Kriz yokmuş gibi yapmak [Harun Odabaşı]

Kronik astım hastasısınız ama değilmiş gibi yapıyorsunuz, ne olur? Veyahut nefes darlığı sorununuz var, 100 metre koşusuna hazırlanıyorsunuz, vücut buna basıl cevap verir? Hastalığın tedavi aşamasına geçilmesi için önce tespitinin ve tedavi iradesinin ortaya konulması gerekiyor.

Türkiye uzun bir süreden beri kronik sorunlarını yokmuş gibi yaparak geçiştirmeye çalışan bir ülke konumunda. Kredi derecelendirme kuruluşlarının puan indirmesini veya faizlerin bir türlü düşürülememesini üst akılla izah etmeye çalışınca geriye analiz edecek bir şey kalmıyor. Doların 4.15 TL’yi gördüğü bir ortamda hükümetin ekonomi bakanı ‘dövizin fiyatı Türkiye gerçekleri ile uyuşmuyor’ deyince yine yüzleşmeden kaçınıldığını anlıyoruz.

Eğer yüksek kârın cazibesi ile gelen sıcak para olmasa idi Türkiye halkı bu acı gerçeği çok daha erken fark edecekti. Ancak üretmeyen ekonomiyi, bence bir kısmınıkirli bir pazarlıkla sübvanse ederek, krizi geciktirdiler. Şimdi piyasadan azıcık sıcak para çıkışı olunca Dolar ve Euro’nun kontrol edilememezliği kendini gösterdi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 2002 yılından bu yana son bir aydaki kadar aciz bir durumda kalmamıştı. Ne yaparsa yapsın dövizin ateşini düşüremedi ve en sonunda teslim- silah etti ve doların dört lirayı Euro’nun da beş lirayı geçmesini sadece seyretti.

Ne enflasyon cephesinde ne de döviz cephesinde dikiş tutmuyor. Hatta yere göğe sığdıramadıkları 7.4değerindeki ekonomik büyüme bile bugünkü krizin de paradoksal bir şekilde büyümesine yol açıyor. Ekonomide büyüme her koşulda iyidir diye bir kaide yok. Tıpta anormal büyümeler çok ciddi bir hastalık ise ekonomideki dengesiz büyüme büyük bir sorundur. İşinkötü tarafı AKP hükümetinin son açıkladığı teşvik paketleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları büyüme sevdasının devam ettiğini gösteriyor. Ne demişti Erdoğan Süper Teşvik Paketi’ni tanıttığı toplantıdahatırlayalım: “Birileri şunu söylüyor “Fazla büyüme hayırlı değildir” neden? Kıskançlık. Büyüme olmadıktan sonra ne işe yarar?”

“Faiz oranlarını aşağı düşürmedikten sonra bu yatırım yapılabilir mi? Yatırım Destekli Teşvik Sistemi diyoruz, burada öncelikle bir defa bu yüksek faizden yatırımcıyı kurtaracaksın.”

Sayın Erdoğan kulağa hoş gelen ve normal şartlar altında kimsenin itiraz edemeyeceği büyümenin sürmesi ve faizlerin düşmesi argümanlarını sürekli tekrar ediyor. Ancak ekonominin gerçeklerini hiçe sayarak bunlar yapılmaya çalışılırsa işte böyle nefesin kesiliyor ve ne enflasyona, ne kura nede faizlere söz geçirebiliyorsun.Ağırlıkla yandaşlara verileceği anlaşılan mega teşvik paketi de büyüme iştahının seçimlere kadar devam edeceğini ve bir seçim ekonomisi uygulanacağını gösteriyor.

TCMB üzerindeki siyasi baskı kısa vadede atılması gereken adımların engelliyor. Piyasalar oyun kurucu özelliğini yitiren Merkez Bankası’nın hedeflerini dikkate almadan başlarının çaresine bakıyor. Rezervi erimiş bir Merkez Bankası’nın hali hazırda kullanabileceği tek silah kaldı: Faizleri yükseltmek. Faizler yükselince döviz çıkışı durabilir ve yeni sıcak para gelebilir. Bu formülün deişleyeceği şüpheli. Çünkü OHAL’le yönetilen ve komşu ülkeye askeri harekat düzenleyen bir ülkede yeni risk alanları oluşmuş demektir ve sıcak sermaye bile kendini güvende hissetmiyor.
Hükümetin ne zaman başı sıkışsa kaynağı belli olmayan para girişleri hızlanırdı. Bu sefer öyle olmadı. ABD ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin anormalleşmesi ile sıcak paranın girişindeki azalma çıkışındaki artış dikkatlerden kaçmıyor. Oluşan boşluğu yeni müttefiklerimiz Çin ve Rusya’nın dolduracağını düşünmek ise hayalperestlik olur.

Ağustos böceği gibi iyi günleri har vurup harman savurarak geçiren Türkiye için artık kolay çözüm yok. Kamu kaynaklarını kurutmanın, banka kredilerini yandaş şirketlere kanalize etmenin ve üretmeden büyümenin sonucu başka türlü olamazdı. Mevcut durum dahi büyük bir ekonomik krize işaret ederken Erdoğan’ın ‘bizi döviz kuru üzerinden terbiye edemezler’ söylemi çözümden ne kadar uzak olduğumuzu haykırıyor.

[Harun Odabaşı] 13.4.2018 [KronosHaber.com]

Ekonomi teröristlerini açıklayın! [Semih Ardıç]

Türk Lirası kıymet kazanırken iktidarın ne kadar başarılı olduğunu anlatanlar Dolar, Euro ve sterlin yükselişe geçtiğinde herhangi bir mesuliyet üstlenmiyor.

Bilakis döviz yükseldiğinde Türkiye’nin ekonomik bir terör saldırısına maruz kaldığını iddia edecek kadar hayret verici sözler sarf edebiliyor.

1 ABD Doları 4 TL’yi, 1 Euro 5 TL’yi geçti. Sterlin de 5,80 TL’ye fırladıysa ekonominin motorunda ciddi arıza var demektir.

MOTORİNE 21 GÜNDE 47 KURUŞ ZAM YAPILDI

Bir memleket düşünün ki motorinin litre fiyatı iki günde 30 kuruş, 21 günde 47 kuruş artsın. Benzin 6 TL olsun, elektriğe üç ayda bir zam gelsin…

Zam bombardımanında herhangi bir dahlinin olmadığını iddia eden iktidarın dövizi bahane ederek fiyatları artırması yine iktidardakilerin veryansın ettiği ekonomi teröristlerinin gayesine hizmet ediyor.

Zamlar enflasyonu, enflasyon faizi artırıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan 2013 senesinden bu yana dolar değer kazandığı her dönemde hemen hemen aynı cümleleri söylemekten bıkmadı.

ERDOĞAN: EKONOMİK TERÖR ESTİRMEYE ÇALIŞIYORSANIZ…

Bugün Ankara’da banliyö treninde makinist koltuğuna oturmadan evvel şunları söyledi: “Ekonomide aktif rol oynayanlar, finans sektörünün içinde olanlar eğer Suriye’deki bu gelişmeleri bahane ederek ülkemize ekonomik terör estirmeye çalışıyorsanız yanlış yaparsınız. Bunları gayet iyi biliyoruz. Yeri geldiğinde bunun hesabını verir, bunun bedelini ödersiniz.”

