Sürpriz mi? Siyasetin olağan akışını gören hiç kimse için sürpriz değil.
İktidara yakın bir gazeteci, ekranda ya da köşelerinde ‘erken seçim ihtimali görmüyorum’ diyenlerin bile erken seçim beklediğini ama -artık her nedense- öyle yazmak zorunda olduklarını yazmıştı.
Sonunda Bahçeli dün pası attı ve Erdoğan 16 Nisan referandumundan bu yana sıkça gördüğümüz o kaygılı ve gergin yüz ifadesiyle Cumhur İttifakı ile gidecekleri ‘baskın seçim’in tarihini açıkladı:
24 Haziran 2018.
Dikkat ettiniz mi? Erken seçim gerekçelerinden biri hayli ilginçti Erdoğan’ın:
‘Eski sistem adını verdiğimiz sistem başbakanla cumhurbaşkanı arasındakı uyumlu çalışma nedeniyle ciddi bir sorun yaşanmıyor gibi görünse de…’
Eyvah, demek ki ne badireler atlatmışız Başbakan Yıldırım, Erdoğan’a ne zorluklar çıkarmış da da haberimiz olmamış…
Diren Binali!
…
Konuşmasında seçim kampanyalarının iki ana temasının da ip uçlarını verdi Erdoğan:
Afrin Harekatı ve ve tabii ki 15 Temmuz darbe girişimi.
Erdoğan kampanyayı bu iki başlıkla sınırlı tutar mı?
Hiç sanmam. 15 Temmuz’un yetmeyeceği anlaşıldığı için -seçim kampanyasına dönük yanıyla- Afrin’e operasyon kararı alınmıştı.
Önümüzdeki süreçte de, ihtiyaç halinde ‘Türkiye’nin var olma mücadelesi’ temalı yeni kampanyalar -dilerim kampanyalarla sınırlı kalır- şaşırtıcı olmaz.
Baksanıza Ege’de provalar başladı bile…
Yükü her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın sırtında olacak olan bu kampanyalar ne sonuç verir?
Görünen o ki Cumhur İttifakı için işler hiç de kolay olmayacak.
Üstelik Akşener, Karamollaoğlu, HDP ve hata CHP bile eski seçimlere göre daha motive ve iddaialı görünüyor.
Herkes ikinci turda Erdoğan’ın karşısına kim çıkarsa kazanabilir hesabı yapıyor. Demokrasimiz adına umut verici bir gelişme…
Ama ortada bir varsayım hatası var sanki.
Her şey, Türkiye 15 Temmuz’u hiç yaşamamış, OHAL yokmuş gibi planlanıyor. Hala ‘Eski Türkiye’ymişiz gibi, ağır aksak da olsa işleyen bir parlamenter sistem, kuvvetler ayrılığı, yargı mekanizması varmış gibi…
Nasıldı hatırlayalım; Resmi ya da gayrı resmi ittifaklar kurulur, kamuoyuna deklare edilir.
Seçime gidilir, sandıklar açılır… YSK görevini yapar… Ve kazanan… tebrikler…
Sizce 25 Haziran sabahına kadar böyle mi olacak tablo?
Eğer cevabınız evet ise ‘iflah olmaz bir iyimsersiniz’ derim.
Ve Türkiye’de bir tür rejim değişikliği yaşandığını gözardı ediyorsunuz.
Fazla mı kötümser buldunuz?
Öyleyse şöyle sorayım;
Sizce seçmen iradesi sandıkta nasıl tecelli ederse etsin YSK’nın, diyelim ki Erdoğan’ın seçimi kaybettiğini açıklama ihtimali nedir?
Ya da diyelim ki oldu. Seçim YSK marifetiyle değiştirilemeyecek kadar açık ara muhalif adayın zaferiyle sonuçlandı… Bu durumda sizce Erdoğan ne yapar?
‘Sonuçlara saygı duyuyorum ve kazananı tebrik ediyorum mu’ der, yoksa…
Merakımdan soruyorum…
[Doğan Ertuğrul] 18.4.2018 [KronosHaber.com]
İmam hatiplileri deizme yönelten 100’den fazla soru: “Ya Hristiyanlar, ateistler haklıysa?”
Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Fatma Günaydın, imam hatip öğrencileriyle yaptığı çalışmada, gençleri deizme yönelten 100’den fazla soruyu derledi. Yapılan çalışmada, “Sonra dirileceksek neden ölüyoruz?”, “Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?”, “Allah kötülüklere neden engel olmaz?”, “Kadın ve erkek niçin eşit değil?” gibi sorular yer alıyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Olmaz böyle şey”, Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Bilimsel değil”, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “Sapıklık” değerlendirmesine karşın yoğun bir dini eğitim alan imam hatip liselerinin çelişkileri büyüyor.
İlahiyat fakültelerinin “Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm” sempozyumunda sunum yapan Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Fatma Günaydın, öğrencilerle yaptığı anket ve gözlem çalışması sonrasında öğrencileri deizme yönelten soruları derledi. Günaydın, imam hatip liselerindeki 11. ve 12. sınıf öğrencilerinin inanca dair sorularından oluşan sunumunda, gençler arasındaki dini şüphenin nedenlerini ise “dindarların yaşamlarının meydana getirdiği hayal kırıklığı, ebeveyn ile olan çatışmalı ilişkiler, sebep ve hikmeti anlatılmadan dini emirlerin dikte edilmesine karşı oluşan tepki ve din başlığı altında eleştiriye uğramak” şeklinde sıraladı.
Günaydın, “Yaşadığı dünyadaki kötülük ve adaletsizlikleri gören genç, Tanrı’nın merhameti ve adaleti konusunda sarsılır. Din bilim çatışması aynı şekilde genç bireyi ciddi bir ikilemin ve açmazın eşiğine taşır. Kültür dersleri ile inanç konuları arasında bağlantı kurma zorluğu yine dini şüpheye sevk eden amillerdendir” dedi.
Cumhuriyet’in haberine göre, 10 yıllık çalışmasının ardından Günaydın’ın ve Ensar Vakfı’nın kitaplaştırdığı sunumda yer alan “temel inanç sorularından” bazıları şöyle:
* Allah bizim cennete ve cehenneme gireceğimizi biliyor neden bizi imtihan ediyor?
* Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?
* Allah her şeyi bildiği halde neden bizi yarattı?
* Bizler Müslüman ailede doğduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz. İnanmayan aileden doğanların suçu ne? Allah akıl vermiş ama bizlere de vermiş ama biz de tam kullanamıyoruz?
* Allah’ın varlığını bir ateiste nasıl ispatlayabiliriz? Onlar big bang deyip geçiyorlar?
* Allah bizi seviyor da neden günah işlememize izin verip sonra bizi yakıyor?
* Sonsuzluk kavramı akıl almaz bir şey Allah’ın sonsuz olmasını algılayamıyorum.
* Kuran’da kadın ve erkek niçin eşit değil?
* Allah neden bir kuluna eziyet verirken diğerine rahatlık veriyor. Rabbimiz neden bu konuda eşit davranmıyor?
* Kaderde ne zaman öleceğimiz belli ise neden sadaka ömrü uzatıyor? Kaderde cennete ve cehenneme gideceğimiz belliyse neden ibadet ediyoruz?
* Allah’ın ihtiyacı yokken bizi niçin test etmekte?
* Cennette birini istiyorum o da başka birini ne olacak?
* Allah kötülüklere neden engel olmaz?
* Tarikatlar gerekli midir, neden?
* Biz putperestleri eleştiriyoruz ama biz de Kabe’nin etrafında dönüyoruz.
* Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?
* Allah ile iletişimde neden Kur’an okumak, dua etmek değil de namaz ön plandadır?
* Adem’le Havva dünyaya nasıl geldiler? (Uzay gemisi ile olabilir mi?)
* Bu dünyaya gelmek benim tercihim değil. Allah bunun benim seçimim olduğunu ve hatırlamadığımı söylüyor.
* Allah kalplerini mühürlediği insanları niçin cehennemle cezalandırıyor?
* Kelam dersinde mucize, olay görüyoruz ama hiçbirinin delili yok. Sadece anlatılıyor bana göre delil yok.
* Allah niçin önceki kitapların bozulmasına izin vermiştir?
* İçki öncekilere yavaş yavaş yasaklanırken bizlere neden direk haram kılındı?
* Ahirette hesap verirken insanların yetiştirildiği çevre göz önünde bulundurulacak mı?
* Allah’ın hep ‘ben yaptım, ben yarattım demesi’ tuhafıma gidiyor.
* Allah bizi yaratmasaydı ne ile uğraşırdı?
* Dünyanın her yerinde ezan farklı saatlerde okunuyorsa kıyamet nasıl kopacak?
Dini şüphe yüzde 30
Çocukların “dini şüphe yaşı” denilen dönemi yaşadığını belirten Günaydın, “Eğitim alanındaki araştırmacıların verdiği bilgiye göre 12 -14 yaşlarında başlayan dini şüphe 16-18 yaşlarda zirvededir ve 20 li yaşlarda ona erer. Bu soruların sahipleri de dini şüphe döneminin zirve noktasındadır. Dini şüphe ile ilgili araştırmalara göre Amerika’da dini şüphe erkeklerde yüzde 79 kızlarda yüzde 53 gibi bir orandadır. Mısır’da yapılan anket sonucuna göre kızlarda yüzde 27, erkeklerde yüzde 21 oranındadır. İmam hatip liselerinde yüzde 12, genel liselerde yüzde 30’dur. Farklı araştırmalarda da ülkemizdeki dini şüphe oranı yüzde 30’ları geçmemektedir” dedi.
[TR724] 18.4.2018
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Olmaz böyle şey”, Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Bilimsel değil”, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “Sapıklık” değerlendirmesine karşın yoğun bir dini eğitim alan imam hatip liselerinin çelişkileri büyüyor.
İlahiyat fakültelerinin “Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm” sempozyumunda sunum yapan Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Fatma Günaydın, öğrencilerle yaptığı anket ve gözlem çalışması sonrasında öğrencileri deizme yönelten soruları derledi. Günaydın, imam hatip liselerindeki 11. ve 12. sınıf öğrencilerinin inanca dair sorularından oluşan sunumunda, gençler arasındaki dini şüphenin nedenlerini ise “dindarların yaşamlarının meydana getirdiği hayal kırıklığı, ebeveyn ile olan çatışmalı ilişkiler, sebep ve hikmeti anlatılmadan dini emirlerin dikte edilmesine karşı oluşan tepki ve din başlığı altında eleştiriye uğramak” şeklinde sıraladı.
Günaydın, “Yaşadığı dünyadaki kötülük ve adaletsizlikleri gören genç, Tanrı’nın merhameti ve adaleti konusunda sarsılır. Din bilim çatışması aynı şekilde genç bireyi ciddi bir ikilemin ve açmazın eşiğine taşır. Kültür dersleri ile inanç konuları arasında bağlantı kurma zorluğu yine dini şüpheye sevk eden amillerdendir” dedi.
Cumhuriyet’in haberine göre, 10 yıllık çalışmasının ardından Günaydın’ın ve Ensar Vakfı’nın kitaplaştırdığı sunumda yer alan “temel inanç sorularından” bazıları şöyle:
* Allah bizim cennete ve cehenneme gireceğimizi biliyor neden bizi imtihan ediyor?
* Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?
* Allah her şeyi bildiği halde neden bizi yarattı?
* Bizler Müslüman ailede doğduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz. İnanmayan aileden doğanların suçu ne? Allah akıl vermiş ama bizlere de vermiş ama biz de tam kullanamıyoruz?
* Allah’ın varlığını bir ateiste nasıl ispatlayabiliriz? Onlar big bang deyip geçiyorlar?
* Allah bizi seviyor da neden günah işlememize izin verip sonra bizi yakıyor?
* Sonsuzluk kavramı akıl almaz bir şey Allah’ın sonsuz olmasını algılayamıyorum.
* Kuran’da kadın ve erkek niçin eşit değil?
* Allah neden bir kuluna eziyet verirken diğerine rahatlık veriyor. Rabbimiz neden bu konuda eşit davranmıyor?
* Kaderde ne zaman öleceğimiz belli ise neden sadaka ömrü uzatıyor? Kaderde cennete ve cehenneme gideceğimiz belliyse neden ibadet ediyoruz?
* Allah’ın ihtiyacı yokken bizi niçin test etmekte?
* Cennette birini istiyorum o da başka birini ne olacak?
* Allah kötülüklere neden engel olmaz?
* Tarikatlar gerekli midir, neden?
* Biz putperestleri eleştiriyoruz ama biz de Kabe’nin etrafında dönüyoruz.
* Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?
* Allah ile iletişimde neden Kur’an okumak, dua etmek değil de namaz ön plandadır?
* Adem’le Havva dünyaya nasıl geldiler? (Uzay gemisi ile olabilir mi?)
* Bu dünyaya gelmek benim tercihim değil. Allah bunun benim seçimim olduğunu ve hatırlamadığımı söylüyor.
* Allah kalplerini mühürlediği insanları niçin cehennemle cezalandırıyor?
* Kelam dersinde mucize, olay görüyoruz ama hiçbirinin delili yok. Sadece anlatılıyor bana göre delil yok.
* Allah niçin önceki kitapların bozulmasına izin vermiştir?
* İçki öncekilere yavaş yavaş yasaklanırken bizlere neden direk haram kılındı?
* Ahirette hesap verirken insanların yetiştirildiği çevre göz önünde bulundurulacak mı?
* Allah’ın hep ‘ben yaptım, ben yarattım demesi’ tuhafıma gidiyor.
* Allah bizi yaratmasaydı ne ile uğraşırdı?
* Dünyanın her yerinde ezan farklı saatlerde okunuyorsa kıyamet nasıl kopacak?
Dini şüphe yüzde 30
Çocukların “dini şüphe yaşı” denilen dönemi yaşadığını belirten Günaydın, “Eğitim alanındaki araştırmacıların verdiği bilgiye göre 12 -14 yaşlarında başlayan dini şüphe 16-18 yaşlarda zirvededir ve 20 li yaşlarda ona erer. Bu soruların sahipleri de dini şüphe döneminin zirve noktasındadır. Dini şüphe ile ilgili araştırmalara göre Amerika’da dini şüphe erkeklerde yüzde 79 kızlarda yüzde 53 gibi bir orandadır. Mısır’da yapılan anket sonucuna göre kızlarda yüzde 27, erkeklerde yüzde 21 oranındadır. İmam hatip liselerinde yüzde 12, genel liselerde yüzde 30’dur. Farklı araştırmalarda da ülkemizdeki dini şüphe oranı yüzde 30’ları geçmemektedir” dedi.
[TR724] 18.4.2018
Selçuk Gültaşlı en ağır AB ilerleme raporunu değerlendirdi: “Türkiye ile müzakereler sessiz sedasız askıya alındı”
Erkam Tufan Aytav’ın You Tube kanalında yayınladığı ’30 Dakika’ programının bu haftaki konuğu uzun süre Brüksel’de görev yapan gazeteci-yazar Selçuk Gültaşlı’ydı. Programda Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili son ilerleme raporu masaya yatırıldı. Programda raporun satır aralarından dikkat çeken ayrıntıları ortaya çıkarıldı.
Gültaşlı programda pek çok ilerleme raporunun gördüğünü belirterek, “AB yetkilileri ile geçen hafta görüştüm. Bana ‘en sert raporumuzu yazdık ve göreceksiniz.” dediler. AB Komisyonu ilerleme raporunu açıkladıktan sonra Avrupa Parlementosu da bir rapor yazıyor. Yetkililer, AB Komisyonun raporuyla Avrupa Parlementosu’na çok ciddi mühimmat verdiklerini söylüyor. Avrupa Parlementosu geçen yıl Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını talep etmişti, bu sene ne talep edecek bilmiyoruz. Çünkü daha sert bir rapor.” dedi.
AB Komisyonu’nun 1998 yılında beri her yıl ilerleme raporu yazdığını aktaran Gültaşlı, “2003-2009 arası ilerleme raporları olumluydu. 2009’dan sonra her yılki rapor için en sert rapor ifadesi kullanıldı.” bilgisini verdi.
Gültaşlı, raporda sessiz sedasız Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasının ifade edildiğini belirterek, “Satır arasında ‘Türkiye ile müzakare fasıllarının açılması düşünülmüyor’ deniyor. 2004’de Türkiye için fasılların açılması kararı alındığında şerhler düşülmüştü. Eğer kötüye gidiş olursa müzakereler askıya alınabilecekti. Geri dönmek için de nitelikle çoğunluğu oyuna ihtiyaç var.” şeklinde konuştu.
Gültaşlı: Raporda Bylock’un keyfi uygulandığı, Gülen mensupları ile birlikte ailelerinin de tehlike içinde olduğu belirtiliyor
Gültaşlı AB’nin ilerleme raporunda Gülen Cemaati’ne yönelik Türkiye’nin takındığı tavırla ilgili endişelerin olduğunu da aktarıyor. Gültaşlı, “Gülen Cemaat ile ilgili raporda Bylock’un çok keyfi olarak uygulandığı, hangi kriterlere göre uygulandığının belil olmadığı, Gülen Cemaati üyelerinni hapse atılmasıyla ilgili çok müphem kriterlerin bulunduğu, sadece gülen mensuplarına değil gülen mensupmarının ailelerine de baskılar yapıldığı ve bu baskılardan büyük endişe duyulduğu da zikrediliyor. Dolayısı ile AB terör örgütü olarak kabul ediyor tartışması da ayıp da bir tartışma.” dedi.
İşte o program;
[TR724] 18.4.2018
Gültaşlı programda pek çok ilerleme raporunun gördüğünü belirterek, “AB yetkilileri ile geçen hafta görüştüm. Bana ‘en sert raporumuzu yazdık ve göreceksiniz.” dediler. AB Komisyonu ilerleme raporunu açıkladıktan sonra Avrupa Parlementosu da bir rapor yazıyor. Yetkililer, AB Komisyonun raporuyla Avrupa Parlementosu’na çok ciddi mühimmat verdiklerini söylüyor. Avrupa Parlementosu geçen yıl Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını talep etmişti, bu sene ne talep edecek bilmiyoruz. Çünkü daha sert bir rapor.” dedi.
AB Komisyonu’nun 1998 yılında beri her yıl ilerleme raporu yazdığını aktaran Gültaşlı, “2003-2009 arası ilerleme raporları olumluydu. 2009’dan sonra her yılki rapor için en sert rapor ifadesi kullanıldı.” bilgisini verdi.
Gültaşlı, raporda sessiz sedasız Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasının ifade edildiğini belirterek, “Satır arasında ‘Türkiye ile müzakare fasıllarının açılması düşünülmüyor’ deniyor. 2004’de Türkiye için fasılların açılması kararı alındığında şerhler düşülmüştü. Eğer kötüye gidiş olursa müzakereler askıya alınabilecekti. Geri dönmek için de nitelikle çoğunluğu oyuna ihtiyaç var.” şeklinde konuştu.
Gültaşlı: Raporda Bylock’un keyfi uygulandığı, Gülen mensupları ile birlikte ailelerinin de tehlike içinde olduğu belirtiliyor
Gültaşlı AB’nin ilerleme raporunda Gülen Cemaati’ne yönelik Türkiye’nin takındığı tavırla ilgili endişelerin olduğunu da aktarıyor. Gültaşlı, “Gülen Cemaat ile ilgili raporda Bylock’un çok keyfi olarak uygulandığı, hangi kriterlere göre uygulandığının belil olmadığı, Gülen Cemaati üyelerinni hapse atılmasıyla ilgili çok müphem kriterlerin bulunduğu, sadece gülen mensuplarına değil gülen mensupmarının ailelerine de baskılar yapıldığı ve bu baskılardan büyük endişe duyulduğu da zikrediliyor. Dolayısı ile AB terör örgütü olarak kabul ediyor tartışması da ayıp da bir tartışma.” dedi.
İşte o program;
[TR724] 18.4.2018
Gazeteci Ahmet Nesin: Erol Olçok bildiklerini erken açıkladığı için öldürüldü
Gazeteci Ahmet Nesin, 15 Temmuz şaibeli Darbe Girişimi’nden 5 gün önce darbeye ilişkin bilgileri paylaşan Fotoğraf & Siyaset isimli twitter hesabının sahibi Erol Olçok ile oğlunun 15 Temmuz’da şaibeli ölümüne ilişkin ikinci yazısını kaleme aldı.
Fotoğraf & Siyaset isimli twitter hesabın AKP’li Erol Olçok’a ait olduğu daha önce ortaya çıkmıştı. Gazeteci Ahmet Nesin, “Erol Olçok’un kim tarafından öldürüldüğü çok önemli değil ama bence bildiklerini erken açıkladığı için öldürüldü, bu darbeciler tarafından da olabilir, önleyenler tarafından da” dedi.
15 Temmuz şaibeli Darbe Girişimi’nde ölen Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayip Olçok’un şüpheli ölümlerindeki karanlık noktalara dikkat çeken Ahmet Nesin, darbeden 5 gün önce Fotoğraf & Siyaset isimli twitter hesabından darbeye ilişkin paylaşımlarını yapan kişinin Erol Olçok olduğunu iddia etti.
Artı Gerçek haber sitesinde ‘Erol Olçok’tan Orhan Uzuner’e uzanan 15 Temmuz darbe girişimi (2)’ başlıklı yazısında Nesin şüpheli ölüme dikkat çekti.
Nesin’in, yazısında yer alan ilgili bölüm şöyle;
Erol Olçok’un kim tarafından öldürüldüğü çok önemli değil ama bence bildiklerini erken açıkladığı için öldürüldü, bu darbeciler tarafından da olabilir, önleyenler tarafından da.
