Cemaat'e yeni kumpas! [TR724]

Hizmet Hareketi'ne yönelik 'suikast' kumpasını Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi'den sonra bu defa zengin çocuklarına sahte çürük raporu vermekten yargılanan 'bamya' lakaplı Ergenekon ve Balyoz sanığı eski asker Ahmet Zeki Üçok dillendirdi.

Sahte çürük, Ergenekon, Balyoz ve hipnoz davaları sanığı Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski askeri savcısı albay Ahmet Zeki Üçok, sosyal medya hesabından Hizmet Hareketi'ne yönelik yeni bir kumpasın işaretini verdi.

Üçok, yurtdışına çıktığını iddia ettiği bazı askerlerin suikast timi oluşturduklarını savundu. Makedonya’da bir çiftlik aldıklarını iddia etti. Ancak böylesi ciddi bir iddiayı dile getiren Üçok, ne nokta adres ne kişi ne de yapıldığını savunduğu 'suiast hazırlığı' ile ilgili en küçük somut bir bilgi paylaşmadı. 5 Aralık da benzer bir tweet atan 'Bamya' bugün yeni hiç bir ekleme yapmadan tekrar aynı iftirayı dillendirdi. Bu da akıllara içerde ve dışarda iyice sıkışan AKP iktidarını kurtarmak için Ergenekon-AKP üretimi Cemaat'e yönelik yeni bir kumpas akıllara getirdi. İşte o iftira dolu tweetler:



15 Temmuz kontrollü darbesi öncesi periyodik şekilde 'darbe' haberleri yaparak kamuoyunu hazırlayan Odatv'nin Üçok'un uyduruk iddiasını gerçekmiş gibi kamuoyuyla paylaşması da dikkat çekti.

[TR724] 9.12.2017

Gerçek ümmet [Bârân]

NURUNDAN BİR NUR LUTFET, RAHMETİNDEN MERHAMET.
KULLUĞUNA KABUL ET, NEBİ’YE GERÇEK ÜMMET.

VER KALPLERE HİDAYET, İÇİNDEN ÇIKSIN NEFRET.
KULLAR BULSUN SELAMET, RASUL’E GERÇEK ÜMMET.

GÖNÜLLERDE MA’RİFET, DERUNUNDA MUHABBET.
LİKAULLAH’A  HÜCCET, HABİB’E GERÇEK ÜMMET.

DİN İÇİN GEREK HİCRET, İHLAS ÜZERE NİYET.
HER İŞTE VARDIR HİKMET, SEYYİD’E GERÇEK ÜMMET.

KUL OLMAYA BİR AZMET, MA’BUD’A İTİMAD ET.
O’NDANDIR HEP FAZİLET, ABİD’E GERÇEK ÜMMET.

KULLUKTA VAR MEŞAKKAT, FAKAT SEN YİNE SABRET.
DÜNYA DEĞİL AHİRET, ZAHİD’E GERÇEK ÜMMET.

CANLI OLSA İBADET, KALMAZ İNSANDA ÜLFET.
İMAN-KUR’AN’A HİZMET, SACİD’E GERÇEK ÜMMET.

DAVA BİZE EMANET, BAŞKALARINI DERT ET.
YAŞATMAYI HEDEF ET, AHMED’E GERÇEK ÜMMET.

GÜNAHLARI SEN AFFET, İKİ YERDE SAADET,
OLSUN YERİMİZ CENNET, ŞEFİ’E GERÇEK ÜMMET.

ZALİMLERİ  TE’DİB ET, MAZLUMLARA RE’FET ET.
KIŞI YAZA TEBDİL ET, MAHZUN’A GERÇEK ÜMMET.

KULLUKTA İSTİHDAM ET, HAYIRLI BİR AKIBET.
GAYEMİZ HAKK’A HİZMET, O FAHR’E GERÇEK ÜMMET.

[BÂRÂN] 9.12.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Süvari, Maden ailesi için besteledi: Feridun [TR724]

Türkiye’deki zulümden kaçan Maden ailesinin Ege’de can vermesi yürekleri yakmaya devam ediyor. Ailenin en küçüğü 7 yaşındaki Feridun’a şarkı yazan Süvari, çalışmayı sosyal medya üzerinden duyurdu.

Süvari, şarkıyı ”Bu şarkımı, Feridun Maden şahsında, Maden ailesi ve bu dünyada adaleti bulamayan bütün masumlara ithaf ediyorum…” mesajıyla paylaştı.



FERİDUN

Kaç gün oldu sen gideli

Uçalı gökyüzüne sen

Kaç gün oldu titreyeli

O soğuk dalgalarda



Binlerce bıçak darbesi acısına denk bir zulüm

Sardı körpe bedenini reva mıydı sana ölüm

Ah Feridun…

Can Feridun…

Sustu kaldı dillerimiz

Ah Feridun..



Sen gideli Üşür durur ellerimiz

Uzansaydım ellerine

Alsaydım seni yanıma

Ziyanı yok sen yerine

Ben düşeydim o ummana



Sen ki melek, sen ki masum, sen ki güllerden güzeldin.

O çaresizce gidişin çok dokunuyor kanıma…



Ah Feridun…

Can Feridun…

Sustu kaldı dillerimiz

Ah Feridun..

Sen gideli

Üşür hala ellerimiz…


Söz & Beste | Süvari

[TR724] 8.12.2017

Uyuyan kök hücreler (1) [Barbaros J. Kartal]

Meydanlarda, Avrupalı liderler için, ‘eteğinin altına giriyorlar’ diye hakaret ettiği Haçlıların lideri Papa’yı aramış Kudüs meselesi için. ABD’ye kızıp İsrail ile ilişkileri kesmek nedir o da ayrı mesele. Ufukta böyle bir şey yok. Yakında İslam ülkeleri zirvesine ev sahipliği yapacağız. Epey bir süre ümmet, Kudüs konuşmaları ile geçecek. Araya da şiir ve ayet soslu hamasi laflar…

Yunanistan’a gidip Lozan konusunu açması bir taktik… Artık ezberlediğimiz şeyi yapıyor, ülkenin önüne gündem atıyor. Şimdi CHP bu gündeme atlayacak. Atatürk’ü, İsmet Paşa’yı savunuyorum derken bir bakmışsınız belgeler, dekontlar, Reza’lar unutulmuş.

Mutfakta gerçekte ne pişiriliyor dendiğinde benim başka bir korkum var.

ÜLKEYİ DIŞA KAPATMANIN TAŞLARI DÖŞENİYOR

Sermaye çıkışı ile ilgili “sakın korkmayın, izin vermeyin, vatana ihanettir” şeklinde açıklamasını ertesi gün “Benim tepkim moderatöreydi” seviyesine indirmiş olsa da aslında demek istediğini dedi. Bazılarına göre birkaç aileye mesaj gönderdi. Bazılarına göre ise ekonomide işler sanıldığından da kötü gidiyor. Ben ülkeyi tamamen kapatacağı bir düzleme sokmayı planladığını ve bunun ekonomik taşlarını döşemek istediğini tahmin ediyorum. Çıkan sermayenin farkında ve açıkça tehdit etti.

Ekonominin yüzde 50’si AB ile ithalat ve ihracata dayalı bir ülke Türkiye. AB’ye mal satmadan ya da AB’den mal almadan ayakta durması mümkün değil. Bunu bildiği için AB ile ekonomik ilişkilerin devam etmesini istiyor, iş adamlarına da bunu hissettirip ölümü gösterip sıtmaya razı ediyor. AB’ye de uzun süredir mealen dediği şu:

“Senden mal alayım, sana ucuz mal satayım. İhaleleri zaten siz alıyorsunuz. Üye olmak gibi bir seçenek kalmayacağı için siz de rahatlarsınız. Göçmenlere kapıyı kapatayım siz de şu hapisteymiş bu hapisteymiş, demokrasiymiş çok da ses çıkarmayın. Hassas olduğunuz birkaçını zamanla salarım ama bana ekonomik bir tedbir düşünürseniz göçmenleri de yollarım. Suudi Arabistan, Rusya ve Çin ile nasıl oluyorsa aynısını benle de yapın. NATO’dan çıkmak gibi sivri ve pratiği imkansız fikirleri de gündeme getirmeye gerek kalmaz.”

Avrupalı liderlerinin bundan pek rahatsız oldukları söylenemez. AB kurum olarak kınamaya ya da endişelerini dile getirmeye devam edebilir.

NEFESİ KADAR YAKINMIŞ AMA HİÇ DOKUNMAMIŞ

5 Aralık 2017 tarihli yazısında Selvi şöyle diyor:

‘Şu ana kadar kendisini gizlemeyi başaran ‘fetö’cülerin girişebileceği eylemler,  Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik suikast girişimi ya da intihar eylemi…’

Biraz geriye gitmeden önce şu Erdoğan’a suikast meselesi ile ilgili olarak sıkça tekrar ettiğimiz şeyleri hatırlatmakta fayda var. Selvi ve benzeri memurlara göre Cemaat 15 Temmuz’da da Erdoğan’ı öldürmek istemiş.

ŞİMDİDEN SONRA BURNU KANASA…

Şimdi…. Hükümetin bize anlattıkları ile gidelim. Erdoğan’ın 24 saat yanında bulunan 5 yaverinin 4’ü uydurdukları “Fetö”den çıkmıştı öyle mi? Öyle diyorlar. Peki bu adamlar asker mi? Asker. Erdoğan’ı öldürmeleri çok kolay. Ki öldürmek denince aklınıza illa da vurmak gelmesin. Okuduklarımızdan izlediklerimizden biliyoruz ki bir sürü yöntemi var. Eceli ile ölmüş bile zannedilebilirdi. Bu tür şeyleri yazınca hemen bizimkilerin yüreği ağzına geliyor. “Aman şimdi yaparlar ihale bize kalır”. Yahu geçtik o eşikleri, adamlar tanklı tüfekli darbe yaptılar, 250 kişiyi öldürdüler daha ötesi mi var bize kalacak?

Devam edelim. Hükümetin anlattığına göre Cemaat Erdoğan’a nefesi kadar yakınmış. Ama öldürmek için otelin yolunu bile bulamayan adamları göndermiş. Hem de o gece onun helikopterini de uçağını da Cemaat’in pilotları kullanmış. Geçelim bunları. Bu saatten sonra Erdoğan’ın burnu kanasa ya kendi yapmıştır ya da iş tuttuğu güçler yapmıştır.

Ordunun yüzde birinin katıldığı bir darbe 15 Temmuz. Bıkmadan usanmadan yazmak, hatırlatmak lazım. Ordunun sadece yüzde biri katıldı. Peki kaç general içeride? 185! Bu kadar generali olan yapının harekete geçirdiği asker sayısına bak. Ordunun kurmay subaylarının yüzde 90’ı ya ihraç ya tutuklu. 8 bin asker katılmış darbeye bunun yarıya yakını mecburi askerlik hizmetini yapan gençler ve askeri lise öğrencileri. Yani nereden tutsan elinde kalıyor.

Bir de Cemaat’in ele geçirdiğini iddia ettikleri emniyet de darbe gecesi cuntacıların karşısına dikilmiş. Neyse… Gelelim esas meselemize.

KIYAMET KOPSA DA UYANAMAYAN ‘UYUYAN HÜCRELER’!

Bir süredir dile dolayıp duruyorlar yok uyuyan hücre yok intihar eylemi yok suikast yok örgüt içi infazlar. Bunlar, aslında ne planladıklarını gösteriyor. Yahu adamın gecekondusunu yıkmaya gidiyorsun adam elinde ne varsa zabıtaya saldırıyor, çocuğunun boğazına bıçak dayıyor.  Binlerce iş adamının malına çöktünüz, on binlerce insanı evinden aldınız, yüz binlerce insanı işinden ettiniz bir tanesi bile şiddete bulaşmadı. Hamile kadınları süründürdünüz bir tane bile vukuat çıkmadı. Kime ne anlatıyorsunuz?

Bakın yukarıda yazısından örnek verdiğim Selvi, “fetö”nün suikast hücresi başlıklı yazısında bir yıl önce ne yazmış

“15 Temmuz darbe girişiminden sonra ‘fetö’cü yapılanmanın başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere stratejik hedeflere yönelik suikast girişiminde bulunacağı söyleniyordu. Rus büyükelçi Karlov’a yönelik suikast tam da bu konsepte oturuyor. Ancak Karlov suikastının bir son değil, bir başlangıç olmasından endişe ediliyor. ‘fetö’cü yapılanma yeni bir faza geçti.

(…)

Uyuyan hücrelerin harekete geçirilip Karlov suikastında olduğu gibi stratejik hedeflere yönelik suikastlar düzenlenmesi… Ya da intihar eylemleri.

(…)

İstihbarat birimleri şimdi uyuyan hücreleri tespit etmek için çalışıyor.

Önümüzdeki günler ‘fetö’ suikastçıları açısından önemli gelişmelere gebe olabilir.” (22 Aralık 2016).’

Laflara bak. Allah korkusu falan kalmamış. İnşallah bu laflarla gidersin mezara! Neyse.

