Çağlayan'a dönüşen Sızıntı [Halit Emre Yaman]

Otuz yıl oldu neredeyse…

Bir cumartesi günüydü ve yağmur yağıyordu. Apartmanın isminden hareketle “Doğu” ismini taktığımız “abilerin evi”nde Numan abiyi bekliyordum. Yağan yağmurdan olsa gerek gittiği yerden gelememişti. Fen liseleri sınavına hazırlanan bana, ders anlatacaktı o gün. Başarılı bir tıp öğrencisiydi Numan abi…

Camdan yağan yağmuru seyrederken, edebiyata meraklı, çok kitap okuyan Faruk abi geldi yanıma; havadan sudan muhabbet ettik. Tatlı-sert “hem sınava hazırlanıyorsun hem de boş boş oturuyorsun” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. “Sana matematik-fen anlatamam ama gel bir şeyle okuyalım, hem Türkçe sorularına hazırlık yapmış olursun” dedi.

Abilerin elinde gördüğüm ama pek itibar etmediğim Sızıntı, o günden itibaren okulum, öğretmenim, rehberim oldu. Bugüne kadar sayısız reklam ve tanıtım faaliyetine muhatap oldum ama hiçbiri zihnimde kalıcı yer edinmedi, hiçbiri hayatımı değiştirmedi…
O gün hayatımı etkileyen bir tanıtıma muhatap oldum. Hazırlıksız bir sunum ve tek alıcısı olan bir tanıtım…

Yolculuk, kapakla başladı ve iç sayfalardaki resim değerlendirmeleri ile devam etti. İlk defa böyle bir şey görüyordum; hayret ve hayranlıkla Faruk abiyi dinliyordum. İkinci aşama ikinci sayfadaki başyazı idi. Ne yazık ki bir şey anlamıyordum. Bunu fark eden Faruk abi üçüncü aşamaya geçti; bilim, edebiyat, kültür ve tarih konularındaki yazıları özetledi, izahlarda bulundu. Derginin sonuna geldik ve ben muhabbetimiz bitti diye düşünüyorken dördüncü ve son aşamaya geçtik.

Tekrar derginin başına döndük ve sayfaları çevirmeye başladık. Bazı yazıların üst kısmında bir çerçeve ile ayrılmış o yazıya ait olmadığı belli olan 1-2 cümlelik yerleri okumaya başladık. Önceki aşamalarda bu bölümleri fark edememiştim veya yazının bir parçası sanıp önemsememiştim. Bu ölçüleri de okuyup bitirince Faruk abi son noktayı koydu: “Benim için bu ölçülerin her biri, en az diğer yazılar kadar önemli…”

Şaşırmıştım; nasıl oluyor da 1-2 cümlelik ifadeler sayfalarca yazılara bedel oluyordu? O günden beri bu cümleyi hiç unutmadım. İlk anda inandırıcı bulmasam da zamanla bunun doğru bir hüküm olduğuna kanaat getirdim. Ölçüler ve Yoldaki Işıklar kitabını da çıktığından beri defalarca okudum.

Bu olayı yaşadığımda Sızıntı 6-7 yaşlarındaydı. 37 yaşına geldiğinde artık olgunlaşmıştı ve yerini cebr-i lütfi ile Çağlayan’a bıraktı.
“Sıza sıza göl olur
Akar akar yol olur
Yaradan dileyince
Az çoklardan bol olur”

diyerek yola çıkmıştı Sızıntı… Kapağında,

“Merhametin yok diyelim nefsine
Merhamet etmez misin evladına”

demiş ve hemen arka sayfasında

“Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru” başyazısıyla çıkış felsefesini ortaya koymuştu.

Bu, Hizmet’in bütün ünitelerinin başlangıç parolasıdır adeta. İddiasız, beklentisiz ve mütevazı… Esas olan devamlılık olduğundan benlik, sertlik, hakaret, gürültü ve acelecilikten uzak; hatta “dövene elsiz, sövene dilsiz…” Yıllardır ihmal edilmiş ve toplumda hayatiyet bulmuş olan temel problemlere, âdet yerini bulsun diye değil, gerçekten çözüm arayan…

Şimdiye kadar yapılan hizmetlere destek olanlar da oldu, köstek olanlar da… Bundan sonra da bundan farklı bir durum yaşanmayacak; dostlar da olacak, düşmanlar da…

Sızıntı, yayın hayatı boyunca bir okul oldu; hem sayfalarında yazısı yayınlananlar hem de dergiyi elini alıp okuyanlar için… Yayınlanan yazıların içeriğinden konuları ele alış farklılığına, sayfa tasarımından seçilen resimlere kadar nev’i şahsına münhasır bir özelliğe sahipti Sızıntı… El atmadığı ve değinmediği neredeyse hiçbir konu kalmamış; bu özelliği ile de okuyucularını dünya vatandaşı olmaya hazırlamıştı. Hizmet Hareketi müntesiplerinin gittikleri yerlerde hızlı bir şekilde kabul görmelerinin ardındaki sırlardan biri de bu olsa gerek.

Hizmet’in yeni boyuta evrilmesiyle Sızıntı, üzerine almış olduğu misyonu Çağlayan’a devretti. Temel olarak yayın çizgisi değişmemekle beraber bazı yenilikleri de beraberinde getirdi. En büyük yenilik Hocaefendi’nin her sayıya 2’şer yazı ve şiirle katkıda bulunarak âdeta “yıkılmadık, ayaktayız” şeklinde meydan okumasıdır. Diğer yazıların konularına bakıldığında da birer dünya vatandaşı olan gönül erlerine hitap ettiği görülmektedir. Başka bir ifadeyle Sızıntı, Türkiye’ye hitap ediyorken Çağlayan artık dünyaya hitap ediyor.

Bu itibarla dünyanın dört bir yanına yayılan düşünce ve aksiyon insanlarının misyonlarını yerine getirirken ihtiyaç duyacakları beslenme kaynakları da hazır hale gelmiş durumdadır. Çağlayan’ın sayfalarında gezinirken yazılarda işlenen muhtevayı başlıklar halinde sıralamak istiyorum:

İnsanın kendiyle yüzleşmesi
Hizmet Hareketinin tarihçesi
Diyalog faaliyetlerinde kullanılabilecek argümanlar
Eleştiri kültürü, muhasebe ve istişare
Bilim ve kâinat ‘Allah’ diyor
Maddi ve manevi açıdan insanın kendini tanıması
İyi insanın/dünya vatandaşının vasıfları
İslam’ın bilim ve sanata verdiği önem
Çağdaş eğitim metotları
Örnek alacağımız insanların hayatları
Ve şiirler, hikâyeler, hatıralar…

Kazanımlar elbette bu kadarla sınırlı değil. Daha fazlası için Çağlayan’ın sayfalarında seyahat etmek gerekiyor. Böyle bir seyahate çıkmayanlar neler kazanabileceklerini bilemez.

Yeniden diriliş türkülerinin söylendiği bu dönemde önümüze açılan kapılardan geçmek ve varılan menzilde tutunabilmek için yapılacak diğer işlerin yanında okumayı ihmal etmemek gerekiyor. Unutmamak gerekir ki, bizi biz yapan değerleri hatırlatan kaynaklardan uzaklaşmak, “kazanma kuşağında kaybetme”ye sebep olabilir.

[Halit Emre Yaman] 17.12.2018 [Samanyolu Haber]
halitemreyaman@hotmail.com

Sure-i Yusuf [Abdullah Aymaz]

Bir zamanlar, bir ressamın ayrı ayrı günlerde ve o günlerin de değişik vakitlerinde bir turuncun farklı farklı ve çeşit çeşit görüntülerini ayrı yönlerden resmettiğini öğrenmiş ve çizimlerini ve güneşin ayrı ayrı açılardan rengarenk cilvelerini göstermeye ve fark ettirmeye çalıştığı sanat eserlerini görmüştük.

Kur’an âyetleri için de, zamanın ortaya koyduğu  kayıtlarını izhâr etse, ortaya yeni çıkan mânalar elbette olacaktır ve bu yeni mânâları reddetmek de söz konusu olmayacaktır. Çünkü zaman da bir müfessirdir.

Üstad Bediüzzamanın tâbiriyle “Zaman ihtiyarladıkça, Kur’an gençleşecektir.” Rumuzları, imâ ve işaretleri daha da tavazzuh edip açık-seçik anlaşılmaya başlayacaktır.

Kur’an-ı Kerimin bazı mânâları âhirette anlaşılacağına göre, onun her zaman, her seviye insana ifade edeceği güzellikler bulunacaktır. Dünyada bile onun anlaşılabilmesi için “üzün-i cihanî” yani cihan büyüklüğünde bir kulak gerekir. Öyle bir kulak ki, herbir zerresi bir insan olacak şekilde… Yani kıyamete kadar gelecek insanların o  kulak içinde olması şartıyla… Çünkü üç yüz bin altı yüz yirmi gibi sınırlı harflerle, sonsuz ve sınırsız  mânaları ifade eden bir mukaddes kitabı her devrin ve her seviyenin insanı ancak böyle anlayabilir…

Tabir câiz ise, Kur’an âyetlerini bile mukaddes güfte olarak ele alan ayrı ayrı besteleriyle yorumlayan hafızların, bilhassa Yusuf Suresini güzel ses ve edalarıyla okuyan  Mustafa İsmail gibi okuyucuların harika icrâlarını defalarca mânevî hazlarla ve ruhanî lezzet ve nurânî zevklerle dinlemiştik… Yaşamakta olduğumuz bu sürecin  ortaya koyduğu kayıtlar ve ipuçları ile bu mübarek sûredeki en güzel kıssayı bir daha gözden geçirmek istiyorum.

Malumdur ki, “Herbir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (sarih, açık) bâtınî (işarî, imâlı ve rumuzlu mânâ), haddi (kapsamı) ve muttalaı (mânâ çerçevesi) vardır. Bütün bu mânâ tabakalarından her birinin de teferruatı, dalları ve ayrıntıları vardır.” (Taberanî) hadis-i şerifi âyetlerdeki on iki tabaka, derece ve seviyeleri ifade ediyor. Zaten fıkha dair âyetlerde de, ibare, iktiza, işaret ve delâlet olarak dört tabaka bulunmaktadır. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tesbitiyle: “Kur’an’ın lâfızları, öyle bir tarzda vaz’edilmiştir ki; herbir kelâmın, hatta her bir kelimenin, hatta her bir  harfin, hatta bazan bir sükutun çok vecihleri bulunuyor. Her bir muhatabına ayrı ayrı kapıdan hissesini verir.” (Yirmi Beşinci Söz)

“Fî Zılâli’l-Kur’an” tefsirinde ise şu tesbitler yapılıyor: “Bu surede Yusuf Kıssası, psikoloji, inanç, eğitim ve strateji bazında İslamî metodun mükemmel bir örneği oluşunun yanında, kıssanın sanat yönünden üslubu bazında da İslamî metodun mükemmel bir örneği niteliğindedir. Gerçi, gerek konu, gerek üslup açısından Kur’an’daki metodun bir olduğu doğrudur. Ancak Yusuf Kıssası âdeta, söz konusu metodun sanat alanındaki üslubunu göstermek istercesine, bu alanda derinlikli bir bölüm niteliğindedir.”

