HDP, Hakkari Milletvekili Leyla Güven ile Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları'nın vekilliklerinin düşürülerek tutuklanmasının ardından Edirne ve Hakkari'den yürüme kararı aldıklarını açıkladı. HDP Eş Genel Başkanı Sancar, kent merkezlerinde yüründükten sonra şehirlerarası yolları araçlarla geçeceklerini kaydetti.
KRONOS 09 Haziran 2020 GÜNDEM
HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, “Şehirlerarası yollarda, yaya yürümek gibi bir metodumuz yoktur. Esas itibarıyla seçilmişlerimiz bu yürüyüşe katılacaktır. İki koldan yapılacaktır. Seçilmişler derken de milletvekilleri, belediye meclis üyeleri, belediye eş başkanları ve il yöneticilerimiz. Elbette bu ekiplerimiz bulundukları şehirlerde halkla buluşacaktır. İki noktadan başlayacak, bir Edirne bir Hakkari. Ülkenin iki ucu. En son nokta olarak Ankara’da buluşacağız. Edirne’de önceki dönemler Eş Genel Başkanlığımızı yapan Selahattin Demirtaş cezaevinde. Hakkari ise Leyla Güven’in seçildiği il” dedi. Sancar kendisinin Hakkâri’de başlangıçta bulunacağını, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ın ise Edirne’den başlangıç yapacağını duyurdu.
‘TIPKI KAYYIM GİBİ BİR SİYASİ DARBE OPERASYONUDUR’
Sancar, Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’ni ziyaret etti. Ziyaretin ardından açıklama yapan Sancar, “Sevgili arkadaşlarımız Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın milletvekillikleri düşürüldü, haksız ve hukuksuz bir şekilde temsiliyetleri ellerinden alındı. Ayrıca, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun da milletvekilliği düşürüldü. Bu işlemler halkın iradesini yok sayma anlamına geliyor. Bunu defalarca belirttik. Bunu bir siyasi darbe olarak görüyoruz, tıpkı kayyım uygulamaları gibi milletvekillerinin düşürülmesi de bir siyasi darbe operasyonudur. Darbeler sadece tank ve toplarla yapılmaz. Darbeler, yargı eliyle, iktidarın baskı yöntemleriyle de gerçekleşir. Bunlara siyasi darbe diyoruz. Bütün darbeciler ister tankla topla yönetime el koysunlar ister diğer yöntemleri kullansınlar, önce halkın iradesine yönelirler, halkın iradesini yok sayacak eylemler, işlemler yaparlar.” diye konuştu.
‘KÜRT DEMOKRATİK SİYASETİNİN TARİHİ ONURLU MÜCADELELERLE DOLUDUR’
Sancar, “Uzak değil 12 Eylül’de ilk iş parlamentoyu kapatmaktır. Buna benzer uygulamalar 27 Mayıs’ta da yaşandı. Bütün darbeciler halkın iradesini bastırmak ve yok etmek için harekete geçerler. Siyasi darbe yapanlarda aynı şeyi uyguluyor, aynı yöntemi uyguluyorlar. Leyla Güven sadece Hakkari milletvekili değil DTK’nın da eş başkanıdır. Tarihi de geçmişi de onurlu mücadelelerle doludur. Her zaman dik durmuştur, her zaman demokrasi ve özgürlük için bedel ödemeyi göze alarak mücadelede kararlı bir şekilde davranmıştır. Leyla Güven’e ve yine DTK üyesi Farisoğulları’na yapılan bu operasyon aynı zamanda DTK’nın temsil ettiği misyona dönük de bir operasyondur. Bir emirle milletvekilliği düşüren, tutuklama kararı çıkaran odaklar kaç gündür mahsup işlemini gerçekleştiremiyor.” ifadesini kullandı. Sancar açıklamasında şunları kaydetti:
‘ŞEHİRLERDE HALK BULUŞMALARI YAPILACAK’
“Daha sonra araçlarla bir sonraki güzergâha gidecek belirlenmiş heyetlerimiz. O heyetler içerisinde eş başkanlar olmayacak. Bir sonraki şehire gittiklerinde halk buluşmaları yapacaklar, araçlarla gidecekler. Kurumlarla buluşacaklar; hem tutum belgemizi ve belgemizdeki çağrıları iletecekler hem de ortak demokratik mücadele zeminini güçlendirmek için çalışmalar yapacaklar. Şehirden şehire bu şekilde gelindikten sonra birkaç gün içinde Ankara’da bir buluşma gerçekleşecek. Ankara’daki buluşma salon ya da açık hava toplantısı şeklinde olacak. Orada da seçilmişler ve yedi bölgenin temsilcileri yer alacak. Ankara’daki toplantıda da bütün bu süreç ile ilgili değerlendirmemizi toplumla, basınla, kamuoyuyla biz eş genel başkanlar paylaşacağız. Yürüyüş diye günlerdir televizyonlarda tartışılan programımız esas itibariyle budur. Ayrıntılar zaten paylaşılacaktır. HDP üzerinden provokasyon hazırlıkları yapanları uyarıyorum. HDP hiçbir provokasyona malzeme vermez, hiçbir provokasyona da gelmez. Güçlü demokratik mücadele birikimini en etkili şekilde değerlendirmesini bilecek bir demokratik olgunluğa sahiptir.”
NE OLMUŞTU?
HDP Diyarbakır Milletvekili Farisoğulları, Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davada, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 9 yıl, HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven ise yine aynı mahkemece, aynı suçtan yargılandığı davada 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Farisoğulları ve Güven’e yargılandıkları davada verilen cezalar, Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı.
TBMM Genel Kurulu’nda, CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu ile HDP’li Güven ve Farisoğulları hakkında mahkeme tarafından verilen, kesinleşmiş cezalara ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkereleri okunarak bilgiye sunulmuştu.
Genel Kurul’da okunan tezkerelerin ardından Berberoğlu, Güven ve Farisoğulları’nın milletvekilliği düşmüştü. Güven, Farisoğulları ve Berberoğlu tutuklanmış, Enis Berberoğlu, 5 Haziran akşamı koronavirüs tedbirleri kapsamında tahliye edilerek ev iznine gönderildi.
[Kronos.News] 9.6.2020
Kılıçdaroğlu: Baskı yapacaklar, boyun eğmeyeceğiz
Pandemi sonrası partisinin ilk TBMM Grup Toplantısı’nda konuşan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, gazeteci gözaltılarına ve CHP’li Berberoğlu ile HDP’li Güven ve Farisoğulları’nın vekilliklerinin düşürülmesine tepki gösterdi: "Baskı yapacaklar biliyorum ama iktidar olanlar şunu unutmasınlar, baskı karşısında hiçbir Cumhuriyet Halk Partili boyun eğmez."
KRONOS 09 Haziran 2020 GÜNDEM
CHP lideri Kılıçdaroğlu konuşmasında özetle şunları söyledi:
‘NE YAPTI BU GAZETECİLER?’
Zor bir süreçten geçiyoruz. Bir şekilde önlem almaya çalışıyoruz. Süreci en az zararla atlatma arayışı içerisindeyiz. Gazeteciler bizi bilgilendirmek istiyorlar. Ama bir haber geliyor, iki gazeteci arkadaşımızı gözaltına alıyorlar. Neden, hangi gerekçeyle alıyorlar. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz biz? Gazetecinin huzur hakkı yok mu? Ne yaptı bu gazeteciler? Haber peşinde koşuyorlar. Bunlar casusluk yapacakmış, bu kadar ayağa düşürmeyin casusluğu. Ne casusluğu ne ajanlığı? Kozmik Odayı terör örgütüne teslim edenlerin eli kanlıdır. Ne istiyorsunuz Müyesser hanımdan?
‘YAPTIĞIN YANLIŞTIR, ANAYASAYA AYKIRIDIR’
3 milletvekili arkadaşımızın milletvekilliği düşürüldü. Bunlar seçime girdi mi girdi. Kim izin verdi seçime girmesine? Savcılıktan temiz kağıdı aldılar mı, aldı. Yüksek Seçim Kurulu baktı mı, baktı. Dosyayı onayladı mı, onayladı. Seçime girebilirsin dedi mi, dedi. Ne oldu da şimdi birdenbire ‘mahkemeden karar çıktı ben bunu düşüreceğim’ diyorsun. Hayır arkadaş, düşüremezsin. Yaptığın yanlıştır, anayasaya aykırıdır. Darbe hukukunu içeren bu anayasaya bile aykırıdır. MİT tırları sır mıydı? Bütün dünyanın bildiği bir gerçekti. İktidar olanlar şunu unutmasın hiçbir baskı karşısında hiçbir CHP’li boyun eğmez. Tek başına AK Partili milletvekilleri oy verse dokunulmazlık zaten kalkıyor. Neden işletmediniz o zaman? Kaldı ki bu olay komisyonlarda görüşülürken, komisyon raporu da var, doğrudan doğruya Sayın Şentop’un komisyon başkanı olduğu sırada; Anayasanın 83. maddesinin 3. fıkrası saklıdır. Seçim olur eğer bu kişiler tekrar seçilirlerse dokunulmazlık kazanırlar. Pek çok mahkeme de bu yönde karar verdi. Olay ne? Olay idarenin saraya ipotek edilmesi. Beyefendiler saraya gidecek, saraydan talimat alacaklar, talimatın gereğini yapacaklar.”
‘MADEM DÜŞÜRECEKSİN, MİLLET NEDEN SANDIĞA GİDİYOR’
Her zaman demokrasiyi savunduk, kim olursa olsun. Çünkü demokrasi sadece benim için değil, herkes için geçerli bir kavram. Benim gibi düşünmeyen için de demokrasi geçerli bir kavramdır, öyle olması lazım. AK Partili Balıkesir Belediye Başkanı görevden alındığında biz itiraz ettik. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı görevden alındığında kim itiraz etti, biz. ‘Milletin oyuna, darbe yapıyorsun’ dedik. Onları İstanbullular, Balıkesirliler, Ankaralılar seçti. Neden görevden alıyorsunuz? Neden zorla istifa ettiriyorsunuz bunları? Biz söyledik. Aynı şekilde milletvekillerinin üyeliklerinin düşürülmesi millet iradesine yapılmış bir darbedir. Sen düşüreceksen milletvekilliklerini, millet neden sandığa gidiyor?”
‘APARTMAN GÖREVLİLERİ İÇİN ÇALIŞMA YAPIYORUZ’
Korona virüs salgını tüm dünyayı etkiliyor. Bilim Kurulu kararlarına titizlikle uyulmalı. Salgın sürecinde fedakarca çalışan apartman görevlilerine yönelik çalışma yapıyoruz. Kuryeler, eczacılar, güvenlik görevlileri, zabıtalara da salgın sürecindeki özverili çalışmaları dolayısıyla teşekkür ediyorum.
‘SAĞLIK ÇALIŞANLARI ÖDÜLLENDİRİLMELİ’
En büyük teşekkürümüz ise sağlık çalışanlarına. Sağlık çalışanları hepimizin göğsünü kabarttı. Cumhuriyeti aydınlanma felsefesinin yarattığı bir başarıdır bu. 1923’de Türkiye’de 554 doktor vardı. 4 hemşire, 69 eczacı, 139 ebe vardı. Bugün Avrupa’nın en güçlü sağlık ordusu bizde. Bu süreçte eve gitmediler, yeri geldi 24 saat çalıştılar, bazıları virüs kaptı, hepsine şükran borçluyuz. Sağlık çalışanları için hükümet ödüllendirici bir şeyler yapmalı. Bu süreçte en azından iki maaş ikramiye verilmesi lazımdı. Bu miktarda değil ama ek ödeme verildi. Güzel, hiç itirazımız yok buna. Ama sağlık çalışanları arasında ayrım yapıldı. Bunu bütün sağlık çalışanlarına ver, sağlık çalışanları arasında ayrım yaparsan haksızlık yapmış olursun. Tıbbi sekretere, hastanenin güvenlik görevlilerine, sağlık işçilerine, hasta bakıcılara, laborantlara, radyoloji teknisyenleri ve aşçılara ek ödeme verilmedi. Bu doğru değil, bu devletin saygınlığına gölge düşürür. Sağlık çalışanları bir bütündür, yardım yapacaksan hepsine yap. Tamam birisine yüksek birisine az olabilir ama hepsine yapman lazım. Ayrımcılık yaparsan sen devleti iyi yönetemiyorsun anlamına gelir.
[Kronos.News] 9.6.2020
KRONOS 09 Haziran 2020 GÜNDEM
CHP lideri Kılıçdaroğlu konuşmasında özetle şunları söyledi:
‘NE YAPTI BU GAZETECİLER?’
Zor bir süreçten geçiyoruz. Bir şekilde önlem almaya çalışıyoruz. Süreci en az zararla atlatma arayışı içerisindeyiz. Gazeteciler bizi bilgilendirmek istiyorlar. Ama bir haber geliyor, iki gazeteci arkadaşımızı gözaltına alıyorlar. Neden, hangi gerekçeyle alıyorlar. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz biz? Gazetecinin huzur hakkı yok mu? Ne yaptı bu gazeteciler? Haber peşinde koşuyorlar. Bunlar casusluk yapacakmış, bu kadar ayağa düşürmeyin casusluğu. Ne casusluğu ne ajanlığı? Kozmik Odayı terör örgütüne teslim edenlerin eli kanlıdır. Ne istiyorsunuz Müyesser hanımdan?
‘YAPTIĞIN YANLIŞTIR, ANAYASAYA AYKIRIDIR’
3 milletvekili arkadaşımızın milletvekilliği düşürüldü. Bunlar seçime girdi mi girdi. Kim izin verdi seçime girmesine? Savcılıktan temiz kağıdı aldılar mı, aldı. Yüksek Seçim Kurulu baktı mı, baktı. Dosyayı onayladı mı, onayladı. Seçime girebilirsin dedi mi, dedi. Ne oldu da şimdi birdenbire ‘mahkemeden karar çıktı ben bunu düşüreceğim’ diyorsun. Hayır arkadaş, düşüremezsin. Yaptığın yanlıştır, anayasaya aykırıdır. Darbe hukukunu içeren bu anayasaya bile aykırıdır. MİT tırları sır mıydı? Bütün dünyanın bildiği bir gerçekti. İktidar olanlar şunu unutmasın hiçbir baskı karşısında hiçbir CHP’li boyun eğmez. Tek başına AK Partili milletvekilleri oy verse dokunulmazlık zaten kalkıyor. Neden işletmediniz o zaman? Kaldı ki bu olay komisyonlarda görüşülürken, komisyon raporu da var, doğrudan doğruya Sayın Şentop’un komisyon başkanı olduğu sırada; Anayasanın 83. maddesinin 3. fıkrası saklıdır. Seçim olur eğer bu kişiler tekrar seçilirlerse dokunulmazlık kazanırlar. Pek çok mahkeme de bu yönde karar verdi. Olay ne? Olay idarenin saraya ipotek edilmesi. Beyefendiler saraya gidecek, saraydan talimat alacaklar, talimatın gereğini yapacaklar.”
‘MADEM DÜŞÜRECEKSİN, MİLLET NEDEN SANDIĞA GİDİYOR’
Her zaman demokrasiyi savunduk, kim olursa olsun. Çünkü demokrasi sadece benim için değil, herkes için geçerli bir kavram. Benim gibi düşünmeyen için de demokrasi geçerli bir kavramdır, öyle olması lazım. AK Partili Balıkesir Belediye Başkanı görevden alındığında biz itiraz ettik. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı görevden alındığında kim itiraz etti, biz. ‘Milletin oyuna, darbe yapıyorsun’ dedik. Onları İstanbullular, Balıkesirliler, Ankaralılar seçti. Neden görevden alıyorsunuz? Neden zorla istifa ettiriyorsunuz bunları? Biz söyledik. Aynı şekilde milletvekillerinin üyeliklerinin düşürülmesi millet iradesine yapılmış bir darbedir. Sen düşüreceksen milletvekilliklerini, millet neden sandığa gidiyor?”
‘APARTMAN GÖREVLİLERİ İÇİN ÇALIŞMA YAPIYORUZ’
Korona virüs salgını tüm dünyayı etkiliyor. Bilim Kurulu kararlarına titizlikle uyulmalı. Salgın sürecinde fedakarca çalışan apartman görevlilerine yönelik çalışma yapıyoruz. Kuryeler, eczacılar, güvenlik görevlileri, zabıtalara da salgın sürecindeki özverili çalışmaları dolayısıyla teşekkür ediyorum.
‘SAĞLIK ÇALIŞANLARI ÖDÜLLENDİRİLMELİ’
En büyük teşekkürümüz ise sağlık çalışanlarına. Sağlık çalışanları hepimizin göğsünü kabarttı. Cumhuriyeti aydınlanma felsefesinin yarattığı bir başarıdır bu. 1923’de Türkiye’de 554 doktor vardı. 4 hemşire, 69 eczacı, 139 ebe vardı. Bugün Avrupa’nın en güçlü sağlık ordusu bizde. Bu süreçte eve gitmediler, yeri geldi 24 saat çalıştılar, bazıları virüs kaptı, hepsine şükran borçluyuz. Sağlık çalışanları için hükümet ödüllendirici bir şeyler yapmalı. Bu süreçte en azından iki maaş ikramiye verilmesi lazımdı. Bu miktarda değil ama ek ödeme verildi. Güzel, hiç itirazımız yok buna. Ama sağlık çalışanları arasında ayrım yapıldı. Bunu bütün sağlık çalışanlarına ver, sağlık çalışanları arasında ayrım yaparsan haksızlık yapmış olursun. Tıbbi sekretere, hastanenin güvenlik görevlilerine, sağlık işçilerine, hasta bakıcılara, laborantlara, radyoloji teknisyenleri ve aşçılara ek ödeme verilmedi. Bu doğru değil, bu devletin saygınlığına gölge düşürür. Sağlık çalışanları bir bütündür, yardım yapacaksan hepsine yap. Tamam birisine yüksek birisine az olabilir ama hepsine yapman lazım. Ayrımcılık yaparsan sen devleti iyi yönetemiyorsun anlamına gelir.
[Kronos.News] 9.6.2020
Muharrem İnce’den TÜİK tepkisi: Enflasyon, büyüme ve işsizlikte ‘cici’ rakamlar geliyor
Cumhurbaşkanlığı kararıyla 10 Türkiye İstatistik Kurumu bölge müdürünün görevden alınmasına tepki gösteren Muharrem İnce, ekonomi verilerinde ‘cici’ rakamlar dönemine girildiğini söyledi.
BOLD – AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan yeni kararname ile, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Yükseköğretim Kurulu ve Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ Genel Müdürlüğüne ilişkin atamalar Resmi Gazete’de yayımlandı.
Kararnamede en çok tartışılan karar, ekonomiye dair enflasyon, işsizlik ve büyüme gibi verilerin hazırlandığı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bölge müdürlüklerindeki görevden almalar oldu. Kararname ile 10 Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bölge müdürü görevinden alındı. TÜİK’e 22 Mayıs tarihinde yeni başkan atanmıştı.
Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı, Antalya Bölge Müdürü Abdi Öncel, Bursa Bölge Müdürü Ünal Can, Denizli Bölge Müdürü Ali İhsan Yücedağ, Edirne Bölge Müdürü İsmail Çapoğlu, İstanbul Bölge Müdürü Zeki Bostancı, Kastamonu Bölge Müdürü İsmail Gökalp, Konya Bölge Müdürü Nurettin Kaya, Manisa Bölge Müdürü Mehmet Akyol, Siirt Bölge Müdürü Yavuz Uyar ve Trabzon Bölge Müdürü Hakan Göregen görevinden alındı.
MUHARREM İNCE’DEN TEPKİ
Muharrem İnce’den görevden almalara tepki geldi. Sosyal medya hesabından açıklama yapan İnce, ”TÜİK’te 10 Bölge Müdürü görevden alınmış. Enflasyonda, işsizlikte, büyümede cici rakamlar geliyor” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 9.6.2020
BOLD – AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan yeni kararname ile, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Yükseköğretim Kurulu ve Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ Genel Müdürlüğüne ilişkin atamalar Resmi Gazete’de yayımlandı.
Kararnamede en çok tartışılan karar, ekonomiye dair enflasyon, işsizlik ve büyüme gibi verilerin hazırlandığı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bölge müdürlüklerindeki görevden almalar oldu. Kararname ile 10 Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bölge müdürü görevinden alındı. TÜİK’e 22 Mayıs tarihinde yeni başkan atanmıştı.
Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı, Antalya Bölge Müdürü Abdi Öncel, Bursa Bölge Müdürü Ünal Can, Denizli Bölge Müdürü Ali İhsan Yücedağ, Edirne Bölge Müdürü İsmail Çapoğlu, İstanbul Bölge Müdürü Zeki Bostancı, Kastamonu Bölge Müdürü İsmail Gökalp, Konya Bölge Müdürü Nurettin Kaya, Manisa Bölge Müdürü Mehmet Akyol, Siirt Bölge Müdürü Yavuz Uyar ve Trabzon Bölge Müdürü Hakan Göregen görevinden alındı.
MUHARREM İNCE’DEN TEPKİ
Muharrem İnce’den görevden almalara tepki geldi. Sosyal medya hesabından açıklama yapan İnce, ”TÜİK’te 10 Bölge Müdürü görevden alınmış. Enflasyonda, işsizlikte, büyümede cici rakamlar geliyor” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 9.6.2020
İŞKUR’dan şaşırtan veri açıklaması: İşsiz sayısı azaldı
Koronavirüs nedeniyle onbinlerce işyeri kapandı, yüzbinlerce kişi ise işini kaybetti. Bu süreçte İŞKUR ise açıkladığı veri ile herkesi şaşırttı. İŞKUR, işsizliğin geçen yıl aynı ayına göre 533 bin kişi azaldığını açıkladı.
BOLD – Türkiye’de işsizler ordusu salgın döneminde daha da büyüdü. Buna karşın İŞKUR işsizliğin bir önceki aya göre yüzde 2,2 azaldığını açıkladı. Geçen yılın aynı ayına göre ise işsiz sayısı 533 bin 720 kişi azaldı.
5 AYDA 317 BİN KİŞİ İŞE YERLEŞTİRİLDİ
BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) Mayıs ayı istatistik bültenini açıkladı. Buna göre, Mayıs ayında İŞKUR aracılığıyla 26 bin 562’si (Yüzde 64,4) erkek, 14 bin 673’ü (Yüzde 35,6) kadın olmak üzere 41 bin 235 yurttaş işe yerleştirildi. Böylelikle Ocak-Mayıs 2020 döneminde İŞKUR 316 bin 976 kişinin iş sahibi olmasına aracılık etti.
İŞSİZ SAYISI 533 BİN KİŞİ AZALDI
İŞKUR istatistiklerine göre, geçen ay kayıtlı işsiz sayısı 3 milyon 551 bin 231 kişiye geriledi. Mayıs ayında İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısı Nisan ayına göre 78 bin 727 kişi azaldı. Mart ayına göre Nisan ayında yüzde 1.2 olan gerileme, Mayıs ayında yüzde 2.2 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayında 4 milyon 84 bin 951 kişiden oluşan işsizler ordusu, resmi rakamlara göre 533 bin 720 kişi azaldı.
EN ÇOK ARANAN ELEMAN GÜVENLİK GÖREVLİSİ
Mayıs ayında İŞKUR, iş ve meslek danışmanlığı hizmetleri kapsamında 34 bin 9 işsizle görüştü. Nisan ayında 58 bin 206 olan bireysel görüşmeler bir ayda büyük gerileme kaydetti. Ocak-Mayıs 2020 döneminde sektörler itibarıyla en fazla işe yerleştirme sanayi sektöründe “İmalat” alanında gerçekleştirildi. Mesleklere göre en fazla işe yerleştirme sırasıyla “Güvenlik Görevlisi, Satış Danışmanı ve Konfeksiyon İşçisi” oldu. Mayıs ayında işverenler İŞKUR’dan 70 bin 460 işçi istedi. Açık işlerin yüzde 97,1’i özel sektörden geldi. En fazla açık iş 235 bin 565 kişi ile imalat sanayi sektöründen yapıldı.
[Bold Medya] 9.6.2020
BOLD – Türkiye’de işsizler ordusu salgın döneminde daha da büyüdü. Buna karşın İŞKUR işsizliğin bir önceki aya göre yüzde 2,2 azaldığını açıkladı. Geçen yılın aynı ayına göre ise işsiz sayısı 533 bin 720 kişi azaldı.
5 AYDA 317 BİN KİŞİ İŞE YERLEŞTİRİLDİ
BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) Mayıs ayı istatistik bültenini açıkladı. Buna göre, Mayıs ayında İŞKUR aracılığıyla 26 bin 562’si (Yüzde 64,4) erkek, 14 bin 673’ü (Yüzde 35,6) kadın olmak üzere 41 bin 235 yurttaş işe yerleştirildi. Böylelikle Ocak-Mayıs 2020 döneminde İŞKUR 316 bin 976 kişinin iş sahibi olmasına aracılık etti.
İŞSİZ SAYISI 533 BİN KİŞİ AZALDI
İŞKUR istatistiklerine göre, geçen ay kayıtlı işsiz sayısı 3 milyon 551 bin 231 kişiye geriledi. Mayıs ayında İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısı Nisan ayına göre 78 bin 727 kişi azaldı. Mart ayına göre Nisan ayında yüzde 1.2 olan gerileme, Mayıs ayında yüzde 2.2 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayında 4 milyon 84 bin 951 kişiden oluşan işsizler ordusu, resmi rakamlara göre 533 bin 720 kişi azaldı.
EN ÇOK ARANAN ELEMAN GÜVENLİK GÖREVLİSİ
Mayıs ayında İŞKUR, iş ve meslek danışmanlığı hizmetleri kapsamında 34 bin 9 işsizle görüştü. Nisan ayında 58 bin 206 olan bireysel görüşmeler bir ayda büyük gerileme kaydetti. Ocak-Mayıs 2020 döneminde sektörler itibarıyla en fazla işe yerleştirme sanayi sektöründe “İmalat” alanında gerçekleştirildi. Mesleklere göre en fazla işe yerleştirme sırasıyla “Güvenlik Görevlisi, Satış Danışmanı ve Konfeksiyon İşçisi” oldu. Mayıs ayında işverenler İŞKUR’dan 70 bin 460 işçi istedi. Açık işlerin yüzde 97,1’i özel sektörden geldi. En fazla açık iş 235 bin 565 kişi ile imalat sanayi sektöründen yapıldı.
[Bold Medya] 9.6.2020
Ahmet Taşgetiren’in çaresizliği: Youtube’da üç maymun [Sevinç Özarslan]
Silivri’de hücreye konulan mesai arkadaşının ailesini evine kabul etmeyen Ahmet Taşgetiren, Youtube yayınında Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun karşısında üç maymunu oynadı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ANALİZ – HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, dün akşam Karar TV’de yayınlanan Elif Çakır, Ahmet Taşgetiren ve Yıldıray Oğur’un sunduğu “Özel Röportaj” programına konuk oldu.
28 Şubat döneminde Mazlum-Der şube başkanlığı yapan Gergerlioğlu, üniversiteden atılan öğrenciler, işinden olanlar, eşleri başörtülü olduğu için hakları ihlal edilenler için mücadelesiyle biliniyor. Gergerlioğlu bu mücadelesini günümüzde de sürdürüyor. 28 Şubat’ta Gergerlioğlu ile aynı çizgide mücadele eden Ahmet Taşgetiren ise günümüzde yaşanan hak ihlallerine karşı gözlerini kapatmış durumda.
Ahmet Taşgetiren gibi, 28 Şubat’ta hakları ihlal edilen İslamcı kadınlar da Gergerlioğlu’nun yanında değil. Örneğin geçen hafta Ankara HDP İl Binası önünde Gergerlioğlu polis saldırısına uğradığında sesleri bile çıkmadı.
Ahmet Taşgetiren programın ilk dakikalarında Gergerlioğlu’na İslami kimliği, Müslüman hüviyetini olduğunu ve bir insan hakları duyarlılığı ortaya koyduğunu söyledi, övgülerde bulundu. Ancak Gergerlioğlu’nun bugüne kadar dile getirdiği işkence, siyah Transporter ile kaçırılmalar, üniversiteli kızların gözaltına alınmaları, gözaltında işkence görmeleri, başlarının zorla açılmaları konusunda kendisinin aynı duyarlılığı neden göstermediği konusu soru işareti.
Kendi mesai arkadaşlarının yaşadığı zulümleri görmezden gelmek için gösterdiği çaba ise üç maymun benzetmesini hak ettirir nitelikte.
Ahmet Taşgetiren’in Burç FM’de birlikte program yaptığı, hatta ailece görüştüğü, aynı zamanda komşusu olan radyo programcısı Serkan Sedat Güray, 3 yıldır Silivri Cezaevinde tutuklu, 6 aydır da hücrede.
