Yeryüzü mirasçılarının altıncı vasfı [Abdullah Aymaz]

“Herşeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i feridlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde artık dehânın yerini de, şahs-ı mânevî, meşveret ve kollektif şuur almıştır.” diyen M.  Fethullah Gülen Hocaefendi çok haklıdır. “Ortak akıl” da diyebileceğimiz bu husus  yeryüzü mirasçısının altıncı vasfıdır.

Bediüzzaman Hazretleri 1911’de Şam’da okuduğu hutbesinde meşveret, istişare ve şûrâ üzerinde de durmuştur: “Müslümanların İslâmî, ictimaî hayattaki saadetlerinin anahtarı, şer’î meşverettir. “Onların  işleri, aralarında şûrâ iledir”  (Sûra Suresi, 42/38) âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor. Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr (fikirlerin, birikimlerin birbirini destekleyip yeni buluş ve düşüncelere kapı açması) ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbirleriyle meşvereti, bütün insanlığın gelişip ilerlemesi ve fenlerin esası olduğu gibi, büyük kıta olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o HAKÎKΠ ŞÛRA’yı yapmamasıdır.

“Asya kıtasının ve istikbalinin keşşafı ve anahtarı ŞÛRÂ’dır. Yani, nasıl ferdler birbirleriyle meşveret eder; tâifeler, kıt’alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını zincirlerini açacak, dağıtacak, şer’î meşveret ile imanî yiğitlik, şehamet  şefkatten doğan şer’î HÜRRİYET’tir ki, o şer’î hürriyet, şer’î âdâb ile süslenip Batı’nın sefih medeniyetindeki kötülükleri  ve günahkarları atmaktır.”

“Yaşasın sıdk! Ölsün yeis!  Muhabbet devam etsin! Şûra kuvvet bulsun’ Bütün kınama, azar ve nefret, hevâ ve hevese tâbî olanlara olsun. Selam ve selâmet, Hüdâya tâbî olanlar üstüne olsun. Âmin.

“Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar önem veriyorsun? İnsanlığın bilhassa Asya’nın, özellikle İslâmiyetin hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?

“Elcevap: Risale-i Nur’un Yirmi Birinci İhlas Lem’asında izah edildiği gibi, haklı şûrâ ihlas ve tesânüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlas ve hakikî dayanışma ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. On adamın hakiki ihlas, tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok tairhî vukuât bize haber veriyor. Madem insanlığın ihtiyaçları hadsiz ve düşmanları nihayetsiz, kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; bilhassa dinsizlik canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz ihtiyaçlara karşı, imandan gelen  dayanma noktası ve o medet isteme noktası ile beraber insanlığın şahsî hayatı dayandığı gibi, ictimaî hayatı da yine imanın hakikatlarından gelen şer’î şûrâ ile yaşanabilir, o düşmanları durdurur, o ihtiyaçların teminine yol açar.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, ülkemizdeki istişare, meşveret ve şûrâ hakkındaki durumu şöyle anlatıyor: “Yakın tarihimiz itibariyle, böyle bir anlayışın İslâmî topluma mâl edilemediği bir gerçek… zaten mektebin bir kısım dogmaları heceleyip durduğu, medresenin hayata kenarından köşesinden baktığı, tekyenin bütün bütün gidip metafiziğe gömüldüğü, kışlanın sadece kuvvetle gerinip, kuvvetle gürlediği bir dönemde bunların hayata mâl edilmesi de mümkün değildi.

“Evet bu dönemde MEKTEP bütünüyle skolastik düşüncenin tesirinde kaldı ve  hep onu solukladı; MEDRESE, ilme ve düşünceye kapalı, inşâ gücünden mahrum, âdeta bir meflûç gibi yaşadı… TEKKE-ZÂVİYE  aşk ve şevkin yerine menkıbelerde teselli olmaya başladı… KUVVETİ  TEMSİL  EDENLER  de sık sık  unutuldukları mülâhazasıyla kendilerini hatırlatma ve isbat etme kompleksine kapıldı; derken her şey alt üst oldu ve MİLLET  AĞACI  devrilecek şekilde temelinden sarsıldı. Öyle anlaşılıyor ki, kaderin yollarına su serptiği bahtiyarlar  bu dinamikleri yerli yerinde kullanacakları, kalb ve kafa arasındaki tıkanıklıkları açıp insan enfüsünde ilham ve düşünce koridorları meydana getirecekleri güne kadar  da bu sarsıntılar yaşanacak.”

“Şûrâyı önemsemeyen bir toplum, tam mümin sayılamayacağı gibi, onu uygulamayan bir cemaat de kâmil mânada Müslüman kabul edilmemiştir. İslâm dininde şûrâ, hem idare edenlerin hem de idare edilenlerin mutlaka uymaları gereken hayâtî bir esastır. İdareci; siyaset, idare, teşri (yasa çıkarma) ve toplumla alâkalı daha pek çok meselede istişârede bulunmakla; idare edilenler de kendi görüş ve düşüncelerini idarecilere bildirmekle sorumlu tutulmuşlardır.

“Evvela şûrâ, herhangi bir hususta verilecek kararların isabetli olabilmesinin ilk şartıdır. İyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının fikir ve tenkitleri alınmadan fert ve toplumla alâkalı verilen kararlar, çok defa hüsran ve fiyasko ile neticelendiği görülmüştür. Kendi düşüncelerine kapalı ve başkalarının fikirlerine de saygılı olmayan biri, üstün bir fıtrat, seviyeli bir dimağ, hatta dâhî bile olsa, her düşüncesini meşvereti arzeden sıradan ve düz bir insana göre daha çok yanılmalara  maruzdurlar. En akıllı insan, meşverette en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan insandır.

“Evet, bir insanın  teşebbüs ettiği herhangi bir işinde en güzel neticelere ulaşmasının ilk şartı MEŞVERET  olduğu gibi; onun kendi gücünün kat kat üstünde önemli bir kuvvet kaynağına sahip olmasının yolu da başka değil yine meşverettir.”

Bu meselenin iyi anlaşılabilmesi için bu hususun enine boyuna ele alındığı, “Ruhumuzun Heykelini Dikerken” isimli kitabın, “Şûrâ” başlık yazısının mutlaka ele alınması ve  M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu husustaki geniş ve derin mütalâaları üzerinde durulması gerekmektedir.

[Abdullah Aymaz] 30.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İnsanda biriken haklar [Dr. Hüseyin Kara]

İnsanın üzerindeki hakların en büyüğü, şüphesiz, Allah’a aittir. Onu yoktan var edip hayat boyu pek çok nimetlerle besleyen O’dur. Bundan ötürü, bir yönü ile her doğan Allah’a borçlu olarak doğar, ölen de Allah’a borçlu olarak ahirete intikal eder. Bir de insanın üzerinde mahlûkatın hakları birikir. Başta diğer insanlar olmak üzere; hayvanların ve başka mahlûkatın haklarına da topluca hukuk-ul ibad denilebilir. Bu iki hakkın beraber oldukları yerler de olur. Yani; insan, yaptığı bir hata ile hem Allah’ın hakkını hem de kulların hakkını ihlal etmiş olabilir.  Müminler için çok önem arz eden bu konuyu bir yazı çerçevesinde izah etmenin güçlüğü ile beraber, bir fikir tazelemesi adına bu haklardan bahsetmeyi ehemmiyetli görmekteyiz. Zira bugünlerde en çok unutulanlar arasında HAKK’ın olduğu bir gerçektir.

HAKK: Allah’ın Esma-i Hüsna’sından (Varlığı hiç değişmeden duran, mevcudiyeti daima sabit olan) biri olmakla birlikte, kelime olarak da çok farklı manalara ve zengin bir muhtevaya sahiptir. Bâtılın zıttı olarak da hak kelimesinin çokça kullanıldığı görülmektedir. Fakat bütün bu farklılıklara en derin anlamı kazandıran ise bahse konu olan haklardır. Çünkü sözünü ettiğimiz hak, insanın başkalarının haklarını irtikâp etmesidir. Bu hakların sahiplerine iade edilme günü geldiğinde, insanın karşılaşacağı güçlüklerin bilinmesi gerekir. Zaten konunun önemi de buradan kaynaklanmaktadır.

ALLAH’IN HAKKI: ( Hukukullah) Bir insanda Allah hakkının birikmesi iki yolla olmaktadır. Birincisi; Allah’ın emirlerine karşı gelip O’na isyan etmekle oluşur. Böylece kul, Allah’ın hakkına tecavüz etmiş olur. Çünkü;  insanı yoktan var eden Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirmesi Allah’ın hakkı, kulun da vazifesidir. Bu görevi ihmal eden kişi Allah’ın hakkını gasp etmiş sayılır. Allah’ın kullarına farz kıldığı namaz ve oruç gibi ibadetleri kullar yerine getirmez ve bu emirlere isyan ederse Allah kullarından bu hakkın hesabını sorar. Çünkü burada alacaklı taraf Allah’tır. Eğer kullar bu emirleri gereği gibi yerine getirseler ve Allah’a beğendirebilseler bu sefer alacaklı taraf kullar olacaktı. İkincisi; Allahın yapılmasını haram kıldığı şeyleri kulların yapması neticesinde ortaya çıkan Allah hakkıdır. Mesela; Allah’ın haram kıldığı içki içme yasağını ihlal eden kullar, Allah’ın hakkına tecavüz etmiş olurlar. Allah’ın hakkının çiğnendiği bu iki yolun sonucunda kul, günah işlemiş olur. Yani birinde farzların terki, ötekinde de haramların celbi söz konusudur. Halk arasında yanlış bir telâkki vardır. Haramları işleyenlerin günahkâr olmalarına karşılık, farzları terk edenlerin günahkârlığı pek de dillendirilmez.
   