Yani ülkede kıyamet kopmuş bir türlü uyanmamış bu hücreler! En heyecanlı yerde kalalım. Selvi’ye bir yıldır aynı lafları söyletenler neler planlıyor olabilir bir sonraki yazıda devam edelim.

[Barbaros J. Kartal] 9.12.2017 [TR724]

Zarrab’a sorulmayan sorular [Adem Yavuz Arslan]

New York Güney Bölge Mahkemesi’nde 8 gündür devam eden ve Halkbank eski yöneticisi M. Hakan Atilla’nın tek sanık olarak yargılandığı davada Reza Zarrab’ın tanıklığı sona erdi.

Tam 7 gündür hem savcı hem de Hakan Atilla’nın avukatları tarafından sorgulanan Reza Zarrab çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Direk ve çapraz sorguda ilginç detaylar ortaya çıktı.

Özetle, Zarrab’ın rüşvet çarkı kurduğunu, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a toplamda 50 milyon Euro rüşvet verdiğini, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğluna da rüşvet verdiğini, 17 Aralık’ta tutuklandıktan sonra yine rüşvet vererek tahliye olduğunu, İran ambargosunun delinmesi için dönemin Başbakanı Erdoğan’ın ve Ekonomiden Sorumlu Bakanı Ali Babacan’ın onayı ve talimatı olduğunu, Zarrab’ın dönemin AB Bakanı Egemen Bağış ile sıkı ilişkileri olduğunu, onun Ortaköy’deki ofisine ayakkabı kutusunda 500 bin dolar gittiğini, İran’ın parasının aklanması sürecinde toplamda 100-150 milyon dolar kazandığını, ABD’de cezaevinde gardiyana 45 bin dolar rüşvet verip kendine içki ve kadın temin etmeye çalıştığını, AKP hükümetinin Zarrab’ı kurtarmak için yoğun politik çözüm arayışına girdiğini, Zarrab’ın itirafçı olmaya karar verdikten sonra cezaevinde bıçaklı saldırıya uğrayıp can güvenliği sorunu yaşayınca yerinin değiştirildiğini, 17 Aralık operasyonu sonrası eski sistemi kurabilmek için tekrar Halkbank’a gittiğini, bu esnada ‘siyasi bağlantıları çok güçlü bir avukat aracılığı ile etkili ve yetkili kişilerle temas kurduğunu’ öğrendik.

7 gündür direk, çapraz ve ‘çaprazın çaprazı’ sorgulanan Zarrab’dan başka detaylar da var. Bunları günlerdir gerek buradaki yazılarımda gerekse de Periscope ve Youtube üzerinden yapmaya çalıştığım yayınlarda anlatıyorum.

Fakat bir de bu davada sorulmayan, ‘üzerine gidilmeyen’ başlıklar var ki en az Zarrab’ın anlattıkları kadar önemli.

ZARRAB’A SORU SORMAMAK!

En başta şu notu düşmek lazım. ABD hukuk sistemi Türkiye’den çok farklı. Doğal olarak savcıların ve avukatların çalışma usulleri de. Zarrab davası ise hem karmaşık hem de zor bir dosya. Bu yüzden mahkeme tam anlamıyla taktik savaşına sahne oluyor. Yoksa bazı soruların Zarrab’a neden sorulmadığının hiçbir izahı yok.

Gerçi Hakan Atilla’nın avukatlarının Zarrab’a ‘bazı soruları’ neden soramadığının izahı daha kolay. Çünkü onlar Halkbank’ın dolayısıyla Türkiye’nin avukatları. Aldıkları dosya hayli zor. Özellikle de Amerika standardında biraz da umutsuz vakıa. Eğer Türkiye’de olsa kolaylıkla “Atilla alt düzey bir bürokrat, kendine verilen emirleri uygulamaktan başka suçu yok. Zaten rüşvet bile almadı” diye kendilerini savunabilirlerdi. Fakat Amerika gibi -daha doğrusu hukukun olduğu her yerde- işleri çok zor. Hukuk olan ülkelerde “Ben sadece verilen emri yaptım” demenin bir geçerliliği yok. Ortada bir suç var ve siz de suça iştirak ediyorsunuz.

O yüzden her ne kadar bu davanın ‘en zayıf halkası’ Hakan Atilla olsa bile pek şansı olmadığını düşünenlerdenim.

Avukatların Zarrab’a soramadığı sorulara dönersek. Zarrab daha ilk günden savcılıkla anlaşmaya ne kadar istekli olduğunu göstermiş ve dönemin ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’a verdiği rüşvetleri tek tek anlatmıştı. Biraz da bu örnekten ürken Atilla’nın avukatları Zarrab’a ‘zor sorular’ soramadılar. Çünkü Zarrab anlatmaya başlarsa nerede duracağını, kime çarpacağını kestiremiyorlardı. Nitekim çapraz sorgunun son gününde bu endişelerinde ne kadar haklı oldukları da ortaya çıktı. Zarrab’ı sıkıştırmak için hamle yapan Atilla’nın avukatı Cathy Fleming kendi kalesine gol attı.

KİM BU ‘CASH TO YUKARI’?

Gelelim sorulara. Daha doğrusu hem savcılık hem de savunma avukatlarınca sorulmayan sorulara.

Hatırlanacağı gibi Zarrab daha tanık olarak kürsüye çıktığı ilk gün dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a verdiği rüşvetlerin tüm detaylarını anlatmıştı. Savcı ise Zarrab’ın kayıtlarını ekrana getirip tek tek ‘kime ne ödediğini’ sormuştu.

Bu aşamada herkesin beklentisi listede yer alan ‘Cash to yukarı’ ifadesinin sorulmasıydı. Öyle ya, herkese rüşvet verdiğini söyleyen bir Zarrab var ve dökümlerde Zafer Çağlayan’a ait ödemelerin karşısında ‘Cash to CAG’ yazarken arada ‘Cash to yukarı’ diye bir kolon daha var. Savcıdan beklenen “Kim bu ‘cash to yukarı’?” sorusunu sormasıydı. Ama savcı etrafında dolaşıp soruyu sormadı.

Zarrab’a Zafer Çağlayan’la olan ilişkilerinin detayları da sorulmadı. Ona kim referans olmuştu, Zarrab’a ‘tüm kapıların açılmasını sağlayan referans’ kimdi?

Bir başka sorulmayan soru Aktifbank ve Egemen Bağış faslında yaşandı. Zarrab, İran parasını aklamak için kuracağı sistemin çalışmasını yaparken ilk olarak Aktifbank’a gitmiş. Dönemin genel müdürü işin içinde İran’ın olduğunu görünce hesap açmamış. Zarrab ise doğrudan Egemen Bağış’a ulaşıp hesap açtırıyor. Zarrab’ın henüz 30 yaşında bile olmadığı bir dönemde bir telefonla bakanlara nasıl ulaştığı sorulmadı. Ayrıca her selam verdiğine rüşvet verdiğini söyleyen Zarrab’a Aktifbank’ta hesap açtırmak için aracı olan Bağış’a rüşvet verip vermediği sorulmadı.

Bir başka sorulmayan soru da yine rüşvetlerle ilgili. Savcının dinlettiği bir tapede Zarrab, yardımcısı Happani’ye “Bir ayakkabı kutusu al, içine 500 bin dolar koy, biriyle Ortaköy’e yolla” talimatı veriyor. Savcı bu tapeye dair görece önemsiz sorular sordu ama “Bu para neyin parasıydı ve kime gidiyordu?” diye sormadı.

TAHLİYE İÇİN RÜŞVETİ KİME VERDİ?

Savcılığın delilleri arasında yer alan bir başka tapede ise İran ambargosunun delinmesi için Ziraat ve Halkbank’ın da kullanılacağı, bunun için hazırlık yapıldığı, talimat ve onayın Erdoğan tarafından verildiğine dair detaylar vardı. Savcı diğerlerinde olduğu gibi burada da ‘konunun’ etrafında dolaştı. Sadece, ‘Dönemin başbakanı kimdi?’ ve ‘Dönemin Hazine Bakanı kimdi?’ diye sormakla yetindi.

Zarrab, 17 Aralık operasyonu sonrası rüşvet vererek serbest kaldığını anlatmasına rağmen ne savcı ne de Atilla’nın avukatları bu konuyu deşmedi. Oysa ki Zarrab’ın ilişkilerine dair önemli bir ipucuydu. Zarrab rüşveti avukatı aracılığı ile verdiğini anlattı. Her şeyi didik didik eden savcı “Rüşveti kime verdiniz?” diye sormadı.

Benzer bir durum çapraz sorguda Atilla’nın avukatlarınca yapıldı. Zarrab 28 Şubat 2014’te tahliye olduktan sonra Halkbank’taki işlerini tekrar kurmak için çalıştığını, banka yöneticileri ile konuştuğunu anlattı. Atilla’nın avukatı Fleming kimle temas kurduğunu sorduğunda Reza Zarrab, “Etkili ve yetkili insanlara gittim” dedi. Bu aşamada herkes “Kim o etkili ve yetkili kişiler?” diye sormasını bekledi ama o bu konuya girmedi bile.

Bu durumun benzeri direk sorguda da olmuştu. Savcı, Zarrab’a tahliye sonrası neler yaptığın sordu. Tahliye için kime rüşvet verdiğini sormayan savcı esas sorulardan birini daha sormadı. Şöyle ki: Zarrab tahliyesi için rüşvet vermiş ardından da ‘etkili ve yetkili kişilere’ gittiğini anlatmıştı. Savcı ‘kim o etkili ve yetkili kişiler’ diye sormadı. İlişkiler için kimin aracı olduğunu sorduğunda ‘siyasi bağlantıları güçlü bir avukat’ dedi. Sonrasında ise savcı, elinin altında onlarca sayfalık SMS mesajları olan bir dosyayı hâkime taktim edip “Siyasi bağlantıları olan bir avukat ile Zarrab’ın yazışmaları dedi” fakat detay vermedi.

Bir başka tapede ise Zarrab yardımcısına temaslarını anlatırken “Başbakana gittik anlattık, Taner Bey’in yanında” diyalogu geçti. Savcı burada da “Başbakanla yüz yüze toplantı yaptınız mı? Taner Bey kimdir?” diye sormadı.

Zarrab’ın son gün sorgusunda benzeri bir durum yine yaşandı. Daha önce ‘Zarrab ile siyasi bağlantıları güçlü bir avukatın yazışmaları’ deyip kapağını dahi açmadığı dosyadan bir yazışmayı ekrana getiren savcı Zarrab’a “Damat kim?” diye sordu.

Yazışmada Zarrab’ın avukatı ile Zarrab arasındaki chat mesajları gözüküyor. Orada yer alan ifadeye göre Zarrab’ın avukatı “Damat bu iş mutlaka yapılmalı” demiş. Savcı “Buradaki Damat kim?” diye sordu fakat ‘Berat Albayrak’ cevabını aldıktan sonra ikinci bir soru sormadı. Yine aynı şekilde söz konusu chat mesajında yer alan ‘bb ile görüşüp genel müdürü çağırıp başlayın diyecekmiş’ cümlesine dair ‘bb’ kim sorusuna ‘Başbakan’ cevabını aldıktan sonra devamını getirmedi.

Benzeri bir durum Zarrab’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçiş sürecine dair sorularda yaşandı. Atilla’nın avukatları Zarrab’ın Türk vatandaşlığına geçiş sürecine dair sorular sordular fakat rüşvet iddialarına hiç girmediler.

Savcıların Zarrab’a sormadığı sorulardan birisi de Türkiye hükümeti ile olan ilişkileri faslında geldi. Zarrab, Türkiye ile ABD arasında politik bir çözüm bulunması için beklediğini anlattığı dönemde savcı bu konuyu detaylandıracak soruları sormadı. Mesela kiminle takas edileceğinden, AKP yetkililerinden kendisine verilen sözlere kadar birçok soru sorulmamış oldu.

BAŞKA İDDİANAMELER ÇIKABİLİR

Özetle şunu söylemek mümkün: Direk, çapraz, çaprazın çaprazı toplamda 7 gün boyunca ifade veren Zarrab’a yüzlerce soru soruldu. Anlattıkları şok edici türdendi. Tabi savcının sunduğu delillerde.

Ancak Zarrab’a sorulacak daha çok soru vardı. Öyle anlar geldi ki herkes ‘İyi de esas soruyu neden sormadı ki?’ dedi. Daha önce de dikkat çektiğim gibi Atilla’nın avukatlarının Zarrab’a ‘esaslı sorular’ sorması beklenmiyordu. Çünkü Zarrab’ın verecekleri cevaplar ‘kendi kalelerine gol’ olabilirdi. Nitekim zaman zaman oldu da.

Fakat uzun zamandır bu dosyaya çalışan, hayli tecrübeli savcıların ‘ortalama zekaya sahip herkesin aklına gelen soruları’ sormamasının bir nedeni olmalı.

Burada akla en yatkın senaryo şu: Savcı bu dosyayı Hakan Atilla ve Halkbank üzerinden yürütüyor. Jüri sistemi olduğu için basite indirgeyip, kafa karışıklığına neden olmadan bitirmek istiyor.

‘Sormadığı sorular’ ve ajandasındaki ‘diğer başlıklar’ için yeni iddianameler hazırlaması sürpriz olmaz.

