Sizler dualarımın meyvelerisiniz [Safvet Senih]

Hatıratını anlatırken Ali Ulvi Kurucu Ağabeyimiz diyor ki: “1942 yılında, Mısırlı yazar Sâdıku’r-Râfi’inin bir yazısını okumuştum: “Ateşler İçinde Fakat Yanmıyor” diye bir  takım dindar gençleri anlatıyordu: ‘Allah’ım, bu çocuklar, aristokrat ailelerin çocukları, üniversitede kızlarla birlikte okuyorlar… Fakat bunlar nasıl bu kadar temiz kalmışlar ki, yüzlerindeki nur kalbimi yaktı!..’  Bunları okuyunca, ağladım, abdest alıp iki rekat namaz kıldım ve ‘Allah’ım, Mustafa Sâdıku’r-Râfiî’nin anlattığı böyle bir gençlik benim milletimde de yetişsin” diye dua ettim.

“O günler çok feyizli günlerdi. O günlerde bir rüya gördüm. Peygamber Efendimiz (S.A.S.) bir köşke ziyarete geleceklermiş. O köşke gittim. Bahçe içinde tek katlı bir köşk… Bahçe, köşkün duvarları, her taraf yeşil çimen… Gönül alıcı, fevkalâde güzel, tatlı, tarifi zor bir yeşillik… Tavustüyü gibi, ördek başı gibi, ömrümde görmediğim bir yeşillik… Baktım Osmanlı sarığı ve cübbesiyle, üç tane âlim zât, nöbet bekliyorlar. Peygamber Efendimizi (S.A.S.) onlar karşılayacakmış… Bu üç zâtın birisi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, birisi Zeynelâbidîn Efendi, ortalarındaki de dedem Hacı Veyis Efendi idi.

“Peygamber-i  Zîşan geliyor!.’ Dediler “Efendimiz (S.A.S.) teşrif etmişler. Başlarında altın sarısı bir kumaş üzerine sarılmış nurdan bir sarık vardı. Bu sarıktan, simalarına ve simalarından siyah cübbeleri üzerine, âdeta sağanak hâlinde nur akıyordu. Kendilerini karşılayan üç âlim, sırayla ellerini öptüler. Efendimiz (S.A.S.) köşke girdi… Ben dayanamadım, rüyamda bayıldım. Bu rüyayı, talebe yurdunda, yani Muhammed Bey Ebuzzeheb Yurdundaki yatağımda görmüştüm. Günlerce tesirinde kaldım. Uzun müddeti riya olmasın diye, kimseye söylemedim.

“Peygamber Efendimiz'i (S.A.S.) görebildiğim üçüncü rüyam da ikinciyi gördüğüm günlerde, Medine-i Münevvere’de tecelli etmişti. Rüyada, o sırada oturduğumuz eski evimize geldim. Vâlidem beni karşılayarak: ‘Oğlum, senin Kütüphaneyi, Peygamber-i Zîşan (S.A.S.) teşrif etmişler. Fakat şimdi uyuyorlar.’ dedi. Sokak kapısından yavaşça girdim. Efendimiz (S.A.S.) Hz. Osman İbn-i Afvan (R.A.) nöbet bekliyordu… Odamda bir kanepe vardı. Kapıdan içeri baktım. Efendimiz (S.A.S.) kanepenin üzerine uzanmış dinleniyorlardı… Seyrine daldım. Cemâlini görüyorum, ağlıyorum… O sırada hafif bir ses oldu. Efendimiz (S.A.S.) hemen gülümseyerek kalktılar… Bunu gören Hz. Osman telâş içinde koştu. Yavrusunun rahatsızlığını gören bir anne kuş gibi çırpınıyordu: ‘Rahatsız mı oldunuz yâ  Resulullah, uyuyamadınız mı?’ dedi. Efendimiz (S.A.S.) gülümsediler. Mübarek yüzünde sanki mehtaplar doğuyor; dişlerinde  inciler parıldıyordu. ‘Hayır Osman, çok rahat etmişim; çok dinlemişim.’ buyurdular.

“Bu iki rüyayı gördüğüm günlerde, Dr. Abdurrahim ile ‘Sahih-i Buhariyi okuyorduk…

Ali Ulvi Ağabey Hatıratında Üstad Hazretlerinden ve Hizmet’ten de söz ediyor; bilhassa “Nuruyla bütün gönlümü fetheyleyen Üstad’” diye başlayan şiirinde şu ifadeler de var: “İlhamını mest etti tecellâ-i cemâlin; / ‘Fatih’ gibi rehberleri andırmada hâlin. Derya gibi nurlar taşıyor her eserinden; /  ‘Allah’a giden nurcuların rehberisin sen! Milyonları derya gibi çoşturmada ‘Sözler’; / Cennetteki âlemleri seyretmede gözler. Hikmet dolu her cümlede, Kur’andaki nur var; / Her Lem’ada binbir güneşin hüzmesi çağlar. ‘Nur Yolcusu’ insanlığa örnek olacaktır. / Kudsî heyecanlarla, gönüller dolacaktır. Azadedir İslamı saran tehlikelerden; / Davası temiz çünkü siyasî lekelerden. Bir ülkeyi baştan başa fetheyledin ey Nûr! / Nur’un olacaktır, bütün insanlığa düstur! İmanlı nesiller, seni takip edecektir; / Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir. Târihi aşarken sen, o iman dolu hızla, / Milyonları aşmış bütün evlâtlarınızla; Birden açılır ruhuma esrarlı bir âlem / Vasfeylemez aşkımı, şi’rimdeki nâlem…”

“Risale-i Nur talebesi kardeşlerimle çok yakın alâka ve münasebetlerimiz oldu ve hâlen devam ediyor. Türkiye’ye gidip geldikçe Risale-i Nur talebeleri camiasıyla çok görüşmelerim oldu. Fakiri alıp toplantılarına götürdüler. Son yıllarda hem genç, hem de yüksek tahsilli arkadaşların, ekseriyeti teşkil ettiklerine şâhid oldum. İnsanı hayretle sevinçlere gark edecek şekilde, hepsi musalli, dürüst, faziletli, birlik, beraberlik, tesanüd ve muhabbet içinde, iman ve İslam davasını yaymaya kararlı gençlerdi.”

O dönem merhum Ali Ulvi Kurucu Ağabeye, toplantılarda bizim gazetede görevli olan Mehdi Bey refakat ederdi. Ağabeyimiz bu gençleri görünce hep ‘Sizler  benim kabul olmuş dualarımız!” dermiş…   

[Safvet Senih] 22.6.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Can’ları tekrar anlamak üzerine [Deniz Ayhan]

Şüphesiz Yavuz’a kadar gitmeye gerek yok. 80’lerden bu güne Aleviler’in sünni yoğun bu topraklarda ne tarz sorunlar yaşadığı ve son 30 yılda nasıl bir değişim ve dönüşüme maruz kaldıklarını ifade etmek aslında geçmişte yaşanan bir çok soruna da ışık tutmaya devam edecektir.