Yusuf Sûresinin sonunda 111. Ayette şöyle buyruluyor: “Peygamberlere ait kıssalarda, akıl sahipleri sağduyulular için alacakları ibret dersleri vardır. Bu Kur’an, düzmece sözler dizisi değildir. Aksine O, kendisinden önceki mukaddes, semavî kitapları tasdik edip onaylayan, her şeyi tafsilatıyla, detayı ile anlatan,  iman eden toplumlar için hidayet rehberi, doğru yol kılavuzu ve rahmet olan gerçek bir İlahî Kitaptır.”

Bu âyet üzerine şöyle bir izah getiriliyor: “Böylece Kıssanın başlangıç ve bitiminde bir uyum gözlendiği gibi, surenin başlangıç ve bitiminde de bir uyum gözlemleniyor. Kıssanın gerek başına, gerek sonuna, gerekse ara bölümlerine yerleştirilmiş değerlendirme âyetleri de kıssanın konusu, anlatım tarzı ve ifadeleriyle uyum içerisindedir. Böylece (iman, tevhid, âhiret inancı gibi)  dini gayeler de tamamen gerçekleştirilmiş bulunuyor. Yine anlatımdaki dürüstlük ve konuyu gerçekle özdeşleştirmeyle (bâtılı tasvir etmeden, sâfî zihinleri bozmadan anlatma suretiyle) sanat yönünden nitelikler de bütünüyle gerçekleşmiş durumdadır.

“Kıssa bu surede başladı ve yine bu surede bitti. Çünkü kıssanın yapısı, bu tarz bir üslubun seçilmesini zorunlu kılıyor. Görülen  bir rüyanın yavaş yavaş, gün be gün, merhale merhale aynen söz konusu. Dolayısıyla, sanat açısından uyumun mükemmelliği açısından olduğu gibi, kıssanın taşımış olduğu ibretin tamamıyla verilebilmesi açısından da aktarımda baştan sonuna kadar kıssadaki olaylar zincirinin izlenmesinden başka bir yol düşünülemezdi. Kıssanın bir bölümü başka bir yerde başlı başına anlatılsaydı saydığımız gayelerin gerçekleştirilmesi açısından bu pek bir şey ifade etmezdi. Hz. Süleyman’ın Belkıs’la olan kıssası, Hz. Meryem’in doğum kıssası, Hz. İsa’nın doğum kıssası Hz. Nuh ve Tufan kıssası ve benzeri türden diğer peygamberlere ait kıssalarda, kıssanın sadece bir bölümünü başlı başına aktarmak, istenen  gayeyi gerçekleştirebilmek için yeterlidir. Bu bölümlerin aktardıkları yerlere bakılırsa, anlatılmak isteneni ifade için, kıssadan sadece ilgili bölümün tamamen yeterli olduğu  gözlenir...
Ancak Yusuf kıssası buna elverişli değildir. Yapısı gereği, aşamalar ve sahnelerin sırası gözlenerek kıssanın baştan sona kadar anlatılmasını zorunlu kılmaktadır. Hiç şüphesiz Allah, doğru söylemiştir: ‘Biz, bu Kur’an’ı vahyetmekle sana kıssaların, eski milletlerle ilgili kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki, daha önce bu kıssaları hiç bilmiyordun.” (Yusuf Suresi, 12/3)

Bu sure ve bu en güzel kıssa Efendimiz (S.A.S.) için bir teselli ve gelecek için bir müjde ise, bilhassa şu içinde yaşamakta olduğumuz süreç için de bir teselli ve geleceğe ümitle bakmak için bir müjdedir. Yeter ki, çok iyi mütalaa ve müzâkere edelim.

[Abdullah Aymaz] 17.12.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Trump, M1 Abrams'ın ücretini soruyor olmasın? [Kadir Gürcan]

“İyi saatte olsunlar!”ın rahatını kaçırmamak, vücud ve ruh kimyasını bozmamak, üç kuruşluk projeleri hayata geçsin diye milletten haber gizlemek, medya camiasının meslek haline getirdiği ve içine gömüldüğü bir bataklık oldu. Şimdi de bu bataklık kokmaya başladı. Fırat'ın Doğusu'nu bir yere koyamadılar. “Amerika ile bile savaşırız!” manşetlerinin bini bir para!

Geri sayımı çok önceden başlayan ekonomik çöküşe meşru mazeret bulmak için her türlü savaşa girmeye, asker göndermeye, müttefik olmaya dünden razı bir acul hal seziliyor. Rus-Ukrayna, Çin-ABD, İngiltere-Rusya...arasında çıkacak herhangi bir arbede dertlerine deva olacak ama, olmuyor işte. Üçüncü bir Dünya Savaşı başlatmak için Türkiye ve siyasi müttefikleri kadar hevesli başka ülke yok. “Hiç bir şey olamadık. Bari, Mahşer'in üç atlısı!” olmaya can atan üç ülkeden biriyiz; Rusya, İran, Türkiye.

Türkiye, içine düştüğü kötü akıbetten kurtuluş şansından sürekli uzaklaşıyor. Rusya-İran ittifakında protez ayak gibi duran Türkiye, açlık sınırında yaşayan ülke halkının rağmına, silah ve lojistik yatırımlara milyar dolarlar gömen ve böylece güçlü görünmeye çalışan fakir ülkeler şablonuna çok iyi oturuyor. Aklı başında olan hangi ülke, devrile devrile gelen ekonomik krizi hiçe sayıp, ille de savaş diye yere göğe sığmaz?

Kötü ve kalitesiz bir komplo teorisi ama, Rusya, İran ve Türkiye savaş konusundaki bu derece istek ve iştahlarına rağmen saplandıkları ekonomik kırılganlıktan bir türlü kurtulamıyorlar. İran için uygulanan ambargo yürürlüğe girdi. Rusya, Ukrayna'ya karşı tavrından dolayı gelecek yaptırımlar için AB'nin merhametini bekliyor.Türkiye, geçtiğimiz günlerde İran'la ekonomik ilişkileri olan ülkeler arasında cezai müeyyidesi ertelenen ülkelerden. Bir sonraki ambargo ve yatırım kısıtlamalarından doğacak zararları göğüsleyecek ekonomik dirence sahip olamazlarsa ABD ve Avrupa şimdi olduğu kadar affedici ve hoşgörülü olmayabilir.

Saray, yeni bir sınır harekatı ile, memleket meselelerini, velev ağır bilançolara mal olsa da “Mevzu vatan olunca, gerisi teferruat!” toptancılığına getirecek. Ankara'nın göbeğinde dikkatsizlik ve laubaliliğin sebep olduğu tren kazasında ölü ve yaralı sayılarını veren Saray Bültenleri, verilen kayıp rakamları konusunda bu yüzden ürkek ve çekingen davrandılar. Tam da Saray'ın Suriye üzerine yeni bir seferberlik ilan edeceği zamanda oldu mu şimdi? Milletin hamasi duyguları tam galeyana gelecekken, kafa kafaya çarpışan iki tren, yeni yeni küllenmeye başlayan “Ülke sahipsiz ve iyi yönetilemiyor!” kaygılarını tekrar gündeme getirecek.

Artık rejim peşrevleri haline dönüşen Suriye ve benzeri sınır ötesi operasyonların ciddiye alınır tarafı kalmadı. Zat-ı Alileri, stratejik ve gizli olması gereken şeyleri, belediye hopörlasından cümle aleme teşhir edip dikkatleri üzerine çekmekten ayrı bir haz duyuyor. “Kimseden izin almamız gerekmiyor!” dayılanmaları Ortadoğu'nun ancak bazı ülkelerinde alıcı buluyor. Trump ile bir şekilde konuşmak için bin bir yol deneyen ama bir türlü muvaffak olamayan Türk Hükümeti, bu tür pahalı tecrübelerle gündem tutma niyetinde.

ABD ve diğer Batı Ülkeleri'nden ithal edilen silahların -velev ki paranız ile de satın alsanız- sınırsız kullanım hakkı yok. Güya bir kaç gündür Fırat'ın Doğusu'nu bombalayan uçakların hiçbirisi yerli yapımı değil. Diğer savaş lojistiğini detayların girmeye bile gerek yok. Suriye sınırında vurulan bir uçaktan dolayı milenyum'un ilk çeyreğinde yeni bir Rus-Türk Savaşı'nın (!) eşiğinden dönmüştük. Hatırlayacağınız üzere, o günlerde pilotların ses kayıtları problem olmuştu. Hadisenin sıcaklığı geçmeden, ABD “Elimizde ses kayıtları var!” deyivermişti.

Operasyonun başlaması dünya gündemine her zaman olduğu gibi, “Türkiye yine Suriye'ye giriyor!” bıkkınlığı ile düştü. Ortadoğu'nun gündemi zaten bu tür sonu gelmez didişmelerle oluşuyor. Bu gün Türkiye, Suriye'ye, yarın Rusya bir kez daha Ukrayna'ya girer ve İran Ortadoğu'da Şii yayılmacılığına benzin döker.

Trump'ın, operasyon konusundaki öncelikleri konusunda şüphelerimiz var. Telefonun iki tarafındaki liderler merakları gıdıklamak için, ellerinden geldiğince gizliliği artırmaya önem gösteriyorlar. Trump, Ortadoğu Haritası konusunda, Kudüs'ün yerini gösteremeyecek kadar bilgisiz. Bu işleri Damadı Kushner'a havale etmiş durumda. Dolayısıyla, ABD olağan Suriye Operasyonları'ndan paniklemiş değil.

Türkiye'nin Suriye operasyonu, Trump'ı ekonomik açıdan ilgilendiriyor. Bu noktada ABD Başkanı, Saray'ın önceliklerine değil, Türkiye'nin kırılgan ekonomisine odaklanmış durumda. Saray'ın uzun vadeli bir projesi yok ama, asıl kıyamet ABD'den aldığınız yarı Alman Yapımı, M1 Abrams'ın  faturasını ödemezseniz kopacak.

[Kadir Gürcan] 17.12.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Şaşarım senin aklına [Ali Emir Pakkan]

“Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.”

Bu sözler son devrin din mazlumlarından Said Nursi’ye ait.

Bediüzzaman üç devri de görmüş.

31 Mart vak'asında (1909) idamla yargılanıyor.
1925’de Van’dan Burdur’a sürgün ediliyor. Barla’da 8 yıl tecritte tutuluyor. Tek parti dönemi; mahkemeler, hapishaneler ve sürgünlerle geçiyor.
Zehirleniyor.
Soğuk kış günlerinde hücresinin penceresi açık bırakılıyor, donsun ve ölsün isteniyor.

1950’de tek parti kaybediyor.
Ancak onun hayatında değişen bir şey yok.
1954’te DP ikinci defa iktidarda.
1955’te fiş komisyonu toplanıyor ve Üstad’ın fiş dosyasına yine;
“Kötü emellerini tahakkuk ettirmek için gizliden gizliye faaliyet sarf ettiği…” notu düşünüyor. Risale-i Nurlar ‘suç aleti’, Üstad da ‘Kürt milliyetçiliği fikir ve gayelerini daima din ve tarikat maskesi altında inkişaf ettirmeye’ çalışan biri “ olarak değerlendiriliyor.

Kapısında polis, peşinde jandarma eksik olmuyor. Yaşadığı eve baskınlar yapılıyor, mektuplarına el konuyor, seyahat hürriyeti engelleniyor. Ziyaretine gelenler sorgulanıyor. Nurcuların muhtelif vilayetlerdeki temsilcileri, Nur talebelerinin yoğun olduğu iller tespit edip tedbirler alınıyor. Nur talebeleri, camilerden toplanıp hapse atılıyor.