Serkan Sedat Güray, onlarca dilekçe yazmasına rağmen neden hücrede tutulduğunu bilmiyor. Kendisine resmi bir açıklama yapılmadı. Gördüğü hukuksuzları dile getirip sürekli dilekçe yazdığı için yönetim tarafından cezalandırıldığını düşünüyor. Oysa kanunlara göre bir insanı 20 günden fazla hücrede tutmak yasak.
Ahmet Taşgetiren’in Ömer Faruk Gergerlioğlu’na “İktidarda da geçmişte sizinle aynı iklimleri paylaştığınız insanlar var. Sizin bu davayı, dünkü yol arkadaşlarınıza anlatamama gibi bir derdiniz var. Ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?” sorusunu sorarken kendisini de “anlamayanlar” sınıfına koyması gerekiyor.
Çünkü 9 Eylül 2014’te Star gazetesinde yazdığı “Ah be kardeşim” başlıklı yazısında “Beni Burç FM’deki Fatma Hanım’a sorun, Bünyamin Şen’e sorun, Kemal Gülen’e sorun. Oğuz On’a (Serkan Sedat Güray) sorun” diye yazmıştı. Taşgetiren, kendisi için şahit gösterecek kadar dürüst bulduğu Sedat Güray’ın yaşadıklarını anlamamaktan öte duymamak için ailesine kulaklarını tıkayan noktada.
Üç maymunu oynamaktan bıkmayan İslamcılara ve Ahmet Taşgetiren’e en güzel cevabı yine Gergerlioğlu versin: “Dün irtica diye bir kelime vardı, önüne gelen başörtülüye, sakallıya irtica adı altında zulmediliyordu. Şu anda güç sahibi oldunuz, iltisak diye bir kelime uydurdunuz, işinize gelmeyeni hukuksuz bir şekilde zulmen mağdur ediyorsunuz.”
[Sevinç Özarslan] 9.6.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ANALİZ – HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, dün akşam Karar TV’de yayınlanan Elif Çakır, Ahmet Taşgetiren ve Yıldıray Oğur’un sunduğu “Özel Röportaj” programına konuk oldu.
28 Şubat döneminde Mazlum-Der şube başkanlığı yapan Gergerlioğlu, üniversiteden atılan öğrenciler, işinden olanlar, eşleri başörtülü olduğu için hakları ihlal edilenler için mücadelesiyle biliniyor. Gergerlioğlu bu mücadelesini günümüzde de sürdürüyor. 28 Şubat’ta Gergerlioğlu ile aynı çizgide mücadele eden Ahmet Taşgetiren ise günümüzde yaşanan hak ihlallerine karşı gözlerini kapatmış durumda.
Ahmet Taşgetiren gibi, 28 Şubat’ta hakları ihlal edilen İslamcı kadınlar da Gergerlioğlu’nun yanında değil. Örneğin geçen hafta Ankara HDP İl Binası önünde Gergerlioğlu polis saldırısına uğradığında sesleri bile çıkmadı.
Ahmet Taşgetiren programın ilk dakikalarında Gergerlioğlu’na İslami kimliği, Müslüman hüviyetini olduğunu ve bir insan hakları duyarlılığı ortaya koyduğunu söyledi, övgülerde bulundu. Ancak Gergerlioğlu’nun bugüne kadar dile getirdiği işkence, siyah Transporter ile kaçırılmalar, üniversiteli kızların gözaltına alınmaları, gözaltında işkence görmeleri, başlarının zorla açılmaları konusunda kendisinin aynı duyarlılığı neden göstermediği konusu soru işareti.
Kendi mesai arkadaşlarının yaşadığı zulümleri görmezden gelmek için gösterdiği çaba ise üç maymun benzetmesini hak ettirir nitelikte.
Ahmet Taşgetiren’in Burç FM’de birlikte program yaptığı, hatta ailece görüştüğü, aynı zamanda komşusu olan radyo programcısı Serkan Sedat Güray, 3 yıldır Silivri Cezaevinde tutuklu, 6 aydır da hücrede.
Güray’ın yaşadıkları için Taşgetiren ne bir kelam etti ne de üç satır yazı yazdı. Taşgetiren, kendisiyle görüşüp Güray’ın yaşadıklarını anlatmak isteyen ailesini evine bile kabul etmedi, randevu taleplerini “Mail atsınlar.” diye geri çevirdi.BOLD ANALİZ | Ahmet Taşgetiren, Ömer Faruk Gergerlioğlu’na “Sizin bu davayı, dünkü yol arkadaşlarınıza anlatamama gibi bir derdiniz var. Ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?” sorusunu sorarken kendisini de “anlamayanlar” sınıfına koyması gerekiyor.https://t.co/uT1whZgV0S pic.twitter.com/CAVkepOMHc— BOLD (@BOLDmedya) June 9, 2020
Serkan Sedat Güray, onlarca dilekçe yazmasına rağmen neden hücrede tutulduğunu bilmiyor. Kendisine resmi bir açıklama yapılmadı. Gördüğü hukuksuzları dile getirip sürekli dilekçe yazdığı için yönetim tarafından cezalandırıldığını düşünüyor. Oysa kanunlara göre bir insanı 20 günden fazla hücrede tutmak yasak.
Ahmet Taşgetiren’in Ömer Faruk Gergerlioğlu’na “İktidarda da geçmişte sizinle aynı iklimleri paylaştığınız insanlar var. Sizin bu davayı, dünkü yol arkadaşlarınıza anlatamama gibi bir derdiniz var. Ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?” sorusunu sorarken kendisini de “anlamayanlar” sınıfına koyması gerekiyor.
Çünkü 9 Eylül 2014’te Star gazetesinde yazdığı “Ah be kardeşim” başlıklı yazısında “Beni Burç FM’deki Fatma Hanım’a sorun, Bünyamin Şen’e sorun, Kemal Gülen’e sorun. Oğuz On’a (Serkan Sedat Güray) sorun” diye yazmıştı. Taşgetiren, kendisi için şahit gösterecek kadar dürüst bulduğu Sedat Güray’ın yaşadıklarını anlamamaktan öte duymamak için ailesine kulaklarını tıkayan noktada.
Üç maymunu oynamaktan bıkmayan İslamcılara ve Ahmet Taşgetiren’e en güzel cevabı yine Gergerlioğlu versin: “Dün irtica diye bir kelime vardı, önüne gelen başörtülüye, sakallıya irtica adı altında zulmediliyordu. Şu anda güç sahibi oldunuz, iltisak diye bir kelime uydurdunuz, işinize gelmeyeni hukuksuz bir şekilde zulmen mağdur ediyorsunuz.”
[Sevinç Özarslan] 9.6.2020 [Bold Medya]
ABD Adalet Bakanlığı: Flynn, Fethullah Gülen’e karşı komploya katıldı
ABD Adalet Bakanlığı, Michael Flynn’in Fethullah Gülen’e karşı Türk Hükümetiyle bir komplonun parçası olduğuna ilişkin mahkeme kayıtlarına geçecek belge gönderdi.
BOLD – ABD’de yayımlanan “The National Review” adlı haber sitesinde Tobias Hoonhout tarafından kaleme alınan bir yazıda ABD Adalet Bakanlığı’nın mahkeme kayıtlarına yansıyan bir belgesine yer verildi.
ABD Adalet Bakanlığı, Başkan Donald Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn’ın din adamı Fethullah Gülen’e karşı Türk hükümeti üyeleriyle “herhangi bir komplonun bir parçası olmadığını” öne sürmenin mümkün olmadığını belirtti.
Dosya, Flynn’ın eski iş ortağı Bijan Rafiekian hakkında açılan dava için hazırlandı ve Pazar günü mahkeme kayıtlarına girdi.
Adalet Bakanlığı’nın bu yazısı, geçen ay Amerikan Adalet Bakanlığı’nın Flynn hakkındaki suç duyurusunu geri çekme kararıyla çelişiyor.
Flynn’ın eski iş ortağı Bijan Rafiekian, Fethullah Gülen’e karşı bir komplonun parçası olmak ve Türkiye lehine kayıtsız olarak lobi faaliyeti yürütmek suçlamasıyla jüri tarafından suçlu bulunmuştu. Ancak mahkemenin hakimi jüri kararını geri çevirmişti. Dava ile ilgili son kararı 4. Bölge Temyiz Mahkemesi verecek.
ABD ADALET BAKANLIĞI, RAFIEKIAN DOSYASININ ARKASINDA
Rafiekian’ın savunması kısa süre önce savcı Jeff Jensen’e gönderildi. Savcı Jeff Jensen, Adalet Bakanı William Barr tarafından Flynn davasını incelemek üzere atanmıştı.
Rafiekian’ın avukatları, müvekkillerinin Flynn gibi dava sürecinde haksızlığa uğratıldığını iddia ediyor. Ancak Amerikan Adalet Bakanlığı Flynn hakkındaki davanın düşürülmesi için mahkemeye başvururken Rafiekian davasındaki suçlamaları geri çekmedi ve 4 Bölge Temyiz Mahkemesi’nde davanın ardında duruyor.
ABD Adalet Bakanlığı, Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn hakkındaki davayı düşürmek için mahkemeye başvurdu. Flynn’in ‘’kirli polislerin’’ işkencesine uğradığını ifade eden Trump, Flynn için af çıkarmayı düşündüğünü açıklamıştı.
https://www.boldmedya.com/2020/05/08/abd-adalet-bakanligi-flynn-hakkindaki-davayi-dusurmek-icin-mahkemeye-basvurdu/
9.6.2020 [Bold Medya]
BOLD – ABD’de yayımlanan “The National Review” adlı haber sitesinde Tobias Hoonhout tarafından kaleme alınan bir yazıda ABD Adalet Bakanlığı’nın mahkeme kayıtlarına yansıyan bir belgesine yer verildi.
ABD Adalet Bakanlığı, Başkan Donald Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn’ın din adamı Fethullah Gülen’e karşı Türk hükümeti üyeleriyle “herhangi bir komplonun bir parçası olmadığını” öne sürmenin mümkün olmadığını belirtti.
Dosya, Flynn’ın eski iş ortağı Bijan Rafiekian hakkında açılan dava için hazırlandı ve Pazar günü mahkeme kayıtlarına girdi.
Adalet Bakanlığı’nın bu yazısı, geçen ay Amerikan Adalet Bakanlığı’nın Flynn hakkındaki suç duyurusunu geri çekme kararıyla çelişiyor.
Flynn’ın eski iş ortağı Bijan Rafiekian, Fethullah Gülen’e karşı bir komplonun parçası olmak ve Türkiye lehine kayıtsız olarak lobi faaliyeti yürütmek suçlamasıyla jüri tarafından suçlu bulunmuştu. Ancak mahkemenin hakimi jüri kararını geri çevirmişti. Dava ile ilgili son kararı 4. Bölge Temyiz Mahkemesi verecek.
ABD ADALET BAKANLIĞI, RAFIEKIAN DOSYASININ ARKASINDA
Rafiekian’ın savunması kısa süre önce savcı Jeff Jensen’e gönderildi. Savcı Jeff Jensen, Adalet Bakanı William Barr tarafından Flynn davasını incelemek üzere atanmıştı.
Rafiekian’ın avukatları, müvekkillerinin Flynn gibi dava sürecinde haksızlığa uğratıldığını iddia ediyor. Ancak Amerikan Adalet Bakanlığı Flynn hakkındaki davanın düşürülmesi için mahkemeye başvururken Rafiekian davasındaki suçlamaları geri çekmedi ve 4 Bölge Temyiz Mahkemesi’nde davanın ardında duruyor.
ABD Adalet Bakanlığı, Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn hakkındaki davayı düşürmek için mahkemeye başvurdu. Flynn’in ‘’kirli polislerin’’ işkencesine uğradığını ifade eden Trump, Flynn için af çıkarmayı düşündüğünü açıklamıştı.
https://www.boldmedya.com/2020/05/08/abd-adalet-bakanligi-flynn-hakkindaki-davayi-dusurmek-icin-mahkemeye-basvurdu/
9.6.2020 [Bold Medya]
15 Temmuz gazileri ödenmeyen 309 milyon liraları için eylem yaptı
15 Temmuz’un ardından toplanan 309 milyon liranın kendilerine verilmediğini söyleyen 15 Temmuz gazileri, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı önünde eylem yaptı.
BOLD- 15 Temmuz sonrası vatandaşlardan toplanan ve devlet kasasında olduğu beyan edilen 309 milyon liranın kendilerine dağıtılmadığını beyan eden gazi ve şehit yakınları eylem yaptı. Ellerinde ‘Hakkaniyet istiyoruz’ dövizleriyle Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı önünde toplanan 15 Temmuz gazileri burada bir basın açıklaması yaptı.
KIRGINLIĞIMIZI İFADE ETMEK İSTİYORUZ
Yapılan basın açıklamasında, “2016 Temmuzundan bu yana hükumetimiz tarafından bizlere birtakım sözler verilmiş fakat bu sözlerin bir kısmı ne yazık ki yerine getirilmemiştir. Tutulmayan sözler yüzünden şehit yakınları ve gaziler olarak kırgınlığımızı ifade etmek istiyoruz” denildi
Pozitif ayrımcılık talep etmediklerinin altını çizen gaziler, ”Aziz milletimiz bilsin ki; 15 Temmuz şehit yakınları ve gaziler olarak bizler ilgili kurumlar tarafından adeta 2. sınıf şehit yakını ve gazi muamelesi görmekteyiz” ifadelerini kullandı.
Şehit yakınları ve gaziler, toplanan ve devletin kasasında olduğu açıklanan 309 milyon liranın ivedilikle son kuruşuna kadar kendilerine dağıtılmasını talep etti.
ALLAH KİMSEYİ AKP’NİN DURUMUNA DÜŞÜRMESİN
15 Temmuz gazisi ve şehit yakınlarının hakları için eylem yapmasını gazeteci Zafer Arapkirli sosyal medyadan değerlendirdi. Hükumeti eleştiren Arapkirli, ”Allah hiç kimseyi; Dağa taşa, köprüye limana, okula camiye, pasaja AVM’ye, terminale öğrenci yurduna adını verdiği 15 TEMMUZ ŞEHİTLERİ için toplanan paranın (eski parayla 309,000,000,000,000 TL) hesabını veremez, ailelerinin yüzlerine bakamaz duruma düşürmesin” sözleriyle tepkisini dile getirdi.
9.6.2020 [Bold Medya]
BOLD- 15 Temmuz sonrası vatandaşlardan toplanan ve devlet kasasında olduğu beyan edilen 309 milyon liranın kendilerine dağıtılmadığını beyan eden gazi ve şehit yakınları eylem yaptı. Ellerinde ‘Hakkaniyet istiyoruz’ dövizleriyle Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı önünde toplanan 15 Temmuz gazileri burada bir basın açıklaması yaptı.
KIRGINLIĞIMIZI İFADE ETMEK İSTİYORUZ
Yapılan basın açıklamasında, “2016 Temmuzundan bu yana hükumetimiz tarafından bizlere birtakım sözler verilmiş fakat bu sözlerin bir kısmı ne yazık ki yerine getirilmemiştir. Tutulmayan sözler yüzünden şehit yakınları ve gaziler olarak kırgınlığımızı ifade etmek istiyoruz” denildi
Pozitif ayrımcılık talep etmediklerinin altını çizen gaziler, ”Aziz milletimiz bilsin ki; 15 Temmuz şehit yakınları ve gaziler olarak bizler ilgili kurumlar tarafından adeta 2. sınıf şehit yakını ve gazi muamelesi görmekteyiz” ifadelerini kullandı.
Şehit yakınları ve gaziler, toplanan ve devletin kasasında olduğu açıklanan 309 milyon liranın ivedilikle son kuruşuna kadar kendilerine dağıtılmasını talep etti.
ALLAH KİMSEYİ AKP’NİN DURUMUNA DÜŞÜRMESİN
15 Temmuz gazisi ve şehit yakınlarının hakları için eylem yapmasını gazeteci Zafer Arapkirli sosyal medyadan değerlendirdi. Hükumeti eleştiren Arapkirli, ”Allah hiç kimseyi; Dağa taşa, köprüye limana, okula camiye, pasaja AVM’ye, terminale öğrenci yurduna adını verdiği 15 TEMMUZ ŞEHİTLERİ için toplanan paranın (eski parayla 309,000,000,000,000 TL) hesabını veremez, ailelerinin yüzlerine bakamaz duruma düşürmesin” sözleriyle tepkisini dile getirdi.
9.6.2020 [Bold Medya]
Böbrek hastası tutsak bebek Dilgeş Aslan annesiyle birlikte tahliye oldu
24 Mayıs günü annesi Gönül Aslan ile birlikte Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’ne giren 3,5 yaşındaki Dilgeş Aslan bebek, bugün annesiyle birlikte tahliye oldu.
BOLD – Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Rosa Kadın Derneği’ne yönelik yürüttüğü soruşturma nedeniyle tutuklanan Bağlar Belediyesi Meclis üyesi Gönül Aslan, bakacak kimsesi olmadığı için 3,5 yaşındaki oğlu Dilgeş ile birlikte cezaevine girmişti.
Böbrek hastası olan Dilgeş bebeğin annesiyle birlikte tahliye olması birçok sosyal medya kullanıcısı sevindirdi. Tahliye haberini sosyal medya hesabında duyuran HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerioğlu, “Çok güzel haber 🙂 Bayram sabahı annesiyle Diyarbakır cezaevine giren 3.5 yaşındaki Dilgeş’in annesi Gönül Aslan serbest bırakılmış Darısı tüm bebeklere, çocuklara, annelere, hamile kadınlara” dedi.
9.6.2020 [Bold Medya]
BOLD – Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Rosa Kadın Derneği’ne yönelik yürüttüğü soruşturma nedeniyle tutuklanan Bağlar Belediyesi Meclis üyesi Gönül Aslan, bakacak kimsesi olmadığı için 3,5 yaşındaki oğlu Dilgeş ile birlikte cezaevine girmişti.
Böbrek hastası olan Dilgeş bebeğin annesiyle birlikte tahliye olması birçok sosyal medya kullanıcısı sevindirdi. Tahliye haberini sosyal medya hesabında duyuran HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerioğlu, “Çok güzel haber 🙂 Bayram sabahı annesiyle Diyarbakır cezaevine giren 3.5 yaşındaki Dilgeş’in annesi Gönül Aslan serbest bırakılmış Darısı tüm bebeklere, çocuklara, annelere, hamile kadınlara” dedi.
9.6.2020 [Bold Medya]
Fetvalar siyasallaştı: Mısır’ın resmi fetva kurumu İstanbul’un fethini “işgal” olarak niteledi
İslam dünyasında Türkiye gibi demokrasinin baskı altında olduğu ülkelerde din ve dini kurumlar da baskı altında. Mısır’da resmi fetva kurumu, İstanbul’un fethini “işgal” olarak nitelendirdi, tepkilerin ardından geri adım attı.
BOLD – Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, uzun süredir iktidarın siyasal programı çerçevesinde fetva yayınlamakla eleştiriliyor. Bunun bir benzeri de Mısır’da yaşandı.
2013’ten beri Türkiye’yle ilişkilerin kötü olduğu Mısır’da dini fetvalar yayımlamaktan sorumlu kurum Dar El İfta, İstanbul’un fethini “işgal” olarak nitelendirdi.
“OSMANLI’NIN İSTANBUL’U İŞGALİ”
Dar El İfta 7 Haziran’da internet sitesinde yayımladığı açıklamada, Bizans İmparatorluğu döneminde adı Konstantinapolis olan İstanbul’un 1453 yılında fethedilmesini “Osmanlı’nın İstanbul’u işgali” olarak nitelendirmişti.
Gelen yoğun tepkiler üzerine 8 Haziran’da Dar El İfta “Konstantinopolis’in fethi büyük bir İslami fetihtir” açıklamasını yayımladı.
Kurum yeni açıklamasında, “Fethin Hz. Muhammed tarafından önceden müjdelendiğini ve Osmanlı’nın büyük sufi sultanı Fatih Mehmet tarafından gerçekleştirildiğini” belirtti.
“ERDOĞAN, FETVALARI TİRANLIĞINI KUVVETLENDİRMEK İÇİN KULLANIYOR”
Dar El İfta, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fetih ile ilgisinin bulunmadığını açıklamasında vurguladı ve bunun için Erdoğan’ın “Fatih Sultan Mehmet ile akrabalığı yok” ifadesine yer verdi.
Açıklamada, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fetva silahını, ülkesinde tiranlığını kuvvetlendirmek için ve yurt dışında da amaçlarını meşrulaştırmak için kullandığı” ifadeleri de yer aldı.
Kurum önceki açıklamasında ayrıca, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya’daki rolünü sertçe eleştirerek, onu “yurt dışındaki sömürgeci amaçlarını meşrulaştırmak için fetvaları istismar etmekle” suçlamıştı.
“AYASOFYA, SEÇİM SİLAHI HALİNE GELDİ”
Erdoğan’ın Ayasofya’nın ibadete açılması için çalışma başlatma kararı da bu açıklamada kınanmıştı. Açıklamada, “Ayasofya’yı camiye dönüştürmenin Erdoğan için bir seçim silahı haline geldiği” ifade edilmişti.
Dar El İfta’nın “işgal” nitelendirmesi, İstanbul’un fethinin yıldönümü kutlamaları kapsamında Ayasofya’da Fetih Suresi’nin okunmasının ardından geldi.
FETVAYA MISIR’DAN ELEŞTİRİ
Dar El İfta’nın bu açıklaması, Mısırlı sosyal medyada kullanıcıları tarafından “dini siyasallaştırdığı” ve Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi’yi “memnun etmeye çalıştığı” gerekçesiyle eleştirilmişti.
Sosyal medyadan da fetvaya çok yoğun tepki geldi.
Türkiye ve Mısır arasındaki ilişkiler, Müslüman Kardeşler kökenli Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin ordu tarafından devrildiği ve yerine Abdülfettah Sisi’nin geldiği 2013’ten beri gerilimli.
9.6.2020 [Bold Medya]
BOLD – Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, uzun süredir iktidarın siyasal programı çerçevesinde fetva yayınlamakla eleştiriliyor. Bunun bir benzeri de Mısır’da yaşandı.
2013’ten beri Türkiye’yle ilişkilerin kötü olduğu Mısır’da dini fetvalar yayımlamaktan sorumlu kurum Dar El İfta, İstanbul’un fethini “işgal” olarak nitelendirdi.
“OSMANLI’NIN İSTANBUL’U İŞGALİ”
Dar El İfta 7 Haziran’da internet sitesinde yayımladığı açıklamada, Bizans İmparatorluğu döneminde adı Konstantinapolis olan İstanbul’un 1453 yılında fethedilmesini “Osmanlı’nın İstanbul’u işgali” olarak nitelendirmişti.
Gelen yoğun tepkiler üzerine 8 Haziran’da Dar El İfta “Konstantinopolis’in fethi büyük bir İslami fetihtir” açıklamasını yayımladı.
Kurum yeni açıklamasında, “Fethin Hz. Muhammed tarafından önceden müjdelendiğini ve Osmanlı’nın büyük sufi sultanı Fatih Mehmet tarafından gerçekleştirildiğini” belirtti.
“ERDOĞAN, FETVALARI TİRANLIĞINI KUVVETLENDİRMEK İÇİN KULLANIYOR”
Dar El İfta, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fetih ile ilgisinin bulunmadığını açıklamasında vurguladı ve bunun için Erdoğan’ın “Fatih Sultan Mehmet ile akrabalığı yok” ifadesine yer verdi.
Açıklamada, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fetva silahını, ülkesinde tiranlığını kuvvetlendirmek için ve yurt dışında da amaçlarını meşrulaştırmak için kullandığı” ifadeleri de yer aldı.
Kurum önceki açıklamasında ayrıca, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya’daki rolünü sertçe eleştirerek, onu “yurt dışındaki sömürgeci amaçlarını meşrulaştırmak için fetvaları istismar etmekle” suçlamıştı.
“AYASOFYA, SEÇİM SİLAHI HALİNE GELDİ”
Erdoğan’ın Ayasofya’nın ibadete açılması için çalışma başlatma kararı da bu açıklamada kınanmıştı. Açıklamada, “Ayasofya’yı camiye dönüştürmenin Erdoğan için bir seçim silahı haline geldiği” ifade edilmişti.
Dar El İfta’nın “işgal” nitelendirmesi, İstanbul’un fethinin yıldönümü kutlamaları kapsamında Ayasofya’da Fetih Suresi’nin okunmasının ardından geldi.
FETVAYA MISIR’DAN ELEŞTİRİ
Dar El İfta’nın bu açıklaması, Mısırlı sosyal medyada kullanıcıları tarafından “dini siyasallaştırdığı” ve Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi’yi “memnun etmeye çalıştığı” gerekçesiyle eleştirilmişti.
Sosyal medyadan da fetvaya çok yoğun tepki geldi.
Türkiye ve Mısır arasındaki ilişkiler, Müslüman Kardeşler kökenli Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin ordu tarafından devrildiği ve yerine Abdülfettah Sisi’nin geldiği 2013’ten beri gerilimli.
9.6.2020 [Bold Medya]
Ankara TEM’de yine işkence var: Öğretmen Mahmut Dağınık avukatlarını reddetti
Ankara’da yine işkence iddiası. Geçen hafta gözaltına alınan ve gözaltı süresi uzatılan öğretmen Mahmut Dağınık’ın avukatlarını reddettiği ve görüşmek istemediği öğrenildi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 5 Haziran 2020 Cuma günü Ankara’da gözaltına alınan matematik öğretmeni Mahmut Dağınık’ın (33) Ankara TEM’de işkence gördüğü öğrenildi. Cuma günü ziyarete giden iki özel avukatıyla görüşen Dağınık, pazar günü avukatlarıyla görüşmek istemediği, onları reddettiği öğrenildi.
Adına vermek istemeyen Mahmut Dağınık’ın bir tanıdığının Bold Medya’ya verdiği bilgiye göre Ankara’da geçen hafta cuma günü 37 kişi gözaltına alındı. Aralarında Mahmut Dağınık’ın da bulunduğu kişiler Ankara Terörle Mücadele Şubesine (TEM) götürüldü.
Mahmut Dağınık’ın tanıdığı, “Yanına hemen iki özel avukatı gitti. Memnun kaldı o avukatlardan. Daha sonra tekrar gelmelerini ve görüşmek istediğini söyledi. Ama cumartesi günü avukatlar gidince görüşmek istemedi. Reddetti. Şu anda orada baskı altında olduğunu düşünüyoruz. İşkence yapılıyor olabilir.” dedi.
Gazi Üniversitesinden mezun olan ve gözaltı süresi dün iki gün daha uzatılan Dağınık’ın durumundan endişe ediliyor.
[Sevinç Özarslan] 9.6.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 5 Haziran 2020 Cuma günü Ankara’da gözaltına alınan matematik öğretmeni Mahmut Dağınık’ın (33) Ankara TEM’de işkence gördüğü öğrenildi. Cuma günü ziyarete giden iki özel avukatıyla görüşen Dağınık, pazar günü avukatlarıyla görüşmek istemediği, onları reddettiği öğrenildi.
Adına vermek istemeyen Mahmut Dağınık’ın bir tanıdığının Bold Medya’ya verdiği bilgiye göre Ankara’da geçen hafta cuma günü 37 kişi gözaltına alındı. Aralarında Mahmut Dağınık’ın da bulunduğu kişiler Ankara Terörle Mücadele Şubesine (TEM) götürüldü.
Mahmut Dağınık’ın tanıdığı, “Yanına hemen iki özel avukatı gitti. Memnun kaldı o avukatlardan. Daha sonra tekrar gelmelerini ve görüşmek istediğini söyledi. Ama cumartesi günü avukatlar gidince görüşmek istemedi. Reddetti. Şu anda orada baskı altında olduğunu düşünüyoruz. İşkence yapılıyor olabilir.” dedi.
Gazi Üniversitesinden mezun olan ve gözaltı süresi dün iki gün daha uzatılan Dağınık’ın durumundan endişe ediliyor.
[Sevinç Özarslan] 9.6.2020 [Bold Medya]
İstanbul’un fethi ve ‘Karıncaların Günbatımı’ [Alin Özinial]
Bugün esamesi okunmayan sessiz bir azınlık hala rehin gibi muhafaza edilse de, eski sakinlerinden, eski sahiplerinden boşaltılmış, “fethedilmiştir” İstanbul.
ALİN OZİNİAN 08 Haziran 2020 YAZARLAR
Zaven Biberyan, Karıncaların Günbatımı’nı yazarken bu eserin bir başyapıt olacağından sanırım habersizdi. Kendisinin, cumhuriyet sonrası Türkiye’deki Ermenice edebiyatın önde gelen isimlerinden biri olacağından da.
Biberyan bu romanı, 1970 yılında tam 294 gün sürecek bir tefrika olarak Ermenice Jamanak gazetesinde yayınlandı.
Fakat, tefrika ancak 1984 yılında Ermenice roman olarak basıldı, Biberyan’ın ölümünden az önce, o hasta yatağındayken.
