Dini telkin eden mabetler, mezar taşları...[Safvet Senih]

Lemaat Risalesinde, Üstad Hazretleri, “Ulemâ azaldı, ne keyfiyet ne kemiyet kaldı. Bir zaman gelecek de dinimiz sönecek diye korkuyoruz.” diyen ümitsiz ve kötümserlik ile hasta olan birisine şöyle cevap veriyor: “Nasıl kâinat söndürülmezse, İslâmî iman da sönmez. Öyle de yer yüzünde çakılmış çiviler hükmünde her an bulunan İslamın alâmeti olan ezan ve Ramazan gibi şiarlar, dinî minareler, İlâhî mabetler, dine ait işaretler, izler ve eserler söndürülmezse, İslâmiyet devamlı parlayacaktır! Her bir mabet bir öğretmen olmuş, fıtrî ve  doğal  hâliyle insan tabiatına ders verir. İslâmın alâmeti her bir mesele de birer üstad olmuştur; onların hâl dilleri, dînî telkini, hatasız ve unutmadan yapar dururlar. İslâmiyetin sembolü ve şiarı olan herşey, bilgin birer hocadır; İslâmın ruhunu, daima nazarlara ders veriyor. Asırların geçmesiyle, zamanın sürekliliğinin sebebiyle, güyâ İslâmiyetin nurları, İslâmi işaret ve sembollerin içinde güyâ tecessüm edip gözle görünür hâle gelmiş. Güya, İslâmiyetin temiz tadlı hoş suyu, mabetleri içinde katılaşıp kuvvetlenerek birer iman sütunu olmuş. Güya İslâmî rükünler, eserleri ve izleri içinde bedenleşmiş. Güya, İslâmî rükünler, âlemleri içinde taş kesilerek birer güçlü elmas sütun haline gelmiş. Bütün bunlarla yer ve gökler birbirlerine bağlanmışlar. Bilhassa bu Mucizeli Beyan, Hatip Kur’an, daima tekrar tekrar ezelî bir hutbe okur ki, İslâmiyete ait bölgelerin dört bir tarafında, tâlimini işitmeyen ve nutkunu dinlemeyen hiçbir köy, hem de hiçbir mekân kalmamıştır. (O talim ve nutuk da şudur:) ‘O Kur’an’ı Biz indirdik, O’nu muhafaza edip koruyacak da Biz’iz.’ (Hicr Suresi, 15/9) sırrı ile HÂFIZLIKTIR; pek de büyük bir rütbe. Kur’an’ın okunması ise, insanların ve cinlerin ibadetidir.”

Hatıratında Ali Ulvi Kurucu Ağabey “İstanbul’un Müslüman Güzellikleri”nden bahsederken diyor ki: “Kahire’de çıkan el-Musavvar gazetesinde, 1945 yılı idi, bir makale görmüştüm. Başlığı ‘Allah’ı Hatırlatan Şehir’ idi. Yazarı Fikri Abaza Paşa, zamanın büyük kalemlerindendi. Başmakaleler yazar ve yazıları okunurdu. Çerkes asıllı bir sivil paşa idi. Paşa İstanbul’a gitmiş… Makalesinde İstanbul’u anlatıyor ve şöyle diyordu: İslâm’la Damgalı Şehir… İstanbul, her semti, her sokağı, her köşesiyle bana Allah’ı hatırlatan bir şehirdir… Bu şehir kadar, câmii, mescidi, mabedi, medresesi, tarihi eserleri bulunan bir şehir görmedim. Bu şehir, İslam’ın damgasını her semtine, her caddesine, her sokağına vurmuş… 

“Osmanlı padişahları, paşaları, Osmanlı büyük adamları, İstanbul’un güzel yerlerine, en yüksek, görünür, tatlı, ihtişamlı, heybetli tepelerine, zirvelerine câmi yapmışlar… Binaenaleyh göze çarpan güzelliklerin içinde daima, insana Allah’ı hatırlatan, bir câmi, bir mescid, bir medrese görüyorsunuz. 1980’li yıllardaydı, damadım Dr. Hayreddin’le beraber ailecek İstanbul’dan Ankara’ya geldik. Ankara’dan Konya’ya doğru yola çıktık. Yolda arabanın camından bir an için gözüme dört minareli muazzam bir câmi, tepe üzerinde, muhteşem kubbeli bir cami göründü. Şaşırdım; hayretler içinde damada sordum: ‘Doktor, biz Edirne’de miyiz, Ankara’da mıyız?’  O da ‘Ankara’dayız efendim.’ dedi. Ben ‘Ayol, Ankara’dayız da, bu Selimiye Câmii’nin burada ne işi var!’ dedim. 

“Allah şâhidimdir. Hayretler içinde kaldım. Ankara’da bu kadar şaşaalı, bu kadar ihtişam çerçevesi içinde billurlaşan bir tabloyu göreceğimi zannetmiyordum. Damadım: ‘Efendim, işte bu Kocatepe Câmiidir.’ deyince; ‘Yâhu, yıllardan beri yapılmakta olduğunu duyduğumuz Kocatepe Câmii bu mu?’ dedim. ‘Evet efendim’ dedi. Dayanamadım, coşmuşum: ‘Evladım, Konya yerinde duruyor. Kaçacak değil, alan çalan da yok… Birkaç saat geç gidelim. Arabayı sür, şu mübarek câmii ziyaret edelim. Henüz açılmamış olsa da inşaatın içinde bir şükür secdesine kapanalım. Bize, milletimize, bu parlak, bu nurlu günleri gösteren Allahımıza şükredelim.’ dedim. Câmiye doğru giderken, gözyaşlarımı tutamadım. “Bu hayret ve hayranlığımın sebebi var. 1930’lu yıllarda, babam merhum İbrahim Efendi, Falih Rıfkı Atay’ın bir makalesini okumuş, hayret içinde kalmış, gözleri yaşarmış, bize anlattı: Falih Rıfkı, yeni Ankara’yı ve bilhassa Çankaya’yı işaret ederek, ‘Tarihte ilk defa mâbedsiz, ibadethanesiz bir şehir kuruyoruz.’ diye övünüyormuş. 

“Merhum babam: ‘Mâbedin bir millet, bir memleket için büyük mânasını, faydasını biliyoruz. Mâbedsiz bir şehirde neler meydanı kaplar, ahlâksızlık alır, yürür… Ezansız, ezandaki Allahü Ekber’siz, kelime-i şehâdetsiz bir şehir ne hâle gelir!’ diye üzülmüştü.”

“Halka sordum: ‘Yâhu bu câmileri kim yaptı?’ Bunu ‘Halk yaptı hocam’ dediler. Allah, Allah, vaktiyle câmileri sultanlar, paşalar, beyler yaptırırdı. Sultanlar, valide sultanlar… Memlekette câmi yaptıracak sultan, vâlide sultan, bey, paşa, kalmadı… Sahipsiz kalan bu mübarek sahayı, halkın imanı doldurdu. Halkın imanı hepsinin yerini tuttu.”

Evet… Cûdi dağını, cömertlik otağını içinde bulunduran Anadolunun mübarek insanı ortaya koyduğu himmetlerle câmiler, okullar yaptığı gibi, bütün cihanı da bu cömertliğini yaymaya çalıştı. Bu gayretleri Cenab-ı Erhamürrahimîn hiçbir zaman boşa çıkarmaz… 

[Safvet Senih] 11.5.2017 [TR724] 
ssenıh@samanyoluhaber.com

Bir Zamanlar [Ercümend Perver]

Burası, İslamın bütün prensiplerini sadece baş örtüsüne indirgeyen, farzlar üstü farz olan “Emr-i bil maruf nehyi anil münkeri" terk eden, bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip haksızlık karşısında susan, bunu da “Errızgu alellah” fehvasına rağmen, Rezzakı Kerime itimat etmeyen kanaatsiz, rızk endişesi taşıyanların, üç kuruşluk dünya menfaati için inandığını iddia ettiği değerleri gözünü kırpmadan satanların değil; ecdadının bir zamanlar İslam'a bayraktarlık yaptığı, İslam'ın en küçük bir meselesinin uğruna “Başımdaki saçlarım adedince başım olsa, her gün biri kesilse, imana ve Kur’ân’a feda olan bu baş zındıkaya eğilmeyecektir” diyen yiğitlerin yurduydu. 

Burası; gerek belediyelerden gerekse yardım kuruluşlarından yardım almak için beş altı tane evini başkasının üzerine kaydettirip, yardım kuruluşlarına üç beş torba kömür bir kaç paket makarna için haysiyetsizce yüz suyu dökenlerin değil, sadakayı verenin alanı görüp de rencide olmasın diye sadaka taşlarını paracıklarla dolduran ama muhtaç olanlar da kanaat edip “Benden daha garibanlar vardır” diye o paraları almayan diğergam insanların yurduydu. 

