça kanıtlamaz mı? Eğer siyasi irade, bu iddialarını kanıtlarla açıkça ispatlayamıyor, sadece propaganda metotlarına ve ucuz bir diskura sığınarak ceberut bir şekilde takibata alınan grupla “iltisaklı” oldukları gerekçesiyle insanlara kitleler halinde eziyet ediyorsa, bu siyasi iradenin hala haklı olduğunu düşünebilir miyiz?

Tüm bunları yapan siyasi irade, aynı zamanda ülkenin geçerli anayasasını rafa kaldırmışsa, gücünü kullanarak mahkemeleri kendisine bağımlı hale getirmişse, binlerce yargıç ve savcıyı, polis ve diğer kamu personelini kendilerine bağlı çalışmadıklarından dolayı işinden atmış, hatta o takibata alınan gruba yardım ve yataklık etmekle suçlayarak hapse atmışsa, en azından “yahu bu durumda bir tuhaflık yok mu birader” demeyecek miyiz? İnsanların çoluk çocuğu bu takibata uğratılan grubun olduğu bilinen okullarında okudular diye hapse atılıyorsa, ya da işinden oluyorsa, insanlar o gruba ait olduğu söylenen bankaya para yatırdıkları ya da o bankadan kredi kullandıkları gerekçeleriyle tutuklanıyorsa, o siyasi iradenin damadı olan ve – bu sayede – bakan olarak atanan zatların da takibata alınmaları gerekmiyor mu? En azından o bankanın devlet denetiminde bir banka olduğu, madem suç örgütü ile bağlantılı, o halde neden devletin denetim mekanizmalarınca bunun ortaya konmadığı, eğer cidden suç varsa ortada, o halde siyasi iradenin de en hafif değimiyle ihmali olduğu gibi noktaları ortaya koymayacak mıyız?

Sadece herkes hemfikir, hep bir ağızdan “işte suçlu!” diye parmağıyla işaret ediyor diye, tüm bu çelişkileri görmezden gelerek, adeta akıl ve vicdanımızı iptal edip, hep bir ağızdan koroya katılmadık, yangını yellemedik diye eğer bize de “işte bunlar da o gruptan!” diyerek linç etmeye kalktıklarında da mı uyanmayalım? Hep beraber ilk koyunu takip edip sırayla, birer-birer uçurumdan düşerken, yere çarpma anına kadar bile hala o ilk koyuna itimat etmek, nasıl bir hipnoz gerektirir? Ardı ardınca sağlam soru sormak ve doğruyu aramak yerine, “aman bana ne canım” veya “oh olsun onlara” demek, uzaktan bakıp, iki nefret ettikleri düşmandan birinin diğerini yemesini büyük bir hazla izlemek, bu durumdan strateji devşirmek, en azından akıl ve etik bakımlardan sorgulanmayı hak etmiyor mu?

Devleti ele geçirdiği iddia edilen grubun elimine edilmesinden açılan inanılmaz sayıdaki kamu pozisyonlarına yandaşlar doldurulurken, bu devleti ele geçirmek olarak değerlendirilmiyorsa, bunun tutarsızlığını sorgulamayacak mıyız? Hani “devleti ele geçirdi” diye suçlanıyordu o grup? Suç olan devleti ele geçirmek değil de, yoksa devletin kimin tarafından ele geçirildiği mi? Bu devlet kimin devleti o halde diye sormak ayıp mıdır o halde? Bu devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin kamusal pozisyonlara başvuru yapma hakkı varken, bu hakkı sadece bazı gruplara hak görüp diğer grupları bu haktan mahrum kılmak ne zamandır hukuksal bir tutum oldu?

“Ararım 155’i ha”

İnsanların gözaltına alınması, tutuklanması, işinden atılması için sadece birkaç kişinin ilgili yerlere telefon etmesi veya yazı yazması ne zamandır hukuksal sürece eklemlendi? “Ararım 155’i ha” türü bir jurnalcilik ne zamandır soruşturmaların, idari mahkemelerin, kanun ve yönetmeliklerden doğan hakların yerini aldı? Bu soruları sormak, sormak ve sormak, sonra da sormaya devam etmek neden birilerini rahatsız ediyor? Eğer eminlerse yaptıklarının hukuksallığından, doğruluğundan ve ahlakiliğinden, o halde neden bu tür sorular soranları da takibata alıp, soru sordukları mecraları erişime kapatıp, bu soruların duyulmamasına gayret ediyorlar?

Sürekli yalan üzerine yalan söylüyorsa muktedir, ama bunun bile önemi kalmamışsa artık kitleler için, yalana dolana bile olur veriyorsa insanlar, üç kuruşluk çıkarı için ülkeyi geçtik, aklını-izanını, ahlakını-dinini bile satıyorsa, şahsiyetini ayağının altına seriyorsa muktedirin, buna eyvallah mı diyelim? Çocuklarımıza bu pragmatizmi, bu aşağılık takiyyeciliği, bu ilkesizliğin ahlaksızlığını mı miras bırakalım? Tüm bu korkunç tabloda muktediri ile iktidara talip olanı arasında ahlaki ve ilkesel bir fark kalmamışsa artık, sıfatı değişen ama dili değişmeyen, yeniliğin isimden ibaret olarak halkın önüne konduğu aldatmaca seçimde, YSK’nın satın alınmışlığından bile beter, kokuşmuş, hayal kırıklığı sebebi değil midir bu?

Bu koşullarda olan bitenlerin sosyolojik temellerinden bahsetmeyecek miyiz? Hepsi siyasilerin yanlışı mıdır? Komşusunu ihbar eden, jargona alkış tutan, ezilene bıyık altı gülen, zavallı insancıkların dramı karşısında “ama” ile başlayan cümleler kuran, sefaleti, eziyeti, zulmü meşrulaştırmaya gayret eden, başını kuma gömen kitleleri görmeyelim mi? Görsek de söylemeyelim mi? Sadece bir siyasal cinnet midir bu yaşanan? Alternatifi kendisinden daha yeğ tutulamayacak kadar sorunlu olan bir diktatörlüğün hukuksuzluğunun, seçimlerde biteceğini umut eden insanlara, olanı biteni göstermek – aslında hatırlatmak – yanlış mı? “Peki, ama ne yapalım” sorusuna yanıt veremiyor olmak gerçekleri değiştirecek mi ki? Amansız bir hastalığa yakalanan hastanın ne yapması gerektiğini sorduğu doktorun, hastalığın tedavisi olmadığını söylemesi yanlış mıdır?