Yaşamımızda her zaman “NİYE” sorusu olmuştur, beynimizin bir köşesinde asılı durur, hatta çoğalır “NİYE”lerimiz ama bunların yanıtını hep kendi içimizde saklarız. Kendi içimizde sakladığımız bu “NİYE”leri yakın çevremiz hep merak eder. İşte reklamcı Erol Olçok’un oğlunu da yanına alıp darbe başladığında köprüye gitmesi bunlardan birisi. Bana göre şimdilik bir sır olarak kalacak. Eşi Nihal Olçok’un bunun nedenini bildiğini sanmıyorum, televizyon konuşmalarını izledim, “Çok şükür ki 250 kişi 11 aydır Türkiye’nin bir noktadan bir noktasına gelmesine vesile oldular” diyor ve “Ya 250 bin olsaydı” diye devam ediyor. 250 kişinin öldürtülmesine “Çok şükür” diyen birisine ilk kez rastlıyorum, hele o 250 kişiden birisi oğlunuz, birisi de eşiniz olunca iş biraz değişiyor, o yüzden bu konuda fazla yorum yapmayacağım.
Şimdi gelelim bu ölüme gidişin “NİYE”lerine, o kadar çok ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Önceki yazıda Erol Olçok’un tweetlerini yazdım, emin olduğumuz bişey var ki, o da Olçok’un darbe olacağını bildiği. Eğer iddia edildiği gibi darbeyi yapanlar Natocu subaylar yada Gülen ekibiyse Erol Olçok’un haberi olma olasılığı yok. Buna rağmen haberiniz olabilir, darbe yapılacak kişilere haber uçmuştur ama bundan da reklamcının haberi olmaz. İşte ilk “NİYE” burada başlıyor, kim ve neden bu darbe girişimini Olçok’a söylüyor.
Bunun tek nedeni var, çünkü bilen kişi yada kişiler darbe haberini aldıktan sonra darbeyi önleyecek hiçbişey yapmıyorlar. Yani darbe yazıldığı ve söylendiği gibi 15 Temmuz günü açığa çıkmıyor, 1,5 ay önceden Erdoğan’a haber verilmiş, bunun terörle mücadele şubesinde verilen ifadesi var, isim isim tutanak ortada ve ben yayınladım bunu. Ama devlet ve hükümet bunu bilmesine karşın yapılmasını bekliyor. Erdoğan’ın şu lafı darbeyi çözecek olandır esasında: “15 Temmuz Allah’ın bize bir lütfudur.”
İşte o bilen kişi yada kişilerden birisi bu haberi Erol Olçok’a bildiriyor. Sadece darbeyi bildirmekle kalmıyor, Olçok’un tweetlerini okuduğumuzda kendisinden çok emin olduğunu görüyoruz, 15 Temmuz’u bir geçe ne olduysa yazmış Olçok. Yazıları tekrar tekrar okuduğunuzda Olçok’un “NİYE” kendinden bu kadar emin bir şekilde köprüye, oğlunu da yanına alarak gittiğini anlıyoruz. Olçok’a yapılacaklar öyle bir emin ve keyifle anlatılmış ki, kendisi güle oynaya kutlamaya gidiyor, savaşmaya değil.
Peki Erol Olçok “NİYE” öldürüldü? Bunun bikaç nedeni olabilir ama o kadar sistemli öldürülmüş ki, ben tesadüf olmadığına inanıyorum. Siyasetçi olmak başka bişey, siyasetin içinde olmak başka bişey. Erol Olçok Erdoğan’ın belediye başkanı seçildiğinden beri yanında, siyasetin içinde ama siyasetçi değil. Hatta AKP’nin adını da bulan kişi. Olçok siyasetçi olsaydı, geçen yazıda okuduğunuz o tweetleri yazmazdı, bir darbenin olacağını bu kadar aleni açıklamazdı. Çünkü Olçok’un yazdıklarını okurken, siz de onun gibi 15 Temmuz’dan 5 gün öncesine gidin, ona göre düşünün. Yani darbe yapılacağından haberiniz yok ama Erdoğan’ın yapmak istedikleri sıralanmış arka arkaya. Ordunun temizleneceği ve sadece Erdoğan’ın direktifleriyle yönetileceğini aleni bir şekilde yazmış.
Şimdi gelelim başka versiyona, yani Erol Olçok’un öldürülmediğini varsayalım. Yani Olçok ve oğlunun öldürülmesi dışında her şey olmuş gibi düşünün. Hem mecliste kurulan 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, hem de savcılık Olçok’u mahkemeye en azından tanık olarak çağırır ve “Bütün bu olacakları nereden biliyordunuz ve yazdınız” diye sorar? Eğer Erol Olçok’a yukarıdan vahiy inmediyse bunları öğrendiği bir yer yada kişi olmalı ve bunu söylemek zorunda. Olçok siyasetçi olmadığı için kendisine verilen bilgileri yazmış ama sonrasını hesaplamamış.
Nihal Olçok kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde “Çok fazla insanın gözüne baktım. Ama en çok Tayyip Bey’in gözünün içine baktığımda, O’nun içimdeki acıyı göreceğimden ve karşısında bayılacağımdan korktum hep. Çünkü benim tanıdığım bütün Olçokların hepsini o da tanıyordu. Sanki ikimiz de neyi kaybettiğimizi anlayacaktık. Ve onun gözlerinde onu görmek, beni daha kötü yapacaktı.” demiş ve külliyede yapılan törene de bu yüzden gitmemiş. Ve bence ölene dek de bakamayacak bir daha o gözlere.
Erol Olçok’un kim tarafından öldürüldüğü çok önemli değil ama bence bildiklerini erken açıkladığı için öldürüldü, bu darbeciler tarafından da olabilir, önleyenler tarafından da. Önemli olan darbe girişiminden birilerinin haberinin olması ama darbe başlayana kadar hiçbişey yapılmaması. Aynı Ankara Garı’ndaki patlama için “Türkiye’de bulunan canlı bombaların isim listesi elimizde, ancak eylem yapılmadıkça tutuklayamıyoruz” diyen dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun dediği gibi, ellerinde darbe girişimcilerinin listesi vardı ama beklediler.
15 Temmuz’dan sonra darbe olup olmayacağı hep konuşuluyor, belki ellerinde bu olası darbecilerin de listesi vardır, bilemiyorum ama Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner hazırlıklarını gayet düzgün bir şekilde yürütüyor, karşı darbe grubunu kurmuş ve “Bylock” sistemine benzer bir grupları bile var, sonraki yazılarda da bunlardan bahsedeceğim.
[TR724] 18.4.2018
Fotoğraf & Siyaset isimli twitter hesabın AKP’li Erol Olçok’a ait olduğu daha önce ortaya çıkmıştı. Gazeteci Ahmet Nesin, “Erol Olçok’un kim tarafından öldürüldüğü çok önemli değil ama bence bildiklerini erken açıkladığı için öldürüldü, bu darbeciler tarafından da olabilir, önleyenler tarafından da” dedi.
15 Temmuz şaibeli Darbe Girişimi’nde ölen Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayip Olçok’un şüpheli ölümlerindeki karanlık noktalara dikkat çeken Ahmet Nesin, darbeden 5 gün önce Fotoğraf & Siyaset isimli twitter hesabından darbeye ilişkin paylaşımlarını yapan kişinin Erol Olçok olduğunu iddia etti.
Artı Gerçek haber sitesinde ‘Erol Olçok’tan Orhan Uzuner’e uzanan 15 Temmuz darbe girişimi (2)’ başlıklı yazısında Nesin şüpheli ölüme dikkat çekti.
Nesin’in, yazısında yer alan ilgili bölüm şöyle;
Erol Olçok’un kim tarafından öldürüldüğü çok önemli değil ama bence bildiklerini erken açıkladığı için öldürüldü, bu darbeciler tarafından da olabilir, önleyenler tarafından da.
Yaşamımızda her zaman “NİYE” sorusu olmuştur, beynimizin bir köşesinde asılı durur, hatta çoğalır “NİYE”lerimiz ama bunların yanıtını hep kendi içimizde saklarız. Kendi içimizde sakladığımız bu “NİYE”leri yakın çevremiz hep merak eder. İşte reklamcı Erol Olçok’un oğlunu da yanına alıp darbe başladığında köprüye gitmesi bunlardan birisi. Bana göre şimdilik bir sır olarak kalacak. Eşi Nihal Olçok’un bunun nedenini bildiğini sanmıyorum, televizyon konuşmalarını izledim, “Çok şükür ki 250 kişi 11 aydır Türkiye’nin bir noktadan bir noktasına gelmesine vesile oldular” diyor ve “Ya 250 bin olsaydı” diye devam ediyor. 250 kişinin öldürtülmesine “Çok şükür” diyen birisine ilk kez rastlıyorum, hele o 250 kişiden birisi oğlunuz, birisi de eşiniz olunca iş biraz değişiyor, o yüzden bu konuda fazla yorum yapmayacağım.
Şimdi gelelim bu ölüme gidişin “NİYE”lerine, o kadar çok ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Önceki yazıda Erol Olçok’un tweetlerini yazdım, emin olduğumuz bişey var ki, o da Olçok’un darbe olacağını bildiği. Eğer iddia edildiği gibi darbeyi yapanlar Natocu subaylar yada Gülen ekibiyse Erol Olçok’un haberi olma olasılığı yok. Buna rağmen haberiniz olabilir, darbe yapılacak kişilere haber uçmuştur ama bundan da reklamcının haberi olmaz. İşte ilk “NİYE” burada başlıyor, kim ve neden bu darbe girişimini Olçok’a söylüyor.
Bunun tek nedeni var, çünkü bilen kişi yada kişiler darbe haberini aldıktan sonra darbeyi önleyecek hiçbişey yapmıyorlar. Yani darbe yazıldığı ve söylendiği gibi 15 Temmuz günü açığa çıkmıyor, 1,5 ay önceden Erdoğan’a haber verilmiş, bunun terörle mücadele şubesinde verilen ifadesi var, isim isim tutanak ortada ve ben yayınladım bunu. Ama devlet ve hükümet bunu bilmesine karşın yapılmasını bekliyor. Erdoğan’ın şu lafı darbeyi çözecek olandır esasında: “15 Temmuz Allah’ın bize bir lütfudur.”
İşte o bilen kişi yada kişilerden birisi bu haberi Erol Olçok’a bildiriyor. Sadece darbeyi bildirmekle kalmıyor, Olçok’un tweetlerini okuduğumuzda kendisinden çok emin olduğunu görüyoruz, 15 Temmuz’u bir geçe ne olduysa yazmış Olçok. Yazıları tekrar tekrar okuduğunuzda Olçok’un “NİYE” kendinden bu kadar emin bir şekilde köprüye, oğlunu da yanına alarak gittiğini anlıyoruz. Olçok’a yapılacaklar öyle bir emin ve keyifle anlatılmış ki, kendisi güle oynaya kutlamaya gidiyor, savaşmaya değil.
Peki Erol Olçok “NİYE” öldürüldü? Bunun bikaç nedeni olabilir ama o kadar sistemli öldürülmüş ki, ben tesadüf olmadığına inanıyorum. Siyasetçi olmak başka bişey, siyasetin içinde olmak başka bişey. Erol Olçok Erdoğan’ın belediye başkanı seçildiğinden beri yanında, siyasetin içinde ama siyasetçi değil. Hatta AKP’nin adını da bulan kişi. Olçok siyasetçi olsaydı, geçen yazıda okuduğunuz o tweetleri yazmazdı, bir darbenin olacağını bu kadar aleni açıklamazdı. Çünkü Olçok’un yazdıklarını okurken, siz de onun gibi 15 Temmuz’dan 5 gün öncesine gidin, ona göre düşünün. Yani darbe yapılacağından haberiniz yok ama Erdoğan’ın yapmak istedikleri sıralanmış arka arkaya. Ordunun temizleneceği ve sadece Erdoğan’ın direktifleriyle yönetileceğini aleni bir şekilde yazmış.
Şimdi gelelim başka versiyona, yani Erol Olçok’un öldürülmediğini varsayalım. Yani Olçok ve oğlunun öldürülmesi dışında her şey olmuş gibi düşünün. Hem mecliste kurulan 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, hem de savcılık Olçok’u mahkemeye en azından tanık olarak çağırır ve “Bütün bu olacakları nereden biliyordunuz ve yazdınız” diye sorar? Eğer Erol Olçok’a yukarıdan vahiy inmediyse bunları öğrendiği bir yer yada kişi olmalı ve bunu söylemek zorunda. Olçok siyasetçi olmadığı için kendisine verilen bilgileri yazmış ama sonrasını hesaplamamış.
Nihal Olçok kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde “Çok fazla insanın gözüne baktım. Ama en çok Tayyip Bey’in gözünün içine baktığımda, O’nun içimdeki acıyı göreceğimden ve karşısında bayılacağımdan korktum hep. Çünkü benim tanıdığım bütün Olçokların hepsini o da tanıyordu. Sanki ikimiz de neyi kaybettiğimizi anlayacaktık. Ve onun gözlerinde onu görmek, beni daha kötü yapacaktı.” demiş ve külliyede yapılan törene de bu yüzden gitmemiş. Ve bence ölene dek de bakamayacak bir daha o gözlere.
Erol Olçok’un kim tarafından öldürüldüğü çok önemli değil ama bence bildiklerini erken açıkladığı için öldürüldü, bu darbeciler tarafından da olabilir, önleyenler tarafından da. Önemli olan darbe girişiminden birilerinin haberinin olması ama darbe başlayana kadar hiçbişey yapılmaması. Aynı Ankara Garı’ndaki patlama için “Türkiye’de bulunan canlı bombaların isim listesi elimizde, ancak eylem yapılmadıkça tutuklayamıyoruz” diyen dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun dediği gibi, ellerinde darbe girişimcilerinin listesi vardı ama beklediler.
15 Temmuz’dan sonra darbe olup olmayacağı hep konuşuluyor, belki ellerinde bu olası darbecilerin de listesi vardır, bilemiyorum ama Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner hazırlıklarını gayet düzgün bir şekilde yürütüyor, karşı darbe grubunu kurmuş ve “Bylock” sistemine benzer bir grupları bile var, sonraki yazılarda da bunlardan bahsedeceğim.
[TR724] 18.4.2018
‘Sır suikast timi’ ve söyledikleri… [Adem Yavuz Arslan]
Baştan söyleyeyim uzun bir yazı okuyacaksınız.
Fakat konu önemli ve anlaşılabilmesi için detaylı bir şekilde tekraren anlatılması gerekiyor.
Bu köşede çok yazdım, sosyal medyada da anlattım.
Boğaz Köprüsü’ne çıkan ilk askeri gördüğüm andan bu yana 15 Temmuz’un bir askeri darbe girişiminden ziyade çok iyi planlanmış bir psikolojik harekat olduğunu iddia ediyorum.
Tezimi destekleyen onlarca madde sıralayabilirim.
Fakat bu kanlı tezgahın sahipleri en ince ayrıntısına kadar planladıkları kumpası hayata geçirdikten sonra, halka odaklanmaları için bir nokta işaret etti.
Bizden istedikleri sadece oraya bakmamız, baktıkça hipnotize olmamız ve ayan beyan ortada olan tezgahı görmememizdi.
Oysa, o gece yaşananlara dikkatli gözlerle bakanlar olayların ‘bize gösterildiği gibi olmadığını’ anlayabiliyordu.
İktidar elindeki devasa propaganda canavarı ile ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ni dayattı ve belli oranda da başarılı oldu.
Milyonlar adeta hipnoz edildi ve en basit, en temel sorular bile sorulmadan 15 Temmuz olayları Gülen Cemaati’ne fatura edilerek dosya kapatıldı.
Perinçek’in tabiriyle ‘siyasetin köpeği’ haline gelen yargı da Erdoğan’ın direktifleri doğrultusunda kararlar alarak süreci tamamlamış olacak.
MARMARİS SENARYOSU TUTMAYINCA!
Fakat bütün sansür ve baskı ortamına rağmen ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ açık vermeye devam ediyor.
Öyle ki Şamil Tayyar gibi AKP’li isimler bile ‘15 Temmuz’a dair bildiklerimiz yanlış, kahraman dediklerimiz hain, hain dediklerimiz de kahraman çıkabilir’ demek durumunda kaldılar.
AKP’lilere bile bu cümleyi kurduran ise bir avuç gazetecinin -her şeye rağmen- 15 Temmuz’u sorgulamaya devam etmesi.
Gerçi iktidar bir iki gazeteci, birkaç sosyal medya hesabına bile katlanamıyor. Mesela bu yazının yayınlandığı TR724.com’a Türkiye’den erişim yasaklı.
Bireysel olarak blog sayfası açıp 15 Temmuz’a dair sorgulamalar yaptım. Daha ilk haftadan web sayfasına ‘milli güvenlik tehdidi’ diyerek erişim engeli konuldu.
İkinci web sitesini açtım, bir hafta geçmeden ona da yasaklandı. Yüzbinlerce takipçisi olan Twitter hesabım da Türkiye’den erişilemiyor.
Bir iki istisna dışında Türkiye’de 15 Temmuz’a dair soru soran, şüpheleri dile getiren yok.
O istisnalardan birisi Ece Sevim Öztürk.
Bağımsız gazeteci Öztürk dava dosyalarından, ifadelerden ve iddianamelerden yola çıkarak 15 Temmuz’un üzerindeki sis perdesinin aralanması adına önemli işler yapıyor.
Son olarak darbe gecesi Marmaris’te yaşananlara dair çok önemli detaylar gündeme getirdi.
Öztürk, Erdoğan’a suikaste gittiği söylenen Gökhan Şahin Sönmezateş liderliğindeki timin o gece şehit olan iki polisi öldüremeyceğini, ‘Bilale anlatır gibi’ tek tek anlattı.
Daha önce ‘resmi Marmaris söylemi’ndeki boşluklara dair çok şey yazıp çizmiştik ama Öztürk’ün son yazıları bardağı taşırmış olmalı. Zira iktidar medyası hemen yeni bir senaryo servise koydu.
Sabah Gazetesi üç gündür 15 Temmuz akşamı Marmaris’te ‘ikinci bir suikast timi’ olduğu yönünde haberler yapıyor.
İddialarına göre o gece ikinci bir suikast timi Erdoğan’ı almak için Marmaris’e gelmişti fakat 3 helikopterden oluşan time dair tüm izler karartıldı.
Sabah’ın büyük habercilik başarısı olarak lanse ettiği şey yeni bir psikolojik harp operasyonun ayak sesleri.
Sonuçta çöpte buldukları Fethullah Gülen kitabındaki parmak izinden üniversite öğrencisini yakalayıp tutuklatan irade Erdoğan’ı almaya gelen 3 helikopterlik timi 21 ay sonra keşfetmiş olamaz. Ayrıca Sabah ekibinin doğrudan MİT’ten ‘servis aldıkları’ gerçeği düşünüldüğünde bu haber daha da anlamlı hale geliyor.
Dahası Gökhan Şahin Sönmezateş ve emrindeki askerler ilk günden bu yana kendilerinden önce oteller bölgesine gelen ve çatışmaya giren başka bir ekipten bahsediyorlar.
Ben blog sayfamda Sönmezateş ve emrindekilerin, 2 polisi şehit edemeyeceğini, saat saat detay vererek anlatmıştım.
Yani duymamış olmaları mümkün değil.
Sabah gazetesinin neyin peşinde olduğu birkaç güne anlaşılır. Fakat hazır Sabah, 15 Temmuz’da Marmaris dosyasını açmışken biz de o gecenin alternatif hikayesine dair detayları hatırlatalım.
Çünkü sadece Marmaris’te yaşananlar bile 15 Temmuz’un bir psikolojik harekat operasyonu olduğunun delilidir.
‘PLANI OLMAYAN DARBE’NİN EN TUHAF AŞAMASI
Bilindiği gibi aradan geçen bunca zamanda 15 Temmuz darbe girişiminin planı bulunamadı.
Tuhaflığı (!) geç de olsa fark eden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı uzun bir zaman sonra ‘15 Temmuz için 4/4’lük bir darbe planı olmadığı’na hükmetti. Savcılara göre, “darbecilerin amacı darbe yaparak ülke yönetimini ele geçirmek değil, Erdoğan’ı öldürüp kaos çıkarmak”.
Bu cümle üzerine bile çok şey söylenir ama konuyu dağıtmamak için Marmaris’e dönelim.
Savcıya göre darbeciler Erdoğan’ı öldürecekti. Ancak Erdoğan’a yönelik eylemde bile kafalar fazlasıyla karışık.
‘Erdoğan’a yönelik eylem’ diyorum çünkü savcılar da eylemin ne olduğuna karar verememişler.
Zira iddianamelerde farklı tanımlamalar var.
Mesela Marmaris İddianamesi’nde sanıkların “Erdoğan’ı etkisiz hale getirmek” amacında oldukları ifade ediliyor.
İzmir’deki ana dosya iddianamesinde ise gizli tanıklar ‘Kuzgun’ ve ‘Şapka’nın ifadelerine dayanılarak, “Erdoğan’ın alınması ve bir yerde muhafaza edilmesi” planlandığı anlatılıyor.
‘Kuzgun’ ve ‘Şapka’nın ifadelerine göre “Erdoğan Huber Köşkü’nden alındıktan sonra İstanbul’da biraz bekletilecek, havayoluyla denize açılan bir gemiye transfer edilecek ve burada muhafaza edilecekti”.
Yani farklı iddianamelerde farklı senaryolar var. Kaldı ki burada başka çelişkiler de var.
Mesela temel iddialardan birisi şuydu: “Adil Öksüz başkanlığında yapılan toplantılarda darbe planlaması yapıldı, sonra Adil Öksüz 11 Temmuz’da Amerika’ya uçtu, planı Gülen’e onaylattı ve 13’ünde döndü.”
Oysa, o tarihlerde Erdoğan’ın nerede olduğunu kimse bilmiyordu.
Erdoğan 9 Temmuz’dan itibaren kaybolmuştu. Böyle bir ortamda Erdoğan’ın Huber Köşkü’nden alınacağını ve muhafaza edileceğini anlatan gizli tanıkların anlatımlarına şüpheyle yaklaşmakta fayda var.
Kaldı ki gizli tanıklardan Kuzgun (Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız), 27 Nisan 2017’deki duruşmada Ankara’daki darbe toplantısına katıldığı iddia edilen sanıkları teşhis edememişti. Yani ifadelerin doğruluğu çok şüpheli.