Değeri geç anlaşılanlardan oldu Biberyan, ne yazık ki.
Oysa Biberyan, edebi kişiliğinin yanında siyasi yönü çok kuvveti bir yazardı. Ermenice gazetelerdeki yazıları ve eleştirilerinin yanı sıra toplumsal sorunları, sınıf çatışmalarını ele alışı ile çok yönlü ve mücadeleci bir entelektüeldi.
1998 yılında Aras Yayıncılık oldukça önemli bir karar verip, romanın Türkçe çevirisini Babam Aşkale’ye Gitmedi ismiyle yayınladı.
Yayınevi, romanda önemli bir yer tutan Türkiye Cumhuriyeti’nin karanlık sayfalarından biri olan Varlık Vergisi meselesinden yola çıkarak kitaba bu ismi vermeyi uygun buldu. Kitap, Varlık Vergisini ve bu “Azınlıklara darbe” hikayesini bir Ermeni ailesinin hayatı üzerinden anlatıyordu.
Tarhanyan ailesinin çöküş hikayesiydi romanda anlatılan.
1955 yıllına kadar Kadıköylü Ermeni bir ailenin içten içe parçalanmasını, aile fertlerinin birbirinden nefret etmeye giden hikayesini olanca çıplaklığı ile sunan Biberyan, Türkiye’nin azınlık siyasetini de anlatıyordu.
Ermeni, Rum, Yahudi erkeklerinin yaşadığı “Nafıa” askerliğinin bir gence neler yapabileceğini…
Askerlik diye gidilen yerde üç buçuk yılı, normal askerden farklı giyilen kahverengi üniformaları, ağır fiziksel işleri, yataksız, taş üstünde hatta bazen aç yatmayı, ölecek kadar hastalanmayı ve buna “askerlik” dendiğini…
Biberyan’ın romanındaki kahramanı Baret işte böyle bir askerlikten gelir; Varlık Vergisi ile yıkılan, fakirleşen ve artık harabeyi andıran bir evde yaşayan ailesini görür ve başlar roman.
Varlık Vergisini ödeyemeyenlerin gidip çok ağır şartlarda çalıştığı ve bazen dönemediği Aşkale’ye gitmemek için babası elde avuçta ne varsa satmıştır. Öyle ki, konulan vergileri ödemek için bazen mülkün kendisini satmak bile yeterli olmamıştır.
Neredeyse alkolik bir baba, babasını “uyanık olmadığı” için mütemadiyen suçlayan bir anne, annesine babasını yerin dibine sokma konusunda yoldaşlık eden bir abla…
3,5 yıl süren kabustan dönen Baret, eve döndüğünde yaralarının sarılacağını düşünmüştür, umut beslemiştir oysa. Döndüğüne bulduğu ev onun evi, gördüğü aile onun ailesi değildir artık.
Yaşadıklarını anlatmak ister anlatamaz, olup biteni anlamak ister anlayamaz Baret, savrulur.
İş bulur çalışır, para kazanır, aile içi kavgalar sürerken, aniden babasını kaybeder.
Babasının ölümünden sonra, bazı evrakları incelerken babasının verdiği mücadeleyi görür ve üzülür, annesi ile ablasının tavrını hatırlar, kahrolur ve sonunda evi terk eder.
Biberyan, bir çok Ermeni ailenin bu dönemde başına neler geldiğini gündelik yaşam üzerinden anlatır romanda. Varlık Vergisinin mahvettiği hayatları adeta gözüne sokar okurun.
Biberyan hala Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin olduğu İstanbul’u da anlatır bu romanında…
Kadıköyü, Beyoğlu’nu, Tünel’i, adaları, restoranları, dansları…
Romanı okurken İstanbul’un 1950’lerde nasıl bir yer olduğunu daha iyi anlar insan, bugünkü gibi “Azınlıksız” olmadığı zamanlarda ne kadar farklı olduğunu…
Geçen hafta devrin Konstantinopolis’in Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesinin 567. yıldönümünde, yine görkemli kutlamalara tanık olduk. Hatta Ayasofya’da bir fetih duası bile okutuldu…
TDK’ya göre fetih, bir şehir veya ülkeyi savaşarak almak, ele geçirmek demek.
Kısaca, bir taraftan bakınca fetih, öte taraftan bakınca kadim bir şehrin düşüşü, yabancının şehri işgali.
Bir yandan kahramanlık, bir yandan yok oluş, yangın, kaybediş, talan, tecavüz…
Prof. Dr. Eser Karakaş, “Erdoğan’ın çakma Osmanlıcılığını” konuştuğumuz son sohbetimizde “İstanbul 1453’de değil, 1950’lerde fethedilmiştir.” dedi.
Aras Yayıncılık tarafından Şubat 2019’da, romana daha çok yakışan, Karıncaların Günbatımı* ismiyle yeniden yayımlanan Zaven Biberyan’ın bahsettiğim romanı okunursa, Eser Karakaş’ın ne kastettiği daha iyi anlaşılacaktır.
‘Vatandaş Türkçe konuş’ kampanyaları, Kıbrıs sorunu, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları ile İstanbul azınlıklarından kurtarılmıştır. Bugün esamesi okunmayan sessiz bir azınlık hala rehin gibi muhafaza edilse de, eski sakinlerinden, eski sahiplerinden boşaltılmış, “fethedilmiştir” İstanbul.
Çok fakirleşerek, çok azalarak, çok renksizleşerek, çok yalnızlaşarak…
*Karıncaların Günbatımı, Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, 528 Sayfa
[Alin Özinial] [Kronos.News] 9.6.2020
ALİN OZİNİAN 08 Haziran 2020 YAZARLAR
Zaven Biberyan, Karıncaların Günbatımı’nı yazarken bu eserin bir başyapıt olacağından sanırım habersizdi. Kendisinin, cumhuriyet sonrası Türkiye’deki Ermenice edebiyatın önde gelen isimlerinden biri olacağından da.
Biberyan bu romanı, 1970 yılında tam 294 gün sürecek bir tefrika olarak Ermenice Jamanak gazetesinde yayınlandı.
Fakat, tefrika ancak 1984 yılında Ermenice roman olarak basıldı, Biberyan’ın ölümünden az önce, o hasta yatağındayken.
Değeri geç anlaşılanlardan oldu Biberyan, ne yazık ki.
Oysa Biberyan, edebi kişiliğinin yanında siyasi yönü çok kuvveti bir yazardı. Ermenice gazetelerdeki yazıları ve eleştirilerinin yanı sıra toplumsal sorunları, sınıf çatışmalarını ele alışı ile çok yönlü ve mücadeleci bir entelektüeldi.
1998 yılında Aras Yayıncılık oldukça önemli bir karar verip, romanın Türkçe çevirisini Babam Aşkale’ye Gitmedi ismiyle yayınladı.
Yayınevi, romanda önemli bir yer tutan Türkiye Cumhuriyeti’nin karanlık sayfalarından biri olan Varlık Vergisi meselesinden yola çıkarak kitaba bu ismi vermeyi uygun buldu. Kitap, Varlık Vergisini ve bu “Azınlıklara darbe” hikayesini bir Ermeni ailesinin hayatı üzerinden anlatıyordu.
Tarhanyan ailesinin çöküş hikayesiydi romanda anlatılan.
1955 yıllına kadar Kadıköylü Ermeni bir ailenin içten içe parçalanmasını, aile fertlerinin birbirinden nefret etmeye giden hikayesini olanca çıplaklığı ile sunan Biberyan, Türkiye’nin azınlık siyasetini de anlatıyordu.
Ermeni, Rum, Yahudi erkeklerinin yaşadığı “Nafıa” askerliğinin bir gence neler yapabileceğini…
Askerlik diye gidilen yerde üç buçuk yılı, normal askerden farklı giyilen kahverengi üniformaları, ağır fiziksel işleri, yataksız, taş üstünde hatta bazen aç yatmayı, ölecek kadar hastalanmayı ve buna “askerlik” dendiğini…
Biberyan’ın romanındaki kahramanı Baret işte böyle bir askerlikten gelir; Varlık Vergisi ile yıkılan, fakirleşen ve artık harabeyi andıran bir evde yaşayan ailesini görür ve başlar roman.
Varlık Vergisini ödeyemeyenlerin gidip çok ağır şartlarda çalıştığı ve bazen dönemediği Aşkale’ye gitmemek için babası elde avuçta ne varsa satmıştır. Öyle ki, konulan vergileri ödemek için bazen mülkün kendisini satmak bile yeterli olmamıştır.
Neredeyse alkolik bir baba, babasını “uyanık olmadığı” için mütemadiyen suçlayan bir anne, annesine babasını yerin dibine sokma konusunda yoldaşlık eden bir abla…
3,5 yıl süren kabustan dönen Baret, eve döndüğünde yaralarının sarılacağını düşünmüştür, umut beslemiştir oysa. Döndüğüne bulduğu ev onun evi, gördüğü aile onun ailesi değildir artık.
Yaşadıklarını anlatmak ister anlatamaz, olup biteni anlamak ister anlayamaz Baret, savrulur.
İş bulur çalışır, para kazanır, aile içi kavgalar sürerken, aniden babasını kaybeder.
Babasının ölümünden sonra, bazı evrakları incelerken babasının verdiği mücadeleyi görür ve üzülür, annesi ile ablasının tavrını hatırlar, kahrolur ve sonunda evi terk eder.
Biberyan, bir çok Ermeni ailenin bu dönemde başına neler geldiğini gündelik yaşam üzerinden anlatır romanda. Varlık Vergisinin mahvettiği hayatları adeta gözüne sokar okurun.
Biberyan hala Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin olduğu İstanbul’u da anlatır bu romanında…
Kadıköyü, Beyoğlu’nu, Tünel’i, adaları, restoranları, dansları…
Romanı okurken İstanbul’un 1950’lerde nasıl bir yer olduğunu daha iyi anlar insan, bugünkü gibi “Azınlıksız” olmadığı zamanlarda ne kadar farklı olduğunu…
Geçen hafta devrin Konstantinopolis’in Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesinin 567. yıldönümünde, yine görkemli kutlamalara tanık olduk. Hatta Ayasofya’da bir fetih duası bile okutuldu…
TDK’ya göre fetih, bir şehir veya ülkeyi savaşarak almak, ele geçirmek demek.
Kısaca, bir taraftan bakınca fetih, öte taraftan bakınca kadim bir şehrin düşüşü, yabancının şehri işgali.
Bir yandan kahramanlık, bir yandan yok oluş, yangın, kaybediş, talan, tecavüz…
Prof. Dr. Eser Karakaş, “Erdoğan’ın çakma Osmanlıcılığını” konuştuğumuz son sohbetimizde “İstanbul 1453’de değil, 1950’lerde fethedilmiştir.” dedi.
Aras Yayıncılık tarafından Şubat 2019’da, romana daha çok yakışan, Karıncaların Günbatımı* ismiyle yeniden yayımlanan Zaven Biberyan’ın bahsettiğim romanı okunursa, Eser Karakaş’ın ne kastettiği daha iyi anlaşılacaktır.
‘Vatandaş Türkçe konuş’ kampanyaları, Kıbrıs sorunu, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları ile İstanbul azınlıklarından kurtarılmıştır. Bugün esamesi okunmayan sessiz bir azınlık hala rehin gibi muhafaza edilse de, eski sakinlerinden, eski sahiplerinden boşaltılmış, “fethedilmiştir” İstanbul.
Çok fakirleşerek, çok azalarak, çok renksizleşerek, çok yalnızlaşarak…
*Karıncaların Günbatımı, Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, 528 Sayfa
[Alin Özinial] [Kronos.News] 9.6.2020
Babacan: TÜİK’te siyasi baskı olduğu gerçek, açıklanan rakamlarla vatandaşın hissettiği farklı
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, TÜİK'te 10 bölge müdürünün Cumhurbaşkanı kararıyla görevden alınmasıyla ilgili, "Bütün bağımsız kurumlarda olduğu gibi TÜİK’te de siyasi baskı olduğu gerçek. İktidarın açıkladığı rakamlarla vatandaşın hissettiği, yaşadığı arasında fark var" dedi.
KRONOS 09 Haziran 2020 GÜNDEM
ANKARA – Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın sabah programına konuk olarak gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Babacan TÜİK’te 10 bölge müdürünün görevden alınmasıyla ilgili soruya, Türkiye’de verilere güven sorunu olduğunu belirterek, “Bütün bağımsız kurumlarda olduğu gibi TÜİK’te de siyasi baskı olduğu gerçek. İktidarın açıkladığı rakamlarla vatandaşın hissettiği, yaşadığı arasında fark var” ifadelerini kullandı.
“OTORİTER REJİMLER İÇE KAPANMAYI SEVER”
Ekonomiye ilgili soruları yanıtlayan Babacan, “Türkiye’nin millî geliri 2013’te 952 milyar dolardı, bu sene 650 milyar dolara düşmüş. Şu anda Türkiye’nin yaşadığı bir içe kapanma ve küçülmedir. Türkiye’yi kapatırsanız sonuç bu olur. İçe kapanmanın sonucu fakirliktir. Otoriter rejimler bunu sever; çünkü kapanınca içeride kimse sorgulamadan istediğiniz gibi yönetirsiniz. Ama fakirlik kaçınılmazdır” dedi. Güven ve itibara vurgu yapan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, “Güven ve itibar sonsuz sermayedir. Bunlar olmadan ekonominin toparlanması mümkün değil. Türkiye’nin en önemli ihtiyacı güven ve itibardır. Güveni sağlamak için söz vereceksiniz ve uygulayacaksınız” şeklinde konuştu.
“İKTİDAR NE ZAMAN SIKIŞSA AYASOFYA GÜNDEME GELİYOR”
Son dönemdeki Ayasofya tartışmasına da değinen Babacan, iktidarın iç politikada sıkıştığı dönemlerde bu tartışmayı gündeme getirdiğini savundu. Babacan, “İktidar iç politikada ne zaman sıkışsa Ayasofya gündeme gelir. Toplumsal sorunlar bu kadar büyürken yapabilecekleri tek şey gündemi değiştirmek. İktidar şu an bunu yapıyor. Bunlar suni gündemler; memleketin gerçek meseleleri var” ifadelerini kullandı.
Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün gerilediğine dikkat çeken Babacan, “Bırakın akademisyenler eleştirsinler. Eleştiriye tahammülsüzlük başladığı anda o ülkenin çöküşü başlar. 2013’ten sonra yaşadığımız bu. Türkiye, konuşa konuşa doğru yolu bulur” dedi.
“OYUNUN KURALINI DEĞİŞTİREREK İKTİDARI SÜRDÜRMEYE ÇALIŞMAK BEYHUDE ÇABA”
Son dönemde önce MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, ardından iktidar partisi sözcülerinin dile getirdiği seçim yasasında değişiklik yapılmasıyla ilgili tartışmalarla ilgili olarak da Babacan, “Bir siyasi partinin arkasında halkın iradesi oluşmaya başladıysa bunu hiç kimse engelleyemez. Bunu en iyi bilmesi gereken kişilerden biri Sayın Cumhurbaşkanı’dır. Açıkça söylüyorum, bundan sonra siyasi partiler yasasında ve seçim yasasında yapılacak her değişiklik bizi engellemeye yöneliktir. Oyunun kuralını değiştirerek iktidarı sürdürmeye çalışmak beyhude bir çabadır” değerlendirmesinde bulundu.
[Kronos.News] 9.6.2020
KRONOS 09 Haziran 2020 GÜNDEM
ANKARA – Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın sabah programına konuk olarak gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Babacan TÜİK’te 10 bölge müdürünün görevden alınmasıyla ilgili soruya, Türkiye’de verilere güven sorunu olduğunu belirterek, “Bütün bağımsız kurumlarda olduğu gibi TÜİK’te de siyasi baskı olduğu gerçek. İktidarın açıkladığı rakamlarla vatandaşın hissettiği, yaşadığı arasında fark var” ifadelerini kullandı.
“OTORİTER REJİMLER İÇE KAPANMAYI SEVER”
Ekonomiye ilgili soruları yanıtlayan Babacan, “Türkiye’nin millî geliri 2013’te 952 milyar dolardı, bu sene 650 milyar dolara düşmüş. Şu anda Türkiye’nin yaşadığı bir içe kapanma ve küçülmedir. Türkiye’yi kapatırsanız sonuç bu olur. İçe kapanmanın sonucu fakirliktir. Otoriter rejimler bunu sever; çünkü kapanınca içeride kimse sorgulamadan istediğiniz gibi yönetirsiniz. Ama fakirlik kaçınılmazdır” dedi. Güven ve itibara vurgu yapan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, “Güven ve itibar sonsuz sermayedir. Bunlar olmadan ekonominin toparlanması mümkün değil. Türkiye’nin en önemli ihtiyacı güven ve itibardır. Güveni sağlamak için söz vereceksiniz ve uygulayacaksınız” şeklinde konuştu.
“İKTİDAR NE ZAMAN SIKIŞSA AYASOFYA GÜNDEME GELİYOR”
Son dönemdeki Ayasofya tartışmasına da değinen Babacan, iktidarın iç politikada sıkıştığı dönemlerde bu tartışmayı gündeme getirdiğini savundu. Babacan, “İktidar iç politikada ne zaman sıkışsa Ayasofya gündeme gelir. Toplumsal sorunlar bu kadar büyürken yapabilecekleri tek şey gündemi değiştirmek. İktidar şu an bunu yapıyor. Bunlar suni gündemler; memleketin gerçek meseleleri var” ifadelerini kullandı.
Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün gerilediğine dikkat çeken Babacan, “Bırakın akademisyenler eleştirsinler. Eleştiriye tahammülsüzlük başladığı anda o ülkenin çöküşü başlar. 2013’ten sonra yaşadığımız bu. Türkiye, konuşa konuşa doğru yolu bulur” dedi.
“OYUNUN KURALINI DEĞİŞTİREREK İKTİDARI SÜRDÜRMEYE ÇALIŞMAK BEYHUDE ÇABA”
Son dönemde önce MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, ardından iktidar partisi sözcülerinin dile getirdiği seçim yasasında değişiklik yapılmasıyla ilgili tartışmalarla ilgili olarak da Babacan, “Bir siyasi partinin arkasında halkın iradesi oluşmaya başladıysa bunu hiç kimse engelleyemez. Bunu en iyi bilmesi gereken kişilerden biri Sayın Cumhurbaşkanı’dır. Açıkça söylüyorum, bundan sonra siyasi partiler yasasında ve seçim yasasında yapılacak her değişiklik bizi engellemeye yöneliktir. Oyunun kuralını değiştirerek iktidarı sürdürmeye çalışmak beyhude bir çabadır” değerlendirmesinde bulundu.
[Kronos.News] 9.6.2020
Gergerlioğlu: Hamile ve çocuklu kadınlar, infaz yasasındaki açık değişikliğe rağmen tutuklanıyor [Yavuz Genç]
HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, son infaz yasasındaki değişiklikle hamile ve çocuklu kadınların tutukluluğuna ilişkin iyileştirmenin hakimler tarafından uygulanmadığını söyledi. Yasaya rağmen hamile kadınların 'keyfi olarak' tutuklanmaya devam edildiğini kaydeden Gergerlioğlu, daha önce birisi ikiz olmak üzere üç annenin bebeklerini cezaevlerinde düşürdüğünü hatırlattı. Gergerlioğlu, "Ayrımcı bir yasanın en net ve ayrımsız olan maddesi maalesef dikkate alınmıyor” dedi.
YAVUZ GENÇ 09 Haziran 2020 KRONOS ÖZEL
ANKARA – Son günlerde yapılan operasyonlarla gözaltına alınan ya da tutuklanan hamile ve küçük yaştaki çocuk sahibi kadınların durumu bir kez daha gündeme geldi. Son infaz yasasındaki değişiklikle hamile kadınların çocuk 1,5 yaşa gelene kadar tutuklanmaması maddesi eklenmişti ama yasaya rağmen hamile kadınlar tutuklanmaya devam ediyor. Bu duruma ‘isyan ettiğini’ kaydeden HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Kronos’a yaptığı değerlendirmede, “Bizim sonuna kadar ayrımsız olması için mücadele ettiğimiz o yasada ayrımcılık olmayan bir konu vardı, iyileştirme yapılmıştı o da hamile ve kadınların durumuydu. Yasa son derece açık hale getirildi. Ama uygulamada hakimler yasayı görmezden geliyor. KSH’ya, Adalet Bakanlığı’na ve Hakimlere yasaya uyulması çağrısında bulunuyorum” ifadelerini kullandı.
“YASAYA GÖRE ÇOCUK 1,5 YAŞINA GELENE KADAR TUTUKLAMA YAPILAMAZ”
Gergerlioğlu, infaz yasasından önce çocuk 6 aylık olana kadar infaz erteleme verildiğini belirterek, “Yasada, hamilelik ve 6 aya kadar infaz erteleme veriliyordu. Ancak yasada değişiklik yapıldı. Hamilelik ve 1.5 yaşa kadar olan dönem için tutukluluksa dahil cezaevine girme yok. Adli kontrol altında alıp 1,5 yaşına gelene kadar cezaevine alamayacaklar” şeklinde konuştu.
“YASAYA RAĞMEN KEYFİ UYGULAMA VAR”
Hamile tutuklulara ilişkin durumun son yasayla birlikte netleştiğini kaydeden Gergerlioğlu, “Son yasa ile durum iyice netleşti. Bunu anlamak mümkün değil. Buna isyan ediyorum. Bundan bir ay önce de böyle bir vaka olmuştu. Ben de avukatıyla görüşmüştüm, avukatın itirazı sonucu tahliye edilmişti.
Avukatın bile çok haberi yok. Hakimin de belki haberi yok. Hakim olan birinin son yasadan haberleri yok mu? Sanki kötü niyet var. Yasaya rağmen keyfi bir uygulama var. Nasıl olsa kimse hesap sormuyor. Olacak bir şey değil. Burası Türkiye, oluyor” ifadelerini kullandı.
“DÖRT BEBEĞİN ÖLÜMÜ YASAYI ÇİĞNEMEKTEN KAYNAKLI CİNAYET”
Hanife Çiftçi, Gülden Aşık, Nurhayat Yıldız’ın hamileyken cezaevlerinde bebeklerini düşürdüğünü kaydeden HDP Milletvekili Gergerlioğlu, şöyle devam etti: “Göz göre göre gitti bebekler. Düşük tehdidi olduğu halde gitti bebekler. Yasayı çiğnemekten kaynaklı cinayet var. Dört tane bebek var. Konuştuğum babalar düşük tehdidi olduğunu söylüyor, anneler stresli ağlıyorlar. Hatice Aydın, 5,7 iki çocuğu 2.5 aylık hamile. Düşük olmasın diye ilaç kullanıyor. Ne yapacak bu aile. Anne içerde karnında bebek, çocuklar dışarıda. Olacak iş değil. Adli kontrol vererek tahliye etmeleri gerek. Bu sorumluluğu nasıl alıyorlar anlamak mümkün değil. Burada çok dramatik bir durum var. Bebek hayatını kaybedebilir. Anne babayı geçtim, bebek var sonuçta. Onlar canlı, düşebilir. Bunlar gayet rahatlar.”
“AYRIMCI YASANIN EN AYRIMSIZ MADDESİ UYGULANMIYOR”
Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ile hakimlere seslenen Ömer Faruk Gergerlioğlu, yasalara uyulmasını istedi. Gergerlioğlu, “Yasanın yeni çıkmasından kaynaklı. Nasıl olsa ortam böyle, gayet rahatlar. Bize kimse bir şey sormaz. O ayrımcı yasada bir tek sevindiğimiz husus, hamilelerle ilgili konuda iyileştirme yapılması ve siyasi mahpus ayrımı yapılmamasıydı. Ama şidmi pratikte yapılıyor. Ayrımcılık olmayan bir konu vardı, iyileştirme yapılmıştı, yeterli bulmayıp itiraz etmiştik ama uygulamada ayrımcılık yapılıyor. Bu kadar açık yasaya rağmen bu kadar insafsız anlayışın insaf ettiği nadir noktalarda pratikte hakimler eski tavrı sürdürüyor. Tutukladın da tamam da yanlışın dön çağrı yapıyorum. Adalet Bakanlığı’na çağrı yapıyorum: Hakimler ne yapıyor? Apaçık yasaya rağmen keyfi karar veriyorlar. Hakim ve savcıları yasaya uymadıkları için HSK’ya şikayet edeceğiz” değerlendirmesinde bulundu.
[Yavuz Genç] 9.6.2020 [Kronos.News]
YAVUZ GENÇ 09 Haziran 2020 KRONOS ÖZEL
ANKARA – Son günlerde yapılan operasyonlarla gözaltına alınan ya da tutuklanan hamile ve küçük yaştaki çocuk sahibi kadınların durumu bir kez daha gündeme geldi. Son infaz yasasındaki değişiklikle hamile kadınların çocuk 1,5 yaşa gelene kadar tutuklanmaması maddesi eklenmişti ama yasaya rağmen hamile kadınlar tutuklanmaya devam ediyor. Bu duruma ‘isyan ettiğini’ kaydeden HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Kronos’a yaptığı değerlendirmede, “Bizim sonuna kadar ayrımsız olması için mücadele ettiğimiz o yasada ayrımcılık olmayan bir konu vardı, iyileştirme yapılmıştı o da hamile ve kadınların durumuydu. Yasa son derece açık hale getirildi. Ama uygulamada hakimler yasayı görmezden geliyor. KSH’ya, Adalet Bakanlığı’na ve Hakimlere yasaya uyulması çağrısında bulunuyorum” ifadelerini kullandı.
“YASAYA GÖRE ÇOCUK 1,5 YAŞINA GELENE KADAR TUTUKLAMA YAPILAMAZ”
Gergerlioğlu, infaz yasasından önce çocuk 6 aylık olana kadar infaz erteleme verildiğini belirterek, “Yasada, hamilelik ve 6 aya kadar infaz erteleme veriliyordu. Ancak yasada değişiklik yapıldı. Hamilelik ve 1.5 yaşa kadar olan dönem için tutukluluksa dahil cezaevine girme yok. Adli kontrol altında alıp 1,5 yaşına gelene kadar cezaevine alamayacaklar” şeklinde konuştu.
“YASAYA RAĞMEN KEYFİ UYGULAMA VAR”
Hamile tutuklulara ilişkin durumun son yasayla birlikte netleştiğini kaydeden Gergerlioğlu, “Son yasa ile durum iyice netleşti. Bunu anlamak mümkün değil. Buna isyan ediyorum. Bundan bir ay önce de böyle bir vaka olmuştu. Ben de avukatıyla görüşmüştüm, avukatın itirazı sonucu tahliye edilmişti.
Avukatın bile çok haberi yok. Hakimin de belki haberi yok. Hakim olan birinin son yasadan haberleri yok mu? Sanki kötü niyet var. Yasaya rağmen keyfi bir uygulama var. Nasıl olsa kimse hesap sormuyor. Olacak bir şey değil. Burası Türkiye, oluyor” ifadelerini kullandı.
“DÖRT BEBEĞİN ÖLÜMÜ YASAYI ÇİĞNEMEKTEN KAYNAKLI CİNAYET”
Hanife Çiftçi, Gülden Aşık, Nurhayat Yıldız’ın hamileyken cezaevlerinde bebeklerini düşürdüğünü kaydeden HDP Milletvekili Gergerlioğlu, şöyle devam etti: “Göz göre göre gitti bebekler. Düşük tehdidi olduğu halde gitti bebekler. Yasayı çiğnemekten kaynaklı cinayet var. Dört tane bebek var. Konuştuğum babalar düşük tehdidi olduğunu söylüyor, anneler stresli ağlıyorlar. Hatice Aydın, 5,7 iki çocuğu 2.5 aylık hamile. Düşük olmasın diye ilaç kullanıyor. Ne yapacak bu aile. Anne içerde karnında bebek, çocuklar dışarıda. Olacak iş değil. Adli kontrol vererek tahliye etmeleri gerek. Bu sorumluluğu nasıl alıyorlar anlamak mümkün değil. Burada çok dramatik bir durum var. Bebek hayatını kaybedebilir. Anne babayı geçtim, bebek var sonuçta. Onlar canlı, düşebilir. Bunlar gayet rahatlar.”
“AYRIMCI YASANIN EN AYRIMSIZ MADDESİ UYGULANMIYOR”
Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ile hakimlere seslenen Ömer Faruk Gergerlioğlu, yasalara uyulmasını istedi. Gergerlioğlu, “Yasanın yeni çıkmasından kaynaklı. Nasıl olsa ortam böyle, gayet rahatlar. Bize kimse bir şey sormaz. O ayrımcı yasada bir tek sevindiğimiz husus, hamilelerle ilgili konuda iyileştirme yapılması ve siyasi mahpus ayrımı yapılmamasıydı. Ama şidmi pratikte yapılıyor. Ayrımcılık olmayan bir konu vardı, iyileştirme yapılmıştı, yeterli bulmayıp itiraz etmiştik ama uygulamada ayrımcılık yapılıyor. Bu kadar açık yasaya rağmen bu kadar insafsız anlayışın insaf ettiği nadir noktalarda pratikte hakimler eski tavrı sürdürüyor. Tutukladın da tamam da yanlışın dön çağrı yapıyorum. Adalet Bakanlığı’na çağrı yapıyorum: Hakimler ne yapıyor? Apaçık yasaya rağmen keyfi karar veriyorlar. Hakim ve savcıları yasaya uymadıkları için HSK’ya şikayet edeceğiz” değerlendirmesinde bulundu.
