Üç fotoğraf art arda düştü sosyal medya akışına. Önce henüz bulunan eski bir çocuk gömleği, sonra kız kardeşine sarılıp büzüşmüş bir Suriyeli çocuk, sonra -yine- kıyıda çocuk ölüleri…
Eskimiş, mavi beyaz çizgili çocuk gömleği yırtık pırtıktı. Sol cebinin üzerinde sarı-kırmızı üçgenler vardı, bu bir Yahudi’ye ait demekti. Auschwitz kampından dört kilometre ötede tahta bir evin çatı katında henüz bulunmuştu. Kamp 1945’te kapatılınca yakınında yaşayan insanlar hasta çocuklara bakmak için kapılarını açmışlardı. O sırada kampta 500 çocuk olduğu sanılıyor. Bu gömleği giyen çocuğun akıbeti bilinmiyor. Ancak Holokost’ta 1.1 milyon çocuğun öldüğünü biliyoruz.
Bir başka fotoğrafta kız kardeşini tepelerine inen bombalardan korumaya çalışan bir Suriyeli çocuk. Küçük kızı sarıp sarmalıyor ondan çok da büyük olmayan abisi, birlikte yıkık bir duvar dibine büzüşüyorlar. Tozlu ayaklarında terlikler var, çocuk küçük elleriyle olabildiğince başını sarmalıyor küçük kızın, başına düşecek bombalardan onu böylece koruyor.
Yunanistan’a geçmeye çalışırken plastik botları alabora olan bir ailenin iki küçük çocuğu askerlerin kucağında taşınıyor sonraki fotoğrafta. Bu habere ilişkin başka karelerde de aynı çocuklar ceset torbalarında. Çocuklardan biri 11, diğer 3 yaşında. İki yıl önce Aylan Kürdi de benzer şekilde taşınmıştı jandarmaların kucağında, tıpkı birkaç ay önce Ege Denizi’nde tekneleri devrilen Maden ailesinin çocukları Nadire, Nur ve Feridun gibi…
Geçtiğimiz haftalarda Selahattin Sevi fotoğrafların gücünü ve güçsüzlüğünü yazmıştı. Barbie Zelizer’e göre haber metinlerindeki bu donmuş anlar aslında rahatsız edici, çünkü haberin amaçladığı nesnel bilgiyi “zedeliyor” ve onun yerini duyguyla, tutkuyla dolduruyor. Bu görüntüleri haber metinlerini tükettiğimiz gibi tüketemiyoruz, çünkü bizden bir cevap bekliyorlar.
Çocuklara yapılan zulmü anlamak, buna adamakıllı bir cevap vermek kolay ya da mümkün değil. Çoğunlukla duygusal bir cevap bu, hatta savunma mekanizmalarının da kurulduğu oluyor. Örneğin onların artık birer “melek”, “şehit”, “cennet kuşu” olduklarına inanarak teselli bulunuyor. Oysa bu çocuklara sadece yazık oluyor ve her şeyden çok bu dehşet döngüsünün kurbanı oluyorlar.
Zulüm sonucu korkan, canı yanan, ölen çocukların trajedilerini mistik bir boyutta ele almanın onlara kötülük olduğunu düşünüyorum. Çünkü odaklanmamız gereken gerçek, onları yaşatamadığımız, mutlu edemediğimiz, koruyamadığımız gerçeği. Bu gerçek orada duruyor, fotoğrafların dondurduğu anlarda. Yarım kalmış hayatlarının, sönmüş umutlarının, gerçekleşememiş potansiyellerinin bir mistik avuntuyla değiş tokuş edilmesi önce o çocuklara haksızlık.
Hepimizin bildiği, üzerinde ‘ama’sız birleştiği tek gerçek de bu: Çocuklar içinden geçtiğimiz süreçlerde, savaş, intikam, uluslararası ilişkiler, devletin devlete ettiği, ulus-devletin kendini koruma refleksi, bedel ödetme körlüğü, her neyse -bugün bilemesek de tarihin bu fotoğraflara bakarak anlatacağı o şey- onun dışında büyüyor olmalılar.
Ayşe Öğretmen yavrularının kurtarılması için bağırırken dün sabaha karşı saat beşmiş. Yani saatler önce yaşıyor, umutlanıyor, yürüyor, bir geleceğe doğru gidiyorlarmış ailece… Edirne’de soğuk, yağmurlu bir kış günü. Yunanistan’a geçmeye çalıştıkları plastik bot alabora olmuş. İçinde yedi kişi var, dördü Abdürrezzak ailesinden. Öğretmen ana baba Ayşe ve Uğur Abdürrezzak ve 3 yaşındaki Halil Münir ile 11’indeki Abdülkadir Enes. Anne baba KHK ile ihraç edilmiş. Ayşe öğretmen ihraç edildikten sonra internet üzerinden çanta ve eşarp satmaya çalışmış. Saat beşte sıcak yataklarında olmaları gerekirken Meriç’i geçerek yaşamlarını insanca sürdürmek için başka çareleri olsa asla çıkmayacakları bir yolculuğa çıkmışlar. Yanlarında taşıdıkları ve sonra şişirerek karşı kıyıya geçmeye çalıştıkları plastik bot askeri bölgede devrilmiş.
Gecenin ortasında karanlığı yaran bir ses duymuş nöbetçi askerler, “Çocuğumu kurtarın” diye bağıran bir annenin sesini. Sonrası sessizlik. Bota ve giyim eşyalarına ancak öğle saatlerinde, anne ve iki çocuğun cesetlerine daha sonra ulaşılıyor. Baba hâlâ aranıyor. Abdülkadir Enes’in üzerinde bir sırt çantası varmış, içinde eşyaları, belki yeni hayatında kullanacakları.
Çocuklar şehit olmaz, hicret etmez. Çocuklar büyürler.
Çocuklar melek olmak, sembol olmak, cennet kuşu olmak için değil yaşamak ve büyümek için bu dünyaya gelirler.
Evet, bir yandan da büyür çocuklar ve akranlarının, arkadaşlarının, kardeşlerinin fotoğraflarını görürler. Onlara ne olduğunu anlar, yazar, yargılarlar.
Büyüyebilenler acaba bu fotoğraflara bakınca bizi nasıl anacaklar?
[Rüya Karlıova] 14.2.2018 [Kronos.News]
Bylock’un yeni kiracısı Brezilyalı kadının MİT’le ilişkisi ne? [Arman Yavuz]
(Bylock’a server hizmeti veren şirketin yeni sahibi) Cherry Servers İletişim Müdürü Mantas Levinas, kendisiyle yaptığımız röportajda “ByLock App hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz” dedi ve şunu vurguladı: “ByLock konusunda muhatap biz değil programın sahipleridir”. Levinas ayrıca bu vurguyu yaparken ilginç bir otel benzetmesi yaptı:
“Atanmış barındırma hizmetleri otomatik bir otel gibidir. İnsanlar gelir, bir oda kiralar ve otomatik olarak rastgele, benzeri olmayan bir oda giriş kodu atanır. Ziyaretçi odayı kullandıktan sonra otomatik olarak gelecekteki misafirler için temizlenir. Otel yönetimi ziyaret sırasında odada neler olduğunu asla bilemez, odadaki herhangi bir kamera da yoktur. Ziyaret sırasında odada birisiyle ilgili daha fazla bilgi almak isteyen biri ziyaretçiden direk sormalıdır. Bizim konumuzda ziyaretçi, ByLock App yaratıcıları olacaktır.”
Peki Cherry Servers o odaya MİT’i soktu mu? Levinas bu iddiayı kesin bir dille reddediyor: “Hayır, hiçbir Türk hükümeti kurumu, müşterilerimizin verilerinden hiçbirini talep etmedi.”
Havuz medyasında çıkan haberlere göre müthiş bir casusluk operasyonu sözkonusu. Cherry Servers İletişim Müdürü Levinas’ın “MİT, tüm verileri Baltic Server’dan dijital hackleme yoluyla ele geçirdi” iddiasına yönelik şu cevabı verdi:
“Müşterilerimiz bir sunucu satın alması verilerini depolamaktan ve verilerin güvenliğinden sorumlu oldukları anlamına gelir. Biz izlemiyoruz ya da erişemiyoruz. Müşteriler bize bildirmedikçe de saldırıya uğramış olup olmadıklarını bilmiyoruz.”
Cherry Servers her ne kadar Kronos’a “bilmiyoruz” dese de Litvanya’da yürütülen bir ByLock soruşturmasında savcılıkla şu bilgileri paylaştı:
“08.08.2014 itibaren 46.166.164.181 IP adresini John Dash isimli bir müşteri kullanıyordu. O sistemde bu IP adresinin ilk kullanıcısı oydu. 02.03.2016 kadar kullandı. Başvurusunda ABD telefon numarasını, kayıtlı olduğu ülke olarak Almanya’yı gösterdi.”
PATLAYAN BALONLAR…
Vilnius Cumhuriyet Savcısı Regimantas Zukauskas tarafından yürütülen M-1-01-41086-17 dosya sayılı soruşturma kayıtlarına göre, ByLock’un sahipleri kullandıkları IP adresini 2 Mart 2016’da terketmiş. Yani 15 Temmuz’dan 4 ay önce… Bu da “Darbeciler ByLock kullanıyordu” savını boşa çıkartan taze bir done… Ayrıca savcılık evrakında kayıtlara geçen şu satırlar da önemli:
“Bütün Cherry Servers sistemine yapılan girişler yurt dışında olan internet sağlayıcıların Almanya, ABD, İngiltere, Türkiye, Hong Kong, Panama, Fransa, Hollanda, Norveç, Avustralya IP adreslerinden yapıldı.”
İşte bu bilgi, ByLock’un sadece Türkiye’de ve darbe amaçlı kullanıldığı tezini de çökertiyor.
KİM BU BREZİLYALI KADIN?
Hatırlayın ne diyordu Cherry Server İletişim Direktörü Levinas: “Atanmış barındırma hizmetleri otomatik bir otel gibidir. İnsanlar gelir, bir oda kiralar ve otomatik olarak rastgele, benzeri olmayan bir oda giriş kodu atanır. Ziyaretçi odayı kullandıktan sonra otomatik olarak gelecekteki misafirler için temizlenir.”
Gerçekten de 46.166.164.181 IP adresini boşalır boşalmaz sekiz gün sonra başka biri daha kiralıyor: Claudia R. Martins…
Savcılık evrakından okuyoruz:
“10.03.2016 ile 27.09.2016 tarihleri arasında adanmış sunucu hizmetlerinden Claudia R. Martins faydalanıyordu. Yalan beyanla yapılan hizmet ödemeleri sonrası müşterilik sona erer. (Anlaşılan Claudia R. Martins, hizmet ödemelerinde yalana başvurduğu için müşteriliği sonlandırılmış. A.Y.) Başvurusunda Brezilya’daki iletişim bilgilerini verdi. Selfservis sistemine 10 ve 11 Mart 2016 tarihlerinde, ABD’deki OVH Hosting Inc. idaresindeki 158.69.127.69 IP adresinden giriş yaptı.”
Burada akıllara gelen sorular: Claudia R. Martins kim? MİT ile bir irtibatı var mı? Bu soruların çıkış noktası MİT’in kendi internet sayfasından yaptığı 6 Nisan 2017 tarihli bir basın açıklaması:
“İstihbari çalışmalar neticesinde elde edilen ByLock’a ilişkin tespitler, Mayıs 2016 tarihinden itibaren, çalışmaya konu ham verilerle birlikte adli makamlar, güvenlik birimleri ve diğer ilgili makamlarla eşzamanlı olarak paylaşılmıştır.”
MİT bu açıklamasında ByLock verilerinin elde ediliş tarihini Mayıs 2016 olarak açıklıyor. Bu tarih, Claudia R. Martins’in ByLock server’ını kiraladığı tarih (10 Mart – 27 Eylül 2016) ile çakışıyor. Böylelikle ByLock operasyonunun gizemi Brezilyalı Claudia R. Martins’te düğümleniyor.
YARIN: MİT Bylock verilerini neden 7 ay bekletti?
[Arman Yavuz] 13.2.2018 [Kronos.News]
“Atanmış barındırma hizmetleri otomatik bir otel gibidir. İnsanlar gelir, bir oda kiralar ve otomatik olarak rastgele, benzeri olmayan bir oda giriş kodu atanır. Ziyaretçi odayı kullandıktan sonra otomatik olarak gelecekteki misafirler için temizlenir. Otel yönetimi ziyaret sırasında odada neler olduğunu asla bilemez, odadaki herhangi bir kamera da yoktur. Ziyaret sırasında odada birisiyle ilgili daha fazla bilgi almak isteyen biri ziyaretçiden direk sormalıdır. Bizim konumuzda ziyaretçi, ByLock App yaratıcıları olacaktır.”
Peki Cherry Servers o odaya MİT’i soktu mu? Levinas bu iddiayı kesin bir dille reddediyor: “Hayır, hiçbir Türk hükümeti kurumu, müşterilerimizin verilerinden hiçbirini talep etmedi.”
Havuz medyasında çıkan haberlere göre müthiş bir casusluk operasyonu sözkonusu. Cherry Servers İletişim Müdürü Levinas’ın “MİT, tüm verileri Baltic Server’dan dijital hackleme yoluyla ele geçirdi” iddiasına yönelik şu cevabı verdi:
“Müşterilerimiz bir sunucu satın alması verilerini depolamaktan ve verilerin güvenliğinden sorumlu oldukları anlamına gelir. Biz izlemiyoruz ya da erişemiyoruz. Müşteriler bize bildirmedikçe de saldırıya uğramış olup olmadıklarını bilmiyoruz.”
Cherry Servers her ne kadar Kronos’a “bilmiyoruz” dese de Litvanya’da yürütülen bir ByLock soruşturmasında savcılıkla şu bilgileri paylaştı:
“08.08.2014 itibaren 46.166.164.181 IP adresini John Dash isimli bir müşteri kullanıyordu. O sistemde bu IP adresinin ilk kullanıcısı oydu. 02.03.2016 kadar kullandı. Başvurusunda ABD telefon numarasını, kayıtlı olduğu ülke olarak Almanya’yı gösterdi.”
PATLAYAN BALONLAR…
Vilnius Cumhuriyet Savcısı Regimantas Zukauskas tarafından yürütülen M-1-01-41086-17 dosya sayılı soruşturma kayıtlarına göre, ByLock’un sahipleri kullandıkları IP adresini 2 Mart 2016’da terketmiş. Yani 15 Temmuz’dan 4 ay önce… Bu da “Darbeciler ByLock kullanıyordu” savını boşa çıkartan taze bir done… Ayrıca savcılık evrakında kayıtlara geçen şu satırlar da önemli:
“Bütün Cherry Servers sistemine yapılan girişler yurt dışında olan internet sağlayıcıların Almanya, ABD, İngiltere, Türkiye, Hong Kong, Panama, Fransa, Hollanda, Norveç, Avustralya IP adreslerinden yapıldı.”
İşte bu bilgi, ByLock’un sadece Türkiye’de ve darbe amaçlı kullanıldığı tezini de çökertiyor.
KİM BU BREZİLYALI KADIN?
Hatırlayın ne diyordu Cherry Server İletişim Direktörü Levinas: “Atanmış barındırma hizmetleri otomatik bir otel gibidir. İnsanlar gelir, bir oda kiralar ve otomatik olarak rastgele, benzeri olmayan bir oda giriş kodu atanır. Ziyaretçi odayı kullandıktan sonra otomatik olarak gelecekteki misafirler için temizlenir.”
Gerçekten de 46.166.164.181 IP adresini boşalır boşalmaz sekiz gün sonra başka biri daha kiralıyor: Claudia R. Martins…
Savcılık evrakından okuyoruz:
“10.03.2016 ile 27.09.2016 tarihleri arasında adanmış sunucu hizmetlerinden Claudia R. Martins faydalanıyordu. Yalan beyanla yapılan hizmet ödemeleri sonrası müşterilik sona erer. (Anlaşılan Claudia R. Martins, hizmet ödemelerinde yalana başvurduğu için müşteriliği sonlandırılmış. A.Y.) Başvurusunda Brezilya’daki iletişim bilgilerini verdi. Selfservis sistemine 10 ve 11 Mart 2016 tarihlerinde, ABD’deki OVH Hosting Inc. idaresindeki 158.69.127.69 IP adresinden giriş yaptı.”
Burada akıllara gelen sorular: Claudia R. Martins kim? MİT ile bir irtibatı var mı? Bu soruların çıkış noktası MİT’in kendi internet sayfasından yaptığı 6 Nisan 2017 tarihli bir basın açıklaması:
“İstihbari çalışmalar neticesinde elde edilen ByLock’a ilişkin tespitler, Mayıs 2016 tarihinden itibaren, çalışmaya konu ham verilerle birlikte adli makamlar, güvenlik birimleri ve diğer ilgili makamlarla eşzamanlı olarak paylaşılmıştır.”
MİT bu açıklamasında ByLock verilerinin elde ediliş tarihini Mayıs 2016 olarak açıklıyor. Bu tarih, Claudia R. Martins’in ByLock server’ını kiraladığı tarih (10 Mart – 27 Eylül 2016) ile çakışıyor. Böylelikle ByLock operasyonunun gizemi Brezilyalı Claudia R. Martins’te düğümleniyor.
YARIN: MİT Bylock verilerini neden 7 ay bekletti?
[Arman Yavuz] 13.2.2018 [Kronos.News]
Arkadaş ıslıkları* [Can Bahadır Yüce]
Geçenlerde bir arkadaşım iyice yıpranmış, buruşuk bir kâğıt kesiğinin fotoğrafını gönderdi. Bir dergiden koparıp sakladığı şiirimi neredeyse yirmi yıldır cüzdanında taşıyormuş: “Her aklıma geldiğinde bakıp ona hasret gideriyorum. Bugün yine baktım…”
Bir öyküde, bir romanda ‘gereksiz duygusallık’ diye burun kıvrılabilecek bu sahne, zamana dayanıklı dostlukların salt mantık üzerine kurulmadığını, duyguya da yaslandığını gösteriyor. (Böyle durumlarda soğukkanlı görünmeye çalışsam da, benim de arkadaşımı çok özlediğimi söylememe gerek var mı?)
Oysa Aristoteles arkadaşlığı bir düşünce problemi olarak ortaya koymuştu. Filozofa göre üç gerekçeyle dostluklar kurarız: Fayda, erdem yahut zevk. Aristoteles hiç kimsenin –dünyadaki bütün güzelliklere sahip olsa bile– arkadaşsız yaşamak istemeyeceğini söyler. Onun philia kavramı çevresinde irdelediği arkadaşlık, modern felsefenin ilgisini pek çekmemiş. Arkadaşsız, mutlak yalnızlığı insan için en büyük ceza sayan Hume gibi konuya değinmiş filozoflar elbette var ama bir ‘arkadaşlık felsefesi’ yok.
Şefkatin aşktan üstün olduğunu (Sekizinci Mektup) biliyoruz—ya arkadaşlık? Tomris Uyar, bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu söylemişti Edip Cansever’i anarken. Öyle bir dostluğun bitmemesi içinse çaba gerekiyor. Aynı şairin bir dizesini değiştirerek söylersem, dostluklar da bakım istiyor.
Arkadaşlık, bütün ilişkiler gibi, zorluklarla sınanır. Belki bu yüzden, en sıkı dostluklar yatılı okulda başlayanlardır. Yalnızlığı ilk kez tattığınız yaşta aynı ranzayı paylaşmış, birbirinizin ayakkabısını bağlamış, söküğünü dikmiş, yatağını yapmışsınızdır (şimdi nerelerdesin T.?). Gerçek yatılı okul arkadaşlıkları rastlantının ve zorunluluğun ötesinde, bir ruh akrabalığıdır: Cahit Sıtkı ile Ziya Osman’ın Galatasaray’da filizlenen dostluğuna imrenmeyen var mı?
Uzun zaman sonra ilk karşılaşmanızda, daha dün vedalaşmış gibi, yadırgamadığınız kişidir gerçek arkadaş. Sanki yıllar önce yarım bırakılmış bir cümleyi yanında duraksamadan tamamladığınız sırdaştır. Kim olduğumuzu biraz da arkadaşlarımız belirler. Bir kadını ya da erkeği değil bir ‘hayat arkadaşı’ seçeriz.
Dostluğu kutsal gören Emerson, arkadaşlar sayesinde göğün genişlediğini söyler bir şiirinde. Gelgelelim edebiyatta asıl konusu arkadaşlık olan yapıt bulmak zor. (Belki Panait Istrati’nin Arkadaş’ını ayırmak gerek.) İçinde arkadaşlık geçen çok roman var ama sadece tamamlayıcı bir öğe olarak. Don Quijote ile Sanço Panza’nın, Sherlock Holmes ile Dr. Watson’ın, Kürk Mantolu Madonna’daki anlatıcı ile Raif Efendi’nin arkadaşlıkları romanların asıl konusu değildir.
Dostluk hakkında en çok bilinen metin Montaigne’in imzasını taşır. “Dostluk Üzerine” başlıklı deneme dostluğun sınırlarını belirleme çabasının yanı sıra bir tür felsefi soruşturmadır. İki insanın neden ve nasıl arkadaş olabildiğini sorgular Montaigne. Yanıtı unutulmazdır: “Onu niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.” Montaigne’in “o” diye söz ettiği Étienne de la Boétie, yazarın en iyi dostuydu. Bu dostluk Montaigne’in hayatını öyle derinden etkiledi ki kimi edebiyat tarihçilerine göre Denemeler’in yazılış nedeniydi: Arkadaşının ölümünden sonra sohbetlerinin boşluğunu doldurmak için Montaigne deneme adını verdiği metinler yazmaya başlamıştı.
Gerçek dostluğun açıklaması belki de yoktur: O, odur; siz, sizsinizdir. Bir insana ilk görüşte kanınız kaynadığında, çareyi ruhların önceden tanıştığını kabullenmekte bulursunuz.
Sıra dışı arkadaşlıkları açıklamanın başka yolu da görünmüyor. Örneğin, A.J. Ayer ile E.E. Cummings’in dostluğu başka nasıl anlaşılabilir? Mantıkçı pozitivizmin öncüsüyle Cummings gibi uçlardaki bir şairin, üstelik aralarındaki yaş farkına rağmen, içten dostluğunu –mektuplarında– okuyunca çok şaşırmıştım.
Çok defa bir arkadaş değil bir yaşam çizgisi seçeriz. Dönüp bakınca, iyi arkadaşlar seçtiğime seviniyorum—zoru görünce mızmızlık etmeyen, dünya çıkarına gönül indirmeyen, ayağı takılıp düştüğünde üstünü şöyle bir silkeleyip yoluna devam eden arkadaşlar…
İlkgençlikte arkadaşlığın bir işareti de birimize tehlikeyi haber vermek için ıslık çalmaktı. (Orhan Kemal güçlü romancı sezişiyle “arkadaş ıslıkları”nı kitap adı yapmıştı. Gerçek bir dost da iki yıl önce çevresindekilere moral vermek için “Arkadaş Islıkları” diye bir yazı kaleme aldı.) Yerinde, arkadaş ıslıkları dünyanın en güzel müziğidir.
Dünyanın gürültüsü arkadaş ıslıklarının sesini bastırıyor. Ama ben hâlâ, umutsuzluk anlarında, o ıslıkları duyuyorum.
* Bu yazı yazıldıktan sonra bir felaket haberi geldi: Ülkeyi terk etmeye çalışan Abdurrezak ailesinin botu Meriç Nehri’nde alabora olmuş. Anne Ayşe Abdurrezzak’ın ve küçük oğulları Halil Münir ile Abdülkadir Enes’in cesedine ulaşılmış. Baba Uğur Abdurrezak bir dönem ev arkadaşımdı. Bazı arkadaşlıklardan geriye derin, dinmez bir sızı kalıyor.
[Can Bahadır Yüce] 14.2.2018 [Kronos.News]
Bir öyküde, bir romanda ‘gereksiz duygusallık’ diye burun kıvrılabilecek bu sahne, zamana dayanıklı dostlukların salt mantık üzerine kurulmadığını, duyguya da yaslandığını gösteriyor. (Böyle durumlarda soğukkanlı görünmeye çalışsam da, benim de arkadaşımı çok özlediğimi söylememe gerek var mı?)
Oysa Aristoteles arkadaşlığı bir düşünce problemi olarak ortaya koymuştu. Filozofa göre üç gerekçeyle dostluklar kurarız: Fayda, erdem yahut zevk. Aristoteles hiç kimsenin –dünyadaki bütün güzelliklere sahip olsa bile– arkadaşsız yaşamak istemeyeceğini söyler. Onun philia kavramı çevresinde irdelediği arkadaşlık, modern felsefenin ilgisini pek çekmemiş. Arkadaşsız, mutlak yalnızlığı insan için en büyük ceza sayan Hume gibi konuya değinmiş filozoflar elbette var ama bir ‘arkadaşlık felsefesi’ yok.
Şefkatin aşktan üstün olduğunu (Sekizinci Mektup) biliyoruz—ya arkadaşlık? Tomris Uyar, bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu söylemişti Edip Cansever’i anarken. Öyle bir dostluğun bitmemesi içinse çaba gerekiyor. Aynı şairin bir dizesini değiştirerek söylersem, dostluklar da bakım istiyor.
Arkadaşlık, bütün ilişkiler gibi, zorluklarla sınanır. Belki bu yüzden, en sıkı dostluklar yatılı okulda başlayanlardır. Yalnızlığı ilk kez tattığınız yaşta aynı ranzayı paylaşmış, birbirinizin ayakkabısını bağlamış, söküğünü dikmiş, yatağını yapmışsınızdır (şimdi nerelerdesin T.?). Gerçek yatılı okul arkadaşlıkları rastlantının ve zorunluluğun ötesinde, bir ruh akrabalığıdır: Cahit Sıtkı ile Ziya Osman’ın Galatasaray’da filizlenen dostluğuna imrenmeyen var mı?
Uzun zaman sonra ilk karşılaşmanızda, daha dün vedalaşmış gibi, yadırgamadığınız kişidir gerçek arkadaş. Sanki yıllar önce yarım bırakılmış bir cümleyi yanında duraksamadan tamamladığınız sırdaştır. Kim olduğumuzu biraz da arkadaşlarımız belirler. Bir kadını ya da erkeği değil bir ‘hayat arkadaşı’ seçeriz.
