Tevekkül ve Teslimiyet [Mehmet Ali Şengül]

Zaman sel gibi akıyor, rüzgar gibi uçuyor. Ömür o kadar süratle  geçiyor ki, insan onun farkına varmakta zorlanıyor. Yıllar evvel tanıştığım bir arkadaşımla, hakkımızda kaderin verdiği bir hükümle,  geleceğimizin ümidi hayr-ul halef  nesiller yetiştirme adına bir eğitim müessesesinde beraber çalışmayı Allah nasip etmişti. 

Yüce Mevla’nın ilm-i ezeli'de hakkımızda verdiği bu karar, Allah’a malum bize meçhul olduğundan,  elbette başımıza gelecek müstakbel menfi veya müsbet hadiselerden de  haberimiz olamazdı. 

Kardeşimizin geçirmiş olduğu büyük bir trafik kazası neticesinde, belden aşağı tarafı tamamen ezilip felç olmuştu. Kurtulma ihtimali milyonda bir olan bu kazadan, imanının gücü, çok sevdiği bir zatın, arkadaşlarının ve yakınlarının duası vesilesiyle elde ettiği moral ve sabırla tehlikeli dönemi atlatmış, bu güne kadar Allah’ın takdirine razı olarak 32 yıldır hayatını sürdürmektedir. 
     
Her türlü itirazlarıma rağmen, bu kardeşimizin hüsn-ü zannından kurtulamadım. Böylesine mazlum ve mağdur olan bu samimi ve muhlis kardeşimizin hatırını da kıramazdım. Onun için teklif ettiği vekaleten Hac vazifesini ifa etmeyi kabul etmek zorunda kaldım. 
    
Bu vesileyle Hacc yolculuğuna Almanya-Frankfurt şehrinden çıkarken, bir dostumuz Rasulullah Efendimiz'i (sav) de bu uçağa binerken gördüğünü söyleyince, o anda hem sevindim, hem de üzüldüm. Sevindim; çünkü Rasulullah’a (s.a.v) gidiyordum. Onun mübarek köyüne, mübarek beldelere, ruhumu itminana kavuşturacak huzur iklimine gidiyordum. Üzüldüm; çünkü o mübarek ve mukaddes vazifeyi kardeşimiz bizzat kendisi yapsaydı. Kabe’nin etrafında mecnunlar gibi  tavafını, Arafat, Müzdelife ve Mina da mahşeri sembolize eden manzarayı müşahede içinde vakfelerini kendisi ifa edebilseydi. Rasulullah’ı (s.a.v) gözyaşları ile ziyarette bulunup, Cennet-ül Mualla’yı, Cennet-ül Baki’yi, Uhud’u ve bütün ziyaret mahallerini kendisi bizzat görüp ziyaret edebilseydi. 

Fakat inancım odur ki, bu kardeşimiz Hac ibadetinden elde edeceği sevapları; başına gelmiş olan bu musibet karşısında Allah’a olan güveni, tevekkülü ve sabrı ile çoktan elde etmiş kazanmıştır Allah’ü alem. Zira 30 yıldır halinden hiç şikayet ettiği görülmemiş, bu durumda olan insanlara ve herkese model ve örnek olmuştur. 

Hiç kimseyi Allah’a karşı tezkiye etmeye hakkımız yok ama, bu kardeşimizi yakından tanımış olmam ve otuz iki yıldır aksatmadan görüşmelerimiz devam etmesi itibariyle, zahiri sebepler açısından tevekkülüne, teslimiyetine, sabrına ve şükrüne şehadette bulunabilirim. 

Her an kapımızın çalınmasını beklediğimiz  bu misafirhane-i dünyada  bulunmaktayız. Dolayısıyla mukadder olan Rabbimizin davetine hazır olmamız gerekmektedir. Dünyanın cazibesi ve meşguliyeti zaman zaman insana ölümü ve ahireti unutturmaktadır. Onun için Allah Resulü (sav), ‘Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz’ buyurmuşlardır. (Tirmizi)

Hac vazifesi vesilesiyle giymek zorunda olduğumuz ihram, bir gün dünyadan ayrılırken de -nasib olursa- giymek zorunda olduğumuz kefeni, ölümü dolayısıyla ahireti bize hatırlatmaktadır. 
        
Dünyada geçici olarak sevdiklerinden ayrılmaya bile tahammül edemeyen insan, Allah ile irtibatının kopması neticesinde, ahiret hayatında sevdiklerinden  ebedi olarak ayrı kalacağına nasıl tahammül edeceğini düşünmelidir. 
       
Mü’minler Allah'ın emanet ettiği nefislerini ve evlatlarını asla ihmal etmemelidirler. Allah ve Resulullah’tan (sas) mahrum yaşayan  anne-babalar, kendileriyle beraber  evlatlarını ihmal etmenin neticesinde Büyük Mahkeme günü çocuklarından kaçacak, evlatlar da ‘niçin bana Rabbimi tanıtmadın, dinimi peygamberimi öğretmedin, bana rehberlik yapmadın?’ deyip peşlerine düşüp kovalayacaklardır. 

Birinci derecede insan Allah’a karşı kendi şahsi sorumluluğunu hatırlamalıdır. Aynı zamanda  korkunç sefalet ve zillet içinde kıvranmakta olan insanlığa karşı; şefkatle elinden tutmalı, kendilerine Hakk’ı tanımalı ve sevdirmelidir. Bu mevzuda her mü’min kendisini ciddi bir muhakeme ve muhasebeden geçirmeli, vazifesini ne ölçüde  yapıp yapmadığına bakmalıdır. 
         
Evet insan nazlı ve nazik bir çocuğa benzer. Çocuğun aciz ve zayıf olmasında bir güç vardır. Ağlaması, boynunu bükmesi, hal diliyle aciz ve zayıf olduğunu ifade etmesi karşısında; nice kuvvetliler, anne babalar pervane olup etrafında döner hizmet ederler. İnsan da Allah (cc) karşısında çocuk gibi aczini, zaafını, fakrını kabullenmeli ibadet ve dualarıyla halini Allah’a arz etmelidir. Böylece Mevla’nın rızasını kazanmış,  mutluluk ve huzura da kavuşmuş olur. 

Zatında insan et ve kemikten ibaret, çürümeye mahkum zayıf bir mahluktur. Bazen bir sivrisineğe, bir mikroba mağlup olurken, Allah vermesin beklenmedik bir anda, hayatının en güçlü ve sağlıklı  olduğu bir zamanda, -kardeşimizde olduğu gibi- bir kaza ile hayat yörüngesi değişebilir. Onun için insan, gurur, kibir ve enaniyeti bırakmalı, kulun Allah’a en yakın olduğu secdeye başını koymalı, haliyle, tavrıyla, kavliyle, bakıldığında Allah’ı hatırlatacak bir hayat sergilemeli, her an halini Rabbi’ne takdim edecek bir şuurla yaşamalıdır.

İnsan Allah’a, Resulullah’a ve ahirete olan inancıyla mutluluk ve huzura kavuşur. Bu imanı sayesinde, başına gelen her türlü maddi ve manevi sıkıntılara rıza gösterir. Çünkü, kendi sıkıntılarından daha büyüklerine bakarak kadere isyan etmekten kurtulur, kendinden aşağıdakilere bakarak da haline şükreder. 
         
