‘Yaşarsam terörist ilan edenlerin peşini bırakmayacağım’ [Alin Özinial, Selahattin Sevi]

Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Haluk Savaş, Olağan Üstü Hal (OHAL) döneminde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edildi. Aynı ayın sonunda da gözaltına alınarak tutuklandı. İki aya yakın hapishanede kaldı. Bu sırada kanser hastası olduğu anlaşıldı. Buna rağmen tekrar hapishaneye gönderildi. Tedavisi aksadı, bilirubin düzeyleri 20’ye kadar çıktığı halde bir hafta on gün, dört duvar arasında tutuldu. Gecikmeli de olsa ameliyata alındı. Her ne kadar başarılı bir ameliyat olsa da (ameliyattaki) yüzde 6 ölüm riskini göze almıştı. Cerrahinin en büyük ameliyatıydı, tam 9 buçuk saat sürdü. Kendi anlatımıyla “kötü bir hastalık, en ağır kanserlerden biri” ile mücadele ediyordu. Safra yolu kanseriydi ama pankreasta da vardı. 39 ay ömrünün kalacağını istatistikler söylese de bunun 35 ayı geçti, “Çok şükür iyiyim, yaşıyorum” diyor.

2019 yılının ocak ayında beraat etse de temel seyahat özgürlüğünden mahrum edilen Savaş, sonunda pasaportunu alabildi. “Kamuoyu baskısıyla, yeryüzündeki tüm iyi insanların sağcı solcu, dindar ateist vicdan sahiplerinin desteği ile pasaportuma kavuştum. Hükümet ve devlet yetkilileri bu toplumsal duyarlılığı dikkate almak durumunda kaldılar ve geri adım atıp KHK’da pasaport iptali yazmasına rağmen istisnai bir durumla pasaportumu bana geri verdiler. Umarım Türkiye’deki 515 bin tahditli pasaportu olan, temel seyahat hürriyetinden uzak olan tüm insanlara da bu seyahat hürriyeti tekrar verilir. Aksi halde bu anayasal hürriyetten uzak olmak çok acı.” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Haluk Savaş, tedavi için geldiği Almanya’nın Köln kentinde Kronos’a konuştu. Sağlık durumu ile ilgili ise sevdiklerine ve aktif olduğu sosyal medyadaki takipçilerine güzel haberleri var: Çok şükür iyiye gidiyorum. Tedavinin neticelerini şimdiden kestirmek mümkün değil maalesef. Bir hafta kadar burada tedavi göreceğim. Sonra ülkeme dönüyorum. Daha demokratik, daha insancıl, herkesin hayatına, yaşama hakkına, insani değerlerine, düşüncelerine değer verildiği, herkesin saygı gördüğü daha demokratik bir Türkiye’de insanlarla kucaklaşmak istiyorum. Desteğiniz için çok teşekkür ederim.

Hocam öncelikle geçmiş olsun. Sağlık durumunuz nasıl, ne tür bir tedavi süreci yaşıyorsunuz?

İlginç bir yöntem uygulanıyor. Bir virüs veriyorlar vücuda. O virüs kanserli hücreleri bulup işaretliyormuş. Böylece vücut kanser hücrelerini tanır hale geliyor. Biraz halsizlik de yapıyor. Kanserin en büyük zorluklarından biri tümör hücresinin vücut tarafından fark edilemeyişi. Vücut savunmadan düşüyor. Düşmanı tanımıyor, dost gibi davranıyor. Veya yabancı gibi algılamıyor. Bir ısı uyguluyorlar, ısı ile de tümör hücrelerini harekete geçiriyorlar. 42 dereceye kadar ısı veriliyor. Normal vücut sıcaklığının 5 derece üzeri. Bunu elektromanyetik dalga ile yapıyorlar, ben ısıyı hissetmiyorum, vücudun derinlerine gönderiliyor. Üçüncü yöntem ise bizden kan aldılar, beyaz hücreleri ve tümör hücrelerini ayırt edecekler. Bu iki hücreyi karşılaştıracaklar ve hatta beyaz hücreleri kök hücre olarak yetiştirip iki hücrenin birbirini tanımasını sağlayacaklar. Savunma hücresi tümörü de “ayrıca” tanıyacak. Bunlar deneysel aşamalardaki tedaviler tabii. Tam oturmuş değil. Ama yine de Avrupa Birliği fonluyormuş. Ama biz tamamen kendi imkânlarımızla buraya geldik. Türkiye’de bu işi yapabilecek tanıdığım birçok yetişmiş insan var. İnanıyorum ki bu yöntemler birkaç seneye Türkiye’ye de getirilir. Çok karışık sistemler değil bunlar.

Tedavi ne kadar sürüyor?

Günlük bir saat. Yaklaşık onar günlük seanslar halinde olacak. Üç kere geleceğim buraya. Ekim ve Kasım aylarında.

YAŞARSAM HİÇBİRİNİN PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIM

Yani birilerinin zannettiği gibi geri dönmemeniz söz konusu değil

Tabii ki. Ben gerçek anlamda tedavi amacıyla buradayım. Ülkemde beni terörist ilan etseler de yine evime geri döneceğim. Medeni bir şekilde yaşayıp medeni bir şekilde haklarıma sahip çıkacağım. Elbette çok travmatik olaylar bunlar. Ve ateş düştüğü yeri yakıyor, başkasını bu konuda anlamamız o kadar kolay değil. Ben bir psikiyatristim, işim bu durumda olan insanları anlamak. Yaşadıklarımla bu durumdaki insanları daha iyi anlama imkânı geliştirmiş oluyorum. “Benim acılarım büyüktü” anlamında söylemiyorum. Biliyorum ki benden çok daha büyük acılar yaşayan insanlar var. Çok tuhaf öyküleri sosyal medyada görüyor ve okuyoruz. Nehirden geçerken ölenler, hapiste kanser olanlar, hapislerde çürüyenler, çocukların başına gelenler, çocukların Çocuk Esirgeme Kurumları’na teslim edilmesi vesaire. Tahminen hapiste 30 bin civarında insan var. 200-300 bini de tarihte Yahudilerin gördüğü zulme benzer çok ağır, travmatik zulümlere maruz kaldı. “Yapılan soykırımdır.” ifadesini henüz kullanmıyorum. Fakat bunu diyebilecek bir ortamın olduğunu ve bu görüşü savunanların da olduğunu biliyorum. Tarihte benzer olaylardan yola çıkıp “bir gruba karşı girişilen sosyal-kültürel vs. linç girişimini 8-10 maddede sıralayıp bunun soykırım olduğunu söyleyen yazar ve düşünürler var. Bildiğim kadarıyla soykırım tabiri 1948 tarihinde ortaya çıkıyor. Hukukun temel mantığına göre alınan yeni karar geriye doğru işletilemez. Ama bu konuda istisna yapılıyor ve geriye doğru işletiliyor. Yahudilerin ve Ermenilerin yaşadıkları bu kavram altında ele alınıyor. Bu da insan hayatına karşı yapılan haksızlıkların hiçbir zaman cezasız kalmayacağını göstermesi açısından önemli. Türkiye’de yaşananlar ileride soykırım olarak kabul edilir ya da edilmez bilmiyorum. Ama ben ‘kırım’ kelimesini kullanıyorum. Türkiye’de yapılan bir kırımdır. Bu kırımın hesabı verilecek. İnsanları fişleyenler, işinden edenler, aç bırakanlar, işkence edenler, hasta insanları tahliye etmeyip hapiste ölmesine neden olanlar çok yakında hesabını verecek. Bunların hepsi insanlık suçu. Bunlardan bazıları benim başıma geldi. Onları isim isim biliyorum. Yaşarsam hiçbirinin peşini bırakmayacağım, benden ve yargı önüne çıkmaktan kurtulamazlar.