ERDOĞAN’IN SIRADIŞI MARMARİS YOLCULUĞU
Bu aşamada 15 Temmuz öncesine gitmek şart.
Çünkü ‘resmi 15 Temmuz söylemine’ göre Erdoğan son anda tatil planı yaptı ve Marmaris’e gitti.
Fakat bu söylemde de çelişkiler var.
Mesela 5 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları Marmaris’teki askeri birlikleri ziyaret ediyorlar.
Erdoğan’ın görüntü verdiği son program 9 Temmuz’da Antalya’da oldu.
Bir gün sonra ise 10 Temmuz’da Sahil Güvenlik ve Jandarma, Cumhurbaşkanlığı Gökova Körfezi’ndeki Devlet Konuk Evi’nin önündeki tekneleri uzaklaştırdı.
Bu tarih şu açıdan önemli: Erdoğan’ın konakladığı otelin sahibi Serkan Yazıcı, TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’na yaptığı açıklamada “Erdoğan’ın Marmaris’e gelme fikrinin 11 Temmuz günü yarım saat içinde kararlaştırıldığını programın tamamen tesadüf olduğunu” söylüyor.
Jandarma ve Sahil Güvenliğin, Erdoğan Marmaris’e gelmeden bir gün önce bölgedeki yatları uzaklaştırması bu ifadeleri şüpheli hale getiriyor.
Resmi kayıtlara göre Erdoğan, 11 Temmuz saat 21.00’de Marmaris’e doğru yola çıktı.
Fakat sıradışı bir şey yaptı. Askeri yaverlerine gideceği yeri söylemediği gibi yanında bulunmalarına da izin vermedi.
Erdoğan gizlice İstanbul’dan Marmaris’in yaklaşık 150 km kuzeyindeki Çıldır Havalimanı’na uçtu. Buradan da Serkan Yazıcı’nın helikopteri ile kalacağı yere geçti.
Normal şartlarda Erdoğan’ın Marmaris’e 40 km uzaklıkta olan Dalaman Havalimanı’na uçması ve buradan da Cumhurbaşkanlığı’nın helikopteri ile kalacağı otele geçmesi beklenirdi.
Ancak Cumhurbaşkanlığı’na ait helikopterle değil de Yazıcı’nın helikopteri ile Marmaris’e gitmesi, Grand Yazıcı Oteli’nde kendisine hizmet edecek aşçısı ve hizmetlilerini bile getirmiş olması, kaldığı villadan dışarıya çıkmaması (Cuma namazı dahil) 15 Temmuz’a dair bir ön hazırlık yapıldığına dair şüpheleri güçlendiren detaylar.
15 Temmuz’a dair bir başka ilginç tesadüf ise Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanı Korgeneral Yılmaz Özkaya’nın İstanbul’daki meşhur düğüne katılmayıp Marmaris’te kalmasıydı.
Hava Kuvvetleri’nin iki numarası sayılan Mehmet Şanver’in kızının düğününe katılması gereken Korgeneral Yılmaz Özkaya nedense düğüne gitmedi.
Tuggeneral Sönmezateş komutasındaki timin helikopterlerine yakıt verilmesini engelleyerek kritik bir müdahalede bulundu.
İddialara göre bir askeri uçak Erdoğan’ı alıp Akıncı’ya getirecekti. Fakat o gece Erdoğan’ı alması planlanan uçak kalkmadı bile. Bir başka ifadeyle Marmaris’e giden timin başarısız olması garanti altına alınmıştı.
Erdoğan, o gece torununa Kur’an öğretirken çekilmiş bir fotoğrafı referandum öncesi medyaya servis ettirdi. Fakat fotoğraftaki detaylar şüpheleri arttırdı. Çünkü daha önce ‘işte saldırıya uğrayan otel odası’ diye medyaya servis edilen görüntülerdeki otel ile bu fotoğraf aynı yere ait değildi. Ya bu fotoğraf ya da önceki fotoğraf doğruyu yansıtmıyordu.
UÇUŞ YASAĞINA RAĞMEN NASIL UÇTULAR?
İfadeler ve iddianamelere göre darbeciler 23.00’da Çiğli’de hazırlar.
Uçuş yasağına rağmen İstanbul’dan İzmir’e uçabilmeleri de cevapsız sorulardan birisi. Üç saat boyunca Çiğli’de bekletiliyorlar. Birkaç kez görevin iptal edildiği söyleniyor sonra tekrar hazırlanılıyor.
Erdoğan’ın darbe girişimi gecesi 00.04’te kaldığı otelin önünde yerel gazetecilere açıklama yaptığını hatırlayalım. Havuz medyasının nedense yayınlamadığı bu açıklamada görülebileceği gibi bir gazeteci Erdoğan’a ‘Marmaris’te olacak mısınız?’ diye soruyor.
Erdoğan’ın cevabı ‘Hayır, hayır’ şeklinde.
00.24’te CNNTürk’te Hande Fırat ile yaptığı Facetime bağlantısında ise halkı meydanlara çağırdıktan sonra, “Ben de Cumhurbaşkanı olarak meydanlara geliyorum” diyor.
Görüldüğü gibi Erdoğan’ın Marmaris’te olduğu 00.04 itibariyle tüm Türkiye’de öğrenilmiş, Marmaris’ten ayrılacağını bizzat Erdoğan’ın kendisi söylemiş. Bu gelişmelerden darbecileri yönlendiren kişilerin veya darbecilerin bizatihi kendilerinin haberinin olmadığı söylenemez.
İfadelerde de görüleceği gibi sanıkların cep telefonlarından gelişmeleri takip ettikleri anlaşılıyor. Kaldı ki Erdoğan kendi ağzıyla ayrılacağını söylemese bile aklı başında herkes darbe başladıktan sonra Erdoğan’ın bulunduğu yerden ayrılacağını bilir.
Devam edelim.
Akıncı İddianamesinde yer alan detaylara göre Erdoğan’ı taşıyan helikopter saat 01.30’da alçak irtifa seyrederek Dalaman Havalimanı’na iniyor.
01.31’de Erdoğan helikopterden inip Cumhurbaşkanlığı uçağına biniyor.
01.43’te ise ATA uçağı Dalaman’dan havalanıyor. Saat 03.20’de ise Erdoğan’ı taşıyan uçak (THY-8456 koduyla havalanıyor) İstanbul havalimanına iniyor.
Cumhurbaşkanı’nın 01.30’da Dalaman Havalimanı’na geldiği düşünüldüğünde otelden 01.00 sularında ayrıldığı anlaşılıyor.
Darbecilerin Çiğli’den hareketi ise tam 02.14’te oluyor. Yani Erdoğan’ın gazetecilere açıklama yaptığı andan 2 saat, Marmaris’ten ayrılmasından 1 saat ve uçağının Dalaman Havalimanı’ndan kalkışından 31 dakika sonra.
Düşünsenize… Darbe planlıyorsunuz ve darbenin en önemli hedefi olan Cumhurbaşkanı’nı ‘almaya’ o hedeften ayrıldıktan yarım saat sonra çıkıyorsunuz.
Otel bölgesine vardıkları saat 03.20. Bazı ifadelerde bu 03.38 olarak geçiyor.
Dahası Erdoğan’ın kaldığı oteli bile bilmiyor, yoldan çevirdiğiniz Atilla Barbaros Teoman isimli vatandaşa soruyorsunuz. Bu nasıl bir suikast ya da darbe girişimidir ki, yoldan geçen vatandaşın adres tarifi ile hareket ediyorsunuz!
Şurası net: Askerleri Çiğli’de bekletip Erdoğan güvenli bir şekilde Dalaman’dan ayrıldıktan sonra onları yola çıkartan irade, sanıkları bile bile kumpasın içine çekmiş.
Askerler Marmaris’e ulaştıklarında Erdoğan da İstanbul’a inmişti.
GECE 1’DEKİ SALDIRIYI KİM YAPTI?
Gelelim Sabah’ın 21 ay sonra keşfettiği ‘sır suikast timi’ne.
Daha önce, “Marmaris’e ait cevapsız sorulardan birisi ve belkide en önemlisi şu” diyerek ‘sır suikast timi’ne dair şüpheleri not etmiştim.
Detayıyla yazdığım gibi Sönmezateş komutasındaki askerlerin bu saldırıyı yapma imkanı yok çünkü o saatte hala Çiğli’deler.
Sanıkların ifadelerinde bu şüphe dikkat çekiyor.
Gökhan Şahin Sönmezateş: “15 yaşında çocuğa bile böyle bir planlama yaptırılmaz. Esas benim aradığım soru 4 saat boyunca neden, kim tarafından bekletildik? Cumhurbaşkanı Marmaris’ten ayrıldıktan ve Semih Terzi öldürüldükten sonra saat 02.20’de biz yola çıkarıldık. Tuzağa düşürüldük. Bilsem o insanları oraya götürmezdim.”
Sanık İsmail Yiğit: “Cumhurbaşkanı oradan ayrıldığı halde korumalarını neden, kim orada bıraktı? Cumhurbaşkanı ayrıldığı halde bizi oraya kim gönderdi ve bizi onlarla karşı karşıya bıraktı.”
Sanık Erkan Çıkat: “Biz otele gittiğimiz zaman orada özel timler önlem almıştı. Bizi infaz etmek istediler. Cumhurbaşkanı’nın kıl payı kurtulduğu açıklandı. Bizden önce oraya giden kim? Bizi oraya gönderip polisle çatışmaya girmemizi sağlayan kim? Kimler bizi kandırdı. Bizi infaz etmeleri için polise emri veren kim? Bizim görüldüğümüz yerde öldürülmemiz emrini veren kimler?”
Diğer sanıkların da benzer ifadeleri var.
İddianamede orada bırakılan polislerin ‘güvenliği sağlamak üzere orada bırakıldığı’ yazıyor. ‘Güvenliği sağlanacak kişi’ ayrıldığına göre oradaki az sayıda polisi bırakma amacı şüpheli!
Şurası kesin: Askerleri yönlendiren Akıncı Üssü’ndeki darbeciler Erdoğan’ın çok daha önceden ayrıldığını kesin olarak biliyorlardı.
Amaçları sanık askerleri polislerle çatıştırmak ve ortaya çıkan kanlı görüntü yardımıyla, “Cumhurbaşkanına suikast” algısını güçlendirmekti.
POLİSİ VURAN SİLAH HELİKOPTERE NASIL ATEŞ ETTİ?
Bu aşamada iddianamedeki ilginç bir detaya daha bakmakta fayda var.
Marmaris İddianamesi ‘deliller’ bölümü 2. maddede olay yerinde şehit olan polis memuru Mehmet Çetin’in vücudundan çıkan 1 adet mermi çekirdeğinin olay yerinde ele geçirilen W349539 seri numaralı silahtan ateşlendiği anlatılıyor.
Fakat ilerleyen bölümlerde bu bilgi ilginç bir hâl alıyor.
Askerleri olay yerine götüren Skorsky helikopterinin sağ arka sürgülü giriş kapısı üst kısmı tavan döşemesi üzerindeki mermi giriş deliği içerisinde bulunan mermi çekirdeğinin de, bu tüfekten ateşlendiği bilgisi var.
İddianamede ayrıca silahta parmak izi tespit edilemediği de yazıyor. Bir yerde silahta sanık Binbaşı Şükrü Seymen’e ait ‘biyolojik kalıntı bulunduğu’ bilgisi var.
Bu detay o gece oradaki polislerle çatışmaya giren ‘meçhul’ timi tespit etmek için çok önemli. W349539 seri numaralı silahı kullanan kişi her kimse hem polisi vurmuş hem de havadaki helikoptere ateş etmiş demektir.
Havadan yere ateş edip sonra da içindeki helikopteri vurması fiziken mümkün değil. Gelin görün ki, bütün süreçte olduğu gibi burada da ağır bir sansür var. Özel timde görev alan sanıklar, mahkemeden, Erdoğan’ın otele geliş, ayrılış ve kendileri gelmeden önceki ilk saldırı anının güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesini talep ettiler ancak talepleri reddedildi.
Ayrıca diğer şehit polise dair çok çarpıcı bir detay daha ortaya çıktı. Şehit polislerden Cengiz Eker’in ölüm saati tüm belgelerde 00:43 ve ölüm nedeni ‘kesici-delici alet yaralanması’ olarak görülüyor.
Ancak nasıl olduysa duruşmalar esnasında ‘kesici alet yaralaması ‘ ‘ateşli silah yarası’na, ölüm saati de 00:43’ten, önce 03:43’e sonra da 04:42’ye çevriliyor. Skandalı ortaya çıkartan gazeteci Öztürk, “Ben gazeteci olarak çok kumpas dava gördüm ama böylesini inanın görmedim” diyor.
Aradan 21 ay geçmesine rağmen o ilk saldırıya dair bir soruşturma açılmadı.
İlk saldırıyı Özel Kuvvetler Timi yapmadığına göre, Erdoğan’ın bu saldırıdan beklentisi neydi? Bu ilk saldırının maksadı polislerin öldürülmesi sonucu Erdoğan’ın hikâyesini daha inanılır hale getirmek miydi?
DARBECİLERİN KONTROLÜNDEKİ HAVALİMANINA GİTMEK!
Erdoğan’ın uçağına THY kodu verilmişti fakat internet başındaki herkes uçağın rotasını görebiliyordu.
Bir tek ‘darbeciler’ hariç.
Kayıtlara göre Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika bekledi. İddialara göre o saatte havada darbecilerin kontrolünde F-16’lar vardı. Fakat hiçbiri Erdoğan’ın uçağını göremedi. Erdoğan ‘işgal altındaki’ İstanbul Atatürk Havalimanı’na güvenle indi.
O gecenin Marmaris ayağına dair şüpheli detaylardan birisi de şu.
Erdoğan’ın uçağı Dalaman’dan kalktığında İstanbul Havalimanı hala darbecilerin kontrolü altındaydı. Erdoğan bunu bilmesine rağmen neden İstanbul’a doğru yola çıktı?
Üstelik Ankara Esenboğa Havalimanında hiçbir güvenlik riski yoktu. Çünkü darbeciler Ankara Esenboğa Havalimanı’na bir tek er bile göndermemişti.
‘Resmi 15 Temmuz Söylemi’ne göre İstanbul yakınlarında uçan darbecilere ait F-16’lar Erdoğan’ın uçağını bulmaya çalışıyordu. Bu esnada ise Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika boyunca turladı.
Düşünün, darbecilerin elinde son derece gelişmiş silahlarla donatılmış F-16’lar var ve siz sivil bir uçakla hiçbir şey yokmuş gibi geziniyorsunuz.
4 UÇAK NASIL HAZIR HALE GETİRİLDİ?
Erdoğan 29 Temmuz 2016 tarihinde A Haber’de katıldığı bir televizyon programında o gece, “Darbecileri şaşırtmak için 3 havalimanında daha uçaklar hazır bekledi” dedi.
Benzer açıklamayı Enerji Bakanı Berat Albayrak da yaptı.
Darbeyi eniştesinin araması sonrası 21.30 sularında öğrenmişse, normal şartlarda Ankara Esenboğa Havalimanı’nda konuşlu bu uçaklar hangi arada hazırlandı ve 4 ayrı havalimanında hazır bekletildi?
Uzmanları böyle bir operasyonun (mürettebatın toplanması, uçakların uçuşa hazır hale getirilmesi, uçuş planlaması Ankara’dan İzmir, Dalaman, Bodrum ve Çıldır havalimanlarına uçakların gönderilmesi gibi bir operasyonun saatler süreceğinde hemfikir)
O gece 24.00 sularında 4 ayrı uçağın 4 ayrı havalimanında hazır bekletilmesi Erdoğan’ın darbeyi çok önceden bildiği ve kapsamlı bir kaçış planı yaptığını teyit eden bir durum.
15 Temmuz’a dair soru işaretlerinden birisi de şu.
Erdoğan’ın kaldığı otele 15-20 dakika mesafede Türkiye’nin en büyük deniz üslerinden Aksaz Deniz Üssü var.
Üs komutanı Tuğamiral Namık Alper, 16 Temmuz sabahı gözaltına alınıp tutuklandı.
Eğer Erdoğan’a yönelik bir girişim olacaksa, emrinde 2 tugay ve 4 bin askerin bulunduğu, savaş gemilerinin, uçaksavarların olduğu bir üssün kullanılmayıp nereye gittiğini bile bilmeyen bir grup askerle bu işe kalkışmaları da ayrı bir tuhaflık.
21 AY SONRA GELEN MANEVRA
15 Temmuz’un sadece Marmaris ayağına dair başka detaylar, çelişkiler ve tuhaflıklar sıralamak mümkün.
Ece Sevim Öztürk’ün de yazdığı gibi Gökhan Sönmezateş komutasındaki timin polisleri şehit etme ihtimali yok. Üstelik polislerin ölüm şekli ve ölüm saati de değiştirilmiş.
İktidar, elindeki sınırsız propaganda gücüne rağmen Marmaris’e dair soru işaretlerini gideremeyince yeni bir senaryoyu dolaşıma soktu.
Sabah’a göre o gece ikinci bir suikast timi vardı ve o time dair tüm veriler ustalıkla ortadan kaldırıldı. Sabah, muhtemelen buradan da bir FETÖ senaryosu çıkartacak ve yeni hukuksuzluklara zemin olarak kullanılmasını sağlayacak.
Fakat fark etmeden Erdoğan’ın Sevr Mağarası benzetmeleri ile süslediği Marmaris efsanesini delik deşik etmiş oldular.
Düşünsenize, 15 Temmuz’un en kritik ayağına dair çok hayati bir detayı 21 ay sonra fark ediyorlar!
Peki bu kadar kritik bir konuda yalan söyleyenler 15 Temmuz’a dair başka hangi yalanları söylemişledir?
[Adem Yavuz Arslan] 18.4.2018 [TR724]
Fakat konu önemli ve anlaşılabilmesi için detaylı bir şekilde tekraren anlatılması gerekiyor.
Bu köşede çok yazdım, sosyal medyada da anlattım.
Boğaz Köprüsü’ne çıkan ilk askeri gördüğüm andan bu yana 15 Temmuz’un bir askeri darbe girişiminden ziyade çok iyi planlanmış bir psikolojik harekat olduğunu iddia ediyorum.
Tezimi destekleyen onlarca madde sıralayabilirim.
Fakat bu kanlı tezgahın sahipleri en ince ayrıntısına kadar planladıkları kumpası hayata geçirdikten sonra, halka odaklanmaları için bir nokta işaret etti.
Bizden istedikleri sadece oraya bakmamız, baktıkça hipnotize olmamız ve ayan beyan ortada olan tezgahı görmememizdi.
Oysa, o gece yaşananlara dikkatli gözlerle bakanlar olayların ‘bize gösterildiği gibi olmadığını’ anlayabiliyordu.
İktidar elindeki devasa propaganda canavarı ile ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ni dayattı ve belli oranda da başarılı oldu.
Milyonlar adeta hipnoz edildi ve en basit, en temel sorular bile sorulmadan 15 Temmuz olayları Gülen Cemaati’ne fatura edilerek dosya kapatıldı.
Perinçek’in tabiriyle ‘siyasetin köpeği’ haline gelen yargı da Erdoğan’ın direktifleri doğrultusunda kararlar alarak süreci tamamlamış olacak.
MARMARİS SENARYOSU TUTMAYINCA!
Fakat bütün sansür ve baskı ortamına rağmen ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ açık vermeye devam ediyor.
Öyle ki Şamil Tayyar gibi AKP’li isimler bile ‘15 Temmuz’a dair bildiklerimiz yanlış, kahraman dediklerimiz hain, hain dediklerimiz de kahraman çıkabilir’ demek durumunda kaldılar.
AKP’lilere bile bu cümleyi kurduran ise bir avuç gazetecinin -her şeye rağmen- 15 Temmuz’u sorgulamaya devam etmesi.
Gerçi iktidar bir iki gazeteci, birkaç sosyal medya hesabına bile katlanamıyor. Mesela bu yazının yayınlandığı TR724.com’a Türkiye’den erişim yasaklı.
Bireysel olarak blog sayfası açıp 15 Temmuz’a dair sorgulamalar yaptım. Daha ilk haftadan web sayfasına ‘milli güvenlik tehdidi’ diyerek erişim engeli konuldu.
İkinci web sitesini açtım, bir hafta geçmeden ona da yasaklandı. Yüzbinlerce takipçisi olan Twitter hesabım da Türkiye’den erişilemiyor.
Bir iki istisna dışında Türkiye’de 15 Temmuz’a dair soru soran, şüpheleri dile getiren yok.
O istisnalardan birisi Ece Sevim Öztürk.
Bağımsız gazeteci Öztürk dava dosyalarından, ifadelerden ve iddianamelerden yola çıkarak 15 Temmuz’un üzerindeki sis perdesinin aralanması adına önemli işler yapıyor.
Son olarak darbe gecesi Marmaris’te yaşananlara dair çok önemli detaylar gündeme getirdi.
Öztürk, Erdoğan’a suikaste gittiği söylenen Gökhan Şahin Sönmezateş liderliğindeki timin o gece şehit olan iki polisi öldüremeyceğini, ‘Bilale anlatır gibi’ tek tek anlattı.
Daha önce ‘resmi Marmaris söylemi’ndeki boşluklara dair çok şey yazıp çizmiştik ama Öztürk’ün son yazıları bardağı taşırmış olmalı. Zira iktidar medyası hemen yeni bir senaryo servise koydu.
Sabah Gazetesi üç gündür 15 Temmuz akşamı Marmaris’te ‘ikinci bir suikast timi’ olduğu yönünde haberler yapıyor.
İddialarına göre o gece ikinci bir suikast timi Erdoğan’ı almak için Marmaris’e gelmişti fakat 3 helikopterden oluşan time dair tüm izler karartıldı.
Sabah’ın büyük habercilik başarısı olarak lanse ettiği şey yeni bir psikolojik harp operasyonun ayak sesleri.
Sonuçta çöpte buldukları Fethullah Gülen kitabındaki parmak izinden üniversite öğrencisini yakalayıp tutuklatan irade Erdoğan’ı almaya gelen 3 helikopterlik timi 21 ay sonra keşfetmiş olamaz. Ayrıca Sabah ekibinin doğrudan MİT’ten ‘servis aldıkları’ gerçeği düşünüldüğünde bu haber daha da anlamlı hale geliyor.