Sen bir gözünü kaybetmişsen, iki gözü olmayana bakıp haline şükretmeyi öğretir. Mezkur kardeşimiz, ‘Allah (cc) ayaklarımı aldı, ya aklımı alıp mecnun, deli olsaydım. Evet mülk O’nun, tasarruf da O’na ait.. Vücudumuz Allahın bize bir emaneti, O nasıl murat ederse ona razı olmak zorundayız. Kim bilir Allah ayaklarımı almasaydı, belki O’nu unutacak, baş kaldırıp isyan edecektim’ demişti.

Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye’ye kaderini adamış milyonlara baliğ kardeşlerimizin ve emek vererek meydana getirdiği bütün hizmet kurumlarının başına gelen zahiri şer gibi görünen, neticesi hayır olduğunda şüphemiz olmayan bu hadiseler zuhur etmeseydi; kim bilir belki gurur ve kibre kapılıp, ihlas ve samimiyetimizi kaybedecek, dünyanın cazibesine, makam ve mansıbına takılarak ihtilafa düşecek, birlik ve beraberliğimizi koruyamayacak ve Allah’ın rızasından uzaklaşacaktık. 

Cenab-ı Hak bu hadiseyle aczimizi, zaafımızı bize hatırlatarak; iman ve Kur’an hizmetini hiçbir şeye alet etmeden ifa etmemizi ve böyle büyük bir imtihana tabi tutmak suretiyle sabrımızı, tevekkül ve teslimiyetimizi de ölçmüş olmaktadır. 
        
İnsanın en önemli vazifelerinden birisi de, sebeplerde kusur etmeme şartı ile Allah’ın hakkımızda menfi-müsbet verdiği karara razı olmak, sabretmek, teslim ve tevekkülde bulunmak, ebedi ve sonsuz bir hayatın kazanılması yolunda her türlü sıkıntılara göğüs gerip katlanarak, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmak olmalıdır. 

[Mehmet Ali Şengül] 10.2.2017 [Samanyolu Haber] masengul@samanyoluhaber.com

Cerbeze ve algı operasyonları [Ebu Abdurrahman]

Cerbeze, ayrı ayrı yerlerde hem de ayrı ayrı mekanlarda olmuş şeyleri toplayıp bir anda bir yerde olmuş gibi göstererek insanları yanıltmak ve yönlendirmektir. Bir de bunlara yalanlar ve iftiralar eklenirse insanların gerçekleri görmeleri  çok zorlaşır; âdeta imkânsız hâle gelir.

Üstad Hazretleri Münazarat isimli eserinde cerbezeye misal verirken diyor ki: “Büyük işlerde yalnız kusurları gören kimse, cerbeze ile aldanır veya aldatır. Cerbezenin durumu; bir kötülüğü sümbüllendirerek iyiliklere gâlip getirmektir. Mesela, şu aşiretin her bir ferdi bir günde attığı balgamı, cerbeze ile, vehim ile mekanlar birleştirilip birden bir şahıs tarafından yapılmış gibi hayal edilerek başka  fertleri de ona kıyas edip o nazar ile bakılsa… Veyahut bir sene zarfinde birisinden gelen iğrenç koku, cerbeze ile mekanları  birleştirme vehmiyle birden bir dakikada o şahıstan gelmiş gibi, tasavvur edilse… Acaba ne derece evvelki adam iğrenç olabilir; ikinci adam da pis kokar birisi haline gelebilir? Hatta şu manzaralar karşısında hayal gözünü kapasa, vehim de burnunu tutsa, mağaralarından kaçsalar, hakları var. Akıl onları azarlamayacaktır.

“İşte cerbezenin acayip tavrı, zaman ve mekanda ayrı ayrı ve başka şeyleri toplar ve tek bir şey yapar. O siyah perde ile her şeyi temâşa eder. Hakikaten cerbeze, her çeşidi ile garip şeylerin makinesidir. Görünüyor ki, cerbezeye kapılmış bir âşıkın nazarında umum kâinat birbirine muhabbetle cezbolup rakkasâne hareket ediyor ve gülüşüyor. Ama çocuğunun vefatıyla mâtem tutan bir validenin nazarında, umum kâinat hüzün ve üzüntü içinde ağlaşıyor. Herkes istediği ve hâline münasip gördüğü meyveyi koparır.

“Bu makamda size bir temsil söyleyeceğim. Mesela, sizden bir adam, sadece bir saat gezinmek için  gayet güzel ve güzel çiçeklerle dolu bir bahçeye girse; eksiklik ve kusurlardan uzak olmak Cennetin bahçelerine mahsus olmasından; her kemâle bir eksik ve kusur karıştırmak şu değişip duran âlemin gereklerinden olduğundan dolayı, şu bahçenin bazı köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için mizaç bozukluğunun sevki ve emriyle, sadece o kokuşmuş pis şeylere bakışlarını diker. Sanki o bahçede sadece o tiksinti veren iğrençlikler varmış gibi!.. Kuruntu ve hayalin hükmüyle o fena algı genişleyerek o bahçeyi  bir mezbeha ve mezbele suretinde gördüğünden midesi bulanır ve kusarak tam bir nefret içinde bahçeden kaçar. Acaba insanların hayat lezzetini gam ve eleme çeviren böyle bir hayal ve kuruntuya, hikmet ve maslahat râzı olur mu?

“Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından memnun olur.”

Sırat-ı müstakîm, insanî kuvvelerden hikmet, iffet ve şecaatin bileşiminden de meydana gelir: Üç husustan aklın ifratı CERBEZE; tefriti ahmaklık; ortası yani istikametli durumu, hikmettir. Yani hakkı hak bilip tâbi olma, bâtılı bâtıl bilip uzak durmaktır.

Şehevî kuvvenin ifratı fücurdur, tefriti humud (sönüklük) yani ne helâle ne de harama iştihası olmama halidir. Ortası, iffettir.

Gazabî kuvvenin ifratı tehevvürdür. Yani maddi ve mânevî hiçbir şeyden çekinmeme, hak ve hudut tanımamazlık halidir. Tefriti, korkaklıktır. Ortası, şecaattir. Yani, hak ve hukuk müdafaasında sonuna kadar var olma ve kendisini ortaya koymadır. Meşru olmayan şeylere karışmaz… İşte bu üç kuvvenin vasatı yani ortası olan hikmet, iffet ve şecaat istikametli yol olan sırat-ı müstakimi ifade eder. “İşlerin hayırlısı, orta kıvamda olanı yani ifrat ve tefritten uzak olanıdır.” Onun için biz Ümmet-i Muhammed’e de “Ümmet-i Vasat” denilir…

Durum böyle olduğu halde, yaşadığımız süreçte, gücü ele geçirerek ifrat bir yol tutmuş durumdalar. Hiçbir hak ve hukuk, İslamî ve kanunî hiçbir prensip tanımadan hareket ediyorlar. Zarar görmekten çekinen ve bu idare şeklinden korkanlar da tefrit içinde seslerini çıkaramıyorlar. İstikameti temsil edenler de ortada kalmış vaziyetteler. Hakkın aslında, kuvvetten çok kuvvetli olduğunu bildikleri için aktif sabır içinde, çeşitli cerbezelere, iftiralara ve hepsiyle uygulanan algı operasyonlarına sabrediyor, dünyanın  bir cennet değil, imtihan meydanı olduğunun  şuuru ile her şeye dayanmaya çalışıyor ve her şeyi Allah’tan bekliyorlar…    

[Ebu Abdurrahman] 10.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Bu hikâye kaç dolar eder? [Analiz: Semih Ardıç]

Varlık Fonu ismini verdikleri ‘paralel Hazine’yi tenkit ederken “Türkiye’nin petrol ve doğalgazı mı var? Katar ve Norveç’i misal göstermeniz hiç ikna edici değil” tespitinde bulunmuştum. Maliye Bakanı Naci Ağbal hayli alınmış bu sözlerimden. Cevaben şunları dile getirmiş: “Türkiye’nin Petrol ve gazı yoksa da çok değerli bir hikâyesi, şirketleri var. Bunlar ülkemizin göz bebeği. Ülkemiz bugün gelinen noktada bir çekim merkezi.”