Soru sormak yanıt vermekten daha basit olduğunda, belki o zaman normalleşme de başlamış olacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.5.2018 [TR724]

Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler! [Sefer Can]

AKP’li bakanların devirdiği çamlar artık daha fazla dikkat çekmeye başladı. Ekonomideki kötü gidişe paralel olarak sorgulama artıyor. Buna karşılık AKP’lilerin iktidar sarhoşluğuyla takındığı tavırlar sırıtıyor. Amiyane tabirle yaptıklarının üzerine tüy dikiyorlar. En son gaflar Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eşref Fakıbaba’dan geldi. Yakın tarihe kadar ‘kendine yetebilen ender ülkelerden’ diye övünürken şimdi Sırbistan’dan et alır duruma düştük. Fazla üretimi tüketebilmek için kampanyalar düzenlenen mercimek bile ithal ediliyor. Bu tablonun hacaletini yaşayıp kameralardan kaçması gereken bakan, hergün yeni bir gafla medyaya boy gösteriyor.

“Benim eşim 29-31 liradan kırmızı et alıyor, 70 liraya et alıyorsan o senin problemin” diyor bakan Fakıbaba. Hayvancılığın yok olması, et fiyatlarının hem de Ramazan’da tavana vurması bakanın problemi değilse kimin problemi? Ya da tersinden soralım Bakan bunu problem etmiyorsa neyi problem ediyor, o koltukta ne için oturuyor. Antep Fıstığı fiyatlarındaki aşırı artışa karşı önerdiği tedbir ise farklı değil: Fındıklı baklava! Piyasayı gözetlediklerini kaydeden Fakıbaba’nın “Eğer fiyatlar gereken ayarın altına düşmediği taktirde gerekli tedbirleri alırız.” sözleri, Merkez Bankası’nın doların yükselişi karşısındaki açıklamanın aynısı. Çözüm üretme makamında oturanlar sorunları izlediklerini belirtmekten öte bir şey yapamıyor. Vatandaş da izliyor zaten size gerek yok ki. Hem de gözleri faltaşı gibi açılmış şekilde izliyor.

Hastalıklı etlerin piyasaya verildiği iddiaları yalanlanmadı!

Bakanlık, Brezilya’dan Sırbistan’a kadar bir çok ülkeden getirdiği etleri Et ve Süt Kurumu ile A101, BİM ve Migros marketlerde satıyor. Kasım ayından bu yana yaklaşık 45 bin ton et piyasaya sürüldü. Bosna Hersek’ten ithal edilen 20 ton sığır karkas etinde insan sağlığına zararlı bakterilerin olduğu ortaya çıktı. Daha kötüsü hastalıklı etlerin piyasaya verildiği iddiaları inandırıcı biçimde yalanlanmadı. Bakanlığın sağdan soldan topladığı ‘ucuz’ eti alabilmek için insanların saatlerce kuyrukta beklediği görüntüler yayınlandı. Bir zamanlar hayvancılık merkezi olan Erzurum’da insanlar iki kilo ucuz et almak için en az iki saat kuyruk beklemek zorunda.

Fakıbaba’nın açıklamasındaki en kötü bölüm şu: “Dar gelirli kardeşlerime ramazanda yarım kilo eti 14.5 liraya satıyorum. Daha ne yapayım?” Bu aslında önemli bir itiraf. Bakan, alım gücü ancak yarım kilo ete yeten bir vatandaş grubunun farkında. Dört kişilik bir aile yarım kilo etle kaç öğün doyabilir sizce! Diyanet’in açıkladığı fıtr sadakası (fitre) hesabının bile asgari ücreti geride bıraktığı bir çalışma ortamında, evine yarım kilo eti ancak misafir geldiğinde alabilen yüzbinler var. AKP bir yandan geliri artırmazken öte yandan enflasyonun yükselişini önleyemiyor. Yetmezmiş gibi bakanlar çıkıp umursamaz bir tavır ve empatiden yoksun bir dille konuşuyor.

“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, para kazanıyorsun”

Bakan Recep Akdağ’ın “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, para kazanıyorsun.” diye azarladığı görme engelli işçi hala unutulmadı. Geçen günlerde Akdağ’ın başka bir  vukuatı ortaya çıktı. Erzurumlu yani Akdağ’ın aynı zamanda seçmeni olan bir şehit babasının isyanı şöyleydi: “Görüşmek istedik, içeri almadılar, yurt dışında dediler. Gidip AK Parti binasında yakaladım. İşleri bitti, şehit anası babası içeri alınmıyor.”

Döviz rekor üstüne rekor kırarken ekonominin bir numaralı ismi Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek sosyal medyadan “Türkiye dışa açık, serbest bir piyasa ekonomisini benimsemiş bir ülkedir. Döviz kuru rejiminin değiştirilmesi, kambiyo rejiminde kısıtlamaya gidilmesi asla sözkonusu değil.” beyanatı veriyor. Makam arabaları saltanatını “Bunlar çerez parası” diye savunduğu hatırlanırsa susması gelişme bile sayılabilir.

Soma’da polislerin yere yatırdığı madenciye tekme atan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanı milletvekili adayı oldu. Erdoğan’ın has adamlarından Yusuf Yerkel’in seçilecek bir sıraya konulmasına kesin gözüyle bakılıyor. Tekme atarken ayağını incittiği için 7 günlük rapor alan Yerkel, yarım ağız özür diliyor gibi yaptı. Ne diyordu Fakıbaba, “Dar gelirli kardeşlerime ramazanda yarım kilo eti 14.5 liraya satıyorum. Daha ne yapayım?”

Öyle ya adamlar daha ne yapsın?

Sahi siz bakanın eşinin 29 liralık kıymayı eve soktuğuna inanıyor musunuz?

[Sefer Can] 19.5.2018 [TR724]

Şerefli devalüasyon günleri [Semih Ardıç]

Türk Lirası tarihinin en sefil günlerini yaşarken, Merkez Bankası (TCMB) ölü taklidi yapıyor. Elindeki iki silahtan biri olan döviz rezervleri kullanılamayor. Zira piyasayı hizaya getirecek kadar mermi yok.

Brüt rezervler altın dahil 110,7 milyar dolar. Net döviz rezervi (28 milyar dolar) ise Türkiye’nin iki aylık ithalat faturasını bile ödeyemiyor.

TL BİR AYDA YÜZDE 10 ERİDİ

Merkez Bankası diğer silahını, yani faizi vaktinde kullansaydı bir nebze hedefi vurabilirdi. Faizi artırmakta mütereddit davranıldı ve 18 Mayıs ile biten haftada TCMB havlu attığını resmen ilan etmiş oldu.

Dolar bu hafta yüzde 4 kıymet kazandı. Son bir ay içinde Türk Lirası yüzde 10 eridi.

Dünyada Arjantin Pesosu ve Güney Afrika Randı ile beraber en fazla eriyen üçüncü para Türk Lirası. Kayıp rekorunda bazı günlerde ilk sırada yer alıyor TL.

BULGAR LEVASI TL’YE MUKABİL YÜZDE 10 KIYMET KAZANDI

TL sadece dolar, euro, sterline mukabil erimiyor. Norveç Kronu, Suudi Arabistan Riyali, hatta Bulgar Levası gibi onlarca para birimi TL’yi ezip geçiyor. Bulgar Levası son bir ayda TL’ye nazaran yüzde 11 daha kıymetli hale geldi.

