Hastaneye ‘hayati değilse ameliyat yapmayın’ talimatı, doktorlara tehdit

Ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte iktidar kamuda tasarruf çağrısı yaparken, tasarrufun sağlık alanındaki karşılığı malzeme alınmaması ve sağlık hizmetinden kaçınılması oluyor.

Birgün gazetesinin haberine göre; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Başhekimi Prof. Dr. Ahmet Demir, hastanenin tüm birimlerine gönderdiği yazıda “Malzeme eksikliği nedeniyle hayati olmayan ameliyatları yapmayın” talimatı verdi.

Sağlık hizmeti için “hayati öneme sahip işlemler” ile “elektif ameliyat, işlem vb.” ayrımı yapan Demir, sağlık malzemelerinin bu ayrıma göre isteneceğini, kullanılabileceğini belirtti.

Tasarruf uygulamasının Sayıştay, Maliye Bakanlığı gibi denetleyici kurumlara hesap vermek için önem arz ettiğini de savunan Demir, talimata uymayanların “devleti zarara uğratacağını” söyleyerek de sağlık emekçilerini tehdit etti.


[Kronos.News] 9.10.2018

Bir yudum su vermeyen müşrikler [Abdullah Aymaz]

Mekke’de İslamiyet yayılmaya başlamış, Hz. Hamza (r.a.) Müslüman olduktan sonra arkadan Hz. Ömer (r.a.) de  Müslüman olmuştu. Dışarıda da Habeşistan’a giden muhacirler  oralarda ihtidalara vesile olmuşlardı. Bütün bu içte ve dışta meydana gelen gelişmelere karşı haset duyan Mekke Müşrikleri İslamiyet davasını kökten halletmek için o günün parlamentosu hükmündeki Dâru’n-Nedve’de toplanıp ölümden beter bir karar aldılar. Buna göre Peygamber Efendimizi (S.A.S.) kendilerine teslim edecekleri ana kadar, Hişam ve Abdülmuttalib oğulları ile bütün ilişkiler kesilecek; onları Mekke’den kovacak; bütün yolları kesecek; onlardan kız alıp vermeyecek; yiyecek ve içecek temin edebilecekleri bütün kaynaklarını da kurutacaklardı. O günün şartlarında bu, sadece iman ettiklerinden dolayı insanları, ölüme terketmek demekti,  Sonra madde madde herşeyi yazıp bunu Kabe’nin duvarına astılar. Bunu yazan Mansur İbn İkrime’ye Efendimiz (S.A.S.) beddua etti. Çok geçmeden Mansur’un boykot maddelerini yazan eli tutmaz oldu.

Vahyin inişinden yedi yıl sonra bir Muharrem ayı akşamı Müslümanlar Mekke’den ayrılmak zorunda kalmışlardı. Ama Ebu Talib’in himayesi üzerlerindeydi. O imkânsızlıklar içinde Mekke’nin dışındaki Şi’b-ı Ebî Talib’in mekânında çadırlar kurdular. Ebu Talib, Peygamber Efendimizin (S.A.S.) başına bir şey gelmesin diye tedbirler alıyor hatta bazan O’nun yatağına kendi oğullarından birisini yatırıyordu.

Mekke dışındaki bu mağduriyet ve mazlumiyet üç sene sürdü. Sıkıntılar katlana  katlana büyüyordu. Çadırlardan  iniltiler, feryatlar yükseliyordu, salgın hastalıklar yükseliyordu. Sütleri tükenen anneler parmaklarını ağızlarında ıslatıp bebeklerinin ağızlarına mama gibi veriyorlardı. Bebek ölümleri kırkı aşmıştı. Şi’b-i Ebî Talib’ten yükselen ağıtlar,  müşrik zâlimlerin neşelerine yeni şeyler ilave edip keyif  çatmalarına vesile oluyordu. Mekke müşrikleri günlerini gün ediyor ve  tavırlarıyla müminlerin  imtihanlarını ağırlaştırmaya çalışıyorlardı. Hatta bir seferinde Velid bin Muğire Şi’b-i Ebî Talib’e gelip, onları İslamiyetten döndürüp eski dinlerine çevirmek için fitneci lâflar edip, “Bakın açlık içinde kıvranıyorsunuz… Böyle giderse, teker teker öleceksiniz… Ben ise zenginliğime zenginlik katıyorum. Açık değil mi; Allah beni seviyor, benim dinimi seviyor… Sizi sevseydi böyle çaresiz ve perişan bırakmazdı… Haydi inadı bırakıp eski dininize dönün!..” meâlinde sözleri söylüyordu. Ama netice Mirac ile ve Müslümanların zaferleriyle taçlandı…

