Devlete sadakat ve vatanseverlik üzerine [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Vatanseverlik ve vatan hainliği gibi nitelemelerin sıklıkla kötüye kullanıldığı dönemlerden geçiyoruz. Güç ve iktidarla zayıf konumda olan, ezilen, hatta zulüm görenler arasındaki ilişki dinamiğinde, sıklıkla vatanseverlik ve vatan hainliğine atıfta bulunuluyor. Devlet, bu tartışmanın merkezinde!

Devlete sadakat, birçok ülkede vatanseverlik ve vatan hainliği arasındaki spektrumda insanları konumlandırmada önemli bir kıstas olarak görülüyor. Yani devlete sadakat, önemli bir ölçüt! Fakat sadık olunması beklenilen devlet, nasıl bir devlet olmalı? Öyle ya, devletler kadar birbirinden farklı siyasi rejimler var. Diğer bir ifadeyle, devlet diye tekil bir kategoriden söz etmek olanaklı değil. Her ne kadar işlevleri gereği devlet adını verdiğimiz bir politik birim varsa da, bu birim son derece genel niteliklere dayanıyor.

Mesela bir toprak parçası üzerinde egemen, merkezi ve tekil otorite olması ve bu toprak parçası üzerindeki insanlar için meşru güç olması gibi koşullar var. Yine, diğer bir özellik olarak bahsi geçen toprak parçasının somut ve diğer devletlerce tanınan sınırları olması, diğer bir özellik olarak sayılabilir.

Dikkat ettiyseniz, bunlar son derece genel kıstaslar. İçeriğe girmiyoruz, bu kıstaslara göre devlet olmanın ne demek olduğunu tanımlarken.

Bu kıstaslara göre, örneğin demokratik İskandinav devletleriyle Kuzey Kore’deki totaliter devlet arasında hiçbir fark yok. Suudi Arabistan da bir devlet, Fransa da, Nijerya da, Birleşik Krallık da, Venezüella da, Rusya da, İran da! Oysa bu saydığımız “devletler” arasında niteliksel çok somut farklar var! Evet, hepsi de devlet ve yukarıdaki tanıma hepsi de uyuyor. Ama vatandaş ve devlet arasındaki alana ilişkin farklılıklar çok fazla göze batıyor.

Sadakat, devletlerin vatandaşlarından bekledikleri bir özellik! Devletin egemenliğini ve otoritesini (meşru güç kullanma hakkını) kabul etmek, vergi vermek veya zorunlu askerlik hizmeti gibi, vatandaşından beklediği görevleri yerine getirmek, devlete bağlı olmak, onu saymak ve benimsemek, onunla gurur duymak, onu aidiyetinizin ve kimliğinizin bir parçası olarak konumlandırmak, onu ülke dediğimiz kavramın önemli taşıyıcılarından biri addetmek gibi birçok şey sayılabilir sadakate dair.

Fakat vatandaşların devlete sadakatindeki makul ölçü nedir? Vatandaşlar hangi koşullarda devletine sadık olur? Hangi koşullarda sadık olmaz veya olamaz? Sadık olmanın ölçüsü nedir? Sadakat otomatikman devletin beklediği bir şey midir, yoksa devletin hak etmesi gereken bir şey mi? Sadık olmanın şartlarını yerine getirmeyen devletlerle vatandaşları arasındaki ilişkide sadakat ölçütünü kullanmak ne derece adildir? Mesela Hitler döneminde Yahudilerin Alman devletine sadık olmalarını beklemeli mi?

Yahudileri hain olarak niteleyebilir miyiz?

Yahudileri hain olarak niteleyebilir miyiz, NAZİ Almanya’sından bahsederken? Ya da Stalin’in Sovyetler Birliği’nde Stalin rejimine itiraz eden ve bu nedenle sürgüne Kazakistan’a gönderilen savaş kahramanı ve Sovyet üstün hizmet madalyası sahibi bir Tatar’ı, Sovyet devletine sadık olmamakla suçlayabilir miyiz?

Osmanlı Devleti’nde ailesi zorunlu göçe maruz bırakılan ve karısına tecavüz edilen, çocukları Müslüman ailelere evlatlık verilen veya zorla evlendirilen bir Ermeni’nin, Türk devletine sadık olmasını beklemek ne derece mantıklıdır?

Rahatsız edici sorular. Ama benim kendime biçtiğim sorumluluk ve ödev, siz okurları rahatlatmak, konfor sağlamak, pembe bir dünya sergilemek olmamalı. Aksine, sormalı ve sorgulamalıyız.

Devam edelim mi? Size hain denildiğinde, size hain diyenleri boş verip, her şeye karşın Türk milliyetçiliği veya İslam üzerinden devlet güzellemesi yapmak ne derece doğrudur?

Devlet sizi sudan gerekçelerle ve fabrikasyon “kanıtlarla” olağan şüpheli ilan edecek ve hapse atacak veyahut Kanun Hükmünde Kararname (KHK) gibi hukuken bomboş bir keyfi ve ceberut uygulamayla işinizden atacak, sizi fişleyecek, sizin başka bir işe de girmenize engel olacak, sizin yurt dışına çıkmanızı engellemek için sizin ve ailenizin pasaportlarını hukuksuzca iptal edecek ve siz hala devlet güzellemesi yapacaksınız!

Vatansever olmak, devletle alakalı bir boyut içerir. Vatan sadece taş-toprak değildir. Vatan, o taş-toprak üzerine inşa edilmiş olan politik çatıdır, anayasa ve yasalardır, bürokrasidir, uygulanan müktesebattır. Vatan devletsiz düşünülemez.

Öyle olsaydı, herkes doğup büyüdüğü bölge veya kent-kasaba-köy çerçevesinde bir vatanseverliğe sahip olurdu. “Gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür” oysa vatan denilince. Ve bu, devleti (belli sınırlar içindeki en üst toplumsal organizasyonu) zorunlu kılar!

Bu nedenle, Nazi Almanya’sında Yahudiler ve rejim muhalifleri vatansever olamaz. Çünkü vatanseverlik, vatanınız uğruna gerekirse kendi varlığınızı riske atmayı gerektirir. Oysa o vatanın kimin tarafından kontrol edildiği ve hangi siyasi ideallere göre idare edildiği kilit bir konudur.

Öyle ya, ABD’de kölelik sistemi varken, Afrika kökenli Amerikalılar en basit vatandaşlık haklarından (özgürlüklerinden) bile mahrumken, onlardan “vatanlarına sadakat” beklemek, ne derece makuldür? Soruyorum, düşünelim hep beraber!

Sadakat, zorla sağlanamaz

Normal şartlarda devlete sadakatin koşulu, devletin kendi hukukuyla bir bütün oluşturmasıdır. Devlet, kanun koyucu ve uygulayıcı olarak, kendi de kanunlara uygun hareket etmek zorundadır.

Devleti organize suç örgütünden ayıran tek nitelik budur. Devlet, kendi kanunları çerçevesinde hesap veren, hesaba çekilebilen, uygulamalarının tümü yasal çerçeveyle uyumlu olmak durumunda olan bir organizasyondur.

Devletin keyfi uygulama yapması (kendi kanunlarının dışında işlem uygulama) devletin varlık sebebini ortadan kaldırır, bir meşruiyet sorunsalına neden olur.

Devlet, uygulamalarında tutarlı ve adil olmak durumundadır. Bir vatandaşa uyguladığı kriteri diğerine uygulamıyor, keyfi olarak uygulama standartlarından sapan tutum ve fiil içine giriyorsa, devlet organize bir suç örgütüne dönüşür. Bu tür yapılara sadakat beklenemez.

Elbette fiiliyatta vatandaşlar kanunsuzluğa sapan ve organize suç örgütüne dönüşen bir yapıya sadık olmaya devam ederler. Ama bu sadakatin vatanseverliğe değil korkuya dayandığı açıktır. Almanlar Hitler rejimi sırasında Almanya’ya sadık olmaya büyük oranda devam ettiler. Bu, Almanların Hitler rejimine sadık oldukları anlamına gelmez.

Sizi rehin alan ve size silah doğrultmuş bulunan birinin dediklerini yapmanız, tabiidir. Bu, o kişiyi saydığınız veya sevdiğiniz anlamına gelmez. Ya da, çocuklarına kötü muamele eden bir babaya çocuklarının boyun eğmeleri, babanın haklı oluşundan değil, uyguladığı şiddetten çocuklarının (ve eşinin) korkuyor olmasındandır. Şiddet kapasitesi sona erdiğinde, babanın otoritesi de sona erer. Çünkü çocukları (ve eşi) ona artık sadık olamaz. Bu örneklerden anlaşılacağı üzere, sadakat, zorla sağlanamaz. Vatanseverlik de fiiliyatta devlete sadakati içerir.

Türkiye deyince kimse sadece güzel kumsalları veya harika bir mutfağı düşünmez. Türkiye’den bahsederken aklımıza sadece misafirperver insanlar da gelmez. Türkiye söz konusu olduğunda ilk akla gelen, Türkiye’nin devletine ilişkin mevzulardır: Özgürlükler, haklar, güvenlik endişeleri gibi.

Türkiye’ye giden bir turist için, kaldığı otelin fiyatından bile önce, bu konular gelir. Yaşamınız, sahip olduğunuz en önemli maddi varlığınızdır çünkü! Turistler için bile geçerli olan bu basit denklem, neden vatandaşlar söz konusu olunca değişsin?

Örneğin, sizin mülkünüze hukuksuzca el koyan bir devlete karşı sadakat içinde olmanız kadar tuhaf ne olabilir? Ya da babanızı hukuksuzca hapse atan bir devlete yurtsever hislerle bağlı olmak nedir?

Selahattin Demirtaş’ın ailesi, Türkiye devletine ne kadar bağlı olabilir? Soruyorum sadece! Size dilinizi konuşturtmayan bir devlet, ya da sizi bir bankada hesap açtınız diye hapse atan bir devlet, ne derece sadakati hak eder? Bu tür koşulların olduğu yerde, vatanseverlik yeşerir mi? Bu eşyanın tabiatına uygun mu?

Bugün itibarıyla yüz binlerce insan, Türkiye’de “vatan haini” olarak damgalanmış durumdadır. Anayasa, yasa ve yönetmeliklere açıkça aykırı uygulamalar sonucunda, yüz binlerce “vatan haini” hapse atıldı, KHK’lar temelinde işinden oldu ve açlık-sefilliğe terk edildi.

Bu insanların aile bireyleri, akıl-izan-mantık gibi herkeste ortak olan evrensel ölçütlere aykırı olarak, anne babalarının veya eşlerinin “suçlarından” (!) dolayı takibata alındı, haklarında işlem ve fişleme yapıldı, pasaportlarına el kondu ve seyahat özgürlükleri engellendi.

İnsanlar en ağır koşullarda, anayasalarının onlara sağladığı haklardan mahrum bırakıldı, bırakılıyor. Hayatını kaybeden veya sağlığından olan insanlar o kadar çok ki! Halen memleketin üçüncü en çok oy almış partisinin onlarca milletvekili ve yüzlerce seçimle iş başına gelmiş yerel yöneticisi hapiste.

Hapishanedeki yazar, gazeteci, akademisyen oranlarında tüm dünyanın en berbat rakam ve yüzdelerine sahip bu utanç Türkiye’sinde, bu sistemi kabullenen ve kötülük rejiminin ana diskurunu kabullenen sanatçı ve gazetecileri bile artık takibata alınıyor. Bu koşullar Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi uluslararası ve uluslarüstü örgütlerce de genel kabul görüyor. Dahası, birçok uluslararası sivil toplum kuruluşu bu koşulları belgeliyor, raporluyor, dünyaya ilan ediyor.

Benim meselem, bunların olması değil. Çünkü bu rejimi eleştirmek dışında bir şey yapamam. Dahası, bu tür ceberut, faşizan, otoriteryan rejimlerin “normalinin bu olduğunu” biliyorum. Benim anlamadığım, tüm bu koşullara rağmen, bu rejimin mağdurlarının hala “devletlû” ve “milliyetçi” bir duruş sergilemeleri.

Hala yazılarını okuduğum ve sosyal medyada takip ettiğim birçok yazarın Osmanlı ve yerleşik İslami sosyoloji güzellemeleri yaparak, kendilerini kandırmaları.

Kendilerini kandırmaları beni ilgilendirmez. Ama toplumu kandırmaları beni ilgilendirir. İdealize edilen Türk milliyetçiliği, vatanseverlik, Osmanlı geçmişi, İslami sosyoloji gibi mitler üzerinden, günümüzdeki rejimin bu bahsi geçen “değerlerle” ilintisini görmezden gelen ve yüzeye odaklanan okumalar yapanların, rejimin kendini yeniden üretmesine katkıda bulunduğunu düşünüyorum.