Erdoğan’a göre döviz kurlarındaki artışın makul, mantıklı, işin kitabına uygun bir izahı yokmuş.

Hatta küresel ekonomide kırılganlığa yol açacak herhangi bir gelişmenin haberini de almamış. Bu münasebetle Erdoğan, “Bizi döviz kuru üzerinden terbiye edemezler.” dedi.

TL, RUS RUBLESİ’NDEN SONRA EN FAZLA ERİYEN PARA

Erdoğan, ABD ile Rusya’nın burun buruna geldiği Suriye krizinin Rus Rublesi’nden İran Riyali’ne, hisse senetlerinden faizlere kadar bütün piyasaları alt üst ettiğini bilmiyor olamaz.

Son üç günde yüzde 7 düşen TL, bu menfi skorla rubleden sonra en fazla eriyen para birimi oldu.

Ekonominin oturduğu zemin sağlam olmadığı için en küçük sarsıntıda ciddi hasarlar meydana geliyor.

Her sarsıntı, halının altına süpürülen çer çöpü yeniden salonun ortasına döküyor.

Hukuk devletinde hayal edilmesi bile mazur görülmeyecek ihlal icraatının bini bir para olduğu için büyük yatırımlar durdu.

Boydak, Koza İpek ve Naksan gibi Türkiye’nin en büyük şirketlerine hükûmet kararnamesi ile el konulması sermayeyi ürküttü.

Ormanda bir ağacı ateşe vermenin bütün ormanı ateşe vermekten farkının olmayacağına dair ikazlara kulak tıkandı ve mülkiyet temelinde sarsıldı.

ŞUBAT AYINDA 765 MİLYON DOLAR KAÇTI

Şubat ayında doğrudan ve dolaylı (sıcak para) yatırımlarda 765 milyon dolar net çıkış oldu. Yani yeni gelen sermayeden kat be kat fazlası Türkiye’yi terk etmiş.

Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervleri 2012’den beri en düşük seviye olan 83 milyar dolara gerilediğine dair haber yapıldı. Mühim bir gösterge.

Mamafih net rezervler kaç aydır 30 milyar doların altında. Brüt rezerve emanetler de dahil. Net rezerv Merkez’indir. O da erimiş.

MERKEZ BANKASI BAŞKANI DA ‘SALDIRI’ DEDİ

Başbakan Binali Yıldırım da Erdoğan’a nazaran daha nazik bir üslupla aynı ezberi tekrarlıyor: “Bu mali saldırılarından da üstesinden geleceğiz.”

Ortalıkta görünmeyen Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya da 10 Nisan’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde basına kapalı toplantıda Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi milletvekillerine Erdoğan ile Yıldırım’dan farklı bir beyanda bulunmamış.

Çetinkaya da dövizde bir saldırı (attack) olduğunu belirterek, saldırının kaynağını tespit etme çalışmalarının sürdüğünü ifade etmiş.

Muhalefet partilerine mensup vekillerin, “Merkez Bankası’nın itibarı kalmadı.” sözlerine mukabil de TCMB Başkanı Çetinkaya, “Haklısınız.” diyebilmiş.

Ahval-i umumî böyle iken Merkez Bankası’nda itibar kalır mı?

MADEM SALDIRI VAR, NİYE FAİZİ ARTIRIYORSUNUZ?

Aynı Çetinkaya bugün dedi ki: “Gerekirse yeni sıkılaştırma yapılacak.” Tercümesi şöyle: “Erdoğan ‘faizler inecek’ diyor olabilir. Çaktırmadan yüzde 12,75’e getirdiğimiz faizi 25 Nisan toplantısında yüzde 13,50’ye çıkaracağız. Yetmedi daha da artıracağız. Yeter ki dövize geçmeyin, TL’de kalın. İstediğiniz faiz olsun!”

Zaten Morgan Stanley de bu kokuyu aldı ve TCMB’nin fonlama maliyetini 0,75 artırabileceğini duyurdu.

Hep aynı film. Faiz artışı kur alıp başını gittikten sonra yapılmaz. Kararı alarak herkese yön tayin eder. Piyasanın peşinden giden Merkez Bankası söz söylese de kimse kale almaz.

Biz yazmaktan usandık onlar cümle âlemin gözü önünde sağ gösterip sol vurmaktan hicap etmiyor.

‘Dolar düşecek’ diye diye pariteyi 4 TL’ye getirdiler. O arada faiz lobisini ikna etmek uğruna faizleri iki katına çıkararak yüzde 13’e kadar yükselttiler. Hem faiz hem kur yükseliyorsa neye yaradı faiz artışı? Birilerine yaradı…

MİT’TEN EKONOMİ TERÖRİSTLERİNİ PAKETLEMESİNİ BEKLİYORUZ

Şimdi ise bütün bunları dansıyla sosyal medya fenomenine dönüşen uzaylı mahluk yapmış gibi ekonomik terörden, ekonomi teröristlerinden bahsediyorlar.

Madem böyle bir tehdit var, niye seyrediliyor? Mağdur aileler için çiğ köfte yapıp satan ev hanımını hapse atan hafiye teşkilatı, Türkiye’ye malî operasyon çekenleri bulup, mahkemeye teslim etmekten aciz mi?

Erdoğan, Balkanların kalbinde Kosova’dan, batı Afrika’da Gabon’dan öğretmenleri derdest edip getirmekle iftihar ediyor.

Demokrasilerde ‘haydut devlet’ tanımına giren ‘insan kaçırma’ faaliyetine alet olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Emniyet o kadar maharetliyse behemehal şu ekonomi teröristlerini de yakalayıvermelidir.

Erdoğan’ın bahsettiği ekonomi teröristlerinin şafak sökmeden ters kelepçe ile derdest edildiği günü dört gözle bekliyoruz.

Şu ana dek isimleri açıklanmayan ve Erdoğan’ı terbiye etmeye çalışan teröristler kimmiş, hakikaten merak ediyoruz.

Açıklayın şunların isimlerini de bilelim kim vatanperver kim terörist!

[Semih Ardıç] 13.4.2018 [Tr724]

Siz Meryem’siniz… [Emine Eroğlu]

-Kucağında bebeğiyle hapse gönderilen annelere-

Kabul olunmuş bir duaydınız siz.

Anneciğiniz sizi, nefsin ve şeytanın ayartıcılığından ve her türlü sosyal baskıdan azade olarak, “hür iradesiyle” Rabbine adamıştı.

O güne kadar Beytü’l Maktis’e sadece erkekler nezr edildiği için olsa gerek, kız olarak doğuşunuzu şaşkınlıkla karşılamış, “Rabbim ben onu kız doğurdum. Erkek kız gibi değildir” demişti.

Oysa Allah, ona istediğinden daha hayırlı ve daha güzelini vermek istiyordu: Sizi.

“Kabullerin en güzeli” ile kabul edilen o duayla siz, bir “adanmış” olarak doğacak, tarihin akışını değiştirecektiniz.

HEM BETÜL HEM AZRA’YDINIZ

Rabbinizin adanmışlara, murad ettiklerinden daha fazlasını vaad ettiğinin ispatı gibiydiniz adeta.