Düşünelim ki, bu mağdurların  başlarında Allah’ın Peygamberi hem de Habîbi (S.A.S.) var. Kurtuluş için dua ediyorlar ama bir türlü üç sene geçmesine rağmen bu durumdan kurtulamıyorlar!..
Şimdi, o günlere çok benzeyen bu süreçte, insanlarımız aynı imtihana maruzlar. “Aylar geçti, seneler geçiyor, hâlâ dualarımız kabul olmuyor!..” diyerek imanlarında şüpheye düşürmek ve dünya çapındaki en mübarek bir Hizmet’ten vazgeçirmek istiyorlar… Bu çeşit ağır imtihanlar hep birer dönüm noktasıdır. Avrupa’da büyük dinsizlik hareketinin ana sebebi İkinci Dünya Savaşının meydana getirdiği büyük sarsıntıdır. Binlerce insanın, masum çoluk çocuğun öldüğü o hengâmede, “İnsanlar buna Tanrı nasıl izin verdi?” sorusunun cevabını kendi Kitaplarında ve din adamlarında bulamayınca o müthiş travma ile inkâra sürüklendiler. Bizim elimizde elhamdülillah bunların cevapları ve ilâçları var… Bunları tekrar tekrar bu sayfalarda yazdık… Evet… Bela ve musibetlerin bir kısmı günahlarımıza keffarettir. Bir kısmı masumlara derecelerinin yükselmesi ve fazla sevap kazanmaları içindir… Bir kısmı masumları ayırt ederse imtihan sırrı bozulacağı içindir. Ama o masumların makamları yükselir ve mânevî kazançları kat kat olur. Bir kısmı ikaz içindir. Yani yanlıştan dönmemiz için bir alarm ve uyarı mahiyetindedir. Bazı yaramaz çocukların  başına gelenler, onların şefkat ve merhamet hislerine muhalefet etmelerinden dolayıdır. Mesela kuş yuvalarını bozan kuş yavrularını merhametsizce öldüren, karınları ayaklarının altında bile bile ezerek öldürüp, arı yuvalarını yakıp yok eden çocukların ya düşüp başları yarılır veya ayakları kırılır…

Ama bu süreçler ne kadar sürer, onu Allah bilir… Üstad Hazretlerinin ifadesiyle “Ne mikdar lüzum varsa” o kadar… Hani bir adam rüyasında Azrail Aleyhisselamı görüyor. “Sen bilirsin… Acaba benim ömrüm ne kadar devam edecek?” diye soruyor. Hz. Azrail Aleyhisselam elini kaldırıp beş parmağına işaret ediyor. Adam uyanınca “Beş kalmış… Acaba beş sene mi? Beş ay mı? Beş hafta mı? Beş gün mü?” diye diye meşhur rüya tabircisinin yanına varıyor. Rüyasını anlatıyor. O da gülümseyerek “Korkma o sana ecel vaktini  belirtmek için beş parmağını göstermemiş… Bilakis demek istemiş ki, bu senin sorun ‘beş bilinmeyene’ giriyor. Bunun içinde kıyametin vakti gibi, insanın ne zaman öleceği de var.  Onu ben bilemem. Onu sadece Allah bilir.”