Dahası Gökhan Şahin Sönmezateş ve emrindeki askerler ilk günden bu yana kendilerinden önce oteller bölgesine gelen ve çatışmaya giren başka bir ekipten bahsediyorlar.
Ben blog sayfamda Sönmezateş ve emrindekilerin, 2 polisi şehit edemeyeceğini, saat saat detay vererek anlatmıştım.
Yani duymamış olmaları mümkün değil.
Sabah gazetesinin neyin peşinde olduğu birkaç güne anlaşılır. Fakat hazır Sabah, 15 Temmuz’da Marmaris dosyasını açmışken biz de o gecenin alternatif hikayesine dair detayları hatırlatalım.
Çünkü sadece Marmaris’te yaşananlar bile 15 Temmuz’un bir psikolojik harekat operasyonu olduğunun delilidir.
‘PLANI OLMAYAN DARBE’NİN EN TUHAF AŞAMASI
Bilindiği gibi aradan geçen bunca zamanda 15 Temmuz darbe girişiminin planı bulunamadı.
Tuhaflığı (!) geç de olsa fark eden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı uzun bir zaman sonra ‘15 Temmuz için 4/4’lük bir darbe planı olmadığı’na hükmetti. Savcılara göre, “darbecilerin amacı darbe yaparak ülke yönetimini ele geçirmek değil, Erdoğan’ı öldürüp kaos çıkarmak”.
Bu cümle üzerine bile çok şey söylenir ama konuyu dağıtmamak için Marmaris’e dönelim.
Savcıya göre darbeciler Erdoğan’ı öldürecekti. Ancak Erdoğan’a yönelik eylemde bile kafalar fazlasıyla karışık.
‘Erdoğan’a yönelik eylem’ diyorum çünkü savcılar da eylemin ne olduğuna karar verememişler.
Zira iddianamelerde farklı tanımlamalar var.
Mesela Marmaris İddianamesi’nde sanıkların “Erdoğan’ı etkisiz hale getirmek” amacında oldukları ifade ediliyor.
İzmir’deki ana dosya iddianamesinde ise gizli tanıklar ‘Kuzgun’ ve ‘Şapka’nın ifadelerine dayanılarak, “Erdoğan’ın alınması ve bir yerde muhafaza edilmesi” planlandığı anlatılıyor.
‘Kuzgun’ ve ‘Şapka’nın ifadelerine göre “Erdoğan Huber Köşkü’nden alındıktan sonra İstanbul’da biraz bekletilecek, havayoluyla denize açılan bir gemiye transfer edilecek ve burada muhafaza edilecekti”.
Yani farklı iddianamelerde farklı senaryolar var. Kaldı ki burada başka çelişkiler de var.
Mesela temel iddialardan birisi şuydu: “Adil Öksüz başkanlığında yapılan toplantılarda darbe planlaması yapıldı, sonra Adil Öksüz 11 Temmuz’da Amerika’ya uçtu, planı Gülen’e onaylattı ve 13’ünde döndü.”
Oysa, o tarihlerde Erdoğan’ın nerede olduğunu kimse bilmiyordu.
Erdoğan 9 Temmuz’dan itibaren kaybolmuştu. Böyle bir ortamda Erdoğan’ın Huber Köşkü’nden alınacağını ve muhafaza edileceğini anlatan gizli tanıkların anlatımlarına şüpheyle yaklaşmakta fayda var.
Kaldı ki gizli tanıklardan Kuzgun (Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız), 27 Nisan 2017’deki duruşmada Ankara’daki darbe toplantısına katıldığı iddia edilen sanıkları teşhis edememişti. Yani ifadelerin doğruluğu çok şüpheli.
ERDOĞAN’IN SIRADIŞI MARMARİS YOLCULUĞU
Bu aşamada 15 Temmuz öncesine gitmek şart.
Çünkü ‘resmi 15 Temmuz söylemine’ göre Erdoğan son anda tatil planı yaptı ve Marmaris’e gitti.
Fakat bu söylemde de çelişkiler var.
Mesela 5 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları Marmaris’teki askeri birlikleri ziyaret ediyorlar.
Erdoğan’ın görüntü verdiği son program 9 Temmuz’da Antalya’da oldu.
Bir gün sonra ise 10 Temmuz’da Sahil Güvenlik ve Jandarma, Cumhurbaşkanlığı Gökova Körfezi’ndeki Devlet Konuk Evi’nin önündeki tekneleri uzaklaştırdı.
Bu tarih şu açıdan önemli: Erdoğan’ın konakladığı otelin sahibi Serkan Yazıcı, TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’na yaptığı açıklamada “Erdoğan’ın Marmaris’e gelme fikrinin 11 Temmuz günü yarım saat içinde kararlaştırıldığını programın tamamen tesadüf olduğunu” söylüyor.
Jandarma ve Sahil Güvenliğin, Erdoğan Marmaris’e gelmeden bir gün önce bölgedeki yatları uzaklaştırması bu ifadeleri şüpheli hale getiriyor.
Resmi kayıtlara göre Erdoğan, 11 Temmuz saat 21.00’de Marmaris’e doğru yola çıktı.
Fakat sıradışı bir şey yaptı. Askeri yaverlerine gideceği yeri söylemediği gibi yanında bulunmalarına da izin vermedi.
Erdoğan gizlice İstanbul’dan Marmaris’in yaklaşık 150 km kuzeyindeki Çıldır Havalimanı’na uçtu. Buradan da Serkan Yazıcı’nın helikopteri ile kalacağı yere geçti.
Normal şartlarda Erdoğan’ın Marmaris’e 40 km uzaklıkta olan Dalaman Havalimanı’na uçması ve buradan da Cumhurbaşkanlığı’nın helikopteri ile kalacağı otele geçmesi beklenirdi.
Ancak Cumhurbaşkanlığı’na ait helikopterle değil de Yazıcı’nın helikopteri ile Marmaris’e gitmesi, Grand Yazıcı Oteli’nde kendisine hizmet edecek aşçısı ve hizmetlilerini bile getirmiş olması, kaldığı villadan dışarıya çıkmaması (Cuma namazı dahil) 15 Temmuz’a dair bir ön hazırlık yapıldığına dair şüpheleri güçlendiren detaylar.
15 Temmuz’a dair bir başka ilginç tesadüf ise Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanı Korgeneral Yılmaz Özkaya’nın İstanbul’daki meşhur düğüne katılmayıp Marmaris’te kalmasıydı.
Hava Kuvvetleri’nin iki numarası sayılan Mehmet Şanver’in kızının düğününe katılması gereken Korgeneral Yılmaz Özkaya nedense düğüne gitmedi.
Tuggeneral Sönmezateş komutasındaki timin helikopterlerine yakıt verilmesini engelleyerek kritik bir müdahalede bulundu.
İddialara göre bir askeri uçak Erdoğan’ı alıp Akıncı’ya getirecekti. Fakat o gece Erdoğan’ı alması planlanan uçak kalkmadı bile. Bir başka ifadeyle Marmaris’e giden timin başarısız olması garanti altına alınmıştı.
Erdoğan, o gece torununa Kur’an öğretirken çekilmiş bir fotoğrafı referandum öncesi medyaya servis ettirdi. Fakat fotoğraftaki detaylar şüpheleri arttırdı. Çünkü daha önce ‘işte saldırıya uğrayan otel odası’ diye medyaya servis edilen görüntülerdeki otel ile bu fotoğraf aynı yere ait değildi. Ya bu fotoğraf ya da önceki fotoğraf doğruyu yansıtmıyordu.
UÇUŞ YASAĞINA RAĞMEN NASIL UÇTULAR?
İfadeler ve iddianamelere göre darbeciler 23.00’da Çiğli’de hazırlar.
Uçuş yasağına rağmen İstanbul’dan İzmir’e uçabilmeleri de cevapsız sorulardan birisi. Üç saat boyunca Çiğli’de bekletiliyorlar. Birkaç kez görevin iptal edildiği söyleniyor sonra tekrar hazırlanılıyor.
Erdoğan’ın darbe girişimi gecesi 00.04’te kaldığı otelin önünde yerel gazetecilere açıklama yaptığını hatırlayalım. Havuz medyasının nedense yayınlamadığı bu açıklamada görülebileceği gibi bir gazeteci Erdoğan’a ‘Marmaris’te olacak mısınız?’ diye soruyor.
Erdoğan’ın cevabı ‘Hayır, hayır’ şeklinde.
00.24’te CNNTürk’te Hande Fırat ile yaptığı Facetime bağlantısında ise halkı meydanlara çağırdıktan sonra, “Ben de Cumhurbaşkanı olarak meydanlara geliyorum” diyor.
Görüldüğü gibi Erdoğan’ın Marmaris’te olduğu 00.04 itibariyle tüm Türkiye’de öğrenilmiş, Marmaris’ten ayrılacağını bizzat Erdoğan’ın kendisi söylemiş. Bu gelişmelerden darbecileri yönlendiren kişilerin veya darbecilerin bizatihi kendilerinin haberinin olmadığı söylenemez.
İfadelerde de görüleceği gibi sanıkların cep telefonlarından gelişmeleri takip ettikleri anlaşılıyor. Kaldı ki Erdoğan kendi ağzıyla ayrılacağını söylemese bile aklı başında herkes darbe başladıktan sonra Erdoğan’ın bulunduğu yerden ayrılacağını bilir.
Devam edelim.
Akıncı İddianamesinde yer alan detaylara göre Erdoğan’ı taşıyan helikopter saat 01.30’da alçak irtifa seyrederek Dalaman Havalimanı’na iniyor.
01.31’de Erdoğan helikopterden inip Cumhurbaşkanlığı uçağına biniyor.
01.43’te ise ATA uçağı Dalaman’dan havalanıyor. Saat 03.20’de ise Erdoğan’ı taşıyan uçak (THY-8456 koduyla havalanıyor) İstanbul havalimanına iniyor.
Cumhurbaşkanı’nın 01.30’da Dalaman Havalimanı’na geldiği düşünüldüğünde otelden 01.00 sularında ayrıldığı anlaşılıyor.
Darbecilerin Çiğli’den hareketi ise tam 02.14’te oluyor. Yani Erdoğan’ın gazetecilere açıklama yaptığı andan 2 saat, Marmaris’ten ayrılmasından 1 saat ve uçağının Dalaman Havalimanı’ndan kalkışından 31 dakika sonra.
Düşünsenize… Darbe planlıyorsunuz ve darbenin en önemli hedefi olan Cumhurbaşkanı’nı ‘almaya’ o hedeften ayrıldıktan yarım saat sonra çıkıyorsunuz.
Otel bölgesine vardıkları saat 03.20. Bazı ifadelerde bu 03.38 olarak geçiyor.
Dahası Erdoğan’ın kaldığı oteli bile bilmiyor, yoldan çevirdiğiniz Atilla Barbaros Teoman isimli vatandaşa soruyorsunuz. Bu nasıl bir suikast ya da darbe girişimidir ki, yoldan geçen vatandaşın adres tarifi ile hareket ediyorsunuz!
Şurası net: Askerleri Çiğli’de bekletip Erdoğan güvenli bir şekilde Dalaman’dan ayrıldıktan sonra onları yola çıkartan irade, sanıkları bile bile kumpasın içine çekmiş.
Askerler Marmaris’e ulaştıklarında Erdoğan da İstanbul’a inmişti.
GECE 1’DEKİ SALDIRIYI KİM YAPTI?
Gelelim Sabah’ın 21 ay sonra keşfettiği ‘sır suikast timi’ne.
Daha önce, “Marmaris’e ait cevapsız sorulardan birisi ve belkide en önemlisi şu” diyerek ‘sır suikast timi’ne dair şüpheleri not etmiştim.
Detayıyla yazdığım gibi Sönmezateş komutasındaki askerlerin bu saldırıyı yapma imkanı yok çünkü o saatte hala Çiğli’deler.
Sanıkların ifadelerinde bu şüphe dikkat çekiyor.
Gökhan Şahin Sönmezateş: “15 yaşında çocuğa bile böyle bir planlama yaptırılmaz. Esas benim aradığım soru 4 saat boyunca neden, kim tarafından bekletildik? Cumhurbaşkanı Marmaris’ten ayrıldıktan ve Semih Terzi öldürüldükten sonra saat 02.20’de biz yola çıkarıldık. Tuzağa düşürüldük. Bilsem o insanları oraya götürmezdim.”
Sanık İsmail Yiğit: “Cumhurbaşkanı oradan ayrıldığı halde korumalarını neden, kim orada bıraktı? Cumhurbaşkanı ayrıldığı halde bizi oraya kim gönderdi ve bizi onlarla karşı karşıya bıraktı.”
Sanık Erkan Çıkat: “Biz otele gittiğimiz zaman orada özel timler önlem almıştı. Bizi infaz etmek istediler. Cumhurbaşkanı’nın kıl payı kurtulduğu açıklandı. Bizden önce oraya giden kim? Bizi oraya gönderip polisle çatışmaya girmemizi sağlayan kim? Kimler bizi kandırdı. Bizi infaz etmeleri için polise emri veren kim? Bizim görüldüğümüz yerde öldürülmemiz emrini veren kimler?”
Diğer sanıkların da benzer ifadeleri var.
İddianamede orada bırakılan polislerin ‘güvenliği sağlamak üzere orada bırakıldığı’ yazıyor. ‘Güvenliği sağlanacak kişi’ ayrıldığına göre oradaki az sayıda polisi bırakma amacı şüpheli!
Şurası kesin: Askerleri yönlendiren Akıncı Üssü’ndeki darbeciler Erdoğan’ın çok daha önceden ayrıldığını kesin olarak biliyorlardı.
Amaçları sanık askerleri polislerle çatıştırmak ve ortaya çıkan kanlı görüntü yardımıyla, “Cumhurbaşkanına suikast” algısını güçlendirmekti.
POLİSİ VURAN SİLAH HELİKOPTERE NASIL ATEŞ ETTİ?
Bu aşamada iddianamedeki ilginç bir detaya daha bakmakta fayda var.
Marmaris İddianamesi ‘deliller’ bölümü 2. maddede olay yerinde şehit olan polis memuru Mehmet Çetin’in vücudundan çıkan 1 adet mermi çekirdeğinin olay yerinde ele geçirilen W349539 seri numaralı silahtan ateşlendiği anlatılıyor.
Fakat ilerleyen bölümlerde bu bilgi ilginç bir hâl alıyor.
Askerleri olay yerine götüren Skorsky helikopterinin sağ arka sürgülü giriş kapısı üst kısmı tavan döşemesi üzerindeki mermi giriş deliği içerisinde bulunan mermi çekirdeğinin de, bu tüfekten ateşlendiği bilgisi var.
İddianamede ayrıca silahta parmak izi tespit edilemediği de yazıyor. Bir yerde silahta sanık Binbaşı Şükrü Seymen’e ait ‘biyolojik kalıntı bulunduğu’ bilgisi var.
Bu detay o gece oradaki polislerle çatışmaya giren ‘meçhul’ timi tespit etmek için çok önemli. W349539 seri numaralı silahı kullanan kişi her kimse hem polisi vurmuş hem de havadaki helikoptere ateş etmiş demektir.
Havadan yere ateş edip sonra da içindeki helikopteri vurması fiziken mümkün değil. Gelin görün ki, bütün süreçte olduğu gibi burada da ağır bir sansür var. Özel timde görev alan sanıklar, mahkemeden, Erdoğan’ın otele geliş, ayrılış ve kendileri gelmeden önceki ilk saldırı anının güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesini talep ettiler ancak talepleri reddedildi.
Ayrıca diğer şehit polise dair çok çarpıcı bir detay daha ortaya çıktı. Şehit polislerden Cengiz Eker’in ölüm saati tüm belgelerde 00:43 ve ölüm nedeni ‘kesici-delici alet yaralanması’ olarak görülüyor.
Ancak nasıl olduysa duruşmalar esnasında ‘kesici alet yaralaması ‘ ‘ateşli silah yarası’na, ölüm saati de 00:43’ten, önce 03:43’e sonra da 04:42’ye çevriliyor. Skandalı ortaya çıkartan gazeteci Öztürk, “Ben gazeteci olarak çok kumpas dava gördüm ama böylesini inanın görmedim” diyor.
Aradan 21 ay geçmesine rağmen o ilk saldırıya dair bir soruşturma açılmadı.
İlk saldırıyı Özel Kuvvetler Timi yapmadığına göre, Erdoğan’ın bu saldırıdan beklentisi neydi? Bu ilk saldırının maksadı polislerin öldürülmesi sonucu Erdoğan’ın hikâyesini daha inanılır hale getirmek miydi?
DARBECİLERİN KONTROLÜNDEKİ HAVALİMANINA GİTMEK!
Erdoğan’ın uçağına THY kodu verilmişti fakat internet başındaki herkes uçağın rotasını görebiliyordu.
Bir tek ‘darbeciler’ hariç.
Kayıtlara göre Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika bekledi. İddialara göre o saatte havada darbecilerin kontrolünde F-16’lar vardı. Fakat hiçbiri Erdoğan’ın uçağını göremedi. Erdoğan ‘işgal altındaki’ İstanbul Atatürk Havalimanı’na güvenle indi.
O gecenin Marmaris ayağına dair şüpheli detaylardan birisi de şu.
Erdoğan’ın uçağı Dalaman’dan kalktığında İstanbul Havalimanı hala darbecilerin kontrolü altındaydı. Erdoğan bunu bilmesine rağmen neden İstanbul’a doğru yola çıktı?
Üstelik Ankara Esenboğa Havalimanında hiçbir güvenlik riski yoktu. Çünkü darbeciler Ankara Esenboğa Havalimanı’na bir tek er bile göndermemişti.
‘Resmi 15 Temmuz Söylemi’ne göre İstanbul yakınlarında uçan darbecilere ait F-16’lar Erdoğan’ın uçağını bulmaya çalışıyordu. Bu esnada ise Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika boyunca turladı.
Düşünün, darbecilerin elinde son derece gelişmiş silahlarla donatılmış F-16’lar var ve siz sivil bir uçakla hiçbir şey yokmuş gibi geziniyorsunuz.
4 UÇAK NASIL HAZIR HALE GETİRİLDİ?
Erdoğan 29 Temmuz 2016 tarihinde A Haber’de katıldığı bir televizyon programında o gece, “Darbecileri şaşırtmak için 3 havalimanında daha uçaklar hazır bekledi” dedi.
Benzer açıklamayı Enerji Bakanı Berat Albayrak da yaptı.
Darbeyi eniştesinin araması sonrası 21.30 sularında öğrenmişse, normal şartlarda Ankara Esenboğa Havalimanı’nda konuşlu bu uçaklar hangi arada hazırlandı ve 4 ayrı havalimanında hazır bekletildi?
Uzmanları böyle bir operasyonun (mürettebatın toplanması, uçakların uçuşa hazır hale getirilmesi, uçuş planlaması Ankara’dan İzmir, Dalaman, Bodrum ve Çıldır havalimanlarına uçakların gönderilmesi gibi bir operasyonun saatler süreceğinde hemfikir)
O gece 24.00 sularında 4 ayrı uçağın 4 ayrı havalimanında hazır bekletilmesi Erdoğan’ın darbeyi çok önceden bildiği ve kapsamlı bir kaçış planı yaptığını teyit eden bir durum.
15 Temmuz’a dair soru işaretlerinden birisi de şu.
Erdoğan’ın kaldığı otele 15-20 dakika mesafede Türkiye’nin en büyük deniz üslerinden Aksaz Deniz Üssü var.
Üs komutanı Tuğamiral Namık Alper, 16 Temmuz sabahı gözaltına alınıp tutuklandı.
Eğer Erdoğan’a yönelik bir girişim olacaksa, emrinde 2 tugay ve 4 bin askerin bulunduğu, savaş gemilerinin, uçaksavarların olduğu bir üssün kullanılmayıp nereye gittiğini bile bilmeyen bir grup askerle bu işe kalkışmaları da ayrı bir tuhaflık.
21 AY SONRA GELEN MANEVRA
15 Temmuz’un sadece Marmaris ayağına dair başka detaylar, çelişkiler ve tuhaflıklar sıralamak mümkün.
Ece Sevim Öztürk’ün de yazdığı gibi Gökhan Sönmezateş komutasındaki timin polisleri şehit etme ihtimali yok. Üstelik polislerin ölüm şekli ve ölüm saati de değiştirilmiş.
İktidar, elindeki sınırsız propaganda gücüne rağmen Marmaris’e dair soru işaretlerini gideremeyince yeni bir senaryoyu dolaşıma soktu.
Sabah’a göre o gece ikinci bir suikast timi vardı ve o time dair tüm veriler ustalıkla ortadan kaldırıldı. Sabah, muhtemelen buradan da bir FETÖ senaryosu çıkartacak ve yeni hukuksuzluklara zemin olarak kullanılmasını sağlayacak.
Fakat fark etmeden Erdoğan’ın Sevr Mağarası benzetmeleri ile süslediği Marmaris efsanesini delik deşik etmiş oldular.
Düşünsenize, 15 Temmuz’un en kritik ayağına dair çok hayati bir detayı 21 ay sonra fark ediyorlar!
Peki bu kadar kritik bir konuda yalan söyleyenler 15 Temmuz’a dair başka hangi yalanları söylemişledir?
[Adem Yavuz Arslan] 18.4.2018 [TR724]
Dinamo Başakşehir ve klasik milletimiz [Levent Kenez]
Türkiye’de takım mensubiyetinin çok güçlü bir damar olduğunu söylemeye gerek yok. Yine ülkemizde takım tutmanın Avrupa’da birçok ülkede gözlemlediğimiz şehir bilinci, mezhep, etnik köken, tarihsel süreçlerle de bir ilgisi yok. Her görüşten ve milletten insanının birkaç il istisna genelde 3 büyük takımı tuttuğunda hemfikirizdir.
