Medeniyet Projesi [Safvet Senih]

Tabir câiz ise, İslamiyet medeniyet projelerinin prensiplerini ihtiva etmektedir. Esnek düsturlarıyla her zaman ve zeminin ihtiyaçlarına uygun güzellikleri, onun dilinden anlayan ve onun dininden olanlara takdim edebilir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Lemaat  Risalesinde “Kur’an Medeniyetinin esasları müsbettir. Saadet çarkı beş müsbet  esas üzerine döner:

Dayanma noktası; kuvvete bedel haktır.  Ölçülü, dengeli davranma adâletin işlevidir. Bundan selâmet çıkar, şakîlik ve taşkınlık yok olur.

Hedefinde menfaat yerine fazilet vardır. Faziletin işlevi ise, muhabbet ve sevgiyle davranmadır. Bundan saadet çıkar, düşmanlık zevâl bulur.

Hayattaki düsturu, kavga, çatışma yerine, yardımlaşma düsturudur. O düsturun işlevi ittihad ve tesanüddür; neticede cemaat hayat bulup canlanır.

Hizmet şeklinde ise kötü arzular; nefsânî hevesât yerine hidayet  yolunda ilerletmektir. O hidayetin işlevi ise, insana lâyık tarzda terakki ve refahtır. Ruha lâzım surette ve tekâmüldür.

Kitleler içinde, birliği sağlayan unsura gelince, ırkçılığı ve menfi milliyetçiliği reddeder. Hem onların yerine bağı, dînî râbıtadır, vatanî mensubiyettir, sınıfî alâkadır, imanî kardeşliklik. Şu râbıtanın gördüğü işlev ise, samimî bir kardeşlik, umumî bir selamettir. Dışarıdan bir saldırı varsa, o da müdafaaya girişir.” diyor.

Bu düsturların hayata geçirilmesi ve bu medeniyet projesinin tahakkuk etmesi için M. Fethullah Gülen Hocaefendi şunları söylüyor:

“Bütün bunların duyulup hissedilmesi, hissedilip hayata geçirilmesi, iç ve dış sefâletlerimizi teşhis ve tedâvî edebilecek mâneviyat hekimlerine ve ötelerle her zaman irtibatlı, aldatmayan rehberlere vabestedir. Düşünce dünyaları maddeden mânâya, fizikten metafiziğe, felsefeden tasavvufa uzayan rehberlere…  Dünden bugüne bütün umran devirlerinin arkasında bunlar olduğu gibi, bundan sonraki imar ve ihyâ hareketlerini de bunlar temsil edeceklerdir. Bu temsil, yeni hadiseler ve gelecekteki vak’alarla alâkalı, Kitap Sünnet kaynaklı yeni Hukuk Doktirinleri ortaya koyarak… düşüncelerini yeni dünya görüşleri işe bezeyerek… (müsbet) milliyet ruh ve şuuruna İslâmî perspektifle netleştirerek, bileyerek… tecrid duygusuna bağlı, İSLÂMIN  EVRENSELLİĞİNE  UYGUN  yepyeni sanat telakkileri geliştirerek… din ve dünya ihtivâlı birkaç bin seneden beri devam edegelen kendi kültürümüzü yoğurarak gerçekleştireceklerdir. Bu ölçüde bir temsil, ilim, felsefe, sanat ile dînî hayatımızı, önümüzdeki yıllarda dünya milletlerinin önüne geçirecek ve hayatın bütün ünitelerine istikamet kazandırarak, okumuş-okumamış sokaklarda âvâre dolaşan çocuklarımızı, yarının fikir, hüner ve marifet ve zanaat sahipleri haline getirecektir. Bu sayede sokaklar, mektup koridorları gibi irfanla tütecek… hapishaneler birer ilim yuvası hâline gelecek… Yuvalar birer cennet köşesi gibi tüllenecektir. Her yerde din ile ilim el ele yürüyecek… İman ile akıl sarmaş –dolaş her yere meyvelerini saçacak… istikbâl, ümit, emel ve azmin bağrında, ütopyalarda olduğundan daha rengin ve daha zengin göğerip gelişecek… televizyonlar, radyolar, gazeteler, mecmualar çevreye feyiz ve bereket ve ışık yağdıracak… ve TARİHTEN  KALMA MÜSTEHÂSELERİN  (fosillerin) DIŞINDA, her gönül bu cennet-âsâ baharda kevser yudumlayıp dolaşacaktır.

“Bu yeni tekevvün (oluşum), bizim kendi târihî değerlerimizden, kendi medeniyet, kendi kültürümüzden ve kendi romantizmimizden doğacaktır. Evet, bu hareket, bir tarafta asırlardan beri devam edegelen mağduriyet, mahkûmiyet ve mazlumiyet ruh hâletinden; diğer yandan da imanla doymuş, her zaman gerilimde ve hamleye hazır kalbimizin heyecanlarından meydana gelecektir.

“Bu hayatî misyonun  yerine getirilmesi evvela bu PASLI  ZEMİNDE,  PASLANMIŞ  RUHLARI  KIMILDATACAK  bir gücün mevcudiyetine vabestedir. Elli-altmış seneden beri, bu ameliyeyi geçekleştirmek için kalkıp-inen manivelalar, ilk kıpırdatmayı sağladılar gibi görünüyor. Muzdarip şâirimizin iniltileriyle mırıldanacak olursak: ‘Vur kazmayı Ferhat çoğu gitti azı kaldı’ diyebiliriz. İlk hareket, ruhun hareketidir ve o, bugün bir sekine yumuşaklığı ve sımsıcak bir bahar bulutu edâsıyla başlarımızın üzerinde gökkuşağından bir ‘tak’ gibi uğradığımız her yerde bizi selamlıyor. Onun, bütün bir mazlumlar, mağdurlar ve mahkûmlar ülkesini sarmasına, sarıp rahmetle boşalmasına az kalmıştır.

“Bugün artık, büyük ölçüde kuvvet eriye eriye hakkın kalıbına girmiş ve ona teslim olmuş gibidir. Evet, kuvvetin de bir hikmet-i vücuda vardır… o olmadan pek çok meseleyi halletmek mümkün değildir. Haktan ayrılıp hakka rağmen bir yol tutup giden kuvvet zararlı olsa da, hak ile birleşen kuvveti her zaman aynı hak kabul edebiliriz. Hak ile birleşen kuvvetten doğan cesaret, zâlim değil; o mazlumun hâmisi, hakkın da lisan-ı nâtıkıdır (konuşan dilidir).”

Yirmi sene önce yapılmış bu değerlendirmelerin üzerinde iyi düşünmemiz ve günümüzdeki gelişme ve girdilerle çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir…

[Safvet Senih] 23.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

10 maddede OHAL Türkiyesi! [Turan Görüryılmaz]


Türkiye 20 Temmuz 2016’dan beri OHAL ile yönetiliyor. Bugüne kadar tam beş kez uzatıldı. Normale ne zaman dönecek bilen yok…

Açıkçası sorgulayan da yok!

İktidarın kontrolü altındaki medya pembe bir tablo çizse de Türkiye, OHAL rejimi altında eziliyor.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği 10 maddede OHAL Türkiyesi’nin röntgenini çekmiş…

OHAL Nedir?

1) HUKUKSUZ İHRAÇLARDIR

-OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla 111.588 kamu emekçisi görevinden ihraç edildi.

2) PARLAMENTONUN TASFİYESİDİR

– OHAL KHK’ları ile 279 kanunda değişiklik yapılarak parlamentonun yasama yetkisi elinden alındı.

3) HALK İRADESİNİN GASPIDIR

– OHAL dönemi boyunca 94 belediyeye kayyum atanarak, seçilmiş belediye başkanları cezaevine gönderildi.

4) HUKUKUN YOK EDİLMESİDİR

– OHAL döneminde yayınlanan KHK’lara yargı yolları kapatılarak hukuk devleti tümüyle yok edildi.

5) ÖRGÜTLENME YASAKLARIDIR

– OHAL döneminde 1412 dernek kapatıldı.

6) BASININ KARARTILMASIDIR

– OHAL döneminde 6 haber ajansı, 48 gazete, 20 dergi, 31 radyo, 28 TV, 29 yayınevi kapatıldı.

7) ZORBALIK DÜZENİDİR

– OHAL dönemi boyunca, basın açıklamaları, mitingler, anmalar, konserler, tiyatrolar, paneller, aşure etkinlikleri, festivaller yasaklandı.

8) EMEK DÜŞMANLIĞIDIR

– OHAL döneminde çok sayıda grev kanunsuz biçimde ertelendi, sendikal haklar yasaklandı, işçilerin hak arama mücadeleleri engellendi.

9) İŞSİZLİK, YOKSULLUK, PAHALILIKTIR

– Enflasyon yüzde 12’ye, işsizlik yüzde 11’e yükseldi. Birbiri ardına yapılan zamlarla geçim derdi en önemli sorun haline geldi.

10) TEK ADAM REJİMİDİR

-Parlamentonun yetkilerinin gaspedildiği, hukun üstünlüğünün terkedildiği, hak iradesinin yok sayıldığı OHAL gerçek bir tek adam rejimidir.

TMMOB’nin hazırladığı tablo durumun vehametini özet bir şekilde ortaya koyuyor ama eksik…

Neden mi?

OHAL nedir sorusuna birkaç madde de ben ekleyeyim…

-700 bebek ve çocuğun cezaevlerinde olmasıdır OHAL.

-Doğumhanede lohusa anne kelepçelemektir.

-80’lik dedeleri, nineleri suçsuz yere hapsetmektir.

-Babayı bulamayınca evlatlarını tutuklamaktır OHAL.

-Önceden hazırlanmış ifadelere imza attırmak için insanları ailesiyle tehdit etmektir.

-İşkencedir, eziyettir, zulümdür OHAL.

-Cadı avıdır, linçtir, soykırımdır.

-Yalandır, iftiradır, kul hakkıdır, mala çökmektir, gasptır OHAL.

[Turan Görüryılmaz] 21.11.2017 [Kronos.News]

Kop kıyamet! [Naci Karadağ]

Şurasını çok iyi anladık ki, bitmeyen kinlerden inşa ediliyor zalimler. Diktatörlerin hammaddesi nefret ve tüm âleme yetebilecek kadar kini oluyor, maalesef canımız yana yana öğreniyoruz.

Tiksindirici bir tedrisat, kabul ama gerçekler böyle.

Bir zalimin kayıp eşya bürosuna döndü memleket.

İstediğini yapıyor, arzu ettiği şekilde toplumu parçalıyor, hayatları çalıyor.

Evet Erdoğan ve avenesinin en büyük suçu devletten çaldıkları, kondukları, çöktükleri, yedikleri haramlar değil.

Tayyip Erdoğan’ın en büyük günahı; çaldığı hayatlar!