Güler misin, ağlar mısın? Petrol ve doğalgazımız yoksa bu yolla elde ettiği milyarlarca doları fon kurarak yatırıma dönüştüren memleketlerle nasıl bir benzerliğimiz olabilir. Varlık fonuna ya yeraltı zenginlikleriniz ya cari fazlanız ya da açık vermeyen emeklilik sisteminiz üzerinden kaynak aktarabilirsiniz. Üç kalemde eksi bakiyesi olan bir ekonomi nasıl fon kurabilir? Buna rağmen kuruldu. Pekâlâ fonun kasası hangi para ile doldurulacak?

Maliye Bakanı bu suallere cevap veremeyince bir manada sirkatin söylemiş. ‘Petrolümüz yoksa hikâyemiz var’ cümlesini bilerek kullandı ise hakikaten çok yazık. Türkiye’nin AKP’nin devr-i iktidarında iki hikâyesi var. Birincisi 2003’te başlayıp 12 Eylül 2010’da Anayasa referandumu ile sona erdi. İleri demokrasi için altın anahtarı bulduğumuz o tarihte ne garip bir tecelli ki kaldığı yerden devam etmesi icap eden hikâye tersine döndü. İkinci hikâye de o tarihte başlamış oldu ve devam ediyor. Her iki hikâyenin kahramanları aynı. Karakterler ve işlenen tema ise akla kara kadar birbirine zıt.

AKP’NİN YAZDIĞI İKİNCİ HİKÂYEYE GELİNCE…

AKP’nin dünyaya sunduğu ikinci hikâyede yalan, iftira, işkence, zulüm, müsadere, gasp, hırsızlık, rüşvet namına ne ararsanız var. Hakkaniyet, adalet, müsamaha, liyakat, dürüstlük, emniyet, huzur, sevgi, kardeşlik, ahenk, fedakârlık ve tevazudan eser yok. Bu hikâyenin gazetecilere kelepçe vurulduğu, IŞİD’den sabıkalı kimselerin ise elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaştığı bölümleri mütemadiyen amonyum nitrat kokusu, kan, sönen ocaklar ve gözyaşı ile hitama eriyor. Kalem, kitap, fikriyat ve beyanat bombalardan, silahlardan daha tehlikeli sayılıyor.

‘Komşular’ başlıklı bölüm var ki sıfır meseleden sırf meseleye savrulan müflis siyasetçilerin peşlerinden sürükledikleri milyonlara söyledikleri bin bir yalanla ve pişkin halleri ile dolu satırlar ibretlik. O satırları okurken 79 milyonun istikbali adına hayıflanmamak elde değil. Haritada Suriye’den Libya istikametine uzanan güzergâhta illüzyonistlerin pabucunu dama atan isimlere aynı coğrafyada duyulan öfkeye dokunur gibi oluyor insan!

Müflislerin hikâyesinde; Katil Esed, Mavi Marmara gemisi ve Rabia işareti etrafında ördükleri yalan duvarı ile hususî misyonunu eda eden 21. asrın zalimlerini nasıl bir akıbetin beklediğini merak etmek haricinde teselli kaynağı yok.

CELLÂTLAR VE EFENDİLERİ HÜLAGÜ

İkinci hikâyede hukuk devleti, bağımsız mahkemeler, adil yargılanma ve suçun şahsiliğine tahammül yok. Doğum yapan kadınların nezarethaneye atan, 80 yaşında hasta ihtiyara kelepçe takan, oğlu yok diye babasını, babası yok diye oğlunu derdest eden cellâtlar ve onların Hülagü efendileri, yaptıkları ile iftihar edecek kadar insanlıktan çıkmış. Bütün dünya bu cinnet halini dehşet ve endişe ile müşahede ediyor.

Alın teri ile kazanılmış malları, şirketleri cebren ve hile ile alıp hısım akrabaya devreden kırk harami saltanatının anlatıldığı kısımlarda dünyanın cazibedâr güzelliklerine kapılanların ne kadar acınacak vaziyete düştükleri görülüyor. Çalınmış bir üniversitede (İpek Üniversitesi), asıl sahibinin eşi tarafından seçilmiş koltukta tebessüm ederek oturan iki başörtülü kadının fotoğrafı din kisvesi altında işlenen günahların mücessem hali sanki.

EKONOMİDE HAZİN SON: ÇÖKÜŞ

Çift haneli büyümenin yerini küçülmeye bıraktığı ‘ekonomide hazin son bölümü’ var ki orası tek kelime ile ‘çöküş’.

Dolar bir senede 70 kuruş artmış,

İşsizlik yüzde 12’ye fırlamış,

Turist sayısı 12 milyon azaldığı için yüzlerce otel satışa çıkarılmış,

Kalıcı yatırım için yabancı yatırımcı gelmez olmuş,

Müteahhitler yurt dışında üç işten ikisini kaybetmiş,

Kredi notu çöp seviyesine inmiş,

Enflasyon çift haneye tırmanmış,

Asgarî ücreti, işçi, memur ve emekli devletin resmî rakamlarına göre açlık hududunun altında geçim derdine düşmüş,

Merkez Bankası faizi artırmadan yüzde 10’un üzerine çıkarmayı başarmış,

TÜİK, millî geliri yüzde 20 artırmada iyiden iyiye ustalık kazanmış,

Galip Öztürk, Sedat Peker, Reza Zarrab, Fadıl Akgündüz ve Londra’daki Hintli Herif gibi esrarengiz tipler ‘hayırsever işadamlığı’na terfi ettirilmiş,

Garantili projelerde bile batacak kadar beceriksiz işadamlarını kurtarmak için Hazine’nin malları fon çuvalları ile Saray’a nakledilmiş…

Böyle bir hikâye kaç milyar dolar eder?

Maliye Bakanı doğru söylüyor.

Yazdıkları bir hikâye var.

Amma velâkin öyle iftihar edilecek bir muhteva yok.

Çöküşün, tükenişin hikâyesini kim, niye para verip alsın?

[Semih Ardıç] 10.2.2017 [TR724]

Biz Hazreti Musa’nın kavmi gibi demeyeceğiz [Faik Can]

Yıldızımız düşkündü tali’imiz küskün,
Muzlimdi eyyâm-ı hayatımız bütün;
Hocamız elimizden tuttular bir gün,
Şanlı demler sürdük, devranlar gördük… (Tokadîzade Şekip’ten az bir tasarrufla..)

Muhterem Efendim!

Bizler imansızlığın kol gezdiği, anarşinin, terörün gençliği pençesine aldığı karanlık bir dönemde yetiştik. O yıllarda çok şey duyduk, çok şey gördük ve nice nice hadiselerin içine girip çalkalandık. Ama üzüntüyü atıp huzura eremedik. Duygularımızla doyup itminana ulaşamadık. Çünkü ruhlarımız bin bir ihtiyaç içinde kıvranırken o ihtiyaçları giderecek bir çare bulamadık.