Tribünlere devamlı gelen seyircinin zaman zaman siyasete gönderme olarak kabul edilecek tezahüratlarını da çok ciddiye almayın. Geçmişte yaşanan olaylar gösterdi ki, seyircinin aldığı tavır ile sandık refleksinin bir korelasyonu yok. Bunda birinci sebep bizzat kulüplerin ve idarecilerin böyle bir şey olma ihtimalinden dolayı kalplerinin küt küt atmasında yatıyor. Çünkü bütün kulüpler göbekten devlete bağlı. Neredeyse bütün ana gelirleri hükümetin elinde. Ligin sponsoru da devlet, kupanın da. Hatta yayın haklarını elinde tutan şirketin gölge sahibi de yabancı değil. Yine yöneticiler her partiden ve hepsi birer büyük şirket sahibi olduğu için her zaman devletle işleri var. Eğer tribündeki seyircinin bir etkisi olsa idi Fenerbahçelilerin kendilerine haksız yapıldığını düşündükleri sahaya yansımadığı iddia edilen şike sürecinde, Galatasaraylıların stat açılışı ile başlayan ve daha sonra kulüp yönetimine bizzat müdahil olunan süreçlerde ve yine protest tarzı ile bilinen Beşiktaşlıların AKP’ye destek vermemesi gerekirdi ki 3 büyük takımın seyircisinin Türkiye nüfusunun neredeyse tamamına eriştiğini düşünürsek bunun gerçek olmadığını görürüz. Ya da Erdoğan maçlara geldiğinde bir protesto olurdu ki buna da tanık olmadık.
Geçen hafta Başakşehir’deki parti kongresinde Erdoğan’ın gittiği her yerde o şehrin takımı ile ilgili söylediği benzer sözlerin ötesine geçerek ve siyasi bir gaf yaparak Başakşehir’e açıkça destek verilmesini istemesi birkaç gün sonra maçı olan Galatasaraylıları ve diğer şampiyonluk adaylarını kızdırdı. Galatasaray’ın galibiyetini hükümetin takımına karşı bir zafer olarak yazanlardan tutun da Galatasaraylı olmamasına rağmen o maçta Galatasaray’ın kazanmasını isteyen diğer rakip taraftarlarının mesajlarına kadar bir takım hadiseye denk geldik.
Günaydın!!! Acaba bu rakip taraftarlar Başakşehir, Galatasaray’ı ligin ilk yarısında 5’lediğinde neredeydi? Dalga geçmekle meşguldüler. Aynen Başakşehir’in Kadıköy’de Fener’i devirdiği zaman ya da birkaç hafta önce peşkeş çekilen stadında Beşiktaş’ı yendiğinde diğerlerinin yaptığı gibi.
Geçen sene Beşiktaş ile Başakşehir şampiyonluğa oynarken aman ezeli rakip şampiyon olmasın diye Başakşehir için totem yapanlar bunlar. O zaman da sırf hükümet desteği yüzünden Başakşehir’e tepkili azınlık bir grup vardı haklarını yemeyelim. Ama FB’li GS’li büyük çoğunluk Beşiktaş yerine Başakşehir’in şampiyon olmasını istedi. BJK geride olsaydı, Beşiktaşlılılar da benzer dileklerde bulunurdu.
Peki Başakşehir’in ligin en kirli ve en haksız rekabet eden takımı olduğu geçen hafta mı belli oldu? Elbette hayır. Başakşehir’in İBB olduğu zamanlarda da bütün belediye şirketlerinin para akıttığı, belediye ile iş yapan inşaat şirketlerinin sponsor olmak zorunda olduğu bilinmiyor muydu? Ki bu İBB biliyorsunuz 2013 yılında ligden düşmüştü. Hem de Kasımpaşa gibi Erdoğan ile göbekten bağlı takıma yenilerek. O zamanlarda da gıcık kapılan takım büyük takımların başına bela olmaktan başka ligde bir başarı gösteremezdi. Ve bu kadar rahatsızlık sebebi değildi.
İBB’nin kaderi masa başı peşkeşle bir günde Başakşehir olduktan sonra değişti. Ve ligin ne uzar ne kısalır takımı 2014 yılında tekrar süper lige çıkınca Milli Takım görevi sona eren Erdoğan’ın köylüsü Abdullah Avcı ile yeniden anlaştı. 2015 ve 2016 yıllarında ligi 4. sırada tamamladı. 2017 yılında yukarıda bahsettiğimiz gibi ligi kıl payı 2. sırada bitirdi. Bu sene ligi şampiyon bitirme şansları oldukça yüksek en kötü yine 4. olacaklar. Eğer Erdoğan’ın demecinden sonra ‘şampiyon olmasa daha iyi olacak sanki’ diyen bir el devreye girerse.
Başakşehir denince akla ilk gelen isim Emine Erdoğan’ın akrabası Göksel Gümüşdağ. Nasıl bir karaktere sahip olduğu şike sürecinde tapelere yansımıştı. Bir dönem Galatasaraylı oyuncuların enseye tokat kabalara şaplak arkadaşı olan Gümüşdağ AKP yükseldikçe bir anda muteber bir adam haline geldi. AKP’de siyasete başladıktan sonra belediyelerde görev aldı ve 3 dönemdir İstanbul Büyükşehir başkan vekili. Kulüpler Birliği hükümetle ilişkilerde sıkıntı olmasın diye onu başkan seçti. Başakşehir denince akla bir diğer gelen de sponsor Medipol şirketi. Sağlık ve eğitim alanında faaliyet gösteren vakıf merkezli şirketin gerçek sahibinin Emine Erdoğan olduğu çokça yazıldı. Yani iddia doğruysa Emine Erdoğan gizlice sahibi olduğu ve devletin epey kıyak geçtiği şirketi vasıtasıyla yeğenin kocasının takımını finanse ediyor. Diğer sponsorlar AKP müteahhidi. Ne kadar kupon arazi simsarı varsa Başakşehir’e sponsor. Taraftar sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen bir takıma sponsor olmanın getirisi nedir acaba? Avrupa’da tanınmaksa takım Avrupa’daki maçlarına yedek kadro ile çıkıyor ligde sıkıntıya uğramamak için. Bir başarı kazanmaksa takım kupadan kendi kendini eletti. Şampiyon olmaksa nedense hiçbir sponsor, diğer takım sponsorları gibi takımı ile bir aidiyet kurmuyor. Ne yani, o kadar para verip hiç mi bir PR faaliyetiniz olmaz.
Ligin tek kirli takımı Başakşehir değil tabii ki. Damat Berat Albayrak’ın Trabzon’daki parti toplantısında, “Kapalı kapılar ardında bu takım için ne yaptığımızı bakan arkadaşlar biliyor” demesi ve Trabzon’a olan Katar sevgisi de bir şey anlatmıyor değil. 3 büyük kulübe yapılan devlet kıyakları ayrı bir dosya olur. Osmanlıspor gibi açık gizli sahibi Gökçek ailesi olan takımı da unutmamak lazım. Diğer Anadolu kulüplerinin stat inşaatlarından tutun yönetimlerine kadar hepsi hükümete bağlı.
Galatasaraylılar 2-0 olduktan sonra bütün stat İzmir marşını söyledi. Bir süredir söylenen bu marş o akşam biraz daha yüksek tonda birileri duysun diye coşkuyla söylendi. Ancak yine de tribünlerin direk adrese teslim bir atış yaptığına şahit olmadık. 2-3 kişi tepki gösterse kameralardan bulunur, 50 bin kişi söylese kimseye bir şey yapamazlar. Henüz o korku eşiği aşılmamış. Rocky mizanseninden bile dayak yemiş bir camia olarak anlaşılabilir. Ya da GS, 0-2 mağlup durumda olsaydı bu kez korku morku bir yana hangi tezahüratları duyardık acaba? Herkes canı yandığında…
Yıllar önce Türkiye daha diktatörlükle yönetilmediği zamanlarda düşmeye oynayan Kasımpaşa’ya bir Beşiktaş maçında “Tayyip gelsin sizi kurtarsın” ve ötesinin söylendiğine şahit olmuştum. Yine stat açılışında Galatasaraylıların Erdoğan’a ve 17-25 bakanına tepki gösterdikleri hatırlıyoruz. Özellikle FB basket seyircisinin biri sokakta söylese müebbet alır dediğimiz şeyleri söylediği salon çıkışı video oldukça popüler.
Taraftar refleksinin sandığa yansımadığını başta belirtmiştim. Ama o zamanlar bu zamanlar gibi bir diktatörlük yoktu. Ve kapalı toplumlarda bir kişinin cesaret edemediği şeylerin yansıması topluluk içinde olur. Yugoslavya iç savaşının bir maçla tetiklendiğini, Libya’da insanların Kaddafi’ye ilk toplumsal muhalefeti stadyumda yaptığını hatırlatalım.
Erdoğan futbolu sevse de tribün psikolojisinin nerelere evrileceği bilinmez. Topla bu kadar oynamamak lazım. Ya da topu alsın götürsün.
Başakşehir ile bitirelim. Erdoğan’ın adamı Avcı’nın hükümet destekli takımı bu sene şampiyon olsa da asla yıllar önce Ertuğrul Sağlam’lı Bursaspor’un başarısı gibi saygı duyulmayacak. Kimse Başakşehir şampiyon oldu diye düşünmeyecek. Abdullah Avcı her zaman “yere yatsana” tezahüratlarını duyacak, Gümüşdağ konjonktürden dolayı önünde düğme ilikleyenlerin arkasından sövdüğü karikatür bir tip olacak. Başakşehir’in büyük takım görmüş parti militanı yıldızları hiç güzel hatırlanmayacak. Ve bu hükümet gittiğinde Başakşehir de hızla dibe gidecek. Elektriğin kesildiği, suların akmadığı, tesislere haciz geldiği haberlerini okuyacağız. Sadece lig arşivlerinde ismi geçen kirli bir hatıra olacak.
[Levent Kenez] 18.4.2018 [TR724]
Tribünlere devamlı gelen seyircinin zaman zaman siyasete gönderme olarak kabul edilecek tezahüratlarını da çok ciddiye almayın. Geçmişte yaşanan olaylar gösterdi ki, seyircinin aldığı tavır ile sandık refleksinin bir korelasyonu yok. Bunda birinci sebep bizzat kulüplerin ve idarecilerin böyle bir şey olma ihtimalinden dolayı kalplerinin küt küt atmasında yatıyor. Çünkü bütün kulüpler göbekten devlete bağlı. Neredeyse bütün ana gelirleri hükümetin elinde. Ligin sponsoru da devlet, kupanın da. Hatta yayın haklarını elinde tutan şirketin gölge sahibi de yabancı değil. Yine yöneticiler her partiden ve hepsi birer büyük şirket sahibi olduğu için her zaman devletle işleri var. Eğer tribündeki seyircinin bir etkisi olsa idi Fenerbahçelilerin kendilerine haksız yapıldığını düşündükleri sahaya yansımadığı iddia edilen şike sürecinde, Galatasaraylıların stat açılışı ile başlayan ve daha sonra kulüp yönetimine bizzat müdahil olunan süreçlerde ve yine protest tarzı ile bilinen Beşiktaşlıların AKP’ye destek vermemesi gerekirdi ki 3 büyük takımın seyircisinin Türkiye nüfusunun neredeyse tamamına eriştiğini düşünürsek bunun gerçek olmadığını görürüz. Ya da Erdoğan maçlara geldiğinde bir protesto olurdu ki buna da tanık olmadık.
Geçen hafta Başakşehir’deki parti kongresinde Erdoğan’ın gittiği her yerde o şehrin takımı ile ilgili söylediği benzer sözlerin ötesine geçerek ve siyasi bir gaf yaparak Başakşehir’e açıkça destek verilmesini istemesi birkaç gün sonra maçı olan Galatasaraylıları ve diğer şampiyonluk adaylarını kızdırdı. Galatasaray’ın galibiyetini hükümetin takımına karşı bir zafer olarak yazanlardan tutun da Galatasaraylı olmamasına rağmen o maçta Galatasaray’ın kazanmasını isteyen diğer rakip taraftarlarının mesajlarına kadar bir takım hadiseye denk geldik.
Günaydın!!! Acaba bu rakip taraftarlar Başakşehir, Galatasaray’ı ligin ilk yarısında 5’lediğinde neredeydi? Dalga geçmekle meşguldüler. Aynen Başakşehir’in Kadıköy’de Fener’i devirdiği zaman ya da birkaç hafta önce peşkeş çekilen stadında Beşiktaş’ı yendiğinde diğerlerinin yaptığı gibi.
Geçen sene Beşiktaş ile Başakşehir şampiyonluğa oynarken aman ezeli rakip şampiyon olmasın diye Başakşehir için totem yapanlar bunlar. O zaman da sırf hükümet desteği yüzünden Başakşehir’e tepkili azınlık bir grup vardı haklarını yemeyelim. Ama FB’li GS’li büyük çoğunluk Beşiktaş yerine Başakşehir’in şampiyon olmasını istedi. BJK geride olsaydı, Beşiktaşlılılar da benzer dileklerde bulunurdu.
Peki Başakşehir’in ligin en kirli ve en haksız rekabet eden takımı olduğu geçen hafta mı belli oldu? Elbette hayır. Başakşehir’in İBB olduğu zamanlarda da bütün belediye şirketlerinin para akıttığı, belediye ile iş yapan inşaat şirketlerinin sponsor olmak zorunda olduğu bilinmiyor muydu? Ki bu İBB biliyorsunuz 2013 yılında ligden düşmüştü. Hem de Kasımpaşa gibi Erdoğan ile göbekten bağlı takıma yenilerek. O zamanlarda da gıcık kapılan takım büyük takımların başına bela olmaktan başka ligde bir başarı gösteremezdi. Ve bu kadar rahatsızlık sebebi değildi.
İBB’nin kaderi masa başı peşkeşle bir günde Başakşehir olduktan sonra değişti. Ve ligin ne uzar ne kısalır takımı 2014 yılında tekrar süper lige çıkınca Milli Takım görevi sona eren Erdoğan’ın köylüsü Abdullah Avcı ile yeniden anlaştı. 2015 ve 2016 yıllarında ligi 4. sırada tamamladı. 2017 yılında yukarıda bahsettiğimiz gibi ligi kıl payı 2. sırada bitirdi. Bu sene ligi şampiyon bitirme şansları oldukça yüksek en kötü yine 4. olacaklar. Eğer Erdoğan’ın demecinden sonra ‘şampiyon olmasa daha iyi olacak sanki’ diyen bir el devreye girerse.
Başakşehir denince akla ilk gelen isim Emine Erdoğan’ın akrabası Göksel Gümüşdağ. Nasıl bir karaktere sahip olduğu şike sürecinde tapelere yansımıştı. Bir dönem Galatasaraylı oyuncuların enseye tokat kabalara şaplak arkadaşı olan Gümüşdağ AKP yükseldikçe bir anda muteber bir adam haline geldi. AKP’de siyasete başladıktan sonra belediyelerde görev aldı ve 3 dönemdir İstanbul Büyükşehir başkan vekili. Kulüpler Birliği hükümetle ilişkilerde sıkıntı olmasın diye onu başkan seçti. Başakşehir denince akla bir diğer gelen de sponsor Medipol şirketi. Sağlık ve eğitim alanında faaliyet gösteren vakıf merkezli şirketin gerçek sahibinin Emine Erdoğan olduğu çokça yazıldı. Yani iddia doğruysa Emine Erdoğan gizlice sahibi olduğu ve devletin epey kıyak geçtiği şirketi vasıtasıyla yeğenin kocasının takımını finanse ediyor. Diğer sponsorlar AKP müteahhidi. Ne kadar kupon arazi simsarı varsa Başakşehir’e sponsor. Taraftar sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen bir takıma sponsor olmanın getirisi nedir acaba? Avrupa’da tanınmaksa takım Avrupa’daki maçlarına yedek kadro ile çıkıyor ligde sıkıntıya uğramamak için. Bir başarı kazanmaksa takım kupadan kendi kendini eletti. Şampiyon olmaksa nedense hiçbir sponsor, diğer takım sponsorları gibi takımı ile bir aidiyet kurmuyor. Ne yani, o kadar para verip hiç mi bir PR faaliyetiniz olmaz.
Ligin tek kirli takımı Başakşehir değil tabii ki. Damat Berat Albayrak’ın Trabzon’daki parti toplantısında, “Kapalı kapılar ardında bu takım için ne yaptığımızı bakan arkadaşlar biliyor” demesi ve Trabzon’a olan Katar sevgisi de bir şey anlatmıyor değil. 3 büyük kulübe yapılan devlet kıyakları ayrı bir dosya olur. Osmanlıspor gibi açık gizli sahibi Gökçek ailesi olan takımı da unutmamak lazım. Diğer Anadolu kulüplerinin stat inşaatlarından tutun yönetimlerine kadar hepsi hükümete bağlı.
Galatasaraylılar 2-0 olduktan sonra bütün stat İzmir marşını söyledi. Bir süredir söylenen bu marş o akşam biraz daha yüksek tonda birileri duysun diye coşkuyla söylendi. Ancak yine de tribünlerin direk adrese teslim bir atış yaptığına şahit olmadık. 2-3 kişi tepki gösterse kameralardan bulunur, 50 bin kişi söylese kimseye bir şey yapamazlar. Henüz o korku eşiği aşılmamış. Rocky mizanseninden bile dayak yemiş bir camia olarak anlaşılabilir. Ya da GS, 0-2 mağlup durumda olsaydı bu kez korku morku bir yana hangi tezahüratları duyardık acaba? Herkes canı yandığında…
Yıllar önce Türkiye daha diktatörlükle yönetilmediği zamanlarda düşmeye oynayan Kasımpaşa’ya bir Beşiktaş maçında “Tayyip gelsin sizi kurtarsın” ve ötesinin söylendiğine şahit olmuştum. Yine stat açılışında Galatasaraylıların Erdoğan’a ve 17-25 bakanına tepki gösterdikleri hatırlıyoruz. Özellikle FB basket seyircisinin biri sokakta söylese müebbet alır dediğimiz şeyleri söylediği salon çıkışı video oldukça popüler.
Taraftar refleksinin sandığa yansımadığını başta belirtmiştim. Ama o zamanlar bu zamanlar gibi bir diktatörlük yoktu. Ve kapalı toplumlarda bir kişinin cesaret edemediği şeylerin yansıması topluluk içinde olur. Yugoslavya iç savaşının bir maçla tetiklendiğini, Libya’da insanların Kaddafi’ye ilk toplumsal muhalefeti stadyumda yaptığını hatırlatalım.
Erdoğan futbolu sevse de tribün psikolojisinin nerelere evrileceği bilinmez. Topla bu kadar oynamamak lazım. Ya da topu alsın götürsün.
Başakşehir ile bitirelim. Erdoğan’ın adamı Avcı’nın hükümet destekli takımı bu sene şampiyon olsa da asla yıllar önce Ertuğrul Sağlam’lı Bursaspor’un başarısı gibi saygı duyulmayacak. Kimse Başakşehir şampiyon oldu diye düşünmeyecek. Abdullah Avcı her zaman “yere yatsana” tezahüratlarını duyacak, Gümüşdağ konjonktürden dolayı önünde düğme ilikleyenlerin arkasından sövdüğü karikatür bir tip olacak. Başakşehir’in büyük takım görmüş parti militanı yıldızları hiç güzel hatırlanmayacak. Ve bu hükümet gittiğinde Başakşehir de hızla dibe gidecek. Elektriğin kesildiği, suların akmadığı, tesislere haciz geldiği haberlerini okuyacağız. Sadece lig arşivlerinde ismi geçen kirli bir hatıra olacak.
[Levent Kenez] 18.4.2018 [TR724]
Reflüye alışmayın, önlem alın!
Reflü, mide asidinin veya yediklerinizin yemek borusuna geri kaçması olarak tanımlanıyor. Yemekten sonra sıkıntı veren, geceleri uyutmayan reflü ihmal edildiğinde astım, ses kısıklığı, yutma güçlüğü ve hatta kanser türleri gibi istenmeyen hastalıklarına sebep olabiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Yıldıran Songür, reflünün yaşam tarzında yapılacak değişikliklerle büyük ölçüde önlenebildiğini söylüyor.
Gastrit belirtilerin reflüyle benzerlik gösterdiğine dikkat çeken Songür, daha çok açken midede kazınma, yanma hissiyle kendini gösteren, bazen gece uykudan uyandıran uzun süreli ağrıların gastrite bağlı olabileceğini belirtiyor. Reflüde ise şikayetlerin daha çok yemekten sonra başladığına, mideden yukarı doğru ekşime şeklinde ortaya çıktığına işaret ediyor. Songür’e göre, şu sıkıntıları yaşıyorsanız reflünüz var demektir:
Reflüyü önlemek elinizde:
[TR724] 18.4.2018
Gastrit belirtilerin reflüyle benzerlik gösterdiğine dikkat çeken Songür, daha çok açken midede kazınma, yanma hissiyle kendini gösteren, bazen gece uykudan uyandıran uzun süreli ağrıların gastrite bağlı olabileceğini belirtiyor. Reflüde ise şikayetlerin daha çok yemekten sonra başladığına, mideden yukarı doğru ekşime şeklinde ortaya çıktığına işaret ediyor. Songür’e göre, şu sıkıntıları yaşıyorsanız reflünüz var demektir:
- Göğsün ön tarafında, midenin üst bölümüne karşılık gelen bölgede yanma, ekşime ile boğazda yanma hissi
- Ağza acı su gelmesi
- Geğirti
- Ses kısıklığı
- Boğazda dolgunluk ve gıcık hissi
- Ağız kokusu
- Geçmeyen öksürük
- Yutma güçlüğü ve yutarken yiyeceklerin takılma hissi
- Tedaviye iyi yanıt vermeyen astım tekrarlayan astım nöbetleri
- Tedavi edilemeyen larenjit ve farenjit
- Kansere zemin hazırlayabilir
Reflüyü önlemek elinizde:
- Kilo fazlalığı varsa mutlaka kilo verilmeli
- Yemeklerde mide çok fazla doldurulmamalı
- Özellikle yatmadan en az 3 saat önce sulu ya da katı gıda alımı kesilmeli
- Yastık değil, yatağın başı 15-20 cm kadar yükseltilerek uyunmalı
- Portakal, limon gibi asitli meyve suları içilmemeli
- Kızarma yiyecekler, yağlı kremalar, yağlı peynirler, bol salçalı yemekler, alkolü içecekler, kahve, çay, asitli içecekler, çikolata, cipsler, şekerli ve yağlı çörekler, tatlılar, soğan, sarımsak mümkün olduğu kadar az tüketilmeli
- Sigara kullanılıyorsa bırakılmalı
- Reflü şikayetleri fark edildiğinde mutlaka doktora danışılmalı.