ABD’de tahvil faizlerinin yükselmesi, petrol fiyatlarının 80 dolara çıkması Türkiye için tek kelime ile kâbus dolu günlerin bitmeyeceğini haber veriyor.

Hazine iki senelik borç için yüzde 17, on senelik borç için yüzde 15 faiz öderken Merkez Bankası’nın kenara çekilmesi krizi bitirmiyor. Bilakis kriz derinleşiyor.

On senelik tahvil faizleri en son 2008 senesinde yüzde 15 seviyesinde idi. O sene ABD’de mortgage krizi patlak vermişti.

DÖVİZ KURU KONTROLDEN ÇIKMIŞSA

Döviz kuru kontrolden çıkmışsa dışa bağımlı bir ekonomi olan Türkiye için herşey kontrolden çıkmış demektir.

Dolardaki artış sebebiyle enflasyon mayıs, haziran ve müteakip aylarda yüzde 15’e kadar çıkabilir. Zira döviz artışı ile beraber ithalatın fiyatı arttıkça dahilde enflasyon tırmanıyor.

Zaten havlu atan TCMB sene sonu için dolar/TL tahmininden enflasyon beklentisine kadar hepsini çöpe attı.

Merkez Bankası’na kalırsa dolar sene sonunda 4,43 TL olacakmış. Bir evvelki tahmin 4,22 idi. Kendi rakamlarını iki-üç haftada bir çöpe atan bir Merkez Bankası piyasaya ne söz geçirebilir ne de doları düşürebilir.

DOLAR 4,50 TL OLDU, TCMB DUYMAMIŞ!

Sene sonu dolar kuru için ilan edilen 4,43 TL mevcut hatalı siyaset devam ettiği müddetçe Kaf Dağı’nın ardındaki Zümrüd-ü Anka gibi sadece hayalleri süsleyecektir. Hal-i hazırda geçilmiş o seviye.

Doların geri gelmesi için artık iki ihtimal var. Türkiye ya top yekûn demokrasiye rücu edecek ya da TCMB radikal bir faiz artışına gidilecek.

‘Tek adam’ rejimi uğruna bütün mahalleyi ateşe verebilecek kadar gözünü hırs bürümüş bir siyasetçi olan Recep Tayyip Erdoğan’ın defterinde öyle bir makas değişikliği görünmüyor. Demokrasiye dönmek Erdoğan ve avanesi için çıkmaz sokak.

SICAK PARA ‘YÜKSEK FAİZ YOKSA GİDERİM’ DİYOR

O halde Türkiye fazla demokrasi meraklısı olmayan piyasanın talep ettiği bedele katlanacak. Nedir o bedel? Yüksek faiz.

‘Madem para istiyorsunuz, yüksek faizle alabilirsiniz. Yoksa gidiyoruz’ mesajını anlamamakta ısrar eden zevat Türkiye’yi adım adım IMF’nin kapısına götürüyor.

Arjantin temel iktisadî verileri bize kıyasla daha iyi olduğu halde IMF’den 30 milyar dolar kredi talep etti.

Arjantin IMF’nin himayesine girdiği andan itibaren beyan edeceği reform paketi ile krizden çıkmanın hesaplarını yaptığı halde Türkiye’nin 1990’ların ikliminde kuyruğu dik tutmaya çalışması beyhude.

YÜZDE 15-16 ARTIK TANSİYONU DÜŞÜRMEZ

Merkez Bankası dolar 4 TL’yi geçtiği anda tereddüt etmeden faizi yüzde 15-16 bandına çıkarabilseydi bugün dolar 4,10 TL’nin altında olacaktı.

Artık piyasadaki dengeler o kadar süratle değişiyor ki sıcak para yüzde 16 faizi bile ikna edici bulmayabilir.

2006’da Durmuş Yılmaz’ın, 2014 senesinin Ocak ayında Erdem Başçı’nın hamleleri böylesi döviz şoklarında ne yapılacağını göstermesi açısından numune olarak Merkez Bankası arşivinde duruyor.

MERKEZ HAVLU ATTI, DOLARI TUTABİLENE AŞK OLSUN

Madem döviz talebini karşılayacak kadar rezerviniz yok o halde reel faizi istemeye istemeye artıracaksınız. Dolara talep azalacak, TL’den elde edilecek kazancın yüksekliği sıcak para için ikna edici olacak.

Esasında denklem bu kadar basit.

Merkez Bankası’nın oyunu okuyamadığı, ataklara cevap vermekte aciz kaldığı hallerde farklı mağlubiyetlerin önü alınamaz. A Milli Futbol Takımı’nın 8-0’lık şerefli mağlubiyetleri vardı. Spiker Orhan Ayhan o maçları, “Yenildik, amma velakin ezilmedik.” diye anlatırdı.

Havlu atan Merkez Bankası da şöyle diyecek herhalde: “Çok para kaybettik, fakat ezilmedik.”

Şerefli devalüasyon günlerinde kendi kalenize gol yememeye bakın.

[Semih Ardıç] 19.5.2018 [TR724]

Amerikalılar tarafından arandım! [Naci Karadağ]

GORA’nın meşhur sahnesini hatırlayacaksınız, Arif Işık, her türlü halı kilim filan satarken uzaylılar tarafından kaçırılıyordu ve bir şekilde atmosfer çıkışında, uydu civarlarında gezinirken çeken telefonu ile dünyayı arayıp “Amerikan başkanı dâhil herkesi devreye sokun uzaylılar tarafından kaçırıldım. Evet, tarafından…”diyordu. İlginç olan Arif’in aradığı kişiydi; çizgili pijamasıyla evinde çoluk çocuk kafa dinleyen Tahtakale esnafı!

Muharrem İnce, hani rencide etmek de istemem ama Tayyip Erdoğan’ın “Laikus” versiyonundan başka biri değil gibi gelmiştir hep bana. Popülist söylemlerden yapılmış jargon buketi şahikasıdır politik geçmişi. Ancak “beni Amerikalılar aradı” deyince aklıma pijamalı esnafı arayan kilimci Arif geldi.

Yok, şöyle yapalım en iyisi; başka bir noktadan çıkıp Sayın İnce’ye gelelim.


Sirius diye bir kuruluş var bilir misiniz?

Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi…

Acayip afili bir isim.

Hani insan okuyunca yüzlerce profesör, astronom, astronot oturmuş gece gündüz uzayın derinliklerin ellerindeki teleskoplarla bilimsel araştırma yapıyor zannediyoruz.

Öyle değil tabii.

Gerçi siteleri en son 2014’te güncellenmiş ama bu merkezin işi gücü, fotoğraflardaki lekelerden filan yola çıkıp “aha da işte uzay aracı” türünden spekülatif haberler yapmak.

Mesela Sirius’a göre 2014 yılının son üç ayında Türkiye’de olağanüstü yoğun şekilde uzaylı gelmiş.

Mürekkep Lekesi Testi gibi, gökyüzündeki her leke bir uzay aracı bu kuruluşa göre.