Allah ile kulları arasında cereyan eden bu haklar, başkalarını alakadar etmediğinden; hak gaspına giren kullar durumlarının farkına varıp  telâfi yoluna girerlerse; tövbe ve istiğfarda bulunup kendilerini affettirebilirler. Bunun için bir aracıya da ihtiyaçları yoktur. Eğer bu haklar dünyada ödenmeyip ahirete kalırsa; Allah isterse kendisine borçlu olan kullarını affeder, isterse de cezalandırır. O’nun bileceği bir iştir. Allah’ın vereceği bu hükme hiç kimsenin müdahale etme hak ve yetkisi bulunmamaktadır. Kulu ile Rabbi arasında hakların iadesi hususunun nasıl tahakkuk edeceği zaten başka kulları da çok ilgilendirmemektedir. Olsa bile orada hiç kimsenin başkalarına yardımcı olamayacağı da kesindir. Zira, herkes hesaplaşmada kendi durumunun ne olacağı endişe ve telâşını taşımaktadır.

KUL HAKKI: ( Hukuk-ul ibad ) İnsanların beraber yaşadığı diğer insanlar, hayvanlar ve çevre ile uyumlu bir hayat sürmeleri ideal iken, zaman zaman aralarında hak gaspları meydana gelmektedir. Bir insan haksız yere diğer bir insanı veya bir hayvanı dövse bu bir hak gaspıdır. Çevreyi kirletse bu da bir hak gaspına girer. Çünkü ne o insan, ne de o hayvan ve çevre bu muameleyi hak etmemiştir. Zalim insanın, yaptığı bu zulüm ile haklarını yediklerinden özür dileyip helallik almadığı sürece kul hakkından kurtulamaz. Sahabe efendilerimize bir disiplin kazandırma adına tertip ve sıraya sokma sırasında Hz. Ömer Efendimiz’in elindeki sopa (Dirret-ü Ömer) bir sahabeye değiyor. Hak etmediği halde bu sopaya maruz kalan sahabe bir müddet sonra bunu unutuyor. Fakat Hz. Ömer, o sahabe ile helâlleşmek için fırsat kolluyor. Umreye gideceğini duyduğunda uğurlamaya gelen Halife Hz. Ömer, olaydan dolayı  özür diliyor hem de ona hediyeler takdim ediyor. Ardından o üzücü olayı sahabeye hatırlatan Hz. Ömer: ‘Hani sana haksız bir muamelede bulunmuştum ya, ondan dolayı hakkınızı helal ediniz.’  deyince ‘Ben hatırlamıyorum.’ cevabını alır. Bunun üzerine Halife ‘ Ben ise bu konuyu hiç unutamadım.’ der. Bu hak eğer dünyada halledilmeyip ahirete kalsa; alacaklı taraf borçlu olan tarafı mahşerde affedebilir veya affetmeyip hakkını Allah’ın huzurunda karşı taraftan talep edebilir. Adil-i Mutlak olan Allah da kulunun talebini yerine getirip onu memnun edebilir.

İnsanlara emanet edilmiş olan hayvanların ve diğer mahlûkatın haklarını gasp edenler de aynı kategoride müteala edilmelidir. Bu tip yanlışlıkları irtikâp eden insanlar ise dünyada iken tövbe ve istiğfar ederek bu emanete ihanet suçunu Allah’a affettirebilirler.

İnsanların gasp ettikleri hakların bir tarafı Allah’ı, diğer taraftan da kulları ilgilendiriyor olabilir. Mesela; hırsızlık, insan öldürmek ve iftira atmak bu cümleden olan hak gasplarıdır.  Bu çirkin fiillerin hepsini Allah haram kılmıştır. Dolayısıyla, bu haramları irtikâp eden insanlar Allah’ın hakkını gasp etmişler ve haram olan bir fiili işlemişlerdir. Ayrıca haksız yere canına kıyılan, malına çökülen ve iftiraya maruz kalan insanların da hakları gasp edildiğinden hem hukukullah hem hukuk-ül ibad aynı günahta birleşmektedir. Dünyada iken bu cürümlerden kurtulmanın yolu yukarıda sözü edildiği gibi; önce Allah’a tövbe ve istiğfarda bulunmak sonra da hakkına tecavüz edilen insanlardan helâllik dilemek olacaktır. Dünyada yaşarken halledilmeyen ve ahirete kalan hak ihlâlleri ise hiçbir aracının yardımcı olamayacağı çok çetin bir mahkeme ile karşılaşılacaklarını Kur’an pek çok ayette açıklamaktadır.

Efendimiz( sav ) bir mecliste; ‘Müflis kimdir, biliyor musunuz?’ diye sordu. Ashab: ‘Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.’ dedi. Efendimiz ( sav ) : ‘Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina  isnat ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir.’ buyurdular.( Müslim )

Hele bir de; bu kul hakları şahs-i maneviyi, bir cemaati veya kamuyu, yani bir milletin bütün fertlerini ilgilendiriyorsa, bunların hepsinden helâllik almak nerede ise imkânsızdır. Milletin içinden hakkını helal edebilecekler çıkabileceği gibi, hakkını helal etmeyenler de çıkabilir. Bu durumda mahşerde Ahkem-ül Hakimîn’in huzurunda; boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bir divanda; ya sevaplarını karşı tarafa vererek ödeşecekler ya da sevaplarının yetmediği yerde karşı tarafın günahlarını yüklenip cehennemlikler arasına gireceklerdir.     

[Dr. Hüseyin Kara] 30.10.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinklara1953@hotmail.com

668 bebek de unutulmayacak ! [Ali Emir Pakkan]

668 bebek, 17 bin anne hapiste. Bir tenkil, soykırım yaşanıyor herkesin gözleri önünde!

Otoriter rejimlerin karakteridir bu.

Çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden yok etmeyi iyi bilirler!

Dersim'de olduğu gibi...

İki tanığa kulak verin şimdi...

Biri İhsan Sabri Çağlayangil diğeri Hulusi Yahyagil.

1937'de  Dersim’de mutlak devlet otoritesini sağlamak için uçak ve tankların da kullanıldığı bir askeri harekât düzenlendi. 13.000’den fazla sivil öldü. 12.000'e yakın insan zorunlu göçe tabi tutuldu. Küçük kızlar ailelerinden alınıp evlatlık verildi!

Takvim yaprakları 15 Kasım 1937’yi gösteriyordu. İdam sehpaları kurulmuştu.

78 yaşındaki Seyit Rıza’nın yaşı küçültüldü. 17 yaşındaki oğlu Hüseyin’in yaşı ise 21’e çıkartıldı. İdamdan önce  Seyit Rıza’ya son sözü soruldu. "Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi.  “Oğlunu da asacağız” dediler. "O  zaman beni oğlumdan önce asın” dedi. Bu isteği de kabul edilmedi, oğlu Resik Hüseyin, babası Seyit Rıza'nın gözleri önünde asıldı.

Zalimin karakteriydi bu. Zulüm yapacaktı. Ona evlat acısını da yaşattılar!

İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor: “Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa doğru bağırdı: Evlad-ı Kerbelayık. Bi hatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir, dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı.” (Mehmet Ali Brand, Apo ve PKK, Milliyet Yayınları, İstanbul 1992)

Dersim'de kadın ve çocuklara bile acımadılar!  Mağaralara sığınanlara bomba yağdırdılar. Bediüzzaman’ın talebelerinden Hulûsi Yahyagil, yarbaylığı döneminde Dersim’deki olayları bastırmakla görevli bir birlikte komutanlık yapıyordu. Hulûsi Bey’in hatıralarından okuyalım:

"Bize verilen emir; Dersim ahalisini külliyen imha emri idi. “Canlı tek bir insan bırakılmayacak… Genç-ihtiyâr, suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk, kadın-erkek ne varsa hepsini imha…”  En çetin ve zor vazifeyi bize vermişlerdi. “Sen piyadesin, seni topla da takviye etmek gerekir.” dediler. Çok mahzun ve muzdarib idim. Neticede vuku’ bulacak haksız zulüm ve gadirleri düşünüyordum.

İsyan bölgesine vardık. Çok uzak mesafelerden birbirimize tek tük birkaç mermi attıksa da, hiç kimseye birşey olmadı. Kimsenin burnu kanamadı. Döndük dolaştık, kimseyi bulamadık. Bölgeyi terk etmiş, mağaralara çekilmişlerdi. Rahmeti ilahiye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan kurtardı ve muhafaza etti." (Son Şahidler-Bediüzzaman Said-i Nursi'yi Anlatıyor, Necmettin Şahiner)

Ne acı ki, 79 yıl sonra  otoriter rejime dönüldü!

Zindandaki bebekler bu zulüm döneminin bir fotoğrafı olarak kıyamete kadar unutulmayacak.

[Ali Emir Pakkan] 30.10.207 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Cumhuriyet şekilden şekle sokabileceğiniz bir oyun hamuru mudur? [Bülent Keneş]

Cumhuriyet hakikaten de, kendi hırs ve ihtirasları dışında değer tanımayan ilkesiz, ahlaksız güç simsarlarının, peşlerine taktıkları şuursuz kalabalıkların coşkun alkışları eşliğinde sürekli şekilden şekle sokabilecekleri bir oyun hamuru mudur? Demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak halkın kendi kendisini yönetme biçimi şeklinde tanımlanan bir ilkeler ve kurallar sistemi olan Cumhuriyet, siyasal gücü ele geçirenlerin keyfince oynayacağı bir eğlencelik midir?