Burası, sokakta veya medyada biri birini suçladığında Kur’an’ın; “Size birisi bir haber getirdiğinde hemen inanmayın. Araştırın belki size bu haberi getiren fasık olabilir” emrine rağmen, bu yalan ve iftirayı yayanlara inanmadığı halde, menfaati gereği inanmış gibi yayıp, iftira atandan beter azgınlaşan, kırk yıldır tanıdığı, iftiraya sebep mevzularda iftira atılan arkadaşının zerrece alakasının olmadığını bile bile, ve bu arkadaşından en ufak bir zarar görmediği gibi kendisinin zaman zaman o arkadaşına zarar verdiği o arkadaşının da hep müsamahakar davrandığına defalarca şahit olmasına rağmen, fırsat bu fırsat deyip sırf arkadaşının güzel hasletlerinden, disiplin ve çalışkanlığıyla üslendiği her işte muvaffak olmasını, başarının getirdiği doğal neticeden toplumda çok sevilmesini kıskanıp hasedinden dolayı arkadaşlarıyla selamı ve muhabbeti kesenlerin değil; sokakta tartaklanan birini gördüklerinde yüzde yüz tartaklanan haksız da olsa o an için mağdur olan, arada kendisinin de dayaktan nasibini almasına rağmen ona sahip çıkıp, kargaşaya meydan vermeyip, o tartaklananı götürüp adalete teslim eden ama asla o hiç tanımadığı insanın linç edilmesine müsaade etmeyen erdemli insanların yurduydu.

Burası, yol bilmeyen insanların taksiye bindiğinde gideceği yolu bilmediği için saatlerce gideceği adresin etrafında dolaştıran ve alacağı ücretin iki üç katını taksimetreden alan haydutların, hele hele aracına binen bu müşteri masum bir bayansa başına yüzlerce dramatik gayri ahlaki hadiselerin gelebildiği, güven ortamının hiç kalmadığı değil; bir akşam yolunu şaşırıp evini bulamayınca bir kulübeye sığındığında içerideki delikanlının o kızcağıza sabaha kadar kaşını kaldırıp bakmayıp ve şeytan her vesvese verdiğinde ders çalışması için önünde yanan muma elini götürüp “Ey falan ateşe dayanacağın kadar günah işle” diye kendine nasihat eden ve bu hal sabaha kadar devam edince elinde ciddi yanık oluşan ve sabahleyin misafirini sağ salim evine ulaştıran dervişlerin yurduydu. 

Burası, paralel safsatasından dolayı anne babası hapishaneye düşmüş, dede ve nenelerinin yanında kalan çocukların aylardır anne ve babalarının gösterilmediği, türlü işkencelerden geçirilen insanların çocuklarına, komşuları tarafından psikolojik işkence yapanların, çocuklarına bu masum insanların çocuklarıyla oynamamaları için tembihlenenlerin ve o masumları alenen aşağılayanların, hele hapishaneye düşmüş çocuklarına bakacak kimseleri olmadığı için çocuk esirgeme kurumuna teslim edilip orada da anne babalarından dolayı bu masumlara kötü muamele yapanların değil; cepheye gidip de dönmeyenlerin ailelerinin yanında yetim çocuklara babasızlığını hatırlatmamak için onların yanında kendi çocuklarını öpüp koklamayan, sokakta eşiyle bir yere giderken eşiyle kol kola girmeyip eşinin kendisini bir iki metre geriden takip eden bunu da kocası cephede şehit olmuş o ablalarımızın acısını deşmemek için yapan yiğit oğlu yiğitlerin yurduydu. 

Burası, bir hükümet şakşakçısı gazeteci müsveddesinin Hizmet Hareketini kast ederek, “Bunların bebelerini dahi katletmek vacip” diyenlerin, adını; Medine’de hicret etmiş muhacirlere destansı bir fedakarlıkla sahip çıkan sahabelere verilen ünvandan alan ama daha ilk okul yaşlarındaki yüzlerce çocuğa tecavüz eden vakıf yetkililerinin ve bu vakfı savunacağım diye “Bir defa olmuş bir hadise” herzesini dillendiren, üstelik bir kadın ve anne olan insanlıktan nasipsizlerin değil, Cihan harbinde Ermenilerin masum çocuklarını tehcir esnasında ağır yol şartlarına dayanamaz diye ailesinin rızasını alarak evlatlık edinen ve evlatlık aldığı bu masum yavrucağı kendi öz evladından ayırmayan gönlü merhamet dolu insanların yurduydu. 

Burası, seçim zamanı hangi siyasetçinin daha fazla menfaatini okşamasına bakarak oy kullananların, hırsızlığı ayyuka çıkmasına rağmen, oğlunun, kızının, kendinin kısacası; yakınlarının taşerondan işe girmesi karşılığında dilsiz şeytanlara dönenlerin değil, “gururlanma padişahım senden büyük Allah var” darb-ı meseline yurtluk yapmışların yurduydu. 

Burası, yakasında bilmem hangi İmam hatip lisesi rozeti taşıyan, normalde erkeklerin bile ağzına almaya haya ettiği küfürleri toplu taşıma araçlarında bir birlerine savuran genç kızların, ve onları sadece başlarını kapatmakla vazifelerini yaptığını zannettiği ana babaların değil, haya abidesi Nene hatunların, Şerife bacıların ve adını sayamadığımız binlerce Anadoluyu Anadolu yapan mübarek anaların yurduydu. 

Evet korkarım ki şimdi bu topraklarda gayretullaha dokunan zalim idarecilerin zulümleri ve ona sessiz kalan dilsiz şeytanların hadd-u hesaba gelmez kul haklarının vermiş olduğu gadaplanmayla bu topraklar sizi sarsarak yerin dibine batıracak.

[Ercümend Perver] 11.5.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Dersim'in kayıp kızları ve sütünü toprağa akıtan analar [Ali Emir Pakkan]

1937'de, Dersim harekatı başladı. Resmi rakamlara göre; 13 bin kişi öldürüldü, 12 bin kişi sürgüne gönderildi. Mağaralara sığınan kadın ve çocuklar gaza boğuldu. Kara vagonlara doldurulan Dersimliler, Diyarbakır'dan Aydın'a ve Denizli'ye kadar bazı illere sürüldü! Yavrular anne-babasından koparıldı. Evlatlık verilen kızların saçları tıraş edildi. İsimleri değişti. Acı ve hüzünle dolu yeni bir hayata merhaba dediler! Türkçe bilmiyorlardı. Çoğu zorla evlendirildi! 

Dersimlilerin yok edilmesi için pek çok sebep vardı ama en büyük suçları yeni rejime itirazlarıydı; Kimliklerini korumak ve inançlarını yaşamak istiyorlardı! Tek parti, tekke, zaviye ve cemevlerini kapatmış, bir kimliği dayatıyordu topluma! Direnç gösterenler için iki tercih bulunuyordu; ya sürgün ya ölüm! Dersimli ikisini de yaşadı! Dersim kanayan bir yaraydı! Bugünlere geldi acısı! 

Yaklaşık 80 yıl sonra yeni bir kıyım var Anadolu topraklarında! Yine tek parti ve yine aynı yöntem... Analar zindanlarda, sütlerini toprağa sağıyorlar. 17 bin bebekli kadın, çocuklarından koparıldı! 500 bebek cezaevlerinde. 100 binin üzerinde insan işsiz bırakıldı! Açlığa mahkum edildi aileler. Mallarına el kondu. Banka hesapları donduruldu. Kaçırılanlar var! Kanlı baskınlar planlanıyor... Cezaevleri, işkence merkezi. Bu insanların tek kusurları, hizmet hareketine mensup olmak! Okullar, hastaneler açmak, üniversiteler kurmak, burs vermek! 

Dersim Katliamına adı karışanlardan bazıları yıllar sonra hatıralarında, o yılları yazmaya utandılar! Katliamı ve cinayetleri kabul etmeyenler de oldu! Ama kaçamadılar... Dersim'in kayıp kızları ortaya çıktı ve gerçekleri yüzlerine çarptılar... 

Bugünkü zalimlerin peşinde de sütleri kesilen analar ve onların çocukları olacak! Kaçamayacaklar...

[Ali Emir Pakkan] 11.5.2017 [Samanyolu Haber]
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter: @AliEmirPakkan

Saray kurarsa böyle kumpas kurar [Mehmet Yıldız]


Önceki yazıda İstanbul Cumhuriyet Savcılarından Can Tuncay’ın ‘15 Temmuz darbe girişimine iştirak eden medya unsurları’ hakkında hazırladığı iddianameyi ele almıştık. Şimdi sizi 2,5 yıl öncesine götürmek istiyorum.