İsim kaderdir ya… Sizi anneciğiniz isimlendirmiş, “Ona Meryem adını koydum” demişti. Âramca “ibadet eden” anlamına geliyordu güzel isminiz ve o isimle Kur’an’ın satırları arasında otuz dört defa zikrediliyordunuz.

“Betül”dünüz. İradenizin hakkını vererek bakışınızı Hakk’a odaklamış, Allah’tan başka her şeyle alakanızı kesmiştiniz. O’nu tam bilme, bulma, hatta bilmeler ötesi bulmaya kilitlenmiştiniz.

“Azra”ydınız. İffetinizi koruma mevzuunda o kadar hassastınız ki, karşınızda temessül eden bir ruhanî karşısında bile tir tir titremiş ve “Senden Allah’a sığınırım” (Meryem 18) demiştiniz.

Rabbiniz sizi güzel bir çiçek gibi yetiştirmiş ve Hazreti Zekeriya’nın himayesine vermişti (Âli İmran 37).

Semavi bir tohumdunuz da, mescidin bağrında sümbülleniyordunuz.

“Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” diyordunuz, fevkaladeden ikramlandırılmanız karşısında, Hazreti Zekeriya’ya.

Öylesine lütuflar ve ihsanlar kuşağında, öylesine mucizelerle çevriliydiniz.

“Taat üzre sabır”da derinleşirken “bela ve musibetlere karşı sabır” miracına hazırlanıyordunuz.

SEÇİLMİŞTİNİZ

Bu saflaşma, billurlaşma, kullukta derinleşme yolculuğunda kat ettiğiniz ilk merhale seçilmişliğinizin size tebliğ edilmesi oldu.

Aldığınız mesajla mescitten ayrılarak kaldığınız yere nispeten daha bir doğuya çekildiniz.

Bu asude ve kimsesiz yerde ailenizle kendi aranıza bir perde çekişiniz, kadınlık hallerinizi hissettirmeme hassasiyetinden ibaret değildi.

Kalbinizi ilâhi tecellileri kabule hazırlıyordunuz.

Tasavvuf ehli, daha sonra sizin,  “Onları, suyu çağlayan ve ikamete elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık” (Müminun 50) âyetiyle anlatılan uzletinizi, Hazreti Musa’nın Tur dağındaki, Hazreti Muhammed aleyhisselatü vesselamın Hira’daki uzleti ile aynı düzlemde yorumlayacaktı.

Ve sizden iki bin yıl sonra başka Meryemler benzer bir halveti, yani halkı, varlığı ve benliği terk ederek Hak’la birlikte olma halini zindanlarda yahut zulümden kaçıp saklandıkları modern mağaralarda tecrübe edecek, sizinle aynı iklimlerde buluşmanın onuruna erişeceklerdi.

BİR MUCİZENİN HAMİLİYDİNİZ

Bir mucizenin hamiliydiniz artık.

Rabbiniz, vahyin diliyle size, “Biz onu (İsa Mesih’i) insanlara kudretimizin bir alameti ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız ve artık bu, hükme bağlanmış, olup bitmiş bir iştir” (Meryem 21) diyecekti.

O, Allah’ın kudretinin alameti olan “sebepler üstü doğum” değil miydi sizi her türlü gayz, nefret, kin ve saldırıya muhatap hale getiren?

Bir gül atılmasına tahammülünüzün olmadığı iffetinize atılan çamurlar karşısında, “N’olaydım, keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 23) diye inleten!..

Beşikteki İsa’yı konuşturan!..

Allah birisini imtihan etmeden cennete koyacak olsaydı sanırım o siz olurdunuz. Fakat âdet-i İlâhiye öyle değildi.

Rablerine en yakın olanlar hep en ağır sınananlardı. Ve siz o en yakınlardandınız…

VAHİY İMDADINIZA YETİŞİYORDU

Bedeniniz, sizi bir hurma ağacına yaslanmaya sevk eden doğum sancıları ile sarsılırken eliniz ayağınız çekiliyor, iki büklüm oluyordunuz. Fakat ruhunuzu saran sıkıntılar maddi ızdıraplarınızı bastırıyordu.

Bu boğucu psikolojik atmosferden çıkmaya ve rahatlamaya ihtiyacınız vardı.

Ve meleğin getirdiği,

“Tasalanma!” mesajı ile sükunet buldu duygularınız:

“Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurmalar dökülsün” (Meryem 25).

Bu ilâhî ikaz ya da ses, sizi düşünce dünyanızdan uzaklaştıracak ve daha başka anlamların içerisine çekecekti.

Belki benim sizi hayalen seyrettiğim gibi siz de bizi seyrediyor, bize dualar gönderiyordunuz. Dünyanın, mahal kılındığınız mucize doğumla değişecek çehresine gülümsüyordunuz belki…

TESELLİ EDİLİYORDUNUZ

Su sesi sizi alabildiğine sakinleştiriyordu.

“Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan, ben Rahman’a oruç adamıştım, de. O sebeple bugün hiç kimseyle konuşmayacağım” (Meryem, 26) diye devam ediyordu meleğin mesajı.

Celalin içindeydiniz ya, cemal gösteriliyordu size. Kahırlıydınız ya, lütuflarla kuşatılıyordunuz.

Kur’an-ı Kerim’de, sizin için kurulan cümleler, kıyamete kadar aynı boğucu atmosferde bunalan tüm annelere huzur verecek nitelikteydi.

Polislerin doğumhane kapılarında tutuklamak için beklediği lohusa kadınlar ayak izlerinize basarak yürüyor, zindanlardaki bebekler suskunluk orucu tutan annelerinin yerine konuşuyordu.

Siz Meryem’diniz ya, masumiyetlerinin delili zulme boyun eğmeyişleri olan gencecik anneler de Meryem’di.

İyi ki bu iş başınıza gelmeden ölmemiş ve adı sanı unutulup gitmiş biri olmamıştınız.

Yoksa en ağır fiziksel acılarımızı bile bastıran iftiraya uğramışlık psikolojisinden nasıl çıkacağımızı bilemez, varlığınızla teselli bulamazdık.

[Emine Eroğlu] 13.4.2018 [Tr724]

Belgeler gösterilmeden karar verildi [Ali Adil Çakar]

Gazeteci Emre Soncan (36), 10 Nisan’da görülen duruşma ile 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 627 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan genç gazeteci, terör örgütüne üyelik suçlaması ile hüküm giydi. Ancak savunma için istediği belgeler tarafına verilmeden Soncan hakkında karar verildi. Başarılı muhabirin, istediği bu belgeler kendisine sunulmadığı için savunma yapmayı reddettiği ortaya çıktı.