Bunun da ipucunu dünkü sorguda verdi.

Zarrab’a anlaşma detaylarına dair sorular sorarken “Hakan Atilla, hakkında devlete bilgi verdiğiniz tek kişi mi?” dedi.

Zarrab ise kısa bir cevap vererek “Hayır” dedi.

Zarrab’ın hakkında bilgi verdiği kişi ya da kişiler kim, Zarrab onlara dair ne tür bilgi ve belgeler paylaştı henüz bilinmiyor ama savcılığın daha uzun süre Zarrab ile mesai yapacağı kesin gibi.

[Adem Yavuz Arslan] 9.12.2017 [TR724]

Atış serbest piyasa: 23 bin şirketin dövizle borçlanması yasaklanacak! [Semih Ardıç]

‘Paralarını yurt dışına çıkaran işadamlarına aman vermeyin’ talimatında geri adım atmış gibi görünen hükûmet şimdi de şirketlerin ABD Doları, İngiliz Sterlini, Euro veya Japon Yeni gibi yabancı paralarla borçlanmasını yasaklamaya hazırlanıyor.

Yasak kararı cari hale gelirse 23 bin küçük ve orta boy işletme borç olarak 1 ABD Doları bile talep edemeyecek. Döviz borcunun yüzde 80’ini kullanmış 2 bin şirket için de benzer bir tahdit getirilebilir. Hükûmetin himayesindeki 2 bin büyük firma şimdilik kenarda tutuluyor. Değişiklik esasında toplam 25 bin şirketi alakadar ediyor.

YASAKÇI MEHMET ŞİMŞEK

Yasağı ilan eden isim hayli manidar. Serbest piyasanın sembol teşekküllerinden Merril Lynch’ten 2007 seçimlerinden evvel Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) transfer olan Mehmet Şimşek, şirketlerin döviz nevinden borçlanmasına yasaklayacaklarını söylerken hiç endişeli görünmüyordu. Hal-i hazırda Merrill Lynch’te çalışsa ve aynı beyanattan haberdar olsa Şimşek ne düşünürdü acaba?

Her fırsatta serbest piyasa ekonomisinden dem vuran AKP sözcüleri, kangrene dönüşen iktisadî meselelere çare diye hakikatte karşılığı olmayan yasaklara sarılıyor. Yasaklarla ekonomi yan yana geldiğinde o adımın tahrip kuvveti tahayyül bile edilemeyecek kadar şiddetli olur.

FİRMA DİLEDİĞİ GİBİ BORÇLANIR, KİME NE!

Serbest piyasa şartlarında bir firmanın TL veya döviz borcu kullanması tamamen kendi tasarrufudur. Ancak otoriter rejimlerde veya kapalı ekonomilerde böyle bir yasak tatbik edilebilir. Kaynak ihtiyacını Türkiye içinden karşılayamayan firma sahibi ne yapacak? Göz göre göre iflas mı edecek?

Demek ki sizin bankalarınız müteşebbisin uzun vadeli finansman ihtiyacını gideremiyor. Mevduatın krediye dönüşme oranı yüzde 120. Kredilerin TL mevduatına oranı yüzde 140’a çıkmış. Bir başka ifadeyle 100 liralık mevduata mukabil 140 lira kredi tahsis eden bankaların da elinde avucunda ilave kaynak kalmamış. Bankalar Hazine’ye yüzde 14 gibi yüksek bir faizle borç vermek dururken firmalardan tahsil edip edemeyeceği belli olmayan krediler için niye uğraşsın?

BENZİN YOKSA KARA BORSA DEVREYE GİRER

Hükûmet evvela bu riskleri ortadan kaldırmalı, TL kredilerinin yüzde 20’ye yaklaşan maliyetleri aşağı çekecek tedbirler almalı. Hükûmet her firmaya adil ve makul bir zeminde malî kaynak temin ettirmekle mükelleftir.

Devlet yolu açar, kuralları ve trafik işaretlerini tanzim eder gerisi şoförlerin bileceği iştir. Devlet sen benzini şuradan alma, bu firmadan al diyemez. Yolda benzini biten şoför ne yapıp edip benzini temin edecektir. Devlet bu talebi karşılamak yerine mani olacak tahditler getirirse benzin kara borsaya düşer.

TEFECİLİK YASAK DEĞİL Mİ?

Devletin vazifesini ihmal ettiğinde nelerin olabileceğine dair tarih sayısız misalle dolu. Boşlukları birileri dolduruyor. Nitekim bankadan borç alamayan tüccar tefeciden borç almıyor mu?

Türk Ceza Kanunu 241. Maddesi ‘tefecilik’ suçunu tarif ediyor. Kanuna iki seneden 5 beş seneye kadar hapis cezası hükmü dercedildiği halde Türkiye’de on binlerce firma tefecilerin elinde rehin. Yasaklamak çare olsaydı Türkiye’de tek tefeci olmazdı. Yeni yasağa meraklı iktidar ille de bir adım atmak istiyorsa buradan başlayabilir.

DOLAR UCUZKEN İYİYDİ TABİÎ!

Döviz borçlarının ekonomiyi tehdit ettiğini dolar ve Euro artınca farketmek marifet değildir. Marifet ekonomiyi her daim benzer risklerden uzak tutabilmektir. Yüksek teknolojili mamül pazarında esamîsi okunmayan bir ekonomide döviz açığının petrol ve doğalgaz ithalatı ile mahdut kalmayacağı bilindiği halde hükûmet borçları artıracak modelle suni büyümeyi tercih etti.

Ekonomi cari açık verdikçe dövizin fiyatı da yükseliyor. Dövizin bol olduğu devirlerde bu model fazla yük olmadı. Amma velakin 2013’ten beri ABD Merkez Bankası FED gibi büyük merkez bankaları döviz vanasını kıstıkça Türkiye’de döviz borcu olan firmaların yükü de arttı.

DOLAR 45 KURUŞ, BORÇ 191 MİLYAR TL ARTTI

En son rakamları şu şekilde hülasa edeyim: 432,4 milyar dolar gibi millî gelirin (GSYH) yüzde 52’sine tekabül eden döviz borçları kur arttıkça katlanıyor. Dolar 3,40 TL iken 1 trilyon 471 milyar lira olan borç, parite 3,85 TL’ye çıkınca 1 trilyon 665 milyar liraya yükseldi. Dolar 45 kuruş arttığında şirketlerin döviz borcu mükellefiyeti 191 milyar lira arttı. Böyle bir sıkleti hangi terazi çekebilir ki!

Üzerine düşen vazifeyi ifa etmek yerine ‘firmalar döviz borcu kullanmayacak’ demek serbest piyasa ile bağdaşmaz. Böyle bir mesaj verildiğinde sermayedar haklı olarak endişelenir. Farklı arayışlara girer. Tefecinin kapısını çalar. Birilerinin yaptığı gibi vergi ödememek için ada devletlerinde şirket kurup kazancını oralara taşır.

23 BİN ŞİRKETE KAYYIM MI TAYİN EDİLECEK?

Serbest piyasa ekonomisinde ticaret yasaklanamayacağına göre döviz nevinden borçlanma da yasaklanamaz. Böyle bir karar alınsa bile pratikte karşılığı yoktur. 23 bin şirketin başına kayyım tayin edilmeden yasağın birebir takip edilmesine imkân yok. İş işten geçince ‘yasaklamak çare olmuyor. ‘Vaktinde bu firmalar borç alırken neredeydiniz?’ diye sorarlar. Yasakla beraber firmalara kayyım mı tayin edilecek? Ne özel sektör kalır ne de serbest piyasa.

Her ne kadar hükûmet kayyım müessesesini istisna olmaktan çıkarsa ve rutine dönüştürse de böyle bir hataya düşmemeli. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek herhalde bu kadar geniş çapta kayyım tayini için teşebbüste bulunmayacaktır. Şayet böyle bir adım atılırsa dünün hukuk devleti ve serbest piyasa müdafiî Mehmet Şimşek’ten geriye kalan birkaç itibar kırıntısını Şimşek bizzat kendi elleriyle silip süpürmüş olur.

2 BİN BÜYÜK FİRMA UÇURUMUN KENARINDA

23 bin şirkete yasak getirirken döviz borçlarının yüzde 80’ini kullanmış 2 bin firma niye kenarda tutuluyor? O firmalar arasında AKP’ye yakın ihale rekortmenleri var. KOBİ’lere getirilecek yasakla iflasın eşiğine gelmiş 2 bin büyük firma unutturuluyor. O firmaların iflası ekonomiyi sarsacaktır.

Borcun ekseriyetini kullanan firmaların kur riski zirvede. Şimşek döviz borçlusu büyük firmalar hakkında daha berrak beyanat vermeli. Bahse konu firmaların kullandığı kredilerde Hazine garantisi verilmiş kredi tutarı da açıklanmalı.

VERGİLERLE YANDAŞIN BORCU ÖDENECEK

Zira kredilerin batması halinde bankalar tahsilatı Hazine’den yapacak. AKP’ye yakın firmaların döviz borçlarının ne kadarının vergilerle ödeneceğini vatandaşın bilme hakkı var.

Tel tel dökülen bir piyasayı ‘serbest’ diye tavsif etmek doğru değildir. Hukukun, kuralların ve teamüllerin alt üst edildiği, şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin ortadan kalktığı bir piyasa olsa olsa atış serbest piyasa olabilir.

[Semih Ardıç] 9.12.2017 [TR724]

İçe kapanan Türkiye’de rejimin algı yönetiminden kurtulmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İçe kapanan Türkiye toplumunda uzun süredir doğru ile gerçek arasındaki bağlantı kayboldu. Fikir ile bilgi, arasındaki bağı yitirdi. Doğru, içerisinde yorum içeren gerçek algısıdır. Kabul edilen, inanılan bir şeydir. Dünyanın düz olduğuna inanılan tarihsel dönemlerde de gerçek, dünyanın küre – daha doğrusu geoid – şeklinde olduğuydu. Gerçeğin bilinmemesi, doğrunun sübjektivizmini anlayışla karşılamamızı sağlar. Yine de bu, gerçekler hakkında toplumu aydınlatma görevimizi ortadan kaldırmaz. Galileo Galilei’yi yargılayan engizisyon papazları kimdi? Ben de bilmiyorum. Bağnazlık olan gerçeğe gözlerini kapatmak, dahası gerçeği görenlerin gördükleri gerçeği inkâr etmesini sağlayacak korkunç bir baskı rejimi kurmak, gerçeği görenlerin gördükleri gerçeği ortadan kaldıramıyor. En fazla gerçeklerin özgürce ifade edilmelerini – o da kısıtlı bir süre – engelleyebiliyor. Galilei’yi dünyanın döndüğü gerçeğini inkâra zorlayan engizisyon yargıcı papazlar, onun mahkeme salonundan çıkarken “yine de dönüyor” demesine engel olamadılar. Eminim Galilei’nin çağdaşı olan birçok insanın bu gerçeği reddetmesini sağlamayı başardılar. Yine de dünyanın kendi ekseni etrafında ve güneş çevresindeki yörüngesinde milyarlarca yıldır hareket ettiğini kendi “doğrularının” endoktrine edilmesiyle ile engelleyemediler.

Gerçekler her zaman doğrulara tekabül etmiyor. Gerçeklerin algılarla olan sübjektif ilişkisi, iktidarların gerçeklere tecavüz ederek iktidar ilişkilerinin değişmesine engel olmalarına izin veriyor. İktidar, toplumsal algı kontrolünün gücün ta kendisi olduğu gerçeğini kavradığı için iktidardır. Toplumsal algının gerçeklerden daha önemli olduğunu, bu algı üzerine “doğrunun” inşa edileceğini bilir. İktidarın şizofrenisi burada başlar. İktidarın çoklu kişilik bozukluğu yaşamaya başlaması bu çelişkili durumda ortaya çıkar. Çünkü kandırılan toplumun aksine iktidar gerçekleri bilmektedir. Doğruların gerçeklerle ne denli taban tabana zıt olduğunun ayırtındadır. Gerçeklerin algısal bir “doğru” örtüsü altında gizlenmesinin, daha da fenası, bu giz perdesinin üzerine yeni bir “yapay gerçeklik” inşasının yaşamsal olduğunu da bilir.

ALGISAL DOĞRULARIN SAHTE EVRENİNDE YAŞAYANLAR

Gerçeğin doğrulardan farklılık gösterdiği toplumlar ilerlemez. Gerçeklerin reddi üzerine kurulan düzenlerde iktidarlar denetlenemiyor demektir. Bireyin ve sosyal grupların otonomileri ortadan kalkmıştır. Çoğu zaman katı sansür uygulanan bu tür toplumlarda kişiler oto-sansür uyguladıklarından, genelde sansür mekanizmasının belirli bir aşamadan sonra uygulanmasına gerek bile kalmaz. Bireyler konformizm – toplumsal beklentilere tekabül edebilmek ve iktidar baskılarına maruz kalmamak – kaygısıyla kendilerine makbul doğrulardan sahte bir gerçeklik kalesi inşa ederler ve bu kalenin surları arasındaki zavallı, ama güvenli sığınaklarında ezik varlıklarını güven içerisinde sürdürürler. İktidara bu durum korkunç bir katma-değer güç üretir. Artık sistem kendi olağan döngüsünü gerçekleştirmiştir. Algı yönetimi budur.