Bunun bir tür “ütopik vatanseverlik” veya “gurbet acısındaki diaspora duygusallığı” olduğu kanısındayım. “Vatanı seviyoruz tabii, çünkü rejimle bu ayrı şeyler” ya da “halkın ne suçu var, bunu yapan iktidar” türü okumaların, son derece fahiş bir değerlendirme olduğu düşüncesindeyim.

Hain ilan edilenlerin, hala kendilerini hain ilan edenlere ve onların adaletsizliğini kolayca kabullenen ve alkışlayan büyük topluluğa yaranmaya çalıştıkları, hala “bir gün herkesin yapılan hatayı görecek nasılsa” türü beklentilere girdiğini üzülerek izliyorum.

Oysa biliyorum ki, bu toplumsal soykırımcı kabullenişi üreten siyaset değil, bilakis bu siyaseti üreten, sosyoloji! Toplumsal yapı ve koşullar, bugünkü zemini hazırlıyor. Aynen Hitler Almanya’sındaki muhalif Almanlar gibi, Türkiye’de de muhalifler çok küçük bir yüzdeyi oluşturuyor.

Büyük bir sistemik değişim ardından on yıllarca süren demokratik eğitim olmadan, Almanya’daki gibi bir dönüşüm beklenemez Türkiye’de. Entnazifizierung (Nazizm’den ve Nazilerden arındırma) olmasaydı, demokratik bir Alman toplumu olamazdı. Türkiye’de İslamofaşizm (İslamcılık ve nasyonalizm) sonlandırılmadan, kimse size hain demeyi bırakmaz!

Devlet kendi anayasal çerçevesini terk etti

Bu koşullarda hain ilan edilenlerin itibarlarının iade edilmesi olasılığı yok. Esasen faşizmin hain ilan ettiği insanlar, bu “vatan hainliği” karalamasını bir madalya veya berat olarak kabul etmeli!

Tarihin doğru yerinde olmak, demokrasi ve insan haklarından, hukukun üstünlüğünden, eşitlik ve barıştan yana olmak, mazlumun hakkını savunmak ve zalime “zalimsin” demek, sizi belki bu rejimin nazarında hain ilan eder – ama tarih de dünya da insanlık da bilir ki, esas ihaneti yapanlar, sizi hain ilan edenlerdir. Onlar ülkelerinin geleceğine, insanlarına ve insanlığa ihanet ettiler. Maalesef bu işledikleri büyük suça çok büyük bir toplumsal çoğunluk kolektif onay verdi ve suçun ortağı oldu!

Bu şartlarda “vatansever” kalmanın tek yolu, o vatana gerçek ihaneti yapanlardan kendinizi duygusal olarak kopartmaktan geçiyor. Sizi hain ilan edene hain olmadığınızı ispata kalkışmanız ne kadar anlamsızsa, onların anayasasız ve bu nedenle de kendi içinde tutarsız devletine “vatanseverlik” bağı ile bağlı olmaya çabalamak o kadar manasız.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.12.2018 [TR724]

‘Meğer biz adliyeye gelmeden listeler hazırlanmış’ [Basri Doğan]

Türkiye’de tarihler 15 Temmuz 2016’yı, saatler gece yarısını gösterdiğinde ülkede olup bitenin ne olduğu konusunda kafalar karışıktı. Darbe diyen de vardı, terör saldırısına karşı asker köprü kapatmış diyen de… Gece yarısından sonra ise darbe girişiminde bulunan askerlerden önce hakimler, savcılar lojmanlarında gözaltına alınmaya başlandı. Şimdilerde 4 binden fazla yargı mensubu hapishanelerde adalet bekliyor.

Yargıçların dışında katipler başta olmak üzere binlerce adliye memuru ise ihraç edildi, tutuklandı. Bunlardan birisi de 26 yaşındaki adliye katibi olan Sinan Turpçu. İzmir Adliyesi’nde ağır ceza ve terör suçluları katipliğinde bulunan Turpçu, 4 yıl çalıştığı adliyede koridorlarında suçlu gibi yürütülmesi ve salonda sanık sandalyesine oturtulduğu o günü anlatırken gözleri doluyor: “Meğer biz adliye gelmeden listeler hazırlanmış. Katiplik yaptığım adliyede bir anda kendimi hakim karşısında buldum.” diyor.

KHK’lı genç adliye katibi Sinan Turpçu, nezarethanede başlayıp Hollanda’da bir kamp odasında devam eden ve ‘inanılır gibi değil’ diye tarif ettiği hikayesini Tr724’e anlattı.

ÜNİVERSİTEDE BAŞARILI BİR ÖĞRENCİ İDİM

1992 İzmir doğumluyum, ilkokul, lise ve üniversite yılları İzmir Bornova’da geçti. Lise son sınıfta her arkadaşım bir üniversiteye girme hayaliyle çalışırken ben KPSS sınavına girdim, meslek lisesinde okumamız sebebiyle çok iyi bir üniversite kazanacağımı düşünmedim, iyi üniversite okumayacaksam okuma gereği de duymadım. 2 yıllık üniversiteye geçiş hakkımı kullandım. Üniversite de başarılı bir öğrenciliğim oldu. Hocalarımız çalışın iş garantisi veriyoruz dediler. 2. Sınıfa başlarken bazı arkadaşlarımızın bir firmaya stajyer olarak girdiklerini ve okul bitiminde işe başlayacaklarını öğrendim. Hocalarıma ben başarılıyım onlar ise tembel ve başarısızlar, neden onlar da biz değiliz diye sordum, tatbikî cevap yok. Baktım ki bu insanlardan bize fayda gelmeyecek, zabıt katipliğine hazırlanmaya başladım. Kendi imkanlarımla klavye çalıştım. Adliye sınavlarına girdim, kazandım. İşe başlama tarihini beklemeye koyuldum ama üniversite daha bitmemişti, yine üniversite hocalarına durumu izah ettim ama yapacak bir şey yok dediler, devamsızlıktan kalacağımı söylediler. Adliye de ise işe başlama tarihleri gecikti.

Bir pazartesi günü işe başlama tarihi açıklanmıştı ki 3 gün önce Cuma günü üniversitenin son günüydü. Genç yaşta memurluğa başlamıştım, öğüt veren çok oluyordu. Çok sevdiğim bir akrabam “oğlum siyaset parti mevzularına hiç girme, parti tutmuyorum ben anlamıyorum” dememi söyledi, onun dediğini yaptım kafam hep rahat oldu. İnsanlar seninle ilgili bir şeyler düşünüyorlar ama cevap bulamıyorlar. Mesleğimi severek ve gençliğin verdiği enerjiyle hızlı bir şekilde öğrenerek çalıştım, aylar ve yıllar geçti.

15 TEMMUZ GECESİ ADLİYE MEMURLARI İLE MAÇ YAPIYORDUK

15 Temmuz gecesi arkadaşlarımla gece saat 23:00-24:00 arasında maç yapıyorduk, kenarda duran bir arkadaş televizyonda askerlerin açıklama yaptığını falan söyledi. Darbe gibi bir şeyler söyledi, ben ve arkadaşım siyasilerin yaptığı pislikler orta yere saçıldığını düşündük. Zira bir darbe olacağına ihtimal vermedim, olsa olsa askeriye ülkeye zarar veren insanların foyasını meydana çıkardı galiba diye düşündük. Maç sonu eve dönerken radyoda, meydanlara sokaklara davet edilen insanlarını duyunca ‘bu gece ülkede iç savaş çıkartmaya çalışıyorlar’ dedim. Ertesi gün işe gittiğimde, AKP’lili arkadaşlar büyük bir gururla konuşmalar yaptılar, vatanı milleti kurtarmışlardı çünkü, sokağa dökülerek. Ben sessizce onları dinledim. Devamlı olarak görevden alınanlar, hapse atılanlar hızlı bir şekilde süreç ilerledi. Ben o sıra İstinaf Mahkemelerine geçtim.

EVİMİZ BASILDI, KOMİSER ‘KELEPÇE TAKIN’ DEDİ

10 Ağustos sabahı evimize baskın yapıldı, hafta sonu bir akrabamın düğünü vardı ve evde memleketten gelen misafirler olduğu için çok kalabalıktık. Ben balkonda yatıyordum. Balkonun girişindeki demir kapıya sert bir yumruk ve ‘aç polis sesiyle’ fırladım. Bir dönem Sulh Ceza Hakimliği’nde görev yapmıştım, birçok operasyon kararları yazdım, sabah baskınları nasıl oluyor diye merak ediyordum ve canlı olarak kendim yaşadım. Arama el koyma evrakına baktım ve kararın yanlış yazıldığını söyledim. ‘Elektronik eşyaların imajını alabilirsiniz, cihaz şifreliyse el koyma hakkınız var’ dedim. Komiser ‘kelepçe takın’ dedi, ailem birden endişelendi bende sessizce izlemeye başladım. Evdeki insanlara aynı soruları yöneltip farklı cevaplar almak için uğraşmışlar. Evi aradılar, telefonuma el koydular, iş yerine gittik. Usb belleğe el koydular ve sonunda sağlık kontrolünden nezarete geçtik. Bu yolculuk sırasında ailem arabayla bizi hep takip etti, kaçırılan insanların haberlerini duyunca tedirgin oldular. Polis evin neden o kadar kalabalık olduğunu sordu, ben o an çok üzülmüştüm. Sevdiğim bir akrabamın güzel gününde yanında olamayacaktım.  O gün katiplere yönelik operasyon yapmışlar, hastane de iş arkadaşlarımı gördüm, karı koca küçük bebekleri vardı, komşuya bırakıp gelmişler.

KALDIĞIMIZ NEZARETİ YAPTIRAN POLİS MÜDÜRÜ DE ORADAYDI

Hastanede sıra beklerken bir polis memuru kimse yokken yanıma geldi; bankada hesabın var mı, dershaneye gittin mi, ailende gidenler var mı, gazete dergi üyeliği gibi çeşitli sorular sordu. Bu sorular gayri resmi bir biçimde oldu ve kötü niyetli olduğunu sezmiştim. Büyük bir nezarete girdim, 20 civarında koğuş vardı. Çeşitli mesleklerden insanlar bir araya toplanmış. Kaldığımız nezareti görevdeyken yaptırmış olan emniyet müdürü de oradaydı. Yaşça benden ufak askerler vardı. Komutanları darbe gecesi dışarıda diye çocukları da günler sonra içeri almışlar ve bir çoğu tutuklandı. Emekliliği dolmuş polis memurları, emekli olmuş memurlar, görevdeki emniyet, cezaevi müdürleri çok çeşitli insanlar vardı. Nezaret binanın 5. Katına yapılmış ve dışarısı görünüyordu. Aileler arka taraftaki parka gelerek yakınlarına uzaktan da olsa bakmaya çalışıyorlardı. Benim ailemde 2 gün sonra orayı keşfetti ve 12 gün uzaktan elimizle harfleri işaret ederek yazıştık. Çoğu zaman polis memurları bu davranışımızdan dolayı bizleri uyarıyorlardı. Bir polis memuru vardı, yaşlı babası aşağıda gözleri görmüyor, oğlu onu tanısın diye renkli bir havluyla cama çıkıyordu. Ailem, yaşlı amcanın ağlamasını anlatmıştı bana. Vücudunda dövme bulunan bir gardiyan vardı, polislerin geldiğinde sarhoş olduğunu söyledi. Ben şişebendi tarikatına üyeyim diye bizi güldürüyordu. Birisinin klostrofobisi vardı. Bir kere krize girdiğine şahit oldum. Benim yaşlarımda bir arkadaş vardı ruhsal olarak çökmüştü. Geceleri uyuyamıyor, kendi kendine konuşuyordu, soğuk terler döküyordu.

BİR HAFTA ÖNCE DEVLETİN SAYGIDEĞER MEMURUYDUK, BİR GÜN DE POLİS NEZARETHANESİNDE AŞAĞILAN İNSAN OLDUK

Yaz aylarıydı ve çok bunalıyorduk. İnsanlar grup halinde hakimliğe çıkartılmak üzere gidiyorlardı. Bir hafta öncesine kadar devletin saygıdeğer bir memuruyduk ama şimdi polis nezaretinde aşağılanan bir insan olmuştuk. Fiziksel olarak bir darp görmedik ama sözlü olarak tacizler yapılıyordu. Doktor kontrolleri çoğu zaman usulen yapıldı. Camdan bakıp bu günler bitecek mi diye sormuştum kendime. İş arkadaşlarımızla uzun uzun muhabbetlerimiz oldu. Bir kısmı tutuklandı, bir kısmı serbest kaldı. Tutuklananların arasında yıllar önce işinden istifa eden ve emekli olan arkadaşlarımız da vardı.