Said Nursi de kara propagandanın hedefi. Ona da akla hayale gelmeyen iftiralar atılıyor; “Deli, ilim ve diyanetle ilgisi yok. Okur fakat yazmaz, imla bilmez. Türkçe'ye vakıf değil. Siyasete karışır. Bozguncu. Kürtçülük uğruna kendi padişahına sövecek ve din düşmanı bir Ermeni’yi alkışlayacak kadar imandan nasipsiz. Mason ve komünistten daha tehlikeli!” deniyor.

Onca zulme rağmen Bediüzzaman’da hiç bir zaman ümitsizlik yoktur. Esarette, hapiste, sürgünde ve tecridde eserlerini yazmayı bırakmıyor, talebelerine Kur'an'dan ilhamlarla gelecekten müjdeli haberler veriyor. Yazdığı mektuplar moral oluyor...

1918’de Tiflis’te yanına yaklaşan Rus polisi “Ne yapıyorsun?” diye sorunca “Medresemin planını yapıyorum” der.
Polisin, “şaşarım senin ümidine!” demesi üzerine verdiği cevap ise tarihidir:
“Ben de şaşarım senin aklına. Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı (gündüz) vardır.”

Bediüzzaman’a yaşatılanlar şimdilerde hizmet hareketine yaşatılıyor.
Bu kış mevsiminde ise Bamteli'ne kulak kesilmekte fayda var.
Orada da hiç ümitsizlik yok.
Dahası yarınlar ve ötelerden nice müjdeler var.

[Ali Emir Pakkan] 17.12.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Boğaz ağrısını geçirmenin en doğal yolları

Boğaz ağrısını yatıştırmak ve mikropları öldürmek için gargara yapmak basit ve oldukça etkili bir yoldur. Sizin de boğazınız ağrıyorsa evde hazırlayabileceğiniz bu gargaralarla boğaz ağrınızı hafifletebilirsiniz.

Tuz ve su: 1 bardak ılık suyun içinde çeyrek çay kaşığı tuzu eritin. Eğer evde varsa dişlerinizi fırçaladıktan sonra kullandığınız ağız gargarasından da 1 yemek kaşığı eklerseniz boğazınızdaki mikroplar da ölecektir. Her kullanım için bu gargarayı taze olarak hazırlayın. Asla bu suyu yutmayın.

Limon ve su: Bir bardak suyun içine 1 çay kaşığı limon suyunu karıştırın, ağzınızı buran bu su şişmiş boğaz dokularınızın büzülmesine yardım edecek ve virüsler ile bakteriler için asitli bir ortam oluşturacaktır.

Suyun içine bal, limon ve zencefil katın: Yarım bardak sıcak suyun içine 1 çay kaşığı toz zencefil ile bal ve yarım limon suyu ekleyin. Hepsini karıştırdıktan sonra gargara yapın. Bal boğazınızı kaplayacak ve antibakteriyal bir ortam sağlayacaktır.

Acı sos ve su: Acı biberin içindeki “capsicum” isimli madde ağrıyı hafifletmeye ve iltihapla savaşmaya yardım ediyor. Boğaz ağrınızı hafifletmek için bir bardak sıcak suyun içine 5 parça acı kırmızı biber ya da biber sosu ekleyin. Boğazınız yanacaktır, ancak her 15 dakikada bir deneyin, faydasını göreceksiniz.

Adaçayı ve su: Adaçayı da boğaz ağrısını hafifletir ve burun yollarının ağrısını ya da şişkinliğini de azaltır. 1 çay kaşığı adaçayı, yarım çay kaşığı şap, çeyrek fincan kahverengi şeker ile biraz sirke ve suyu karıştırıp gargara hazırlayın.

Safran ve su: Bu sarı baharat mükemmel bir antioksidandır, bilim insanları safranın birçok ciddi hastalıkla savaşmada güçlü etkileri olduğunu düşünüyor. Boğaz ağrınız için yarım çay kaşığı safranı ve yarım çay kaşığı tuzu bir bardak sıcak suyun içine karıştırıp gargara yapabilirsiniz.

Buğday çimi suyu: Klorofille dolu olan buğday çimi suyu bakteri gelişimini engeller ve boğaz ağrınızı hafifletir. 5 dakika bu suyu ağzınızda tutarsanız, zayıflamış diş etlerinizin yeniden canlanmasına ve diş ağrınızın durmasına yardım eder.

Karanfil çayı: Suyun içine 1-3 çay kaşığı toz karanfil ya da karanfil tohumu ilave edip karıştırın, bununla gargara yapın. Karanfilin boğaz ağrınızı hafifleten ve iyileştiren antibakteriyal ve anti-inflamatuar özellikleri vardır.

Domates suyu: Boğaz ağrınızın geçici olarak iyileşmesi için sıcak suyun içine ekleyeceğiniz yarım bardak domates suyu ve 10 damla acı biber sosu karışımıyla gargara yapın. Likopenin antioksidan özellikleri boğaz ağrınızın daha hızlı iyileşmesine yardım edebilir.

Yeşil çay: Doğal olarak enfeksiyonlarla savaştığı bilinen yeşil çay boğaz ağrısında da etkilidir. Boğazınıza yerleşen herhangi bir bakteriyi öldürmek için yeşil çay demleyin, bir yudum ağzınıza alın ve gargara yapın.

Elma sirkesi ve tuz: Kötü bir öksürüğünüz varsa ve boğazınız bundan dolayı ağrıyorsa elma sirkesini deneyin. Çünkü mikroplar asitli ortamlarda hayatta kalamaz. Bir bardak ılık suyun içinde 1 yemek kaşığı elma sirkesiyle 1 çay kaşığı tuzu çözün. Boğazınız ağrıdıkça günde 3-5 kez bununla gargara yapın. Daha yumuşak bir tedavi için, çeyrek bardak elma sirkesiyle çeyrek bardak balı karıştırın ve 4 saatte bir 1 yemek kaşığı yiyin.

Altınmühür ve su: Bitkisel mikrop öldürücü altın mühürden 1,5 çay kaşığını bir bardak suyun içine karıştırıp bununla gargara yapın. Bu karışım iltihaplanmış boğaz dokularınızı yumuşatmasının yanı sıra virüsleri ve bakterileri de öldürecektir.

Ekinezya ve su: Bitkisel bir virüs katili olan eriyik halindeki ekinezyadan 2 çay kaşığını bir bardak suyun içine ekleyin günde 3 kez bu ev yapımı karışımla gargara yapın. Ekinezya karışımı boğaz ağrısını hafifletmenin yanı sıra enfeksiyonlarla savaşmaya yardımcı olmak için bağışıklık sisteminizi de destekler.

Meyan kökü ve su: Meyan kökleri boğaz ağrısını hafifletir ve öksürüğü tetikleyen balgamı da önler. Bir bardak suyun içine bir çay kaşığı meyan kökü şurubu ya da tozunu ekleyip gargara yapın.

Frambuaz çayı: Frambuaz çayı eskiden gripten açık yaralara kadar birçok şeyi tedavi ettiğine inanılan bir ev tedavisidir. Bir bardak kaynamış suyun içine 2 çay kaşığı kurutulmuş çay yaprağı ekleyin. 10 dakika kadar demlenmesini bekleyin ve biraz soğuduktan sonra ılık olarak gargara yapın.

[TR724] 17.12.2018

5. yılında gizlenemeyen gerçek: 17 Aralık [İlker Doğan]

17 Aralık, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tartışmasız en büyük yolsuzluk soruşturmasıydı. Rüşvet ve yolsuzluk mahkeme kararlarıyla adım adım görüntülenmiş, soruşturmanın her aşaması belgelendirilmişti. Ancak suçüstü yakalanan siyasi iktidar, yargı önünde aklanmak yerine ‘darbe’ çığırtkanlığıyla hukuku yerle bir etti. Türkiye’de ‘aklanma’ fırsatını kaçıran AKP iktidarı, şimdi yolsuzluk ve rüşvetin hesabını bütün dünyaya vermek zorunda. ABD’de yargılanan Zarrab’ın her itirafı, iktidar temsilcilerinin üzerine kabus gibi çöküyor. İktidar temsilcileri, daha dün ‘hayırsever iş adamı’ olarak andıkları Zarrab’ı, bugün yerden yere vuruyor.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ve kapsamlı yolsuzluk ve rüşvet operasyonu başladığında takvim yaprakları 17 Aralık 2013’ü gösteriyordu. Soruşturma MASAK raporuyla 13 Eylül 2012’de başlamıştı aslında. İddiaya göre İranlı 29 yaşındaki Reza Zarrab’ın liderliğindeki bir çete, sahte evraklarla İran’ın (uygulanan ambargo sebebiyle çıkaramadığı)  Türkiye’deki parasını aklıyor ve ülke dışına çıkarıyordu. Örneğin buğday yetişmeyen Dubai’den sahte evraklarla binlerce ton buğday ithal ediliyordu. Sorun şu ki, İran’ın parasını kaçırmak için kurulan sistem, Türkiye’ye milyon dolarlar kaybettiriyordu. Normal şartlarda gerçek belgelerle ve banka üzerinden yapılması halinde alınması gereken komisyon, 3-5 siyasinin cebine giriyordu. Zarrab’ın dönemin bakanları Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve dönemin Halk Bankası Müdürü Süleyman Aslan’la irtibatı tespit edildi.

DEŞİFRE KORKUSU OPERASYONU ÖNE ALDIRDI

Aslında operasyon çetenin bütün ayaklarının deşifre edilebilmesi için 2014’de yapılacaktı. Ancak dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler, Zarrab’ın çetesini soruşturan polisleri, başka polisler aracılığıyla takibe almıştı. Soruşturmanın ‘deşifre’ olma riski ortaya çıkınca tarih öne alındı. Ve 17 Aralık sabahı düğmeye basıldı. Aralarında bakan çocukları ve Zarrab ile adamlarının da bulunduğu çok sayıda isim gözaltına alındı. Halk Bankası Müdürü’nün evinde yapılan aramalarda ayakkabı kutularının içinde, banyodaki liflerde yaklaşık 2,5 milyon dolar bulundu. Muammer Güler’in oğlunun evinde çıkan paranın miktarı ise 1,2 milyon dolardı. Zafer Çağlayan’ın oğlunun kaldığı ev babasının üzerine olduğu için arama yapılamadı.

RÜŞVETİN MİKTARI 63,5 MİLYON DOLAR

Emniyetin hazırladığı fezlekede bakanlar ve oğulları, İran’ın parasının hatırı sayılır bir komisyon karşılığında (binde 4-5) aklanmasını sağlıyordu. Bunu da sahte belgelere yol vererek yapıyorlardı. Zarrab ile bakanların tamamının mahkeme kararıyla dinlenen konuşmaları fezlekede yer aldı. Dinlenen kişi Zarrab’dı. Bakanlar ise Zarrab’la konuştukları için dinlemeye takılmıştı. Fezlekeye göre Çağlayan 28 kez ve toplam 52 milyon dolar, Güler ise 10 kez ve toplamda 10 milyon dolar, Bağış ise 3 kez ve toplamda 1,5 milyon dolar rüşvet almıştı. Bağış’ın ayakkabı kutusunda aldığı rüşvet saniye saniye görüntülenmişti. Polisler, rüşveti tespit için adım adım takip etmeyi yeterli görmemiş ve çapraz kontrol için harita baz analizi bile yapılmıştı.