Bu travmayı yaşayan erkek, kadın ve çocuklar gelecekte nasıl bir hayat yaşayacak?

Bu travmaların bir kısmında olumsuz sonuçlar olabilir. Ama ben önemli bir kısmının olumlu sonuçlanacağını düşünüyorum. “Psikolojik büyüme” adı verilen bir kavram var. Özellikle meme kanseri hastalarında çalışılmış. Yaşadınız sıkıntı ya da hastalık sayesinde bu tip acıları yaşayan insanların neler düşünebileceğini öğreniyorsunuz ve bu öğrenme sizi başka birine dönüştürüyor. Bu travmalardan çıkanların önemli bir kısmı daha insanlaşmış olarak çıkacak.

Tedavi için Almanya’ya geldiniz ama fişleriniz de arkadan geldi. Adınız yine baş köşede. Oysa siz yargılandığınız davalardan beraat ettiniz. Sizi fişlemekten bıkmadılar mı?

(Gülüyor) Beni fişlememişler, KHK’lı platformunu fişlemişler bu sefer. Kişi olarak yokum, acımışlar hastalık kontenjanından. Ama ben tabii yine yazdım aleyhlerinde. Çünkü fişleme bence bir insanlık suçu. Her şeyin ötesinde ahlaksızca bir şey. Yasal cezasını falan geçelim, ahlaksızlık. Mesela ben burada bakıyorum, “şu kadının üstünde beyaz kıyafet var, bizden değil.” diye yazıyorum. Tanımadığım biri hakkında. Niye, öbürleri gibi değil, beyaz giyinmiş. Beyazları listeliyoruz yani. Ahlaksızlık bu.

Peki, Türkiye’ye dönmek dönmek sizi tedirgin etmiyor mu, korkmuyor musunuz?

Korkmuyorum, neyinden korkacağım. Söyleyenler oluyor, aman geri dönme, ülke karışır, şunlar olabilir? Ne olabilir kardeşim. O zaman da söyledim, hani gidenlere saygı duyuyorum, bir şey söylemiyorum. Sonuçta ben orada yaşadım, vücudundaki Rus kurşunu ile öldü dedem, İstiklal gazisidir. Doğu cephesinde Ruslardan kurşun yemiş ve seneler sonra o Rus kurşunuyla öldü. O kurşun orada kalmış, o zamanlar röntgen cihazı yok. Akciğerine yediği kurşunun orada kaldığı anlaşılamıyor. İstiklal gazisi bir subay, yüzbaşı… O insan orada kan dökmüş ve o coğrafyayı kendisine yurt edinmiş bir Çerkes. Dünyaya bakışı öyle. Gitmiş Kürt isyanlarını bastırmış, ninem Kürt. İsyancı bir ailenin kızıyla evlenmiş. Bu topraklarda benim ailemin emeği var, bırakmam. Bir gün gitmek, terk etmek zorunda kalırsam belki giderim ama bilirim ki orası benim toprağımdır. Tamam çok özel bir şey yüklemiyorum, “devlet vatan, toprak” hani… Bunları benim için çok özel anlamlar ifade etmiyor. Ama “bedeli ödenmiş” bir şey. Ben orada “kiracı değilim. Ben orada ev sahibi”ydim, ev sahibiyim, onu anlatmaya çalışıyorum. Dedemin adı Mustafa Asım Savaş, babamın dedesinin adı da Tayyar Savaş. Tayyar Aron hatta. Hani Yahudi miyim, diye de baktım ama Çerkes. Aron diye yazılmış Harun kelimesi. O dönemde yazılışı öyleymiş. Öbür tarafta da babamın annesi de Kürt, Bedirhan Beyin soyundan. İstanbul’da doğmuş. Kılıç Yarası Gibi romanında anlatılır Bedirhan Bey ailesinin İstanbul’daki yaşantısı. Çocuklarımdan birine Bedirhan Bey’in ismini koydum atalarını bilsin diye ama ben Kürt milliyetçisi değilim. Oğlum hiç değil. Belki biraz da Kürt milliyetçiliğine gıcık.

Anne tarafı…

Anne tarafı da Nogay Tatarı, (bu yüzden de küçük çocuğumun adını Giray koydum) onları da araştırdım. Stavrapol’den gelmişler çok da uzak değiller babamlardan. Babamın ve annemin geldiği coğrafya birbirine yakın, 100 kilometre var belki. Gabardey cumhuriyeti ve Stavrapol. Sert Kafkas ırkları…Yüzde 75’i Kafkasya kökenli bu insanların hiç kimseye eyvallahı yok. Ruslar Kafkasya’yı Osmanlı’dan devralır, Rus general Çerkes yaşlısına, “Artık buraların hesabı bizden sorulur. Sultan buraları bize verdi.” der. Çerkes yaşlısı, “Ey general şu ağaçtaki kuşu görüyor musun?” der, “O kuşu sana verdim, hadi git tutabilirsen. Osmanlı bizi teslim etmiş olabilir ama tut bakalım tutabiliyorsan.”

Sizi kim tutabilir?

Esas olan insan onurunu taşıyan herkes her çağda doğru, hakikate dayalı olarak cesaretle direnme kapasitesine sahiptir. Kur’an da anlatıyor, peygamberlerden daha hak yolda olan biri var mıdır? Yok, çocuklarının bir kısmı isyan etmiştir ve kabul etmemiştir mesela. Ben bunu değerli buluyorum. Peygamberin çocuğu dahi o yolu tercih etmeyebilir, seçme hürriyetidir. Ya da akrabaları… Bu toplumda her zaman hakikati seçme hürriyetinin açık olduğunu gösterir. Firavuna bakalım, çağımızdaki diktatörlere veya faşistlere göre ne kadar demokrat olduğunu görürüz yani. Musa ile açık oturumu tırnak içinde kabul etmiştir yani. Doğru mu, kendi sihirbazlarıyla Musa arasındaki bir yarışmaya, münazaraya fırsat vermiştir. “Televizyona çıkmıştır” yani özetle. Firavun veya adamları “televizyona çıkmıştır” Musa karşısında.