Cenab-ı Hak, Hizmeti tertemiz hâle getirmek için, günahlarımızdan arındırmak ve yepyeni bir aşk ve şevkle gayret etmemiz için bizleri  böyle cendereli, cevirli imbiklerin içine atıyor. Esas olan sonra olacaklardır. Üç yıllık boykottan sonra nasıl o süreç miraçla taçlandırıldı. Dar olan Mekke’nin müşrikler çemberi yarılıp dünyanın geniş alanına çıkıldı. Yepyeni imkan ve insanlarla karşılaşıldı… Cihan çapında açılımların imkânları hazırlandı. İnşaallah beklenilen kıvamı tutturursak ve ihlas ile çalışırsak, Cenab-ı Hak, hayalimizden geçmeyen nimetlerle ve ihsanlarla bizleri muhatap edebilir… İnşaallah eder…

[Abdullah Aymaz] 9.10.2018 [Samanyolu Haber]

New York’tan tarihe not [Ali Emir Pakkan]

25 Eylül 2018...

Dünyanın merkezi New York...

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ve Ortak Değerler İttifakı, 11 farklı ülkeden 19 uzmanı bir araya getirdi. 18 sivil toplum örgütü organizasyona destek verdi.

“UNGA Konferansı 2018” üst başlığı altında üç panel yapıldı:

1.Panel:

BARIŞ KÜLTÜRÜ VE ÇATIŞMALARIN ÖNLENMESİ

2.panel:

RİSK ALTINDAKİ TOPLUMLAR: İNSAN HAKLARI, GÖÇ VE MÜLTECİLER

3.Panel:

SÜRDÜRÜLEBİLİR BARIŞ İÇİN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Katılımcıların içinde akademisyen, sivil toplum örgütü temsilcileri ve ülkelerinde tanınan gazeteciler vardı. Bazı isimler şöyle:

Nashville Uluslararası Güçlendirme Merkezi'nde Geliştirme ve İletişim Direktörü Parvez Mohsin,
Tayland Payap Üniversitesi Barış Araştırmaları Bölümü Başkanı Dr. Suchart Setthamalinee,
Dr. Baukje Prins,

Ekonomi ve Barış Enstitüsü (Institute for Economics and Peace) Program Direktörü Michelle Breslauer,

Virginia Tech Universitesi Kamu ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden Pishtiwan Jalal,

Birliğin Evi (House of One) projesinin New York Büyükelçisi Haham Dr. Sonja Pilz,

Afganistan'da 2018 üniversiteye giriş sınavında birinci olan Afganistan-Türk Lisesi mezunu Tahmina Abdulsabur Payende,

BMGK 73. Dönem Başkanı Maria Fernanda Espinosa Garces,

Brezilyalı Barolar Birliği'nin uluslararası ilişkiler komitesi başkanı Clarita Costa Maia,

İspanya'nın prestijli uluslararası hukuk firması Cremades & Calvo-Sotelo Abogados'un kurucusu Javier Cremades. (Cremades, insan hakları ve sivil özgürlüklerin savunulması konusunda dünya çapında bir başarıya imza atmış ve Forbes Dergisi ve Dünya Hukukçular Birliği tarafından “Yılın Avukatı” olarak ödüllendirilmiş bir isim.)

Center for Migration Studies (Göç Çalışmaları Merkezi) uluslararası göç politikası direktörü Kevin Appleby,

Batı Sydney Üniversitesi Eşitlik ve Çeşitlilik Direktörü Dr. Sev Ozdowski,

Güney Afrika İnsan Hakları Komisyonu Komiseri Angelina Makwetla,

Almanya'nın BMGK 2018 Gençlik Delegesi Antonia Kuhn,

St. John’s Üniversitesi'nde Sanat ve Tasarım Bölümü'nde Fotoğraf Profesörü Alex Morel,

Gazeteci Sophie Mokoena,

Güney Afrika'dan SABC TV'nin Dış Haberler Editörü, Gazetecileri Koruma Komitesi (Committee to Protect Journalists) Direktör

Yardımcısı Robert Mahoney,

Hint Ekspres’in köşe yazarı Sudheendra Kulkarni,

Mısır El Ahram Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Mohamed Amin El Masry,

Kapatılan Zaman Gazetesi’nin son Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici.

New York’ta tarihe not düşülüyor...

Kervan dünyada yürüyecek.

[Ali Emir Pakkan] 9.10.2018 [Samanyolu Haber]

Garip bir konsolosluk vakıası!