İddianamedeki tek suçlama, cep telefonu haberleşme uygulaması olan Bylock’u kullanmış olmaktı. Soncan, defalarca mahkemeye yazı yazıp hakkındaki belgeleri talep etti. Savunmasını bu suçlamalar ve hakkındaki delillere göre yapacağını iletti. Ancak taleplerinin hiç birine cevap verilmedi. Karar duruşması için İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hazır bulunan Soncan, mahkeme heyetinin son savunmasını yapma talebini reddetti. “Savunma yapmak için gerekli belgeleri sizden istedim ama vermediniz. Savunma hakkım kısıtlanmıştır. Bu şekilde savunma yapmayı reddediyorum.” dedi. Hakim, belgelerin verilmeyeceğini söyleyerek son savunmasını yapması konusunda ısrarcı oldu. Fakat Soncan, yine savunma yapmayı reddetti. Arkasından 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Emre Soncan, AKP hükümetinin 4 Mart 2016 tarihinde el koyup kayyum atadığı, 15 Temmuz’un ardından çıkardığı bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile de tamamen kapattığı Zaman Gazetesi’nin başarılı muhabirlerinden biriydi. Cumhurbaşkanlığı ve Savunma muhabirliği yapan Soncan, 2 de kitaba imza atmıştı. 25 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alındı. Aynı soruşturmada gözaltına alınan 21 gazeteci ile birlikte 29 Temmuz’da tutuklandı. Daha sonra aynı dosyadan tutuklananlarla birlikte bu sayı 27’ye yükseldi. 2 gazeteci ise firari konumdaydı.

İddianame, Mart 2017’de hazırlandı. Gazetecilere, ‘silahlı terör örgütüne üyelik’ suçlaması yöneltiliyordu.

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, 7-8 Mart 2018’deki son duruşmalarla karara bağlandı. 1 gazeteci beraat ederken 25 gazeteciye 2 yıl 1 ay ila 7 yıl 6 ay arasında değişen cezalar verildi. Firari konumdaki 2 gazetecinin dosyası ayrılmıştı.

Tam karar duruşmasında Emre Soncan’ın dosyası da diğerlerinden ayrıldı. Hakim, “Seninle ilgili yeni bir iddianame var. Dosyanı birleştirdik. Artık bu davadan değil, diğer iddianameden yargılanacaksın” dedi.

Hakkında hazırlanan 5 Şubat 2018 tarihli yeni iddianamede ise ‘terör örgütü yöneticiliği’ suçlaması vardı. Delil olarak da sadece Bylock uygulaması gösteriliyordu. Akrabası M.A.’ya ait bir telefona Bylock uygulaması indirdiği öne sürülüyordu. Başkaca herhangi bir suçlama yoktu. Bundan dolayı silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlaması ile karşı karşıya kalmıştı.

Bu davanın ilk duruşması 15 Mart 2018 tarihinde yine İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde oldu. Tek başına hakim karşısına çıkan Soncan, suçlamayı reddetti. Mahkeme heyeti, silahlı terör örgütü yöneticiliği suçlamasını geri çekme kararı aldı. 10 Nisan’da, terör örgütü üyeliği suçlaması üzerinden karar verileceğini açıkladı.

Gazeteci Soncan, bu süre zarfında defalarca mahkemeye yazı yazarak Bylock iddiasıyla ilgili belgelerin, delillerin kendisine verilmesini talep etti. Hakkındaki tek suçlama bu olduğu için, savunmasını bu belgelere göre hazırlayacağını bildirdi. Fakat cevap alamadı. Bu nedenle 10 Nisan’daki karar duruşmasında savunma yapmayı reddetti ve 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Bu arada başarılı gazeteci önceki gün cezaevinden şu mesajı paylaştı: “7 yıl 6 ay ceza aldım. Haberlerim, kitaplarım, düşüncelerim benim çocuklarımdır. Çocuklarımı istediler, vermedim.”

[Ali Adil Çakar] 13.4.2018 [Tr724]

Anayasa Mahkemesi uyuşturucu satıcısının önüne yattı [Mehmet Yıldız]

Başlık biraz fazla ağır olmuş diyebilirsiniz. Yazıyı okuyunca siz de hak vereceksiniz.

Önce bir haber: 10 Nisan tarihinde Anayasa Mahkemesinin internet sitesinde yayınlanan bir basın duyurusu pek çok kişi gibi beni de heyecanlandırdı. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu toplanmış, hukuka aykırı delillere dayanarak mahkûmiyet kararı verilmesini hak ihlali olduğuna karar vermiş.

Ne güzel bir karar değil mi? Gelin kararın detaylarına bakalım:

2011 yılında Fatih ilçe emniyet müdürlüğünde görev yapan iki polis memurunun yanına yaklaşan Sertif Kılıç (asıl adı Orhan Kılıç) adında bir uyuşturucu satıcısı, M.E. ve Ö.Ö adlı polislere uyuşturucuya ihtiyaçları olup olmadığını sormuş. Teklif karşısında şaşıran polisler, daha fazla uyuşturucu madde ele geçirebilmek için başvurucunun yaşadığı eve gitmiş ve evde bulunan uyuşturucu maddeye el koymuşlar.

Evde ele geçirdikleri uyuşturucu maddeleri muhafaza altına aldıktan 18 saat sonra Cumhuriyet savcısına bildirmiş ve bu işlemle ilgili bir de tutanak düzenlemişler. Tutanakta, daha fazla uyuşturucuya ulaşmak düşüncesiyle başlangıçta alıcı gibi hareket ettiklerini, evden hassas terazi, çok sayıda uyuşturucu hap, değişik miktarlarda kokain ve eroin maddesi ele geçirdiklerini belirtmişler.

Sonraki işlemler savcının talimatı ile başka polisler tarafından sürdürülmüş ve açılan kamu davası üzerine uyuşturucu satıcısı mahkûm edilmiş.

Öte yandan polis memurları M.E. ve Ö.Ö. hakkında yasal işlem yapmama karşılığında başvurucu ile anlaşma yaptıkları gerekçesiyle rüşvet suçundan soruşturma başlatılmış. Yapılan yargılama sonucunda polis memurları ceza almış. Bu da yetmemiş, haklarında konut dokunulmazlığını ihlal ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından da kamu davası açılmış, yargılama sonunda atılı suçlardan hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünde karar verilmiş.

Aradan 3 yıl geçmiş. 2014 yılında Anayasa Mahkemesi’ne başvuran uyuşturucu satıcısı, hukuka aykırı olarak elde edilen delillere dayanılarak hakkında mahkûmiyet kararı verildiğini ve bu suretle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş.

Bu başvuruyu değerlendirmek üzere toplanan Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, şu karara varmış:

Ceza yargılamasında hukuka uygun yöntemlerle delil elde edilmesi, hukuk devletinin temel ilkelerinden sayılmaktadır.

Somut olayda konuttaki aramanın kanuna aykırı şekilde yapıldığı açıktır. Zira kolluk görevlilerinin konutta arama yapmaları için hâkim kararı veya Cumhuriyet savcısının yazılı emri bulunmamaktadır. Ayrıca arama uzun bir süre geçtikten sonra nöbetçi Cumhuriyet savcısına bildirilmiştir.

Mahkeme kararından anlaşıldığına göre mahkûmiyet hükmü, belirleyici olarak gerçekleştirilen hukuka aykırı arama sonucunda elde edilen delillere dayandırılmıştır. Mahkûmiyet hükmünün esaslı ve belirleyici delilleri, aramada ele geçirilen hassas terazi ve uyuşturucu maddelerdir. Dayanılan diğer deliller ise arama yapan ve rüşvet suçundan mahkûm olan polis memurlarının ifadeleri ile başvurucunun uyuşturucu madde kullandığına dair beyanıdır. Hâlbuki mahkûmiyet kararı uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan verilmiştir. Kararda, başvurucunun aramanın icra ediliş şekline yönelik iddia ve itirazları hakkında bir değerlendirme yapılmamıştır.