Atalarınızın uğruna savaştığı, annenizin-babanızın ve sizin doğdunuz topraklarla nasıl bir bağınız var?

Oraya kutsal bir bağ ile bağlı değilim. Hatta hiçbir kutsalla da bir bağım yok. Tabii ki Allah’a inanan bir insanım ve Müslümanım. Fakat dinin dahi putlaştırılmasının bu dönemde mümkün olduğunu gördük. İstanbul’da hiç ihtiyaç olmayan çok önemli bir tepeye yapılan caminin put olma dışında ne anlamı olabilir. Bu kadar cami ihtiyacının olmadığı bir yerde, dolduramıyor insanlar… Şunu da biliyoruz, asla yanlış anlaşılmasın, yeryüzünde mescit yıkan bir peygamberin ümmetiyiz biz. Hazreti Muhammed Dırar mescidini yıktı. Fesat çıkaran bir odağa ait, münafıklara ait bir camiyi yıktı. Bakın, camiyi yıktı. Caminin salt kendine ait bir kutsallığı asla yok. Toplumu karıştırmak için harekete geçen bir cami başka bir şeydir. Benim de ne tepedeki camiye ne de başka bir camiye “özel bir hürmet”im yok. Bir kaç gün önce tweet de attım, Strasbourg’taki katedral de aynı benim için. Mimar parayı gömmüş. Yazık vatandaşın parasına. Ben Strasbourg’da hiçbir dini duygu hissetmedim. Benzerini Vatikan’da da hissetmemiştim. Ama girip içinde namaz kıldığım kiliseler bile var. O dini haşyeti, huzuru hissettiğim yerler… Dine saygı duyuyorum ama dinin putlaştırılmasına asla değil. O anlamdaki din benim hayatımda yıkıldı. Ama öyle zannediyorum ki Türkiye’nin de hayatında yıkılacak.

Yıkılan o yere ne koydunuz, yerini nasıl ve ne ile doldurdunuz?

Daha ahlaki ve evrensel değerler. Onlar her ne ise… Çok basit, Hazreti İsa’nın bir ilkesi: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma”. Basit bir ölçü, çok basit bir ölçü. Ahlakı başka neyle tarif edebiliriz ki… Mesela Hazreti İsa’nın bu ilkesini çok önemsiyorum. Yine Peygamberimizin “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” sözünü çok önemsiyorum. Din diye kavramsallaştırılan şeyin esasen ahlak denen ana yapının bir tamamlayıcısı olduğunu anlıyorum. Kendisi değil… Dolayısıyla yerine ikame ettiğim şey dinle ilgili ama mümkün olduğunca “rasyonel bir din.” Kendi alanımla ilgili örnek vereyim. Hazreti Peygamber bir gün bir hastayı ziyaret eder ve der ki, yanındakilere, “Falanca kabilenin doktorunu çağırın. Gelsin tedavi etsin.” Konuşmalardan anladığım, doktor Müslüman değil. Hatta Peygamber’i de muhtemelen ilk kez görüyor ya da çok görüşmemişler. Doktor Peygamber’e soruyor, “İlaçla iyileşme hakkında ne düşünüyorsunuz?” Peygamberin cevabı şu, “Fesübhanallah, başka türlü nasıl olacak! Allah her tür hastalığın çaresini yaratmıştır, insana düşen çabayla o ilaçları bulmak ve kullanmaktır.” Peygamber’in yaklaşımı bu. Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi kitabında bu var. Dini de böyle algılıyorum. Tabii ki ilaç… Tabii ki arabaya benzin koyacağız gidecek, tabii ki uzaya gideceksek sağlam astronotlar yetiştirmemiz lazım, sağlam mühendisler yetiştirmemiz lazım. Nedir yani? Bunların dışında bir din bence yok. Böyle baktığımızda da bir Hıristiyan, Yahudi, ateist çok geniş tutabiliriz sahayı. Çok sayıda ahlaklı insan var. Buna “dindar” da diyebiliriz tırnak içinde. Niye, dinin önemli bir kısmı neydi? Ahlak. Peygamber niçin geldi, güzel ahlakı tamamlamak için. Tamam. Birkaç şey ekleyebiliriz. Bazen mâni de teşkil ediyor, adam bize bakıyor, ne biçim insanlar diyor. Güzel ahlak varsa birinde o zaman… Dolayısıyla yerine koyduğum şey hiç şüphesiz ahlaktır.

Bütün Türkiye sizi alanında uzman ve saygın bir bilim insanı olarak biliyordu, tanıyordu. Fakat 15 Temmuz sürecinde aktivist yönünüz ön plana çıktı. KHK’lıların sesini duyurma konusunda öncülük ettiniz. En son KHK TV ortaya çıktı. Neydi size cesaret veren ve sizi diri tutan?

Bu yeni bir şey değil aslında, ergence bir şey. Bütün hakikat arayışlarının temelinde ergenlik yatar. Çılgınlık, deliliğe de vurgu yaptım hatırlarsanız. Ben 13-14 yaşlarında ergenlikten geçerken iki karar verdim. Birincisi bir süre ateist oldum. Sonra bulutlu bir günde, okul dönüşü hiç unutmuyorum yani bunalımlı, sıkıntılı, depresif bir dönemimde şuna karar verdim. “Gerçekte tanrı yok. Fakat olması gerektiği için var.” Bu ne demek? “Mantıksal bir zorunluluk olarak tanrının olması gerekiyor. Yoksa ararsak bulamayacağız, somut bir tanrıyı bu evrende bulamayacağız.” Ama bütün bunlar kendi başına olmuş olamaz. Bu makinanın işleyişinin gerçekte bir sorumlusu var ve bu akla dayalı olarak ulaşılan bir sonuç. Sonuçta “tanrı yoktur ama olması gerektiği için vardır.” Ulaştığım birinci sonuç bu. Yine ergence bir düşünce hayatta iki şey olmak isterdim. Ya gerçekten insanlık için faydalı bir insan olayım ya da önemli bir terörist olayım. Bunları ben ergenken diledim, ikisi de kendimce oldum. İnsanlık için ne kadar faydalıyım bilmiyorum ama terör örgütü üyeliği ile yargılandım. (Gülüyor…) Çocukça düşlerim gerçekleşti. Sonuçta mahkeme öyle demedi ama… Benim devletle, hükümetle, babayla, güçle doğrudan bir derdim yok. Bugün buraya gelirken dahi yolda gördüğüm ayva mı, alıç mı, elma mı, armut mu yabani bir ürünün fotoğrafını çektim. Twitter’dan sorarım onu. Benim için o bütün siyasal ve sosyal tartışmaların ötesinde. Onun ne olduğunu öğrenmek, sahibi izin veriyorsa tatmak daha değerli. Bunlar için her şeyi yakarım, hakikat için. Son yaşadığımız sürece de böyle baktım sadece.