KURYE: ANKARA’YA ÇOK PARA TAŞIDIM

Zaten Zarrab’ın kuryesi de rüşveti resmen itiraf etmişti Meclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde. Muhammed Sadık isimli kurye, Ankara’ya defalarca milyon dolarlar götürdüğünü söylemişti. Kuryeler, İstanbul’dan Ankara’ya sırt çantalarıyla 2 milyon dolar ve 2 milyon Euro götürürken havaalanında görüntülenmiş ve bu görüntüler de fezlekeye girmişti. Yapılan teknik ve fiziki takibe göre söz konusu paralar Çağlayan’ın oğlu Kaan’a teslim edilmişti… Baz istasyonu kayıtları da bunu net olarak ispat ediyordu. Egemen Bağış da aldığı kutuları kabul etmiş ve ‘hediye’ olduğunu söylemişti.

SAVCI KARA: BİR NUMARA ERDOĞAN’DI

17 Aralık dosyası operasyondan 40 gün sonra Savcı Celal Kara’dan alındı. Savcı, 25-29 Ocak 2015 tarihleri arasında Cumhuriyet’ten Can Dündar’a verdiği röportajda, şüphelilerin konuşmalarında geçen ‘bir numara’nın Erdoğan olduğunu söyledi. Kara, “Bu işlerin başbakandan habersiz, bilgisiz ve ilgisiz dönmesine imkan yok. Bu dosya kapanmadı, kapanamaz. Kapanmasının tek yolu zanlıların yargı önüne çıkmasıdır.” diyordu.

KARA PARA TRAFİĞİNİ İLK YENİ ŞAFAK YAZDI

İktidarın operasyona tepkisi çok sert olmuştu. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, başlatılan soruşturmayı hükümeti ve ekonomiyi hedef alan siyasi bir operasyon olarak yorumladı. Halbuki İran’ın kara para trafiğini ilk deşifre eden gazete Yeni Şafak’tı. Adı geçen pravda, 17 Aralık’tan iki ay önce 13 Ekim 2013’te söz konusu kara para trafiğini, ‘Türk Leaks’ manşetiyle sayfalarına taşımıştı. Önce operasyonu yürüten polisler, sonra savcılar ve hakimler görevden alındı. Ardından da ihraç edildiler. Yetmedi bir çoğu tutuklandı, bir kısmı ise can güvenliği endişesiyle vatanını terk etmek zorunda kaldı.

VE BEKLENEN SON: TAKİPSİZLİK!

Soruşturma yeni savcıya, Ekrem Aydıner’e teslim edildi. Ve beklenen oldu; Aydıner, 11 ay süren incelemenin ardından, 17 Ekim 2014’te dosyayla ilgili takipsizlik kararı verdi. Kararda, ‘soruşturma kapsamında usulüne uygun delil toplanmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı ve herhangi bir örgüte rastlanmadığı’ kaydedildi. Önce polislerin koyduğu iddia edilen milyon dolarlar ise ‘takipsizlik’ kararının ardından sahiplerine teslim edildi!

EFSANE TAPE: PARALARI SIFIRLAYIN


İlerleyen günlerde 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili çok sayıda tape internete düştü. Bunlardan biri de Erdoğan’la oğlu Bilal arasında geçtiği ileri sürülen konuşmaydı. TÜBİTAK, konuşmanın ‘hece hece’ montaj olduğuna dair ‘bilimsel’ olduğunu iddia ettiği bir rapor hazırladı. Ancak söz konusu rapor kamuoyundan sır gibi saklandı! Söz konusu görüşme sırasında miting için Konya’da bulunan Erdoğan, operasyonu haber alır almaz İstanbul’daki oğlunu arayarak, ‘evdeki paraları sıfırlaması’ talimatını veriyordu. Bilal Erdoğan meleseyi tam anlayamayınca, “Sümeyye’yi yanına gönderiyorum.” diyordu. Ve Sümeyye Erdoğan, TK2123 sefer sayılı THY uçağı ile yanındaki kadın koruma polisi ile birlikte sabah 09.00’da İstanbul’a uçmuştu. Bilal Erdoğan, aynı gün 23.15’de yaptıkları dördüncü görüşmede ise babasına paraları henüz sıfırlayamadıklarını, ellerinde 30 milyon Euro gibi bir miktar kaldığını ve onunla da ‘Şehrizar Konakları’ndan daire alabileceklerini söylüyordu. Ve o daire de alındı! Konuşmadaki her şey bir bir hayata geçirilmişti.

Zarrab: Başbakan onay verdi

17/25 Aralık Türkiye’de ‘talimatla’ kapatıldı ancak Zarrab’ın ABD’ye gitmesi ve orada tutuklanması yolsuzluk soruşturmasını bütün dünyanın öğrenmesine neden oldu. Tatil için gittiği ABD’de 19 Mart 2016’da gözaltına alınan Zarrab, İran’a yönelik yaptırımları ihlal ederek ABD’yi dolandırmak, bankacılık sahtekârlığı ve karapara aklama suçlamalarından Miami’de tutuklandı. Savcıyla anlaşan Zarrab, bütün yasadışı eylemlerini tek tek itiraf etti. Her şeyin Erdoğan’ın onayıyla yapıldığını anlatan Zarrab, “Sayın Başbakan bu ticaretin başlatılması için onay ve talimat verdi. Demek istediğim, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Babacan bu ticareti yapmaya karar vermişti.” dedi.

Çağlayan’a 50 milyon Euro rüşvet verdim

Zarrab, Halkbank ile çalışmaya başladığı süreci ve bu iş birliğindeki rolü karşılığı Zafer Çağlayan’a verdiği rüşveti ise “Halkbank ile ilişkim 2012 yılında başladı fakat bağlantılarım daha eskiye dayanıyordu. (…) Çağlayan, yüzde 50-50 ortak olmak koşuluyla bu ticarete aracılık edebileceğini söyledi. Çağlayan’a 45 ila 50 milyon avro arasında bir rüşvet ödedim.” sözleriyle anlattı. Türkiye’de ‘aklanma’ fırsatını kaçıran AKP iktidarı, şimdi yolsuzluk ve rüşvetin hesabını bütün dünyaya vermek zorunda.


[İlker Doğan] 17.12.2018 [TR724]

Terör örgütü iftirası tutmadı, kara para verelim! [Semih Ardıç]

Hukuku alt etmek için taşları döşemekte mahir bir zihniyet iktidar olunca her gün yeni bir hak ve hürriyet ihlaline kapı aralanabiliyor.

Başkanlık koltuğunda geçirdiği ilk 100 günde döviz kuru şoku başta olmak üzere kriz üzerine krizden başka bir icraata imza atamayan Recep Tayyip Erdoğan 2’nci 100 gün vaatlerini sıralarken Hizmet Hareketi hakkında hazırladıkları son numaradan da bahsetti.

Erdoğan artık taktik değiştireceği imasında bulundu.

YURT DIŞINDA YENİ TAKTİK

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının Hizmet Hareketi’ne karşı geliştirdiği son numarayı Erdoğan şu sözlerle ifade etti: “Önümüzdeki 100 gün boyunca, yurt dışı yapılanmasına, özellikle finansman ayağına darbe vurulmasına yönelik yeni girişimler başlatıyoruz.”

Bahse konu beyanlar Erdoğan’ın tarz-ı siyasetinin ana renklerini teşkil ediyor.

2014 senesinde, “Bunun da taşlarını döşedik. Yakında netice almaya başlayacağız.” sözleri ile işaretini verdiği sulh ceza hâkimliklerinin dört senedir iktidar muhaliflerini tasfiye ve tecziye mekanizması olarak nasıl kullanıldığı sır değil.

Erdoğan halihazırda Türkiye içinde yüz binlerce insanı mağdur etmekten haz duysa da imha hedefine tam manasıyla ulaşamamış olmanın verdiği ihtirasla yatıp kalkıyor.

Hizmet Hareketi mensuplarına karşı açılan davalarda hukuk garabetlerini görmezden gelen mahkemelerin verdiği kararların Türkiye hudutlarının haricinde kale alınmaması Erdoğan’ın öfke katsayısını artırıyor.

İNGİLTERE MAHKEMESİNİN VERDİĞİ AKIN İPEK KARARI

İngiltere’de Westminster Sulh Ceza Mahkemesi’nin Akın İpek ile birlikte dört kişinin iadesi yönünde Türkiye’den gelen talebe mukabil verdiği “suçlamalar mesnetsiz” cevabı, evrensel hukuk normlarına riayet edildiğinde bahse konu iddianamelerin nasıl müsveddeye döndüğünün en müşahhas timsali oldu.

Hâkim John Zani iade talebinin temelinde hukukî mesnetlerin değil “siyasi motivasyonun” yattığını kaydetmiş ve iade talebini reddetmişti. 28 Kasım 2018 tarihli kararda Akın İpek, Talip Büyük, Mustafa Yeşil ve Ali Çelik’in ithamlardan beraatine hükmedilmişti.

“DARBE VE TERÖR” DEMEK YERİNE “KARA PARA” DİYECEK

Erdoğan kendisinin tanzim ettiği mahkemelerin şablon kararları ile sivil bir hareketin “terör örgütü kurmak ve yönetmek”, “seçilmiş hükûmeti devirmeye teşebbüs etmek” gibi ağır ithamlarla mahkûm edilemeyeceğini geç de olsa kabul etti.

Sadece kendi güdümündeki Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) kararı ile bir cemaatin yahut sivil bir hareketin terör örgütü olduğuna dünyayı ikna edemeyeceğini fark etmesi Erdoğan’ın hukuk cinayetlerinde geri adım atması yahut istibdat rejiminden vazgeçmesi manasına gelmiyor.

Erdoğan’ın derdi başka. Hukuk onun için Avrusyacı müttefiki Doğu Perinçek’in ifadesi ile “siyasetin köpeği” o kadar.

17/25 Aralık 2013 soruşturmalarında internete düşen “sıfırlama” tapesinden bugüne içinde hiç sönmeyen intikam ateşi ile tahtta kaldığını gayet iyi biliyor. 17 Aralık’ta yarı uykulu oğlu Bilal ile kısık sesle konuşurken içine düştüğü mahcubiyeti bir daha yaşamak istemiyor.

Bunun içindir ki Hizmet Hareketi’nin şahsında hak perestlikten intikam almaya devam edecek.

“Yanına bırakmam.” diyen bir siyasetçi ile mafya lideri arasındaki tek fark oturduğu koltuk ve isminin önündeki unvandır.

“MERHAMET ETMEYİN!”

Erdoğan’ın ve etrafındakilerin işlediği suçların şerh edilmesi ile başlayan kan davasında Hizmet Hareketi mütemadiyen yeni taarruz planları ile karşı karşıya kalacak.

Erdoğan ve ekibinin yegane motivasyonu “merhamet etmeyin. Merhamet ederseniz merhamete muhtaç hale gelirsiniz” cümlesinde mücessem hale gelmiş modern haramîliktir.