4 YIL KATİP OLARAK GÖREV YAPTIĞIM ADLİYE SALONUNDA BU DEFA SANIK SANDALYESİNDE OTURDUM

25 Ağustos günü Sulh ceza hakimliğine çıktık, 33 kişiydik. Ben burada çalıştığım için usulü biliyordum, ön sıraya geçtim ve hakimi dikkatlice izledim. Önünde birkaç sayfalık bir kağıt parçası vardı, herkesle alakalı bir paragraf yazı olduğunu gördüm. Bir kişiye oradan bir şeyler okuduğunda anladım ki istihbarat raporuymuş. Tutuklayacağı kişileri dinledikten sonra yuvarlak çizip üzerine çarpı attığını fark ettim. Hakim oradaki insanlara ‘anlat’ diyordu, onlarda hiçbir şey söylemeden oturuyorlardı. Böyle 5-6 kişi konuştu. Sıra bana geldi. Hakim ‘anlat’ dedi. Dosyada benimle ilgili ne suçlama var hakime hanım ona göre savunma yapacağım dedim. Cevap olarak, sen anlat benim önümde yazılı her şey dedi. Boş bir dosya olduğu uzaktan belliydi, ufacık bir klasör 33 kişi sorgulanacak.

HAKİME ‘SUÇUM NEDİR?’ DİYE SORDUM, CEVAP VEREMEDİ

Terör soruşturmalarında bir şahıs hakkında en az bir klasör dosya olur normalde. Ben hakime uzun uzun açıklama yaptım. ‘Benim ne yanlışımı görmüşler, kime bir kötülük yapmışım gibi suçum nedir?’ gibi sorular sordum. Hakime hanım hiç cevap vermeden dinledi. Duruşmaya ara verilmişti, benden önce yurtdışına çıkan iş arkadaşım da oradaydı ve ameliyatlıydı. Ayağımda sorun var, fizik tedavi görmem gerekiyor, sakat kalma ihtimalim var diye söylemesini önerdim ama hakime hanım bir daha söz vermedi. Yine bir avukata istihbarat raporu ile insan tutuklanamaz, konuşma sırası size geldiğinde bunu belirtin dedim ama o da söylemedi, bir can pazarı vardı sanki. Hakim kararı açıklarken isimleri okudu ve bunlar serbest dedi, okunmayanlar tutuklu diyemedi. Oradaki bir çok insan ilk başta sevinç çığlıkları attılar, herkes serbest kalacak zannettiler, hakime hanım daha sonra ‘ismi okunmayanlar tutuklu’ deyince birden bir feryat koptu, insanlar birden yıkıldı. Karı koca olarak hakimliğe çıkartılan 2-3 aile vardı, kocaları tutuklandı. Hamile bayanlar serbest kaldı, geri kalanlar arasından seçmece tutuklandı. 33 kişi önüne göndermişler bunların bir kısmını tutukla, sana kalmış. Durum aynen buydu. O gece çıkarken çok üzülmüştük, arkadaşlarımız içeride kaldı, bizler dışarı bırakıldık. Ben aylarca üzüntüden kendimi sorguladım, onlar niye tutuklu sen niye serbestsin diye. Görevden uzaklaştırıldığıma hiç üzülmedim, hatta göreve başlamak dahi istemiyordum. Yapılan hukuksuzluklara, haksızlıklara, aşağılık hareketlere daha fazla tahammül edemezdim. İnsanların davranışlarına anlam veremiyordum, aylarca aynı mekanda aile gibi çalıştığımız insanların tavırları değişti, korku atmosferi her tarafı sarmıştı.

NEZARETHANE SONRASI İŞTEN UZAKLAŞTIRILDIM

Nezaretten sonra evdeki ilk sabahımda annem uyandırdı, ‘Misafirler geldi’ dedi. Uyku sersemi hangi camda diye sordum halada nezarette zannettim kendimi. 2 ay işten uzaklaştırıldım, bu süreçte tutuklanan arkadaşlarımın ailelerini ziyaret etmeye çalıştım. 2 aylık süreç dolduğunda kalem arkadaşım telefonla aradı ve uzaklaştırma kararının devamına haberini verdi. birkaç saat içinde annem telefonla aradı ve ‘oğlum kapıda polisler var’ dedi. Tamam anne araba almaya gitti de ‘Telefonu bana ver’ dedim. Polis telefonu açtı, neredesin hemen gel, araba almaya gittim geleceğim dedim. Aklımda teslim olmama fikri vardı ama bir destek aradım. Akşam oldu eve döndüm ve hazırlandım, akrabalarımla vedalaştım. Beni seven bazı insanlar gitmemi istemedi, ısrarla teslim olma dediler. Onları dinledim ve saklanma süreci başladı.

AYLARCA DIŞARI ÇIKMADAN SAKLANDIM, GÜNLERİMİ KUR’AN-I KERİM VE MEAL OKUYARAK GEÇİRDİM

Uzun bir dönem polisten kaçtım. Aylarca dışarıya çıkmadan saklandığım günler oldu. İlk günler çok bocaladım, evde hapis gibi çıkmadan kalmaya alışma süreci zor oldu. Bir tanıdık hapisten çıkmıştı ve onun ruh hali beni çok etkiledi, odaya kapat kendini Kur’an oku dedi. O günden sonra okumaya başladım, Kur’an’ı Kerim’i okudukça içim rahatlıyordu. Günler içinde hatim indirmeye başladım ama yeterli gelmiyordu. Sonra mealini okumaya başladım, anlamaya başlayınca çok şaşırıyordum. Yaşadıklarımın benzerleri kuranda hep vardı, bir haber geldi mi Kur’an da karşılığını bulmaya başladım. O günler benim ömrümdeki en değerli günlerdir. Çok güzel bilgiler öğrendim, sosyal medyada yayınlanan yazıları videoları takip ettim. Ramazan programlarını hiç kaçırmadım. Aylar ve günler böyle geçti.

İZMİR’DE ŞEHİT EDİLEN FETHİ ABİYE ÇOK ÜZÜLDÜM, BİR GÜN SONRA KHK İLE İHRAÇ EDİLDİM AMA KENDİ İHRACIMA ÜZÜLEMEDİM

6 Ocak 2017 tarihinde çıkartılan kararname ile ihraç edilmiştim. Bir gün önce İzmir’de yaşanan bombalı eylemde Fethi abi şehit olmuştu, ihraç olmama üzülemedim. Şehit olan Fethi abiyi işe girdiğim ilk günlerden beri tanırdım. Çok sevdiğim saydığım bir insandı, bilirkişilik de yapardı, hem iş arkadaşımızdı hem de bizim can güvenliğimizi sağlıyordu. Aranırken dışarıya çıktığım zamanlarda bir kere polis çevirmesine yakalandım, arabayı başkası kullanıyordu, GBT yapmadılar. Yine başka zamanlarda polis çevirmesi jandarma çevirmelerine denk geldim ama hiçbir zaman bulunduğum aracı durdurup kimlik kontrolü yapmadılar.

Bir dönem İzmir’in çevre ilçesinde kaldım, bu sırada seyyar olarak gıda ürünleri sattım. Arabayla köyleri dolaşıyor ve tezgah açıyordum. İlk günler biraz zor oldu ama 3-4 hafta içinde güzel para kazanmaya başladım, 6-7 ay satış yaptım. Köylüler benim bu işi yapmama şaşırıyorlardı, sınava hazırlanıyorum cep harçlığım çıksın diye bu işi geçici olarak yaptığımı söylüyordum. Hatta birkaç kişi bana iş bile bulmuşlardı, yaşlı bir esnaf abi işyerlerinde çalışmamı istediğini defalarca belirtti. İnsanlar benim o işi yapmama anlam veremiyorlardı ve hayretle karşılıyorlardı. Arabayla oradan oraya gidip durdum ama hiçbir şey gelmedi başıma, Allah korudu. O dönem hızlı geçti diyebilirim. Sonra yine mekan değiştirmek zorunda kaldım ve bu sefer yine dışarı çıkma zorlukları yaşadım. Gece saat 3-4-5 gibi hava karanlık herkes uyurken eve girip çıkıyordum, kimse fark etmesin diye.

EN YAKINLARIM SIRT ÇEVİRDİ

Kaçak dönemimin ilk bir yılında öfke nöbetleri geçiriyordum kendi kendime. En yakınlarım sırt çevirmişti, yıllarca beni tanıyan bilen insanlardan dirsek yemiştik. Ama bir süre sonra o durumları atlattım, şu an kimsenin söylemi veya davranışı beni üzmüyor. Gelecek günlere bakarak o insanların  hatalarını unutmaya çalışıyorum.

Hapisten çıkan bir arkadaşım telefonla bana ulaştı. Yurt dışına çıktığını söyledi ve benim durumumu sordu. Kur’an da hicret ile ilgili okuduğum ayetten korkuyordum ve yurt dışına çıkma düşüncesi bende de vardı. Bende çıkmaya karar verdim. İzmir’den uzun bir yolculukla meriç kıyısına kadar gelmiştim. Kaçakçılar aynı anda çocuklarla beraber 16 kişiyi geçirmeyi planlamışlar, bizleri  sağ salim nehre kadar getirdiler. Kalabalık olduğumuz için iki seferde atlatacaklarını söylediler. Hızlı bir manevra ile bir tarlaya attılar bizi. Orada bulunan birisi çalıların arasında bir süre bekletti. Yürüme başladı, gitgide kurbağa sesleri arttı ve sivrisinekler ısırmaya başladı. Nehirden önce bizi bir bataklıktan geçirdiler, kimsenin üstü başı ıslanmadan geçmeyi başardık. Daha sonra adanın üzerinde biraz yürüdükten sonra nehrin büyük bir uzantısının önüne geldik. Yine 2 grup halinde karşıya geçtik şükür kimseye bir şey olmamıştı. Bu sırada Ay bize bir lamba görevi görüyordu, çok parlaktı ve nehirde ise akıntı yoktu. Grubun önünde ben ve bir arkadaşla beraber uzun bir yol yürüdük, geldiğimiz nokta bir ada parçasının köşesiydi. Gece Yunan polislerini aradık yardım istedik. Isınmak için ateş yaktık ve o sırada artık yolumuzu aydınlatan Ay yoktu. Sabah 9 gibi bir polis teknesi geldi ve 2 grup halinde yine bizi karşıya ana karaya çıkardılar. Biz geçtikten sonra nehrin üstünde akıntı başlamıştı.

ATİNA’DA 3 GÜN NEZARETHANEDE KALDIM

Hicret edenin günahları silinirmiş. Polisler bizi kafes gibi bir araca bindirdiler. Çok sert bir yolculuk oldu, ben o sıra günahlarımın döküldüğünü düşünmüştüm. 3 gün nezarette kaldık, şartlar kötüydü. Daha sonra 4. günde hapisten bozma bir yere getirdiler, bu sırada ailemize haber veremedik bizi merak ettiler. Bir haftanın sonunda kampa geçtik, kampta çok acayip bir hava vardı. Herkes Avrupa ülkeleri ile ilgili bilgi alıyorlardı, sanki kamptan çıkar çıkmaz uçak bizi bekliyordu. Kampta ilk defa diğer milletlerden Müslüman mültecileri gördüm ve çok üzüldüm. Bir konteynırda kalmak için gittiğimizde oradaki gençler bize yatak vermek istemedi, Yunanlılar bizi kabul edip oraya getiriyorlar ama oradaki diğer milletlerden gençler bizleri istememişti. O dönem geçişlerin yoğun olduğu bir dönemdi ve bekarları hapse yine koyuyorlardı ki ailelerin işleri hemen halledilsin. 9 gün daha hapiste kaldık ve sonunda özgürlüğümüze kavuşmuş olduk. Bir gece Selanik de kalıp 4 arkadaş Atina’ya geçtik ve bir ev tuttuk.

Atina da geçen günler bana zorlu geldi. Türkiye’deki manevi hava yavaş yavaş kayboldu. Atina’ya gelesiye kadar Türkiye’deki yolculuk dahil olmak üzere polislerden, yakalanmaktan, hapse girmekten, hiçbir şeyden korkmuyordum. Ama Atina’dan çıkış uğraştırıcı ve stresli geldi bana, belki ruhsal açıdan belki fiziksel açıdan bilmiyorum. Sonuçta sahte bir evrakla usulsüz bir yolla ülke değiştirmeye çalışıyorsun, hayatın olağan akışına aykırı bir durum. Denemeler arka arkaya yapılmaya başladı, arkadaşlardan ikisi gitmeyi başardı. Ben 75 günün sonunda İspanya üzerinden Hollanda’ya geldim.

Sabah uçak iniş yaparken Hollanda’nın doğasına hayran kaldım, hery er yemyeşildi. Ve bizimde iltica sürecimiz başladı.