14 Aralık 2014 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla, Zaman Gazetesi ve Samanyolu Televizyonuna baskın yapan polis, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Samanyolu Televizyonu Yöneticisi Hidayet Karaca ile birlikte bazı köşe yazarları, televizyon yöneticileri, yapımcılar ve senaryo yazarlarını gözaltına aldı.

Operasyondan birkaç gün önce sosyal medyada çıkan haberler üzerine, haklarında soruşturma olup olmadığını öğrenmek için İstanbul Başsavcısı Hadi Salihoğlu’nu bizzat ziyarete giden Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’ya böyle bir soruşturmanın olmadığı bilgisi verildi. Savcılıkça Cuma günü mesai bitimine az bir zaman kala verilen yazıda 12 Aralık 2014 saat 16.30 itibariyle haklarında herhangi bir soruşturma olmadığı belirtiliyordu. Bu yazılı beyanın üzerinden 48 saat geçmeden, (hafta sonu olmasına rağmen) 14 Aralık Pazar günü adı geçen gazeteciler gözaltına alındı.

17 Aralık 2013’te Erdoğan İktidarını derinden sarsan yolsuzluk operasyonunun üzerinden tam 1 yıl geçtikten sonra hizmet hareketine yakın isimlere operasyon yapılması, kamuoyunda 17 Aralık’ın intikamı olarak algılandı. Böylece, Erdoğan’ın sık sık kullandığı ‘inlerine gireceğiz…’ sözü gerçekleşmiş oldu. 14 Aralık operasyonu, bir anlamda özgür medyaya yapılan ilk operasyondu.

Gözaltında tutuldukları ilk 48 saat neyle suçlandıklarını öğrenemeyen Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca ve avukatları, ancak 2 gün sonra neyle suçlandıklarını Havuz Medyasında yayınlanan haberlerden öğrendiler. Gazeteciler, Tahşiyeciler isimli El Kaide’ye yakın bir gruba 5 yıl önce polisin yaptığı operasyon yüzünden gözaltına alınmışlardı. İlk anda konunun kendileriyle olan ilgisini anlamakta zorlanan Dumanlı ve Karaca, savcılık sorgusunda duruma vakıf oldular.

İddia şuydu: Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 6 Nisan 2009 tarihinde herkul.org adlı internet sitesinde yayınlanan bir konuşmasında, alınan duyumlara göre dindar insanların evlerine silah konulabileceği, ardından polis tarafından baskın yapılarak silahlı terör örgütü ilan edilebileceği uyarısında bulunuyordu. Bu konuşma, ertesi gün Zaman, Bugün, Hürriyet gazeteleriyle Samanyolu Televizyonunda haber olarak yayınlandı. STV’nin bir dizisinde senaryoya da konu oldu.

O konuşmadan bir zaman sonra polisin, El Kaide örgütüne yapılan operasyonlar kapsamında baskın yaptığı bir evde silahlar bulunmuş. Ev sahibi ve bazı isimler gözaltına alınmış. En uzunu 17 ay gözaltında kaldıktan sonra tahliye edilmişler.

Savcılığın iddiasına göre,

1- Fethullah Gülen Hocaefendi internet sitesinde yayınlanan konuşmasında talimat vermiş,

2- Hizmete yakın medya bu talimatı haberleştirerek kamuoyu oluşturmuş.

3- Hizmete yakın polisler operasyon yapmış.

4- Aslında şiddetle hiç ilgisi olmayan ‘masum insanlar’ gözaltına alınarak mağdur edilmiş.

14 Aralık’ta operasyonun yapıldığı tarihte Bakırköy 3. Ağır Ceza mahkemesinde Tahşiyeciler isimli grubun yargılaması hala devam ediyordu. Yine 14 Aralık soruşturmasında Tahşiyeciler isimli grup için hangi savcı gözaltı talimatı vermiş, hangi hakim tutuklamış, hiç biri gündeme gelmedi. Sadece Gazeteciler ve bazı polisler hedefe konuldu.

6 günlük gözaltı sürecinin sonunda Ekrem Dumanlı kuvvetli suç şüphesi bulunmadığı gerekçesiyle yurtdışı yasağı konularak tahliye edildi, Hidayet Karaca o gün bu saçma sapan iddialar karşısında savunma yapmayı reddettiği için tutuklandı. Önceki operasyonu yapan polislerden de bir kısmı ile beraber tutuklanarak cezaevine gönderildi. O gün İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimi Bekir Altun’un Ekrem Dumanlı’nın ifadesini alırken sarf ettiği sözler gündeme damga vurmuştu.

Medyaya yapılan bu operasyonu kurgulayanların, bugün aldığı devlet ihaleleriyle semirdikçe semiren bir grubun avukatı M.İ. ile İstanbul Adliyesinde bir Başsavcı vekili M.E.’nin olduğu o günlerde çok yazılıp çizildi. Elbet bir gün öğreniriz işin aslını.

***

Neden bunları yazdık? Çünkü Hizmet Hareketine yakın olduğu iddiasıyla operasyona maruz kalan medya ve gazeteciler için hep aynı kurgu ile soruşturmalar yapıldı. O günden beri kaç tane soruşturma yapıldıysa, kaç tane dava açıldıysa hepsinde, ‘Fethullah Gülen mesaj verdi, medya bu mesaj doğrultusunda yayınlar yaparak kamuoyu oluşturdu, polis operasyon yaptı, hakimler yargıladı ve masum (!) insanlar mağdur edildi.’ varsayımından hareket edildi.

Bu kurguyla 14 Aralık 2014’te gazeteciler tutuklandı.

Bu kurguyla 28 Kasım 2015’te Kanaltürk Televizyonu ve Bugün Gazetesine el konuldu.

Bu kurguyla 4 Mart 2016’da Zaman Gazetesine el konularak çökertildi.

Bu kurguyla Türkiye’nin en büyük gazete dağıtım şirketi olan Cihan Medya Dağıtım’a el konulup Erdoğan’ın damadının başında bulunduğu medya grubuna peşkeş çekildi.

Medya yetmedi, alın teriyle kazanılmış yüzlerce şirkete bu kurguyla kayyım atama kılıfıyla çöküldü.

Bu kurguyla on binlerce insan cadı avına maruz bırakıldı, tutuklandı, hayatları karartıldı.

Subliminal Mesaj Saçmalıkları

Savcı Hasan Yılmaz’ın hazırladığı 14 Aralık Operasyonu Tahşiye İddianamesinden sonra savcılar kendini daha da geliştirdiler, yeni yeni talimat yöntemleri keşfettiler.

Havuz medyasının aklını peynir ekmekle yemiş paranoyak gazetecilerinin ve kifayetsiz muhteris itirafçı/iftiracıların iddianamelerdeki deli saçmalarına büyük katkısı oldu elbette. Savcılarla beraber bizler de neler neler öğrendik onlardan… Bunca yıllık hizmet geçmişi olan insanlar Hocaefendi’nin verdiği mesajların ‘kriptolojik çözümlemesi’ için Havuz medyasını takip etmeleri gerekiyormuş!

Örneğin, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yeşil cübbesi, beyaz takkesi ve mavi gömleğinden yola çıkarak, elini başına götürdüğünde denizcilere, cübbesine götürdüğünde karacılara mesaj verdiğini… Eski ‘Colarodo İmamı’nın yaptığı ‘kriptolojik çözümlemelerle’ (ne demekse?) darbe talimatının yeşil cübbe giyerek verdiğini… Konuşma esnasında kolunu yukarı kaldırıp sertçe aşağı indirmesi, 15 Temmuz gecesi yaşanacakların habercisi olduğunu… Kendisini ziyarete gelen siyasetçilere takke ve tesbih hediye ederek cemaat olarak seni destekliyoruz, arkandayız mesajı verdiğini… Bir sohbette okuduğu ‘el yevme ekmeltü leküm..’ ayetini okuyarak Ekmelettin Bey’e destek mesajı verdiğini…

Reklam Filminden Darbe Mesajı

Savcı Can Tuncay’ın hazırladığı iddianame de bu gibi subliminal mesaj saçmalıklarına bolca yer verilmiş. Sosyal medya trollerinin ortaya attığı Zaman’ın reklamlarındaki darbe mesajı iddiasını ilk duyduğumda çok gülmüştüm. Nereden bilebilirdim ki, Saray savcıları ile Saray Trollerinin aynı kaynaktan beslendiğini!

Savcı Can Tuncay’ın iddianamesinde de bu konu genişçe yer alıyor. Zaman Gazetesinin güz dönemi abone kampanyası için hazırlattığı reklam filminin aslında subliminal darbe mesajı verdiğini, reklamı hazırlayanlar bile bilmiyordu. Savcı Tuncay, 9 aydır yaptığı araştırmalarda mutlu sona ulaşmış, darbe mesajı verenleri buluvermiş.