2’nci 100 gün icraatında Dışişleri Bakanlığı’nın hedeflerinin ilk sırasına Hizmet Hareketi kast edilerek, “Yurt dışında finans ayağına darbe indirmek” maddesi yazıldı. Halkı krizle boğuşan bir devletin yurt dışında önceliği misyon şefliklerine hafiyelik yaptırmak…

Bu madde ile 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde Türkiye’de takip edilen mülke el koyma taktiğinin dünya ölçeğine taşınaşacağı anlaşılıyor.

GASP İÇİN KILIF HAZIRLIĞI

Yeni taktikle bir taşla iki kuş vurulacak: Evvela Türkiye’de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile el konulan şirket, okul, gazete, televizyon, üniversite, vakıf, derneklere gasp kılıfı hazırlanacak.

Akabinde “terör” ve “darbecilik” ithamlarından netice alınamayınca Hizmet Haraketi bu defa “kara para aklamak”, “vergi kaçırmak” gibi her devletin kırmızı çizgisi mahiyetindeki malî suçlarla köşeye sıkıştırılacak.

Terör örgütü yaftası hassaten batıda makes bulmadığı için iadesi talep edilen şahısların suç örgütü üyesi olduklarına ikna için suni delil hazırlamaktan geri durmayacaklar.

ORKESTRA ŞEFİ MASAK

Erdoğan taşların döşendiği raporu verildiği için yeni taktiği ele verdi. Ankara’da devletin belli teşkilatları mesaisinin tamamına yakınını Hizmet Hareketi’nin “kara para akladığına” dair hezeyanlara kılıf bulmak için sarf ediyordu.

Mali Suçları Araştırma Kurumu’nun (MASAK) şefliğinde büyük bir orkestra kuruldu. Hazine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Borsa İstanbul (BİST), Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) ve malî polis banka hesaplarını didik didik etti.

İnsanların yaptığı bağışları kaynağı belirsiz para gibi gösteren ve her köşesine basılan “çok gizli” yazılı kırmızı mühürlerle allanıp pullanan raporlar savcılıklara iletildi.

Hâkimlerinin tek tek yerleştirildiği ağır ceza mahkemelerinden çıkarılacak kararlar Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı marifeti ile muhatap memleketlere gönderilecek.

Böylece Türkiye içinde el konulmuş şirket, banka hesabı ya da gayrimenkuller üzerine koyu bir şüphe gölgesi düşürülmek isteniyor.

Hezeyana bakın ki Türkiye’de açtıkları davalarda “kara para aklamak” yahut “terörün finansmanına” dair tek delil bulamayanlar suni evrakla dünyayı kandıracaklarını zannediyor.

DEVLETLERİN HASSASİYETİ SUİSTİMAL EDİLMEK İSTENİYOR

Bir diğer maksat da yurt dışındaki müesseselerin taciz edilmesini temin etmek. Hangi devlet olursa olsun böylesi ithamları ciddiye alır. Devleti aile şirketi gibi idare edenlerin hazırlattığı düzmece dosyalardan iade kararı çıkmasa bile şahıslar ve tüzel kişiler esas işlerinden alıkonulur.

Türkiye’den doğrudan maddi menfaat uman yarı demokratik devletlerden bazıları dosyadan hareketle yargılama yoluna gidebilir. Bazıları iade için gerekçe olarak da kabul edebilir.

Türkiye için cari “o kadarı da olmaz!” sözünün yer yer dünya siyasetinde de geçer akçe olabileceği hatırdan çıkarılmamalı. Bütün ihtimaller dikkate alınarak bu iftiralara da cevap verilmeli.

HİZMET HAREKETİ’NİN İMAJ VE İTİBARINA ZARAR VEREBİLİR

Kurt kuzuyu boğmaya karar vermiş vermesine de serin kanlılığı muhafaza ederek hukuk zemininde mücadeleye devam edilmeli. Endişeye mahal yok. Amma velâkin hafife alınacak bir tehdit olmadığı unutulmamalı.

İki-üç senedir kendi kurguladığı mahkemelerde bile terör ve darbe ithamlarını ispat edememiş bir iktidarın argümanlarının yurt dışında makes bulması mümkün değil.

Mamafih stratejik iletişim metotları kullanılmazsa Hizmet Hareketi’nin imaj ve itibar kavramları medeni memleketlerde muvakkat zararlar görebilir.

Bunun içindir ki “olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak” düsturu ile hareket edilmeli. Hizmet Hareketi’nin ne olmadığını değil, ne olduğunu, en berrak şekilde dünyaya anlatmak günden güne daha elzem hale geliyor.

“HAYATIMIN KENDİSİ BİR MESAJDIR”

Hizmet Hareketi’ni “suçsuzluğu ispat etmek” gibi abes bir işle iştigal ettirerek kendi lehine zaman kazananların tuzağına düşülmemeli.

Stratejik iletişimin “fiil-beyan tutarlılığı, bütünlük, süratli reaksiyon, şeffaflık, stratejik liderlik, stratejik beyanlarda adem-i merkezî yaklaşım ve inisiyatif, istikrar (süreklilik), netlik, orijinallik ve tahlil” ilkeleri dikkate alınarak cephe ilerisinde sağlam bir müdafaa hattı inşâ edilmeli.

Mahatma Gandhi’nin şu sözünden ilham alınabilir: “Hayatımın kendisi bir mesajdır.” Gandhi’nin sözüne “stratejik iletişimin yüzde 80’i eylem, yüzde 20’si ise beyandır” ilavesi yapılabilir.

[Semih Ardıç] 17.12.2018 [TR724]

İman ve ümit [Naci Karadağ]

Bu iki kavram arasında doğrudan bir ilişki olduğunu bizzat yaşayarak idrak ettiğimiz bir süreçten geçiyoruz.

İmanı test etmek kolay değil ama ümidi test edebilirsiniz.

Ümidi olanın imanı vardır ve sağlamlık dereceleri arasında tahmin ettiğimizden çok daha derin bir ilişki olduğunu söylemek mümkün.

Dolayısıyla imanı olan insanın ümitsizlik bahsetmesi bir yana buna hakkının bile olmadığını söyler Cemil Meriç. Allah mekanını cennet eylesin, merhum Bekir Berk de, “gerçek iman sahibi yeise kapılmaz…” der bir makalesinde…

André Breton, “Umut, insanoğlunun bütün acılarının merhemidir” der.

Hutbe-i Şamiye isimli o muazzam eserinde Bediüzzaman, ümitsizliği (yeis) bir kansere benzetir. O’na göre 4 büyük hastalıktan birincisidir ‘yeis’. Üstelik bu kanser milletleri, hatta ümmeti sarmıştır. Yeis’in korkak ve acizlerin bahane ve günahları olduğunu vurguladıktan sonra şöyle haykırır Hz. Üstad; “Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin!

Belki de bu sebeptendir ki, Risale-i Nur talebeleri bu zihin yapısından dolayı, en olumsuz tabloda bile bir hikmet damıtmayı başarabilme donanımına sahip ‘mağlup edilmeyen’lerden oluşuyordu.

Tek parti sultasının bitmesiyle, iktidarın güdümündeki medyaya alternatif olarak birer ikişer açılan gazeteler, nispeten ezilen insanların sesi olmaya başlamışken yayın hayatına atılır Hüradam gazetesi. Genellikle inanan kesimleri savunuyordur ki, bir nüshasında onlar bile, ümitsizlikten bahsetmişlerdir. Spotta ise şöyle bir şeyler yazıyordur: “Bütün ümmet ümitsizlik içinde, hatta Hz. Üstad Bediüzzaman bile!”

Bekir Berk bu cümleleri okur okumaz kaleme sarılır ve “Bediüzzaman yeise düşmemiştir!” başlıklı o meşhur yazısını kaleme alır.

Şu satırlar o yazıdan: “Herhalde sürç-ü lisan olarak yayınlanmıştır bu cümleler. Zira gerçek iman sahibi yeise kapılmaz… Hele hele ölümle yargılanırken bile, “Saçlarım adedince başım olsa her gün biri kesilse Hakikat-ı Kur’aniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu Hizmet-i Nuriye ve İmaniye’den vazgeçmem. Bana ızdırap veren, yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet (karşı koymak) kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!” diyen muhterem müvekkilimin yeise kapılacağını zannetmek büyük bir hatadır…”

Mekanı cennet olsun, Çile şairinin en önemli vasıflarından biri de, en olumsuz şartlar altında bile umutsuzluğa kapılmaması, daima umut dolu olmasıdır. O hiçbir zaman, hiçbir olumsuz şart altında ümitsizliğe düşmemiş ve topluma daima tarihî misyonunu hatırlatmıştır. Necip Fazıl, zindandan bile aydınlık yarınları haykıran, çevresine müjdeler veren adamdır: Dua, dua, eller karıncalanmış; Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış. Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu: İplik ki, incecik, örer boşluğu. Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş; Karanlığında nur, yeniden doğuş Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş! Sen bir devsin, yükü ağırdır devin! Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin! Mehmedim, sevinin, başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Ve yeisi elinin tersiyle iterken, umudu hep besleyip büyütür Bediüzzaman.

Galiba her şeyini aldıkları insanların ümidini alamadıklarındandır zalimlerin her gün aynı nefretle yeni entrikalar kurgulaması….

Kahrolsun ümitsizlik!

[Naci Karadağ] 17.12.2018 [TR724]

Portakal suyu kaçtı [Levent Kenez]

Muhalif ana haber bülteni sunucusu, cevabı belli ve ülkenin geldiği durumu özetlercesine soruyor:

‘Hadi çıkalım zamları protesto edelim. Kaç kişi çıkacak korkudan endişeden sokağa? Kaç kişi çıkar sokağa, Allah aşkına söyler misiniz?’

Haklı mı? Elbette.

Bugün insanları bir şeyi protesto etmek için sokağa çıkarmak, kendisinin söylediği sebeplerden dolayı imkansız. Kitlesel olayların nasıl sonuçlanacağını, hükümetin çok istediği sokak hareketliliğinin nereye evrileceğini kestirmek zor ama hükümetin şebialarının neler yapacağını tahmin etmek zor değil.

O zaman daha basit bir şey deneyelim. Millete ‘sokağa çıkamayacak kadar korkak’ demek marifet değil. Malumun ilamı.

O zaman işimizi yapalım sadece habercilik yapalım.

İşkence ile öldürülen insanları haber yapalım.

Sokakta siyah transporterlarla kaçırılan ve hala haber alınamayan insanların yakınlarına mikrofon uzatalım. Zavallı eşler, çocuklar sosyal medyadaki kısıtlı imkanlarla yakınlarını arıyorlar. Hangi kapıyı çalsalar yüzlerine kapanıyor. Güvenlik kameralarının önünde göstere göstere kaçırılanlar bile var.

Meriç’te boğulan masum çocukların dramını ekranlara taşıyalım. Yunan televizyonlarının bile defalarca haber yaptığı ama bizim televizyonların bir saniye bile vermekten korktuğu şeyleri yayınlayalım. Baştan kabul, tüpçünün haysiyet yoksunu haber ajansı gibi ‘Aralarında çocukların da olduğu Fetöcüler kaçarken Meriç’te boğuldu’ diye verin.

Hamilelerin hastanelerde, nezarethanelerde sürünmesini çalışalım, hapishanelerdeki bebekleri yayınlayalım. ‘Yüzlerce çocuğun cezaevinde ne işi var?’ diye soralım.

İşimize gelen KHK’lıları değil bütün KHK’lıların sorunlarına el atalım.

Sosyal ölüme terk edilen biçare insanları haberleştirelim.

