Kitaplara kucak açan bütün mekânlar akrabadır. Hangi ülkede, hangi dilde olursa olsun has bir kitabevi içeri adım atar atmaz tanıdık gelir insana.
Kitabevlerinin tarihini anlatan çalışmasında* Jorge Carrión çerçeveyi geniş çiziyor: “Her kitabevi dünyanın küçültülmüş bir versiyonudur.” Bu mikro dünyada rafları ayıran koridorlar ülkeler (diller) arasındaki sınırlara benzer. Gelgelelim, kitabevinde sınırları aşmak için pasaporta ihtiyaç yoktur.
Belki de bu yüzden kitabevlerinin sılada ya da uzakta olmakla ilgili bir çağrışımı var. Gurbette ya da sürgündeki bir kitap tutkunu için sılaya dönüş bir kitabevinin kapısından girmekle başlar. Kendi ülkesinde bir tür ruh sürgününde yaşayan Adolfo Bioy Casares’in kitapları ve edebiyatı gerçek sıla olarak tanımlaması mecazdan ibaret değildi.
Dünyanın en demokratik buluşlarından olan halk kütüphanesi vazgeçilmezdir ama tutkumuzun ve kitaba sahip olma arzumuzun karşılık bulduğu yer yalnızca kitabevidir. Kütüphane ile kitabevinin tarihteki yolculuğu da çok farklı: Kütüphanede hep kurumsal destek ve devamlılık söz konusudur, kitabevi ise hep belirsiz bir geleceğe bakar. Biri kitabı korur ve saklar, öteki dolaşıma sokar.
Alberto Manguel, Okumanın Tarihi’nde kitabın 12. yüzyıl civarında ticari bir meta olarak ortaya çıktığını söylüyor. Kitabevlerinin kurumsallaşması için birkaç yüzyıl daha beklemek gerekmiş. Günümüzde hâlâ ayakta olan en eski kitabevi, Lizbon’daki Livraria Bertrand, kapılarını 17. yüzyılda açmış.
Tarih boyunca kitabevinin kendini aşan işlevler gördüğünü biliyoruz. Latin Amerika’da faşizme direnişin üssü olmuş bir kitapçıyla Moskova’da Sovyet rejiminin teröründen kaçan yazarlara kapılarını açan Yazarlar Evi örneğin, aynı çizgide buluşuyor.
Bir kitabevi döneminin kültürel simgesi de olabiliyor, Paris’teki Shakespeare & Company gibi… Sylvia Beach’in kitapçı dükkânı aynı zamanda otel işlevi görmüştü. Hemingway’in kitap ödünç almak için uğradığı (o dönemde kitap alacak parası olmadığını anlatır anılarında), James Joyce’un borç istemek için (mutlaka öğle üzeri) ayaküstü göründüğü, Gertrude Stein’ın mekânın sahibiymişçesine müşterileri süzdüğü, Djuna Barnes’ın genç şair T. S. Eliot’la kitabını tartıştığı Shakespeare & Co. ‘kayıp kuşak’a ev sahipliği yaptı. Beach kültürel etkisini daha da ileri götürüp Ulysses’i yayımlama cesareti göstermişti. Bir anlamda kazancını sıra dışı bir romana yatırarak kitabeviyle kumar oynadı. Bu sayede Shakespeare & Co. bugün dünyanın en ünlü ve tek kanon-yapıcı kitabevi olarak anılıyor.
Kitabevlerinin zengin folklorundan da söz etmek gerek: Hiç olmayan bir kitabı sorup duran meczuplar, kitaplarının satılıp satılmadığını denetlemek için gün aşırı türlü bahanelerle uğrayan gözden düşmüş yazarlar, ‘kitabım satılmış’ diyebilmek için raflara kendi eliyle bıraktığı kitabını aşıran eski tüfek şairler (hepsi yaşanmış olaylar)… Şiir parayla ölçülmez deyip şiir kitaplarına karşılık para almayan Bologna’lı kitapçı Roberto Roversi gibi gökkuşağı kişilikler…
Pek dile getirilmese de kitabevlerinin bir hiyerarşisi vardır. Sıradan olana ulaşmak kolayken (çok satanlar rafı girişte karşılar sizi), saygın olana ulaşmak biraz çaba ister. Shakespeare & Co. ve City Lights kitabevlerinde şiir bölümünün en üst katta olması rastgele bir seçim değil.
Kitabevlerinin büyüsünü keşfettiğim yaşlarda (yatılı okul yıllarıdır) şiir raflarında alfabetik sırayla dizilmiş kitaplara bakar, bir gün (Hilmi) Yavuz ve (Can) Yücel arasında kitabımın olacağını hayal ederdim. Yıllar geçti, en güzel pazar öğleden sonralarını kitapçıların loş koridorlarında geçirdim. O keşif gezilerinde gözlerimle olduğu kadar kulaklarımla da çok şey öğrendim: Tutkulu bir bibliyofille ehil bir sahafın ayaküstü konuşması, dünyada dinlemesi en çok keyif veren sohbettir.
Her kitabın ilk sayfasına satın alındığı yeri ve tarihi not etme alışkanlığını terk edeli epey olsa da birçok kitabı nereden edindiğimi hatırlıyorum. Çünkü her kitap geldiği yerin anısını da taşıyor. Güngörmüş bir kitap kurdunun dediği gibi, belki de hatırlamak bibliyofil olmanın ilk şartıdır. Washington’da bir sokak sergisinden alınmış Proust’un mektupları, Beşiktaş Kabalcı hatırası Kendi Gök Kubbemiz, Frankfurt’ta bir kırtasiyede bulduğum İngiliz şiiri antolojisi, Sahaf Lütfü’den edinilmiş ilk basım Kadıköyü’nün Romanı, Adam Kitabevi’nin kokusunu taşıyan Memleketimden İnsan Manzaraları… Hepsi belleğin raflarında yan yana duruyor
Bilmediğim bir şehre giderken haritada önce kitabevlerine bakarım. Çünkü yabancı bir ülkede bağımsız, salaş bir kitabevi kadar kendinizi hem yerli hem özgür hissedeceğiniz pek az mekân vardır. Oraya ayak basınca hayatın sıradan akışının dışına adım atmış olursunuz. Üstelik sizi neyin beklediği her zaman sürprizdir: İyi bir kitapçı, elinize alana kadar aradığınızı bilmediğiniz kitapları bulduğunuz yerdir.
Kitabevi hem deniz feneri hem mağara, hem kalabalık hem yalnızlık, hem sığınak hem yolculuk… Bir kitabevinin kapısından içeri girmek hem bir limana sığınmaya hem de açık denizlerde serüvenli bir yolculuğa çıkmaya benziyor.
* Bookshops: A Reader’s History, Jorge Carrión, Biblioasis.
[Can Bahadır Yüce] 12.4.2018 [KronosHaber.com]
Bütün hücumlara karşı [Safvet Senih]
Kastamonu Lâhikasında bulunan bir mektupta Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Bugünlerde sabah namazı tesbihatında İstanbul’daki ihtiyarın GARAZKÂRÂNE şahsıma karşı GALİZ GIYBETİ üzerine, Eski Said damarıyla nefs-i emmârem heyecan geldi, ‘Mazlumun, bu nevi zulüm çekilmez’ dedi İNTİKAMINI ALMAK istedi. Birden kalbime geldi: ‘Belki Risale-i Nur’un İstanbul’da neşrine bir vesile olur. Sen madem dünya hayatını ve ahiret hayatını dahi Risale-i Nur’a feda ediyorsun; bu izzet-i nefis damarını dahi feda et. Hem kainatın yaratılış sebebi ve âlemin iftihar tablosu Muhammed Aleyhisselam’a ‘mecnun’ tabiri kullanan insanlar bulunduğu gibi, senin o güneşe nisbeten zerrecik bir izzet-i nefsinin kırılmasına ehemmiyet verme!’ diye ihtar edildi, benim de kalbim rahat etti.”
Bu itiraz ve gıybet konusu üzerine yazdığı başka bir mektupta da Üstad şöyle diyor:
“Aziz, sıddık müdakkik, müstakim kardeşlerim! Gayet ciddî bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki: “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.’ sırrıyla, ehl-i velâyet (evliya olanlar), gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir veli dahi, hasmının hakiki halini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze edebileceklerini Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen sahabelerin) aralarındaki muharebe gösteriyor. Demek ki, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından düşmezler. Meğer, bütün bütün şeriatın zâhirine (İslâmiyetin apaçık hükümlerine) muhalif ve hatası açık bir ictihadla hareket edilmiş ola…
“Bu sırra binâen ‘O muttaki müminler ki, kızdıklarında öfkelerini, gayızlarını yutarlar ve insanların kusurlarını affederler.’ (Âl-i İmran Suresi, 3/134) âyetindeki ulüvv-ü cenâp düsturuna uyarak ve mümin avam halkın şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, imanlarını sarsılmadan muhafaza etmek ve Risale-i Nur’un erkanlarının haksız itirazlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binaen; ve ehl-i ilhadın, ehl-i haktan iki taifenin arasındaki husumetten istifade ederek, birinin silahı ile, itirazı ile, ötekini çürütüp ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütkmekten sakınarak, Risale-i Nur talebeleri, bu söylenen dört esasa binaen, muarızlara (hizmetle uğraşanlara) hiddet ve tehevvür ile ve mukabele-i bilmisil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, itiraza vesile noktaları izah etmek ve cevap vermek gerektir.
“Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzur biliyor; ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor.
“Mâlum (ihtiyarın) itiraz hadisesi imâ ediyor ki ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî-meşrepler ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve şöhret ve makam sevgisi vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve talebelerine karşı kendi meşreplerinin ve mesleklerinin revacını ve kendi mensuplarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vukuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sarsılmak ve adavete girmemek ve o muârız taifenin de reislerini çürütmek gerektir.
“Faş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, ifşâ etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
“Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisi ve o şahs-ı mâneviyi temsil eden has talebelerinin şahs-ı mânevisi FERÎD Makamına mazhar oldukları için; değil hususî bir memleketin kutbu, belki –ekseriyet-i mutlakayla – Hicaz’da bulunan Kutb-u Âzamın tasarrufundan hariç olduğu gibi, onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki İmam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben eskiden, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylanî’de kutbiyet ve gavsiyetle beraber, FERDİYET dahi bulunduğundan, âhir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet Makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu SIRR-I AZÎME binaen, Mekke-i Mükereme’de dahi –farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur aleyhinde bir itiraz, Kutb-u Âzam’ın itirazını İLTİFAT ve SELÂM suretinde telakki edip, teveccühünü de kazanmak için, itiraza vesile olan noktaları o büyük Üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.
“Ey kardeşlerim, bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hadiseler içinde hadsiz bir metanet, itidâl-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.
“Evet ‘Bilerek ve severek bile bile dünyayı âhirete tercih ederler.” (İbrahim Suresi, 14/3) âyetinin işârî sırrıyla, âhireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O musibet sırrıyla, hakikî müminler dahi bazen ehl-i dalâlete taraftar olmak gibi dehşetli hatada bulunuyorlar. Cenab-ı Hak ehl-i imanı ve Risale-i Nur talebelerini bu musibetlerin şerrinden muhafaza eylesin.”
1930’larda yaşanmış bu itirazın küllerinden sıçrayan kıvılcımlar daha şiddetli haset yangınlarına döndü, ama biz Üstadımızın yaşayarak ders verdiği bu tavsiyelere, her zamandan çok; yaşadığımız bu süreç atmosferinde muhtacız…
[Safvet Senih] 12.4.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Bu itiraz ve gıybet konusu üzerine yazdığı başka bir mektupta da Üstad şöyle diyor:
“Aziz, sıddık müdakkik, müstakim kardeşlerim! Gayet ciddî bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki: “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.’ sırrıyla, ehl-i velâyet (evliya olanlar), gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir veli dahi, hasmının hakiki halini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze edebileceklerini Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen sahabelerin) aralarındaki muharebe gösteriyor. Demek ki, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından düşmezler. Meğer, bütün bütün şeriatın zâhirine (İslâmiyetin apaçık hükümlerine) muhalif ve hatası açık bir ictihadla hareket edilmiş ola…
“Bu sırra binâen ‘O muttaki müminler ki, kızdıklarında öfkelerini, gayızlarını yutarlar ve insanların kusurlarını affederler.’ (Âl-i İmran Suresi, 3/134) âyetindeki ulüvv-ü cenâp düsturuna uyarak ve mümin avam halkın şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, imanlarını sarsılmadan muhafaza etmek ve Risale-i Nur’un erkanlarının haksız itirazlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binaen; ve ehl-i ilhadın, ehl-i haktan iki taifenin arasındaki husumetten istifade ederek, birinin silahı ile, itirazı ile, ötekini çürütüp ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütkmekten sakınarak, Risale-i Nur talebeleri, bu söylenen dört esasa binaen, muarızlara (hizmetle uğraşanlara) hiddet ve tehevvür ile ve mukabele-i bilmisil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, itiraza vesile noktaları izah etmek ve cevap vermek gerektir.
“Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzur biliyor; ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor.
“Mâlum (ihtiyarın) itiraz hadisesi imâ ediyor ki ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî-meşrepler ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve şöhret ve makam sevgisi vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve talebelerine karşı kendi meşreplerinin ve mesleklerinin revacını ve kendi mensuplarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vukuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sarsılmak ve adavete girmemek ve o muârız taifenin de reislerini çürütmek gerektir.
“Faş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, ifşâ etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
“Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisi ve o şahs-ı mâneviyi temsil eden has talebelerinin şahs-ı mânevisi FERÎD Makamına mazhar oldukları için; değil hususî bir memleketin kutbu, belki –ekseriyet-i mutlakayla – Hicaz’da bulunan Kutb-u Âzamın tasarrufundan hariç olduğu gibi, onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki İmam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben eskiden, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylanî’de kutbiyet ve gavsiyetle beraber, FERDİYET dahi bulunduğundan, âhir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet Makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu SIRR-I AZÎME binaen, Mekke-i Mükereme’de dahi –farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur aleyhinde bir itiraz, Kutb-u Âzam’ın itirazını İLTİFAT ve SELÂM suretinde telakki edip, teveccühünü de kazanmak için, itiraza vesile olan noktaları o büyük Üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.
“Ey kardeşlerim, bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hadiseler içinde hadsiz bir metanet, itidâl-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.
“Evet ‘Bilerek ve severek bile bile dünyayı âhirete tercih ederler.” (İbrahim Suresi, 14/3) âyetinin işârî sırrıyla, âhireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O musibet sırrıyla, hakikî müminler dahi bazen ehl-i dalâlete taraftar olmak gibi dehşetli hatada bulunuyorlar. Cenab-ı Hak ehl-i imanı ve Risale-i Nur talebelerini bu musibetlerin şerrinden muhafaza eylesin.”
1930’larda yaşanmış bu itirazın küllerinden sıçrayan kıvılcımlar daha şiddetli haset yangınlarına döndü, ama biz Üstadımızın yaşayarak ders verdiği bu tavsiyelere, her zamandan çok; yaşadığımız bu süreç atmosferinde muhtacız…
[Safvet Senih] 12.4.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Kırgız elçiden AKP Hükümeti’ne cevap: Kanıtlarınızı getirin mahkemelerimiz karar versin
Kırgızistan’ın Ankara Büyükelçisi İbragim Junusov’dan, AKP Hükümeti’nin MİT kanalıyla yurtdışında Gülen Hareketi mensuplarına yönelik operasyonlarına cevap geldi.
Junusov, AKP hükümetinin ülkelerinden çıkarılması ve iade edilmesini istediği kişiler olduğunu dair açıklamalarına; “Kanıtlarınızı getirin mahkemelerimiz karar versin” dedi. Buyükelçi Junusov, Türkiye’yle mevcut ikili anlaşmalar çerçevesinde işbirliği yaptıklarını ve bu işbirliğini sürdürmeye hazır olduklarını belirtti.