‘ALEVİ UYANIŞI’

1960’larda, hatta 1950’lerde de bir takım Alevi isimler muhtelif sol örgütlerle gündeme gelse de, esas ‘Alevi Uyanışı’ diyebilieceğimiz dönem 1990’lara tekabul etmekte. Alevilik 1980’lerin sonu ve 90’ların başında şehirlere göçün başlaması, diğer bir ifade ile periferiden merkeze bir mobilizasyonun vuku bulması ile çok farklı toplumsal etkileşimlerin ortaya çıkmasına sebep olmuş bir gerçek. Aleviler şehirlere yerleşmeye başladıktan sonra hemen toplumun diğer etmenlerine karışmadılar, kapalı bir sosyal yapı kurarak Alevi yoğun mahalleler oluşturdular. Fakat, Aleviler kentlere yerleşmeye başladıktan sonra, gerek okullarda, gerek iş hayatında, gerek askerde ve daha sayamayacağımız hayatın değişik bir çok unitesinde farklı kimliklerle bir arada bulunmaktan kaynaklı bazı sorunlar yaşamaya başladılar.

Aynı dönemde Madımak olayı ve ulusal kanallarda Alevi’liğe dair son derece çirkin bazı gafların yaşanması, parçalı hatta yer yer ayrık Alevi kimliğinde ortak bir tepki oluşturmak üzerinden bir toparlanmaya sebep oldu. 90’ların başlarında yine çok enteresan bir olay gerçekleşti. 90’lardan önce daha çok hemşeri dernekleri ile talep ve arzularını dile getiren Aleviler, 90’larla beraber şehirlerde Alevi kimlikleri ile alakalı yaşadıkları bir takım sorunlardan ötürü, bu kez Alevi sivil toplum kuruluşları üzerinden ilk kez organize olmaya başladılar. O dönem kurulan dernek ve vakıflarda Alevi isminin kullanılmasının yasak olmasından dolayı, yeni kurulan Alevi dernek ve vakıflar Pir Sultan Abdal, Cem, Cunhuriyetçi Yurttaşlar, Hacı Bektaş gibi isimlar aldı. Hasılı, 1990’lardan 2000’lerin başlarına kadar geçen bu on yıllık sürece Alevilerin teşkilatlanması süreci diyebiliriz.

ŞEHİRDE KİMLİKLERİN DÖNÜŞMESİ

Bu dönemde Aleviler teşkilatlarını kurarken, hak ve taleplerini dile getirmekten öte bu teşkilatlar vasıtasıyla Alevi’lerin dağınık şemrini bir arada tutmak kast ve niyetini daha ön planda tuttular. Şüphesiz, Aleviliğin şehre gelmesi ile beraber yeni ve farklı bir takım Alevilik tanımlamalarına şahit olduğumuz bu dönem, Aleviliğin kendi içinde de bazı kırılmaların yaşandığı yıllar oldu. Alevilikte bir tebliğ anlayışı olmadığı için, tutarlı olma zorunluğunun ortadan kalkması ve farklı kimliklerden gelen sorulara verilen her farklı yanıt, Alevilikte farklı ekollerin daha da belirgin hale gelmesine sebep oldu. Kabaca ifade etmek gerekirse, bu dönemde iki Alevi ekolünün daha da belirginleştiğinden bahsedebiliriz. Bir tarafta Aleviliği inanç üzerinden tanımlamaya çalışan ve yaşayan bir kitle varken, diğer tarafta Aleviliğin daha çok felsefi yönünü ortaya çıkaran ve evrensel değerlere atıf yapan bir kitlenin ortaya çıkmasına sebep oldu. Birinci Alevilik anlayışının temsilcileri ikinci grubu Aleviliği siyasallaştırmakla suçlarken, aynı şekilde ikinci grubu Aleviliği sol tandaslı siyasi grupların arka bahçesi yapmakla suçladı. Aleviliğin felsefi boyutunu öne çıkaran ikinci grup ise birinci grubu sunni İslam karşısında asimile olacaklarını ve dolayısıyla Aleviliğin inanç boyutunun tırpanlanması gerektiğini, aksi takdirde uzun vadede Aleviliğin yok olacağını varsayarak küçümsedi.

YURTTAŞ TEMELLİ HAK MÜCADELESİ

2000’lere gelindiğinde yurttaş temelli hak mücadelesi öne çıktı Alevi’lerde. Bu dönemde ilk kez cem evleri bir fenomen olarak ve bir çok siyasal problemle rağmen inşa edilmeye başlandı. 2000’lerle beraber Alevilik sünni yoğun bir Türkiye’de çok daha fazla bilinir ve görünür oldu ve ilk kez büyük çaplı bir meşrulaşma süreci yaşadı. Yine 2000’lerden itibaren cem evi talebinin yanına, zorunlu din derslerinin kaldırılması talebi eklendi. 2000’lerin ortalarından itibaren AK Parti hükümetleri bir çok Alevi çalıştayı gerçekleştirdi ve bu çalıştaylar amaçlarından bağımsız olarak Aleviler için bir takım müsbet neticeler de doğurdu. Bu çalıştaylar esnasında bir çok farklı Alevi farksiyonunun istek ve talepleri gündeme gelirken, bu farklı Alevi grupların bir çok meseleye dair muhtelif tutumları son derece rafine bir hale gelerek bir çok noktada uzlaşı yoluna gidildi. Alevilik bu dönemde kendi içinde ki bütün ayrılıklarına rağmen farklı gruplar arasında ki bir takım uzlaşılarla daha toplu bir görüntü verdi.

GEZİ PARKI VE 15 TEMMUZ

Fakat 2013’e geldiğimizde Alevileri son derece zor bir dönem bekliyordu. Gezi Parkı olaylarına Aleviler’den katılımın son derece yüksek olması ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın Gezi Parkı olaylarını şeytanlaştırması, haliyle Alevilerin de top yekün tekrar şeytanlaştırılması neticesini doğurdu. Hatta, Gezi’de hayatını kaybeden gençlerin hemen hemen hepsi Alevi gençlerdi ve bu gençlerin cenazelerinin cem evlerinden kaldırılmasını haber yapan hükümet medyası ısrarla Gezi Parkı olayları ve Alevilik arasında bir illiyet bağı kurararak, Alevileri sünni Müslümanlara ‘hain’ sıfatı ile lanse etti.