Bakın bunların hiçbiri taraf olmakla ilgili değil. İnsani konular.

Yapamayacaksınız. O yüzden millete ‘Nerde sende o cesaret!’ artistliğine gerek yok. 1.Çoğul şahıs zamiri kullanıp bak kendimi de aranıza katıyorum şirinliğine de.

Kadına şiddet, hayvanlara işkence, çevre duyarlılığı, hayat pahalılığı gibi konularda kahramanlık kolaydır.

Hadi haber yapmak çok maliyetli, bu dediğim haberleri yapacak imkanlar yok. Elin adamları aylarca çalışıp Türkiye’deki işkence hücrelerini, MİT’in karanlık uçaklarını, yasadışı operasyonları en ayrıntısına kadar haberleştirmiş. Dünya’nın en önde gelen medya kuruluşları da haber yapmış. Tartışmasız haber değeri olan bu çalışmayı görün! O da yok.

Yapabilecek misiniz? Tabii ki hayır. İçinizden zaten gelmeyeceği gibi üstüne bunları haber yaparsanız örgüte üye olmaksızın yardım etmekten dolayı hakkınızda soruşturma ve duruma göre hapis sopası var.  ‘Cemaat için hapse mi girek?’ diye korkmanıza eyvallah ama sonra gazetecilik, demokrasi, evrensel değerler artistliğiniz hiç çekilmiyor.

Yıllarca beraber çalıştığı, haksızlığa uğrayan arkadaşını bile açıktan savunamayan, aynı kanalda hükümet baskısı ile kovulan arkadaşlarına bile sahip çıkamayanların boyunu epey aşar bunlar.

Meriç’te boğulan masumlara sırtınızı döndüğünüz için bir sabah vakti kapınıza polisin gelme ihtimali var.

Cemaate gazetecilik dersi verip, cemaatin yaptığı gazeteciliğin zekatını bile yapamamak. Sadece Portakal için değil bütün sol ya da kemalist muhalif görünümlü yayınlar için geçerli bu. Siz niye Ergenekon davalarına karşıydınız? Eğer hukuki ihlallerdi ise meseleniz şimdi o ihlallerin tonlarcası yapılıyor. Gezi’de polis şiddetine karşı idiyseniz, polis şimdi bunların katmerlisini yapıyor. 15 Temmuz’un binlerce soru işareti var, cemaat ile ilgili olanlarını hükümetin dağıttığı kağıtlardan aynen yazanlar Erdoğan ile ilgili olanların herhangi bir tanesini bile haber yapamıyor ama birbirlerine ödül vermekten de geri durmuyorlar. Fetö bir bumerangdır, kim fırlattıysa başına gelecek yoldadır. Çünkü ‘Fetö’ diyen ben Erdoğan’ın savcısı,hakimi ve polisi ile yaptığı her türlü icraatı satın aldım demektir. O icraat sizi teslim almaya geldiğinde pek ağlamayacaksınız.

Erdoğan gazetecileri her zaman yandaşlarına hedef gösteren, söyledikleri şeyleri çarpıtan,  en bariz yalanları söylemekten utanmayan, meydanlardaki hülooğculara insanları yuhalatan hiçbir ahlaki ölçütü olmayan bir lider. Artık Erdoğan şunu yapmış bunu yapmış diye yakınmanın, şaşırmanın faydası yok. Çünkü Erdoğan her türlü kötülüğü yapabilecek bir karakterde. Mesele sen bu kötülükle mücadele ederken neler yapıyorsun?

Duruşundan taviz vermediği için müebbete çarptırılanların olduğu ülkede hiç haketmeyenlerin muhalefet ve gazetecilik sembolü haline getirilmeleri büyük bir ironi. İnşallah bu ironi kimsenin özgürlüğünden mahrum ve Erdoğan’ın beslemelerinin şiddetine maruz kalmadığı bir sonla sonuçlanır.

[Levent Kenez] 17.12.2018 [TR724]

Bir yılda beyazdan siyaha! [Hasan Cücük]

Hayalen geçen yıl bugünlere gidelim. FC Porto, Monaco ve RB Leipzig’in yer aldığı grupta Beşiktaş destanı vardı. Grupta 14 puan toplayan siyah- beyazlı ekip, Türk futboluna Şampiyonlar Ligi’nde ilkleri yaşatan takım oluyordu. Avrupa’nın yükselen değeri bir Beşiktaş vardı. Ya bu günlerde? UEFA Avrupa Ligi’nde gruptan çıkmayı başaramayan bir takım var. Peki ne oldu bir yılda?

Futbolun klişelerinden biri olan ‘Hiçbir futbolcunun yeri doldurulmaz’ sözüne fazla itibar etmeyin. Bazı futbolcular çok özeldir ve yeri kolay kolay doldurulmaz. Örnek mi istiyorsunuz? Hemen Real Madrid’e bakalım. Bu sezon ne ligde ne de Şampiyonlar Ligi’nde tat verdi. Farkı ortaya çıkaran isim Cristiano Ronaldo oldu. 9 sezon top koşturduğu Real Madrid’den ayrılan Cristiano Ronaldo’nun geriye bıraktığı boşluk çok derin oldu. Yerini dolduracak oyuncu transfer edilmediği gibi ne Gareth Bale ne de Karim Benzema, süper starın performansının yanına bile yaklaşamadı.

Beşiktaş’ın en büyük avantajı Şenol Güneş’ti. Türk futbolunu yakından tanıması, sansosyonelden uzak durması Güneş’in artılarıydı. Ayrıca Güneş, Beşiktaş’a geldiğinde helva yapacaktı ama un ve şekerin ne kadar olduğunu biliyordu. Ayağını yorganına göre uzatacaktı. Zira iflasın eşiğinden dönmüş, stadı yapımda olan bir Beşiktaş vardı. İlk yılda gelen şampiyonluğun değerini arttıran bu sebeplerdi. Göçebe geçen sezonu şampiyon tamamlamak her takım ve hocanın harcı değildi. İkinci yılda aynı başarıyı gösterdi.

Alex Ferguson’un 27 yıl Manchester United’de kalmasını sağlayan nedenlerden biri de; takımı 5 yılda bir yenilemesiydi. Takımın temel taşı bazı isimlere dokunmazdı. Neville, Scholes, Giggs, Ferdinand gibi ama bu isimlerin yanına monte ettiği oyuncuları 5 yıl içinde tamamen değiştirirdi. Bu rotasyon takımı dinçleştirirdi. Beşiktaş bunu gerçekleştirmekte zorlandı. Kiralık oyuncularla başarı kısa sürede gelir ve kısa süreli olur. Talisca gibi takımı sırtlayan bir oyuncuyu iki sezon kiralık oynatıp, tapusunu almamak yönetim beceriksizliğinden başka birşey değildir. Talisca, Beşiktaş performansıyla değerini arttırdı. İlk yılın sonunda bonservisini alsa daha ucuza kadrosuna katardı. Talisca’nın boşluğu ortada.

Cenk Tosun, Şampiyonlar Ligi performansıyla değerine değer katmıştı. 28 milyon Euro gibi rekor bir ücretle satıldı. Hiçbir oyuncu satılmaz değil. Ama yerine alınanlara bakmak lazım. Cenk’i yedek kulübesine gönderir denilen 34’lük Alvaro Negredo kendi yedek kulübesinin müdavimi olmakla kalmadı, şans bulduğu maçlarda oynadığı futbolla sınıfta kaldı. Cenk Tosun gidince Negredo’nun yerine Alanyaspor’da krallık yaşamış Vagner Love takviyesi yapıldı. Love ve Negredo’nun toplamı Cenk Tosun etmedi.

Boşluğu doldurulamayan sadece Talisca ve Cenk Tosun değildi. Son iki yılda takımdan ayrılan Marcelo, Fabri ve Dusko Tosic’in yerine gelenler eskiyi arattı. Hırvatistan milli takımıyla Dünya Kupası’nda başarılı bir performans ortaya koyan Domagoj Vida’nın siyah-beyazlı performansının harika olduğunu söylemek zor. Fabri’yi 6 milyon Euro’ya satmak başarı gibi gözüksede yerine aldığınız kiralık Karius’un durumu bunun pek doğru olmadığını gösteriyor.

Ayrılanlar listesinin son halkası Pepe oldu. Portekizli oyuncu ile bugün yolların ayrılacağı deklare edildi. Real Madrid formasıyla Avrupa’nın en iyi stoperlerinden biri olan Pepe ilk yılında ortaya koyduğu performansla ilerleyen yaşına rağmen formundan bir şey kaybetmediğini ortaya koydu. Son bir yılda takımın iki stoperi Tosic ve Pepe ayrılmış olacak. Avrupa’dan elenen, ligde yarışta geri kalan Beşiktaş’ın Pepe’yi aramayacağını söylemek zor.

Gidenlerin boşluğu kadar kalanların sorumsuzluğunu unutmamak gerek. Tolgay Arslan ve Quaresma’nın takımın ahengini bozan davranışları, Oğuzhan Özyakup’un futbol gelişiminde yerinde sayması, Caner Erkin’in saatli bomba gibi hangi maçta kırmızı kart göreceğinin belli olmaması, Babel’in sakatlığı ve Adem Ljajic’in beklentilerin altında kalması Beşiktaş’ın durumunu özetliyor.

Ancak önemli bir nokta daha var. Şenol Güneş gittiği her takımda pörsümüş yıldızları yeniden şaşalı günlerine döndürmekte biliniyordu. Burak Yılmaz, Selçuk İnan, Engin Baytar, Umut Bulut gibi bir çok örnek var. Beşiktaş’ta bunu Babel ve Cenk Tosun’la yaptı. Ancak son iki yılda Güneş’in bu özelliğini artık göremez oldu. Bütün bu eksilerden sonra Beşiktaş neden bu halde diye sormak anlamsız oluyor.

[Hasan Cücük] 17.12.2018 [TR724]

Rahat Ol Mübarek! [Hakan Zafer]

Körü körüne inanmış insan cesareti korkutucu olur. Ne yapabileceğini tahmin edemeyeceğiniz biri karşısında güven hissi yitip gider. Aklım beni, “inandığına bağlı ama” diyerek rahatlatmaya çalışsa da, sırf lütfedip(!) inanmış diye, inandığına muhalif ne varsa yapabilen nicelerini göz önüne getirince, zihni yoğunluğu azaltma yoluna gidiyorum.

Aklınıza geleni tahmin edebiliyorum; “Peki Müslümanlık?”

Tam da bu sebeple o, elinden dilinden zarar gelmeme, karşısındakine varlığıyla güven vermedir. Karşılaşmanın türü meydan muharebesi dahi olsa, yapabileceğinizin en fazlası ne ise bellidir, pusu kurmaz, önceden elçi gönderir bunları deklere edersiniz. Sürpriz kötülüklere açık karakterlerin, eğip bükenlerin, zulüm ve mazlum seçenlerin Müslümanlıkla arası bu yüzden iyi değildir. Taassup ehli veya inancı aşırılık doğuran zaaf haline dönüştürmüş kimselerin dindarlık temelleri, görünür ama çürüktür.

*****

Hayırlı işlerin, insan iradesi ve eliyle şekillenmiş menfi yolları olabilir mi?

Bir iyiliğe menfi yönden hizmet edilebilir mi?

İyiler, kötülüğe ve kötüye karşı savunmada kötü olana ihtiyaç duyar mı?