BÜYÜKELÇİ: BİZE VERİLEN İSİMLER VAR AMA HUKUKU DELİL LAZIM
Türkiye’nin iade ve okul kapatma/devretme isteklerini değerlendirdiklerini ifade eden Kırgız Büyükelçi Junusov “Ama eyleme geçebilmemiz için hukuki delillere ihtiyacımız var. Bize verilen isimler var, bu isimlerle ilgili gerçekten de mahkeme kararları var mı? Bu kararların bize sunulması gerekir” dedi.
Kırgızistan Devlet Başkanı Sooronbay Ceenbekov’un Ankara ziyareti sırasında Bişkek’in Maarif Vakfı ile işbirliği konusunun gündeme geldiğini hatırlatan Junusov, “Bu fikri destekliyoruz. Onların Kırgızistan’da eski Sebat, şimdiki Sapat liseleri gibi çalışabilmesi için, lisansın alınmasına yardımcı olacağız. Maarif de Kırgızistan’da benzer liseler açacak” ifadelerini kullandı.
[TR724] 12.4.2018
Junusov, AKP hükümetinin ülkelerinden çıkarılması ve iade edilmesini istediği kişiler olduğunu dair açıklamalarına; “Kanıtlarınızı getirin mahkemelerimiz karar versin” dedi. Buyükelçi Junusov, Türkiye’yle mevcut ikili anlaşmalar çerçevesinde işbirliği yaptıklarını ve bu işbirliğini sürdürmeye hazır olduklarını belirtti.
BÜYÜKELÇİ: BİZE VERİLEN İSİMLER VAR AMA HUKUKU DELİL LAZIM
Türkiye’nin iade ve okul kapatma/devretme isteklerini değerlendirdiklerini ifade eden Kırgız Büyükelçi Junusov “Ama eyleme geçebilmemiz için hukuki delillere ihtiyacımız var. Bize verilen isimler var, bu isimlerle ilgili gerçekten de mahkeme kararları var mı? Bu kararların bize sunulması gerekir” dedi.
Kırgızistan Devlet Başkanı Sooronbay Ceenbekov’un Ankara ziyareti sırasında Bişkek’in Maarif Vakfı ile işbirliği konusunun gündeme geldiğini hatırlatan Junusov, “Bu fikri destekliyoruz. Onların Kırgızistan’da eski Sebat, şimdiki Sapat liseleri gibi çalışabilmesi için, lisansın alınmasına yardımcı olacağız. Maarif de Kırgızistan’da benzer liseler açacak” ifadelerini kullandı.
[TR724] 12.4.2018
TMSF, Zaman Gazetesi’nin basıldığı Belçikalı şirketin matbaalarını yok pahasına satıyor!
3 Mart 2016’da hukuksuz birşekilde kayyıma devredilen ve 15 Temmuz sonrası çıkarılan KHK’lar ile kapatılan Cihan Medya Dağıtım şirketine ait olan ve bir zamanlar pek çok gazetenin basıldığı matbaalar TMSF tarafından satışa çıkarıldı.
TMSF’nin internet sitesinde yer alan Cihan Medya Ankara Matbaa Makineleri ve teçhizatları ile demirbaş satışı başlıklı ilana göre, KBA markalı matbaa makinası, paketleme sistemleri ve demirbaşlar, teklif alma yöntemi ile satılacak. 16.04.2018 tarihinde saat 17.00’ye kadar alınacak teklif mektupları değerlendirilecek. TMSF’nin bütün bunlar için koyduğu muhammen bedel 2 milyon 522 bin TL.
Cihan Medya Dağıtım’ın eski yöneticilerinden alınan bilgi, satışa konulan matbaa ve paketleme sistemlerinin yeniden kurulum maliyetinin en az 15 milyon Euro olduğu şeklinde. Oldukça yeni sayılabilecek matbaa tesisleri ve demirbaşların, yaklaşık 500 bin euro bedelle elden çıkarılmak istenmesi birilerine peşkeş çekildiği izlenimi vermekte.
Geçen Ekim ayında Yeni Akit Gazetesinde yer alan bir haberde, Zaman gazetesi binalarının Sabah Grubuna ihalesiz devredildiği iddiası yer almıştı. Bu gelişme üzerine Cihan Medya’nın ana hissedarı Belçika merkezli Cascade Investment NV adlı şirket, TMSF’ye ‘şirketin ve bu malların sahibi benim, satamazsınız’ diyerek bir ihtar göndermişti.
Diğer yandan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin mallarına el konulması nedeniyle, Cascade şirketinin, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Uluslararası Tahkim’e başvurduğu da geçtiğimiz günlerde medyaya yansımıştı. Türkiye bu davayı kaybederse Belçikalı şirkete 80 milyon dolar tazminat ödeyecek.
[TR724] 12.4.2018
TMSF’nin internet sitesinde yer alan Cihan Medya Ankara Matbaa Makineleri ve teçhizatları ile demirbaş satışı başlıklı ilana göre, KBA markalı matbaa makinası, paketleme sistemleri ve demirbaşlar, teklif alma yöntemi ile satılacak. 16.04.2018 tarihinde saat 17.00’ye kadar alınacak teklif mektupları değerlendirilecek. TMSF’nin bütün bunlar için koyduğu muhammen bedel 2 milyon 522 bin TL.
Cihan Medya Dağıtım’ın eski yöneticilerinden alınan bilgi, satışa konulan matbaa ve paketleme sistemlerinin yeniden kurulum maliyetinin en az 15 milyon Euro olduğu şeklinde. Oldukça yeni sayılabilecek matbaa tesisleri ve demirbaşların, yaklaşık 500 bin euro bedelle elden çıkarılmak istenmesi birilerine peşkeş çekildiği izlenimi vermekte.
Geçen Ekim ayında Yeni Akit Gazetesinde yer alan bir haberde, Zaman gazetesi binalarının Sabah Grubuna ihalesiz devredildiği iddiası yer almıştı. Bu gelişme üzerine Cihan Medya’nın ana hissedarı Belçika merkezli Cascade Investment NV adlı şirket, TMSF’ye ‘şirketin ve bu malların sahibi benim, satamazsınız’ diyerek bir ihtar göndermişti.
Diğer yandan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin mallarına el konulması nedeniyle, Cascade şirketinin, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Uluslararası Tahkim’e başvurduğu da geçtiğimiz günlerde medyaya yansımıştı. Türkiye bu davayı kaybederse Belçikalı şirkete 80 milyon dolar tazminat ödeyecek.
[TR724] 12.4.2018
Suriye’deki ABD-Rusya mücadelesinin Türkiye’ye olası etkileri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Rusya 1991’de yıkılan Sovyetler Birliği’nin (SSCB) Soğuk Savaş’taki jeopolitik tutumunu artık açıktan devam ettiriyor. 1945-1991 yılları arasında ideolojik nedenleriyle ön plana çıkan ve kamuoyuna adeta bu ideolojik temellerin “magazinsel boyutuyla” sunulan Soğuk Savaş, aslında jeopolitik algı ve stratejiler temelinde okunması gereken bir anlaşmazlıktı.
SSCB parçalandığında ABD ve Batı Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada Soğuk Savaşın bitişi coşkuyla karşılandı. Tanınmış Amerikalı sosyal bilimci Francis Fukuyama “Tarihin Sonu” adlı ünlü makalesinde ideolojik mücadelenin sona ermesine binaen, tüm dünyanın demokratikleşeceğini, demokratik devletlerin kendi aralarında savaşmadıklarını varsayan liberal paradigmanın demokratik barış kuramı gereği, çatışmalar ve savaşlar üzerine kurulu bilinen tarihin son bulacağını müjdeliyordu.
Gerçekten de koca Sovyet imparatorluğunun 15 parçaya bölünmesi, üç eski Sovyet cumhuriyetinin (Baltık cumhuriyetleri) AB’ye ve NATO’ya katılması, Doğu Avrupa’da yaşanan sistem dönüşümü, SSCB ekonomisinin enkazının ifşa ettiği korkunç verimsizlik ve geri kalmışlık, dünyanın artık yeni bir döneme, tek kutuplu ve ABD hegemonyasında uluslararası sistemi zorlayıcı tek aktörün görece barış getireceği bir yeni küresel duruma işaret etmekteydi. SSCB’nin mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun başında olan Boris Yeltzin, alkol bağımlısı, zayıf, yolsuzluğa bulaşmış ve Batı’ya bağımlı bir profil çizmekteydi. Kızıl Ordu’da maaşıyla geçinemeyen askerlerin ağır silahlarını satacak duruma düşmesi, Çeçenistan’daki ayrılıkçılığa karşı çaresizliği ortaya çıkan bir Moskova yönetimi, uluslararası sistemde süper güçken orta güce gerileyen Kremlin, Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın ana verileri arasındaydı.
PUTİN’LE BAŞLAYAN DÖNÜŞÜM
1999’da Yeltzin eski istihbaratçı Putin’i başbakanlığa getirdi. O tarihten itibaren Putin iktidarını sağlamlaştırdı ve giderek Rusya’nın kontrolünü eline geçirdi. Rus devlet yapısını, tarihini, coğrafya ve demografisini çok iyi bilen Putin, SSCB’nin yıkılışını 20. asrın en büyük jeopolitik faciası olarak gören ve ideolojisiz bir SSCB’nin Avrasyacı strateji ekseninde yeniden kurulması gerektiğine inanan bir lider. Onun döneminde Rusya iç sorunlarını (ayrılıkçılık da dâhil) ceberut ve otoriter bir yönetim altında baskıladı. Mafyalaşan ve oligarkların elinde oyuncağa dönen Rus devletini kendi tek adamlığı altında toparlayarak, yolsuzluklar da dâhil her şeyi Kremlin’e, yani kendi mutlak hâkimiyetine bağladı.
Fosil enerji kaynaklarında dünyanın en büyük rezervlerine ve yanı sıra stratejik boru hatlarının denetimine sahip Rusya, bölgesinde en küçük çemberden başlayarak etki alanını genişletirken, içeride enerji piyasalarının sağladığı konjonktürel rüzgârı da arkasına alarak, yıkık Rus ekonomisini canlandırdı. 1990’larda ekonomik olarak perişan olan Rus vatandaşlarının hayat seviyesi Putin’in bu politikalarıyla hızla toparlandı. Rus ordusu süratle eski seviyesini yakalarken, Avrasya Birliği ve Şanghay Topluluğu ekseninde ABD liderliğindeki Batı’nın karşısında yeni bir mihver oluşturma stratejisi takip eden Rusya, 2010’lardan sonra gücünü iyice konsolide ederek küresel sahneye çıktı.
Gürcistan’a ve Ukrayna’ya baskı ve güç kullanımı yoluyla NATO’nun bu ülkelere yayılmasını engelledi. Orta Asya ve Kafkasya’da arka bahçesi olarak algıladığı kendisine ekonomik olarak bağımlı ve kültürel olarak Rusofon (Rusça konuşan ve Rus kültürüne yatkın) ülkelerle yakın ilişkiler kurdu. Petrol ve doğal gaz rotalarını kontrol ederek, AB karşısında elini güçlendirdi. Elindeki taktik nükleer silahları yenileyerek Batı’ya meydan okudu. Ukrayna toprağı olan Kırım’ın işgal ve ilhakının da gösterdiği gibi, ABD ve NATO Rusya konusunda etkin olamıyor. Nedeni açık: Rusya ile olası bir sıcak çatışmanın nükleer boyuta taşınması riski.
ARAP BAHARI VE RUSYA’NIN STRATEJİSİ
Tüm bunlar olurken, Arap Baharı patlak verdi. Tüm Ortadoğu coğrafyası demokratikleşecek beklentileri bu bahar yellerinin etkisiyle Washington’dan Londra’ya, Berlin’den Brüksel’e Batı dünyasında heyecanla karşılanırken, Rusya Suriye krizinin başlangıcından itibaren Şam yönetimine oynayarak, Esad’ı koruma altına aldı. Mısır’da ve Afrika’nın kuzeyinde demokrasi dalgası hızla İslamcı fanatizme evrilirken, Putin Suriye-Tartus’taki Rus deniz üssünü genişletiyor, üstüne üstlük kara, hava ve deniz unsurlarını Şam yönetimiyle koordineli şekilde Suriye’de sahaya yığıyordu. Böylelikle Suriye’de Rusya alan hâkimiyetini eline geçirdi. Suriye muhalefeti cihatçılaşırken ve barbarlıkları tüm dünyanın öfkelenmesine neden olurken, Rusya’nın “işte gördünüz Batı tipi demokrasi hayallerinin varacağı noktayı!” diyerek pozisyonunu güçlendirmesi, Putin’i Suriye oyununda kartları en güçlü oyuncu haline getirdi. Bu arada ABD’de Obama’nın yerine Trump’ın gelmesi ardından yaşanan deprem ve zafiyet, zaten sahada zayıf durumda olan ABD’nin caydırıcılığını daha da azalttı. ABD IŞİD’le mücadele boyutuna önem verirken ve Suriye’nin kuzeyinde seküler ve pro-ABD’ci Kürtlerle işbirliğine girerken, Rusya tüm Suriye muhalefetine karşı Esad’ı korumaya devam etti. Rejim böylelikle Suriye’de gerilemeden kurtuldu, bilakis kontrolündeki toprakları mütemadiyen genişletti. Rusya Fırat’ın batısındaki tüm hava sahasını denetler konuma yükseldi. ABD ise İncirlik üzerinden Fırat’ın doğusunda hava kontrolü sağladı. Böylece Suriye İkinci Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi haline dönüştü.
TÜRKİYE’NİN YERİ VE ROLÜ
Şimdi esas konuya gelelim. Türkiye nerede bu oyunda? Türkiye 17 Aralık sonrası dış siyasette hızlı bir dönüşüm geçirdi. Başlangıçta ABD ile yakın işbirliği yaparken (Davutoğlu dönemi) 17 Aralık’ı müteakip artan şekilde sahada ABD’den uzaklaşan bir yaklaşım gösterdi. İçeride bu dönem yeniden aktive olan Ergenekoncu derin yapılar, önce Erdoğan’ın Çözüm Süreci’ni sonlandırmasını, ardından Suriye Kürtleri’ne yönelik tutumu sertleştirmesini sağladı. Böylece içeride 1990’ların askeri çözüm yaklaşımı stratejisine dönen Türkiye, Suriye’de YPG’yi terörist (PKK) ilan ederek ABD güdümünde olan ve IŞİD’e karşı sahada etki mücadele eden Kürtlere cephe aldı. Bu arada enteresan şekilde Suriye’de sahada baştan beri destek olduğu cihatçı fanatik çapulculara silah, ilaç, yiyecek, barınma, lojistik, istihbarat ve eğitim gibi desteklerini arttırdı. Türkiye toprakları global cihatçı fanatiklerin geçiş güzergahı haline getirildi. Dahası, IŞİD’le petrol ticaretinde adı geçer oldu. Tüm bunların Ankara’nın bilgisi dışında gerçekleştiğine inan varsa çok saftır! MİT tırları haberiyle patlayan skandal “casusluk” olarak nitelendi, yani bu haber yalanlan(a)madı. Çünkü bulgular ve kanıtlar fazlasıyla netti. Bu durum sahada ABD’yi Türkiye’den daha da uzaklaştırdı ve Kürtlere yaklaştırdı. Türkiye ise bu güç erozyonu neticesinde giderek Rusya’ya daha fazla yaklaştı.