Dostluğu kutsal gören Emerson, arkadaşlar sayesinde göğün genişlediğini söyler bir şiirinde. Gelgelelim edebiyatta asıl konusu arkadaşlık olan yapıt bulmak zor. (Belki Panait Istrati’nin Arkadaş’ını ayırmak gerek.) İçinde arkadaşlık geçen çok roman var ama sadece tamamlayıcı bir öğe olarak. Don Quijote ile Sanço Panza’nın, Sherlock Holmes ile Dr. Watson’ın, Kürk Mantolu Madonna’daki anlatıcı ile Raif Efendi’nin arkadaşlıkları romanların asıl konusu değildir.
Dostluk hakkında en çok bilinen metin Montaigne’in imzasını taşır. “Dostluk Üzerine” başlıklı deneme dostluğun sınırlarını belirleme çabasının yanı sıra bir tür felsefi soruşturmadır. İki insanın neden ve nasıl arkadaş olabildiğini sorgular Montaigne. Yanıtı unutulmazdır: “Onu niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.” Montaigne’in “o” diye söz ettiği Étienne de la Boétie, yazarın en iyi dostuydu. Bu dostluk Montaigne’in hayatını öyle derinden etkiledi ki kimi edebiyat tarihçilerine göre Denemeler’in yazılış nedeniydi: Arkadaşının ölümünden sonra sohbetlerinin boşluğunu doldurmak için Montaigne deneme adını verdiği metinler yazmaya başlamıştı.
Gerçek dostluğun açıklaması belki de yoktur: O, odur; siz, sizsinizdir. Bir insana ilk görüşte kanınız kaynadığında, çareyi ruhların önceden tanıştığını kabullenmekte bulursunuz.
Sıra dışı arkadaşlıkları açıklamanın başka yolu da görünmüyor. Örneğin, A.J. Ayer ile E.E. Cummings’in dostluğu başka nasıl anlaşılabilir? Mantıkçı pozitivizmin öncüsüyle Cummings gibi uçlardaki bir şairin, üstelik aralarındaki yaş farkına rağmen, içten dostluğunu –mektuplarında– okuyunca çok şaşırmıştım.
Çok defa bir arkadaş değil bir yaşam çizgisi seçeriz. Dönüp bakınca, iyi arkadaşlar seçtiğime seviniyorum—zoru görünce mızmızlık etmeyen, dünya çıkarına gönül indirmeyen, ayağı takılıp düştüğünde üstünü şöyle bir silkeleyip yoluna devam eden arkadaşlar…
İlkgençlikte arkadaşlığın bir işareti de birimize tehlikeyi haber vermek için ıslık çalmaktı. (Orhan Kemal güçlü romancı sezişiyle “arkadaş ıslıkları”nı kitap adı yapmıştı. Gerçek bir dost da iki yıl önce çevresindekilere moral vermek için “Arkadaş Islıkları” diye bir yazı kaleme aldı.) Yerinde, arkadaş ıslıkları dünyanın en güzel müziğidir.
Dünyanın gürültüsü arkadaş ıslıklarının sesini bastırıyor. Ama ben hâlâ, umutsuzluk anlarında, o ıslıkları duyuyorum.
* Bu yazı yazıldıktan sonra bir felaket haberi geldi: Ülkeyi terk etmeye çalışan Abdurrezak ailesinin botu Meriç Nehri’nde alabora olmuş. Anne Ayşe Abdurrezzak’ın ve küçük oğulları Halil Münir ile Abdülkadir Enes’in cesedine ulaşılmış. Baba Uğur Abdurrezak bir dönem ev arkadaşımdı. Bazı arkadaşlıklardan geriye derin, dinmez bir sızı kalıyor.
[Can Bahadır Yüce] 14.2.2018 [Kronos.News]
İçleri cayır cayır yanan muzdaripler [Safvet Senih]
Menkıbede anlatıldığı üzere, bir tasavvuf büyüğü kendi döneminin Ferîd’ini, Sahib-i Zamanı’nı araştırıyor. Mânen ona bildiriyor ki, falan yerdeki demircidir… O da gidip o demircinin yerini tesbit ediyor ve uzun zaman onu gözlemliyor. Dükkanına giren çıkanlara ve onun rutin hayatına dikkat ediyor ama herhangi bir fevkalâdelik bulup göremiyor; işte sıradan bir demirci… Neyse ziyaretine gidip onunla ahbap olmak istiyor. Sohbet sırasında demirci ona diyor ki, “Demiri ateşe soktuğum zaman birden Cehennem gözümün önüne geliyor. İnsanlığın oraya düşmesini düşününce ızdıraptan yerimde duramıyorum. ‘Yakma Allahım!’ diye yalvarmaya başlıyorum’..” diyor. Bu sözleri duyunca, makamının farkında bile olmayan sıradan bir demirci görünümlü zatın büyük bir muzdarip olduğunu anlıyor.
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Izdırapla Bütünleşen Ruhlar” yazısında bu payeye yükselenleri şöyle anlatıyor: “Gönlünü yüksek ideallere kaptırmış muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu buhurdanlık gibi tüter dururlar. Güneşler doğar batar; haftalar, aylar birbirini takip eder; mevsimler peşi peşine geçer gider de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir başka bahar ararlar… Hep hazan görür, hazan mevsimi yaşarlar, hazan türküleri dinlerle; ama ne hallerinden şikayet eder ne de kimseden dert yanarlar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlanır, fakat asla usanmazlar.
“İdeallerinin aşkına kapılmış ve o yolda ümit verici müjdelerle çoşmuş bu aydınlık ruhlar, önlerinde yığın yığın uçurumlar yığın yığın zorluklar bulunabileceğini önceden hesap ederek gerilime geçtiklerinden, ne beklenmedik şeylerle karşılaşmaları ve imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit tehlikeler katiyen onları şaşırtmaz ve davaları hakkında şüpheye düşüremez. Her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, yolların açılıp imkânsızlıkları imkanların takip edeceği inancıyla, hep azimli ve kararlıdırlar.
“Bu itibarladır ki, en ümit kırıcı hâdiseler, en karanlık şartlar içinde dahi, bedbinliğe, karamsarlığa düşmez; geçilmez gibi görünen engelleri şimşek hızıyla aşar ve soluk soluğa hedeflerine koşarlar.
“Çevrelerinde olup biten şeylere karşı daima tetikte ve alabildiğine hassastırlar. Hele bu şeyler, onların düşünce dünyaları ile alâkalı ise… İçinde yaşadıkları toplumla öylesine kaynaşmış ve bütünleşmişlerdir ki, yolunu şaşıran bir fert, istikameti bozulan bir aile ya da cemaati ayakta tutan umdelerden birinin hırpalanması onları günlerce inletir ve uykusuz bırakır.
“Umursamazlık, onların en nefret ettiği şeydir. Toplumun her kesiminde ait dert ve sıkıntıları, sinelerine saplanmış bir hançer gibi hisseder ve iki büklüm olurlar. Yüreklerinin ızdırapla çarptığı, beyin sancısıyla şakaklarının zonk zonk zonkladığı nice geceler vardır ki, yığınlar içinde bulunmalarına rağmen, onlar yine yapayalnızdırlar.
“Onların dünyasında geceler hep hasretle gelir ve bir ömür kadar da uzar gider. Ne var ki, bunu sadece onlar duyar ve onlar yaşarlar.
“İnsan herhangi bir ideale, inandığı ölçüde gönül verir ve alâkadar olur. alâkadarlığı nisbetinde yer yer sevinç zaman zaman da ızdırap duyar. Bu ölçüye göre, bağlı bulunduğu dava uğrunda bütün bir gün ve haftasını, ay ve senesini hatta senelerini verenler olabileceği gibi, onu varlığının gayesi bilip dünya ve ukbâsını feda edenler de vardır. Öyleleri vardır ki, saçları adedince başları bulunsa, davası uğrunda her gün birini isteseler tereddüt etmeden verir; verir de minnet bile eylemez… İnsanlığın İftihar Tablosu (S.A.S.), bu hususta o kadar hızlı ve o denli ileridir ki, Cenab-ı Hak, hem senâ, hem de ta’dîl makamında Ona şöyle diyordu: ‘Demek bu Söz’e inanmıyorlar diye, onların peşine düşüp kendini helâk edeceksin.’ (Kehf Suresi, 18/6)
“Ve bu eşsiz fıtratın arkasında, daha bir sürü başyüce bütün hayatları boyunca hep ızdırap düşünmüş, ızdırap soluklamış, ızdırapla eğilmiş, ızdırapla doğrulmuşlardır. Bir bakıma onların çektikleri, büyüklükleriyle doğru orantılı olmuş; çektikçe yükselmiş, yükseldikçe çekmiş ve her türlü kötülüklerden arınarak birer semâvî bilinmez haline gelmişlerdir. Evet, Hak yolunda, millet yolunda çekilen sıkıntılar kadar insanı günahlardan arındıran, ulvileştiren ikinci bir şey daha yok gibidir. ‘Günahlar içinde öyle günahlar vardır ki, namaz, oruç gibi ibadetler değil de, geçim yolundaki sıkıntı ve maişet derdi onlara kefaret olur.’ (Taberâni, Ebu Nuaym) Ya içinde yaşadığımız toplumu kurtarma gayreti ve bu uğurda çekilen sıkıntılar!..
“Bugün bizim şuna-buna değil; ‘Milletimin maddî-manevî mutluluğu için Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım.’ Diyenlere… Şahsî menfaat ve bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve Millet yolunda fani olanlara… Toplumun ızıdraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara… Elinde ilim meşalesi, her yerde bir çırağı tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücadele edenlere… üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına koşanlara… maruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe düşmeden bir küheylan gibi yoluna devam edenlere… yaşama arzusunu unutarak YAŞATMA ZEVKİYLE şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız var!...”
Üstad Hazretlerinin Eşref Edip Fergan’a söylediği şu sözler üzerinde de düşünmek gerekir.
[Safvet Senih] 14.2.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Izdırapla Bütünleşen Ruhlar” yazısında bu payeye yükselenleri şöyle anlatıyor: “Gönlünü yüksek ideallere kaptırmış muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu buhurdanlık gibi tüter dururlar. Güneşler doğar batar; haftalar, aylar birbirini takip eder; mevsimler peşi peşine geçer gider de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir başka bahar ararlar… Hep hazan görür, hazan mevsimi yaşarlar, hazan türküleri dinlerle; ama ne hallerinden şikayet eder ne de kimseden dert yanarlar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlanır, fakat asla usanmazlar.
“İdeallerinin aşkına kapılmış ve o yolda ümit verici müjdelerle çoşmuş bu aydınlık ruhlar, önlerinde yığın yığın uçurumlar yığın yığın zorluklar bulunabileceğini önceden hesap ederek gerilime geçtiklerinden, ne beklenmedik şeylerle karşılaşmaları ve imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit tehlikeler katiyen onları şaşırtmaz ve davaları hakkında şüpheye düşüremez. Her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, yolların açılıp imkânsızlıkları imkanların takip edeceği inancıyla, hep azimli ve kararlıdırlar.
“Bu itibarladır ki, en ümit kırıcı hâdiseler, en karanlık şartlar içinde dahi, bedbinliğe, karamsarlığa düşmez; geçilmez gibi görünen engelleri şimşek hızıyla aşar ve soluk soluğa hedeflerine koşarlar.
“Çevrelerinde olup biten şeylere karşı daima tetikte ve alabildiğine hassastırlar. Hele bu şeyler, onların düşünce dünyaları ile alâkalı ise… İçinde yaşadıkları toplumla öylesine kaynaşmış ve bütünleşmişlerdir ki, yolunu şaşıran bir fert, istikameti bozulan bir aile ya da cemaati ayakta tutan umdelerden birinin hırpalanması onları günlerce inletir ve uykusuz bırakır.
“Umursamazlık, onların en nefret ettiği şeydir. Toplumun her kesiminde ait dert ve sıkıntıları, sinelerine saplanmış bir hançer gibi hisseder ve iki büklüm olurlar. Yüreklerinin ızdırapla çarptığı, beyin sancısıyla şakaklarının zonk zonk zonkladığı nice geceler vardır ki, yığınlar içinde bulunmalarına rağmen, onlar yine yapayalnızdırlar.
“Onların dünyasında geceler hep hasretle gelir ve bir ömür kadar da uzar gider. Ne var ki, bunu sadece onlar duyar ve onlar yaşarlar.
“İnsan herhangi bir ideale, inandığı ölçüde gönül verir ve alâkadar olur. alâkadarlığı nisbetinde yer yer sevinç zaman zaman da ızdırap duyar. Bu ölçüye göre, bağlı bulunduğu dava uğrunda bütün bir gün ve haftasını, ay ve senesini hatta senelerini verenler olabileceği gibi, onu varlığının gayesi bilip dünya ve ukbâsını feda edenler de vardır. Öyleleri vardır ki, saçları adedince başları bulunsa, davası uğrunda her gün birini isteseler tereddüt etmeden verir; verir de minnet bile eylemez… İnsanlığın İftihar Tablosu (S.A.S.), bu hususta o kadar hızlı ve o denli ileridir ki, Cenab-ı Hak, hem senâ, hem de ta’dîl makamında Ona şöyle diyordu: ‘Demek bu Söz’e inanmıyorlar diye, onların peşine düşüp kendini helâk edeceksin.’ (Kehf Suresi, 18/6)
“Ve bu eşsiz fıtratın arkasında, daha bir sürü başyüce bütün hayatları boyunca hep ızdırap düşünmüş, ızdırap soluklamış, ızdırapla eğilmiş, ızdırapla doğrulmuşlardır. Bir bakıma onların çektikleri, büyüklükleriyle doğru orantılı olmuş; çektikçe yükselmiş, yükseldikçe çekmiş ve her türlü kötülüklerden arınarak birer semâvî bilinmez haline gelmişlerdir. Evet, Hak yolunda, millet yolunda çekilen sıkıntılar kadar insanı günahlardan arındıran, ulvileştiren ikinci bir şey daha yok gibidir. ‘Günahlar içinde öyle günahlar vardır ki, namaz, oruç gibi ibadetler değil de, geçim yolundaki sıkıntı ve maişet derdi onlara kefaret olur.’ (Taberâni, Ebu Nuaym) Ya içinde yaşadığımız toplumu kurtarma gayreti ve bu uğurda çekilen sıkıntılar!..
“Bugün bizim şuna-buna değil; ‘Milletimin maddî-manevî mutluluğu için Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım.’ Diyenlere… Şahsî menfaat ve bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve Millet yolunda fani olanlara… Toplumun ızıdraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara… Elinde ilim meşalesi, her yerde bir çırağı tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücadele edenlere… üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına koşanlara… maruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe düşmeden bir küheylan gibi yoluna devam edenlere… yaşama arzusunu unutarak YAŞATMA ZEVKİYLE şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız var!...”
Üstad Hazretlerinin Eşref Edip Fergan’a söylediği şu sözler üzerinde de düşünmek gerekir.
[Safvet Senih] 14.2.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Ayşe öğretmen ve iki evladı Meriç’te boğuldu, 5 kişi kayıp: Katilleri kim?
Ege’de can veren Maden ailesinden sonra bir dram da Meriç Nehri’nde yaşandı. Meriç, Ayşe öğretmen ve iki evladına mezar oldu dün. Baba Uğur Abdurrezzak’ın da aralarında olduğu bottaki diğer 5 kişi ise kayıp…
Önce eşini ve kendisini KHK ile mesleğinden attılar, sonra bir lokma ekmeği çok gördüler; iş kapılarını bir bir yüzlerine kapattılar. Ayşe ve Uğur öğretmenin, hayatı yaşanmaz kıldıkları vatanından hürriyet hayaliyle bindiği mülteci botu Meriç Nehri’nde alabora oldu. Jandarma buz gibi sulardan önce ciğerpareleri Enes ve Münir’in cansız bedenlerini çıkardı, ardından Ayşe öğretmeni. Ayşe Abdurrezzak 37, Halil Münir 3, Abdülkadir Enes 11 yaşındaydı.
Dram yürekleri dağlasa da duyarsızlık acıyı daha da katladı. Bir anneyi kış soğuğunda ucuz bir bota bindiren zulmün sorgulanmamasıydı vicdanları kavuran. Aktivist Veli Saçılık, isyanını ‘Üç yaşında bebeler nehir sularında boğularak ölüyor. Arakan gündem oluyor, Meriç olamıyor.’ diye dile getirdi. Ömer Faruk Gergerlioğlu, ‘Allah’tan korkun, kuldan utanın..’ diye seslendi ülkeyi yönetenlere…
Sosyal medyada ise şu soru dönüp durdu: ‘Masumların katili Meriç mi yoksa onları bir günde terörist ilan edenler, yurtlarında yaşam hakkı tanımayanlar ve bunca zulme kulak tıkayanlar mı?
3 CAN BOĞULDU, 5’İ KAYIP
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırı belirleyen Ege Denizi ve Meriç Nehri’nin suları son birkaç yıldır pek çok Suriyeli mülteciye mezar oldu. İki ülkeyi ayıran suların son kurbanları ise Gülen Hareketi gönüllüler. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında 5 kişilik Maden ailesi Yunanistan’ın Midilli adasına geçmeye çalışırken boğulmuştu. 13 Şubat’ta ise daha büyük bir facia Meriç Nehri’nde gerçekleşti.
İki aileden oluşan 8 kişilik grubu taşıyan plastik bot Meriç Nehri’nde alabora oldu. Ayşe Abdurrezzak ve iki çocğunun cesedi kıyıya vururken diğerleri hâlâ kayıp. Aileyi tehlikeli yolculuğa çıkaran süreç Türkiye’deki 15 Temmuz şaibeli darbe girişiminin ardından başladı. Edinilen bilgilere göre, baba Uğur Abdurrezak, 11 aylık hapis sürecinin ardından Ocak ayında tahliye olmuştu. 39 yaşındaki İngilizce öğretmeni Uğur Abdurrezak ve 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni eşi Ayşe Abdurrezak, AKP’nin KHK ile mesleklerinden ihraç ettiği 30 bin öğretmen arasındaydı. İkisi de Hizmet Hareketi mensubu oldukları gerekçesiyle işlerini kaybettiler.
ADALETSİZLİK YÜZÜNDEN ÜLKEYİ TERK ETME KARARI ALDILAR
Uğur Abdurrezak, işini kaybettikten 6 ay sonra bir sabah evinden gözaltına alındı ve İzmit Kandıra Cezaevi’nde 11 ay tutuklu kaldı. Geçtiğimiz Ocak ayında tahliye edildi ancak “terörist” suçlamasıyla davası devam ediyordu. 6.5 ile 22 yıl arasında hapis cezasıyla yargılanan Uğur Abdurrazak bu nedenle ailesiyle birlikte ülkesini terketmeye karar verdi.
11 yaşındaki oğlu Abdülkadir Enes ve 2 yaşındaki oğlu Halil Münir’i yanlarına alan aile 13 Şubat gece yarısı Meriç nehri üzerinden Türkiye’den kaçmak için yola koyuldu. İnsan kaçakçıları eşliğinde uzun yürüyüşün ardından sabah 05:00 civarında Meriç nehrine ulaşan aileyle birlikte yürüyen başka bir aile daha vardı. 30 yaşındaki Fahrettin Doğan ve 28 yaşındaki Aslı Doğan ile 2.5 yaşındaki bebekleri İbrahim Selim Doğan. Fatih Yaşar isimli bir başka arkadaşları da onlarla beraberdi.
Üçü çocuk toplam 8 kişi, insan kaçakçıları eşliğinde Meriç Nehri kıyısında kendilerini karşıya geçirecek plastik bota bindi. Ancak bilinmeyen bir sebeple bot nehri geçerken alabora oldu. Yapılan ilk aramada Ayşe Abdurrezak ve 11 ile 2 yaşındaki iki oğlunun cesedi bulundu. Botla karşıya geçmeye çalışan diğer 5 kişiyi arama çalışmaları ise sürüyor.
MÜNİR BEBEKLER…
İki yıl önce Aylan bebeğin boğulmasıyla Suriyeli mültecilerin dramı konuşulurken şimdi Türkiyeli mülteciler ve bebekleri aynı şekilde boğularak hayatını kaybediyor. Gülen Hareketi mensuplarına Türkiye’de uygulanan sosyal ölüm politakaları nedeniyle benzer can kayıplarının artması olası. Yaklaşık 50 bin Gülen Hareketi gönüllüsü tutuklu durumda. 120 binden fazla kişi hakkında hakkında ise yargı süreci devam ediyor. Hizmet Hareketi gönüllüsü 10 binden fazla kişi tehlikeli yolculukları göze alarak Avrupa ülkelerine iltica etti.
‘ÇOCUĞUMU KURTARIN’
Türkiye’de yaşanan baskı ve zulümden kurtulmak için Yunanistan’a geçmek isteyenlerin bindiği ve Meriç’te alabora olan botta 8 kişi vardı. Bottaki annelerden birinin “Çocuğumu kurtarın” feryadından sonra nöbetçi askerler AFAD Edirne ekiplerine haber verdi. Ekipler nehirde botlarla arama çalışması başlattı. Arama sırasında ilk olarak patlamış lastik bot bulundu. Ekipler daha sonra 2 evladıyla birlikte Ayşe Abdurrezzak’ın cansız bedenine ulaştı. Cesetler botla karaya çıkarılarak, cenaze nakil araçlarına konuldu. Kayıpların aranması çalışmaları hala devam ediyor.
[TR724] 14.2.2018
Önce eşini ve kendisini KHK ile mesleğinden attılar, sonra bir lokma ekmeği çok gördüler; iş kapılarını bir bir yüzlerine kapattılar. Ayşe ve Uğur öğretmenin, hayatı yaşanmaz kıldıkları vatanından hürriyet hayaliyle bindiği mülteci botu Meriç Nehri’nde alabora oldu. Jandarma buz gibi sulardan önce ciğerpareleri Enes ve Münir’in cansız bedenlerini çıkardı, ardından Ayşe öğretmeni. Ayşe Abdurrezzak 37, Halil Münir 3, Abdülkadir Enes 11 yaşındaydı.
Dram yürekleri dağlasa da duyarsızlık acıyı daha da katladı. Bir anneyi kış soğuğunda ucuz bir bota bindiren zulmün sorgulanmamasıydı vicdanları kavuran. Aktivist Veli Saçılık, isyanını ‘Üç yaşında bebeler nehir sularında boğularak ölüyor. Arakan gündem oluyor, Meriç olamıyor.’ diye dile getirdi. Ömer Faruk Gergerlioğlu, ‘Allah’tan korkun, kuldan utanın..’ diye seslendi ülkeyi yönetenlere…
Sosyal medyada ise şu soru dönüp durdu: ‘Masumların katili Meriç mi yoksa onları bir günde terörist ilan edenler, yurtlarında yaşam hakkı tanımayanlar ve bunca zulme kulak tıkayanlar mı?
3 CAN BOĞULDU, 5’İ KAYIP
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırı belirleyen Ege Denizi ve Meriç Nehri’nin suları son birkaç yıldır pek çok Suriyeli mülteciye mezar oldu. İki ülkeyi ayıran suların son kurbanları ise Gülen Hareketi gönüllüler. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında 5 kişilik Maden ailesi Yunanistan’ın Midilli adasına geçmeye çalışırken boğulmuştu. 13 Şubat’ta ise daha büyük bir facia Meriç Nehri’nde gerçekleşti.
İki aileden oluşan 8 kişilik grubu taşıyan plastik bot Meriç Nehri’nde alabora oldu. Ayşe Abdurrezzak ve iki çocğunun cesedi kıyıya vururken diğerleri hâlâ kayıp. Aileyi tehlikeli yolculuğa çıkaran süreç Türkiye’deki 15 Temmuz şaibeli darbe girişiminin ardından başladı. Edinilen bilgilere göre, baba Uğur Abdurrezak, 11 aylık hapis sürecinin ardından Ocak ayında tahliye olmuştu. 39 yaşındaki İngilizce öğretmeni Uğur Abdurrezak ve 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni eşi Ayşe Abdurrezak, AKP’nin KHK ile mesleklerinden ihraç ettiği 30 bin öğretmen arasındaydı. İkisi de Hizmet Hareketi mensubu oldukları gerekçesiyle işlerini kaybettiler.
ADALETSİZLİK YÜZÜNDEN ÜLKEYİ TERK ETME KARARI ALDILAR
Uğur Abdurrezak, işini kaybettikten 6 ay sonra bir sabah evinden gözaltına alındı ve İzmit Kandıra Cezaevi’nde 11 ay tutuklu kaldı. Geçtiğimiz Ocak ayında tahliye edildi ancak “terörist” suçlamasıyla davası devam ediyordu. 6.5 ile 22 yıl arasında hapis cezasıyla yargılanan Uğur Abdurrazak bu nedenle ailesiyle birlikte ülkesini terketmeye karar verdi.
11 yaşındaki oğlu Abdülkadir Enes ve 2 yaşındaki oğlu Halil Münir’i yanlarına alan aile 13 Şubat gece yarısı Meriç nehri üzerinden Türkiye’den kaçmak için yola koyuldu. İnsan kaçakçıları eşliğinde uzun yürüyüşün ardından sabah 05:00 civarında Meriç nehrine ulaşan aileyle birlikte yürüyen başka bir aile daha vardı. 30 yaşındaki Fahrettin Doğan ve 28 yaşındaki Aslı Doğan ile 2.5 yaşındaki bebekleri İbrahim Selim Doğan. Fatih Yaşar isimli bir başka arkadaşları da onlarla beraberdi.
Üçü çocuk toplam 8 kişi, insan kaçakçıları eşliğinde Meriç Nehri kıyısında kendilerini karşıya geçirecek plastik bota bindi. Ancak bilinmeyen bir sebeple bot nehri geçerken alabora oldu. Yapılan ilk aramada Ayşe Abdurrezak ve 11 ile 2 yaşındaki iki oğlunun cesedi bulundu. Botla karşıya geçmeye çalışan diğer 5 kişiyi arama çalışmaları ise sürüyor.
MÜNİR BEBEKLER…
İki yıl önce Aylan bebeğin boğulmasıyla Suriyeli mültecilerin dramı konuşulurken şimdi Türkiyeli mülteciler ve bebekleri aynı şekilde boğularak hayatını kaybediyor. Gülen Hareketi mensuplarına Türkiye’de uygulanan sosyal ölüm politakaları nedeniyle benzer can kayıplarının artması olası. Yaklaşık 50 bin Gülen Hareketi gönüllüsü tutuklu durumda. 120 binden fazla kişi hakkında hakkında ise yargı süreci devam ediyor. Hizmet Hareketi gönüllüsü 10 binden fazla kişi tehlikeli yolculukları göze alarak Avrupa ülkelerine iltica etti.