Kafamı bu sorular kurcalıyor epeydir. Kötülüğe muhtaç halde ilerlemiş iyiliğin, böyle bir yolun çamuruna bulaşmış kimselerin var olma ihtimalini bile akıldan geçirmek yoruyor.

İnandığı ile çelişen kötülükleri yapan, yapılmasının gerekli olduğunu savunan kimsenin kendini ikna etme kararlılığının kaynağı ne olabilir? Kendini ikna ederken kullandığı argümanları seçmedeki kusur bulmaz âşık körlüğünden, hep başarıları, hoşa gidenleri seçen beyin tuzaklarından nasıl kurtulup da kendini yargılayabilir insan?

Hiçbir varlıkta olmayan, sırası geldiğinde sergilerken ustalığına şaşırtacak bir donanımı var insanın; Bahane üretmek. Bunun en rafine şekli ise, geçmiş torbasından güzel ayıklamak, torbanın kalanının da güzelle dolu olduğuna inandırmak.

Tuttuğu balıkları anlatan bir balıkçıdan normali ne var, ya boş çektiği oltalar? İngiliz tarihçi Tawney, “Tarihçiler, kazananları ön plana çıkarıp, kaybedenleri geriye atarak, hâlihazırdaki düzeni kaçınılmazmış gibi gösterirler” diyor. Sosyal hafızamız, mevcut duruma mecbur olduğumuza inandırmak için sadece destekleyici kanıtları toplayıp, onları da eğip büken resmi tarih yazıcısı gibi çalışıyor.

Güzellerini ayıklayacak kadar geçmişi bildiğine nasıl eminse, geleceği de öyle bildiğini düşünen kimselerin, muhakeme kabiliyetlerine duydukları sıra dışı güvene dayalı, “rahat olun, biliyoruz” teklifi asla bir muhakeme mahsulü değildir. Peki, yaşanan her şeye mazeret üreterek, kendisine ve benzerlerinin eline özel izinle(!) irili ufaklı dürbünler verilmiş, -geçmiş cepte- geleceğe döndürüp haber uçuranların kendi dürbününde gördüğü değil, anlattıkları gerçeğin ta kendisi zannedilirse suç kimin? Şiddetli beklentinin filtrelerinin gözeneklerini genişlettiği kimselerin mi, ne göndersek geçiyor diyenlerin mi?

Hasılı

Davranışlarımızı başkalarına koyduğumuz esaslı kurallar belirlemiyor, kendimizi müstesna kabul ediyor, yetersizlik, yatkınlık ve konforumuzdan ötürü yol mübahlama işini mesleğe çeviriyorsak; uğruna çabaladığımızı düşündüğümüz ne ise ona en küçük katkımız olmayacağı gibi işgal ettiğimiz yerdeki karartımıza güven duyan kimselerin hakkına da girmiş oluruz.

[Hakan Zafer] 17.12.2018 [TR724]

Geleneği anlamak ve yeni şeyler söylemek lazım (MASLAHAT-1) [Ahmet Kurucan]

Başka bir yazı dizisine başlıyoruz. Bu dizide teknik terimlerin daha ağırlıklı olacağı bir dil kullanacağımı baştan söyleyeyim. Konunun mahiyeti beni buna zorluyor. Buralarda konu ile yakından alakalı okumaları olmayan insanların zorlanmaları normal ama hayatın içinden vermeyi tercih ettiğim ve bugün de güncel hayatta karşılığı olan örneklerde aynı zorlanmayı yaşamayacaklarından eminim.

Sözünü ettiğim şey 14 asrı aşan bir ilim geleneğinde kendine yer bulmuş epistemolojik kavramlar. Aradan geçen bunca zamana rağmen bu ilim mirasının varisleri olarak bizler ise bir mirasyedi gibi o kavramları hala daha tüketiyoruz. O usulü, o kavramları kullanarak yeni bilgilere ulaşmaya çalışıyoruz. Ne genel manada usulü fıkhın yerine koyabileceğimiz bir bilgi nazariyesi oluşturabilmişiz ne de o nazariyenin kavramlarını inşa edebilmişiz. Mirasyedi işte bu manada tam da yerine oturan bir kavram.

“Gerek var mı? O nazariye ve kavramları yetiyorsa yenilik arayışı içine girme fantezi sayılmaz mı? Her eski eski değildir, öyle eskiler vardır ki nice yenilere taş çıkartır.” diyerek itiraz edebilirsiniz bu düşünceye. Amenna der, saygıyla karşılaşırım bu itirazı. Ama şu soruyu sormak isterim, asırlar öncesinde tarım toplumu şartlarının hakim olduğu bir coğrafi, tarihi, siyasi, askeri, ekonomik zemininde hakim olan zihniyet ile karşılaşılan problemleri çözmek için üretilmiş olan metodoloji bugünün çok ama çok farklı olan zemininde yüzleştiğimiz problemleri çözmek için yeter mi? Ben yetmeyeceği hatta yetmediği kanaatindeyim. Nitekim bu yetmezlik çok erken dönemlerde başlamış ve usulü fıkıh adı altında topladığımız üretilmiş bilgiye ulaşma metotları da zaten bunun için üretilmiş.

Son tahlilde Allah’ın muradını, maksadını, amacını, gayesini yakalamayı ve bunu dünya hayatının merkezine koyarak O’nun rızasına ulaşmaktan bahsediyoruz. Bunun adına yeni zihniyetlerden, metotlardan ve hükümlerden söz ediyoruz. Bunu yapabilmek için heva ve hissin, bu asırda hakim olan zihniyetin ezici baskılarından kurtulabilmek için geleneğin bilinmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Allah hepsinden razı olsun, usul ve fürü’u ile ulemanın bu konudaki yaklaşımları bizim için yol haritası, yolunu kaybetmemek için köşe taşları hüviyetindedir. İşte maslahat bu bağlamda geleneği anlamak ve eğer yeni bir şeyler söylenecekse bu bilgilerin de nazara alındığını göstermesi açısından kaleme alınmıştır.

“Bir şeyin maksada uygun özellikte olması, fesadın zıddı, iyi, uygun, elverişli, yararlı, iyi olana ulaştıran” manasına gelen salah kelimesinin türevi olan maslahat -çoğulu mesalih- illet, hikmet, makasıd kavramlarında olduğu gibi hükümlerin amacını anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik faaliyetin merkezini oluşturan bir anlam çerçevesine sahiptir. Kurucu imamlar döneminden itibaren kullanılan ıstıslah/maslahat aslında kıyas ve istihsan prensipleri ile paralellik arz etmekle birlikte onlardan ayrıldığı noktalar vardır. Bu bağlamda istihsan’a daha yakın duran maslahat kavramı, kıyasın yeni meseleler karşısında yetmediği ya da kıyasla elde edilen sonucun ihtiyacı karşılamadığı durumlarda müracaat edilen metot olmuştur. Daha açık bir ifadeyle maslahat tedvin dönemi ve sonrasında sistemleşen usulü fıkıhta bir taraftan mevcut hükümleri anlama ve anlamlandırma diğer taraftan yeni hükümlerin istinbatı (çıkarım) adına bir metot olarak kendine yer bulmuştur.

TARIM TOPLUMU ŞARTLARININ HAKİM OLDUĞU ZİHNİYET İLE KARŞILAŞILAN PROBLEMLERİ ÇÖZMEK İÇİN ÜRETİLMİŞ METODOLOJİ, BUGÜNÜN ÇOK AMA ÇOK FARKLI OLAN ZEMİNİNDE YÜZLEŞTİĞİMİZ PROBLEMLERİ ÇÖZMEK İÇİN YETER Mİ? BEN YETMEYECEĞİ HATTA YETMEDİĞİ KANAATİNDEYİM.

Zaman zaman menfaatle eş anlamlı olarak kullanılan maslahatın karşıtı mefsedet, menfaatin ise mazarrattır. Dil bilimciler maslahattan farklı olarak mefsedet’te haz alma ve hazzı koruma manasının da bulunduğunu söylemişlerdir. Bununla beraber hakim kanaat ve uygulama bir usul terimi olarak maslahatın menfaat’den ayrı olarak kullanıldığını göstermektedir.

Anlama, anlamlandırma ve yeni hükümler çıkarma diye çerçevesini belirlediğimiz maslahat, klasik usul kitaplarımızda farklı bakış açılarına göre farklı şekillerde tasnife tutulmuştur. Birincisi, bakış açısının Şâri (yasa/kanun koyucu) olan Allah’ın söz konusu maslahatlara itibarının hangi ölçüde olduğu ile alakalıdır. Fukaha bu noktada maslahatı muteber, mülga ve mürsel diye üçe ayırır. Muteber maslahat, Allah’ın kesinlikle itibar ettiği maslahatlardır. İçki yasağında aklın korunması bunun en net örneğidir. Mülga, Allah’ın kesinlikle itibar etmediği şeylerdir. Geçim sıkıntısı veya ağrıya dayanaksızlık nedeniyle intihar etme buna örnek olarak verilebilir. Mürsel maslahat, Allah’ın muteber veya mülga sayıp saymadığını bilinmeyen maslahatlardır ki ilk döneme ait verilen örnekler Kur’an’ın bir kitap olarak toplanması, Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i veliaht tayin etmesi, Hz. Ömer’in para basması, hapishaneler yaptırması vs. olarak sıralanabilir.

Maslahat ile alakalı yapılan ikinci tasnif ise usulde kullanılan tabirlerle zaruriyat, hâciyat ve tekmiliyat/tahsiniyat şekilde ifade edilen, fert ve toplum adına gözetilen maslahatların kuvvetlilik ve zayıflık derecesi ile alakalıdır. Mesela, can, mal, din, akıl ve neslin korunması eksenindeki hükümler zaruriyata girer. İçki, zina, hırsızlık yasağı ve bunlara verilen hükümler bu kategoride değerlendirilir.  Hâciyat hayatı daha yaşanılır kılan hükümler için söylenir ki evlilikte denklik, şu yokluğunda teyemmüm edilmesi, yolculuk esnasında namazların kısaltılması bunun örnekleri arasındadır. Namazda güzel elbise giyme, kökü sürünme, malın en iyisi ve en güzelini infak etme tamamlayıcı, güzelleştirici manasındaki tekmiliyat/tahsiyinat için verilen örnektir.

FUKAHA NEDEN MASLAHA GİBİ BİR METODOLOJİYE İHTİYAÇ DUYDU? SORUNUN CEVABINA SORUNUN YANLIŞ OLDUĞUNU BELİRTEREK BAŞLAYAYIM. YANLIŞ OKUMADINIZ, SORUDA DİLE GETİRİLEN DÜŞÜNCE YANLIŞ; ÇÜNKÜ MASLAHATI BİR METODOLOJİ OLARAK FUKAHA VAZ’ ETMEDİ. KUR’AN VAZ’ ETTİ.

Bu genel bilgilerden sonra bir hususun altını çizelim; fukaha neden maslaha gibi bir metodolojiye ihtiyaç duydu. Sorunun cevabına sorunun yanlış olduğunu belirterek başlayayım. Yanlış okumadınız, soruda dile getirilen düşünce yanlış; çünkü maslahatı bir metodoloji olarak fukaha vaz’ etmedi. Kur’an vaz’ etti, Hz Peygamberin bütün hadisleri maslahatı temel aldı; sahabe-i kiram maslahat kuralına göre içtihatlar yaptı, fukaha var olan bu örnekleri sadece sistemleştirdi, metodolojik alanda bir yere koydu, karşılaştıkları hükmü bilinmeyen yeni meselelere tatbik etti.