Sahi bir Cumhuriyet nasıl doğar, nasıl yaşar, ne zaman ölür? Cumhuriyet dediğimiz sistem hangi şekillere girebilir, hangi şekillere sokulamaz? Her şekle sokulabilen bir keyfokrasiye, hiçbir ilkeye ve kurala bağlı olmayan ahlaksız bir mafyokrasiye, medyatik kampanyalarla stigmatize edilmiş her açıdan vasat ve altı kitlelerin zaaflarını sürekli pışpışlayan efsuncu bir mobokrasiye Cumhuriyet denilebilir mi?

ACIMIZ TAZE, YARAMIZ DERİN… SEVENLERİNİN BAŞI SAĞOLSUN…

Gönül isterdi ki “ölmüşlerinizi hayırla yad edin” fehvası uyarınca ölmüş cumhuriyetimizin bir yandan yasını tutarken bir yandan da ardından güzel sözler edebilelim. Ama halden anlayacağınız üzere acımız taze, yaramız derin. Kısa sürede yerine doldurmamız, eksikliğini gidermemiz imkânsız olan bu büyük kaybımızı kabullenmekte bile zorlandığımız şu demde ağzımızdan çıkacak acı kelimeleri acımızın büyüklüğüne verin.

Neticede sıradan vatandaşlar olarak, tek işleri milleti aldatarak ütmek olan siyasetçilerin gündelik işi olan yalan söylemek, “miş” gibi yapmak mecburiyetimiz yok. Erdoğan’ından Bahçelisine, Kılıçdaroğlu’sundan ismi pek lazım olmayan “düşük profil”li o tuhaf şahsa varıncaya kadar kendi elleriyle taammüden katlettikleri Cumhuriyet’in 94. yıldönümünde taziye yayınlamak yerine, sanki her şey normalmiş gibi roller kesip kutlama mesajları yayınlama mürailiğine, boş beleş ahkam kesmelere de ihtiyacımız yok.

Acı ama gerçek. Bir oyun hamuru gibi şekilden şekle sokulabilecek, kılıktan kılığa girebilecek, orasından burasından çekiştirilerek her yola gelebilecek bir oyun hamuru, ahlaksız harami despotların keyfince oynayacağı bir eğlencelik olmayan Cumhuriyetimiz hemcinslerine kıyasla erken bir yaşta daha kemaline eremeden kaybedildi. Yazık oldu. Acımız çok büyük… Vah vah ki, ne vah vah!.. Ruhu demokrasi, canı hukuk, ahlakı sosyal adalet, karakteri insana saygı olan Cumhuriyetimiz henüz 94 yaşına varamadan kahrından ölüp gitti. Geride bıraktıklarının ve tüm sevenlerinin başı sağolsun.

Önce çoğunluk despotizmine ve nihayet bir tek adam diktasına kamuflaj yapılıp üzerinde tepinilen ‘milli irade’ kavramının istismar edilerek demokrasinin dibine her gün kibrit suyunun döküldüğü marazlı bir Cumhuriyet’in zaten daha fazla yaşaması da mümkün değildi.

Tüm kamu imkanları doymak bilmez aç gözlerini “cumhurun ırzına” dikmiş ahlak yoksunu yandaşlara peşkeş çekildikçe Cumhuriyet’in namusu olan sosyal adaletin canı da gün be gün çekilmişti. Sosyal devlet ilkesini zengin ile yoksul arasında açılan uçuruma taammüden yuvarlayan bu ahlaksızlıkları, hırsızlıkları, talanları kendisine ahlak edinen bir Cumhuriyet’in ömrünü daha fazla sürdürmesi de beklenemezdi.

ORYANTAL DESPOT’UN ADİ BİRER ‘KÖPEĞİ’NE DÖNEN HUKUK VE YARGI

En son pazarlıklar sonucu serbest bırakılan Alman insan hakları aktivisti vakasında olduğu gibi adamı olanın, arkası olanın, dayısı olanın serbest kaldığı, Doğu Perinçek’in ifadesiyle yargı, hukuk ve hukukçuların muktedirlerin gönüllü köpeklerine dönüştüğü, 668’i bebek, 20 bine yakını kadın olmak üzere sahipsiz, kimsesiz on binlerce masum garibanın ise cezaevlerinde unutulduğu keyfi bir zulüm düzenine dönüşen Cumhuriyet’in canı çıkmasın da, sahi kimin canı çıksın?

1860’lı yıllardan itibaren hukuk ve siyaset bilimi literatürüne girmiş olan “hukuk devleti” kavramı, en genel anlamıyla, sınırları içerisinde hükümran olan kamu erkinin bir hukuk düzenine bağlı olduğu devlet şeklini tanımlar. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak, vatandaşlarını keyfi uygulamalardan korumak amacıyla “hukuk devleti”nde devlet gücü yasalar yardımıyla tanımlanır. “Hukuk devleti”nin olmazsa olmazları vardır ve bu temel ilkeler şöyle sıralanır: Devletin faaliyetlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olması; hukuk önünde eşitlik ve devletin tarafsızlığı; temel hakların güvence altına alınması; devletin yargısal denetimi, hakim ve yargı bağımsızlığı… Şimdi bunların tekinin bile kalmadığı bir despotluk rejimine istediğiniz kadar Cumhuriyet deyin, istediğiniz kadar kendinizin de inanmadığı palavradan mesajlar yayınlayın, tutmaz.

“Hukuk yönetmelidir” diyen Aristo’dan beri yaygın kabul gören bir ilke olan “hukukun üstünlüğü”, tipik bir “Oryantal Despot” haline gelen Erdoğan başta olmak üzere bugün ülkeye tahakküm eden hukuksuz ve ahlaksız güruhun kitabında olan bir şey değil maalesef. Ruhu şad olsun, merhum Türkiye Cumhuriyeti de her ne kadar gereklerini bi’l-hakkın yerine getiremese de “hukukun üstünlüğü” ilkesini ilkesel olarak benimsemiş bir hukuk devletiydi. Neticede, devletin bütün eylemlerinde hukuka bağlı olmasını ve hukuki sınırlara riayet etmesini talep eden “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayat bulması ancak bağımsız bir yargı mekanizması ile mümkündü. Önümüzde hep bir hayal olarak kalan bu ideale maalesef hiçbir zaman ulaşamadık.

‘NOMOKRASİ’NİN YERİNİ ‘MOBOKRASİ’YE SIRTINI DAYAYAN KEYFİLİK ALDI

Hukukun özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altını çizen ve devletin mümeyyiz vasfı olması gereken bu ilkenin yok edildiği, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılan yargının İktidarın tasmalı bir köpeği haline getirildiği bir ortamda Cumhuriyet’in canının hızla çekilmesini engellemek mümkün olamamıştır. Cumhuriyet’in hukuki altyapısını oluşturan Nomokrasi’nin “hukukun üstünlüğü” ilkesinin yerini, şuursuz kitleleri yalan dolanla, propagandayla güden tam teşekküllü bir popülist Mobokrasi’ye dönüşen Türkiye’de despot Erdoğan’ın keyfiliği almıştır.

En az 6 milyon seçmenin iradesinin üzerinde hınçla tepinerek seçilmiş parti liderlerinin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının keyfi bir şekilde derdest edilip hapse atıldığı, adına kayyım denilen resmi eşkIyalarla seçilmiş belediyelerin gasp edildiği, kendi aday gösterdikleri seçilmiş belediye başkanlarını bile adına ancak ‘siyasal ensest’ diyebileceğimiz bir sapkınlıkla iğfal ettikleri ahlaksız bir düzende karşılıklı centilmenliğe ve saygıya dayalı demokratik ruh barınamamış ve rejim Cumhuriyet olma niteliğini tamamen yitirmiştir.

Çok yazık!.. Çünkü, yarım yamalak demokrasisine, bir türlü yerli yerine oturtulamayan hukuk devletinin pek çok zafiyetine rağmen, bütün renkleri ve görüşleriyle Türk milleti Cumhuriyet’i yine de çok sevmişti. Bugün ise, kimliğini bütünleyen tüm demokratik/hukuki ilke ve kurallarıyla birlikte, bildiğimiz anlamdaki Cumhuriyet tamamen yok edilmiştir. Tam teşekküllü bir demokrasiyle bir türlü taçlandıramadığımız Cumhuriyet, gırtlağına kadar suça ve ahlaksızlığa batmış siyasal İslamcı azgın bir azınlığın arsız ve şımarık tahakkümü altında heder olup gitmiştir.

DİNBAZ HARAMİLER GÜRUHU CUMHURİYET DEĞERLERİNİ YEDİ BİTİRDİ

Cumhuriyet dönemi değerleri ve tecrübeleri yerine kendilerine geçmiş zamanların sıkıntılı istibdat dönemlerini referans alan sonradan görme bu görgüsüz dinbaz haramiler güruhu, geride ne hak ve hukuk, ne bağımsız medya, ne de özgürlük diye bir şey bırakmadılar. Metazori yöntemlerle geceyarıları çullandıkları özgür medya organlarını yok etmekle kalmadılar, kamu yayıncılığı yapan medya organlarını da adi bir despotluğun sıradan propaganda makinasına dönüştürdüler.