Tayyip Erdoğan’ın ülkedeki her şeyi mundar etmesi gibi medya diye bir şey bırakmamasından sonra, özellikle havuz leşkerlerinin trol ve troliçelerinin her yazdığına şüphe ve belli bir mesafeyle bakmayı öğrendik.

Bir günde 20 gazeteye aynı başlığı attırabilen, onlarca köşe yazarına virgülüne kadar aynı yazıyı yazdıran bir otorite, her istediği algıyı oluşturabiliyor rahatlıkla.

Suudi Arabistanlı muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı da böyle bir şey.

Türkiye ve Suudi Arabistan… Her ikisi de insanların ortalıktan rahatlıkla kaybedilip öldürüldüğü, adaletin yönetenlerin elinde oyuncak olduğu, insan haklarının çöp düzeyine düştüğü ülkeler.

Dolayısıyla böyle bir kaybolma hadisesinin Türkiye’de meydana gelmesi kimseyi şaşırtmadı. Ama bu iş baştan sona tuhaflıklar barındırıyor. Bir kere “düğün değil bayram değil”terkibiyle bu işe canhıraş şekilde ‘sardıran’ kişi insanı “pimpiriklendiriyor”.

Menfaatine dokunmasa ya da istihbarattaki büyükleri istemese bu konuda parmağını bile oynatmayacağına inandığım Hilal Kaplan birden bire özgürlükçü, demokrat ve muhalif kişileri savunmaya başladıysa işin içinde bir şey vardır demekti bu.

Nasıl bir olay yaşanıyor ki Pelikan Çetesi ısrarla bu olayın yayılmasını, yaygara koparılmasını istiyordu?

Dahası herkes çok iyi biliyor ki bu çete, kendilerine bir şey emredilmediyse dünya yansa umurlarında olmaz.

İktidar mahfillerinin yaydığı iddialar gerçekten korkunç.

Dikkat buyurun, gerçektir ya da iktidar bir fırıldak çeviriyor filan diye kesin bir kanaate sahip değilim, ancak başta Troliçe ve Pelikan Çetesi üyesi Hilal Kaplan olmak üzere iktidar cenahı ısrarla şu tezi işliyor:

Cemal Kaşıkçı konsolosluktan randevu almıştı. Onun gideceği gün Türkiye’ye Suudi Arabistan’dan 15 kişilik heyet geldi. Heyet doğruca konsolosluğa gitti.

Kaşıkçı konsolosluktan içeri girer girmez bayılttılar, cesedini 15 parçaya bölüp, her parçasını gelen 1 kişiye vererek, ülkeden çıkardılar!

Evet buna inanalım istiyorlar ama bunu destekleyecek en ufak bir belge bilgi sunamadıkları gibi, bu konudaki şüphe dağıtmaya yönelik sorulara sinir olup, ağızları köpürüyor hemen.

Ayrıca Hilal Kaplan’ın Cemal Kaşıkçı aşkının kökeninde ne vardı acaba?

Bunu birazdan irdeleyeceğiz.

Ama önce Cemal Kaşıkçı’nın profilini inceleyelim…

Kendisiyle ilgili her habere “muhalif gazeteci” diye başlayan Cemal Kaşıkçı, gerek ailesi, gerekse mücadelesiyle çok enteresan bir isim.

Cemal Kaşıkçı 13 Ekim 1958’de (60 yaşında yani) Suudi Arabistan’ın Medine kentinde dünyaya geldi. 1985 yılında ABD’deki Indiana State University’den mezun olan Kaşıkçı, sonrasında ülkesine dönerek gazetecilik yapmaya başladı.

Kaşıkçı’nın yaptığını başkası yapsa hayatı kayardı!

1991 – 1999 yılları arasında Al Madina gazetesinin yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği vekilliği yapan Kaşıkçı, bu süreçte Afganistan gibi ülkelerden haberler geçti, 1987-95 yılları arasında eski El Kaide lideri Usame bin Ladin ile Afganistan ve Sudan’da söyleşiler yaptı. Ladin’e en rahat ulaşan gazetecilerdendi. Ancak bundan nedense ABD değil, Suudi devleti rahatsız olmuştu!