Yüz binlerce hayat çaldı bugüne kadar. Dört bir yanımız çalıntı hayatlarla dolu. Paramparça ediyor, darmadağın ediyor ve atıp bir kenara bırakıyor.

Merak ediyorum sonra da uykuya dalıp mutlu ve huzurlu bir ülke hayal ediyor mu?

Bir şey daha çaldı AKP iktidarı bu ülkeden…

Utanç hissini!

Utanmaz bir topluma dönüştürmenin haklı gururunu yaşayabilir her AKP’li.

Hadis-i Şerif, “Utanmıyorsan dilediğini yap!” buyuruyor.

Utanmayan bir toplum için artık söyleyecek söz kalmamıştır.

Utanmayan bir iktidar için de…

Şundan artık eminim, kıyamet utanmazların başında patlayacaktır. Utancı olanlar zaten kahrından çekip gitmiş olacak çoktan.

Bu sebeple Maden ailesinin karaya vurmuş bedenleri bazı vicdanları öylesine kanatıyor ki, “Kop artık kıyamet” diye bir feryat yükseliyor ciğerlerinin en derinlerinden.

Öyle ya, kıyamet bu manzaralara karşı da kopmayacaksa, daha beterini görmeden gitsin tüm iyi olanlar.

Nadire 13 yaşındaydı henüz.

Nur ise 10…

İnsanın yazarken parmakları titriyor yemin ederim…

Buz gibi azgın denizin sularında verdiler son nefeslerini.

Anaları çırpındı yavrularını kurtarmak için belki bilemiyorum.

Babalarının halini hiç düşünemiyorum.

Belki 7 yaşındaki Feridun’a sarılmıştır ilk önce…

En küçük o, daha bu dünyanın ne denli şerefsiz olabileceğinin idrakinde olmayan bir çocuk Feridun…

Nasıl bir utanmaz toplum attı onları Ege’nin buz gibi sularına!

Nasıl bir nefret onları vatanlarından bu şekilde çıkmaya zorladı!

Hiçbir suçları yoktu.

Diyelim ki babaları suçluydu, ki öyle olmadığını herkes biliyor.

En çok da zalimler biliyor!

Gözlerine iliştirdikleri sahte gözyaşlarıyla, uzaklardaki masumlara abartılı merhamet gösterisi yapan yapay yürekli korkak zalimler!

Hayatı boyunca eğitimden başka düşüncesi olmadı ki 40 yaşındaki Hüseyin Hoca’nın.


Eşi Nur Hanım da eğitimciydi, ana sınıfı öğretmeniydi bu topluma genç kuşak yetiştiriyordu.

Onlara yapılan zulme kimsenin ‘çıt’ı çıkmadıkça zalimin zulmü büyüdü.

Nefes alamaz hale getirdi bu mazlum aileyi. On binlercesi gibi.

Babalarına zulmedildi, ekmeğinden edildi, kimse iş vermedi.

Hayatları çalındı yüz binlercesi gibi.

Kimsenin umurunda olmadı…

Başkasının acısına ekrandan yalandan anlamayı profesyonel hayat haline getiren bir toplumun iğrenç ikiyüzlülüğünün de kurbanı oldu Maden ailesi.

“Yedi yaşında bir kızım,

Büyümez ölü çocuklar!” diyor Nazım…

Büyüyemeyecek Nadire, artık koşamayacak Nur, annesine sarılamayacak Feridun.

Hayat hırsızları ise kendi medyalarında torunlarına sarılıp insanlık maskesi takacaklar.

Bir zalimin zulmünden, adaleti keyfine kurban etmesinden kaçarken ebediyete yürüdü Maden ailesi.
Çalınan hayatlardan sadece 5’iydi Ege sularına gömülen.

Ve karaya insanlık da değil, utanmazlığımızın tokadı vurdu yüzümüz yoktu ki oraya çarpsın tüm hiddetiyle!

“Utanmaktan utanacak bir nesil gelecek” demişti Necip Fazıl merhum.

Bugünleri görmüştü sanki yıllar önce Maraş’ta verdiği konferansta. Ama yanılmıştı apaçık.

Hiçbir şeyden utanmayan, utanma hissi olmayanlar cirit atıyor her yerde artık.

Devletin başında duruyorlar, ekranlardalar, sokakta, metroda otobüste.

Ülke dolusu utanmaz, vicdansız var maalesef.

Yaşadığımız en büyük hayal kırıklığı bu sanırım.

Bu kadar arsız, hayâsız, vicdansız, utanmaz bir toplum olduğumuz gerçeğini bize gösterdi zalim.

İnsanlar epeyce hayâdan ve utançtan yapılıyor biliyorum.

Eğer o malzemelerden de çalınmaya başlamışsa, çok anlamı kalmıyor artık dünyanın.

Kopsun kıyamet yani, başla göz üstüne…

[Naci Karadağ] 23.11.2017 [TR724]

Bükemediğin eli öptürürler [Vehbi Şahin]

Abdülkadir Selvi Hürriyet gazetesi yazarlarından…
Daha önce Siyasal İslamcıların kalesi Yeni Şafak’ta yazıyordu.

Yazıları kendi içinde tutarsız olsa da “üst aklın” ne düşündüğünü görmek açısından okunmaya değer…

Satır aralarını okuyabilenler için epey malzeme veriyor Selvi…

Pazartesi günü yayınlanan yazısında (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/abdulkadir-selvi/zarrab-operasyonunun-bilinmeyenleri-40650918) Selvi’yi “bilgi notuyla enforme edenler” Amerikan yönetimine önemli bir mesaj gönderdi bana göre…

Yazının, “Türkiye ne yapacak?” arabaşlığıyla verilen bölümünü buraya aynen iktibas ediyorum.
-“Türkiye’nin önünde iki yol görünüyor.”

-“İran’ın Zarrab ve Zencani’yi yargılayıp, faturayı eski yönetime keserek elini yıkamasına benzer bir yolu tercih etmedik. Ancak Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın da savunduğu gibi, olayı ambargoyu delen bir işadamı ve onun etrafında dönen bir para ve altın trafiği olarak görüp, seviyesini düşürebiliriz.”

-“Ya da diplomaside ‘kol bükme’ olarak isimlendirilen önemli bir kozu karşısına koyup, Zarrab dosyasının rafa kalkmasını sağlayabiliriz.”

444 GÜN SÜREN REHİNE KRİZİ

Bu satırları Amerikalı bir diplomat nasıl okur sizce?

1979’da Humeyni’nin gerçekleştirdiği devrimden sonra İran’daki büyükelçiliği basılan ve içindeki çalışanları 444 gün rehin tutulan Amerikan devlet hafızasını harekete geçirecek nitelikte Selvi’nin kol bükme önerisi…

Nereden mi çıkarıyorum?

Erdoğan rejimi uzun süredir “rehine diplomasisi” yürütüyor da ondan…

Cemaat mensubu kişileri yurt içinde ve dışında kaçırıyor, rehin alıyor, işkence ediyor.

Türkiye’de gözaltına alıp tutukladığı yabancılar üzerinden ilgili ülkelerle “rehine pazarlığı” yapıyor.
Buna yakından tanıklık eden ülkelerin başında da Almanya ve ABD geliyor.

Washington, Erdoğan rejiminin New York’taki mahkeme başlamadan önce Reza Zarrab’ı kurtarmak için bir süredir Amerika’nın kolunu bükmeye çalıştığını biliyor zaten…

Ne yapıyor Erdoğan?

Amerikan vatandaşı rahip Brunson’u, Beyaz Saray’ın “salıverin” baskısına rağmen bir seneyi aşkın süredir hapiste tutuyor.

İstanbul’daki konsolosluğunda çalışan bir Türk personeli tutukluyor.

“İncirlik’i kapatacağım, Rusya’dan S-400 alacağım” diyor.

ZARRAB’A DAVA AÇANLARA SORUŞTURMA 

Beş gün önce de yeni bir hamle yaptı Erdoğan rejimi…

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Reza Zarrab davasının eski ve yeni savcıları hakkında soruşturma başlattı.

Amerikalı bir diplomat olsanız, Selvi’nin yazısındaki “kol bükme” mesajından sonra ne düşünürsünüz?

“Erdoğan rejimi, bu yaptıklarının ötesinde neyi planlayabilir acaba” diye fikir egzersizi yapmaz mısınız?

Muhtemelen Amerikan yönetimi bizim bilmediğimiz başka ihtimalleri de dikkate alarak, Erdoğan ve ekibinin daha ne kadar ileri gidebileceğini hesap ediyordur muhakkak…

ÖP İSRAİL’İN ELİNİ

Benim dikkatimi çeken bir diğer nokta ise bu satırları yazan Selvi’nin de ona bilgi notu hazırlayanların da şu gerçekleri ıskalaması…

Erdoğan ne zaman kol bükmeye kalksa sonu hep hüsranla bitti.

Bükemediği eli sonra öpmek zorunda kaldı.

Misal mi?

İşte birkaç örnek…

1) Erdoğan, İsrail’in kolunu bükmek için Mavi Marmara gemisini gönderdi.

İsrail, 9 Türk vatandaşını açık denizde katletti.

Savcılar, katliam emrini verenlere ve bu emri uygulayanlara dava açtı.

Sonra…

Erdoğan, bükemediği eli öptü. İsrail’le anlaştı. Davalar düşürüldü.

2) General Sisi, Mısır’da askeri darbe yaptı. Erdoğan esti gürledi. Meydanlarda Rabia işareti yaptı.

Sonra?

Mısır’la el altından anlaşmaya çalıştı.

Esma’yı unuttu, Rabia işaretini de AKP sloganı haline getirdi.

3) Başika’daki askeri üs konusunda Irak’a meydan okudu.

Başbakan İbadi’ye “Sen, benim kalitemde değilsin” dedi.

Kuzey Irak’taki referandumdan sonra yelkenleri suya indirdi.

“Dostum İbadi” diyerek bükemediği elle tokalaştı.

PUTİN REST ÇEKTİ

4) Rusya, “Türkiye IŞİD’den petrol alıyor” dedi, Erdoğan Putin’e meydan okudu.

Rus savaş uçağını düşürdü.

Putin, reste restle karşılık verdi.

Ekonomik ve siyasi ambargo uyguladı.

Erdoğan daha fazla dayanamadı, sonunda Putin’e teslim oldu.

Şimdi yılda 4-5 kez bir araya gelerek neredeyse Rus liderin sözünden hiç çıkmıyor.

5) Suriye’de iç savaş çıkınca Erdoğan, Beşşar Esed’i devirmek için kolları sıvadı.

“İki ayda Esed yönetimi yıkılacak” dedi.

Cuma namazını Emevi Camii’nde kılma sözü verdi.

Aradan 7 yıl geçti.