Reklamı hazırlayan Zaman’ın Marka departmanında çalışanların ifadelerini almış. Bu reklamlar hazırlanırken ajans gelip gazete yöneticilerine brief vermiş. Bu briefe kimler katılmış olabilir? Zaman’ın abonelik işlerinden sorumlu yöneticisi Faruk Kardıç, Zaman’ın görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı, Kültür Sanat Editörü Ali Çolak ve Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Mehmet Kamış… Bu reklam filminin brief toplantısında bulunmak adı geçenlerin 3’er defa müebbet hapisle yargılanmasına yetmişti bile!..

***

Sonraki yazı: Subliminal paranoya.

[Mehmet Yıldız] 11.5.2017 [TR724]

‘Uzun’ hikâye! [Vehbi Şahin]

Bizim şehirde iki büyük kabadayı var.

Birinin lakabı Kartal, diğerinin Ayı…

Belli semtleri ve mahalleleri kendi aralarında paylaşmışlar.

Aslında bölüşenler dedeleri…

Şimdi torunları, aileden kalan mirası devam ettirmek istiyor.

Kabadayılardan Kartal olanı, uzun süredir devam eden rekabette Ayı’nın bir adım önüne geçiyor.

Neden?

Değişen çağa çok çabuk uyum sağladığı için…

Bu avantajı lehine çevirmek ve kalıcı hale getirmek için ‘ustaca’ hamleler yapıyor Kartal…

Ne mi yapıyor?

Rakibinin kontrol ettiği zengin semtleri ve fakir mahalleleri birer birer himayesine alıyor.

Ayı’nın karşı koyacak mecali yok…

İlk başta kabulleniyor bu durumu…

Sesini çıkarmıyor yani…


JUDO YAPAN TORUN

Ayı ailesinde judocu bir genç ipleri eline alıyor.

Kısa sürede aileyi toparlıyor ‘sarışın’ çocuk…

Sonra karşı atağa geçiyor.

Yeni bir strateji belirliyor.

Vaktini, kaybettiklerini geri almak için harcamıyor.

Tüm enerjisini, kaybedeceği ‘yeni’ mahalleleri Kartal’a kaptırmama üzerine yoğunlaştırıyor.

Bu amaçla ‘arka bahçe’de adeta terör estiriyor.

Yakıyor, yıkıyor…

Kendisine karşı çıkanları eşek sudan gelinceye kadar dövüyor.

Kimseye nefes aldırmıyor.


KİM BU YENİ KABADAYI?

Bu sırada…

Kenar mahallelerden birinde kendisine ‘Uzun’ denilen birinin ismi duyulmaya başlıyor.

Ufak ufak racon kesiyor kendi çapında…

Namı, Kartal’a kadar ulaşıyor.

İşleri büyütmek isteyen Uzun da fırsat kolluyor Kartal’la görüşebilmek için…

Bir gün ikili buluşuyor ve anlaşıyor.

Uzun, kendisine verilen görevi hemen kabul ediyor.

Nedir vazifesi?

Sürekli kavgaların yaşandığı Orta Mahalle’deki gençlere ‘rol model’ olmak…

Hemen kolları sıvıyor.

Seve seve yapıyor verilen vazifeyi…

Tabii arada, çaktırmadan mahalle esnafını haraca bağlıyor.

Büyük patron Kartal, Uzun’un gizlice yaptığı kaçamakları görüyor ama görmezden geliyor.

Sadece kaydediyor.


SARIŞIN’LA BULUŞMA

Uzun, Ayı ailesinin başına geçen ‘Sarışın’ delikanlının da dikkatini çekiyor.

Arada bir gizli gizli buluşuyorlar, Ayı’nın sayfiye evinde…

Kısa zamanda, racon keserken aynı dili konuştuklarını fark ediyorlar.

Kısacası…

Uzun, hem Kartal hem de Ayı ile dans etmeye başlıyor.

Bir süre sonra namı şehrin her yerinde duyulur hale geliyor.

Kartal ve Ayı’dan bıkan şehir ahalisi, yeni delikanlıyı “Allah’ın kendilerine bir lütfu” olduğunu düşünüyor.

Ona ‘kurtarıcı’ gözüyle bakıyor.

Hak etmediği payeleri ona veriyor.

Uzun da bu aşırı teveccühle kendinden geçiyor.

Başına ‘ilahi’ bir kuş konduğunu zannediyor.


ACEM OĞLU İLE FIRILDAK

Uzun’un ismi duyuldukça işleri de büyüyor.

Kartal ve Ayı’dan ‘bağımsız’ hareket etmeye çalışıyor.

Mesela…

Komşu mahallede Kartal’ın daha önce gözdesi olan ama kendisine ihanet ettiği için ceza kestiği ‘Acem’ ailesiyle ‘gizlice’ işbirliği yapıyor.

Kartal, yıllardır bu aileye ambargo uyguluyor.

Oraya giden her malı denetliyor.

Uzun, Kartal’ın ambargosunu delmek için Acem ailesiyle anlaşıyor.

İşleri yürütmesi ve komisyon ödemelerini yapması için genç bir “Acem Oğlanı” görevlendiriyor.

Genç, becerikli bir delikanlı çıkıyor.

Uzun ve adamlarını birer birer önüne yatırıyor.

Hepsini paraya boğuyor.

Uzun memnun, Acem oğulları memnun…


KÂHYA İLE KAVGA

Para, parayı çekiyor tabii…

Uzun, bu kez gözünü komşu mahalleye dikiyor.

Kendisi gibi uzun boylu ve yakışıklı “Hafız’ın Oğlu” ile dostluk kuruyor.

Onun da parasını kullanmak istiyor.

Hafız’ın Oğlu, Uzun’un niyetini anlayınca geri çekiliyor.

Aralarına kara kedi giriyor.

Bu sırada ilginç bir gelişme oluyor.

Yıllardır Ayı’nın mahallesinde ‘kahyalık’ yapan bu ailenin topraklarında isyan çıkıyor.

Uzun, bu kargaşadan yararlanmak istiyor.

Hafız’ın Oğlu’nu cezalandırmak için asi ‘Kara Sakal’ grubuna destek veriyor.

Gaddar ve acımasız bu grupla ‘akçeli’ ilişkilere giriyor.

Hafız’ın Oğlu’nu ve ailesini yok etmekle tehdit ediyor.

Ayı, olup bitenleri uzun süre seyrediyor.

Kahyası feci şekilde dayak yerken bile kolunu sıvayıp kavgaya karışmıyor.


AYI İLE KARTAL KAVGA ETSE

Uzun, bakıyor ki Kartal da Ayı da yaptıklarına ses çıkarmıyor.

Hem kendi mahallesinde hem de komşu semtlerde pervasızca racon kesmeye devam ediyor.

Bu arada şark kurnazı ya…

Kartal ile Ayı’yı nasıl karşı karşıya getiririm diye hesap yapıyor.

Bir gün Ayı’ya “Dostum Sarışın! Ben seninle beraberim” diyor.

Ertesi gün Kartal’a “Biz beraber yürüdük bu yollarda, hiç bırakır mıyım seni” diye güvence veriyor.

İki tarafı da sevgilisini kıskandırmaya çalışan bir ergen gibi kandıracağını sanıyor.

Bir gün Ayı ile Kartal’ı kavga ettirecek bir plan yapıyor.

Ayı’nın en gözde uçağına saldırıp herkese “Ben düşürdüm” diye meydan okuyor.


SARIŞIN’DAN ÖZÜR DİLİYOR

Sanıyor ki Sarışın intikam için saldıracak, Kartal da Uzun’u, Ayı’nın şerrinden koruyacak.

Kartal tuzağı fark ediyor. Kenara çekilip “Ne halin varsa gör” diyor.

Ayı, ilk kızgınlıkla Uzun’a dayak atmak istiyor.

Bakıyor ki bu bir tuzak…

Uzun’un oyununa ‘yeni bir oyun’ ile cevap veriyor.

Kartal ile kavga etmek yerine, Uzun ile Kartal arasındaki güven bunalımından faydalanmak istiyor.

“Ben bunların arasını bozayım” diyerek enterasan bir hamle yapıyor.

Uzun’un ‘Kara Sakal’ grubuyla yaptığı ‘kirli ticareti’ belgeleriyle deşifre ediyor.

Uzun, meselenin vahametini işte o zaman anlıyor.

Hemen Sarışın’dan özür diliyor.

“Ne istersen yaparım abi” kıvamına geliyor.