Yunanistan’daki şartlar kötüydü ama o insanlar bizi ülkesine kabul ettiler, onlara kesinlikle kötü bir şey diyemeyiz, hatta Yunanlılara teşekkür borcumuz var, Allah onlara selamet versin. Yunanistan da kamp-nezaret sürecinde tanıştığımız güzel insanlar oldu, 3 gece 4 gündüz Meriç de mahsur kalan 2 aile bizim bulunduğumuz yere gelmişlerdi. Yaşadıklarını anlattılar hiç eşyamız kalmadı dediler, orada bulunan 30-35 kişi bir şeyler getirip bıraktı. Güzel anılar biriktirdik.

Yunanistan’dan çıkarken Türkiye’de yanıma aldığım tüm para bitti ve çıkışım öyle oldu. Bir çok arkadaşında başına benzer şeyler geldiğini duydum, hatta para bitmeden çıkış olmaz esprileri bile yapılıyordu. Atina’da acı tatlı günler geçti, çok yıpranan arkadaşlarımız oldu.

Benden sonra Yunanistan’a gelen bir iş arkadaşım daha oldu, onunla kader birliğimiz var. Yaşadıklarımız hemen hemen birbirine yakın. Arkadaşım 20 ayı geçik bir süre cezaevinde kalmıştı, katiplerin hepsini bir yere vermişler. Cezaevinde yapılan muameleyi ve başından geçen olayları bir gün anlatacaktır.

YAMANLAR’A OPERASYONU BENİM ÇALIŞTIĞIM HAKİMLİK YAPTI

Sulh Ceza Hakimliğinde çalıştığım dönemde saçma bir sürü şeyle karşılaştık, bir kısmı hatırımda dahi değil. Yamanlar okullarına operasyon bizim Hakimlikten alınmıştı, dönemin savcısının katibi, ben ve hakim odada dosya ile ilgili konuşuyorduk. Hakim bana bir şey sordu o sıra, katip de gidip savcıya ‘Sinan hakimi yönlendiriyor’ demiş. Bu katip arkadaşla tanışıklığımız vardı, iyi bir insandı niye böyle bir şey yaptın diye hiçbir zaman sormadım, onun durumunu anlamaya çalıştım. O gece duruşma devam ederken savcı telefonla arayıp bilgi istediğinde bana ‘şu meşhur Sinan sen misin’ diye sordu. Birkaç gün sonra savcının tanıdığı bir katip beni kaleme çağırdı, o da çalışıyordu. Sen hakimi yönlendirmişsin o gün dedi, ben kabul etmedim. Ama bana yönelik bir şeyler yapacaklarını hep düşündüm. Bir süre sonra zaten yerim de değişti.

ADLİYEDE FİŞLEME İÇİN İNSANLAR GELİYORDU

Sulh Ceza Hakimlikleri açıldığında bende görev almıştım. 4 hakimlik açıldı ve 8 katip vardı. Yavaş yavaş F..ö dosyaları gelmeye başladı ama gelen dosyalar hep aynı hakimden karar alıyordu. Bir hakim noterliğe başvurup gitti, diğer 2 hakimde yer değişikliği istedi. 3 hakimlik daha açıldı ve 6 yeni hakim görevlendirildi. Ama F.. dosyalarının gizli kararları yine aynı hakimden alınmaya başladı, diğer hakimler ne şiş yansın ne kebap şeklinde karar veriyorlardı çünkü. Koşulsuz tutuklama yapacak hakimi uzun müddet bulamadılar. Sonrasında bu yerlere yeniden hakimler atandı, zaten benim görev yerim de değişmişti.

AKP’Lİ KADIN MÜDÜR “SEN F…ÜLERE BENZİYORSUN BİRAZ EHLİ DÜNYA OL” DEDİ

Adliye mescidine değişik insanlar geliyordu, ben fişleme yapmak için gelen insanların olduğunu düşünüyordum. Adliyede çalışan birkaç kişinin bunlardan olduğu sonradan ortaya çıktı zaten. Ben çoğu zaman adliyenin yanındaki PTT binasına namaz kılmaya giderdim. Bir gün PTT kapısının kilitli olduğunu gördüm ve görevli çıkarak buradan giriş yasak Başsavcının emri var dedi. Adliye mescidinin girişine kamera takılmıştı, artık gelen giden bütün herkes kolayca tespit edilebilirdi. 40‘lı yaşlarda başı kapalı bir müdür vardı, kendisini AKP’lii olarak tanıtıyordu. Bir gün bana ‘sen çok temizsin, F..cilere benziyorsun, genç adamsın gez dolaş’ dedi. Bunu söyleyen insanda namaz kılıyordu ve benim yaşlarıma yakın bir çocuğu dahi vardı. Akıl almaz bir durum. Görevden atılan, hapse giren arkadaşların bir kısmıyla çalışırken tanışmıştım, hepimizin ortak özellikleri temiz, düzenli, çalışkan, kötü alışkanlıkları olmayan, gayri meşru ilişki yaşamayan, yalansız doğru insan olmaktı. Bunu, bizi yakından tanıyan insanlar korku ortamı kalktı mı kendileri itiraf edeceklerdir.

HOLLANDA’DA İLTİCA SÜREMİN TAMAMLANMASINI BEKLİYORUM

Meriç’ten geçerken giydiğim botlarımı Yunanistan’da tamir ettirdim ve hala yanımda, hatıra olarak saklayacağım. Hollanda’da 1 Euro’ya ikinci el ayakkabı aldım. Şuan Hollanda kamplarında kalıyorum, kendi çabamla Felemenkçe dilini öğreniyorum, iltica süresini tamamlamayı bekliyorum.

[Basri Doğan] 29.12.2018 [TR724]

Batık [Semih Ardıç]

Merkez Bankası her perşembe bir hafta evvelki bankacılık verilerini kalem kalem yayımlıyor. Krizde ilk baktığım satır “takipteki alacaklar” kalemi oluyor.

Zira kredilerin tahsilatının aksaması şirketler yahut şahısların mali vaziyeti hakkında hayli ipucu veriyor.

Takibe düşen, bir başka ifadeyle vadesinde tahsil edemediği için “batık kredi” klasörüne nakledilen kredi tutarı artıyorsa borçluların ödeme imkân ve kabiliyeti giderek zayıflıyor demektir.

BATIK KREDİ TUTARI 96 MİLYAR TL

2018 senesine girerken batık kredilerin toplamı  62 milyar TL idi. 21 Aralık itibarıyla 96 milyar TL’ye yükseldi. Batık kredi tutarı 14 Aralık’a kıyasla bir haftada 4 milyar TL arttı. Senelik artış yüzde 52.

Muhtemelen aralık ayının son haftasında rakam 100 milyar TL’yi bulacak.

Şirketler ticarî kredileri, şahıslar tüketici kredilerini ödeyemiyor. Bankalar 2001 krizinde otomobil bayii ile emlakçıya dönmüştü. 2018 krizinde benzer tablolar tekrarlanıyor.

Bu defa şirketler, alışveriş merkezleri ve fabrikalar da bankaların “icradan satılık” listesinde.

BANKACILAR KERHEN “TELEKOMCU” OLDU

Listenin ilk sırasında Türk Telekom var malum. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile Lübnanlı Hariri ailesinin (Oger Telekom) baş rolde olduğu bir soygundan geriye yüzde 55 hisse kaldı.

İktidarın himayesinde tarihin en büyük soygununa sahne olan Türk Telekom’da 4,75 milyar dolar kredi ödenmediği için başta Akbank, Garanti Bankası, İş Bankası, Yapı Kredi ve Halkbank olmak üzere 29 alacaklı banka Türk Telekom’un yüzde 55 payını devralmıştı.

Kerhen telekomünikasyon sektörüne yatırım yapan bankaların hali iç güveysinden hallice. Zira ekseriyet hissesi kendilerine geçse de bankaların eli kolu bağlı. Çemişgezek şube müdürünü bile değiştiremezler.

BATIK KREDİLERİ SAT-KURTUL

Bankalar mahallesine sıçrayan yangında bankalar haliyle batık kredileri feda ediyor. Takibe düşen kredileri varlık yönetimi şirketlerine satarak yükten kurtulmaya çalışıyor.

Elde tutsalar karşılık ayıracaklar ve batığın hesabını mahkemelerde vermek mecburiyetinde kacaklar. Fırsat bu fırsat alacağın yüzde 4-5’ine razı olup borçlar bankadan dışarı taşınıyor.

Hem de sektörün en büyükleri en önde… Garanti Bankası 28 Aralık’ta takipteki 337,2 milyon TL alacağını 17,5 milyon TL’ye Güven Varlık Yönetim’e sattı.

İki gün evvel de Akbank 446 milyon TL alacağını 19,4 milyon TL’ye üç ayrı şirkete satmıştı.

Takipteki alacaklar kalemi şişmesin diye mecburen haraç-mezat elden çıkarıyorlar…

BDDK O KAPIYI BİLEREK AÇTI

Bankaların bu sene sattıkları batık tutarı 4 milyar TL’yi geçti.

Hükûmetin işini kolaylaştırmak ve “kriz yokmuş” yalanına bahane uydurmak için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) açtığı o kapıdan içeri kimler giriyor kimler?

Mafyanın, tefecinin girdiğini söylememe lüzum var mı? Bankanın tahsil edemediğini VYŞ’ler nasıl tahsil edecek? Bankaya verdikleri parayı çıkarmak için hangi bildik metotları kullandıklarını piyasayı takip edenler anlatıyor.

BATIĞIN FATURASI YİNE VATANDAŞA

Güya bankalar sattı, kurtuldu. Ekonomi süt liman. Bütün bu hokkabazlıklar kredinin battığı hakikatini değiştirmiyor. Sabancı’nın amiral gemisi Akbank şu ana kadar 3 milyar TL’den fazla batık krediyi birkaç 100 milyon TL’ye elden çıkardı.

Aradaki fark nereden mi çıkarılıyor? Bakınız sermayeyi “bedelli artırma” kararına… Banka sermaye lazım. 1,2 milyar TL küçük yatırımcının sırtına yıkıldı. Herkes hissesi kadar sermaye koyacak. Aksi takdirde payı küçülecek.

KAYIP DA KAZANÇ DA KARŞINIZA ÇIKAR

Bu tarafta böyle, diğer tarafta BDDK destekli sat-kurtul manevraları… Bileşik kaplar misali ekonomide kayıp da kazanç da günün sonunda ayan beyan ortaya çıkar.

Marifet krediyi batırmamaktır. Marifet finansman ihtiyacını dış kaynakla giderenlerin bir anda ödeme kabiliyetini kaybettirecek siyasî ve iktisadî krizlere sebep olmamaktır.

Şirketler kâğıttan kuleler gibi devrilirken, faiz ve enflasyon rekor kırarken, işsiz sayısı 7 milyona doğru tırmanırken “batık” kredilerinin yükü taşınamaz hale gelecek.

Bankalar için 2019 batık krizinin derinleştiği bir sene olacak.

Rakamlardan çıkarılacak netice: Türkiye’nin ahvalini en iyi hülâsa eden kelime “batık”.

 [Semih Ardıç] 29.12.2018 [TR724]

İktidarla mücadelede Hizmet başarılı olsaydı, ne olurdu?! (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Hizmet insanları, koruma refleksinin gereği olarak seçimlerde hükümete destek vermediler. İlk seçimde, iktidar partisi seçimleri kazandı. Sonraki seçimlerde de durum farklı olmadı ve her defasında mevcut iktidar kazanarak, seçimlerden galip çıktı. Hizmet, kendine düşeni yaparak zalimlere destek vermemiş ve  sebeplerin hakkını da vererek mücadelesini gerçekleştirmiş oldu. Süreç boyunca hizmete ait bütün kurumlara el kondu, mensuplarının bir kısmı kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı denilmeden hapse atılırken, bir kısmı da yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Bütün bu hadiselere bakıldığında ise zahiren hizmet, hep kaybeden taraf oldu.

Fakat “El hayr fi mahtarahullah-Gerçek hayr Allah’ın (c.c) murat buyurduğudur” sırrınca zahiri sonuçlar ne olursa olsun, Allah’ın (c.c) bu zahiri şer gözüken hadiselerle, kendi davasına her şeyleriyle kendilerini adamış hizmet hareketine kazandıracağı çok önemli  kazanımlar vardı.