Erdoğan, ne Esed’i devirebildi ne de cuma namazı kılabildi!

Aksine Şam’daki rejim Rusya’nın yardımıyla savaşı kazandı.

Esed, Putin’e teşekkür etmek için Soçi’ye gidip gelirken, Erdoğan’ın izniyle Türk hava sahasını kullandı.

PUTİN YARDIM EDER Mİ?

Kısacası…

Erdoğan, pek akıllanmış görünmüyor.

Putin’e güvenip Amerika’nın kolunu bükmeye çalışıyor şimdi…

Benden tavsiye…

Hiç tevessül etmesin.

1) Putin, Erdoğan için ABD ile savaşmaz.

2) Erdoğan’ın arkasına saklanıp ABD’nin kolunu bükmesine de yardımcı olmaz.

Ne mi yapar?

Bükülmek istenen eli öpmesi için Erdoğan’ı ikna eder!

Tıpkı Esed konusunda olduğu gibi…

Yakında Selvi’den öğreniriz nasılsa…

“Nereden kaldın dostum Esed… Uzun zaman oldu. Özledik…” şeklinde uzayıp giden “üst akıl” yönlendirmeli yazılar yazınca…

Ne demiş atalarımız…

Bükemediğin eli öpeceksin.

Sen öpmek istemesen de öptürüyorlar zaten…

[Vehbi Şahin] 23.11.2017 [TR724]

Döviz cephesinde tehlike geçmedi [Semih Ardıç]

ABD Doları ve Euro başta olmak üzere kuvvetle yabancı paraların Türk Lirası’na mukabil zirve yolculuğu devam edecek. Dolar için 3,94 TL civarı, Euro’da da 4,62 muvakkaten beklenecek yeni kamp bölgesidir. Sıcak para getirenlerin antenleri sonuna kadar açık. Haricî veya dahilî her hâdiseyi sonraki zirveye doğru tırmanış düdüğü olarak kabul ediyorlar.
2013’ten beri döviz cephesinde müşahede ettiğimiz Mehter yürüyüşü zengin zengin ediyor. 432,4 milyar dolar borç şahıs ve şirketlerin korkulu rüyası. Döviz arttıkça borcun TL maliyeti günden güne katlanıyor. İki ileri bir geri harekete ayak uyduramayan şirketler, esnaflar iflas ediyor. Dar ve orta gelirlinin cebindeki para eriyor.

MERKEZ BANKASI SEYİRCİ 

Piyasadaki ani hareketlere müdahale etmesi icap eden Merkez Bankası (TCMB), Saray’ın hışmına uğramaktansa olup biteni seyretmeyi tercih ediyor. Reza Zarrab davasından çıkacak malî müeyyidelerin altından nasıl kalkılacağına dair en ufak bir basiret kırıntısına rastlanmadığı gibi Saray ve hükûmet, ABD’yi Türkiye’ye tuzak kurmakla itham ederek iyiden iyiye ateşle oynuyor.

Bir sene içinde 200 milyar dolar borç bulunacak. 2017’de bütçe açığı 60 milyar lirayı aşıyor. 2016’da 29,3 milyar lira açık veren merkezî idare bütçesinin ne kadar perişan halde olduğunu şuradan anlıyoruz ki geçen hafta gazoz, meyve suyu ve limonataya yüzde 10 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) getirildi. Diğer tarafta pırlanta, elmas ve lüks teknelerin ÖTV’sinin sıfır olarak devam ettiğini hatırlatıp geçeyim…

BORÇLA HARCAMANIN SONUNA GELİNDİ

Bütçe açığındaki artış kadar cari açık verisi de TL’nin toparlanmasına ihtimal vermiyor. Döviz gelir ve gideri arasındaki farkı ifade eden cari açık da alarm veriyor: Sene sonunda 44 milyar doları bulabilir. Açığın kapatılmasında kalıcı yatırımların payı yok denecek kadar az. Yüzde 80’i sıcak para ile finanse edildi. Milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırımlar artık mazide kaldı.

Hazine garantili (KGF) 202 milyar liralık kredilerle senenin ilk yarısında tüketim pompalandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kerameti kendinden menkul formülü ve kredi balonu sayesinde büyüme yüzde 5 oldu. Diğer tarafta işsiz sayısı arttı, enflasyon yüzde 12, Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti yüzde 14,28 oldu. Sıcak para kalmak için daha yüksek faiz talep ediyor.
Bütün bunların hepsi aynı anda oldu! Yüzde büyürken işsizlik azalmadı, katlandı. 4 milyona yakın kayıtlı işsizler arasında 500 bine yakın üniversite mezunu olduğundan kimse haberdar edilmedi. Zira darbe senelerinde bile daha haysiyetli bir tavır ortaya koyan gazete ve televizyonlar Saray’ın maaşlı müşavirlerini aratmıyor. Hakikatin peşinde koşmak Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde safdillik olarak tevil ediliyor.

YÜKSEK FAİZİN SEBEBİ BİZZAT SİZSİNİZ!

En temel verilerin tamamında kırmızı ışık yanıyorsa faiz de döviz de yerinde durmaz. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Merkez Bankası’nı yerden yere vurduğu fasılda tek doğru beyan var. O da ‘yüksek faizin bir netice olduğuna’ dair tespitidir.
Yüksek faiz, bir memlekette idarenin malî disiplinden kopmasının ve hukukî teminatın ortadan kalkmasının ve yatırımcının ürkütülmesinin en tabiî neticesidir. Kalkınma denilince inşaat sektörü ve tüketimi anlayan, dünya çapında tek markası bile olmayan, saman ve arpayı dahi ithal etmek mecburiyetinde kalmış bir devletin malî açıdan dışa bağımlı hale gelmesine, döviz getirenlerin ‘Ben gidiyorum’ dediği anda faizlerin yükselmesine niye şaşırıyoruz ki!

TEHLİKE HER GEÇEN GÜN BÜYÜYOR

Türkiye’nin maruz kaldığı iktisadî buhrana kalıcı çareler bulunmazsa 2001 krizini mumla arayabiliriz. ABD’de faizler arttıkça Türkiye doları daha pahalıya temin etmek mecburiyetinde kalacak.

Sermaye hazır burada iken mevcut muhafaza edilmeli. Mamafih telaşa kapılan yatırımcıyı teskin edecek iki adres bambaşka âlemlerde. TCMB ve iktidar cenahında manzara hakikaten vahim. Havada uçuşan tehditlerden kimsenin korkmuyor. Olan yine Türkiye’nin istikbaline oluyor.

DÖVİZ SATMAK NETİCE VERMEZ

TCMB’nin tansiyonu düşürmesi için faizleri artırmaktan başka çaresi yok. Döviz talebi bu kadar zindeyken dolar satmak akıllıca olmaz. Yüzde 0,25’lik zımnî (saklı) faiz artış bile 3,97 TL’den dönmesine vesile oldu. En etkili silah faiz maalesef…

Erdoğan’ın tribünlere oynarken Merkez’i, üstelik kendisine yakın bir isim olan Başkan Murat Çetinkaya’yı beceriksizlikle itham etmesi kimseye fayda getirmez. Bilakis itibarını kaybetmiş bir Merkez Bankası’nın piyasayı ikna etmesi ve inandırıcı hale gelmesi zannedildiğinden daha pahalı bir iştir.

ERDOĞAN YA KHK ÇIKARSIN YA DA SUSSUN

Daha evvel de belirtmiştim. Erdoğan madem faizden rahatsız ve faiz düştüğünde enflasyonun düşeceğine kani niye bekliyor? Elini tutan mı var? Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Merkez Bankası’nı Saray’a resmen bağlamalı ve iki yüzlü siyasete son vermeli. Bunu yapmıyorsa TCMB’nin kanunun çizdiği hudutlar içinde vazifesini ifa etmesini beklemeli.

Atılan adımların boşa gitmemesi için de Erdoğan başta olmak üzere cümle devletlu iki gün konuşmamalı. Onlar sustuğunda Türkiye çok kazançlı çıkacak. Konuştukça para ve itibar kaybediyor.

TÜSİAD BAŞKANI CESARETTEN BAHSETTİ

Bilvesile Türkiye’yi NATO’dan ve Avrupa Birliği’nden kopmanın eşiğine getiren hatalar her sahada tekrarlanırken dut yemiş bülbüle dönen Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Erol Bilecik’in Merkez Bankası’na ‘daha cesur olmalı’ tavsiyesini okuduğumda taaccüp ettim.

“Merkez Bankası siyasî iklimden daha bağımsız, bir miktar daha cesur olarak para politikalarını sıkı uygulaması gerekir. Faizleri düşürmesi gerekiyorsa düşürmeli, artırması gerekiyorsa artırmalı.” diyen Bilecik’e aynı sözleri aynanın karşısında TÜSİAD ve kendisi için söylemesini tavsiye ediyorum.
Merkez Bankası’ndan beklediği bir miktar cesareti iş âlemi de Bilecik’ten aylardır bekliyor.
Korkaklar, cesaret telkininde bulunursa sözleri kulağa hiç inandırıcı gelmez.

[Semih Ardıç] 23.11.2017 [TR724]

Zarrab, beklenen Jo Paine mi? [Ahmet Dönmez]

Jo Paine kim, evvela oradan başlayalım.

Frank Capra’nın, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen ünlü politik-komedi drama filmi ‘Mr. Smith Goes to Washington’un baş karakterlerinden biri. Joseph Paine, bu filmde başkanlık yolu açık olan parlak bir senatördür. Lewis R. Foster’ın yayımlanmamış kitabı ‘The Gentleman from Montana’dan uyarlanan 1939 yapımı film, Amerikan politik sistemindeki yolsuzluklara en sağlam taşlamalardan biridir. 1940 yılında 11 dalda Oscar’a aday gösterilip En Orijinal Hikâye dalında bu ödülü kazanmış bir kült yapım.

Olaylar, adı verilmeyen bir Amerikan eyaletinde başlar. Bu eyaletteki Willet nehrinin kenarına bir baraj yapılacaktır. Projenin sahibi, Jo Taylor isminde bir mafyöz iş adamıdır. Aynı zamanda medya patronu olan Taylor, eyaletteki bütün idari erkanı belirleme gücü olan nüfuzlu bir kişidir. Bu eyaletten Amerikan senatosuna seçilen iki kişi de ona bağlıdır. Fakat onlardan biri olan Sam Foley, aniden ölür. Diğer senatör ise işte bizim Joseph Paine’dir. Paine, Taylor sayesinde geleceğin başkanı olarak görülen önemli bir senatördür. Taylor’ın şimdi Foley’in yerine, en az onun kadar ‘güvenilir’ bir ismi senatör yapması gerekmektedir.