ŞAH-MAT

Kartal, olup bitenleri izlerken hem Ayı’ya hem de Uzun’a ‘şah’ çekiyor.

Uzun’un iş ortağı Acem oğlunu yakalayıp hapse atıyor.

Uzun için uykusuz geceler başlıyor.

Acem oğlunu kurtarmak için taviz üstüne taviz veriyor.

Kartal, Acem oğlu üzerinden…

Ayı, Kara Sakal grubu üzerinden…

Her istediklerini Uzun’a yaptırmaya başlıyor.

Uzun, Kartal ile Ayı arasında savaş çıkarıp “Bütün şehre ben hâkim olayım” derken bir anda kendi mahallesine bile söz geçiremez hale geliyor.

Anlaşılıyor ki…

Kartal da Ayı da Uzun’dan ve onun ‘şantaj’ kokan oyunlarından bıkmış durumda…

Rol model için Uzun’un yerine göz diken aşağı mahalledeki “aşireti ve reislerini” yanlarına çekmeye çalışıyorlar şimdi…

Onlara silah veriyorlar.

Koruma altına alıyorlar.


KARTAL’LA SON RANDEVU

Uzun, onların bu oyununu bozmak için arada bir çılgınlık yapıyor.

Ama…

Girdiği kurt kapanından bir türlü kurtulamıyor.

Zor durumda yani…

İtibarı iki paralık oldu.

Fiyakası bozuldu.

Eski günlere dönmek için Sarışın’la buluştu.

Şimdi Kartal ailesiyle buluşacak.

Bakalım bu görüşmeden istediğini alabilecek mi?

Okyanus ötesinden gelen haberler pek iyi değil.

Artık çanlar Uzun için çalıyor.

Sanırım…

Uzun bir hikâye, dramatik bir sonla bitiyor.

[Vehbi Şahin] 11.5.2017 [TR724]

Yapanın yanına kâr kaldığı bir ülke [Tarık Toros]

Muazzam bir kıyım yaşanıyor ve büyük bir beyin göçü var. Sadece, 15 Temmuz soruşturmaları veya OHAL kararnameleriyle tasfiye edilenler değil, yetişmiş insan gücü Batı’ya taşınıyor. Çocuğuna okul bakıyor, ev bakıyor, iş bakıyor, hazır pasaportu geçerliyken bavullarını topluyor.

28 Şubatçıların yapmadığı, yapamadığı bir kıyım bu. Tarihin tecellisine bakın ki, “28 Şubat ürünü” denilen AKP eliyle, o gün başladıkları işi güya tamamlıyorlar. O günkü Hürriyetçiler, Sabahçılar, Milliyetçiler, “düğmeye basıldı” gibi başlıklarla operasyonları destekliyor. Her gün mü düğmeye basılır? Millet, üzerine basıla basıla bir hal oldu yahu!

Her şey aslına rücu edermiş, yani dönermiş. İzliyoruz. 28 Şubat’ın keskin medyası ve kalemleri, isim isim, rütbe rütbe görevde. Çekirge’ler, Bila’lar, Özkök’ler, Ergin’ler, Şafak’lar, Batı Çalışma Grubu (BÇG) unsurları ve dahası.

HANGİ TERAZİ TARTAR BUNU?

İçerideki bazı gazetecileri nazara verip “İkinci Silivri Trajedisi” diyenlere itirazım var. Doğru, büyük bir trajedi yaşanıyor lakin sadece Silivri’de değil, Sincan’da, 81 vilayetin tamamında ağır insan hakları ihlalleri, hukuksuzluk, işkence vs. gibi kötü muamele var. Geçmiş darbe soruşturmalarında birkaç yüz tutuklunun Silivri güncesi ile bu bir mi? O günlerde kimsenin kurumuna, medyasına, şirketine, akrabalarına bir şey olmadı. Tutukluların hiçbiri işini, maaşını, lojmanını dahi kaybetmedi. Kesinleşmiş, onanmış yargı kararlarına rağmen Genelkurmay bir kısmını normal yollardan emekli etti, bir kısmına da tekrar kadro verdi. Cezaevindeyken gazetesine yazı yazan, aday olup milletvekili seçilenler var. Tutuklu yakınlarına ve avukatlarına, başta Doğan Grubu olmak üzere, medyanın yarıdan çoğu, TV’lerini, gazetelerini açmadı mı? Neyi kıyaslıyorsunuz? Yüzbinlerce insanın malına, mülküne el konulmuş, çalışma hürriyetleri, pasaportları iptal edilmiş, canına kast ediliyor! Egemenlerin dediği gibi, adeta “bizi gebertin” diye yalvarması bekleniyor! Hangi terazi tartar bunu?

ZARARSIZ ALANDA TEPİNME

İki tane edepsiz çıkıyor, ülkenin kurucu liderini dillerine dolamış, konuşuyorlar. Sersem sepelek tartışmayla gündemi meşgul ediyorlar. Hurraaa, herkes peşine düşüyor. Belki de amaç bu… Ülkede aydın kalmadı. Analizi dinlenecek isim yok. Öngörü bitti. Eskiden havuz kanalları tek tek dökülürdü. Şimdi bakıyorsunuz, solu-sağı, muhafazakarı-siyahı-beyazı, iz’anını yitirmiş. Toptan akıl tutulması yaşıyor. Neyi tutacaksın, neresini eleştireceksin, nasıl düzelteceksin. Hiç mi müktesebatı yok bu ülkenin, hiç mi birikimi diye düşünüyorum, son bir buçuk senedir. Olan bir avuç münevveri de zannediyorum yerin dibine girdi, kalanlar ruh gibi dolanıyor. Yazık bu halka, bunlara muhatap oldukları için!

DOSTLARINI BİLE GÖRMÜYORLAR

Yahu, onu bunu bırakın, kendi arkadaşlarını bile unuttular. OHAL kararnameleri ile atılan 5 bin akademisyen, içeride tutuklu yüzlerce gazeteci, yazar, hoca, siyasetçi var. Arkadaşları, ahbapları, dostları, kankileri, sahip çıkmak adına üç-beş tweet attılar, bir makalenin içinde lûtfen geçirdiler, sonra Bodrum’a tatile gittiler. Ülkede her sabah birileri götürülüyor, yüzer yüzer üstelik. Hepsi de cemaatten değil. Ragıp Zarakolu’nun yayınevi basılmış. Hani onu tutuklayan Cemaat’ti? Bugün yayınevini basan kim?

GERİYE DOĞRU TÜM İŞLEMLER DÜŞER

Bir de şu moda oldu. Geçmişte yargıyla başı belaya giren, “Bizim müfettiş, savcı, hâkim, şube müdürü vs. terör örgütünden açığa alındı. Davamız düşmeli” diyor. Bu mantıkla, ülkede açığa alınan yargı mensuplarının geriye dönük baktığı davalar için herkes harekete geçsin o zaman. Açığa alınan akademisyenlerin sınıfta bıraktığı öğrencileri de ders tekrarı istesinler! Salaklaşmamak lazım. Yargı zaten çökmüş. Tuz buz olmuş. Bugün ülke nüfusu 80 milyon ise, vatandaşların tamamı, geriye doğru kendine dokunan bir şeyde açığa alınan birini bulabilir.

ZİL ÇOKTAN ÇALDI!

Yapanın yanına kâr kaldığı bir ülke Türkiye. Kulüp başkanı, hoş geldin demeye gelen rakip kulüp başkanını kameralar önünde tokatlıyor, sonra çıkıp “Gereğini yaptım. Bundan sonra daha çok yapacağım” diyor, tık yok. Hoş, “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” diyen Sedat Peker’e, “Mart’ta alev alev olacak Türkiye” diyen Doğu Perinçek”e, “TSK emir komuta zinciri içerisinde yönetime el koyacaktır” diyen Ahmet Zeki Üçok’a laf söyleyeni de görmedik. Daha sayayım mı… Binlerce örnek var böyle. Atatürk’e laf uzatılınca ayağa kalkmak kolay. Zararsız alan orası. Bunlara bir şey desenize. Ülkeyi sala koyup sele vermişler, suyun kenarında “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye ant içiyorsunuz. Zil çoktan çaldı hanımlar beyler!

[Tarık Toros] 11.5.2017 [TR724]

249 kişinin gerçek katili kimler? [Veysel Ayhan]

Bir haramzâde atasözüdür “Üzümünü ye bağını sorma”. Erdoğan’ın yaptığı bu. On aydır 15 Temmuz’un ekmeğini yiyor, suyunu içiyor. Üzümünü yedi ama bağını sormadı ve fakat kimseye de sordurmadı. 15 Temmuz bahanesiyle yüz binlerce aileye hayatı zindan etti.