Türkiye’deki bu mücadelede hizmet başarılı olsaydı ne olurdu?…

Eğer Türkiye’deki bu mücadelede hizmet başarılı olsaydı ne olurdu? Her şeyden önce Hizmet hareketi  mevcut yönetimi yıkmış bir hareket olarak görülecekti. Halbuki bir sivil yapı olan Hizmet hareketinin hükümetleri devirmek gibi bir hedefi yoktur. Hedefi bütün insanlık olan ve kalplere girmeyi hedeflemiş bir hareket için böyle bir algının oluşması ciddi zararlar verecekti. Bu algı hizmet hareketine karşı bir taraftan önyargılara yol açarken, diğer taraftan düşmanlar üretecekti. Aynı zamanda bütün dünyaya mesajını ulaştırması adına da engeller oluşturacaktı.

Böyle bir neticeye ulaşmış bir yapı, ülkedeki diğer siyasi partiler için de bir tehdit unsuru olarak görülmeye devam edecekti. Temel amacı eğitim olan, toplumlar arasında diyalog köprüleri kurarak mesajlarını ulaştırmayı hedeflemiş bir hareket için, siyasi arenada elde edilecek zahiri bir başarı, diğer ülkelerde de yanlış düşünceler meydana getirecek ve amacı güç elde etmek olan diğer yapılara benzetilerek, varlıklarının devamı tehlike altına girecekti. Huntington’un medeniyetler çatışmasınındaki tezinin gerçekleşmemesi asıl hedefleri arasında olan, bütün dünyada barış ortamı oluşturmak suretiyle, insanlığın saadetinin temini için çalışan ve herkesin herkesi kendi konumunda kabul etmesinin mümkün olduğunu dava eden bir hareket için böyle bir başarı ancak zararları netice verecekti. Bugün hizmet hareketini bitirmek için çalışanların, o ülke idarecilerini ikna etme adına kullandıkları argüman da tam olarak budur.

Hadiseler başlamadan önce bilinçli olarak, dünya ve ülke kamuoyunda, Hizmet Hareketi’nin çok güçlü olduğu düşüncesi oluşturulmaya çalışıldı ve bunda başarılı olundu. O kadar ki, Ülke’de gerçekleşen her pozitif veya negatif hadisenin arkasında Hizmet Hareketi’nin olduğuna inanılıyordu. Başkaları buna inandıkları gibi, Hizmet gönüllülerinin ekseriyeti de bundan farklı düşünmüyorlardı.  Hizmet’in, Hükümet ile her girdiği siyasi mücadele neticesinde yaşanan yenilgilerden, hem bütün dünya ve hizmet hareketi mensupları anladılar ki hizmet böyle bir güce sahip değildir.

Yaşanan hadiseler karşısında sergilenen “Nebevi Duruş”…

Süreç boyunca, Hizmet mensuplarına, tarihte eşi benzeri olmayan, maddi ve manevi olarak yapılan o kadar zulümlere, işkencelere, mağduriyetlere ve her türlü haktan mahrumiyetlere rağmen, ülkede bu zülmü gerçekleştiren kolluk kuvvetlerine karşı, maddi olarak en ufak bir direnişin, emniyet ve asayişi bozacak en küçük bir davranışın olmaması bütün aleme gösterdi ki, Hizmet Hareketi mensupları hiç bir zaman kanunlara aykırı hareket etmeyecekler, toplumun barışına zarar verecek hiç bir harekette yer almayacaklardır.

Yıllar önce, siyasetten beslenecek tarafgirliğin yol açacağı tehlikelere dikkat çeken Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Şeytan’tan Allah’a (c.c.) sığındığım gibi siyasetten de Allah’a (c.c.) sığınırım” diyerek, siyaset yolu ile dine hizmet edilemeyeceğini, bu zamandaki hakikat erlerinin siyasetten uzak durmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Ayrıca Beşinci Şua’da, Hizmet’le mücadele eden şer şebekesini temsil eden şahsın,  siyaset yolu ile yenilemeyeceğine de işarette bulunmaktadırlar.

Üstad Hazretleri bir yerde de özetle şöyle ifade ederler: “Kaderi İlahi bana yapılan zülümler vasıtasıyla herkese gösterdi ki, Said bu hizmetleri hiç bir şekilde maddi ve manevi menfaatlerine alet etmemiştir ve eserlerde ifade edilenler, sadece ve sadece hakikatin ifadesidir. Konuşan yalnız hakikattir”.

Allah (c.c), bu hadiselerde bir taraftan hizmet hareketinin, Siyasal İslamcılarla aynı zihniyete sahip olmadığını gösterirken, diğer taraftan hizmetin gerçek mahiyetinin ve  asıl gayelerinin ne olduğunu, hareket mensuplarının, samimi mü’minler olduğunu, dünyada İslamı yanlış temsil eden İslam ve İslami hareketlerle hiç bir alakalarının bulunmadığını, güvenilebilecek insanlar olduklarını, ülkelerinde problem olmayacakları gibi, yaptıkları faaliyetler ile toplumların birbiriyle kaynaşmasına katkı sağlayacak barış elçileri olduklarını  bütün dünyaya göstermiş oldu.

Dava’nın sahibi Allah’tır (c.c)…

Dava’nın sahibi Allah’tır (c.c), davası ve davasının erleri ile ilgili her türlü tasarrufat O’na (c.c) aittir. Bizlerin yanlışları, eksikleri ve kusurları hadiselere sebebiyet vermiş olabilir. Bize düşen hatalarımızdan ders almaktır. Kusurlar bizim ama ortaya çıkan bütün güzellikler O’ndandır (c.c). Neticeleri vermek O’na (c.c) aittir, bize ait değil.  O (c.c) neylemiş ise güzel eylemiştir. Bizim vazifemiz bu güzellikleri görmek ve İbrahim Hakkı gibi söylemektir.

Hak şerleri hayr eyler
Zan etme ki ğayr eyler
Ârif ânı seyr eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…

İnşaAllah bir sonraki yazıda “İktidarla olan mücadelesinde Hizmet başarılı olsaydı, ne olurdu?!..” sorusuna, hizmet insanlarına bakan yönleriyle cevap aramaya devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 29.12.2018 [TR724]

Kuş Risalesi: Kuşlara, avcıya ve tuzaklara dair… [M.Nedim Hazar]

Sinema tarihinin belki de en önemli üç filminden biridir Kanatlı Uygarlık. (Orijinal ismi: Le Peuple migrateur) Fransız yönetmen Jacques Perrin, bir grup farklı ailelere mensup kuşlarla beraber binlerce km yol kat eder bu film için. Ortaya ise bir filmden daha çok bir tefekkür ve hikmet abidesi çıkar.


Çekimleri 4 yıl süren film 7 kıtada çekilen nadir sinema eserlerindendir.

Filmin kahramanı kuşlardır.

Ayaklarındaki iple beraber göçe başlayan bir kuşun ait olduğu sürüyü takip ederiz bir buçuk saat boyunca. Finalde öylesine sert bir sahne vardır ki, bir de filmin belgesel olduğunu düşünürsek. İnsanın ne kadar zalim olduğuna dair muazzam bir belgeye dönüşür Kanatlı Uygarlık…

İbn-i Sina’yı bilirsiniz.

Tam adı: Ebu Ali el-Hüseyn bin Abdullâh bin Ali bin Sinâ’dır…

Tıp alanında yedi asır boyunca temel kaynak eser olarak süre gelen El-Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş ve bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulan kitabın müellifidir.

Hakkında binlerce kitap, film, belgesel yapılmıştır.

İbn-i Sina’nın sadece tıp alanında değil başta felsefe olmak üzere, Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim konularına hakim bir alim olduğunu çok kişi bilmez.

Bu alanlarda 200’den fazla kitap, 240’ı hala günümüzde okutulan 400’den fazla bilimsel makale kaleme almıştır.

Ve enteresandır hakim olduğu alanlardan biri de kuşlardır. Risalet’üt-tayr tarihi bağlamda kuşlarla ilgili belki de ilk metindir.

Bu kitapta İbn-i Sina, ayakları bağlı yola çıkan zorlu ve aşılmaz gibi görünen dağları aşarak büyük hükümdarının (Melik i azam) şehrine giden kuşların hikayesini anlatır.

Sühreverdi’nin Farsça ’ya tercüme ettiği bu risalede İbn-i Sina, tüm hikâyeyi sıradan bir kahraman olan kuşlardan bir kuşa anlattırır. İsterseniz bir miktar kitabın diliyle okuyalım:

“Yemyeşil tarlalar, uçsuz bucaksız ovalar ve masmavi bir gökyüzü.

Görünürde bir tür cennet misali topraklar.

Önce avcılar belirdi.

Birden fazlaydılar ve ovaya tuzaklar kurdular korkuluklar da koymuşlardı.

Tuzakların en önemli özelliği ise üzerine serpiştirdikleri yemlerdi. Her kuşun nefsini çekerdi bu yiyecekler.

Sonra tüm avcılar çalıların arkasına gizlenip beklemeye başladı.

O esnada biz ise oranın üzerinde uçuyorduk.

Avcılar bizi görünce kandırıp, aldatmak için güzel ıslık çalmaya başladı.

Baktık ki güzel, hoş bir yer.

Hiç şüphelenmedik.

Avcıların tuzağına doğru uçmaya başladık.

Ve kısa süre içinde tuzaklara yakalandık.

Bir de gördük ki, tuzağın halkaları boyunlarımıza, ilmekleri de ayaklarımıza geçivermiş.

Bu belâdan kurtulmak için hep birlikte hareket etmek istedik.  Hareket ettikçe bağlar ayaklarımıza daha da oturdu. Çok geçmeden bu sıkıntıyı kabullendik.

Garipti ama sanki hepimiz ölüme razı olmuştuk!

Hepimiz kendi derdimize düştük. Birbirimizi umursamadık. Daha sonra “nasıl kurtulabiliriz” diye çareler aradık!

Bir süre böyle kaldık, giderek birinci vazifemiz olan kurtulmayı unuttuk, kafesin darlığına razı olduk.

Aradan zaman geçti. Bir gün bu bağların arasından dışarıya bir göz attık. Arkadaşlarımızdan bir topluluk başlarını ve kanatlarını tuzaktan çıkarmışlar, bu dar kafeslerden kurtulmuş uçmaya koyulmuşlar. Her birinin ayağında 0 tuzak ve iplerden bir parça kalmış, fakat gövdelerinin uçmasına engel olmuyordu.

Ben bu durumu görünce, ilk görevimi hatırladım. Yaptığıma üzüldüm ve onların geldikleri yere serbestçe dönebilmelerine imrenerek canımı bedenimden ayırmak istedim. Onlara seslendim, yalvarıp yakardım ve “Yanıma gelin Ve bir çare bulmak için bana yol gösterin, sıkıntıma ortak olun; artık canıma tak etti.” dedim. Kuşlar, avcıların tuzaklarını hatırladılar. Korkup benden kaçtılar. Onlara, eski dostluğumuz ve hoş sohbetlerimizi yeminlerle hatırlattım. Buna rağmen içlerindeki şüphe gitmedi. Bana yardım hususunda gönülleri mutmain olmadı.

Tekrar eski sözleri hatırlattım ve düştüğüm çaresizliği gözlerinin önüne serdim. Yanıma geldiler. Benim durumumda iken o halden nasıl kurtulduklarını, üzerlerinde kalan bağlarla nasıl rahat edebildiklerini sordum. Kendi buldukları çare ile bana da yardım ettiler. Boynumu ve kanadımı tuzaktan kurtardım. Kafesin kapısını açtım, dışarı Çıktım. Bana, “Bu kurtuluşu ganimet bil.” dediler. Ben de, “Bu bağı ayağımdan alınız.” dedim.  Onlar. “Eğer gücümüz yetseydi, Önce kendi ayağımızdan çıkarırdık. Hiç kimse kendisi hasta bir doktordan ilâç ve çare istemez. İlaç alacak olsa bile fayda bulamaz.” dediler.

Sonra ben de onlarla birlikte uçtum. Onlar bana, “Önümüzde uzun yollar, güvenliği olmayan korkunç ve dehşetli menziller var. Belki de şimdiki halimizi bile kaybeder, önceki duruma tekrar düşeriz. Çok sıkıntı çekmeliyiz ki, bir çırpıda korkunç çukurlardan kurtulup doğru yola koyulabilelim.” dediler.”

Perrin’in anlattığı öykü ile şaşırtıcı benzerlikler içeren bu metin, aslında Fransız yönetmenin verdiği mesajı çok daha derinlikli ve estetize ederek okuruna sunmaktadır…

Hikaye şöyle devam eder…

Kuşlar iki yol ayrımına gelmiştir.