Zarrab’ın ABD’de yakalanması (ya da teslim olması) ve köstebek olarak bildiklerini anlatması, Türkiye’nin ABD nazarındaki konumunu daha da aşağılara geriletti. İran nükleer programına finansal kaynak sağlayan, bu bağlamda İran paralarını karlı komisyonlar karşılığında aklayarak İran nükleer programının değirmenine rüzgâr taşıyan Ankara yönetimi, Rusya’dan S-400 satın alma kararı alarak rotası şaşmış ve yoldan çıkmış imajını iyiden iyiye perçinledi. 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası Ankara yönetimi tarafından en tepedeki isimlerce ortaya atılan ABD’nin bu darbe girişiminin arkasında olduğuna dair iddialar, ABD’li din adamı Andrew Brunson’ın hukuksuz ve siyasi bir şekilde rehin alınması, Büyükada davası, ABD konsolosluk görevlileri ile aile bireylerinin siyasi nedenlerle tutuklanması önemli. Sonuç olarak Türk kamuoyu ABD ve Batı düşmanlığına şartlandırılırken, Ankara giderek Rus Avrasyacı jeopolitik stratejisinin NATO içindeki Truva atı olarak ittifakın altını oymaya devam etti. Son olarak Ruslarla nükleer alanında işbirliği yapılması kararının hayata geçirilmesi, yine bu haneye yazılması gereken bir diğer gelişme.
Türkiye’deki siyasal iç dinamikler – Erdoğan yönetiminin suça ve yolsuzluklara bulaşması – ve 15 Temmuz’daki Rus-Ergenekon-Erdoğan üçgenindeki hayatın olağan akışıyla ters düşen, dikkat ve şüphe çekici sis perdesi, peşi sıra Türkiye’de meydana gelen yıkıcı takibat politikası, TSK içerisindeki NATO’cu subayların (komuta kademesinde, amiral ve general toplamının yarısı!) tasfiyesi gibi göstergelerin de altı çizilmeli. Ez cümle, Türkiye’de bu kısa süre içinde hem iç hem de dış politikada ciddi bir deprem yaşandı. Özellikle dış ve güvenlik politikalarındaki radikal yeni yönelim – özelde Ankara’nın Rus uydusu olması meselesi – çok sorunlu ve komplike bir mevzu. Özetle bunun kalıcı etkileri olacağı beklentisi artıyor. Jeopolitik temellere dayalı olmayan, Türkiye’nin değil belirli grupların şahsi (beka veya ideolojik) çıkarlarına hizmet eden bir dış politika tercihi yapılıyor. Bu tercih, 1945 sonrası Batı ittifakına yönelmek gibi, uzun erimli sonuçlara gebe. Yeni Soğuk Savaş profil kazanırken, bu jeopolitik güç mücadelesinin gerçekleştiği sahada bulunan ve esasında çok hassas dengeleri gözetmesi gereken Türkiye, maalesef nedenleri üzerinde çok spekülasyon yapılabilecek bir siyasi tercihle, çok ama çok büyük ve yıkıcı olma potansiyeli taşıyan riskler alıyor. Hatta kumar masasındaki irrasyonel oyuncu gibi hareket ediyor. Tek farkı şu ki, karar alıcıların kaybedecekleri sadece kendilerinin değil, tüm ülkenin geleceği.
ZİKZAK ÇİZEN DIŞ POLİTİKA
Türkiye; Avrupa, Orta Doğu ve Kafkasya-Orta Asya hatları üçgeninin en ortasında, jeopolitik konumu çok önemli bir aktör. Ama bu her zaman avantaj değil, dezavantaj da getirebilir. Özellikle maceracı ve savruk bir dış politik rota, Türkiye’yi telafisi mümkün olmayan bir pozisyona düşürebilir. Olan da bu zaten. Elinde nükleer savaş gücü ve konvansiyonel askeri kapasiteleri bakımından dünya ölçeğinde iki büyük gücün arasındaki mücadelede, ABD ve NATO kanadı, Türkiye’nin son 70 yıldır beraber müttefik olarak hareket ettiği, güvenlik ve savunma politikalarımızda ortaklaşa yapılar geliştirdiği aktörler. Rusya’nın bölgedeki tutumu tümüyle kendi yayılmacı ve agresif dış politikasının bir yansıması. Suriye’de rejimin Rusya kontrolünde kullandığı kimyasal silahlar başta olmak üzere, Rus varlığının bölgede etik ve hukuki sorunlara yol açtığı dikkate alınması gereken bir veri. Hem Esad yönetimine karşı olmak, hem de Rusya (ve İran’la) beraber Suriye’de dengesiz ve hesapsız risklere girmek, herkesin malumu olduğu üzere anlamlı değil. Ama bu garabet Türkiye’de konu dahi olmuyor.
Afrin’de Rus hava sahasının açılmasıyla işgal harekâtı yapan Ankara, bunun karşılığında Ruslara ne söz verdi? Neden Rus dışişleri bakanlığı Türkiye’nin Afrin’in kontrolünü Esad rejime bırakması gerektiğini söyledi? Ankara neden bu hususta sessizliğe gömüldü? Olası bir ABD-Rusya çatışması bölgesel ve küresel bir savaşa evrilebilecekken, Erdoğan yönetimi bunun Türkiye’yi (Suriye’nin ardından) ikinci bir cephe ülkesine çevireceğini görmüyor mu? Suriye’de olanlar Türkiye’de de olursa diye endişelenmiyor mu? Rusların amacı belli: Akdeniz’de ABD-NATO karşısında daha aktif ve en etkin güç olmak, NATO’nun güney kanadında gedik açmak, Ortadoğu’da başat güç konumuna yükselmek, küresel olarak ABD tek kutuplu uluslararası sistemini iki kutuplu yapıya taşımak gibi hedefleri var. Her iki süper güç de Türkiye’den vazgeçmek istemeyecektir. Peki, Türkiye’nin hedefleri ne? Bu hedefler ile alınan riskler arasında makul-rasyonel bir oran var mı? Ne elde etmek için hangi riskler alınıyor, farkında mı Erdoğan yönetimi? Türkiye İkinci Soğuk Savaş’ın (İkinci Dünya Savaşı sonrası Kore ve Almanya gibi) ikinci cephe ülkesi olma yolunda yalpalarken, bunu Lozan’ı sorgulayan ve giderek Envercileşen bir yönetimin yapması da tarihin garip bir ironisi mi?
Son söz: ABD ve Rusya arasında yaşanacak en ufak askeri sürtüşmede Ankara’daki rejimin yıkılacağını düşünüyorum. Türkiye Rusya tarafında yer alırsa, ABD buna karşı önlem alacaktır. ABD tarafında yer alırsa, Rusya Ankara’ya müdahil olacaktır. Bu noktada Rusya’nın Ankara rejimi üzerindeki etkisinin daha yüksek olduğunu değerlendiriyorum. Her halükarda en ufak sıcak çatışmada takke düşer ve kel görünür. Erdoğan’ın arkasında kimler varsa, sanırım bu durumu iyi analiz ediyorlardır! Eğer ABD sınırlı çapta bir hava saldırısı düzenlerse ve sonrasında sahada rutine geri dönülürse, Rusya olası yinelenme riskine karşı Türkiye üzerinde baskıyı arttırır. Bu bağlamda Rusyacı kimse o ön plana çıkar. Bu durumda ABD de Rusya da Türkiye’yi kendi yanında tutmak amacıyla daha etkili enstrümanlarını sahaya sürecektir. Her halükarda Suriye’deki yeni konstellasyonun Türkiye’deki rejim üzerinde etkisi olması kaçınılmaz. Bu bile Türkiye’nin cephe ülkesi olma yolunda olduğunu göstermiyor mu?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.4.2018 [TR724]
SSCB parçalandığında ABD ve Batı Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada Soğuk Savaşın bitişi coşkuyla karşılandı. Tanınmış Amerikalı sosyal bilimci Francis Fukuyama “Tarihin Sonu” adlı ünlü makalesinde ideolojik mücadelenin sona ermesine binaen, tüm dünyanın demokratikleşeceğini, demokratik devletlerin kendi aralarında savaşmadıklarını varsayan liberal paradigmanın demokratik barış kuramı gereği, çatışmalar ve savaşlar üzerine kurulu bilinen tarihin son bulacağını müjdeliyordu.
Gerçekten de koca Sovyet imparatorluğunun 15 parçaya bölünmesi, üç eski Sovyet cumhuriyetinin (Baltık cumhuriyetleri) AB’ye ve NATO’ya katılması, Doğu Avrupa’da yaşanan sistem dönüşümü, SSCB ekonomisinin enkazının ifşa ettiği korkunç verimsizlik ve geri kalmışlık, dünyanın artık yeni bir döneme, tek kutuplu ve ABD hegemonyasında uluslararası sistemi zorlayıcı tek aktörün görece barış getireceği bir yeni küresel duruma işaret etmekteydi. SSCB’nin mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun başında olan Boris Yeltzin, alkol bağımlısı, zayıf, yolsuzluğa bulaşmış ve Batı’ya bağımlı bir profil çizmekteydi. Kızıl Ordu’da maaşıyla geçinemeyen askerlerin ağır silahlarını satacak duruma düşmesi, Çeçenistan’daki ayrılıkçılığa karşı çaresizliği ortaya çıkan bir Moskova yönetimi, uluslararası sistemde süper güçken orta güce gerileyen Kremlin, Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın ana verileri arasındaydı.
PUTİN’LE BAŞLAYAN DÖNÜŞÜM
1999’da Yeltzin eski istihbaratçı Putin’i başbakanlığa getirdi. O tarihten itibaren Putin iktidarını sağlamlaştırdı ve giderek Rusya’nın kontrolünü eline geçirdi. Rus devlet yapısını, tarihini, coğrafya ve demografisini çok iyi bilen Putin, SSCB’nin yıkılışını 20. asrın en büyük jeopolitik faciası olarak gören ve ideolojisiz bir SSCB’nin Avrasyacı strateji ekseninde yeniden kurulması gerektiğine inanan bir lider. Onun döneminde Rusya iç sorunlarını (ayrılıkçılık da dâhil) ceberut ve otoriter bir yönetim altında baskıladı. Mafyalaşan ve oligarkların elinde oyuncağa dönen Rus devletini kendi tek adamlığı altında toparlayarak, yolsuzluklar da dâhil her şeyi Kremlin’e, yani kendi mutlak hâkimiyetine bağladı.
Fosil enerji kaynaklarında dünyanın en büyük rezervlerine ve yanı sıra stratejik boru hatlarının denetimine sahip Rusya, bölgesinde en küçük çemberden başlayarak etki alanını genişletirken, içeride enerji piyasalarının sağladığı konjonktürel rüzgârı da arkasına alarak, yıkık Rus ekonomisini canlandırdı. 1990’larda ekonomik olarak perişan olan Rus vatandaşlarının hayat seviyesi Putin’in bu politikalarıyla hızla toparlandı. Rus ordusu süratle eski seviyesini yakalarken, Avrasya Birliği ve Şanghay Topluluğu ekseninde ABD liderliğindeki Batı’nın karşısında yeni bir mihver oluşturma stratejisi takip eden Rusya, 2010’lardan sonra gücünü iyice konsolide ederek küresel sahneye çıktı.
Gürcistan’a ve Ukrayna’ya baskı ve güç kullanımı yoluyla NATO’nun bu ülkelere yayılmasını engelledi. Orta Asya ve Kafkasya’da arka bahçesi olarak algıladığı kendisine ekonomik olarak bağımlı ve kültürel olarak Rusofon (Rusça konuşan ve Rus kültürüne yatkın) ülkelerle yakın ilişkiler kurdu. Petrol ve doğal gaz rotalarını kontrol ederek, AB karşısında elini güçlendirdi. Elindeki taktik nükleer silahları yenileyerek Batı’ya meydan okudu. Ukrayna toprağı olan Kırım’ın işgal ve ilhakının da gösterdiği gibi, ABD ve NATO Rusya konusunda etkin olamıyor. Nedeni açık: Rusya ile olası bir sıcak çatışmanın nükleer boyuta taşınması riski.
ARAP BAHARI VE RUSYA’NIN STRATEJİSİ
Tüm bunlar olurken, Arap Baharı patlak verdi. Tüm Ortadoğu coğrafyası demokratikleşecek beklentileri bu bahar yellerinin etkisiyle Washington’dan Londra’ya, Berlin’den Brüksel’e Batı dünyasında heyecanla karşılanırken, Rusya Suriye krizinin başlangıcından itibaren Şam yönetimine oynayarak, Esad’ı koruma altına aldı. Mısır’da ve Afrika’nın kuzeyinde demokrasi dalgası hızla İslamcı fanatizme evrilirken, Putin Suriye-Tartus’taki Rus deniz üssünü genişletiyor, üstüne üstlük kara, hava ve deniz unsurlarını Şam yönetimiyle koordineli şekilde Suriye’de sahaya yığıyordu. Böylelikle Suriye’de Rusya alan hâkimiyetini eline geçirdi. Suriye muhalefeti cihatçılaşırken ve barbarlıkları tüm dünyanın öfkelenmesine neden olurken, Rusya’nın “işte gördünüz Batı tipi demokrasi hayallerinin varacağı noktayı!” diyerek pozisyonunu güçlendirmesi, Putin’i Suriye oyununda kartları en güçlü oyuncu haline getirdi. Bu arada ABD’de Obama’nın yerine Trump’ın gelmesi ardından yaşanan deprem ve zafiyet, zaten sahada zayıf durumda olan ABD’nin caydırıcılığını daha da azalttı. ABD IŞİD’le mücadele boyutuna önem verirken ve Suriye’nin kuzeyinde seküler ve pro-ABD’ci Kürtlerle işbirliğine girerken, Rusya tüm Suriye muhalefetine karşı Esad’ı korumaya devam etti. Rejim böylelikle Suriye’de gerilemeden kurtuldu, bilakis kontrolündeki toprakları mütemadiyen genişletti. Rusya Fırat’ın batısındaki tüm hava sahasını denetler konuma yükseldi. ABD ise İncirlik üzerinden Fırat’ın doğusunda hava kontrolü sağladı. Böylece Suriye İkinci Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi haline dönüştü.
TÜRKİYE’NİN YERİ VE ROLÜ
Şimdi esas konuya gelelim. Türkiye nerede bu oyunda? Türkiye 17 Aralık sonrası dış siyasette hızlı bir dönüşüm geçirdi. Başlangıçta ABD ile yakın işbirliği yaparken (Davutoğlu dönemi) 17 Aralık’ı müteakip artan şekilde sahada ABD’den uzaklaşan bir yaklaşım gösterdi. İçeride bu dönem yeniden aktive olan Ergenekoncu derin yapılar, önce Erdoğan’ın Çözüm Süreci’ni sonlandırmasını, ardından Suriye Kürtleri’ne yönelik tutumu sertleştirmesini sağladı. Böylece içeride 1990’ların askeri çözüm yaklaşımı stratejisine dönen Türkiye, Suriye’de YPG’yi terörist (PKK) ilan ederek ABD güdümünde olan ve IŞİD’e karşı sahada etki mücadele eden Kürtlere cephe aldı. Bu arada enteresan şekilde Suriye’de sahada baştan beri destek olduğu cihatçı fanatik çapulculara silah, ilaç, yiyecek, barınma, lojistik, istihbarat ve eğitim gibi desteklerini arttırdı. Türkiye toprakları global cihatçı fanatiklerin geçiş güzergahı haline getirildi. Dahası, IŞİD’le petrol ticaretinde adı geçer oldu. Tüm bunların Ankara’nın bilgisi dışında gerçekleştiğine inan varsa çok saftır! MİT tırları haberiyle patlayan skandal “casusluk” olarak nitelendi, yani bu haber yalanlan(a)madı. Çünkü bulgular ve kanıtlar fazlasıyla netti. Bu durum sahada ABD’yi Türkiye’den daha da uzaklaştırdı ve Kürtlere yaklaştırdı. Türkiye ise bu güç erozyonu neticesinde giderek Rusya’ya daha fazla yaklaştı.