İslam’a asırlar boyu bayraktarlık yapmış mübarek bir coğrafyanın çocukları olarak imansızlık dikenleri arasında ahlaksızlık hasat ediyorduk. Belki ara sıra camiye gidiyorduk ama ibadetlerimiz folklorun ötesine geçemiyordu. Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu hususlardan biri olan infakı cami çıkışı yere yayılmış bir kilime attığımız üç beş kuruştan ibaret sanıyorduk.

Dindar zannedip peşlerine takıldıklarımızın çoğu hakikate karşı alakasız laubalilerdi. Onlar kâinat kitabını okumaktan aciz, iç dünyasının derinliklerinden ve iradenin davasından habersiz yaşayan nâdanlardı. Sahnedeki boşluklardan istifade ederek halkın karşısına çıkan sahte oyuncular gibi çıktılar karşımıza ve eğlendiler bizimle. Eğlendiler ama hiçbir zaman gönlümüzde taht kuramadılar. Onlar bizim derdimize derman olamadılar. Çünkü gönüllerimiz şefkate ve sevgiye susamıştı. İnsanlık ve mürüvvet istiyorduk. İstiyorduk ama her seferinde boynu bükük ve çaresiz bir şekilde sağdan sola, soldan sağa itilip kakılıyorduk.

Asırlardır devam eden terk edilmişlik bizim devrimizde sayısız musibeti netice verdi.  Bizler asrımızla hesaplaşacak bir potansiyele sahipken, bütün değerlerimizle beraber maddenin, cismaniyetin, nefsaniliğin ve dünyevileşmenin ağır baskısı altında ezilmiş ve tükenmiştik. Bizden hemen önceki nesil de yolunu ve yönünü değiştirmiş şaşkın bir topluluktu. Kimi dinleyip kime uyacağımızı kestiremiyorduk. Bütün eğrilerin doğru ve doğruların eğri gösterildiği çarpık bir toplumda kimlik bunalımı yaşıyorduk.

Efendim!

İç dünyamızdaki tahribat mı daha büyüktü, dışımızdaki yıkım mı onu bilemeyeceğim. Ama koca bir milletin nesli olarak çaresizliklerin ağında bocalayıp dururken sizin sesiniz nefes oldu bize. Cami avlularındaki küçük teyplerden yükselen o heyecanlı ses kalplerimize ab-ı hayat gibi akmaya, kurumuş sinelerimizi yeşertmeye başladı. Sizi her dinlediğimizde nurani bir helezona girmiş gibi o güne kadar hiç tatmadığımız manevi lezzetlerle tanışıyorduk.

Sizi tanıyıncaya kadar Efendim, bize uzanan bir inayet eli göremedik. Bize doğruyu ve güzeli gösterecek insanlarla buluşamadık. Faziletli olmamızı salıklayacak bir tesirli kelam işitmedik. Aradığımızı sizde bulmuştuk ve kararlıydık, cami kürsüsünden gönüllere akan o nur menbaından kana kana içecektik. Sizi dinledikçe karamsarlığımızı atıyor, geleceğe daha bir ümitle bakıyor ve insan olmanın idrakine varıyorduk.

“Her gönül eri ümitten bir meşale ile yola çıkmış, bununla tufanları göğüslemiş, fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur. Her şeyin bittiği; milletin kaddinin büküldüğü, gururunun kırıldığı devrede iman ve ümidin dasitâni bir hal alması vardır ki, inancın derecesine göre onu elde eden kâinata meydan okuyabilir. Elli bin defa çarkı, düzeni bozulsa da yoluna devam eder; yoklukta varlık cilvesi gösterip ölü ruhlara can olur…” diyordunuz.

Efendim!

O güne kadar hiç duymadığımız şeyleri sizden duyuyorduk. “Hak eri olmak” nedir, “rabbânilik” nasıl bir hedeftir, bunu bize siz öğrettiniz. Düşüncede tevhide, hayatta istikamete, iradenin davasını gütme düşüncesine siz ulaştırdınız bizi. Milyonlarca genci lakaytlık ve yılışıklıktan kurtarıp idealist insanlar haline getirdiniz. Gülme ve eğlenmenin yerine biraz olsun çile ve ızdırap çekmeyi öğrettiniz. “Izdırap en tesirli duadır” diyerek şarkın şanlı sultanı Selahaddin’i anlattınız defalarca… Nefisperestlikten ve şahsi menfaat düşüncesinden sıyrılarak insan olmayı ve insanı yüceltme hissini aşıladınız.

Yaşatma yolunda yaşama zevkinden vazgeçmek olarak özetlediniz mefkûremizi. “Başınız yüce dağlar gibi dumanlı, sineniz lavların kaynaştığı bir kor yığını olmalı” buyurdunuz. Her şeyden evvel gönül eri olmalı, benliğimizin hislerimize tahakkümüne meydan vermemeliydik. Heybelerimizde ne muvaffakiyetlerin gururu, ne zaferlerin narası olmalıydı. En çok yüceldiğimiz yerde, en fazla muvaffak olduğumuz zamanda başımızla ayaklarımızı aynı noktada birleştirip yüz yere sürmeliydik.

Daha neler neler dediniz, ne ufuklar açtınız maddenin dört duvarı arasına hapsolmuş mürde gönüllerimize! İmanın “amentüyü” saymaktan ibaret basit bir mesele olmadığını, ibadetin bir kısım şekillerle sınırlı ritüellerin çok ötesinde bir kurbiyet rampası olduğunu anlattınız. İmanı, marifeti, muhabbetullahı şerh ettiniz bütün sohbetlerinizde. Bize en büyük hedef olarak Allah’a kul olmayı, O’nun kurbiyetiyle şereflenmeyi belirlediniz. Likâullah peşinde koşmayı gayretlerin en şereflisi olarak tarif buyurdunuz. Tevhidi, teslimi, tefvizi hatta sika ufkunu gösterdiniz bizlere.

Allah Resûlü’nü siz tanıtıp sevdirdiniz. Siz tanıttıktan sonra Nebiler Serveri gönül hanemizin baş misafiri oldu. Sizi dinledikçe çocuklarımız sofraya bir tabak da Efendimiz için koymaya başladılar. Sahabe efendilerimizi Nebevî tavsife uygun yıldızlar olarak gönül semamıza siz yerleştirdiniz. Kulluk adına doyumsuzluğu, ibadet ü taat noktasinda “hel min mezîd” demeyi sizde gördük. Duayla bizi siz tanıştırdınız. Gözyaşı dökmenin nasıl erkekçe bir duruş olduğunu siz talim ettiniz. Daha sayamadığım binlerce güzel hasletle yoğurdunuz zift çamuruna bulanmış milyonlarca yüreği.

Biz sizi her dinlediğimizde, yazdıklarınızı her okuduğumuzda önümüze koyduğunuz hedeflere ulaşma adına yeni bir adım atmış gibi oluyoruz. Sohbetin insibağını bütün latifelerimizle, hücrelerimizle iliklerimize kadar hissediyoruz. Her sohbetten sonra bir irfan, ihlas, ihsan banyosu yapmış gibi tazeleniyor ve kirlerimizden arınıyoruz. Zira biliyoruz ki sizin düşünceleriniz iç içe marifet peteği ve atmosferiniz huzurdan bir cennettir. Sizden uzak kalan, huzurdan da uzak kalır.

Efendim!