[Yavuz Genç] 9.6.2020 [Kronos.News]
Emekli Oramiral Ertürk’ün 15 Temmuz iddiaları yeniden gündemde
Emekli Oramiral ve yazar Türker Ertürk’ün Youtube kanalı Zanka TV’de dile getirdiği çok çarpıcı 15 Temmuz iddiaları sosyal medyada yeniden gündeme geldi.
BOLD – Zanka TV’de ABD ve NATO ile S400 ve F35’ler yüzünden yaşanan gerilimleri yorumlayan Emekli Oramiral Türker Ertürk’en 15 Temmuz ile ilgili de ilginç bir çıkış gelmişti. Konuşmasında ‘Genelkurmay Başkanı ben olsaydım darbe olmazdı’ diyen Ertürk, ”14 yaşındaki Kuleli öğrencilerini katlettiler” ifadelerini kullandı.
BAŞKANLIK İÇİN MINTIKA TEMİZLİĞİ
O gece darbeci askerlerin bir amaca yönelik olmayan uygulamalarını eleştiren Ertürk, ”Başkanlık rejimi için muhaliflere yönelik mıntıka temizliği lazım. Anayasayı, hukuki düzeni askıya almadan bunu nasıl yapacaksınız? İşte 15 Temmuz bunu sağladı” ifadelerini kullandı.
DARBECİ SUİKAST SİLAHI KULLANMAZ
15 Temmuz’da savaş uçaklarının Saray yerine Meclisi bombalamasını da çelişkili bulduğunu söyleyen Ertürk, ”Darbeciler suikast silahı kullanmaz. Silahını açıkça kullanır. Direnç gösterirseniz sizi vurur. 15 Temmuz’da köprüde suikast silahı kullanıldı. Ben orada bir provokasyondan bile şüpheleniyorum” diye konuştu.
Türker Ertürk’ün 15 Temmuz ile ilgili iddiaları yaklaşan yıl dönümü öncesi yeniden sosyal medyada gündeme geldi.
[Bold Medya] 9.6.2020
BOLD – Zanka TV’de ABD ve NATO ile S400 ve F35’ler yüzünden yaşanan gerilimleri yorumlayan Emekli Oramiral Türker Ertürk’en 15 Temmuz ile ilgili de ilginç bir çıkış gelmişti. Konuşmasında ‘Genelkurmay Başkanı ben olsaydım darbe olmazdı’ diyen Ertürk, ”14 yaşındaki Kuleli öğrencilerini katlettiler” ifadelerini kullandı.
BAŞKANLIK İÇİN MINTIKA TEMİZLİĞİ
O gece darbeci askerlerin bir amaca yönelik olmayan uygulamalarını eleştiren Ertürk, ”Başkanlık rejimi için muhaliflere yönelik mıntıka temizliği lazım. Anayasayı, hukuki düzeni askıya almadan bunu nasıl yapacaksınız? İşte 15 Temmuz bunu sağladı” ifadelerini kullandı.
DARBECİ SUİKAST SİLAHI KULLANMAZ
15 Temmuz’da savaş uçaklarının Saray yerine Meclisi bombalamasını da çelişkili bulduğunu söyleyen Ertürk, ”Darbeciler suikast silahı kullanmaz. Silahını açıkça kullanır. Direnç gösterirseniz sizi vurur. 15 Temmuz’da köprüde suikast silahı kullanıldı. Ben orada bir provokasyondan bile şüpheleniyorum” diye konuştu.
Türker Ertürk’ün 15 Temmuz ile ilgili iddiaları yaklaşan yıl dönümü öncesi yeniden sosyal medyada gündeme geldi.
[Bold Medya] 9.6.2020
MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’nun dosyası: Kayıp 1000 sayfa [Cevheri Güven]
Semih Tufan Gülaltay’ın ifşaatlarıyla Kaşif Kozinoğlu olayında kayıp halka bulundu. Bütün yönleriyle MİT’çi Kaşif Kozinoğlu dosyası: Ölümü ve kayıp notlar…
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – Yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Semih Tufan Gülaltay’ın MİT Daire Başkanı Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüyle ilgili yaptığı açıklamalar sonrası başlayan tartışma Kozinoğlu olayına ilişkin bugüne kadar karanlıkta kalan yönleri aydınlattı.
Gülaltay, Kozinoğlu’nun Silivri Cezaevi’nde zehirlendiğini iddiasını tekrarladı ve Doğu Perinçek’i suçladı. Gülaltay’ın verdiği diğer iki isim ise Kozinoğlu’nun koğuş arkadaşı Hasan Atilla Uğur ve Silivri’de görevli Maraşlı bir gardiyandı.
PERİNÇEK OPERASYONU 2005’TE BAŞLIYOR
Gülaltay’ın anlattıkları Kozinoğlu-Perinçek-MİT üçgeninde önemli bilgilerin aydınlanmasına neden oldu.
Gülaltay şöyle konuşmuştu: “Kozinoğlu Hasan Atilla Uğur’un bulunduğu koğuşta öldü, orada zehirlendi. Hiç kimse Hasan Atilla Uğur’u sorgulamadı. Neler döndü, sen bu adama neler yazdırdın da Doğu Perinçek’e verdin. Perinçek yayınladıktan sonra bu adam neden zehirlendi. 1.95 boyundaki bu komando nasıl birden bire kalp krizinden öldü. Kalp krizine yol açan ilacı hangi Maraşlı gardiyan soktu Silivri Cezaevi’nin içine. Biz bunların hepsini biliyoruz.”
Videoda üç önemli vurgu vardı:
1- Kozinoğlu’nun el yazısıyla yazdıkları ve bunların Perinçek’e verilmesi.
2- Maraşlı Gardiyan
3- Hasan Atilla Uğur
Kozinoğlu öldükten 3 gün sonra “Kozinoğlu’dan Aydınlık’a mektuplar” başlıklı Aydınlık Gazetesi’nde bir yazı dizisi başladı. 102 sayfalık mektuplardan bahsediliyordu. Ardından Aydınlık grubu bunu kitap da yaptı.
AİLESİ DAVA ETTİ
Kozinoğlu’nun mektupları Aydınlık’ta yayınlanmaya başlayınca ailesi dava açıp, Kozinoğlu’nun Aydınlık’a mektup göndermediğini, Kozinoğlu’nun “savunmasında kullanmak üzere” hazırladığı 1000 sayfalık notlarının çalınıp Aydınlık’a verildiği gerekçesiyle dava açtı ve yayının durdurulmasını talep etti.
Aile ayrıca Kozinoğlu’nun notlarını çalan kişinin bulunması için de ikinci bir dava açtı.
Bu noktada Semih Tufan Gülaltay’ın videosunda işaret ettiği, Kozinoğlu’nun koğuş arkadaşı Ergenekon sanığı Hasan Atilla Uğur ve Maraşlı gardiyan konusu önem kazanıyor.
PERİNÇEK: KOZİNOĞLU BENİ ÖLDÜRECEK
Perinçek’in gazetesi Aydınlık’ta Kozinoğlu kahraman ilan edilip el yazılı notları yayınlanmaya başlamıştı ancak geçmişte Perinçek, Kozinoğlu’nu kendisini öldürmeye çalışmakla dava etmişti.
2005 yılında Perinçek, kendisini zehirleyerek öldürmek üzere suikast hazırlığı yaptıkları gerekçesiyle 5 MİT mensubu hakkında suç duyurusunda bulundu. Kaşif Kozinoğlu da bunlardan biriydi.
Perinçek’in gösterdiği şahit ise yeraltı dünyasının ünlü ismi Alaattin Çakıcı’ydı. Çakıcı, TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’nda 3 Mayıs 2000’de verdiği ifadede, olayı anlattığını belirterek, ifadeler mahkemeye sunulmuştu.
Ancak Erdoğan, Kozinoğlu ve diğer MİT’çiler için soruşturma izni vermedi. Danıştay bu kararı bozdu. Yargılama başladı ve Perinçek ifade verdi. Perinçek, Kozinoğlu’nun kendisini öldürmeye çalıştığını ifadesinde tekrarlıyordu.
GÜLALTAY’IN AÇIKLAMASIYLA SÖYLEM DEĞİŞTİ
Perinçek grubu, 2005 yılındaki bu davayı gizleyerek Kozinoğlu hakkındaki “vatan kahramanı Silivri’de zehirlendi” yayınlarını sürdürürken, Gülaltay’ın videosuyla düzlem değişti. Perinçek grubu söylem değiştirdi.
MEKTUPLAR ÇALINDI
Mektuplar ilk yayınlandığında ailesi “notları çalındı” diyerek suç duyurusunda bulununca konu tartışmaya açılmıştı. Aydınlık Gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürü Mehmet Bozkurt, T24 haber sitesine yaptığı savunmada “Mektup değil 102 sayfalık not var ve bunlar bize isimsiz biri tarafından iki parça halinde gönderildi.” dedi.(2012)
Ancak Gülaltay’ın açıklamasının ardından Aydınlık tarafından yapılan açıklamada bu söylem değiştirildi ve “Mektuplar doğrudan sayın Doğu Perinçek’e gönderilmiştir.” dendi.
Gülaltay, açıklamasıyla Perinçek Grubu’nu hamleye zorlamış oldu.
Ancak ailenin açkılamasında dikkat çeken bir nokta vardı. Notlar, Aydınlık’ın dediği gibi 102 sayfa değildi. 1000 sayfaydı.
1000 SAYFALIK NOTUN GİZEMİ
Ailenin suç duyurusunda belirttiği üzere bin sayfalık not çalınmış, ancak 102 sayfası cımbızlanarak Aydınlık Grubu’nda yayınlatılmıştı.
Kozinoğlu gibi devletin derinliklerinde yaşananları bilen biri belki de hayatını garantiye almak için bu 1000 sayfayı hazırlamış ve bildiklerini anlatmıştı. Yine ailesinin söylemine göre bu notları savunmasında kullanacaktı. Yani Savcılığa verecekti.
Ancak buna fırsat bulamadan duruşmasına 9 gün kala ilk duruşmaya 12 Kasım 2011’de hayatını Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybetti ve o bin sayfayı savunmasında kullanamadı.
Kaşif Kozinoğlu’nun bin sayfada neler anlattığı hala sır. Aydınlık’ın cımbızlayıp yayınladığı ya da cımbızlanarak Aydınlık’ta yayınlatılan 102 sayfa ise genel olarak Fethullah Gülen’le ilgili ve Gülen Cemaati’yle ilgili şeylerdi. Sadece çok küçük bir bölüm Erdoğan’ın İsviçre Bankalarındaki 800 milyon dolarıyla ilgiliydi.
CEM ERSEVER’İN İTİRAFLARINI HATIRLATTI
Olay 90’lı yıllarda Binbaşı Cem Ersever’in Soner Yalçın’a anlattıklarını hatırlattı. Binbaşı Ersever, kendisinin de parçası olduğu Güneydoğu’da halka ve devlete karşı JİTEM marifetiyle işlenmiş suçları defalarca buluştuğu Soner Yalçın’a anlattı. Ardından Ersever bir suikastle öldürüldü. Soner Yalçın ise çok ince bir kitapta “Binbaşı Cem Ersever’in itirafları” diye anlattıklarından bir kısmını yayınladı. Ersever’in herşeyi anlatması sağlanmış, ardından öldürülmüş ancak anlattıkları hiçbir zaman tüm boyutlarıyla açığa çıkmamıştı.
Kozinoğlu’nun notları da benzer akibete uğradı. Aydınlık’ta cımbızlanan kısmıyla Kozinoğlu hakkında bir profil çizildi ve bu profille olay Gülen Grubu’na ihale edilmiş oldu. Kozinoğlu’nun kalan 900 sayfada anlattıkları ise Aydınlık Grubu eliyle Kozinoğlu ile birlikte gömülmüş oldu.
KOZİNOĞLU ADLİ TIP OLAYI
Kozinoğlu sağlığında “MİT’in kara kutusu” olarak biliniyordu. MİT Asya Bölgesi Başmüşaviri olarak görev yaparken, “Gizli MİT belgelerini Oda TV’ye sızdırdığı” iddiasıyla Oda TV davası kapsamında tutuklandı. Adalet Bakanlığı, ölüm nedenini “ağır ve yoğun spor yapmasından kaynaklanan kalp krizi” olarak açıkladı. Ancak bu açıklama ikna edici bulunmadı; gizemli MİT’çinin zehirlenerek öldürüldüğü iddia edildi. Bu iddiayı ilk olarak Perinçek grubu ortaya attı.
Üç ayın ardından Adli Tıp otopsisi sonucunda Kozinoğlu’nun “Kronik İskemik Kalp Krizi” tanısı kesinleşse de Kozinoğlu’nun ölümüne kuşkuyla bakanların varlığı sürüyor.
Çünkü Kozinoğlu komando geçmişi olan biri ve oldukça sportmen bir yapıya sahipti. Ayrıca 8 aylık tutukluluğunda 1000 sayfa el yazısı not tuttuğu düşünüldüğünde aşırı spor yapmaya nasıl zaman bulduğu ise başka bir soru işareti.
ADLİ TIPÇILARIN HEPSİ GÖREVDE
Kozinoğlu otopsisine Adli Tıp Kurumu’nun en uzman iki ismi girdi. Bülent Şam ve Morg Dairesi İhtisas Başkanı Sermet Koç. İki isim de halen görevde isimler.
Adli tıp uzmanları Kozinoğlu’nun vücudunda kalp kriziyle ilgili bir bulgu bulamadıklarını belirtiyorlar. Kalp duvarında kalınlaşma, kalp dokusunda değişim, kalp kaslarında yapı değişikliği gibi. Kozinoğlu’nun kalple ilgili bir rahatsızlık geçmişi de bulunmuyor. Ancak uzmanlar bazen kalp krizi geçirenlerde bu tip bulguların bulunamayacağını da ekliyorlar. Hiçbir bulgu bulunamayınca buna negatif otopsi deniyor.
Zehirlenme iddiasıyla ilgili ise uzman bir adli tıpçı şu bilgiyi verdi: “Adli Tıp Kurumu bu tip özel vakalarda vücutta kimyasal iz arar. Zehirlenme kuşkusuyla. Ancak Adli Tıp Kurumu’nun baktığı bir kimyasal listesi vardır. Bunların izine bakılır. Bu listeyi bilen biri başka, özel ve bulunması zor bir kimyasal kullanmışsa bu tespit edilemez.”
Bu listeyi Adli Tıp’ta çok az kişinin bildiği başka kimin bilebileceği sorusuna ise “İstihbarat kurumu” cevabını alıyoruz.
SEMİH TUFAN GÜLALTAY KİMDİR
Semih Tufan Gülaltay: Türk İntikam Tugayı üyesi, 1998 yılında İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a düzenlenen suikastin azmettiricisi olmaktan 19 yıl hapis cezası aldı. 5 yıl sonra Rahşan Affıyla tahliye edildi. Ergenekon Davasında tutuklandı. Gülaltay tahliye olduktan sonra aşırı milliyetçi ve ulusalcı gruplarla temaslar kurarak dernek ve parti kurdu. Bu dönemde Org. Hurşit Tolon partisinin programına katıldı ve Gülaltay’ın Ankara’da Org. Şener Eruygur’la görüştüğü tespit edildi.
KAŞİF KOZİNOĞLU KİMDİR
Eski Asker, komando. 1.95 boyunda. 1995’te TSK’dan ayrılarak MİT’e katıldı. Afganistan bölgesinde çalıştı. Dış Operasyonlar daire başkanı oldu. MİT’te başkan ve üst makamlara gelebilmek için 4 yıllık bir üniversite bitirmek şart. Kozinoğlu 3 yıllık Harp Okulu’nu bitirdi. Taşkent Üniversitesi’nden aldığı söylenen diplomasının sahte olduğu Nisan 2005 tarihinde ortaya atıldı. Kozinoğlu bu diploma sayesinde Daire Başkanı olabilmişti.
2004 yılında hakkında hazırlanan iddianameyle; Kozinoğlu’nun Alaattin Çakıcı’nın Karagümrük baskınıyla ilgili Yargıtay’daki davanın geciktirilmesi ya da lehine karar çıkartılması yönünde Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’ya baskı yaptığı gerekçesiyle yargılandı.
MİT’te idari soruşturma başlatıldı. Kozinoğlu hakkında teşkilat içinde yapılan idari soruşturmada, müfettişin tek soruyla yetindiği ve dosyayı 2 gün içinde tamamladığı ortaya çıkmıştı.. Tek soru da şu „iddialar hakkında bildiklerinizi anlatınız“. Ardından suçsuz raporu yazıldı. Çakıcı’yı kurtarmak için yargıyı etkileme davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kozinoğlu’nun avukatı Zişan Kasar, mahkemeye verdiği dilekçede müvekkilinin Çakıcı ile ilgili tüm görüşmeleri görevi gereği yaptığını ve bu görevlendirme nedeni ile bir suç oluşmuş ise teşkilat yasasına göre mensubun yargılanabilmesi için Başbakan’ın onayının bulunması gerektiğini öne sürerek Kozinoğlu, açısından yargılamanın durdurulması talebinde bulundu. Mahkeme bu talebi reddetti.
Davada eski İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nden görevli polis Nizamettin Özoğul savunmasında “Çakıcı ile polis olduğum dönemde tanışmıştım. Hakkı Süha Şen Yargıtay Başkanı’nın Bodrum’daki yazlık evinin tamir ve bakım işini yapıyordu. Özkaya’nın da Şen’e elden ve havale yolu ile çeşitli miktarlarda ödemeler yaptığını biliyorum. Kozinoğlu ile Şen’in evine geldiği sırada tanışmıştık. Kozinoğlu, Şen ve Özkaya Ankara’da bir yemekte buluştu. Kozinoğlu, teşkilatının Çakıcı’yı yeniden kullanmak istediğini söylemişti. Çakıcı’nın da yurtdışında Dursun Karataş’ın peşine düşmek istediğini düşünüyorum” dedi.
Kaşif Kozinoğlu, bu davadan 5 ay hapis cezası aldı. Yargıtay’da olan bu dava hâlâ sonuçlanmadı.
Kozinoğlu 2011 yılında MİT’e ait gizli bilgileri ODATV’ye vermek suçlamasıyla tutuklandı. Oda TV’den çıkan dökümanlardaki dijital izler ve temas trafiği Kozinoğlu ile Oda TV çalışanları arasında ilişkiyi ortaya koyuyordu. Kozinoğlu 8 ay tutukluluğunun ardından hayatını kaybetti.
[Cevheri Güven] [Bold Medya] 9.6.2020
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – Yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Semih Tufan Gülaltay’ın MİT Daire Başkanı Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüyle ilgili yaptığı açıklamalar sonrası başlayan tartışma Kozinoğlu olayına ilişkin bugüne kadar karanlıkta kalan yönleri aydınlattı.
Gülaltay, Kozinoğlu’nun Silivri Cezaevi’nde zehirlendiğini iddiasını tekrarladı ve Doğu Perinçek’i suçladı. Gülaltay’ın verdiği diğer iki isim ise Kozinoğlu’nun koğuş arkadaşı Hasan Atilla Uğur ve Silivri’de görevli Maraşlı bir gardiyandı.
PERİNÇEK OPERASYONU 2005’TE BAŞLIYOR
Gülaltay’ın anlattıkları Kozinoğlu-Perinçek-MİT üçgeninde önemli bilgilerin aydınlanmasına neden oldu.
Gülaltay şöyle konuşmuştu: “Kozinoğlu Hasan Atilla Uğur’un bulunduğu koğuşta öldü, orada zehirlendi. Hiç kimse Hasan Atilla Uğur’u sorgulamadı. Neler döndü, sen bu adama neler yazdırdın da Doğu Perinçek’e verdin. Perinçek yayınladıktan sonra bu adam neden zehirlendi. 1.95 boyundaki bu komando nasıl birden bire kalp krizinden öldü. Kalp krizine yol açan ilacı hangi Maraşlı gardiyan soktu Silivri Cezaevi’nin içine. Biz bunların hepsini biliyoruz.”
Videoda üç önemli vurgu vardı:
1- Kozinoğlu’nun el yazısıyla yazdıkları ve bunların Perinçek’e verilmesi.
2- Maraşlı Gardiyan
3- Hasan Atilla Uğur
Kozinoğlu öldükten 3 gün sonra “Kozinoğlu’dan Aydınlık’a mektuplar” başlıklı Aydınlık Gazetesi’nde bir yazı dizisi başladı. 102 sayfalık mektuplardan bahsediliyordu. Ardından Aydınlık grubu bunu kitap da yaptı.
AİLESİ DAVA ETTİ
Kozinoğlu’nun mektupları Aydınlık’ta yayınlanmaya başlayınca ailesi dava açıp, Kozinoğlu’nun Aydınlık’a mektup göndermediğini, Kozinoğlu’nun “savunmasında kullanmak üzere” hazırladığı 1000 sayfalık notlarının çalınıp Aydınlık’a verildiği gerekçesiyle dava açtı ve yayının durdurulmasını talep etti.
Aile ayrıca Kozinoğlu’nun notlarını çalan kişinin bulunması için de ikinci bir dava açtı.
Bu noktada Semih Tufan Gülaltay’ın videosunda işaret ettiği, Kozinoğlu’nun koğuş arkadaşı Ergenekon sanığı Hasan Atilla Uğur ve Maraşlı gardiyan konusu önem kazanıyor.
PERİNÇEK: KOZİNOĞLU BENİ ÖLDÜRECEK
Perinçek’in gazetesi Aydınlık’ta Kozinoğlu kahraman ilan edilip el yazılı notları yayınlanmaya başlamıştı ancak geçmişte Perinçek, Kozinoğlu’nu kendisini öldürmeye çalışmakla dava etmişti.
2005 yılında Perinçek, kendisini zehirleyerek öldürmek üzere suikast hazırlığı yaptıkları gerekçesiyle 5 MİT mensubu hakkında suç duyurusunda bulundu. Kaşif Kozinoğlu da bunlardan biriydi.
Perinçek’in gösterdiği şahit ise yeraltı dünyasının ünlü ismi Alaattin Çakıcı’ydı. Çakıcı, TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’nda 3 Mayıs 2000’de verdiği ifadede, olayı anlattığını belirterek, ifadeler mahkemeye sunulmuştu.
Ancak Erdoğan, Kozinoğlu ve diğer MİT’çiler için soruşturma izni vermedi. Danıştay bu kararı bozdu. Yargılama başladı ve Perinçek ifade verdi. Perinçek, Kozinoğlu’nun kendisini öldürmeye çalıştığını ifadesinde tekrarlıyordu.
GÜLALTAY’IN AÇIKLAMASIYLA SÖYLEM DEĞİŞTİ
Perinçek grubu, 2005 yılındaki bu davayı gizleyerek Kozinoğlu hakkındaki “vatan kahramanı Silivri’de zehirlendi” yayınlarını sürdürürken, Gülaltay’ın videosuyla düzlem değişti. Perinçek grubu söylem değiştirdi.
MEKTUPLAR ÇALINDI
Mektuplar ilk yayınlandığında ailesi “notları çalındı” diyerek suç duyurusunda bulununca konu tartışmaya açılmıştı. Aydınlık Gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürü Mehmet Bozkurt, T24 haber sitesine yaptığı savunmada “Mektup değil 102 sayfalık not var ve bunlar bize isimsiz biri tarafından iki parça halinde gönderildi.” dedi.(2012)
Ancak Gülaltay’ın açıklamasının ardından Aydınlık tarafından yapılan açıklamada bu söylem değiştirildi ve “Mektuplar doğrudan sayın Doğu Perinçek’e gönderilmiştir.” dendi.
Gülaltay, açıklamasıyla Perinçek Grubu’nu hamleye zorlamış oldu.
Ancak ailenin açkılamasında dikkat çeken bir nokta vardı. Notlar, Aydınlık’ın dediği gibi 102 sayfa değildi. 1000 sayfaydı.
1000 SAYFALIK NOTUN GİZEMİ
Ailenin suç duyurusunda belirttiği üzere bin sayfalık not çalınmış, ancak 102 sayfası cımbızlanarak Aydınlık Grubu’nda yayınlatılmıştı.
Kozinoğlu gibi devletin derinliklerinde yaşananları bilen biri belki de hayatını garantiye almak için bu 1000 sayfayı hazırlamış ve bildiklerini anlatmıştı. Yine ailesinin söylemine göre bu notları savunmasında kullanacaktı. Yani Savcılığa verecekti.
Ancak buna fırsat bulamadan duruşmasına 9 gün kala ilk duruşmaya 12 Kasım 2011’de hayatını Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybetti ve o bin sayfayı savunmasında kullanamadı.
Kaşif Kozinoğlu’nun bin sayfada neler anlattığı hala sır. Aydınlık’ın cımbızlayıp yayınladığı ya da cımbızlanarak Aydınlık’ta yayınlatılan 102 sayfa ise genel olarak Fethullah Gülen’le ilgili ve Gülen Cemaati’yle ilgili şeylerdi. Sadece çok küçük bir bölüm Erdoğan’ın İsviçre Bankalarındaki 800 milyon dolarıyla ilgiliydi.
CEM ERSEVER’İN İTİRAFLARINI HATIRLATTI
Olay 90’lı yıllarda Binbaşı Cem Ersever’in Soner Yalçın’a anlattıklarını hatırlattı. Binbaşı Ersever, kendisinin de parçası olduğu Güneydoğu’da halka ve devlete karşı JİTEM marifetiyle işlenmiş suçları defalarca buluştuğu Soner Yalçın’a anlattı. Ardından Ersever bir suikastle öldürüldü. Soner Yalçın ise çok ince bir kitapta “Binbaşı Cem Ersever’in itirafları” diye anlattıklarından bir kısmını yayınladı. Ersever’in herşeyi anlatması sağlanmış, ardından öldürülmüş ancak anlattıkları hiçbir zaman tüm boyutlarıyla açığa çıkmamıştı.
Kozinoğlu’nun notları da benzer akibete uğradı. Aydınlık’ta cımbızlanan kısmıyla Kozinoğlu hakkında bir profil çizildi ve bu profille olay Gülen Grubu’na ihale edilmiş oldu. Kozinoğlu’nun kalan 900 sayfada anlattıkları ise Aydınlık Grubu eliyle Kozinoğlu ile birlikte gömülmüş oldu.
KOZİNOĞLU ADLİ TIP OLAYI
Kozinoğlu sağlığında “MİT’in kara kutusu” olarak biliniyordu. MİT Asya Bölgesi Başmüşaviri olarak görev yaparken, “Gizli MİT belgelerini Oda TV’ye sızdırdığı” iddiasıyla Oda TV davası kapsamında tutuklandı. Adalet Bakanlığı, ölüm nedenini “ağır ve yoğun spor yapmasından kaynaklanan kalp krizi” olarak açıkladı. Ancak bu açıklama ikna edici bulunmadı; gizemli MİT’çinin zehirlenerek öldürüldüğü iddia edildi. Bu iddiayı ilk olarak Perinçek grubu ortaya attı.
Üç ayın ardından Adli Tıp otopsisi sonucunda Kozinoğlu’nun “Kronik İskemik Kalp Krizi” tanısı kesinleşse de Kozinoğlu’nun ölümüne kuşkuyla bakanların varlığı sürüyor.
Çünkü Kozinoğlu komando geçmişi olan biri ve oldukça sportmen bir yapıya sahipti. Ayrıca 8 aylık tutukluluğunda 1000 sayfa el yazısı not tuttuğu düşünüldüğünde aşırı spor yapmaya nasıl zaman bulduğu ise başka bir soru işareti.
ADLİ TIPÇILARIN HEPSİ GÖREVDE
Kozinoğlu otopsisine Adli Tıp Kurumu’nun en uzman iki ismi girdi. Bülent Şam ve Morg Dairesi İhtisas Başkanı Sermet Koç. İki isim de halen görevde isimler.
Adli tıp uzmanları Kozinoğlu’nun vücudunda kalp kriziyle ilgili bir bulgu bulamadıklarını belirtiyorlar. Kalp duvarında kalınlaşma, kalp dokusunda değişim, kalp kaslarında yapı değişikliği gibi. Kozinoğlu’nun kalple ilgili bir rahatsızlık geçmişi de bulunmuyor. Ancak uzmanlar bazen kalp krizi geçirenlerde bu tip bulguların bulunamayacağını da ekliyorlar. Hiçbir bulgu bulunamayınca buna negatif otopsi deniyor.