Bahsini ettiğim dönemde 2 binden fazla ihbar yapılmış ALO UFO İhbar Hattı’na…

En son 4.’sünü 2009 yılında yaptılar Uluslararası UFO Kongresi’ni sonra sessizliği gömüldüler nedense. UFO’ların bizi unutmasından olduğunu sanmıyorum bu nekahet döneminin, bütçesizlik olabilir.

Belki de bu sebeple Uzay Bilimleri Başkanı ‘bi tık’ sektör değiştirdi ve bu kez “Sirius Kuantum Enerji Dengeleme ve Uyumlama Merkezi” isimli bir yer kurdu.

Üniversitelerde konferans filan da verip ekmeğinde şimdilerde bu abimiz.

Meselemiz kişisel olmadığı için Uzay merkezi Başkanı Haktan Bey ile bir müşkülümüz yok elbette.  Ancak Sirius sitesine girdiğinizde en çok kullanılan cümle kalıpları şunlar:

“Beni uzaylılar kaçırdı..”

“Uçağı uzaylılar mı kaçırdı?” (Burada hani ‘iyi saçmaladık soru işaretiyle objektivite katalım’ durumu söz konusu)

“Beni uzaylılar aradı!”

Muharrem İnce siyaset arenasına büyük gürültüyle girdi. Erdoğan baskısı ülkeyi o kadar nefes alamaz duruma getirmiş ki, değil Muharrem İnce, Kâhtalı Mıçı olsa bile toplumun can yangısıyla peşinde koşturup umut olarak göreceğinden eminim.

Ancak ince de agresyon bakımından Erdoğan’dan aşağı kalır yanı olmayan bir siyasetçi.

Dahası, onun derdinin de demokrasi filan olduğunu düşünmüyorum.

Sadece Başkanlık seçimini değil, meclisin tamamını da elde etse, demokrasiye filan geçmeyiz, geçemeyiz emin olun. Olsa olsa İslamcı Faşizm’den Laikçi Faşizm’e yumuşak bir geçiş yapar üç vakte kadar yeni 28 Şubat süreçlerinde gül gibi geçiniriz.

Ha, diyorsanız ki “Hiçbir rezil devir bu dinci hortumcular kadar berbat olamaz” siz de haklınız bittabi.

Bugünlerde esip gürlüyor, bol keseden özgürlük, anlayış, tebessüm dağıtıyor.

Kullandığı dil, siyasi rakibinki kadar berbat değil. En azından karşısındaki partiye “Tezek, çöplük” filan demiyor, yollarına gübre sermiyor.

Hepsine eyvallah.

Ama TV canlı yayınına telefonla bağlanıp “Beni Amerika’dan aradılar” diye konuşursan Ufo görmüş Siriuslu araştırmacıdan ne farkın kalır?

Sonra da troller seni makaraya dolarlar işte. Tarihin en vasat ve çapsız spikerinin karşısında zor duruma düşersin.


Kanalların sadece İnce’ye değil, Erdoğan dışında herkese engel koyması, kimseyi yanaştırmaması anlaşılabilir bir durum. Şaşırtıcı olan vaktiyle Kral TV’den başka yere canlı olarak katılamayan birinin (Gezegen Mehmet sevgisi nereden geliyor zannediyorsunuz) ülkenin tüm ekranlarını kendisi dışında herkese yasaklamasıdır.

Yoksa elbette İnce kolay kolay ekrana çıkarılmayacaktır. Çünkü karşısında normal bir rakip değil, başka hedefleri kitlenmiş, önüne engel olarak babası bile çıksa acımayacak bir zihniyet var!

Anneler Günü kurgulanmış klip ile halkın şefkat damarına seslenmek irite edici olsa da, Muharrem İnce’nin hakkını teslim edelim; benim diyen dinci faşistten daha insan gibi geliyor bana lakin, çok farkları olmadığını da tekrar ekleyeyim. Hele hele gücü eline geçirdiğinde nasıl canavarlaşabileceğini tahmin bile etmek istemiyorum.

Ama ekranda iki dakika görüneceğim diye abuk sabuk yalanlara başvurmak, birilerine yaranmak için hayatı çalınan yüzbinleri terörist olarak görmek bu ülkede bazı şeylerin kolay kolay değişmeyeceğinin göstergesi oluyor maalesef.

Bir de Akşener var ki, o hepsinden fena…

Bütün seçeneklerin berbat olduğu bir çağ olur mu yahu!

Varmış maalesef, Uzaylılar tarafından arandım onlar söyledi!

[Naci Karadağ] 19.5.2018 [TR724]

‘Asimetrik finansal ultra tüzel organizma’nın şu yaptığına bakın hele!.. [Bülent Keneş]

Dün sabah oturmuş bugün hangi konudaki ali düşüncelerimi (!) mahdut ama çok kıymetli okuyucuyla paylaşsam diye kara kara düşünürken yine imdadıma Erdoğan’ın haram havuzundan ziftlenen ekiplerinden birinin “stratejik düşünce” diye piyasaya sürdüğü saçmalıklar yetişti.

Kabul etmeliyiz ki, pek saygın olmasa da, sağlıklı dimağlar pek tenezzül etmese de komplo teorisi de bir düşünce biçimidir. Malum olduğu üzere, beceriksizlikleriyle işleri sarpa sardırmış ezik ve edilgen zihniyettekiler, öncelikle yarattıkları sorunu gözlerden kaçırmaya, bu sorunlar bütün ağırlığıyla ortaya çıkarsa inkar etmeye yeltenirler. Bünyedeki sorun bu yöntemlerin işe yaramayacağı bir cesamete ulaştığında ise, elleriyle sebep oldukları rahatsızlıkları teşhis için aynanın karşısına geçip kendilerini şöyle bir çek etmek yerine genelde bir teleskopla rahatsızlık veren sorunun kaynağını uzaklarda ararlar. Daha doğrusu karakterleri haline getirdikleri şark kurnazlığıyla sorunun kaynağını uzaklarda arar gibi yaparak kendi sorumluluklarından sıyrılmayı marifet sayarlar.

ERDOĞAN REJİMİ’NİN TL CİNSİNDEN 1 KURUŞ ETMEYEN ÇABASI

Çarşamba günü 4,5 TL’yi görerek tarihi bir rekor kıran Dolar-TL kuru, bu yazının kaleme alındığı sıralarda 4,49 TL civarlarında seyretmekteydi. Göründüğü kadarıyla, zirve üzerine zirve yapan, sözlü ya da fiili her türlü müdahaleyle TL’nin erimesine çareler arayan Erdoğan rejiminin bu çabalarının dolar üzerinde 1 kuruşluk bir etkisi olmuş. Az şey mi?