Zarrab’ın ABD’de yakalanması (ya da teslim olması) ve köstebek olarak bildiklerini anlatması, Türkiye’nin ABD nazarındaki konumunu daha da aşağılara geriletti. İran nükleer programına finansal kaynak sağlayan, bu bağlamda İran paralarını karlı komisyonlar karşılığında aklayarak İran nükleer programının değirmenine rüzgâr taşıyan Ankara yönetimi, Rusya’dan S-400 satın alma kararı alarak rotası şaşmış ve yoldan çıkmış imajını iyiden iyiye perçinledi. 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası Ankara yönetimi tarafından en tepedeki isimlerce ortaya atılan ABD’nin bu darbe girişiminin arkasında olduğuna dair iddialar, ABD’li din adamı Andrew Brunson’ın hukuksuz ve siyasi bir şekilde rehin alınması, Büyükada davası, ABD konsolosluk görevlileri ile aile bireylerinin siyasi nedenlerle tutuklanması önemli. Sonuç olarak Türk kamuoyu ABD ve Batı düşmanlığına şartlandırılırken, Ankara giderek Rus Avrasyacı jeopolitik stratejisinin NATO içindeki Truva atı olarak ittifakın altını oymaya devam etti. Son olarak Ruslarla nükleer alanında işbirliği yapılması kararının hayata geçirilmesi, yine bu haneye yazılması gereken bir diğer gelişme.
Türkiye’deki siyasal iç dinamikler – Erdoğan yönetiminin suça ve yolsuzluklara bulaşması – ve 15 Temmuz’daki Rus-Ergenekon-Erdoğan üçgenindeki hayatın olağan akışıyla ters düşen, dikkat ve şüphe çekici sis perdesi, peşi sıra Türkiye’de meydana gelen yıkıcı takibat politikası, TSK içerisindeki NATO’cu subayların (komuta kademesinde, amiral ve general toplamının yarısı!) tasfiyesi gibi göstergelerin de altı çizilmeli. Ez cümle, Türkiye’de bu kısa süre içinde hem iç hem de dış politikada ciddi bir deprem yaşandı. Özellikle dış ve güvenlik politikalarındaki radikal yeni yönelim – özelde Ankara’nın Rus uydusu olması meselesi – çok sorunlu ve komplike bir mevzu. Özetle bunun kalıcı etkileri olacağı beklentisi artıyor. Jeopolitik temellere dayalı olmayan, Türkiye’nin değil belirli grupların şahsi (beka veya ideolojik) çıkarlarına hizmet eden bir dış politika tercihi yapılıyor. Bu tercih, 1945 sonrası Batı ittifakına yönelmek gibi, uzun erimli sonuçlara gebe. Yeni Soğuk Savaş profil kazanırken, bu jeopolitik güç mücadelesinin gerçekleştiği sahada bulunan ve esasında çok hassas dengeleri gözetmesi gereken Türkiye, maalesef nedenleri üzerinde çok spekülasyon yapılabilecek bir siyasi tercihle, çok ama çok büyük ve yıkıcı olma potansiyeli taşıyan riskler alıyor. Hatta kumar masasındaki irrasyonel oyuncu gibi hareket ediyor. Tek farkı şu ki, karar alıcıların kaybedecekleri sadece kendilerinin değil, tüm ülkenin geleceği.
ZİKZAK ÇİZEN DIŞ POLİTİKA
Türkiye; Avrupa, Orta Doğu ve Kafkasya-Orta Asya hatları üçgeninin en ortasında, jeopolitik konumu çok önemli bir aktör. Ama bu her zaman avantaj değil, dezavantaj da getirebilir. Özellikle maceracı ve savruk bir dış politik rota, Türkiye’yi telafisi mümkün olmayan bir pozisyona düşürebilir. Olan da bu zaten. Elinde nükleer savaş gücü ve konvansiyonel askeri kapasiteleri bakımından dünya ölçeğinde iki büyük gücün arasındaki mücadelede, ABD ve NATO kanadı, Türkiye’nin son 70 yıldır beraber müttefik olarak hareket ettiği, güvenlik ve savunma politikalarımızda ortaklaşa yapılar geliştirdiği aktörler. Rusya’nın bölgedeki tutumu tümüyle kendi yayılmacı ve agresif dış politikasının bir yansıması. Suriye’de rejimin Rusya kontrolünde kullandığı kimyasal silahlar başta olmak üzere, Rus varlığının bölgede etik ve hukuki sorunlara yol açtığı dikkate alınması gereken bir veri. Hem Esad yönetimine karşı olmak, hem de Rusya (ve İran’la) beraber Suriye’de dengesiz ve hesapsız risklere girmek, herkesin malumu olduğu üzere anlamlı değil. Ama bu garabet Türkiye’de konu dahi olmuyor.
Afrin’de Rus hava sahasının açılmasıyla işgal harekâtı yapan Ankara, bunun karşılığında Ruslara ne söz verdi? Neden Rus dışişleri bakanlığı Türkiye’nin Afrin’in kontrolünü Esad rejime bırakması gerektiğini söyledi? Ankara neden bu hususta sessizliğe gömüldü? Olası bir ABD-Rusya çatışması bölgesel ve küresel bir savaşa evrilebilecekken, Erdoğan yönetimi bunun Türkiye’yi (Suriye’nin ardından) ikinci bir cephe ülkesine çevireceğini görmüyor mu? Suriye’de olanlar Türkiye’de de olursa diye endişelenmiyor mu? Rusların amacı belli: Akdeniz’de ABD-NATO karşısında daha aktif ve en etkin güç olmak, NATO’nun güney kanadında gedik açmak, Ortadoğu’da başat güç konumuna yükselmek, küresel olarak ABD tek kutuplu uluslararası sistemini iki kutuplu yapıya taşımak gibi hedefleri var. Her iki süper güç de Türkiye’den vazgeçmek istemeyecektir. Peki, Türkiye’nin hedefleri ne? Bu hedefler ile alınan riskler arasında makul-rasyonel bir oran var mı? Ne elde etmek için hangi riskler alınıyor, farkında mı Erdoğan yönetimi? Türkiye İkinci Soğuk Savaş’ın (İkinci Dünya Savaşı sonrası Kore ve Almanya gibi) ikinci cephe ülkesi olma yolunda yalpalarken, bunu Lozan’ı sorgulayan ve giderek Envercileşen bir yönetimin yapması da tarihin garip bir ironisi mi?
Son söz: ABD ve Rusya arasında yaşanacak en ufak askeri sürtüşmede Ankara’daki rejimin yıkılacağını düşünüyorum. Türkiye Rusya tarafında yer alırsa, ABD buna karşı önlem alacaktır. ABD tarafında yer alırsa, Rusya Ankara’ya müdahil olacaktır. Bu noktada Rusya’nın Ankara rejimi üzerindeki etkisinin daha yüksek olduğunu değerlendiriyorum. Her halükarda en ufak sıcak çatışmada takke düşer ve kel görünür. Erdoğan’ın arkasında kimler varsa, sanırım bu durumu iyi analiz ediyorlardır! Eğer ABD sınırlı çapta bir hava saldırısı düzenlerse ve sonrasında sahada rutine geri dönülürse, Rusya olası yinelenme riskine karşı Türkiye üzerinde baskıyı arttırır. Bu bağlamda Rusyacı kimse o ön plana çıkar. Bu durumda ABD de Rusya da Türkiye’yi kendi yanında tutmak amacıyla daha etkili enstrümanlarını sahaya sürecektir. Her halükarda Suriye’deki yeni konstellasyonun Türkiye’deki rejim üzerinde etkisi olması kaçınılmaz. Bu bile Türkiye’nin cephe ülkesi olma yolunda olduğunu göstermiyor mu?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.4.2018 [TR724]
Diğer cemaatlere operasyon olur mu? [Mahmut Akpınar]
Siyasal İslamcılar tarikatlerden ve geleneksel İslami cemaatlerden hazzetmezler. Çünkü onlar kendilerini “asıl”, diğer bütün kesimleri “tali”, “teba” görürler. Pek çok siyasal İslamcı cemaatlerin ve tarikatlerin Müslümanları uyuttuğu ve uyuşturduğu düşüncesine sahiptir. Son dönemlerde yer yer bu düşünceler hortlamakta ve cemaatlere yönelik tehdit içerikli konuşmalar yapılmaktadır. Nitekim “Diyanetin olduğu yerde cemaatlere ihtiyaç yok!” şeklinde açıklamalar yapılmakta, cemaatlerin/tarikatlerin tasfiye edimesi, dinin devlet memurlarından ibaret ve tamamen kontrollerinde olan Diyanet tekeline verilmesi yazılıp çizilmektedir.
Hizmet Hareketi demokrasinin azalıp baskının, otoriterleşmenin ortaya çıktığı her dönemde hedef oldu ve bitirilmeye çalışıldı. Çünkü Hizmet birileri için çok tehlikeliydi. Aydın, eğitimli ve dindar nesiller yetiştiriyordu. Uluslararası standartlarda ve çok donanımlı, başarılı kadrolara sahipti. Bitirmek isteyenler genelde laikçiler, ulusalcı askerler oduğu için her bitirme kampanyasında toplum sahiplendi. Hizmet lakçilerin yüz yıldır kullandığı “gerici”, “irticacı” kalıplarına tam uymuyordu. Kendi kabuğuna çekilmiş değildi. Okullar, eğitim kurumları açıyor ve toplumu dönüştürüyordu. Bu nedenle “üst akıl” her kimlerse Cemaati bitirmek için “İslamcı” kimliği olan birilerini tercih etmek gerektiğini düşündüler. İşi onlara ihale ettiler ve bekledikleri gibi başarılı da oldular. Hizmet Hareketini bitireceğiz diye İslamın içini boşalttı, ruhunu öldürdüler. Anadolunun son 40 yılda yetişmiş insan kaynaklarını, aydınlarını biçtiler. Geride kalanları paraya, pula esir, makama, servete kul ettiler. Dindarlar zulüm düzeninin ve egosunun, çıkarlarının peşinde koşan bir avuç İslamcının kuklası oldu. “Kanaat önderi”, “söz sahibi” görünen insanları ya bizzat veya çoluk çocuğuyla ihaleye, kamu kaynaklarına alıştırdı, her türlü pisliğe bulaştırdılar.
İktidarda “İslamcı” urbalı çıkarcılarla ulusalcıların ittifakı var. Ne İslamcılar, ne bürokratik ortak ulusalcılar, ne de siyasi ortak MHP cemaatleri/tarikatleri sevmez, istemez. Bu güç koalisyonu diğer cemaatlere ve tarikatlere de benzer operasyonlar yapar mı?
Sanmıyorum.
Hizmet’e neden bu operasyonları yaptılar? Diğer cemaatlere şu anda yaptırdıklarını yaptıramadıkları için. Hizmet’e hukukun, demokrasinin işlediği, insaf ve vicdanın olduğu ortamda bir şey yapamadıkları, kire-pisliğe bulaştıramadıkları için bir sürü senaryo ve çaba ile uzun yolu, zor olanı tercih ettiler. O nedenle hukuku rafa kaldırdı, adaleti bitirdi, devleti ve kurumlarını sopa haline getirdiler; ondan sonra Hizmete zarar verdiler.
Aslında öncesinde Hizmete karşı her yolu denediler ve başarısız oldular. Bölmek istediler, bölemediler. Ele geçirmeye çalıştılar, yapamadılar. İçte türlü fitnelerle zaafa düşürmek istediler, olmadı. Kendi bulaştıkları kirli iş ve ilişkilere, akçalı işlere bulaştıramadılar. Mutlak biat etmeye zorladılar, başaramadılar. Sadece Türkiye’de 1000’den fazla okulu, Dünyanın heryerinde varlığı olan devasa yapıda yüz kızartıcı bir şey bulamadılar. Bu güzel insanlardan ahlaksızlık, rüşvet, hırsızlık, şiddet çıkmadı.
Diğer cemaatlere neden operasyon yapsınlar ki! Şu anda pek azı hariç cemaatlere ve tarikatlere yaptıramadıkları ne var? Hepsinin mutlak biatını aldılar. İçlerine yerleştirdikleri, devşirdikleri adamlarıyla cemaatleri-tarikatleri diledikleri gibi maniple edip, karıştırabiliyorlar. Onları kolay paraya, kamu kaynaklarına ve hazineden beslenmeye alıştırdılar. Önde gelenlerinin damatları, çocukları ya ballı ihaleler alıyor veya makamları, koltukları paylaşıyorlar. Bunun karşılığında iktidarın zulmünü, yolsuzluğunu, adaletsizliğini, kirli işlerini yok sayıyor; hatta melşrulaştırıyorlar. Dahası hukuka göre suç, İslama göre haram, ahlaka göre ayıp uygulamaları “cihat”, “sevap”, “hasenat” diye tabanlarına satıyorlar.
Bu arada İslamcı-Ulusalcı ittifakı cemaatlerin ve tarikatlerin asli misyonlarını bitiriyor. Onları insanı kamil üreten dergahlar olmaktan erdemli-ahlaklı müminler yetiştiren müesseseler olmaktan uzaklaştırıyor. Tarikatler/cemaatler hızla çıkar odakları, siyasetin dolgu malzemesi, seçmen kitlesi haline geliyor. AKP siyaseti, yüzyıllarca hoşgörünün menbaı, birada yaşamanın harcı olan, dövene elsiz sövene dilsiz tasavvuf dergahlarını radikallleştiriyor, siyasallaştırıyor. Tarikatler mensuplarını militanlaştıran, müsamahasız hale getiren, şiddete yönelten yapılar haline dönüşüyor. Cihatçı ve tekfirci anlayış virüs gibi yayılıyor. Radikalizmin, selefi anlayışın, şiddetin antikoru, çözümü olması gereken cemaatler/tarikatler selefiliğe, şiddete kayıyor. Pek çok tarikat-cemaat ülkedeki cinnet ortamının etkisiyle tabanına nefret, düşmanlık, ötekileştirme aşılıyor. Artık IŞİD gibi örgütlere tarikatlerden pek çok genç katılıyor.
Öte yandan böylesi ruhsuz, ilkesiz ve ufuksuz din anlayışı ve uygulamaları insanları dinden, inançtan uzaklaştırıyor. Pek çoğu dindar ailelerin, tarikatlerin-cemaatlerin mensuplarının çocuklarından oluşan gençler çevrelerinde gördükleri çelişkiler, ilkesizlikler, banallıklar nedeniyle dinden, inançtan uzaklaşıyor; deizme ateizme kayıyor. Son dönemlerde pek çok din adamı bu yönelişi itiraf ediyor ve gençlerdeki dinden kopuşun sebeplerini araştırıyor.
Toplumda ahlakın, ibadetin, hoşgörünün, yardımlaşmanın kaynağı olması; husumete, nefrete, şiddete, çatışmaya, zulme engel olması gereken cemaatler ve tarikatler artık tam aksi yönde misyon görüyorlar. Daha önce siyasal İslamı dengeleyen, gerektiğinde frenleyen, tabanını politize olmaktan koruyan cemaatler/tarikatler bugünlerde bütünüyle siyasallaşmış ve bir partinin arkabahçesi olmuş durumdalar. AKP/Erdoğan cemaatlerden ve tarikatlerden her istediğini alabilirken, içlerine müdahale edebilirken, bu kadar politize edip peşine takmışken ve kendisinin herşeyini alkışlayan yapılar haline dönüştürmüşken neden onlara operasyon yapsın! Furkan Vakfı gibi biat etmeyip, zulme karşı çıkanları, ses verenleri aleme ibret olacak şekilde eziyor, cezalandırıyor zaten.
AKP istediğini aldığı için bir şey yapmaz, ama ortağı ulusalcılar da mı yapmaz?