Meclis darbe komisyonunu çalıştırtmadı. Sonuç raporu hala açıklanmadı. Darbenin bir gün öncesi baş başa 6 saat toplantı yapan MİT müsteşarını ve Genelkurmay Başkanını ifadeye göndermedi. Geçen hafta gönderilen sorulara yazılı olarak cevap verecekleri haberleri çıktı ama o da yalanlandı, cevap vermeyecekleri öğrenildi.

Erdoğan, darbeyi öğlen saatlerinde haber aldığı halde müdahale etmek için 6,5 saat neden beklediğini açıklamadı. Üstelik işin aslı ortaya çıkmasın diye elinden geleni yaptı ve yapmaya devam ediyor. Bir yandan da her vesile ile bir başka “15 Temmuz Şehit Yakınları ve Gaziler Programı”nda konuşup istismarını sürdürüyor.

10 AYDIR AÇIKLANMADI

Cevaplanması gereken yüzlerce soru var. Ama en önemlisi 249 insanı kimlerin nasıl katlettiği 10 aydır ortaya çıkmadı.

Bu ölümlerle ilgili herhangi bir rapor yayınlandı mı? Hayır.

249 şehidin yanında, teslim olduğu halde linç edilen erler ve harbiyeliler var. Hepsinin görüntüsü var. Bunlarla ilgili işlem yapıldı mı? Hayır.

Herhangi birine otopsi yapıldı mı? Hayır.

Kurşunların hangi silahlardan çıktığı tespit edildi mi? Hayır.

Türkiye’de medya olmadığı için Erdoğan hem üzüm yiyor, hem bağını sordurmuyor üstelik bir de bağcıyı dövüyor.

NEVZAT TARHAN: 1000’İN ÜZERİNDE SUBAY ASTSUBAY

SADAT’ın psikolojik harp sorumlusu Prof. Nevzat Tarhan Habertürk’te 15 Temmuz’la alakalı neler demişti hatırlayalım:

“28 Şubat’ta YAŞ diye bir mekanizma vardı, yüzlerce, binlerce insanı tasfiye etti… Bu yaşanan süreçte -1000’in üzerinde subay astsubay- bu kişiler ne yaptılar? Bunlar tankın paletini takozlamayı biliyorlar. Bunlar periskopun üzerine çıkıp köreltmeyi biliyorlar. Bunlar tankın mazot hortumunu kesmeyi biliyorlar. Bunların hepsi o gece sahaya çıktı… tankın üstüne çıktılar. Yaralananlar var aralarında.”

Tarhan’ın sözlerinin tercümesi şu: Silahlı bin kişi o gece sokaktaydı.

SİVİLLERİ SARAY’A BAĞLI SADAT MİLİSLERİ VURDU

Pentagon’da Türkiye, İran ve Irak ve konularında danışmanlık yapmış olan ve Middle East Quarterly (Ortadoğu Bülteni) dergisinin editörlüğünü yapan ABD’li Michael Rubin “Türk Ordusunu Kontrol Etmenin Hesaplaşması” başlıklı yazısında önemli şeyler diyor:

“SADAT’ın başındaki ve Erdoğan’ın ordu danışmanı olarak atadığı Adnan Tanrıverdi 1997 darbesinin ardından İslamcı bağları nedeniyle ordudan tasfiye edildi ve görünen o ki son 20 yıldır bunun intikamı üzerine yoğunlaşmış. SADAT’ın binlerce emekli ordu mensubu ve İslamcı personeli bulunmakta. Yakında kendilerini resmi olarak NATO’nun en güçlü ikinci ordusunun içinde bulabilirler.

Tanıklıklara göre SADAT, başarısız 15 Temmuz darbe girişimi akşamında, birçok insanın ölümünün de arkasında.” 

Rubin’in sözleri şu soruyu akla getiriyor: Başbakan 23.00’te zaten televizyonlardan açıklama yapmış, darbe girişimini deşifre etmişti. Genelkurmay 18.00’den itibaren hava sahasını kapatmıştı. Erdoğan’ın CNN’e bağlanarak halkı sokağa çağırdığı 00.24’e kadar darbe girişimi püskürtülmüş ve bitmişti. Yerel hareketlilikler kalmıştı. Bitmiş ve bastırılmış bir darbe için Erdoğan halkı sokağa niçin çağırdı? Ve en önemli soru:

249 insan 15 Temmuz’u destanlaştırmak için karanlık odaklara yem mi edildi?

Böyle bir mizansen için halkı sokağa çağırmanın ve onları karanlık kurşunlara hedef etmenin vebali kimin boynunda?

DARBEYE KOMİK KATILIM

600 Bin Subay, er, erbaş’tan yalnızca 1000’i

13.000 tanktan 15’i

F-4, F-16 ve F-35 olmak üzere toplam 334 Savaş uçağından sadece 13’ü.

10 bin kişinin çalıştığı TRT’yi biri rütbeli 5 asker basıyor. 1750 güvenlikçinin koruduğu Saray’ı 3’ü rütbeli 13 asker basıyor. Hepsi kapıda gözaltına alınıyor.

Bu arada 15 Temmuz, hiçbir siyasetçinin burnunun bile kanamadığı tek vaka olarak dünya darbeler tarihinde yerini aldı.

BİR BAŞKA İTİRAF SARAY TROLÜNDEN

AKP’nin “kanaat önderlerinden” isimlerinden Fatih Tezcan geçenlerde önemli bir şey söyledi: “… Beri taraftan da silahlı bir şekilde… ağzımla söylüyorum. 15 Temmuz’da Emniyet’e gelip kurtaran İHH’nın bazı isimleri idi. İlk inenler Bülent Yıldırım ve yanındakilerdi.”

Bu sözlerin tercümesi şu: Silahlı başka gruplar da vardı.

O gecenin görüntülerinde yer alan silahlı karanlık şahıslar kimdi ve nereden organize edildiler?

ŞEHİTLERE SAYGISI OLAN KATİLLERİ ARAŞTIRTIR

15 Temmuz’la ilgili her şey karanlık. Mobese kameraları, kamu binalarındaki kameralar ve diğer görüntüler yayınlanmadı. TRT’de olanlar bile yeni yeni ortaya çıkıyor. Mesela darbecilere yardımcı olan personel hala TRT’de haber koordinatörü olarak çalışıyormuş!

249 şehidin yanında bir de ne olduğunu bilmedikleri halde sokağa sürülen masum er ve harbiyeliler var. Tatbikat veya bir başka görev için getirilmişler. Ne olduğunu öğrendiklerinde iş işten geçmiş. Linç edilen bu masum askerleri de eklersek rakam 300’ü geçiyor. O gece asker, sivil halka uyarı ateşi açtı. Yüz binlerce insan sokağa çıkmıştı. Asker halka öldürme amaçlı ateş açsaydı binlerce insan ölürdü. Mutlaka asker kurşunuyla şehit olanlar da vardır. Ama 175 sivilin ne kadar böyle bilmiyoruz.

Bu nedenle bilmiyoruz belki de katiller “davaları” için her türlü cinayeti mübah gören birileriydi. Bilmiyoruz belki de “Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir” fetvasına dayanıyorlardı.

15 Temmuz karartıldıkça bu tür sorular ve şüpheler bitmeyecek.

Son bir soru: Peki, bu komik mizansene veya “kontrollü darbe”ye en hazır kimdi?

Herhalde “kumsalda başıma bir iş gelir” diye üç uçakla birden Marmaris’e tatile giden ve bu uçakları yakın yerlerde konuşlandırıp Cuma namazına bile gitmeden tetikte bekleyen Erdoğan’dı.

[Veysel Ayhan] 11.5.2017 [TR724]

Zaman’ın direnişi (2): Perde arkası bilinmeden yapılan eleştiriler [Nazif Apak]

Bilen de konuşuyor bilmeyen de. Bildiğini sananlar da somut olaylar/veriler yerine, algı çalışmalarının altında ezilip kalınca bir yanlış hüküm defalarca tekrar ediliyor. Örneğin ısrarla deniyor ki “Cemaat medyası iktidara çok yakındı ve bu angajman Cemaate zarar verdi.” Peki bu hüküm doğru mu? Hayır.

Öncelikle bilmek gerekiyor ki Cemaatin ve Cemaate destek veren medyanın iktidara destek verdiği konular, hemen her kesimin sıcak baktığı demokratik açılımlardı. AB raporlarına bir de bu gözle bakın. Atılan demokratik adımlar nedeniyle Türkiye’deki vesayet sistemini sona erdirileceğini, daha özgürlükçü ve şeffaf bir yönetim anlayışının ortaya çıkacağı düşünülmüştü. Somut gelişmeler de (AB uyum yasaları bunun en iyi örneğidir) Türkiye’nin daha katılımcı bir demokrasiye doğru mesafe aldığını gösteriyordu. Liberallerin, demokratların, sosyal demokratların, muhafazakârların vs. desteklediği bu yolda cemaatin desteği de aynı maksada matuf idi. AKP iktidarının ilkeler ve icraatlar doğrultusunda aldığı destek, sadece Cemaate mahsus değildi. Yanlış da değildi…

Gelelim asıl konuya. 