Davranışsal psikoloji terminolojisi ile açıklayacak olursak, algısal doğruların sahte evrenini kabullenen bireyler toplumsal kabulle, güvenlikle, itibarla, maddi çıkarlarının tatmin edilmesiyle ödüllendirilir. Algısal doğruları sorgulayan ve var olan gerçeklerle çelişkilerini ortaya koyarak tahayyüllerin yapay ve gerçek dışı evrenine zarar verenler ise tecritle, fiziksel ve ruhsal işkenceyle, yaşamsal maddi kapasitelerinin yıkılmasıyla, kendilerinin ve yakınlarının güvenliğinin ortadan kalkmasıyla cezalandırılır. Bu ödül-ceza dinamiği, algısal doğruların yinelenen şekilde onayını ve toplumun coşkun bir şekilde bu “algısal doğrular evrenine” sığınmasını dinamiğini beraberinde getirir.

George Orwell 1984 adlı ünlü eserinde tahribata uğratılan gerçekliğin anatomisini gözler önüne serer. Birinci sınıf uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi öğrencilerine girdiğim tüm “giriş” derslerinde hararetle tavsiye ettiğim bir kitaptır 1984. İlk gençlik yıllarında, daha 16 yaşında sosyalist olan bu satırların yazarı, totaliter sistemlerin bireysel özgürlüklerle olan sorununu keşfettiği üniversite yıllarında 1984’ten ve yine Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nden çok yararlanmıştır. Max Horkheimer, Herbert Marcuse, Theodor Adorno ve diğer Frankfurt Okulu okumaları, sonrasında liberal teorinin bireyi ve bireyin otonomisini merkeze alan özgürlükçülüğü, otoriteryan kişiliğe, otoriteryan yönetimlere, toplumsal çevreleme ve baskıya, dinin araçsallaştırılarak iktidarın kendisini yeniden üretimine tepki duymamı sağladı. Yine aynı çerçevede milliyetçiliğin ırkilik ve dolayısıyla ırkçılıkla olan doğal bağlantısı üzerine inşa edilen gerçekleri yoğun şekilde manipüle eden kimlik üretimine – ez cümle özgürlüklerin altını oyan her şeye – tepki duyuyorum. Bireyin otonomisinin öldüğü bir araziye uygarlık inşa edilemeyeceğine inanıyorum. Gerçeklerin, ne denli acı dolu, irite edici, sarsıcı, eskinin güvenilir sularını dalgalandırıcı, alışıldık olanı allak bullak edici olduğunun hiçbir önemi yok. Vakur bir şekilde gerçeklerle yüzleşmek! Kendine saygı gereği, “yine de dönüyor” diyebilmek!

SINIF ARKADAŞLARIMIN TUTUMUNU HESABA KATMAMIŞTIM

Hayatımda önemli bir yeri vardır Orhan Varol’un. Olmaması gereken öğretmenin canlı, ete-kemiğe bürünmüş halidir. Lise son sınıfta, 17 yaşında çocuklara matematik öğretmek yerine Galatasaray’dan, eşinin sahibi olduğu eczaneden, ehliyeti olmayanın düşeceği zavallılıktan, okuyan-yazanın ancak kâtip olacağından, kendisinin esasında matematik öğretmeni değil matematik mühendisi olduğundan bahseden, sonradan sorunlu kişilik yapısının ayırtına vardığım bir anti-pedagogdur o. Bir tek gün matematik anlatmadı. Bir tek gün!

Kimse sınavları sevmez. Sınav sorularını sınavdan bir hafta önce tahtaya yazan ve aynı sorulardan birkaçını sınavda soran bir matematik hocası, kimi öğrencinin rüyası da olabilir. Tüm arkadaşlarım inanılmaz mutluydu. Sınav sorularını teslim eden hoca sanırım eğitim evreninin Havva’ya elmayı teslim eden şeytanıydı – olması gerekenin tam zıddını temsil eden bir imtihan ki matematik sınavından bile önemli olduğunu çok sonraları anlayacaktım. Ama ben onu, sınıf arkadaşlarımın aksine, hiç sevmedim! Üniversiteye girmeyi ve akademik kariyeri kafasına koymuş bir çocuğun hummalı şekilde sınava hazırlandığı aylarda, Orhan Varol’un karşısında olması kaçınılmazdı. Müdür Yardımcısı olmasına karşın. Bir gün yine derste o bildiğimiz hikâyelerini anlatırken, dayanamayıp ayağa kalktım ve onun bize büyük kötülük yaptığını, kendisi yüzünden üniversite sınavında başarısız olacağımızı, bize matematik öğretmesi gerektiğini söyledim. Sonrasını tahmin edersiniz. Hocanın tepkisini hesaplamıştım. Buna hazırdım. Ama arkadaşlarımın tutumunu hiç hesaba katmamıştım. Kırk kişilik sınıfta bir kişi de mi çıkmaz.

Hala bir öğrencinin “Hocam biz sizi çok seviyoruz” cümlesi kulaklarımda çınlıyor. Evet, Orhan Varol’dan matematik öğrenemedik. Bunu yapmak için dershaneye gitmemiz gerekiyordu. Ama ondan bir şey öğrendim: “Doğrular” her zaman gerçeklere tekabül etmez. Ve insanlar gerçeklerin yalınlığından ziyade algısal doğrularının faydacılık kokan sahte dünyasında varlıklarını sürdürmeyi tercih eder çoğu zaman. O düş kalesinin tuğlalarını sökenlere karşı, sahte evrenin mimarının otoritesine boyun eğerler. Boyun eğdiğin sürece normal yaşamına devam edersin. Kimse sana zarar veremez. Kimse. Ama eğer boyun eğmez ve “yine de dönüyor” kulübüne girersen, başına gelmedik kalmaz.

Türkiye Orhan Varol’ların ülkesidir. Türkiye toplumu Orhan Varol’ları sever. İlk gençlik yıllarından beri bize otoriteye boyun eğmeyi öğrettiler. Bireysel tercihlerin toplumsal beklentilere tekabül etmesini saygı diye beynimize kazıdılar. Oysa saygının temeli insanın kendisine saygısıdır. Kendisine saygısı olmayanın başkasına gösterdiği saygı değil, boyun eğiştir. Kendine saygının temeli, insanın kendi doğrularının olmasıdır. İnsanın kendi tercihlerini kendisine itiraf etmesidir. O tercihlerin illa ki toplumun beklentilerine denk gelmesi gerekmiyor. Tercihleriniz toplumun karşısında, genel geçer olmayan, rahatsız edici, aykırı olan şeyler de olsa, siz sizsinizdir ve sizin tercihleriniz sizin biricikliğinizin, evrendeki merkezi konumunuzun, şahsiyet ve benliğinizin temelini oluşturur. Parmak iziniz veya irisinizin rengi gibi, sizi siz yapan öğeler sizi diğerlerinden ayırır. Bireysel otonomi budur. Farklı müziklerden hoşlanmanızın, sevdiğiniz rengin diğer kişilerle aynı renk olmamasının, okuduğunuz bir romanın diğerlerinin okuduklarından farklı olmasının, farklı mesleklere sahip olmanızın, tuttuğunuz takımın ya da tercih ettiğiniz sporun diğer insanlardan farlı olmasının temelinde bu yatar.

İNDİRGENMEYİ REDDEDİN, SORULAR SORUN

Bir çiçek bahçesinde var olan on binlerce farklı türden çiçek normal kabul edilirken, milyarlarca insanın – tıpkı yüzleri gibi – birbirinden farklı tercihleri olması neden normal olmasın? Sakın sizi bir yekûna, bir kolektife, gruba, millete, hatta mezhebe ve dine indirgemeye çalışanlar sizi kandırıyor olmasın? Unutmayın dünyaya tek geldiniz ve yaratıcınız sizi tek yargılayacak! Sorumluluklarınızda bireysel olarak mesulseniz, neden başkalarının tercihleri ne göre yaşayasınız? Hepimizin birincil görevi, kendi yaşamımızın kaptanı olmaktır.

Doğru ile gerçek arasındaki bağlantıyı kuralım. Sorular sormakla başlayalım işe. Mesela soralım: Zarrab rüşvet verdiyse ve o tapeler gerçekse, o halde Zarrab’ı soruşturan polisler ve kovuşturan polislerin başına gelenleri nasıl açıklayacağız? İktidarın sunduğu söylemin “algısal doğruları” bariz şekilde sırıtıyor, 15 Temmuz’un çelişkileri retorik sise boğuluyor, mahkeme süreçleri Saray’da sonuçlanıyor, yapay algılar şablonundaki figüranlar vatanseverlikle vatana ihanet spektrumunda sürekli gidip geliyorsa; iktidar kontrolündeki medya olgusal gerçekliğin dışında yaratılan algısal doğruluğun kumuna başını gömdüyse; rüşvet alan siyasetçilerin ceplerini doldurmak için ülkelerinin ulusal çıkarlarını satılığa çıkardığı dışarı taşmış durumdaysa; on binlerce insan, var olan kanunlara değil, rivayetlere ve “algısal doğrulara” göre içeri alınmışsa ve artık hiç kimse maddesel kanıtlarla ilgilenmiyorsa; yine de “ama yine de dönüyor” diyebilecek miyiz?

O sınıfın içinde titreyerek, ödeyeceği bedelinin ayırtında olarak ayağa kalkmış olan, tüm arkadaşlarını karşısına almak pahasına gördüğü gerçeği söyleyen 17 yaşındaki çocuğa saygımdan, hayatım boyunca başkalarının duymaktan hoşlanmayacağı şeyleri söyleyeceğim. Korkunca gözlerini kapatanlardan mısınız yoksa bilakis gözlerini açanlardan mı? Gerçeklerle herkesin sorgusuz-sualsiz kabul ettiği “doğrular” çeliştiğinde, siz hangisini seçersiniz?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.12.2017 [TR724]

Demirtaş çıksa, bize gazoz açsa… [Bülent Korucu]

Selahattin Demirtaş, Meclis’te temsil edilen üçüncü büyük partinin lideri ve diğer eş başkanla birlikte tutuklu. 4 Kasım 2016’dan beri cezaevinde ve hakkında 200 yıla yakın hapis cezası isteniyor. AKP medyasının ağır linç kampanyasından sonra özgürlüğü elinden alındı. Böylesine ağır ve açık suç işlemiş birisinin yargılanmasının çok hızlı olması beklenir değil mi? Öyle olmuyor ne yazık ki. Mahkemeler, neredeyse saklambaç oynuyor. Demirtaş bu çelişkiyi Twitter’da şu mesajla özetledi: “Sözde yargıdan kaçıyorum diye tutuklandım, on üç aydır yargı benden kaçıyor. Bu suçları işleyenler yine bir gün yargı önünde hesap verecekler. Biz değil, Saray’ın önünde iki büklüm eğilenler tarihe utanç olarak geçecekler.”

Davanın geçirdiği süreçlere hızlıca göz attığımızda Demirtaş’ın çok haklı olduğu anlaşılıyor. İsnat edilen suç mahalli Diyarbakır, kanunlara göre orada yargılanması gerekiyor. Soruşturma Diyarbakır Başsavcılığı’nca yapıldı. İddianameyi de Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi kabul etti. Saklambaç da tam bu noktada başladı. Davayı güvenlik gerekçesiyle Ankara’ya aktarmak için prosedür başlatıldı. Bir müddet kurumlar arasında top çevrildi, akabinde Yargıtay, Ankara mahkemelerinin bakmasına karar verdi. Bu defa da 2. ACM ile 19. ACM arasında birleştirme gelgitleri yaşandı. Ara bulucu konumundaki Bölge Adliye Mahkemesindeki turları da sayarsak, dosya maraton koşmuş gibi oldu. Davaya bakacak mahkeme netleşti ama şimdi de ‘sanık’ ile yüzleşmeye cesaret edemiyorlar. Demirtaş’ı karşılarına alıp savunma yapmasına fırsat vermemek için kırk dereden su getiriyor lakin onu duruşmaya getirmiyorlar. Benzer bir süreci 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasını yapan emniyet görevlileri yaşıyor. Yakup Saygılı ve arkadaşları mahkemeye çıktıklarında kendileri aleyhine delil olarak hazırladıkları soruşturma evrakları sorulacak. O zaman seyreyle gümbürtüyü…

Yargılama adı altında ceza

Ceza yargılamalarında duruşma o kadar önemli ki en ağır suçlamada bile gıyabında yargılama yapılamıyor; dosya tefrik edilip şüphelinin mahkemeye çıkarılabileceği zamana bırakılıyor. Aynı mekanda ve silahların eşitliği sağlanarak iddia ve savunmanın çarpışması demek olan duruşmadan taviz verilemez. Yargıçlar da bunu biliyor ama maksat muhataba biraz daha sıkıntı çıkarmak. 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan tarafından tamamen rehin alınan Adliyede zaten yargılama yapılmıyor. Kanunlar açısından suç uydurulamayan fakat cezalandırılması gereken birileri var. Yargılama adı altında aslında ceza çektiriliyor. Tutuklu ve tecrit altında yargılanmanın başka izahı yok. Ve bunun binlerce örneği yaşanıyor. Mesela yakın zamanda bir eğitimci Abdülkerim Camkurt, 15 ay sonra ilk defa mahkemeye çıktı. Bir sonraki duruşması Haziran ayında yapılacak. Yani altı ay sonra yeniden yargıçla yüzyüze gelecek. Kendi bakımını yapamayacak ölçüde engelli ve giderek engeli cezaevi ortamında daha fazla artıyor. Sesi sadece sosyal medyada dar bir alanda yankı bulabiliyor.