***

O günlerde çocukların kahramanı bir izci, oymak başı vardır. Bu genç adamın adı Jefferson Smith’tir. İzcinin Yolu isimli bir gazete de çıkarmaktadır. Jefferson Smith, filmdeki ifadeyle saf-salak, toy, çocukluk derecesinde idealist, vatansever, kurtlar sofrası Washington’un puslu havasını hiç bilmeyen, siyasetten anlamayan bir delikanlıdır. “Şaşkın ördek” gibi görüldüğü için Taylor da bu ismi onaylar. Smith’in babası ise Senatör Paine’in çocukluk arkadaşıdır. Gençliklerinde hep ‘baştan kaybedilmiş davaların’ peşinde mücadele etmişlerdir. İdealist bir gazeteci olan baba Smith, işçilerin hakları uğruna savaşırken vurulmuş ve Paine’in kollarında can vermiştir. Fakat Paine daha sonra siyasete atılmış ve yozlaşmıştır.

Smith, senatoya ilk gittiği günlerde acemilikleri ile basının alay konusu olur. rüştünü ispatlamak için senatoya bir yasa tasarısı sunar. Bu tasarı, kendi eyaletindeki Willet nehrinin kıyısındaki 100 hektarlık araziye ülkenin en büyük izci kampının kurulmasını içermektedir. Burası, Taylor’ın baraj yapacağı arazidir. İzci kampının finansmanı, Amerika’nın her yanındaki çocuklardan toplanacak harçlıklar ve devlet hazinesinden alınacak kredi ile karşılanacaktır.

***

Bu tasarı, Taylor’ı öfkelendirir. Ertesi gün Jo Paine, senatoda Smith’i sahtekarlıkla suçlayarak, “Adı geçen bu arazinin Sayın Smith’e ait olduğuna dair kanıtlarım var. Senatoya atandıktan sonra bu araziyi satın almış ve görevini kendi çıkarları için kullanmıştır. Meslektaşımın bu salonda bulunmaya uygun olup olmadığını hemen araştırılmasını öneriyorum” çağrısı yapar.

Senato bünyesinde bir komisyon kurulur. Taylor’ın adamları olan eyalet valisi ile tapu kadastro müdürü de gelip Smith aleyhine tanıklık yapar. Bir de sahte imza ile arazinin Smith’e devredildiğini gösteren bir belge hazırlanmıştır.

Tek kelimesi bile doğru olmayan suçlamaların, Senato Komisyonu’nda zerre kadar kızarmadan, teklemeden, pişkince söylenmesi karşısında Jeff Smith’in yaşadığı şaşkınlığı izlemeniz gerekir. Çaresizce ayağı fırlayıp isyan ettiğinde artık algı operasyonu karşısında itibarını tamamen kaybetmiş bir kişidir.

Son olarak Paine, “Bu benim için çok zor bir görev. Bu çocuk en yakın arkadaşımın oğlu. Onu Senato’ya ben taşıdım. Ama sonra o 100 hektarlık arazinin ona ait olduğu kanıtlandı. Bu ülkenin çocuklarının topladığı bozuk paralardan büyük bir kazanç sağlamaya çalıştı. Bunu anlayınca duygularımı bir kenara koydum. Görev anlayışım ağır bastı. Tek çözüm Senato’dan atılmasıydı.” ifadelerini kullanır.

Smith ise yaşadığı hayal kırıklığının şiddeti ile savunma yapmak yerine komisyonu hızla terk eder. Bavulunu alıp ‘köyüne’ dönmek üzereyken tren istasyonunda onu sekreteri Saunders durdurur. Filmin mesajı, “bu ülkenin yerli, vatansever, idealist, masum evlatları birtakım haydutlara yem edilmemelidir” şeklindedir. Ölen senatör Foley’in de eski sekreteri olan Clarissa Saunders, Taylor ve Paine’in bütün kirli işlerinden haberdardır. Smith’e, “Lincoln’ün de etrafında Paine’ler vardı. Pes etmedi” der. Onu yüreklendirir.

***

Ertesi gün hiç kimse gelmesini beklemezken Smith kararlı adımlarla genel kurul salonuna girer. Komisyonun onunla ilgili raporu okunur ve Senato’dan atılması için oylama yapılması istenir.
Jefferson Smith’in, filmin kült sahnesi olan 24 saat boyunca konuşma yapması bundan sonra başlar. Senato İçtüzüğü’ndeki bir boşluktan yararlanarak nefesinin tükendiği ana kadar konuşacaktır. Bütün gerçekleri anlatacak, bu zaman zarfında sözlerinin gazetelerde yer almasını, eyalet halkının bunları okumasını ve gerçeği görmesini sağlayacaktır.

Paine panik ve öfke içerisinde ayağa fırlayıp Smith’le tartışmaya başlar. Artık Taylor’ı savunmak zorundadır. “O saygıdeğer bir vatandaştır” der. Tıpkı Erdoğan’ın Zarrab için ‘hayırsever vatandaş’ demesi gibi… Ardından bütün senatörleri Smith’e karşı tahrik ederek salonu terk eder.

Smith yeniden konuşmaya başladığında, “Eyaletimin insanları beni de Taylor’ı da iyi tanır. Hikayemi duydukları zaman Taylor’ı da avenesini de cehenneme gönderirler” der. Bu konuda fazla iyimserdir. Haklılığına ve halkının nezdindeki sempatisine fazlasıyla güvenmektedir.

“İnsanlara sesimi duyuruncaya kadar beni buradan vahşi atlar bile sökemez, bütün kış sürse bile” diye meydan okur ve anlatmaya başlar. Bir gazetecinin tabiriyle ‘sapanı bile olmayan Davut, Golyat’a, yani Taylor ve avenesine savaş açmıştır’.

***

Fakat Taylor yine de korkusuzdur. Paine’e, “Bütün eyaleti ben yönetiyorum. O serseriye bir çamur atarım bir daha belini doğrultamaz.” der. Bir yandan da talimatlar yağdırır: “Smith’in söylediklerini hiç kimse duymayacak. Ne bizim gazetelerde yer alacak ne de eyaletteki diğer gazetelerde, anladın mı! O oyun bozan muhalif gazeteleri de 24 saat durdurmanı istiyorum. Dağıtımı engelle. 24 saat sesleri çıkmasın. Bana zaman kazandırır.”

Taylor’ın oyunu bununla sınırlı değildir. Arkasından şunları ekler: “Sokaktaki insanı heyecanlandır. Protesto etsinler. Senato’ya mektup göndersinler. Radyolardaki bütün programları satın al ve hepsini Smith aleyhine konuştur. Kaç para olduğu önemli değil. Bütün eyalet ayaklansın.”

Ertesi gün bütün manşetler Smith’e yönelik iftiralarla doludur. Bir tanesi şöyledir mesela: “Hapishane kaçkını, ülkemize karşı.”

Eyaletin en işlek caddelerine Smith aleyhine afişler asılır. “Smith’i şikâyet edin”, “Mektuplar yazın”, “Senato’ya telgraf çekin” şeklinde gezici anonslar yapılır. Mitingler düzenlenir. Kalabalık kitleler, hamasi nutuklarla coşturulur.

Ama bir yandan da Washington’da rüzgâr tersine dönmektedir. Smith içeride saatlerdir konuşurken senatörlerin de kafası karışmaya başlar. Bir tanesi, “Bu çocuğu sevmemiştim ama masumiyetine samimi olarak inanmayan hiç kimse böyle bir mücadeleyi göze alamaz.” der. İşte zalim ve yolsuz bir hayduda karşı korkusuzca konuşmanın, haklılığını savunmaktan vazgeçmemenin, suçlarını yüzüne haykırmaya devam etmenin önemi bu cümlelerde gizlidir. Paine ise o senatörle birlikte kulisteki bütün senatörlere, “Ya benimlesiniz ya da karşımda” diyerek tercih yapmalarını ister.

***

Aralıksız konuşan Smith, artık 24 saati doldurmak üzeredir. Yorgunluktan ayakta durmaya bile mecali kalmamıştır. O sırada salona giren Paine, eyaletten gelen 50 bin telgrafı yığar. Jefferson’ın gelip bunları okumasını ister. Smith, aradan rastgele telgraflar çekip okumaya başladığında derin bir düş kırıklığı yaşar. İnandığı, sırtını dayamak istediği tek merci olan halk ona değil, Taylor’ın iftiralarına inanmıştır.

Babasının arkadaşına dönüp, bitkin bir sesle, “Sanırım bu da baştan kaybedilmiş bir davaydı Mr. Paine” der. Fakat vazgeçmeye niyeti yoktur. “Yenildiğimi sanıyorsunuz. Hepiniz yenildiğimi sanıyorsunuz. Ama burada kalıp bu kaybedilmiş dava için dövüşmeye devam edeceğim. Mutlaka birisi beni dinleyecektir” der. Ancak o sırada açlık, uykusuzluk ve yorgunluktan düşüp bayılır. Paine, vicdan azabı ve üzüntü içerisinde salonu terk eder. Birkaç dakika sonra büyük bir gürültüyle geri döner. “Onu değil, beni senatörlükten atın! Willet Barajı’nda yolsuzluk vardır! Bu, beni seçen kişilere karşı bir suçtur! Ben suçluyum! Çocuğun ben, Taylor, yolsuzluk ve eyaletimdeki kokuşmuş rüşvet olayları hakkında söyledikleri doğrudur!” diye bağırır. Her şey orada açıklığa kavuşur ve Smith aklanır.

NE ZAMANDIR BİR MR. PAINE BEKLENİYOR

Ne zamandır bir hakikati bağıran insanlar, şucu-bucu ayırt etmeksizin bu ülkenin daha temiz, daha adil, daha yaşanılır olması için mücadele eden bütün insanlar bu sesi bekliyor, biliyorum. Hep bir kapı açılacak ve bir Mr. Paine içeri dalacak, vicdanının sesi ile duvarları çınlata çınlata her şeyi itiraf edecek… Bütün umutların bittiği, bütün ihtimallerin tükendiği bir noktada her şey bir bir aydınlanacak…

Ama olmadı. Bizim Mr. Paine’imiz hiç gelmedi. Bir ama tek bir vicdanlı insan bile çıkıp gerçekleri haykırmaya cesaret edemedi. O eyaletin halkı aslında Jefferson Smith’i de Jo Taylor’ı da çok iyi tanıyordu. Buna rağmen medyanın, paranın, zorbalığın gücüyle ona değil Taylor’a inanmışlardı. Türkiye’de de belki bir vicdanın çığlığı bu vahşi yalanlar düzenini yıkıp parçalayıncaya kadar ‘aziz milletimiz’ bu zorbalara inanmaya devam edecek.

Başlıktaki soruya şimdi cevap verebilirim: Hayır!