Bunlar yetmemiş olmalı ki, yüzlerce gazeteciyi hapse atıp, binlercesini işsiz bıraktılar… Binlerce okulu, üniversiteyi kapatıp, on binlerce öğretmeni, akademisyeni mesleklerinden ettiler. Binlercesini hapse attılar… Binlerce şirketi görülmedik bir haramilikle gasp ettiler, maaşıyla, emeğiyle geçinen sıradan vatandaşların mallarına bile keyfi bir şekilde el koydular.

Yüzlerce sivil toplum örgütünü kapatıp üzerinde ahlaksızca tepindiler ve bunların yerine GONGO niteliğinde binlerce çakma sivil toplum örgütü kurup kendilerine tapınma seansları düzenlettirdiler. En basit eleştiri getirenleri bile “terörist” diye yaftalayıp üzerlerine çullandılar… Böylesine gaddar, hukuksuz, ahlaksız ve keyfi bir rejime her şey diyebilirsiniz ama Cumhuriyet diyemezsiniz.

Muhalefetin sesinin kesildiği, kamu imkanlarının hiçbir denetime tabii olmaksızın tamamen iktidarın ve tek adamın kullanımına verildiği, farklı olana tahammülsüzlüğün zirve yaptığı bir ortamda hakkında konuşulması gereken rejimin adı Cumhuriyet olamaz. Olsa olsa ahlaksız, hukuksuz ve keyfi bir diktatörlük olur.

Kimsenin can ve mal güvenliğinin kalmadığı, demokrat aydınların ve muhalif kesimlerin onur ve haysiyetlerinin sistematik şekilde linç edildiği, toplumun en saygın ve nezih insanlarının adi suçlular gibi kelepçelenerek keyfi bir şekilde zindanlara atıldığı bir adilikler rejimine “halkın rejimi” yani Cumhuriyet diyemezsiniz. Yargının muhalif görülen herkesi ezmekte kullanılan ayarını yitirmiş insafsız bir silaha dönüştürüldüğü, hukuk güvencesi ve yargı güvenliğinin tamamen ortadan kalktığı bir tek adam despotluğuna demokratik hukuk devleti ya da Cumhuriyet diyemezsiniz.

HUKUKUN YERİNİ DESPOTLUK, FAZİLETİN YERİNİ AHLAKSIZLIK ALDI

Bir rejim düşünün ki, muktedirlerinin ve yandaşlarının kazanç kapısı olarak çalışmanın yerini halkı soymak, kamu mallarını talan etmek, özel mülkleri gasp etmek, hırsızlık ve rüşvet almış olsun… Bir düzen düşünün ki hukukun yerini despotluk, erdem ve faziletin yerini ahlaksızlık, şeffaflığın yerini denetimsizlik, hoşgörünün yerini küstahlık ve nobranlık almış olsun… Böylesine ahlaksız bir zulüm ve adilikler düzenine demokrasi ve Cumhuriyet diyebilir misiniz?

Özetle çağdaş vatandaşlık haklarının bilincinde bir toplumun temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almış bir demokratik hukuk devleti vasfıyla taçlandırabilmek için nesiller boyu uğruna mücadele verilen Cumhuriyetimiz, Despot Erdoğan’ın keyfilikleri ve hukuksuzlukları yüzünden savrulduğu bataklıkta yok olup gitmiştir. Ülke Cumhuriyet’in kurulmasına giden acı dolu o çileli yolun geçtiği yıllardakinden çok daha büyük bir badirenin ve kaosun içine düşürülmüştür.

2 yıl önce, 1 Kasım seçimlerinden 2 gün önceye denk gelen 29 Ekim vesilesiyle Cumhuriyet’in artık can çekişmekte olduğuna işaret emiş ve sebeplerini sıralayarak şöyle demiştim: “İşte bu berbat şartlar ve büyük tehlikeler altında Türkiye, Pazar günü ya Cumhuriyet’ine yeniden sahip çıkacak, ona ihtiyaç duyduğu nefesi ve ruhu üfleyecek ya da demokrasiyi ‘uygun gördüğü istasyonda inilecek bir tramvay’ gibi gören muhteris ve ilkesiz zihniyetin elinde heder olup gidecek. Pazar günü yapılacak seçimler, Cumhuriyet’imizi kurtarmak için son demokratik şansımız. Hukukun büyük ölçüde yok edildiği ülkemizde Cumhuriyet’in ve kazanımlarının korunmasının tek demokratik yolu olarak, belki de önümüze son kez konulacak olan, sandık görünüyor. Demokratik yöntemlerden vazgeçmeden Cumhuriyet’in kazanımlarını korumanın bu son şansı iyi kullanılamayıp, dikta heveslilerinin beklentisi doğrultusunda heder edilirse Türkiye’yi derinliği bugünden tahmin edilemeyecek büyük sıkıntılar, krizler ve kaotik günler bekliyor.”

Bahsini ettiğim şansı kullanma firaseti ve basireti gösteremeyen Türkiye, bugün maalesef, 2 yıl önce öngörebildiğimden çok daha berbat bir kaosun içinde debeleniyor. Böyle bir ortamda artık var olmayan Cumhuriyet’e dair konuşmak aslında bir zaman israfı. Umarım ölmüşün ardından hayırla konuşmayı hakkıyla becerebilmişimdir…

[Bülent Keneş] 30.10.2017 [TR724]

İmtihanın en ağırı: Evlat [Veysel Ayhan]

Hızır çeşmesine doğru-3

Hz. Hızır’la yolculuğa çıkmak meşakkatli ve ağır imtihanları kabullenmektir.

“Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğuna rastladılar ve (Hızır) onu öldürdü. Mûsâ atılıp: ‘Ne yaptın?  Masum ve günahsız bir canı, kısas hükmü ile bir can karşılığında olmaksızın mı öldürdün? Doğrusu görülmemiş derecede fena bir iş yaptın! ” (18/74)

İlm-i ledün ile mücehhez Hz. Hızır, kaderin hikmetli hükümlerini infaza memurdur. İşin hakikatini şöyle izah eder:

“Öldürdüğüm çocuğa gelince: Onun ebeveyni mü’min insanlardı. Fakat o çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk. Diledik ki bunun yerine Rableri kendilerine temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe daha yakınını versin.” (18/80,81)

‘İYİLİK’ İYİDE Mİ KÖTÜDE Mİ?

İbn-i Kesir tefsirinde İbn Abbâs’tan naklen şu açıklama var:

“Yani anne ve babanın çocuklarına olan sevgileri, onları küfre sürüklemesinden korkmuştuk. Katâde der ki: Çocuğun anne ve babası çocuk doğduğunda sevinmişler, öldüğünde üzülmüşlerdi. Halbuki çocuk yaşasaydı; bu, kendilerinin felâketi olacaktı. Öyleyse herkes, Allah’ın kazasına rızâ göstersin. Çünkü Allah’ın mü’min için kazası sevmediği şeylerde sevdiğinden daha çok hayır olabileceği şeklindedir. Sahîh hadîste vârid olur ki; Allah, mü’min için ne hükmederse mutlaka bu, onun için hayır olur. Allah Teâlâ Bakara sûresinde de şöyle buyuruyor: -Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir.”

Surede bahsi geçen anne ve baba Allah’ın himaye ve inayeti altında olmalı ki, Allah onları “azgınlık ve küfre” sürükleyecek bir “sebeb”ten muhafaza ediyor. Bu “sebep” ayette erkek çocuk olarak zikrediliyor. Çocuğun tuğyan veya küfrüne dair sarih bir ifade yok. Yani Hz. Hızır’ın çocuğun canını almasındaki asıl gaye salih amellerle Allah’ın hıfzına girmiş ebeveynin ahiretini korumak. Çünkü çocuk dünya imtihanının temel bir unsuru. İki sayfa öncesinde buna işaret de var:

“Mal mülk, çoluk çocuk… Bütün bunlar dünya hayatının süsleridir. Ama baki kalacak yararlı işler ise Rabbinin katında, hem mükâfat yönünden, hem de ümit bağlamak bakımından daha hayırlıdır.”(18/46)

Ayette “emel/ümit ve sevabın hayırlısı” nın ahirete yönelik olduğu vurgusu var. Baktığımız ayette de çocuğun “daha hayırlı ile tebdili” söz konusu. (18/74)

Belki de ebeveynin o çocuğa aşırı sevgisi, aşırı düşkünlük ve inhimakı, aşırı sahiplenmeleri onları Allah’ın kurbiyetinden uzaklaştıracaktı.

EKSİLTİLENİN YERİNE

Allah bir müminindeki ona zarar verebilecek olan bir “nimeti” lütfuyla geri alıyor. Ama “hayırsız” şeyi eksilttiğinde o nimetin yerini boş bırakmıyor. Hem yerini birebir dolduruyor hem de yerine koyduğu önceki nimetten daha hayırlısı oluyor. Adetullah böyle. Ayette Allah’ın erkek çocuğu alarak yerine salih bir erkek çocuk veya kız çocuk verdiğine dair de sarih bir ibare yok. Bahsedilen şey “daha hayırlısı, merhametçe daha yakını” ile “tebdil” etmek. Yani ille “çocuk yerine çocuk” olmayabilir.