Önce temel kural: Bir medya kuruluşunun siyasetle girdiği yakın ilişkinin iki ağır faturası vardır: 1- Lehte yayın yapmanın mükâfatı olarak ihaleler alınır, kıyaklardan faydalanılır, kişisel ve kurumsal menfaatler temin edilir, vergi borçları silinir vs. 2- Siyasi irade, iktidara yakın duran medyadan sürekli kelle ister. Hoşa gitmeyen yazı ve yorumlarda bulunan kişilerin cezalandırılması istenir. Borazan medya da bu taleplere boyun eğer…

HÜRRİYET’E GİDEN VERGİ MÜFETTİŞLERİ ZAMAN’A DA GELDİ

Zaman Gazetesi üzerinden çok net bir bilgi paylaşıyorum: İktidara en yakın göründüğü günlerde bile Zaman en küçük bir menfaat temin etmedi. Onca talebe rağmen tek bir muhabirini bile iktidara feda etmedi. Tek bir muhabirini bile! Bu iki konuya dair birkaç örnek vereyim siz de vicdanlarınıza sorun: İktidara destek verildiği dönemde bile ortaya konan onurlu duruşun tarihi bir değer taşımadığını mı sanıyorsunuz?

Demokratik adımların atıldığı ve bu nedenle iktidara destek verildiği günlerde Zaman Gazetesi’nde geniş bir vergi incelemesi yapıldığını biliyor musunuz? Zaman’da belli düzeyde yöneticilik yapan kişilerin tamamı bilir ki o günlerde vergi kontrolörleri hışımla girdiler gazeteye. Aynı vergi kontrolörleri Doğan Grubu’na gittiğinde yeri gök inletmişti ama Zaman’ı duyan olmadı; çünkü Zaman yönetiminin maliyecilere şöyle dediğini ilk ağızdan dinledim: “İyi ki geldiniz, biz zaten her işimizi yasalara uygun yapıyoruz ama farkında olmadığımız bir yanlış uygulama varsa onu tespit etmeniz bizim için çok faydalı olacaktır.”

Bütün mali dokümanların dijital kopyalarını aldıkları halde, gazete binasının içinde bir oda kapatılır istedikleri evrakların hepsi önlerine yığılır. Aylarca devam eden bir denetim başlar. Aslında beklenir ki gazete yöneticileri siyasi iktidara gidip ricalarda bulunsun, kendilerinin himaye edilmesini talep etsin. Gazete dimdik durur ve hiç kimseye (o gün en yakın oldukları siyasi lidere ve etrafına) durumu nakletmez. Onların bilgisi olmadan bu kadar ağır bir denetimin yapılamayacağı aşikârdı ama hiç kimseye boyun eğmedi gazete. İyi de etti. Eğer o gün eğilip bükülse, kurumsal ya da kişisel bir eziklik içinde ricacı olunsaydı Maliye, denetimi durdurabilirdi; ama Zaman, sonraki yıllarda gürül gürül konuşamazdı.

YAY-SAT’TAN ÇIKILSIN DİYE 3 KEZ ERDOĞAN RİCACI OLDU

Sadece mali denetim mi? Hayır. Zaman binasında çalışan bir arkadaş anlattı. Yine o günlerde ‘kaçak işçi çalıştırıldığı ihbarı var’ bahanesiyle sigorta müfettişleri gazeteye baskın yapmış. Yayın katlarına dağılmışlar tek tek gazetecilerin kimliklerini topluyorlar. Tabi ortada hiçbir usulsüzlük yok; ama ani baskın düzenleyerek gelmenin ve kapıları kapattırıp terör estirmenin bir manası vardı. İlişkilerin iyi olduğu o günlerde isteniyordu ki gazete yönetimi siyasetten bir şeyler talep etsin. Etmediler. İyi ki de etmediler. Yolsuzluk, usulsüzlük ve rüşvet belgeleri ortaya çıktığında, demokratik süreç çöpe atıldığında dimdik durabilmek için hiç eğilmemek, bükülmemek, mazideki bir korunma ile gebe kalmamak gerekiyordu…

Kesin bir bilgiyi iki ayrı kanaldan teyit ederek naklediyorum: Zaman’ın dağıtımı, Doğan Grubu’na ait olan Yay-Sat aracılığı ile yapılıyordu. Doğan Grubu’nun üzerine hışımla gidildiği günlerde Erdoğan, Zaman’ın Yay-Sat’tan çıkmasını, Turkuaz Dağıtım’a geçmesini istedi. Gelecek itirazlara makul bir gerekçe de vardı ortada. Zaman’ın imtiyaz sahibi Ali Akbulut ile Turkuaz Grubu’nun sahibi Ahmet Çalık arasında akrabalık bağı bulunuyordu.

Aslında konu Zaman’ın daha verimli bir dağıtım şirketi ile ortak iş yapması değil; Doğan Grubu’nun yalnızlaştırılması ve çökertilmesi idi. O gün Zaman’ın tirajı çok yüksekti ve dağıtım dengesinde hangi kefeye geçse terazi oraya kayacaktı. Kendilerine en az üç defa Yay-Sat’tan ayrılma ricası bizzat Erdoğan tarafından iletilen Zaman yöneticileri ne demişti biliyor musunuz? “Bu grupla herkesin bir sorunu var; ancak adamların kapısına vergi memurları yığılmışken ve çerden çöpten bahanelerle çok büyük cezalar kesilirken dağıtım şirketini değiştirmemiz ahlaki de olmaz doğru da bulunmaz; kusura bakmayın…”

Bu mevzuun detayını Doğan Grubu’nun o günkü yöneticilerinden dinledim. Arkasında geniş bir seçmen kitlesi olan bir siyasi liderin açıkça ve ısrarla medyaya ayar vermesi aslında bir suçtu. Eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz Yüce Divan’da buna benzer bir medya müdahalesinden dolayı yargılanmıştı. Zaman’ın bu ısrarlı baskıya direnmesi için (ahlaki sebepler hariç) herhangi bir neden yoktu. Dahası, benzer bir talep Doğan Grubuna yapılsa ve Zaman yalnızlaştırılmak istenseydi aynı demokratik ve şerefli direnişi Aydın Bey’in ekibi yapar mıydı? Grubun o günkü yöneticisi acı bir gülümseme ile bana “hayır” dedi. Zaten bugünlerde Doğan Grubu’nun en az havuz medyası kadar vahşi metotlarla nasıl cemaat düşmanlığı yaptığı ortada.

TAŞRADAKİ MUHABİR BİLE FEDA EDİLMEDİ

Meselelerin iç yüzünü bilemeden “Siyasetle yakın ilişki içindeydi” diye eleştirilen ve “Cemaat medyası” tamlaması ile kurulan cümleler gerçek bilgiye dayanmıyor. Gazetenin yol gösterici bir üslupla yaptığı sağlam muhalefet bilinmiyor. Zaman’ın müspet muhalif yaklaşımlarından iktidar daima rahatsız oldu ama Zaman bir adım geriye gitmedi. Mesele demokratik raydan çıkınca yollar iyice ayrıldı. O gün yanlışa “evet” deseydi, haksızlığa, yolsuzluğa razı olsaydı bugün hala el üstünde tutuluyor olacaktı.

Bir de yazarların, muhabirlerin kellesinin istenmesi karşısında ortaya konan yiğit bir tavır söz konusu. Bir dönem muhalif-yandaş farkı gözetmeksizin her medya grubundan kelleler istendi ve herkes de çalışanını giyotine bizzat kendisi teslim etti. Zaman bir istisnadır. Tek bir adam dahi feda edilmez mi! Edilmedi. Üstelik o günlerde ilişkiler çok iyi görünüyordu. Bir gün kimlerin kellesi ne sebepten dolayı istendi, Zaman o taleplere nasıl asil bir duruşla cevap verdi, anlatırım. Ne var ki vereceğim isimlerin çoğu ya maznun, ya mahpus, ya sürgün. Onlara zarar gelmesin diye ayrıntıya girmiyorum burada; ancak bir gün bilinmeyen medya tarihi yazılırken bu fasla geri dönme sözü verebilirim.