SİYASİ İKTİDAR PARÇALANIYOR

Sizce cesaret kapısı biraz aralandı mı, toplumda artık daha çok insanın sesi çıkıyor…

Darbelerin ömrü var ve zihnimiz açılıyor. Yas için bile bir süre vardır ve bu iki aydır. İki aydan sonra hâlâ bir ölüme çok üzülüyorsanız bu tuhaftır ve mutlaka psikiyatrik olarak incelenmeyi hak eder. Altı ayların, bir yılların da önemi var. Bir şey olduğunda sorarız hastaya bu süre zarfında ne yaşandı diye bir psikiyatrist olarak… Bir olayın üzerinden üç yıl geçmişse artık o olayı “yönetiyor” olma ihtimaliniz yoktur. Hayat devam eder. Midemizdeki sindirim faaliyeti bizim işimiz değil ki düşünmüyoruz yani. Toplumsal hayat da böyledir. Düşünürüz düşünmeyiz ama karnımız doyacaktır, tuvalete gideceğizdir, seyahat edeceğizdir, bu hayat akar. Hiçbir ideoloji bu hayatı tutamaz. İstediğiniz kadar kontrol edin tutamaz yani. Stalin de geldi geçti bu dünyadan, milyonların hayatına mal oldu. Ama gitti. Tamam seven de var ama Stalin’in arkasından çok küfür eden insan var. Sevene de küfür edene de saygı duyuyorum. Türkiye’de artık insanlar baskı döneminin gidici olduğunu, çözülmekte olduğunu açık bir biçimde görüyorlar.

Türkiye’yi yönetenler de görüyor mu?

Siyasal iktidar da görüyor. O yüzden siyasi ikna aletlerini değiştiriyor. Bugün itibarıyla “nükleer füzemiz neden yok” demiş mesela bir siyasetçi. Twitter’da yazdım, anlaşılan anketlerden çok kötü sonuçlar geliyor. Nükleer başlık konusuna kadar geldi bu mesele. İkna için alet lazım. Nükleer füze bile konuşulur. Komik, sadece komik. Bu toplumun karnını nükleer füze hayali doyuramaz artık. Ekonomi hızlıca kötüye giderken ve çökerken kimseyi nükleer füze ile kandıramazsınız. Bir grup insan kanacaktır ama çoğunluk olamayacaktır. İnsanlar da artık daha rahat konuşuyorlar. Bizzat siyasi iktidarın kendi içinde parçalandığını görüyoruz. Parçalanıyor… Kendileri parçaları atıyorlar yani. İhraç ediyorlar. Eski bir başbakanı ihraç etmek ne demek. Devletin yürütmesini emanet ettiğiniz bir insan. Devletin şoförü haline getirdiğiniz bir kişiyi otobüsten atıyorsunuz. Ya o kişi o otobüsü yönetecek kadar iyi, sadık ve dürüst bir insan değildi, ya da siz çok ağır bir hata yapıyorsunuz. İkisinden biri, her ikisi de çok tehlikeli şeyler. Ben size daha fazla nasıl güvenebilirim. Güvenilir olmayan bir adamı şoförlüğe oturtmuşsanız eğer o zaman size güvenemem, tekrar benzerini yapabilirsiniz. Hayır güvenilir bir insansa ve şimdi atıyorsanız o zaman büyük tutarsızlık. O kişi güvenilir, siz güvenilir değilsiniz demektir o zaman. Bu da çok tehlikeli. Her iki halde de sorun belli. Bunu her ortalama insan görüyordur.

15 TEMMUZ DARBESİ BİTMİŞTİR

Yaşanan süreçle ilgili tarih vermek bu kadar kolay mı? İnsanlar gönül rahatlığı ile umutlu olabilir mi?

Hiç şüphesiz bir mücadele var. Ama insan esnek bir varlıktır. Aklı vardır, kuşaklar hızlıca adapte olur. Bu travmanın çözümü uzun sürmeyecektir. Bir ömür biçtim kendime göre, kendimle ilgili değil, darbe ile ilgili. Kendimle ilgili, o Allah’ın işi… Gözlemim şudur. 12 Eylül darbesinin etkisi ne kadar sürdü Türkiye’de?

Üç yıl…

Bu kadar basit. 80’de darbe oldu, 83’te Özal seçildi. Doğru mu? Kim şunu söyleyebilir? Gerçi “darbeyi yapanlar Özal’ı seçtirmek istemişti” gibi komplo teorileri de yok değil. Olabilir böyle yorumlar. Çoğunluk böyle mi düşünüyor? Neden seçildiği halde 9 gün beklendi. Calp’ın partisi ya da MDP kazansaydı kaç günde teslim edilecekti başbakanlık görevi. Belli ki devlet telaşa düştü, isteğinin haricinde bir cereyan oluştu. Bu cereyana teslim olmanın doğru bir karar olduğuna karar verdi ki bana göre de doğru bir karar. Halkın kararına uyum gösterdi, saygı gösterdi. Kim bunlar, darbeci! Darbeci ya, darbeci… Diyorum ki darbelerin bile ömrü üç yıl. Yani 15 Temmuz felaketinin, buna ne diyeceğiz, darbe girişimi, darbe ne derseniz deyin. Türkiye için bir felaket olduğu kesin. Bir kriz olduğu kesin. Bu felaketin etkileri üç yılın ertesine taşamayacak. Bakın temmuz ayı geçti, üç yıl doldu. Bazı şeyler var. Toplumsal ikna kabiliyeti açısından 15 Temmuz darbesi bitmiştir.