Ne olur ruha gıda, sadre şifa sohbetlerinizden bendelerinizi mahrum etmeyiniz. Şimdilerde binbir imtihanla sınanan bu yiğitler topluluğu nam u nişan nedir bilmediler. Makama, mansıba eyvallah etmediler. Çünkü makamın aldatıcı bir tahterevalli, mansıbın buz üzerine yazılmış bir yazı oluğunu, servetin fırtınalarla yer değiştiren çer çöpten ibaret bulunduğunu sizden öğrendiler. İçlerinde tutuşmasına vesile olduğunuz sonsuzluk ateşi onları her şeyden müstağni kılıyor. O yüzden zalimler, harcı adanmışlıkla, beklentisizlikle, fedakarlık, hasbilik ve diğerkâmlıkla yoğrulan bu kalenin duvarlarından birkaç çürük tuğladan başka bir şey koparamıyorlar.

Kandan, zulümden, yalan, dolan ve iftiradan başka bir şey bilmeyen ve dört kitabın reddettiği bir yolda yürüyen, hayvandan da aşağı bu zavallılar ne yaparlarsa yapsınlar, bizler asla Hz. Musa’nın kavmi gibi demeyeceğiz. Demeyeceğiz, zira sizi tanımadan önceki karanlığımızla sizi tanıdıktan sonra hayatımızı aydınlatan nuru ayırt edecek vefayı, basireti ve feraseti de bize siz kazandırdınız.

[Faik Can] 10.2.2017 [TR724]

‘Hiç mi umut yok?’ [Kemal Ay]

Kamu Hükmünde Kararnameler’den (KHK) birisinde ismini gördüğüm, üniversitesinden atılmış bir arkadaşım, henüz soruşturma aşamasındayken şöyle demişti: “Bu iktidarın, insanların hayatlarını karartma konusundaki pervasızlığı ürkütüyor.”

‘Gözü dönmüşlük’ de denebilir buna. Annem, haddini aşan insanlar için hep “Çok azdı, çok” der. Azmak, azgınlaşmak haddi aşmanın en büyük motivasyonudur onun için. Geçenlerde telefonda konuşurken de aynı şeyleri söyledi. “Çok azdılar, çok” dedi.

Bu azgınlığın tarihte örnekleri fazla, evet. Ama her ülke, kendine özgü şartlar ve nüanslarla yaşıyor kaderini. Halkların kendi kaderini tayin hakkı var mı, yok mu bilemiyorum (Fransız İhtilali’nden beri var ama pek az uygulanıyor). Ama halklar, kendi kaderlerinin sorumlusudurlar, onu biliyorum.

Biz ‘Türkiye halklarının’ sorumluluğu da aslında çok belli. Mesela bu ‘Türkiye halkları’ lafı. Kürtler böyle sesleniyor diye diye, bu lafın daha doğru bir söylem olabileceğini inkâr etmenin lüzumu var mı? Uzunca bir süre Türkiye’de Kürt yaşamadığı, yaşıyorsa da aslında onların Türk olduğu savunuldu. 2009’da gittiğim ve katılımcılarından birinin önde gelen bir Kürt siyasetçi olduğu halka açık toplantıda, MHP’li olduğunu beyan eden birisi, eski Türk kaynaklarında Kürtlerin “Türklerin bir kolu” olarak geçtiğini söylemişti.

O sırada, hepimizi güldüren bir şey oldu. Kürt siyasetçi Kürtçe konuşmaya başladı. Salonda, Kürtçe anlamadığı için kontrolü kaybeden ve hayli öfkelenen insanlar vardı. “Türkçe konuş! Hey, birader!” sesleri yankılandı arka sıralardan. MHP’li olduğunu beyan eden kişi de kızdı bu duruma.

Kürt siyasetçi, “Ne oldu şimdi ben Kürtçe konuşunca, bölündük mü?” dedi.

DEVLET SARAYININ YIKILASI, KÖHNE SÜTUNLARI

Ama korkular, iktidarlar için besleyicidir. Türkiye halklarının bir bölümü Kürtçe konuşacak, okuyacak, yazacak olsa bölünmezdik ama ‘bölünme korkusu’ siyaset sarayının sütunlarından biriydi ve onu yıkmak, Kisra’nın sarayının yıkılması anlamına gelirdi. Yıktırmazlardı.

Bir başka ‘kullanışlı’ korku, ‘devlete sızma’ meselesiydi. 28 Şubat’ta bu sözü devlet erkânı (ki bu erkân içinde sadece yüksek bürokratlar, yargıçlar, askerler değil gazeteciler, yazarlar, hatta sivil vatandaşlar da vardı; zira bizde devlet geniştir) kendince ‘rejim muhalifi’ gördüğü herkese söylerdi.

Ne demekti peki, ‘devlete sızma’? Aslında devletimizle, milletimizle alakalı olmayan, fakat bir şekilde oraya gelmiş yerleşmiş insanlardı. Pardon belki de hepsi uzaydan gelmişti.

Devletin toplumdan ayrı bir parça, hatta toplumdan önce gelen bir organizma olduğunu düşünenler için ‘devlete sızma’ tehlikeli bir şeydi ama devlet hiçbir zaman öyle bir ‘yapı’ olmadı. ‘Devlet aklı’ diyebileceğiniz bir şey de yoktu. Sağolsun Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yerle bir edilen ‘kurumlar’ vardı eskiden ve bunların işlerini yapmaktan ileri gelen bir ‘tavır’ oluşuyordu. Buna da ‘devlet aklı’ diye uyduruk bir tabir yakıştırmışlardı. Bir takım reflekslerden ibaretti.

Aslolan ‘toplum’ olduğu için de, Fethullah Gülen’i sevdiğini, onu takdir ettiğini, ona bağlı insanlarla oturup kalktığını ifade eden bir insanın, devlette memur olmasının teorikte hiçbir yanlışlığı olmamalıydı. Ama o çok geniiiiş devlet erkânımızın eski alışkanlıkları hortladığı için, memuriyetteki kişilerin ‘kime bağlı’ olduğu bir anda yeniden çok önemli hâle geldi.

(Bu arada herkes suç işleyebilir, kadrolaşma da bir suç teşkil edebilir. Yeter ki bunlar şeffaf bir biçimde ‘soruşturulsun’. Kimin, ne suçu varsa, adaletle ortaya çıkarılsın. Üzüm yensin, bağcıya ilişilmesin.)

Hâlbuki küçük bir iş yerinde bile, insanların önceliği işine mi, yoksa kimliğine mi verdiği, kimliğini ön plana çıkarttığı için işine zarar verip vermediği ‘denetlenebilir’. Ama maksadınız, sistemi işletmek, bu arada toplumun faydasına çalışmak değil de, Devlet Sarayının eskimiş, köhne ‘sütunlarını’ ikâme etmekse, o zaman ‘korkular’ üzere çalışmaya devam edersiniz. İnsanları ‘ne yaptığına’ göre değil, ‘neci olduğuna’ göre tasnif edip çuvallara doldurup yok etmeye kalkarsınız.

KORKMADAN, ÖZGÜRCE YAŞAMAK MÜMKÜN

Peki, korkmamak mümkün değil mi bütün bunlardan? İşte o da biraz ‘Türkiye halklarının’ sorumluluğu. Yüz yıla yakın Cumhuriyet idaresi altında ‘birlikte’ yaşamak zorunda kalmış ama bir türlü ‘kaynaşamamış’ olmak, evet Cumhuriyet’i idare ettiğini zanneden zevatın problemi biraz, ama en çok da biz sıradan insanların problemi.