İtirafçı olduğu söylenen Reza Zarrab, Mr. Paine değil. Olamaz. İki sebepten. Bir: Bunu vicdanı öyle emrettiği için değil, kendini kurtarmak için yapacak. İki: Anlattıkları ile cerahati patlatacak ve bu eracif imparatorluğunu çökertecek kişi Reza değil. Daha içeriden, 30 yıllık yol arkadaşı, her ama her şeyi bilen, hem Smith’i hem Taylor’ı çok iyi tanıyan, sahici bir vicdan sahibi Mr. Paine lazım.

Hala bekliyoruz…

[Ahmet Dönmez] 23.11.2017 [TR724]

40 yıl zulmün ardından siyah adama demokrasi gelecek mi? [Türkmen Terzi]

Dünyanın en yaşlı diktatörü olan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe sonunda istifa etti. Ama darbeyle… Askerler devlet televizyonunu ele geçirdiler, bazı bakanları tutuklama girişiminde bulundular, çıkan arbedelerde güvenlikçiler öldü. Mısır’da Sisi darbesine karşı dünyada ilk ve en güçlü sesi çıkaran Afrika Birliği, Zimbabve’de yaşananların darbe olduğuna karar verirse, Harare’de yeni hükümeti zor günler bekliyor demektir. Mugabe’nin 8 Kasım’da görevden aldığı yardımcısı Emmerson Mnangagwe, yeni başkan sıfatıyla, sığındığı Güney Afrika’dan Harare’ye uçmaya hazırlanıyor. Güvenlik gerekçesi ile Mugabe ile görüşmeyi reddeden Mnangagwe ülkenin kaderini değiştirebilecek mi? Ordu demokrasiye saygı gösterecek mi? Şimdi herkes bu soruların cevabını bekliyor.
Zimbabve’de 37 yıl süren bir devir kapandı. 93 yaşındaki Mugabe aslında bir savaş kahramanıydı. 70’lerdeki gerilla mücadelesi ile ülkesini 100 yıl süren beyaz adamın sömürgesinden kurtardı. Ne olduysa 1980’de iktidara gelmesinden sonra oldu. 1982’de Kuzey Kore eğitimli askerlere katliam yaptırttı. Başbakan iken,1987’ de anayasa değişikliği ile bütün yetkileri toplayarak devlet başkanı oldu. Beyazların çiftliklerine el koydu. Dünyanın en zengin elmas madenlerine sahip olan, aynı zaman da tarım ülkesi eski ismiyle Rodezya, yıllarca aç kaldı. Eğitim alanında Gana liderini örnek alan Mugabe, sağlık ve okullara öncelik verdi. Şu anda Afrika’da okuma-yazma oranının en yüksek olduğu Zimbabve’de bir lider “yuhlanarak kovuldu, yerine gelen için ise trampetler çalınıyor”. Zimbabveliler dünden beri Harare’de, Johannesburg’da sokaklarda “O gitti, şimdi dinlenebiliriz, misyon tamam” sloganları ile zafer kutlarken, bir yanda da “gelen gideni arattırır mı?” sorusu kafasını meşgul ediyor.

Zimbabve’de geçen hafta Pazartesi günü Ordu “Miras Restorasyonu” isimli başkaldırı ile Mugabe’nin evini ve parlamentoyu kuşattı. Güney Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu, Botswana’da ve Angola’da olağanüstü toplandı. Botswana lideri Ian Khama, kendi ifadesiyle, uluslararası diplomatik kuralları es geçerek Mugabe’ye istifa et dedi. Zambiya Eski Devlet Başkanı Kenneth Kaund, Mugabe’yi ikna etmek için Harare’ye uçtu. İktidardaki Zanu-PF Pazar günü Mugabe’yi parti liderliğinden azletti. Sonunda beklenen oldu ve Parlamento’nun itham davası işlemlerinin ardından Mugabe istifa etti.

37 yıl dile kolay. Bugün milyonlarca Zimbabveli komşu Güney Afrika’ya sığınmış durumda. Evlere temizlik işlerine giden Zimbabweliler, aldıkları çok düşük ücretlerle, dünyanın en tehlikeli mekanlarından olan Johannesburg’un Hillbrow, Yeoville gibi semtlerinde hayat mücadelesi veriyor. Güney Afrikalı aksanıyla konuşamayan Zimbabveli siyahlar çoğu zaman yabancı düşmanlığı (xenophobia) kurbanı oluyor.

40 yılın zulümleri

Çok eğitimli, zeki ve kibar olan Robet Mugabe halkına ne tür zulumlar yaptı? Mugabe fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Afrika’nın en iyi kolejlerinden birinde lise eğitimi aldı ve Mandela gibi o da, 60’a kadar siyahların kapısından girebildiği tek üniversite olan Güney Afrika’nın Fort Hare’sinde okudu. Rodezya ve Gana’daki okullarda öğretmenlik yaptı. İngiliz kolonyal hükümetine karşı söylemlerinden dolayı 1964-1974 yılları arasında hapis yattı. Serbest kalınca Mozambik’e kaçan Mugabe, Zimbabve Afrika Ulusal Birliği’ni (ZANU) kurdu ve İngiliz Ian Smith’in bulunduğu idareye karşı, ormanlık alanlarda yapılan “Rodezya Kurtuluş Savaşı’na” öncülük etti. Halkı ve ülkesi için canını ortaya koymaktan çekinmeyen öğretmen Mugabe, öte yandan kendisine muhalefet eden herkesi katletmekten kaçınmadı. Tabiki Mugabe geçmişteki katliamları tek başına yapmadı. Timsah lakaplı Emmerson Mnangagwa Mugabe’nin 41 yıllık arkadaşı ve şu an ara dönem devlet başkanı olarak atandı. 1983’te başlayan ve iki yıl süren, Kuzey Kore’nin eğittiği 5. Tugay’ın, muhalif Ndebele kabilesine karşı yürüttüğü “Gukurahundi” katliamlarının baş aktörleri Mugabe ile Mnangagwa idi.  Savunma Bakanı olarak da görev yapan Mnangagwa’nın rakiplerini büyük bir ustalıkla safdışı bıraktığı biliniyor. Ordunun Mnangagwa’yı destekleme sebebinin ise, Mugabe’nin eşi Grace’nin başa geçtiği takdirde komutanların ayrıcalıklarını kaybetmesi korkusu olduğu söyleniyor.

2015 yılında Konfüçyüs Barış Ödülü’ne layık görülen Mugabe, 2015-2016 yılları arasında Afrika Birliği başkanlığı görevini yürüttü. Avrupa Birliği, insan hakları ihlallerinden dolayı Mugabe’nin Avrupa’ya girişini 2008’den beri engelliyordu.

Romanya’nın diktatörü Nikolay Çavuşesku ile 1979’da görüşen, Afrika Birliği Zirvelerinde Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi’nin devrilmesinin yanlışlıklarını tekrarlayan Mugabe’den sonra Mnangagwa’lı Zimbabve’nin ülkeye ne getireceği merak ediliyor. Güney Afrika iktidar partisi ANC Genel Sekreteri Gwede Mantashe ise, ülkesindeki miilyonlarca Zimbabveli sığınmacıyı kastederek, “Gitmeliler ve ülkelerini yeniden inşa etmeliler” dedi.

Zimbabve’de darbeciler siyasete müdahaleye devam etmezse yeni seçimler gelecek yılın Ağustos ayında yapılacak.

[Türkmen Terzi] 23.11.2017 [TR724]

Ege’de kıyıya vuran vicdan [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Yargılanan kim biliyor musunuz? Biziz. Reza Zarrab değil. Halkbank ya da Zafer Çağlayan da değil asıl sanıklar. Tüm toplum. Kocaman bir memleket yargılanıyor. Köylerde ve kentlerde, varoşlarda ve ara sokaklarda, kumsallarına çocuk cesedi vuran Ege kumsallarında, gölgesi ayaz, paslı metal ve rutubetin anonimleşen zulmünde hapishanelerin… Her yerdedir bu mahkeme aslında. Yargılanan hepimiziz.
Ege denizini aşmaya çalışırken boğuldu adaleti kalbimizin en derinindeki vicdanın. O vicdan, dedemizin yerden aldırttığı ve öpüp kenara koydurttuğu ekmek kadar saftır, kuşlar yesin diye. Ayıp denilen şeyin yüz kızarıklığı olduğunu anlatan nenemizdir bizim. Adalet, yalan söylediğimize kızan annemizdir – ağlarken bizi ağlatan. Sözümüzü tutmayı öğrendiğimiz babamızdır vicdan, adalete zemin olan. O vicdan, matematik dersinde öğretmeyip yan gelip yatmak için 10 soruyu çocuklara veren ve sınavda bunları soracağım, ezberleyip gelirsiniz diyen yüz karası öğretmenin karşısında ayağa kalkarak, sizin yüzünüzden üniversite sınavını kazanamayacağız, yaptığınız yanlıştır, dememize sebep olan şeydir. O vicdan Gezi’de öldürülen masumlara ağlarken dünya görüşlerini sormamaktır, tıpkı bugün Cemaat’ten mi yoksa Kürt mü diye sormadığımız gibi içeri alınanların. Adalet öyle bir vicdan üzerine kuruludur ki, bir damla gözyaşına sığabilecek kadar küçük olmasına karşın kâinat kadar sonsuz ve muktedirdir. Ve tüm kâinatta evrenin yaratıcısına en fazla yaklaştığımız yerdir o küçücük gözyaşı, bilir misiniz?


BU ÇÖKÜŞÜN SORUMLUSU HEPİMİZİZ

Yargılanan biziz esasında. Ege denizi öldürmedi o çocukları. Onları boğan tuzlu suları değildi canım Ege’nin. Türkiye’yi cehenneme çeviren ve buna işine geldiği veya gelmediği için susan toplumdu. Martaval anlatmasın kimse bana. Bir siyasetçi sebebi olamaz tek başına bu korkunç iflasın. Bir çete olamaz tüm çöküşün sorumlusu. Vicdanın tunç duvarlarını sümüğe bulanmış peçeteye çeviren kişiler ya da gruplar, ideolojiler veya hayat tarzları değil, bizzat insanın ta kendisidir. Görmek için bakmak gerekir. Hissetmek için zekâdan fazlasına ihtiyaç vardır. Doğru için çıkarlar değil, ilkelerdir ışığı içeri alan pencere. Sınıfta kaldınız. İnsaniyetten. Ötesi var mıdır?