15 Temmuz’un bittiği ile ilgili en somut işaretler nelerdir?

Çok basit, seçimler… Somut, İstanbul seçimleri… Yani siz 31 Mart’ta seçim yapıyorsunuz belediye reisi adayı 14 bin farkla kazanıyor, siz 23 Haziran’da yeni bir seçim yapıyorsunuz aradan geçen üç ay içinde, üç ay bile dolmadan 14 bin fark 800 bin farka çıkıyor. Burada konuşulacak bir şey var mı? Toplumun nereye doğru evrildiği yeterince açık değil mi? Dolayısıyla hikâye bitmiştir. KHK’lıların görünürlükleri artmaya başladı. KHK’lılar da sonuçta darbenin mağdurları. 15 Temmuz çerçevesinde gelişen krizin en somut mağdurları. Diğer tarafta hayatını kaybeden 250 insan var. Bu insanlar çok önemli. Şu ya da bu nedenle hayatını kaybetmiş bu insanlar. Bunun hiçbir şekilde savunmasını kimse yapamaz. Bu insanlar ölmüş. Hayattan daha yüksek bir değer yok. Bunu kim yaptıysa katildir, başka izahı yok. Bu tartışılamaz. 15 Temmuz’da 250 insanı katledenler her kimse katildir. Onlardan sonraki en büyük kayba uğrayanlar kimler, KHK’lılar. Bunlar bazılarına göre 110 bin, bazılarına göre 130 bin, 150 bin… Ama özelde vesaire işini kaybedenleri düşündüğümüzde 200 ile 300 bin arasında rakamlardan söz ediliyor. Bu insanlar doğrudan mağdur oldular iş açısından. 515 bin insanın pasaportu iptal edildi. Yaklaşık 500 bin insan hakkında doğrudan adli işlem tesis edildiği… galiba 250 bin gözaltı yaşandığı, 70-80 bininin doğrudan hapse düştüğü, 70-80’inin intihar ederek öldüğü gibi çok geniş kayıp rakamları var. Türkiye bir savaş yaşamadı, ne oluyor? Üç yıl içinde bu darbenin kitlesel olarak en büyük mağduru KHK’lılardır. Bu KHK’lıların (bir öğretim üyesi olarak ben de dahil) darbeyle ne ilgisi olabilir? Mahkeme beni beraat ettirdi. Belki yarın bir gün bir üst mahkeme ceza da verebilir. Hiçbir önemi yok. Bunların siyasal davalar olduğundan kimsenin en küçük şüphesi yok. İkna edici hiçbir kanıt ortada yok. Dolayısıyla bu siyasal/sosyal gelişmenin sonucunda bir grup insan boğuluyor. Bunun içinde sağcısı var, solcusu var, dindarı var, dinsizi var. Tabii ki büyük bir kısmı hükümet aleyhtarı ve dindar olarak bilinen insanlar. Yüzde 90’ı, 95’i… Ama geriye kalan yüzde 5’i, 10’u da ya Kürt milliyetçisi veya Kürtlerin kültürel haklarını gündeme getiren insanlar, veya açık solcu, ateist vs. Tüm bu insanların ortak tek bir özelliği var: Muhalif. Bu kadar… Hiç tartışacak bir konu yok.

Herhangi bir ülkede hoşnutsuz olmak, yönetimin aldığı kararları beğenmemek, bir anlamda muhalif olmak suç mu?

Muhalif olmak hiçbir yerde tek başına suç değildir. Modern hukuka dayalı ülkelerin hiçbiri siyasi iktidara karşı olmayı suç olarak tanımlamıyor. Öyle, çıkıp saydırabilirsiniz… Hazreti Ömer döneminde bir kadın camiden çıkışta durdu, Ömer’e dedi ki, Ömer sen demin hutbede saçmaladın, tabii ki mealen, direkt bu kelime değil ama. Sen yanlış konuştun. Kadınlar hakkında yanlış konuştun. Ömer döndü, çıktı hutbeye tekrar dedi ki, durun, bir kadın kadar dinimi bilmiyorum, düzeltti yanlışımı. Klasik örnek Ömer’in sorusu ve cevap: “Ben yanlış yaparsam nasıl düzeltirsiniz, kılıcımızla düzeltiriz.” O dönemde siyasal sisteme müdahale etme fikrinin/imkanının en azından teoride var olduğunu biliyoruz. Zaman içinde işte “Emevileşme” deniliyor, ben kavramları tam bilmiyorum, doğrusu Emeviler hakkında ayrıntılı kitap da okumadım, sallamayacağım, klişeleri kullanmayacağım. Ama böyle bir süreç var. Yani siyasal iktidara aşırı tabi olma durumu var. Ben bunu insani ve İslami bulmuyorum, ahlaki bulmuyorum. Neden birileri güç sahibi diye ben onlara tabi olacağım. Haksız ve doğru olmadığını düşündüğüm şeylere itiraz ederim. En meşru vasıtalarla bunu yaparım yani. Barışçıl vasıtalarla yaparım yani… Bunu suç kabul edemezler. Kabul edenleri her mahkemede yargılarım, yargılatırım veya yargılanırım aklanırım. Eninde sonunda da haklı çıkarım.

Haklı çıktınız ki beraat aldınız, bu dönemin tartışmalı mahkemeleri bile size beraat verdi.

Türkiye şimdi bu krizden bu masumların aklanmasıyla çıkacak. Birileri diyebilir, 15 Temmuz bir kurgu muydu, nasıl böyle konuşursun vs. yorum yapmıyorum. 15 Temmuz’la ilgili çelişkili, tenakuzlu, kritik, karışık bilgilere girmiyorum. Benim konum değil, aslını da bilmiyorum. Askeri alanları ben bilemem ki nedir, ne değildir. Ama geniş şüpheler herkes tarafından bir şekilde dile getiriliyor. Oralara girmiyorum. Ama şunu söylüyorum, “kardeşim siz askerler ve polisler haricindeki (onların da önemli bir kısmı işin içinde değil) bu insanlarla darbe arasında nasıl bir somut bağ kurdunuz? Bir öğretmeni, bir doktoru, bir öğretim üyesini, ne bileyim herhangi bir yerdeki vergi memurunun darbe gibi bir süreçle ne gibi bir ilgisi olabilir? Bana gösterebilir misiniz? Bakın, benim özelimde gösteremediniz. Ama beni terör örgütü üyesi olarak yargıladınız, hapse attınız. İşte, kanser oldum, bir sürü olay yaşadım. Siz yaptınız, sizin yüzünüzden kanser oldum demem yani. Demem… Ama etkisi vardır yani. Kanser olmamı suiistimal etmem, ama tarihte böyle olaylar var. Bu insanlarla darbe arasında somut bir bağ yoksa neyi konuşuyoruz kardeşim. Benim falanca siyasal iktidar konusundaki konuşmalarım, filanca bankaya para yatırmış olmam, bunlar dizi halinde geliyor yani. Falanca okulda çocuklarımın öğrenci olması bunlar suç olur mu ya. Çok affedersiniz, insanlar bir yerleriyle gülerler buna.

İnsanlara suç olarak atfedilen kurum ve kuruluşlarla ilgili devletin sorumluluğu var hepsinde. Devlet bankaya, okula, hastaneye izin vermiş, vatandaş da buralardan hizmet almış neticede…

Sendikaya devlet para veriyor, yayınlara izin veriyor, okullara onay veriyor nasıl oluyor yani. Hiçbir açıklaması olamaz. “Darbeyle benim ne ilişkim var?”, soru bu kadar basit. Bana bir tane bağ gösterin darbeyle aramda. Gösteremiyorsunuz. Tamam terörle gösterin. Madem darbeyle gösteremiyorsunuz. Ben Türkiye’de en fazla akademik yayını olan psikiyatri profesörüyüm. 4700 uluslararası atıf var eserlerime. En son yargıca da söyledim, son üç yıl içinde üniversiteyle hiç ilgim, bağım kalmadığı, hapishanelerde hastanelerde süründüğüm halde eserlerime 1000 kadar atıf yapılmış. Düşünebiliyor musunuz, artık kitabın defterin kapağını açmıyorum, bilimle hiçbir ilgim yok. Ama eserlerime 1000 adet uluslararası atıf yapılıyor.

Hangi ara terör faaliyetlerine vakit bulabildiniz peki?