Avrupa’da ve ABD’de ‘ırkçılık’ had safhada diye haberler okuyorsunuz sürekli mesela değil mi? Evet, gözle görünür ölçüde bir ‘yabancı düşmanlığı’ var. Ancak şu sıralar ABD’de sokakları tutmuş kalabalıkları görünce, “Vay be, bunu biz de yapabilirdik!” diye içinizden geçirmediniz mi hiç?

Tamam, bir sokak hareketinin kendisini ‘götürebileceğini’ düşünen Erdoğan, Gezi Parkı olaylarında gürzünü indirerek, ‘sokağa çıkmadan iki kere düşünün’ demiş oldu. Belki bu sebeple sokağa çıkmakta zorlanıyoruz. Ama Romanya’yı da gördünüz değil mi? Ya da Brezilya’yı izlediniz mi hiç? 3 milyon insanın sokakta, “Yolsuzluk yapmayın artık kardeşim!” diye isyan edişine şahitlik etmediniz mi?

İlla sokağa çıkmamız gerekmiyordu belki ama mesela şimdi KHK ile işinden atılan koca koca profesörlerin evlerini ‘bayram evine’ çevirebilirdik. ‘Devletin hayatları karartma konusundaki gözüpekliği’ karşısında, o hayatlara sahip çıkma konusunda daha aktif davranabilirdik. (Birisi, Cemaat’teki insanların cesaretinin var olan dayanışmadan ileri geldiğini, birçok ‘mahalle’deki insanların bu dayanışmaya sahip olmadıkları için sinmek zorunda kaldığını söylemişti. Haklılık payı var.)

“Susma, sustukça sıra sana gelecek!” çok güzel slogandır. Ama ‘susmamak’ ne demek pek anlayamadık galiba. ‘Devlet’ yarası, hiçbir yaraya benzemiyor. O yara, anne-babadan yenilen fiske gibidir, insanın karakterini bile değiştirir. O yüzden ‘hakiki’ kardeşler arasında, anne-babaya karşı gizli bir dayanışma doğar. İyi arkadaş da olabilen kardeşler, dayakçı babaya ya da azarlayan anneye karşı birbirini savunur. Gücü yetmiyorsa, gidip odasında ağlarken başını omzuna yaslar.

Bazen kardeşler hatalar yapar. Hiç tasvip etmediğiniz tercihleri vardır. Ama anne-baba karşısında çaresizdir. Zayıftır. Onu anne-babanıza gammazlamanız değil, ona destek olmanız, onun yanında olmanız ve yapayalnız kalıp daha büyük hatalar yapmaktan onu korumanız gerekir.

LEVİATHAN’IN KARNINDA…

Ancak biz ‘Türkiye halkları’, tabirin çoğulluğundan da anlaşılabileceği gibi hiçbir zaman ‘iyi kardeşler’ olmadık. Olmamız da gerekmiyordu belki. Yasalar çerçevesinde, birbirimizin hayatını zehir etmeden yaşayabilirdik. Ama işte, olmadı. Birbirimizi yalnız bıraktık. Kadim iktidar geleneği değişmedi: Böldü, parçaladı ve yuttu.

Yine o KHK’da ismini gördüğüm, üniversitedeki işinden atılan arkadaşım, “Şu sıralar burası çok tatsız. Kimle konuşsam ya işten atılmış, ya bir yakını hapiste, ya da kaçıp gitme planları yapıyor” da demişti. (Bu arada KHK listesini okurken, 17 Aralık’tan sonra Cemaat’e mesafe koyan, “tarafsız kalacağını” ifade eden, ailesi de aslında partiye hayli yakın bir arkadaşımı da gördüm, içim burkuldu.)

Şimdi, isterseniz devleti simgeleyen o meşhur canavar, Leviathan’ın karnında, isterseniz Kur’an’da anlatılan Yunus Aleyhisselam’ın kıssasındaki balığın karnında deyin, o karanlık yerdeyiz. Moraller bozuk, alışkanlık üzere yaşamaya devam ediliyor. Bazen görüyorum mesela, hâlâ bir Anayasa’mız, Devleti dizginleyebilecek bir gücümüz varmış gibi davrananlar oluyor. “Efendim bu KHK’nın darbeyle ne alakası var?” diyenler çıkıyor. Sanki darbeyle ‘ilişkili’ görünen KHK’lar hukuka, adalete, insanlığa çok sığan şeylermiş gibi…

İÇERİDEKİ İYİLİK PES ETMESİN DİYE…

Bunca kara, kapkara kelimeden sonra, haklı olarak soruyorsunuzdur, “Hiç mi ümit yok?” diye.

Psikologlara gidip problem yaşadığınız kişilerle ilgili olumsuz şeyleri sayıp döktüğünüzde, iyi niyetli psikologlar şu soruyu sorar size: “Peki, hiç mi olumlu bir yanı yok?” O an düşünürsünüz ve neden o kişiyle ‘yan yana’ geldiğinizi hatırlarsınız. Çoğu zaman bu kişi, ailenizden biridir ve bir bakıma ‘kader’ sizi bir araya getirmiştir. Olumlu taraflara odaklanıp olumsuzlukları ‘yapıcı tartışma’ konusu hâline getirdiğinizde sorunların çözülmekte olduğunu görürsünüz.

93 gündür Ankara’da, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yla birlikte, dillere destan bir ‘direniş’ ortaya koyan Acun Karadağ’ın şöyle bir tweet’i var 8 Şubat tarihli: “İhraç edilen ve *DİZ ÇÖKMEYEN* Solcu-Sosyalist, Mhp’li, Akp’li, Cemaatçi tüm mağdurlar dostumdur. Akp gittiğinde de dostum olarak kalacaklar.” (Bu arada KHK ile işlerinden edilen bu 3 emekçinin alabildiğine sade ama bir o kadar da inatçı direnişleri, o kadar çok şey anlatıyor ki.)

Geçenlerde ilk kez Hrant Dink anmasına katıldığını söyleyen başörtülü genç bir kadının şu sözlerini de hatırlayın (o anmalarda yıllardır başörtülü kadınlar vardı, ama bu farklı bir durum):

“İlk defa geldim. Daha önce gelmediğime de pişman oldum. Bu benim için de, kendi içimde bir yolculuk aslında. İçimdeki bazı şeyleri tartmak için geldim. Etnik olarak Türk’üm, Müslümanım, Hanefiyim. Bu acılara uzağım. Ama yıllarca, bu acılara ortak olamadığımızı fark edince çok üzüldüm. Neden gelip ben burada ağlamadım, diye. Yani bu kendimle bir nevi hesaplaşma. Çok bilmiyorum bu çevreyi de mesela. Meseleyi de medyadan takip ettiğim kadar biliyorum. Ama insanlar arasında bir fark olmadığını, her insanın canının kutsal olduğunu anlamak uzun yıllar aldı maalesef. Çok üzgünüm. Ermeni kardeşlerimizden de, ben mensup olduğum mahalle adına çok çok özür diliyorum. Yani bu ülkede benim kadar rahat yaşama hakkına sahip olana kadar, bundan sonra Allah’ın izniyle yanlış tarafta olmayacağım, doğru tarafta olacağım. Bir daha bu insanların kılına bile bir zarar gelirse, ben inşallah bu insanların yanında olacağım.”

Ne kadar zarif, ne kadar yalın ve ne kadar güçlü değil mi? Buna benzer, güzel gelişmeler de yaşanıyor aslında ‘balığın karnında’.