15 Temmuz darbe girişimi de Aleviler için bir kırılma yarattı. Darbeden bu yana binlerce Alevi öğretmen çıkarılan KHK’larla işten atıldı ve bir çok Alevi kanalı darbeden hemen sonra darbeye çanak tutmakla suçlanarak kapatıldı. Özellikle darbeyi bastırmak için sokağa çıkan insanların bir çoğunun tekbir nidaları ile sokağa dökülmeleri, Alevilerde ki arkaik korkuları tetikleyerek, bu işin sonu yine bize dokunur endişelerini arttırdı. Hali hazırda, Alevi kesimlerin bir çoğu değişim ve dönüşüm umutlarını yitirmiş durumda. Son derece kaygılı bir bekleyiş devam etmekte. Devletin desteklediği sünni İslama muhalif her kesimin siyasal İslamcıların hışmına uğraması ve bu trendin Erdoğan tarafından da destekleniyor olması, muhtelif araştırmalara göre birçok Alevi’nin Avrupa’da ki akrabalarının yanına göç etmeyi düşünmelerine de sebep olmuşa benziyor.

[Deniz Ayhan] 22.6.2017 [TR724]

Bir hüzünlü bayram daha [Vehbi Şahin]

Ramazan Bayramı’nın gölgesi üzerimize düştü.

Birkaç gün sonra idrak edeceğiz nasipse…

Müslümanlar için yılın sadece 7 günü bayram…

Üç günü Ramazan, dört günü de Kurban Bayramı…

Senede iki kez yaşanan “sevinç ve sürur günleri” pekçok insan için farklı bir anlam ifade ediyor aslında…

Mesela…

Ahiret yörüngeli yaşayan hakiki bir mümin için bayram, Sevgililer Sevgilisi’ne (CC) kavuşmaktır.

O’nun (CC) cemalini müşâhede etmek, rü’yeti ile müşerref olmaktır.

Rıza ufkuna ulaşmaktır.

Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi vesellem) şefaatine nail olmaktır.


AZRAİL’E TEBESSÜM EDEBİLMEK

Kimine göre bayram cennete ilk adım attığı andır belki de…

Kimine göre de mizanda hesabını kolayca verdiği zaman dilimidir.

Keşke öbür dünyaya gidenler yaşadıklarını bize anlatabilse…

Belki o zaman öğrenebiliriz hangi bayramları art arda yaşadıklarını…

Bu fani dünyayı terk ederken asıl bayram son nefesi iman üzere teslim edebilmektir herhalde…

Azrail Aleyhisselam’ı tebessümle karşılayabilmektir.

Sorgu melekleri Münker ve Nekir’in sorularına kolayca cevap verebilmektir.

İçinde yaşadığımız dünya ahiretin tarlası…

Burada ne ekersek yarın öbür dünyada onu biçeceğiz.

Dolayısıyla…

Asıl bayram, bu yalan dünyada sonsuz hayatı kazanacak tertemiz bir ömrü yaşamaktır belki de…

Torunlarının elinden tutup bayram namazına gidebilmektir.

“El öpenlerin çok olsun” diyebilmektir.

Uzun yıllar aynı yastığa birlikte baş koyduğu eşiyle yaşlanabilmektir.


MUTLU VE KUTLU BİR YUVA

Kimi için bayram, ruh ikizini bulduğu ilk tanışma günüdür.

Onunla ahirete taşınacak mutlu bir yuva kurmaktır.

Kimi için de bayram, evin neşesi çocuklarına kavuşma anıdır.

Onların ilk kez emeklemesidir.

Anne baba demesidir.

Yalpalaya yalpalaya size doğru yürümesidir.

Hey gidi günler…

Ne kadar da çabuk geçiyor zaman…

Asıl bayram çocuklukta geçen o masum günlermiş meğer…

Koşup oynadığın…

Acıkınca annenin merhametine sığındığın…

Korkunca babanın sıcak şefkatini hep yanında hissettiğin o günler…

Meğer…

Asla geri gelmeyen o günlermiş asıl bayram günleri…

Kıymetini bilememişiz.


ÖZGÜRLÜK AH ÖZGÜRLÜK

Yaşlılık kapımızı çaldığı için böyle düşünmüyorum.

Değerini, vakti zamanında anlayamadığımız her şey ama her şey…

Yaşadığımız o ‘an’da bizim için bir bayram imiş aslında…

Örnek mi?

Özgürlük…

Meğer ne kıymetli bir nimetmiş…

Yüzbinlerce masumun çektiği ızdırap aklıma geldikçe hafakanlar basıyor.

Karakolda, ter kokulu nezarethanede bir gram temiz havayı teneffüs edebilmektir bayram…

Beton zeminde günlerce bekletildikten sonra sımsıcak bir battaniyeye sarılabilmektir.

Ağır işkence altında aç susuz kaldıktan sonra bir yudum suyu yudumlayabilmektir.

Hapishanenin kuytu köşelerinde masum yavrusunu ağlaya ağlaya emzirebilmektir.


SEVDİKLERİNE SARILABİLMEK

Rutubetli zindanlarda gökyüzünü bir an için görebilmektir bayram…

Sevdiklerinin sesini duyabilmektir.

Açık görüşte annene, babana, eşine, yavrularına, kardeşlerine doyasıya sarılabilmektir.

Aylardır seni merak eden hüzünlü gözlerle ilk karşılaşma vaktidir bayram…

Yıllardır zulüm altında inleyen mahkumların, mağdurların, mazlumların özgürlüğüne kavuştuğu gündür.

Sevdikleriyle kucaklaştığı andır.

Bu zaman dilimini yaşamak için sabırla bekleyen o kadar çok insan var ki…

Hapishane köşelerinde bekliyor.

Nezarethanede bekliyor.

İşkencehanede bekliyor.

Adliye koridorlarında bekliyor.

Saklandığı, gizlendiği dört duvarın arkasında bekliyor.

Hicret ettiği hüzünlü gurbette bekliyor.

Vatan toprağından binlerce kilometre uzakta yaban ellerde bekliyor.

Ramazan ve Kurban Bayramı’nı bekler gibi dört gözle kendi bayramlarını bekliyorlar.


ONLAR İÇİN DE SARIL EŞİNE ÇOCUĞUNA

Bu satırların yazarı da üç bayramdır anne ve babasının elini öpmeyi, çocuklarına da elini öptürmeyi bekliyor.

Şu anda özgür olan can kardeşim…

Sevgili arkadaşım…

Muhterem abim, saygıdeğer ablam…

Dünya ahiret bacım…

Ağlama…

Gözyaşı dökme…

Madem özgürsün şu anda…

Madem bir bayram daha gelip kapımızı çaldı.