‘ÇOCUĞUMU KURTARIN’
Türkiye’de yaşanan baskı ve zulümden kurtulmak için Yunanistan’a geçmek isteyenlerin bindiği ve Meriç’te alabora olan botta 8 kişi vardı. Bottaki annelerden birinin “Çocuğumu kurtarın” feryadından sonra nöbetçi askerler AFAD Edirne ekiplerine haber verdi. Ekipler nehirde botlarla arama çalışması başlattı. Arama sırasında ilk olarak patlamış lastik bot bulundu. Ekipler daha sonra 2 evladıyla birlikte Ayşe Abdurrezzak’ın cansız bedenine ulaştı. Cesetler botla karaya çıkarılarak, cenaze nakil araçlarına konuldu. Kayıpların aranması çalışmaları hala devam ediyor.
[TR724] 14.2.2018
Hulusi Akar mahkemeye gelirse… [Adem Yavuz Arslan]
Bir önceki yazımda Ankara ile Washington arasındaki görüş ayrılıklarının derin olduğunu, iki tarafın da ayağını gazdan çekmediğini dolayısıyla ufukta bir iyileşme görünmediğini anlatmıştım.
Geçtiğimiz birkaç gün içinde bu durumu teyit eden başka gelişmeler oldu.
Başkan Trump’ın 2019 bütçesinin detaylarına göre Pentagon YPG’nin de içinde bulunduğu SDG’ye 300 milyon dolar bütçe ayırdı.
Bu para ‘eğit-donat’ için kullanılacak.
Pentagon kurulacak sınır gücü için de 200 milyon dolar harcayacak. Ayrıca ABD, 2019’da Suriye ve Irak’ta 6 bin asker bulundurmayı planlıyor.
Bir başka ifadeyle Washington, Ankara’nın tepkilerine kulak asmıyor.
ABD cephesinden yapılan açıklamaların ortak noktası şu: “IŞID ile mücadele öncelikli, Kürtler müttefik.”
Böyle bir denklemde Dışişleri Bakanı Rex Tillerson yarın Ankara’ya geliyor.
Cuma sabahı da Erdoğan ile görüşecek. Bu görüşmelerin iki başkent arasındaki fikir ayrılıklarını gidermesi beklenmiyor zira ABD medyasına yansıyan değerlendirmelere göre Tillerson insan hakları uyarısı yapacak, Afrin’de tansiyonun düşürülmesini talep edecek.
Ankara’nın bu taleplere nasıl yaklaşacağını kestirmek zor değil.
Zira Erdoğan’ın OHAL’i bitirmek gibi bir planı yok. Projeksiyonlara göre Afrin Operasyonu da aylar sürecek.
Yani biz benzeri konular etrafında uzun süre konuşacağız.
15 TEMMUZ İÇİN TARİHİ FIRSAT
Bu aşamada Washington-Ankara ilişkilerine bir virgül koyup 15 Temmuz darbe girişimine dair önemli bir gelişmeye odaklanmakta fayda var.
Daha önce de birkaç kez yazmıştım.
Şu anda Türkiye’de olabilsem 15 Temmuz davalarını yakından izlerdim. Çünkü mahkeme salonlarında enteresan gelişmeler yaşanıyor.
İfadeler ve çapraz sorgular ‘resmi söylem’i boşa çıkartıyor. Ancak özgür ve bağımsız medya kalmadığı için mahkemeleri izleyen yok. Dolayısıyla kamuoyu gelişmelerden haberdar değil.
İşte o mahkemelerden birisinde ilginç bir gelişme oldu.
Kamuoyunda ‘Genelkurmay Çatı Davası’ olarak bilinen ve aralarında “Yurtta Sulh Konseyi” üyelerinin de bulunduğu 221 sanığın yargılandığı davaya bakan Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı tanık olarak 19 Şubat’ta mahkemeye çağırdı.
Çağrıda Org. Yaşar Güler ve Org. Abidin Ünal gibi 15 Temmuz’un kritik isimleri de var.
Söz konusu isimlerin tanık olarak mahkemeye çağrılması önemli. Zira Akar bugüne kadar TBMM Araştırma Komisyonu’na bile gitmedi.
Sürekli açılışlarda, seyahatlerde ve medyanın önünde olmasına rağmen 15 Temmuz’a dair hiçbir şey anlatmadı.
Mahkemenin çağrısına ne cevap verecek bilmiyorum.
Hatırlanacağı gibi dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı da TBMM’nin çağrısına ‘Suriye’deyim, gelemem’ demiş ve gitmemişti.
Aksakallı ayrıca Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Özel Kuvvetler Komutanlığı davasında tanık olarak çağrılmış ama oraya da gitmemişti.
Sanıklarla yüzleştirilmeyen Aksakallı yazılı ifade vermiş ve adeta avukatların sorularından kaçırılmıştı.
Akar ve kuvvet komutanları nasıl bir taktik izleyecek şimdilik bilinmiyor.
Ancak mahkemeye giderler ve sanıklarla yüzleşirlerse 15 Temmuz’a dair cevapsız sorulardan bazılarına yanıt bulunabilir.
Çünkü Akar ve Ünal, Fidan’la birlikte 15 Temmuz akşamı yaşanan ‘tuhaf olaylar zinciri’ndeki en kritik üç halkayı teşkil ediyor.
AKAR DARBEYİ NEDEN ÖNLEMEDİĞİNİ AÇIKLAYACAK MI?
Hulusi Akar bugüne kadar 15 Temmuz’a dair hiçbir soruya cevap vermedi.
Gerçi TBMM Araştırma Komisyonu’na yazılı bir cevap yolladı ama o da mevcut sorulara cevap olmaktan çok yeni sorulara neden oldu.
Hatırlanacağı gibi komisyona çağrılmayan (Darbeyi araştıracağı söylenen komisyon Genelkurmay Başkanı ve MİT müsteşarını davet etmedi!) Akar’a ‘suya sabuna dokunmayan’ 10 soru yollanmıştı.
Akar uzun süre bu sorulara cevap vermedi.
Ne zaman ki MİT’e gidip darbeyi ihbar eden binbaşı O.K.’nın ifadeleri ortaya çıktı, Akar jet hızıyla bir cevap yolladı.
Akar’ın yazılı cevapları 15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğuna dair tezleri güçlendirirken darbe gecesine dair en temel sorulara cevap vermekten uzaktı.
AKAR’A SORULMASI GEREKEN SORULAR
Akar mahkemeye gelir ve tanıklık yaparsa belki bazı sorulara cevap bulabiliriz.
En başta darbe istihbaratını aldıktan sonra ‘personel kışlayı terk etmesin’ emrini neden vermediğini açıklayabilir.
‘Resmi 15 Temmuz senaryosu’na göre binbaşı O.K. ihbarı yaptıktan iki saat sonra MİT müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e telefonla ‘durumu’ iletiyor.
Saat 18’de Fidan Genelkurmay’a gidiyor. Ardından da Akar, ‘Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ diyor.
Yani Genelkurmay Başkanı bu saat itibariyle cuntadan haberdar. Ama ‘iki dakikada açığa çıkarılacak olan darbeyi’ önlemeye dair adım atmıyor.
Kuvvet komutanları ile görüşmüyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakanı bilgilendirmiyor.
İçişleri Bakanı ile konuşmuyor.
‘Personel kışlayı terk etmesin’ dese darbe baştan önlenecek fakat bu kritik adımı ‘nedense’ atmıyor.
Karargâhta ‘darbecilerin gelip kendini esir almasını’ bekliyor. Buna rağmen TBMM’ye ‘geç gönderdiği’ yazılı cevapta ‘alınan tedbirlerle darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı’ diyor.
Akar’ın darbeyi önlemek için neler yapabileceğinin listesi uzun. Bir cümlelik basın bülteni hatta ‘tweet’ bile darbeyi önleyebilirdi.
Fakat hiçbir şey yapmadığı gibi gece boyunca ‘darbecilerle birlikteymiş’ imajı verdi.
Akıncı iddianamesini açın okuyun. Ya da bugünlerde devam eden mahkemeye bakın. Akar ve Ünal’ın ‘esir alınmış’ bir halinin olmadığında herkes hemfikir. Akıncı Üssü’nden 1.5 yıl sonra çıkan görüntülerde ‘esir alınmadığı’ görülebiliyor.
Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilirdi’ fakat o yapmıyor.
Olayların çığırından çıkmasını bekliyor.
Darbe sonrası kendi talimatıyla hareket eden isimleri ‘darbeci’ diye tutuklatıyor.
Mesela Mehmet Dişli savunmasında iddianamede çok çelişki olduğunu söyleyerek Akın Öztürk’ün Orgeneral Akar’ın emriyle Akıncı Üssü’ne geldiğini, Öztürk’ün daha sonra Çankaya Köşkü’ne gelmek üzere, planlama gereği orada kaldığını anlattı.
Eğer ‘işin planlayıcılarından biri değilse’ çoktan görevden alınması gerekirdi. Sonuçta emrinizdeki askerler darbe planlıyor, siz haber alamıyorsunuz, ihbara rağmen önleyemiyorsunuz ve 249 kişi hayatını kaybediyor.
Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve yönetim kademesi darbe girişimini eşinden dostundan, eniştesinden öğreniyor!
Eğer hala görevde iseniz o zaman ‘işin planlayıcılarından’ biri olduğunuz anlamı çıkar.
Akar eğer mahkemeye gelir ve sorulara cevap verirse o gün saat 14:45 ile darbenin başladığı 21:00’e kadar olan sürede Karargah’ta neler olduğunu da anlatabilir.
O geceye dair sayısız sorulardan birisi de darbenin 1 numarası denen Akın Öztürk’ün pozisyonu.
Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklamada var.
Ayrıca Genelkurmay’ın darbeden 5 gün sonra hazırladığı raporda Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösteriliyor.
Akın Öztürk’ün mahkeme ifadeleri ortada. Akar’ı şahit göstermişti. Akar belki Öztürk’ün durumuna dair karmaşaya da bir açıklık getirir.
Akar’a ‘en yakın’ general olarak gösterilen Mehmet Dişli de ifadesinde benzer şeyler anlattı.
Hatta mahkemeden yansıyan az sayıdaki haberlere göre ‘ağlamaklı bir ses tonu ile’ Akar’ın kendini neden suçladığını anlayamadığını söyledi. “İnşallah buraya gelir ve açıklar” diyen Dişli “Cezaevinde 22 kilo vermeme sebep olan bu ifadeleri neden söyledi, bunun cevabını bulamadım” dedi.
Akar mahkemeye gelirse belki bu açıklamalara da bir cevap verir.
AKAR, FİDAN’LA BULUŞMASINI NASIL UNUTTU?
Aslında Akar’a sorulacak sorular hayli uzun.
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Komisyonu’na gönderdiği yazılı metinde, O.K.’nın ihbarından sonra MİT ve Genelkurmay arasında sürdürülen iletişimin ardından, bizzat kendisinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı telefonla arayarak Genelkurmaya davet ettiğini anlatıyor.
Oysa Hulusi Akar, darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz’da savcılığa tanık olarak verdiği ifadesinde, O.K.’nın ihbarından sonra Hakan Fidan’ın Genelkurmay binasına gelip kendisiyle görüştüğü bilgisine yer vermiyordu.
Akar’ın ifadelerindeki bu farkın izahını yapması gerekiyor. Zira darbe gibi hayati bir olayla ilgili Fidan’ın Genelkurmay’a davet edilmesini ve onunla yaptığı görüşmeyi unutmuş olamaz.
Bugüne kadar yapılan duruşmalarda başta Genelkurmay Karargahı olmak üzere TSK bünyesinde görev yapmış birçok isim Akar’ı işaret etti.
Mesela Eski Tuğgeneral Erhan Caha doğrudan “Bu vahim ve menfur darbe teşebbüsü, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve MİT müsteşarının, planı, bilgisi ve kontrolü dahilinde olmuştur” dedi.
Akar’ı Akıncılar’dan Başbakanlığa götüren pilotun mahkeme ifadesinde söylediği “Akar bana, ‘erken davrandık, rezil olduk’ dedi” açıklaması önemliydi.
Akar bugüne kadar bu ithamlara bir cevap vermedi.
Akar’ın ÖKK’da Hakan Fidan ile yaptığı uzun toplantılara dair cevaplaması gereken başka sorular da var.
Özetle, Akar’ın 15 Temmuz’a dair açıklaması gerekenlerin listesi bir hayli uzun. Akar’ın tanıklığı bu soruların cevap bulması için bir fırsat olabilir.
Tabi mahkemeye gelirse.
ABİDİN ÜNAL’A SORULMASI GEREKEN SORULAR
Mahkemenin tanık olarak çağırdığı bir diğer kritik isim şüphesiz Abidin Ünal.
Tıpki Akar ve Fidan gibi, Ünal’ın da cevaplaması gereken çok sayıda soru var.
Mesela şuradan başlayalım:
Abidin Ünal darbe girişiminden 2 gün sonra müşteki sıfatıyla ifade veriyor. Orada darbeden 21.30 sularında eşinin telefonu ile haberdar olduğunu söylüyor. Fakat 13 gün sonra verdiği ek ifadede saat 19.06’da Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’nin uçuş yasağını bildirmesi ile haberdar olduğunu söylüyor.
Aynı konuda neden farklı iki ifade var? Aynı konuda iki farklı doğru olamayacağına göre Ünal hangisinde yalan söylüyor?
İfadelere ve tutanaklara göre Abidin Ünal darbeden 19.06’da haberdar olmuş gözüküyor. Peki tüm Türkiye’de hava sahasının kapatıldığı bilgisini aldığında neden karargâha geçip duruma göz kulak olma ihtiyacı hissetmedi?
Dahası düğünün sahibi, Hava Kuvvetleri’nin 2 numarası, Eskişehir Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’e neden haber vermedi?
Mehmet Şanver ifadesinde olaylara dair 21.30’a kadar bilgisi olmadığını, hava sahasından sorumlu komutan olarak kendisine bilgi verilmesi gerektiğini söyledi.
Ünal’ın Hulusi Akar’la görüşmeye çalışmaması, Mehmet Şanver’e uçuş yasağı ile ilgili bilgi vermemesi nasıl açıklanabilir?
Dahası Mehmet Şanver’in anlatımlarına göre akşam 19.30’da Korgeneral Cemal Kadıoğlu’nun Eskişehir’de tuhaf durumların olduğunu söylemesi üzerine Kadıoğlu’na Eskişehir’e gitmesi talimatı veriyor.
Bu aşamada durumu Abidin Ünal’a aktarıyor. Abidin Ünal ise ‘gerek yok’ deyip Kadıoğlu’nun Eskişehir’e gitmesini engelliyor. Ünal en kritik bilgiyi ilgili komutanlardan saklarken aynı zamanda erken müdahale edilmesini de engelliyor. Neden?
Sorulara devam edelim.
Abidin Ünal’a sorulması gereken bir diğer soru şu: 19.06’da hava sahasının kapatılması talimatını almasına rağmen neden düğüne devam etti?
Düğünü basan timin komutanı Yılmaz Bahar’ın anlatımlarına göre baskın anında başta Ünal olmak üzere hiçbir komutanda panik havası yokmuş. Bu kadar yoğun terör riski olan bir ülkede kuvvet komutanı ve 23 generalin bu kadar kolay teslim alınması normal mi?
Abidin Ünal, 21.30’a kadar bu timin gelip kendilerini almasını mı bekledi?
İfadelere göre Abidin Ünal, Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Akıncı’ya götürülüyor. Savcılık ifadesine göre kelepçesiz ve elinde telefon var. Hatta Akıncı’ya ininceye kadar Eskişehir’deki üsle konuşup darbecilerle mücadele ediyor.
Bu nasıl bir gözaltı ki ne gözleri bağlanmış, ne kelepçe takılmış ne de cep telefonu elinden alınmış. Üstelik Ünal ‘darbecilerin’ gözetiminde iken darbecilere karşı mücadelenin en etkin merkezi olan Eskişehir’le koordinasyonu yürütmüş.
Bu senaryoda bir tuhaflık yok mu?
Akıncı Üssü iddianamesinde yer alan ifadelere göre Abidin Ünal 02.00 sularında üsse getiriliyor. Binbaşı İbrahim Yozgat’ın ifadesine göre Ünal gayet neşeliymiş ve pilotlara ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ demiş.
‘Derdest edilmiş bir kuvvet komutanı’, Ankara’nın üstünde alçak uçuş yapan pilotları görünce gülümseyip ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ der mi?
Abidin Ünal’ın ‘son derece keyifli’ hali başka pilotların ifadelerinde de var. Ankara’ya bomba yağdıran pilotlarla karşılaşınca Hava Kuvvetleri Komutanı olarak ‘iyi akşamlar çocuklar, kolay gelsin’ şeklinde konuştu mu?
Abidin Ünal o gece Akın Öztürk ile kaç kez telefonla görüştü? Ona neler söyledi?
Sanıklardan Tümgeneral Haluk Şahar ifadesinde, Abidin Ünal’ın ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık, darbe etkili olurdu’ gibi bir şeyler söylediğini anlatıyor. Abidin Ünal, ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık’ dedi mi gerçekten?
Abidin Ünal’a sorulması gereken sorulardan birisi de 15 Temmuz günü Yalova Hava Meydan Komutanlığı’na yaptığı ziyaret.
O ‘sıra dışı’ seyahatin nedeni neydi?
O akşam otobüslere bindirilerek İstanbul’a gönderilecek askeri okul öğrencileri için ‘çocukları yormayın, akşam yorulacaklar’ dedi mi?
15 TEMMUZ SORULARI NE OLACAK?
15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 1,5 yıldan fazla bir zaman geçti.
250 kişinin öldüğü, binlerce kişinin yaralandığı olaylara dair etkin bir soruşturma yapılmadı.
Hatta olaylar araştırılmasın diye KHK ile özel koruma getirildi. Medya, yargı ve bürokrasi tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için darbe girişimine dair sorulara, çelişkilere ve tutarsızlıklara cevap bulacak bir mercii yok.
İktidar ‘Allah’ın lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz’un rantını yemeye devam ediyor. Cemaat ise o kadar çok dayak yedi ki artık yapmadığı darbeyi bile kabullenmiş gözüküyor.
Gelinen noktada cevapsız sorular ve çelişkiler nedeniyle 15 Temmuz kötü kokular yükselen bozuk bir yemek gibi.
Bu yemeği afiyetle yemeye devam edecek misiniz? Yoksa gerçeği aramaya devam mı edeceksiniz?
[Adem Yavuz Arslan] 14.2.2018 [TR724]
Geçtiğimiz birkaç gün içinde bu durumu teyit eden başka gelişmeler oldu.
Başkan Trump’ın 2019 bütçesinin detaylarına göre Pentagon YPG’nin de içinde bulunduğu SDG’ye 300 milyon dolar bütçe ayırdı.
Bu para ‘eğit-donat’ için kullanılacak.
Pentagon kurulacak sınır gücü için de 200 milyon dolar harcayacak. Ayrıca ABD, 2019’da Suriye ve Irak’ta 6 bin asker bulundurmayı planlıyor.
Bir başka ifadeyle Washington, Ankara’nın tepkilerine kulak asmıyor.
ABD cephesinden yapılan açıklamaların ortak noktası şu: “IŞID ile mücadele öncelikli, Kürtler müttefik.”
Böyle bir denklemde Dışişleri Bakanı Rex Tillerson yarın Ankara’ya geliyor.
Cuma sabahı da Erdoğan ile görüşecek. Bu görüşmelerin iki başkent arasındaki fikir ayrılıklarını gidermesi beklenmiyor zira ABD medyasına yansıyan değerlendirmelere göre Tillerson insan hakları uyarısı yapacak, Afrin’de tansiyonun düşürülmesini talep edecek.
Ankara’nın bu taleplere nasıl yaklaşacağını kestirmek zor değil.
Zira Erdoğan’ın OHAL’i bitirmek gibi bir planı yok. Projeksiyonlara göre Afrin Operasyonu da aylar sürecek.
Yani biz benzeri konular etrafında uzun süre konuşacağız.
15 TEMMUZ İÇİN TARİHİ FIRSAT
Bu aşamada Washington-Ankara ilişkilerine bir virgül koyup 15 Temmuz darbe girişimine dair önemli bir gelişmeye odaklanmakta fayda var.
Daha önce de birkaç kez yazmıştım.
Şu anda Türkiye’de olabilsem 15 Temmuz davalarını yakından izlerdim. Çünkü mahkeme salonlarında enteresan gelişmeler yaşanıyor.
İfadeler ve çapraz sorgular ‘resmi söylem’i boşa çıkartıyor. Ancak özgür ve bağımsız medya kalmadığı için mahkemeleri izleyen yok. Dolayısıyla kamuoyu gelişmelerden haberdar değil.
İşte o mahkemelerden birisinde ilginç bir gelişme oldu.
Kamuoyunda ‘Genelkurmay Çatı Davası’ olarak bilinen ve aralarında “Yurtta Sulh Konseyi” üyelerinin de bulunduğu 221 sanığın yargılandığı davaya bakan Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı tanık olarak 19 Şubat’ta mahkemeye çağırdı.
Çağrıda Org. Yaşar Güler ve Org. Abidin Ünal gibi 15 Temmuz’un kritik isimleri de var.
Söz konusu isimlerin tanık olarak mahkemeye çağrılması önemli. Zira Akar bugüne kadar TBMM Araştırma Komisyonu’na bile gitmedi.
Sürekli açılışlarda, seyahatlerde ve medyanın önünde olmasına rağmen 15 Temmuz’a dair hiçbir şey anlatmadı.
Mahkemenin çağrısına ne cevap verecek bilmiyorum.
Hatırlanacağı gibi dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı da TBMM’nin çağrısına ‘Suriye’deyim, gelemem’ demiş ve gitmemişti.
Aksakallı ayrıca Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Özel Kuvvetler Komutanlığı davasında tanık olarak çağrılmış ama oraya da gitmemişti.
Sanıklarla yüzleştirilmeyen Aksakallı yazılı ifade vermiş ve adeta avukatların sorularından kaçırılmıştı.
Akar ve kuvvet komutanları nasıl bir taktik izleyecek şimdilik bilinmiyor.
Ancak mahkemeye giderler ve sanıklarla yüzleşirlerse 15 Temmuz’a dair cevapsız sorulardan bazılarına yanıt bulunabilir.
Çünkü Akar ve Ünal, Fidan’la birlikte 15 Temmuz akşamı yaşanan ‘tuhaf olaylar zinciri’ndeki en kritik üç halkayı teşkil ediyor.
AKAR DARBEYİ NEDEN ÖNLEMEDİĞİNİ AÇIKLAYACAK MI?
Hulusi Akar bugüne kadar 15 Temmuz’a dair hiçbir soruya cevap vermedi.
Gerçi TBMM Araştırma Komisyonu’na yazılı bir cevap yolladı ama o da mevcut sorulara cevap olmaktan çok yeni sorulara neden oldu.
Hatırlanacağı gibi komisyona çağrılmayan (Darbeyi araştıracağı söylenen komisyon Genelkurmay Başkanı ve MİT müsteşarını davet etmedi!) Akar’a ‘suya sabuna dokunmayan’ 10 soru yollanmıştı.
Akar uzun süre bu sorulara cevap vermedi.
Ne zaman ki MİT’e gidip darbeyi ihbar eden binbaşı O.K.’nın ifadeleri ortaya çıktı, Akar jet hızıyla bir cevap yolladı.
Akar’ın yazılı cevapları 15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğuna dair tezleri güçlendirirken darbe gecesine dair en temel sorulara cevap vermekten uzaktı.
AKAR’A SORULMASI GEREKEN SORULAR
Akar mahkemeye gelir ve tanıklık yaparsa belki bazı sorulara cevap bulabiliriz.
En başta darbe istihbaratını aldıktan sonra ‘personel kışlayı terk etmesin’ emrini neden vermediğini açıklayabilir.
‘Resmi 15 Temmuz senaryosu’na göre binbaşı O.K. ihbarı yaptıktan iki saat sonra MİT müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e telefonla ‘durumu’ iletiyor.
Saat 18’de Fidan Genelkurmay’a gidiyor. Ardından da Akar, ‘Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ diyor.
Yani Genelkurmay Başkanı bu saat itibariyle cuntadan haberdar. Ama ‘iki dakikada açığa çıkarılacak olan darbeyi’ önlemeye dair adım atmıyor.
Kuvvet komutanları ile görüşmüyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakanı bilgilendirmiyor.
İçişleri Bakanı ile konuşmuyor.
‘Personel kışlayı terk etmesin’ dese darbe baştan önlenecek fakat bu kritik adımı ‘nedense’ atmıyor.
Karargâhta ‘darbecilerin gelip kendini esir almasını’ bekliyor. Buna rağmen TBMM’ye ‘geç gönderdiği’ yazılı cevapta ‘alınan tedbirlerle darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı’ diyor.
Akar’ın darbeyi önlemek için neler yapabileceğinin listesi uzun. Bir cümlelik basın bülteni hatta ‘tweet’ bile darbeyi önleyebilirdi.
Fakat hiçbir şey yapmadığı gibi gece boyunca ‘darbecilerle birlikteymiş’ imajı verdi.
Akıncı iddianamesini açın okuyun. Ya da bugünlerde devam eden mahkemeye bakın. Akar ve Ünal’ın ‘esir alınmış’ bir halinin olmadığında herkes hemfikir. Akıncı Üssü’nden 1.5 yıl sonra çıkan görüntülerde ‘esir alınmadığı’ görülebiliyor.
Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilirdi’ fakat o yapmıyor.
Olayların çığırından çıkmasını bekliyor.
Darbe sonrası kendi talimatıyla hareket eden isimleri ‘darbeci’ diye tutuklatıyor.
Mesela Mehmet Dişli savunmasında iddianamede çok çelişki olduğunu söyleyerek Akın Öztürk’ün Orgeneral Akar’ın emriyle Akıncı Üssü’ne geldiğini, Öztürk’ün daha sonra Çankaya Köşkü’ne gelmek üzere, planlama gereği orada kaldığını anlattı.
Eğer ‘işin planlayıcılarından biri değilse’ çoktan görevden alınması gerekirdi. Sonuçta emrinizdeki askerler darbe planlıyor, siz haber alamıyorsunuz, ihbara rağmen önleyemiyorsunuz ve 249 kişi hayatını kaybediyor.
Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve yönetim kademesi darbe girişimini eşinden dostundan, eniştesinden öğreniyor!
Eğer hala görevde iseniz o zaman ‘işin planlayıcılarından’ biri olduğunuz anlamı çıkar.
Akar eğer mahkemeye gelir ve sorulara cevap verirse o gün saat 14:45 ile darbenin başladığı 21:00’e kadar olan sürede Karargah’ta neler olduğunu da anlatabilir.