Ama eğer bu kadar geniş mağdur kitlesi, bu kez bir araya gelip, sorunları konuşup, yeni bir Türkiye için ‘ümit’ olamazlarsa, yine ‘koyu gri takım elbiseli, kötü kravatlı adamlar’ kazanırsa… işte o zaman ‘ümit’ten bahsetmeyebiliriz.

Yine de ümitvar olup karda açan çiçekleri seyretmek, en azından içimizdeki ‘iyiliğin’ pes etmemesi, ‘masumiyetin’ kararmaması adına elzem.

[Kemal Ay] 10.2.2017 [TR724]

Kaboğlu’nu kim attı? [Analiz: Sefer Can]

15 Temmuz tuhaf darbe girişiminden sonra Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) 135 bin 356 kişiyi kamu görevinden ihraç etti. Önceki gece yarısı yayınlanan 686 numaralı KHK ile bunlara 4 bin 464 kişi daha eklendi. Aralarında bir kısmı tanınmış 330 akademisyenin de bulunması bir kısım seslerin yükselmesine sebep oldu. Fakat eleştirenlerin büyük çoğunluğu yine temele inemediği için işe yaramayacak giyotini durduramayacak. Hâlâ körlerin fil tarifi gibi herkes tuttuğu yeri tarif ediyor. Çok az insan bunun züccaciye dükkanına girmiş bir fil olduğunu söyleyebiliyor.

‘SALAĞA YATAN’ GRUP

Amiyane tabirle hâlâ ‘salağa yatan’ grup bütün ideolojik kesimlerde en kalabalık kitle. Başlarını Ahmet Hakan çekiyor; “İbrahim Kaboğlu’nu  atmak ancak F..ö’nün işi olabilir” yazısı tüy dikti. Onunki artık salağa yatmak yerine salak yerine koymak haline geldi. Bakanlar Kurulu kararıyla yapılan bir işlemin bile altında cemaati aramak ancak Ahmet Hakan’ın başarabileceği bir şey. Herhalde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın zihni işgal altında; tıpkı Inception filmindeki gibi. Bu grubun biraz mahcup takılanları “Nasıl olur, Kabaoğlunu nasıl terörden atarsınız?” seviyesinde kalıyor. Meselenin terör değil, sorgusuz biat olduğunu anlamamış olamazlar. Hem ses çıkarmış olmak hem de fazla dikkat çekmemenin formülünü bulmuş gibiler. Sıra kendilerine gelene kadar bu tiyatro devam edecek.

İkinci grup file değil kırıp döktüklerine göre tutum alanlar. Yıkım kendi raflarına yöneldiğinde fili fark ediyorlar. Aksi halde ya duymazdan geliyor ya da ıslak çalarak seyrediyorlar. Bir günlük bebekleriyle gözaltına alınan kadınların terörist olduğu iddiasını sorgulamıyorlar bile. Komşudaki yangına duyarsız kalmak vicdansızlık ama aynı zamanda akılsızlık. O yangın tedbir alınmadığı için eninde sonunda komşuya da sıçrıyor. Hizmet Hareketini hedefe oturtarak başlatılan cadı avı yelpazenin solundan merkeze doğru geldi.

SAĞ KESİME DÖNÜK HAMLELERİN ÖNCÜSÜ

Son kararname sağ kesime dönük hamlelerin öncüsü. Referandumda Erdoğan’ın muhtaç olduğu blok olmasa daha sert darbelere görebiliriz. Bu ihtiyaca rağmen baskı hem siyasal İslamcılar hem de milliyetçilerin kapısına dayandı. Erdoğan, onların içinden bile biatçı olmayanları cezalandırıyor. Erdoğan burada risk alıp kumar oynuyor. Bugüne kadar korkutarak sonuç almanın rahatlığı ile aynı kozu oynuyor. Teslim olana iktidar nimetlerinden pay veriyor. Ancak teslimiyeti tam istiyor. Cengiz Çandar’ın dediği gibi rükuya  dahi tahammülü yok, secde istiyor. Gazeteciler ve troller arasında paralı askerleri ‘eskiden’ İslamcılara tercih etmesinin sebebi de bu. Çok bilmiş islamcıların kısık sesli de olsa ‘ama’ demesinden hazzetmiyor. Samimi İslamcı eleştirilere tahammülsüzlüğü ise yayılma endişesinden kaynaklanıyor. Ömer Faruk Gergerlioğlu ya da Cihangir İslam’ın tenkitlerinin İslamcı mahallede yaygınlaşması büyüyü bozabilir. Reis’i eleştirilebilir bir fani haline getirir kaygısı tam da referandum öncesinde kalemlerinin kırılmasını sonuç verdi.

Erdoğan sol ya da liberal kesimden gelecek tepkileri bilhassa arzu ediyor. Bu tepkileri kullanarak tabanını korkutuyor ve kemikleştiriyor. Hatta tasfiyeyi bir seferde değil zamana yayarak tepkinin ve doğal olarak karşı reaksiyonun devamlılığını sağlıyor.

KİMİN ATTIĞI KARARNAMEDE YAZILI

Listede asıl tartışılması gereken Kaboğlu değil Cihangir İslam. Kararnamenin altında imzası bulananların belki hepsiyle tanışıklığı var. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’la birlikte Has Partiyi kurdu. 28 Şubat mağduru Merve Kavakçı’nın eşi. Diğer bakanlara ve bilhassa Kurtulmuş’a o imzayı attıran güç nedir? Ahmet Hakan da Kaboğlu’ndan ziyade Cihangir İslam’ı tanır. Onu kimin attığını merak etmek gazetecilik açısından da daha doğru bir tercih.

Kim atıyor bu insanları derseniz? Kararnamenin birinci sayfasında cevabı var: Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan bakanlar kurulu diye başlıyor cümle. Sonunda da Numan bey dahil bütün bakanların isimleri sıralanmış. Ama siz yine de Ahmet Hakan’a sorun: kesin F..ö atmıştır. Kafayı kumdan çıkarmazsanız sıkıyönetim bildirisi gibi peşpeşe sıralanan KHK’lar da belki sıra size gelmeyebilir.

[Sefer Can] 10.2.2017 [TR724]

El Bab’da dans: Trump’a giderken, Putin’den olmak! [Analiz: Ali Mirza Yazar]

Uzunca bir süredir, El Bab diye bir gündemimiz var. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı askerlerimizin bir kısmı orada. Sultanımız ‘Güneydoğu Seferi’nden bir zafer çıkaramayınca, atını Suriye’nin kuzeyine sürmeye karar vermişti hatırlarsanız. Aslında maksat yine aynıydı: PKK’ya yakın Kürtlerin, sınırlarımızın hemen yanı başında bir ‘özerklik’ kazanmasına karşı ‘devlet hassasiyeti’ gösteriliyordu. Devletimizin ‘tutarlı’ olduğu nadir alanlardan birisi de, ‘tebaası’ olarak gördüğü Kürtlerin herhangi bir şekilde ‘devletçilik’ oynamasına müsaade etmemek. Allah muhafaza dünyanın herhangi bir yerinde ‘Kürt devleti’ kurulursa, Güneydoğu’yu komple kaybederiz, diye düşünülüyor herhalde.

Nereye kadar gider böyle bilinmez.

Zira Suriye’nin geleceğinin konuşulduğu ve Rusya ile Türkiye’nin güya ‘ev sahibi’ olduğu Astana görüşmelerinde önerilen Suriye anayasasında Kürtlere özerklik verildiği ‘ortaya çıktı’. Hakikaten ‘ortaya çıktı’ zira Türk dışişleri için de sürpriz olmuş olsa gerek. Çünkü ABD’yle aramız, Suriye’de PYD’li Kürtleri desteklediği için ‘limonî’ ama Rusya’yla aramız iyiydi, niye böyle oldu ki?