Bu, aileye Allah’ın bir inayeti. Hadis-i şerifte çocuğun mümin fıtratı üzerine olmadığı kaydı var. O halde Allah o salih ebeveyne rahmeti olarak sevdikleri çocuğu günaha girmeden alıyor. Hz. Bediüzzaman Çocuk Taziyenamesi’nde şöyle ifade eder:

“… Mü’minlerin kable’l bülûğ vefat eden evlâtları, Cennette ebedî, sevimli, Cennete lâyık bir surette, daimî çocuk kalacaklarını; ve Cennete giden peder ve validelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını; ve çocuk sevmek ve evlât okşamak gibi en lâtîf bir zevki, ebeveynine temine medar olacaklarını…. müjde veriyor…” Tabiatı bozuk olup vefat edenler için ise şöyle denir: “…O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kimbilir ne şekle girerdi!”

VELAYETİ KATLAMAK

Böylece çocuğu yaşasa “şaki” olabilecek bir çocuğun masumken vefat ettirilmesi hem o çocuğa hem de ailesine bir lütuf oluyor. Tabi bu demek değil ki vefat eden her çocuk ileride şekavete girecek. Ve yine demek değil ki şekavete girecek olan çocuğun ailesi Allah’ın inayet ve hıfzından uzaktır. Kimi Allah’a merbutiyeti kavi aileler vardır ki şaki bir çocukla ağır imtihan yaşar ve bu imtihanı kazanarak velayetlerini katlarlar.

Bediüzzaman elim acı ve ıstıraba karşı teselli eder:

“Gerek peder ve gerek valide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakikî ehl-i iman ise, dünyadan yüzünü çevirir, Mün’im-i Hakikîyi bulur. Der ki: ‘Dünya madem fânidir, değmiyor alâka-i kalbe.’ Veledi nereye gitmişse, oraya karşı bir alâka peydâ eder, büyük mânevî bir hal kazanır.” (Çocuk Taziyenâmesi, 17. Mektup)

Bu hâl, halet bir nimettir. Belki de ayette ifade edilen “tebdil”le kastedilen budur. Kehf suresi semboller ve temsillerle ifade edilen hakikatler örgülenmiş. Kesin hüküm vermenin, çıkarımlar yapmanın yanlışlığı hep vurgulanmış. Bu sebeple surede tekrar edilen “Rabbiniz daha iyi bilir.”(18/19) “…en iyi Allah bilir.” (18/22) “… en iyi Allah bilir.” (18/26) ayetlerine sığınırız.

Evlad sahibi olmamayı da bu anlamda düşünebiliriz. Ağır hatta çok ağır bir imtihan. Ama kaderin hükümleri zaman üstü cereyan eder. Allah belki de bizim yoldan çıkmamıza sebep olacak “nimet” görünümlü bir “nikmet”i daha baştan bize vermez. Ama o “vermeme”nin yeri boş kalmadığı gibi mutlaka daha “hayırlısı” ile doldurulur.

“Hızır çeşmesine doğru” yola çıkanların “nimetlerin elden alınması” emsali imtihanlar yaşamaları ve Allah’ın dünyevi veya uhrevi “daha hayırlısı”nı vereceği inancıyla itminan içinde hareket etmeleri o yolun bir zaruretidir.

Yarın: Hızır çeşmesine doğru-4

[Veysel Ayhan] 30.10.2017 [TR724]

Hizmet Hareketi’nin en büyük ‘günahı’ [Erkam Tufan Aytav]

Hizmet Hareketi’ne atfedilen iki büyük “günah” var.

Bunlardan biri Ergenekon ve Balyoz Operasyonları, öteki ise 17/25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonları.

Hangi günah daha büyük diye sorarsanız, bence Ergenekon ve Balyoz Operasyonları daha büyük.

Cumhuriyet tarihi boyunca asla dokunulamayan bir yapıya dokunulmuştu bu operasyonlarla. Bu yapı, adı Ergenekon olan derin devlet yapılanması ve onun operasyon gücü olan kontrgerilla idi.

Cumhuriyet tarihi, bu karanlık yapının kanlı ve kirli eylemleri ile doludur.

Cumhuriyet tarihi diyorum, çünkü Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren varlığını hep sürdüren bir yapı bu.

Bediüzzaman da, yaşadığı dönemde varlığından haberdar olmuş ve adını “gizli zındıka komitesi” koymuştu.

Siyasetten TSK’ya, medyadan cemaatlere kadar her yere girmiş, her tarlayı sürmüşlerdi.

Sürülen tarlalar içerisinde Hizmet Hareketi’nin de olduğunu son yaşanan olaylardan sonra hepimiz acı bir şekilde gördük. Görmeye de devam ediyoruz.

Ülkenin her tarafına dal budak salmış, kendini devletin esas sahibi gören, o güne kadar asla dokunulamayan bu yapıya Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir operasyon yapılmıştı.

Eksikleriyle, yanlışlarıyla da olsa -keşke yanlışlar olmasaydı- tarihin en büyük operasyonuydu. Bir o kadar da riskli, bir o kadar da tehlikeli bir operasyondu bu.

O güne kadar kimse buna cesaret edememişti.

O kadar riskliydi ki milletin başına bela olmuş bu kirli yapı ya yok edilecek ya da bu operasyonu yapanlar, destekleyenler ile birlikte yok edilecekti.

İkincisi oldu.

Ergenekon operasyonlarının yapılabilmesi için arkada güçlü bir siyasi kararlılık gerekliydi.

Erdoğan, başlangıçta Ergenekon operasyonlarının arkasında durmuştu. Hatta ‘bu davaların savcısıyım’ bile demişti. Erdoğan medyasıyla, partisiyle Ergenekon’un üzerine gitme kararlılığındaydı.

Ucu onlara da dokunuyordu çünkü.

Erdoğan’ın bu kirli yapı ile ittifak etmesi, tarihi bir fırsatı tersine döndürmüş oldu.

Cumhuriyet tarihi boyunca milletin kanını emen bu kanlı yapı bitirilmek arifesindeyken tekrar güçlendi.

O cesur yürek emniyet ve yargı mensupları ve onları destekleyen Hizmet Hareketi gönüllüleri arenada çakalların önüne atılır gibi bu kanlı yapının önüne atıldı.

Öyle bir ceza verilmeliydi ki ibreti alem olsun. Bir daha da kimse bu topraklarda bu yapıya dokunamasın, böyle bir operasyona tevessül edemesin.

Dokunan yanmasın, adeta kavrulsun, külleri de göğe savrulsun.

Aynen öyle oldu.

Önce bu yargı ve emniyet mensupları hapislere tıkıldı. Ardından da Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik ‘soykırım’ uygulanmaya başlandı.

Erdoğan, o operasyonlara emri veren sanki kendi değilmiş gibi, olan biteni arenadaki tiranların makamından seyretti. Bırakın seyretmeyi, Ergenekon yapılanmasının operasyon elemanı oldu.

Erdoğan, “Ergenekon var” dediğinde var diyen, yok dediğinde de yok diyen tabanı bu soykırıma alkış tuttu.

Ergenekon’un uzantısı siyaset ve medya da toplumun geri kalanını etkiledi, onlar da bu soykırıma alkış tuttu.

Ve bugünlere geldik.

Ergenekon yapılanması Erdoğan sayesinde tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor.

Bazen geriye bakıp düşünüyorum ‘değer miydi’ diye.

Yani Ergenekon yapılanması ile birlikte soykırımı alkışlayan bu millet için değer miydi?

Değer miydi bu milletin celladının üzerine gitmeye?

Celladının bıçağını şuursuzca yalayan bu millete değer miydi?

Ergenekon’un üzerine giden emniyet ve yargı mensupları da işkence altında, hücrelerinde bunları düşünüyorlar mıdır acaba?

‘Değer miydi’ diye.

Millete küsülmez derler ya.

Evet küsülmez.

Yine bir şeyler yapılacaksa bu millet ile yapılacak.

Benimki de bu yaşananlar karşısında milletin vefasızlığına, şuursuzluğuna bir sitem işte…

Nazım da benzer duyguları yaşamış olsa gerek ki milletimize dair “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” adlı şiirini yazmıştı 1947’de.

“Dilim varmıyor ama koyun gibisin kardeşim” demişti.

Demek o tarihten bu yana şark cephesinde değişen bir şey yok.

Bakın ne demişti Nazım Hikmet şiirinde:

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

[Erkam Tufan Aytav] 30.10.2017 [TR724]

Keşke imajımız 300 milyon lirayla düzelse [Semih Ardıç]

Türkiye’nin bozulan imajını tadil etmek maksadıyla hazırlanan strateji sağlam zeminden mahrum. Zeminin niçin kaygan hale geldiğine temas etmeden evvel ‘tanıtım’ serencamını hülâsa edeyim. 2010’dan beri bazı sektörler adına tesis edilmiş bir tanıtım grupları faaliyet gösteriyordu.

Fındık Tanıtım Grubu, Deri Tanıtım Grubu gibi isimlerle Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) çatısı altında faaliyet gösteren 15 tanıtım grubu kapatıldı. Artık Türkiye Tanıtım Grubu (TTG) hepsinin yerine dünyaya açılacak. Tanıtım gruplarının kasasında birikmiş 300 milyon lira da TTG’ye devredildi.

TANITIM GRUPLARI SUİSTİMAL EDİLDİ

Tanıtım grupları verimsiz oldukları saikiyle tasfiye edildi. 2010’da başlayan çalışmalarda sektörler adına vazife alan isimlerin kendi markalarını ve şirketlerini tanıtmaktan öte gidemedikleri esefle müşahede edildi. Hüsnü niyetle çıkılan yolda hangi maksada hizmet ettiği belli olmayan seyahatler, lüks harcamalar ve suiistimaller ihracatçıların şevkini kırdı. Türkiye’nin 2013’ten itibaren siyasî ve iktisadî veçheden cazibesini kaybetmesi sebebiyle en etkin tanıtım faaliyetleri bile suya yazı yazmak misali netice vermedi.