O geceye dair sayısız sorulardan birisi de darbenin 1 numarası denen Akın Öztürk’ün pozisyonu.
Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklamada var.
Ayrıca Genelkurmay’ın darbeden 5 gün sonra hazırladığı raporda Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösteriliyor.
Akın Öztürk’ün mahkeme ifadeleri ortada. Akar’ı şahit göstermişti. Akar belki Öztürk’ün durumuna dair karmaşaya da bir açıklık getirir.
Akar’a ‘en yakın’ general olarak gösterilen Mehmet Dişli de ifadesinde benzer şeyler anlattı.
Hatta mahkemeden yansıyan az sayıdaki haberlere göre ‘ağlamaklı bir ses tonu ile’ Akar’ın kendini neden suçladığını anlayamadığını söyledi. “İnşallah buraya gelir ve açıklar” diyen Dişli “Cezaevinde 22 kilo vermeme sebep olan bu ifadeleri neden söyledi, bunun cevabını bulamadım” dedi.
Akar mahkemeye gelirse belki bu açıklamalara da bir cevap verir.
AKAR, FİDAN’LA BULUŞMASINI NASIL UNUTTU?
Aslında Akar’a sorulacak sorular hayli uzun.
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Komisyonu’na gönderdiği yazılı metinde, O.K.’nın ihbarından sonra MİT ve Genelkurmay arasında sürdürülen iletişimin ardından, bizzat kendisinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı telefonla arayarak Genelkurmaya davet ettiğini anlatıyor.
Oysa Hulusi Akar, darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz’da savcılığa tanık olarak verdiği ifadesinde, O.K.’nın ihbarından sonra Hakan Fidan’ın Genelkurmay binasına gelip kendisiyle görüştüğü bilgisine yer vermiyordu.
Akar’ın ifadelerindeki bu farkın izahını yapması gerekiyor. Zira darbe gibi hayati bir olayla ilgili Fidan’ın Genelkurmay’a davet edilmesini ve onunla yaptığı görüşmeyi unutmuş olamaz.
Bugüne kadar yapılan duruşmalarda başta Genelkurmay Karargahı olmak üzere TSK bünyesinde görev yapmış birçok isim Akar’ı işaret etti.
Mesela Eski Tuğgeneral Erhan Caha doğrudan “Bu vahim ve menfur darbe teşebbüsü, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve MİT müsteşarının, planı, bilgisi ve kontrolü dahilinde olmuştur” dedi.
Akar’ı Akıncılar’dan Başbakanlığa götüren pilotun mahkeme ifadesinde söylediği “Akar bana, ‘erken davrandık, rezil olduk’ dedi” açıklaması önemliydi.
Akar bugüne kadar bu ithamlara bir cevap vermedi.
Akar’ın ÖKK’da Hakan Fidan ile yaptığı uzun toplantılara dair cevaplaması gereken başka sorular da var.
Özetle, Akar’ın 15 Temmuz’a dair açıklaması gerekenlerin listesi bir hayli uzun. Akar’ın tanıklığı bu soruların cevap bulması için bir fırsat olabilir.
Tabi mahkemeye gelirse.
ABİDİN ÜNAL’A SORULMASI GEREKEN SORULAR
Mahkemenin tanık olarak çağırdığı bir diğer kritik isim şüphesiz Abidin Ünal.
Tıpki Akar ve Fidan gibi, Ünal’ın da cevaplaması gereken çok sayıda soru var.
Mesela şuradan başlayalım:
Abidin Ünal darbe girişiminden 2 gün sonra müşteki sıfatıyla ifade veriyor. Orada darbeden 21.30 sularında eşinin telefonu ile haberdar olduğunu söylüyor. Fakat 13 gün sonra verdiği ek ifadede saat 19.06’da Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’nin uçuş yasağını bildirmesi ile haberdar olduğunu söylüyor.
Aynı konuda neden farklı iki ifade var? Aynı konuda iki farklı doğru olamayacağına göre Ünal hangisinde yalan söylüyor?
İfadelere ve tutanaklara göre Abidin Ünal darbeden 19.06’da haberdar olmuş gözüküyor. Peki tüm Türkiye’de hava sahasının kapatıldığı bilgisini aldığında neden karargâha geçip duruma göz kulak olma ihtiyacı hissetmedi?
Dahası düğünün sahibi, Hava Kuvvetleri’nin 2 numarası, Eskişehir Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’e neden haber vermedi?
Mehmet Şanver ifadesinde olaylara dair 21.30’a kadar bilgisi olmadığını, hava sahasından sorumlu komutan olarak kendisine bilgi verilmesi gerektiğini söyledi.
Ünal’ın Hulusi Akar’la görüşmeye çalışmaması, Mehmet Şanver’e uçuş yasağı ile ilgili bilgi vermemesi nasıl açıklanabilir?
Dahası Mehmet Şanver’in anlatımlarına göre akşam 19.30’da Korgeneral Cemal Kadıoğlu’nun Eskişehir’de tuhaf durumların olduğunu söylemesi üzerine Kadıoğlu’na Eskişehir’e gitmesi talimatı veriyor.
Bu aşamada durumu Abidin Ünal’a aktarıyor. Abidin Ünal ise ‘gerek yok’ deyip Kadıoğlu’nun Eskişehir’e gitmesini engelliyor. Ünal en kritik bilgiyi ilgili komutanlardan saklarken aynı zamanda erken müdahale edilmesini de engelliyor. Neden?
Sorulara devam edelim.
Abidin Ünal’a sorulması gereken bir diğer soru şu: 19.06’da hava sahasının kapatılması talimatını almasına rağmen neden düğüne devam etti?
Düğünü basan timin komutanı Yılmaz Bahar’ın anlatımlarına göre baskın anında başta Ünal olmak üzere hiçbir komutanda panik havası yokmuş. Bu kadar yoğun terör riski olan bir ülkede kuvvet komutanı ve 23 generalin bu kadar kolay teslim alınması normal mi?
Abidin Ünal, 21.30’a kadar bu timin gelip kendilerini almasını mı bekledi?
İfadelere göre Abidin Ünal, Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Akıncı’ya götürülüyor. Savcılık ifadesine göre kelepçesiz ve elinde telefon var. Hatta Akıncı’ya ininceye kadar Eskişehir’deki üsle konuşup darbecilerle mücadele ediyor.
Bu nasıl bir gözaltı ki ne gözleri bağlanmış, ne kelepçe takılmış ne de cep telefonu elinden alınmış. Üstelik Ünal ‘darbecilerin’ gözetiminde iken darbecilere karşı mücadelenin en etkin merkezi olan Eskişehir’le koordinasyonu yürütmüş.
Bu senaryoda bir tuhaflık yok mu?
Akıncı Üssü iddianamesinde yer alan ifadelere göre Abidin Ünal 02.00 sularında üsse getiriliyor. Binbaşı İbrahim Yozgat’ın ifadesine göre Ünal gayet neşeliymiş ve pilotlara ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ demiş.
‘Derdest edilmiş bir kuvvet komutanı’, Ankara’nın üstünde alçak uçuş yapan pilotları görünce gülümseyip ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ der mi?
Abidin Ünal’ın ‘son derece keyifli’ hali başka pilotların ifadelerinde de var. Ankara’ya bomba yağdıran pilotlarla karşılaşınca Hava Kuvvetleri Komutanı olarak ‘iyi akşamlar çocuklar, kolay gelsin’ şeklinde konuştu mu?
Abidin Ünal o gece Akın Öztürk ile kaç kez telefonla görüştü? Ona neler söyledi?
Sanıklardan Tümgeneral Haluk Şahar ifadesinde, Abidin Ünal’ın ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık, darbe etkili olurdu’ gibi bir şeyler söylediğini anlatıyor. Abidin Ünal, ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık’ dedi mi gerçekten?
Abidin Ünal’a sorulması gereken sorulardan birisi de 15 Temmuz günü Yalova Hava Meydan Komutanlığı’na yaptığı ziyaret.
O ‘sıra dışı’ seyahatin nedeni neydi?
O akşam otobüslere bindirilerek İstanbul’a gönderilecek askeri okul öğrencileri için ‘çocukları yormayın, akşam yorulacaklar’ dedi mi?
15 TEMMUZ SORULARI NE OLACAK?
15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 1,5 yıldan fazla bir zaman geçti.
250 kişinin öldüğü, binlerce kişinin yaralandığı olaylara dair etkin bir soruşturma yapılmadı.
Hatta olaylar araştırılmasın diye KHK ile özel koruma getirildi. Medya, yargı ve bürokrasi tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için darbe girişimine dair sorulara, çelişkilere ve tutarsızlıklara cevap bulacak bir mercii yok.
İktidar ‘Allah’ın lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz’un rantını yemeye devam ediyor. Cemaat ise o kadar çok dayak yedi ki artık yapmadığı darbeyi bile kabullenmiş gözüküyor.
Gelinen noktada cevapsız sorular ve çelişkiler nedeniyle 15 Temmuz kötü kokular yükselen bozuk bir yemek gibi.
Bu yemeği afiyetle yemeye devam edecek misiniz? Yoksa gerçeği aramaya devam mı edeceksiniz?
[Adem Yavuz Arslan] 14.2.2018 [TR724]
Çok özgürüz çoook! [Naci Karadağ]
Kavakçı ailesine mensup küçük hanımı, Alman gazeteci karşısında izlediniz mi?
Hani bir tabir var, ‘yer yarılsa da içine girsek,’ diye…
İnsan izlerken bile onu hissediyor, değil olayın muhatabı olmak.
Bu ülkede önce medya dikta mezbahasında kurban edildi. Ardından hukuk, derken eğitim, akademi ve sonrası malum…
Başta Erdoğan olmak üzere iktidardan hiç kimse, bağımsız bir medya karşısına çıkamaz, çıkmıyor, yüreği yetmiyor.
Çıkanlar da Ravza Hanım gibi kem küm hebelüp deyip duruyor.
Acınası bir hale düşüyor.
Video oynatıcı
00:0002:04
İktidar cenahına sorarsan ülkede medya özgürlüğü tarihin en ileri dönemini yaşıyor.
Hapisteki gazetecileri filan sormayın.
Başıma bir iş gelir diye yemek tarifi yazarken bile korkudan tirim tirim titreyen bir medyamız var.
Bir tek ispiyonla hayatınız karartılabilir zira!
İstifa etmeyen belediye başkanının hanımı esir ediliyor, adam ağlayarak istifa ettikten sonra salınıyor.
Sonra kayıplara karışıyor tabi…
Perinçekgillere sorarsan yargı altın çağını yaşıyor. Hukuk siyasetin köpeği olmuş…
Anayasa Mahkemesini takan yok.
Her şey dava için!
AKP zihniyetine sorarsan tabi…
Bir ülkede kötülüğün cirit atması için, sadece kötülerin varlığı yeterli değil.
Umursamaz iyiler, fırsatçı kolpalar, her devrin adamlarının da ciddi anlamda etkisi var kötülüğün iktidarına.
Türkiye tam da böylesi bir çağı yaşıyor.
İş bu nedenle basit bir hırsız ve çetesi ülkeyi esir alabiliyor. Çünkü kimileri çıkar için, kimileri korkudan, kimileri bana dokunmayan bin yaşasın zihniyeti ile kötülüğe yol veriyor.
Klişe bir tabir ama maalesef doğru: Ateş değmedikçe, yılan ısırmadıkça bin yaşıyor.
Öyle böyle değil…
Cemaat kitlesel kıyımının ve nefretinin sebebi bu.
Yapılan zulme sessiz kalındığı bilindiği için istedikleri zulmü reva görebiliyorlar.
CHP de bu işin kötülük iktidarının ortağı haline geldi. HDP de..
Elbette içlerinde istisnalar isim var.
Ama taban ve kurumsal olarak kastediyorum.
Açık söyleyeyim, sular geri çekildiğinde geriye kalacak olan en iğrenç manzara ise yalakaların durum olacak.
Belki insan içine çıkamayacaklar bilmiyorum.
Orhan Gencebay’ından Yavuz Bingöl’üne, Şafak Sezer’den Rıdvan Dilmen’ine kadar bir dolu kötülüğün yanaşması için oldukça hazin bir gelecek var.
Hülya Koçyiğit de bu kervana katıldı nedense.
Bilemiyorum niçin böyle bir topa girdi.
Korkudan mı? Olabilir.
Menfaatten mi? Mümkündür…
Belki kocasının işi gücü için, belki başka ilişkiler, sebebini bilmiyorum ama insan “Ülkede baskı yok, aksine herkes fazla özgür” derken en azından hapisteki bebelerden utanır.
Hülya Hanım’ın özgür ülkesinde önceki akşam ilginç bir olay yaşandı.
Bir partinin il başkanı, aniden istifa etti.
Daha önce Erdoğan elini sıkmayarak tavrını belli etmişti bu şahsa karşı.
AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’den bahsediyorum.
Özgür ülkenin özgür partisinin özgür ilinin, özgür başkanı gece rüyasında aksakallı bir cumhurbaşkanı mı gördü, yoksa rüyasına Ak Saray mı girdi bilemiyorum.
İstifa etti.
Üstelik istifa metnini bile başkası hazırlamıştı.
“Metnin dışına çıkma” diye tehdit edilerek okutuldu istifası.
Hülya Koçyiğit’in özgür ülkesinde aynı gün yaşındı bu olay.
Korku anlaşılabilir bir şey.
Gelecek korkusu da.
Herkesten, “Ömrümün kalan yıllarını utanç içinde geçiremem” diyebilecek kadar yürekli Ahmet Altan olmasını bekleyemezsiniz şüphesiz.
Evlat endişesi, yarın kaygısını da anlayabiliriz.
Bu sebeple susulması, susarak onaylanması, yokmuş gibi davranılması anlaşılabilir bir şey.
Belki susanlardan bir miktar utanmalarını bekleriz en fazla.
Ama kalkıp adaleti, özgürlüğü yalakalığınıza malzeme yapıyorsanız, tarihe tiksintiyle geçersiniz.
Hitler döneminin pek çok yalaka sanatçısına bakın.
Hepsi nefretle anılıyor şimdi…
Kaybettiniz Hülyaanım.
[Naci Karadağ] 14.2.2018 [TR724]
Hani bir tabir var, ‘yer yarılsa da içine girsek,’ diye…
İnsan izlerken bile onu hissediyor, değil olayın muhatabı olmak.
Bu ülkede önce medya dikta mezbahasında kurban edildi. Ardından hukuk, derken eğitim, akademi ve sonrası malum…
Başta Erdoğan olmak üzere iktidardan hiç kimse, bağımsız bir medya karşısına çıkamaz, çıkmıyor, yüreği yetmiyor.
Çıkanlar da Ravza Hanım gibi kem küm hebelüp deyip duruyor.
Acınası bir hale düşüyor.
Video oynatıcı
00:0002:04
İktidar cenahına sorarsan ülkede medya özgürlüğü tarihin en ileri dönemini yaşıyor.
Hapisteki gazetecileri filan sormayın.
Başıma bir iş gelir diye yemek tarifi yazarken bile korkudan tirim tirim titreyen bir medyamız var.
Bir tek ispiyonla hayatınız karartılabilir zira!
İstifa etmeyen belediye başkanının hanımı esir ediliyor, adam ağlayarak istifa ettikten sonra salınıyor.
Sonra kayıplara karışıyor tabi…
Perinçekgillere sorarsan yargı altın çağını yaşıyor. Hukuk siyasetin köpeği olmuş…
Anayasa Mahkemesini takan yok.
Her şey dava için!
AKP zihniyetine sorarsan tabi…
Bir ülkede kötülüğün cirit atması için, sadece kötülerin varlığı yeterli değil.
Umursamaz iyiler, fırsatçı kolpalar, her devrin adamlarının da ciddi anlamda etkisi var kötülüğün iktidarına.
Türkiye tam da böylesi bir çağı yaşıyor.
İş bu nedenle basit bir hırsız ve çetesi ülkeyi esir alabiliyor. Çünkü kimileri çıkar için, kimileri korkudan, kimileri bana dokunmayan bin yaşasın zihniyeti ile kötülüğe yol veriyor.
Klişe bir tabir ama maalesef doğru: Ateş değmedikçe, yılan ısırmadıkça bin yaşıyor.
Öyle böyle değil…
Cemaat kitlesel kıyımının ve nefretinin sebebi bu.
Yapılan zulme sessiz kalındığı bilindiği için istedikleri zulmü reva görebiliyorlar.
CHP de bu işin kötülük iktidarının ortağı haline geldi. HDP de..
Elbette içlerinde istisnalar isim var.
Ama taban ve kurumsal olarak kastediyorum.
Açık söyleyeyim, sular geri çekildiğinde geriye kalacak olan en iğrenç manzara ise yalakaların durum olacak.
Belki insan içine çıkamayacaklar bilmiyorum.
Orhan Gencebay’ından Yavuz Bingöl’üne, Şafak Sezer’den Rıdvan Dilmen’ine kadar bir dolu kötülüğün yanaşması için oldukça hazin bir gelecek var.
Hülya Koçyiğit de bu kervana katıldı nedense.
Bilemiyorum niçin böyle bir topa girdi.
Korkudan mı? Olabilir.
Menfaatten mi? Mümkündür…
Belki kocasının işi gücü için, belki başka ilişkiler, sebebini bilmiyorum ama insan “Ülkede baskı yok, aksine herkes fazla özgür” derken en azından hapisteki bebelerden utanır.
Hülya Hanım’ın özgür ülkesinde önceki akşam ilginç bir olay yaşandı.
Bir partinin il başkanı, aniden istifa etti.
Daha önce Erdoğan elini sıkmayarak tavrını belli etmişti bu şahsa karşı.
AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’den bahsediyorum.
Özgür ülkenin özgür partisinin özgür ilinin, özgür başkanı gece rüyasında aksakallı bir cumhurbaşkanı mı gördü, yoksa rüyasına Ak Saray mı girdi bilemiyorum.
İstifa etti.
Üstelik istifa metnini bile başkası hazırlamıştı.
“Metnin dışına çıkma” diye tehdit edilerek okutuldu istifası.
Hülya Koçyiğit’in özgür ülkesinde aynı gün yaşındı bu olay.
Korku anlaşılabilir bir şey.
Gelecek korkusu da.
Herkesten, “Ömrümün kalan yıllarını utanç içinde geçiremem” diyebilecek kadar yürekli Ahmet Altan olmasını bekleyemezsiniz şüphesiz.
Evlat endişesi, yarın kaygısını da anlayabiliriz.
Bu sebeple susulması, susarak onaylanması, yokmuş gibi davranılması anlaşılabilir bir şey.
Belki susanlardan bir miktar utanmalarını bekleriz en fazla.
Ama kalkıp adaleti, özgürlüğü yalakalığınıza malzeme yapıyorsanız, tarihe tiksintiyle geçersiniz.
Hitler döneminin pek çok yalaka sanatçısına bakın.
Hepsi nefretle anılıyor şimdi…
Kaybettiniz Hülyaanım.
[Naci Karadağ] 14.2.2018 [TR724]
Adam kaçırma ve faili meçhul çetesi [Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi-1] [Erman Yalaz]
15 Temmuz kurgu darbesiyle istedikleri sonucu elde edemeyenler muhalifleri susturmak için 1990’larda JİTEM’in uyguladığı yöntemlere sarıldı. Adam kaçırma, işkence ve kötü muamele için Emniyet ve MİT’in içinde oluşturulmuş özel bir çete var. Bunlar iktidar sahibi AKP yönetiminden güç alan, Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük illerin Emniyet Müdür ve Cumhuriyet Savcıları’nca tanınan ya da suçlarına göz yumulan kişiler. Bir başka tabirle ‘akredite işkenceciler’. Dün Toros’lar vardı, bugün Transporter’lar… Emniyet ve MİT’in işkencehaneleri ve dehlizlerinde binlerce insanlık suçu işlediler. Cinayetlerinin tamamı deşifre olmadı, ancak işkence ve adam kaçırma hadiseleri bir bir deşifre oluyor. Tabi bu suçları işleyenlerin isimleri de. TR724 olarak bu haber dosyaları ile mağdurların sesinin bir kez daha duyulması; kayıp kişilerin biran önce bulunması ve varsa suçları gerçekten adalet karşısında kendilerine soru sorulması; işkence ve işkencecilerin deşifre edilerek, işledikleri cinayet ve insanlık suçlarının hesabının mutlaka hukuk devleti geri geldiğinde sorulmasını istiyoruz. Son sözlerimizi baştan yazalım: İşkence ve kötü muamele, adam kaçırmak bir insanlık suçudur. Zaman aşımı yoktur. İşleyenlere er geç adalet karşısında hesabı sorulur.
‘1.5 metrekarelik hücrede 42 gün’
… Her şey biranda olmuştu. Bindiği taksi Demetevler 7. durağın köşesinden Vatan Caddesi’ne döndüğünde tedirginliği arttı. İki araç onları takip ediyordu. Siyah bir Transporter taksinin önüne kırdı. ‘Geri çıkalım’ dedi şoföre. Arkadan gelen bir başka araç da onları kıskaca almıştı. Taksici’nin ‘ne oluyor’ bağrışlarına anında karşılık verdi araçlarından inip yol kesen kişiler: ‘Sorun yok, biz polisiz!’ Olup bitenleri kısmen anlamlandırabiliyordu. Cuma namazından birkaç saat önce arkadaşı Turgut Bey’in kaybolması aklına geldi. Kötü şeyler oluyordu.
Sonra bir anda kendisini yüz üstü itildiği siyah aracın içinde buldu. Her şey birkaç dakikada olmuştu, kafasına bir çuval geçirilmiş elleri arkasından kelepçelenmiş, ayakları bağlanmıştı. Aracın içindekiler sürekli küfredip yumruk ve tekmelerle gidecekleri yere kadar onu darp etmeye devam ettiler. Yol hiç bitmeyecekti sanki. Bu arbedede üstündeki gömleği ve pantolonu bile çıkarttırılmıştı. Sonra kendini bir hücrede buldu. Elleri arkadan kelepçeli gözleri bağlı şekilde duvarları siyah halıfleks kaplı bu hücrede günlerce kalacaktı. Hücreden çıktığında götürdükleri yer ise bir işkence odasıydı.
1.5 METREKARELİK BİR HÜCRE: 25 GÜN KESİNTİSİZ DAYAK VE İŞKENCE
İşkenceler 25 gün sürdü. Kaba dayak, sopayla dayak, elektrikli müdahale, şokla taciz ve eziyet, hakaret, psikolojik işkence, ailesine küfürler… Vücudunda sopa değmedik bir tek yer kalmamıştı. ‘F..ö’cü…’ diye başlayan küfürler ve hiç tanımadığı kişilerin isim listeleri… Hücrede kaldığı sürede sadece iki kez gözleri açılmıştı. Onda da hücrenin köşesindeki kamera ve siyah halıfleksleri görebilmişti… Bir de kendisi gibi inleyen 6-7 kişinin sesleri vardı hatırladığı. Bir keresinde işkencecilerin ‘Hadi Cengiz’ dediğini duymuştu. Muhtemelen yan hücrelerde işkenceye uğrayanlardan başka birinin ismiydi bu. 12 saatte bir yemek veriliyordu. Sabahları az peynir, bir parça ekmek. Akşama az çorba ve bazen pilav…Tuvaletini hücre nöbeti tutan kişi ile yapmak zorunda kalıyordu.
Fiziki işkence o kadar ileri gitmişti ki; sert bir cisimle iğfale uğramış, kanamayı gördüklerinde işkenceciler durmak zorunda kalmıştı. Sürekli isim vermesi için baskı yapılıyordu, vücudunun her yeri mosmor olmuştu. Hücrede battaniye yoktu, oda boş olduğu zamanlar kapılar tekmeleniyor, yumruklanıyordu. 1,5 metrekarelik bir hücrede tutulmuştu 42 gün boyunca. Uzun süre elleri ve ayakları bağlı olarak dizleri üzerinde bekletilmişti. Bu hücrede uzanmak ya da uyumak mümkün değildi.
ASAN’I TESLİM ALAN POLİSLER İŞKENCECİLERİ TANIYOR
Son gün yine elleri kelepçeli ve gözleri bağlı şekilde bir araca bindirildi. Araç bir müddet gittikten sonra başka bir araca geçtiler. Sonra eline verilen telefonla Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü aramasını istedi araçtaki kişiler. Eymir Gölü’nde olduğunu söylemesi istenmişti. Aradı, yerini söyledi. Emniyetten gelenlere teslim edilmişti. Artık gözaltına alınmıştı.
Avukatı onu Ankara Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü nezaretinde gördüğünde elleri tir tir titriyordu; duvara tutunarak yürüyebilmişti. Bütün olup bitenleri anlattı. Korku ve dehşet içinde kalmıştı. Bir buçuk ay boyunca kesintisiz işkenceye uğramıştı. Eşini ve çocuklarını bu vaziyette görmekten/görünmekten bile çekiniyordu. Bütün dünyası altüst olmuştu. Bu vaziyette çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
(…)
Bu okuduklarınız bir Holywood filmi senaryosu değil. Türkiye’nin başkenti Ankara’da 1 Nisan’da herkesin gözleri önünde kaçırılan ve 12 Mayıs 2017 gününe kadar bir hücrede tutulan Önder Asan’ın başından geçenlerin raporlara ve tutanaklara yansıyan; işkence ve kötü muamele sürecinde yaşadıklarının sadece bir kesiti.
1990’LARIN İHLALLERİNE VE JİTEM METOTLARINA DÖNÜŞ
Türkiye, 1990’larda JİTEM eliyle Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlarımıza karşı yürütülen fail-i meçhuller, fiziki soykırım, adam kaçırma ve işkencelerin benzerlerini 25 yıl sonra tekrar yaşıyor. 15 Temmuz sonrası yaşanan bu yeni işkencelerin aktörleri muhtemelen aynı. Çünkü yöntemleri aynı; polis ya da MİT kılığı altında gözlerine kestirdikleri muhalifleri, ekseriyetle F..ö adı altında Cemaat mensuplarını dünkü zalimlerin yaptıkları gibi işkenceden geçirmek. Kaçırılma, işkence ve kötü muameleleri enine boyuna inceleyeceğimiz bu yazı dizisinde Önder Asan gibi işkence mağduru isimleri, ailelerinin yaşadıklarını, ulusal ve uluslararası hukuk nezdinde neler yapıldığını/yapılabileceğini; işkencecilerin kim/kimler olduğunu, hangi merkezlerin kullanıldığını, MİT ve Emniyetin içindeki ‘Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi’ndeki Adam Kaçırma ve Faili Meçhuller Çetesi’ni inceleyeceğiz.
TÜRKİYE, İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ’NE NEDEN CEVAP VEREMİYOR?