[TR724] 18.4.2018
Bir sadakat destanı [Süleyman Sargın]
İnsanın doğrulukla mazeret döktürme arasında imtihan olduğu durumlar olur. Doğruyu söylemenin bedelinin olduğu, mazeretle kurtulmanın ise zahiren kolay göründüğü durumlardır bunlar. Oysaki insan, mazeretlerle muhatabını veya kendini ikna edebilse de, hakikati bilen Allâmu’l-Ğuyûb’a aynı mazeretlerle kendini anlatamayacağını bilmelidir. Tebük seferi esnasında yaşanan hadise bu konunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Tebük, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Şam’da toplanan kırk bin kişilik Bizans ordusuna karşı gerçekleştirdiği askeri harekâttır. Bu harekât Arap yarımadasının kuzeyinde, Medine ile Şam’ın ortasında bulunan, suyu ve hurmalığı bol bir yer olan Tebük’e kadar uzanıp orada sona erdiği için bu adı almıştır. Ciddi bir savaş hazırlığı içine girilip de savaş olmadan geriye dönülmüştür. Ancak bu vesileyle o zamana kadarki en güçlü İslam ordusu teçhiz edilmiştir. Bizans’a karşı sindirme harekâtı ve savaş tatbikatı yapılmış ve neticesi itibarıyla askeri ve siyasi açıdan önemli bir zafer kazanılarak geriye dönülmüştür.
Tebük vesilesiyle o zamana kadarki en büyük İslam ordusu oluşturulduğundan Efendimiz (aleyhis-salâtü ves-selam) herkesin bu savaşa katılmasını istemişti. Münafıklardan yaklaşık seksen tanesi Tebük seferine katılmamak için Allah Resûlü’ne türlü bahaneler saydılar ve izin istediler. Mü’min olduğu halde küçük ihmallerden dolayı geride kalıp orduya katılamayanlar da oldu. Ka’b b. Mâlik, Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye bunlardandı. Ama bazı dönemler ve durumlar her türlü mazeretin geçersiz kalacağı ehemmiyeti haiz olabiliyordu.
Ka’b b. Mâlik, Akabe’de Nebiler Serveri’ne biat edenlerdendi. Kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir edîpdi. Şiirleriyle hasımlarının moral dünyalarını alt üst edebilecek kadar söz üstadıydı. Fakat her türlü imkâna sahip olduğu ve bir özrü de bulunmadığı halde Tebük Seferi’ne katılmadı. Bazen insanın kendini bile tanımakta zorlandığı, içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi anlamlandıramadığı durumlar olur ya, Hazreti Ka’b da muhtemelen öyle bir haldeydi. O büyük sahabi, o dönemi, yaşadıklarını ve maruz kaldığı ağır imtihanı bakın nasıl anlatıyor:
***
“Ben hiçbir zaman Tebük seferi dönemindeki kadar zengin olmamıştım. Önceleri hiç iki devem olmamıştı ama sefere çıkılacağı esnada iki tane binek devesine birden sahiptim. Aslında Efendimiz, bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemezdi. Ne var ki bu gazve sıcak bir mevsimde ve oldukça uzak bir mesafeye yapılacağı ve düşman da oldukça kalabalık olacağı için Allah Resûlü hedefi açıkça söylemişti.
Müslümanlar savaş hazırlıklarına başladıklarında ben de ihtiyaçlarımı tedarik edebilmek için çarşıya çıkıyor fakat hiçbir şey almadan geri dönüyordum. İçimde tarifsiz bir erteleme ve sonraya bırakma duygusu vardı. Bir taraftan da hazırlık yapmam gerektiğini biliyordum. Ha bugün, ha yarın derken, günler böyle geçip gitti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Efendimiz yanındaki Müslümanlarla birlikte erkenden yola çıktılar. Ben hâlâ bir hazırlık yapmamıştım. Çarşıya gittim ama yine bir şey almadan döndüm. Savaş henüz başlamamıştı ama mücahidler bir hayli mesafe almışlardı. “Yola çıkıp onlara yetişeyim” dedim, keşke öyle yapsaymışım; heyhat bu da nasip olmadı.
Zor zamanda yalnız bırakanlar
Halkın arasına çıktığımda gördüğüm manzara beni çok üzüyordu. Böyle önemli bir zamanda Allah Resûlü’nü yalnız bırakıp geride kalanlar ya münafıklık damgası yemiş kimselerdi veya hastalık ve zayıflıkları sebebiyle Cenab-ı Hakk’ın mazur addettiği özürlü mü’minlerdi.
Günler sonra Resûlullah’ın Tebük’ten Medine’ye doğru yola çıktığını öğrendiğimde beni bir üzüntü aldı. Onlarla beraber olamamak, onları yarı yolda bırakmak beni ciddi sıkıntıya sokuyordu. O’na ne diyecektim? Kendi kendime ‘Ne söylesem de yarın Efendimiz’i darıltmaktan kurtulsam!’ diye düşündüm. Aklıma türlü mazeretler sökün edip geliyordu. Allah Resûlü’nün gelmek üzere olduğunu söylediklerinde kafamdaki saçma sapan düşüncelerin hepsi dağılıp gitti. İyice anladım ki yalana başvurmakla asla kurtulamam. Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.
Derken Efendimiz bir sabah Medine’ye geldi. O, bir seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye giderek iki rekât namaz kılar sonra halkın arasına çıkıp otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna koştular; neden savaşa gidemediklerine dair yemin billah ederek uzun uzun mazeretler döktürdüler. Bu kimselerin sayısı seksenden fazlaydı. Peygamber Efendimiz onların ileri sürdüğü mazeretleri kabul etti; kendilerinden biat aldı; Allah Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyaz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı.
Sonunda ben de huzura girdim. Selam verdiğim zaman Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana baktı, acı acı gülümsedi ve ‘Gel!’ dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum. Bana ‘Niçin savaşa katılmadın? Sen Akabe’de biat edip söz vermemiş miydin, hem sefer için binek hayvanı satın almamış mıydın?’ diye sordu. Ben de şu cevabı verdim: ‘Evet Yâ Resûlallah! Şu anda senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturuyor olsaydım, inandırıcı mazeretler ileri sürüp mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü –Allah’ın lütfu- insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yemin ederim ki bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile yarın Cenab-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğruyu söylersem, o zaman da bana kızacaksın. Ama ben doğru söylemeyi seçerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özrüm yoktu. Param ve imkanlarım da vardı, o kadar ki, hiçbir zaman şimdiki kadar kuvvetli ve zengin olmamıştım!..”
İmtihan başlıyor
Benim bu itirafım üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘İşte bu doğru söyledi’ dedi. Sonra bana dönerek ‘Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!’ buyurdu. Ben kalkınca bazı arkadaşlar arkamdan gelerek ‘Neden böyle konuştun, bir mazeret ileri sürseydin, Peygamber Efendimiz de sana istiğfar ederdi, sen de kurtulurdun!’ dediler. Üzerime o kadar çok geldiler ki tekrar huzura varıp az önce söylediklerimi inkâr etmeyi bile düşündüm. Sonra onlara ‘Benim durumuma düşen başka birileri var mı?’ diye sordum. ‘Evet, Mürare b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye de tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi’ dediler. Bunun üzerine ben de geri dönüp özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.
Derken Allah Resûlü gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar ve bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Öyle sıkıntılı günlerdi ki, yeryüzü bile bana yabancılaştı. Sanki dünya, o zamana kadar bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı.
İşte bu şekilde tam elli gün geçti. Diğer iki arkadaşım halktan tamamen uzaklaşıp köşelerine çekildiler, ağlayarak evlerine kapandılar. Fakat ben onlardan daha genç ve dayanıklıydım. Dışarı çıkıp cemaatle namaz kılar, çarşı-pazarda dolaşırdım. Ne var ki, kimse benimle konuşmazdı. Bazen namazdan sonra ashabıyla oturmakta olan Resûlullah’a uğrayıp selam verirdim. Selamımı alıp almadığına, dudaklarında bir kıpırtı olup olmadığına bakardım. Sonra O’na yakın bir yerde namaz kılar ve fark ettirmeden kendisini seyrederdim. Ben namaza durunca O da bana bakardı. Kendisine baktığımda ise yüzünü hemen geri çevirirdi.
Bir gün Medine çarşısında dolaşıyordum. Erzak satmak üzere gelen Şam’lı bir çiftçi beni soruyordu. Halk da beni işaret etti. Adam yanıma geldi ve Gassân Meliki’nden bir mektup verdi. Mektubu açıp okudum. Selamdan sonra şöyle diyordu: ‘Duyduğuma göre arkadaşın seni üzüyormuş. Hemen yanımıza gel, seni aziz tutalım…’ Mektubu okuyunca (insî ve cinnî şeytanların böyle durumlarda kalbi kırıklara nasıl sağdan yaklaşıp onları elde etmeye çalıştıklarını, türlü tekliflerle onları ihanete davet ettiklerini bir kere daha anladım, ürperdim) ‘Bu da başka bir imtihan’ dedim ve hemen mektubu ateşe atıp yaktım.
Kırk koca gün geride kalmış ama hakkımızda hala vahiy inmemişti. O sırada Resûlullah’ın gönderdiği bir şahıs çıkageldi; ‘Allah Resûlü eşinden ayrı oturmanı emrediyor!’ dedi. ‘Onu boşayacak mıyım?’ diye sordum. ‘Hayır, sadece ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın!’ dedi. Efendimiz, diğer iki arkadaşıma da aynı emri göndermişti. Bunun üzerine eşime ‘Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailene git ve onların yanında kal!’ dedim.
Bu vaziyette sıkıntısı gittikçe artan on gece daha geçirdim. Ellinci gecenin sonunda evimin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de bizden bahsettiği üzere ruhum iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir halde otururken, Sel dağının tepesindeki birinin var gücüyle, ‘Ka’b b. Mâlik! Müjde! Müjde!’ diye bağırdığını duydum. Sıkıntıların bittiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.
Vuslat ânı
Meğer Efendimiz, Cenab-ı Hakk’ın bizi affettiğine dair sevindirici haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjde vermek üzere koşuşmuş. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelince sırtımdaki elbiseyi çıkarıp ona hediye ettim. Vallahi o gün giyecek başka bir elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Efendimiz’i görmek arzusuyla yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahabîler tevbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Gözün aydın, mübarek olsun!’ diyorlardı.
Nihayet mescide girdim. Nebiler Serveri (aleyhis-salâtü ves-selam) ashabının ortasında oturuyordu. O’na selam verdim. Başını kaldırdı, memnuniyetten ışıl ışıl, mütebessim bir yüzle ve sımsıcak bir ifadeyle, ‘Müjdeler olsun! Annenden doğduğun günden beri yaşadığın en hayırlı günü tebrik ederim!’ buyurdu. Ben de, ‘Yâ Resûlallah! Bu sizin tarafınızdan bir bağışlanma mıdır, yoksa Allah tarafından mı?’ diye sordum. ‘Hayır, bu Allah’tan gelen bir lütuftur!’ buyurdu. Allah Resûlü’nün mübarek yüzleri sürurlu anlarında ayın on dördü gibi parlardı. Biz O’nun sevindiğini böyle anlardık; o anda da memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Benimse gözyaşlarım önüme düşüyordu. Benimle birlikte hadiseye şahit olan herkes sevinçten ağlıyordu. Hemen önüne oturdum ve: ‘Yâ Resûlallah! Tevbemin kabul edilmesine şükür olarak bütün malımı tasadduk etmek istiyorum’ dedim. Efendimiz, ‘Malının bir kısmını elinde tutman senin için daha hayırlıdır’ buyurdu. Ben de ‘Hayber fethinden hisseme düşen malı elimde bırakıyor, gerisini bağışlıyorum!’ dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim: ‘Yâ Resûlallah! Cenab-ı Hak beni doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Tevbemin gereği olarak bütün ömrüm boyunca sadakatten ayrılmayacağım.”
***
Doğruyu söyledikten sonra elli gün hiç kimseyle konuşmama, eşinden bile ayrı kalma ve hatta Allah Resûlü’nün bir bakışından mahrum olma imtihanını yaşayan bu sadakat abidesi üç sahabî için Cenab-ı Hak şu mealdeki ayet-i kerimeyi gönderdi: “Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet Allah’ın cezasından kurtulmak için yine Allah’ın kapısından başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar da, bundan sonra önceki iyi hallerine dönsünler diye Allah onları tevbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir.” (Tevbe Sûresi, 9/118)
[Süleyman Sargın] 18.4.2018 [TR724]
Tebük, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Şam’da toplanan kırk bin kişilik Bizans ordusuna karşı gerçekleştirdiği askeri harekâttır. Bu harekât Arap yarımadasının kuzeyinde, Medine ile Şam’ın ortasında bulunan, suyu ve hurmalığı bol bir yer olan Tebük’e kadar uzanıp orada sona erdiği için bu adı almıştır. Ciddi bir savaş hazırlığı içine girilip de savaş olmadan geriye dönülmüştür. Ancak bu vesileyle o zamana kadarki en güçlü İslam ordusu teçhiz edilmiştir. Bizans’a karşı sindirme harekâtı ve savaş tatbikatı yapılmış ve neticesi itibarıyla askeri ve siyasi açıdan önemli bir zafer kazanılarak geriye dönülmüştür.
Tebük vesilesiyle o zamana kadarki en büyük İslam ordusu oluşturulduğundan Efendimiz (aleyhis-salâtü ves-selam) herkesin bu savaşa katılmasını istemişti. Münafıklardan yaklaşık seksen tanesi Tebük seferine katılmamak için Allah Resûlü’ne türlü bahaneler saydılar ve izin istediler. Mü’min olduğu halde küçük ihmallerden dolayı geride kalıp orduya katılamayanlar da oldu. Ka’b b. Mâlik, Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye bunlardandı. Ama bazı dönemler ve durumlar her türlü mazeretin geçersiz kalacağı ehemmiyeti haiz olabiliyordu.
Ka’b b. Mâlik, Akabe’de Nebiler Serveri’ne biat edenlerdendi. Kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir edîpdi. Şiirleriyle hasımlarının moral dünyalarını alt üst edebilecek kadar söz üstadıydı. Fakat her türlü imkâna sahip olduğu ve bir özrü de bulunmadığı halde Tebük Seferi’ne katılmadı. Bazen insanın kendini bile tanımakta zorlandığı, içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi anlamlandıramadığı durumlar olur ya, Hazreti Ka’b da muhtemelen öyle bir haldeydi. O büyük sahabi, o dönemi, yaşadıklarını ve maruz kaldığı ağır imtihanı bakın nasıl anlatıyor:
***
“Ben hiçbir zaman Tebük seferi dönemindeki kadar zengin olmamıştım. Önceleri hiç iki devem olmamıştı ama sefere çıkılacağı esnada iki tane binek devesine birden sahiptim. Aslında Efendimiz, bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemezdi. Ne var ki bu gazve sıcak bir mevsimde ve oldukça uzak bir mesafeye yapılacağı ve düşman da oldukça kalabalık olacağı için Allah Resûlü hedefi açıkça söylemişti.
Müslümanlar savaş hazırlıklarına başladıklarında ben de ihtiyaçlarımı tedarik edebilmek için çarşıya çıkıyor fakat hiçbir şey almadan geri dönüyordum. İçimde tarifsiz bir erteleme ve sonraya bırakma duygusu vardı. Bir taraftan da hazırlık yapmam gerektiğini biliyordum. Ha bugün, ha yarın derken, günler böyle geçip gitti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Efendimiz yanındaki Müslümanlarla birlikte erkenden yola çıktılar. Ben hâlâ bir hazırlık yapmamıştım. Çarşıya gittim ama yine bir şey almadan döndüm. Savaş henüz başlamamıştı ama mücahidler bir hayli mesafe almışlardı. “Yola çıkıp onlara yetişeyim” dedim, keşke öyle yapsaymışım; heyhat bu da nasip olmadı.
Zor zamanda yalnız bırakanlar
Halkın arasına çıktığımda gördüğüm manzara beni çok üzüyordu. Böyle önemli bir zamanda Allah Resûlü’nü yalnız bırakıp geride kalanlar ya münafıklık damgası yemiş kimselerdi veya hastalık ve zayıflıkları sebebiyle Cenab-ı Hakk’ın mazur addettiği özürlü mü’minlerdi.
Günler sonra Resûlullah’ın Tebük’ten Medine’ye doğru yola çıktığını öğrendiğimde beni bir üzüntü aldı. Onlarla beraber olamamak, onları yarı yolda bırakmak beni ciddi sıkıntıya sokuyordu. O’na ne diyecektim? Kendi kendime ‘Ne söylesem de yarın Efendimiz’i darıltmaktan kurtulsam!’ diye düşündüm. Aklıma türlü mazeretler sökün edip geliyordu. Allah Resûlü’nün gelmek üzere olduğunu söylediklerinde kafamdaki saçma sapan düşüncelerin hepsi dağılıp gitti. İyice anladım ki yalana başvurmakla asla kurtulamam. Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.
Derken Efendimiz bir sabah Medine’ye geldi. O, bir seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye giderek iki rekât namaz kılar sonra halkın arasına çıkıp otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna koştular; neden savaşa gidemediklerine dair yemin billah ederek uzun uzun mazeretler döktürdüler. Bu kimselerin sayısı seksenden fazlaydı. Peygamber Efendimiz onların ileri sürdüğü mazeretleri kabul etti; kendilerinden biat aldı; Allah Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyaz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı.
Sonunda ben de huzura girdim. Selam verdiğim zaman Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana baktı, acı acı gülümsedi ve ‘Gel!’ dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum. Bana ‘Niçin savaşa katılmadın? Sen Akabe’de biat edip söz vermemiş miydin, hem sefer için binek hayvanı satın almamış mıydın?’ diye sordu. Ben de şu cevabı verdim: ‘Evet Yâ Resûlallah! Şu anda senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturuyor olsaydım, inandırıcı mazeretler ileri sürüp mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü –Allah’ın lütfu- insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yemin ederim ki bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile yarın Cenab-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğruyu söylersem, o zaman da bana kızacaksın. Ama ben doğru söylemeyi seçerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özrüm yoktu. Param ve imkanlarım da vardı, o kadar ki, hiçbir zaman şimdiki kadar kuvvetli ve zengin olmamıştım!..”
İmtihan başlıyor
Benim bu itirafım üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘İşte bu doğru söyledi’ dedi. Sonra bana dönerek ‘Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!’ buyurdu. Ben kalkınca bazı arkadaşlar arkamdan gelerek ‘Neden böyle konuştun, bir mazeret ileri sürseydin, Peygamber Efendimiz de sana istiğfar ederdi, sen de kurtulurdun!’ dediler. Üzerime o kadar çok geldiler ki tekrar huzura varıp az önce söylediklerimi inkâr etmeyi bile düşündüm. Sonra onlara ‘Benim durumuma düşen başka birileri var mı?’ diye sordum. ‘Evet, Mürare b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye de tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi’ dediler. Bunun üzerine ben de geri dönüp özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.
Derken Allah Resûlü gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar ve bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Öyle sıkıntılı günlerdi ki, yeryüzü bile bana yabancılaştı. Sanki dünya, o zamana kadar bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı.
İşte bu şekilde tam elli gün geçti. Diğer iki arkadaşım halktan tamamen uzaklaşıp köşelerine çekildiler, ağlayarak evlerine kapandılar. Fakat ben onlardan daha genç ve dayanıklıydım. Dışarı çıkıp cemaatle namaz kılar, çarşı-pazarda dolaşırdım. Ne var ki, kimse benimle konuşmazdı. Bazen namazdan sonra ashabıyla oturmakta olan Resûlullah’a uğrayıp selam verirdim. Selamımı alıp almadığına, dudaklarında bir kıpırtı olup olmadığına bakardım. Sonra O’na yakın bir yerde namaz kılar ve fark ettirmeden kendisini seyrederdim. Ben namaza durunca O da bana bakardı. Kendisine baktığımda ise yüzünü hemen geri çevirirdi.
Bir gün Medine çarşısında dolaşıyordum. Erzak satmak üzere gelen Şam’lı bir çiftçi beni soruyordu. Halk da beni işaret etti. Adam yanıma geldi ve Gassân Meliki’nden bir mektup verdi. Mektubu açıp okudum. Selamdan sonra şöyle diyordu: ‘Duyduğuma göre arkadaşın seni üzüyormuş. Hemen yanımıza gel, seni aziz tutalım…’ Mektubu okuyunca (insî ve cinnî şeytanların böyle durumlarda kalbi kırıklara nasıl sağdan yaklaşıp onları elde etmeye çalıştıklarını, türlü tekliflerle onları ihanete davet ettiklerini bir kere daha anladım, ürperdim) ‘Bu da başka bir imtihan’ dedim ve hemen mektubu ateşe atıp yaktım.
Kırk koca gün geride kalmış ama hakkımızda hala vahiy inmemişti. O sırada Resûlullah’ın gönderdiği bir şahıs çıkageldi; ‘Allah Resûlü eşinden ayrı oturmanı emrediyor!’ dedi. ‘Onu boşayacak mıyım?’ diye sordum. ‘Hayır, sadece ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın!’ dedi. Efendimiz, diğer iki arkadaşıma da aynı emri göndermişti. Bunun üzerine eşime ‘Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailene git ve onların yanında kal!’ dedim.