Allah aşkına hâkim bey, dedim, benim terörle uğraşacak vaktim olabilir mi? Silahtır, insandır, örgüttür, organizasyondur bunlara kafa yormam mümkün mü? Ama ben hastalarıma kafa yorarım. Onlara vakit harcarım. Onların bir kısmını yayınlıyorum da internette, yazıya dökülmüş ses kayıtlarını. İşim bu çünkü. Merak ediyorum, öğreniyorum. Ben balgam sökücüden şizofreni tedavisi üretmiş bir adamım. Şu anda kabul edilmiştir dünyada. NAC (N-Acetyl Cystein), diye yazılıyor. Bakılabilir, dünya üzerinde ilk şizofreni tedavisine ilişkin olgu yayını bana aittir. Şu anda 75-80 civarında aldığı atıf var. Bununla ilgili artık metaanaliz düzeyinde dahi çalışmalar yapılıyor. Yani kontrollü çalışmaların da üzerine çıkan yeni çalışmalar yapılıyor. Yani o çalışma verilerini de topluyor. O beş bin civarında hastanın da verisini toplamışlar ve şunu göstermişler. “Balgam sökücü şizofreniyi tedavi ediyor.” Bu yayın orada duruyor yani. Bundan psikiyatristlerin önemli bir bölümünün haberi bile olmayabilir. Çünkü balgam sökücü çok ucuz bir ürün. Ve hiçbir ilaç şirketi doğal olarak bunun promosyonunu yapmıyor. Hiçbir doktoru bununla ilgili bir toplantıya götürmüyor, davet etmiyor. Ama bağımsız bilim başka bir yerden ilerlemeye devam ediyor. Bunları neden söylüyorum. Kardeşim benimle terör arasında bağ kuramazsın ama benimle balgam arasında, balgam sökücü arasında, şizofreni arasında bağ kurman çok kolay. Kusura bakma senin devlet dediğin konular benim için çok kritik konular değil. Sadece benden sonraki kuşağın güven içinde yaşaması için sorumluluk alıyorum. Beni siyaset/devlet vs. çok ilgilendirmiyor ama beni “hakikat” ilgilendiriyor. Merak ettiğim konular ilgilendiriyor. Bir şey öğrenmek, twitter’da falan görüyorsunuzdur. Falanca ağacın yaprağını çekiyorum, bu hangi ağaçtır diyorum. Bir çiçek görüyorum paylaşıyorum, nedir diye. Onlar beni ilgilendiriyor. Çünkü orada bir haz alıyorum, orada yaşadığımı hissediyorum. Bana ne senin devletinden, anlatabildim mi? Dünyada her devlette yaşarım, hiçbirine bir mecburiyetim yok, ama öğrenmek, onun yüksek bilgisini hissetmek çok daha değerli benim için. Ne oluyor kardeşim ya, “al devletini ne yaparsan yap.” Adanalıyım, bu kadarını söyleyeyim yani.

YARIN DEVAM EDECEK…

[Alin Özinial, Selahattin Sevi] 8.9.2019 [Kronos.News]

Atina’da biten 6-7 Eylül öyküleri [Buket Güney]

Eski Foça’da, ‘İstanbul yolu’nun sonundayız. Uzunca bir yola verilmiş bu isim. Varacağımız noktayı düşündüğümüzde çok manidar geliyor geçtiğimiz yer. Türkiye’de bir yerden bahsetmiyoruz. Atina’da, İstanbul Rumlarını ortak bir çatı altında toplayan huzurevindeyiz (Constantinopolitans’ rest Home). Rumlar, 6-7 Eylül olaylarından sonra anavatan dedikleri İstanbul’dan, atavatan Atina’ya göç etmek zorunda kalmış. Sadece onlar değil, hatıraları da gelmiş buraya ve kendi İstanbul’larını inşa etmişler. Eski İstanbullular olarak hayatı paylaşıyor ve özlemlerini gidermeye çalışıyorlar. Çoğunluk 70 yaşın üzerinde. Kalanlar arasında Celal Bayar’ın berberi, atletizm şampiyonu, Zapyon Kız Lisesi eski müdiresi de var. Her bir odada farklı bir hatıra yatıyor. Duvardaki resimler, masadaki eşyalar İstanbul’u fısıldıyor belli ki onlara. Huzurevi, 1986 yılında açılmış. İstanbullu Rumların gazetesi Politis’te çok yankı uyandırmış burası. Dünyanın birçok yerinden İstanbullu Rumlar yardım etmiş kuruluşunda. Amerika, Avusturya ve Atina’daki zenginlerden destek almışlar. Burada kalanlar aynı zamanda 6-7 Eylül olaylarının canlı şahitleri. Yaşları epey ileri olduğu için unuttukları çok şey olsa da hatırladıklarını anlatıyorlar güçleri yettiğince.

Merhum Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın berberi Todori Gurlis, 1918 Yeniköy doğumlu. “Buranın en yaşlısıyım…” diyor kendini tanıtırken. 95 yaşında tam bir İstanbul beyefendisi.

17 yaşına kadar Yeniköy’de yaşamış, sonrasında Beyoğlu’na taşınmışlar. 5 yıl önce huzurevinde kaybettiği eşinin duvardaki resmini gösteriyor. İstanbul manzaraları olan bir takvimi de saklamış. ‘İlk mektebim’ dediği Yeniköy okulu da takvim yapraklarında. Beyoğlu’nda berbermiş. Eşi Despina hanımla burada tanışmış, evlenmiş. Kendi deyimiyle öyle sıradan bir berber değil. ‘Lüx berber’ ismindeki dükkân, Taksim Sineması’nın tam karşısındaymış. Todori’ye tıraş ettiği Bayar ile ilgili neler hatırladığını soruyoruz. Unutmadığı bir iki şeyi anlatıyor: “1950’den 1955’e kadar Celal Bayar’ın saçlarını kestim. Reis-i cumhur olmadan evvel geliyordu. 50 senesinde seçim olunca son olarak perşembe saat 2’de geldi. Yanında iki kurmay yarbay vardı. Bir sefer de Reis-i Cumhur olduktan sonra kestim saçlarını. Giderken bana, ‘Todori, pazar günü seçimlerde sizinkiler oyunu kime verecek?’ dedi. Rumları kastediyordu. ‘Paşam, hepsi size verecek.’ dedim.”

36 ay askerlik yapmış Gurlis. “Havaalanı yapıyorduk. İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1940 yılında bütün Anadolu’da 1-2 havaalanı vardı. Bunun üzerine İngilizler para verdi. Onların isteğiyle 5-10 tane havaalanı oldu. Nerelere yapılacağını onlar gösterdi.” diye bahsediyor o günlerden. İnegöl’de ağır bombardıman uçakları için havaalanı yapmışlar. “Askerdeyken eziyet çekmedim. 50-60 tane gayri Müslim çocuk vardı. Musevi, Ermeni, Rum. Silah verilmiyordu o zaman bizlere ama Yunanistan’daki Türkler de silah almıyordu. Silahı NATO zamanında vermeye başladılar Türkiye’de.” diyor. Kaldığı huzurevinin arsasını hibe eden Pavlos Samaras ile asker arkadaşıymış. Samaras da Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın elbiselerini diken bir terziymiş.