Hiçbir dünyevi mazeretin arkasına sığınma…

Hemen…

Anne babanın elini öp…

Onların gönüllerini hoş tut…

Varsa eşin…

Ona sımsıkı sarıl…

Kulağına “iyi ki varsın” diye fısılda…

Evlatlarının iki yanaklarına minik sevgi buseleri kondur.

“Yavrum” diye şefkatle kucakla onları…

Bunları sadece kendin için yapma…

Gerçek bayramı bekleyen milyonlarca mağdur, mazlum ve mahkum için yap lütfen…

İşte o zaman hissedeceksin gerçek bayramı kutlamanın ne demek olduğunu…

[Vehbi Şahin] 22.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (7) [Ahmet Dönmez]

Dünkü bölümde Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ın darbedeki rolünü masaya yatırmıştık. Herhangi bir akıl sahibini ikna etmesi imkânsız olan savunmalarına da yer vermiş ve sorulması gereken soruları sıralamıştık.

Bugün listemizdeki 4. madde olan Hakan Çiçek, Harun Biniş ve Nurettin Oruç gibi cemaatle irtibatlı olduğu öne sürülen sivillerin Akıncı Üssü’nde bulunduğu iddiasını ele almak istiyorum.

Öncelikle kim bu isimler, ne iş yapıyorlardı ona bakalım.

Hakan Çiçek, farklı sektörlerde ticaret yapan bir işadamı. Kendi ifadesine göre Ankara, İstanbul ve İzmir’de toplam 3 tane şirketi var. Ankara’daki şirketine bağlı olarak Çayyolu’ndaki Anafartalar Koleji’nin de sahibi. İddiaya göre bu kolej, cemaatin gizli okullarından biriydi. Çocuklarının cemaatle irtibatlı görünmesini istemeyen ‘mahsus’ aileler için açılmıştı. Birçok subayın çocuklarının da bu koleje geldiği yönünde iddialar söz konusu. Ayrıca Hakan Çiçek’in kurmay subaylara ‘abilik’ yaptığı yönünde de bir ifade mevcut. İfadenin sahibi, Kara Havacılık Okul Komutanlığı’nda görev yapan ve 15 Temmuz gecesi helikopteriyle havalanarak darbeye katılan Yarbay İlkay Ateş. 27 Temmuz 2016 tarihli ifadesinde cemaatten olduğunu söyleyen Ateş, Hakan Çiçek’in cemaat içerisinde kurmay subaylara ağabeylik yapan bir konumda olduğunu öne sürdü.

Nurettin Oruç, daha önce öğretmenlik yapmış, sonra ayrılıp film şirketi kurmuş bir belgeselci. Cemaat bağlantısına dair herhangi bir somut kanıt bulunmuyor. İddianamede sadece 1998-2003 yılları arasında cemaate yakınlığı ile bilinen Zağnos Dershanesi’nde öğretmenlik yapmış olması delil olarak gösteriliyor. Onun dışında askerlere ‘abilik’ yaptığı da dâhil olmak üzere herhangi bir tanık ifadesi de söz konusu değil.

Harun Biniş ise elektronik mühendisi. Ankara Fen Lisesi ve Bilkent Elektronik Mühendisliği mezunu. 2006-2009 yılları arasında Kaynak Holding’de çalışmış, sonra Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda uzman olarak görev yapmış. Son olarak ODTÜ Teknokent’te Milsoft isimli bir yazılım firmasından istifa etmiş bir isim. Onun da cemaat içerisinde askerlere ‘abilik’ yaptığı yönünde hiç bir veri, hiç bir somut delil bulunmuyor.

BU 3 KİŞİ O GECE AKINCI’DA MIYDI?

Peki, bu 3 ismi bir araya getiren nedir? O gece Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ile beraber Akıncı Üssü’nde bulundukları iddiası. Bunlardan sadece Hakan Çiçek o gece üste bulunduğunu itiraf ederken diğer iki isim reddediyor. Buna karşılık sadece Çiçek’in üste çekilmiş görüntüsünün olmaması ilginç. Nurettin Oruç ve Harun Biniş olduğu öne sürülen kamera görüntüleri mevcut. Fakat her ikisi de çeşitli kereler savcılığa götürülüp sorgulandıkları halde hepsinde de görüntüdeki kişilerin kendileri olduğu iddiasını reddettiler.

ÇİÇEK: SOSYAL ETKİNLİK İÇİN DAVET EDİLDİM

Peki, Hakan Çiçek o gece neden üsteydi? Savcılığa verdiği 3 ayrı ifadede bunun cevabını şöyle verdi: “Haftanın 3 günü Ankara’da kalıyordum. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece kardeşim Gökhan Çiçek’in (Kara Havacılık Okulu’nda Pilot Binbaşı) Batıkent’teki evinde kaldım. Cuma günü de okuldan (Anafartalar Koleji) öğrencilerimizin velisi olan Albay Ahmet Özçetin beni akşam 20.30 sıralarında sosyal etkinlik için Akıncı Üssü’ne davet etti. Ben de gittim. Bulunduğum yerde Albay Ahmet Özçetin vardı, bir iki şahıs daha vardı ancak onları tanımıyorum. Ben gittikten birkaç dakika sonra askeri hareketlilik başladı. Bu yüzden çıkamadım. Sabaha kadar orada kaldım. Akşamdan sabaha kadar dışarıda bir bankın üzerinde bekledim. Sabah 08.00 sıralarında gün aydınlanınca çitten atlayıp kaçanları gördüm. Ben de beton duvarının üzerindeki tellerden atlayıp köye doğru yürümeye başladım.  Jandarma görevlileri beni yakaladı. Akıncı Üssü’nde rütbeli ya da sivil Ahmet Özçetin albay dışında kimseyle tanışmıyordum.”

Hakan Çiçek savcılıktaki sorgusunda, “Okuldan öğrencimiz” dediği Albay Özçetin’in oğlunun adını bilmediğini söyledi. Kendisine, “Darbe gecesi, darbenin merkezi olan bir üste bulunman hayatın olağan akışına uygun mu?” sorusu yöneltildiğinde, “Evet normal görünmüyor ama gerçek anlattığım şekildedir” cevabını verdi.

Ayrıca Cemaat üyesi olmadığını ve Fethullah Gülen’i tanımadığını belirten Çiçek, “Ben kimsenin, hiçbir subayın, FETÖ adına ağabeyi değilim. Yapılan bu faaliyeti de kınıyorum.” dedi.