Zehirlenme iddiasıyla ilgili ise uzman bir adli tıpçı şu bilgiyi verdi: “Adli Tıp Kurumu bu tip özel vakalarda vücutta kimyasal iz arar. Zehirlenme kuşkusuyla. Ancak Adli Tıp Kurumu’nun baktığı bir kimyasal listesi vardır. Bunların izine bakılır. Bu listeyi bilen biri başka, özel ve bulunması zor bir kimyasal kullanmışsa bu tespit edilemez.”
Bu listeyi Adli Tıp’ta çok az kişinin bildiği başka kimin bilebileceği sorusuna ise “İstihbarat kurumu” cevabını alıyoruz.
SEMİH TUFAN GÜLALTAY KİMDİR
Semih Tufan Gülaltay: Türk İntikam Tugayı üyesi, 1998 yılında İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a düzenlenen suikastin azmettiricisi olmaktan 19 yıl hapis cezası aldı. 5 yıl sonra Rahşan Affıyla tahliye edildi. Ergenekon Davasında tutuklandı. Gülaltay tahliye olduktan sonra aşırı milliyetçi ve ulusalcı gruplarla temaslar kurarak dernek ve parti kurdu. Bu dönemde Org. Hurşit Tolon partisinin programına katıldı ve Gülaltay’ın Ankara’da Org. Şener Eruygur’la görüştüğü tespit edildi.
KAŞİF KOZİNOĞLU KİMDİR
Eski Asker, komando. 1.95 boyunda. 1995’te TSK’dan ayrılarak MİT’e katıldı. Afganistan bölgesinde çalıştı. Dış Operasyonlar daire başkanı oldu. MİT’te başkan ve üst makamlara gelebilmek için 4 yıllık bir üniversite bitirmek şart. Kozinoğlu 3 yıllık Harp Okulu’nu bitirdi. Taşkent Üniversitesi’nden aldığı söylenen diplomasının sahte olduğu Nisan 2005 tarihinde ortaya atıldı. Kozinoğlu bu diploma sayesinde Daire Başkanı olabilmişti.
2004 yılında hakkında hazırlanan iddianameyle; Kozinoğlu’nun Alaattin Çakıcı’nın Karagümrük baskınıyla ilgili Yargıtay’daki davanın geciktirilmesi ya da lehine karar çıkartılması yönünde Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’ya baskı yaptığı gerekçesiyle yargılandı.
MİT’te idari soruşturma başlatıldı. Kozinoğlu hakkında teşkilat içinde yapılan idari soruşturmada, müfettişin tek soruyla yetindiği ve dosyayı 2 gün içinde tamamladığı ortaya çıkmıştı.. Tek soru da şu „iddialar hakkında bildiklerinizi anlatınız“. Ardından suçsuz raporu yazıldı. Çakıcı’yı kurtarmak için yargıyı etkileme davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kozinoğlu’nun avukatı Zişan Kasar, mahkemeye verdiği dilekçede müvekkilinin Çakıcı ile ilgili tüm görüşmeleri görevi gereği yaptığını ve bu görevlendirme nedeni ile bir suç oluşmuş ise teşkilat yasasına göre mensubun yargılanabilmesi için Başbakan’ın onayının bulunması gerektiğini öne sürerek Kozinoğlu, açısından yargılamanın durdurulması talebinde bulundu. Mahkeme bu talebi reddetti.
Davada eski İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nden görevli polis Nizamettin Özoğul savunmasında “Çakıcı ile polis olduğum dönemde tanışmıştım. Hakkı Süha Şen Yargıtay Başkanı’nın Bodrum’daki yazlık evinin tamir ve bakım işini yapıyordu. Özkaya’nın da Şen’e elden ve havale yolu ile çeşitli miktarlarda ödemeler yaptığını biliyorum. Kozinoğlu ile Şen’in evine geldiği sırada tanışmıştık. Kozinoğlu, Şen ve Özkaya Ankara’da bir yemekte buluştu. Kozinoğlu, teşkilatının Çakıcı’yı yeniden kullanmak istediğini söylemişti. Çakıcı’nın da yurtdışında Dursun Karataş’ın peşine düşmek istediğini düşünüyorum” dedi.
Kaşif Kozinoğlu, bu davadan 5 ay hapis cezası aldı. Yargıtay’da olan bu dava hâlâ sonuçlanmadı.
Kozinoğlu 2011 yılında MİT’e ait gizli bilgileri ODATV’ye vermek suçlamasıyla tutuklandı. Oda TV’den çıkan dökümanlardaki dijital izler ve temas trafiği Kozinoğlu ile Oda TV çalışanları arasında ilişkiyi ortaya koyuyordu. Kozinoğlu 8 ay tutukluluğunun ardından hayatını kaybetti.
[Cevheri Güven] [Bold Medya] 9.6.2020
Müyesser Yıldız’ın telefonunu 4 ay boyunca dinlediler
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturma kapsamında Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel’in “askeri casusluk” suçlaması kapsamında telefonlarının 4 ay boyunca dinlendiği belirtildi. Yıldız ve Dükel’le birlikte İstanbul’da istihbaratçı astsubay E.B. de gözaltına alındı.
BOLD – Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında TELE1 Ankara Temsilcisi İsmail Dükel ile OdaTV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız, bir astsubay ile yaptıkları iddia edilen görüşmeler üzerinden “askeri casusluk” iddiasıyla suçlandı.
Müyesser Yıldız, “Türk milleti beni kimlerin neden hedef gösterdiğini çok iyi biliyor” dedi.
Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı TEM Şube ekipleri, saat 07.30 sıralarında İsmail Dükel ve Müyesser Yıldız’ın Çankaya’daki evlerine gitti. Evlerde arama yapan polis, dijital materyallere el koydu. El konulanlar arasında Yıldız’ın eşinin bilgisayar ve telefonu ile oğlunun dijital materyalleri de yer aldı. Polisin, yasanın açık hükmüne rağmen dijital materyallerin imajlarını almak yerine doğrudan dijitallere el koyduğu kaydedildi. Yıldız ve Dükel, daha sonra Ankara TEM Şube Müdürlüğü’ne götürüldü.
SOYLU VE AKAR’IN HEDEFİNDE
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, terör örgütü PKK’nin saldırısı sonucu şehit olan askerlerle ilgili yazdığı bir yazı nedeniyle gazeteci Müyesser Yıldız’a Twitter üzerinden “PKK sevici” demişti. “Hedef gösteren İçişleri Bakanı olunca can güvenliğim için hangi kapıya gideceğim?” yanıtını veren Yıldız, daha sonra Soylu hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Yıldız, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin gizli tanık Abdullah’ın anlatımlarını haberleştirdiği için Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile de davalık oldu.
MSB ŞİKÂYETÇİ OLMUŞ
Cumhuriyet’in haberine göre, soruşturmanın Milli Savunma Bakanlığından istihbarat ve savcılık makamlarına yapılan şikâyet üzerine başladığı bildirildi. Savcılığın, İstanbul’da İstihbaratçı Astsubay E.B’yi dinlemeye aldığı, dinlemede astsubayın Müyesser Yıldız ve Dükel ile görüşmeler yaptığı belirlendi. Bunun üzerine soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 2 gazeteciyi 4 ay boyunca dinledi. Savcılık, dün üç isim hakkında iki günlük gözaltı kararı çıkardı. Astsubay E.B. de, İstanbul’da gözaltına alındı. Yıldız ve Dükel’in astsubay ile yaptığı iddia edilen görüşmeleri “askeri casusluk” olarak gösterildi.
[Bold Medya] 9.6.2020
BOLD – Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında TELE1 Ankara Temsilcisi İsmail Dükel ile OdaTV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız, bir astsubay ile yaptıkları iddia edilen görüşmeler üzerinden “askeri casusluk” iddiasıyla suçlandı.
Müyesser Yıldız, “Türk milleti beni kimlerin neden hedef gösterdiğini çok iyi biliyor” dedi.
Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı TEM Şube ekipleri, saat 07.30 sıralarında İsmail Dükel ve Müyesser Yıldız’ın Çankaya’daki evlerine gitti. Evlerde arama yapan polis, dijital materyallere el koydu. El konulanlar arasında Yıldız’ın eşinin bilgisayar ve telefonu ile oğlunun dijital materyalleri de yer aldı. Polisin, yasanın açık hükmüne rağmen dijital materyallerin imajlarını almak yerine doğrudan dijitallere el koyduğu kaydedildi. Yıldız ve Dükel, daha sonra Ankara TEM Şube Müdürlüğü’ne götürüldü.
SOYLU VE AKAR’IN HEDEFİNDE
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, terör örgütü PKK’nin saldırısı sonucu şehit olan askerlerle ilgili yazdığı bir yazı nedeniyle gazeteci Müyesser Yıldız’a Twitter üzerinden “PKK sevici” demişti. “Hedef gösteren İçişleri Bakanı olunca can güvenliğim için hangi kapıya gideceğim?” yanıtını veren Yıldız, daha sonra Soylu hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Yıldız, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin gizli tanık Abdullah’ın anlatımlarını haberleştirdiği için Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile de davalık oldu.
MSB ŞİKÂYETÇİ OLMUŞ
Cumhuriyet’in haberine göre, soruşturmanın Milli Savunma Bakanlığından istihbarat ve savcılık makamlarına yapılan şikâyet üzerine başladığı bildirildi. Savcılığın, İstanbul’da İstihbaratçı Astsubay E.B’yi dinlemeye aldığı, dinlemede astsubayın Müyesser Yıldız ve Dükel ile görüşmeler yaptığı belirlendi. Bunun üzerine soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 2 gazeteciyi 4 ay boyunca dinledi. Savcılık, dün üç isim hakkında iki günlük gözaltı kararı çıkardı. Astsubay E.B. de, İstanbul’da gözaltına alındı. Yıldız ve Dükel’in astsubay ile yaptığı iddia edilen görüşmeleri “askeri casusluk” olarak gösterildi.
[Bold Medya] 9.6.2020
Ali Babacan, Erdoğan’ı yalanladı: 1970’li yılların fakir Türkiyesi’ne döndük
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ekonomiyle ilgili açıklamaların gerçeği yansıtmadığını söyledi. “Türkiye’nin kendi kendine yetemeyen bir ülke, hatta birçok alanda 1970’li yılların fakir Türkiye’sine dönmüş durumdayız” dedi.
BOLD – Türkiye’nin ekonomik olarak dışa kapandığını kaydeden Babacan, “Dışa kapanmak otoriter rejimlerin işine gelir. Ülkeyi çok daha kolay yönetilir. Dışa kapanırsınız medyayı da susturursunuz içeride ne derseniz doğru kabul edilir. Türkiye de bu yöne doğru gidiyor. Türkiye dışa kapandı biz bize yeteriz diyorlar ama yetmiyoruz” diye konuştu.
İsmail Küçükkaya’nın Fox TV’deki yayınına katılan DEVA Genel Başkanı Ali Babacan, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TRT’de dün canlı yayında yaptığı ekonomiyle ilgili açıklamalarını eleştirdi. Türkiye’nin büyüme oranı ile ilgili rakamların gerçeği yansıtmadığını belirten Babacan, “Vatandaşın ekonomik tablosuyla iktidarınki çok farklı. Biz vatandaşla irtibat halindeyiz vatandaşın hissettikleri ile iktidarın söyledikleri birbirine uymuyor maalesef” ifadelerini kullandı.
HÜKUMET NE ZAMAN SIKIŞSA AYASOFYA’YA SIĞINIYOR
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması tartışmalarına da değinen Babacan, “Hükümet iç siyasette ne zaman sıkışsa Ayasofya tartışmalarına sığınıyor. İç siyasette yine sıkıştılar” ifadelerini kullandı.
1970’Lİ YILLARIN FAKİR TÜRKİYESİ’NE DÖNMÜŞ DURUMDAYIZ
Türkiye’nin başta tarım olmak üzere bir çok alanda kendine yetemeyen bir ülke olduğunu vurgulayan Babacan, “Türkiye’nin kendi kendine yetemeyen bir ülke, hatta birçok alanda 1970’li yılların fakir Türkiye’sine dönmüş durumdayız. Bunun tek nedeni iktidarın kötü politikaları. Türkiye doğru politikalarla kendine kendine yetecek bir konuma gelebilir. Bunun için yeterli araçlara sahip” dedi.
İKTİDAR KONUŞULMASINI YASAKLIYOR
AKP’yi basın özgürlüğü konusunda da eleştiren Babacan, şunları söyledi: “Türkiye’nin ekonomisinin en hızlı büyüdüğü dönem özgürlüklerin de en hızlı arttığı dönemdi. Tutuklu gazeteciler var yargılaması sürenler var, iktidarın baskısıyla işinden olan gazeteciler var. Bu baskılar altında gazeteciler özgürce soru soramıyor. Ülkenin problemlerini çözmeniz için önce onları tespit etmeniz gerekir. Gazeteciler rahatça konuşamadığı için problemlerde ortaya çıkamıyor. İfade özgürlüğü problemlerin çözümünün anahtarıdır. İktidar problemleri çözemediği için konuşulmasını yasaklıyor.”
[Bold Medya] 9.6.2020
BOLD – Türkiye’nin ekonomik olarak dışa kapandığını kaydeden Babacan, “Dışa kapanmak otoriter rejimlerin işine gelir. Ülkeyi çok daha kolay yönetilir. Dışa kapanırsınız medyayı da susturursunuz içeride ne derseniz doğru kabul edilir. Türkiye de bu yöne doğru gidiyor. Türkiye dışa kapandı biz bize yeteriz diyorlar ama yetmiyoruz” diye konuştu.
İsmail Küçükkaya’nın Fox TV’deki yayınına katılan DEVA Genel Başkanı Ali Babacan, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TRT’de dün canlı yayında yaptığı ekonomiyle ilgili açıklamalarını eleştirdi. Türkiye’nin büyüme oranı ile ilgili rakamların gerçeği yansıtmadığını belirten Babacan, “Vatandaşın ekonomik tablosuyla iktidarınki çok farklı. Biz vatandaşla irtibat halindeyiz vatandaşın hissettikleri ile iktidarın söyledikleri birbirine uymuyor maalesef” ifadelerini kullandı.
HÜKUMET NE ZAMAN SIKIŞSA AYASOFYA’YA SIĞINIYOR
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması tartışmalarına da değinen Babacan, “Hükümet iç siyasette ne zaman sıkışsa Ayasofya tartışmalarına sığınıyor. İç siyasette yine sıkıştılar” ifadelerini kullandı.
1970’Lİ YILLARIN FAKİR TÜRKİYESİ’NE DÖNMÜŞ DURUMDAYIZ
Türkiye’nin başta tarım olmak üzere bir çok alanda kendine yetemeyen bir ülke olduğunu vurgulayan Babacan, “Türkiye’nin kendi kendine yetemeyen bir ülke, hatta birçok alanda 1970’li yılların fakir Türkiye’sine dönmüş durumdayız. Bunun tek nedeni iktidarın kötü politikaları. Türkiye doğru politikalarla kendine kendine yetecek bir konuma gelebilir. Bunun için yeterli araçlara sahip” dedi.
İKTİDAR KONUŞULMASINI YASAKLIYOR
AKP’yi basın özgürlüğü konusunda da eleştiren Babacan, şunları söyledi: “Türkiye’nin ekonomisinin en hızlı büyüdüğü dönem özgürlüklerin de en hızlı arttığı dönemdi. Tutuklu gazeteciler var yargılaması sürenler var, iktidarın baskısıyla işinden olan gazeteciler var. Bu baskılar altında gazeteciler özgürce soru soramıyor. Ülkenin problemlerini çözmeniz için önce onları tespit etmeniz gerekir. Gazeteciler rahatça konuşamadığı için problemlerde ortaya çıkamıyor. İfade özgürlüğü problemlerin çözümünün anahtarıdır. İktidar problemleri çözemediği için konuşulmasını yasaklıyor.”
[Bold Medya] 9.6.2020
“Keşke yanında 10 gün, 100 gün daha kalsaydım anne” [Sevinç Özarslan]
6 yaşını doldurduğu için 6 ay önce tutuklu annesinden ayrılmak zorunda kalan Azra Kurtok, her telefon görüşünde tekrar annesinin yanına, hapse dönmek istediğini söylüyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Annesiyle hapiste kalan çocukların sorunları ayrı, dışarında kalanların ayrı… 6 yaşındaki Azra Kurtok, 27 Aralık 2019’a kadar annesi Yeliz Kurtok ile birlikte İzmir Şakran Cezaevinde yaşadı. 1 Ocak 2020’de yaşını doldurduğu için cezaevinden ayrılmak zorunda kaldı. Şimdi evlat annesine, anne de evladına hasret. Korona salgını nedeniyle iptal edilen açık görüşler anne babası tutuklu çocukların psikolojisini daha çok etkilemiş durumda. Azra, annesinden ve babasından ayrı kaldığı günlerde kekeme oldu. Evladıyla 3 aydır görüşemeyen ev hanımı Yeliz Kurtok, kızına gönderdiği mektupta onu şöyle teselli etti:
“Telefonda konuştuğumuzda anne keşke yanında 10 gün 100 gün daha kalsaydım dedin. Bebeğim ben senden hiç ayrılmak istemem. Her gün seninle burada yaptığımız şeyleri düşünüyorum, olsa da minnoşum onunla top oynasak, evcilik oynasak, odaları gezsek, yine kahvaltı yapsak diyorum. Ama burası geçici bir yer. Bütün hayallerimizi inşallah ben gelince dışarıda yapacağız.”
Birçok çocuk gibi Azra Kurtok da annesini Şakran Cezaevinde iş nedeniyle bulunduğunu biliyor. Tedaviler sonucu geç çocuk sahibi olan Yeliz Kurtok 30 Mayıs 2020’de yazdığı mektupta, “Seni o kadar çok özledim ki anlatmak çok zor. Sesini her duyduğumda sanki biraz daha büyüyorsun, güzelleşiyorsun, öyle hissediyorum. Yanında olamadığım için çok üzülüyorum. Ama inanıyorum inşallah Allah kavuşturacak bizi. Birbirimize hasret kaldığımız günlerin telafisini en güzel şekilde yapacağız meleğim.” ifadelerini kullandı.
En son Kasım 2019’da açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye cezaevlerinde 0-6 yaş arası 780 çocuk ve bebek bulunuyor.
Yeliz Kurtok eşi Nizamettin Kurtok ve kızıyla birlikte bir görüş gününde, 7 Kasım 2019.
YURTTA ÇALIŞTIĞI İÇİN
Özel bir yurtta memur olarak çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Yeliz Kurtok, İzmir 21. Ağır Ceza Mahkemesince 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Karar duruşması 28 Şubat 2020’de görülen Kurtok’un dosyası Yargıtay’da bulunuyor. İleri derecede boyun fıtığı ve kronik bronşit hastası olan Yeliz Kurtok, kızından ayrıldıktan sonra stres ve sıkıntıya bağlı olarak safra ve mide sorunları yaşamaya başladı. 30 Ocak 2020’de görülen 4. mahkemede bayılan, savcının bile başından ayrılmadığı Kurtok sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmedi.
[Sevinç Özarslan] 9.6.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Annesiyle hapiste kalan çocukların sorunları ayrı, dışarında kalanların ayrı… 6 yaşındaki Azra Kurtok, 27 Aralık 2019’a kadar annesi Yeliz Kurtok ile birlikte İzmir Şakran Cezaevinde yaşadı. 1 Ocak 2020’de yaşını doldurduğu için cezaevinden ayrılmak zorunda kaldı. Şimdi evlat annesine, anne de evladına hasret. Korona salgını nedeniyle iptal edilen açık görüşler anne babası tutuklu çocukların psikolojisini daha çok etkilemiş durumda. Azra, annesinden ve babasından ayrı kaldığı günlerde kekeme oldu. Evladıyla 3 aydır görüşemeyen ev hanımı Yeliz Kurtok, kızına gönderdiği mektupta onu şöyle teselli etti:
“Telefonda konuştuğumuzda anne keşke yanında 10 gün 100 gün daha kalsaydım dedin. Bebeğim ben senden hiç ayrılmak istemem. Her gün seninle burada yaptığımız şeyleri düşünüyorum, olsa da minnoşum onunla top oynasak, evcilik oynasak, odaları gezsek, yine kahvaltı yapsak diyorum. Ama burası geçici bir yer. Bütün hayallerimizi inşallah ben gelince dışarıda yapacağız.”
Birçok çocuk gibi Azra Kurtok da annesini Şakran Cezaevinde iş nedeniyle bulunduğunu biliyor. Tedaviler sonucu geç çocuk sahibi olan Yeliz Kurtok 30 Mayıs 2020’de yazdığı mektupta, “Seni o kadar çok özledim ki anlatmak çok zor. Sesini her duyduğumda sanki biraz daha büyüyorsun, güzelleşiyorsun, öyle hissediyorum. Yanında olamadığım için çok üzülüyorum. Ama inanıyorum inşallah Allah kavuşturacak bizi. Birbirimize hasret kaldığımız günlerin telafisini en güzel şekilde yapacağız meleğim.” ifadelerini kullandı.
En son Kasım 2019’da açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye cezaevlerinde 0-6 yaş arası 780 çocuk ve bebek bulunuyor.
Yeliz Kurtok eşi Nizamettin Kurtok ve kızıyla birlikte bir görüş gününde, 7 Kasım 2019.
YURTTA ÇALIŞTIĞI İÇİN
Özel bir yurtta memur olarak çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Yeliz Kurtok, İzmir 21. Ağır Ceza Mahkemesince 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Karar duruşması 28 Şubat 2020’de görülen Kurtok’un dosyası Yargıtay’da bulunuyor. İleri derecede boyun fıtığı ve kronik bronşit hastası olan Yeliz Kurtok, kızından ayrıldıktan sonra stres ve sıkıntıya bağlı olarak safra ve mide sorunları yaşamaya başladı. 30 Ocak 2020’de görülen 4. mahkemede bayılan, savcının bile başından ayrılmadığı Kurtok sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmedi.
[Sevinç Özarslan] 9.6.2020 [Bold Medya]
Rize'yi karıştıran çay: Gerçekler kazada ortaya saçıldı
Rize’nin İkizdere ilçesine Sivrikaya mevkiinde İran’dan kuru çay getiren TIR, önceki gün frenlerinin boşalması sonucu devrildi. Kazada TIR şoförü İ.K. yaşamını yitirdi, oğlu S.K. ise yaralandı. Yaşananlar resmi kayıtlara ‘trafik kazası’ gibi geçti ancak işin aslı daha sonra açığa çıktı.
İran’dan gelen söz konusu TIR, çayın başkenti Rize’ye tonlarca çay getiriyordu. Devrilen TIR’daki yüklü çayın İran’dan geldiğinin öğrenilmesi, kentteki çay üreticisinin tepkisini çekti. Kazayla ilgili soruşturma başlatıldı; iddiaya göre, İran’dan ülkeye getirilen çay, ‘Doğu Karadeniz’den toplanıyor’ algısıyla satışa sunuluyordu. Açıklama yapan Rize Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Erdoğan, çayın İran’dan geldiğini doğrulayarak, Adana merkezli HMK Tütün Mamülleri Şirketi’ne götürülmek üzere yola çıktığını söyledi: “Rize’ye gelen bütün çayların hepsinin kaçak çay olduğu bir yanılgıdır.”
Çay üreticilerinin avukatı Remzi Kazmaz, konuyu yargıya taşıyacak. Av. Kazmaz, “Rize’de meydana gelen TIR kazası, çay üreticisinin düşük fiyat, kota ve kontenjan altında ezildiği bir dönemde İran’dan çay getirip satıldığının ispatıdır” dedi ve ekledi: “Çayın başkenti Rize’de kaçak çay satıldığı herkesin bildiği ama hiç kimsenin yüksek sesle konuşmadığı bir gerçek. Çay yüklü TIR’ın devrilmesi Susurluk gibi bir milattır.”
YETER Kİ ÜRETİCİ KAZANMASIN
BirGün'den Uğur Şahin'in haberine göre, SOL Parti’den yapılan açıklamada ise üreticinin taban fiyatın çok altında çay satmaya mahkûm edildiği belirtilerek, “Suçüstü yakalandılar. Bu kaza her şeyi gösteriyor. Çayı Rizeli üreticiden ucuz almak için her türlü oyunu oynuyorlar” dendi.
CHP Rize İl Başkanı Saltuk Deniz ise İran’dan gelen kuru çayla ilgili bir açıklama yapılması gerektiğini belirtti.
MECLİS GÜNDEMİNDE
CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan ise çayın akıbetini Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’a sordu. Bayraktutan, şu sorulara yanıt aradı: “Tırdaki kuru çay hangi ülkeden gelmekte? Ülkemizdeki çay üreticilerinin çayı ellerinde kalırken, ilgili ithalat hangi gerekçeyle yapılmıştır?”
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
İran’dan gelen söz konusu TIR, çayın başkenti Rize’ye tonlarca çay getiriyordu. Devrilen TIR’daki yüklü çayın İran’dan geldiğinin öğrenilmesi, kentteki çay üreticisinin tepkisini çekti. Kazayla ilgili soruşturma başlatıldı; iddiaya göre, İran’dan ülkeye getirilen çay, ‘Doğu Karadeniz’den toplanıyor’ algısıyla satışa sunuluyordu. Açıklama yapan Rize Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Erdoğan, çayın İran’dan geldiğini doğrulayarak, Adana merkezli HMK Tütün Mamülleri Şirketi’ne götürülmek üzere yola çıktığını söyledi: “Rize’ye gelen bütün çayların hepsinin kaçak çay olduğu bir yanılgıdır.”
Çay üreticilerinin avukatı Remzi Kazmaz, konuyu yargıya taşıyacak. Av. Kazmaz, “Rize’de meydana gelen TIR kazası, çay üreticisinin düşük fiyat, kota ve kontenjan altında ezildiği bir dönemde İran’dan çay getirip satıldığının ispatıdır” dedi ve ekledi: “Çayın başkenti Rize’de kaçak çay satıldığı herkesin bildiği ama hiç kimsenin yüksek sesle konuşmadığı bir gerçek. Çay yüklü TIR’ın devrilmesi Susurluk gibi bir milattır.”
YETER Kİ ÜRETİCİ KAZANMASIN
BirGün'den Uğur Şahin'in haberine göre, SOL Parti’den yapılan açıklamada ise üreticinin taban fiyatın çok altında çay satmaya mahkûm edildiği belirtilerek, “Suçüstü yakalandılar. Bu kaza her şeyi gösteriyor. Çayı Rizeli üreticiden ucuz almak için her türlü oyunu oynuyorlar” dendi.
CHP Rize İl Başkanı Saltuk Deniz ise İran’dan gelen kuru çayla ilgili bir açıklama yapılması gerektiğini belirtti.
MECLİS GÜNDEMİNDE
CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan ise çayın akıbetini Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’a sordu. Bayraktutan, şu sorulara yanıt aradı: “Tırdaki kuru çay hangi ülkeden gelmekte? Ülkemizdeki çay üreticilerinin çayı ellerinde kalırken, ilgili ithalat hangi gerekçeyle yapılmıştır?”
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Hamile tutuklu sayısı üçe çıktı: Manisa'da tutuklanan öğretmen 11 haftalık hamile
Ankara ve Manisa’da gözaltına alınıp tutuklanan hamile kadınların sayısı üçe çıktı. En son tutuklanan Hatice Aydın 11 haftalık hamile.
Bold Medya'dan Sevinç Özarslan'ın haberine göre Beş gün önce Manisa’da gözaltına alınan 11 haftalık hamile Hatice Aydın’ın (38) tutuklandığı bugün ortaya çıktı. 4 Haziran 2020 perşembe günü alınan Aydın aynı günün akşamında tutuklanıp Manisa Cezaevine gönderildi. SEGBİS ile Manisa’ya bağlanan Ağrı Savcılığı ve Sulh Ceza Hakimliği kanunlara rağmen hamile kadının tutuklanmasına karar verdi.
KHK ile kapatılan Ağrı Nil Özel Eğitim Kurumlarda fen bilgisi öğretmenliği yapan Hatice Aydın’ın 2.5 ve 7 yaşında iki çocuğu daha bulunuyor.
EŞİMİN HEM DÜŞÜK RİSKİ HEM DE SAĞLIK PROBLEMLERİ VAR
Bold Medya’ya konuşan Hatice Aydın eşi Fatih Aydın, “Eşim 11 haftalık hamile. Düşük riski olduğu için doktor ilaç vermişti. Onları kullanıyor. Aynı zamanda fizik tedavi gördü. Bel fıtığı vardı, omuzlarında da kist var. Bu nedenle her ay hastaneye gidip geliyordu. Kötü huylu bir kist değil ama hamile kalınca kist tedavisini doktor daha sonra yaparız demişti. Fizik tedaviden sonra başka tedavi uygulanacak dedi ama koronavirüs çıkınca hastane tedaviyi durdurdu. Eşim aynı zamanda kronik bronşit.” dedi.