Önder Asan’ın yaşadıkları basına yansıdığı gibi uluslararası raporlara da girdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW) raporunda şöyle anlatılıyor: “Asan’ın vakası özellikle önemli, zira kendisi, kaybolduğu bildirildikten sonra, gözaltında ortaya çıktı. Asan 31 Mart 2017 tarihinde kaçırıldığını ve 42 gün boyunca gizli bir gözaltı merkezinde tutulduğunu, burada polis olduğundan şüphelendiği, bilinmeyen kişilerce kendisine işkence yapıldığını iddia ediyor. Sonradan, normal polisi arayarak teslim olmaya zorlanmış. Ailesi ve avukatları onu ancak normal polis gözetimine aktarıldıktan sonra görebilmişler, ancak kendisi, onu 42 gün boyunca kanunsuz bir şekilde alıkoyanların da bir polis birimi olduğuna inanıyor.”
İnsan Hakları İzleme Örgütü, zorla kaybolma, kaçırılma gibi çoğunluğu Ankara’da vuku bulmuş çok sayıda insan kaçırma vakasını inceledi. Zorla kaybolma, bir şahsın gözaltına alındığı ancak yetkililerin sonradan bunu inkar ettiği veya şahsın nerede olduğuna ilişkin bilgi vermeyi reddettiği durumlarda söz konusu oluyordu. Türkiye bu manzarayla 1990’larda çokça karşılaşmıştı. Ancak raporlara, şahitlerin anlatımlarına, mağdur ailelerinin tespitlerine göre işkence, adam kaçırma gibi JİTEM yöntemleri 25 yıl sonra yeniden hortlamıştı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ağustos 2017’de Türkiye’nin Adalet Bakanlığına beş vaka ile ilgili açık bir mektup yazdı, ancak herhangi bir yanıt almadı. Raporlarla belgelendirilen çok sayıda vakada mağdur aileleri, kaybolan şahıslara yönelik etkin bir soruşturma yürütülmediği şikayetiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdular. HRW’nin raporuna göre, iç hukuktan bir netice alınamadı.
‘ABLA TURGUT BEYİ ŞENTEPE’DE KAÇIRDILAR’
Önder Asan, 41 yaşında, KHK ile kapatılan özel bir okulda çalışan, kamu görevinden çıkarılan eski bir öğretmendi. Kaçırılmadan birgün önce onu son gören kişilerden biri Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Çapan’dı.Turgut Özal Üniversitesi çalışanı Turgut Bey de Asan gibi kaçırılmıştı. 31 Mart günü Ülkü Hanıma bu olayı haber vermeye gelen isim Önder Asan’dı. Ülkü Hanım bu olayı BBC Türkçe’ye şöyle anlatmıştı: “31 Mart günüydü, o gün gelecekti (Turgut Çapan’ı kastediyor) ve çocukları pikniğe götürecektik. Hatta telefonu da bendeydi. Hakkında yakalama ya da gözaltı kararı bulunmuyordu. Çocuğu okuldan almaya gidiyordum, evimizin sokağında Önder Bey yanıma geldi ve ‘Abla Turgut Bey Şentepe tarafında kaçırıldı’ dedi ve gitti. Zaten onun gelmesi de kendi açısından bir riskti ancak bunu göze almıştı. Ama bana haber vermek istedi anladığım kadarıyla.”
KHK İLE İŞİNİ KAYBETMİŞ BİR ÖĞRETMENİN DRAMI
Önder Bey izlendiklerini düşünüyordu muhtemelen. Çünkü yaklaşık 2 ay önce operasyon kapsamında polis tarafından gözaltına alınmak istenmişti. Ancak o sırada evde olmadığı için gözaltına alınamıştı. Bu yüzden arkadaşlarıyla birlikte biraz ortalıkta görünmemenin iyi olacağını düşünmüş olmalıydı. Güvenlik güçleri onun peşindeydi. Korktuğu gibi de olmuştu, hatta daha ötesi onu bekliyordu. Önce ‘Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi’nin suç çetesinin hedefi oldu. Ardından 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olmakla suçlanıp F..ö ile bağlantılı olmaktan suçlanıp tutuklandı.
ARACININ LASTİKLERİ KESİLİYOR VE TAKİP YAKINLAŞIYOR…
Eşi Fatma Hanım 1 Nisan’dan 11 Nisan’a kadar tüm çabalarına rağmen ulaştığı polis, savcılık makamlarından tek bir cevap alamamıştı. Polisin çevredeki kamera görüntülerini toplamadaki isteksizliği üzerine, aileler kendi imkanlarıyla görüntülerin bir kısmını toplayabildi. Bu sırada Fatma Asan, kaçırılan eşinin aracını lastiği kesilmiş halde Şentepe’de yine kaçırıldığı yere (300 metre) yakın bir noktada buldu. Bu aynı zamanda kaçırılma hadisesine de ışık tutuyordu. Asan izleniyordu. Aracı kullanamasın diye lastiği kesilmişti. Muhtemelen o da bulduğu ilk taksiyle yoluna devam etmek istemiş, ancak çete yolları kesip onu derdest edip işkence merkezine götürmüştü.
KAÇIRILMALARI SORUŞTURMAK İSTEMEYEN POLİS VE SAVCILIK SUÇ ORTAĞI
Asan’ın işkence ve kötü muameleye maruziyeti, bu işi yapanların AKP hükümetince atanan emniyet bürokrasisi (Ankara Emniyeti Organize Suçla Mücadele Müdürlüğü, Yenimahalle Emniyet Amirliği vb.) Ankara Cumhuriyet Savcılarınca bilinip kollandıklarını gösteriyor. Açık şekilde insan hakkı; yaşam hakkı ihlali işlenmesine rağmen etkin bir soruşturma yürütülmemesi, adeta ‘kurbana katil muamelesi’ yapılması ilgililerin suç ortaklığının delili. Anlaşılan AKP devletinin kirli eli sadece haksız tutuklamalarla yetinen değil, ‘F..ö ise öldürülebilir, işkence edilebilir’ diyen bir zihniyeti iş başına getirmişti.
Asan’ın hadisesi özelinde not edilmesi gereken önemli ayrıntılardan biri kaçırılma yöntemi ve kaçırılan kişilerin kimlikleriyle ilgiliydi. Kaçıranlar silahlı ve kendilerini polis olarak tanıtan kişilerdi. Silahları vardı. Olayın görgü tanıkları da vardı. Biri siyah Volkswagen Transporter olmak üzere dört araç kullanılmıştı.
İLK YARDIM ÇAĞRISI ADALET BAKANINA-CUMARTESİ ANNELERİNE…
Fatma Asan ilk önce 8 Nisan’da eşinin kayıp olduğunu Twitter’dan duyurdu. Mesajlarını o hafta 628. kez buluşan ve 25 yıla yakındır çocuklarından haber alamayan Cumartesi Anneleri’nin sosyal paylaşımı üzerinden (#CumartesiAnneleri628Hafta) yapmıştı: “Sesimi duyuracak hiçbir yerim olmadığı için buradan herkese seslenmek istiyorum. /@bybekirbozdag @Mtanal/ 3 çocuğumla 8 gündür perişan olduk. Allah rıza için yardımcı lütfen… eşim 8 gündür kayıp ve hiçbir haber yok. Tüm dostlarımdan dua bekliyorum Lütfen“
ADLİYEYE MÜRACAAT 11 NİSAN
11 Nisan 2017 günü yine kendi Twitter hesabından önemli bilgiler paylaştı Fatma Hanım. Aynı gün mağdur eşlerinin avukatları ile birlikte Adliyeye giderek, muhtemel olay yeri, eşinin ikameti ve lastiği kesik durumda olan aracı çevresinde delil toplanması için yaptıkları müracaatları Cumhuriyet Savcılarınca ilgi görmemişti. Savcıların mağdurları sürekli olarak başka bir savcıya yönlendirmesi suretiyle soruşturma geçiştirilmek istenmişti. Üstelik konu basına yansıyıp kamuoyunca sorgulanmaya ve TBMM gündemine gelmeye başladığında 23 Nisan 2017 günü Fatma Asan’ın evinde arama yapıldı.
TAKSİCİ İHBAR YAPIYOR TAKİP YOK
Fatma Hanım, Şentepe’de kendi imkânları ile yaptığı araştırmalarda, eşinin 1 Nisan 2017 günü kaldığı evden ayrıldıktan sonra aynı bölgeden 06 T 5635 plakalı taksiye bindiği bilgisine ulaşmış, akabinde eşini müşteri olarak alan taksi şoförü ile görüşmüştü. Fatma Hanım bu görüşmede; şoförün Önder Asan’ı aracına aldıktan bir süre sonra en az iki araç ve yaklaşık 8-10 kişilik silahlı bir grup tarafından aracının önünün kesildiği, silahlı kişilerin şoföre seninle işimiz yok dedikleri ve Önder Asan’ı alıp götürdükleri, şoförün bu olay sonrasında olayla ilgili polise müracaatta bulunduğu bilgisine ulaştı. Ancak Fatma Asan veya avukatı söz konusu müracaata bir türlü ulaşamadı. Olayın üstü daha ilk adımda örtülmek isteniyordu.
34 GÜN BOYUNCA DELİL TOPLANMIYOR
Fatma Hanım Şentepe’de eşinin kaldığı evin adresini polise bildirmesine rağmen polis bu bölgede bir çalışma yapmadı. Bildirimden yaklaşık 3 hafta; olaydan ise 34 gün sonra 4 Mayıs 2017 günü söz konusu adreste arama ve parmak izi çalışması yapılabildi. 34 gün boyunca söz konusu adres ve çevresinde herhangi bir çalışma yapılmazken, tüm güvenlik kamera görüntüleri silindikten sonra söz konusu ev aramasının yapılması iyi niyetli olunmadığının açık göstergesiydi. Zira mağdurlar bu adres ve çevresinde yaptıkları araştırmalarda kamera kayıtlarının 7 ila 21 gün arasında tutulduğunu tespit etmişlerdi.
ÖNCE İŞKENCE SONRA POLİS ARACINA TESLİM
Nihayet Önder Asan’ın 12 Mayıs 2017 günü Ankara Emniyeti Organize Şube Müdürlüğünde gözaltında olduğu ortaya çıktı. Ailesine gözaltında olduğu haber verilen Asan’ın avukatı görüşme için Emniyete gitti ancak müvekkili ile görüşemedi. Bir sonraki gün Avukatı ile görüşebilen Asan’ın 1 Nisan 2017 günü taksi ile yolculuk yaparken 4 araç tarafından yolunun kesildiği ve silahlı kişilerce kaçırıldığı net bir şekilde anlaşıldı. Söz konusu kişilerin kendilerini polis olarak tanıttıkları, Asan’ın 42 gün 1,5 metrekarelik bir hücrede tutarak işkence yaptıkları ve 12 Mayıs 2017 günü Eymir Gölü yakınında Asan’ı bırakıp Polise teslim ettikleri öğrenildi. Avukatının 23 Haziran tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığı resmi başvuruda işkencecilerin bulunup, yargılanması isteniyordu. Bunca somut bilgiye rağmen, bugüne kadar olay tam manasıyla aydınlatılmadı. Kuzu postuna bürünmüş kurt; bu adalet mekanizmasından bundan başkası da beklenmemeliydi belki de…
YARIN: TURGUT ÇAPAN VE MESUT GEÇER NEDEN KAÇIRILDI?
[Erman Yalaz] 14.2.2018 [TR724]
‘1.5 metrekarelik hücrede 42 gün’
… Her şey biranda olmuştu. Bindiği taksi Demetevler 7. durağın köşesinden Vatan Caddesi’ne döndüğünde tedirginliği arttı. İki araç onları takip ediyordu. Siyah bir Transporter taksinin önüne kırdı. ‘Geri çıkalım’ dedi şoföre. Arkadan gelen bir başka araç da onları kıskaca almıştı. Taksici’nin ‘ne oluyor’ bağrışlarına anında karşılık verdi araçlarından inip yol kesen kişiler: ‘Sorun yok, biz polisiz!’ Olup bitenleri kısmen anlamlandırabiliyordu. Cuma namazından birkaç saat önce arkadaşı Turgut Bey’in kaybolması aklına geldi. Kötü şeyler oluyordu.
Sonra bir anda kendisini yüz üstü itildiği siyah aracın içinde buldu. Her şey birkaç dakikada olmuştu, kafasına bir çuval geçirilmiş elleri arkasından kelepçelenmiş, ayakları bağlanmıştı. Aracın içindekiler sürekli küfredip yumruk ve tekmelerle gidecekleri yere kadar onu darp etmeye devam ettiler. Yol hiç bitmeyecekti sanki. Bu arbedede üstündeki gömleği ve pantolonu bile çıkarttırılmıştı. Sonra kendini bir hücrede buldu. Elleri arkadan kelepçeli gözleri bağlı şekilde duvarları siyah halıfleks kaplı bu hücrede günlerce kalacaktı. Hücreden çıktığında götürdükleri yer ise bir işkence odasıydı.
1.5 METREKARELİK BİR HÜCRE: 25 GÜN KESİNTİSİZ DAYAK VE İŞKENCE
İşkenceler 25 gün sürdü. Kaba dayak, sopayla dayak, elektrikli müdahale, şokla taciz ve eziyet, hakaret, psikolojik işkence, ailesine küfürler… Vücudunda sopa değmedik bir tek yer kalmamıştı. ‘F..ö’cü…’ diye başlayan küfürler ve hiç tanımadığı kişilerin isim listeleri… Hücrede kaldığı sürede sadece iki kez gözleri açılmıştı. Onda da hücrenin köşesindeki kamera ve siyah halıfleksleri görebilmişti… Bir de kendisi gibi inleyen 6-7 kişinin sesleri vardı hatırladığı. Bir keresinde işkencecilerin ‘Hadi Cengiz’ dediğini duymuştu. Muhtemelen yan hücrelerde işkenceye uğrayanlardan başka birinin ismiydi bu. 12 saatte bir yemek veriliyordu. Sabahları az peynir, bir parça ekmek. Akşama az çorba ve bazen pilav…Tuvaletini hücre nöbeti tutan kişi ile yapmak zorunda kalıyordu.
Fiziki işkence o kadar ileri gitmişti ki; sert bir cisimle iğfale uğramış, kanamayı gördüklerinde işkenceciler durmak zorunda kalmıştı. Sürekli isim vermesi için baskı yapılıyordu, vücudunun her yeri mosmor olmuştu. Hücrede battaniye yoktu, oda boş olduğu zamanlar kapılar tekmeleniyor, yumruklanıyordu. 1,5 metrekarelik bir hücrede tutulmuştu 42 gün boyunca. Uzun süre elleri ve ayakları bağlı olarak dizleri üzerinde bekletilmişti. Bu hücrede uzanmak ya da uyumak mümkün değildi.
ASAN’I TESLİM ALAN POLİSLER İŞKENCECİLERİ TANIYOR
Son gün yine elleri kelepçeli ve gözleri bağlı şekilde bir araca bindirildi. Araç bir müddet gittikten sonra başka bir araca geçtiler. Sonra eline verilen telefonla Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü aramasını istedi araçtaki kişiler. Eymir Gölü’nde olduğunu söylemesi istenmişti. Aradı, yerini söyledi. Emniyetten gelenlere teslim edilmişti. Artık gözaltına alınmıştı.
Avukatı onu Ankara Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü nezaretinde gördüğünde elleri tir tir titriyordu; duvara tutunarak yürüyebilmişti. Bütün olup bitenleri anlattı. Korku ve dehşet içinde kalmıştı. Bir buçuk ay boyunca kesintisiz işkenceye uğramıştı. Eşini ve çocuklarını bu vaziyette görmekten/görünmekten bile çekiniyordu. Bütün dünyası altüst olmuştu. Bu vaziyette çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
(…)
Bu okuduklarınız bir Holywood filmi senaryosu değil. Türkiye’nin başkenti Ankara’da 1 Nisan’da herkesin gözleri önünde kaçırılan ve 12 Mayıs 2017 gününe kadar bir hücrede tutulan Önder Asan’ın başından geçenlerin raporlara ve tutanaklara yansıyan; işkence ve kötü muamele sürecinde yaşadıklarının sadece bir kesiti.
1990’LARIN İHLALLERİNE VE JİTEM METOTLARINA DÖNÜŞ
Türkiye, 1990’larda JİTEM eliyle Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlarımıza karşı yürütülen fail-i meçhuller, fiziki soykırım, adam kaçırma ve işkencelerin benzerlerini 25 yıl sonra tekrar yaşıyor. 15 Temmuz sonrası yaşanan bu yeni işkencelerin aktörleri muhtemelen aynı. Çünkü yöntemleri aynı; polis ya da MİT kılığı altında gözlerine kestirdikleri muhalifleri, ekseriyetle F..ö adı altında Cemaat mensuplarını dünkü zalimlerin yaptıkları gibi işkenceden geçirmek. Kaçırılma, işkence ve kötü muameleleri enine boyuna inceleyeceğimiz bu yazı dizisinde Önder Asan gibi işkence mağduru isimleri, ailelerinin yaşadıklarını, ulusal ve uluslararası hukuk nezdinde neler yapıldığını/yapılabileceğini; işkencecilerin kim/kimler olduğunu, hangi merkezlerin kullanıldığını, MİT ve Emniyetin içindeki ‘Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi’ndeki Adam Kaçırma ve Faili Meçhuller Çetesi’ni inceleyeceğiz.
TÜRKİYE, İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ’NE NEDEN CEVAP VEREMİYOR?
Önder Asan’ın yaşadıkları basına yansıdığı gibi uluslararası raporlara da girdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW) raporunda şöyle anlatılıyor: “Asan’ın vakası özellikle önemli, zira kendisi, kaybolduğu bildirildikten sonra, gözaltında ortaya çıktı. Asan 31 Mart 2017 tarihinde kaçırıldığını ve 42 gün boyunca gizli bir gözaltı merkezinde tutulduğunu, burada polis olduğundan şüphelendiği, bilinmeyen kişilerce kendisine işkence yapıldığını iddia ediyor. Sonradan, normal polisi arayarak teslim olmaya zorlanmış. Ailesi ve avukatları onu ancak normal polis gözetimine aktarıldıktan sonra görebilmişler, ancak kendisi, onu 42 gün boyunca kanunsuz bir şekilde alıkoyanların da bir polis birimi olduğuna inanıyor.”
İnsan Hakları İzleme Örgütü, zorla kaybolma, kaçırılma gibi çoğunluğu Ankara’da vuku bulmuş çok sayıda insan kaçırma vakasını inceledi. Zorla kaybolma, bir şahsın gözaltına alındığı ancak yetkililerin sonradan bunu inkar ettiği veya şahsın nerede olduğuna ilişkin bilgi vermeyi reddettiği durumlarda söz konusu oluyordu. Türkiye bu manzarayla 1990’larda çokça karşılaşmıştı. Ancak raporlara, şahitlerin anlatımlarına, mağdur ailelerinin tespitlerine göre işkence, adam kaçırma gibi JİTEM yöntemleri 25 yıl sonra yeniden hortlamıştı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ağustos 2017’de Türkiye’nin Adalet Bakanlığına beş vaka ile ilgili açık bir mektup yazdı, ancak herhangi bir yanıt almadı. Raporlarla belgelendirilen çok sayıda vakada mağdur aileleri, kaybolan şahıslara yönelik etkin bir soruşturma yürütülmediği şikayetiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdular. HRW’nin raporuna göre, iç hukuktan bir netice alınamadı.
‘ABLA TURGUT BEYİ ŞENTEPE’DE KAÇIRDILAR’
Önder Asan, 41 yaşında, KHK ile kapatılan özel bir okulda çalışan, kamu görevinden çıkarılan eski bir öğretmendi. Kaçırılmadan birgün önce onu son gören kişilerden biri Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Çapan’dı.Turgut Özal Üniversitesi çalışanı Turgut Bey de Asan gibi kaçırılmıştı. 31 Mart günü Ülkü Hanıma bu olayı haber vermeye gelen isim Önder Asan’dı. Ülkü Hanım bu olayı BBC Türkçe’ye şöyle anlatmıştı: “31 Mart günüydü, o gün gelecekti (Turgut Çapan’ı kastediyor) ve çocukları pikniğe götürecektik. Hatta telefonu da bendeydi. Hakkında yakalama ya da gözaltı kararı bulunmuyordu. Çocuğu okuldan almaya gidiyordum, evimizin sokağında Önder Bey yanıma geldi ve ‘Abla Turgut Bey Şentepe tarafında kaçırıldı’ dedi ve gitti. Zaten onun gelmesi de kendi açısından bir riskti ancak bunu göze almıştı. Ama bana haber vermek istedi anladığım kadarıyla.”
KHK İLE İŞİNİ KAYBETMİŞ BİR ÖĞRETMENİN DRAMI
Önder Bey izlendiklerini düşünüyordu muhtemelen. Çünkü yaklaşık 2 ay önce operasyon kapsamında polis tarafından gözaltına alınmak istenmişti. Ancak o sırada evde olmadığı için gözaltına alınamıştı. Bu yüzden arkadaşlarıyla birlikte biraz ortalıkta görünmemenin iyi olacağını düşünmüş olmalıydı. Güvenlik güçleri onun peşindeydi. Korktuğu gibi de olmuştu, hatta daha ötesi onu bekliyordu. Önce ‘Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi’nin suç çetesinin hedefi oldu. Ardından 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olmakla suçlanıp F..ö ile bağlantılı olmaktan suçlanıp tutuklandı.
ARACININ LASTİKLERİ KESİLİYOR VE TAKİP YAKINLAŞIYOR…
Eşi Fatma Hanım 1 Nisan’dan 11 Nisan’a kadar tüm çabalarına rağmen ulaştığı polis, savcılık makamlarından tek bir cevap alamamıştı. Polisin çevredeki kamera görüntülerini toplamadaki isteksizliği üzerine, aileler kendi imkanlarıyla görüntülerin bir kısmını toplayabildi. Bu sırada Fatma Asan, kaçırılan eşinin aracını lastiği kesilmiş halde Şentepe’de yine kaçırıldığı yere (300 metre) yakın bir noktada buldu. Bu aynı zamanda kaçırılma hadisesine de ışık tutuyordu. Asan izleniyordu. Aracı kullanamasın diye lastiği kesilmişti. Muhtemelen o da bulduğu ilk taksiyle yoluna devam etmek istemiş, ancak çete yolları kesip onu derdest edip işkence merkezine götürmüştü.
KAÇIRILMALARI SORUŞTURMAK İSTEMEYEN POLİS VE SAVCILIK SUÇ ORTAĞI
Asan’ın işkence ve kötü muameleye maruziyeti, bu işi yapanların AKP hükümetince atanan emniyet bürokrasisi (Ankara Emniyeti Organize Suçla Mücadele Müdürlüğü, Yenimahalle Emniyet Amirliği vb.) Ankara Cumhuriyet Savcılarınca bilinip kollandıklarını gösteriyor. Açık şekilde insan hakkı; yaşam hakkı ihlali işlenmesine rağmen etkin bir soruşturma yürütülmemesi, adeta ‘kurbana katil muamelesi’ yapılması ilgililerin suç ortaklığının delili. Anlaşılan AKP devletinin kirli eli sadece haksız tutuklamalarla yetinen değil, ‘F..ö ise öldürülebilir, işkence edilebilir’ diyen bir zihniyeti iş başına getirmişti.
Asan’ın hadisesi özelinde not edilmesi gereken önemli ayrıntılardan biri kaçırılma yöntemi ve kaçırılan kişilerin kimlikleriyle ilgiliydi. Kaçıranlar silahlı ve kendilerini polis olarak tanıtan kişilerdi. Silahları vardı. Olayın görgü tanıkları da vardı. Biri siyah Volkswagen Transporter olmak üzere dört araç kullanılmıştı.
İLK YARDIM ÇAĞRISI ADALET BAKANINA-CUMARTESİ ANNELERİNE…
Fatma Asan ilk önce 8 Nisan’da eşinin kayıp olduğunu Twitter’dan duyurdu. Mesajlarını o hafta 628. kez buluşan ve 25 yıla yakındır çocuklarından haber alamayan Cumartesi Anneleri’nin sosyal paylaşımı üzerinden (#CumartesiAnneleri628Hafta) yapmıştı: “Sesimi duyuracak hiçbir yerim olmadığı için buradan herkese seslenmek istiyorum. /@bybekirbozdag @Mtanal/ 3 çocuğumla 8 gündür perişan olduk. Allah rıza için yardımcı lütfen… eşim 8 gündür kayıp ve hiçbir haber yok. Tüm dostlarımdan dua bekliyorum Lütfen“
ADLİYEYE MÜRACAAT 11 NİSAN
11 Nisan 2017 günü yine kendi Twitter hesabından önemli bilgiler paylaştı Fatma Hanım. Aynı gün mağdur eşlerinin avukatları ile birlikte Adliyeye giderek, muhtemel olay yeri, eşinin ikameti ve lastiği kesik durumda olan aracı çevresinde delil toplanması için yaptıkları müracaatları Cumhuriyet Savcılarınca ilgi görmemişti. Savcıların mağdurları sürekli olarak başka bir savcıya yönlendirmesi suretiyle soruşturma geçiştirilmek istenmişti. Üstelik konu basına yansıyıp kamuoyunca sorgulanmaya ve TBMM gündemine gelmeye başladığında 23 Nisan 2017 günü Fatma Asan’ın evinde arama yapıldı.
TAKSİCİ İHBAR YAPIYOR TAKİP YOK
Fatma Hanım, Şentepe’de kendi imkânları ile yaptığı araştırmalarda, eşinin 1 Nisan 2017 günü kaldığı evden ayrıldıktan sonra aynı bölgeden 06 T 5635 plakalı taksiye bindiği bilgisine ulaşmış, akabinde eşini müşteri olarak alan taksi şoförü ile görüşmüştü. Fatma Hanım bu görüşmede; şoförün Önder Asan’ı aracına aldıktan bir süre sonra en az iki araç ve yaklaşık 8-10 kişilik silahlı bir grup tarafından aracının önünün kesildiği, silahlı kişilerin şoföre seninle işimiz yok dedikleri ve Önder Asan’ı alıp götürdükleri, şoförün bu olay sonrasında olayla ilgili polise müracaatta bulunduğu bilgisine ulaştı. Ancak Fatma Asan veya avukatı söz konusu müracaata bir türlü ulaşamadı. Olayın üstü daha ilk adımda örtülmek isteniyordu.