Anayasa Mahkemesi, açıklanan nedenlerle adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Kararın özeti bu.

Peki bundan sonra ne olacak?

Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdiği için adı geçen uyuşturucu satıcısı yeniden yargılanacak. Karara göre ortada hukuka uygun elde edilmiş bir delil olmadığına göre beraat edecek. Tutuklu olduğu süre içinde uğradığı zararlar için devletimiz tazminat ödemek zorunda kalacak!

Bu karar bana geçen ay okuduğum bir başka haberi hatırlattı.

15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle tutuklu olan eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Akın Öztürk, kendisini Sincan Cezaevi’nde ziyaret ederek darp eden Alaattin Çakıcı’nın avukatı Mehmet Sinan İnce hakkında şikâyette bulunur.

Şikâyet üzerine, İnce’nin evinde yapılan aramada 1 dolar bulunur. Ardından gözaltına alınarak Cemaat üyeliği iddiasıyla hakkında soruşturma başlatılır ve 5 Ağustos 2016’da tutuklanır.

Çakıcı’nın avukatı, ifadesinde “1 Doları için kokain içerken kullanıyordum. Mümkünse banknot üzerinde kriminal inceleme yapılsın. O zaman kokain artıklarına rastlanacaktır” der. Dediği gibi de çıkar, yapılan incelemede 1 Dolar üzerinde kokain kalıntısı tespit edilir ve İnce 9 Eylül 2016’da tahliye edilir. Ankara Cumhuriyet Savcılığı takipsizlik kararı verir. Buna karşılık İnce hakkında Akın Öztürk’ü darp etmesiyle ilgili hiçbir işlem yapılmaz.

Bu da güzel bir haber değil mi?

Yüksek mahkemeden başlayarak en alttaki kolluk görevlisine kadar adi suçluların haklarını koruma konusunda gösterilen ihtimam nedense hizmet hareketi mensuplarına gösterilmiyor.

Burs verdi, kurban bağışladı, Bankasya’ya para yatırdı, çocuğunu cemaat okuluna yazdırdı, gazetesine abone, sendikasına üye oldu gibi bahanelerle yüzbinlerce masum inim inim inletilirken bu iniltilere kulak vermeyen Anayasa Mahkemesi bir uyuşturucu satıcısının feryadına yetişebiliyor.

Son tahlilde, Anayasa Mahkemesinin verdiği karar doğru bir karar. Hukuka aykırı elde edilen delile dayanılarak mahkûmiyet kararı verilmesi Anayasa’nın 38. maddesine aykırıdır.

Peki hukuka aykırı elde edildiği iddia edilen başta Bylock vb. deliller yüzünden hayatları karartılan yüzbinlerin durumu ne olacak?

***

Dün akşam saatlerinde ‘Anayasa Mahkemesi, eski üyesi Tercan’ın bireysel başvurusunu karara bağladı’ haberi ajanslara düştü.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından bırakın hukuka aykırı delili, 16 Temmuz 2016 günü gözaltına alındıktan sonra hiçbir delil olmaksızın tutuklanan ve meslekten çıkarılan eski Anayasa Mahkemesi üyesi Erdal Tercan, Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvuruda hakkında uygulanan yakalama, gözaltına alma ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması ile tutuklamaya doğal hakim, bağımsız ve tarafsız hakim ilkelerine aykırı olan sulh ceza hakimliklerince karar verilmesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, hukuka aykırı bir şekilde meslekten çıkarma kararı verilmesi nedeniyle adil yargılanma ve özel hayata saygı haklarının ihlal edildiği öne sürmüştü.

Eski üye Tercan’ın başvurusunu dünkü gündem toplantısında ele alan Anayasa Mahkemesi, başvurunun tutukluluğa itiraz bölümüyle ilgili oy çokluğu ile ihlal kararı vermiş, diğer şikayetleri ise kabul edilemez bulmuş. 20 Temmuz 2016’da tutuklanan Tercan’ın, tutukluluğa itiraz başvurusunun, hâkim karşısına çıkarılmadan, dosya üzerinden yapılmasını hak ihlali sayan AYM, özellikle 1,5 yılı geçen tutukluluklarda itirazların hakim karşısına çıkarılarak yapılması gerektiğini belirtmiş. AYM neye göre 1,5 yıl demiş bilemem ama 21 aydır tutuklu olan eski AYM üyesinin yargılaması henüz başlamadı. Bu karara göre özellikle 1,5 yıldan sonra verilen tutukluluk kararlarının geçerliliği kalmamıştır. Ne olacağını bekleyip göreceğiz.

Anayasa Mahkemesi’nin uyuşturucu satıcılarının hakkını koruduğu kadar delilsiz bir şekilde 21 aydır tutuklu bulunan eski mesai arkadaşlarının hukukunu koruyamamıştır. 2016’da yapıldığı anlaşılan başvurusunu daha bugün ele almış olmalarının izahı yoktur.

[Mehmet Yıldız] 13.4.2018 [Tr724]

Şampiyonlar, Şampiyonlar Ligi’ne veda etti [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi çeyrek final maçları dramatik sonuçlara sahne oldu. Kura çekildiğinde favori gösteren takımlar elendi. Olmaz denilen skorlar ortaya çıktı. Sonuçta, Real Madrid, Bayern Münih, Roma ve Liverpool rakiplerini safdışı bırakıp adlarını yarı finale yazdırdı. Çeyrek finalin bir özelliği bu sene ligde şampiyon olması hemen hemen kesinleşen takımların Devler Ligi’ne veda etmesi oldu.

Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale Real Madrid, Juventus, Monaco ve Atletico Madrid kalmıştı. Bu 4 takımdan Atletico Madrid hariç diğerleri sezonu liglerinde şampiyon olarak tamamlayacaklardı. Finali yine sezonu şampiyon olarak tamamlayan Juventus ve Real Madrid oynamıştı. Bu yıl ise tam tersi bir durum var. Yarı finale kalan 4 takımdan sadece biri liginde şampiyonluk yaşayacak. Bu takım geçen hafta şampiyonluğunu ilan eden Bayern Münih. Alman ekibi üst üste 6. kez Bundesliga’yı lider bitirdi. Roma, Liverpool ve Real Madrid’in ligde şampiyonluk şansı bulunmuyor.

MANCHESTER CİTY, TUTUNAMADI

Çeyrek finalde 5 büyük ligin 3’ünde şampiyonluk ipini göğüslemesi hemen hemen kesin olan takımlar Devler Ligi’ne veda etti. Josep Guardiola yönetiminde kasırgaya dönüşen Manchester City, Premier Lig’de en yakın rakibinin 13 puan önünde liderliğini sürdürüyor. En fazla birkaç hafta içinde şampiyonluğunu ilan edecek olan City, Şampiyonlar Ligi’nde aynı ligde mücadele ettiği Liverpool ile eşleşmişti. Bu sezon ligde oynanan maçlarda City sahasında 5-0 kazandığı maçın rövanşında rakibine 4-3’lük skorla boyun eğmişti. Premier Lig’de 17 puan fark attığı rakibine çeyrek finalin her iki ayağında da yenilen City, Şampiyonlar Ligi defterini kapattı. Jürgen Klopp, Guardiola’ya karşı üstünlüğünü korurken, Liverpool Şampiyonlar Ligi’nde 2005’te İstanbul’da tarihi bir zafere imza attığı dönem gibi yoluna adım adım ilerliyor. Liverpool bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde yenilgi görmeyen tek takım olma özelliğini de elinde bulunduruyor.