TUİK’in tüm ayak oyunlarına ve rakamları keyfince maniple etmesine rağmen, işsizlik, kur, enflasyon, faiz, cari açık ve benzeri göstergelerin ele verdiği gibi, ekonomideki çöküş artık ne yapılırsa yapılsın saklanamıyor. Bu yüzden Erdoğan rejimi, bu mukadder çöküşün vebalini başkalarına fatura etmesini sağlayacak çok daha büyük yalanlara ihtiyaç duyuyor. Bu yalanları nispeten şık ve kolay yutulabilir bir şekilde üretme vazifesi ise, muazzam imkanlara boğduğu SETA gibi, tüm çalışmalarının ana fikri “Erdoğan rejimi neylemişse güzel eylemiş” şeklinde özetlenebilecek güdümlü düşünce kuruluşlarına düşüyor.

İslamofaşist Erdoğan rejiminin, her derdine deva gördüğü efsunkar argümanlar işte bu tür yapılar tarafından üretiliyor. Sonra da üretilen bu argümanlar, ne kadar saçma olduklarına hiç aldırılmaksızın, neredeyse tamamını kontrol ettikleri medya üzerinden her haneye, her zihne sokuluyor. Böylece halkın dişinden, canınan, cebinden, sofrasından, gırtlağından çalınanların vebalinin, tüm bu haramilikleri irat edenlerin ürettiği sanal düşmanlara yüklemesi temin ediliyor.

Oysa, ne hukuk güvencesinin, ne de ırz, can ve mal güvenliğinin kaldığı, demokrasinin yerinde yellerin estiği, ülkenin en köklü şirketlerinin bile türlü yöntemlerle kendisini garantiye almaya ya da doğrudan yurtdışına kaçmaya çabaladığı bir ülkeye gelmiş ya da gelmesi umulan yabancı sermayenin ürkmesinden, milli paranın pula dönmesinden daha doğal ne olabilir ki? Erdoğan’ın sağdan soldan, ondan bundan, kamudan çaldıklarıyla beslediği sözümona düşünce kuruluşları ve kendilerini satılığa çıkarmış medya lejyonerleri yaşanan sorunun asıl sebeplerini yazamayacağına göre, geriye sadece tüm yaşanan sorunların vebalini uydurdukları düşmanlara yükelemek kalıyor. Onlar da aldıkları haram paranın gereğini yapıyorlar ve akla ziyan komplo teorilerini bir bir sıraya diziyorlar.

LAYÜSEL KÜLHANBEYİLİK PİYASALARA SÖKMEZ

Ama unuttukları bir şey var. Bu sefer durum biraz farklı. Belki her yapıp ettiklerinizde kendinizi layüsel görebilirsiniz ama, şayet dünya ile bağlarınızı hala koparmamış şöyle böyle bir serbest piyasa ekonomisiyseniz, menfaatinin peşinde giderken kaplan, riskin kokusunu aldığında ürkek bir güvercine dönen piyasa dinamiklerine karşı layüsel olamazsınız.

Hukukun üstünlüğü, erkler arası denge ve kontrol, şeffaflık, hesap verebilirlik, can ve mal güvenliği, temel insan hak ve özgürlükleri gibi sermayenin ilk bakacağı kriterleri taammüden hiçe sayarsanız, piyasanın terbiye edici gazabından da yakanızı kurtaramazsınız. Serbest piyasa oyununun olağan kurallarını şeytanlaştıran ahmak işi alayişli komplo teorileriyle de bu işin üstesinden gelemezsiniz.

İslamofaşit Erdoğan rejimi ayakta kalmayı başarırsa bu gidişin eninde sonunda varacağı yer şimdiden belli. Diğer pek çok alanda çoktan yaptığı gibi Türkiye’yi ekonomik açıdan da içe kapamak ve dişini geçirmekte zorlandığı piyasa dinamiklerini devre dışı bırakmaktan başka yolu yok… Binlerce şirkete, kuruma ve özel mülke keyfi bir şekilde el koya koya ülkeyi nihayet işte böyle bir noktaya getirdi. Erdoğan, tıpkı demokrasi ve hukuk devleti konusunda olduğu şekilde, bir yarı gebelikmiş gibi zaten taşımakta güçlük çektiği serbest piyasa ekonomisinden tamamen kurutulmadan despotizminizin ekonomik ayağını tamamlayamaz. Türkiye’yi ekonomik düzeni bakımından da tamamen çağ gerisine taşımaktan başka şansı yok. Türkiye, hak, hukuk, özgürlük tanımayan bu ahlaksız despotizmde ısrar ettiği müddetçe varacağı yer diktatörlüklerin hem kaderi hem de en mümeyyiz vasıflarından olan merkezi, kontrollü/komuta ekonomisinden başkası olmayacak.

JÖLELİ YİĞİT BULUT, KOMPLOCU CEMİL ERTEM MEĞER BİR EKOL OLMUŞ

Bir ülkenin rejiminin şerrinden korunmak için, Ülker ve Doğuş’un yaptığı gibi, şirketler ekonomik varlıklarını yurtdışına kaçırıyorsa, kaçıramadıklarını emniyete almak için astronomik borçlanmalarla üzerlerindeki talan riskini bankalar arasında dağıtıyorsa o ülkenin ekonomisinin çökmesi, parasının pula dönmesi kaçınılmazdır. Lamı cimi yok bu eser Erdoğan rejiminin. Bu çöküşün sorumluluğunu başkalarına yıkma çabası ise nafile.

Hal böyleyken üniversitelere doluşturup akademik ünvanlarla donattıkları lejyonerleri üzerinden amansız bir çabaya girişmelerini, battıkça artan çırpınışlarını izlemek yine de heyecan verici. Umudum odur ki, müstahakları olan bu çırpınışlar ülkeyi tamamen batırmadan yok olmalarına vesile olur.

İşte bu nafile çırpınışlardan birini de SETA’nın Nisan ayında yayınladığı “Siyasileşen Finans ve Finansallaşan Siyaset Ekseninde Finansal Spekülasyonlar” başlıklı 100 sayfalık rapor oluşturuyor. Kabul etmeliyiz ki başlık acayip afili… Afili olan sadece başlık da değil. Üfül üfül Yiğit Bulut, Cemil Ertem saçmalıkları kokan kıymeti kendinden menkul mebzul miktardaki kavram ve esere(!) bilimsel bir hava katan sayısız kısaltmaların bini Türk Lirası cinsinden bir para. Ne yalan söyleyeyim Erdoğan rejiminin propaganda borazanına dönüştürülen Anadolu Ajansı’nın yaptığı bir haberi görmeseydim, bu evlere şenlik rapordan da haberim olmayacaktı.
Serbest piyasa ekonomisinin olağan dinamiklerinden devasa ve korkunç bir komplo odağı üretmeyi başaran rapor, belki evlere şenlik olmaya evlere şenlik ama ürettiği saçmalıklara dokunulmazlık sağlamayı garantiye alacak kadar da uyanık. Raporun dahi yazarı, ürettiği zavallı komplo teorilerine “komplo teorisi” diyecek olanları peşinen Türk ekonomisine karşı girişilen komplonun bir parçası olarak ilan ediyor. Ben bu yazıyı yazarak sizse okuyarak o komplonun çoktan bir parçası oldunuz bile. Keşke işi biraz daha garantiye alsaymış da bu çok değerli SETAcı akademisyen duruma nezaketine uygun KHK çıkarılmasını sağlasaymış. İşte o zaman tam olacakmış.