Şu anda bu ittifakın siyasi erkini siyasal İslamcılar kullanıyor; onların dediği oluyor. Eğer İslamcı-Ulusalcı ittifakında güç dengeleri değişir, bazı ulusalcıların iddiasındaki gibi iktidardan bazı siyasetçilere kelepçe takılırsa işler değişir. Laikçi ve ulusalcı yapılar cemaatlerin ve tarikatlerin dinin içini boşaltıp Müslümanları yozlaştırdıklarına bakmazlar; kökten çözüm yolları ararlar. Perinçek’in dediği gibi “cemaatlerin tarikatlerin kökünü kazımak” isterler. Ama AKP ile cemaatler arasındaki mutual (ortak) yaşam devam ettiği, siyasal İslamcıların arka bahçesi, oy deposu, meşrulaştırıcısı kaldığı sürece cemaatler güvende olurlar. Bazı siyasal İslamcılar arada bir içlerindekileri dökseler ve cemaatleri tehdit görseler de pragmatizmin üstadı Erdoğan buna izin vermez. Cemaatler/tarikatler de bunu bildikleri için girdikleri çıkmazdan kurtulmaya çalışmak yerine herşeye rağmen Erdoğan’ın arkasında durmayı tercih ediyorlar.
Ortada siyasi güçle cemaatlerin/tarikatlerin üst yönetimleri arasında bir kazan kazan ilişkisi var. İlkeler, İslami esaslar, hukuk, adalet, vicdan dikkate alınmıyor. Öküz ölene kadar bu ortaklık devam eder.
[Mahmut Akpınar] 12.4.2018 [TR724]
Hizmet Hareketi demokrasinin azalıp baskının, otoriterleşmenin ortaya çıktığı her dönemde hedef oldu ve bitirilmeye çalışıldı. Çünkü Hizmet birileri için çok tehlikeliydi. Aydın, eğitimli ve dindar nesiller yetiştiriyordu. Uluslararası standartlarda ve çok donanımlı, başarılı kadrolara sahipti. Bitirmek isteyenler genelde laikçiler, ulusalcı askerler oduğu için her bitirme kampanyasında toplum sahiplendi. Hizmet lakçilerin yüz yıldır kullandığı “gerici”, “irticacı” kalıplarına tam uymuyordu. Kendi kabuğuna çekilmiş değildi. Okullar, eğitim kurumları açıyor ve toplumu dönüştürüyordu. Bu nedenle “üst akıl” her kimlerse Cemaati bitirmek için “İslamcı” kimliği olan birilerini tercih etmek gerektiğini düşündüler. İşi onlara ihale ettiler ve bekledikleri gibi başarılı da oldular. Hizmet Hareketini bitireceğiz diye İslamın içini boşalttı, ruhunu öldürdüler. Anadolunun son 40 yılda yetişmiş insan kaynaklarını, aydınlarını biçtiler. Geride kalanları paraya, pula esir, makama, servete kul ettiler. Dindarlar zulüm düzeninin ve egosunun, çıkarlarının peşinde koşan bir avuç İslamcının kuklası oldu. “Kanaat önderi”, “söz sahibi” görünen insanları ya bizzat veya çoluk çocuğuyla ihaleye, kamu kaynaklarına alıştırdı, her türlü pisliğe bulaştırdılar.
İktidarda “İslamcı” urbalı çıkarcılarla ulusalcıların ittifakı var. Ne İslamcılar, ne bürokratik ortak ulusalcılar, ne de siyasi ortak MHP cemaatleri/tarikatleri sevmez, istemez. Bu güç koalisyonu diğer cemaatlere ve tarikatlere de benzer operasyonlar yapar mı?
Sanmıyorum.
Hizmet’e neden bu operasyonları yaptılar? Diğer cemaatlere şu anda yaptırdıklarını yaptıramadıkları için. Hizmet’e hukukun, demokrasinin işlediği, insaf ve vicdanın olduğu ortamda bir şey yapamadıkları, kire-pisliğe bulaştıramadıkları için bir sürü senaryo ve çaba ile uzun yolu, zor olanı tercih ettiler. O nedenle hukuku rafa kaldırdı, adaleti bitirdi, devleti ve kurumlarını sopa haline getirdiler; ondan sonra Hizmete zarar verdiler.
Aslında öncesinde Hizmete karşı her yolu denediler ve başarısız oldular. Bölmek istediler, bölemediler. Ele geçirmeye çalıştılar, yapamadılar. İçte türlü fitnelerle zaafa düşürmek istediler, olmadı. Kendi bulaştıkları kirli iş ve ilişkilere, akçalı işlere bulaştıramadılar. Mutlak biat etmeye zorladılar, başaramadılar. Sadece Türkiye’de 1000’den fazla okulu, Dünyanın heryerinde varlığı olan devasa yapıda yüz kızartıcı bir şey bulamadılar. Bu güzel insanlardan ahlaksızlık, rüşvet, hırsızlık, şiddet çıkmadı.
Diğer cemaatlere neden operasyon yapsınlar ki! Şu anda pek azı hariç cemaatlere ve tarikatlere yaptıramadıkları ne var? Hepsinin mutlak biatını aldılar. İçlerine yerleştirdikleri, devşirdikleri adamlarıyla cemaatleri-tarikatleri diledikleri gibi maniple edip, karıştırabiliyorlar. Onları kolay paraya, kamu kaynaklarına ve hazineden beslenmeye alıştırdılar. Önde gelenlerinin damatları, çocukları ya ballı ihaleler alıyor veya makamları, koltukları paylaşıyorlar. Bunun karşılığında iktidarın zulmünü, yolsuzluğunu, adaletsizliğini, kirli işlerini yok sayıyor; hatta melşrulaştırıyorlar. Dahası hukuka göre suç, İslama göre haram, ahlaka göre ayıp uygulamaları “cihat”, “sevap”, “hasenat” diye tabanlarına satıyorlar.
Bu arada İslamcı-Ulusalcı ittifakı cemaatlerin ve tarikatlerin asli misyonlarını bitiriyor. Onları insanı kamil üreten dergahlar olmaktan erdemli-ahlaklı müminler yetiştiren müesseseler olmaktan uzaklaştırıyor. Tarikatler/cemaatler hızla çıkar odakları, siyasetin dolgu malzemesi, seçmen kitlesi haline geliyor. AKP siyaseti, yüzyıllarca hoşgörünün menbaı, birada yaşamanın harcı olan, dövene elsiz sövene dilsiz tasavvuf dergahlarını radikallleştiriyor, siyasallaştırıyor. Tarikatler mensuplarını militanlaştıran, müsamahasız hale getiren, şiddete yönelten yapılar haline dönüşüyor. Cihatçı ve tekfirci anlayış virüs gibi yayılıyor. Radikalizmin, selefi anlayışın, şiddetin antikoru, çözümü olması gereken cemaatler/tarikatler selefiliğe, şiddete kayıyor. Pek çok tarikat-cemaat ülkedeki cinnet ortamının etkisiyle tabanına nefret, düşmanlık, ötekileştirme aşılıyor. Artık IŞİD gibi örgütlere tarikatlerden pek çok genç katılıyor.
Öte yandan böylesi ruhsuz, ilkesiz ve ufuksuz din anlayışı ve uygulamaları insanları dinden, inançtan uzaklaştırıyor. Pek çoğu dindar ailelerin, tarikatlerin-cemaatlerin mensuplarının çocuklarından oluşan gençler çevrelerinde gördükleri çelişkiler, ilkesizlikler, banallıklar nedeniyle dinden, inançtan uzaklaşıyor; deizme ateizme kayıyor. Son dönemlerde pek çok din adamı bu yönelişi itiraf ediyor ve gençlerdeki dinden kopuşun sebeplerini araştırıyor.
Toplumda ahlakın, ibadetin, hoşgörünün, yardımlaşmanın kaynağı olması; husumete, nefrete, şiddete, çatışmaya, zulme engel olması gereken cemaatler ve tarikatler artık tam aksi yönde misyon görüyorlar. Daha önce siyasal İslamı dengeleyen, gerektiğinde frenleyen, tabanını politize olmaktan koruyan cemaatler/tarikatler bugünlerde bütünüyle siyasallaşmış ve bir partinin arkabahçesi olmuş durumdalar. AKP/Erdoğan cemaatlerden ve tarikatlerden her istediğini alabilirken, içlerine müdahale edebilirken, bu kadar politize edip peşine takmışken ve kendisinin herşeyini alkışlayan yapılar haline dönüştürmüşken neden onlara operasyon yapsın! Furkan Vakfı gibi biat etmeyip, zulme karşı çıkanları, ses verenleri aleme ibret olacak şekilde eziyor, cezalandırıyor zaten.
AKP istediğini aldığı için bir şey yapmaz, ama ortağı ulusalcılar da mı yapmaz?
Şu anda bu ittifakın siyasi erkini siyasal İslamcılar kullanıyor; onların dediği oluyor. Eğer İslamcı-Ulusalcı ittifakında güç dengeleri değişir, bazı ulusalcıların iddiasındaki gibi iktidardan bazı siyasetçilere kelepçe takılırsa işler değişir. Laikçi ve ulusalcı yapılar cemaatlerin ve tarikatlerin dinin içini boşaltıp Müslümanları yozlaştırdıklarına bakmazlar; kökten çözüm yolları ararlar. Perinçek’in dediği gibi “cemaatlerin tarikatlerin kökünü kazımak” isterler. Ama AKP ile cemaatler arasındaki mutual (ortak) yaşam devam ettiği, siyasal İslamcıların arka bahçesi, oy deposu, meşrulaştırıcısı kaldığı sürece cemaatler güvende olurlar. Bazı siyasal İslamcılar arada bir içlerindekileri dökseler ve cemaatleri tehdit görseler de pragmatizmin üstadı Erdoğan buna izin vermez. Cemaatler/tarikatler de bunu bildikleri için girdikleri çıkmazdan kurtulmaya çalışmak yerine herşeye rağmen Erdoğan’ın arkasında durmayı tercih ediyorlar.
Ortada siyasi güçle cemaatlerin/tarikatlerin üst yönetimleri arasında bir kazan kazan ilişkisi var. İlkeler, İslami esaslar, hukuk, adalet, vicdan dikkate alınmıyor. Öküz ölene kadar bu ortaklık devam eder.
[Mahmut Akpınar] 12.4.2018 [TR724]
Üst düzey düşük profil! [Naci Karadağ]
Dünya liderimiz elinde mikrofon konuşuyor.
Görüntüsüne ve sesini nicedir hasret olduğumuz için (!) TRT Diyanet ve TRT Çocuk da dâhil tüm kanallarımız tekmili birden normal yayınlarını kesip canlı olarak veriyor. Bir yerde yine atarlanıyor Reis. Kosova Başbakanı’na “Sen kimsin?” diyor (Gerçi Kosova Başbakanı bir gün sonra “Yaptığınız hırsızlık” şeklinde diplomatik cevap verdi ama) akabinde elifi elifine şunları söylüyor:
“Kosova’nın Başbakanı tuttu, istihbaratın başındaki kişiyle İçişleri Bakanı’nı görevden aldı. Ben tabii şimdi soruyorum, ‘Ey Kosova’nın Başbakanı. Kimin talimatıyla sen böyle bir adımı attın? Ne zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti’ne darbe yapmaya gayret edenleri korumaya başladın? Sen ki o Kosova’yı dünyada ikinci sırada, saat bile yok. Amerika bir, ikinci sırada biz tanıdık o Kosova’yı. Senin bundan haberin yok mu? Kosova’yı bir kardeş olarak bağrına basan Türkiye’ye darbe girişiminde bulunan bu adamları sen koynunda nasıl beslersin? Bunun hesabını sen de vereceksin ve benim Kosovalı kardeşlerim senin gibi başbakana da prim vermez. Benim Kosovalı kardeşlerim, tanıdığım bildiğim Kosovalılar sana bunun hesabını soracaktır, ben bunu da biliyorum. Öyle uzaktan kumandayla siyaset yapılmaz. Uzaktan kumandayla siyaset yapanlar, aynen yine uzaktan kumandayla o siyasette de evet, miadını doldururlar.”
Bu kendinden eminlik, başkasına ayar vermeler filan ilginç bir ruh hali, o ayrı.
Ancak daha da enteresan olan, Joseph Goebbels’in “Ne suç işlediysen düşmanını onunla suçla, daha fazla bağır, haklı çıkarsın” taktiğini kullanması. Sanki Kosova devleti gelip Türkiye’de operasyon yapmış gibi Kosova Başbakanı’nı suçlayabilecek kadar kendinden geçmek oldukça ilginç. Bir de Kosova halkına daha önce Almanya için yaptığı “Siz kime oy vereceğinizi biliyorsunuz” diyerek akıl vermeler, hesap sormalar filan… Bizzat kendisinin “Utanmıyor musun Kosova istihbarat teşkilatından birilerini parayla satın alıp, rüşvetle adam kaçırtmaya?” sorusuna muhatap olmamak için yapıyor bu atarlanmayı.
Bundan sonra olacak olan şu: Kosova’da yapılacak ilk seçimler öncesi Erdoğan’ın ekibi (muhtemelen Arter Reklam) para dolu valizlerle bu ülkeye gidecek ve rakip aday için para saçmaya başlayacaklar. Kendi taraftarlarına ise bu durumu, “Ümmetin lideriyim ya oraların siyasetini de dizayn ediyorum” gerekçesiyle onaylatacak bizimkisi.
“Üst düzey terörist” diyor Erdoğan ve medyası öğretmenler için. Elbette bizim gönlümüzde düzeyleri üst ama terörist filan olmadıklarını en iyi kendisi biliyor, o yüzden rahat.
Terörist olsa duramaz çünkü!
Pekiyi terörist üst düzeymiş de düşük olan neymiş?
Hatırlayalım:
Pelikan Çetesi aracılığıyla koltuğundan indirilen Davutoğlu’ndan hemen sonra AKP’li Aydın Ünal (ki bu şahıs Erdoğan’ın konuşma metinlerini yazıyordu ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı) “Güçlü cumhurbaşkanı ve güçlü başbakanla yürümüyor. Bundan sonra gelecek başbakanın profili daha düşük olacak” şeklinde açıklama yapmıştı.
Binali Yıldırım Beyefendi bu cümleyi bile bile Başbakan oldu ve bu beyefendi önceki gün aynen şu cümleleri söyledi: “Bütün olayların merkezinde biz varız, terör, savaş, göç hepsi burada…”
Bir Başbakan’ın bunu söylemesine hayret ediyorsanız Cumhurbaşkanı’nın söylediklerini duymamışsınızdır demektir. Reisimiz yine Avrupa’ya atar yaparken şöyle buyurdu: “Fransa, teröre yardakçılık yapıyorsun, destek veriyorsun ve ondan sonra teröristleri Elize Sarayı’nda da ağırlıyorsun. Bunların hesabını veremeyeceksiniz, ondan sonra bu terör belasından da kurtulamayacaksınız. İşte bak Almanya’da teröristlerin neler yaptığını görüyorsunuz değil mi? Fransa’da da olacak. Batı bu teröristleri besledikçe batacaksınız.”
Almanya’da yaşanan terör hadisesini kınayıp, terörü lanetlemek varken, “Ey Fransa, sende de olacak!” demek hangi stratejik aklın, hangi düzeyin yansımasıdır, takdiri sizlere bırakıyorum.
Gelelim, “80 kişiyi paketledik” diyerek yapılan afra tafra ve satılan cakaya…
Herkes biliyor ki, milyonlarca dolarlar harcayarak, elli bin türlü entrika ve rüşvetle, karanlık mihraklarla işbirliği yapıp kaçırdığınız adamlar gariban öğretmenler. Herkes çok iyi biliyor ki, teröriste karşı bir şey yapamazsınız.
Çok değil, iki yıl önce TV ekranında, “Valilere ‘Üzerlerine gitmeyin’ talimatı verdik” diyen bir Cumhurbaşkanından bahsediyoruz.