6-7 Eylül’de 36-37 yaşlarındadır Todori. Evlerini Müslüman komşularının koruduğunu anlatıyor. Dükkânını da müşterileri korumuş. Zira çok meşhur bir berber ve bir o kadar sevilen biriymiş. Milletvekilleri, ünlü gazeteciler Gurlis’in müşterileri arasında. Ali Naci Karacan var mesela hatırladığı…

O talihsiz günlerle ilgili hatırladıkları şöyle: “Saat 10 gibi bir uğultu koptu. Anne babamın yanına gittim, onlar da iyiydi. Yollar dükkânlardan dökülen mallardan görünmüyordu. Beyoğlu tanınmaz haldeydi. Ama bence halkın bir suçu yoktu. Büyük devletlerin kabahati tüm yaşananlar. Biz küçük ve fakiriz, satılıyoruz… Neden oldu bunlar, neden savaşlar çıkıyor? Zenginler fakirleşmeye başlayınca olan oluyor işte.“ Todori, “Bu olayların sebebi neydi? Rumlar aralarında neler konuşuyordu?” sorumuza şu cevabı veriyor: “6-7 Eylül olaylarının temel sebebi Kıbrıs meselesi. Özellikle Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasından sonra Türk-Yunan ilişkileri gerildi. İki ülke arasında anlaşmazlık Rumlara patladı. ‘Yunanistan böyle bir olaydan korkar ve Kıbrıs meselesinde geri adım atılır’ diye düşünüldü. İngilizlerin teşviki ve yardımıyla kurulan Hürriyet gazetesi de o zamanlar bunun propagandasını yaptı. ”

İstanbul’dan ayrıldıktan sonra hiç dönmemiş. “İnsanın vatanı doyduğu değil, doğduğu yer.” diyerek İstanbul’a özleminin ne kadar derin olduğunu anlatıyor. Yunanistan’a mecburen gelmiş. Zira kimseleri kalmamış.

Huzurevindeki Rumların hikâyeleri birbirine o kadar beziyor ki. Her biri çaresizlikten gelmiş. Çoğu İstanbul’un elit kesiminde yaşayan, maddi durumu iyi olan kişiler. Hatırı sayılan sevilen esnaflar. Anlattıkları hikâyelerde ortak bir nokta var: “6-7 Eylül gecesine kadar hiçbir sorunumuz yoktu. Komşularımız, dostlarımız vardı. Ne olduysa o geceden sonra oldu. Artık İstanbul’da yaşayamaz hale geldik. Yoğun bir baskı oluştu üzerimizde.”

Hızlı yürüyüşü dikkatimizi çeken Mihal Kefalidis, atletizm şampiyonu. 1929 doğumlu. 20 yaşına kadar Vlanga’da yaşamışlar. Sonra Bakırköy’e taşınmışlar. 2 senedir huzurevinde kalan Kefalidis, 6-7 Eylül olaylarını dün gibi hatırlıyor. İstanbul’da deri ticareti yapıyormuş. Dükkânı Beyazıt Camii’nin hemen yanındaymış. Babası da kunduracıymış. Hem kendisinin hem de babasının dükkânını yerle bir etmişler. Her şey yağmalanmış. Bakırköy’de zengin bir muhitte oturuyorlarmış. Evlerine bir şey olmamış; ama dükkânı harap olmuş: “Sabah dükkâna gittiğimizde şoke olduk. Yenileri alan yağmacılar bütün eskilerini bırakmışlardı. Her yer savaş alanı gibiydi. Çok üzüldük, çok zarar ettik. Yüzde 10 civarında devlet bize tazminat ödedi. 1964 olaylarında, Yunan uyrukluların kovulduğu yıllardı ve biz de 2 sene sonra gittik.”

Kefalidis tam anlamıyla hayat dolu birisi. Aynı zamanda org ve buziki çalıyor, resim yapıyor. Huzurevini gezerken elinde birincilik kupalarıyla çekilmiş, şimdilerde huzurevinin duvarlarını renklendiren resimlerini gösteriyor. Aynı zamanda huzurevinin hemen girişindeki vitrini de aldığı ödüller süslüyor. Atletizme Kurtuluş Kulübü’nde başlamış, birinciliği de kapmış orada. İstanbul’da aldığı altın madalyaları var. “50 kupa, plaket, madalya var. Hepsi de birincilik.” diyor gururla.

Atina’daki İstanbullu Veteran Atletler Kulübü Derneği’nin başkanı Parasho Kalaviçoğlu.
Söz spordan açılmışken Kefalidis’in de üyesi olduğu, Atina’daki SEVASK (İstanbullu Veteran Atletler Kulübü) Derneği’nden bahsetmeden geçmeyelim. Başkanlığını Parasho Kalaviçoğlu yapıyor. Bu kulüp Yunan Atletizm Federasyonu’na resmen bağlı olup tertip ettiği veya onayladığı müsabakalara iştirak ediyor. Yurtdışında Slovenya, İzmir ve İstanbul’da yarışmalara katılmışlar. Ayrıca Kalaviçoğlu huzurevinin fikir babası. İnşasında büyük rol oynamış.

Huzurevine geri dönelim. Yemek saati. Yaşlılar asansörle aşağı iniyor. Röportajlarımıza ara veriyor, yemekhanede onları izlemeye koyuluyoruz. Yemek vermek isteyen hayırseverler için de özel ayrılmış bir masa dikkatimizi çekiyor. Kendilerine ayrılan bu masada onlara eşlik edebiliyorlar. Yemekler bitiyor, ağır adımlarla odalarına çıkıyorlar.

Yukarı çıkıyoruz, balkonda tek gözü bandajla sarılı, elinde sigarasıyla Katina Yavruoğlu ile tanışıyoruz. 1928, İstanbul, Fener doğumlu. 40 sene İstanbul’da yaşamış. Bakırköy’de oturuyorlarmış. Zengin bir ailenin kızı Katina Hanım. Babası pirinç tüccarıymış. Burgazada’da yazlıkları varmış. 40 senedir de Yunanistan’da. Ülke ülke, şehir şehir gezmiş. İtalya’dan Fransa’ya birçok yeri görmüş.