Sulak ve yeşil bir vadiye varırlar. Uçarak tuzakları geçerler. Hiçbir avcının ıslığına iltifat etmezler. Önlerinde, zirvesine gözlerin ulaşamayacağı yükseklikte sekiz dağ belirir. Birbirlerine, o dağlara inmenin güvenli olmayacağını, her bir dağda kendilerini öldürmeyi bekleyen toplulukların bulunduğunu, onlarla meşgul olarak oradaki nimetlerin güzelliklerine ve 0 yerlerin rahat ve huzuruna kapılıp kalırlarsa geçidin başına varamayacaklarını söylerler. Bir hayli eziyet ve meşakkat çektikten sonra altı dağı aşıp yedinci dağa ulaşırlar. İçlerinden bir kısmı, dinlenmelerinin gerektiğini, uçacak güçlerinin kalmadığını, zaten düşmanlar ve avcılardan uzaklaştıklarını, çok mesafe kat ettiklerini, bir süre dinlenmenin kendilerini maksada erdireceğini, şayet bu meşakkat ve sıkıntı artacak olursa kendilerinin helâk olacaklarını söyler.

Dağa inerler. Orada, göz alıcı bağ ve bahçeler, güzel binalar, görkemli saraylar, meyveli ağaçlar ve akarsular görürler, kuş sesleri işitirler. O meyvelerden yiyip sulardan içerler, yorgunluk atacak kadar kalırlar. Nihayet gitme Vaktinin bildiren bir ses işitilir. Tekrar uçmaya başlarlar, sekizinci dağa varırlar. Tepesi gökyüzüne ermiş olan dağa Yaklaştıklarında kuşların nağmelerini işitirler. Çeşit çeşit nimetler görürler. O yerin valisi kendilerini misafir edip, ağırlar. Ona başlarına gelenleri ve çektikleri sıkıntıları anlatırlar.

Vali durumlarına çok üzülür. Sıkıntılarını gidermek için can-ı gönülden yardımcı olacağını söyler. Ve şöyle der:

“Bu dağın tepesinde bir şehir vardır. Hazret-i Melik oradadır. Huzuruna varan her mazlumun sıkıntısı ve maruz kaldığı zulüm yok olur. Onun hakkında ne söylesem eksiktir!”

Valinin` bu sözleri kuşları rahatlatır. Onun işaretiyle Hazret-i Melik’in huzuruna gitmek için şehre doğru Yola koyulurlar. Görevli, onlar gelmeden önce Melik`e haber verir. Huzura alınmaları için emir verilir. Kuşlar huzura çıkarlar. Perdeler kaldırılır. Bir odaya girerler. Uzaktan Melik`in cemalinin nuru görünür. Kuşların gözleri kamaşır, akılları başlarından gider. Melik lütfedip akıllarını geri verir.

Kuşlar başlarından geçenleri, çektikleri sıkıntıları Melik`e arz ederler. Kendisine hizmet edebilmek için ayaklarındaki bağ kalıntılarını çıkarmasını isterler. Melik, “Ayaklarınızdaki bağı, onu bağlayan çözebilir. Ben size bir elçi göndereceğim, ayaklarınızdaki bağı çözmeleri için onları çağırsınlar.” der.

Perdedarlar, “Dönmek gerek!” diye seslenir.

Melik’in huzurundan ayrılıp onun elçisiyle birlikte yola koyulurlar.

Feridü’d-din Attar’ın Mantiku’t-tayr ile beraber insanlığa dair dersleri kuşların evreniyle akılda kalıcı ve kulağa küpe edilesi bir şekilde anlatan muazzam bir hikayedir Kuş Risalesi…

[M.Nedim Hazar] 29.12.2018 [TR724]

ABD’nin Suriye’den çekilmesi ve muhtemel etkileri [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

ABD 2019 savunma bütçesine Suriye ile ilgili giderleri koymuş iken ve güvenlik danışmanları yakın zamana kadar “Suriye’deyiz” demesine rağmen bir anda Trump’ın açıklamasıyla ABD’nin Suriye’den çekildiğini öğrendi dünya. Herkes şaşkındı, kimse böyle bir şey beklemiyordu. Bu karara Trump’ın güvenlik ve diplomasi danışmanları dahil dış politika uzmanları itiraz ettiler. ABD’ye çıkacak faturalardan ve müttefikleri açısından yaşayacakları güven kaybından bahsettiler. Ancak Başkanın kararlılığıyla ABD Afganistan’dan, Irak’tan sonra Suriye’den de çıkıyordu. Bu ani karar üzerine Trump’ın seçimlerde aldığı illegal destek nedeniyle Putin tarafından şantaja maruz kalıp çekilmeye zorlandığı dahi iddia edildi.

Trump’ın aldığı bu karar ABD heyetlerinde, kurullarında ne kadar tartışıldı, görüşüldü bilemiyoruz ancak kararın global ve bölgesel bir kısım sonuçlarının olacağı açık.

Trump her ne kadar seçim propagandasında “make Amarica great again!” dese de bu karar global manada ABD’yi etkisizleştiren bir karar. ABD ve müttefiki batı ülkeleri hızla Ortadoğu’da güç ve konum kaybediyor. Oluşan boşluğu Rusya, İran ve ekonomik anlamda Çin dolduruyor. Suriye’den çekilmenin oluşturduğu boşluğu yine Rusya ve İran dolduracak. Trump ABD’yi yeniden dünya gücü yapma iddiasıyla seçim kazandığı halde ABD’yi dünya klasmanında alt sıralara çekiyor. Ülkenin en önemli gücü olan demokrasiyi, teşebbüs kabiliyetini, üretim potansiyellerini öldürüyor. Tıpkı Erdoğan’ın “Yeni Osmanlıyı inşa edeceğiz!” diye yola çıkarak mevcut Türkiye’yi dahi bitirdiği gibi! Otoriter liderlerin hepsi birbirine benziyor. Büyük ve iddialı sözlerle halkın karşısına çıkıp umut dağıtarak iktidar oluyorlar ama toplumu bölerek, kutuplaştırarak, var olan potansiyeli de bitiriyor, ülkelerini kendilerine bağımlı ama ayrışmış, daha zayıf güçler haline getiriyorlar.

Bu ani çekilmeden sonra ABD sadece Ortadoğu’daki müttefikleri nezdinde güven yitirmeyecek, NATO’da müttefiki olan, Ortadoğudaki pek çok operasyonu berber yaptıkları Fransa ve İngiltere gibi dostlarını da inkısara uğratacak. IŞİD’e karşı silahlandırdığı, sırtını sıvazladığı Kürtler bir defa daha ve ABD tarafından aldatılmışlık hissi yaşayacaklar. ABD bu kararla coğrafi olarak mevzi kaybetmekle, diğer , bölgesel, global aktörler lehine geri çekilmekle kalmıyor aynı zamanda güven sarsılması yaşıyor. Politikalarının inandırıcılığı sorgulanır hale geliyor.

ABD’nin askeri olarak çekilmesinin en büyük etkisi Suriye’de Kürt kantonlara olacak.  Kürt bölgelerine ilave bazı Arap ve Türkmen bölgelerini de kontrol eden PYD/YPG’ye olacaktır.  2011 sonrası Esed’in ülkenin tümü üzerindeki kontrolü kaybetmesi üzerine oluşan boşluk Türkiye’nin de göz yumması, hatta desteğiyle (O dönem Salih Müslim ile Dışişlerinin görüşmelerini, ona sağlanan imkanları hatırlayalım)  PKK’nin, daha doğrusu KCK’nın (Kürdistan Topluluklar Birliği, Kürtçe: Koma Civakên Kurdistan) Suriye kolu YPG tarafından doldurulmuştu. YPG bu dönemde Suriye’deki Kürt ve Arap aşiretler üzerinde silahla ve baskıyla denetim sağladı. İtiraz eden aşiret liderlerini öldürdü, çoluk çocuğunu kaçırdı. Bu süreçte PKK ile AKP arasında bahar havası estiği için AKP iktidarı PYD/YPG’nin bu bölgelerde sivil halkı yıldırarak, silaha dayalı hakimiyet kurmasını problem etmedi. Hatta silahlı PKK/YPG militanlarını Suriye’ye sınırlarından merasimle intikal ettirdi. Çünkü İŞİD’le mücadele söylemi YPG unsurlarını dünya kamuoyu nezdinde “IŞİD’le mücadele eden kahramanlar” haline getirmişti. Ancak PKK ile bahar dönemi bittikten sonra AKP’nin PYD/YPG’ye bakışı değişti. Bu grupları tehdit olarak algılamaya başladı. Aslında PYD/YPG aynıydı; değişen Türkiyeydi.

Bu çekilme sonrası genelde bütün Kürtler özelde Suriye Kürtleri bir defa daha aldatılmışlık, yalnız bırakılmışlık hissine kapıldılar. IŞİD tehdidi azaldıktan hemen sonra ABD’nin “artık İŞİD mağlup edildi” diyerek bölgeden çekilmesi ve Kürtleri yalnız bırakması Batının çıkarcı politikalar izlediği ve kendilerinin dışında kimseyi dikkate almadıkları iddialarını bir defa daha haklı çıkardı. Bütün yumurtaları batı sepetine koyan, İran ve Rusya ile arasına mesafe koyan Suriye Kürtleri Trump’ın çekilmesi sonra kendilerini terkedilmiş hissettiler. En çok da Türkiye’ye karşı. Her ne kadar Trump “artık İŞİD’in kalıntılarıyla Erdoğan uğraşacak!” diyorsa da başta Kürtler olmak üzere herkes Erdoğan’ın IŞİD’le uğraşma gibi bir derdinin olmadığını biliyor. Aksine Erdoğan yönetiminin IŞİD’e örtülü açık destek veren bir yönetim olduğu dünyanın malumu. Ayrıca IŞİD unsurları Türkiye sınırından oldukça uzak mesafede, iç bölgelerdeler. Erdoğan, Fırat’ın doğusuna geçip oradaki kantonları hedef alacağını açıkça ifade ediyor. Kürtler/PYD oluşan boşluğu farkedip hemen Esed yönetimiyle ve Rusya ile temaslara geçtiler bile. ABD’nin çekilmesinden sonra alanda kalan tek global aktör Rusya ile ve Esed ile temasa geçtiler. Yeni duruma göre konu almaya başladılar. Erdoğan’ın tehdit ettiği Münbiç konusunda tedbir olarak Esed yönetiminin davet edildiği ve YPG unsurlarının bölgeyi boşaltarak Esed güçlerine terkettiği yönünde bilgiler var.

ABD’nin çekilmesi Kürtleri Rusya’ya mahkum ve mecbur etmiştir. Yeni duruma göre kendilerini Türkiye’den koruyabilmek için Esed’le ve Rusya ile anlaşmanın yollarını arayacaklardır. Rusya’nın istediği de buydu zaten. Suriye’deki Kürt unsurlar Esed yönetimi altındaki Suriye yönetiminden ne koparabilirlerse onunla yetinmeye çalışacaklardır. Tarihte pek çok defa ihanete uğradığını düşünen Kürtler Trump’ın bu hareketiyle aynı duyguyu bir defa daha yaşadılar.

Davutoğlu’nun ve Erdoğan’ın Yeni Osmanlıcık hayaliyle çıktıkları, gerçeklikten kopuk, ütopyacı politika gereği Esed rejimi devrilecekti ve Suriye demokratikleşerek Türkiye’ye eklemlenecekti. Davutoğlu Şamda Cuma namazı kılacaktı. Ancak Esed devrilmedi, Suriye demokratikleşmedi. Fakat Türkiye Suriye’leşti, demokrasiden uzaklaştı ve Suriyeli mültecilerle doldu. Gelinen noktada dünya Esed’in kalmasında müttefik. Koltuğunu korumak için İran ve Rusya desteğine mahkum olan Esed ve Suriye bundan sonra bütünüyle Rusya güdümüne girecektir. Yeni bir anayasa ile tekrar yapılanacak Suriye, Rusya ve İran insiyatifi ile şekillenecek, batının etkisi sınırlı kalacaktır. Bu durum bir yönüyle Rusya’nın Ortadoğu’ya ve Akdenize siyasi ve askeri olarak kalıcı şekilde yerleşmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye açısından bu çekilmenin sonuçları ne olur?