Bugün söyleyeceğim tek şey var: Zaman hiçbir çalışanının tırnağına taş değmesine izin vermedi, iktidara feda etmedi. Buyurun size en güncel örnek. Başakşehir futbolcuları Havuz Medyasının Rize Muhabirini barbarca dövdü. Saray medya grubunun havuz başı tetikçisi ne yaptı? Muhabirini İstanbul’a çağırdı, zorla barıştırdı. Muhabirin bir kıymeti kaldı mı? Yediği sopa yanına kâr kaldı… Benzer bir olay geçmişte Isparta Belediye Başkanı ile Zaman muhabiri arasında yaşanmış, başkan planlı şekilde gazete çalışanını tartaklamıştı. Zaman öyle sahip çıktı ki muhabirine, barışmak için Isparta’dan kalkıp Zaman binasına kadar gelen belediye başkanı dış kapıdan içeri dahi giremedi. Araya konan hatırlı insanlar bile “Bizim muhabirimizi döven hepimizi dövmüş demektir; asla buraya gelemez” deyip kovuldu.

En ücra köşedeki  muhabirinden en meşhur yazarına kadar hiç kimseyi feda etmemiş bir medya grubuna ve onu destekleyen kitlelere “Siyasetle çok iç içe girdi; yanlış oldu” onurlu bir duruş sergileyen insanların hakkına hukukuna tecavüz anlamına gelmiyor mu? Meselelerin perde arkasını anlamak için biraz daha sabretmek, o karanlıkları aydınlatacak hatıraları beklemek gerekiyor…
[Nazif Apak] 11.5.2017 [TR724]

Yandaşa yeni kıyak [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) getirdiği torba kanun tasarısına son dakikada bir madde ilave olundu. Maddenin mevcut haliyle kabul edilmesi halinde Maliye Bakanı tek başına şirketlerin borçlarının faizini sıfırlama veya borcu düşük faizle uzun vadeye tehir etme imtiyazına sahip olacak. Daha evvel sadece zelzele, sel ya da heyelan gibi tabiî afetlerde kullanılan mücbir sebep müessesesinin muhtevası olabildiğince esnetiliyor.

Bundan böyle Maliye’nin af niteliğini haiz tamimlerinde (ikincil mevzuat) afet şartı aranmayacak. Misalle izah edeyim: Herhangi bir şirket malî açıdan zorlanıyorsa bile ‘mücbir sebep’ ile aftan istifade edebilecek. Maliye Bakanı’nın ‘tamam’ demesi kâfi gelecek. Meclis’ten kanun çıkarmaya, uzun uzun müzakereye ne lüzum var! Derdi olan Maliye Bakanı’ndan randevu olacak ve müracaat sahibi son sürat malî zırha büründürülecek.

AKP’YE YAKIN İŞ ADAMLARI İHYA EDİLECEK

‘Bürokrasi azaltılıyor’ sloganı ile süslenen torba kanun tasarısı, AKP iktidarına yakın iş adamlarının bitmek bilmeyen taleplerine cevap vermek için hazırlandı. Bu kadar cazip şartlardan KOBİ’lerin ya da sıradan esnafın istifade edeceğini zannetmek hayli mükemmeliyetçi bir yaklaşım olacaktır.

Yeni Türkiye’de işlerin seyri, ‘AKP’den olanlar’ ve ‘AKP’den olmayanlar’ tasnifinde isminizin/şirketinizin hangi başlık altında geçtiğiyle birebir irtibatlı. İkinci gruba dahil olanların değil Maliye Bakanı’nın böyle bir ‘affına mazhar olması, bakanlığın kapısından girme ihtimali dahi yok. AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Kanunu’nda değişiklik yapılması için son dakikada bahse konu teklifte bulundu. Maksat aşikâr: Komisyonlara takılmamak, bir başka ifadeyle muhalefete dil dökme zahmetine katlanmamak. AKP, TBMM’deki ekseriyet avantajını sonuna kadar suiistimal ederek nisbî demokratlığa yeni bir misal daha vermiş oldu.

BU KADAR İMTİYAZ BİR BAKANA VERİLECEK

Türkiye’de afet mi oldu da mücbir sebep ilan edilecek bir kanun değişikliğine gidiliyor? Bir an için art niyet aramayalım ve hükûmetin şirketlere samimi biçimde destek vermek istediğini kabul edelim. Öyleyse bu imtiyaz niçin bakana bırakılıyor. Devletin her kişi ve müesseseye adilane yaklaşması icap ederken bakanın vereceği kararlar ne kadar tarafsız olabilecek? Kamu kaynaklarının tahsisatında kriterler tespit edilir, bu şartları haiz olanlar imkanlardan istifade eder. Bu kriterlerin tespitinin konuya taraf olanların talepleri dikkate alınarak geniş bir mutabakatla yapılması elzemdir. Böyle bir usul hatası bile kanun teklifinin esasını şaibeli hale getirmektedir.

ASO BAŞKANI: İŞ ADAMLARI ZULÜM GÖRÜYOR

Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir’in maliye bakanına padişah imtiyazı verilmesine zımnen muhalefet etmiş. “Bazen öyle gelişmeler oluyor ki işletmelerin yapabileceği bir şey kalmıyor. Bir anda siz ümitlenmiş müşteriyi büyütmeye çalışırken bir bakıyorsunuz dünya konjonktürü, ülkede üst üste seçimlerin olması rüzgâr bir anda değişiyor, hesaplarınız bozuluyor. Yani basiretli bir tacirken sizin dışınızda meydana gelebilecek nedenlerden ekonomi etkilenebiliyor. Türkiye kapalı bir ekonomi değil, dünyaya entegre olmuş bir ekonomi. Bir uçak krizi oldu turizm sıkıntıya girdi. Maalesef iş dünyası ülkedeki, bölgedeki siyasi istikrarsızlıktan kaynaklanan, çok zulüm görüyor” sözleri ile Özdebir, esasında ‘en doğru teşvik modelini’ tarif etmiş.

ASO Başkanı demek istiyor ki hükûmet, dış siyasette fevri çıkışlarla iş âlemini ters köşeye yatırmamalı. Hukuk devletinden taviz verilmesin, mülkiyet hakkına riayet edilsin gerisi kendiliğinden gelecektir… En kalıcı destek hukukun hâkim kılınmasıdır. Türkiye’nin en etkin sanayi odalarından birinin başkanına ait ‘iş adamlarının gördüğü zulümler’ tespitinin altını çizdim. Teferruata girmese de şirketlere, banka hesaplarına ve gayrimenkullere el konulmasının yatırımcıyı ürküttüğünü kastetmiş. Binlerce iş adamı hapiste iken daha net beyanlara ihtiyaç var elbette. Korku imparatorluğunda bu kadarını bile ifade etmek cesaret istiyor.

BATIK KREDİLERE KILIF ARAYIŞI

Kredi Garanti Fonu’nda (KGF) kefalet verilecek kredi tutarını 25 milyar liradan 250 milyar liraya kadar çıkarıldığında batan kredileri Hazine ödeyeceğini belirtmiştim. Son torba kanun tasarısı, kredilerden bazılarının şimdiden battığını bilen hükûmetin mızrağı çuvala sığdırma teşebbüsünün ta kendisidir. Hukuk devletinin ‘anayasa ve kanunlar önünde herkes eşittir’ ilkesini çiğnemek pahasına yandaş iş adamlarının bankalardan aldığı kredilerin faizleri sıfırlanacak.

Kıyak düzenleme kredilerle mahdut değil. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), Gelir İdaresi, belediyeler ve bakanlıkların alacakları için de faiz affı cari olacak. Maliye Bakanı’nın imzalayacağı listede haliyle hükûmete yakın iş adamlarının ismi geçecek. Krediyi verirken Hazine kefaleti, ödenmediğinde Maliye Bakanı’ndan hususî af!

BAŞBAKAN VE BAKANLAR SIFIRLANIYOR

Baştan sona adaleti zedeleyecek, kamu kaynaklarının istismarına sebebiyet verecek tasarı, kanunlaştığında Maliye Bakanı Naci Ağbal, Türkiye’de üç senedir fiilî başkanlık yapan Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra en kuvvetli isim olacaktır. Teklifle sadece kamu alacaklarında faiz sıfırlanmıyor. Başbakan Binali Yıldırım ve kabinenin diğer üyeleri de sıfırlanıyor…

Ankara’da kırmızı halı döşenmiş koridorlarda kimsenin 4 milyon işsizi, çiftçiyi, esnafı, asgarî ücretliyi, işçi, memur ve emekliyi düşündüğü yok. İsminde ‘adalet’ geçen AKP’nin tabiî afet olmuş gibi hareket etmesi, yangından mal kaçırmak deyimini hatırlatıyor.

Yangında ilk kurtarılanlar da hep ‘yandaş’ isimler oluyor. Adaletten anladıkları bu kadarmış!

[Semih Ardıç] 11.5.2017 [TR724]