Daha önceden çeşitli vesilelerle ifade ettiğim gibi İslam’ın bütün emir ve yasakları  “makasıdı şeria ve maslahatu’n nas” üzerine kuruludur. Şu ayetlere bu görüşün delilleri olarak bakılabilir: 2/185, 2/205; 5/2; 7/56; 16/90. “Zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek (karşılık vermek) yoktur.” hadisi de maslahatın esas, mefsedetin ret edildiğini gösteren en cami hadislerden biridir. (İ.Mace, Ahkam, 17) Kaldı ki bu gözle bakılacak olduğunda Allah’ın din, kitap ve peygamber göndermesinin yegane amacı, Hz. Peygamberin her bir sözü ve her bir uygulaması insanların maslahatı ve menfaatini amaçlamaktadır.

Ayet, hadis ve sahabe tatbikatından herkesin bildiğini zannettiğim üç örnek vererek meseleyi somutlaştırayım.  İçki yasağı örneğinde gördüğümüz tedricilik yani 4 ayrı fasılda içkinin haram kılınması Allah’ın insanların maslahatını gözettiğinin göstergelerinden biridir. Hz. Aişe validemize atfedilen “Eğer içki yasağı Mekke’de gelseydi insanlar ebediyyen içkiyi bırakmazlardı.” tespit bu düşüncenin delili olarak bir yere konabilir. Yukarıda dediğimiz gibi maslahatı sadece bu tikel örnek üzerinden okumamalı.

Peygamber Efendimizin uygulamasından bir örnek: Kabe’nin kapısının eşiğinin yere sıfır yapılması ve hatim/hicr denilen yarım ay şeklindeki alanın Kabe’nin içine katılması Peygamber Efendimizin arzularından biridir. Gerekçe olarak da Kabe’nin Hz. İbrahim’in temelleri üzerine inşa edilmesidir. Ama Hz. Peygamber bunu hayata geçir/e/memiştir ve nedeni olarak da Hz. Aişe validemize şunu söyler: “Eğer senin kavminin İslam’ı kabulü üzerinden biraz fazla bir zaman geçmiş olsaydı, Kabe’yi yıkar ve onu İbrahim’in yaptığı temeller üzerinde yeni baştan inşa ederdim.” (İbn Sa’d,Tabakatü’l Kübra, 1/147) Neden? Çünkü mevcut Kabe binası Hz. Peygamberin gençliğinde Kureyş’in inşa ettiği ve kendisinin de Hacerü’l Esved’i yerine koyduğu  binadır. İşte o inşa esnasında gerek malzeme yetersizliği gerekse bilmediğimiz başka sebeplerle Kabe binasının Kuzey-batı bölgesindeki temellerde oynama yapılmış, binanın duvarı 6-7 zira (ortalama 3-4 metre) içeri çekilerek, eski temel üzerine yarım ay şeklindeki alacak bir duvar inşa edilmiştir. Bir de muhtemel sel esnasında suyun Kabe’nin içine girmesini engellemek ya da Kabe’nin içine girişi kontrol altından tutmak için giriş kapısının eşiği bir adam boyu yükseğe çekilmiştir. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, 1/75)

Yazının ilerleyen kısımlarında daha birçok örneğini vereceğimiz sahabe-i kiram’ın maslahatı gözetmesi ile alakalı olarak da şu örneği paylaşayım. Hz. Peygamber ticari piyasada malların satış fiyatına sınırlama getirilmesi (narh) koyma teklifini kabul etmemiştir. Fiyatların pahalanmasını bahane göstererek yapılan bu teklife Hz. Peygamberin verdiği cevap şudur: “Şüphe yok ki, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem” (Ebû Davud,Büyû’, 49; Tirmizî, Büyû;73) Neden? Şârihlerin görüşü şudur; Efendimizin narh koyarak piyasaya müdahale etmemesi insanların maslahatına en uygun olan şeyin fiyatların serbest piyasa ekonomisi içinde kendiliğinden oluşması istemesidir.

HAYATI İNSANÎ VE AHLAKÎ İLKELER DOĞRULTUSUNDA DAHA DA YAŞANABİLİR KILACAK, MUHATAPLARIN TAMAMI İÇİN ADALETİ, KOLAYLIĞI  GÖZETEN BİR TERCİH SÖZ KONUSUDUR VE İŞTE BUNUN ADI MASLAHATTIR.

Bu hadise ve bu örnekliğe rağmen Hz Ömer kendi devrinde zahiri düzlemde bunun tam aksi istikamette bir karar imza atmıştır. Rivayete göre Hz. Ömer pazarda kuru üzüm satan birisinin satış fiyatına müdahalede bulunuyor yani literatürdeki tabirle narh koyuyor ve ardından bu davranışını şu cümlelerle gerekçelendiriyor: “Ben bununla halkımızın menfaatini korumak istedim.” (Beyhaki, Sünen-i Kübra, 6/29)

Kur’an sünnet ve sahabe deyip sıraladığımız bütün bu örneklerde karşımıza çıkan şey şudur; hayatı insanî ve ahlakî ilkeler doğrultusunda daha da yaşanabilir kılacak, muhatapların tamamı için adaleti, kolaylığı  gözeten bir tercih söz konusudur ve işte bunun adı maslahattır. Bunu gerçekleştirmek için gerektiğinde tedriciliğe müracat edilir, gerektiğinde amaç-araç arasındaki ya da lafız, hüküm ve maksad/amaç arasındaki dengeyi bozmadan gâî yorumlar yapılarak nassların zahirine muhalif görüşler ortaya konabilir. Narh meselesinde olduğu gibi, büyük bir ihtimalle iman-amel veya iman-ahlak arasındaki zorunlu ilişkinin kurulduğu ve korunduğu, satıcıların üç kuruşluk dünya menfaati uğruna müşterilerini aldatmadığı bir zaman diliminde narh koyma insanların maslahatı olan serbest piyasa ekonomisinin oluşmasını engelleyecekti ve bu amaçla Peygamber Efendimiz narh koyma isteğini geri çevirdi. Fakat Hz. Ömer döneminde ihtimal satıcılardaki bu duyarlılık kaybolduğu için yine insanların maslahatı için satış fiyatlarının gelişi güzel yükselmesini önlemek ve karaborsacılığa giden kapıları kapatmak için narh koyma gerekti. Hz. Ömer de nassın zahiri anlamına muhalif olsa da bunu yapmaktan çekinmedi.

Devam edeceğiz inşallah.

[Ahmet Kurucan] 17.12.2018 [TR724]

Kardan adamın bile özgür olmadığı ülke… [Nurullah Kaya]

Hapishanede dondurucu kışı yaşıyoruz. Kaloriferler yanmıyor, kat kat kıyafetler var üzerimizde… Büzüşmüş tenimizi,hastalanmış bedenimizi üç battaniye dahi  ısıtmaya yetmiyor. Buz gibi betonun üstünde kıvranmış uyuyamaya çalışıyoruz.

Türlü türlü işkenceler, tecritler, iftiralar… Hiçbir şey yıldıramadı, soğuk mu yıldıracak… Acı acı gülüp geçiyoruz.

Ve yılın ilk kar taneleri 2 bin kişilik L Tipinin üzerine düşüyor. Lapa lapa yağıyor. Avuçlarımızı sıcak nefesimizle hohlaya hohlaya ısıtıp avludaki karı topluyoruz. Hayli birikiyor. Çatıdan düşen küçük kar öbekleri sevinç katıyor kalbimize. Dört bir elden üst üste yığıyoruz karı. Bak işte oldu. Mehmet abi kaşkolunu, Ahmet abi beresini, Cem abi eldivenini veriyor. Civanmert Yiğit Anadolu İnsanı işte… Hayatı hep vermekle geçmiş, malını mülkünü hayra vermiş, gelecek nesiller için hayatını vermiş, Ahireti için dünyasını vermiş, elindeki son eldiveni vermiş çok mu… Oldu, yapmayı başardık.

İçimizden biri tebessümle seslendi:

– Bakın işte aramıza biri daha katıldı. Allah kurtarsın

14 kişilik koğuşta 47. olmuştu. Adını “Özgür Adam” koyduk.

Koca koca adamlardık ama çocuklar gibi şendik. Aramıza aldığımız özgür adamla kar topu oynadık. Çocuklarımızı ancak iki ayda bir öpüp koklasak da sanki yanıbaşlarındaydık.

Birbirimize değil de hasretini çektiğimiz çocuklarımıza atıyorduk kar toplarını…

Hasan abinin içerden o gür sesiyle, “Çay hazır yiğitler” diye seslenişi hala kulaklarımda.

O dondurucu soğuktaki içimizi ısıtan tek şey Hasan abinin ihlasla demlediği çaylardı, yudumu dünyalara bedel.

Biz çaylarımızı yudumlarken ne mi oldu?

Herkes yine fıtratının gereğini sergiledi. Zalim zulmünü, mazlum durduğu yeri gösterdi.

Gardiyanlar geldi.

24 saatimizi izledikleri kameralardan avludaki o küçücük mutluluğumuzu dahi çok görmüşlerdi. Bir çok şeyden mahrum bıraktıkları bizler her şeye rağmen moralli ve nasıl bu kadar metanetli ve dimdik durabiliyorduk akılları almıyordu.

Ve yine kendilerine yakışanı sergilediler.

Sanki savaşa girer gibi hücum ettiler avludaki ‘özgür adam’a. Alışık oldukları ve her zaman yaptıkları şeyi yapıyorlardı.

Tekme tokat vurdular ‘özgür adam’a.

Yerle bir ettiler. Başını kolunu parçaladılar. Hatta içlerinden biri özgür adamın havuçtan burnunu ezdi, pis pis sırıtarak.

Nasıl bir öfke bu. Nasıl bir his.

Öylece bakakaldık.

Kardan bir adama dahi tahammülleri olmayan bu insanlara kızamıyor, acıyorduk.

Bazı arkadaşlarımız ıslah olmaları için dua dahi ediyordu bu kendini bilmezlere. Heyhat… Dedim ya herkes kendi fıtratını sergiliyordu.

Bugün bulunduğum yere yılın ilk karı yağdı. Hemen bu olayı hatırladım, dışarı çıktım, çocuklarımla özgür bir adam yapmaya başladım. Onlar “baba baba” dedikçe dudaklarım tebessüm etse de yüreğim hep arkadaşlarımdaydı…

Bu kış günü yine soğuktur koğuşlar.

Yine buz kesmiştir ranzalar.

Çeneler titrek, bir çoğu hasta revir bekler.

Sıcak su akmaz; soğuk mu soğuk suyla alınır abdestler.

Geceleri soğuktan uyuyamazlar.

Hele de koridorlarda, tuvalet önlerinde yatanlar…

Açık havada nefesim daraldı. Yüreğim hep orada…

Oralardaki kardeşlerimde.

Yağan kara, ağaçlara.

Ufuktaki bulutlara.

Dağlara, ovalara…

Ne yana baksam gözüm yaşarıyor.

Gönlüm kardeşlerime gidiyor.

Elbet kış bitecek.

Karlar eriyecek.

Umutlar yeşerecek.

Bahar gelecek.

[Nurullah Kaya] 17.12.2018 [TR724]