Bazı tanıtım grupları belli çevreler için haksız kazanç kapısına döndü. Kendilerine yakın halkla ilişkiler (PR) şirketlerine adrese teslim işler verip komisyonunu alan başkanlardan aile şirketine ihracat bağlantısını tanıtım grubu vasıtasıyla yapan başkanlara kadar nice suiistimal ayyuka çıktı.

KAPATMAKTAN KOLAY NE VAR!

Sistemi ıslah etmek veya aksayan tarafları düzeltmek yerine kapatmak en kolayı. Şubat ayında kapatılan 15 tanıtım grubunun misyonunu üstlenen TTG’nin akıbeti de farklı olmayacak. Hatta bu defa daha yüksek tutarda bir kaynak birkaç kişinin inisiyatifinde har vurup harman savrulacak.

Haddi zatında Türkiye’nin hâk ile yeksan olmuş imajını değil 300 milyon lira 3 milyar lira bile ayağa kaldıramaz. Devletin beynelmilel imajı ne kadar kuvvetli ise firmaların, markaların ve ihracatçıların imajı da o kadar kuvvetlidir. Alman malı, ABD teknolojisi veya Japon arabası derken bu husus kastedilmektedir.

ZEYBEKCİ’NİN COŞKUNLUĞU

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin hararetli sözlerle aktardığı o coşkun ekonomiden maalesef eser yok. Türkiye dünyada kabul gören demokrasi, rekabetçilik, hukukun üstünlüğü, yolsuzlukla mücadele, yatırım iklimi, şeffaflık ve basın hürriyeti gibi endekslerde ilk 70 devlet arasına bile giremiyor.

En fazla reel faiz ödeyen, buna rağmen yerel para birimi bir ayda yüzde 10’a yakın devalüe olan, enflasyonda açık ara Avrupa şampiyonluğu unvanına sahip bir ekonomide coşkudan ya da çift hane millî gelir artışından bahsedebilmek nevi şahsına münhasır bir zekanın eseridir. Avrupa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar geniş ve hafife alınamayacak kadar mühim bir coğrafyadan hızla uzaklaşan Türkiye’ye dair bakış açışı artık çok farklı.

BİNDEN FAZLA ŞİRKET GASP EDİLDİ

Ne hazindir ki Türkiye artık yasaklar, baskı, işkence, zulüm ve medyaya sansür ile yan yana telaffuz ediliyor. Boydak, Koza İpek, Kaynak, Naksan ve Dumankaya gibi binden fazla şirketin el koyma bahanesiyle gasp edilmesi, iş adamlarının sadece Hizmet Hareketi ile irtibatlı oldukları için hapse atılması haliyle yatırımcıları korkuttu.

En iptidai devletlerde bile tutuklamaya esas teşkil edemeyecek kadar sudan sebeplerle istihdam ve ihracat rekorları kıran iş adamlarının hapse atılması doğrudan yabancı yatırım tutarını yüzde 70 azalttı. Gasp edilen şirketler arasında Zaman, Bugün, Samanyolu, Taraf ve Özgür Gündem gibi medya gruplarının olması iktidarın medya ve sermayeyi nasıl bir tehdit olarak gördüğünü cümle âleme gösterdi. Yatırımcılar için bundan daha caydırıcı ne olabilirdi ki!

İHRACATTA KAYIP SENELER

Reform senelerinde 22 milyar dolar yatırıma mukabil şu anda 3-5 milyar dolar için takla üstüne takla atılıyor. O sermayenin de kaynağı hâlâ meçhul. İhracat 2014 rakamı olan 157 milyar doların altında kaldı.

Aradan geçen üç sene kayıp. İlaveten İran’a altın ihracatı gibi gösterilen tutar (Reza Zarrab davası ilerledikçe bunların İran’a ödenen doğalgaz ve petrol paraları) düşüldüğünde ortalama ihracat 140 milyar doların altına iniyor. İhracat, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iddia ettiği gibi 2023’te değil 500 milyar dolar böyle giderse 200 milyar dolar bile olamaz.

SİPARİŞ İPTALLERİ RUTİN HALE GELDİ

Esasında daha vahim hâdiseler var. İmalatçı, toptancı, tüccar, sanayici, bankacı ve ihracatçı bizzat yaşıyor. ABD’nin vize yasağının bedelini iş âlemi ödüyor. Sipariş iptalleri, eskiden Türkiye akın akın gelen alım gruplarının artık adımını atmaması ve farklı tedarikçiler bulması bunlardan birkaçı.

Türkiye’de en büyük iki sektör otomotiv ve mobilyadır. İstanbul oto ve mobilya fuarlarına bırakın yabancı firmaları Türkiye’nin büyük gruplarından kaçı iştirak ediyor? Bünye mütemadiyen kan kaybediyor. Ekonomi bakanları ise hayal tacirliği ile iş âlemini oyalıyor.

Türkiye Tanıtım Grubu, 300 milyon lira ve Made In Turkey (Türk Malı) sloganından çok daha fazlasına ihtiyaç duyacak. Zira hukuk ve demokrasinin olmadığı yerde yatırım olmaz. Böyle bir iklimde kalkınma, refah ve huzurdan bahsedilemez.

Aksini iddia edenler kendileri gibi Türkiye’yi de zelil ediyor vesselam.

İHRACAT PATİNAJ YAPIYOR

SENE        TUTAR*
2008        132,1
2009        102,1
2010        113,8
2011        134,9
2012        152,4
2013        151,8
2014        157,6
2015        143,8
2016        142,6
2017**    149,7

(*)Milyar dolar.
(**) İlk 9 ay verisine göre sene sonu için tahmini rakam.

[Semih Ardıç] 30.10.2017 [TR724]

Dindarların yerellik imtihanı: “Hangi Cömaattensin Yeenim?” [Hakan Zafer]

Evimizin hemen yanındaki caminin bir adı yoktu. Herkes evvelce imamlık yapmış Ali Hoca’nın adıyla camiyi bütünleştirmişti. Benim için, çocukluğumun ilk yaşlarında namaz, Ali Hoca’nın camisinde kılınan namazdı. Her ne kadar yaş ortalamasını düşürmede küçük bir kımıldamaya vesile olsam da bahçede namaz beklerken dedelerin aralarındaki muhabbetine bakarsanız onlar benden daha genç sayılırdı.

Cami içinde herkesin namaz kılmak için seçtiği bir halı vardı. Sünnet namazlar o halı üzerinde eda edilir, farza geçerken de safın halıya yakın tarafında durulurdu. Ben, yaşım itibariyle safın kenarlarında kalırdım. Minberin sağındaki bölmenin en sonuna denk gelen yer, benim farzı kılma yerimdi. Haliyle, hemen solumdaki safın en son yaşlı üyesi, benim namazı ilk öğrendiğim sıralarda göz ucuyla kontrol ettiğim kişiydi. Onda, benim ilk dikkatimi çeken, sağ serçe parmağının şekliydi. Ben, Hacı Emmi’nin sağ serçe parmağını sadece namazlarda, tahiyyatta gördüğüm için serçe parmağın şeklini namazın bir parçası gibi zannederdim. Hacı Emmi, katlanmış şekilde duran o parmağını her zaman boş yere öylece tutuyor olamazdı. Vardır bir bildiği diyerek ben de bir süre sonra parmağımı o şekilde tutmaya başladım. Allah’tan, aynı caminin cemaati babam imdadıma yetişti. Meğer o dedenin parmağının şekli, namazı güzelleştiren bir tercih değil, kırık sonrası kemiğin yanlış kaynamasından kaynaklıymış.

Şimdi bakıyorum, ortalama Müslüman dindarlığı benim tahiyattaki şaşkın halimden çok da farklı değil. Nerede “yanlış kaynamış” anlayış, pratik varsa, dindarlığın bir parçası algılanıyor. Öyle algılansın isteyen yol bozanlar ise, dinî algılanabilmesi için başka bir dini pratiğin veya inancın içinde veya yanında sunma çabası gösteriyorlar. Normal düzeyde ahlaktan, izandan yoksun hal ve tavırlar, yan yana getirilen dini uygulama veya şekillerle dini gösterilebiliyor.

***

Buraya kadar taklitten bahsediyorum diye düşünmüş olabilirsiniz ama kastım, yerellik. Kendimi, kavramdan kastımı ifade ederek sınırlandırmam yararlı olacak. O halde, yerellikten anladığımı başlıklar halinde sıralamalıyım.

  • Her şeyi kendinden ve çevresinden ibaret zannetme.
  • Çevreye ve yeni olana kapalı, kör yalnızlığa hapsolmuş, kendini yeterli görme. Bu yalnızlığın beraberinde getirdiği bir yanılgıdan ötürü “tek kalmayı”, “tek olma” zannetme.
  • Değişim reddedildiği, geldiği gibi davranma risksiz olduğu için kalıpları erdem zannetme.
  • İnanış biçiminden günlük sıradan davranışlarına kadar kendinde olanı, başkalarına da gereklilik görme.
  • İnançlarının etki alanını, yeterlilik, ilgi ve sevgileriyle genişletirken, öfke ve sevmedikleriyle daraltma.