2013’TEN BERİ GÖRMEZDEN GELDİKLERİ KRİZİ BAŞKALARINA MAL ETMEK

2013 Mayıs ayından beri, ABD’nin para musluklarını kısacağı ve ucuz kredi imkanının daralacağı yaygın olarak konuşulmasına rağmen, bu gerçekle yüzleşmek ve ona göre hazırlıklar yapmak yerine durumu yalanlarla, manüplasyonlarla idare etme yolunu seçen Erdoğan rejimi, küçük sarsıntılar için tercih ettiği bu yolu şimdi büyük çöküş içinde de tekrarlama niyetinde. ABD’nin para musluklarını kısmasının en fazla etkileyeceği 5 ülke arasında Türkiye’nin de yer aldığını sağır sultan bile duyduğu halde 4 ülke pozisyon değiştirip gerekli önlemleri alırken, Erdoğan rejimi kılını kıpırdatmadı. Artan maliyetine rağmen hala ucuz döviz varmış gibi hareket eden ve 2010-2017 arasında reel sektörü en fazla borçlanan tek ülke Türkiye oldu. Günü kurtarma peşinde deniz tükendi, klişe ifadesiyle pompada su kalmadı.

Uğur Gürses’in bir yazısında bahsettiği gibi, 2017’nin ilk üç ayında Türkiye’nin cari açığı 8,3 milyar dolarken 2018’in ilk üç ayında bu rakam iki katına, yani 16,3 milyar dolara çıktı. Sağladığı finansman 2017’de 11,9 milyar dolarken 2018’de bulabildiği finansman ancak 12,6 milyar dolar oldu. Artan cari açık yüzünden ciddi rezerv kaybına uğradı. Bunun doğal sonucu olarak döviz kuru yükseldi.

Mevcut duruma uygun bir para ve ekonomi politikası izlemek yerine, Erdoğan rejimi kur üzerinden Türkiye’nin ekonomik istikrarına saldırıldığı palavrasına sarıldı. Bunu yaparken de 2009 sonrasındaki bol ve ucuz sermaye akışı devam ediyormuş gibi davranmayı sürdürdü. Zamanında önlem almayınca pahalı kısa vadeli sermayeye bağımlı hale geldi. Kur yükseldikçe enflasyon beklentisi ve faizler yükseldi. Merkez Bankası belki yüzde 13,5 olan faize dokunmadı ama piyasada 1 yıllık faizler yüzde 16,85’e, tahvil faizi yüzde 16’nın üzerine çıktı.

Kavram enflasyonuyla ve AFUTO, AFUTO-DM, AUTO, AUTO-DM, EZKO, FUTO, FUTO-DM, FZKO, ZİKO gibi kısaltmalarla bezenen SETA’nın raporu gibi çabalar, işte bu aşamada devreye sokuldu. Tuhaf olan ise raporun, Türk ekonomisine müdahale girişimi yapıldığını iddia ettiği tarihlerle ABD’nin yıllar öncesinden kamuoyuna duyurduğu önlemlerin gerçekleştiği tarihlerin uyuşuyor olması. Ama varsın olsun. Küresel ekonomi aktörlerinin tamamının hazırlık yaptığı bu önlemler karşısında kulağının üzerine yatan Erdoğan rejimi nasıl olsa kolayını bulmuş. SETA’nın bu sözde raporu gibi uğraşlar Erdoğan’ın ihtiyacına bugüne kadar fazlasıyla cevap verdi neticede. Belli ki, umutları bundan sonra da cevap vermesi.

Raporda, “Türkiye’nin, tam bağımsız bir ülke ve yerel güç olma yolunda önemli adımlar attıkça, ABD ve AB eksenli ‘asimetrik finansal ultra tüzel organizmanın’ askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel hamleleriyle karşılaştığı” iddia ediliyor. 2011’e kadar her alanda gelişme kaydeden Türkiye’ye operasyon çekme ihtiyacı duymayan bu “asimetrik finansal ultra tüzel organizma”nın ülkeye neden tutup da her açıdan büyük bir çöküş yaşadığı bir dönemde operasyon çektiğinin cevabı raporda bulunmuyor.

ERDOĞAN’IN ‘TEHDİT GEÇİRMEZ BÜYÜK DEVLETİ’Nİ ZİYAN ETMİŞLER

Reel politik üzerine çalışanların yüzyıllardır üzerinde fikir imal ettiği gerçekleri Türkiye gibi ekonomilere saldırının dinamikleri gibi sunan rapor, kastının tamamen tersine zımni olarak Erdoğan’ın “tehdit geçirmez büyük devlet” zırvasını tuzla buz ediyor. Mesela, hem yerel hem de küresel ölçekte finansal kesimin genel ekonomideki ağırlığının ciddi biçimde arttığı belirtilerek, bu gücün hem finansal kesim hem de bu kesimle ilişkili devletler ve diğer kurumlar tarafından kendi lehlerine ve diğer ülkelerin aleyhine kullanılmaya çalışıldığı savunuluyor ve Erdoğan’ın yere göğe sığdıramadığı şanlı büyük devletini bu güçler karşısında edilgen bir zavallı gibi gösteriyor.

Küresel veya bölgesel ölçekte nüfuz sahibi finansal kesimlerin, güçlerini kullanarak hedef ülkeler tarafından izlenen iktisat politikasını etkilemeye ve yönlendirmeye çalıştıklarını keşfeden(!) rapor, Erdoğan’ın efsunladığı kitlelerin ağzına layık hazırladığı menüye Gezi Parkı protestoları, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalına yönelik operasyonları, 15 Temmuz darbe kumpasını ve Reza Zarrab’ın ABD’de yargılanmasını da ekleyerek mükellef bir sofra donatıyor.

Ülkedeki rejimin demokrasi ve hukuktan uzaklaşarak dört başı mamur bir diktatörlük olmasından, Erdoğan’ın diğer ülke liderlerinin tiksindikleri için yan yana gelmekten kaçınılan bir figür haline gelmesinden hiç bahsetmeyen rapor, Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırımın artık gelmiyor olmasından, ülkeden kaçan yabancı ve yerli sermayeden, ülkenin artan risk priminden de adet olduğu üzere Gezi protestocularını ve Hizmet Hareketi’ni sorumlu tutuyor.

Sıradan bir Ortadoğu ülkesi gibi Türkiye’yi kasıp kavuran aşağılık kompleksinin bir tezahürü olarak raporda, ülkede yaşanan tüm olayların yanısıra Fitch, Moody’s ve Standard & Poor’s gibi kredi derecelendirme kuruluşları ile on milyonlarca müşterisi, trilyonlarca dolar varlığı olan büyük yatırım fonlarının tamamının tek merkezden yönetildiği iddia ediliyor. Hırsızlıkta, yolsuzlukta, rüşvette suçüstü yakalanmış bir haydutlar çetesinin elinde ülkenin düşürüldüğü kepaze duruma ayna tutmak yerine, bunun yol açtığı doğal sonuçların sebeplerini bulma kisvesi altında teleskopla binlerce mil uzaklara bakma şarlatanlığı bu raporda da tekrarlanıyor.