Bu vaziyette sıkıntısı gittikçe artan on gece daha geçirdim. Ellinci gecenin sonunda evimin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de bizden bahsettiği üzere ruhum iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir halde otururken, Sel dağının tepesindeki birinin var gücüyle, ‘Ka’b b. Mâlik! Müjde! Müjde!’ diye bağırdığını duydum. Sıkıntıların bittiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.
Vuslat ânı
Meğer Efendimiz, Cenab-ı Hakk’ın bizi affettiğine dair sevindirici haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjde vermek üzere koşuşmuş. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelince sırtımdaki elbiseyi çıkarıp ona hediye ettim. Vallahi o gün giyecek başka bir elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Efendimiz’i görmek arzusuyla yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahabîler tevbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Gözün aydın, mübarek olsun!’ diyorlardı.
Nihayet mescide girdim. Nebiler Serveri (aleyhis-salâtü ves-selam) ashabının ortasında oturuyordu. O’na selam verdim. Başını kaldırdı, memnuniyetten ışıl ışıl, mütebessim bir yüzle ve sımsıcak bir ifadeyle, ‘Müjdeler olsun! Annenden doğduğun günden beri yaşadığın en hayırlı günü tebrik ederim!’ buyurdu. Ben de, ‘Yâ Resûlallah! Bu sizin tarafınızdan bir bağışlanma mıdır, yoksa Allah tarafından mı?’ diye sordum. ‘Hayır, bu Allah’tan gelen bir lütuftur!’ buyurdu. Allah Resûlü’nün mübarek yüzleri sürurlu anlarında ayın on dördü gibi parlardı. Biz O’nun sevindiğini böyle anlardık; o anda da memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Benimse gözyaşlarım önüme düşüyordu. Benimle birlikte hadiseye şahit olan herkes sevinçten ağlıyordu. Hemen önüne oturdum ve: ‘Yâ Resûlallah! Tevbemin kabul edilmesine şükür olarak bütün malımı tasadduk etmek istiyorum’ dedim. Efendimiz, ‘Malının bir kısmını elinde tutman senin için daha hayırlıdır’ buyurdu. Ben de ‘Hayber fethinden hisseme düşen malı elimde bırakıyor, gerisini bağışlıyorum!’ dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim: ‘Yâ Resûlallah! Cenab-ı Hak beni doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Tevbemin gereği olarak bütün ömrüm boyunca sadakatten ayrılmayacağım.”
***
Doğruyu söyledikten sonra elli gün hiç kimseyle konuşmama, eşinden bile ayrı kalma ve hatta Allah Resûlü’nün bir bakışından mahrum olma imtihanını yaşayan bu sadakat abidesi üç sahabî için Cenab-ı Hak şu mealdeki ayet-i kerimeyi gönderdi: “Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet Allah’ın cezasından kurtulmak için yine Allah’ın kapısından başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar da, bundan sonra önceki iyi hallerine dönsünler diye Allah onları tevbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir.” (Tevbe Sûresi, 9/118)
[Süleyman Sargın] 18.4.2018 [TR724]
Avrupa futbolunda tek kulüp dönemi [Hasan Cücük]
Sezon başında Avrupa liglerinde şampiyonluğun favorisi olarak gösterilen takımlar şaşırtmadı. Bayern Münih üst üste 6. kez Bundesliga’yı şampiyon tamamlarken, Paris Saint Germain geçen yıl Monaco’ya kaptırdığı şampiyonluğu bu yıl yeniden aldı. PSG, son 5 yılda 4. şampiyonluğunu elde etti. Juventus ise Serie A’da adım adım 7. şampiyonluğa yürüyor. Avrupa liglerinde şampiyonlar belli, ikincilik için mücadele devam ediyor görüntüsü var. Oysa eskiden böyle değildi…
BUNDESLİGA’DA DENGE BOZULDU
1963-64 sezonunda start alan Bundesliga’nın ilk şampiyonu FC Köln olmuştu. Bundesliga’nın ilk 7 yılında 7 farklı takımın şampiyonluk yaşadığını biliyoruz. Bu kuralı Borussia Mönchengladbach bozacaktı. 1969-70 sezonunu şampiyon tamamlayan Mönchengladbach, ertesi sezonda unvanını koruyup Bundesliga’da üst üste iki yıl şampiyon olan ilk takım oldu. Bundesliga’nın 6. yılında ilk şampiyonluğunu yaşayan Bayern Münih ise, 1971’den itibaren varlığını hissettirmeye başlayacaktı. Bu tarihten itibaren 3 yıl üst üste Bundesliga’yı zirvede bitiren Bayern Münih’in hegemonyasına, onun ardından 3 yıl üst üste şampiyon olan Borussia Mönchengladbach son veriyordu.
1970’li yılların sonunda bu kez devreye Hamburg girdi. Ama artık Alman futbolunda Bayern Münih gerçeği vardı. Arada bir farklı takımlar şampiyon olsa da ağırlıklı olarak şampiyonluğun adresi Bayern Münih’ti. Ancak yeni takımlar da kendilerini gösterme şansına sahipti. 1984’te Stuttgart, 1988’de Werder Bremen, 1991’de FC Kaiserslautern tarihlerinde ilk kez Bundesliga şampiyonluğuna ulaşmıştı. Alman futbolunun bir başka devi olacak olan Borussia Dortmund ilk şampiyonluğunu 1995’te elde ederken, ertesi sezon da unvanını koruyacaktı. En ilginç serüvenlerden birine sahip takımsa FC Kaiserslautern. 1991’de şampiyon olan takım, kısa süre sonra ligden düştü ve 1997’de tekrar Bundesliga’ya çıkma başarısı gösterdi. Üstelik yeniden lige döndüğü sezonu da lider tamamladı. 2004’te Werder Bremen, 2009’da VfL Wolfsburg tarihinde ilk kez şampiyonluk yaşayacaktı ama bu yıllarda Bayern Münih gerçeği kendini dayatmaya başlamıştı.
Bayern Münih’in görünürdeki tek rakibi Borussia Dortmund. Ancak aradaki rekabette Bavyera ekibi 13 şampiyonluğa sahipken Dortmund’un sadece 3 kez mutlu sona ulaştığını hatırlatalım. Bundesliga’da artık Werder Bremen’in, Stuttgart’ın, Hamburg’un, FC Kaiserslautern’in ve VfL Wolfsburg’un şampiyon olma ihtimali düşük görünüyor. Artık Alman futbolunun tek gerçeği var: Bayern Münih. Bavyera ekibi rakipsiz olduğunu üst üste 6. kez şampiyon olarak gösterdi.
PARANIN GÜCÜ FRANSA’DA HİSSEDİLDİ
Fransa Ligue 1’i farkı kılan özelliği sezon öncesi şampiyonun hangi takımı olacağını tahmin etmenin zorluğuydu. Bu uygulamayı 2000’li yılların başında Lyon, son dönemde ise PSG bozmaya başladı. Fransa Ligue 1’de 1989-93 arasında üst üste 5 yıl Marsilya şampiyon olurken, 1993’te şikeden dolayı son şampiyonluğu silinecekti. Marsilya baskınlığının sona ermesiyle Fransa Ligue 1’de her yılda yeni bir takım şampiyonluğunu ilan etmeye başlamıştı. 1994’te PSG; 95’te Nantes, 96’da Auxerre, 97’de Monaco, 98’de Lens, 99’da Bordeaux, 2000’de Monaco ve 2012’de Nantes şampiyon oldu.
Ancak 2002’den itibaren Lyon gerçeğiyle tanışıyordu Fransa Ligue 1. Üst üste 7 yıl şampiyon olan Lyon, Avrupa’nın 5 büyük liginde en uzun süre şampiyonluk yaşayan ilk takımdı. Lyon’un hegemonyasının yıkılmasıyla 2009-12 arasında yine tam 4 değişik takım şampiyonluk yaşadı. 2013’ten itibaren ise Arap sermayesini arkasına alan PSG’nin ezici üstünlüğü görülmeye başladı. Üst üste 4 yıl şampiyon olan PSG, geçen sezon unvanını Rus sermayesinin desteğini alan Monaco’ya kaptırmıştı. Bu sezon ise bitime 5 hafta kala hem de en yakın takipçisi Monaco’yu 7-1 yenerek unvanını geri aldı. Futbol tarihinin en pahalı transferini gerçekleştiren PSG, bu şekilde devam ederse Fransa’da başka takımların şampiyonluğu hayal olacaktır.
ŞİKE SKANDALININ ARDINDAN
İtalya Serie A’da Juventus lütfederse diğer takımların şampiyon olacağı bir dönemden geçiyoruz. Son 6 yılda üst üste şampiyon olan Juventus, en yakın rakibi Napoli’nin önünde 7. şampiyonluğu için gün saymaya devam ediyor. Hayli köklü bir lig olan Serie A’da şampiyonluk Torino takımları Juventus ve Torino ile Milano takımları Milan ve İnter arasında paylaşıldı hep. Bu iki şehrin 4 takımı toplamda 76 şampiyonluk gördü. Bunlardan 33’ü tek başına Juventus’a ait. 2000’li yıllarda Milan’ın eski gücünü kaybetmesiyle sivrilen Juventus, 2006’da şike sebebiyle ligden düşürülmüştü.
Kralın ölümü, İnter’e yaradı. 18 yıl aradan sonra 2007’de şampiyonluğa ulaşan İnter üst üste 4 yıl bu unvanını korudu. 2011’de Milan şampiyon olurken, yeniden çıktığı Serie A’da eski gücünü yakalayan Juventus şova kaldığı yerden devam edecekti. 2012’den sonra diğer takımlar sadece ikincilik için yarışırken, şampiyonluğun tek adresi Juventus oldu. Oysa Serie A’da bir zamanlar bugün şampiyonlukta esamesi okunmayan Bologna, Sampdoria, Lazio, Verona, Napoli ve Fiorentina zirve yarışında öne çıkabiliyordu. Genoa ve Torino’nun şampiyonlukları tarih öncesi gibi geliyor şimdi. Yakın dönemde Milan ve İnter gibi devlerin şampiyonluğu bile hayal gibi. Serie A’nın tek gerçeği var artık: Juventus.
Benzer durum kısmen İspanya La Liga için de geçerli. La Liga’da şampiyonluk Real Madrid ve Barcelona arasında gidip gelirken, bu kuralı son dönemde sadece 2014’te Atletico Madrid bozdu. 2000’de Deportivo La Coruna’nın, 2002 ve 2004’te Valencia’nın yaşadığı şampiyonluk ise bugün için neredeyse imkânsız.
[Hasan Cücük] 18.4.2018 [TR724]
BUNDESLİGA’DA DENGE BOZULDU
1963-64 sezonunda start alan Bundesliga’nın ilk şampiyonu FC Köln olmuştu. Bundesliga’nın ilk 7 yılında 7 farklı takımın şampiyonluk yaşadığını biliyoruz. Bu kuralı Borussia Mönchengladbach bozacaktı. 1969-70 sezonunu şampiyon tamamlayan Mönchengladbach, ertesi sezonda unvanını koruyup Bundesliga’da üst üste iki yıl şampiyon olan ilk takım oldu. Bundesliga’nın 6. yılında ilk şampiyonluğunu yaşayan Bayern Münih ise, 1971’den itibaren varlığını hissettirmeye başlayacaktı. Bu tarihten itibaren 3 yıl üst üste Bundesliga’yı zirvede bitiren Bayern Münih’in hegemonyasına, onun ardından 3 yıl üst üste şampiyon olan Borussia Mönchengladbach son veriyordu.
1970’li yılların sonunda bu kez devreye Hamburg girdi. Ama artık Alman futbolunda Bayern Münih gerçeği vardı. Arada bir farklı takımlar şampiyon olsa da ağırlıklı olarak şampiyonluğun adresi Bayern Münih’ti. Ancak yeni takımlar da kendilerini gösterme şansına sahipti. 1984’te Stuttgart, 1988’de Werder Bremen, 1991’de FC Kaiserslautern tarihlerinde ilk kez Bundesliga şampiyonluğuna ulaşmıştı. Alman futbolunun bir başka devi olacak olan Borussia Dortmund ilk şampiyonluğunu 1995’te elde ederken, ertesi sezon da unvanını koruyacaktı. En ilginç serüvenlerden birine sahip takımsa FC Kaiserslautern. 1991’de şampiyon olan takım, kısa süre sonra ligden düştü ve 1997’de tekrar Bundesliga’ya çıkma başarısı gösterdi. Üstelik yeniden lige döndüğü sezonu da lider tamamladı. 2004’te Werder Bremen, 2009’da VfL Wolfsburg tarihinde ilk kez şampiyonluk yaşayacaktı ama bu yıllarda Bayern Münih gerçeği kendini dayatmaya başlamıştı.
Bayern Münih’in görünürdeki tek rakibi Borussia Dortmund. Ancak aradaki rekabette Bavyera ekibi 13 şampiyonluğa sahipken Dortmund’un sadece 3 kez mutlu sona ulaştığını hatırlatalım. Bundesliga’da artık Werder Bremen’in, Stuttgart’ın, Hamburg’un, FC Kaiserslautern’in ve VfL Wolfsburg’un şampiyon olma ihtimali düşük görünüyor. Artık Alman futbolunun tek gerçeği var: Bayern Münih. Bavyera ekibi rakipsiz olduğunu üst üste 6. kez şampiyon olarak gösterdi.
PARANIN GÜCÜ FRANSA’DA HİSSEDİLDİ
Fransa Ligue 1’i farkı kılan özelliği sezon öncesi şampiyonun hangi takımı olacağını tahmin etmenin zorluğuydu. Bu uygulamayı 2000’li yılların başında Lyon, son dönemde ise PSG bozmaya başladı. Fransa Ligue 1’de 1989-93 arasında üst üste 5 yıl Marsilya şampiyon olurken, 1993’te şikeden dolayı son şampiyonluğu silinecekti. Marsilya baskınlığının sona ermesiyle Fransa Ligue 1’de her yılda yeni bir takım şampiyonluğunu ilan etmeye başlamıştı. 1994’te PSG; 95’te Nantes, 96’da Auxerre, 97’de Monaco, 98’de Lens, 99’da Bordeaux, 2000’de Monaco ve 2012’de Nantes şampiyon oldu.
Ancak 2002’den itibaren Lyon gerçeğiyle tanışıyordu Fransa Ligue 1. Üst üste 7 yıl şampiyon olan Lyon, Avrupa’nın 5 büyük liginde en uzun süre şampiyonluk yaşayan ilk takımdı. Lyon’un hegemonyasının yıkılmasıyla 2009-12 arasında yine tam 4 değişik takım şampiyonluk yaşadı. 2013’ten itibaren ise Arap sermayesini arkasına alan PSG’nin ezici üstünlüğü görülmeye başladı. Üst üste 4 yıl şampiyon olan PSG, geçen sezon unvanını Rus sermayesinin desteğini alan Monaco’ya kaptırmıştı. Bu sezon ise bitime 5 hafta kala hem de en yakın takipçisi Monaco’yu 7-1 yenerek unvanını geri aldı. Futbol tarihinin en pahalı transferini gerçekleştiren PSG, bu şekilde devam ederse Fransa’da başka takımların şampiyonluğu hayal olacaktır.
ŞİKE SKANDALININ ARDINDAN
İtalya Serie A’da Juventus lütfederse diğer takımların şampiyon olacağı bir dönemden geçiyoruz. Son 6 yılda üst üste şampiyon olan Juventus, en yakın rakibi Napoli’nin önünde 7. şampiyonluğu için gün saymaya devam ediyor. Hayli köklü bir lig olan Serie A’da şampiyonluk Torino takımları Juventus ve Torino ile Milano takımları Milan ve İnter arasında paylaşıldı hep. Bu iki şehrin 4 takımı toplamda 76 şampiyonluk gördü. Bunlardan 33’ü tek başına Juventus’a ait. 2000’li yıllarda Milan’ın eski gücünü kaybetmesiyle sivrilen Juventus, 2006’da şike sebebiyle ligden düşürülmüştü.
Kralın ölümü, İnter’e yaradı. 18 yıl aradan sonra 2007’de şampiyonluğa ulaşan İnter üst üste 4 yıl bu unvanını korudu. 2011’de Milan şampiyon olurken, yeniden çıktığı Serie A’da eski gücünü yakalayan Juventus şova kaldığı yerden devam edecekti. 2012’den sonra diğer takımlar sadece ikincilik için yarışırken, şampiyonluğun tek adresi Juventus oldu. Oysa Serie A’da bir zamanlar bugün şampiyonlukta esamesi okunmayan Bologna, Sampdoria, Lazio, Verona, Napoli ve Fiorentina zirve yarışında öne çıkabiliyordu. Genoa ve Torino’nun şampiyonlukları tarih öncesi gibi geliyor şimdi. Yakın dönemde Milan ve İnter gibi devlerin şampiyonluğu bile hayal gibi. Serie A’nın tek gerçeği var artık: Juventus.
Benzer durum kısmen İspanya La Liga için de geçerli. La Liga’da şampiyonluk Real Madrid ve Barcelona arasında gidip gelirken, bu kuralı son dönemde sadece 2014’te Atletico Madrid bozdu. 2000’de Deportivo La Coruna’nın, 2002 ve 2004’te Valencia’nın yaşadığı şampiyonluk ise bugün için neredeyse imkânsız.
[Hasan Cücük] 18.4.2018 [TR724]
Geçmişin jurnalcilerinden günümüzün muhbirlerine [Dr. Serdar Efeoğlu]
Geçtiğimiz günlerde Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde bir araştırma görevlisinin dört akademisyeni katletmesi önemli bir gündem oluşturdu. Olayın arka planından, katil asistanın AKP ve AKP liderinin istekleri doğrultusunda etrafındaki mesai arkadaşlarını ihbar eden bir kişi olduğunun ortaya çıkması ise kamuoyunda büyük bir şaşkınlığa yol açtı.
Katil asistan, birçok kişinin işinden olmasına ve hapse atılmasına neden olan bir kişiydi. Bu kişi, “iftiracı bir muhbir” olarak “Başyücelik” makamının isteği doğrultusunda yaptığı asılsız ihbarlarla birçok insanın hayatını karartmıştı. Ancak attığı iftiraların hesabını vermeye başlayınca da dört kişiyi katletmişti.
Siyasi iktidarın emrindeki yargı, yayın yasağı getirerek “muhbiri korumayı” bir görev bildi. Ama daha ilginç olan katil asistanın aynı zamanda yandaş sendikanın dergisinde “Erdemli İnsan Yetiştirme Modeli” adıyla bir çalışma yayınlamış olmasıydı.
ABDÜLHAMİT’İN JURNALCİLERİ
Abdülaziz’in bir askeri darbe ile tahttan indirilmesi, ardından şüpheli bir şekilde ölümü, kardeşi V. Murat’ın ancak doksan beş gün padişahlık yapabilmesi, hükümdarlığının ilk yıllarında yaşadığı Çırağan Vakası ve Aziz Bey-Skalyeri Komitesi’nin darbe teşebbüsleri Abdülhamit’i iyice vehimli yapmış ve saltanatı süresince tahttan indirilme veya bir suikasta kurban gitme endişesiyle yaşamasına yol açmıştı.
Bu nedenle Abdülhamit ülke çapında hafiyelik teşkilatına büyük önem vermiş ve her yerden haber almaya çalışmıştı. Padişahın endişelerini fark eden hafiyeler, Yıldız’a mübalağalı raporlar vererek para, rütbe ve makam elde etmeye çalışmışlardı. Bu durum bir süre sonra “ihsan-ı Şahane” için resmi görevliler haricinde birçok kişinin birbirini Saray’a jurnallemesine yol açtı.
Jurnallerin önemli bir kısmı üst makamlara gelmek veya rakiplerini tasfiye etmek amacıyla yazılıyordu. “Muhbirler”, aslı astarı olmayan jurnallerle Abdülhamit’in gözüne girmeyi çalışıyorlardı.
Bazı jurnalciler de Padişah’a suikast planları hakkında ihbarda bulunarak para kazanmaya çalışıyorlardı. Bu ihbarların çoğu asılsız çıksa da bunları gönderenlere ceza verilmemesi, jurnalciliği her zaman cazip hale getirmekteydi.
JURNALLERİN VE JURNALCİLİĞİN SONU
Abdülhamit’in muhbirliği teşvik etmesi, Yıldız’a jurnal yağmasına neden olmuş ve jurnallerin sayısı birkaç milyonu bulmuştu. Jurnallerin çoğunun muhatabı doğrudan Padişah’tı. Ancak Yıldız’ı işgal edenlerin, jurnallerin birçoğunun altında Abdülhamit’in kendi el yazısıyla “itibara değmez” notunu görmeleri, gelen ihbarların çoğunun “asılsız” olduğunu gösteriyordu.
İttihatçılar Yıldız Sarayı’nı işgal ettiklerinde Jurnal Dairesi’ne de girdiler ve “namus timsali” olarak bilinen birçok kişinin asılsız jurnaller gönderdiğini gördüler. Bunlar arasında İttihat ve Terakki üyelerinin jurnalleriyle de karşılaşınca bütün jurnalleri yaktılar. Böylece bir “tek adam” rejimi olan Abdülhamit devrinin ahlak ve karakterini ortaya koyan bu belgeleri yok ettiler.
Geriye kalan jurnallerden bazıları Asaf Tugay ve Faiz Demiroğlu tarafından yayınlandı. İttihatçılar, Abdülhamit devri hafiyelerinin isimlerini de bir risale basarak bütün kamuoyu ile paylaştılar.
Abdülhamit, hafiyeliğe bu kadar önem vermesine rağmen 1905’de Yıldız Camii çıkışında bir suikasta maruz kaldı. Ayrıca Rumeli’de İttihatçıların büyük bir muhalif grup haline gelmesini kavrayamadığı gibi hal’ ile sonuçlanacak 31 Mart Olayını da önleyemedi. İstihbaratın bu yetersizliği, istihbarat teşkilatının profesyonelliğini kaybederek tamamen para ve makam peşinde koşan bir muhbirliğe dönüşmesinin sonucudur.