ROMA’DA TARİHİ GECE

Barcelona’nın elenmesi tarihi oldu. Rakip Roma’nın Serie A’da şampiyonluk şansı bulunmuyor. Son 6 yılın şampiyonu Juventus, üst üste 7. kez mutlu sona ulaşmak için ilerlerken rakibi Napoli. Lider Juventus’un 21 puan gerisinde bulunan Roma, ligi ilk 4’te tamamlayıp Şampiyonlar Ligi biletini alma mücadelesi veriyor. 60 puanla averajla Lazio’nun ardından 4. sırada bulunan Roma ensesinde 59 puanlı İnter’in nefesini hissediyor. Barcelona ise geçen yıl Real Madrid’e kaptırdığı şampiyonluğunu bu yıl tekrar kazanmak için en yakın rakibinin 11 puan önünde liderliğini sürdürüyor. Bu şartlardaki iki takımın mücadelesinde adını yarı finale yazdıran taraf Roma oldu. Barcelona tarihinde ilk kez, sahasında 4-1 kazandığı maçın rövanşında 3-0 yenilerek elenmenin şokunu, Roma ise 34 yıl aradan sonra Avrupa’nın bir numaralı kupasında yarı finale çıkmanın coşkusunu yaşadı.

JUVENTUS SON SANİYEDE

Geçen yılın iki finalisti Real Madrid ve Juventus bu kez çeyrek finalde birbirlerine rakip oldular. Real Madrid, La Liga’da şampiyonluk defterini çoktan kapatmıştı. Tek hedef Şampiyonlar Ligi’ydi. Üst üste 3 yıl kazanıp tarihi bir başarıya imza atmak istiyorlardı. Juventus ise geçen yılın rövanşını alıp, Serie A başarılarını artık Şampiyonlar Ligi kupasıyla taçlandırmak istiyordu. İlk maçta rakibini deplasmanda 3-0 yenen Real Madrid için yarı final yolu sonuna kadar açılmıştı. Ancak daha oynanması gereken bir 90 dakika vardı ve Juventus pes etme niyetinde değildi. Hem de takımın yıldızı Paulo Dybala’nın eksikliğine rağmen. Daha maçın başında Mandzukic ile skoru 1-0’a taşıyan Juve, devreyi yine Hırvat golcüsünün attığı golle 2-0 önde tamamlıyordu. İspanyollar, ikinci bir Barcelona şokundan endişelenirken 60. dakikada Blaise Matuidi skoru 3-0’a taşıyıp İtalyan temsilcisini tura ortak ediyordu. Real Madrid için kabus dakikaları başlamıştı. Bu arada, Buffon kalesinde devleşti. Madrid ekibi aradığı fırsatı maçın son saniyelerinde tartışmalı bir penaltı ile bulup, Ronaldo’yla skoru 3-1’e taşıyınca kabustan uyanıyordu. Serie A’yı şampiyon tamamlaması beklenen Juventus elenirken, Real Madrid yoluna devam ediyordu.

Benzer bir durum 2016’da yaşanmıştı. O sezon yarı finale Atletico Madrid, Real Madrid, Manchester City ve Bayern Münih kalırken, sezon sonunda sadece Alman ekibi ligde şampiyonluk yaşamıştı. Bu sezon Bayern Münih yarı finalde elenirse, finali ligde şampiyon olmayan iki takım oynayacak.

[Hasan Cücük] 13.4.2018 [TR724]

Yolun sonu görünüyor! [Naci Karadağ]

Biliyorum başlığı görünce Erdoğan iktidarının gidişiyle ilgili bir şeyler yazacağımı düşündünüz ama maalesef yanıldınız.

Ünlü çizgi klasiği Watchmen’de üzerinde bir pankartla gezen kahraman vardır. Kötülük mutlaka cezalandırılmalıdır düsturuyla hareket eder ve hikaye boyunca ortalıkta dolanırken üzerinde “The end is Nigh” yani “Son Yakındır” yazılı pankart taşıyan kızıl saçlı Rorschach isimli kahramandır bu.

BBC önceki gün dakika dakika aktardığı ABD-Rusya restleşmesinde kullandığı görselde bu afişi tercih etti.

4 hasta ruhlu liderin aynı dönemde kendi halkları tarafından seçilmesi bir yönüyle ilahi kurgudan başka bir şey değil gibi. Dünya tarihine baktığımız zaman geçmiş iki dünya savaşında da aynı şekilde görüyoruz. Hitler, Musollini, Stalin gibi ruh hastaları nasıl büyük bir felaket yaşattıysa, Putin, Trump, Erdoğan ve hatta Kuzey Kore’nin manyağı dünyayı daha büyük bir felaketin eşiğine getirebilme ihtimali artık bir distopyadan ibaret değil.

Öyle ki, batıda en popüler olan kitap, Leicester Üniversitesi’nde ve İngiliz Uzay Ajansı’nda görev yapan Lewis Dartnell’in ‘The Knowledge, How To Rebuild Our World From Scratch – Bilgi, Dünyamızı Sıfırdan Nasıl Yeniden Kurarız’ isimli çalışması. Kitap bir anlamda felaket sonrası yaşama rehberi.

İnsanın aklına ister istemez Stanley Kubrick’in “Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb / Dr. Garipaşk veya: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim” isimli ilginç ve çarpıcı filmi geliyor. Film soğuk savaş üzerine muazzam bir kara mizah örneğidir.

Dünya hiç olmadığı kadar yolun sonuna yakın görünüyor sevgili dostlarım.

Bunu mizah unsuru olarak ya da “oh iyi oluyor” manasında söylemiyorum şüphesiz.

Başından beri şu kanaati hep taşıdım ben:

Hizmet Hareketi olarak daima küçük resme odaklanıp, kendi camiamızla ilgili neticeler ve hikmetler devşiriyoruz. Oysa yaşananlar gösteriyor ki, cemaatin başına gelenler büyük resmin sadece bir bölümü. Koca bir felaket külliyatının bir fasikülü, uzun bir musibet sürecinin sadece bir dilimi.

Cemaat’ten bir gazeteciye bu fikrimi söylediğimde her canı yanmış, kırgın ve kızgın hizmet ehli gibi “umurumda değil” türünden bir serzenişte bulunmuştu ama Hemşire Jackie’nin de dediği gibi “Galiba bu sefer durum çok ciddi!”

Türkü “Yolun sonu görünüyor” derken belki bambaşka anlamları kastediyordu ama güncel olaylara ve yaşadıklarımıza şahane uyuyor bu eser.

İnanmayan açıp dinlesin.

Aşağıdan yukarıdan, ne ağa ne efendi dinleyen, sayılı günleri tüketen bir finale doğru koşuyor dünya.

En ciddi otoriteler bile 3. Dünya Savaşı’nı artık ihtimal dahilinde görüyorlar.

Biliyorum; felaket tellalı gibi görünmek de hoşuma gitmiyor ama fikirlerimi de yazmak durumundayım.

Amerikan National Interest (NI) dergisini bilir misiniz?