MEĞER YÜZMİLYONLARCA YATIRIMCI TEK ELDEN YÖNETİLİYORMUŞ(!)

Dünyanın dev ekonomilerinin en büyük gelir kaynağı olan yatırım fonlarından üçüncü ülkelere yönelik yatırım ve kredilendirme tercihlerini bile komploya bağlayan rapor, “kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş” sözünü haklı çıkarıyor. Bankacılık ve finansa dair bilinenlerin tümünün çöpe atılmasına(!) yol açacak bulgulara yer veren rapora göre, sorunun ana kaynağı ABD’nin ve Avrupa’nın küresel finans içindeki ağırlığının küresel ekonomi içindeki ağırlığından çok daha fazla olmasıymış.

Rapora göre, dünyada yatırım fonlarının toplam değeri 2016 itibarıyla 40,4 trilyon dolar iken ABD menşeli yatırım fonlarının değeri 18,9 trilyon dolar düzeyindeymiş. Şu halde ABD’nin küresel GSYH içindeki payı yüzde 15 civarında iken küresel yatırım fonu sektöründeki payı yüzde 47 imiş. Benzer bir durum Avrupa için de geçerliymiş. Örneğin Almanya ve Fransa küresel yatırım fonu sektöründe yüzde 4,7’şer paya sahip iken bu ülkelerin küresel GSYH içindeki payları sırasıyla yüzde 3,2 ve 2,2’ymiş.

Kıran kırana rekabetin olduğu finans sektörüne dair rapor şöyle bir saptamada da bulunuyor: “Bahsedilmesi gereken bir diğer nokta ise finansal piyasaların çok sayıda birbirinden bağımsız irili ufaklı finansal yatırımcıdan oluştuğu ve bu yatırımcıların birbirinden bağımsız hareket ettiği şeklindeki anlayışın büyük oranda bir yanılsama olduğudur. Örneğin ABD’de 94 milyon kişi bir tür yatırım fonuna sahipken bu birikimler toplamda sadece 8 bin 66 yatırım fonu şirketi bünyesindedir. …Sadece yirmi beş yatırım fonu bu piyasanın yüzde 76’sına tekabül etmektedir. Yani sadece yirmi beş yatırım fonu şirketi on milyonlarca kişinin finansal birikimlerini yönetmektedir.”

SES VERİYORUM: YERLİ MALI TÜRK’ÜN MALI, HERKES ONU KULLANMALI

Bu raporla neyi mi görüyoruz? Batmakta olan bir gemiye, çökmekte olan bir ekonomiye aklı başında olan hiç kimsenin yatırım yapmayacağı basit gerçeğini görmezden gelmeyi ve bu acı/açık gerçeği halktan gizlemek için kırk dereden su getirme çabasını… Küresel piyasa dinamiklerinin karlarını maksimize, risklerini minimize etme güdüsüyle hareket ederek Erdoğan rejiminin her şeyi çığırından çıkararak nihayet çökme noktasına getirdiği bir ekonomiden elini ayağını çekmesinin yol açtığı krize, krizin baş sorumlusundan uzak sebepler ve aktörler icat etmek bakalım daha ne kadar işe yarayacak?

Erdoğan’ın yalan, iftira ve karalamalarla dolu bu aşağılık yönteme gittiği yere kadar devam edeceği öngörülebilir. Vaziyet bu iğrenç yöntemle yürütülemez ve sürdürülemez hale geldiğinde ise, siyasi ve diplomatik açıdan büyük ölçüde başardığı içe kapanmayı ekonomik ve mali açıdan da gerçekleştireceği söylenebilir. Bu yüzden insanlar, yeni model ithal ikamesi kanunlarına, korumacı yasalara, kaçak sigaralara, kaçak mallara, döviz bulundurmanın yeniden suç sayılacağı günlere, yerli malı haftalarına ve Özal öncesinin tüm tuhaflıklarına şimdiden hazırlıklı olsa iyi olur. Çünkü, 24 Haziran ve sonrasında çok büyük bir sürpriz yaşanmaz ve despot Erdoğan alaşağı edilemezse gidişat o yönde. Bizden uyarması.

[Bülent Keneş] 19.5.2018 [TR724]

Süper Lig’de perde inip şampiyon belli oluyor [Hasan Cücük]

Avrupa’nın bir çok ülkesinde şampiyon belli olurken, Süper Lig’de 2017-18 sezonunun şampiyonunun kim olacağının cevabını bugün alacağız. En yakın takipçileri Fenerbahçe ve Başakşehir’in önünde son haftaya 3 puan önde giren Galatasaray, şampiyonluk yolunda en aventajlı takım. Göztepe deplasmanında alınacak bir puan Galatasaray’ın şampiyonluğu için yeterli olacak. Fenerbahçe ve Başakşehir maçlarını kazanıp, Galatasaray’ın yenilmesini bekleyecek. Her üç takımda aynı puanla ligi bitirirse şampiyon sürpriz bir şekilde Başakşehir olacak.

34 haftalık lig maratonunun sonuna geldik. Süper Lig’den Karabükspor, Gençlerbirliği ve Osmanlıspor’un düşmesi geçtiğimiz haftalarda kesinleşirken, şampiyonun kim olacağının cevabını son 90 dakika verecek. Avantaj lider Galatasaray’da. Son haftaya 72 puanla lider giren sarı-kırmızı ekibin 21. şampiyonluğunu ilan etmesi için bir puan yeterli olacak. Ancak beraberlik aynı zamanda risk demek olacağı için Terim’in öğrencileri Göztepe deplasmanında 3 puanı hedefliyor. Sarı-kırmızılar, İzmir’in renkdaşı takımına yenilmemesi halinde her türlü skorda şampiyon olacak.

Süper Lig’de en çok şampiyonluk yaşayan teknik adam

Galatasaray 21. şampiyonluğu için dakikalar sayarken, Fatih Terim’de 7. kez sarı-kırmızılı ekiple mutlu sona ulaşmanın sevincini yaşayacak. Daha önce 6 kez şampiyonluk gören Terim, toplamda ise 16 kupa kazanmıştı. Terim, Süper Lig’de en fazla şampiyonluk gören teknik adam ünvanını elinde bulunduruyor. Terim’i Trabzonspor’la 4 kez şampiyonluk sevinci yaşayan Ahmet Suat Özyazıcı takip ediyor.