CHP’li İlgezdi de görevden alındı

Demirtaş Davası hukuk tarihine geçmeye şimdiden aday. Ancak olayın sosyal ve siyasal boyutu da yargısal boyutundan aşağı kalmıyor. Selahattin Demirtaş’ın cezaevine tıkılması muhalefet boşluğunu iyice görünür kıldı. Sağlam bir siyasi aktörün kolayca alt edebileceği bir iktidar var. Karşısında ise saman alevi çıkışlarına bile toplumun ‘buna da şükür’ demek zorunda kaldığı bir CHP ve onun lideri Kemal Kılıçdaroğlu. Bir de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin silmeyi unuttuğu twitlerle teselli oluyoruz. Demirtaş’ın yokluğu Erdoğan kadar onların işine geliyor. İyi yapan olmadığı ortamda kötü fark edilmiyor. Muhalefetsizlik daha az sırıtıyor. Çoğu insan Demirtaş’ın tek cümlelik “seni Başkan yaptırmayacağız” grup toplantısını muhalefet örneği görüyor ama benim favorim ‘gazoz açılışı’ töreni. İnternetten girip izleyin hak vereceksiniz. (https://www.youtube.com/watch?v=QQjiQEQjZgI) Erdoğan bağırıp çağırmadan, ağdalı nutuklar atmadan zekice siyaset yapabildiği için Demirtaş’tan korkuyor. Kılıçdaroğlu’nun handikapı Erdoğan’ı taklit ediyor olması. Onun gibi bağırarak konuşmanın gerekliliğine ikna edilmiş hali. Oysa Kemal Bey siyasi patlamasını Melih Gökçek karşısındaki performansıyla yapmıştı. Keşke o videoyu ara sıra seyretse… önün de büyük bir fırsat var. CHP’li Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi, İçişleri Bakanlığınca görevden alındı. Bakalım CHP ve Kemal Bey ne yapacak? Ona göre sıra diğer CHP belediyelerine gelecek. Bilhassa İzmir’e el koymak Erdoğan’ın en büyük hayali..

Bu arada sözü yargıyla bağlayalım; ne dedi Demirtaş son duruşma tiyatrosundan sonra: “Daha önceleri hali içler acısı olan bir yargı vardı. Şimdi o yargı bile yok. Adalet Saraylarında adalet yazısı iyice silindi. Geriye sadece Saray kaldı.”

Yüzsüzler [Alper Ender Fırat]

Bütün kirli çamaşırları bir kere daha ortaya dökülmüş, aldığı rüşvetler, işlediği suçlar, bakanlık zırhıyla çevirdiği dolaplar ayan beyan ortaya çıkmış, bütün dünya bunu konuşuyor; adam sosyal medyada son derece pişkin bir edayla poz verip altına yazıyor ‘üzülme Allah bizimle’. Arsızlığın nirvanası! İnsan azıcık utanır, biraz sıkılır, düştüğü durumu ıkına sıkına açıklamaya falan çalışır. Hiç oralı değil. Google’den şartlara en uygun bir ayet bulup yaz, sonra peşin satan tüccar gibi göbeğini kaşıyarak poz ver. Haşa Allah hırsızların koruyucusu kollayanı sanki! Allah çalan, rüşvet yiyen ve bunu sürdürebilmek için yapabildiği kadar zulüm yapan ve bununla da övünenlerin yanında öyle mi?

Bu nasıl bir hayasızlık, bu nasıl bir edepsizlik, bu nasıl bir yüzsüzlüktür.

Günahta hiçbir nedamet göstermeyen, aksine yaptıklarından dolayı Allah’ın yanında olduğunu düşünen ve gittikleri yolda daha da azgınlaşan hastalıklı bir zihin var karşımızda.

En önemli suç ortağı Reza Zerrab’ı, bütün pisliği ifşa etmeye başladığının ertesi günü cemaatçi ilan edip ahlaki sorumluluğu anında başkalarına yıkan ahlaksız bir hırsızlık çetesi bu.

Karşımızda, hiçbir ahlaki ölçüsü olmayan ahlaksızlar topluluğu var

Yani uğruna devleti temelinden yıktıkları, ülkede çivisi çıkmadık hiçbir şey bırakmadıkları, on binlerce insanı hapsedip yüzbinlerce insanı işsiz hale getirdikleri, yüzbinlerce ailenin üzerine zulüm olarak yağdıkları Reza Zerrab’dan bahsediyorum. Bu yüzsüz, arsız güruh, dört yıldır milli kahraman olarak kabul edip de her platformda savundukları, bakanların ödül vermek için sıraya girdiği Reza’yı bir günde ‘hain’ ilan ediyor; kimse ‘yok artık bu kadar da olmaz’ demiyor. Yahu daha üç beş gün öncesine kadar yüz Türk büyüğünden biri olarak kabul edip uğruna ABD’ye nota vermiştik diye hatırlatmıyor.

Bu nasıl bir güruhtur… Bu nasıl pervasızlık, bu nasıl ilkesizliktir. Bu nasıl bir yanardönerliktir.

Karşımızda, hiçbir ahlaki ölçüsü olmayan hiçbir kuralı, kaidesi, kırmızı çizgisi, kendisini bağlayacak inancı bulunmayan; her an her renk ve inanca bürünebilen bir güruh var. Omurgasız, şekilsiz, Makyavelli'ye pabucunu ters giydirecek ahlaksızlar topluluğu.

Siyasal İslam’ın iktidarın tadına varması, yüzlerindeki maskenin tuzla-buz olmasını ve din maskesiyle örttüğü gerçek görüntüsünün ortaya çıkmasını sağladı. İktidarın nimetlerini kaybetmemek için her şarta, iç dünyasında hiçbir direnişle karşılaşmadan uyum gösteren bu güruh; urbasını giydiği Siyasal İslam’ın ahlaki bozgununu da bütün dünyaya gösteriyor.

Organize bir şekilde kamu malını çalanlar

Geride ruhlarda nasıl bir enkaz bıraktıkları da hiç umurlarında değil. Daha önce İslami bir hayat yaşamasa da dine ve dindarlara sempati ile bakan, tanıdıklarımın çoğunun maalesef ya ateist ya da deist olduklarını gözlemliyorum. Organize bir şekilde kamu malını çalan, yüzü hiç kızarmadan yalan söyleyen, arsız, ilkesiz, küstah, dünya nimeti için her şeyi yapabilecek bu siyasal İslam profilini görenlerin maalesef İslam’la bağı kopma noktasına gelmiş durumda.

İnternette gördüğüm bir yazı da şöyle diyordu. Evrene, tabiata baktıkça ‘Allah elbette var ve ben ona iyi ki inanıyorum, Allah’ı çok seviyorum’ diyorum kendi kendime. Sonra ‘ama Allah her kötülüğün geldiği bu alçaklar topluluğundan yana olamaz’ diyor içimden bir ses. Bunlar benim Allah’la aramı bozuyor.

Bu yaşadıklarımızla çok daha iyi anlıyoruz neden Münafıklık, küfürden daha aşağı bir durum.

[Alper Ender Fırat] 9.12.2017 [TR724]

Eksik gerçek, gerçek değildir! [Naci Karadağ]

Evet, gerçeğin yarısı (ya da bir kısmı) gerçek olmadığı gibi, kimi zaman gerçeğe ihanet, hatta doğru olmayana hizmettir de… Ve bazen kötüler, gerçeğin bir kısmını görmeyi tercih edip, işine böyle gelenlerin varlığından güç alarak yükselirler.

Siz zannediyor musunuz ki, kötülük sadece kötülerin varlığı ve çabalarından dolayı yükselir?

Asla!

Şurası kesin, kötülüğün bir düzen kurabilmesinin yegâne sebebi salt kötülerin varlığı değildir. İyilerin (ya da iyi gibi görünenlerin) de şu ya da bu sebeple kötülüğe ses çıkarmaması, razı olması, alttan alta desteklemesidir.

O halde karşımıza “Madem öyle, bu zihniyete iyi denemez” önermesi çıkar ki, hak vermemek elde değildir.

Biliyorum, biraz karmaşık, ziyadesiyle felsefik görünen cümleler bunlar ama şimdi hemen örneklerle meseleyi daha anlaşılır hale getirmeye çalışacağım.

Bir akademisyenin yazısından bir cümle alıntılayayım önce:

“Olay AKP döneminin en büyük rüşvet skandallarından biri ve bu suçun ortakları geçmişte tespit edilip yakalandıkları halde, siyasi baskıyla Türkiye’de yargılanmamışlardı.”

İsmi çok önemli değil, çünkü mesele kişisel değil, bir zihniyetin tipik örneği yukarıdaki cümleler.

İlk bakışta doğru ve gerçeği yansıtan bir cümle gibi görünüyor değil mi?

Öyle değil işte!

Gerçeğin sadece bir kısmını yansıtıyor ve hatta doğruluğunu tehlikeye düşüren kadar büyük bir meblağdır bu nakısa!

Oysa eksiksiz gerçeklik: “Olay AKP döneminin en büyük rüşvet skandallarından biri ve bu suçun ortakları geçmişte tespit edilip yakalandıkları halde, siyasi baskıyla Türkiye’de yargılanmamışlardı. Operasyonları yapan emniyet görevlilerini, davayı sümen altı etmeyen hukukçuları hapse atmakla kalmayıp, tüm yargı sistemini hallaç pamuğu gibi savurmuşlardı!”

İki cümle arasındaki farkın kaç uçurum ettiğini siz hesaplayın artık!


NEDİR BU CEMAAT DÜŞMANLIĞI?

Evet evet… Alerjik bir vakıanın fobiye, bunun da nefrete, en sonunda apaçık bir düşmanlığa dönüştüğünü görüyoruz Türkiye’de. Ve maalesef yapılan bütün zulümlerin, haksızlıkların, saçmalıkların altındaki temel sebep de bu.

Dikkat buyurun, bunda suç kimin, cemaatin hiç mi kabahat ve sorumluluğu yok gibi “ama siz de çok şeysiniz” başlığı altına girecek kısımları bu yazıda ‘es’ geçiyorum.

Apaçık bir sosyal kıyım yaşanıyor.

Yüz binlerce insan ne bir soruşturma ne bir mahkeme ne de bir savunma hakkı verilmeden memuriyetten atılıyor.

On binlercesi hapsediliyor.

Çoğunun dosyası bomboş.

Hâkim, ilerde suçlama bulmak ve dosyayı doldurmak üzere mahkemeyi aylarca ileri bir tarihe atıyor.

Zaten hâkim karşısına çıkmak en iyi ihtimalle 15 ay sürüyor.

Ben insanım, demokratım, Müslümanım, inançlıyım, vicdanlıyım diyen milyonlarca kişinin sesi çıkmıyor.

Çıkan tek tük ses de, “Bu kişi de mi FETÖcü, yok artık!” gibisinden akıllara seza bir mantık yürütüyor.

Yaşanan cinnet o kadar olağanlaştı ki, bizzat yargılanan, suçlananlar da aynı psikolojiye giriyor.

“Tamam Bank Asya’da hesabım var ama şundan şundan dolayı var” diye savunma yapmak durumunda kalıyor.

“Başka gazete iş mi verdi de yazmadım” diye savunma yapan yazar görüyoruz.

“Neymiş suçum, yazıyla suç mu işlenir, böyle saçmalık mı olur?” diye savunma yapanların sayısı birkaç kişi kaldı.

Durum böyle olunca, koskoca akademisyen çıkıp makalesinde, hakikatin yarısı üzerine analiz kasıyor.

Koskoca CHP…

Ana muhalefet değil mi?

Bir iki cılız sosyal paylaşım dışında, doğru düzgün mazlumu, mağduru savunduklarına şahit olduklarını gören var mı?

Odağa suçu alıp, “Kim darbeci, terörist ise hesabı versin lakin mazlumlara, ev hanımlarına, öğretmenlere, akademisyenlere, memurlara, yaşlılara, bebeklere ilişen de zalimdir, despottur, o sistemde diktatörlüktür” diyebilecek bir muhalefet partisi düşünebiliyor musunuz?

Bize umut diye pompalanan Meral Hanım’ın konuşmalarına bir bakınız lütfen.

Yanına aldığı psikopat Ergenekon işkencecileriyle çıkılan yoldan kime ne hayır gelir?


BEN YAPMADIM FETÖ YAPTI!

İktidar enteresan bir ellerini yıkayıp temizlenme yöntemi bulmuş durumda.

Gerçi artık pek inananı kalmadı ama gerekçeleri hep aynı, her şeyin altından cemaat çıkıyor ve ülkede ne kadar akılsızlık, saçmalık, zulüm varsa hepsinin sorumlusu cemaat.