NURETTİN ORUÇ: BELGESEL ÇEKMEK İÇİN GELDİM

Film yapımcısı Nurettin Oruç ise “Akıncı’ya köylerde hayvancılıkla ilgili çekeceğim belgeselle ilgili ön görüşme ve sözleşme yapmak amacıyla gitmiştim.” dedi. 16 Temmuz sabahı 08.00 gibi Ankara’dan otostop yaparak 3 araç değiştirmek suretiyle Kazan ilçesindeki Akıncılar kışlasına yakın bir köye geldiğini, burada jandarmaların kendisini yakalayıp gözaltına aldığını anlattı.

Akıncı Üssü’nde olmadığını savunan Oruç’a, 143. Filo koridorlarını gösteren saat 03.22.11 ile 03.22.23 zaman aralığındaki görüntü soruldu. Bu görüntüdeki kişi ile kendisinin gözaltına alınmasının ardından çekilen fotoğrafları arasındaki benzerliğe dikkat çekildi. Ancak Oruç, görüntüdeki kişinin kendisi olmadığını öne sürdü.

HARUN BİNİŞ: DARBEYİ ÖNEMSEMEDİM, ARSA BAKMAYA GİTTİM

Aslında Harun Biniş’e dünkü bölümde Kemal Batmaz ile ilgili iddialar kısmında değinmiştik. Tekrar hatırlayacak olursak Biniş, arsa almak niyeti olduğunu, bunun için İstanbul’da emlakçılık yapan ve Kaynak Holding’te bir dönem beraber çalıştıkları Kemal Batmaz’dan yardım istediğini, onun da eşinin memleketi Nevşehir’e geçerken Ankara’ya uğrayıp kendisine yardımcı olma sözü verdiğini ve 16 Temmuz sabahına sözleştiklerini anlattı. O sabah Ümitköy’de Günaydın Restaurant’ın önünde buluştuklarını ve taksi ile Kazan’a gittiklerini ama burada jandarma tarafından gözaltına alındıklarını söyledi.

15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde olduğunu kabul etmeyen Biniş, 15 Temmuz gecesi evde olduğunu ve darbeyi ne televizyondan ne de internetten takip ettiğini öne sürdü. “Bende vertigo var, bir kulağım duymuyor. Ankara’da olan bombalama ya da bunun dışındaki saldırıları duymadım. Darbe olacağına inanmadığım için Ankara’da olan olayları ciddiye almadım ve yatıp uyudum.” diye konuştu. Sabah evden çıkarken eşinin kendisini durumdan haberdar ettiğini ileri sürdü. Buna rağmen “Ülkede hergün bir şeyler oluyor” diyerek darbe girişimini önemsemediğini ve Kazan’a gittiğini aktardı.

Akıncı 143. filo koridorunda gece 03.17’de kameraya takıldığı iddiasını reddeden Biniş, “Fotoğraftaki kişi ben değilim. Kesinlikle Akıncılar Ana Jet Üs Komutanlığına gitmedim.” dedi.

Kemal Batmaz ise ifadesinde, “Şu anda bana izlettiğiniz görüntüdeki gözlüklü, uzun saçlı kişi Harun Biniş’e benzemektedir. Harun Biniş de uzun saçlıdır ve gözlüklüdür. Ama Harun Biniş olup olmadığını bilmiyorum.” ifadelerini kullandı.

ÇAKIŞAN ABD SEYAHATLERİ

Bu isimlerin bir de Adil Öksüz’le çakışan ABD seyahatleri bulunduğu iddiası var. Akıncı Üssü iddianamesine göre çeşitli tarihlerde çok sayıda kesişen seyahatler göze çarpıyor.

Adil Öksüz’ün 14 Mart 2016 tarihinde Ankara’ya geldiği, 3 gün sonra ABD’ye gittiği ve 21 Mart’ta da dönüş yaptığı tespit edilmiş. Aynı tarihlerde, yani 17-21 Mart tarihleri arasında Kemal Batmaz, Hakan Çiçek ve Nurettin Oruç’un da Amerika’da olduğu belirlenmiş. İddianameye göre Adil Öksüz Ankara’da darbe toplantısı yaptıktan sonra Amerika’ya gidip Gülen’e bilgi verdi; bu tarihlerde diğer şahıslar da oradaydı.

Yine Haziran ayında Adil Öksüz’ün 15 Haziran 2016 tarihinde Ankara’ya geldiği, 5 gün sonra İstanbul’dan Nurettin Oruç ile aynı uçakla ABD’ye gittiği ve oradan da 5 gün sonra Türkiye’ye döndüğü belirtiliyor. Aynı gün Hakan Çiçek’in de Amerika’dan Türkiye’ye geldiğine dair kayıt söz konusu. Bu tarihler arasında Kemal Batmaz’ın da Amerika’da olduğu öne sürülüyor.

‘HİÇBİRİNİ TANIMIYORUM, BU BİR TESADÜF’

İddianamede, Adil Öksüz’ün 31 Aralık 2015-4 Ocak 2016, 17-21 Mart arası ve 20-25 Haziran arasında ABD’de bulunduğu kaydedildikten sonra “Bu toplantılarda Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Nurettin Oruç ve Hakan Çiçek’in yurt içine girişleri Ocak ayında 1’er gün arayla. Mart ayında da 1’er gün arayla. Haziran ayında ise Kemal Batmaz ve Nurettin Oruç’un 24 Haziran’da, Adil Öksüz ve Hakan Çiçek’in 25 Haziran’da farklı uçaklarla geldikleri tespit edilmiştir.” deniyor.

Hakan Çiçek ifadesinde, “Adı geçen diğer şüphelilerle yakın tarihlerde yurt dışına çıkmam ve yurt içine gelmem tamamen tesadüftür. Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ı tanımam. Harun Biniş ve Nurettin Oruç’u cezaevinde aynı koğuşta kaldığım için orada tanıştım” savunması yaptı. ABD seyahat sebeplerinin ise şirketinin işleri ile ilgili olduğunu söyledi.

Nurettin Oruç’a da savcılıkta, “Bu giriş çıkışlar tesadüftür” dedi. Kendisine 2012 ve 2013’te de Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’la bu şekilde çakışan ABD seyahatleri hatırlatıldı. Bunların da tesadüften ibaret olduğunu öne sürdü. Amerika’ya film festivali için gittiğini söyledi. “Ben Adil Öksüz’ü ve Kemal Batmaz’ı tanımıyorum. Harun Biniş ve Hakan Çiçek ile cezaevinde koğuşta tanıştık. Onun öncesinde tanımıyordum” şeklinde konuştu.