Son derece ciddi ve önemli bir yayın organıdır. Aralık sayısında 2018 yılında 3. Dünya Savaşı’nın çıkabileceği 5 yeri listeledi dergi. Analizde Kuzey Kore ve Ukrayna’daki durumun yanı sıra Türkiye’nin sınırlarındaki muhtemel gelişmelerin de savaş riskini tetikleyebilecek unsurlar olarak görüldüğünü yazdı!

NI’in savunma ve ulusal güvenlik uzmanı Profesör Robert Farley’in analizine göre Ankara ve Moskova, 2015 yılındaki uçak krizinin ardından son bir yıl içinde belirgin şekilde birbirine yaklaşırken ABD ve Türkiye arasındaki ilişkiler geriledi. Türkiye’nin ABD ve AB’den uzaklaşmasını Rus S-400 füze savunma sistemleri alımının izlemesi, bölgesel güç dengelerinde ciddi bir değişikliğe yol açabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Uzman akademisyen Türk dış işlerinin dengesiz reflekslerinden dolayı Türkiye sınırlarında öngörülmedik dalgalanmalar olabilir…

Aynı günlerde çok daha ilginç bir yazı çıktı ABD basınında. Ülkenin en itibarlı gazetelerinden olan San Francisco Chronicle, meşhur Pentagon Papers’ı basına sızdıran askerî uzman Daniel Ellsberg’in yazdığı ‘The Doomsday Machine’ isimli kitaptan yola çıkarak, 3. Dünya Savaşı’nın muhtemel nedenlerini ve sonuçlarını dair yaptığı bir değerlendirmeyi yayınladı.

Kevin Canfield imzalı habere göre, 3. Dünya Savaşı, kitle iletişimde kesintiler, medyadaki yalan haberler veya düşüncesiz bir emir sebebiyle çıkabilirdi. Örneğin, Washington veya Moskova’da terör saldırısı olduğuna dair bir yalan haber, nükleer savaşın patlak vermesi için yeterli olabilirdi!

Önde gelen devletlerin gereğinden fazla nükleer güce sahip olduğuna dikkat çeken Ellsberg, kapsamlı bir nükleer savaş başladıktan birkaç gün sonra milyonlarca insanın hayatını kaybedeceğini ve bunun insanlığın yok olmasına yol açabileceğini de vurguluyordu.

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin kitle imha silahlarına yaklaşımının kendisini tedirgin ettiğini belirten askeri uzman şu ifadeleri kullanıyordu:

“ABD, kitle iletişim silahları ve nükleer bombalarla savaş kazandığına inanan dünyanın tek ülkesi. Biz, bunun meşru bulunduğuna inanan tek ülkeyiz. Silahlara yönelik bu yaklaşım çok tehlikeli.”

Öte yandan Ellsberg, kitabında 3. Dünya Savaşı’nı önlemek için bazı tavsiyelerde de bulunuyordu. Askeri uzmana göre ABD savaş ilan etmemeli ve nükleer silah kullanan ilk taraf olmamalı. Nükleer silahla şaka yapmak çok tehlikeli ve bu durum, sadece üçüncü dünya ülkelerinin ‘çılgın’ liderleri için geçerli değil!

Tüm bunlardan çok daha ilginci İngiliz The Times’de iki yıl önce yayınlanan bir analiz. Robert Boyes imzalı analizde Suriye’nin küresel güçleri savaşın içine çekebileceği belirtilerek “Üçüncü dünya savaşının bir ültimatom ritüeli olmadan gelebileceği” belirtildikten sonra, “Bunun yerine savaş yavaş yavaş, farklı güçlerin müttefiklerini korumak için krize dahil olmalarıyla başlayabilir. Suriye’nin kuzeyinde bu ana yaklaşılıyor” deniliyor.

Boyes, hayret verici bir şekilde Putin-Erdoğan ilişkisinin geleceğini görüyor adeta:

“Suriye’nin kuzeyi Kürtlerin eline geçerse, Türkiye’ye hasım bir devlet kurmak için güçlü bir konumda olacaklar. Bunun olmasını engellemek Türkler için o kadar önemli ki kara birliklerini gönderebilir ve NATO’yla Rus güçleri arasında bir savaş riski yaratabilirler. Peki, NATO, Türkiye’nin izinden gider mi? Hayır. Ama bir Rus savaş uçağı Türk hava sahasına girer ve bir hava savaşı başlarsa Ankara NATO’yu kolektif savunmaya çağırabilir. Ve büyük savaş daha yakınlaşır.”

İlginç değil mi?

Bitmedi…

Devam ediyor İngiliz gazeteci: “Türkiye’yi Kürtlere karşı askeri eyleme kışkırtmak Putin’in bir oyunu olabilir. Bu Kürtleri, Esad, İran ve Hizbullah’la birlikte Rusya ittifakına yönlendirecek. Bu durumda Batı, IŞİD’e karşı cephedeki tek etkili gücünden mahrum kalacak, denge Esad’ın lehine değişecek. Bu durum Batı’nın görüşünü değiştirmesine ve ABD’nin kara birlikleri göndermeye zorlanmasına neden olabilir. Bu durumda Türk-Kürt savaşı ABD-Rusya savaşına döner.”

Dikkatinizi çekerim, bu analizin yayınlandığı tarih Şubat 2016.

İki yıl önceden bugünü görürcesine yazmış Robert Boyes.

Sonrası ise daha karmaşık ve korkutucu:

“Sürpriz unsur, İncirlik’teki Suudi savaş uçağı gücü. Bu gücün, yaklaşmakta olan Halep savaşından ziyade Rakka için hazırlandığı anlaşılıyor. Kara birlikleri göndermekten söz eden Riyad’ın savaşa girişi bir dönüm noktası olabilir. Bu durumda – Ruslar bir Suudi savaş uçağını düşürür, İranlılar da pilotu ele geçirir- iki cephenin birleşmesi zor olmaz. Şiiler Sünnilere, Rusya NATO’ya karşı. Sonrasını kestirmek imkânsız.”

Yani elde meyve bıçağı ile süpürge sapından at yapıp Diriliş Ertuğrul ile gaza gelmeye benzemiyor gerçek savaş. Yüz milyondan fazla ölüden bahsediyor savaş simülasyonu uzmanları.

Bu kadar dengesiz siyasi liderin aynı döneme denk geldiği tarih dilimi pek azdır ve maalesef hep kanlı sayfalardan oluşmaktadır.

Allah masum ve mazlumları korusun demekten başka…

[Naci Karadağ] 13.4.2018 [TR724]

“Miraç Gecesi, ikinci bir Kadir Gecesi hükmündedir” [Cemil Tokpınar]

Çocukluk yıllarımda mübarek gecelerle ilgili hutbe ve vaazları dinlerken bir eksiklik hep dikkatimi çekerdi. Cami kürsülerinde konuşan hocalarımız kutlu zaman dilimlerinin faziletiyle ilgili ayet ve hadisleri anlatır, cemaatin zihninde oluşan, “Peki şimdi ne yapacağız, nasıl değerlendireceğiz?” sorusuna yeterli cevabı vermezlerdi.

Oysa mademki çok faziletlidir, bir dizi yapılacak ibadet, zikir ve duaların sayılması gerekmez miydi?