ATATÜRK DÖNEMİNİN MUHBİRLERİ
Cumhuriyetin kurucusu Atatürk de Abdülhamit gibi birçok suikast girişimine maruz kaldı. Özellikle Mustafa Sagir olayı ve İzmir Suikastı teşebbüsü, Atatürk’ün vehmini artırmış olmalıdır.
Dönemin raporlarında birçok unsuru düşman gören bir yaklaşımın öne çıkması, böyle bir vehmin sonucudur. 1927’de Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilen bir yazıda; “Hürriyet ve İtilafçılar ve emsali cemiyetler, Kürtler, Çerkesler, Siyonistler, Dönmeler, Hanedan-ı Osmanî, mütekaidin kadro, harici olanlar, İranlılar, Ermeniler, Rumlar, İttihatçılarla Terakkiperverler” şeklinde çok geniş bir “rejim düşmanları listesi” yer almıştı.
Nutuk’a bakıldığında da Atatürk’ün yine geniş bir kesimi potansiyel düşman olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Kazım Karabekir, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Cevat Paşa, Cafer Tayyar Paşa gibi Kurtuluş Savaşı boyunca birlikte hareket ettiği birçok isim artık “düşman” gruba dâhil edilmiştir. Bu listelerin oluşmasında muhbirlerin önemli bir rolü olmuştur.
Bu yıllarda yurt içinden ve yurt dışından Atatürk’e ve Çankaya Köşkü’ne saldırılar olacağına dair çoğu zaman mübalağalı raporlar gönderilmektedir. Bu raporlar, Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet ve Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivlerinde bol miktarda bulunmaktadır.
Raporlarda genellikle; yurtdışında bulunan Vahdettin başta olmak üzere Osmanlı hanedanı, son Halife Abdülmecid, Çerkez Ethem ve sürgüne gönderilen Yüzelliliklerin isimleri yer almakta; bazı devletlerin desteğiyle Türkiye’nin rejimine ve Atatürk’e karşı birtakım planlarından söz edilmektedir.
Raporların inandırıcı olabilmesi için Türkiye içinden “yerli işbirlikçi” dâhil edilmekte, bu isim de genellikle Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasıyla siyaset dışına itilen Kazım Karabekir olmaktadır. Yurtdışında ciddi şekilde maddi problem yaşadıkları bilinen Vahdettin ve diğer hanedan mensuplarının suikast ihbarlarında “maddi finans kaynağı” olarak gösterilmeleri, bu raporlara ihtiyatla yaklaşılması gerektiğinin kanıtıdır.
Yine 1940 yılında Ermenilerin İnönü’ye suikast yapacaklarına dair bir ihbar üzerine yapılan incelemede; Kayseri-Yahyalı’da bazı şahısların Ermenilerin mallarını ele geçirmek amacıyla bu iddialarda bulunduklarının anlaşılması, “muhbirlerin beyanlarının” çok iyi araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bu tür ihbarlarda muhbirin kişiliği ve karakteri de çok önemlidir. Örneğin Yüzelliliklerden birisi olan Kiraz Hamdi, “Köstence muhbiri” olarak birçok rapor göndermiş, fakat çoğuna bir işlem yapma gereği bile duyulmamıştır. Emniyet raporlarında “686” olarak kodlanan Hamdi’ye muhbirliği karşılığında yüklü miktarda para ödenmesi ve bu sayede İstanbul’dakinden çok daha rahat bir hayat sürmesi, amacını açıkça göstermektedir.
MUHBİRLİĞİN HORTLAMASI
Günümüzde jurnalcilik ve muhbirlik yeniden hortlatılarak muhtarlar başta olmak üzere herkesin akraba ve komşu ayrımı yapmadan birilerini şikâyet etmesi istendi. AKP’nin on dört yıllık iktidarı sonrasında 15 Temmuz’u bile öngöremeyen MİT’i sorgulamak yerine halkı George Orwell’ın “1984” romanındaki gibi “muhbir” yapması, ülke çapında büyük bir ihbar furyası başlattı.
Binlerce kişi mesai arkadaşlarını, komşularını, dost ve akrabalarını şikâyet ederek bu kampanyaya iştirak etti. Muhbirler bunun bir “vatan görevi” olduğunu söyleseler de amaçlarının para, makam veya “birilerine yaranmak” olduğu çok açıktır. Bu ihbarlar ve iftiralarla binlerce insan işini kaybetti ve hapse atıldı.
AKADEMİSYENLER NİYE MUHBİR OLUR?
Günümüzde AKP eliyle teşvik edilen muhbirliğe eğitimsiz kişiler kadar eğitimli kitlenin de alet olması çok üzücü bir durumdur. Ülkemizin önde gelen üniversitelerinin “anlı şanlı Hocaları” da bu kampanyaya katılarak arkadaşlarını ihbar ettiler.
Bilimle uğraşmak yerine “siyasetin hukuka aykırı emirlerini” uygulamayı tercih eden “muhbir akademisyenler”, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde olduğu gibi muktedirlerin hukuksuzluklarının yanında yer aldılar. Bu sayede kadro, bölüm başkanlığı, dekanlık ve rektörlük yarışında rakiplerini saf dışı ettiler.
Eskişehir’de yaşanan hadise ise madalyonun görünmeyen yüzünü ortaya koydu. Bu hadisede, gerçek dışı ihbarlarla ciddi mağduriyetler yaşayan akademisyenler yerine muhbirliğinin tersine dönmesiyle sıkıntılar yaşayan bir ihbarcının “katil” olması, yapılan uygulamaların yanlışlığını gözler önüne serdi.
Bu aşamada yapılması gereken profesyonel istihbaratın önüne geçen “muhbirlik” sisteminden vazgeçilmesi ve yargının bu tür ihbarları dikkate almamasıdır. Aksi takdirde Eskişehir’de yaşanan olaylara benzer birçok facia yaşanacak ve muhbirliğe soyunan akademisyenler, Osmangazi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi YÖK ve üniversite yönetimlerinin kendilerini ortada bıraktığına şahit olacaklardır.
Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da hakkında asılsız ihbarlarla hayatı karartılan kişilerin bu muhbirleri hukuki sürece mutlaka dâhil etmeleridir. İttihatçıların Abdülhamit zamanının jurnallerini yaktıkları türden bir olaya fırsat verilmemeli ve yasal dayanağı olmayan ihbarlarda bulunan muhbirlerin hukuk önünde hesap vermeleri sağlanmalıdır.
Kaynaklar: A. Dikici, “Polis Arşiv Belgelerine Göre Atatürk ve Diğer Devlet Adamlarına Yönelik Suikast Girişimleri”, ATAM, Kasım 2014, S. 90; Ş. Halıcı, Yüzellilikler, AÜ SBE yüksek lisans tezi, 1998; F. Demiroğlu, Abdülhamid’e Verilen Jurnaller, İstanbul 1955.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 18.4.2018 [TR724]
Katil asistan, birçok kişinin işinden olmasına ve hapse atılmasına neden olan bir kişiydi. Bu kişi, “iftiracı bir muhbir” olarak “Başyücelik” makamının isteği doğrultusunda yaptığı asılsız ihbarlarla birçok insanın hayatını karartmıştı. Ancak attığı iftiraların hesabını vermeye başlayınca da dört kişiyi katletmişti.
Siyasi iktidarın emrindeki yargı, yayın yasağı getirerek “muhbiri korumayı” bir görev bildi. Ama daha ilginç olan katil asistanın aynı zamanda yandaş sendikanın dergisinde “Erdemli İnsan Yetiştirme Modeli” adıyla bir çalışma yayınlamış olmasıydı.
ABDÜLHAMİT’İN JURNALCİLERİ
Abdülaziz’in bir askeri darbe ile tahttan indirilmesi, ardından şüpheli bir şekilde ölümü, kardeşi V. Murat’ın ancak doksan beş gün padişahlık yapabilmesi, hükümdarlığının ilk yıllarında yaşadığı Çırağan Vakası ve Aziz Bey-Skalyeri Komitesi’nin darbe teşebbüsleri Abdülhamit’i iyice vehimli yapmış ve saltanatı süresince tahttan indirilme veya bir suikasta kurban gitme endişesiyle yaşamasına yol açmıştı.
Bu nedenle Abdülhamit ülke çapında hafiyelik teşkilatına büyük önem vermiş ve her yerden haber almaya çalışmıştı. Padişahın endişelerini fark eden hafiyeler, Yıldız’a mübalağalı raporlar vererek para, rütbe ve makam elde etmeye çalışmışlardı. Bu durum bir süre sonra “ihsan-ı Şahane” için resmi görevliler haricinde birçok kişinin birbirini Saray’a jurnallemesine yol açtı.
Jurnallerin önemli bir kısmı üst makamlara gelmek veya rakiplerini tasfiye etmek amacıyla yazılıyordu. “Muhbirler”, aslı astarı olmayan jurnallerle Abdülhamit’in gözüne girmeyi çalışıyorlardı.
Bazı jurnalciler de Padişah’a suikast planları hakkında ihbarda bulunarak para kazanmaya çalışıyorlardı. Bu ihbarların çoğu asılsız çıksa da bunları gönderenlere ceza verilmemesi, jurnalciliği her zaman cazip hale getirmekteydi.
JURNALLERİN VE JURNALCİLİĞİN SONU
Abdülhamit’in muhbirliği teşvik etmesi, Yıldız’a jurnal yağmasına neden olmuş ve jurnallerin sayısı birkaç milyonu bulmuştu. Jurnallerin çoğunun muhatabı doğrudan Padişah’tı. Ancak Yıldız’ı işgal edenlerin, jurnallerin birçoğunun altında Abdülhamit’in kendi el yazısıyla “itibara değmez” notunu görmeleri, gelen ihbarların çoğunun “asılsız” olduğunu gösteriyordu.
İttihatçılar Yıldız Sarayı’nı işgal ettiklerinde Jurnal Dairesi’ne de girdiler ve “namus timsali” olarak bilinen birçok kişinin asılsız jurnaller gönderdiğini gördüler. Bunlar arasında İttihat ve Terakki üyelerinin jurnalleriyle de karşılaşınca bütün jurnalleri yaktılar. Böylece bir “tek adam” rejimi olan Abdülhamit devrinin ahlak ve karakterini ortaya koyan bu belgeleri yok ettiler.
Geriye kalan jurnallerden bazıları Asaf Tugay ve Faiz Demiroğlu tarafından yayınlandı. İttihatçılar, Abdülhamit devri hafiyelerinin isimlerini de bir risale basarak bütün kamuoyu ile paylaştılar.
Abdülhamit, hafiyeliğe bu kadar önem vermesine rağmen 1905’de Yıldız Camii çıkışında bir suikasta maruz kaldı. Ayrıca Rumeli’de İttihatçıların büyük bir muhalif grup haline gelmesini kavrayamadığı gibi hal’ ile sonuçlanacak 31 Mart Olayını da önleyemedi. İstihbaratın bu yetersizliği, istihbarat teşkilatının profesyonelliğini kaybederek tamamen para ve makam peşinde koşan bir muhbirliğe dönüşmesinin sonucudur.
ATATÜRK DÖNEMİNİN MUHBİRLERİ
Cumhuriyetin kurucusu Atatürk de Abdülhamit gibi birçok suikast girişimine maruz kaldı. Özellikle Mustafa Sagir olayı ve İzmir Suikastı teşebbüsü, Atatürk’ün vehmini artırmış olmalıdır.
Dönemin raporlarında birçok unsuru düşman gören bir yaklaşımın öne çıkması, böyle bir vehmin sonucudur. 1927’de Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilen bir yazıda; “Hürriyet ve İtilafçılar ve emsali cemiyetler, Kürtler, Çerkesler, Siyonistler, Dönmeler, Hanedan-ı Osmanî, mütekaidin kadro, harici olanlar, İranlılar, Ermeniler, Rumlar, İttihatçılarla Terakkiperverler” şeklinde çok geniş bir “rejim düşmanları listesi” yer almıştı.
Nutuk’a bakıldığında da Atatürk’ün yine geniş bir kesimi potansiyel düşman olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Kazım Karabekir, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Cevat Paşa, Cafer Tayyar Paşa gibi Kurtuluş Savaşı boyunca birlikte hareket ettiği birçok isim artık “düşman” gruba dâhil edilmiştir. Bu listelerin oluşmasında muhbirlerin önemli bir rolü olmuştur.
Bu yıllarda yurt içinden ve yurt dışından Atatürk’e ve Çankaya Köşkü’ne saldırılar olacağına dair çoğu zaman mübalağalı raporlar gönderilmektedir. Bu raporlar, Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet ve Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivlerinde bol miktarda bulunmaktadır.
Raporlarda genellikle; yurtdışında bulunan Vahdettin başta olmak üzere Osmanlı hanedanı, son Halife Abdülmecid, Çerkez Ethem ve sürgüne gönderilen Yüzelliliklerin isimleri yer almakta; bazı devletlerin desteğiyle Türkiye’nin rejimine ve Atatürk’e karşı birtakım planlarından söz edilmektedir.
Raporların inandırıcı olabilmesi için Türkiye içinden “yerli işbirlikçi” dâhil edilmekte, bu isim de genellikle Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasıyla siyaset dışına itilen Kazım Karabekir olmaktadır. Yurtdışında ciddi şekilde maddi problem yaşadıkları bilinen Vahdettin ve diğer hanedan mensuplarının suikast ihbarlarında “maddi finans kaynağı” olarak gösterilmeleri, bu raporlara ihtiyatla yaklaşılması gerektiğinin kanıtıdır.
Yine 1940 yılında Ermenilerin İnönü’ye suikast yapacaklarına dair bir ihbar üzerine yapılan incelemede; Kayseri-Yahyalı’da bazı şahısların Ermenilerin mallarını ele geçirmek amacıyla bu iddialarda bulunduklarının anlaşılması, “muhbirlerin beyanlarının” çok iyi araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bu tür ihbarlarda muhbirin kişiliği ve karakteri de çok önemlidir. Örneğin Yüzelliliklerden birisi olan Kiraz Hamdi, “Köstence muhbiri” olarak birçok rapor göndermiş, fakat çoğuna bir işlem yapma gereği bile duyulmamıştır. Emniyet raporlarında “686” olarak kodlanan Hamdi’ye muhbirliği karşılığında yüklü miktarda para ödenmesi ve bu sayede İstanbul’dakinden çok daha rahat bir hayat sürmesi, amacını açıkça göstermektedir.
MUHBİRLİĞİN HORTLAMASI
Günümüzde jurnalcilik ve muhbirlik yeniden hortlatılarak muhtarlar başta olmak üzere herkesin akraba ve komşu ayrımı yapmadan birilerini şikâyet etmesi istendi. AKP’nin on dört yıllık iktidarı sonrasında 15 Temmuz’u bile öngöremeyen MİT’i sorgulamak yerine halkı George Orwell’ın “1984” romanındaki gibi “muhbir” yapması, ülke çapında büyük bir ihbar furyası başlattı.
Binlerce kişi mesai arkadaşlarını, komşularını, dost ve akrabalarını şikâyet ederek bu kampanyaya iştirak etti. Muhbirler bunun bir “vatan görevi” olduğunu söyleseler de amaçlarının para, makam veya “birilerine yaranmak” olduğu çok açıktır. Bu ihbarlar ve iftiralarla binlerce insan işini kaybetti ve hapse atıldı.
AKADEMİSYENLER NİYE MUHBİR OLUR?
Günümüzde AKP eliyle teşvik edilen muhbirliğe eğitimsiz kişiler kadar eğitimli kitlenin de alet olması çok üzücü bir durumdur. Ülkemizin önde gelen üniversitelerinin “anlı şanlı Hocaları” da bu kampanyaya katılarak arkadaşlarını ihbar ettiler.
Bilimle uğraşmak yerine “siyasetin hukuka aykırı emirlerini” uygulamayı tercih eden “muhbir akademisyenler”, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde olduğu gibi muktedirlerin hukuksuzluklarının yanında yer aldılar. Bu sayede kadro, bölüm başkanlığı, dekanlık ve rektörlük yarışında rakiplerini saf dışı ettiler.
Eskişehir’de yaşanan hadise ise madalyonun görünmeyen yüzünü ortaya koydu. Bu hadisede, gerçek dışı ihbarlarla ciddi mağduriyetler yaşayan akademisyenler yerine muhbirliğinin tersine dönmesiyle sıkıntılar yaşayan bir ihbarcının “katil” olması, yapılan uygulamaların yanlışlığını gözler önüne serdi.
Bu aşamada yapılması gereken profesyonel istihbaratın önüne geçen “muhbirlik” sisteminden vazgeçilmesi ve yargının bu tür ihbarları dikkate almamasıdır. Aksi takdirde Eskişehir’de yaşanan olaylara benzer birçok facia yaşanacak ve muhbirliğe soyunan akademisyenler, Osmangazi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi YÖK ve üniversite yönetimlerinin kendilerini ortada bıraktığına şahit olacaklardır.
Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da hakkında asılsız ihbarlarla hayatı karartılan kişilerin bu muhbirleri hukuki sürece mutlaka dâhil etmeleridir. İttihatçıların Abdülhamit zamanının jurnallerini yaktıkları türden bir olaya fırsat verilmemeli ve yasal dayanağı olmayan ihbarlarda bulunan muhbirlerin hukuk önünde hesap vermeleri sağlanmalıdır.
Kaynaklar: A. Dikici, “Polis Arşiv Belgelerine Göre Atatürk ve Diğer Devlet Adamlarına Yönelik Suikast Girişimleri”, ATAM, Kasım 2014, S. 90; Ş. Halıcı, Yüzellilikler, AÜ SBE yüksek lisans tezi, 1998; F. Demiroğlu, Abdülhamid’e Verilen Jurnaller, İstanbul 1955.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 18.4.2018 [TR724]
Afgan veli ve öğrenciler Maarif yetkililerini gaspedilen okuldan kovdu: Hırsızlar dışarı! [Necdet Çelik]
Afganistan’da 22 yıldır faaliyet gösteren Afgan-Türk okullarının, Maarif vakfına devredilmesinin ardından okula Mezarışerif’teki okula gelen Başkonsolos Şevki Seçkin Alpay, Tika Koordibatörü Zeki Bulduk ve maarif yetkilileri ummadıkları bir tepkiyle karşılaştı.
Geçtiğimiz hafta düzenledikleri basın toplantısında Maarif vakfıyla yapılan anlaşmanın yasadışı olduğunu belirten veliler, okulu devralmaya gelen yetkilileri ‘Hırsız var’, Hırsızlar dışarı’ sloganlarıyla karşıladı.
Yerel kaynakların bildirdiğine göre, Maarif Vakfı Afganistan sorumlusu Mucib Uludağ, Türk konsolosluğu yetkileri ağır silahlı Afgan güvenlik güçleri eşliğinde bugün öğleden sonra Mezarı Şerif’teki Afgan-Türk Lisesi’ne geldi. Öğrencileri dışarı çıkaran askerler, okulu devralmak için müdür odasına yöneldi. Ancak burada, velilerin direnişiyle karşIlaştı. Veli komitesi üyeleri, yasadışı olarak niteledikleri girişime karşı çıktı.
Velilerin direncini aşamayan Maarif heyeti, bir süre sonra okulu terk etti. Veliler, geceyi nöbetleşe okulda geçirme kararı aldı.
Protestoya öfkelenen AKP’li Konsolos ve Maarif Vakfı yetkilileri, sınıfların camlarını kırarak okuldan ayrıldı.
‘HUKUKSUZ ANLAŞMAYI LAĞVEDİN’
Veli Komitesi Başkanı Abdulşükür Dadres ve okulun velileri Afgan hükümetine çağrı yaparak, hukuksuz anlaşmayı lağvetmelerini istemişti. Dadres, “Afganistan’ın kültür ve eğitim alanına karışmanın bedeli ağır olacak. Belki sizler bu okulları teslim alırsınız ama buraya kimse giremez. Biz meselelerin kanunlar çerçevesinde çözülmesini istiyoruz. Biz yasadışı hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. şu saatten itibaren Meydana gelecek herhangi negatif sonuçtan, Hem Afgan hükümeti hem Türk hükümeti sorumludur.” demişti.
[Necdet Çelik] 17.4.2018 [TR724]
Geçtiğimiz hafta düzenledikleri basın toplantısında Maarif vakfıyla yapılan anlaşmanın yasadışı olduğunu belirten veliler, okulu devralmaya gelen yetkilileri ‘Hırsız var’, Hırsızlar dışarı’ sloganlarıyla karşıladı.
Yerel kaynakların bildirdiğine göre, Maarif Vakfı Afganistan sorumlusu Mucib Uludağ, Türk konsolosluğu yetkileri ağır silahlı Afgan güvenlik güçleri eşliğinde bugün öğleden sonra Mezarı Şerif’teki Afgan-Türk Lisesi’ne geldi. Öğrencileri dışarı çıkaran askerler, okulu devralmak için müdür odasına yöneldi. Ancak burada, velilerin direnişiyle karşIlaştı. Veli komitesi üyeleri, yasadışı olarak niteledikleri girişime karşı çıktı.
Velilerin direncini aşamayan Maarif heyeti, bir süre sonra okulu terk etti. Veliler, geceyi nöbetleşe okulda geçirme kararı aldı.
Protestoya öfkelenen AKP’li Konsolos ve Maarif Vakfı yetkilileri, sınıfların camlarını kırarak okuldan ayrıldı.
‘HUKUKSUZ ANLAŞMAYI LAĞVEDİN’
Veli Komitesi Başkanı Abdulşükür Dadres ve okulun velileri Afgan hükümetine çağrı yaparak, hukuksuz anlaşmayı lağvetmelerini istemişti. Dadres, “Afganistan’ın kültür ve eğitim alanına karışmanın bedeli ağır olacak. Belki sizler bu okulları teslim alırsınız ama buraya kimse giremez. Biz meselelerin kanunlar çerçevesinde çözülmesini istiyoruz. Biz yasadışı hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. şu saatten itibaren Meydana gelecek herhangi negatif sonuçtan, Hem Afgan hükümeti hem Türk hükümeti sorumludur.” demişti.
[Necdet Çelik] 17.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)