Daha sonra İngilizce yayın yapan Arab News’in başında dört yıl çalışan Kaşıkçı, buradan geçtiği Al Watan’ın yazı işleri müdürlüğünde 52 gün görev yapabildi, gazetede ülkedeki dini yapıyı eleştiren yazıların çıkması üzerine görevden alındı.

Bunun üzerine ülkeyi terk eden Kaşıkçı, İngiltere ve ABD’de Suudi Arabistan Büyükelçiliği yapan Prens Türki Al Faysal’ın danışmanlığına getirildi. 2008 yılında tekrardan Al Watan’ın yazı işleri müdürlüğüne getirildi ve 2010 yılında gazetede yayınlanan eleştirel yazılar nedeniyle bir kere daha görevden alındı.

Suudi Arabistan gibi bir ülkede aslında epey müsamaha gösteriliyordu Kaşıkçı’ya. Kimsenin yayınlayamayacakları görüşleri yayınlıyor, yayınladığı karikatürler ile Suudlu din adamlarının sabır sınırını zorluyordu.

Nitekim çok fazla dayanamadılar ve ilk olarak onun gazetesinin alınmasının “caiz” olmadığı fetvasını verdiler.

Ancak bu aleyhteki fetva durduramadı Kaşıkçı’yı belki de tuzu kuru ya da arkası sağlamdı bilemiyorum.

O dönemde New York Times gazetesinde yayınlanan bir makalede, Suudi Arabistan’da radikal İslamcıların bombalı saldırılarının ardından Al Watan’ın radikal İslam’ı sorgulamasından rahatsızlık duyan üst düzey yedi din adamının dönemin veliaht prensi Abdullah’a giderek şikâyetlerini bizzat ilettikleri aktarılıyordu.

Alman Spiegel dergisine göre Kaşıkçı ülkesinde eleştirilerini en yüksek sesle dile getiren entelektüellerdendi. 2011’de Arap ülkelerini sarsan isyanlar sırasında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da konuştukları Kaşıkçı’nın “Mutlak monarşinin devri bitti. Tek çare demokrasi” sözlerini “Suudi Arabistan’da başka biri bu sözleri söylese sorgulanır ve hapse atılırdı” sözleriyle yorumlamıştı.

Arap Baharı denilen süreçte de Kaşıkçı en sert yazıları kaleme almaya devam ediyor ve sıranın Suudilere geleceğini açık açık yazıyordu.

Tarih akıyor kimse durduramaz!

Suudi Arabistan’ın o dönemde halkı memnun etmek için kesenin ağzını açarak 129 milyar dolarlık harcama yapmasını eleştiren Kaşıkçı, Spiegel’e şunları söylemişti:

“Bu yöntem işe yaramaz. Yarın halka 100 trilyon dolar dağıtılsa yine herkesi mutlu edemezsiniz. Petrol bittiğinde ne olacak?”

“Herkes çağdaşlığı istiyor ama kimse bunun yan etkileriyle yüzleşmeye yanaşmıyor. Bir gün diğer uluslar gibi bu ulus da reform yapacak. Bizim de özgürlük, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, seçilmiş bir başbakan ve gerçek bir parlamentoya ihtiyacımız var.”

“Tunus ve Mısır’da demokrasi mücadelesi başarıya ulaşırsa ne olacak? Siyasi olarak izole kalmayı göze alamayız.”

“Tarih akıyor ve kimse bunu durduramaz.”

Düşünün o dönemki Suudi Rejimi bile ona garip bir şekilde müsamaha gösteriyor ve fazla ses çıkarmıyordu. Yoksa, yukarıdaki cümleleri sıradan bir gazeteci yazsa, ne mesleği kalırdı ne da hayat hakkı!

Trump seçildikten sonra hayatının seyri biraz değişiyor Arap gazetecinin.

Al Hayat gazetesinde beş yıl boyunca yayınlanan yazıları Aralık 2016’da, o dönemde seçimi yeni kazanan ve daha göreve başlamamış olan ABD Başkanı Donald Trump’ı eleştiren açıklamaları nedeniyle yayınlanmıyor.