Hatırlayınız sürecin en başını.

“Bu arkadaşlar ne istedi vermedik” ile başladı Erdoğan.

Aslında gizli kapaklı toplantılarda “Tepemi arttırmasınlar, bir-iki savcıyla hepsini terörist ilan ederim” dediği tüm Ankara’nın malumu.

Ancak bunu Ruşengiller ya da Muratgillerin yahut Ergingillerin yazabilmesi mümkün değil.

Şenergiller zaten paspas…

Ardından “legal görünümlü illegal yapı” fazına geçtiler.

Bir sonraki eşik ise “paralel yapı” oldu.

Neler yapmadılar ki kurumlarına çökmek, insanları işten atabilmek için.

15 Temmuz kendileri için “Allah’ın lütfu”ydu zaten.

“Bu arkadaşlar” oldu “FETÖ”…

Suçladıkları insanın “İki gözüm önüme aksın ki fetöcü değilim” şeklinde savunma yapmasını bekliyorlar.

Ki beklediklerini elde ediyorlar, yalan yok.

Mesleki tartıya çıktıklarında Baransu’nun not defterinin spirali kadar bile ağırlık etmeyecek olan bir yazar ortalığı çıkıp “Beni bavulcularla aynı kefeye koymayın” diye tafra yapabiliyor!

Geçen Zarrab Davası’nı izleyen Sabah muhabiri (ne kadar muhabir denir bilemiyorum) davayı takip etmeyi bırakıp salonda kaç Cemaatçi olduğunu yazmış. İşi haber değil istihbarat toplamak adeta!

CHP “Bizden FETÖ’cü çıkmaz” temel savunma çizgisinde ısrarla direniyor.


SENSİN FETÖ!

Kılıçdaroğlu ve kurmayları da muhteşem bir strateji bulmuşlar: Sensin FETÖ.

İki de bir iktidar partisine “Siz önce kendi içinizdeki FETÖcüleri ayıklayın” türü akla ziyan teklifte bulunuyorlar.

Dikkat buyurun, suçluyu, hırsızı, radikal dincilere silah taşıyanları, onlara payanda olanları filan değil.

Yani suç eksenli bir talepleri yok.

MİT tırlarının silah taşıdığını artık bizzat iktidar bile itiraf ediyor.

Hükumetin yasadışı radikal terör örgütlerine yardım ve yataklık yaptığını söylüyor ana muhalefet partisi. Bir ara yavru muhalefet partisi de onu söylüyordu ama Tayyip Erdoğan’ın dehasıyla onlar da uysallaştırıldılar.

Suç işleyen bu eylem hakkında işlem yapan güvenlik görevlilerinin, yargı mensuplarının niçin içerde çürütüldüğüne dair tek kelime etmiyor CHP ve sözcüleri.

Bu kepazeliği ortaya çıkaranlar sanki yokmuş gibi davranarak, yani hakikatin sadece yarısını görerek, mücadele ettiklerini sanıyorlar.

Elbette yanılıyorlar. Bir süre sonra yaptıklarının dürüstlük ya da gerçek vatanseverlik olmadığını anlayacaklar. Sadece ve sadece kötülüğe hizmet ediyorlar çünkü. Ve kötü kendilerini yutana kadar da zor anlayacaklar gibi.

Gerçeğin bir kısmı üzerine hayat inşa edemezsiniz. Siyaset de… Kısa sürede çöker, çökmese de kötü olan gelir ve sizin başınıza geçirir yarım gerçekliğinizi.

“Kötülüğün kazanması için gereken tek şey, iyilerin hiçbir şey yapmamasıdır” der Edmund Burke ancak eklememiştir nedense: “Ve gerçeğin yarısını görüp ona göre bir şey yapmaya çalışmak, hiçbir şey yapmamaktan daha kötüdür!”

[Naci Karadağ] 9.12.2017 [TR724]

Bir Selam Tevhid Kudüs Ordusu kaç Michael Flynn eder? [Bülent Keneş]

Başta ABD olmak üzere dünya kamuoyu bugünlerde iki önemli soruşturmayı ve davayı konuşuyor. Bunlardan birini hiç şüphesiz ki İranlı işadamı Reza Zarrab’ın Erdoğan’ın hükümet üyelerine, bürokratlarına ve aile fertlerine verdiği rüşvet karşılığı Türkiye üzerinden ABD’nin İran yaptırımlarını delme faaliyetleri oluşturuyor. Diğeri ise, Beyaz Saray eski Ulusal Güvenlik Danışmanı emekli General Michael Flynn’in, Rusya ve bir miktar da Erdoğan rejimi lehine ABD sistemine içeriden nüfuz etme faaliyetlerine dair yürütülen soruşturma…

Flynn soruşturması, şeffaflık ve hesap verebilirliği önceleyen, milli çıkarlarını önemseyen demokratik bir hukuk devletinin, bir hasım devletin içişlerine nüfuz ederek politikalarını örtülü yollardan manüple etme çabalarına karşı nasıl bir tepki vermesi gerektiğine dair iyi bir örnek oluşturuyor.  ABD’deki müesses nizam bugünlerde Flynn’ın ve Flynn ile iş tutanların anasından emdikleri sütü, tabiri caizse, burunlarından getiriyor.

Malumunuz, ABD’de Hizmet Hareketi’ne yönelik karalama kampanyaları yürütülmesi ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin illegal yollardan kaçırılmasına yönelik komplo girişimine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Erdoğan’ın damadı olma kontenjanından Enerji Bakanlığı yapan Berat Albayrak’la birlikte Perinçekçi işadamı Ekim Alptekin ve Ergenekon’un önemli figürlerinden Nedim Şener ile emekli general İsmail Hakkı Pekin’in de adları karışmıştı.

FLYNN SORUŞTURMASI HAYSİYETLİ BİR REJİM NASIL OLURMUŞ GÖSTERDİ

Gırtlağına kadar battığı zaaflarından yakalanan Erdoğan üzerinden Türkiye’nin Rus eksenine doğru nasıl iteklendiğine dair önemli ipuçları sağlaması da beklenen Flynn soruşturması, yabancı bir devletin şu ya da bu şekilde bir başka devletin kurumlarına sızmasına, iç siyasetine, güvenlik stratejilerine ve dış politikasına örtülü bir şekilde etki etme çabalarına karşı o devletin nasıl tepki vermesi gerektiğine dair etkili bir örnek oluşturuyor.

Rus ve Türk hükümetlerinden elde ettiği muhtemel çıkar karşılığında ABD devletini ve kamuoyunu yönlendirici faaliyetlerde bulunan Flynn, hakkındaki somut dellilerin ortalığa saçılması üzerine giriştiği itiraf pazarlığında Türk hükümeti için çalıştığını kabul etmek zorunda kalmıştı. Kamuoyuna açıklanan mahkeme belgelerinde, Flynn’ın sözde danışmanlık hizmeti karşılığında Ekim Alptekin’le 530 bin dolarlık bir sözleşmeyi “Türk hükümetinin denetimi ve yönlendirmesiyle” imzaladığı görülmekteydi.

Ayrıca, Flynn’in Türk yetkililerle (Çavuşoğlu ve Albayrak), Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesi için görüşmeler yaptığı da ortaya çıkmıştı. Bu kirli operasyon karşılığında 15 milyon doları bulan bir meblağ üzerinden pazarlık yaptığı da öne sürülmüştü. Flynn, bu iddiaları kabul etmese de Rusya’nın ABD’deki son başkanlık seçimlerine müdahale edip etmediğini soruşturmak üzere Nisan ayında özel yetkili savcı olarak atanan FBI eski Başkanı Robert Mueller, çoktan bu iddiaların peşine düşmüştü.

Mueller, Rusya’nın ABD başkanlık seçimlerine müdahale iddialarıyla birlikte Trump’ın kampanya ekibiyle Rusya arasındaki muhtemel bağlantıları araştırıyor. FBI soruşturması yüzünden Flynn, Trump tarafından atandığı Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini ancak 24 gün sürdürebilmiş ve bu skandal yüzünden istifa etmeye zorlanmıştı.

YOLU KESİŞEN HERKES BUGÜN FLYNN’LE ARASINA MESAFE KOYUYOR

Emekliliğinden önce etkili bir general olan ve Obama Yönetimi sırasında Savunma İstihbarat Kurumu Direktörlüğü de yapan Flynn’a yönelik soruşturmaların halka halka genişleyerek Trump Yönetimi’ni sarsacak boyutlara ulaşabileceği konuşuluyor bugünlerde. Şöyle ya da böyle yolu Flynn’la kesişmiş olanların kendisiyle arasına mesafe koyabilmek için çırpınıp durmaları bu değerlendirmeleri güçlendiriyor. Bu isimlerden ilki, CIA eski direktörü James Woolsey olmuştu, bir diğerini ise Donald Trump’ın bizatihi kendisi oluşturuyor. Trump’ın dünyayı ayağa kaldıran Kudüs çıkışı da büyük ölçüde Flynn dosyasındaki sıkışmışlıktan kurtulmak amacıyla gündemi değiştirme çabası olarak görülüyor.

Flynn’a yönelik soruşturmanın ciddiyeti, Türkiye’de Flynn vakası ile mukayese edilemeyecek ölçekteki bir vehamete ve skandala karşılık gelen Selam Tevhid Kudüs Ordusu soruşturması sonrasında yaşananların ne büyük bir rezalet olduğunu çok daha iyi anlamamıza imkan veriyor. Flynn, Rusya ve Türk yönetimlerinin nüfuz ajanlığı teşebbüsünden dolayı ciddi bir soruşturma ile karşı karşıya bulunurken, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ve Erdoğan’ın yakın çevresinin bir parçası olduğuna dair somut kanıtlara dayalı iddiaların havada uçuştuğu Selam Tevhid dosyası kapatılmakla bırakılmamış, hukuk çerçevesinde yürüyen bu soruşturmada rolü olan ne kadar polis, savcı ve hakim varsa 4 yıla yakın bir zamandır hapishanelerde çürütülmüştür.

Bugün dönüp baktığımızda İran’ın yurtdışında faaliyet göstermek üzere ‘Devrim Muhafızları’ bünyesinde oluşturduğu ‘Kudüs Ordusu’nun bir uzantısı olan Selam Tevhid Örgütü vasıtasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sızma çabalarına karşı soruşturma açan yargı ve güvenlik birimleri bir konuda yanıldıkları görülmektedir. O da şudur ki, Türk emniyet teşkilatı ve yargısının Selam Tevhid Örgütü’e yönelik hamlesi başladığında, bu örgüt devlete sızma çabalarını çoktan geride bırakmış, ideolojik zihniyet ve eylem bakımından devletin bizatihi kendisini önemli ölçüde Selam Tevhid Örgütü haline getirmeyi başarmıştı. Ne demek istediğimizi daha iyi anlamak isteyen, Erdoğan ve başında bulunduğu şer şebekesinin bu soruşturmayı yürütenlere karşı nasıl bir kin ve intikam hissiyle hareket ettiğine yeniden ve daha yakından bakabilir.

SELAM TEVHİD SKANDALI FLYNN SKANDALINDAN KAT BE KAT BÜYÜK

Hükümete, devlete, polise ve istihbaratın en tepesine kadar nüfuz edebilen Selam Tevhid skandalının neden Flynn skandalından kat be kat daha ciddi bir skandala işaret ettiğini yazının kalan kısmında kısaca özetlemeye çalışayım.

Malumunuz, 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi, tıpkı 1789 Fransız Devrimi, 1917 Bolşevik Devrimi gibi evrensel bir devrim olma iddiasında idi. Böylesine abartılı bir anlayışla hareket eden İranlı devrimciler, doğal olarak, başka ülkelerde de Radikal İslamcı devrimlerinin ve teokratik rejimlerinin model alınarak tekrarlanması arzusunu taşıyorlardı.

Devrim sonrası kurduğu teokratik rejimin temel hedeflerini saptayan Humeyni, kurduğu bu rejimi taa en başından diğer İslam ülkelerine ihraç etmeyi amaçlamıştı. Humeyni’nin devrimci rejiminin belli başlı milli hedeflerinden biri haline gelen bu politika çerçevesinde İran devrimi ve rejimi, o dönemde baskıcı bir laiklik anlayışını benimseyen Türkiye başta olmak üzere, diğer İslam ülkelerine ihraç edilmeye çalışılmıştı.

Devrim ve rejim ihracı, ağırlıklı olarak basın-yayın, propaganda ve kültürel faaliyetler kılıfı altında gerçekleşse de, şiddeti yol olarak benimsemiş yıkıcı ve bölücü radikal terör örgütlerinin kurulmasını ya da halihazırda var olan bu tür örgütlerin desteklenmesini de kendisine bir yöntem olarak seçmişti. Bu bağlamda Endonezya’dan Filipinler’e, Körfez ülkelerinden Kuzey Afrika’ya uzanan çok geniş bir coğrafyada bazı muhalif hareketlerin yanı sıra radikal İslamcı terör örgütlerinin desteklenmesi yoluna gidilmişti.