“Uzat elini küçük kızım. Uzat elini aslan oğlum. Babanız sizi sımsıkı tutacak. Anneniz ısıtacak az sonra. Dalgalar geliyor. Çok sevdiğim kumsaldaki dalgalar gibi değil. Soğuk ve sarsıcı. Eli elimden kayıyor. Montumu çıkartayım. Bacaklarım ağrıyor. Oğlum nerede? Yanan gözlerimle onu arıyorum. Gölgeleşen bedenlerimizin birbirinden giderek uzaklaştığını, eşimin kızımın ve oğlumun adlarını haykıran rüzgârın uğultusunun eşlik ettiği sesinden anlıyorum. Karnımda hissettiğim boşluğa düşmüşlük hissi bir anda vücuduma inanılmaz bir güç veriyor. Adrenalin. Hızla karaltının olduğu yere yüzüyorum. Az önce buradaydı, nerede! Çıldırmış bir öfkeyle zifiri sulara dalıyorum. Hiçbir şey göremesem de el yordamıyla bir şeylere dokunmaya çalışıyorum. Bir sıcaklık, bir ten, bir el arıyorum uzay boşluğu kadar sessiz Ege’nin bağrında. Ciğerlerim yanmaya başladığında yaşama içgüdümden utanarak yüzeye çıkmak için yüzüyor, yüzüyorum. Aldığım nefesin ardından haykırarak ağlamaya başlıyorum. Ağzıma giren tuzlu şey denizin suyu mu yoksa gözyaşlarım mı? Derken ağlamamı bıçak gibi keserek diğer iki küçük gölgeye bakıyorum. O an başım dönüyor. Neredesin! Yardım et bana. Şimdi yardım etmezsen ne zaman yardım edeceksin!”

ÇOCUKLAR OLMADAN EKONOMİNİN NE ÖNEMİ VAR?

Çöküş. Ekonominiz batsın! Kast ettiğim ekonomi değildi çöküşle. Anlamıyor musunuz, çocuklar olmadan ekonominin bir önemi yok. Özgürlük olmadan yenen yavan ekmeğin ekonomisinden geçtim. Ümitsiz kalan bir anne ve babanın çocuklarını cılız ve zayıf bir tekneye koyup ince kumlu kıyıların birinden denize açılarak kendilerinin ardına düşen canavarlaşmış, cinnet geçirmiş, kana susamış bir güruhtan kaçmaya çalıştıkları yer miydi benim doğduğum topraklar. Dehşetin artık kavranamadığı ve ayırtına varılamadığı vahşetin rejiminde kumsala vuran çocuk cesetleri. Ceset torbasına konan üzeri cicili bicili renkten giysilerle minik bedenler. Hayal ettikleri yerdeler midir şimdi? Son sözleri ne oldu? Ölüler ağlar mı? Bir baba ikisi de bayan çocuklarından hangisine yüzer ilk? Nasıl bir seçimdir bu! Bir anne hangi çocuğunun ismini haykırır önce, soğuk sularda? Evet, yargılanan biziz. Yargılanıyoruz. Yargıcımız kendi vicdanımız. Ekmeği yerden kaldırtan hani. Yalan söyleyince yüzümüzü kızartan. Bilir misiniz? Her yerdedir bu mahkeme. Uzağa gitmene gerek yok. Adalet Amerika’da değil, boşuna bekleme. Adalet kalbindedir. Yüreğinin en dibinde, gece korktuğunda çocukken, kötü bir düş görünce, elini sıkıca tuttuğun babanın sana öğrettiği şeydir adalet. Yalan söylemeyeceksin. Çalmayacaksın. Küfür etmeyeceksin. Yaşlı teyzeyi karşıdan karşıya geçireceksin, gülümseyerek. Çocukların başını seveceksin, aferin diyeceksin güzel bir şey yaptıklarında.

Çocuklara baktım mı sadece çocuk görürüm ben. Kimin çocuğu olduğu önemli değildir. Milliyeti, dini ve teninin rengi de öyle! Ağlayan çocuk gördüm mü, aklıma kendi çocuklarım gelir. Onları ne kadar korumaya programlanmışsam, diğer çocuklara da öyle yaklaşırım. Hayranımdır ışıldayan gözlerine ve gülümsemede cömert olan ruhlarına. Uğruna çocuklara bayram ilan edilen bir ülkenin sularında, topraklarında, 1915’te bu topraklarda sapır sapır dökülen Ermeni çocuklarını, Dersim’den sürülen çocukların uzaklardaki pamuk tarlalarında çalıştıktan sonra geceleri uzaktaki ışıklara bakıp, ev düşü kurmuş olan çocuklardan ayırmam ben. Ya da ilkokulda Türkçe öğrensin diye, o tek kelime Türkçe bilmeyen Kürt bebeciği için, kafasına cetvelle vurulan, babasının istediği adı bile nüfus kâğıdına yazdıramayan, kendi çocuklarım için istemeyeceğim bir şeyi isteyemem. Uğruna çocuk bayramı ilan edilen çocuklar. Kuran kurslarında tecavüze uğrayan çocukların içimi burkan kaderinin kederini, anne babalarının dünya görüşleriyle haince meşrulaştıramam. Tıpkı Ege’de boğulan çocuklar gibi, ayıramam hiçbirini ben. Hepsine yetecek gözyaşım vardır hem.

KALBİM EGE’DE KALDI…

Kalpleri durdu, batan teknenin motoru gibi. Dalgaların insafındalar. Kibritçi kızın masalında olduğu gibi, bir anda ısınmışlar mıdır artık? Birbirlerine sarılmışlar mıdır, yüklerini teslim ettikten sonra, huzurla yine? Gazetelere düşen “Fetö’cü aile Ege’de boğuldu” haberlerinden dolayı haklarını helal edebilir mi ölüler? Nazım ustanın Hiroşimalı kıza atfettiği muhteşem şiirine ağlayan solcu arkadaşlarım. Neredesiniz? Nerdesiniz! “Kapıları çalan benim, kapıları birer birer. Gözünüze görünemem, göze görünmez ölüler. Vuralı kıyıya Ege’de, oluyor birkaç gün kadar. Mini minnacıktık biz daha, büyümez ölü çocuklar. Sırılsıklam oldum birden, soğuk denize düşünce, buz gibi tenimle sardım, orda babamı görünce. Çığlık attım, duymadınız, korktum, çok kortum be amca. O kumsalda yatan benim, annem-babamla beraber. Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver.” Midilli’ye geçmişler midir artık? Uğradıkları büyük hayal kırıklığını unutmuşlar mıdır?

Bir daha Kalbim Ege’de Kaldı şarkısını dinlediğimde asla aynı duyguları hissetmeyeceğim, biliyorum. O kumsaldaki minik bedenlerin yaşında yüzmeyi öğrendiğim Cunda suları asla aynı olmayacak bir daha. Karşıdan görünen ışıl ışıl Midilli, gece yıldızlarla dolu gök kubbenin altında, arkadaşlarımdan birinin çaldığı gitarın melodileri, ilk gençlik yıllarında, bir daha asla aynı anılar olmayacak, biliyorum. Tanıyamadığım memleketim kadar yabancıdır artık Ege bana, hiçbir suçu olmamasına rağmen. O kumlar, minik bedenlerin ve anneciği ile babacığının cansız bedenlerine yapışmış, onlardan birisi bile değmesin ayaklarıma, o güzelim sahilde bir daha.
Bir küçücük gözyaşı damlası. İçinde vicdan…

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.11.2017 [TR724]

Siyasal İslamcılar ve zulüm! [Mahmut Akpınar]

Siyasal İslamcı, siyaseti İslami hedeflere araç yapma iddiasıyla yola çıkıp İslam’ı siyasetine malzeme yapan zihniyetin adıdır. Gücü ele geçirene kadar ilkeler, kurallar, değerler üzerinden siyaset yapar, söylemler geliştirir, muhaliflerini bunlarla eleştirirler. Ama gücü elde ettikten, iktidara geldikten sonra bütün değerleri, ilkeleri unutur her şeyi siyasetleri için kullanırlar. Gerçekte onlar siyaseti din zarfında yapmanın getirisini farketmiş şark kurnazlarıdırılar. O nedenle politik niyetlerine dini libaslar giydirerek sunmayı/satmayı tercih ederler ve bunu çok iyi yaparlar.

Siyasal İslamcı zihniyet dünyanın herhangi bir yerinde bir Müslümana zulüm ve eziyet yapıldığında, işgaller sürgünler yaşandığında buna mitingler halinde tepki verirler. Gösteriler, nümayişler yapar, sloganlar atar, broşürler bastırır ve dağıtırlar. İsrail söz konusu ise en küçük şeye tepki verirler. Çünkü İsrail’e, ABD’ye verilecek tepki, kategorik olarak Batı’ya verilecek tepki siyasal tabanları arasında en iyi prim yapan eylemlerdir.

İslamcıların dünyanın herhangi bir yerinde Müslüman’a yapılan zulme tepki göstermeleri Müslüman olarak hepimizin hoşuna gider. Ama bunun ne kadar siyasi ne kadar samimi olduğunun testini de yapmak gerekir. İslam inanç ve itikadına göre zulüm kimden gelirse ve kime yönelirse tavır almak, tepki göstermek gerekir. Onun için “mazlumun ve zalimin dini, mezhebi, ırkı sorulmaz” denir. Zalim Müslüman da olsa tepki göstermek, mazlum Müslüman olmasa da sahip çıkmak gerekir.
Peki, İslamcıların tepkilerini, davranışlarını bu kriterlere göre teste tabi tuttuğumuzda ortaya ne çıkıyor?

ZULÜMDE HİKMET ARAMAK

Maalesef günümüzde özelde İslamcılar genelde Müslümanlar, gayrimüslimlerin, zulmettiği Müslüman için şiddetli tepki verirken, gösteriler düzenlerken Müslüman ülkelerin-yöneticilerin gayrimüslimlere zulmünü görmez. Dahası Müslüman ülkelerdeki yönetimlerin Müslüman halka yaptığı zulmü de görmez. Eğer zulmü yapan İslamcı bir yönetimse zulmü görmemenin ötesinde “yapmışlardır bir şeyler!” diyerek Zalime destek olur, zulümde bile bir “hikmet” arar. Dünyada insan haklarının en çok ihlal edildiği ülkeler İran, Sudan, Suudi Arabistan ve şimdilerde Türkiye gibi ülkelerdir ama dünyanın hiçbir yerindeki İslamcılardan (mezhep odaklı çıkarcı yaklaşımlar hariç) bu ülkelere ciddi tepki göremezsiniz. Yazı yazmaz, miting düzenlemez, makaleler kaleme almazlar. Bu ülkelerde en fazla zulme maruz kalan kitleler Müslümanlar olmasına rağmen yok saymayı tercih ederler.

Son 100 yıl içinde az çok bütün Müslümanlar siyasal İslamın rüzgarından etkilendiği için tarikatler, cemaatler de bir miktar siyasal İslamcı reflekslere sahiptirler. Bu nedenle geleneksel Müslümanlarda da İslam beldelerinde gayrimüslimlere yapılan zulümlere ses verilmez; “hainler”, “Batı ajanları” olarak bakılır. Müslümana yapılan zulme de seyirci kalınır. Aslında bir başka açıdan baktığımızda günümüz Müslümanlarında “zulme meyletmeyiniz” ayetine rağmen zulme, baskıya, talana, katliama karşı bir duyarsızlık, tepkisizlik olduğu açıktır.