AKP iktidarı her seçim öncesi bir “fetih hikayesi”, Yeni Osmanı iddiasına toplumu ikna edecek bir argüman buluyor. Yerel seçimler öncesi Suriye’ye yapılacak askeri rekat seçmen tabanında bir karşılık bulacaktır. Ancak Türkiye bunu seçime yönelik bir şov olmanın ötesine götürmek isterse pek çok maliyetle karşılaşabilecektir. Türkiye’nin tezi kendi topraklarında da eylemlerde bulunan bir terör örgütünün Suriye uzantıları ile mücadele etmek olsa da dünya bu argümanı kabul etmemektedir. Türkiye YPG unsurlarını zayıflatmak için geçiçi bazı operasyonlar yapabilir ve bu bir yere kadar normal görülebilir. Ancak  geniş kapsamlı ve uzun süreli operasyonlar, kalıcı yerleşmeler herkesi rahatsız edecektir. Bölgesel global bütün güçler bu konuda Türkiye’ye karşı tavır geliştirecektir. Esed Türkiye’nin Suriye topraklarına girmesini asla istememekte ve bunu “işgal” olarak tanımlamaktadır. Türkiye’nin Kürt bölgelerine girmesini engellemek için YPG unsurlarının alanı boşaltıp Suriye merkezi güçlerinin kontrolü ele alması beklenmektedir. Bu durumda Türkiye doğrudan Esed güçleriyle savaşmak istemeyecektir. İsterse, arkasında Rusya ve İran olan, onlar tarafından desteklenen askeri birimlerle muhatap olacak ve ciddi kayıplar verecektir. Türkiye’nin Suriye’ye askeri olarak girmesi hem Rusya’yı hem İran’ı ciddi rahatsız edecektir. Bunu siyasi dille ifade etmenin ötesinde askeri olarak  Esed’i destekleyecek, Suriye’nin Türkiye için batağa dönüşmesine tüm katkıyı vereceklerdir.

Ayrıca dünya kamuoyu Türkiye’yi Suriye’de işgalci olarak görecektir. Nitekim Almanların yayınladığı bir raporda bu açıkça dile getirilmiştir. Türkiye’nin IŞİD’le mücadele edip etmeyeceğini bilmiyoruz. “IŞİD’le mücadele” Suriye’ye girmenin gerekçesi görünüyor. Ancak IŞİD’de sert askeri operasyonda bulunması Türkiye içinde etkili ve yaygın varlığı olan IŞİD militanlarının Türkiye’de terör eylemlerini artırmasıyla da sonuçlanacaktır.

Suriye Kürtlerine karşı yapılacak kastı aşan sert müdahale, onun sonucunda meydana gelecek ölümler, göçler, mağduriyetler iç barışa, bir arada yaşamaya ve Kürt sorununun çözümüne olumsuz etkide bulunacaktır. Kısa vadede milliyetçi oyları almaya ve seçim kazanmaya katkısı olsa dahi Kürtleri toptan düşman gören ve Kürtler üzerine askeri operasyona çok istekli politikalar Kürt kökenli vatandaşların ülkeye aidiyetinin iyice sarsılmasına neden olacaktır.

ABD’nin çekilmesi ile Ortadoğu’daki dengeler belirgin bir şekilde Rusya-İran eksenine kayacak, ABD ve Batı Ortadoğu’da güç, etkinlik ve güvenilirlik kaybına uğrayacaktır. 2011 sonrası başlayan Arap baharı sürecinin en net kaybedeni Ortadoğu halklarıdır. Pek çok ülke tahrip edilmiş,insanları ölümlere, sürgünlere maruz kalmıştır. Demokratikleştirme iddiası bölge için yıkıma dönüşmüştür. Bu sürecin kazananı ise net şekilde Rusya ve İran olmuştur. Rusya global anlamda etkili bir oyuncu olduğunu, vazgeçilmezliğini göstermiş, tarihi hedefi olan sıcak denizlere bu vesileyle inmiştir. İran ise Şii yayılmacılığı üzerinden kurmaya çalıştığı hegemonya alanını genişletmiş kendisini merkeze alacak şekilde tasarlanan Yemen’den Lübnan’a kadar uzanan Şii Hilali’ni tamamlamıştır.

Davutoğlu’nun temellerini attığı Yeni Osmanlıcı, irrasyonel, ütopyacı dış politika AKP’ye oy kazandırma dışında Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmamıştır. Suriye’nin bu hale gelmesinde en büyük vebal Erdoğan hükümetlerinindir. Buradan büyük kazanımlar elde etmeyi umuyorlardı; ama Türkiye hem siyasi hem ekonomik açıdan bu sürecin en çok kaybedeni, en fazla zarar göreni oldu. Altı boş bir heves uğruna Suriye halkı perişan edildi. Bu maceracı zihniyet yaşananlardan ders almamış olmalı ki yeni ve daha tehlikeli maceralara sürüklüyor ülkeyi.

Erdoğan, Trump’ın kendisine yüklediği taşeron olma misyonunu bir “fetih” havasına sokup, havuz marifetiyle “kahramanlık” hikayesine dönüştürebilir. Belki bununla seçim de kazanabilir.  Ama ülkeyi ateşe atıp yeni kayıpların kapısını açması daha muhtemel görünüyor.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.12.2018 [TR724]

Juventus hem kazançta hem başarıda lider [Hasan Cücük]

İtalya Serie A’nın değişmeyen tek gerçeği; son 7 yılın şampiyonu Juventus’un koşar adım art arda 8. şampiyonluğa doğru gitmesidir. Juventus’u şampiyonluk yarışında bu sezon tıpkı geçen yıl olduğu gibi Napoli takip ediyor. Bu bir anlamda uzaktan takip. 18 hafta sonunda Napoli, Juve’nin 9 puan gerisinde bulunuyor. Juventus’un başarısı tesadüfi değil. Sadece sahada değil, saha dışında da en çok kazanan kulüp Juventus. Gelirini her geçen yıl arttıran Juventus için başarı doğal oluyor.

1 Mart 2009’da Juventus’un yeni stadı için ilk kazma vuruluyordu. İtalya’da ilk kez bir kulüp kendi stadına kavuşacaktı. Diğer takımlar belediyeye ait demode statlarda oynamaya devam ederken, Juventus son derece modern stadıyla arz-ı endam edecekti. Kendi stadına sahip olmanın ne demek olduğu Juventus’un yeni arenasına kavuşmasıyla ortaya çıkacaktı. 2011 yılından itibaren yeni stadına taşınan Juventus’un şampiyonluk seriside başlıyordu. Juventus’un maç gelirleri 56 milyon Euro oluyordu.

Bu rakam İnter ve Roma’nın toplamından daha fazlaydı. Her iki takımında maçlarını oynadığı statların kapasitesi, Juventus’un stadına fark atıyordu. Ancak sıra gelire geldiğinde işler tersine dönüyordu. Roma ve İnter taraftarı demode statlarda ucuza maç seyrederken, Juve taraftarı modern statta maç seyrederken kesenin ağzını sonuna kadar açıyordu. Juventus’un yıllık bilet geliri 56 milyon Euro olurken, İnter 28, Roma 26, Milan 25 ve Napoli 20 milyon Euro gelir elde ediyordu.

Şike skandalından dolayı Serie B’ye düşürülen Juventus, bir yıl sonra ait olduğu yere dönüyordu ama şampiyonluk için 2011 yılına kadar beklemesi gerekiyordu. Seri şampiyonluğun başladığı bu yıl gelirlerin tavana vurduğu sürecinde başlangıcı oluyordu. 2011’den sonra Juventus gelirlerini yüzde 167 oranında arttırıyordu. Bu artışın karşılığı 257 milyon Euro oluyordu. Bu süreçte gelirini arttıran bir diğer takım Napoli oluyordu. Ancak Napoli’nin gelir arttırımı Juventus’un ancak yarısı kadar oluyordu. Juventus gelirine gelir katarken, köklü kulüplerden Milan gelir kaybına uğrayan takımların başında geliyordu.

Juventus, yayın gelirlerinden aslan payını alan kulüp oluyordu. İtalya yayın geliri sisteminde yüzde 40’lık bölüm kulüplere eşit dağıtılıyordu. Bu kulüp başına yıllık 18,5 milyon Euro demekti. Geri kalan yüzde 60 için değişik kriterler var. Tüm kriterlerde ilk sırada Juventus yer alıyordu. Son sezon, son 5 sezon ve tüm sezonlar kategorisinde Juventus ilk sırada yer almanın bedelini kasasına akan milyonlarca Euro ile alıyordu. 2017-18 sezonunda yayın geliri 1 milyar 370 milyon Euro oluyordu. Bu rakamın 116,8 milyon Euro’su Juventus’un kasasına giriyordu. Yayın gelirinden en çok pay alan ikinci takım 85,1 milyon Euro ile Milan olurken, Juventus’tan 30 milyon Euro az kasasına giriyordu. Ligi ikinci olarak bitiren Napoli’nin geliri ise 76 milyon Euro oluyordu.

Gelirini katlayan Juventus, yıldız oyuncuları kadrosuna katıyordu. Bunun elbette bir bedeli oluyordu. Oyunculara ödediği maaş yıllık 250 milyon Euro’yu buluyordu. Juventus’tan sonra oyuncularına en çok maaşı veren Milan oluyordu. İki kulüp arasındaki maaş farkı 100 milyon Euro’yu buluyordu. Son yıllarda Juventus’un şampiyonluk yolundaki rakibi Napoli’nin oyunculara ödediği maaş ise 100 milyon Euro oluyordu.

Stat ve yayın gelirlerine UEFA’dan gelen milyonlar ekleniyordu. Son dönemde Şampiyonlar Ligi’nde ayakta kalıp, final gören tek İtalyan takımı olan Juventus en çok kazanan kulüplerden oluyordu. Yıllık geliri 400 milyon Euro’ya dayanan Juventus için Cristiano Ronaldo gibi yıldızları transfer etmek normal oluyordu. Tabi tüm bu gelirlere sponsor ve ürün satışlardan gelen milyonları eklemek gerekiyor. Cristiano Ronaldo, Juventus’a imza attınca bir saat içinde satılan forma sayısı 52 bin olmuştu.

Rakamlar başarının adresini tarif ediyor. Bu trendin devam edeceğinin güçlü alametleri net bir şekilde gözüküyor. İtalya’da artık tek büyük var; Juventus. Diğer takımların yarışı lig ikinciliği için olmaya başladı. İtalya’da rakipsiz olan Juventus’un artık başarı kriteri Avrupa arenası olacak. Tıpkı PSG gibi.

[Hasan Cücük] 29.12.2018 [TR724]

Avrupa Birliği’nin 2019’daki 5 temel sorunu [Ebubekir Işık]

2018 yılı Avrupa Birliği adına son derece çetrefilli bir yıl oldu. Bir tarafta sınırları dışında oluşan gelişmeler, diğer tarafta birliğin içerisinde daha da kök tutmaya başlayan problemler, Avrupa Birliği projesinin bir yönü ile ‘fetret dönemi’ diyebileceğimiz bir zaman dilimini yaşamasına sebep oldu ve bu durumun bir süre daha devam edeceğini öngörmek son derece mümkün. Bu problemlerin mahiyeti ve etki alanı ne olursa olsun, 2019 yılında da AB’nin gerek siyasi gerek ekonomik ve gerekse de güvenlik kaygılarını şekillendirmeye devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Brexit – Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık arasında devam eden müzakerelerin son viraja girdiği şu günlerde, Birleşik Krallık’ın 29 Mart 2019 Cuma günü İngiltere saati ile gece 11:00’de AB’den ayrılması beklenilmekte. Brüksel ve Theresa May hükümeti arasında varılan bu anlaşmanın Birleşik Krallık Parlamentosu tarafından onaylanıp onaylanmayacağı hala bir muamma olarak varlığını sürdürmekle beraber, gerek Brüksel gerekse de Londra artık bu süreci nihayete erdirmek noktasında kararlı görünüyor. Çok sansasyonel bir durum olmazsa Birleşik Krallık AB’den Mart 2019 itibari ile ayrılmış olacak ve bu durum özellikle AB için daha önce test edilmemiş bir sürecin başlamasına sebep olacak. Birleşik Krallık AB’nin en etkili askeri gücü, ikinci büyük ekonomisi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi olarak AB’den ayrılacak olması, AB için gerek Birliğin iç işleyişinde gerekse de AB’nin uluslararası ilişkiler ve güvenlik konularındaki etkinliğini çok ciddi anlamda etkileyebileceği beklenilebilir. Özellikle, İngiltere’nin AB’den ayrılmasından sonra serbest dolaşım ilkesi ile ilintili ilişki alanlarının hangi düzeyde ve nasıl etkileneceğine dair birçok araştırma olsa da, bu durumun reel olarak insanların hayatını nasıl etkileyeceği hala önemli bir soru işareti olarak Brüksel ve Londra’daki karar alıcıların masasında durmakta.