Bazen de geceyi değerlendirmekle ilgili bazı tavsiyelerde bulunan hocalar olurdu. Bunların ilk tavsiyesi ise, “Bu gece kaza namazı olan, kazalarını kılsın” şeklindeydi.

Bir türlü aklım almazdı. Koca bir yılı kaza namazı kılmadan geçirip sadece bir gece mi kaza kılınmalıydı?

Ayrıca kaza namazı kılmanın ötesinde namazın edasına kilitlensek, insanları namaz kılmaya teşvik etsek daha iyi olmaz mıydı?

Bununla birlikte kazası olanları da her gün bir miktar kılmaya motive etsek, bu sorumluluğu sadece kandil gecelerine ayırmasak daha isabetli değil midir?

Camilerimizde bu konuyla ilgili elli yıldır gördüğüm bir başka eksiklik ise çok daha acı.

Mademki bu gece bu kadar faziletli, konuyla ilgili ayetler ve hadisler zikredildi, yapılacak ibadetlerden bahsedildi, müsait olanlarla hemen o gece camide ihya etmeye başlamak gerekmez mi?

Neden yatsı namazı kılındıktan sonra gecenin faziletini anlatan imam, vaiz, müezzin kim varsa camiyi kilitleyip evine çekip gidiyor? Camide geceyi ihya programı yapılsa, Kur’an, dua, istiğfar, salavatla kubbeler çınlasa… Cemaatle tesbih, hacet ve teheccüd namazları kılansa… Hatta sahurlar yapılıp sabah namazıyla program son bulsa güzel olmaz mı?

Dindar olan bile ikaz ve teşvik bekliyor

Yıllar önce bir cami imamı, “İbadet etsinler diye camiyi açık bıraktım gittim. Saat 11’de geldim, kimse yok. Işıkları kapatıp camiyi kilitledim” diyerek güya ibadet etmeyen cemaatten şikâyet etmişti. O gün edebimden susmuştum. Maalesef “Neden camiyi açık bırakıp eve gittin? Cemaate bir program yapsaydın, hep birlikte ibadet etseydiniz. Kimse gelmese bile tek başına sabahlasaydın” diyemedim.

İnsanlar ne kadar da dindar olsa bir bilgilendirme, bir hatırlatma, bir teşvik, bir program bekliyor. Bilhassa topluca yapıldığında daha teşvik edici, daha lezzetli oluyor.

Ve tabiî ki insanlar laftan ziyade uygulama istiyor. Özellikle mübarek gecelerin kıymet ve faziletini anlatan hocaların bizzat kendisinin örnek olmasını istiyor.

Sanırım on yıl önceydi. 40 yıldır imamlık yapan bir hocamıza düzenlediğimiz teheccüd programında namaz kıldırmasını teklif etmiştim. “Ben kendim teheccüd kılmıyorum ki, gelip insanlara teheccüd kıldırayım” demişti.

Doğru sözlülüğünü takdir etmiştim ama içimden bir şeyler kopmuştu. O kadar vaazlar vermiş, hutbeler okumuş, insanları hayra ve ibadete teşvik etmişti.

“Aman Allah’ım” demiştim. Ömrünü hafızlık, imamlık, vaizlik yolunda geçirenler millete öncü ve örnek olmazsa kim olacaktı?

Yine de sayıları az da olsa mübarek geceleri ihya konusunda programların yapıldığı camiler gelecek için inşallah ümit bahşeden öncüler olur.

Keşke sabahlara kadar ibadet edilse

Eğer yetki ve imkânım olsa, eğer sözüm dinlense, bilhassa mübarek gecelerde camilerde sabaha kadar ibadet ve dua programı yapılmasını sağlarım.

Üstelik sadece kandillerde değil, her Cuma gecesinde, Zilhicce’nin ilk on gecesinde, bayram gecelerinde, Ramazan’ın bütün gecelerinde ve özellikle son on gününde camilerde ibadet programları olsa ne güzel olurdu.

Düşünsenize İslâm âlemindeki yüz binlerce camide özel gün ve gecelerde ibadet programları olsa, her camiye beş on kişi katılsa bile milyonlarca insan ibadet etmiş olmaz mı? Bütün bu ibadetler ve dualar Rabbimizin rahmetini çekmez mi?

Hatta bütün camilerde olmasa bile adeta nöbetçi camiler olsa, her camide birkaç kişi dahi bulunup Rabbimize yalvarsa, tüm dualar bütün ümmet için yapılsa toplam sayı milyonları bulmaz mı?

Kim bilir, belki de kalbi kırık, gözü yaşlı, yüreği yanık birisinin duasıyla bile her şey değişebilir.

İnşallah o günler de gelecek. Rabbim bizleri öylesi günlerin oluşmasına vesile kılsın, şimdiden o günlerin bir numunesini evimizde, arkadaş grubumuzda yaşamaya bizleri muvaffak etsin.

Bu gece sabaha kadar ibadet edelim

Evet, bu gece inşallah mübarek Miraç Kandili. Önceden hatırlatıp hazırlık yapılması için geçen hafta gecenin önemini yazmıştık.

Bugün sadece birkaç hatırlatma yaparak tekrar dikkat çekmek istiyorum.

Miraç Gecesinin gündüzü yarın. Bu yüzden bugün oruç tutanlar da, tutamayanlar da yarını oruçlu geçirirlerse çok güzel ve sevaplı olur.

Mübarek geceleri çok önemseyen ve aslında her geceyi bir kandil gibi ihya eden Bediüzzaman Hazretlerinin “Leyle-i Miraç, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar” şeklindeki ikazını tekrar hatırlatmak istiyorum.

Demek ki Miraç Gecesi, “bin aydan hayırlı olan” Kadir Gecesi hükmündedir. O halde nasıl bir nimete mazhar olduğumuzun farkında mıyız?

Yine onun, “Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz” şeklindeki sözlerinden anlıyoruz ki, toplu programlar yaparak manevî ortaklıklar kuralım.

Yarın nasıl olsa Cumartesi. Çok özel durumlar dışında iş, okul gibi engeller yok. Pekâlâ, herkes sabaha kadar istiğfar ederek, Kur’an ve salavat okuyarak, namaz kılarak dua edebilir.

Henüz geç değil, birbirimizi ikaz edelim, ihya için teşvik edelim.

Hangi ibadetler yapılmalı?

Bu gece farz namazlarımızı cemaatle kılmakla birlikte evvabin, tesbih, hacet, teheccüd namazlarını ihmal etmemek gerekir.

Kur’an’dan hiç değilse Yasin, Fetih, Rahman, Mülk, Nebe gibi sureleri ve Cevşen’in tamamını okumak veya dinlemek suretiyle dua ve ibadet deryasına su taşımalıyız.

Ayrıca tövbe istiğfar etmeli ve Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol salavat getirmeliyiz.

Ve her fırsatta bir değil defalarca mazlum, mağdur, mahpus ve masum kardeşlerimize dua etmeli, empati yaparak acılarını yüreğimizde duymalı ve kurtuluşları için yalvarmalıyız.

Her gün 24 saat acı çeken kardeşlerimize 24 dakika duayı çok görürsek nasıl kardeş oluruz, nasıl vazifemizi yaptık deriz, nasıl sorumluluktan kurtuluruz?

[Cemil Tokpınar] 13.4.2018 [TR724]