34 GÜN BOYUNCA DELİL TOPLANMIYOR
Fatma Hanım Şentepe’de eşinin kaldığı evin adresini polise bildirmesine rağmen polis bu bölgede bir çalışma yapmadı. Bildirimden yaklaşık 3 hafta; olaydan ise 34 gün sonra 4 Mayıs 2017 günü söz konusu adreste arama ve parmak izi çalışması yapılabildi. 34 gün boyunca söz konusu adres ve çevresinde herhangi bir çalışma yapılmazken, tüm güvenlik kamera görüntüleri silindikten sonra söz konusu ev aramasının yapılması iyi niyetli olunmadığının açık göstergesiydi. Zira mağdurlar bu adres ve çevresinde yaptıkları araştırmalarda kamera kayıtlarının 7 ila 21 gün arasında tutulduğunu tespit etmişlerdi.
ÖNCE İŞKENCE SONRA POLİS ARACINA TESLİM
Nihayet Önder Asan’ın 12 Mayıs 2017 günü Ankara Emniyeti Organize Şube Müdürlüğünde gözaltında olduğu ortaya çıktı. Ailesine gözaltında olduğu haber verilen Asan’ın avukatı görüşme için Emniyete gitti ancak müvekkili ile görüşemedi. Bir sonraki gün Avukatı ile görüşebilen Asan’ın 1 Nisan 2017 günü taksi ile yolculuk yaparken 4 araç tarafından yolunun kesildiği ve silahlı kişilerce kaçırıldığı net bir şekilde anlaşıldı. Söz konusu kişilerin kendilerini polis olarak tanıttıkları, Asan’ın 42 gün 1,5 metrekarelik bir hücrede tutarak işkence yaptıkları ve 12 Mayıs 2017 günü Eymir Gölü yakınında Asan’ı bırakıp Polise teslim ettikleri öğrenildi. Avukatının 23 Haziran tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığı resmi başvuruda işkencecilerin bulunup, yargılanması isteniyordu. Bunca somut bilgiye rağmen, bugüne kadar olay tam manasıyla aydınlatılmadı. Kuzu postuna bürünmüş kurt; bu adalet mekanizmasından bundan başkası da beklenmemeliydi belki de…
YARIN: TURGUT ÇAPAN VE MESUT GEÇER NEDEN KAÇIRILDI?
[Erman Yalaz] 14.2.2018 [TR724]
Neden Hizmet? [Mahmut Akpınar]
Dindar bir ailede ve çevrede yetiştim. İmam Hatip mezunuyum. Lise yıllarında İHL’ye giden çokları gibi değerlerine bağlıydım ama ibadetlerimde dikkatli değildim. Dini ve milli değerleri hararetle savunurdum ama dışardaki ışıltılı hayata özentim vardı. Okulda haşarılıkta ilk anda akla gelenlerdendim. Okulum ve aile çevrem itibariyle İslami kesimlerle, cemaatlerle iç içeydim. Babam rahmetli, Mahmut Efendi’ye (Çarşamba Cemaati) müntesip sarıklı, cübbeli ve tüm namazlarını camide kılan bir adamdı. Aile çevremde Süleyman Efendi Cemaatinden Menzil’e, Milli Görüş’çüden ülkücüye muhafazakar-sağ tüm kesimleri bulmak mümkün. Köyümüzde 50’den fazla Diyanet mensubu vardır. Bu yönüyle tarikatları-cemaatleri ya bizzat tanıma veya gözlemleme imkanım oldu.
Kişiliğim pek çok imam hatipli gibi biraz milliyetçi, biraz maneviyatçı ortamda şekillendi. Osmanlı hayranlığı, İslam’ın dünyada yeniden güçlü ve etkili olması hayallerimizi süslerdi. Önümüze Osmanlı yükseliş dönemi haritalarını koyar ve dünyaya hükmettiğimiz günlerin özlemini duyardık. Anadolu insanının fakr-u zaruretten, ezilmişlikten kurtulup yeniden aziz ve güçlü olması en büyük hayalimizdi. Bunun nasıl olacağı konusunda bir fikrimiz yoktu. İslam bütün insanlığın dikkatini yeniden çekecek şekilde dünyaya nasıl sunulabilirdi, ülkemizi sıkıştığı cendereden nasıl çıkarabilirdik bilmiyorduk. Çevremizde bilen de yoktu. Sadece hayal kuruyor, umut ediyorduk. Bize makul ve uygulanabilir projeler sunan yoktu. Tarikatlar bugünkü gibi sosyal-kültürel yapılar olmaktan uzaktı; mütevazı dergahlarda zikir ve ibadetle meşguldüler. Siyasi hareketler ise gençleri sokaklara çekiyor, birbiriyle vuruşturuyordu.
ANTALYA’DAKİ YURT…
Haylaz ama idealist, dindar(!) ama dini yaşantıdan uzak imam hatipliler olarak millet için, Müslümanlar için hayallerimiz vardı. Bu nedenle donanımlı, nitelikli olmalıydık; okumalıydık. İdeallerimize giden yolu açmak için üniversite sınavlarına başvurduk. On beş kadar arkadaş o dönem her ilde yapılmayan ÖSS için Antalya’yı tercih ettik. Bir hafta önce gidecek hem gezecek hem de sınava girip gelecektik. Ama Antalya’da nerede ve hangi para ile kalacaktık? Hepimiz dar gelirli ailelerin çocuklarıydık. Kimsenin Antalya’da otele verecek imkanı yoktu. Birisi bizim İHL’den mezun bir hemşerimizin Antalya’da yurt müdürü olduğundan bahsetti. Bunlar bizim gibi uçarı tiplerin “pasif” ve “kendi halinde” biraz “tırsak” bulduğu Nur cemaati mensuplarıydı. Sınıfta onlara “n’aber kardeş” diye takılırdık. Ama bizim önceliğimiz Antalya’da kalma işinin çözülmesiydi.
Okulları astık ve sınavdan bir hafta önce Antalya Doğu Garajına yakın Rasanet yurduna vardık. Nasıl karşılanacağımız ve nelerle karşılaşacağımız konusunda tedirgindik. Ama yurt müdürü Harun Bey bizleri hoşça karşıladı. Bir hafta boyunca Antalya’yı altüst ettik, her yeri gezdik. Sabah kahvaltıyı yapıp yurttan çıkıyor gece yatmaya geliyorduk. Namaz niyaz hak getireydi. Yiyor içiyor ve geziyorduk. Nihayet sınavlara girdik ve bavulları hazırladık. Biz fırça beklerken hemşerimiz Harun Bey bizimle son bir hasbihal edip gönlümüzü aldı ve bizi güzelce uğurladı. Her birimizin çantasına tatlı-lokum kabilinden hediyeler koydu. Bu bizlerdeki Cemaat-Nurcu algısını epeyce bir değiştirdi.
ORTAMIN ETKİSİ
ÖSS’yi geçen bir grup kafadarla bu defa İzmir için plan yaptık. Üç kafadar İzmir’i tercih ettik ve beklediğimiz gibi farklı bölümleri kazandık. İzmir’de tabanımız şişecek şekilde günlerce ev aradık. Kimse bize ev vermiyordu. En son bir arkadaşımızın amcasının evinin altındaki 2 oda depodan bozma yere talip olduk. O da “üç zibidi”ye evini vermeyi güvenli bulmamış olacak ki vermedi; umudumuz yıkıldı. Beraber kalacağız diye Kredi Yurtlara da müracaat etmemiştik. Ayazda kalakaldık!
Aklımıza tekrar Cemaat geldi. “Bir ev bulana kadar bunların evlerinde kalıp biraz katlanalım!” diye anlaştık. Yine bir selamla Bit Pazarı’ndaki dershaneden bizi ışık evlere yerleştirdiler. İlk dönemler içegeldiğim sigaraya gizli gizli devam ettim. Evdeki tecrübelileri gönderince akşamları çayları demler, sigaraları yakar, türküler söylerdik. Zamanla bu insanları esnafıyla, talebesiyle, öğretmeniyle yakından tanıdım. Bizim hayallerini kurduğumuz dünyayı inşa etmekten, Anadolu gençlerine sahip çıkıp imkan hazırlamaktan başka dertlerinin olmadığını gördüm. Bir süre sonra Kredi Yurtlar Kurumu çıktı ama ben evde kalmayı tercih ettim. Zira pek çok olumsuzluktan korunabiliyordum. Ayrıca ders çalışmaya ve ideallerime uygun bir ortam vardı. Alaca kıldığım namazlarımı tekmil kılmaya başladım. Hamasi söylemlere dayalı dava düşüncem, millete-dine hizmet idealim daha sağlam bir zemine oturdu ve okuduklarım beni daha geniş bir ufka taşıdı.
ZARURET DERECESİNDE
Hizmet Hareketini tanıdığımda çocuk değildim. Zihin dünyam şekillenmişti ve pek çok cemaati tarikatı yakından biliyordum. İslami açıdan eğriyi doğruyu ayırt edebilecek ölçülere-bilgiye sahiptim. Ülkem ve Müslümanlar için beslediğim hedeflerin, hayallerin en iyi şekliyle Hizmet tarafından gerçekleştirildiğini gördüm. Hizmet benim çocukluk aşkım değildi, aile çevremde Hizmet’e yakın kimse yoktu. Hareketi tevarüsle, duygusal bağlılıkla değil; okuyarak, irdeleyerek, inceleyerek, makul, mantıklı ve gerekli bulduğum için benimsedim. Risale-i Nurları, sayın Gülen’in bütün kitaplarını okudum, kasetlerini dinledim. İçinde Kur’an’a, Sünnete, akla-mantığa, bilime aykırı bir şey görmedim.
Son yaşananlara ve bazı sarsılmalara rağmen Hizmet Hareketinin insanlık, İslam Alemi ve Türkiye için zaruret derecesinde bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Milyonlar Hizmete makuliyeti, insani ve İslami hedefleri nedeniyle destek verdi; ağır faturasına rağmen destek vermeye devam ediyorlar. Hizmet bir tarikat değil. Girmek veya çıkmak için prosedür, seremoni yok. Tarikatlardaki gibi tevbe almanız, vekile biat etmeniz veya siyasi partiler gibi üye olmanız gerekmiyor. İnsanlar yararlı ve gerekli buldukları için iradi ve gönüllü olarak Harekete sahip çıktılar.
Kendimi rasyonel, mantığı duygularından önde birisi olarak bilirim ve pek çok kimse de beni öyle tanımlar. Benim gibi pek çok insan, şimdilerde “terörist”, “hain” olarak itham edilen Hizmet Hareketini benimsedi destekledi; çünkü:
MAKULİYET AYRILMADIĞI İÇİN…
1985 yılından bu tarafa Hizmet insanları ile beraberim. Onlardan hiçbir zarar görmedim, kimseye zarar verdiklerine de şahit olmadım. Yeniden dünyaya gelsem ve bana seçenek verilse tekrar bu harika insanlardan oluşan toplulukla beraber olmak isterdim. Bu insanlardan ülke ve dünya faydadan, iyilikten başka bir şey görmez. Aslında başka söze gerek yok. AKP iktidarının intikam almak için yaptığı kıyım Hizmetin ne olduğunu ortaya koyuyor. KHK’larla ortaya çıktı ki Hizmet sadece Türkiye’ye 1200 okul, 17 üniversite, binlerce öğrenci yurdu inşa etmiş. Yüzbinlerce öğretmen, doktor, hemşire, akademisyen, polis, asker, gazeteci vb. yetiştirmiş. Dünya çapında sporcular, ülkenin yüz akı sanayiciler, arza yayılmış esnaflar, eğitimciler kazandırmış ülkeye. AKP devletin gücüyle beş senedir bu güzel insanları biçiyor ama hala tüketemedi. Kendilerine yapılmayan küfür, hakaret, suçlama, zulüm kalmadı ama kimseye bir taş erişmedi, ağızlarından bir kem söz çıkmadı.
Hizmet’in en önemli gücü dürüst, dertli, civanmert insanların destek vereceği makul projeler geliştirmektir. Dünyayı bilen, aklı eren, insaf ve vicdan sahibi insanlar, ülkeyle ilgili derdi olanlar Hizmetin bu makuliyeti etrafında birleştiler. Makuliyetten ayrılmadığı, çağını iyi okuyabildiği, safiyetini ve samimiyetini yitirmediği sürece Hizmet yürümeye, büyümeye ve etrafında kitleler toplamaya devam edecektir.
Sonraki yazı: Bundan sonra Hizmeti neler bekliyor?
[Mahmut Akpınar] 14.2.2018 [TR724]
Kişiliğim pek çok imam hatipli gibi biraz milliyetçi, biraz maneviyatçı ortamda şekillendi. Osmanlı hayranlığı, İslam’ın dünyada yeniden güçlü ve etkili olması hayallerimizi süslerdi. Önümüze Osmanlı yükseliş dönemi haritalarını koyar ve dünyaya hükmettiğimiz günlerin özlemini duyardık. Anadolu insanının fakr-u zaruretten, ezilmişlikten kurtulup yeniden aziz ve güçlü olması en büyük hayalimizdi. Bunun nasıl olacağı konusunda bir fikrimiz yoktu. İslam bütün insanlığın dikkatini yeniden çekecek şekilde dünyaya nasıl sunulabilirdi, ülkemizi sıkıştığı cendereden nasıl çıkarabilirdik bilmiyorduk. Çevremizde bilen de yoktu. Sadece hayal kuruyor, umut ediyorduk. Bize makul ve uygulanabilir projeler sunan yoktu. Tarikatlar bugünkü gibi sosyal-kültürel yapılar olmaktan uzaktı; mütevazı dergahlarda zikir ve ibadetle meşguldüler. Siyasi hareketler ise gençleri sokaklara çekiyor, birbiriyle vuruşturuyordu.
ANTALYA’DAKİ YURT…
Haylaz ama idealist, dindar(!) ama dini yaşantıdan uzak imam hatipliler olarak millet için, Müslümanlar için hayallerimiz vardı. Bu nedenle donanımlı, nitelikli olmalıydık; okumalıydık. İdeallerimize giden yolu açmak için üniversite sınavlarına başvurduk. On beş kadar arkadaş o dönem her ilde yapılmayan ÖSS için Antalya’yı tercih ettik. Bir hafta önce gidecek hem gezecek hem de sınava girip gelecektik. Ama Antalya’da nerede ve hangi para ile kalacaktık? Hepimiz dar gelirli ailelerin çocuklarıydık. Kimsenin Antalya’da otele verecek imkanı yoktu. Birisi bizim İHL’den mezun bir hemşerimizin Antalya’da yurt müdürü olduğundan bahsetti. Bunlar bizim gibi uçarı tiplerin “pasif” ve “kendi halinde” biraz “tırsak” bulduğu Nur cemaati mensuplarıydı. Sınıfta onlara “n’aber kardeş” diye takılırdık. Ama bizim önceliğimiz Antalya’da kalma işinin çözülmesiydi.
Okulları astık ve sınavdan bir hafta önce Antalya Doğu Garajına yakın Rasanet yurduna vardık. Nasıl karşılanacağımız ve nelerle karşılaşacağımız konusunda tedirgindik. Ama yurt müdürü Harun Bey bizleri hoşça karşıladı. Bir hafta boyunca Antalya’yı altüst ettik, her yeri gezdik. Sabah kahvaltıyı yapıp yurttan çıkıyor gece yatmaya geliyorduk. Namaz niyaz hak getireydi. Yiyor içiyor ve geziyorduk. Nihayet sınavlara girdik ve bavulları hazırladık. Biz fırça beklerken hemşerimiz Harun Bey bizimle son bir hasbihal edip gönlümüzü aldı ve bizi güzelce uğurladı. Her birimizin çantasına tatlı-lokum kabilinden hediyeler koydu. Bu bizlerdeki Cemaat-Nurcu algısını epeyce bir değiştirdi.
ORTAMIN ETKİSİ
ÖSS’yi geçen bir grup kafadarla bu defa İzmir için plan yaptık. Üç kafadar İzmir’i tercih ettik ve beklediğimiz gibi farklı bölümleri kazandık. İzmir’de tabanımız şişecek şekilde günlerce ev aradık. Kimse bize ev vermiyordu. En son bir arkadaşımızın amcasının evinin altındaki 2 oda depodan bozma yere talip olduk. O da “üç zibidi”ye evini vermeyi güvenli bulmamış olacak ki vermedi; umudumuz yıkıldı. Beraber kalacağız diye Kredi Yurtlara da müracaat etmemiştik. Ayazda kalakaldık!
Aklımıza tekrar Cemaat geldi. “Bir ev bulana kadar bunların evlerinde kalıp biraz katlanalım!” diye anlaştık. Yine bir selamla Bit Pazarı’ndaki dershaneden bizi ışık evlere yerleştirdiler. İlk dönemler içegeldiğim sigaraya gizli gizli devam ettim. Evdeki tecrübelileri gönderince akşamları çayları demler, sigaraları yakar, türküler söylerdik. Zamanla bu insanları esnafıyla, talebesiyle, öğretmeniyle yakından tanıdım. Bizim hayallerini kurduğumuz dünyayı inşa etmekten, Anadolu gençlerine sahip çıkıp imkan hazırlamaktan başka dertlerinin olmadığını gördüm. Bir süre sonra Kredi Yurtlar Kurumu çıktı ama ben evde kalmayı tercih ettim. Zira pek çok olumsuzluktan korunabiliyordum. Ayrıca ders çalışmaya ve ideallerime uygun bir ortam vardı. Alaca kıldığım namazlarımı tekmil kılmaya başladım. Hamasi söylemlere dayalı dava düşüncem, millete-dine hizmet idealim daha sağlam bir zemine oturdu ve okuduklarım beni daha geniş bir ufka taşıdı.
ZARURET DERECESİNDE
Hizmet Hareketini tanıdığımda çocuk değildim. Zihin dünyam şekillenmişti ve pek çok cemaati tarikatı yakından biliyordum. İslami açıdan eğriyi doğruyu ayırt edebilecek ölçülere-bilgiye sahiptim. Ülkem ve Müslümanlar için beslediğim hedeflerin, hayallerin en iyi şekliyle Hizmet tarafından gerçekleştirildiğini gördüm. Hizmet benim çocukluk aşkım değildi, aile çevremde Hizmet’e yakın kimse yoktu. Hareketi tevarüsle, duygusal bağlılıkla değil; okuyarak, irdeleyerek, inceleyerek, makul, mantıklı ve gerekli bulduğum için benimsedim. Risale-i Nurları, sayın Gülen’in bütün kitaplarını okudum, kasetlerini dinledim. İçinde Kur’an’a, Sünnete, akla-mantığa, bilime aykırı bir şey görmedim.
Son yaşananlara ve bazı sarsılmalara rağmen Hizmet Hareketinin insanlık, İslam Alemi ve Türkiye için zaruret derecesinde bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Milyonlar Hizmete makuliyeti, insani ve İslami hedefleri nedeniyle destek verdi; ağır faturasına rağmen destek vermeye devam ediyorlar. Hizmet bir tarikat değil. Girmek veya çıkmak için prosedür, seremoni yok. Tarikatlardaki gibi tevbe almanız, vekile biat etmeniz veya siyasi partiler gibi üye olmanız gerekmiyor. İnsanlar yararlı ve gerekli buldukları için iradi ve gönüllü olarak Harekete sahip çıktılar.
Kendimi rasyonel, mantığı duygularından önde birisi olarak bilirim ve pek çok kimse de beni öyle tanımlar. Benim gibi pek çok insan, şimdilerde “terörist”, “hain” olarak itham edilen Hizmet Hareketini benimsedi destekledi; çünkü:
- Hizmet iki-üç asırdır cehalet, fakirlik, iftirak sarmalında boğuşan ve çözüm üretemeyen Müslümanlara, Anadolu insanının beşeri kaynaklarını, ekonomik imkanlarını ve tarihi birikimini kullanarak asrın ihtiyaçlarıyla örtüşen çözümler üretti.
- Müslümanların dünyada giderek terörle şiddetle anıldığı ve ekstremize edilip marjinalleştirildiği bir dünyada sadece Müslümanlar için değil tüm insanlık için birlikte yaşama formülleri üretti ve bunu hayata başarılı şekilde tatbik etti. Afganistan’dan Balkanlara, Kafkaslara kadar birbiriyle çatışan pek çok etnik-dini grubun çocuklarını aynı ortamda, barış içinde yaşatmayı ve birbirlerini sevdirmeyi başardı.
- Birkaç asırdır kendi yurdunda parya olan ve stratejik noktalardan kasten uzak tutulan, itilip kakılan Anadolu insanının ufkunu açtı, niteliğini artırdı. Onları Türkiye’de hayatın merkezine, önemli noktalara taşıdı (şimdilerde bu insanlar İslamcı(!) AKP eliyle kıyıma uğruyor).
- Hizmet esnafıyla, öğretmeniyle, akademisyeniyle Anadolu insanını dünyayla entegre etti. Kavruk Anadolu çocuklarına global başarılar kazandırdı. Hamaset ve nutuk atma dışında çözümü olmayan siyasal İslamcıların aksine ürettiği pek çok yol, kurum, oluşumla somut başarılara imza attı. “Bizden adam olmaz” umutsuzluğuna gömülmüş Anadolu insanını harika başarılara taşıdı. Onlara özgüven aşıladı.
- Kapalı, gettolaşmış, başka din, inanç ve görüşlerle kapalı, empati yapmaktan uzak cemaatlere/tarikatlara hüsnü misal oldu. Hepsinin taklit edeceği pek çok yeni hizmet yöntemleri (okullar, dershaneler, kültür merkezleri, işadamları dernekleri, üniversiteler, medya, yardım dernekleri, yurt dışına açılma vb) geliştirdi. Nitekim Hizmet’in yöntemlerini şu anda Diyanet, Ensar Vakfı dahil bütün cemaatler, gruplar kullanıyor.
- Diyanet’e yazdırılan talimata dayalı absürt siyasi rapor hariç dünyada hiçbir saygın ve bağımsız alim, İslami kurum Hizmet Hareketini Kuran’a ve Sünnete aykırılıkla itham edemedi, edemiyor. Gülen’in tüm eserleri ortada ve herkesin yorumuna açık. Türkiye’de ve dünyada Hizmet Kur’an ve Sünnet çizgisine sadık kaldı. Müslümanlara şiddetten, nefretten, radikalizmden uzak ve çağın gereklerine uygun kapılar açtı. Başka dinlerden insanlara makul gelebilecek formlar geliştirdi.
- Son yüz yılda bütün Müslümanları tesiri altına alıp reaksiyona mahkum eden siyasal İslam anlayışının yerine Müslümanlara aksiyoner, yapıcı, barışçı, çoğulcu hedefler gösterdi ve bunun olabilirliğini örnekleriyle ortaya koydu.
- Hizmet Hareketi (Abant Platformu, GYV vb. ile) Türk toplumunun ayrışma noktalarını tedavi etmeye, yarıkları yamamaya çalıştı. Herkesin kimliğine, inancına saygı duyarak “bir araya gelemez!” denilen çok farklı kesimleri aynı masa etrafında birleştirdi. Hizmet Hareketine “terör örgütü” diyen AKP ise artık iktidarını ayrışma ve çatışma üzerine oturtuyor; toplumu imha etme pahasına iktidarını sürdürmeye çalışıyor.
MAKULİYET AYRILMADIĞI İÇİN…
1985 yılından bu tarafa Hizmet insanları ile beraberim. Onlardan hiçbir zarar görmedim, kimseye zarar verdiklerine de şahit olmadım. Yeniden dünyaya gelsem ve bana seçenek verilse tekrar bu harika insanlardan oluşan toplulukla beraber olmak isterdim. Bu insanlardan ülke ve dünya faydadan, iyilikten başka bir şey görmez. Aslında başka söze gerek yok. AKP iktidarının intikam almak için yaptığı kıyım Hizmetin ne olduğunu ortaya koyuyor. KHK’larla ortaya çıktı ki Hizmet sadece Türkiye’ye 1200 okul, 17 üniversite, binlerce öğrenci yurdu inşa etmiş. Yüzbinlerce öğretmen, doktor, hemşire, akademisyen, polis, asker, gazeteci vb. yetiştirmiş. Dünya çapında sporcular, ülkenin yüz akı sanayiciler, arza yayılmış esnaflar, eğitimciler kazandırmış ülkeye. AKP devletin gücüyle beş senedir bu güzel insanları biçiyor ama hala tüketemedi. Kendilerine yapılmayan küfür, hakaret, suçlama, zulüm kalmadı ama kimseye bir taş erişmedi, ağızlarından bir kem söz çıkmadı.
Hizmet’in en önemli gücü dürüst, dertli, civanmert insanların destek vereceği makul projeler geliştirmektir. Dünyayı bilen, aklı eren, insaf ve vicdan sahibi insanlar, ülkeyle ilgili derdi olanlar Hizmetin bu makuliyeti etrafında birleştiler. Makuliyetten ayrılmadığı, çağını iyi okuyabildiği, safiyetini ve samimiyetini yitirmediği sürece Hizmet yürümeye, büyümeye ve etrafında kitleler toplamaya devam edecektir.
Sonraki yazı: Bundan sonra Hizmeti neler bekliyor?
[Mahmut Akpınar] 14.2.2018 [TR724]
Gazeteciler ve olağanüstü dönem mahkemeleri [Serdar Efeoğlu]
Her iktidar basını kontrol altına almak ve yönlendirmek ister. Bunun için kanunî düzenlemelerle gazete ve televizyon kurmayı engelleyebilir veya yayınlarını yasaklayabilir.
Özellikle baskıcı politikaları tercih eden iktidarlar basını “tek sesli” hale getirmeye çalışır. Basına gözdağı vermenin en etkili yolu ise muhalif gazetecileri yargılamaktır. Bu yolla bütün basın hükümetin kontrolü altına alınır ve gazeteciler siyasi iktidarın düşüncelerine aykırı yazılar yazmaya cesaret edemezler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında da Tek Parti rejiminin kurulması sürecinde benzer olaylar yaşanmış; gazetecilerin kontrol altına alınmasında İstiklal Mahkemelerinden yararlanılmıştır. Böylece İstiklal Harbi sırasında asker kaçaklarını orduya kazandırmak amacıyla kurulan İstiklal Mahkemeleri, tek parti rejimine giden kilometre taşlarının döşenmesinde önemli bir vasıta olmuştur.
Seri bir şekilde yargılama yapıp karar veren bu mahkemeler, “basını hizaya getirmek, basına gözdağı vermek ve muhalif basını susturmak” amacıyla da faaliyet göstermişlerdir.
Bu mahkemelerde bir taraftan seküler görüşlü Ahmet Emin (Yalman) ve Hüseyin Cahit (Yalçın) yargılanırken, diğer taraftan dindar cenahtan Tahir’ül Mevlevi, Eşref Edip (Fergan), bir taraftan da sol görüşleriyle tanınan Nazım Hikmet (Ran) yargılanmıştır.