Bilinen anlamıyla yerellik, kötü değil ama kendi yerelliğine hapsolmak ve bu dar pencereli hapishane hücresinden alemi seyrettiğini zannedip haritalar çizmek illetlidir. Mesela, doğup büyüdüğümüz yörenin, kişiliğimizi oluşturan etkilerinin kalıcı izleri görünüyor olabilir. Ancak, bunun bir dinî karakter üzerinden meziyet olarak pazarlanması sorunludur. Giyimde kuşamda, yemede içmede, hatta şivede bile yerelliğin devamını sağlamak, dini hayatın bir parçası gibi algılanırsa sorun başlamış demektir.

Potansiyel olarak yeryüzünde yaşayan herkesin Müslüman olması ihtimaldir. Kalkıp Kayseri’nin, Konya’nın, Malatya’nın bir köyünde “zamanın sahibi”, “evliyalar konseyi başkanı” ilan ettiğimiz birinden, cümle alemin haberdar olamamasını nasıl açıklayacağız. Hele hele, “zamanın sahibine tabi olmayan kişi cehalet üzerine ölür” kabulünü hangi olağan üstü yorumlama becerimizle bir çırpıda halledebiliriz?

Yerellik takıntısı, kendi efendisine alemi bağlamaktan garip bir haz aldırır. Sadece İstanbul’da aynı yıl yapılan farklı toplantılarda, civardan ulema getirip biat aldıran asrın en mühim âlimi ve müceddid sayısının 3, 5 kişiyi bulduğu zamanları hatırlıyorum.

Herkes, bayrak, kendi ayağının altındaki toprağa düşmüş, yine oradan ve bir zahmet kendisi tarafından kaldırılacak zannediyor. Elin alemin toprağı, Allah’ın arzı değilmiş gibi, hep son karakol “bizim oralar” oluyor. Aşırı sahiplenerek yerelleştirdiğimiz her şeyin “bizim olanı”, hidayete ulaştıran en kestirme yol oluyor. Bu, kimi zaman bir şahıs olurken kimi zaman bir şehir, bir kitap hatta bir kıyafet bile olabiliyor.

Son Soru:

“…. gibi” olmanın dayanılmaz rahatlığı, göz tembelliği yapıyor. Yalnız kendine gelmiş, ister ve gayret gösterirse -hatta izin verirse- başkaları da nasiplenebilirmiş gibi yerelleştirilen dindarlığın, başkalarını da içine alan bir ahlak yapısı doğurması mümkün olabilir mi?

[Hakan Zafer] 30.10.2017 [TR724]

Herkese bir ‘Şiröyder’ kampanyası! [Naci Karadağ]

Hasan Cücük anlatmıştı. Tayyip Erdoğan vakt-i zamanında PKK’nın yayın organı olan TV kanalını kapatsın diye Danimarka Başbakanı’nı sıkıştırmış. Adam demiş ki, “Benim TV kanalı kapatmak gibi bir yetkim yok…”

Aslında gayet normal ve demokratik her ülkede olması gereken.

Bizimkisi ağzı açık, hayretler içinde kalmış ve aşağılamış Danimarka başbakanını, demiş ki: “Nasıl başbakansın ya, bir kanal bile kapatamıyor musun?”

Mantık bu, her devleti kendi tımarhanesi gibi sandığı için, her devlet başkanını da aşiret reisi olarak görmek!

O zannediyor ki, dünyadaki tüm başbakanlar istediği bankaya çöküyor, istediği işyerine el koyuyor, mal mülk gasp ediyor, belediye başkanlarını şutluyor, damadını, eniştesini kaynatasını filan bakan neyim yapıyor!

İktidar partisine bakarsanız yargımız dünya birincisi. Perinçek ve Ergenekon tayfasına göre ise zaten altın çağını yaşıyor…

Öyle değil elbette.

Tarihin en rezil dönemini yaşıyor adalet. İsminde ‘Adalet’ olan bir partinin iktidarında yaşanıyor bunlar.

Gerçek bir demokraside şöyle işliyor süreç:

Eğer bir yayın kuruluşu hakkında şikâyetiniz varsa, öyle algı operasyonları, hedef gösterme, TOMA’larla basma, hain ilan etme filan gibi haydut yöntemlerle değil. Savcıları harekete geçirirsiniz, onlar davet ederler, sorgularlar eğer kovuşturmaya gerek varsa dava açarlar, süreç ilerler.

Bize bugün çok uzak geliyor ama birkaç yıl öncesine kadar bizde de böyleydi.

KABİLE HUKUKU NASIL İŞLİYOR?

Gelin görün ki artık böyle değil.

Eğer istihbaratın emriyle bir tetikçi aracılığıyla size operasyon çekilmiyorsa, havuz bataklığı manşetten ya da kalibrasyonunuza göre orta sayfalardan haber yapıyor. Daha savcıların, adliyelerin haberi bile yokken tutuklanacağınız yazılıp çiziliyor.

Eğer sizden çok korkuyorlarsa bizzat Erdoğan kamera karşısında sizi suçlu ilan ediyor. “Ne mahkemesi ya” filan demişliği de vardır muhteremin.

Sonra sabahın karanlığında eviniz basılıyor. Devletin artık beş kuruşluk itibarı kalmamış tetkikçi ajansı haberi servis ediyor, iddianamenizi sizin ve avukatlarınızın haricinde iktidardakiler, havuz, trollere kadar neredeyse AKP muhtarları bile biliyor, onlara servis yapılıyor ama size kimse bir şey söylemiyor. Neyle suçlandığınızı bile bilmeden aylarca yatıyorsunuz.

Sonra bir sabah yine manşete çekiyorlar sizi. Bakıyorsunuz savcı iddianameyi tamamlamış. Aslında bu, hükmünüz verilmiş demek.

Selahattin Demirtaş’ın hâkime dediği gibi, hâkim başkasının aldığı kararı ilan etmek zorunda, aksi halde bir hafta sonra sizin yan hücrenize gelir kendisi de.

NAZLI HANIM’IN OĞLU MESELEYİ ÖZETLEDİ

Nazlı Ilıcak’ın oğlunun sıvamasını hatırlıyor musunuz?

Aklı sıra Tayyip Erdoğan’ın ne kadar müşfik olduğunu izah etmek için açıklama yaptı. Ziyaret etmişti Erdoğan’ı. İhtimal böyle bir açıklama ile annesini de kurtarabileceği zehabına kapıldı. Şöyle demişti:

“Sn. Cumhurbaşkanımıza bir kere daha hayran kaldım. Niye mi? Annem hapiste olmasına rağmen beni kabul etti, derdimi dinledi, vakit ayırdı. Annemin yaptıkları yüzünden beni cezalandırmadı. Ona olan öfkesini benden çıkarmadı. Aksine bana her zamanki sıcaklığı ile yaklaştı. Kendisine de arz ettiğim üzere bu dönemde en yakınlarım bile benden vebalıymışım gibi kaçarken, Sn. Cumhurbaşkanım adaletini gösterdi.”

Neresinden tutsanız tel tel dökülen ve hukuk, adalet adına tam bir faciadır yukarıdaki cümleler.

Bir kere Cumhurbaşkanı’nın kendi annesine, yani Nazlı Hanım’a öfke duyduğunu ve annesinin bundan dolayı cezalandırdığının itirafı var.

İkincisi, annesinden dolayı cezalandırılanların olduğunu zımnen kabul.

Üçüncüsü, bu ülkede adaleti yargının değil şahısların sağladığına dair bir kabile devleti anlayışı…

BÜYÜKADA’DAKİ AJANLARA N’OLDU?

Geçtiğimiz gün yapılan Büyükada baskını daha çok taze.

Havuz çomarları nasıl bir nefret ve ağızlarından tükürükler saçarak manşetten yüzyılın en büyük ajanlık baskını gibi vermişlerdi.

Onlara göre şek ve şüphe yoktu.

İnsan hakları savunucuları hem ajandılar, hem terörist, hem militan, hem casus, her türlü melanet onlardaydı.

Bizzat cumhurbaşkanı da katıldı bu koroya. “Gezi’nin devamını planlıyorlardı” dedi.

Tel tel dökülen ve yazanı değil hukuk fakültesinden mezun etmek, akıl hastanesine götürmesi gereken paranoyak bir metin iddianame olarak kabul edildi.

Sonra Erdoğan geçti kamera karşısına ve bu ülkede yargının bağımsız olduğunu filan söyledi.

Gerçi kendisi çoktan suçlu ilan etmişti ama zanlıları. Troller ve havuz çomarları tam kadro abanıyordu üstelik.

Nasıl olduysa, mahkeme tamamını serbest bıraktı “Büyükada ajanları”nın…

Küçük tetikçiler, “İnsan daha düzgün iddianame hazırlar” diye savcıyı suçladı.

Kimi olgun ve suret-i haktan görünmeye çalışan Erdoğan yancıları ise, “Bakın işte hukuk var demek ki?” diyerek gurur vesilesi yaptılar.

İşin iç yüzü sonra ortaya çıktı.

Ülkede hukukun tamamen bittiğinden artık emin olan Almanlar, sanırım “lanet olsun” diyerek kendileri de en azından vatandaşlarını esaretten kurtarmak için kabile yöntemini kullanmaya karar verdiler.

Bizzat en prestijli yayın organları yazdı ve olayın kahramanları da teyit etti.

Meğer, tüm tutuklama kararları gibi beraat kararlarını da hâkim vermemiş.

Olması gereken de buydu yoksa muktedirin aksine karar veren hakimlerin başlarına gelen belli.