ZALİM KENDİLERİNDEN OLUNCA

Tablo bu olunca İslamcıların/Müslümanların insan hakları, hak, hukuk, can ve mal güvenliği, adalet, mazlumun hakkını koruma, zulme direnme, mazlumun dinine ve inancına bakmama gibi söylemleri dünyada itibar görmüyor. Çünkü Müslümanlar kendi topraklarındaki Müslüman azınlıklara-gruplara yönelik hak ihlallerine bile tepki veremiyorlar. Türkiye’de Kürtlere, Alevilere yapılanlar, İran’da Sünnilere yapılanlar, Suudi Arabistan’da Şiilere yapılanlar gündem olamıyor. Kıptiler, Ermeniler, Yezidiler gibi gayrimüslim azınlıklara yapılanlar ise alkış bile topluyor.

İslamcılar Filistin’de olan herşeye anlık tepki verir gündeme getiriler. Zira Filistin çok iyi siyasi ranta sahip olan bir konudur ve siyaseten her zaman kazandırır. İslamcılar dünyanın bir ucundaki eziyeti, işkenceyi görürler ama Türkiye’deki, İran’daki Sudan’daki işkenceleri, linçleri görmezler. “İsrail hapishanelerinde 53 Müslüman kadın mahkûm var!” diye twet atarlar ama Türkiye’de AKP tarafından hapse atılan Müslüman, dindar, başörtülü ve hiçbir sabıkası olmayan 17.000 kadın için bir sözleri, eylemleri olmaz. Onların 700 bebeğini ve haklarını rahatlıkla yok sayarlar. Aylan bebeğin küçük cansız bedenini o zaman hasım oldukları Esed’e ve Batıya karşı çok iyi kullanırlar. Ama kendi zulüm düzenlerinden kaçan beş kişilik Maden ailesinin cesetlerinin kıyıya vurmasını görmezler. Çünkü fatura ötekine değil kendilerine aittir. Filistin’deki zulme karşı çıkmanın rantı, Türkiye’de, İran’da, Sudan’da işlenen zulümleri dile getirmenin bedeli vardır.

Bugünlerde Türkiye’de yaşanan zulmün binde biri gayrimüslim bir beldede yaşansaydı siyasal İslamcılar ortalığı toza dumana katar, yığınla miting yapar, türlü sloganlar geliştitirlerdi ama Zalim kendilerinden olunca yok sayıyor ve susuyorlar.

[Mahmut Akpınar] 23.11.2017 [TR724]

İyi Parti, siyasetin neresinde [Türk Sağı’nın hikâyesi-25-Son] [Kemal Ay]

27 Mayıs darbesinden sonra yazılan 1961 Anayasası, yapısal olarak yargıyla hükümet arasındaki ayrımı belirginleştirmiştir. Yargıç teminatı gibi meselelerin yanı sıra, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, bir anlamda ‘hukukun üstünlüğü’ sistemine geçişi ima eder. Fakat 27 Mayıs darbesini icra eden kuvvet, siyasetin herhangi bir ‘unsuru’ (yasama, yürütme ya da yargı) olmadığı için, yargı ile hükümetin gerisinde asıl ‘icracı’ olarak askerlerin göründüğü bir ‘yarı sivil’ sisteme geçilmiştir.

Türk sağının, (o dönem için Adalet Partili Süleyman Demirel’dir bu) 1961 Anayasasını bu absürt durumdan ötürü değil de ‘fazla özgürlük taraftarı’ olması sebebiyle eleştirmesi, normalde ‘sistem dışı’ olan sağ-muhafazakâr seçmenin aynı zamanda nasıl ‘devlete millete zeval gelmesin’ havasına büründüğünü de açıklar. Normalde ‘anarşiye karşı’ düşünceler barındıran evrensel sağ-muhafazakâr siyaset, aynı zamanda sistemsel değişikliklere de karşıdır. Fakat Türkiye’de hem ‘istikrar ve huzur’ isteyen bir sağ seçmen vardır, hem de bu seçmen ‘düzenin değişmesi’ taraftarıdır.

SANDIK FETİŞİZMİ

Bunun yolu da, ‘sandık’tır. 1982’deki yeni Anayasa’ya yüzde 90’ın üzerinde ‘evet’ oyu veren merkez sağ seçmen, 1983’teki genel seçimlerde askerlerin işaret ettiğini değil, Turgut Özal’ı seçmiştir. Bu sebeple Türk sağının bilinçaltında ‘sandık’ önemli bir ‘silah’tır. Çünkü aynı şekilde yargı ve bürokrasi de ‘rakiplerin’ (Türk solu demek istemiyorum, daha ziyade ‘establishment’ denilen o ‘sahiplik iddiasındakiler’i kast ediyorum) bir numaralı argümanıdır. Sandıkta mağlup edilemeyen popüler sağ partilerin, yanlış yaptıklarında, yargı eliyle ‘hizaya sokulacağı’ düşünülür. Ancak buradaki ‘yanlış’ sadece hukuk dışı işleri barındırmaz. 28 Şubat’ta olduğu gibi ‘tehditler’ de söz konusu olabilir. Bu durumda yargı erkinin işlemesi için asker de ‘moral destek’ verir.

HİKÂYENİN TERSİNE ÇEVRİLMESİ

AKP, 2013’teki Gezi Parkı ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında, bütün bu hikâyeyi tersine çevirdi. O güne kadar ‘moral üstünlükle’ (mağduriyet) sisteme karşı kürek çeken sağ seçmen, bir anda ‘artık bizim zamanımız’ noktasına geldi. Bu, Erdoğan’ın iktidarda kalmak ve sağ tabanı konsolide etmek için kurguladığı bir söylemdi. Nitekim hızlı şekilde bürokraside MHP’li ve merkez sağcı kliklerle işbirliğine gidildi. ‘Yerli milli’ söylemi etrafında ulusalcı kesimle yakınlaşıldı. Milliyetçiler, PKK meselesinde ‘yetkili’ olmak istiyordu, bu yetki verildi. Ulusalcılar, dış politikada ‘anti-Batı’ bir söylem arzuluyordu, buna onay çıktı. Tarikat-cemaat tabanı ‘önlerinin açılmasını’ büyük bir hevesle kabullendiler. ‘Nesillerin eğitimi’ hususunda kendilerince söz sahibi oldular. ‘Merkez sağ’ seçmeninin ana omurgası olan taşradaki şehirli kitle ‘ekonomik istikrar’ talebindeydi ve 7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki ‘boşluk’ korkutucu bir etken olarak önlerine sürüldü. Erdoğan’ın rolü, bu koalisyonu pazarlamaktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir yandan muhtarlarla (halk denilen belirsiz kitlenin en küçük idari yapıtaşı) toplanıp diğer yandan yargı mensuplarıyla çay toplamaya çıkışları, ‘devlet yek vücut’ görüntüsü içindi. Halkla devlet arasında bir ‘sızıntı’ yoktu. Ortak düşmanlar belliydi. Ülkenin birden fazla ‘terör’ sorunu vardı. Dış mihraklar üzerimize üzerimize gelirken, Erdoğan iki argümanı öne sürecekti: ‘Ben gidersem devlet yıkılır’ ve ‘Türkiye’nin kaderiyle AKP’nin kaderi birleşmiştir’.

‘BU ÜLKE ASIL BİZİM’

Özellikle AKP’nin doğal tabanı olan ‘dindar mahalleler’de pişirilip duran, ‘Bu ülke asıl bizim’ söylemi, bir çeşit neo-Osmanlıcılık sosuyla yediriliyor. MHP’nin doğal tabanına, ‘yerli milli’ söylemleri hitap ediyor. Devleti kutsayan, güç gösterisine dönüşen açıklamalar da bürokrasideki milliyetçi/ulusalcı kadroların sırtını sıvazlamak için veriliyor. Ancak Erdoğan sadece ‘durumu idare etmekle’ yetinmeyip bir çeşit ‘kurucu irade’ gibi davranmanın yolunu arıyordu uzun süredir ve 15 Temmuz başarısız darbe girişimi de bunun taşlarını döşedi. Artık rahatlıkla kendi seçmeni de, ‘Biz bu ülke için kanımızı döktük’ diyebilecekti.

Türk sağının temsilcisi olarak Erdoğan’ın ülkedeki diğer geniş ‘laik’ kitlenin elinden hem yargı (yandaş yargı) hem de asker (15 Temmuz) kozlarını almış olması, nereden bakarsanız bakın büyük bir travma. Bazı yorumcular, bu sayede Atatürkçülüğün ‘sivil’ bir görünüm kazandığını söyleyedursunlar, son çıkışlarıyla Erdoğan’ın bu söyleme de müdahale etmek istediği anlaşılıyor. Çünkü 2019’a giderken bir yandan kendi tabanını toparlamak isteyecek, diğer yandan rakipleri ‘paralize etmenin’ yollarını arayacak. Atatürkçülük tartışmaları, bu bakımdan verimli.

28 Şubat’ta postmodern darbenin sahibi olan generaller için ‘Kendilerini bu ülkenin sahibi zannediyorlar’ denirdi. Bugün aynı zihniyet, AKP’nin tepesine de sinmiş durumda. ‘Bu ülke bizim’ cephesi, kendilerinden farklı görünen herkesin ‘dış mihrak’, ‘ajan’ ya da ‘hain’ olduğunu düşünüyor. Üstelik Erdoğan iyi bir aşçı, sofrayı hep zengin kuruyor: Dileyen Tek Parti CHP’sine, dileyen 1970’lerin sağ-sol çatışmalarına, dileyen 28 Şubat günlerine referansla, dileyen Cemaat düşmanlığıyla ziyafete oturabilir.

REFERANDUMUN SONUÇLARI

Peki, bu bizi nereye getirdi? Bunu analiz etmenin en sağlıklı yolu, 16 Nisan referandumu sonuçlarına bakmak muhtemelen. 16 Nisan referandumunda ‘Evet’çiler ‘sağcı’ ve ‘Hayır’cılar ‘solcu’ çıkarımı yapmak gereği yok. Fakat sağ siyasetin iki büyük temsilcisi AKP ve MHP’nin ‘Evet’, merkez ve sol siyasetin iki büyük temsilcisi CHP ve HDP’nin ‘Hayır’ propagandası yaptığını hatırdan çıkarmayalım. Bunun yanı sıra, MHP’de siyaset yapmalarına izin verilmeyen Meral Akşener, Ümit Özdağ, Koray Aydın gibi isimler de ‘Hayır’ cephesinde yer alırken, ‘sağ kesim’ içerisinde sayılan Gülen Cemaati de, ‘Hayır’ yönünde seyretti. Bunlarla beraber 16 Nisan’daki ‘hileli sandıklar’ meselesini de gözardı etmemek gerekir.