İLK YARGILAMALAR
İlk yargılamalar, Halifeliğin kaldırılması sürecinde ve Hintli Müslüman liderler Ağa Han ve Ali Han’ın M. Kemal ve İsmet Paşalara hitaben yazdıkları mektupların İstanbul basınında yayınlanması üzerine başladı. Londra’dan 28 Kasım 1923’de yazılan mektuplarda halifeliğe destek veriliyor ve halifeliğin devam ettirilmesi isteniyordu.
Bu mektupların Tanin, İkdam, Tevhid-i Efkâr, Tercüman-ı Hakikat ve İleri’de yer alması üzerine Mecliste yapılan görüşmeler sonrasında İstiklal Mahkemesi’nin kurulması kararlaştırıldı. Böylece bu mahkemeler, artık siyasi konularda görev yapacak ve muhalif sesleri susturma aracına dönüşeceklerdi.
Bu sırada mektupları yayınlayan gazetecilerden Hüseyin Cahit (Yalçın), Velid Ebuziyya, Ahmet Cevdet, Hayri Muhittin ve Ömer İzzettin tutuklandı. Ancak tutuklanmalarda çifte standart yaşanmış, Hükümet yanlısı Tercüman-ı Hakikat ve İleri gazetelerine dokunulmamıştı.
Gazeteciler savunmalarında amaçlarının “gazetecilik” dışında bir şey olmadığını dile getirdiler. Hatta Hüseyin Cahit “birinde böyle bir mektup var deseydiler, gazetecilik ilkeleriyle para verir, basmak için alırdım” diyerek kendini savundu.
Mahkeme, duruşmalar sonunda gazetecilerin beraatına karar verdi. Ancak mahkemenin aynı mektubu yayınlayan Hükümet yanlısı iki gazeteyi yargılama dışında bırakması, amacın muhalif basını “yandaş basın” haline getirmek olduğunu ortaya koyuyordu.
VİCDANIMI ANKARA’YA SATTIM!
13 Şubat 1925’de çıkan Şeyh Sait İsyanı üzerine Fethi Bey’in yerine Hükümeti kuran İsmet Paşa, 4 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkararak Ankara ve Diyarbakır (Şark) İstiklal Mahkemelerinin kurulmasını sağladı.
Meclisteki müzakerelerde İstanbul basını yine hedef haline gelmiş ve “satılmış” olarak nitelendirilmişti. Hükümet, 6 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn’a dayanarak İstanbul’da yayınlanan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf ve İstiklal gazetelerini; Sebilürreşad, Orak Çekiç, Aydınlık dergilerini ve Adana’da yayınlanan Sayha gazetesini kapattı. Üç gün sonra da İstanbul’daki Presse du Soir, İzmir’deki Sada-yı Hak, Trabzon’daki Kahkaha ve İstikbal gazeteleri kapatıldı.
Bu süreçten H. Cahit’in Tanin’i de etkilendi ve gazete 15 Temmuz’da kapatıldı. Kapatma kararları, Şeyh Sait’in isyana kalkışmasında gazete yayınlarının etkili olduğunu söylemesi bahanesiyle alınmıştı.
Şark İstiklal Mahkemesi 7 Haziran’da Eşref Edip, Velid Ebüzziya, Abdülkadir Kemalî, Fevzi Lütfi ve Sadri Ethem’in tutuklanmasına karar verdi. Tutuklanma nedeni, “Hükümetin manevi nüfuzunu kırarak isyana neden olmaktı”.
Mahkeme Şeyh Sait’i gazetecilerle yüzleştirmek istemiş, ancak gazeteciler henüz gelmeden idam kararları uygulanmıştı. Gazeteciler böyle bir ortamda mahkemeye çıkarıldı. Bu sırada tutuklama kapsamı genişlemiş; Ahmet Emin, Ahmet Şükrü (Esmer), Suphi Nuri (İleri) de tutuklanmıştı.
Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit açıkça “Ben vicdanımı Ankara’ya sattım” diyordu. Bu sözlerin de etkisiyle gazeteciler ortak bir metin hazırlayıp M. Kemal Paşa’ya telgraf göndererek topluca af talebinde bulundular.
Paşa cevabında, “nazar-ı insafa almak muvafıktır” diyerek nazikçe bir talimat verdi. Mahkeme de gereğini yaparak gazetecileri serbest bıraktı.
Ankara Mahkemesi, Hüseyin Cahit’i de yargıladı ve süresiz sürgün cezasına çarptırarak cezasını Çorum’da çekmesine karar verdi. Bu karar Hüseyin Cahit için büyük bir avantaj olacak ve İzmir Suikastı davasında yargılanmaktan kurtulacaktı.
HEM SAĞDAN HEM SOLDAN
10 Haziran 1926’da yaşanan İzmir Suikastı sonrasında kurulan İzmir İstiklal Mahkemesi de gazetecileri hedef aldı. Olay sırasında Çorum’da sürgünde bulunan Hüseyin Cahit, suikastın kışkırtıcıları arasında gösterilerek İzmir’e getirildi. Ancak mahkeme beraat kararı verdi.
Bir iddiaya göre Hüseyin Cahit yolculuk sırasında Ankara’ya uğramış ve burada M. Kemal ve İsmet Paşalarla görüşmeler yapmış, sonunda sürgün cezasının kaldırılmasını sağlamıştı. Ancak Hüseyin Cahit’in affı, gazetecilik yapmaması şartına bağlanmıştı. Nitekim kendisi bir süre gazeteciliğe ara vererek gümrük komisyonculuğu yapmıştır.
Ankara İstiklal Mahkemesi ayrıca Zekeriya (Sertel), Cevat Şakir (Kabaağaçlı) ve Mersinli gazeteci Ata Bey’i yargılamıştı. Zekeriya Bey, çıkardığı Resimli Hafta mecmuasında Milli Mücadele’nin tek bir kişiye mal edilemeyeceğinden hareketle bir meçhul asker anıtı dikilmesi amacıyla kampanya başlatması nedeniyle suçlanıyordu.
Cevat Şakir’in suçu, babasını öldürme suçundan bir süre hapis yattığı cezaevindeki anılarını yayınlamaktı. İkisi de “ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü duruma rağmen ordunun maneviyatını ihlal etmekten” sürgün cezasına çarptırıldılar. Sürgün cezasını Bodrum’da çeken Cevat Şakir bir süre sonra “Halikarnas Balıkçısı” olarak meşhur oldu. Ata Bey de inkılaplara muhalefetten hapisle cezalandırıldı.
Yargılamalara sol basın da dâhil edilerek kapatılan sol yayınların yazar ve yayıncıları tutuklandı. Aydınlık’ın kütüphane memuru Şevki Efendi, derginin sahibi Sadrettin Celal (Antel), yazar Şevket Süreyya; Orak-Çekiç’in sorumlu müdürü Eczacı Vasıf ve Bursa’da yayınlanan Yoldaş gazetesi sahibi İbrahim Hilmi Ankara’da mahkemeye çıkarıldı.
Aydınlık’ın yazarlarından Nazım Hikmet (Ran) ise arandığını öğrenince tayfa kılığında Moskova’ya kaçmayı tercih etti. Sanıklar, “memleketin sükûn, asayiş ve nizam-ı içtimaisini ihlal etmekle” suçlanıyorlardı. Sonunda gazetecilere hapis cezası verildi. Nazım Hikmet’in cezası, on beş yıl sürgün cezasına çarptırılmak oldu.
Atıf Hoca’nın yargılandığı “Şapka Davası” da gazetecilerin yargılandığı bir başka dava idi. Mahfil Dergisi sahibi Tahir’ül Mevlevi, Sebilürreşad ve Vakit yazarı M. Akif’in damadı Ömer Rıza (Doğrul) bu davadan beraat ettiler. Bu davada, Tahir’ül Mevlevi’nin mahkemeye elinde şapka ile çıkarak hâkimleri etkilemeye çalışması ilginç bir durum oluşturdu.
ÇÖZÜM NE?
Bugün de Türk basını çok zor günlerden geçiyor. Sol, sağ, dindar, seküler ayrımı yapılmaksızın bütün muhalif gazeteciler bir bahaneyle tutuklanıyor. Haklarında verilen tahliye kararları uygulanmadığı gibi en son Şahin Alpay ve Mehmet Altan örneklerinde olduğu üzere Anayasa Mahkemesi’nin kararı bile yok sayılıyor.
1920’lerin dünyası, tek parti rejimlerinin yükselme eğiliminde olduğu bir dönemdi ve Türkiye de bundan nasibini almıştı. Bugünse bütün dünyada demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü temel kriterler olmuşken bunların tersine giden bir Türkiye ile karşı karşıyayız.
O dönemde iktidarın uygulamalarını Kırşehir mebusu Lütfi Müfit Bey “Bizim belli bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız” diyerek açığa vuruyordu. Hatta Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit “vicdanımı Ankara’ya sattım” diyebilmişti. Eşref Edip’e göre ise Mahkeme üyesi Ali Saip Bey (Ursavaş) özel bir şifreyle Hükümetten direktif alıyordu.
Bugünse hâkimlerimiz sanki yargı bağımsızmış gibi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Bunun doğru olmadığı, yargıya Ankara rüesası tarafından verilen her emrin ivedilikle yerine getirilmesiyle kamuoyu tarafından açıkça görülüyor.
Galiba bugün de yargılanan gazetecilerin tek kurtuluş yolu, “topluca” Ankara rüesasına bir yazı yazarak af dilemek ve bir daha yazı yazmayacaklarına dair söz vermek gibi görülüyor.
Kaynaklar: Y. Demirel, “Şark İstiklal Mahkemesi’nde Görülen Bir Dava: Gazeteciler Davası”; Hilmi Bengi, “İstiklal Mahkemelerinde Yargılanan Gazeteciler”, İstiklal Mahkemeleri Sempozyumu, Adıyaman, 2015.
[Serdar Efeoğlu] 14.2.2018 [TR724]
Özellikle baskıcı politikaları tercih eden iktidarlar basını “tek sesli” hale getirmeye çalışır. Basına gözdağı vermenin en etkili yolu ise muhalif gazetecileri yargılamaktır. Bu yolla bütün basın hükümetin kontrolü altına alınır ve gazeteciler siyasi iktidarın düşüncelerine aykırı yazılar yazmaya cesaret edemezler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında da Tek Parti rejiminin kurulması sürecinde benzer olaylar yaşanmış; gazetecilerin kontrol altına alınmasında İstiklal Mahkemelerinden yararlanılmıştır. Böylece İstiklal Harbi sırasında asker kaçaklarını orduya kazandırmak amacıyla kurulan İstiklal Mahkemeleri, tek parti rejimine giden kilometre taşlarının döşenmesinde önemli bir vasıta olmuştur.
Seri bir şekilde yargılama yapıp karar veren bu mahkemeler, “basını hizaya getirmek, basına gözdağı vermek ve muhalif basını susturmak” amacıyla da faaliyet göstermişlerdir.
Bu mahkemelerde bir taraftan seküler görüşlü Ahmet Emin (Yalman) ve Hüseyin Cahit (Yalçın) yargılanırken, diğer taraftan dindar cenahtan Tahir’ül Mevlevi, Eşref Edip (Fergan), bir taraftan da sol görüşleriyle tanınan Nazım Hikmet (Ran) yargılanmıştır.
İLK YARGILAMALAR
İlk yargılamalar, Halifeliğin kaldırılması sürecinde ve Hintli Müslüman liderler Ağa Han ve Ali Han’ın M. Kemal ve İsmet Paşalara hitaben yazdıkları mektupların İstanbul basınında yayınlanması üzerine başladı. Londra’dan 28 Kasım 1923’de yazılan mektuplarda halifeliğe destek veriliyor ve halifeliğin devam ettirilmesi isteniyordu.
Bu mektupların Tanin, İkdam, Tevhid-i Efkâr, Tercüman-ı Hakikat ve İleri’de yer alması üzerine Mecliste yapılan görüşmeler sonrasında İstiklal Mahkemesi’nin kurulması kararlaştırıldı. Böylece bu mahkemeler, artık siyasi konularda görev yapacak ve muhalif sesleri susturma aracına dönüşeceklerdi.
Bu sırada mektupları yayınlayan gazetecilerden Hüseyin Cahit (Yalçın), Velid Ebuziyya, Ahmet Cevdet, Hayri Muhittin ve Ömer İzzettin tutuklandı. Ancak tutuklanmalarda çifte standart yaşanmış, Hükümet yanlısı Tercüman-ı Hakikat ve İleri gazetelerine dokunulmamıştı.
Gazeteciler savunmalarında amaçlarının “gazetecilik” dışında bir şey olmadığını dile getirdiler. Hatta Hüseyin Cahit “birinde böyle bir mektup var deseydiler, gazetecilik ilkeleriyle para verir, basmak için alırdım” diyerek kendini savundu.
Mahkeme, duruşmalar sonunda gazetecilerin beraatına karar verdi. Ancak mahkemenin aynı mektubu yayınlayan Hükümet yanlısı iki gazeteyi yargılama dışında bırakması, amacın muhalif basını “yandaş basın” haline getirmek olduğunu ortaya koyuyordu.
VİCDANIMI ANKARA’YA SATTIM!
13 Şubat 1925’de çıkan Şeyh Sait İsyanı üzerine Fethi Bey’in yerine Hükümeti kuran İsmet Paşa, 4 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkararak Ankara ve Diyarbakır (Şark) İstiklal Mahkemelerinin kurulmasını sağladı.
Meclisteki müzakerelerde İstanbul basını yine hedef haline gelmiş ve “satılmış” olarak nitelendirilmişti. Hükümet, 6 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn’a dayanarak İstanbul’da yayınlanan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf ve İstiklal gazetelerini; Sebilürreşad, Orak Çekiç, Aydınlık dergilerini ve Adana’da yayınlanan Sayha gazetesini kapattı. Üç gün sonra da İstanbul’daki Presse du Soir, İzmir’deki Sada-yı Hak, Trabzon’daki Kahkaha ve İstikbal gazeteleri kapatıldı.
Bu süreçten H. Cahit’in Tanin’i de etkilendi ve gazete 15 Temmuz’da kapatıldı. Kapatma kararları, Şeyh Sait’in isyana kalkışmasında gazete yayınlarının etkili olduğunu söylemesi bahanesiyle alınmıştı.
Şark İstiklal Mahkemesi 7 Haziran’da Eşref Edip, Velid Ebüzziya, Abdülkadir Kemalî, Fevzi Lütfi ve Sadri Ethem’in tutuklanmasına karar verdi. Tutuklanma nedeni, “Hükümetin manevi nüfuzunu kırarak isyana neden olmaktı”.
Mahkeme Şeyh Sait’i gazetecilerle yüzleştirmek istemiş, ancak gazeteciler henüz gelmeden idam kararları uygulanmıştı. Gazeteciler böyle bir ortamda mahkemeye çıkarıldı. Bu sırada tutuklama kapsamı genişlemiş; Ahmet Emin, Ahmet Şükrü (Esmer), Suphi Nuri (İleri) de tutuklanmıştı.
Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit açıkça “Ben vicdanımı Ankara’ya sattım” diyordu. Bu sözlerin de etkisiyle gazeteciler ortak bir metin hazırlayıp M. Kemal Paşa’ya telgraf göndererek topluca af talebinde bulundular.
Paşa cevabında, “nazar-ı insafa almak muvafıktır” diyerek nazikçe bir talimat verdi. Mahkeme de gereğini yaparak gazetecileri serbest bıraktı.
Ankara Mahkemesi, Hüseyin Cahit’i de yargıladı ve süresiz sürgün cezasına çarptırarak cezasını Çorum’da çekmesine karar verdi. Bu karar Hüseyin Cahit için büyük bir avantaj olacak ve İzmir Suikastı davasında yargılanmaktan kurtulacaktı.
HEM SAĞDAN HEM SOLDAN
10 Haziran 1926’da yaşanan İzmir Suikastı sonrasında kurulan İzmir İstiklal Mahkemesi de gazetecileri hedef aldı. Olay sırasında Çorum’da sürgünde bulunan Hüseyin Cahit, suikastın kışkırtıcıları arasında gösterilerek İzmir’e getirildi. Ancak mahkeme beraat kararı verdi.
Bir iddiaya göre Hüseyin Cahit yolculuk sırasında Ankara’ya uğramış ve burada M. Kemal ve İsmet Paşalarla görüşmeler yapmış, sonunda sürgün cezasının kaldırılmasını sağlamıştı. Ancak Hüseyin Cahit’in affı, gazetecilik yapmaması şartına bağlanmıştı. Nitekim kendisi bir süre gazeteciliğe ara vererek gümrük komisyonculuğu yapmıştır.
Ankara İstiklal Mahkemesi ayrıca Zekeriya (Sertel), Cevat Şakir (Kabaağaçlı) ve Mersinli gazeteci Ata Bey’i yargılamıştı. Zekeriya Bey, çıkardığı Resimli Hafta mecmuasında Milli Mücadele’nin tek bir kişiye mal edilemeyeceğinden hareketle bir meçhul asker anıtı dikilmesi amacıyla kampanya başlatması nedeniyle suçlanıyordu.
Cevat Şakir’in suçu, babasını öldürme suçundan bir süre hapis yattığı cezaevindeki anılarını yayınlamaktı. İkisi de “ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü duruma rağmen ordunun maneviyatını ihlal etmekten” sürgün cezasına çarptırıldılar. Sürgün cezasını Bodrum’da çeken Cevat Şakir bir süre sonra “Halikarnas Balıkçısı” olarak meşhur oldu. Ata Bey de inkılaplara muhalefetten hapisle cezalandırıldı.
Yargılamalara sol basın da dâhil edilerek kapatılan sol yayınların yazar ve yayıncıları tutuklandı. Aydınlık’ın kütüphane memuru Şevki Efendi, derginin sahibi Sadrettin Celal (Antel), yazar Şevket Süreyya; Orak-Çekiç’in sorumlu müdürü Eczacı Vasıf ve Bursa’da yayınlanan Yoldaş gazetesi sahibi İbrahim Hilmi Ankara’da mahkemeye çıkarıldı.
Aydınlık’ın yazarlarından Nazım Hikmet (Ran) ise arandığını öğrenince tayfa kılığında Moskova’ya kaçmayı tercih etti. Sanıklar, “memleketin sükûn, asayiş ve nizam-ı içtimaisini ihlal etmekle” suçlanıyorlardı. Sonunda gazetecilere hapis cezası verildi. Nazım Hikmet’in cezası, on beş yıl sürgün cezasına çarptırılmak oldu.
Atıf Hoca’nın yargılandığı “Şapka Davası” da gazetecilerin yargılandığı bir başka dava idi. Mahfil Dergisi sahibi Tahir’ül Mevlevi, Sebilürreşad ve Vakit yazarı M. Akif’in damadı Ömer Rıza (Doğrul) bu davadan beraat ettiler. Bu davada, Tahir’ül Mevlevi’nin mahkemeye elinde şapka ile çıkarak hâkimleri etkilemeye çalışması ilginç bir durum oluşturdu.
ÇÖZÜM NE?
Bugün de Türk basını çok zor günlerden geçiyor. Sol, sağ, dindar, seküler ayrımı yapılmaksızın bütün muhalif gazeteciler bir bahaneyle tutuklanıyor. Haklarında verilen tahliye kararları uygulanmadığı gibi en son Şahin Alpay ve Mehmet Altan örneklerinde olduğu üzere Anayasa Mahkemesi’nin kararı bile yok sayılıyor.
1920’lerin dünyası, tek parti rejimlerinin yükselme eğiliminde olduğu bir dönemdi ve Türkiye de bundan nasibini almıştı. Bugünse bütün dünyada demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü temel kriterler olmuşken bunların tersine giden bir Türkiye ile karşı karşıyayız.
O dönemde iktidarın uygulamalarını Kırşehir mebusu Lütfi Müfit Bey “Bizim belli bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız” diyerek açığa vuruyordu. Hatta Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit “vicdanımı Ankara’ya sattım” diyebilmişti. Eşref Edip’e göre ise Mahkeme üyesi Ali Saip Bey (Ursavaş) özel bir şifreyle Hükümetten direktif alıyordu.
Bugünse hâkimlerimiz sanki yargı bağımsızmış gibi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Bunun doğru olmadığı, yargıya Ankara rüesası tarafından verilen her emrin ivedilikle yerine getirilmesiyle kamuoyu tarafından açıkça görülüyor.
Galiba bugün de yargılanan gazetecilerin tek kurtuluş yolu, “topluca” Ankara rüesasına bir yazı yazarak af dilemek ve bir daha yazı yazmayacaklarına dair söz vermek gibi görülüyor.
Kaynaklar: Y. Demirel, “Şark İstiklal Mahkemesi’nde Görülen Bir Dava: Gazeteciler Davası”; Hilmi Bengi, “İstiklal Mahkemelerinde Yargılanan Gazeteciler”, İstiklal Mahkemeleri Sempozyumu, Adıyaman, 2015.
[Serdar Efeoğlu] 14.2.2018 [TR724]
Çiğnemeden yutuyorsanız, sağlıklı besleniyorum diye kendinizi avutmayın!
Sağlıklı beslenme derken ilk akla gelen gıda çeşitliliği kadar gıdaları tüketme şekli göz ardı ediliyor. Yapılan araştırmalar yemeğini yavaş yiyenlerin obez olma ihtimalinin, hızlı yiyenlere göre yüzde 42 daha az olduğunu gösteriyor. Yemeklerini ortalama bir hızda yiyenlerin obez olma ihtimali de hızlı yiyenlere göre yüzde 29 daha az.
Sağlı dergisi BMJ Open’da yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, beynin, karnın doyduğunu algılaması için vakte ihtiyacı var ve bu yüzden hızlı yiyenler doyduklarını hissedene kadar fazladan yemek yiyorlar. Buna karşı önerilen çözüm ise çok basit; her lokmayı en az 10, tercihen 20 kere çiğneyin…
Araştırmanın bir başka çarpıcı bulgusu ise yemek sonrası beslenmeye ilişkin… Yemek üstüne çerez yiyenler ile haftada üç dört gün yatmadan iki saat önce yemek yiyenlerin obez olma riski çok yüksek.
[TR724] 14.2.2018
Sağlı dergisi BMJ Open’da yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, beynin, karnın doyduğunu algılaması için vakte ihtiyacı var ve bu yüzden hızlı yiyenler doyduklarını hissedene kadar fazladan yemek yiyorlar. Buna karşı önerilen çözüm ise çok basit; her lokmayı en az 10, tercihen 20 kere çiğneyin…
Araştırmanın bir başka çarpıcı bulgusu ise yemek sonrası beslenmeye ilişkin… Yemek üstüne çerez yiyenler ile haftada üç dört gün yatmadan iki saat önce yemek yiyenlerin obez olma riski çok yüksek.
[TR724] 14.2.2018
Zirve yangın yerine döndü [Hasan Cücük]
Fenerbahçe’nin deplasmanda Başakşehir’i yenmesiyle Süper Lig’de zirve el değiştirdi. Antalyaspor’u 3-0 yenen Galatasaray zirvenin yeni sahibi olurken, şampiyonluk yarışında dört takım iddiasını sürdürmeye devam ediyor. Başakşehir galibiyetiyle yeniden zirveye tutunan Fenerbahçe ve Karabükspor’u farklı geçen Beşiktaş, Galatasaray ve Başakşehir’le olan puan farkını kapattı. Geriye 13 hafta kaldı ve hala şampiyon hangi takım olur sorusuna verilecek net cevap yok.
TRABZON YARIŞTAN KOPTU
Süper Lig devre arasına girerken şampiyon adayı sayısı 5’ti. Başakşehir, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un şampiyonluk hesapları vardı. Ligin ikinci devresinde oynadığı 4 maçı da berabere bitiren Trabzonspor zirveden koptu. Matematiksel olarak elbette şansı devam ediyor ancak lider Galatasaray’la olan 11 puanlık fark kolay kapatılacak gibi gözükmüyor. Trabzonspor’un devre dışı kaldığı şampiyonluk yarışında Başakşehir’in son iki haftada kaybettiği 5 puan zirvenin yeniden şekillenmesini sağladı.
GALATASARAY’IN FİKSTÜRÜ ZORLU
Igor Tudor’u gönderip Fatih Terim’i göreve getiren Galatasaray 5 hafta aradan sonra yeniden liderlik koltuğuna oturdu. 4. Terim Dönemi’nde Galatasaray oynadığı 5 maçın 4’ünü kazanırken, bir maçta sahadan puansız ayrıldı. Fatih Terim, Spor Toto Süper Lig’de çıktığı 5 maçtaki performansıyla selefi Igor Tudor’u geride bıraktı. Galatasaray, Hırvat teknik adam idaresinde oynadığı 16 maçta 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 4 mağlubiyetle 32 puan topladı. Sarı-kırmızılı takım, Terim yönetiminde ise çıktığı 5 müsabakada 4 galibiyet ve bir mağlubiyetle 12 puan elde etti. Galatasaray, Igor Tudor ile 2 puan ortalaması yakalarken, Terim ile bu oran 2,4’e çıktı. Ancak lider Galatasaray’ı zor bir fikstür bekliyor. Zirve mücadelesi verdiği takımlarla maçları var. Başakşehir, Beşiktaş ve Trabzonspor’la sahasında, Fenerbahçe ile deplasmanda karşılaşacak. İlk devre bu takımlarla oynadığı 4 maçın 3’ünü kaybetmiş, sahasında ise Fenerbahçe ile berabere kalmıştı. Son yıllarda derbi maçlarda karnesi oldukça zayıf olan Galatasaray’ın şampiyonluk yolundaki yürüyüşünü evinde oynayacağı bu maçlar belirleyecek.
ARDA TURAN’LI BAŞAKŞEHİR 3 MAÇTA 5 PUAN KAYBETTİ
Zirvenin sürpriz ekibi Başakşehir son iki haftada kaybettiği 5 puanla liderlik koltuğundan oldu. Devre arasında Arda Turan’ı kadrosuna katarak büyük sükse yapan Abdullah Avcı’nın takımı, Fenerbahçe karşısında hiçbir varlık gösteremedi. Sahasında 31 maç sonra kaybeden Başakşehir’in asıl deplasmandaki puan kayıplarına çere bulması gerekiyor. Ligde aldığı 4 mağlubiyetin 3’ünü deplasman maçlarında yaşadı. Bu hafta Trabzonspor deplasmanına gidecek olan Başakşehir, Karadeniz’den puansız dönmesi halinde şampiyonluk yolunda ağır bir yara almış olacak. Zirvenin diğer iki takımı Galatasaray’la deplasmanda, Beşiktaş ile ise kendi sahasında karşılaşacak. Trabzonspor maçını kaybetmesi halinde ise 3 maçta 8 puan kaybı yaşamış olacak. Arda Turan transferinin takımın ritmini bozacağı yorumunu yapanlar şu an için haklı çıkmış durumdalar. Arda’nın forma giydiği 3 maçta 5 puan kaybı yaşandı. Elbette bunu sadece Arda Turan’a bağlamak haksızlık olur.