Yukarıdaki trafik içerisinde yer almayan Harun Biniş’in ise 2010’da Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ile 2012’de de Kemal Batmaz ile, 2013’te de Adil Öksüz ve Nurettin Oruç ile kesişen ABD seyahatleri tespit edildi. Biniş, “Ben son 5 yıl içerisinde ABD’ye hatırladığım kadarıyla 3 kez bilişim konferanslarına katılmak amacıyla gittim” dedi. O tarihlerde Adil Öksüz, Kemal Batmaz ve Nurettin Oruç’u tanımadığını tekrarladı.

SORU İŞARETLERİ

Sanıkların savunmaları inandırıcılıktan uzak. Fakat asıl Akıncı Üssü davası başladığında mahkemede söyleyecekleri önemli. Çünkü bu ilk ifadeleri hangi şartlar altında verdiklerini bilmiyoruz. Yine de cevaplanması gereken bir takım soru işaretleri burada da mevcut:

– Akıncı Üssü’nün bütün kamera görüntüleri neden yok? Bazı şahıslara ait görüntüler servis edildi ama ham görüntüler ne TBMM Komisyonu’na verildi ne de medyaya servis edildi. Bu gizliliğin sebebi nedir?

– Akıncı Üssü Komutanı Hakan Evrim, 29 Mayıs’taki duruşmada o akşam üste tanımadığı çok sayıda sivil olduğunu açıkladı. Fakat iddianamede 3 sivilden söz ediliyor. Diğerleri kimlerdi?

– O gece sabaha kadar dışarıdaki bankta beklediğini söyleyen Hakan Çiçek’in kamera görüntüsü neden yok?

–  O sırada Akıncı Üssü Harekât Komutanı olan eski Kurmay Albay Ahmet Özçetin, 22 Mayıs’taki mahkemede Hakan Çiçek’i üsse kendisinin davet ettiği iddiasını reddetti. Bu durumda iki isimden biri yalan söylüyor. Hangisi?

– Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Nurettin Oruç, Harun Biniş’in yurtdışı seyahat trafiği MİT tarafından ne zaman tespit edildi? Darbe girişiminden önce mi, sonra mı? Bu isimler takipte miydi?

– Cemaat bu isimlerle ilgili neden suskun? Neden “Bizimle bir ilgileri yok” denilmiyor?

[Ahmet Dönmez] 22.6.2017 [TR724]

Halkın yarısının nefretini kazandığı halde tamamını kendi düşüncesine getiren adam [Tarık Toros]

İçeride on binlerce masum insan olmasa…

Dışarıda yüz binlercesi açlığa susuzluğa mahkûm bırakılmasa…

Kentler, kasabalar boşaltılmasa…

Topyekûn insanların hayatları berbat edilip diz çöktürülmeye zorlanmasa…

Olan biteni “öğrettikleri” açısından değerlendirebilirdik.

Hoş, ne kıymeti var!

***

Geçen seneye kadar sık tekrar ettiğim cümle şuydu:

“İleride, bunları iyi ki yaşamışız diyeceğiz.”

Artık demiyorum.

Şu son bir senede olan biteni hayal etmek mümkün değildi.

Kimsenin de kestirebildiğini zannetmiyorum.

***

Son bir sene;

Kişilerin içinin dışına döküldüğü…

Susan, kenarda duran, ağzı başka gönlü başka konuşan yığınla insanın iyot gibi ortaya çıktığı bir sene oldu.

AKP tayfası malumdu.

Perinçekgiller de öyle.

Kastım, “mış gibi” yapanlar.

İyi mi oldu kötü mü, fikrim yok.

Fakat çok öğretici olduğu kesin.

***

İktidar nasıl kendi suçlarını icat ettiği “olağan şüpheliye” yansıttıysa…

Medya, siyaset de kendi kirliliğini aynı biçimde örttü.

5-6 yıldır yandaş ve yanaşmalıkta zirveye tuttukları halde, kabul edelim iyi idare ettiler.

Başbakan’ın karşısında ağlayan patronlarından maaş almaya devam ettiler.

Görülmedik biçimde iktidara teslim oldukları halde;

“CNN Türk bizi vermiyor ama içinde güzel insanlar var” dedirttiler.

NTV, siyasi tartışma programlarını ta 2011’de kaldırmıştı, korkusundan.

Bakın dönemin içeriden tanığı Mirgün Cabas ne diyor:

“Sebebi iktidarın, ‘Bizim zayıf adamımızı muhalefetin güçlü adayının karşısına çıkardınız’ diye şikayetlerinin artmasıydı. Bununla başa çıkılamaz hale geldiği için toptan kaldırma kararı alındı.”

***

İkiyüzlülükte, pişkinlikte, çifte standartta…

Bırak medya etiğini, insanlıktan uzaklaşmakta siyasi iktidardan geri kalmadılar.

Twitter’daki eski çalışanları bile öyle.

Kurumlarından atılmışlar, daha objektif ve özgür bir bakış açısı kazanmalarını beklersiniz değil mi?

Kazanamazlar, çünkü kurumlarının içindeyken de aynı samimiyetle iş tutuyorlardı.

Misal, Twitter’da çok dönen, popüler bir mavra var.

Kişilerin, “akşam başka sabah başka” konuşmalarını alıp yan yana koyarlar.

Şunun gibi:

Erdoğan, son konuşmasında “hukuka herkesin saygı göstermesini” ister.

Oysa aynı Erdoğan, daha geçen sene, ülkenin en üst ve kararları kesin olan yargı organı Anayasa Mahkemesi kararına “Tanımıyorum, saygı da duymuyorum” demiştir.

Bu tür örnekleri alt alta koyun, külliyat olur.

Ülkeyi, bir dediği diğerini tutmayan bir adam idare ediyor.

Şimdi sıkı durun:

İşte malum medya ve siyaset dünyası, bu adamın anlattığı darbe öyküsünü aldı, kabul etti.

Asla sorgulamadı.  

Aynı adamın icat ettiği terör örgütünü de aynen aldı kabul etti.

Bir yandan, adalet sistemini eleştirirken, yargının tutukladığı arkadaşları için veryansın ederken…

Öbür taraftan aynı yargının servis ettiği dosyaları önüne arkasına bakmadan, muhataplarına savunma hakkı vermeden, iddia bile demeden kamuoyuna boca etti.

Kendi içinde çelişti, dar alanda sıkıştı.

Örneğin;

Doğu Perinçek’in şu lafına bakalım, “Şu an hapiste olanların hepsi ya PKK’lı ya FETÖ’cü, yapılan haksızlıklar görmezden gelinebilir.”

Bunu eleştirel biçimde veren Cumhuriyet, bir başka haberde kınadığı şeyi yapmaktan kaçınmadı, şöyle başlık attı: “Firari FETÖ’cülerin eşleri Yunanistan’a kaçarken yakalandı.”