Sonuçlara gelirsek, KONDA’ya göre, arada çok büyük farklar olmamasına rağmen daha eğitimli, şehirli ve genç nüfusun ‘Hayır’ yönünde irade beyan ettiği görülüyor. Sözgelimi ‘Evet’ diyen Alevi vatandaş sayısı ‘ihmal edilebilecek kadar az’. ‘Dindar’ mahallelerde ise farklı toplumsal segmentlerden (üniversite mezunu, şehirli, genç) ‘Evet’ önde. Bunun en büyük sebeplerinden birisi olarak 15 Temmuz hadisesi gösteriliyor.

Öte yandan daha çarpıcı bir veri var ki, seyredilen TV ile verilen oy arasında doğrudan ilişki var. Üstelik hayli ‘keskin’ bir ilişki. Ana akım popüler kanallar (Kanal D, Habertürk, Show TV, Star) dışında hangi TV’yi izlediğiniz, doğrudan ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ tercihini gösteriyor. Ayrıca ‘internete hiç girmiyorum’ diyenlerin de yüzde 61’i ‘Evet’ cephesinde görülüyor. Bu da, toplumdaki kutuplaşmanın medya alanındaki izdüşümü. Ki bu kutuplaşma, iktidar tarafından özellikle arzu edilen durum.

PARANOYAKLAŞMA

Burada, ‘sağ seçmenin’ bir tehdit algısı ile ‘yola gelebildiğini’ görüyoruz. AKP’nin ilk yıllarında ‘Tehlikenin farkında mısınız?’ ya da ‘Cumhuriyet mitingleri’ gibi ‘sarsıcı’ eylemlerle konsolide edilmeye çalışılan ‘Bu ülkenin sahipleri biziz’ seçmenine benzer refleksler gösteren bir AKP tabanı var artık. Paranoya, iktidar sahiplerinin sporudur zira. ‘Sağcı’ olunduğu için mağduriyet yaşama devri geride kaldı. Osmanlı’nın çalkantılı dönemlerinde olduğu gibi, ‘bir kayıkçının sadrazam olabildiği’ bir nevi ‘Türk rüyası’ yaşanmakta. Attığı gollerle farkı açıp defansa çekilen ve bu arada rakibinin oyun planlarını bozarak skoru korumaya çalışan bir futbol takımı hüviyetinde AKP. Devrimden sonra korunması gereken en önemli şeyin, az evvel yıktıkları ‘devlet’ olduğunu düşünmeye başlayan Bolşeviklerin düşünce biçimine sahipler.

İYİ PARTİ’NİN YERİ

Bu noktada, AKP’ye daha önce zorlanmadığı bir yerden, yani ‘sağ-muhafazakâr’ seçmene hitap eden bir siyasal partiden rekabet gelirse, ne olur? Kestirmeden soralım: İYİ Parti deneyimi, sonuç alabilir mi?

Partiyle ilgili ilk intiba, parti programı ve kurucular listesine göre oluştu. Bu noktada Suat Kınıklıoğlu’nun ‘Partinin hazırlık çalışmaları, kurucuların seçimi, ‘FETÖ’nün en önemli iç tehdit olarak belirlenmesi savunmacı bir yaklaşıma işaret ediyor’ tespitini makul buluyorum. Kınıklıoğlu, bunu ‘tehdit ve iftiralara’ karşı bir savunma mekanizması olarak yorumluyor. Haklı. Fakat İYİ Parti’nin tam olarak hangi ‘seçmen tabanına’ hitap ettiği hâlâ netleşmiş görünmüyor. Meral Akşener’in MHP’nin 1990’lardaki ‘hem seküler, hem dindar’ imajını yeniden üretmek istediği anlaşılıyor. Bu arada ‘devletçi’ yaklaşıma sahip isimler, MHP geleneğinden İYİ Parti’ye taşınmış durumda. Ancak Süleyman Demirel’in 28 Şubat’taki performansından sonra ‘Türk sağı’ tarafından ‘dışlanması’ gibi, Meral Akşener’in tutmak istediği nokta da, mevcut dindar-sağcı seçmenin pek de heves edeceği bir yer değil. Özellikle taşranın taşrasında, yani Anadolu’daki küçük illerde ve ilçelerde, seçmen mobilizasyonu çoğunlukla tarikat ve cemaatlerin, cami cemaatinin elinde. Buraya hitap edebilir mi? Buraya hitap ederse, öte yandan Atatürkçü seçmenle mevcut kimyasını bozar mı?

Parti programı ve kurucular listesine bakılırsa, İYİ Parti’nin oturduğu yer, tam olarak CHP ile MHP arasındaki ‘geçişkenlik’. Bu da, Akşener’in Erdoğan’a rakip olmaktan çok, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye alternatif olacağını gösteriyor. Zira ‘merkez sağ’ seçmeni diye bilinen kesim, artık CHP ile MHP arasında gidip geliyor ve AKP’nin yüzde 50 ideolojik, yüzde 50 ‘sosyal devlet’ kazanımları (sağlık ve maddi yardım) sayılabilecek ‘seçmen kitlesi’, kolay kolay bir alternatife yönelecek gibi görünmüyor. -BİTTİ-

[Kemal Ay] 23.11.2017 [TR724]

Tamam geri dönüş muhteşem de bunun sırrı ne? [Efe Yiğit]

Liverpool denince aklımıza 2005’te İstanbul’da oynanan Şampiyonlar Ligi finali gelir. Milan karşısında devreyi 3-0 mağlup kapatan İngiliz ekibi ikinci devre şaha kalkarak 54. ve 60. dakikalar arasında bulduğu 3 golle skoru eşitlemişti. Maç bu şekilde sona erince penaltı atışlarına geçilmiş ve seri penaltı atışları sonucunda Liverpool kupaya uzanmıştı. Önceki gün, tarafları arasında yine Liverpool’un olduğu bir muhteşem geri dönüş yaşadık. Fakat bu kez roller değişmişti.

Sevilla, UEFA Avrupa Ligi’ni 2014’ten itibaren üst üste 3 yıl kazanarak tarihi bir başarıya imza atmıştı. İspanya La Liga’da şampiyon olma şansı olmayan Sevilla, kendine başarı rotası olarak UEFA Avrupa Ligi’ni seçmişti. Akıllı bir stratejiydi. Zira Barcelona ve Real Madrid’le Avrupa’nın diğer takımları da kolay kolay baş edemiyordu. Sevilla, 5 kez UEFA Kupası’nı kazanarak bu alanda rekorun da sahibi.

ARTIK HEDEF ŞAMPİYONLAR LİGİ

İspanyol kulübü son 2 yıldır hedefini revize etti. Artık Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak için çalışacaklar. Geçen sezon grupta Lyon ve Dinamo Zagreb’i geride bırakarak Juventus’un ardından 11 puanla ikinci olup, adını ikinci tura yazdırdı. İkinci turda Premier Lig şampiyonu Leicester City ile eşleşen Sevilla, rakibine elenerek Avrupa defterini uzun bir aradan sonra erken kapattı. La Liga’nın 4.’sü olarak Şampiyonlar Ligi gruplarına katılmak için play-off oynayan Sevilla, temsilcimiz Başakşehir ile eşleşmişti. İstanbul’da Başakşehir’i 2-1 yenen Sevilla, sahasında 2-2 berabere kalarak adını 32 takım arasına yazdırmayı başarmıştı.

Liverpool, Spartak Moskova ve Maribor’la aynı grupta yer alan Sevilla, İngiliz ekibinden sonra grubun favorisiydi. Ancak Spartak Moskova deplasmanında alınan 5-1’lik hezimet, Sevilla’nın grupta ilk iki şansının az olduğunu yoluna 3. olup UEFA Avrupa Ligi’nde devam edeceği tahminlerini güçlendirdi. Sevilla’nın imdadına Spartak Moskova yetişti. Grubun en zayıf takımı Maribor’u iki maçta da yenemeyerek adeta Sevilla’ya grup ikinciliğinin yolunu açtı.

SKORUYLA ÇOK KONUŞULACAK BİR MAÇ

Sevilla-Liverpool maçı oyun kalitesi olarak olmasa da skoruyla tarihi bir maç oldu. Adeta tek devrelik maç oldu. İlk devre Liverpool, ikinci devre Sevilla sahne aldı. İngiliz ekibi 2. dakikada Roberto Firmino’nun golüyle maça rahat başladı. 22. dakikada Sadio Mane ve 30. dakikada yine Firmino, maçı 3-0’a taşıdı.

İkinci devre ise farklı bir Sevilla vardı. Arzulu oyunun karşılığını 51 ve 60. dakikalarda Wissam Ben Yedder’in golleriyle alırken, futbolcuların gol sonrası teknik patron Eduardo Berizzo’ya koşması sıradan bir sevinç gösterisi olarak algılandı. Sevilla beraberlik için yüklenirken, bulunan pozisyonları cömertçe harcıyordu. Liverpool taraftarındaki coşku yerini endişeye bırakmış, saha kenarında Jürgen Klopp yapılan basit hatalardan dolayı adeta saçlarını yoluyordu. Aranan gol uzatma dakikalarında Guido Pizarro’nun ayağından gelirken, muhteşem geri dönüş tamamlanmış oldu.

KANSER OLDUĞUNU AÇIKLAYINCA

İngiliz ekibi Liverpool, İstanbul’daki heyecanın tersini yaşadı bu kez. Elbette ilk maçta işin ucunda Şampiyonlar Ligi kupası vardı. Herkesin merak ettiği Sevilla’nın bu coşkulu oyununun arkasında ne olduğuydu. Fazla geçmeden gerçek ortaya çıktı. Takımı ateşleyen gelişme devra arasında soyunma odasında yaşanmıştı. 48 yaşındaki Arjantinli teknik patronu Eduardo Berizzo, devre arasında oyuncularına prostat kanseri olduğunu açıklamış ve bu maçı kendisi için kazanmalarını istemişti.

Hocalarından bu üzüntülü haberi alan oyuncular ise sahada şaha kalkarak, Arjantinli teknik adamı mutlu ediyorlardı. Her gol sonrası hocalarıyla yaşadıkları sevinç gösterilerinin nedeni de böylece ortaya çıkmış oldu. Maç sonunda takımın yıldız oyuncusu Ever Banega, “Dışarı çıkıp taraftar ve bu şekilde oynamamızı sağlayan hocamız için daha farklı bir duruş sergilememiz gerekiyordu” açıklamasını yapıyordu. Sevilla kulübü de üzücü haberi doğrularken, kulüp olarak tüm süreçte hocalarının yanında olacaklarını belirtti.

[Efe Yiğit] 23.11.2017 [TR724]