İŞSİZ KALINCA DÜKKAN İŞLETMEYE BAŞLADILAR
Karı-koca aynı kurumda çalışan Aydın çifti, işsiz kalınca Manisa’ya yerleşti ve burada bir bakkal dükkanı işletmeye başladı. Eşinin hamileliğine itiraz için dilekçe yazdıklarını ve belge hazırladıklarını söyleyen Fatih Aydın, “Hakim eşime iki yıldır arandığını söyledi. Oysa ki bizim bir bilgimiz yok, bir tebligat gelmedi. Saat 11.00’de kimlik ve sürücü belgesi yenileme işlemleri için Şehzadeler Manisa İlçe Nüfus Müdürlüğüne gitmiştik. Sivil giyimli polisler gelip eşimi aldı. Bakkal dükkanı eşimin üzerineydi, adresimiz belli. Eşim hem hamile hem de hasta olduğu için sürekli hastaneye gidip gelen biri. Yerimiz yurdumuz belli.” ifadelerini kullanıldı.
Tutuklanan Hatice Aydın’ın eşi Fatih Aydın da 13 ay cezaevinde kaldı. Kasım 2018’de aynı gerekçelerle tutuklanan Fatih Aydın, hakkında verilen 6 yıl 10 ay verilen cezayı İstinaf Mahkemesi bozduğu için Kasım 2019’da tahliye edilmişti.
2 HAMİLE DAHA TUTUKLANMIŞTI
4 Haziran 2020 Perşembe günü Ankara’da da iki kadın eşleriyle birlikte gözaltına alınıp tutuklanmıştı. Sehat Sarı 5, Ümmiye Kara ise 7 aylıktı. Sehat-Samet Sarı çiftinin 1 yaşındaki Mustafa Vedat adlı oğulları, Kara çiftinin ise 1 kız, 1 erkek çocukları bir anda hem annesiz hem babasız kaldı.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bold Medya'dan Sevinç Özarslan'ın haberine göre Beş gün önce Manisa’da gözaltına alınan 11 haftalık hamile Hatice Aydın’ın (38) tutuklandığı bugün ortaya çıktı. 4 Haziran 2020 perşembe günü alınan Aydın aynı günün akşamında tutuklanıp Manisa Cezaevine gönderildi. SEGBİS ile Manisa’ya bağlanan Ağrı Savcılığı ve Sulh Ceza Hakimliği kanunlara rağmen hamile kadının tutuklanmasına karar verdi.
KHK ile kapatılan Ağrı Nil Özel Eğitim Kurumlarda fen bilgisi öğretmenliği yapan Hatice Aydın’ın 2.5 ve 7 yaşında iki çocuğu daha bulunuyor.
EŞİMİN HEM DÜŞÜK RİSKİ HEM DE SAĞLIK PROBLEMLERİ VAR
Bold Medya’ya konuşan Hatice Aydın eşi Fatih Aydın, “Eşim 11 haftalık hamile. Düşük riski olduğu için doktor ilaç vermişti. Onları kullanıyor. Aynı zamanda fizik tedavi gördü. Bel fıtığı vardı, omuzlarında da kist var. Bu nedenle her ay hastaneye gidip geliyordu. Kötü huylu bir kist değil ama hamile kalınca kist tedavisini doktor daha sonra yaparız demişti. Fizik tedaviden sonra başka tedavi uygulanacak dedi ama koronavirüs çıkınca hastane tedaviyi durdurdu. Eşim aynı zamanda kronik bronşit.” dedi.
İŞSİZ KALINCA DÜKKAN İŞLETMEYE BAŞLADILAR
Karı-koca aynı kurumda çalışan Aydın çifti, işsiz kalınca Manisa’ya yerleşti ve burada bir bakkal dükkanı işletmeye başladı. Eşinin hamileliğine itiraz için dilekçe yazdıklarını ve belge hazırladıklarını söyleyen Fatih Aydın, “Hakim eşime iki yıldır arandığını söyledi. Oysa ki bizim bir bilgimiz yok, bir tebligat gelmedi. Saat 11.00’de kimlik ve sürücü belgesi yenileme işlemleri için Şehzadeler Manisa İlçe Nüfus Müdürlüğüne gitmiştik. Sivil giyimli polisler gelip eşimi aldı. Bakkal dükkanı eşimin üzerineydi, adresimiz belli. Eşim hem hamile hem de hasta olduğu için sürekli hastaneye gidip gelen biri. Yerimiz yurdumuz belli.” ifadelerini kullanıldı.
Tutuklanan Hatice Aydın’ın eşi Fatih Aydın da 13 ay cezaevinde kaldı. Kasım 2018’de aynı gerekçelerle tutuklanan Fatih Aydın, hakkında verilen 6 yıl 10 ay verilen cezayı İstinaf Mahkemesi bozduğu için Kasım 2019’da tahliye edilmişti.
2 HAMİLE DAHA TUTUKLANMIŞTI
4 Haziran 2020 Perşembe günü Ankara’da da iki kadın eşleriyle birlikte gözaltına alınıp tutuklanmıştı. Sehat Sarı 5, Ümmiye Kara ise 7 aylıktı. Sehat-Samet Sarı çiftinin 1 yaşındaki Mustafa Vedat adlı oğulları, Kara çiftinin ise 1 kız, 1 erkek çocukları bir anda hem annesiz hem babasız kaldı.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Türkler için kara tablo: Alman olmak için başvuranların neredeyse tamamı üniversite mezunu
Almanya’da 2019 yılında 128 bin 900 yabancı, Alman vatandaşlığına geçti. İlk sırada 16 bin 200 kişi ile Türkler, 2. sırada 14 bin 600 kişi ile İngilizler yer aldı.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak tarafından CHP MYK'ya sunulan raporda “Alman vatandaşlığına geçen Türklerin tamamına yakını, üniversite mezunu. Bu tablo, ülkemizdeki siyasi ve ekonomik koşulların bir sonucudur'' denildi.
Sözcü'den Başak Kaya'nın haberine göre, raporda şu görüşlere yer verildi:
“Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin sonuçlarına göre Almanya'dan vatandaşlık alan yabancıların sayısı yüzde 15 arttı. İktidarın bir yıl önce ilan ettiği beyin göçünü tersine çevirme, yurt dışındaki Türk bilim insanlarına dolar ve Euro bazında maaşlar vaat ederek ülkeye dönemlerini sağlama kampanyası da sonuç vermedi.”
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak tarafından CHP MYK'ya sunulan raporda “Alman vatandaşlığına geçen Türklerin tamamına yakını, üniversite mezunu. Bu tablo, ülkemizdeki siyasi ve ekonomik koşulların bir sonucudur'' denildi.
Sözcü'den Başak Kaya'nın haberine göre, raporda şu görüşlere yer verildi:
“Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin sonuçlarına göre Almanya'dan vatandaşlık alan yabancıların sayısı yüzde 15 arttı. İktidarın bir yıl önce ilan ettiği beyin göçünü tersine çevirme, yurt dışındaki Türk bilim insanlarına dolar ve Euro bazında maaşlar vaat ederek ülkeye dönemlerini sağlama kampanyası da sonuç vermedi.”
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Babacan: Biz bize yeteriz deniliyor ama yetmiyoruz
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Fox Tv'de gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Erdoğan'ın Türkiye'nin ekonomik büyümesiyle ilgili sözlerini değerlendiren Babacan, "Vatandaşın ekonomik tablosuyla iktidarınki çok farklı" dedi. Türkiye'nin ekonomisinin dışarıya kapalı olduğunu ifade eden Babacan, "bugün 'biz bize yeteriz' deniliyor ama yetmiyoruz" ifadelerini kullandı.
Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, Fox Tv’de canlı yayında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“EKONOMİ CORONADAN ÖNCE DE SIKINTILIYDI”
Corona virüsünün ekonomiye etkilerini değerlendiren Babacan şunları kaydetti:
* Ekonomiyi anlamak için en iyi yol vatandaşa sormaktır. Ekonomiyi en iyi onlar özetler. Yoksa ne resmi istatistiklerden ne resmi rakamlardan bunu anlayamazsınız. Hele hele bugünlerde Türkiye’nin bu şartlarında hiç mümkün değil.
* Türkiye’nin genel tablosu sıkıntılı ve tabi ekonomide de sıkıntılarımız var. Ama sanki bu sıkıntılar corona virüsü ile ilişkilendiriliyor. Bu salgın öncesi de ekonomimizde sıkıntılar vardı.
* Salgın öncesinde tarihinde ilk kez genç işsizlik yüzde 27’ye ulaşmıştı. Salgın öncesinde Merkez Bankası’nın rezervleri erimişti. Yıllardır biriktirilen yedek akçe bir günde harcanıp bitirilmişti. Bankalarımız sıkıntılıydı. Bütçeler daralmıştı.
* Türkiye’nin kredi notu arka arkaya defalarca düşürülmüştü. Merkez Bankası gibi ekonominin önemli kurumlarına güven kalmamıştı. Türkiye’nin itibar ve güven sorunu yaşadığı bir dönemde bu salgın başladı. Dolayısıyla bunun ekonomi üzerine etkileri kaçınılmaz.
“BİZ BİZE YETERİZ DENİYOR AMA YETMİYORUZ”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TRT'de canlı yayında yaptığı ekonomiyle ilgili açıklamalara değinen Babacan, Türkiye’nin büyüme oranı ile ilgili rakamların gferçeği yansıtmadığını ifade etti.
“Vatandaşın ekonomik tablosuyla iktidarınki çok farklı” diyen Babacan, “Biz vatandaşla irtibat halindeyiz vatandaşın hissettikleri ile iktidarın söyledikleri birbirine uymuyor maalesef” dedi.
“DIŞARIYA KAPANMAK OTORİTER REJİMLERİN İŞİNE GELİR”
Türkiye’nin ekonomik olarak dışa kapandığını ifade eden Babacan, “Dışa kapanmak otoriter rejimlerin işine gelir. Ülkeyi çok daha kolay yönetilir. Dışa kapanırsınız medyayı da susturursunuz, içeride ne derseniz doğru kabul edilir. Türkiye de bu yöne doğru gidiyor. Türkiye dışarıya kapandı ‘biz bize yeteriz’ diyorlar ama yetmiyoruz” diye konuştu.
“TÜRKİYE’NİN İTİBAR SORUNU VAR”
Türkiye’nin dünya mekanizmaları içindeki yerini alması gerektiğini ifade eden Babacan sözlerini şöyle sürdürdü:
* Sadece gidip birilerinde swap anlaşması istemek, birilerinden döviz talep etmek değil, Türkiye kurulacak mekanizmada oyun korucu pozisyonunda olmalı.
* İtibar ve güven olmadığı için oturup kimseyle konuşacak durumu yok. Kapı kapı dolaşılıp en son Katar’la bir swap anlaşması yapıldı. Eski 5 milyarın üzerine bir 10 milyar daha hepsi bu.
* Ne oldu vatandaşa para dağıtmaya başladınız. Bunu karşılıksız basarsanız paranızın değeri düşer. Karşılıksız para basıldı bu yüzden Türk lirası değer kaybetti. Bu 10 milyarlık swap anlaşmasıyla geçici bir rahatlama yaşandı. Bu 10 milyar dolar ne kadar yetecekse o kadarlık bir rahatlama.
* Bir çok ülkeyle swap görüşmeleri yapıldı ama sadece Katar’la yapılabildi. G20 ülkelerinden 15 tanesi bu swap anlaşmalarını yapmış durumda ama Türkiye bu oyunun içine giremedi.
* Türkiye girmek istedi ama almadılar. Çünkü Tükiye’nin itibar sorunu var. Merkez Bankası’nın güvenilirlik sorunu var. Sözüne güven yok, yarın ne karar alacağı belli değil. dolayısıyla güven olmayınca çok zor bu işler.
“İÇ SİYASETTE YİNE SIKIŞTILAR”
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması tartışmalarına da değinen Babacan, “Hükümet iç siyasette ne zaman sıkışsa Ayasofya tartışmalarına sığınıyor. İç siyasette yine sıkıştılar” ifadelerini kullandı.
“70 YILLARIN FAKİR TÜRKİYE’SİNE DÖNDÜK”
Partisinin tarım politikaları ile ilgili bilgi veren Ali Babacan şunları söyledi: “Türkiye kendi kendine yetemeyen bir ülke, hatta bir çok alanda 1970’li yılların fakir Türkiye’sine dönmüş durumdayız. Bunun tek nedeni iktidarın kötü politikaları. Türkiye doğru politikalarla kendine kendine yetecek bir konuma gelebilir. Bunun için yeterli araçlara sahip.”
“İKTİDAR PROBLEMLERİ ÇÖZEMEDİĞİ İÇİN KONUŞULMASINI YASAKLIYOR”
Babacan gazetecilerin tutuklanması ile ilgili soruya ise şu yanıtı verdi:
* Türkiye’nin ekonomisinin en hızlı büyüdüğü dönem özgürlüklerin de en hızlı arttığı dönemdi. Tutuklu gazetciler var yargılaması sürenler var, iktidarın baskısıyla işinden olan gazeteciler var.
* Bu baskılar altında gazeteciler özgürce soru soramıyor. Ülkenin problemlerini çözmeniz için önce onları tespit etmeniz gerekir. Gazeteciler rahatça konuşamadığı için problemlerde ortaya çıkamıyor.
* İfade özgürlüğü problemlerin çözümünün anahtarıdır. İktidar problemleri çözemediği için konuşulmasını yasaklıyor.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, Fox Tv’de canlı yayında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“EKONOMİ CORONADAN ÖNCE DE SIKINTILIYDI”
Corona virüsünün ekonomiye etkilerini değerlendiren Babacan şunları kaydetti:
* Ekonomiyi anlamak için en iyi yol vatandaşa sormaktır. Ekonomiyi en iyi onlar özetler. Yoksa ne resmi istatistiklerden ne resmi rakamlardan bunu anlayamazsınız. Hele hele bugünlerde Türkiye’nin bu şartlarında hiç mümkün değil.
* Türkiye’nin genel tablosu sıkıntılı ve tabi ekonomide de sıkıntılarımız var. Ama sanki bu sıkıntılar corona virüsü ile ilişkilendiriliyor. Bu salgın öncesi de ekonomimizde sıkıntılar vardı.
* Salgın öncesinde tarihinde ilk kez genç işsizlik yüzde 27’ye ulaşmıştı. Salgın öncesinde Merkez Bankası’nın rezervleri erimişti. Yıllardır biriktirilen yedek akçe bir günde harcanıp bitirilmişti. Bankalarımız sıkıntılıydı. Bütçeler daralmıştı.
* Türkiye’nin kredi notu arka arkaya defalarca düşürülmüştü. Merkez Bankası gibi ekonominin önemli kurumlarına güven kalmamıştı. Türkiye’nin itibar ve güven sorunu yaşadığı bir dönemde bu salgın başladı. Dolayısıyla bunun ekonomi üzerine etkileri kaçınılmaz.
“BİZ BİZE YETERİZ DENİYOR AMA YETMİYORUZ”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TRT'de canlı yayında yaptığı ekonomiyle ilgili açıklamalara değinen Babacan, Türkiye’nin büyüme oranı ile ilgili rakamların gferçeği yansıtmadığını ifade etti.
“Vatandaşın ekonomik tablosuyla iktidarınki çok farklı” diyen Babacan, “Biz vatandaşla irtibat halindeyiz vatandaşın hissettikleri ile iktidarın söyledikleri birbirine uymuyor maalesef” dedi.
“DIŞARIYA KAPANMAK OTORİTER REJİMLERİN İŞİNE GELİR”
Türkiye’nin ekonomik olarak dışa kapandığını ifade eden Babacan, “Dışa kapanmak otoriter rejimlerin işine gelir. Ülkeyi çok daha kolay yönetilir. Dışa kapanırsınız medyayı da susturursunuz, içeride ne derseniz doğru kabul edilir. Türkiye de bu yöne doğru gidiyor. Türkiye dışarıya kapandı ‘biz bize yeteriz’ diyorlar ama yetmiyoruz” diye konuştu.
“TÜRKİYE’NİN İTİBAR SORUNU VAR”
Türkiye’nin dünya mekanizmaları içindeki yerini alması gerektiğini ifade eden Babacan sözlerini şöyle sürdürdü:
* Sadece gidip birilerinde swap anlaşması istemek, birilerinden döviz talep etmek değil, Türkiye kurulacak mekanizmada oyun korucu pozisyonunda olmalı.
* İtibar ve güven olmadığı için oturup kimseyle konuşacak durumu yok. Kapı kapı dolaşılıp en son Katar’la bir swap anlaşması yapıldı. Eski 5 milyarın üzerine bir 10 milyar daha hepsi bu.
* Ne oldu vatandaşa para dağıtmaya başladınız. Bunu karşılıksız basarsanız paranızın değeri düşer. Karşılıksız para basıldı bu yüzden Türk lirası değer kaybetti. Bu 10 milyarlık swap anlaşmasıyla geçici bir rahatlama yaşandı. Bu 10 milyar dolar ne kadar yetecekse o kadarlık bir rahatlama.
* Bir çok ülkeyle swap görüşmeleri yapıldı ama sadece Katar’la yapılabildi. G20 ülkelerinden 15 tanesi bu swap anlaşmalarını yapmış durumda ama Türkiye bu oyunun içine giremedi.
* Türkiye girmek istedi ama almadılar. Çünkü Tükiye’nin itibar sorunu var. Merkez Bankası’nın güvenilirlik sorunu var. Sözüne güven yok, yarın ne karar alacağı belli değil. dolayısıyla güven olmayınca çok zor bu işler.
“İÇ SİYASETTE YİNE SIKIŞTILAR”
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması tartışmalarına da değinen Babacan, “Hükümet iç siyasette ne zaman sıkışsa Ayasofya tartışmalarına sığınıyor. İç siyasette yine sıkıştılar” ifadelerini kullandı.
“70 YILLARIN FAKİR TÜRKİYE’SİNE DÖNDÜK”
Partisinin tarım politikaları ile ilgili bilgi veren Ali Babacan şunları söyledi: “Türkiye kendi kendine yetemeyen bir ülke, hatta bir çok alanda 1970’li yılların fakir Türkiye’sine dönmüş durumdayız. Bunun tek nedeni iktidarın kötü politikaları. Türkiye doğru politikalarla kendine kendine yetecek bir konuma gelebilir. Bunun için yeterli araçlara sahip.”
“İKTİDAR PROBLEMLERİ ÇÖZEMEDİĞİ İÇİN KONUŞULMASINI YASAKLIYOR”
Babacan gazetecilerin tutuklanması ile ilgili soruya ise şu yanıtı verdi:
* Türkiye’nin ekonomisinin en hızlı büyüdüğü dönem özgürlüklerin de en hızlı arttığı dönemdi. Tutuklu gazetciler var yargılaması sürenler var, iktidarın baskısıyla işinden olan gazeteciler var.
* Bu baskılar altında gazeteciler özgürce soru soramıyor. Ülkenin problemlerini çözmeniz için önce onları tespit etmeniz gerekir. Gazeteciler rahatça konuşamadığı için problemlerde ortaya çıkamıyor.
* İfade özgürlüğü problemlerin çözümünün anahtarıdır. İktidar problemleri çözemediği için konuşulmasını yasaklıyor.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
İyileşenlerden elde edilen sonuç: Göğüs ağrısı, ishal, nefes darlığı sürebiliyor
İstanbul Tıp Fakültesi’nde bir ay önce hizmete giren Kovid-19 Hastaları İzlem Merkezi’nin çalışmalarının ilk sonuçları açıklandı. Fakültenin dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, hastaların büyük çoğunluğunun iyileştiğini, bir kısmında ishal, göğüs ağrısı ve nefes darlığının sürdüğünü söyledi.
Koronavirüsün etkilerini araştırmak üzere İstanbul Tıp Fakültesi tarafından 1 ay önce 'Kovid-19 Hastaları İzlem Merkezi' açıldı. Bu süre içinde virüse yakalanmış ve atlatmış 600 hasta üzerinde çalışmalar yapıldı.
Merkezin ilk 1 aylık sonuçlarını açıklayan Prof. Dr. Tufan Tükek, "Bir aylık süre içerisinde birinci ay kontrolü biten 600 hasta oldu. Bu hastalardan 300 kişi bizde yatan hasta, 200 kişi ayakta ve 100 kişi de dışarıdan takipli hasta kliniğimize başvurdu" dedi.
'Göğüs darlığı ve öksürük problemi yüzde 25 oranında devam etmekte'
600 hastanın verilerini değerlendirdiklerini belirten Tükek şöyle devam etti:
"Hastaların büyük çoğunluğu iyileşiyor ancak göğüs ağrısı, nefes darlığı ve ishal problemlerinin de bazı hastalarda devam ettiğini gördük. Özellikle göğüs darlığı ve öksürük problemi yüzde 25 oranında devam etmekte. Yüzde 10-15 oranında hastada ishal şikayetinin devam ettiğini gördük. Yüzde 20 oranında ise göğüs ağrısı şikayeti ağrısı devam ediyor. Bunları hastalığın devamı gibi algılıyoruz. Özellikle nefes darlığı ve öksürük, bronşlarda meydana gelen bir hiperreaktivite sonucu meydana gelmiş olabilir."
'Bir iki vakada kalple ilgili sorun var'
Üçüncü ve altıncı aydaki kontrollerde nefes darlığı ve öksürüğün kalıcı bir hasar mı yoksa geçici bir bronş rahatsızlığı mı olduğunu söyleyebileceklerini anlatan Tükek, bir iki vakada da kalple ilgili sorunlar gözlemlediklerini belirterek, “Kalp enzimlerinin hala yüksek olduğunu görüyoruz. Bunlarla da ilgili kardiyak MR çalışması yapılıyor. Dünyada da bununla ilgili birtakım yayınlar var. Kalpte hücre infiltrasyonu ve kalp iltihaplanmasına kadar giden bir süreçten söz ediyoruz. MR sonuçlarına göre de kalple ilgili bir hasarlanma mı var yoksa geçici bir süreç mi göreceğiz" diye konuştu.
İç hastalıkları asistanı Dr. Yunus Çatma da iyileşen hastaları bir ay sonra merkeze çağırıldıklarını söyleyerek “Hastaların burada mevcut şikayetlerini sorguluyoruz. En çok devam eden şikayetler göğüs darlığı, öksürük ve ishal olduğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Koronavirüsün etkilerini araştırmak üzere İstanbul Tıp Fakültesi tarafından 1 ay önce 'Kovid-19 Hastaları İzlem Merkezi' açıldı. Bu süre içinde virüse yakalanmış ve atlatmış 600 hasta üzerinde çalışmalar yapıldı.
Merkezin ilk 1 aylık sonuçlarını açıklayan Prof. Dr. Tufan Tükek, "Bir aylık süre içerisinde birinci ay kontrolü biten 600 hasta oldu. Bu hastalardan 300 kişi bizde yatan hasta, 200 kişi ayakta ve 100 kişi de dışarıdan takipli hasta kliniğimize başvurdu" dedi.
'Göğüs darlığı ve öksürük problemi yüzde 25 oranında devam etmekte'
600 hastanın verilerini değerlendirdiklerini belirten Tükek şöyle devam etti:
"Hastaların büyük çoğunluğu iyileşiyor ancak göğüs ağrısı, nefes darlığı ve ishal problemlerinin de bazı hastalarda devam ettiğini gördük. Özellikle göğüs darlığı ve öksürük problemi yüzde 25 oranında devam etmekte. Yüzde 10-15 oranında hastada ishal şikayetinin devam ettiğini gördük. Yüzde 20 oranında ise göğüs ağrısı şikayeti ağrısı devam ediyor. Bunları hastalığın devamı gibi algılıyoruz. Özellikle nefes darlığı ve öksürük, bronşlarda meydana gelen bir hiperreaktivite sonucu meydana gelmiş olabilir."
'Bir iki vakada kalple ilgili sorun var'
Üçüncü ve altıncı aydaki kontrollerde nefes darlığı ve öksürüğün kalıcı bir hasar mı yoksa geçici bir bronş rahatsızlığı mı olduğunu söyleyebileceklerini anlatan Tükek, bir iki vakada da kalple ilgili sorunlar gözlemlediklerini belirterek, “Kalp enzimlerinin hala yüksek olduğunu görüyoruz. Bunlarla da ilgili kardiyak MR çalışması yapılıyor. Dünyada da bununla ilgili birtakım yayınlar var. Kalpte hücre infiltrasyonu ve kalp iltihaplanmasına kadar giden bir süreçten söz ediyoruz. MR sonuçlarına göre de kalple ilgili bir hasarlanma mı var yoksa geçici bir süreç mi göreceğiz" diye konuştu.
İç hastalıkları asistanı Dr. Yunus Çatma da iyileşen hastaları bir ay sonra merkeze çağırıldıklarını söyleyerek “Hastaların burada mevcut şikayetlerini sorguluyoruz. En çok devam eden şikayetler göğüs darlığı, öksürük ve ishal olduğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Yetki Erdoğan'da, 18 yıldır niye kullanmadı?
Ayasofya'nın ibadete açılmasıyla ilgili tartışmalara Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da dahil oldu.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Ayasofya'yı ibade açma yetkisinin Adalet ve Kalkınma Partisi lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'da olduğuna işaret ederek, "18 yıldır yapılmayan şey niye şimdi yapılmaya çalışılıyor?" sorusunu yöneltti.
Kılıçdaroğlu partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında gündeme dair kritik başlıkları kurmaylarıyla birlikte masaya yatırdı.
Erdoğan'ın Ayasofya'nın ibadete açılması için hazırlık yapılası talimatı verdiği iddialarını değerlendiren Kılıçdaroğlu, "Yetki Cumhurbaşkanı Erdoğan'da. 18 yıldır yapılmayan şey niye şimdi yapılmaya çalışılıyor. Dini kullanarak siyaset yapma alışkanlığı var." dedi.
"MECLİS BAŞKANI İŞLEVİ OLMADIĞINI ORTAYA KOYDU"
CHP MYK'da İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu'nun vekilliğinin düşürülmesi ve tutuklanması da ele alındı.
Habertürk'ün haberine göre Berberoğlu'nun hukuksuz ve kindar bir şekilde tutuklandığını belirten Kılıçdaroğlu, "Meclis Başkanı bu olayla bir işlevi olmadığın ortaya koydu. Teamüllere aykırı bir şekilde saray talimatıyla davrandı. AKP Grup Başkanvekilleri'ni alıp Kızılay'a adliyelere gidin sorun bakalım adalet var mı?" dedi.
Toplantıda genç nüfusun istihdamı ile ilgili bir de komisyon kurulmasına karar verildi.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Ayasofya'yı ibade açma yetkisinin Adalet ve Kalkınma Partisi lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'da olduğuna işaret ederek, "18 yıldır yapılmayan şey niye şimdi yapılmaya çalışılıyor?" sorusunu yöneltti.
Kılıçdaroğlu partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında gündeme dair kritik başlıkları kurmaylarıyla birlikte masaya yatırdı.
Erdoğan'ın Ayasofya'nın ibadete açılması için hazırlık yapılası talimatı verdiği iddialarını değerlendiren Kılıçdaroğlu, "Yetki Cumhurbaşkanı Erdoğan'da. 18 yıldır yapılmayan şey niye şimdi yapılmaya çalışılıyor. Dini kullanarak siyaset yapma alışkanlığı var." dedi.
"MECLİS BAŞKANI İŞLEVİ OLMADIĞINI ORTAYA KOYDU"
CHP MYK'da İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu'nun vekilliğinin düşürülmesi ve tutuklanması da ele alındı.
Habertürk'ün haberine göre Berberoğlu'nun hukuksuz ve kindar bir şekilde tutuklandığını belirten Kılıçdaroğlu, "Meclis Başkanı bu olayla bir işlevi olmadığın ortaya koydu. Teamüllere aykırı bir şekilde saray talimatıyla davrandı. AKP Grup Başkanvekilleri'ni alıp Kızılay'a adliyelere gidin sorun bakalım adalet var mı?" dedi.
Toplantıda genç nüfusun istihdamı ile ilgili bir de komisyon kurulmasına karar verildi.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
'Ali'nin hesabı doğru mu?
Saadet Partisi Ayaş İlçe Başkanı Cengiz Zeyrek'in Türkiye'de otomobillerin üzerindeki vergi yükünü vurgulamak için sosyal medyada paylaştığı, “Ali araba almak için bayiye gitti. 100 bin TL'lik aracı toplam vergiler ve bankadan aldığı krediye ödeyeceği faizle 430 bin TL'ye alıyor. Yani Ali bir araba kendine, iki araba devlete, bir araba da bankaya aldı” mesajı gündem oldu.
İki günde 117 bin beğeni, yaklaşık 27 bin RT alan tweet mesajında yazanlar gerçekten böyle mi?