Bir devlet güçlü ise önce IŞİD’in elindeki askerleri kurtarmak için operasyon yapardı da iki gencecik fidan diri diri yaktırılmazdı!
Bir devlet güçlü ise PKK’nın elinde tuttuğu ve Paris suikastını bizzat MİT Başkanının organize ettiği itirafını yaptırdığı “Üst düzey” MİT görevlilerini getirirdi. Hani, Bahoz Erdal’ın paketlenmesinden filan bahsetmiyoruz bile.
Necip Fazıl bir makalesinde “At müzahrefatına konan sinek, kendini Himalayar’da kartal zanneder” diye yazmıştı. Türkiye kamuoyuna efelenme, caka satarak gemiyi yürütme başarısı daha ne kadar bilmiyorum ama 70 binden fazla öğrenci, 30 bin ev hanımı, binden fazla çocuk hapishanede “Üst düzey terörist” yaftasıyla esir edilirken, tarih sizden nasıl bir profille bahsedecek biliyoruz!
[Naci Karadağ] 12.4.2018 [TR724]
Görüntüsüne ve sesini nicedir hasret olduğumuz için (!) TRT Diyanet ve TRT Çocuk da dâhil tüm kanallarımız tekmili birden normal yayınlarını kesip canlı olarak veriyor. Bir yerde yine atarlanıyor Reis. Kosova Başbakanı’na “Sen kimsin?” diyor (Gerçi Kosova Başbakanı bir gün sonra “Yaptığınız hırsızlık” şeklinde diplomatik cevap verdi ama) akabinde elifi elifine şunları söylüyor:
“Kosova’nın Başbakanı tuttu, istihbaratın başındaki kişiyle İçişleri Bakanı’nı görevden aldı. Ben tabii şimdi soruyorum, ‘Ey Kosova’nın Başbakanı. Kimin talimatıyla sen böyle bir adımı attın? Ne zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti’ne darbe yapmaya gayret edenleri korumaya başladın? Sen ki o Kosova’yı dünyada ikinci sırada, saat bile yok. Amerika bir, ikinci sırada biz tanıdık o Kosova’yı. Senin bundan haberin yok mu? Kosova’yı bir kardeş olarak bağrına basan Türkiye’ye darbe girişiminde bulunan bu adamları sen koynunda nasıl beslersin? Bunun hesabını sen de vereceksin ve benim Kosovalı kardeşlerim senin gibi başbakana da prim vermez. Benim Kosovalı kardeşlerim, tanıdığım bildiğim Kosovalılar sana bunun hesabını soracaktır, ben bunu da biliyorum. Öyle uzaktan kumandayla siyaset yapılmaz. Uzaktan kumandayla siyaset yapanlar, aynen yine uzaktan kumandayla o siyasette de evet, miadını doldururlar.”
Bu kendinden eminlik, başkasına ayar vermeler filan ilginç bir ruh hali, o ayrı.
Ancak daha da enteresan olan, Joseph Goebbels’in “Ne suç işlediysen düşmanını onunla suçla, daha fazla bağır, haklı çıkarsın” taktiğini kullanması. Sanki Kosova devleti gelip Türkiye’de operasyon yapmış gibi Kosova Başbakanı’nı suçlayabilecek kadar kendinden geçmek oldukça ilginç. Bir de Kosova halkına daha önce Almanya için yaptığı “Siz kime oy vereceğinizi biliyorsunuz” diyerek akıl vermeler, hesap sormalar filan… Bizzat kendisinin “Utanmıyor musun Kosova istihbarat teşkilatından birilerini parayla satın alıp, rüşvetle adam kaçırtmaya?” sorusuna muhatap olmamak için yapıyor bu atarlanmayı.
Bundan sonra olacak olan şu: Kosova’da yapılacak ilk seçimler öncesi Erdoğan’ın ekibi (muhtemelen Arter Reklam) para dolu valizlerle bu ülkeye gidecek ve rakip aday için para saçmaya başlayacaklar. Kendi taraftarlarına ise bu durumu, “Ümmetin lideriyim ya oraların siyasetini de dizayn ediyorum” gerekçesiyle onaylatacak bizimkisi.
“Üst düzey terörist” diyor Erdoğan ve medyası öğretmenler için. Elbette bizim gönlümüzde düzeyleri üst ama terörist filan olmadıklarını en iyi kendisi biliyor, o yüzden rahat.
Terörist olsa duramaz çünkü!
Pekiyi terörist üst düzeymiş de düşük olan neymiş?
Hatırlayalım:
Pelikan Çetesi aracılığıyla koltuğundan indirilen Davutoğlu’ndan hemen sonra AKP’li Aydın Ünal (ki bu şahıs Erdoğan’ın konuşma metinlerini yazıyordu ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı) “Güçlü cumhurbaşkanı ve güçlü başbakanla yürümüyor. Bundan sonra gelecek başbakanın profili daha düşük olacak” şeklinde açıklama yapmıştı.
Binali Yıldırım Beyefendi bu cümleyi bile bile Başbakan oldu ve bu beyefendi önceki gün aynen şu cümleleri söyledi: “Bütün olayların merkezinde biz varız, terör, savaş, göç hepsi burada…”
Bir Başbakan’ın bunu söylemesine hayret ediyorsanız Cumhurbaşkanı’nın söylediklerini duymamışsınızdır demektir. Reisimiz yine Avrupa’ya atar yaparken şöyle buyurdu: “Fransa, teröre yardakçılık yapıyorsun, destek veriyorsun ve ondan sonra teröristleri Elize Sarayı’nda da ağırlıyorsun. Bunların hesabını veremeyeceksiniz, ondan sonra bu terör belasından da kurtulamayacaksınız. İşte bak Almanya’da teröristlerin neler yaptığını görüyorsunuz değil mi? Fransa’da da olacak. Batı bu teröristleri besledikçe batacaksınız.”
Almanya’da yaşanan terör hadisesini kınayıp, terörü lanetlemek varken, “Ey Fransa, sende de olacak!” demek hangi stratejik aklın, hangi düzeyin yansımasıdır, takdiri sizlere bırakıyorum.
Gelelim, “80 kişiyi paketledik” diyerek yapılan afra tafra ve satılan cakaya…
Herkes biliyor ki, milyonlarca dolarlar harcayarak, elli bin türlü entrika ve rüşvetle, karanlık mihraklarla işbirliği yapıp kaçırdığınız adamlar gariban öğretmenler. Herkes çok iyi biliyor ki, teröriste karşı bir şey yapamazsınız.
Çok değil, iki yıl önce TV ekranında, “Valilere ‘Üzerlerine gitmeyin’ talimatı verdik” diyen bir Cumhurbaşkanından bahsediyoruz.
Bir devlet güçlü ise önce IŞİD’in elindeki askerleri kurtarmak için operasyon yapardı da iki gencecik fidan diri diri yaktırılmazdı!
Bir devlet güçlü ise PKK’nın elinde tuttuğu ve Paris suikastını bizzat MİT Başkanının organize ettiği itirafını yaptırdığı “Üst düzey” MİT görevlilerini getirirdi. Hani, Bahoz Erdal’ın paketlenmesinden filan bahsetmiyoruz bile.
Necip Fazıl bir makalesinde “At müzahrefatına konan sinek, kendini Himalayar’da kartal zanneder” diye yazmıştı. Türkiye kamuoyuna efelenme, caka satarak gemiyi yürütme başarısı daha ne kadar bilmiyorum ama 70 binden fazla öğrenci, 30 bin ev hanımı, binden fazla çocuk hapishanede “Üst düzey terörist” yaftasıyla esir edilirken, tarih sizden nasıl bir profille bahsedecek biliyoruz!
[Naci Karadağ] 12.4.2018 [TR724]
Allah’ın sanatına saygı: Keukenhof ve Taksim [Veysel Ayhan]
Keukenhof, 3 saatte gezilebilen dev bir çiçek bahçesi. Hollanda’da. Ağırlıklı olarak lale türleri var. Her bahar 7 milyon lale sergileniyor. Her yanını dolaşırsanız bitirdiğinizde 15 km. yol yürümüş oluyorsunuz. 2 ay açık kalıyor. Şu an en güzel günleri. 1 milyondan fazla ziyaretçi gelip geziyor.
Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, bana çok sihirli gelen bir hikaye anlatır:
“Küçükken babamın anlattığı bir hikâyeyi hatırlayıverdim: Bahar zamanı imiş. Dağıstan’da bir yolcu köyden köye giderken, bir dağ eteğine varmış.
Bakmış kırmızı, mavi, sarı, mor, pembe, beyaz çiçekler bu tepenin yamacını kaplamış.
Hafif rüzgârlar ile dalga dalga köpüren bu renk, ışık tufanı yolcuyu bir yıldırım gibi bir anda çarpmış, neler olmuş o anda, kim bilir neler olmuş; başlamış bağırmaya:
– Neredesin boyacı; boyacı, sen nerdesin?
Renkleri öpen bu ses, vadileri dolaşmış; köy köy duyulmuş bu ses; şehir şehir çınlamış:
– Neredesin boyacı; boyacı, sen nerdesin?
Bu zavallı meczubu çocuklar taşlamışlar; büyükler kovalamış… O, istifini bozmaz; gözü meçhul bir ufkun çizgisine dikilmiş, mütemadiyen arar, sorar, arar dururmuş.
Karanlık gecelerin korkunç hayaletleri bu soruyu dinlemiş, tipilerin feryadı, şimşek şakırtıları bu sesi boğamamış.
Kış demez, bahar demez gece gündüz dolaşır; zavallı, neyi arar?
Kim bilir neler olmuş; neler olmuş o anda? Belki ufuklar boyu uzayıp giden perde, kıvrım kıvrım sıyrılmış… Bilmem ki neler olmuş!..
Babamın tatlı sesi, hâlâ kulağımda:
– Neredesin boyacı, boyacı sen nerdesin?”
“Göz”ünü kaybetmemiş her insan için Keukenhof tam bu duyguları uyarıyor.
“Yeryüzünde Allah’ın sanatına en ihtimam gösterilen yer neresi” diye sorsalar duraksamadan “Keukenhof” diyebilirim. Tam bir ilkbahar şöleni. Onlarca renk lale… kırmızı, siyah, bulut rengi … Ve farklı bakım gerektiren diğer 20 çeşit çiçek: nergis, sümbül, zambak orkide… Başdöndürücü renkler ve kokular.
Gezerken sık sık aklıma geldi. ‘Bediüzzaman Hazretleri burayı gezse neler yazardı, Hollandalılar’a ne iltifatlar ederdi…” diye.
Bir insanın en büyük nasipsizliği Allah’ın sanatına körlüğüdür. ‘Börtü böcek’ deyip tabiatı hakir görmektir.
Eski yıllarda İslamcı gruplar, Risale-i Nur cemaatlerini şöyle eleştirirdi:
“Siz pasif insanlarsınız! Oku oku nereye kadar? Çiceklerdeki sanat, dünyadaki düzen… Bırakın bu börtü böcek edebiyatını! Bakın biz tüm toplumu değiştireceğiz, ‘Bucak bucak köşe köşe/Kara taşa kor-ateşe/ Yıldıza aya güneşe/Hak yol İslam yazacağız…/ Her kapının eşiğine/Her sofranın kaşığına/ Balaların beşiğine/Hak yol İslam yazacağız…”
Böyle diyorlardı. Üst perdeden atıp tutuyorlardı. “Tefekkürsüz ve düşüncesiz” İslamcılık onları birer “yok edici” canavara dönüştürdü. Sonuçta vardıkları yer “İslam ve iman” yazan her şeyi yok etmek ve içini boşaltmak oldu.
Yeşili bitirmek onlara nasip oldu.
İstanbul’a beton dökmek, para uğruna tüm şehirleri betonlaştırmak onlara nasip oldu.
Nükleer santral kurmak onlara nasip oldu.
Gençliği iman ve islamdan soğutmak onlara nasip oldu.
Son komiklikleri ağaçları ve parkları kazıyıp sildikleri Taksim Meydanı’na tabut saksılarda lale dikmek oldu.
Fotoğrafı gördüğümde önce neresi olduğunu anlamadım. ‘Bu mezarları niye kare yapmışlar’ diye düşündüm. Meğer kare tabutlar belediyenin lale saksılarıymış.
NEREDEN NEREYE…
Bir lale soğanının ev değerinde olduğu dönemlerde Kanuni Sultan Süleyman Flemenk büyükelçi De Busbecq ve Hollandalı botanikçi Carolus Clusius’a ilk lale soğanlarını hediye etmiş. Lale en titizce konaklayacağı mekana göç etmiş.
Gidiş o gidiş.
Böylece Allah’ın sanatına kör sözde “müslümanların”, hakir gördüğü, önemsemediği lale, Hollandalı “mümin”lerin eline geçince gerçek kıymetini ve değeri bulmuş.
Allah’ın kanunu bu: Çalışana, sanatına titizlik gösterene, tabiatı koruyana, insana insanca davranana, yarattığı mahlukata ihtimam gösterene lütuflarını yağmur gibi yağdırıyor.
Sözde “Müslümanlar”sa memleketin üstüne beton döküyor, insanların evini başına yıkıyor, bebekleri zindana atıyor, dereleri kurutuyor, hayvanları katlediyor sonra da riyakarca beton üstüne lale dikip şov yapıyor.
[Veysel Ayhan] 12.4.2018 [TR724]
Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, bana çok sihirli gelen bir hikaye anlatır:
“Küçükken babamın anlattığı bir hikâyeyi hatırlayıverdim: Bahar zamanı imiş. Dağıstan’da bir yolcu köyden köye giderken, bir dağ eteğine varmış.
Bakmış kırmızı, mavi, sarı, mor, pembe, beyaz çiçekler bu tepenin yamacını kaplamış.
Hafif rüzgârlar ile dalga dalga köpüren bu renk, ışık tufanı yolcuyu bir yıldırım gibi bir anda çarpmış, neler olmuş o anda, kim bilir neler olmuş; başlamış bağırmaya:
– Neredesin boyacı; boyacı, sen nerdesin?
Renkleri öpen bu ses, vadileri dolaşmış; köy köy duyulmuş bu ses; şehir şehir çınlamış:
– Neredesin boyacı; boyacı, sen nerdesin?
Bu zavallı meczubu çocuklar taşlamışlar; büyükler kovalamış… O, istifini bozmaz; gözü meçhul bir ufkun çizgisine dikilmiş, mütemadiyen arar, sorar, arar dururmuş.
Karanlık gecelerin korkunç hayaletleri bu soruyu dinlemiş, tipilerin feryadı, şimşek şakırtıları bu sesi boğamamış.
Kış demez, bahar demez gece gündüz dolaşır; zavallı, neyi arar?
Kim bilir neler olmuş; neler olmuş o anda? Belki ufuklar boyu uzayıp giden perde, kıvrım kıvrım sıyrılmış… Bilmem ki neler olmuş!..
Babamın tatlı sesi, hâlâ kulağımda:
– Neredesin boyacı, boyacı sen nerdesin?”
“Göz”ünü kaybetmemiş her insan için Keukenhof tam bu duyguları uyarıyor.
“Yeryüzünde Allah’ın sanatına en ihtimam gösterilen yer neresi” diye sorsalar duraksamadan “Keukenhof” diyebilirim. Tam bir ilkbahar şöleni. Onlarca renk lale… kırmızı, siyah, bulut rengi … Ve farklı bakım gerektiren diğer 20 çeşit çiçek: nergis, sümbül, zambak orkide… Başdöndürücü renkler ve kokular.
Gezerken sık sık aklıma geldi. ‘Bediüzzaman Hazretleri burayı gezse neler yazardı, Hollandalılar’a ne iltifatlar ederdi…” diye.
Bir insanın en büyük nasipsizliği Allah’ın sanatına körlüğüdür. ‘Börtü böcek’ deyip tabiatı hakir görmektir.