Bir sezona bedel maçların oynanacağı son haftada Galatasaray’ın en büyük dezavantajı kötü deplasman karnesi olacak. Bu sezon evinde Avrupa’nın en başarılı takımlarından biri olan sarı-kırmızılı ekip, deplasmanlarda ise çok başarısız bir görüntü çizdi. Galatasaray, son haftaya kendisinden 20 puan geride giren Trabzonspor’dan daha az deplasmanda puan topladı. Karadeniz ekibi dış sahadan 26 puan, Galatasaray ise 23 puanla evine döndü. Ancak bu kez  Galatasaray için sadece 3 puanlık bir deplasman olmayacak.

Fenerbahçe’nin işi hesaplara kaldı

Ligde ikinci sırada bulunan Fenerbahçe’nin şampiyon olabilmesi için Galatasaray’ın yenilmesi, Başakşehir puan kaybetmesi gerekiyor. Sarı-lacivertlilerin Karabükspor karşısında aldığı 7-0’lık galibiyet sonrasında toplamda 41 averajı oldu. Lider Galatasaray’ın da 41 averajı mevcut. Galatasaray yenilir, Fenerbahçe de Konya’ya karşı kazanırsa Aykut Kocaman’ın ekibi 4’lü averajda da Galatasaray’ı geride bırakacak. 2’li averajda ve kendi aralarında oynadıkları maçlardaki puan averajında eşitlik olduğu için genel averaja bakılacak. Fenerbahçe bu durumda şampiyonluğunu ilan edecek.

3 takımın arasında oynadığı maçlara göre Başakşehir’in avantajı var. Fenerbahçe – Galatasaray ve Başakşehir’in arasında oynanan maçlarda en fazla puanı toplayan Abdullah Avcı’nın takımı. Bu maçlarda Başakşehir 6, Fenerbahçe ve Galatasaray 5 puan topladı. Galatasaray Göztepe’de yenilir, Başakşehir Kasımpaşa’dan 3 puan alırsa İstanbul ekibi şampiyon olacak.

Son söz futbolcuların

Bunlar muhtemel hesaplar. Son sözü sahaya çıkacak futbolcular söyleyecek. Bir de son haftalarda yaşanan hüsranlar var. Son haftaya lider girip, şampiyonluğu kaybeden takımlarda yok değil. Bu takımlardan biri Fenerbahçe. Hatta Süper Lig’de tek örneği ve iki kez son haftaya lider girip hüsran yaşadı sarı-lacivertliler.

2005-06 seznunda son haftaya Fenerbahçe ve Galatasaray 80 puanla girerken, averajla liderlik koltuğunda sarı-lacivertli ekip vardı. Fenerbahçe, Denizlispor deplasmanından 1-1 skorla maçı bitirince, Kayserispor’u 3-0 yenen Galatasaray şampiyon oldu. 2009-10 sezonunun son haftasına Fenerbahçe 73, Bursaspor 72 puanla girdi. Fenerbahçe sahasında Trabzonspor’la 1-1 berabere kalırken, Beşiktaş’ı 2-1 yenen Bursaspor şampiyon oldu.

Fenerbahçe – Trabzonspor maçı 1-1 devam ederken, stat höporlerinden Bursaspor – Beşiktaş maçının 2-2 bittiğinin anons edilmesiyle şampiyonluk kutlamaları başlamıştı. Sarı-lacivertli oyuncular rakip kalede gol aramayı bırakıp maçın bitmesini beklemişti. Hakemin düdüğüyle birlikte Fenerbahçe taraftarı sahaya inip, şampiyonluğu kutlarken Bursaspor maçının skorunun yanlış anons edildiğinin ortaya çıkmasıyla büyük hüsran yaşamıştı. Sarı-lacivertlilerin iki kez şampiyonlupu son haftada kaybetmesi büyük bir travmaya yol açmış, yıllarca unutulmamıştı.

[Hasan Cücük] 19.5.2018 [TR724]

Mide rahatsızlığı olanlara iftar ve sahur tavsiyeleri

Oruç tutarken mide sağlığını korumak için sahur ve iftarda sağlıklı beslenmek, ara öğünleri ihmal etmemek ve bol sıvı tüketmek önemli. Ramazan’da sık görülen reflü, mide yanması, gaz, ekşime, kabızlık gibi sorunlara karşı bazı pratik önlemlerle günü rahat geçirmeniz mümkün.

Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Yurci, oruç tutarken beslenme düzeninden ödün verilmemesi gerektiğini söylüyor. ‘Özellikle lifli gıdalarla beslenmek, bol sıvı almak, yemekleri yavaş yemek ve hazmı kolay besinler seçmek, sofraların vazgeçilmez kuralı olmalıdır.’ diyor. Yurci, tavsiyelerini şöyle sıralıyor: İftarda hafif besinler tercih edilmeli, iftar sonrası ara öğünler yapılmalı ve sahurda da ağır yiyeceklerden kaçınmalı. Özellikle iftarda; sindirimi zor, ağır yemeklerden ve hayvansal gıdalardan uzak durulmalı.

Reflü hastaları dikkat

Toplumun yüzde 20’sinde görülen reflü şikayetleri, beslenme düzeninin değiştiği dönemlerde artıyor. Reflü hastaları sahuru kesinlikle atlamamalı. Sahurda yemek yedikten hemen sonra yatılması da reflü şikayetlerini artırır. Yemeğin, yatma saatinden en az 1 saat önce bitmiş olması gerekir. Reflü hastaları iftardan sahura kadar geçen süre içerisinde aşırı çay, kahve tüketiminden, hamur işi ve ağır tatlı gıdalardan da kaçınmalı. Eğer pidenin üzerindeki susam fazlaysa ve kişiyi rahatsız ediyorsa pide tüketilmemeli. Ağır şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar ya da şekerli kompostolar tercih edilmeli. Mide hastalığı olanların ağrı kesicileri bu dönemde bilinçsiz kullanmamalı. Çikolata, kahve, baharatlı ve yağlı yiyeceklerden uzak durulması önemli yarar sağlar.

Ülser ve gastrit hastaları yemek miktarını iyi ayarlamalı

Gastrit ve ülser hastaları için çok miktarda yemek, hazımsızlığa, karın ağrısına, bulantı ve kusmaya neden olabilir. Bu rahatsızlıkları yaşamamak için dengeli beslenmeli, gerekli besinler az miktarlarda tüketilmeli ve iftar ile sahur arasına küçük bir ara öğün sıkıştırılmalı.

Mide sorunları olanlara özel iftar ve sahur menüsü

İftar:

1 – 2 küçük hurma

1 kase çorba

1 – 2 dilim kepekli ekmek

1 parça yağsız peynir, zeytin

15 – 20 dakika sonra

1 porsiyon beyaz et (tavuk, hindi ya da balık)

Ekmek yerine az miktarda kepekli pirinçten yapılmış pilav ya da makarna

Zeytinyağlı sebze yemeği

Yoğurt

Salata

2 – 3 saat sonra

Bir porsiyon meyve

***

Sahur

1 tabak zeytinyağlı sebze

1 –2 dilim kepekli ekmek

Sütlü tatlı ya da az şekerli komposto

Meyve

Sahura kadar bol miktarda su

[TR724] 19.5.2018