Sözcü Gazetesi otomobil yazarı Emre Özpeynirci'ye göre hesap mantık olarak doğru ancak bazı eksikler var. Hatta bazı araçlarda bu rakam beş katına çıkıyor.
Özpeynirci'nin yazdığı yazının ilgili bölümü şöyle:
(...)
100 bin TL'lik aracı toplam vergiler ve bankadan aldığı krediye ödeyeceği faizle 430 bin TL'ye alıyor. Yani Ali 1 araba kendine, 2 araba devlete, 1 araba da bankaya aldı” mesajı gündem yarattı. Evet Sayın Zeyrek'in vergi yüküyle ilgili mantığı doğru ama çıkış fiyatına ilişkin hesabı biraz yanlıştı.
MATRAH KARIŞTIRDI
Aslında Türkiye'de yıllardır otomotiv sektöründeki yüksek ve karmaşık vergi sistemi tartışılıyor. Bildiğiniz gibi zaten yüzde 45 ile 160 arasında çok yüksek oranlarda olan ÖTV uygulaması 3 sene önce bir de matraha dayalı (vergisiz araç fiyatı) kademelendirilerek daha da karmaşık oldu.
Bunun üzerine yüzde 18 KDV'nin eklenmesi ve ardından her yıl 2 kez yine kademeli MTV'nin (Motorlu Taşıtlar Vergisi) alınması hem vatandaş hem de sektör için içinden çıkılmaz bir durum yarattı.
YÜZDE 206'YA ÇIKIYOR
Bugün otomobillerin matrah fiyatlarına bağlı olarak ÖTV oranları yüzde 45'ten başlayıp yüzde 160'a çıkarken, bunun üstüne bir de yüzde 18 KDV ekleniyor. Bu da şu an Türkiye'de otomobillerin üzerindeki vergi yükünün yüzde 71 ile 206 arasında değiştiğini ortaya koyuyor.
300 bin TL'lik otomobil nasıl 1.5 milyon oluyor?
Türkiye, ABD'nin çelik ve alüminyuma koyduğu ek vergi kararına karşı misilleme yaparak ABD menşeli araçların ithalatına 2 yıl önce ek yüzde 60 vergi getirmişti. Bu da eklenince Türkiye'de bir otomobilden alınan en yüksek vergi yüzde 400'e kadar çıkıyor.
Buna çarpıcı bir örnek vermek gerekirse; ABD'den ithal edilen 3 litre motor hacmine sahip bir otomobil, gümrüğe 300 bin TL matrah fiyatla girdiğinde hemen üzerine yüzde 60'lık ek ABD gümrük vergisi ekleniyor. Böylece daha ÖTV ve KDV ödenmeden fiyatı 480 bin TL'ye yükseliyor.
Bu fiyatın üzerine motor hacmi 3 litre olduğu için yüzde 160 ÖTV ekleniyor. Yani 480 bin TL'ye 768 bin TL'lik ÖTV eklenince fiyatı bir anda 1 milyon 248 bin TL'ye çıkıyor. Bununla kalsa iyi, bir de üzerine yüzde 18 KDV ekliyoruz. Yani toplamında aracın fiyatı 1 milyon 472 bin TL'ye yükseliyor.
Vergilere ek olarak faiz yükü de biniyor
Türkiye’de bugün otomobili krediyle almak istiyorsanız, yüksek vergiler dışında bir de faiz yükü ödemeniz lazım. Bugün faizlerin düşmesine paralel, 36 ay vadeyle 100 bin TL'lik kredi kullandığınızda aylık yüzde 0.49 faizle toplam 115 bin TL öderken, faiz oranı 0.92'ye çıktığında 130 bin TL, yüzde 1.03 olduğunda ise 134 bin TL ödüyorsunuz.
Yani 500 bin TL değerinde bir araç almak için 300 bin TL kredi kullandığınızda 45 bin TL ile 100 bin TL kredi faizi de ödemeniz gerekiyor.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
İki günde 117 bin beğeni, yaklaşık 27 bin RT alan tweet mesajında yazanlar gerçekten böyle mi?
Sözcü Gazetesi otomobil yazarı Emre Özpeynirci'ye göre hesap mantık olarak doğru ancak bazı eksikler var. Hatta bazı araçlarda bu rakam beş katına çıkıyor.
Özpeynirci'nin yazdığı yazının ilgili bölümü şöyle:
(...)
100 bin TL'lik aracı toplam vergiler ve bankadan aldığı krediye ödeyeceği faizle 430 bin TL'ye alıyor. Yani Ali 1 araba kendine, 2 araba devlete, 1 araba da bankaya aldı” mesajı gündem yarattı. Evet Sayın Zeyrek'in vergi yüküyle ilgili mantığı doğru ama çıkış fiyatına ilişkin hesabı biraz yanlıştı.
MATRAH KARIŞTIRDI
Aslında Türkiye'de yıllardır otomotiv sektöründeki yüksek ve karmaşık vergi sistemi tartışılıyor. Bildiğiniz gibi zaten yüzde 45 ile 160 arasında çok yüksek oranlarda olan ÖTV uygulaması 3 sene önce bir de matraha dayalı (vergisiz araç fiyatı) kademelendirilerek daha da karmaşık oldu.
Bunun üzerine yüzde 18 KDV'nin eklenmesi ve ardından her yıl 2 kez yine kademeli MTV'nin (Motorlu Taşıtlar Vergisi) alınması hem vatandaş hem de sektör için içinden çıkılmaz bir durum yarattı.
YÜZDE 206'YA ÇIKIYOR
Bugün otomobillerin matrah fiyatlarına bağlı olarak ÖTV oranları yüzde 45'ten başlayıp yüzde 160'a çıkarken, bunun üstüne bir de yüzde 18 KDV ekleniyor. Bu da şu an Türkiye'de otomobillerin üzerindeki vergi yükünün yüzde 71 ile 206 arasında değiştiğini ortaya koyuyor.
300 bin TL'lik otomobil nasıl 1.5 milyon oluyor?
Türkiye, ABD'nin çelik ve alüminyuma koyduğu ek vergi kararına karşı misilleme yaparak ABD menşeli araçların ithalatına 2 yıl önce ek yüzde 60 vergi getirmişti. Bu da eklenince Türkiye'de bir otomobilden alınan en yüksek vergi yüzde 400'e kadar çıkıyor.
Buna çarpıcı bir örnek vermek gerekirse; ABD'den ithal edilen 3 litre motor hacmine sahip bir otomobil, gümrüğe 300 bin TL matrah fiyatla girdiğinde hemen üzerine yüzde 60'lık ek ABD gümrük vergisi ekleniyor. Böylece daha ÖTV ve KDV ödenmeden fiyatı 480 bin TL'ye yükseliyor.
Bu fiyatın üzerine motor hacmi 3 litre olduğu için yüzde 160 ÖTV ekleniyor. Yani 480 bin TL'ye 768 bin TL'lik ÖTV eklenince fiyatı bir anda 1 milyon 248 bin TL'ye çıkıyor. Bununla kalsa iyi, bir de üzerine yüzde 18 KDV ekliyoruz. Yani toplamında aracın fiyatı 1 milyon 472 bin TL'ye yükseliyor.
Vergilere ek olarak faiz yükü de biniyor
Türkiye’de bugün otomobili krediyle almak istiyorsanız, yüksek vergiler dışında bir de faiz yükü ödemeniz lazım. Bugün faizlerin düşmesine paralel, 36 ay vadeyle 100 bin TL'lik kredi kullandığınızda aylık yüzde 0.49 faizle toplam 115 bin TL öderken, faiz oranı 0.92'ye çıktığında 130 bin TL, yüzde 1.03 olduğunda ise 134 bin TL ödüyorsunuz.
Yani 500 bin TL değerinde bir araç almak için 300 bin TL kredi kullandığınızda 45 bin TL ile 100 bin TL kredi faizi de ödemeniz gerekiyor.
9.6.2020 [Samanyolu Haber]
İman, İslâm ve İman-Amel İlişkisi — 2 [Mustafa Ünal]
Önceki yazımızda imanın asıl yerinin kalb olduğunu ve imanda asıl olanın kalb ile tasdik olduğunu belirtmiştik. Tasdik, iman esaslarının tamamının doğru, hak ve gerçek olduğunu, tereddüt göstermeden tam bir inanç içinde kesin olarak kalben kabul edip onaylamaktır.
Tasdik iki kısımdır:
1. Tasdik-i şuhûdî: Gözle görülen ya da varlığı herhangi bir yolla kesin olarak bilinip algılana bilene inanmaktır. Örneğin; Kur’an-ı Kerim’e inanmak bir tasdik-i şuhûdîdir. Çünkü Kur’an, görülmekte ve okunmaktadır.
2. Tasdik-i gaybî: Deney ve gözleme konu olmayan, duyularla algılanamayan ancak Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) tarafından bildirilmiş olan hususlara inanmaktır. Allah’a (c.c.), O’nun sıfatlarına, meleklere, ilahî kitapların Allah’ın (c.c.) kelâmı olduğuna, peygamberlerin Allah (c.c.) tarafından görevlendirildiğine, kıyamete, ahirete, mizana, sırata, cennete, cehenneme... iman etmek tasdik-i gaybîdir.
Mü’minin, gaybî olan iman esaslarına, sanki onları görmüş, tanımış gibi yakinen inanması gerekir. Buna göre,
Allahü Teâlâ’yı, O’na özgü bütün esmâ ve sıfatıyla bilmesi, tanıması (örneğin; Allahü Teâlâ’nın bir, ezelî, ebedî ve varlığının kendinden olduğuna; eşinin, benzerinin, denginin, ortağının olmadığına; O’ndan başka rab, ilâh, yaratan, yaşatan, rızk veren, yöneten, hüküm koyan bulunmadığına; Allah’ın (c.c.) sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olup dilediği her şeyi dilediği şekil ve zamanda yaratmaya kâdir, bütün yaratılmışların mâliki, hâkimi, yöneticisi, ibadet ve hamd edilmeye lâyık tek ilâh olduğuna; her şeyi noksansız olarak görüp bildiğine, her sesi işittiğine, evrende hayat bulan her varlığın ve gerçekleşen her olayın, evrendeki nizam, intizam ve varlıklardaki özelliklerin Allah’ın (c.c.) esmâ ve sıfatlarının tecellisi olduğuna inanması) ve bu bilgi ve ma’rifetle Allah’a (c.c.) kulluk etmesi,
Kur’an-ı Kerim, Tevrat, İncil ve Zebûr’a, bu kitapların Allahü Teâlâ’dan peygamberlere (aleyhimüsselâm) inzal edilişine bizzat tanıklık etmiş gibi inanması,
Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve diğer peygamberlere, onlarla birlikte yaşamış, vahye mahzar oluşlarını bizatihî müşahede etmiş gibi,
Meleklere; onları görmüş, onlarla arkadaşlık etmiş, görevlerini ifa edişlerine (meselâ, Cebrail’in (a.s.) vahyi getirmesine, İsrafil’in (a.s.) sûra üflemesine, Azrail’in (a.s.) can almasına, Kiramen Kâtibîn’in amelleri deftere yazmasına) şahit olmuş gibi inanması,
Kıyamete, onu ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn yaşamış;
Ahirete, diriltilip kabrinden kalkarak mahşer yerine gelmiş;
Sırata, üzerinden geçmiş;
Mizana, amellerinin tartılmasını görmüş, gözlemlemiş;
Cennete, içine girip hayat sürerek güzelliklerini görüp tatmış;
Cehenneme, insanları cezalandırmasına şahit olmuş gibi inanması gerekir.
Tasdik kalble yapılır ve imanın esasıdır. Ancak tasdikde şüphe ve tereddüdün olmaması gerekir.
Kalb ile inanılıp tasdik edilen imanı dil ile söylemek ise ikrardır. Bir başka ifadeyle ikrar, kişinin, iman esaslarına kalbiyle inanıp tasdik ettiğini dili ile ifade etmesidir. Dil ile ikrar, imanın bir rüknü veya şartı değildir. Bir insan, iman esaslarına kalben inanıp tasdikte bulunsa, bunu diliyle ikrar etmese Allah (c.c.) katında mü’mindir. Meselâ; konuşamayan bir kişi, iman esaslarına kalben inandığı takdirde mü’min kabul edilir. Öldürülmekle tehdit edilen bir mü’minin, ölümden kurtulmak için diliyle inanmadığını söylemesi de onun kalbindeki imanına zarar vermez. Çünkü Allahü Teâlâ Kur’an’da, “inkâra mecbur bırakılıp da bunu yalnızca diliyle yapan, fakat kalbi imanla dopdolu olan” kimsenin mümin olduğunu belirtir.(1) Buna karşılık; kalben inanıp tasdik etmeyen kişinin inandığını söylemesinin bir değeri yoktur. Yani iman esaslarına kalbden inanmadığı hâlde dille inandığını söyleyen kimse, -zahiren mü’min kabul edilse de- Allah (c.c.) katında mü’min değildir. Bu husus, Kur’an’daki “Ey Resûl! Ağızlarıyla ‘İnandık.’ deseler de, kalbleri asla iman etmemiş olanlardan (münafıklardan) ve Yahudi olanlardan küfürde birbirleriyle yarışırcasına koşturup duranlar seni üzmesin...”(2) ayeti ile “Bedevîler, ‘İnandık.’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama ‘Boyun eğdik.’ deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi...”(3) ayetinde ifade edilmektedir.
İmanda asıl olan kalble tasdik olmasına rağmen, bir kimsenin mü’min olduğunun insanlarca bilinebilmesi ve mü’min muamelesi görmesi için imanını dille ikrar etmesi gerekir. Peygamberimiz (s.a.v.), insanların mü’min muamelesi görebilmesi için imanlarını ikrar etmelerinin gerekli olduğunu belirtmiştir.(4) İslam âlimlerinin çoğunluğu da “İman, kalb ile tasdiktir. Ancak dil ile ikrar, kişinin dünya hayatında Müslüman olduğunun bilinmesi ve Müslüman muamelesi görmesi için şarttır.”(5) demişlerdir. Çünkü kalpteki imanın birinci derecedeki ifade aracı sözdür.
İnandığını sözle ifade ettiği bilinmeyen kişinin mü’min olduğunu gösteren bir amel işlemesi, meselâ; namazlarını kılması ikrar yerine geçer. Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o Müslüman’dır.”(6) buyurmuştur.
İmanda kesinlik esas olduğundan, inanılması gereken hususlardan herhangi birinde şüpheye düşen veya herhangi bir iman esasına inanmakta tereddüt eden kimse mü’min değildir. Kur’an-ı Kerim’in Allah (c.c.) tarafından gönderildiğine inandığı hâlde sure veya ayetlerinden herhangi birinin veya bir ayetin bir bölümünün Allah’ın (c.c.) kelâmı olmayabileceğini düşünen ya da bunda şüphe eden kimsenin imanı geçersiz olur.(7) Örneğin, Fâtiha suresinin veya bir ayetinin Kur’an’dan olduğuna kesin olarak inanmayan kimse mü’min sayılmaz.
İmanın geçerli olması için imanın şartları dediğimiz altı esasın tamamına ayrım yapmadan inanmak şarttır. Bunlardan birini inkâr etmek imanı yok eder. Meselâ, diğer iman esaslarına inandığı hâlde ahiretin varlığını inkâr eden kimse mümin olamaz.(8) Ayrıca, dinden olduğu kesin olarak bilinen inanç, ibadet, ahlak ve toplum hayatıyla ilgili hükümlere de inanmak gerekir. Bunlardan herhangi birini kabul etmeyen kimse mü’min sayılmaz. Allahü Teâlâ, “Onlar, Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabb’in hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.”(9) buyurarak Kur’an-ı Kerim’deki hükümlerin bir kısmına inanmayanları uyarmaktadır. Meselâ, şartlarını taşıyan kimsenin zekâtını vermesi Allahü Teâlâ’nın emridir.(10) Zekâtın farz ve İslâm dininin bir rüknü olduğu hadislerde de açıklanmıştır.(11) Bir kimse, zekâtın farz olduğunu kabul etmese iman etmiş olmaz.
Allahü Teâlâ’nın varlığına, birliğine; Rab, İlâh ve Ma’bûd oluşunda, isim, sıfat ve fiillerinde, emir ve hükmetmesinde ortağının bulunmadığına inanmak imanın gereği olduğu gibi Allah’ın (c.c.) kendine özgü sıfatlarının tamamına inanmak da imanın gereğidir. Bunlardan herhangi birini reddetmek, meselâ, Allahü Teâlâ’nın ezelî ve ebedî olduğunu inkar etmek veya O’nun yaratıcılığını kabul etmeyerek varlıkların kendiliğinden oluştuğunu ya da başka varlık tarafından yaratıldığını iddia etmek imana aykırı olup küfürdür. “O, Allah’ı bırakıp kendisine ne faydası ne de zararı dokunacak şeylere yalvarır. Bu, (haktan) büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.”(12) ayetinde de dikkat çekildiği üzere Allah’tan (c.c.) başkasını ilâh kabul edip ondan yardım beklemek, Allah’tan (c.c.) başkasını ibadete layık görüp ona tapınmak, Allahü Teâlâ’yı herhangi bir varlığa ya da herhangi bir varlığı Allah’a (c.c.) benzetmek veya Allah’a (c.c.) özgü isim veya sıfatları O’ndan başkasına nispet etmek de şirktir.
Tağuta, yani Allah’ın (c.c.) emirlerini reddeden ya da kendisinin tanrı olduğunu iddia eden veya haramı helâl, helâli haram sayıp bunu insanlara kabul ettirmeye çalışan, insanları Allah’ın (c.c.) hükümlerine veya Resûlullah’ın (s.a.v.) kesin emirlerine isyana sevk eden kişi veya kuruma inanıp itaatten, şeytanın iğvalarına bilerek ve isteyerek uymaktan kaçınmak mü’min olmanın şartıdır.(13)
İmanın geçerliliği için dinî hükümlerin tamamının iyi, doğru, hikmetli ve güzel olduğunu kabul etmek, hükümlerde bir değişiklik yapmamak ve her hükmü, Allah’ın (c.c.) ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bildirdiği şekilde kabul ve tasdik etmek gerekir. Meselâ, Allahü Teâlâ’nın veya O’nun vahyi ile Hz. Peygamber’in (s.a.v.) helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul etmek mümin olmanın şartıdır. Çünkü haramı helal veya helali haram sayan kimsenin kâfir olduğu şu ayette açıklanmaktadır: “... Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve onun haram kıldığını helal kılmak için (haram ayını) bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”(14) Buna göre; meselâ faiz, rüşvet, gasp, hırsızlık, zina, sarhoşluk veren maddeler, kumar, leş, domuz eti, mü’min olan bir insanı kasten öldürme, iftira, yalan, hile gibi haramlardan herhangi birini helal-mubah sayan, dinin emrettiği farz ibadetleri gereksiz sayan, bu ibadetleri yasaklayan veya gereksiz ya da suç kabul edip yapılmasını engelleyen kimse iman etmiş olmaz.
Allahü Teâlâ veya Kur’an veya diğer İlâhî Kitapların Allahü Teâlâ’dan vahyedilmiş aslı veya peygamberler ya da melekler hakkında hakaretvârî sözler söylemek, alay etmek; mü’mine kâfir, müşrik veya münafık demek, mü’min olmayana mü’min demek, iman etmeden öldüğü bilinen kimseye Allah’tan (c.c.) rahmet dilemek, Kur’an’ın herhangi bir ayeti veya dinin herhangi bir hükmü ya da ezan, namaz gibi şiarı ile alay etmek veya bunları hafifsemek, gereksiz görmek imanı yok eder. İslâm’dan başka dinin mensuplarına benzemek maksadıyla onlara ait dinî kıyafetleri giymek, takmak; fala veya falcılara inanmak da aynıdır.
İmanı ortadan kaldıran herhangi bir inanışı, kanaati, sözü, tavrı, fiili kalben kabul edip onaylamak, övmek, alkışlamak, desteklemek de küfürdür.
Devam edecek...
Dipnotlar
(1) bk. Nahl, 16/106.
(2) Mâide, 5/41.
(3) Hucurât, 49/14.
(4) Buhârî, “Cihad”, 102; Müslim, “İman”, 8; Ebû Dâvûd, “Cihad”, 104.
(5) Nureddin Sâbûnî, Mâturîdiyye Akaidi, 179.
(6) Buhârî, “Salât”, 28; Nesâî, “İman”, 9.
(7) bk. Bakara, 2/85.
(8) Yunus, 10/45.
(9) Hicr, 15/91-93.
(10) bk. Bakara, 2/43, 110; Tevbe, 9/60; Hac, 22/78; Nûr, 24/56; Ahzâb, 33/33; Müçadele, 58/13
(11) Buhârî, “Zekât”, 1, 33, 34, 35, 41, “Sadaka”, 1, 63; Müslim, “İman”, 31; Tirmizî, “Zekât”, 6; Ebû Dâvûd, “Zekât”, 4; Nesâî, “Zekât”, 4, 5, 46; İbn Mâce, “Zekât”, 9
(12) Hac, 22/12.
(13) bk. Nahl, 16/36; A’râf, 7/30.
(14) Tevbe, 9/37.
[Mustafa Ünal] 9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Tasdik iki kısımdır:
1. Tasdik-i şuhûdî: Gözle görülen ya da varlığı herhangi bir yolla kesin olarak bilinip algılana bilene inanmaktır. Örneğin; Kur’an-ı Kerim’e inanmak bir tasdik-i şuhûdîdir. Çünkü Kur’an, görülmekte ve okunmaktadır.
2. Tasdik-i gaybî: Deney ve gözleme konu olmayan, duyularla algılanamayan ancak Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) tarafından bildirilmiş olan hususlara inanmaktır. Allah’a (c.c.), O’nun sıfatlarına, meleklere, ilahî kitapların Allah’ın (c.c.) kelâmı olduğuna, peygamberlerin Allah (c.c.) tarafından görevlendirildiğine, kıyamete, ahirete, mizana, sırata, cennete, cehenneme... iman etmek tasdik-i gaybîdir.
Mü’minin, gaybî olan iman esaslarına, sanki onları görmüş, tanımış gibi yakinen inanması gerekir. Buna göre,
Allahü Teâlâ’yı, O’na özgü bütün esmâ ve sıfatıyla bilmesi, tanıması (örneğin; Allahü Teâlâ’nın bir, ezelî, ebedî ve varlığının kendinden olduğuna; eşinin, benzerinin, denginin, ortağının olmadığına; O’ndan başka rab, ilâh, yaratan, yaşatan, rızk veren, yöneten, hüküm koyan bulunmadığına; Allah’ın (c.c.) sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olup dilediği her şeyi dilediği şekil ve zamanda yaratmaya kâdir, bütün yaratılmışların mâliki, hâkimi, yöneticisi, ibadet ve hamd edilmeye lâyık tek ilâh olduğuna; her şeyi noksansız olarak görüp bildiğine, her sesi işittiğine, evrende hayat bulan her varlığın ve gerçekleşen her olayın, evrendeki nizam, intizam ve varlıklardaki özelliklerin Allah’ın (c.c.) esmâ ve sıfatlarının tecellisi olduğuna inanması) ve bu bilgi ve ma’rifetle Allah’a (c.c.) kulluk etmesi,
Kur’an-ı Kerim, Tevrat, İncil ve Zebûr’a, bu kitapların Allahü Teâlâ’dan peygamberlere (aleyhimüsselâm) inzal edilişine bizzat tanıklık etmiş gibi inanması,
Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve diğer peygamberlere, onlarla birlikte yaşamış, vahye mahzar oluşlarını bizatihî müşahede etmiş gibi,
Meleklere; onları görmüş, onlarla arkadaşlık etmiş, görevlerini ifa edişlerine (meselâ, Cebrail’in (a.s.) vahyi getirmesine, İsrafil’in (a.s.) sûra üflemesine, Azrail’in (a.s.) can almasına, Kiramen Kâtibîn’in amelleri deftere yazmasına) şahit olmuş gibi inanması,
Kıyamete, onu ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn yaşamış;
Ahirete, diriltilip kabrinden kalkarak mahşer yerine gelmiş;
Sırata, üzerinden geçmiş;
Mizana, amellerinin tartılmasını görmüş, gözlemlemiş;
Cennete, içine girip hayat sürerek güzelliklerini görüp tatmış;
Cehenneme, insanları cezalandırmasına şahit olmuş gibi inanması gerekir.
Tasdik kalble yapılır ve imanın esasıdır. Ancak tasdikde şüphe ve tereddüdün olmaması gerekir.
Kalb ile inanılıp tasdik edilen imanı dil ile söylemek ise ikrardır. Bir başka ifadeyle ikrar, kişinin, iman esaslarına kalbiyle inanıp tasdik ettiğini dili ile ifade etmesidir. Dil ile ikrar, imanın bir rüknü veya şartı değildir. Bir insan, iman esaslarına kalben inanıp tasdikte bulunsa, bunu diliyle ikrar etmese Allah (c.c.) katında mü’mindir. Meselâ; konuşamayan bir kişi, iman esaslarına kalben inandığı takdirde mü’min kabul edilir. Öldürülmekle tehdit edilen bir mü’minin, ölümden kurtulmak için diliyle inanmadığını söylemesi de onun kalbindeki imanına zarar vermez. Çünkü Allahü Teâlâ Kur’an’da, “inkâra mecbur bırakılıp da bunu yalnızca diliyle yapan, fakat kalbi imanla dopdolu olan” kimsenin mümin olduğunu belirtir.(1) Buna karşılık; kalben inanıp tasdik etmeyen kişinin inandığını söylemesinin bir değeri yoktur. Yani iman esaslarına kalbden inanmadığı hâlde dille inandığını söyleyen kimse, -zahiren mü’min kabul edilse de- Allah (c.c.) katında mü’min değildir. Bu husus, Kur’an’daki “Ey Resûl! Ağızlarıyla ‘İnandık.’ deseler de, kalbleri asla iman etmemiş olanlardan (münafıklardan) ve Yahudi olanlardan küfürde birbirleriyle yarışırcasına koşturup duranlar seni üzmesin...”(2) ayeti ile “Bedevîler, ‘İnandık.’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama ‘Boyun eğdik.’ deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi...”(3) ayetinde ifade edilmektedir.
İmanda asıl olan kalble tasdik olmasına rağmen, bir kimsenin mü’min olduğunun insanlarca bilinebilmesi ve mü’min muamelesi görmesi için imanını dille ikrar etmesi gerekir. Peygamberimiz (s.a.v.), insanların mü’min muamelesi görebilmesi için imanlarını ikrar etmelerinin gerekli olduğunu belirtmiştir.(4) İslam âlimlerinin çoğunluğu da “İman, kalb ile tasdiktir. Ancak dil ile ikrar, kişinin dünya hayatında Müslüman olduğunun bilinmesi ve Müslüman muamelesi görmesi için şarttır.”(5) demişlerdir. Çünkü kalpteki imanın birinci derecedeki ifade aracı sözdür.
İnandığını sözle ifade ettiği bilinmeyen kişinin mü’min olduğunu gösteren bir amel işlemesi, meselâ; namazlarını kılması ikrar yerine geçer. Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o Müslüman’dır.”(6) buyurmuştur.
İmanda kesinlik esas olduğundan, inanılması gereken hususlardan herhangi birinde şüpheye düşen veya herhangi bir iman esasına inanmakta tereddüt eden kimse mü’min değildir. Kur’an-ı Kerim’in Allah (c.c.) tarafından gönderildiğine inandığı hâlde sure veya ayetlerinden herhangi birinin veya bir ayetin bir bölümünün Allah’ın (c.c.) kelâmı olmayabileceğini düşünen ya da bunda şüphe eden kimsenin imanı geçersiz olur.(7) Örneğin, Fâtiha suresinin veya bir ayetinin Kur’an’dan olduğuna kesin olarak inanmayan kimse mü’min sayılmaz.
İmanın geçerli olması için imanın şartları dediğimiz altı esasın tamamına ayrım yapmadan inanmak şarttır. Bunlardan birini inkâr etmek imanı yok eder. Meselâ, diğer iman esaslarına inandığı hâlde ahiretin varlığını inkâr eden kimse mümin olamaz.(8) Ayrıca, dinden olduğu kesin olarak bilinen inanç, ibadet, ahlak ve toplum hayatıyla ilgili hükümlere de inanmak gerekir. Bunlardan herhangi birini kabul etmeyen kimse mü’min sayılmaz. Allahü Teâlâ, “Onlar, Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabb’in hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.”(9) buyurarak Kur’an-ı Kerim’deki hükümlerin bir kısmına inanmayanları uyarmaktadır. Meselâ, şartlarını taşıyan kimsenin zekâtını vermesi Allahü Teâlâ’nın emridir.(10) Zekâtın farz ve İslâm dininin bir rüknü olduğu hadislerde de açıklanmıştır.(11) Bir kimse, zekâtın farz olduğunu kabul etmese iman etmiş olmaz.