Eski yıllarda İslamcı gruplar, Risale-i Nur cemaatlerini şöyle eleştirirdi:
“Siz pasif insanlarsınız! Oku oku nereye kadar? Çiceklerdeki sanat, dünyadaki düzen… Bırakın bu börtü böcek edebiyatını! Bakın biz tüm toplumu değiştireceğiz, ‘Bucak bucak köşe köşe/Kara taşa kor-ateşe/ Yıldıza aya güneşe/Hak yol İslam yazacağız…/ Her kapının eşiğine/Her sofranın kaşığına/ Balaların beşiğine/Hak yol İslam yazacağız…”
Böyle diyorlardı. Üst perdeden atıp tutuyorlardı. “Tefekkürsüz ve düşüncesiz” İslamcılık onları birer “yok edici” canavara dönüştürdü. Sonuçta vardıkları yer “İslam ve iman” yazan her şeyi yok etmek ve içini boşaltmak oldu.
Yeşili bitirmek onlara nasip oldu.
İstanbul’a beton dökmek, para uğruna tüm şehirleri betonlaştırmak onlara nasip oldu.
Nükleer santral kurmak onlara nasip oldu.
Gençliği iman ve islamdan soğutmak onlara nasip oldu.
Son komiklikleri ağaçları ve parkları kazıyıp sildikleri Taksim Meydanı’na tabut saksılarda lale dikmek oldu.
Fotoğrafı gördüğümde önce neresi olduğunu anlamadım. ‘Bu mezarları niye kare yapmışlar’ diye düşündüm. Meğer kare tabutlar belediyenin lale saksılarıymış.
NEREDEN NEREYE…
Bir lale soğanının ev değerinde olduğu dönemlerde Kanuni Sultan Süleyman Flemenk büyükelçi De Busbecq ve Hollandalı botanikçi Carolus Clusius’a ilk lale soğanlarını hediye etmiş. Lale en titizce konaklayacağı mekana göç etmiş.
Gidiş o gidiş.
Böylece Allah’ın sanatına kör sözde “müslümanların”, hakir gördüğü, önemsemediği lale, Hollandalı “mümin”lerin eline geçince gerçek kıymetini ve değeri bulmuş.
Allah’ın kanunu bu: Çalışana, sanatına titizlik gösterene, tabiatı koruyana, insana insanca davranana, yarattığı mahlukata ihtimam gösterene lütuflarını yağmur gibi yağdırıyor.
Sözde “Müslümanlar”sa memleketin üstüne beton döküyor, insanların evini başına yıkıyor, bebekleri zindana atıyor, dereleri kurutuyor, hayvanları katlediyor sonra da riyakarca beton üstüne lale dikip şov yapıyor.
[Veysel Ayhan] 12.4.2018 [TR724]
Barcelona tarihi tersten yazdı! [Efe Yiğit]
Barcelona’nın bu yıl Şampiyonlar Ligi hikayesi yazılırken atılacak en uygun başlık, ‘tarihi tersten yazmak’ olur. La Liga’da adım adım namağlup şampiyonluğa ilerleyen Barça, Devler Ligi’nde Roma’ya elenmenin şokunu yaşıyor. İlk maçın skorunu dikkate aldığımızda İspanyol temsilcisi için Roma deplasmanından korkmayı gerektirecek bir durum yoktu. Ancak evdeki hesap sahaya uymadı. Hüsranın adı Barcelona oldu.
Sezona Ernesto Valverde yönetiminde başlayan Barcelona, İspanya Süper Kupası finalinde iki maçta da ezeli rakibi Real Madrid’e yenilerek sadece kupayı kaybetmekle kalmayıp, yeni sezon öncesi olumsuz sinyaller vermeye başlamıştı. Geçen sezon şampiyonluk Real Madrid’e gitmişti. Bu sezon tekrar kazanmak gerekiyordu. Ama Süper Kupa finali bunun hiç de kolay olmadığını gösteriyordu. Üstelik takımın yıldızlarından Neymar da gitmişti.
Sezonun startıyla birlikte Barcelona’nın galibiyetleri peş peşe geldi. Sezon öncesi korkulan olmamıştı. Tam tersi fırtına gibi esmesi beklenen Real Madrid tekliyor, Barcelona aradaki puan farkını açıp şampiyonluk yolunda ilerliyordu. Ligde 31 hafta geride kalırken 79 puan toplayan Barcelona en yakın takipçisi Atletico Madrid’e 11 puan fark atmıştı. Şampiyonluk yarışında bir numaralı rakibi olması beklenen Real’le puan farkı ise 15’di.
YENİLGİYİ UNUTMUŞTU
Barcelona’nın bu sezon farklı bir özelliği var: Adeta yenilgiyi unuttu. Avrupa’nın 5 büyük liginde yenilgi yüzü görmeyen tek takım olan Barcelona, bu özelliğini kısa sürede tüm Avrupa geneline yaymayı başardı. Çek Cumhuriyeti’nde Viktoria Plezen’in, Hırvatistan’dan Dinamo Zagreb ve Portekiz’den FC Porto’nun ligde yenilgiyle tanışmasından sonra Barcelona, Avrupa liglerindeki tek yenilgisiz takım oluyordu.
Barcelona sadece La Liga’da değil Şampiyonlar Ligi’nde de yenilgi yüzü görmemişti. Geçen sezon çeyrek finalde elendiği Juventus ile aynı gruba düşen Barcelona, intikamını aldı. İtalya’da yenilmediği rakibini sahasında 3-0 yenerek, geçen yılın hesabını gördü. Grup maçları tamamlandığında Barcelona, 14 puanla lider olarak adını son 16 turuna yazdırdı.
4-1 YENİNCE RAHATLADI
Son 16 turunda rakibin adı Chelsea oldu. İlk maçta deplasmanda 1-1 berabere kalıp yenilmeyen Barcelona sahasında rakibini 3-0 yenerek adını çeyrek finale yazdırdı. Çeyrek finalde eşleştiği takımın Roma olması, Barcelona’nın yarı finale yakın olduğu yorumunu beraberinde getirdi. İlk maçın skoru 4-1 oldu ancak oynanan futbol tatmin etmemişti. Hani skora bakıp da, ‘Barcelona Roma’yı ezmiş’ yorumunu yapmak mümkündü. Fakat sahada korakor mücadele eden bir Roma vardı.
İlk maçın skorunun 4-1, takımın adının Barcelona olması Roma deplasmanı öncesi İspanyol ekibinin artılarıydı. Ancak sahada bambaşka bir Roma vardı. Barcelona, gücünü sahaya yansıtmakta zorlanıyordu. Usta ayaklar Messi, Suarez, Rakitic ve Iniesta adeta susmuştu. Olimpiyat Stadı tribünlerini dolduran 60 bin taraftar tarihe şahitlik ederken, adını yarı finale 3-0’lık skorla yazdıran taraf Roma oldu. Üstelik Barcelona bu sezon ilk kez bir maçta kalesinde 3 gol görüyordu.
ESPANYOL VE ROMA
Roma yenilgisi Barcelona’nın bu sezon Kral Kupası çeyrek finali ikinci maçında Espanyol karşısında aldığı yenilgiden sonra gördüğü ikinci mağlubiyet. La Liga ve Roma rövanşı öncesine kadar Şampiyonlar Ligi’nde yenilgi yüzü görmeyen Barcelona, Espanyol karşısında 1-0 yenilse de, ilk maçta 2-0 galip geldiği için turu geçmişti. Yarı finalde Valencia’yı iki maçta da yenip finalde Sevilla’nın rakibi oldu. Sezon boyunca oynadığı 49 maçta sadece 2 yenilgi gören Barcelona, en ağır yenilgiyi ise Roma karşısında aldı.
Real Madrid’le La Liga’da şampiyonluk yarışı veren Barcelona, ezeli rakibiyle Avrupa arenasında rekabet halinde bulunuyor. Real Madrid’in son 2 yılın Şampiyonlar Ligi kupasını kazanması Barcelona’nın rekabette geride kalmasına yol açtı. Bu sezon hedef sadece La Liga değildi. Şimdi o hedeflerden birinde hüsran yaşadı. Geriye La Liga ve Kral Kupası kaldı.
PSG’Yİ 6-1 YENİP TARİH YAZMIŞTI
Barcelona geçen sezon son 16 turunda PSG ile eşleşmişti. İlk maçı 4-0 kaybederek, tur şansını Kaf Dağı’nın arkasına atan Barcelona, Nou Camp’ta tarih yazmıştı. 88. dakikaya 3-1 önde giren Barcelona’da ümitler bittiği anda sahneye Neymar çıkmıştı. 95 dakika süren mücadelenin skoru 6-1 Barcelona lehine olunca, futbol tarihi yeniden yazıldı. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde PSG karşısında tarih yazan Barcelona, bu yıl Roma karşısında tarihi tersten yazıp Avrupa’ya veda etti.
[Efe Yiğit] 12.4.2018 [TR724]
Sezona Ernesto Valverde yönetiminde başlayan Barcelona, İspanya Süper Kupası finalinde iki maçta da ezeli rakibi Real Madrid’e yenilerek sadece kupayı kaybetmekle kalmayıp, yeni sezon öncesi olumsuz sinyaller vermeye başlamıştı. Geçen sezon şampiyonluk Real Madrid’e gitmişti. Bu sezon tekrar kazanmak gerekiyordu. Ama Süper Kupa finali bunun hiç de kolay olmadığını gösteriyordu. Üstelik takımın yıldızlarından Neymar da gitmişti.
Sezonun startıyla birlikte Barcelona’nın galibiyetleri peş peşe geldi. Sezon öncesi korkulan olmamıştı. Tam tersi fırtına gibi esmesi beklenen Real Madrid tekliyor, Barcelona aradaki puan farkını açıp şampiyonluk yolunda ilerliyordu. Ligde 31 hafta geride kalırken 79 puan toplayan Barcelona en yakın takipçisi Atletico Madrid’e 11 puan fark atmıştı. Şampiyonluk yarışında bir numaralı rakibi olması beklenen Real’le puan farkı ise 15’di.
YENİLGİYİ UNUTMUŞTU
Barcelona’nın bu sezon farklı bir özelliği var: Adeta yenilgiyi unuttu. Avrupa’nın 5 büyük liginde yenilgi yüzü görmeyen tek takım olan Barcelona, bu özelliğini kısa sürede tüm Avrupa geneline yaymayı başardı. Çek Cumhuriyeti’nde Viktoria Plezen’in, Hırvatistan’dan Dinamo Zagreb ve Portekiz’den FC Porto’nun ligde yenilgiyle tanışmasından sonra Barcelona, Avrupa liglerindeki tek yenilgisiz takım oluyordu.
Barcelona sadece La Liga’da değil Şampiyonlar Ligi’nde de yenilgi yüzü görmemişti. Geçen sezon çeyrek finalde elendiği Juventus ile aynı gruba düşen Barcelona, intikamını aldı. İtalya’da yenilmediği rakibini sahasında 3-0 yenerek, geçen yılın hesabını gördü. Grup maçları tamamlandığında Barcelona, 14 puanla lider olarak adını son 16 turuna yazdırdı.
4-1 YENİNCE RAHATLADI
Son 16 turunda rakibin adı Chelsea oldu. İlk maçta deplasmanda 1-1 berabere kalıp yenilmeyen Barcelona sahasında rakibini 3-0 yenerek adını çeyrek finale yazdırdı. Çeyrek finalde eşleştiği takımın Roma olması, Barcelona’nın yarı finale yakın olduğu yorumunu beraberinde getirdi. İlk maçın skoru 4-1 oldu ancak oynanan futbol tatmin etmemişti. Hani skora bakıp da, ‘Barcelona Roma’yı ezmiş’ yorumunu yapmak mümkündü. Fakat sahada korakor mücadele eden bir Roma vardı.
İlk maçın skorunun 4-1, takımın adının Barcelona olması Roma deplasmanı öncesi İspanyol ekibinin artılarıydı. Ancak sahada bambaşka bir Roma vardı. Barcelona, gücünü sahaya yansıtmakta zorlanıyordu. Usta ayaklar Messi, Suarez, Rakitic ve Iniesta adeta susmuştu. Olimpiyat Stadı tribünlerini dolduran 60 bin taraftar tarihe şahitlik ederken, adını yarı finale 3-0’lık skorla yazdıran taraf Roma oldu. Üstelik Barcelona bu sezon ilk kez bir maçta kalesinde 3 gol görüyordu.
ESPANYOL VE ROMA
Roma yenilgisi Barcelona’nın bu sezon Kral Kupası çeyrek finali ikinci maçında Espanyol karşısında aldığı yenilgiden sonra gördüğü ikinci mağlubiyet. La Liga ve Roma rövanşı öncesine kadar Şampiyonlar Ligi’nde yenilgi yüzü görmeyen Barcelona, Espanyol karşısında 1-0 yenilse de, ilk maçta 2-0 galip geldiği için turu geçmişti. Yarı finalde Valencia’yı iki maçta da yenip finalde Sevilla’nın rakibi oldu. Sezon boyunca oynadığı 49 maçta sadece 2 yenilgi gören Barcelona, en ağır yenilgiyi ise Roma karşısında aldı.
Real Madrid’le La Liga’da şampiyonluk yarışı veren Barcelona, ezeli rakibiyle Avrupa arenasında rekabet halinde bulunuyor. Real Madrid’in son 2 yılın Şampiyonlar Ligi kupasını kazanması Barcelona’nın rekabette geride kalmasına yol açtı. Bu sezon hedef sadece La Liga değildi. Şimdi o hedeflerden birinde hüsran yaşadı. Geriye La Liga ve Kral Kupası kaldı.
PSG’Yİ 6-1 YENİP TARİH YAZMIŞTI
Barcelona geçen sezon son 16 turunda PSG ile eşleşmişti. İlk maçı 4-0 kaybederek, tur şansını Kaf Dağı’nın arkasına atan Barcelona, Nou Camp’ta tarih yazmıştı. 88. dakikaya 3-1 önde giren Barcelona’da ümitler bittiği anda sahneye Neymar çıkmıştı. 95 dakika süren mücadelenin skoru 6-1 Barcelona lehine olunca, futbol tarihi yeniden yazıldı. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde PSG karşısında tarih yazan Barcelona, bu yıl Roma karşısında tarihi tersten yazıp Avrupa’ya veda etti.
[Efe Yiğit] 12.4.2018 [TR724]
Saçlarınız dökülüyorsa bir sebebi vardır!
Beslenme alışkanlıklarından, strese, yanlış ürün kullanımından çeşitli hastalıklara kadar pek çok etken, saç dökülmesine sebep olabilir. Saç dökülmesinin estetik görünümün yanında kişinin psikolojisini de olumsuz etkilediğine dikkat çeken Dermatoloji Uzmanı Dr. Zerrin Baysal, bu nedenle sorunun kaynağının tespit edilip dökülmenin durdurulması gerektiğini belirtiyor.
Baysal, saç dökülmesine yol açan etkenler ve yapılması gerekenler konusunda ise şu bilgileri veriyor: Her saç teli 4- 6 yıl yaşar, sonra dinlenir ve daha sonra da dökülür. Saçların bu şekilde dökülmesi son derece doğal bir süreçtir ve günde 50-100 tel saç dökülebilir. Eğer bu sayıdan daha fazla dökülüyorsa, banyo yaparken ele gelen saç miktarı artmışsa ya da yıkanmış kurulanmış saçı elle çektiğimizde elimize 3-5 adet saç teli geliyorsa bu durumun ciddiye alınması gerekir.
Baysal, saç dökülmesine yol açan etkenler ve yapılması gerekenler konusunda ise şu bilgileri veriyor: Her saç teli 4- 6 yıl yaşar, sonra dinlenir ve daha sonra da dökülür. Saçların bu şekilde dökülmesi son derece doğal bir süreçtir ve günde 50-100 tel saç dökülebilir. Eğer bu sayıdan daha fazla dökülüyorsa, banyo yaparken ele gelen saç miktarı artmışsa ya da yıkanmış kurulanmış saçı elle çektiğimizde elimize 3-5 adet saç teli geliyorsa bu durumun ciddiye alınması gerekir.