Aynı Rusya’nın dışişleri bakanlığı da önceki gün çıktı ve “PKK ile PYD’yi terör örgütü görmüyoruz” deyiverdi. Tam Rasim Ozan Kütahyalı’nın Beyaz TV’deki mizah programında şaklabanlık (terim anlamıyla) yaparken çıkardığı “Haydaaa” sesinin geldiği nokta burası oldu.

8 asker şehit, 21 asker yaralı… neden?

Derken dün tekrar El Bab’a döndük. Evet, uzunca bir süredir gündemimizdeydi burası fakat tam olarak orada ne yaptığımızı bilemediğimiz için, dün 8 askerin neden şehit olduğunu, 21 askerin neden yaralandığını da çözemedik. Şehit asker Gökhan Kılıç’ın babası Mehmet Kılıç’ın mahzun bakışları yüreğimizi dağladı sadece. Bu arada akşam saatlerinde TSK’dan gelen açıklamada, şehit sayısının sadece 3 olduğu iddia edildi.

El Bab’da ne yaptığımız konusu tümden şaibeli zira güvenlik uzmanlarının da artık şüphelendiği üzere, muhtemelen El Bab’ı IŞİD unsurlarından temizleyip Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a teslim edeceğiz. Yani en fazla yapabileceğimiz buymuş gibi görünüyor. Yoksa Ankara’nın hesapladığı gibi önce El Bab’ı, sonra Rakka’yı oradan da varıp Musul’u kontrol etme imkânımız yok.

Bu arada El Bab’da ne kadar tutunabileceğimiz de meçhul. Dün, Rus uçakları ‘yanlışlıkla’ bizim binalarımızdan birini vurmuş ve 3 askerimizi şehit etmiş. Ruslar ‘özür dileriz’ demişler. “Savaş hâlidir, olur öyle” de demişlerdir. İktidara yakın kesimlerden “Rus ordusu içindeki Gladyo unsurlar” açıklaması/fantezisi geldi ama henüz Ankara’dan resmî açıklama/fantezi gelmedi.

PYD ile çatışma riski hâlâ yüksek

Öte yandan biz El Bab’ı aşıp Rakka’ya gelmeyelim diye, tabi bu arada PYD’li Kürtler de gelemesin diye, IŞİD El Bab’da orta ölçekte bir birlik konuşlandırıyor. ‘Düzenli ordu’ kullanmıyor IŞİD malum ama bu ‘birlik’ tanklarımızı hedef alıyor, yeri geliyor intihar saldırısı yapıyor, yeri geliyor göz korkutmak için askerlerimizi yakıyor (hükümet hâlâ tatmin edici biçimde askerlerin akıbetini açıklamadığına göre askerlerin vahşice yakıldığını düşünmemiz gerekiyor herhalde).

IŞİD’in dışında El Bab’da karşılaşma riskimizin yüksek olduğu ve operasyonumuzun isminden de (Fırat Kalkanı) anlaşılacağı üzere aslında ‘onları’ durdurmak için adım attığımız El Bab yolunda, PYD ile ‘çatışma’ riski de mevcut. Her ne kadar ‘Big Brother’ ABD ikimizi de peylemek istediği için şimdilik bu ‘çatışma’ uzak ihtimal gibi görünse de, eğer Suriye denklemi kurulmaz ve çatışmalar sürerse, yarın bir gün El Bab’da TSK ile PYD karşı karşıya gelebilir pekâlâ. IŞİD’e karşı en etkin kara gücünün PYD olduğunu ve bizim henüz IŞİD’le sıcak çatışmaya girmeden 67 şehit verdiğimizi düşünürsek, zor bir çatışma olacağa benzer (Allah saklasın).

Rusya’dan Türkiye’ye mesajlar

Bütün bunlar olurken, Rusya’nın önce PKK ve PYD açıklaması yapıp ardından ‘yanlışlıkla’ Türk mevzilerini bombalamasının arkasında başka anlam arayanlar da var.

Bu teoriye göre Rusya’nın bu hamleleri ‘boşa’ değil. Türkiye (aslında Türkiye ya da Ankara derken hep Erdoğan’ı kastediyoruz zira ondan başka aktör kalmadı memlekette) bir yandan anti-Amerikancı söylem tutturup Rusya’yla, Çin’le, tekmili birden Şangay Örgütü’yle anlaşıyormuş gibi yapıyor, diğer yandan da gözünün ucuyla çiçeği burnunda ABD Başkanı Donald Trump’tan işaret bekliyor. Üstelik her an Trump’ın gemisine atlayıp Rusya’dan uzaklaşacak bir havası var Ankara’nın. Yani Putin böylece ‘ayağını denk al’ mesajı veriyor. (Hatırlarsanız 24 Kasım’da, yani Rus uçağının düşürülmesinin yıldönümünde, El Bab’a ilerlemek isteyen askerimize ateş açılmış ve 3 askerimiz şehit edilmişti. Onu kimin yaptığı da meçhul hâlâ…)

Trump’la yakınlaşma

Geçen akşam Donald Trump’la telefonda tam 45 dakika (bunun en az yarısı İngilizce’den Türkçe’ye, Türkçe’den İngilizce’ye çeviri masrafı) konuşan Erdoğan, yeni CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Ankara’ya gelmesini sağladı. Dün Ankara’ya gelen Pompeo önce, ‘kankası’ Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la bayramlık gezmelere giden MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüştü. El Bab, Rakka operasyonu ve Fethullah Gülen’in iadesi, muhtemel başlıklar.

(Bu arada Mike Pompeo, Twitter hesabından Erdoğan’a ‘İslamcı diktatör’ demişti ama CIA’in başına geçeceği kesinleşince o hesabını kapattı. Yine de göreve gelince ‘İslamcı diktatör’ demesini bekleyemeyiz. ‘Vazife adamı’ olarak tanınıyor ve Trump’ın ekibindeki pek çok kimse gibi ‘İslamcı terörden’ nefret ediyor. Erdoğan da Merkel’e geçen hafta “İslamcı demeyelim lütfen!” demişti. Ama aynı Erdoğan, Trump’ın “Müslüman yasağı” karşısında suspus oldu. Gördüğünüz gibi dengeler, dengeler…)

Washington’u bilen kaynaklar, Trump’ın bu konularda adım atacak bir motivasyonu olmadığını düşünüyor. Gülen davasında “85 koli dosya gönderdik” deniyor ama anlaşılan o ki hâlâ 15 Temmuz’la alakalı bir şey yok. Trump’ın şu an Türkiye ile tek alışverişi, Obama’nın planlarını beğenmediği için yeniden kurgulayacağı ve “6 ay içinde temizleriz” dediği IŞİD’i yok etme savaşında Türkiye’nin rolüne dairdir. Eğer PYD ile değil de TSK ile hareket etme kararı alınırsa, bu durumda Erdoğan bazı taleplerde bulunabilir. Ancak böyle bir plana Rusya’nın tepkisi ne olur, onu kestirmek güç.

Her yönüyle El Bab, masallardaki ‘içine girince bambaşka bir dünyaya açılan kapı’ya benzedi. Nasıl bir dünyaya çıkacağımız henüz belli değil. 2017, Türkiye’nin Suriye macerası açısından -Allah muhafaza- çok kanlı olabilir…

[Analiz: Ali Mirza Yazar] 10.2.2017 [TR724]