İran’ın oldum olası bölgesel bir rakip ve ideolojik bir hasım olarak gördüğü Türkiye Cumhuriyeti, Humeyni rejiminin bu devrim ve rejim ihracı çabalarından payını en fazla alan ülkelerden biri olmuştu. Radikal İslamcı terör örgütü Hizbullah ve konjonktürel ihtiyaçları çerçevesinde desteklediği terör örgütü PKK başta olmak üzere birçok terör örgütü ya da yıkıcı radikal İslamcı grup, Türkiye’deki rejimi yıkma ve buralara kendi rejimini ihraç etme politikası çerçevesinde Tahran tarafından desteklenmiştir. İran’ın bu konuda ne kadar yol aldığını 1990’ların ikinci yarısında İran’ın İstanbul Konsolosluğu’nda verilen bir iftar yemeğinde, bugün millilik ve yerlilikte mangalda kül bırakmayan AKP milletvekili ve Erdoğan fedaisi Mehmet Metiner’in iftar için Ankara’dan gelmiş olan dönemin İran Büyükelçisi Muhammed Reza Bageri’ye mide bulandırıcı yaltaklanmaları sayesinde bizzat tanıklık etmiştim.

DEVRİM VE REJİM İHRACI İRAN REJİMİ’NİN ‘KIZIL ELMA’SI

İran’ın bu tür destekleri ağırlıklı olarak gayr-i resmi devrimci kuruluşlar üzerinden yürütülmesine rağmen, ‘Kudüs Ordusu’ gibi belirli bir alenilik içerisinde hareket edenlere de rastlanmıştır. Heyecanlı bir devrimci ütopyacılığın etkisi altında Türkiye’ye yönelik yürütülen faaliyetlerin ana taktiği ise, radikal İslamcı grupları kullanarak siyasi cinayetler işlemek, bombalı saldırılar düzenleyerek toplumda bir kaos ortamı oluşturmak ve bu ortamdan yararlanarak mevcut anayasal düzeni silah zoru ile değiştirip İran rejimine benzer bir teokratik devlet kurmaktı. İran’ın devrimden henüz birkaç yıl sonra bu yöndeki faaliyelerini iyice somutlaştırdığı ve bu amaç doğrultusunda ciddi yol aldığı bilinmektedir. 1985 yılına gelindiğinde bu sistematik çabaların devrimci örgütsel yayınlar ve zemin kazanan terör faaliyetleri şeklinde kendisini gösterdiği görülmektedir.

Türk Emniyeti’nin resmi kayıtlarına göre, Hizbullah ve benzeri radikal terör örgütlerinin yanı sıra Selam Tevhid Kudüs Ordusu yapılanmasının da ilk izlerine bu yıllarda rastlanmıştır. Buna göre, önce başka isimler altında çıkan dergiler ve daha sonra Selam gazetesi çevresinde oluşturulan ilişkiler ağı üzerinden yapılandırılan “Selam Tevhid Kudüs Ordusu”, Türkiye toprakları üzerinde İran benzeri bir teokratik devlet kurma hedefini sürdürmüştür. Örgütün bu amacı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi başsavcısı tarafından hazırlanan 1999/648 hazırlık 2000/158 Esas no, 2000/111 sayılı iddianamede kanıtlarıyla gözler önüne serilmiştir.

Gazeteci Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Dr. Muammer Aksoy gibi laik/Kemalist kimlikleriyle bilinen simlere ve bazı diplomatlar başta olmak üzere en az 18 kişiye yönelik suikaste adı karışan Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nun bir terör örgütü olduğu ise en üst yargı makamları tarafından onaylanarak tescil edilmiştir. 2000 yılında yapılan Umut Operasyonu’yla hücreleri çökertilen örgüt hakkında Yargıtay 2002, 2006 ve 2013 yıllarında aldığı kararlarla bu yapının şüphe götürmez bir şekilde terör örgütü olduğunu onamıştır. Yani bugünün Başbakan Yardımcısı, dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın dediği gibi bu terör ve casusluk örgütü ‘Girerken selam vermişler, çıkarken vermemişler’ diye sulandırılabilecek basitlikte bir örgüt değildir. Öyle olmadığı için de Bozdağ ve benzerlerinin bu tehlikeli örgütü sulandırma motivasyonunun kaynağı çok ciddi bir merak konusudur.

İRAN’IN İHTİYACI DEĞİŞİNCE SELAM TEVHİD’İN FAALİYETLERİ DE DEĞİŞTİ

Malum olduğu üzere zaman ilerledikçe devrimci heyecanı küllenen, ülkenin pratik ve pragmatik gerekçelerle uluslararası topluma yeniden dönme ihtiyacıyla muhataplarını açıktan rahatsız etmemeye daha fazla hassasiyet gösteren İran rejimi, devrimin ilk yıllarında neredeyse açıktan yürüttüğü rejim ve devrim ihracı faaliyetlerinde hız kesmiştir. Bununla birlikte İran rejimi, bu amaçla örgütlediği yapıları hemen tasfiye etme yoluna da gitmemiştir. Tam tersine bu örgütleri ve yapılanmaları başka amaçlar için kullanır hale gelmiştir. Bu amaçların başında ise, hiç şüphesiz ki, İran lehine casusluk faaliyetlerinde bulunmak ve hedef devletin başta güvenlik politikaları olmak üzere karar alma süreçlerine nüfuz etmek gelmiştir.

Hatırlanacağı üzere post-modern askeri darbe süreci olarak bilinen 28 Şubat 1997’de alınan anti-demokratik MGK kararlarını tetikleyen eylem Ankara’nın Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen tartışmalı Kudüs Gecesi’dir. Dönemin İran Büyükelçisi Bageri’nin de katılarak kışkırtıcı bir konuşma yaptığı Kudüs Gecesi’nin organizasyonunda bu örgütün izlerine rastlamak ise şaşırtıcı olmamıştır. İşte bu örgütün 2002’den bu yana AKP’li çevreler içerisindeki bağlantılarını kullanarak devletin derinliklerine ulaştıkları, MİT başta olmak üzere en hassas devlet kurumlarının en tepelerine kadar sızdıkları ve bu yolla İran lehine casusluk faaliyetlerine hız vermekle kalmayıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni içeriden ele geçirdikleri anlaşılmaktadır.

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalından sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılabildiği kadarıyla emniyet birimlerinin ve adli mercilerin hukuk çerçevesinde ve tamamen yetki ve sorumlulukları dahilinde yürüttükleri soruşturmalarla bu örgütün erişimini, çapını ve etkinliğini anlamaya çalıştıkları ve bu konuda somut ve çok önemli kanıtlara ulaştıkları görülmüştür.

SELAM TEVHİD’E SORUŞTURMA ‘HÜKÜMET’E DARBE’YE NASIL DÖNÜŞTÜ?

Ancak, tıpkı hükümet üyelerinin 17/25 Aralık 2013’te rüşvet alırken, yolsuzluk ve hırsızlık yaparken suçüstü yakalanma skandalında olduğu gibi, Erdoğan hükümeti bu soruşturmayı öğrendiğinde de çok büyük bir paniğe kapılmış, vatana ihanet unsurlarının takibiyle elde edilmiş somut hukuki kanıtlarla dolu olduğundan şüphelendikleri bu soruşturmayı derhal kapattırmıştır. Darmadağın ettiği yargı sistemi üzerinden bu soruşturmayı sadece kapatmakla kalmamış, Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nun casusluk faaliyetlerine dair yürütülen soruşturma sürecini de ters yüz etmiştir. Hukuk çerçevesinde yürütülen bu soruşturmalarda yer alan savcıları, hakimleri ve polisleri bir proje şeklinde oluşturduğu mahkemeler sayesinde tutuklatarak hepsini “hükümete darbe” yapmakla suçlamıştır. İran lehine casusluk yaptıkları hukuki takipler ve somut kanıtlarla ispatlanan etkin isimlerin hukuk çerçevesinde soruşturulmasının neden “hükümete darbe” olacağı sorusu ise hala havadadır.

Erdoğan’ın yakın çevresinden bazı kişilerin ve hükümetin önemli isimlerinin de adının karıştığı Selam Tevhid Kudüs Ordusu soruşturması, medya imkanları kullanılarak yapılan “7000 kişi yasadışı şekilde dinlenildi” gibi sistematik yalan kampanyalarıyla sulandırılmış ve bahsi edilen proje mahkemeler kullanılarak bu soruşturmada adı geçen sanıklar sadece koruma altına alınmakla kalmamış, dava suçluları soruşturanların soruşturulduğu bir davaya dönüştürülerek ters yüz edilmiştir.

Tıpkı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasında, GDO’lu pirinç kaçakçılığı soruşturmasında, BM’nin uluslararası terörü destekleyenler listesinde yer aldığı dönemde Erdoğan’ın himayesinde Türkiye’ye defalarca gelen Yasin el-Kadı soruşturmasında, Suriye’deki radikal örgütlere yasadışı silah taşıyan MİT tırları soruşturmasında, el-Kaide bağlantılı Tahşiyeciler Grubu’na yönelik yürütülen soruşturmada, Türkiye’deki el-Kaide ve IŞİD bağlantılı diğer gruplara yönelik yürütülen pek çok soruşturmada olduğu gibi Selam Tevhid Kudüs Ordusu’na yönelik soruşturmada görev alan savcılar, hakimler ve polislerin yanı sıra bu konuda yazılar ve haberler kaleme alan Gültekin Avcı gibi gazeteciler de “hükümete karşı darbe yapmak”la suçlanmış, tutuklanmış ve hapse atılmışlardır.

İRAN’IN TÜRKİYE’YE NÜFUZE HUMEYNİ’NİN HAYALLERİNİ BİLE AŞTI

Ne olduğuna kısaca değindiğim “Selam Tevhid Kudüs Ordusu”nun Türkiye’deki faaliyetlerini soruşturdukları için tutuklanarak hapse atılan emniyet mensupları neredeyse 4 yıldır hapiste tutuluyor. İranlı casuslar, onların hükümet ve devlet içerisindeki üst düzey bağlantıları ise halen ellerini kollarını sallayarak serbestçe dolaşıyor ve üstüne bir de millilik ve yerlilik hamaseti yapıyor.

İslamofaşist Erdoğan rejimi sayesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugün, belki Humeyni’nin bile hayal edemeyeceği ölçüde, İranlaşma sürecini tamamlamış bulunuyor. Hem de en katı laikçi, Avrasyacı ve Kemalist çevrelerin ve dinamiklerin bilinçli ya da bilinçsiz işbirlikleri ve destekleri sayesinde.

Bir mukayese çıpası olarak değerlendirebileceğimiz ABD’deki Flynn soruşturması Türkiye’nin içinde bulunduğu zavallı ve hazin hali tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Rusya’nın Flynn ve adamları üzerinden ABD siyasal sistemine nüfuz etme çabasına karşı tüm Amerika ayağa kalkarken, tüm devlet mekanizması ve 80 milyonluk nüfusuyla Türkiye en kritik kurumlarını ele geçirmiş İran rejiminin önüne boylu boyunca yatmış bulunuyor.

[Bülent Keneş] 9.12.2017 [TR724]

Hafız Ali [Cumartesi Hikâyeleri] [Vehbi Şahin]

Kış güneşi, birkaç saatliğine de olsa yüzünü gösterdi bu sabah…

Dışarıda hava mis gibi…

İnsanın içini ürperten tatlı bir soğuk var.

Ama güneşin okşadığı yerler daha sıcak…

Sırtını ısıttı bir süre…

Martılar ve kargalar tadını çıkarıyor güzel havanın…

Sabah rızkı için kavga ediyorlar çığlık çığlığa…

Onların masumiyetini seyrederken içi huzurla doldu.

Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.

“Sadece iyi ve güzel şeyleri görmeyi ve yaşamayı seçiyorum bugün” dedi.

Cümleyi bitirir bitirmez boyut değiştirdiğini zannetti bir anda…

Ferahlık verdi bu söz dizisi sanki…

Aynı duyguyu tekrar hissetmek için bir kez daha gözlerini yumdu.

-Sadece iyi ve güzel şeyleri görmeyi ve yaşamayı seçiyorum bugün…



SOKAKTA BİR ÜRKEK GÜVERCİN

Tuhaf bir heyecan vardı yüreğini sarıp sarmalayan…

Uzun bir aradan sonra dışarı çıkacaktı çünkü…

Epeydir niyet etmişti, sabah ezanını aşk u şevkle okuyan müezzin efendinin görev yaptığı camide cuma namazını kılmayı…

Nasip bugüne imiş demek ki…

Abdestini alıp dışarı çıktı.

Ürkek bir güvercin gibi tedirgindi.

Sağına soluna baktı.

Yürümeye başladı.

Üst geçitten ana yolu geçti.

Karşı sokağa daldı.

Herkesin kendisine bakıp “Kim bu yabancı” diye aralarında konuştuğunu zannediyordu.

Kavşağa gelince şaşırdı.

Yüksek binalar minarenin görünmesini engellemişti çünkü…

-Sağa mı gidecektim yoksa sola mı?


SINAVI GEÇMEK GİBİ

Köşede çiçek satan yaşlı kadının yanına sokuldu usulca…

“Cami hangi tarafta” diye sordu.