Allahü Teâlâ’nın varlığına, birliğine; Rab, İlâh ve Ma’bûd oluşunda, isim, sıfat ve fiillerinde, emir ve hükmetmesinde ortağının bulunmadığına inanmak imanın gereği olduğu gibi Allah’ın (c.c.) kendine özgü sıfatlarının tamamına inanmak da imanın gereğidir. Bunlardan herhangi birini reddetmek, meselâ, Allahü Teâlâ’nın ezelî ve ebedî olduğunu inkar etmek veya O’nun yaratıcılığını kabul etmeyerek varlıkların kendiliğinden oluştuğunu ya da başka varlık tarafından yaratıldığını iddia etmek imana aykırı olup küfürdür. “O, Allah’ı bırakıp kendisine ne faydası ne de zararı dokunacak şeylere yalvarır. Bu, (haktan) büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.”(12) ayetinde de dikkat çekildiği üzere Allah’tan (c.c.) başkasını ilâh kabul edip ondan yardım beklemek, Allah’tan (c.c.) başkasını ibadete layık görüp ona tapınmak, Allahü Teâlâ’yı herhangi bir varlığa ya da herhangi bir varlığı Allah’a (c.c.) benzetmek veya Allah’a (c.c.) özgü isim veya sıfatları O’ndan başkasına nispet etmek de şirktir.
Tağuta, yani Allah’ın (c.c.) emirlerini reddeden ya da kendisinin tanrı olduğunu iddia eden veya haramı helâl, helâli haram sayıp bunu insanlara kabul ettirmeye çalışan, insanları Allah’ın (c.c.) hükümlerine veya Resûlullah’ın (s.a.v.) kesin emirlerine isyana sevk eden kişi veya kuruma inanıp itaatten, şeytanın iğvalarına bilerek ve isteyerek uymaktan kaçınmak mü’min olmanın şartıdır.(13)
İmanın geçerliliği için dinî hükümlerin tamamının iyi, doğru, hikmetli ve güzel olduğunu kabul etmek, hükümlerde bir değişiklik yapmamak ve her hükmü, Allah’ın (c.c.) ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bildirdiği şekilde kabul ve tasdik etmek gerekir. Meselâ, Allahü Teâlâ’nın veya O’nun vahyi ile Hz. Peygamber’in (s.a.v.) helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul etmek mümin olmanın şartıdır. Çünkü haramı helal veya helali haram sayan kimsenin kâfir olduğu şu ayette açıklanmaktadır: “... Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve onun haram kıldığını helal kılmak için (haram ayını) bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”(14) Buna göre; meselâ faiz, rüşvet, gasp, hırsızlık, zina, sarhoşluk veren maddeler, kumar, leş, domuz eti, mü’min olan bir insanı kasten öldürme, iftira, yalan, hile gibi haramlardan herhangi birini helal-mubah sayan, dinin emrettiği farz ibadetleri gereksiz sayan, bu ibadetleri yasaklayan veya gereksiz ya da suç kabul edip yapılmasını engelleyen kimse iman etmiş olmaz.
Allahü Teâlâ veya Kur’an veya diğer İlâhî Kitapların Allahü Teâlâ’dan vahyedilmiş aslı veya peygamberler ya da melekler hakkında hakaretvârî sözler söylemek, alay etmek; mü’mine kâfir, müşrik veya münafık demek, mü’min olmayana mü’min demek, iman etmeden öldüğü bilinen kimseye Allah’tan (c.c.) rahmet dilemek, Kur’an’ın herhangi bir ayeti veya dinin herhangi bir hükmü ya da ezan, namaz gibi şiarı ile alay etmek veya bunları hafifsemek, gereksiz görmek imanı yok eder. İslâm’dan başka dinin mensuplarına benzemek maksadıyla onlara ait dinî kıyafetleri giymek, takmak; fala veya falcılara inanmak da aynıdır.
İmanı ortadan kaldıran herhangi bir inanışı, kanaati, sözü, tavrı, fiili kalben kabul edip onaylamak, övmek, alkışlamak, desteklemek de küfürdür.
Devam edecek...
Dipnotlar
(1) bk. Nahl, 16/106.
(2) Mâide, 5/41.
(3) Hucurât, 49/14.
(4) Buhârî, “Cihad”, 102; Müslim, “İman”, 8; Ebû Dâvûd, “Cihad”, 104.
(5) Nureddin Sâbûnî, Mâturîdiyye Akaidi, 179.
(6) Buhârî, “Salât”, 28; Nesâî, “İman”, 9.
(7) bk. Bakara, 2/85.
(8) Yunus, 10/45.
(9) Hicr, 15/91-93.
(10) bk. Bakara, 2/43, 110; Tevbe, 9/60; Hac, 22/78; Nûr, 24/56; Ahzâb, 33/33; Müçadele, 58/13
(11) Buhârî, “Zekât”, 1, 33, 34, 35, 41, “Sadaka”, 1, 63; Müslim, “İman”, 31; Tirmizî, “Zekât”, 6; Ebû Dâvûd, “Zekât”, 4; Nesâî, “Zekât”, 4, 5, 46; İbn Mâce, “Zekât”, 9
(12) Hac, 22/12.
(13) bk. Nahl, 16/36; A’râf, 7/30.
(14) Tevbe, 9/37.
[Mustafa Ünal] 9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Evrensel Rahmet Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) [Hüseyin Yağmur]
Sevgili dostlar, bundan önceki yazımızda Kur’an’da rahmet kavramı üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise Efendimiz'in alemlere rahmet oluşu üzerinde duracağız..
Efendimizin alemlere rahmet olarak gönderildiğini ifade eden ayet-i kerimeyi hepimiz ezbere biliriz, ancak onu da müzakereye ihtiyacımız var zannediyorum..
“Ey Resulüm, Biz seni bütün alemlere sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (Enbiya suresi, 107)
Cenab-ı Allah bütün âlemlere, özellikle akıl sahibi varlıklara merhametinden dolayı Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i peygamber olarak göndermiştir. O öyle kapsamlı bir rahmettir ki bütün akıl sahiplerine iyilik ve kurtuluş yolunu göstermekte, gerek dünyada gerek âhirette mutluluk vesilelerini öğretmektedir.
Efendimiz'in mahiyetine özellikle de ahlâkına baktığımızda, gönüllerin kendisine yönelmesi, insanların etrafında birleşmesi için hazırlanan şefkatli, hoşgörülü, yumuşak ve güzel tabiatında somutlaşan ilahi rahmeti görürüz.
Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimede Efendimiz'i müminlere peygamber olarak göndermeyi bir nimet olarak ifade sadedinde:
‘Andolsun ki Allah, müminlere içlerinden birini, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Al-i imran suresi, 164) buyuruyor.
Efendimiz'in rahmet oluşu ile ilgili yine Tevbe suresinde: “Sizden müminler için O (Resullullah) bir rahmettir.” (Tevbe suresi, 61) buyrulur. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, o yüce mahiyetiyle âdeta Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin gözle görülür, elle tutulur ve hissedilir şeklidir de denebilir.
Evet O bir rahmettir, zira O’nun getirdiği hidayet sayesinde inananlar inançsızlık ve dalâletten kurtulup imanı elde etmişlerdir. O’nun neşretmiş olduğu nurdan istifade ederek insan-ı kâmil olma yoluna girmişlerdir.
Allah Resûlü başta inananlar olarak bizim için rahmettir. Zira biz Rabbimizi o güzel isimleri ve sıfat-ı sübhaniyesiyle Efendimizin tarifiyle tanımışız, getirdiği Kur’an’ı okurken, O’nun bizi muhatap alıp bizimle konuşmasına ve o çok sıcak hitaplarına, bizi bu hayatın sonunda öldükten sonra tekrar dirilteceğine, diriltmekle bırakmayıp bizi sonsuz cennetlerde yaşatacağına, artık orada ne bir korku, ne bir tasanın bulunmayacağına, bununla birlikte bekasından bizi de bekaya mazhar kılacağına ve daha bizim için hazırladığı binlerce güzelliği Efendimizin verdiği haberlerle öğrenmişiz..
Allah Resulü Efendimiz bütün insanlık için rahmettir, zira içinde yaşadığımız dünya onun sayesinde asıl mahiyetiyle aydınlatılmış ve bir matem yeri olmaktan çıkmış, aksine sayısız sanat eserleriyle donatılmış bir galeriye dönüşmüştür. O’nun sayesinde hayat gerçek anlamını kazanmış ve insanlık sahipsiz ve yetim olmaktan kurtulmuştur.. Çağlar boyu hakikatiyle anlaşılamayan ölüm ise, ahirete ve Cennet saraylarına giden bir koridor hâline gelmiş ve aydınlanmıştır.
İnsanlık alemi olarak çağlar boyu çözemediğimiz problemler onun getirdiği hidayet rehberliği sayesinde bir bir çözülmüş, asırlarca yaşandığı coğrafyalarda cennete benzer bir yaşam sürmüştür. Onun getirdiği nurdan uzaklaşma oranında da insanlığın kadim problemleri bulaşıcı bir hastalık gibi yeniden nüksedip her yeri sarmıştır.
İnsanlık tarihi boyunca var olan ve bu gün tekrar karşımıza çıkan ve yayılma sürecine giren şiddet, ırkçılık, dışlama, zulüm, insanları yerinden, yurdun etme, çapulculuk yaparak insanların mallarını gasp etme, güven ortamının kaybolması, insanları insana yakışan onurluca bir hayat sürme hakkından mahrum bırakma, kayırmacılık, kaba kuvvetin çılgınlığı, hak hukuk tanımama, kadınlara karşı şiddet, çocuklara karşı istismar ve daha nice kadim hastalıklar özellikle Müslüman toplumların yaşadığı coğrafyalarda bulaşıcı bir virüs gibi yayılmaktadır.
Bütün bu hastalık ve problemlerden kurtulabilmenin yolu Allah’ın insanlara peygamberler eliyle sunduğu mesajı miras olarak almış ve onu 23 senelik peygamberlik hayatıyla en güzel örnekleriyle temsil etmiş, özellikle Medine döneminde Medine’yi bir laboratuvar gibi kullanarak, insanlığın bütün problemlerinin nasıl çözüleceğinin örneklerini göstermiş, yetiştirdiği o güzeller güzeli sahabe nesline mirasını devrederek, kendisinden sonraki asırlara da o güzelliklerin taşınmasını sağlamıştır.
Sevincimiz, aradan geçen uzun asırlar sonra o evrensel rahmeti tanımış olmamızda, üzüntümüz ise onu bu yönüyle ve hakikatiyle insanlara tanıtamıyor olmamızdadır..
Bugün ona inanmış, gönülden bağlanmış, her şeye rağmen onun getirdiği güzellikleri yaşamaya ve yaşatmaya çalışan bu çağdaki nadir temsilcilerine binler selam!..
Bu çok geniş konuyu O’nun bize öğrettiği bir duayla bitirelim:
Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Akşama ve sabaha ulaştığında
“Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, resûl olarak da Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den râzı olduk. Yine Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, nebî olarak da Hz. Muhammed aleyhi ekmelüttehaya’dan râzı oldum.” (3 defa) diyen her müslüman veya insana veya kula, kıyâmet günü Allah bol mükâfat vererek kendisini râzı etmeye söz vermiştir. (İbn Mâce, Duâ, 14; Müslim, Salât 13; Ebû Davud, Salât 36; Tirmizî, Salât, 156.)
Son bir not: Müslim, Tirmizî ve Ebû Davud’un rivâyetlerinde, ezandan sonra bu duâyı okuyanın günahlarının affedileceği müjdesi vardır.
[Hüseyin Yağmur] 9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Efendimizin alemlere rahmet olarak gönderildiğini ifade eden ayet-i kerimeyi hepimiz ezbere biliriz, ancak onu da müzakereye ihtiyacımız var zannediyorum..
“Ey Resulüm, Biz seni bütün alemlere sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (Enbiya suresi, 107)
Cenab-ı Allah bütün âlemlere, özellikle akıl sahibi varlıklara merhametinden dolayı Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i peygamber olarak göndermiştir. O öyle kapsamlı bir rahmettir ki bütün akıl sahiplerine iyilik ve kurtuluş yolunu göstermekte, gerek dünyada gerek âhirette mutluluk vesilelerini öğretmektedir.
Efendimiz'in mahiyetine özellikle de ahlâkına baktığımızda, gönüllerin kendisine yönelmesi, insanların etrafında birleşmesi için hazırlanan şefkatli, hoşgörülü, yumuşak ve güzel tabiatında somutlaşan ilahi rahmeti görürüz.
Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimede Efendimiz'i müminlere peygamber olarak göndermeyi bir nimet olarak ifade sadedinde:
‘Andolsun ki Allah, müminlere içlerinden birini, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Al-i imran suresi, 164) buyuruyor.
Efendimiz'in rahmet oluşu ile ilgili yine Tevbe suresinde: “Sizden müminler için O (Resullullah) bir rahmettir.” (Tevbe suresi, 61) buyrulur. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, o yüce mahiyetiyle âdeta Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin gözle görülür, elle tutulur ve hissedilir şeklidir de denebilir.
Evet O bir rahmettir, zira O’nun getirdiği hidayet sayesinde inananlar inançsızlık ve dalâletten kurtulup imanı elde etmişlerdir. O’nun neşretmiş olduğu nurdan istifade ederek insan-ı kâmil olma yoluna girmişlerdir.
Allah Resûlü başta inananlar olarak bizim için rahmettir. Zira biz Rabbimizi o güzel isimleri ve sıfat-ı sübhaniyesiyle Efendimizin tarifiyle tanımışız, getirdiği Kur’an’ı okurken, O’nun bizi muhatap alıp bizimle konuşmasına ve o çok sıcak hitaplarına, bizi bu hayatın sonunda öldükten sonra tekrar dirilteceğine, diriltmekle bırakmayıp bizi sonsuz cennetlerde yaşatacağına, artık orada ne bir korku, ne bir tasanın bulunmayacağına, bununla birlikte bekasından bizi de bekaya mazhar kılacağına ve daha bizim için hazırladığı binlerce güzelliği Efendimizin verdiği haberlerle öğrenmişiz..
Allah Resulü Efendimiz bütün insanlık için rahmettir, zira içinde yaşadığımız dünya onun sayesinde asıl mahiyetiyle aydınlatılmış ve bir matem yeri olmaktan çıkmış, aksine sayısız sanat eserleriyle donatılmış bir galeriye dönüşmüştür. O’nun sayesinde hayat gerçek anlamını kazanmış ve insanlık sahipsiz ve yetim olmaktan kurtulmuştur.. Çağlar boyu hakikatiyle anlaşılamayan ölüm ise, ahirete ve Cennet saraylarına giden bir koridor hâline gelmiş ve aydınlanmıştır.
İnsanlık alemi olarak çağlar boyu çözemediğimiz problemler onun getirdiği hidayet rehberliği sayesinde bir bir çözülmüş, asırlarca yaşandığı coğrafyalarda cennete benzer bir yaşam sürmüştür. Onun getirdiği nurdan uzaklaşma oranında da insanlığın kadim problemleri bulaşıcı bir hastalık gibi yeniden nüksedip her yeri sarmıştır.
İnsanlık tarihi boyunca var olan ve bu gün tekrar karşımıza çıkan ve yayılma sürecine giren şiddet, ırkçılık, dışlama, zulüm, insanları yerinden, yurdun etme, çapulculuk yaparak insanların mallarını gasp etme, güven ortamının kaybolması, insanları insana yakışan onurluca bir hayat sürme hakkından mahrum bırakma, kayırmacılık, kaba kuvvetin çılgınlığı, hak hukuk tanımama, kadınlara karşı şiddet, çocuklara karşı istismar ve daha nice kadim hastalıklar özellikle Müslüman toplumların yaşadığı coğrafyalarda bulaşıcı bir virüs gibi yayılmaktadır.
Bütün bu hastalık ve problemlerden kurtulabilmenin yolu Allah’ın insanlara peygamberler eliyle sunduğu mesajı miras olarak almış ve onu 23 senelik peygamberlik hayatıyla en güzel örnekleriyle temsil etmiş, özellikle Medine döneminde Medine’yi bir laboratuvar gibi kullanarak, insanlığın bütün problemlerinin nasıl çözüleceğinin örneklerini göstermiş, yetiştirdiği o güzeller güzeli sahabe nesline mirasını devrederek, kendisinden sonraki asırlara da o güzelliklerin taşınmasını sağlamıştır.
Sevincimiz, aradan geçen uzun asırlar sonra o evrensel rahmeti tanımış olmamızda, üzüntümüz ise onu bu yönüyle ve hakikatiyle insanlara tanıtamıyor olmamızdadır..
Bugün ona inanmış, gönülden bağlanmış, her şeye rağmen onun getirdiği güzellikleri yaşamaya ve yaşatmaya çalışan bu çağdaki nadir temsilcilerine binler selam!..
Bu çok geniş konuyu O’nun bize öğrettiği bir duayla bitirelim:
Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Akşama ve sabaha ulaştığında
“Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, resûl olarak da Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den râzı olduk. Yine Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, nebî olarak da Hz. Muhammed aleyhi ekmelüttehaya’dan râzı oldum.” (3 defa) diyen her müslüman veya insana veya kula, kıyâmet günü Allah bol mükâfat vererek kendisini râzı etmeye söz vermiştir. (İbn Mâce, Duâ, 14; Müslim, Salât 13; Ebû Davud, Salât 36; Tirmizî, Salât, 156.)
Son bir not: Müslim, Tirmizî ve Ebû Davud’un rivâyetlerinde, ezandan sonra bu duâyı okuyanın günahlarının affedileceği müjdesi vardır.
[Hüseyin Yağmur] 9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Mağrur, Kibirli, İnatçı Kaypak nefis [Abdullah Aymaz]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye isimli kitabının Hubab kısmında hep hitap ederken “İ’lem eyyühe’l-aziz!” Yani aziz kardeşim bil ki! Diyor. Ama bir yerde bu hitap şeklini değiştirip “İ’lem ey mağrur, mütekebbir, Mütemerrid Nefis!” diye bir uyarıda bulunuyor. Sonra şöyle devam ediyor: “Sen öyle bir zaafiyet, âcizlik, fakirlik, miskinlik gibi hallere mahalsin ki, CİĞERİNE YAPIŞAN ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir MİKROBA mukavemet edemezsin; SENİ YERE SERER ÖLDÜRÜR.”
Bu Hubab Risalesinin fihristesinde deniliyor ki: “Üstadımızın İngilizlerin İstanbul’u işgali sırasında Hutuvât-ı Sitte isimli broşürü yazıp neşretmesi münasebetiyle taltif için Ankara’ya çağrıldığında, Ankara’da İslam ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan Ehl-i İmanın kuvvetli efkârı içine gayet müthiş bir zındıka fikrinin, girmek, bozmak ve zehirlemek için dessasâne (sinsi hile ve tuzaklarla) çalıştığını gördüğü hengâmda yazdığı bir eserdir. (…) Bunun hiçbir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de, bir parmağın hareketiyle, birkaç makinayı birden çalıştırmak gibi, gayet belâğatlı bir tarzda beyan tarzına sahip oluşudur.”
Kur’an’ın nurları, sırları, feyizleri ve ilhamlarıyla gözleri sürmeli Bediüzzaman Hazretleri, zaman zaman, vakitleri ve mekanları aşan bir ruh hâletiyle hitap etmektedir. Enaniyet asrının, çifte enaniyeti nefis sahiplerine, kendisi üzerinden verdiği mesajlar çok hikmetli ve ibretlidir.
Kibir, gurur yüklü nefis ve enaniyetlerin Birinci Dünya Savaşı öncesi düşünce ve icraatlarından dolayı başlarına gelenleri Üstad şöyle anlatıyor: “İnsanların fikrî dalâletleri, Nemrudâne inatları, Firavunâne gururları, ŞİŞTİ ŞİŞTİ zeminde yetişti semâvata. Hem dokundu yaratılış hikmetinin sırrına… (Yani Allah insanları iman ve ibadet için yaratmıştı, onlar inkâr ve nankörlük tarafına gidiyor ‘Gökleri bir kağıt gibi deleceğiz ve (hâşâ) tanrının yokluğunu isbat edeceğiz’ diyecek hâle geliyorlar.) Onun için de Cenab-ı Hak, göklerden indirdi, tufan, tâun misali belaları.”
Netice milyonlar insan öldürüldü… Çoluk çocuk perişan vaziyette evsiz, yurtsuz, kıtlıkların pençesinde kaldı…
Hubab Risalesinin yazıldığı zaman da On Üçüncü Lem’a’da anlatıldığı gibi İlk Meclisi papatyalar gibi sarıklı âlimlerin % 90 nisbetinde doldurmasına rağmen % 10 nisbetindeki sinsi bir grup devlet gücünü ele geçirince mafya usulü öldürme, korkutma ve yıldırma metodları ile bütün gücü ele geçirip gaddarlığa ve zalimliğe başladılar. Çağın nefis ve enaniyetini temsil edenlere Üstad Hazretleri, kendisi üzerinden “Ey mağrur, kibirli, inatçı ve kaypak NEFSİM!” diyerek mesaj gönderiyor ve diyor ki: “Sizler Cenab-ı Hakkın Kahhar ve Cebbar gücü karşısında öyle zayıf, öyle âciz, öyle fakir ve miskin zavallılarsınız ki, Nemrutlara, Firavunlara musallat ettiği sinekler ve karıncalar gibi de değil; ancak çok çok büyüttükten sonra görülebilen bir mikrobu ciğerlerinize yapıştırır da geberir gidersiniz!..” diyor. Sonra neler oldu, bir düşünebiliriz.
Şimdilerde teknik ve teknolojinin fevkalâde (Allah’ın lütfu ile) gelişmesi neticesinde, bütün bu lütuf ve nimetleri İlahî birer ihsan ve ikram olarak görmeyen, bilakis nankörlükle şımaran insanlara da burada yine Üstad’ın bir mesajı var… Hâşâ! Cenab-ı Hakka hiçbir ihtiyaçları yokmuş gibi istiğnaya giren önemli insanlar, “Servetimiz çok, gücümüz büyük, tıbbımız fevkalâde gelişti… Hatta ölüme bile çare bulabiliriz” şımarıklığına girince… Coronavirüs denilen ve aslında dünyada bulunan bu virüslerin hepsini toplasan iki gram bile gelmeyen halleriyle, insanları ne hale soktuğunu, Başbakanların başlarını semaya kaldırıp “İşimiz Tanrıya kaldı!” dediğini görüyoruz. İnsan Allah karşısında âciz, fakir, muhtaç bir varlıktır. Bu kusurlu hallerini idrak edip insanların Sonsuz Kudret karşısında Yaratılış hikmet ve sırrına uygun hayret ve muhabbetle secdeye kapanmaları gerekir. Kibir ve gururla bir imtina ve istiğnaya girersek işte o da böyle gururlu-kibirli burnumuzu gözle görülmeyen memurları ile zorla yerlere sürter ve gerçekte ne mâhiyette olduğumuzu bizlere bildirir…
İSTİĞNA konusunda Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Ama cimri davranan, bir de Kendini GÜÇLÜ SANIP, Allah’tan müstağni gören ve o en güzel kelimeyi (Tevhid sözünü) yalan sayanı ise, en zor, en güç yola saldırırız. O aşağıya doğru yuvarlanırken malı (imkanları, gücü) kendisine hiç fayda vermez.” (92/8-11)
Yine de Cenab-ı Hak, cebr-i lütfîsi ile, musibetlerle bizlere haddimizi bildirerek yol gösteriyor. Bizim bu İlahî işaretlerin ifade ettikleri dilleri anlamaya çalışarak yolumuzu bulmamız gerekiyor…
[Abdullah Aymaz] 9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bu Hubab Risalesinin fihristesinde deniliyor ki: “Üstadımızın İngilizlerin İstanbul’u işgali sırasında Hutuvât-ı Sitte isimli broşürü yazıp neşretmesi münasebetiyle taltif için Ankara’ya çağrıldığında, Ankara’da İslam ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan Ehl-i İmanın kuvvetli efkârı içine gayet müthiş bir zındıka fikrinin, girmek, bozmak ve zehirlemek için dessasâne (sinsi hile ve tuzaklarla) çalıştığını gördüğü hengâmda yazdığı bir eserdir. (…) Bunun hiçbir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de, bir parmağın hareketiyle, birkaç makinayı birden çalıştırmak gibi, gayet belâğatlı bir tarzda beyan tarzına sahip oluşudur.”
Kur’an’ın nurları, sırları, feyizleri ve ilhamlarıyla gözleri sürmeli Bediüzzaman Hazretleri, zaman zaman, vakitleri ve mekanları aşan bir ruh hâletiyle hitap etmektedir. Enaniyet asrının, çifte enaniyeti nefis sahiplerine, kendisi üzerinden verdiği mesajlar çok hikmetli ve ibretlidir.
Kibir, gurur yüklü nefis ve enaniyetlerin Birinci Dünya Savaşı öncesi düşünce ve icraatlarından dolayı başlarına gelenleri Üstad şöyle anlatıyor: “İnsanların fikrî dalâletleri, Nemrudâne inatları, Firavunâne gururları, ŞİŞTİ ŞİŞTİ zeminde yetişti semâvata. Hem dokundu yaratılış hikmetinin sırrına… (Yani Allah insanları iman ve ibadet için yaratmıştı, onlar inkâr ve nankörlük tarafına gidiyor ‘Gökleri bir kağıt gibi deleceğiz ve (hâşâ) tanrının yokluğunu isbat edeceğiz’ diyecek hâle geliyorlar.) Onun için de Cenab-ı Hak, göklerden indirdi, tufan, tâun misali belaları.”
Netice milyonlar insan öldürüldü… Çoluk çocuk perişan vaziyette evsiz, yurtsuz, kıtlıkların pençesinde kaldı…
Hubab Risalesinin yazıldığı zaman da On Üçüncü Lem’a’da anlatıldığı gibi İlk Meclisi papatyalar gibi sarıklı âlimlerin % 90 nisbetinde doldurmasına rağmen % 10 nisbetindeki sinsi bir grup devlet gücünü ele geçirince mafya usulü öldürme, korkutma ve yıldırma metodları ile bütün gücü ele geçirip gaddarlığa ve zalimliğe başladılar. Çağın nefis ve enaniyetini temsil edenlere Üstad Hazretleri, kendisi üzerinden “Ey mağrur, kibirli, inatçı ve kaypak NEFSİM!” diyerek mesaj gönderiyor ve diyor ki: “Sizler Cenab-ı Hakkın Kahhar ve Cebbar gücü karşısında öyle zayıf, öyle âciz, öyle fakir ve miskin zavallılarsınız ki, Nemrutlara, Firavunlara musallat ettiği sinekler ve karıncalar gibi de değil; ancak çok çok büyüttükten sonra görülebilen bir mikrobu ciğerlerinize yapıştırır da geberir gidersiniz!..” diyor. Sonra neler oldu, bir düşünebiliriz.
Şimdilerde teknik ve teknolojinin fevkalâde (Allah’ın lütfu ile) gelişmesi neticesinde, bütün bu lütuf ve nimetleri İlahî birer ihsan ve ikram olarak görmeyen, bilakis nankörlükle şımaran insanlara da burada yine Üstad’ın bir mesajı var… Hâşâ! Cenab-ı Hakka hiçbir ihtiyaçları yokmuş gibi istiğnaya giren önemli insanlar, “Servetimiz çok, gücümüz büyük, tıbbımız fevkalâde gelişti… Hatta ölüme bile çare bulabiliriz” şımarıklığına girince… Coronavirüs denilen ve aslında dünyada bulunan bu virüslerin hepsini toplasan iki gram bile gelmeyen halleriyle, insanları ne hale soktuğunu, Başbakanların başlarını semaya kaldırıp “İşimiz Tanrıya kaldı!” dediğini görüyoruz. İnsan Allah karşısında âciz, fakir, muhtaç bir varlıktır. Bu kusurlu hallerini idrak edip insanların Sonsuz Kudret karşısında Yaratılış hikmet ve sırrına uygun hayret ve muhabbetle secdeye kapanmaları gerekir. Kibir ve gururla bir imtina ve istiğnaya girersek işte o da böyle gururlu-kibirli burnumuzu gözle görülmeyen memurları ile zorla yerlere sürter ve gerçekte ne mâhiyette olduğumuzu bizlere bildirir…
İSTİĞNA konusunda Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Ama cimri davranan, bir de Kendini GÜÇLÜ SANIP, Allah’tan müstağni gören ve o en güzel kelimeyi (Tevhid sözünü) yalan sayanı ise, en zor, en güç yola saldırırız. O aşağıya doğru yuvarlanırken malı (imkanları, gücü) kendisine hiç fayda vermez.” (92/8-11)
Yine de Cenab-ı Hak, cebr-i lütfîsi ile, musibetlerle bizlere haddimizi bildirerek yol gösteriyor. Bizim bu İlahî işaretlerin ifade ettikleri dilleri anlamaya çalışarak yolumuzu bulmamız gerekiyor…
[Abdullah Aymaz] 9.6.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