- Genetik faktörler: Kadınlarda ve erkeklerde nedenleri farklıdır. Erkeklerde görülen tip, genetik olan toplumun yüzde 50’sinden daha fazlasında görülen erkeksi tip hormona duyarlı saç dökülmesidir ki bu durum kroniktir.
- Deri problemleri: Başlıca genetik dökülmelerin dışında deri ve iç hastalıkları da saç dökülmesine neden olur. Deri kaynaklı dökülmelerin çoğu deriyi tutan hastalıkların saç derisini etkilemesiyle ortaya çıkar. Sedef hastalığı, egzamalar, akne, liken hastalığı, aşırı yağlanan deri, mantar hastalıkları gibi rahatsızlıklarda saç etkilenirse dökülme kaçınılmaz olabilir. Bu dökülmelerin tedavisi altta yatan deri hastalığının tedavisi ile mümkündür.
- Yanlış beslenme alışkanlıkları: Besinsel nedenlere bağlı dökülmeler de sık rastlanan diğer bir faktördür. Sonuçta saç canlı bir organdır ve onun da beslenmesi kanlanması gerekir. Beslenme problemi olmamasına rağmen saç için gerekli olan vitamin ve minarellerin kanda eksik olması saçı döken diğer bir sebeptir. E
- Hormonal sorunlar: Eğer kişide hormonal problemler varsa, adet gecikmeleri ya da düzensizlikleri, tüylenme de artış, aşırı akne, kilo alımında hızlanma gibi sıkıntılar yaşıyorsa bu bulgulara saç dökülmesi eklenmişse bu kez hormonal saç dökülmesinden bahsedilebilir.
- Bazı iç hastalıkları ve ilaç kullanımı: Bazı iç hastalıkları; tiroit bezi hastalıkları ya da bu hastalıklar için kullanılan ilaçlar, romatizmal hastalıklar, kullanılan hormonlar, zayıflama hapları, böbrek üstü bezi hastalıkları, insülin direnci, diyabet, doğum kontrol hapları ve bazen de bu kontrol haplarının kesilmesi saç döken diğer nedenlerdir.
- Doğum ve kemoterapi süreci:Tüm bunların dışında iki spesifik saç dökülme nedeni vardır. Biri doğumlardan 2-3 ay sonra başlayan pospartum dökülmedir. Kemoterapi alan hastalardaki saç dökülmesi tedavi tamamlandığında kendiliğinden toparlanmaya eğilimli bir durumdur.
- Kozmetik etkenler: Kozmetik alışkanlıklarımızın artması mekanik kimyasal ve fiziksel dökülmelere neden olan diğer faktörlerdir. Yani saçları sıkı bağlamak, iç boneler, aşırı ısıya maruz bırakılan fön işlemleri, saç rengini açmak için kullanılan boyalar, açıcılar, düzleştirici yöntemler saça dışarıdan zarar vererek saç kaybına neden olmaktadır
- Stres ve depresyon:Aşırı stres her hastalığa olduğu kadar saç dökülmesine neden olan diğer bir sebeptir. Depresyon, anksiyete, psikozlar ve de bunların tedavisinde kullanılan ilaçlar saçı etkileyip dökülmesine neden olabilmektedir.
[TR724] 12.4.2018
Kadim dostlarını utandıran bir Türkiye! [Hasan Cücük]
‘Türkiye’deki yazlığımızı sattık.’ Bu cümleyi kuran kişi sıradan biri değil. Türkiye’de saygıyla anılan bir isim. Ülkemizde sadece 3 yıl görev yapmasına karşılık, Türkiye’ye olan ilgisini hiçbir zaman azaltmamış bu kişi Sepp Piontek’ten başkası değil. Bu yazının konusu spor olmayacak hemen belirteyim. Son yıllarda Türkiye’nin geldiği noktayı görme adına birkaç örnek sunacağım.
1990-93 arasında A Milli Takımı çalıştıran Sepp Piontek, ülke ile olan bağını sürdürme adına Türkiye’den yazlık almıştı. İzmir Çeşme’deki yazlığından dolayı yılın 8 haftasını ülkemizde geçiriyordu. Mayıs ve Ekim aylarında yolu iki kez Türkiye’ye düşen Piontek, güneşin ve doğanın tadını çıkarıyordu.
Türkiye’den yazlık almakla yetinmeyen Piontek, Danimarka’da tanıdıklarına da mutlaka yazlık yatırımını ülkemizde yapmalarını tavsiye ediyordu. Tanıdıklarını ikna için Türkiye’ye birlikte giden Piontek, yıllar önce bana ‘4 komşumun bulunduğumuz yerde yazlık almasını sağladım’ demişti. Her biri 150 bin Euro ödeyerek yazlık almıştı.
BİR ZAMANLAR TÜRKİYE…
2005’ten sonra Türkiye, yükselen bir yıldızdı. AB yolunda reformları art arda gerçekleştiren Türkiye hakkında Batı basınında olumsuz haber görmek pek mümkün olmuyordu. Yargısal reformlara gelişen ekonomisi eklenince yatırım yapmak için cazip bir ülke hâline gelmişti. İşte o yıllarda Piontek, Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen işadamlarına konferanslar veriyordu. Yoğun bir konferans trafiği vardı. Zaman zaman beni arıyor, bazı konularda bilgi istiyordu. Özellikle emlakçıların gözdesiydi. Sepp Piontek’ın en çok muhatap olduğu soruların başında Türkiye’nin şartları, toplum yapısı, en çok da Müslüman bir ülkede yaşamanın avantajları, dezavantajları geliyordu. Piontek ise Türkiye’nin herhangi bir Batı ülkesinden farkı olmadığını anlatıyordu etrafına.
Sadece Türk futbolu için değil Danimarka için de oldukça önemli bir isim Piontek. Adı daima saygıyla anılır. Tavsiyeleri dikkate alınır. Nitekim Piontek’in konferanslarından sonra Danimarkalıların Türkiye’ye olan ilgisinde bariz bir artış söz konusu oldu. Türkiye’deki yazlık fiyatlarının Fransa, Yunanistan ve İspanya’dan daha ucuz olması tercihte önemli bir başka etken oluyordu.
DEMOKRASİ LİGİNDEN, ORTADOĞU ÜLKESİNE
Tüm bunlar artık mazi oldu. Dün yükselen değer olarak görülen Türkiye, bugün demokrasiyi katleden, hukukun üstünlüğünü yok eden, OHAL’le yönetilen tipik bir Ortadoğu ülkesi konumuna geldi. Batı basınında Türkiye ile ilgili olumlu tek haber söz konusu bile değil artık. Bunu ‘kıskanıyorlar’ basitliğine indirgemek ülkenin geldiği tehlikeli noktaya hala kör olmak demektir. ‘Kıskanacak neyimiz var?’ sorusunun cevabı hala koca bir hiç. İşte son şehir efsanelerimizden olan ‘Almanlar, 3. havaalanını kıskanıyor’ paranoyası bizzat Almanların yapılan havaalanının 3 büyük ortağından biri olduğunun ortaya çıkmasıyla tuz buz oldu. Ama duyan kim?
20 yıldan fazladır ülkemizde yazlığı olan Piontek evini satıyorsa biraz durup düşünmek gerekir. Son yıllarda demokrasi liginden çoktan düştük. Türkiye dostlarını küstürdü. Erdoğan ve AKP, AB üyesi vaadiyle yola çıkıp, Türkiye’yi Ortadoğu’ya park etti. İçte basını tek sesli hale getirerek, kitleleri hipnozla uyutabilirsiniz ama Batı’da aynı etkili yapmanız imkansız. Sadece Türk kökenli AB ülkeleri vatandaşlarının havaalanlarından geri çevrildiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çok sayıda Avrupalı, Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle Türkiye’ye alınmayıp, sınır dışı ediliyor. Son yıllardaki turist sayısına bakarak, geldiğimiz noktayı daha net görürüz.
BİR KAHVE SOHBETİNDE…
Bazen kendi kendime ‘Acaba muhalif olduğum için doğruları göremiyor muyum?’ diye sormadan edemiyorum. Yaşadığımız olaylardan dolayı tek taraflı bakıyor olabilirim. Bunun için farklı kaynaklara müracaat ediyorum. Basındaki yorumlara ve siyasilerin açıklamalarına baktığımda, Türkiye’nin birilerinin iddia ettiği gibi kıskanılan bir ülkeden ziyade diktatörlüğün ve tek adam rejiminin olduğu bir Ortadoğu ülkesi olduğunu görüyorum.
Piontek’in yazlığını satması Türkiye’nin geldiği kötü konumu görme açısından benim için önemli bir kriter. Meclis’in duayen milletvekillerinden birinin annesi vefat edince, bir taziye mesajı göndermiştim. Cevabı mesajında teşekkür ettikten sonra ‘Müsait bir vakitte bir kahve içmeye beklerim’ diyordu. Meclis’teki ziyaretimde, ilk sorusu ‘Türkiye nereye gidiyor?’ olduktan sonra ilave etti: ‘Aralık 2002’deki Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’ye üyelik müzakere tarihi verilmesi için mecliste nasıl bir kulis yaptığımı yakından biliyorsun. Şimdi 175 kişilik mecliste bırak Türkiye lehine kulis yapmayı, Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu durumdan dolayı destek verecek bir vekil bile yok.’
Türkiye dostlarını hızla kaybediyor. Dün destek verenlerin gerekçesi bugün ortadan kalktığı için yalnızlaşan bir Türkiye var artık. Bunu, ‘kıskanıyorlar, haçlı zihniyeti’ gibi ucuzlukla izah etmek Türkiye’yi Batı’dan daha da uzaklaştırıyor. Hülyadan uyandığımızda çok geç olacak.
[Hasan Cücük] 12.4.2018 [TR724]
1990-93 arasında A Milli Takımı çalıştıran Sepp Piontek, ülke ile olan bağını sürdürme adına Türkiye’den yazlık almıştı. İzmir Çeşme’deki yazlığından dolayı yılın 8 haftasını ülkemizde geçiriyordu. Mayıs ve Ekim aylarında yolu iki kez Türkiye’ye düşen Piontek, güneşin ve doğanın tadını çıkarıyordu.
Türkiye’den yazlık almakla yetinmeyen Piontek, Danimarka’da tanıdıklarına da mutlaka yazlık yatırımını ülkemizde yapmalarını tavsiye ediyordu. Tanıdıklarını ikna için Türkiye’ye birlikte giden Piontek, yıllar önce bana ‘4 komşumun bulunduğumuz yerde yazlık almasını sağladım’ demişti. Her biri 150 bin Euro ödeyerek yazlık almıştı.
BİR ZAMANLAR TÜRKİYE…
2005’ten sonra Türkiye, yükselen bir yıldızdı. AB yolunda reformları art arda gerçekleştiren Türkiye hakkında Batı basınında olumsuz haber görmek pek mümkün olmuyordu. Yargısal reformlara gelişen ekonomisi eklenince yatırım yapmak için cazip bir ülke hâline gelmişti. İşte o yıllarda Piontek, Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen işadamlarına konferanslar veriyordu. Yoğun bir konferans trafiği vardı. Zaman zaman beni arıyor, bazı konularda bilgi istiyordu. Özellikle emlakçıların gözdesiydi. Sepp Piontek’ın en çok muhatap olduğu soruların başında Türkiye’nin şartları, toplum yapısı, en çok da Müslüman bir ülkede yaşamanın avantajları, dezavantajları geliyordu. Piontek ise Türkiye’nin herhangi bir Batı ülkesinden farkı olmadığını anlatıyordu etrafına.
Sadece Türk futbolu için değil Danimarka için de oldukça önemli bir isim Piontek. Adı daima saygıyla anılır. Tavsiyeleri dikkate alınır. Nitekim Piontek’in konferanslarından sonra Danimarkalıların Türkiye’ye olan ilgisinde bariz bir artış söz konusu oldu. Türkiye’deki yazlık fiyatlarının Fransa, Yunanistan ve İspanya’dan daha ucuz olması tercihte önemli bir başka etken oluyordu.
DEMOKRASİ LİGİNDEN, ORTADOĞU ÜLKESİNE
Tüm bunlar artık mazi oldu. Dün yükselen değer olarak görülen Türkiye, bugün demokrasiyi katleden, hukukun üstünlüğünü yok eden, OHAL’le yönetilen tipik bir Ortadoğu ülkesi konumuna geldi. Batı basınında Türkiye ile ilgili olumlu tek haber söz konusu bile değil artık. Bunu ‘kıskanıyorlar’ basitliğine indirgemek ülkenin geldiği tehlikeli noktaya hala kör olmak demektir. ‘Kıskanacak neyimiz var?’ sorusunun cevabı hala koca bir hiç. İşte son şehir efsanelerimizden olan ‘Almanlar, 3. havaalanını kıskanıyor’ paranoyası bizzat Almanların yapılan havaalanının 3 büyük ortağından biri olduğunun ortaya çıkmasıyla tuz buz oldu. Ama duyan kim?
20 yıldan fazladır ülkemizde yazlığı olan Piontek evini satıyorsa biraz durup düşünmek gerekir. Son yıllarda demokrasi liginden çoktan düştük. Türkiye dostlarını küstürdü. Erdoğan ve AKP, AB üyesi vaadiyle yola çıkıp, Türkiye’yi Ortadoğu’ya park etti. İçte basını tek sesli hale getirerek, kitleleri hipnozla uyutabilirsiniz ama Batı’da aynı etkili yapmanız imkansız. Sadece Türk kökenli AB ülkeleri vatandaşlarının havaalanlarından geri çevrildiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çok sayıda Avrupalı, Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle Türkiye’ye alınmayıp, sınır dışı ediliyor. Son yıllardaki turist sayısına bakarak, geldiğimiz noktayı daha net görürüz.
BİR KAHVE SOHBETİNDE…
Bazen kendi kendime ‘Acaba muhalif olduğum için doğruları göremiyor muyum?’ diye sormadan edemiyorum. Yaşadığımız olaylardan dolayı tek taraflı bakıyor olabilirim. Bunun için farklı kaynaklara müracaat ediyorum. Basındaki yorumlara ve siyasilerin açıklamalarına baktığımda, Türkiye’nin birilerinin iddia ettiği gibi kıskanılan bir ülkeden ziyade diktatörlüğün ve tek adam rejiminin olduğu bir Ortadoğu ülkesi olduğunu görüyorum.
Piontek’in yazlığını satması Türkiye’nin geldiği kötü konumu görme açısından benim için önemli bir kriter. Meclis’in duayen milletvekillerinden birinin annesi vefat edince, bir taziye mesajı göndermiştim. Cevabı mesajında teşekkür ettikten sonra ‘Müsait bir vakitte bir kahve içmeye beklerim’ diyordu. Meclis’teki ziyaretimde, ilk sorusu ‘Türkiye nereye gidiyor?’ olduktan sonra ilave etti: ‘Aralık 2002’deki Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’ye üyelik müzakere tarihi verilmesi için mecliste nasıl bir kulis yaptığımı yakından biliyorsun. Şimdi 175 kişilik mecliste bırak Türkiye lehine kulis yapmayı, Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu durumdan dolayı destek verecek bir vekil bile yok.’
Türkiye dostlarını hızla kaybediyor. Dün destek verenlerin gerekçesi bugün ortadan kalktığı için yalnızlaşan bir Türkiye var artık. Bunu, ‘kıskanıyorlar, haçlı zihniyeti’ gibi ucuzlukla izah etmek Türkiye’yi Batı’dan daha da uzaklaştırıyor. Hülyadan uyandığımızda çok geç olacak.
[Hasan Cücük] 12.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)