Göçmen Sorunu – 2011 Suriye iç savaşı ile başlayan ve siyasal etkileri dikkate alındığında Avrupa Birliği’nin en büyük sorunları arasında yer aldığını ifade edebileceğimiz göçmen sorunu 2019 yılında da varlığını ve etki alanını daha da genişleterek devam edeceğe benziyor. Suriyeli göçmenlerin yoğun bir şekilde Avrupa’ya akın ettiği 2015 yılının yaz aylarında özellikle bu problemin üye ülkeler nezdindeki ekonomik ve sosyal etkileri konuşulurken, son üç yılda göçmen problemi toksik etkilerini arttırarak, Avrupa siyasetinde AB’yi destekleyen merkez partiler ve bu partilere karşı kendilerini konumlayan ve aynı zamanda AB projesine eleştirel yaklaşan sağ-populist söylemlere sahip başka bir siyasal gerçekliğin oluşmasına sebep oldu. Bu yönüyle Avrupa’ya gelen göçmenler Avrupa siyasetinde bir kırılmaya sebep olarak, Avrupa Birliği siyasetini göçmenler meselesi üzerinden daha da kutuplaştırmış oldu. Suriye’de düşük yoğunlukta da olsa savaşın devam etmesi, Afrika’nın kuzeyinden binlerce mültecinin Avrupa’ya gelmeye çalışmalarının devam etmesinin yanı sıra, göçmenler meselesi üzerinden siyasal etki alanlarını genişleten sağ söylemlere sahip Avrupa’da ki bazı siyasal partilerin bu meseleyi bitirmek istememelerini düşündüğümüzde, bu sorunun 2019 yılında da AB’nin en önemli problemlerinden biri olacağını şimdiden öngörebiliriz.

Siber Güvenlik – Özellikle, Rusya’nın son ABD seçimlerine iddia edilen. siber müdahalesi ve kimi Amerikalı ve Avrupalı uzmanlara göre bu müdahelenin Donald Trump’ı ABD’nın 44. başkanı yapması, Avrupa’da düşük yoğunlukla devam eden siber güvenlik tartışmalarının da bir anda tekrar alevlenmesine sebep oldu. Diğer taraftan Almanya’da geçen yıl yapılan federal seçimlerden önce Rusya’nın Almanya genel seçimlerine siber bir müdahalede bulunarak sonuçlara etki etmek istediği ve bu kaygının en üst düzeyde Alman yetkililer tarafından dile getirilmesi, Avrupa Birliği kurumları ve liderlerinin bu meseleyi artık bir öncelik olarak görmesi sonucunu doğurdu. Bundan bir kaç ay önce İngiltere’nin ve hemen ardından Hollanda’nın Rusya aleyhine ifade ettikleri beyanatlar ve Moskova merkezli bir siber saldırı altında olduklarını ifade etmeleri de bardağı taşıran son damla oldu. Avrupa Birliği Dış ilişkiler Servisi altında yeni bir birim hayata geçirilerek (East StratCom TaskForce), büyümekte olan siber tehditler ile mücadele etmenin ilk adımlarından birisi atılmış oldu. Siber güvenlik meselesi tabii ki Rusya ile sınırlı değil. AB benzer kaygıları Çin içinde taşımakta. Bu bağlamdan hareketle, bir çok Avrupa’lı siber güvenlik uzmanı AB’nin Huawei gibi şirketleri daha da yakından izlemesi gerektiği noktasında tavsiyelerde bulunmakta. Bu sebeple, siber güvenlik meselesi 2019 yılında da AB’nin özellikle Rusya ve Çin ile olan münasebetlerinde Brüksel’in en önemli gündem maddesi olacağını rahatlıkla belirtebiliriz.

Radikalizm ve terörizmle mücadele – Özellikle, IŞID ve El-Kaide gibi terör örgütlerinin sosyal medya mecralarını iyi kullanarak, Avrupa’da yaşayan ve toplumun dışına itilmiş Müslüman kesimleri radikalize etmesi, bu yolla Belçika, Hollanda, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi bir çok AB üyesi ülkeden genç Müslümanı saflarına katması, gerek üye ülkelerde gerekse de AB nezdinde büyük bir kaygı oluşturdu Bu bağlamda, Paris, Londra, Brüksel ve Strazburg terör olaylarında eksikliği hissedilen en önemli husus AB üye ülkeleri arasında istihbarat paylaşımına dayalı ortak bir eylemin olmamasıydı. Bu kaygının giderek büyümesine rağmen, bu ülkelerin egemenlik haklarını ve ulusal güvenlik yetkilerini daha üst bir otorite kurarak kısmen bu yeni kurulacak birime devredecek olması, bugüne değin bu önemli konuda çok fazla yol alınamaması sonucunu doğurdu. Uluslararası istihbarat paylaşımına dayalı bir uluslar-üstü kurumun henüz AB kurumsal yapısının bir parçası olamaması, AB’nin radikalizm ve terör ile mücadelesinin etkinliğini kısıtladığı ve kısıtlayacağı ve bu durumun olumsuz etkilerinin 2019 yılında da devam edeceğini şimdiden ifade edebiliriz.

İran ve Ukrayna – ABD’nin İran Nükleer Anlaşmasından çekilmesi ve bununla da yetinmeyerek 4 Aralık 2018’de İran’a karşı yeni bir ambargo kararını yürürlüğe sokması, AB-ABD ilişkilerini İkinci Dünya Savaşı’ndan bu tarafa hiç görülmediği kadar germiş durumda. Özellikle, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin Iran Nükleer Anlaşması’ndan AB’nin çekilmeyeceğini defaatle ifade etmesi ve İran ile Avrupa’lı firmaların yaptığı ticareti etkilelememesi için ABD’nin ambargo kararının etrafından dolaşarak yeni bir ticari ödeme yöntemi (Special Purpose Vehicle) ortaya atması, Atlantik Okyanusu’nun iki tarafında bulunan ve Trans-Atlantic ilişkilerin mimarı olan AB ve ABD arasında oluşan çatlağın büyüyerek devam etmesine neden oldu.

Diğer taraftan, Rusya’nın Kırım’ı işgali işe başlayan Ukrayna müdahalesi ve AB’nin bu duruma gerekli hassasiyeti gösterememiş olması, Moskova’nın elini daha da güçlendirmişe benziyor. Geçen ay Azov denizinde Rus Hava Kuvvetleri ve Ukrayna donanması arasında yaşanan gerilim, ve bu gerilimin bazı NATO üyesi ülkeler üzerinden AB’ye sıçrama ihtimali, Ukrayna meselesini AB için açık bir yara haline getirmiş durumda. Ukrayna’da yaklaşmakta olan seçimler ve Putin yanlısı adayların Moskova tarafından desteklenmesi, AB’nin Ukrayna ile alakalı kaygılarının artarak devam etmesi neticesi doğurdu. 2019 yılını dikkate aldığımızda, gerek İran ile alakalı devam eden riskler gerekse de Ukrayna ile ilgili kaygıların AB’nin gündeminden düşmeyeceği hatta dış politika tercihlerinde listenin en üst sıralarında yer alacağını ifade edebiliriz.

[Ebubekir Işık] 29.12.2018 [TR724]

Âşık Ferrahî ve ah neyleyim gönül… [Bekir Salim]

Bir yanık âşık… Destan şairi… Adanalı Ferrahî…

Asıl adı Mehmet Ali ve asıl memleketi Siirt’in Eruh ilçesi… Ama biz onu Adanalı olarak tanıdık ve Ferrahî olarak bildik, sevdik…

Ciğerleri kebap olmuş bir dert erbabı…

Çocuk yaşta babadan öksüz, anneden yetim kalmış. Yıllarca köylerde beslemelik ve çobanlık yaparak hayatını kazanırken  okuma yazmayı kendi gayretleriyle öğrenip eline geçen her kitabı, özellikle şiir kitaplarını adeta yemiş, yutmuş. Ünlü âşıklardan hemen hepsinin kitaplarını okuyup ezberlediği söylenir.

Annesinin adı Emine’dir. Allah’ın hikmeti, on iki yaşında  rüyasında gördüğü ve “bir pîrin bade içirdiği” maşukasının adı da Emine’dir. Tabi, ayrı bir boyutta tanıyıp âşık olduğu bu Emine’ye kavuşmanın imkanı yoktur. Yanında marabalık ettiği ağanın kızının adı da Emine olunca, “var bu işte bir iş” deyip, cesaretini toplayarak ağadan kızını ister. Sonuç hüsrandır… Aradan bir zaman geçer, ama Ferrahi’nin Emine aşkı hiç geçmez; akrabalarından bir kızla evlenir. Ondan olan kızının adını da Emine koyar… Şiirlerinde Emine isminin çok sık geçmesi aşkının ne kadar derin olduğuna da bir işarettir.

Ferrahî’nin 1955 li yıllara kadar yazdığı şiirlerini not ettiği defteri olan “Mahzun Çocuk” adlı şiir defteri maalesef kaybolmuştur. Daha sonra, yazdığı şiirlerden ve okuduğu türkülerden de anlaşılacağı üzere çok ince ruhlu bir insandır Ferrahî… Bu yüzdendir, çok genç yaşta ince hastalığa, vereme yakalanmıştır. Verem hastalığını bulaşıcı ve öldürücü olduğu o yıllarda başta dayısı ve akrabaları olmak üzere herkes yanından uzaklaştırmış, Ferrahî de köyü terketmek zorunda kalmıştır.

Kızıyla iyi bir ikili oluşturan Ferrahî, bir dönem destan şairliği yapar ve üçüncü hamur kâğıtlara teksir edilmiş destanları sokak sokak dolaşıp satarak geçimini temin eder. Bir ara saz evi açar, saz kursları verir. Bazı türküleri çok söylenmeye başlanınca bir zaman da radyoların aranan konuklarından olur.

Yaptığı programlarda okuduğu ”Elâ gözlü nazlı yari”, ”Ah neyleyim gönül senin elinden” ve ”Hasta gönlüm divânedir durmuyor” türküleri inanılmaz ölçüde sevilir.

Benim de çok sonraları jüri üyesi olarak bulunduğum Konya Âşıklar Bayramı’nın ikincisinde, 1967 yılında, kendisinin çalıp kızı Emine Ergat’ın okuduğu “Elâ gözlü nazlı yâri” türküsüyle, türkü dalında birinci olarak Mihri Hatun, 1968’de ise yine kızıyla beraber türkü dalında Köroğlu birincilik ödülünü almıştır.

Hakkında sayısız master ve doktora tezi yazılmıştır. Ama, en kapsamlı kitap, hiç şüphesiz, benim de aziz dostum, büyük folklör insanı Halil Atılgan tarafından yazılan kitaptır.

Acısını hep içinde yaşayan Ferrahî nihayet gırtlak kanserine yakalanmış ve otuz beş yaşında bizi öksüz bırakmıştır. Allah rahmet eylesin…

Elâ gözlü nazlı yâri,
Görem dedim göremedim.
Boş kalmıştır kavil yeri,
Varam dedim varamadım.

Gönlümün gülü nerede,
Engeller durmaz arada,
Emine’yle ben murada,
Erem dedim eremedim.

Şeker kaymak tatlı dili,
Kınalamış nazik eli,
Koynundaki gonca gülü,
Derem dedim deremedim.

Şahinim yok çıkam ava,
Ne yaptımsa aldım hava,
Kuşlar gibi ben bir yuva,
Kuram dedim kuramadım.

Gel derdini bana anlat,
Ben kimlere edem minnet,
Dediler ki bağın cennet,
Girem dedim giremedim.

Mehmet Ali asıl adım,
Ferrahi’yi pirle kodum,
Gurbet elden dönem dedim,
Duram dedim duramadım.

Arzu da yaktı Kamber’i,
N’olur biraz gelsin beri,
Feleğin çelik çemberi,
Kıram dedim kıramadım.

Nazlı yari getirip de,
Yanı yana oturup da,
Kollarıma yatırıp da,
Saram dedim saramadım.

Uzak bir menzile vardım,
Hem ağladım hemi durdum,
Karışık bir rüya gördüm,
Yoram dedim yoramadım.

Yükün aldı yine kervan,
Gönül sen de boşa kıvran,
Emine’yle dem-i devran,
Sürem dedim süremedim.

Benim en sevdiğim türküsü “Ah neyleyim gönül senin elinden” türküsüdür ki, verem olduğu anlaşılıp en yakınları tarafından bile terkedildiği, köyden kovulduğu günlerde söylenmiştir. Şimdi de bizim akrabalarımız da bize böyle aynı muameleyi layık görünce ve dahi köyümüzden, vatanımızdan kovulunca, içimden geldi ve söyledim, sizinle de paylaşmak istedim:

Ah neyleyim gönül gönül senin elinden,
Her zaman ağlarım gülemem gayri.
Ben bıktım usandım elin dilinden,
Terk ettim sılayı gelemem gayrı.

Gönül ben sırrına eremedim ki,
Gonca gonca güller deremedim ki,
Kaybeyledim dostu göremedim ki,
Aylar yıllar geçse bilemem gayri.

Ey Ferrahi yandım yar ateşine,
Neler gelir gariplerin başına,
Ağlayarak gelme mezar taşıma,
Uyanıp da sana gülemem gayri.

[Bekir Salim] 29.12.2018 [TR724]