***

Bu medyası için de böyle, CHP-MHP-HDP vs. siyaseti için de böyle.

Peki kim kazandı?

Bugün toplumun yarısının nefretini kazandığı halde, tamamını kendi düşüncesine getiren adam!

Kim kaybetti?

Hapistekiler mi, dışardakiler mi?

Diz çökmeyenler mi, çöktürülenler mi? 

***

Sürecin öğrettiği bu.

Embesilleri iyot gibi ortaya çıkardı.

Ortada ne devlet kaldı, ne kurumları, ne de geleneği.

Şaşkın bir millet var.

Kimi zombileşmiş, kimi manyağa bağlamış, kimi bavulunu topluyor, kimi vurdumduymaz.

Kimi de dua ediyor, sadece dua.

Elden başka ne gelir. 

***

Ezcümle;

Herkes, ülkenin kendi cemaati etrafında yükseleceğini düşünüyor.

Bunun böyle olamayacağını anlamak için daha ne olması gerekiyor?

Toplumsal barış ve uzlaşıyı tesis için…

Bir çizgi çekip, evrensel hukuk etrafında buluşmak şart.

Bırakalım tasfiyeyi tarih yapsın.

[Tarık Toros] 22.6.2017 [TR724]

Hz. Yusuf’tan bugüne ümit ve nusret (1) [Veysel Ayhan]

“Deryalar, damlalardan meydana gelir; ama damlanın deryalaşacağı zamanı büzmeye kimsenin gücü yetmez…”***

Hz. Yusuf (as)’ın kıssası (hikâyesi) için Kur’an-ı Kerim “kıssaların en güzeli” der. Hz. Yusuf’un çocukluğu, büyümesi, kuyuya atılışı, ordan kurtuluşu, köle olarak satılması, peygamberliği, zindan hayatı ve sonra Mısır hazinelerine vezir oluşu. Surenin sonuna doğru Yusuf kıssası biter ve diğer zamanlar için de hüküm içeren ayetler sıralanır. Tebliğ ve irşad için yola çıkanların “azlık” kaynaklı inkisarı hayale uğramamaları için tenbih yapılır: “Şunu unutma ki: Sen, büyük bir kuvvetle arzu etsen bile insanların çoğu iman etmezler.”(12/103) Bu ikaz Kur’an’ın pek çok yerinde tekrarlanır: “İnsanların çoğu bilmez”, “…çoğu şükretmez”, “…çoğu aklını kullanmaz”, “…çoğu nankörlük eder.”, “…çoğu fasıktır.”, “…çoğu ahde vefa göstermez.”

HALKIN EKSERİSİ…

Her tebliğ dönemi kabaca ikiye ayrılır. Başlangıç kısmında tebliğ yapılma, anlatma ve insanların kabulü. İkinci kısım tebliğ edilene sadakat imtihanı. Kur’an surenin sonunda bu ikazı yapar. Siz işinizi tam bir temsille yapın. Sonrasını boş verin. Çünkü bu kısımda ekseriyet kaybeder… İnsan gerçekliği budur. “Her ne yaparsanız yapın insanların çoğunun tercihi sizinle beraber olmaz” der. Yani “çoğunluk sizin peşinizden gelmez”, “çoğunluk size iyi gözle bakmaz” der.

Ve sürenin 110. ayeti akıbeti ifade eder. Bu ayete tüm Türkçe meal verenler yaklaşık şu ifadelerle verirler: “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.”

Mealcilerin hepsi ilk kısmındaki “ümitlerini kesmek” ve “yalanlandıklarını düşünmek” fiillerinin öznesi olarak peygamberleri gösterir.

Sadece Prof. Dr. Suat Yıldırım farklı bir meal verir. Onun meali şöyledir: “O müşrikler kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur, dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vâdede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.”(12/110)

KIRAATTEKİ MÜTHİŞ NÜANS!

Yıldırım Hoca’nın mealinde “ümitlerini kesmek” fiilinin öznesi peygamberlerdir. Ama “yalanlandıklarını düşünenler” fiilinin öznesi o peygamberlerin takipçileridir. Yani takipçiler “Acaba kandırıldık mı diye?” düşünmeye başlar. Bu farklılığı ifade eden nüansı iki büyük müfessir daha teyit eder. Biri ayetleri sahabelerden gelen rivayetler ışığında açıklayan Taberî’nin tefsiridir.

Taberî’de tabiinin önde gelenlerinde Said ibn Cübeyr’in rivayeti aktarılır: “Yalanlanma kelimesi ‘kuzibû’ şeklinde okunduğunda yalanlanma zannının peygamberlere değil kavimlerine ait olduğu anlaşılır” der. Sonra yine tabiinin imamlarında Mücahid İbn Cebr’in de “kuzibû” şeklinde kıraat ettiği aktarılır. O da şöyledir: “O kavimler peygamberlerinin kendilerine yalan söylediklerini zannettiler.” Aynı nüansı Fahruddin er-Râzî de tefsirinde teyid eder: “Peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümit kestiklerinde, kavimleri o peygamberlerin, vaat olundukları yardım ve muzafferiyet hususunda yalancı durumuna düşürüldüklerini zannettiler.” Yani nusret o kadar ‘gecikir ki’ o peygamberlerin ümmetleri “Acaba biz yanlış yolda mıyız? Acaba peygamber bizi kandırdı mı?” diye vesveselere şüphelere düşer. Bu imtihan bir tevhit imtihanıdır. İmanını Allah’a irtibatla takviye etmeyenlerin sendeleyeceği bir süreçtir.

İMTİHANIN EN ZOR SAFHASI

Suat Yıldırım Hoca’nın tercihi bu imtihanın en zor kısmını tasvir eder. Çift taraflı çok ağır bir imtihan yaşanır. Bu, Allah’ın nusretinin gelmesi öncesi yaşanması zor ama zaruri safhadır. Kur’an, bu, yaşanmadan nusretin gelmeyeceğini ifade eder.

Bu sürecin anahtar kelimesi ‘sabır’dır. Sabır, Sızıntı başyazısında şöyle tasvir edilir: “Sabır, ağrıları dindiren acı bir ot gibidir; hem can yakar, hem de tedâvi eder. Her sıkıntı bir kolaylığa gebedir ama haml müddetine sabretmek gerekir… Başlangıcı zehir, neticesi şeker-şerbet bir şey varsa o da, sabırdır.”