Hakimler kendilerine verilen emirleri yerine getirmişler meğer!

Türk yargısının içinde bulunduğu durumu Almanlar teyit etmiş oldu böylelikle.

Hukuk devleti filan değil, çadır devleti olduğumuzu ispatlamış oldular.

İŞİNİ GÖRDÜRMEK İSTİYORSAN…

Eski Başbakanlardan Gerhard Schröder’in aracı olarak devreye girdiğini ve Tayyip Erdoğan’ı ikna ettiğini yazdı dünya basını. Hatta daha ağırını yazanlar oldu, “Diktatörle pazarlık” başlığı attılar.

İktidar yandaşları bunla gurur bile duyabilirler ama aracı bulununca hukuk filan hikâye anlamına gelen bir olaydır bu.

Fransızlar da önce benzer bir yöntem denemiş, Fransa devlet başkanı Erdoğan’dan “rica ederek” bir vatandaşını serbest bıraktırmıştı.

Bu ülkede sadece yargı da değil, her şey böyle işliyor artık.

İşe alımlarda adamını buluyorsun.

İhalelerde de öyle.

İşten adam atarken bir ihbar yetiyor.

Tayin durdurmak aracının gücüne bağlı.

Yahu, börek sattı diye terörist ilan ediliyor teyzeler, bizzat darbeyi yönetenler ortalıkta geziniyor, saraya danışman oluyor.

AKP’li aracı bulabilenin yapamayacağı iş yok.

Herkes adamını bulduğu anda işini görüyor.

Böylesi mide bulandırıcı bir topluma dönüştürdüler Türkiye’yi.

Herkes bir Schröder bulsun yeter ki!

Gerisi çocuk oyuncağı… Bu tımarhanede artık böyle…

[Naci Karadağ] 30.10.2017 [TR724]

Futbolda bugün varsın yarın yoksun! [Efe Yiğit]

Futbol garip bir oyun. Başarı ve başarısızlık anında ceza görüyor. Rehavete kapılmanın cezası ağır oluyor. Uzun yıllar takımda kalacak denilen isimler, bir anda kendini kulübün dışında buluyor. Olmaz denilen şeylerin olduğu futbolda devridaim makinası bu sezon da çalışmakta. İşte makinanın öğüttüğü bazı isimler…

MÜNİH-DORTMUND TAHTAREVALLİSİ

‘Almanya’da bu sezon hangi hoca kovulur?’ diye sorulmuş olsaydı Carlo Ancelotti adı listenin en sonunda yer alırdı. Geçen yıl geldiği Bayern Münih’i şampiyon yapan Ancelotti, kariyerinde ilk kez ligin 6. haftasında kovulmanın şokunu yaşadı. Ancelotti’yi gönderme sebebi, ligdeki istikrarsızlık kadar Şampiyonlar Ligi’nde alınan 3-0’lık PSG mağlubiyetiydi.

Bu sezon Bayern Münih sıkıntılarla boğuşurken, Almanya’da fırtına gibi esen bir Borussia Dortmund var. Yani vardı. Bundesliga’da zirveyi bu sezon ele geçirmeye hazırlanan Dortmund, son 3 haftada adeta yıkıldı. Ancelotti sonrası eski hocası 72’lik Jupp Heynckes’le anlaşan Bayern ise farkı kapatmayı bildi. Bayern son 3 haftada, rakibi Dortmund’un 1 puanına karşılık 9 puan alınca, liderlik koltuğuna hem de 3 puan farkla oturdu. ‘Ne olacak bu Bayern’in hâli’ out, ‘Ne olacak bu Dortmund’un hâli’ in…

MANCHESTER CİTY AÇIK ARA ŞAMPİYON OLABİLİR Mİ?

İngiltere Premier Lig’de şampiyon adayları bir elin parmaklarını geçmezken, yarış genelde son haftalara kadar devam ederdi. Bu da, yarışın sadece iki takım arasında geçmemesiyle ilgili. Sezon başında şampiyonluğa oynayacak takımlar belliydi: Chelsea, Liverpool, Manchester United, Manchester City, Tottenham, Arsenal.

Henüz çok erken olsa da, bazı takımlar şampiyonluk yarışında çok kan kaybetti. Bunlardan birisi Jürgen Klopp’un yönettiği Liverpool. Taraftar artık şampiyonluktan ümidi kesmiş durumda. Benzer şekilde Arsenal ve Chelsea da çok kolay puanlar kaybederek şampiyonluktaki iddialarını zayıflattılar. Bu sezona flaş bir giriş yapan Manchester United ve iki sezondur şampiyonluk yarışında boy gösteren Tottenham da, peş peşe maç kaybetti. Böylece yoluna neredeyse kayıpsız devam eden takım Manchester City oldu. Guardiola’nın öğrencileri en yakın rakibine 5 puan fark atarken, eğer sezon boyunca bu performansını sürdürürse, Premier Lig’de uzun zaman sonra ilk kez ‘açık ara şampiyon’ görmüş olacağız.

CLAUDİO RANİERİ FIRTINASI, FRANSA’DA

Fransa Ligue 1’de PSG ve Monaco’nun zirve mücadelesi vermesi ne kadar olağan ise Nantes’ın üçüncü sırada yer alması o kadar sıra dışı karşılanıyor. Normal şartlarda Nantes’ın yerinde Lyon, Marsilya veya Bordeaux gibi köklü takımların olması bekleniyordu. Nantes’ın başarısının altında ise tanıdık bir ismin imzası var. Leicester City’yi 132 yıllık tarihinde ilk kez Premier Lig şampiyonluğuna taşıyan İtalyan hoca Claudio Ranieri, Fransa’da da iyi performans gösteriyor. Yaşlı kurt, buradan da bir ‘peri masalı’ çıkarır mı bilinmez ancak mütevazı bir kadroyla PSG ve Monaco’yu takip ediyor.

Söz Fransa Ligue 1’den açılmışken Edison Cavani için bir not ekleyelim. Önce Neymar’ın astronomik transferi, ardından Kylian Mbappe’nin takıma gelmesiyle tam bir ‘çirkin ördek’ yavrusu muamelesi gören Uruguaylı forvet, attığı gollerle kendisine yapılan ayrımcılığa okkalı cevaplar vermeyi sürdürüyor.

MESSİ, ZİRVEDE YALNIZ KALDI

La Liga’da zirvede yine bildik takımlar var. Ancak bazı farklar da var. Barcelona’nın liderliği sürpriz değildi belki ama Real Madrid’in beklenmedik puan kayıpları, özellikle geçen sezonki başarılardan sonra sürprizdi. Valencia’nın zirve mücadelesi ise tanıdık bir durum. Yine de Barcelona’nın Neymar’ı kaybedip, yerine transfer ettiği Ousmane Dembele’yi sakatlığı sebebiyle kullanamadığı hâlde bu kadar başarılı olması, taraftarların beklentisinin üstünde.

Zinedine Zidane’ın öğrencilerinin Barnabeu’da 7 puan kaybetmesi ve Süper Kupa maçında kırmızı kart görerek 5 maç ceza alan Ronaldo’nun sahalara döndükten sonra vasat bir performans sergilemesi, bu sezonun en önemli iki sürprizi. La Liga’daki bir başka sıra dışı olaysa, Messi’nin gol krallığı yarışını Zaza ve Bakambu gibi ismi duyulmamış forvetlere karşı veriyor olması.

NAPOLİ, JUVENTUS’U TAHTINDAN EDEBİLİR

Serie A’da bu sezon Juventus’un 6 yıllık şampiyonluk serisi son bulabilir. Asıl mesleği bankacılık olan Maurizio Sarri’nin yönettiği Napoli, hedefe doğru dolu dizgin ilerliyor. Uzun yıllar sonra şampiyonluğa kendini yakın hisseden Napoli, şimdiden taraftarın gönlünde taht kurdu. İtalyan Ligi’nde sezona 200 milyon Euro’luk transferle başlayan Milan’ın son 6 haftada 4 mağlubiyet alması, şampiyonluk yolunda erken havlu atmasına sebep oldu. Milano’nun diğer takımı İnter ise, eski günlerine dönme emareleri gösteriyor.

IGOR TUDOR, FATİH TERİM İSMİNİ UNUTTURDU

Gelelim Türkiye Süper Lig’e. Sezon başında koltuğu sallantıda isimlerin başında Galatasaray’ın hocası Igor Tudor geliyordu. Galatasaray tarihinde ilk kez Temmuz ayında Avrupa’ya veda etmiş, üstelik Fatih Terim de müsait durumdaydı. Soru, Terim’in hangi hafta takımın başına geçeceğiydi.

Ancak lig başlayınca farklı bir Galatasaray ortaya çıktı. Yaptığı transferler ve peş peşe gelen galibiyetlerle Tudor yerini sağlama aldı. Terim adı ise unutuldu. Öte yandan yeri sağlam görülen teknik adamlardan birisi Trabzonspor’a iyi futbol oynatan Ersun Yanal’dı. Üstelik sezona flaş transferlerle başlamıştı Karadeniz ekibi. Ancak beklentilerin altında kalan Yanal, ligin 8. haftasında gönderildi.

Süper Lig’deki bir başka sürpriz, Göztepe’nin forveti Adis Jahovic’in Negredo ve Soldado gibi yıldızları geride bırakarak gol krallığında öne çıkması oldu. Futbol, böyle sürprizlere gebe işte…

[Efe Yiğit] 30.10.2017 [TR724]