Sonrası daha da ilginç…

Arap basını Kaşıkçı’nın Trump’ı eleştirmesi nedeniyle Suudi Arabistan’ın kendisine gazete, televizyon ve konferans yasağı getirdiğini yazıyor.

Peki kim sahip çıkıyor Kaşıkçı’ya?

Amerika…

Eylül 2017’den itibaren ABD’de yaşamaya ve Washington Post gazetesinde köşe yazmaya başladı. Ülkesinden ayrılık kararı hakkını şu satırlarla açıkladı:

“Birkaç yıl önce bazı arkadaşlarım gözaltına alındığında çok acı çektim. Hiçbir şey söylemedim. İşimi veya özgürlüğümü kaybetmek istemiyordum. Ailemden endişe ediyordum. Şimdi farklı tercihlerde bulundum.

Evimi, ailemi ve işimi arkamda bırakmam gerekti ama düşüncelerimi söylüyorum. Aksini yapmak cezaevlerinde çürüyen insanlara haksızlık olurdu. Pek çok kişinin konuşamadığı bir dönemde konuşabiliyorum.”

Gizemli nişanlı!

Yaşanan tüm bu gelişmelerin ardından Middle East Eye sitesine adını gizli tutmak şartıyla konuşan Kaşıkçı’nın bir arkadaşı, Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’daki eşinin, muhalif gazeteciyi hükümetle arasının açılması nedeniyle boşadığını açıklamıştı.

Bu kişiye göre Kaşıkçı, Türkiye’de yaşayan Hatice Cengiz’le evlenmek istiyordu.

Zaten ortalıktan kaybolmasına giden süreç de böylece başladı.

Suudi Arabistan konsolosluğundan randevu aldı Kaşıkçı ve nişanlısı… Boşanma belgesi alacaklardı.

Bu arada Hatice Cengiz Twitter’da 50 binden fazla takipçisi bulunan biri ama internette onunla ilgili bir tek malumat yok. Bizzat iktidarın tetikçi sitesi onla ilgili şu notu paylaştı dün: “Hatice Cengiz’in Cemal Kaşıkçı’nın nişanlısı olması dışında kendisine ait bir bilgi bulunmamaktadır.”

Devamını onun ağzından dinleyelim:

“Konsolosluğa Cemal beyle birlikte gittik… Ben dışarıda bekledim çünkü, işi olmayan birinin girmesi söz konusu değildi. Telefonlarını bana bırakmıştı.”

Cengiz’in anlatımına göre 2 Ekim’de yaşanıyor bu olay. Devam ediyor anlatmaya:

“Saat 13.00’ten 16.00’ya kadar bekledim. Bütün konsolosluk çalışanları ayrıldılar mekândan mesai saati bitimiyle birlikte. Arkasından bir gariplik hissettim, hala çıkmamış olmasının, işlemlerin uzun sürmesinden kaynaklı olmama ihtimalini yükseldiğini düşündüm. Sonra kapıya yöneldim, güvenlik görevlileri vardı, onlara sordum. Kapıdaki polis çıkmış olabileceğini ve benim görmeme ihtimalim olduğunu söyledi. Arkasından konsolosluğu aradım, bir yetkiliye kapıda beklediğini söyledim, sonra bir kişi dışarı çıktı ve bana içeride kimsenin olmadığını, beklememin bir anlamı olmadığını söyledi.”

Buna rağmen spikerin “çıkmadığından emin misiniz?” sorusuna “emin değilim” cevabı veriyor Cengiz.

Bu arada devreye tanıdık bir isim giriyor. Hatice Cengiz’i dinliyoruz:

“Cemal Bey içeri girmeden önce aramızda şöyle bir diyalog geçmişti: Velev ki böyle bir şey olursa benim yapmam gereken bir şey var mı diye sormuştum. Kendisi bana Yasin Bey’i arayabileceğimi söylemişti. Bir görev şeklinde değil de, ‘Gerçekleşme ihtimali olmayacak ama olursa Yasin Bey’i arayabilirsin, eski dostum’ demişti. Yasin Bey daha önce çalıştığım kurumlarda tanıştığım birisiydi, kendisinin telefonu vardı, kendisiyle temasa geçtim. Arkasından Türk Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı’yı aradım. Sonra gereken şeyler tek tek yapılmaya başlandı. Ben de o zamandan beri bekliyorum.”