Sabırda bıçağın kemiğe dayandığı nokta burasıdır. “El intizar eşeddü min’en nar” Sabretmek, beklemek ateşten şiddetlidir, derler. “Takdir-i ilahi ile karara bağlanan süre daralmaz. Varlığın bağrına konan tedricilik esası değişmez… Deryalar, damlalardan meydana gelir; ama damlanın deryalaşacağı zamanı büzmeye kimsenin gücü yetmez”

İşte peygamberler, nebiler, mübelliğ ve mürşitler imtihanın bu safhasında ümitlerini kesecek raddeye gelirler.

SÜRECİN EN ZOR KISMINI YAŞAYANLAR

Bu ağır imtihan sürecini Seyyid Kutup Fi zilalil Kur’an’da şöyle anlatır:

“Zor mu zor bir dönemdir bu. Batıl azıtmakta, azgınlaşmakta, kudurmakta ve acımasızlaşmaktadır. Peygamberlerse, yeryüzünde kendileri için henüz gerçekleşmemiş Allah’ın vaadinin bekleyişi içindedir. Yüreklerinde kuşkular kımıldamaya başlamıştır. Bir yalancı konumuna mı düşecekler ne? Bu dünya hayatında zafer umma noktasında hiç bir ümit kalmadı mı ne? Ayette sözü edilen türden duyguların satır aralarında gizli o korkuyu; peygamberi bile bu denli sarsabilen o çökertici üzüntüyü; peygamberin o andaki psikolojik durumunu; yaşadığı dayanılmaz acıları düşlemek tüylerimi diken diken etmiştir hep… Karamsarlığın ve üzüntünün iyiden iyiye çöreklendiği, peygamberlerin bütünüyle dara düştükleri, tüm enerjilerini son damlasına dek tükettikleri bir andır bu! İşte tam o anda Allah’ın yardımı tümüyle, kesinkes ve belirleyici bir biçimde geliverecektir!”

ZAMANIN ÇILDIRTICILIĞI

Peygamberler ümitlerini kaybetmez. Ayetteki ‘ümitlerini kaybetme’yi yanlış anlamamak lazım. Bunu Kırık Testi’deki ifadesiyle ümidin gerçekleşeceği zamana, bekleyişin çıldırtıcılığına karşı sabır, yani ‘zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır’ olarak okumak lazım.

İmtihanın bu safhasında ‘son elenme evresi’ yaşanır. İnsanlar “Acaba yanlış mı yaptık?”, “Acaba yanlış insanın mı ardına düştük”, “Acaba aldatıldık mı” diye vesvese ve vehimlerle imtihan olurlar.

İmtihanın bu kısmı olmasaydı iman ve itikadları “konjonktürel faktörlerle” ve “kitle psikolojisiyle” kaim olanların elenmesi mümkün olmazdı. Oysa bu süreçte o kitlenin de elenmesi gerekir.

Yarın: Hz. Yusuf’tan bugüne ümit ve nusret (2) ALLAH’IN DEĞİŞMEYEN KANUNU

[Veysel Ayhan] 22.6.2017 [TR724]

Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşler serbest bırakılmalı [Erhan Başyurt]

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, sadece ‘adalet’ talebiyle Ankara’dan İstanbul’a yürüyüş başlattı.

Desteklememek mümkün değil.

Zira Türkiye’nin en temel sorunu ‘adaletsizlik’!

Adalet olmadığı için zülüm var.

Adalet olmadığı için kamudan ihraçlar, hukuksuz tutuklamalar var.

Adalet olmadığı için iktidar keyfi davranabiliyor.

Adalet olmadığı için seçimler de Meclis de artık anlamını yitirmiş durumda…

***

Adalet olmadığı için medya özgürlüğü yok ve yüzlerce gazeteci suçsuz yere hapis yatıyor.

Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın da aralarında bulunduğu 17 gazetecinin ilk duruşması görülmeye başlandı.

Gazetecilerin neredeyse 11 aydır tutuklu oldukları, ipe sapa gelmez akıl dışı suçlamalar, adaletin ‘kontrollü darbe’ nasıl yok edildiğini net şekilde ortaya koyuyor.

***

Nazlı Ilıcak, Zekeriya Öz ile yaptığı röportaj sırasında çektirdiği fotoğraf nedeniyle ‘darbecilik’ ile suçlanıyor.

Her darbenin mağduru, babası ve kendisi darbe dönemlerinde hapis yapmış, bir insana bu bir suçlama değil apaçık hakarettir…

Aynı akıl tutulması Altan Kardeşler için de geçerli…

Babaları ve kendileri darbe dönemlerinin mağduru olmalarına karşın, darbe için bir gün önce televizyondan ‘subliminal mesaj’ vermekle itham ediliyorlar.

Bırakın delili, niyet okuma filan da değil bu… Apaçık suç uydurma…

Genelkurmay’ın MİT’in, Cumhurbaşkanı’nın bile haberi olmayan darbeden gazeteciler suçlanıyor.

Askeri vesayete karşı yıllarca mücadele vermiş, liberal demokrat aydın ve gazeteciler akıl dışı ve delilsiz şekilde ‘darbecilik’ ile suçlanıyor.

Buna karşılık, Doğu Perinçek bir gün önce kendi medyalarına ve YeniŞafak’a darbeyi bir gün önce haber verdiklerini söylüyor, ama haklarında inceleme bile yapılmıyor.

‘Onlar da suçlansın’ diye söylemiyorum, adaletin terazisinin nasıl şaştığı görülsün diye söylüyorum.

***

Aynı davada, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek da tutuklu yargılanıyor.

Ilıcak ve Altan Kardeşler gibi onların da en küçük suçları yok.

Dava gerçekten ‘subliminal’ iddialardan ibaret…

Aynı dosya da yer alma nedenleri de ‘subliminal’ ortak paydası sanırım.

Yakup Şimşek ve Fevzi Yazıcı da Zaman’ın reklam filmindeki ‘bebek’ nedeniyle darbecilikle suçlanıyorlar.

Savcıya göre ‘o bebekten 9 ay 10 gün sonra darbe olmuş’…

O reklam filminin böyle bir mesajı olamaz, velev varsa bile, ne Yazıcı’nın ne de Şimşek’in o reklam filmi ile ilgisi yok.

Ama suçlanan diğer isimler yurt dışında olduğu için fatura bu iki ‘melek’ gibi insana yıkılmış…

***

Bu saçma sapan davalar ve keyfi cezalandırma için yapılan tutuklamalar, Türkiye’nin adalete ne kadar çok ihtiyacı olduğunu gösteriyor.

Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek sadece ‘tutuksuz’ yargılanmamalı, haklarındaki ‘subliminal’ suçlamalar düşürülmeli ve hukuka uygun şekilde beraat ettirilerek bir an önce özgürlüklerine kavuşmalılar.

[Erhan Başyurt] 22.6.2017 [TR724]