-Şu marketi görüyor musun?

-Evet…

-Onun yanından dümdüz yürü…

-Yolunun üzerinde cami…

Ne kadar rahatlamıştı.

Sanki mezuniyet sınavını AA ile geçmiş gibi sevindi.

Adımlarını daha emin atıyordu artık…

Bir süre gittikten sonra camiye ulaştı.

Avlu ana baba günü gibiydi…

Bir köşede Kızılay’ın kan verme çadırı…

Diğer köşede çay ocağı…

İçeride hocaefendi vaaz ediyor ama avludakilerin pek umurunda değil…

Kimi çayını yudumluyor kimi sigarasının dumanını havaya üflüyor.

Oyalanmadan girdi içeriye…


HAYKIRMAK İSTEDİ AMA…

İlk dikkatini çeken camiinin büyüklüğü oldu.

Sakallı bir imam efendi kürsüde Efendimiz’den (sallallahu aleyhi vesellem) bahsediyor.

Önündeki kitaptan, didaktik bir ses tonuyla Peygamberimiz’in eğitim konusuna ne kadar önem verdiğini anlatıyor.

Gırtlak ağalığı yapmaması hoşuna gitti.

Konu Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) olunca ortam bambaşka bir hâl alır ya…

Ses sistemi yeterli olmasa da…

Vaiz kitabî bir sohbet yapsa da…

Anlatılanlar onu bambaşka âlemlere götürdü.

İçinden haykırmak geldi bir ara…

-İyi de hocam… Bunları yapalım diyorsun. Çok hoş, yapalım. Hayatımızın bir parçası haline de getirelim.

-Ama bunları 60 senedir gözyaşlarıyla anlatan Hocaefendi’yi senin bağlı bulunduğun Diyanet, “Firak-ı Dâlle” ilân etmedi mi?

-Uluslararası yarışmalarda madalyaları toplayan başarılı okulların kapısına kilit vurulmadı mı?

-Gece namazları ile nurlanan yurtlar, pansiyonlar şimdi baykuşların tünediği viranelere döndü, haberin var mı?


KALBİNİ SUSTURDU

Diyemedi…

Diyemezdi de zaten…

Hem ona kim inanır ki…

Camiyi lebâleb dolduran cemaat mi?

“Sanmam” dedi.

-Hocaefendi desem, Hizmet desem, üçüncü kelimeyi söylemeden beni burada linç ederler.

Kalbinin sesini susturdu.

Vaazı ve hutbeyi dinledi.

Çıkışta avlu tam bir curcuna içindeydi.

Merdivenlerin dibinde simitçi vardı.

Eyüp Sultan’da eda ettiği sabah namazlarını hatırladı.

Simit alıp kendini sokağa attı.

Biraz yürümüştü ki aklına “Bu caminin ismi ne acaba” diye bir soru takıldı.

Geri dönüp baktı.

Dış kapının üzerinde “Hafız Ali” yazıyordu.


TANINMAYAN ESKİ DOST

Üzerinden kaynar sular döküldü sanki…

Şaşırmıştı.

Yıllar sonra eski bir dostla karşılaşmak böyle bir şeydi demek…

Sevinsin mi üzülsün mü bilemedi.

Boğazı düğümlendi.

Ağlamamak için zor tuttu kendini…

Hatıralar peşi sıra sökün etti birden…

1990’lı yıllarda henüz inşaat halindeyken birkaç kez gelmişti Hafız Ali’ye…

Yanındaki öğrenci yurdu ile özel okula kaç defa uğradığını ise hesaplayamadı.

-Camiyi bile hatırlamadın, buralara gelip gitmelerini mi bileceksin.

Kızdı vefasızlığına…

Nasıl olur da hatırlamazdı Hafız Ali’yi…


SAHİPSİZ KALAN EMANETLER

Utandı.

Başını öne eğdi.

Sırtını dönüp ayrılıyordu ki…

“Yandaki okul ve yurt ne halde acaba” diye merak etti birden…

Görmek için o yöne doğru yöneldi.

Sonra…

Vazgeçti aniden…

Yüreğinin kaldıramayacağını anladı çünkü…

Hızlı adımlarla uzaklaştı oradan…

Gerçeklerden kaçıyordu şimdi…

Arka sokaklara saptı.

Yolun karşısına geçti.

Avare avare dolaşıp durdu uzun süre…

-Emanetlere sahip çıkamadık, onları sahipsiz bıraktık.

Zihnine kıymık gibi battı bu düşünce…

Yarası deşilmişti yine…

-Bugün iyi ve güzel şeyler görmeyi istiyordum ama göremedim işte…

Kolu kanadı kırılmıştı sanki…

“Vardır bir hikmeti bu zulmün” dedi.

-Bize düşen vazife çirkinliklere takılıp kalmadan güzellikleri görmek, görebilmek…

Azıcık rahatladı.

Daha fazla oyalanmadan koşar adım münzevi hayatına geri döndü.

[Vehbi Şahin] 9.12.2017 [TR724]

Panzerler’de ‘Euro Krizi’ [Hasan Cücük]

28 Eylül’de saatler 22:57’yi gösterirken Ludogorets Arena’da, Hoffenheim’in sahadan 2-1 mağlup ayrılması Alman futbolu için ilginç bir dönüm noktası oldu. 36 yıl aradan sonra Avrupa kupalarında 6 Alman takımı maçlarından mağlup ayrıldı. Adeta bir ‘kara hafta’ yaşandı. Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih, Borussia Dortmund ve RB Leipzig; Avrupa Ligi’nde ise Hoffenheim, Hertha Berlin ve Köln ile sıfır çekti. Henüz Avrupa kupalarında yolun başında alınan bu başarısız sonuçlar gelecek adına ümit vermiyordu. Nitekim, Avrupa kupalarında grup maçları sona erdiğinde tablo daha da netleşti. Panzerler, bir çeşit ‘Euro krizi’ yaşıyor.

KULÜPLER SIRALAMASINDA 2. SIRADAYDI

Ünlü İngiliz futbolcu Gary Lineker’in ‘22 oyuncunun bir topun peşinde koştuğu sonunda Almanların kazandığı oyun’ diye nitelediği futbolda Almanya’yı Avrupa kupalarında bu sezon Bayern Münih, RB Leipzig ve Borussia Dortmund (Şampiyonlar Ligi) ile FC Köln, Hertha Berlin ve Hoffenheim (UEFA Avrupa Ligi) temsil etti. Freiburg ise UEFA kulüp sıralamasında 293. sırada bulunan Slovakya’dan NK Domzale’ye elenerek, gruplara kalamamıştı. Hoffenheim ve RB Leipzig Avrupa arenasında tecrübesiz iki takımdı. FC Köln ise 25 yıl aradan sonra Avrupa kupalarına katıldı.

Alman kulüpleri 2016-17 sezonunu İspanyol kulüplerinin ardından ikinci sırada tamamlamıştı. UEFA kulüpler ülke sıralamasında 2009-10 sezonunda İspanya, İngiltere ve İtalya’nın ardından dördüncü sırada yer alan Almanya, ilerleyen yıllarda İtalya’yı geride bırakıp üçüncü sıraya yerleşmişti. Son iki yılda ise İngilizleri geçip, İspanyolların ardından ikinci sıraya çıktı. Bu sezon da amaç sıralamadaki yeri korumaktı.

DORTMUND, BEKLENENİ VEREMEDİ

Alman takımlarının Avrupa macerası pek iyi başlamadı. Şampiyonlar Ligi’nde ilk maçında Anderlecht’i 3-0 yenerek başlayan Bayern Münih, ikinci haftasında aynı skorla PSG’ye yenilince teknik patron Carlo Ancelotti’nin bileti kesildi. Grupta PSG ile mutlak favori olan Bayern Münih, geri kalan maçlarını kazanarak 15 puanla PSG’nin ardından averajla ikinci tura yükseldi. Şampiyonlar Ligi’ndeki diğer Alman temsilcileri Borussia Dortmund ve RB Leipzig ise tam bir hayal kırıklığı oldu.

Dortmund, Real Madrid, Tottenham ve Apoel’in yer aldığı grupta hüsran üstüne hüsran yaşayıp topladığı 2 puanla zayıf rakibi Apoel’i averajla geçip üçüncü olarak yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etme biletini aldı. RB Leipzig için son maçında evinde Beşiktaş’a yenilerek 7 puanda kaldı. RB Leipzig, Beşiktaş’ı yenmiş olsa bile FC Porto kazandığı için kötü averajından dolayı yine grupta üçüncü olacaktı. Leipzig’in de Dortmund gibi tesellisi yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etmek oldu.

DEVLER LİGİNDE ALMAN İMZASI VARDI

UEFA Avrupa Ligi’ndeki Alman takımları hezimetlerin adresi oldu. Temsilcimiz Başakşehir ile aynı grupta yer alan Hoffenheim 5 puanla grubun sonuncusu oldu. Arsenal, Kızılyıldız ve BATE Borisov ile aynı grupta yer alan FC Köln, 25 yıl aradan sonra boy gösterdiği Avrupa arenasında grupta üçüncü olup, Avrupa defterini kapattı. Galatasaray’ı eleyen Östersunds, Athletic Bilbao ve Zorya Luhansk ile aynı grupta yer alan Hertha Berlin de diğer Alman takımlarının izinden gitti. Hertha Berlin topladığı 5 puanla grup sonuncusu oldu.

Geçen yıl Almanya kulüp bazında İspanya’nın ardından ikinci sıradaki yerini korumuştu fakat Alman takımları 14,571 puan toplayarak, 2008-09 sezonundan bu yana en düşük puanı toplamışlardı. Ayrıca 10 yıl aradan sonra ilk kez hiçbir Alman takımı Avrupa’da yarı final göremiyordu. Franz Beckenbauer’in ‘kaybedenlerin kupası’ dediği UEFA Avrupa Ligi’nde bile Alman takımlarının esamesi okunmuyordu. Hamburg, 2010’da UEFA’da yarı final gören son Alman takımı oldu. O tarihten sonra son dörtte Alman takımına rastlanamadı.

Şampiyonlar Ligi’nde durum Almanlar açısından çok daha parlaktı. Şampiyonlar Ligi’nde 2011’de Schalke 04 yarı final, 2013’te Borussia Dortmund ise final oynama başarısını gösterdi. Panzer’in itici gücü Bayern Münih ise 2010-17 arasında üçer kez yarı final ve final oynama başarısını gösterecekti. Bayern Münih ve Borussia Dortmund, Almanların Şampiyonlar Ligi’ndeki güçlü temsilcisi olurken son 5 yılın 4’ünde iki takım da en az ikinci tura çıktı.

UEFA’YI CİDDİYE ALMIYORLAR

Alman kulüplerinin UEFA Avrupa Ligi’ndeki başarısızlığının altında öncelikler bu kupayı ciddiye almamaları yatıyor. Bir nevi angarya olarak görüyorlar. UEFA Avrupa Ligi’nin gelirinin düşük olması bunda etkili. Diğer sebep ise ligdeki başarıyı daha ön plana çıkarıyor olmaları. Kulüpler bunu oyuncularla yapılan mukavelelerde net bir şekilde belirtiyor. Ligde atılan goller ve oyun performansı için ekstra primler yer alırken, UEFA Avrupa Ligi için ekstra primler söz konusu olmuyor.

Şampiyonlar Ligi’nde ise durum biraz farklı. Nitekim bunu Bayern Münih’in Polonyalı forveti Robert Lewandowski açıkça ortaya koymuştu: ‘Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak istiyorsak daha kaliteli transferler yapmalıyız.’ Bayern Münih 2013’te Şampiyonlar Ligi’ni kazandığı sezon kadrosunu Mandzukic, Shaqiri ve Javi Martinez gibi isimlerle takviye etmişti. Lewandowski’nin sezon öncesi bu çıkışından sonra kulüp başkanı Uli Hoeness kaliteli transfer sözü verip, Sebastian Rudy, Niclas Süle, James Rodriguez ve Corentin Tolisco gibi yıldızları kadroya kattı. Alman kulüpleri yıldız oyuncu transferi rekabetinde Avrupa’daki diğer takımların gerisinde. UEFA kulüpler puan sıralamasında bu sezon Almanları geride bırakan İngilizler transfer sezonunda 1,58 milyar Euro, İtalyanlar 835 milyon Euro harcarken, Panzerler sadece 614 milyon Euro’luk transfer gerçekleştirmişti.

Önümüzdeki yıldan itibaren Şampiyonlar Ligi’ne katılımda değişiklik olacak. UEFA kulüpler sıralamasında ilk 4’te yer alan ülkelerden 4 takım Şampiyonlar Ligi gruplarına direk katılacak. İşte Almanların 4. sıraya düşmesi bu açıdan önem taşıyor. Her şeye rağmen ne bu yıl ne de önümüzdeki yıl Fransa’nın Almanya’yı kulüpler sıralamasında toplayacağı puanlarla geçmesi mümkün. Ancak PSG’nin Şampiyonlar Ligi’nde göstereceği başarıya diğer Fransız takımlarının da eşlik etmesiyle Almanya için tehlike çanları çalmaya başlayacak.

[Hasan Cücük] 9.12.2017 [TR724]