FENERBAHÇE’DE YÜKSELEN FORM GRAFİĞİ
Fenerbahçe, Başakşehir’i deplasmanda yenerek yeniden hayat buldu. Son 4 maçın 3’ünde sahadan beraberlikle ayrılan Fenerbahçe için Başakşehir maçı ya tamam ya da devam niteliğindeydi. İbrelerin Başakşehir’i gösterdiği bir ortamda Aykut Kocaman’ın talebeleri beklentilerin çok üstünde bir performans ortaya koydu. Özellikle ligin başında gönderilmesi için her yol denenen Fernandao’nun devre arasında yakaladığı form grafiği göz kamaştırıyor. Ancak Fernandao’nun bu performansını sezon sonuna kadar sürdürüp-sürdürmeyeceği soru işaretleriyle dolu. Giuliano’nun takıma dönmesiyle hücum etkinliği ciddi şekilde artan sarı lacivertli ekip, zirve mücadelesi veren Beşiktaş’la deplasmanda, Galatasaray’la ise kendi sahasında karşılaşacak. Beşiktaş karşısında alınacak bir galibiyet Fenerbahçe’ye psikolojik üstünlük sağlayacaktır.
BEŞİKTAŞ GALİBİYET SERİSİ YAKALARSA…
Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş, son 4 haftanın 3’ünde sahadan 3 puanla ayrılarak zirveyle olan puan farkını kapattı. Cenk Tosun’un gitmesiyle doğan boşluğu Vagner Love ile kapatmaya çalışan Beşiktaş, bu oyuncunun Karabükspor maçında attığı 2 golle moral buldu. Love’in Beşiktaş formasına alışması zirve için büyük avantaj teşkil edecek. Keza Talisca’nın artan form durumu da. Zirvedeki takımlardan sadece Fenerbahçe ile sahasında oynayacak olan Beşiktaş’ın önünde zorlu deplasman maçları bulunuyor. Sadece lig değil Şampiyonlar Ligi’nde de mücadele eden Beşiktaş, Şubat ayındaki 2 haftada 5 maç oynayacak. Bu zorlu viraj da kayıpsız atlatılırsa şampiyonluk yolunda ümitler daha da artmış olacak.
[Hasan Cücük] 14.2.2018 [TR724]
TRABZON YARIŞTAN KOPTU
Süper Lig devre arasına girerken şampiyon adayı sayısı 5’ti. Başakşehir, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un şampiyonluk hesapları vardı. Ligin ikinci devresinde oynadığı 4 maçı da berabere bitiren Trabzonspor zirveden koptu. Matematiksel olarak elbette şansı devam ediyor ancak lider Galatasaray’la olan 11 puanlık fark kolay kapatılacak gibi gözükmüyor. Trabzonspor’un devre dışı kaldığı şampiyonluk yarışında Başakşehir’in son iki haftada kaybettiği 5 puan zirvenin yeniden şekillenmesini sağladı.
GALATASARAY’IN FİKSTÜRÜ ZORLU
Igor Tudor’u gönderip Fatih Terim’i göreve getiren Galatasaray 5 hafta aradan sonra yeniden liderlik koltuğuna oturdu. 4. Terim Dönemi’nde Galatasaray oynadığı 5 maçın 4’ünü kazanırken, bir maçta sahadan puansız ayrıldı. Fatih Terim, Spor Toto Süper Lig’de çıktığı 5 maçtaki performansıyla selefi Igor Tudor’u geride bıraktı. Galatasaray, Hırvat teknik adam idaresinde oynadığı 16 maçta 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 4 mağlubiyetle 32 puan topladı. Sarı-kırmızılı takım, Terim yönetiminde ise çıktığı 5 müsabakada 4 galibiyet ve bir mağlubiyetle 12 puan elde etti. Galatasaray, Igor Tudor ile 2 puan ortalaması yakalarken, Terim ile bu oran 2,4’e çıktı. Ancak lider Galatasaray’ı zor bir fikstür bekliyor. Zirve mücadelesi verdiği takımlarla maçları var. Başakşehir, Beşiktaş ve Trabzonspor’la sahasında, Fenerbahçe ile deplasmanda karşılaşacak. İlk devre bu takımlarla oynadığı 4 maçın 3’ünü kaybetmiş, sahasında ise Fenerbahçe ile berabere kalmıştı. Son yıllarda derbi maçlarda karnesi oldukça zayıf olan Galatasaray’ın şampiyonluk yolundaki yürüyüşünü evinde oynayacağı bu maçlar belirleyecek.
ARDA TURAN’LI BAŞAKŞEHİR 3 MAÇTA 5 PUAN KAYBETTİ
Zirvenin sürpriz ekibi Başakşehir son iki haftada kaybettiği 5 puanla liderlik koltuğundan oldu. Devre arasında Arda Turan’ı kadrosuna katarak büyük sükse yapan Abdullah Avcı’nın takımı, Fenerbahçe karşısında hiçbir varlık gösteremedi. Sahasında 31 maç sonra kaybeden Başakşehir’in asıl deplasmandaki puan kayıplarına çere bulması gerekiyor. Ligde aldığı 4 mağlubiyetin 3’ünü deplasman maçlarında yaşadı. Bu hafta Trabzonspor deplasmanına gidecek olan Başakşehir, Karadeniz’den puansız dönmesi halinde şampiyonluk yolunda ağır bir yara almış olacak. Zirvenin diğer iki takımı Galatasaray’la deplasmanda, Beşiktaş ile ise kendi sahasında karşılaşacak. Trabzonspor maçını kaybetmesi halinde ise 3 maçta 8 puan kaybı yaşamış olacak. Arda Turan transferinin takımın ritmini bozacağı yorumunu yapanlar şu an için haklı çıkmış durumdalar. Arda’nın forma giydiği 3 maçta 5 puan kaybı yaşandı. Elbette bunu sadece Arda Turan’a bağlamak haksızlık olur.
FENERBAHÇE’DE YÜKSELEN FORM GRAFİĞİ
Fenerbahçe, Başakşehir’i deplasmanda yenerek yeniden hayat buldu. Son 4 maçın 3’ünde sahadan beraberlikle ayrılan Fenerbahçe için Başakşehir maçı ya tamam ya da devam niteliğindeydi. İbrelerin Başakşehir’i gösterdiği bir ortamda Aykut Kocaman’ın talebeleri beklentilerin çok üstünde bir performans ortaya koydu. Özellikle ligin başında gönderilmesi için her yol denenen Fernandao’nun devre arasında yakaladığı form grafiği göz kamaştırıyor. Ancak Fernandao’nun bu performansını sezon sonuna kadar sürdürüp-sürdürmeyeceği soru işaretleriyle dolu. Giuliano’nun takıma dönmesiyle hücum etkinliği ciddi şekilde artan sarı lacivertli ekip, zirve mücadelesi veren Beşiktaş’la deplasmanda, Galatasaray’la ise kendi sahasında karşılaşacak. Beşiktaş karşısında alınacak bir galibiyet Fenerbahçe’ye psikolojik üstünlük sağlayacaktır.
BEŞİKTAŞ GALİBİYET SERİSİ YAKALARSA…
Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş, son 4 haftanın 3’ünde sahadan 3 puanla ayrılarak zirveyle olan puan farkını kapattı. Cenk Tosun’un gitmesiyle doğan boşluğu Vagner Love ile kapatmaya çalışan Beşiktaş, bu oyuncunun Karabükspor maçında attığı 2 golle moral buldu. Love’in Beşiktaş formasına alışması zirve için büyük avantaj teşkil edecek. Keza Talisca’nın artan form durumu da. Zirvedeki takımlardan sadece Fenerbahçe ile sahasında oynayacak olan Beşiktaş’ın önünde zorlu deplasman maçları bulunuyor. Sadece lig değil Şampiyonlar Ligi’nde de mücadele eden Beşiktaş, Şubat ayındaki 2 haftada 5 maç oynayacak. Bu zorlu viraj da kayıpsız atlatılırsa şampiyonluk yolunda ümitler daha da artmış olacak.
[Hasan Cücük] 14.2.2018 [TR724]
Yezid veya koskoca bir ömr-ü heder [Süleyman Sargın]
Yezid, siyasi hırsların, yönetme arzularının ve iktidar şehvetinin insanı nasıl rezil ettiğinin en somut örneklerinden biri. Bütün Müslümanlarca lanetle anılan, İslam tarihinin yüz karası Yezid’in hikâyesi şimdiki Yezit’lerden çok farklı değil. Hicri 26 (647) veya 27 (648) yılında Dımaşk’ta (Şam) doğdu. Annesi Yemen asıllı Kelb (köpek) kabilesinden Meysûn bint Bahdel’dir. Aynı zamanda ilk Emevi hükümdarı olan babası Hz. Muâviye, oğlunun çöl ortamında yetişmesini sağlamak amacıyla onu annesiyle birlikte Kelb kabilesinin yaşadığı bölgeye gönderdi. Yezid burada bedevî hayatının şartlarına göre büyüdü. Ata binme ve silâh kullanmada maharet kazandı, fasih Arapça’yı öğrendi. Yarış atları ve av köpekleri edindi, şiirle meşgul oldu. Babası, onu Dımaşk’a getirttikten sonra eğitimiyle yakından ilgilendi.
Halifeliği Müslüman kardeşleriyle yaptığı savaşların sonunda elde eden Hz. Muaviye, Müslümanların hilâfet meselesi yüzünden yeni bir iç savaşa sürüklenebileceklerini gerekçe göstererek vefatının ardından yerine geçmek üzere oğlu Yezid’i veliaht tayin etti. Böylece Hulefa-i Râşidîn döneminde seçimle ve istişare ile belirlenen yönetim şekli, asırlar boyu sürecek kötü bir âdetin başlangıcı olarak babadan oğula geçen bir saltanata dönüştü.
Yezid’in gençlik yıllarında oldukça dindar olduğunu ileri süren kaynaklar var. Nitekim Hicri 49 veya 50 (669 veya 670) yılında gerçekleştirilen, Ebû Eyyûb el- Ensari ve ashabın ileri gelenlerinden bazılarının iştirak ettiği ilk İstanbul kuşatmasına Yezid, komutan olarak katıldı. Bu seferden bir sene sonra da “hac emîri” olarak Halife adına bütün Müslümanlar’ın Hac ibadetini yönetti. O sırada hacılara bol miktarda bağışlarda bulundu.
Bazı kaynaklar ise Yezid’in daha gençlik yıllarından beri içkiye, kadına düşkün bohem bir hayat yaşadığını, çevresinde acımasız ve karaktersiz biri olarak tanındığını, İstanbul seferine komutan olarak tayin edilmesinin de Hac emirliğinin de halk arasında bilinen bu kötü imajı düzeltmek amacıyla yapıldığını söylüyorlar. Bugünkü Yezid’lere baktığımızda ikinci ihtimal daha güçlü görünüyor.
Yezid veliaht olarak tayin edilince Medine’de Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Ömer gibi sahabilerden bir grup, bu uygulamanın saltanata yol vereceğini söyleyip kendisine şiddetle karşı çıktılar ama sonuç değişmedi. Yezid, babasının vefatından sonra tahta çıktı (Receb 60/Nisan 680). Veliaht tayin edilmesini kabullenmeyenlerin halifeliğine de karşı çıkmasından endişe ediyordu. Hemen Medine valisine haber gönderdi ve babasının ölümü duyulmadan muhalif grubun biatını almasını emretti. Ancak olan biteni öğrenen Abdullah b. Zübeyr ile Hz. Hüseyin o gece yola çıkıp Mekke’ye gittiler.
Kûfelilerin vefası(!)
Kûfe Hz. Ali ve ehl-i beyt için önemli bir şehirdi. Kûfeliler Hz. Ali’nin oğlu ve Efendimiz’in torunu Hazreti Hüseyin’i ailesiyle birlikte yerleşmesi için şehirlerine davet ettiler. Hem yıllardır işleyegeldiği pis işlerinin farkında olan hem de Hz. Hüseyin’in kendisine yönelik daha önceki tutumunu bilen Yezid bu durumu kendi aleyhine bir kalkışma olarak vehmetti. Kûfe’ye hemen “kırın kapıları alın hepsini, kanunu sonra çıkarırız” mantığındaki zalim bir adamı, Ubeydullah b. Ziyad’ı vali olarak gönderdi. Vali Kûfe’ye gelir gelmez ilk iş olarak Hazreti Hüseyin’i Kûfe’ye davet eden mektubun sahibi Müslim b. Akîl’i yakalatıp idam etti.
Hz. Hüseyin, Müslim’in kendisini Kûfe’ye davet eden mektubunu alınca hemen, bir nevi baba ocağı olarak da gördüğü Kûfe’ye doğru yola çıktı. (Bazı kaynaklarda bu seyahatin siyasi bir amacı olduğu, Hazreti Hüseyin’in Kûfe’ye kendi hilafetini ilan amacıyla gittiği de yazar ama hadisenin seyri bu tezi çok kuvvetli kılmıyor.) İhtimal, kararmaya başlayan atmosferin tesirinden uzak kalmak ve kendisini sevenlerle birlikte münzevi bir hayat sürmek niyetindeydi. Bu sebeple yanına hiçbir askeri kuvvet almadan aile efradı ve akrabalarından müteşekkil yaklaşık yetmiş kişiyle birlikte yola koyuldu. Hazreti Hüseyin, kendisine mektup gönderen Müslim’in başına gelenleri Kadisiye’ye yaklaştığı sırada öğrendi. Ancak siyasi bir maksadı olmadığı için muhataplarına durumu anlatabileceğini düşündü ve geri dönmedi.
O böyle düşünse de koltuğunu ve gücünü kaybetmekten korkan Yezid’in kalbi gibi gözü de kararmıştı. Nebiler Sultanı’nın torunu ve ailesi Kerbelâ’ya geldiklerinde etrafları Yezid’in emriyle Emevî ordusu tarafından kuşatıldı. Kûfe Valisi Ubeydullah, Ömer b. Sa’d’ı ordunun başına komutan olarak atadı. Ömer b. Sa’d Hz. Hüseyin’e zarar vermek istemiyordu. Onu Medine’ye dönmesi konusunda ikna etti ve Medine’ye kadar koruyacağına da söz verdi. Bu teklife Hazreti Hüseyin müsbet karşılık verdi. Ömer b. Sa’d aralarındaki anlaşmayı Vali’ye mektupla bildirdi. Vali, Yezid’e yaranmak ve onun takdirini kazanmak için bu teklifi kabul etmedi. Hazreti Hüseyin ve ailesine “su bile verilmemesini”, Yezid’e biat edinceye kadar aç susuz bekletilmelerini, aksi takdirde öldürülmelerini emretti. Onları şehirlerine davet eden Kûfe halkı ise bütün bu olanları sadece izlemekle yetindi.
Bu talimatın savaşla neticeleneceği belliydi. Önceleri Hazreti Hüseyin’i öldürmekten çekinen Ömer b. Sa’d valinin vadettiği siyasi ikbalin uğruna Hazreti Hüseyin’i ve yanındaki 72 kişiyi kılıçtan geçirdi (10 Muharrem 61/680). Sonu gelmeyen iktidar hırsı ve koltuğu kaybetme korkusu, Yezid ve avanelerini Peygamber ailesini katledecek kadar zıvanadan çıkarmıştı.
Bu elim hadise duyulunca Yezid, aleyhindeki olumsuz havayı bertaraf etmek için Medine ileri gelenlerinden bir heyeti Dımaşk’a davet etti. Heyet mensuplarına sarayında ikramda bulunarak bol miktarda hediyeler verdi. Ancak heyettekiler, sefahate düşen ve halifeliğe yakışmayan işler yapan Yezid’in durumunu yakından görünce büyük rahatsızlık duydular. Medine’ye döndüklerinde Yezid’in oyun ve eğlenceye daldığını, haramlara bulaştığını anlatarak isyanı gündeme getirdiler. Medine’deki gelişmeleri haber alan Yezid, bir laneti daha hak edercesine Hicaz’a bir ordu göndermeye karar verdi. Ordunun asıl hedefi Mekke’de Yezid’e biat etmeyen Abdullah b. Zübeyr idi, fakat önce Medine’deki isyan bastırılacaktı. Bunun için 12.000 kişilik bu kuvvet Medine’ye hareket etti.
Yezid ordusunun komutanı Müslim b. Ukbe, Medinelilere teslim olmaları için üç gün süre tanıdı; ayrıca ekonomik sıkıntılarını giderecek bazı tekliflerde bulundu. Olumlu cevap alamayınca saldırıya geçti. Başlangıçta kuvvetli bir direnişle karşılaştıysa da acımasız ve zalimce taktiklerle şehre girmeyi başardı (27 Zilhicce 63/27 Ağustos 683). Kaynaklarda, Peygamber şehri Medine’nin Yezid’in askerleri tarafından üç gün boyunca yağmalandığı, pek çoğu sahabe ya da sahabe evladı ve torunlarından oluşan halkın canına ve malına kastedildiği, kadınlara tecavüzlerde bulunulduğu kaydedilir.
Müslim b. Ukbe, Yezid’in emriyle Medine’den sonra Abdullah b. Zübeyr’in üzerine gitmek için Mekke’ye yöneldi. Mekke önlerine varıp şehri kuşattı. Altmış dört gün boyunca mancınıklarla Kâbe’yi dövdü. O sırada Yezîd’in ani ölüm haberi geldi ve bunun üzerine kuşatma kaldırıldı.
İstanbul kuşatma komutanlığı ve Hac emirliği ile başlayan siyasi hayatını Kerbelâ faciası, Medine katliamı ve Mekke kuşatması ile sonlandıran Yezit lanetle anılan cebabireden biri olarak tarihin simsiyah sayfalarındaki yerini aldı.
[Süleyman Sargın] 14.2.2018 [TR724]
Halifeliği Müslüman kardeşleriyle yaptığı savaşların sonunda elde eden Hz. Muaviye, Müslümanların hilâfet meselesi yüzünden yeni bir iç savaşa sürüklenebileceklerini gerekçe göstererek vefatının ardından yerine geçmek üzere oğlu Yezid’i veliaht tayin etti. Böylece Hulefa-i Râşidîn döneminde seçimle ve istişare ile belirlenen yönetim şekli, asırlar boyu sürecek kötü bir âdetin başlangıcı olarak babadan oğula geçen bir saltanata dönüştü.
Yezid’in gençlik yıllarında oldukça dindar olduğunu ileri süren kaynaklar var. Nitekim Hicri 49 veya 50 (669 veya 670) yılında gerçekleştirilen, Ebû Eyyûb el- Ensari ve ashabın ileri gelenlerinden bazılarının iştirak ettiği ilk İstanbul kuşatmasına Yezid, komutan olarak katıldı. Bu seferden bir sene sonra da “hac emîri” olarak Halife adına bütün Müslümanlar’ın Hac ibadetini yönetti. O sırada hacılara bol miktarda bağışlarda bulundu.
Bazı kaynaklar ise Yezid’in daha gençlik yıllarından beri içkiye, kadına düşkün bohem bir hayat yaşadığını, çevresinde acımasız ve karaktersiz biri olarak tanındığını, İstanbul seferine komutan olarak tayin edilmesinin de Hac emirliğinin de halk arasında bilinen bu kötü imajı düzeltmek amacıyla yapıldığını söylüyorlar. Bugünkü Yezid’lere baktığımızda ikinci ihtimal daha güçlü görünüyor.
Yezid veliaht olarak tayin edilince Medine’de Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Ömer gibi sahabilerden bir grup, bu uygulamanın saltanata yol vereceğini söyleyip kendisine şiddetle karşı çıktılar ama sonuç değişmedi. Yezid, babasının vefatından sonra tahta çıktı (Receb 60/Nisan 680). Veliaht tayin edilmesini kabullenmeyenlerin halifeliğine de karşı çıkmasından endişe ediyordu. Hemen Medine valisine haber gönderdi ve babasının ölümü duyulmadan muhalif grubun biatını almasını emretti. Ancak olan biteni öğrenen Abdullah b. Zübeyr ile Hz. Hüseyin o gece yola çıkıp Mekke’ye gittiler.
Kûfelilerin vefası(!)
Kûfe Hz. Ali ve ehl-i beyt için önemli bir şehirdi. Kûfeliler Hz. Ali’nin oğlu ve Efendimiz’in torunu Hazreti Hüseyin’i ailesiyle birlikte yerleşmesi için şehirlerine davet ettiler. Hem yıllardır işleyegeldiği pis işlerinin farkında olan hem de Hz. Hüseyin’in kendisine yönelik daha önceki tutumunu bilen Yezid bu durumu kendi aleyhine bir kalkışma olarak vehmetti. Kûfe’ye hemen “kırın kapıları alın hepsini, kanunu sonra çıkarırız” mantığındaki zalim bir adamı, Ubeydullah b. Ziyad’ı vali olarak gönderdi. Vali Kûfe’ye gelir gelmez ilk iş olarak Hazreti Hüseyin’i Kûfe’ye davet eden mektubun sahibi Müslim b. Akîl’i yakalatıp idam etti.
Hz. Hüseyin, Müslim’in kendisini Kûfe’ye davet eden mektubunu alınca hemen, bir nevi baba ocağı olarak da gördüğü Kûfe’ye doğru yola çıktı. (Bazı kaynaklarda bu seyahatin siyasi bir amacı olduğu, Hazreti Hüseyin’in Kûfe’ye kendi hilafetini ilan amacıyla gittiği de yazar ama hadisenin seyri bu tezi çok kuvvetli kılmıyor.) İhtimal, kararmaya başlayan atmosferin tesirinden uzak kalmak ve kendisini sevenlerle birlikte münzevi bir hayat sürmek niyetindeydi. Bu sebeple yanına hiçbir askeri kuvvet almadan aile efradı ve akrabalarından müteşekkil yaklaşık yetmiş kişiyle birlikte yola koyuldu. Hazreti Hüseyin, kendisine mektup gönderen Müslim’in başına gelenleri Kadisiye’ye yaklaştığı sırada öğrendi. Ancak siyasi bir maksadı olmadığı için muhataplarına durumu anlatabileceğini düşündü ve geri dönmedi.
O böyle düşünse de koltuğunu ve gücünü kaybetmekten korkan Yezid’in kalbi gibi gözü de kararmıştı. Nebiler Sultanı’nın torunu ve ailesi Kerbelâ’ya geldiklerinde etrafları Yezid’in emriyle Emevî ordusu tarafından kuşatıldı. Kûfe Valisi Ubeydullah, Ömer b. Sa’d’ı ordunun başına komutan olarak atadı. Ömer b. Sa’d Hz. Hüseyin’e zarar vermek istemiyordu. Onu Medine’ye dönmesi konusunda ikna etti ve Medine’ye kadar koruyacağına da söz verdi. Bu teklife Hazreti Hüseyin müsbet karşılık verdi. Ömer b. Sa’d aralarındaki anlaşmayı Vali’ye mektupla bildirdi. Vali, Yezid’e yaranmak ve onun takdirini kazanmak için bu teklifi kabul etmedi. Hazreti Hüseyin ve ailesine “su bile verilmemesini”, Yezid’e biat edinceye kadar aç susuz bekletilmelerini, aksi takdirde öldürülmelerini emretti. Onları şehirlerine davet eden Kûfe halkı ise bütün bu olanları sadece izlemekle yetindi.
Bu talimatın savaşla neticeleneceği belliydi. Önceleri Hazreti Hüseyin’i öldürmekten çekinen Ömer b. Sa’d valinin vadettiği siyasi ikbalin uğruna Hazreti Hüseyin’i ve yanındaki 72 kişiyi kılıçtan geçirdi (10 Muharrem 61/680). Sonu gelmeyen iktidar hırsı ve koltuğu kaybetme korkusu, Yezid ve avanelerini Peygamber ailesini katledecek kadar zıvanadan çıkarmıştı.
Bu elim hadise duyulunca Yezid, aleyhindeki olumsuz havayı bertaraf etmek için Medine ileri gelenlerinden bir heyeti Dımaşk’a davet etti. Heyet mensuplarına sarayında ikramda bulunarak bol miktarda hediyeler verdi. Ancak heyettekiler, sefahate düşen ve halifeliğe yakışmayan işler yapan Yezid’in durumunu yakından görünce büyük rahatsızlık duydular. Medine’ye döndüklerinde Yezid’in oyun ve eğlenceye daldığını, haramlara bulaştığını anlatarak isyanı gündeme getirdiler. Medine’deki gelişmeleri haber alan Yezid, bir laneti daha hak edercesine Hicaz’a bir ordu göndermeye karar verdi. Ordunun asıl hedefi Mekke’de Yezid’e biat etmeyen Abdullah b. Zübeyr idi, fakat önce Medine’deki isyan bastırılacaktı. Bunun için 12.000 kişilik bu kuvvet Medine’ye hareket etti.
Yezid ordusunun komutanı Müslim b. Ukbe, Medinelilere teslim olmaları için üç gün süre tanıdı; ayrıca ekonomik sıkıntılarını giderecek bazı tekliflerde bulundu. Olumlu cevap alamayınca saldırıya geçti. Başlangıçta kuvvetli bir direnişle karşılaştıysa da acımasız ve zalimce taktiklerle şehre girmeyi başardı (27 Zilhicce 63/27 Ağustos 683). Kaynaklarda, Peygamber şehri Medine’nin Yezid’in askerleri tarafından üç gün boyunca yağmalandığı, pek çoğu sahabe ya da sahabe evladı ve torunlarından oluşan halkın canına ve malına kastedildiği, kadınlara tecavüzlerde bulunulduğu kaydedilir.
Müslim b. Ukbe, Yezid’in emriyle Medine’den sonra Abdullah b. Zübeyr’in üzerine gitmek için Mekke’ye yöneldi. Mekke önlerine varıp şehri kuşattı. Altmış dört gün boyunca mancınıklarla Kâbe’yi dövdü. O sırada Yezîd’in ani ölüm haberi geldi ve bunun üzerine kuşatma kaldırıldı.
İstanbul kuşatma komutanlığı ve Hac emirliği ile başlayan siyasi hayatını Kerbelâ faciası, Medine katliamı ve Mekke kuşatması ile sonlandıran Yezit lanetle anılan cebabireden biri olarak tarihin simsiyah sayfalarındaki yerini aldı.
[Süleyman Sargın] 14.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)