Türkiye’de birçok şehre gitmiş. 6- 7 Eylül olayları, 85 yıllık hayatında unutamadıklarından: “Ben o günlerde 27 yaşlarındaydım. Burgazada’daydık. Ağabeyime birisi söylemiş 2-3 gün önce, ‘pek ortalarda dolaşmayın’ diye. Denizden çapulcuların geldiğini gördük. Komiser adaya girmelerine izin vermedi. Kimse bir şey yapmadı. İkinci gün, 7 Eylül’de, Beyoğlu’ndaki ablamdan haber aldık. Kuyumcu dükkânları vardı. Sabahleyin tıklım tıklım müşterisi olan dükkandan ertesi gün eser kalmamış.” Katina Hanım’ın “Hiç unutmuyorum” dediği bir olay daha var: “6-7 Eylül’den 40 gün evvel annem ölmüştü. Tabutu giderken bir subay selam durdu. 40 gün sonra, yani olaylardan sonra, adadan annemin 40’ı için mezarlığa gidiyoruz. Dolmuş almıyor, siyah giyiyoruz diye. ‘Pis gavur’ diyorlar. 40 gün önce cenazemize selam veriyorlardı, 40 gün sonra küfür ediliyordu bize.”

KORE GAZİSİ, O TALİHSİZ GÜNLERİ ANLATIYOR

Atina’da 6-7 Eylül olaylarının şahidi aynı zamanda Kore gazisi Prodromos Mistiloğlu ile de tanıştık. 1930 İstanbul doğumlu. 1950’de askere gitmiş. Kore Savaşı’nda cephedeymiş. Mimar Sinan’da başlamış askerliğe ve 11 ay kalmış burada. Gelin geri kalanını onun heyecanlı anlatımından dinleyelim: “Albay Hidayet Kızıldemir ordusundaydım. Beni taş ocaklarına gönderdiler, 3. Tabura. 11 ay burada kaldım. Sonrasında bir haber geldi. Kore’ye gönüllü asker istiyorlardı. Bütün tabur toplandı. Komutanımız ‘Gönüllüler bir adım öne çıksın’ dedi. Ben ve 3-4 arkadaşım çıktık öne. Komutanım , ‘Sen yerine geç, geri dönemezsin.’ dedi. Çünkü tez canlıydım. Yerime geçtim ama dayanamadım tekrar selam çakıp öne çıktım. Komutanım bu halimi görünce dayanamadı. ‘Güle güle git, güle gel’ dedi.“

Kore gazisi Prodromos Mistiloğlu’na komutanının hediye ettiği kitapta yazan teşekkür notu.
İstanbul’dan Kore’ye yaklaşık 1 ayda gitmişler gemiyle. Sabaha karşı Kore’ye varmışlar. 1 sene orada kalmış. Telsizciymiş, taburlar arasındaki koordinasyonu sağlıyormuş. Mistiloğlu’nun unutamadığı bir anısı var: “Biz 10. Bölükteydik . Cephedeyken bir ara bölükler arası iletişim kesildi. Bir havan parçası kablolara isabet edince irtibat koptu. Böyle olunca 11. Bölük ciddi bir bombardımana tutuldu. O gece 2-3 şehit verdik. Komutanın ikazlarına aldırmadım ve canım pahasına ateş çemberinin içine girip kabloları bağladım.”

Mistioğlu bunları anlattıktan sonra, “Eğer adım Hasan, Mehmet olsaydı, İstiklal Madalyasına namzet olacaktım.” diyor. Sıra geliyor 6-7 Eylül olaylarına… Edirnekapı’da oturuyorlarmış. Ayazpaşa’da, Park Oteli’nin karşısında çalışıyormuş. 10 Eylül’de nişanı olacağından hazırlık yapmak için işten izin almış o gün; ama unutamayacağı görüntülere şahit olmuş: “Bir vahşet havası vardı. Kamyonların üstünde insanlar, ellerinde kazma kürek sopa vardı. Saat 7.30 gibi başladılar kırmaya. Fransız Konsolosluğu’nun oradan yürüdüm. Arkama dönüp baktığımda gözlerime inanamadım. Tramvayların arkasına buzdolaplarını, eşyaları bağlayıp götürüyorlardı. Fener, Balat istikametinde ilerliyordum. Balat’ta Ayvatoğlu diye bir bakkal dükkânındaki her şey, fasulye, pirinç, zeytinyağı çuvalları ne var ne yoksa yollardaydı. Hepsini dehşetle seyrettim.” Sonra evin önüne gelmiş. Az kalsın evlerini yağmalayacaklarmış ki, imdadına komutanının ona hediye ettiği kitap yetişmiş. Kore Savaşı’nın anlatıldığı kitabın ön sayfasına yazılan teşekkür mektubu kurtarmış onları. “Ben Kore gazisiyim.” demiş. Kitabı ve üniformalı resmini göstermiş. Teşekkür edip ayrılmışlar. Üstelik o resmi bahçeye asmışlar. 7 Eylül ise ‘kesim günü’ymüş onların tabiriyle. 6 Eylül yıkım, 7 Eylül ölüm günü… Sabaha kadar nöbet tutmuş. “Sadece bir söylentiden ibaretti bu. 7 Eylül’de öyle bir şey olmadı.” diyor.

‘KULELİ ÖĞRENCİLERİNİ SERVİSLERLE GETİRDİLER’

Yosif Kostandinidis de Atina’da eczacılık yapan İstanbul Rumlarından. Alimos’ta belediye encümenine seçilmiş, belediye başkan yardımcılığı yapmış bir isim. 6-7 Eylül olayları ile ilgili anlattıkları ise yaşananların derin devlet, özel harp dairesinin bir operasyonu olduğu iddialarını doğrular cinsten. 8 yaşındaymış. Çengelköy’de oturuyorlarmış. Olaylardan bir sene evvel evlerinin üst katına Kuleli Askerî Lisesi’nde öğretmen olan bir subay taşınmış. “Başta annem evi vermek istemedi ama subay ısrar etti. ‘2 sene kalacağız. Madam eşimi ancak size emanet edebilirim’ deyince annem dayanamadı, evi kiraladı.” diyor Galaviçoğlu. 6 Eylül sabahı kapıları çalınır. Gelen bugün adını hatırlamadığı o subaydır. O günü şöyle anlatıyor:

“Subay, ‘Bugün çocukları erken topla, dışarıda oymasınlar. Büyük oğlun da işten erken gelsin’ dedi anneme. Öğleden sonra saat 4-5 sularıydı. Normalde evimizin önünde 1-2 asker dururdu, o subay için. O gün 5-6 asker getirdi evimizin önüne. Dizildiler. Tüm bunları caddeye bakan pencereden görüyordum. Saat 9’a doğru güneş batınca bir hareketlenme, karışıklık başladı. Kuleli Lisesi’ndeki er ve öğrencileri servis arabalarıyla getirdiler. Kırıp döktüler ama yağmalamadılar. Olayların başaktörleri onlardı. Gece saat 10’da her şey mahvolmuştu.Yollar mallarla doluydu. Bizim ev aslında 1 numaralı hedefti. Zira Çengelköy’ün en merkezî yerinde, karakolun hemen karşındaydı. Ama bizi o subay korudu.”

Kaynak: KHK ile kapatılan Aksiyon dergisinin Eylül 2013 sayısı

[Buket Güney] 7.9.2019 [Kronos.News]