Yasin Aktay’ın olayla ilgisi var mı?

Anlaşılıyor ki, Cengiz’in Yasin Bey dediği kişi AKP’nin genel danışmanı Yasin Aktay…

Burada parçalar biraz birleşiyor. Hilal Kaplan’ın bu olayla yakından ilgilenmesiyle ilgili direktifin nereden geldiği konusunda bir fikir sahibi oluyoruz.

Aslında bu kadar malumatla hemen olaydan “korkunç bir cinayet” hikayesi çıkarmak zor. Hele hele de, “15 parçaya bölüp, cesedini parçalar halinde 15 kişiyle Suudi Arabistan’a götürdüler” iddiası tamamen tuhaf. En azından bu kadar kısıtlı bilgiyle böylesine korkunç bir hikaye inşa etmek mantık dışı.

Kesinlikle olmaz, demiyorum elbette. Zira gerek AKP iktidarı, gerekse onun iş tuttuğu Ortadoğulu karanlık çevrelerin yabancısı olmadığı vahşetler bunlar. Ama bu kadar malumatla hemen ortaya atılıp, korkunç şekilde öldürüldü, algısına oynamak biraz tuhaf, kabul etmek lazım.

Neyse biz devam edelim… Bakalım Yasin bey, olay hakkında neler söylüyor:

“Saat 13.00’te evrağın hazır diye bekliyor. O saatte de 2 uçak dolusu insan geliyor ve konsoloslukta bulunuyor. Bana 16.40 civarı haber veriliyor. 3 saat 40 dakika sonra ilk haber alanın ben olduğumu anlıyorum. Ben gerekli yetkililere haber veriyorum. Bütün tedbirlerin de alındığını biliyorum.”

Peki bu korkunç cinayet senaryosunu kim üretti?

Aslında Aktay ipucu veriyor:

“Türk emniyeti, istihbaratı hiçbir şey kaçmaz ondan. Eğer bir operasyon o saatten sonra yapılmış olsaydı kesinlikle yapılamazdı. Belli ki 13.00 ile 16.40 arasında bir şey yapılmış olacak.”

Havuz medyası ve troller birkaç gündür ısrarla (ki aralarına Nagehan Alçı gibi tipleri de aldılar) “Vahşice öldürüldü, cesedi 15 parçaya bölündü” senaryosunu işliyor ve herkesin bu senaryoyu gerçek kabul etmesini istiyorlar.

Belki de öyledir bilemiyorum. Ancak, bu yaşananların tuhaflığının bir izahı olmadan, hele ki olan biten net olarak ortaya çıkmadan böylesi bir cinayeti gerçek olarak kabul edip buna göre operasyon çekmek biraz garip değil mi?

Cinayet iddiasının sahibi ilginç bir isim!

Bu hikayenin dip koçanını aradığımızda, onun da Hatice Hanım’ın aradığı diğer kişi olduğunu öğreniyoruz.

Türk Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı da şu açıklamayı yaptı: “Öldüğü haberi kesinleşti. Konsolosluk binasında öldürüldü. İkinci haber; çok vahşice öldürüldüğü. Öldürüldüğü kesin ama barbar şekilde öldürüldüğü ile ilgili ifadeler kısmen teyit edildi. Bu DEAŞ vari, vahşice eylem kabul edilemez. 15 kişilik ekip Cemal Bey’i bayıltmış, parçalara bölmüş. Herkes bir parçasını alıp gidiyor. Bunun detaylarına girmek istemiyorum. Gelen ve giden arabaların güzergâhı tespit edildi.”

Bu detayları nasıl biliyor, güzergâh tespiti ne demek biz anlayamıyoruz ama eminiz bir yerlere mesaj veriyordu Kışlakçı!

Olay bununla kalmadı…

Cemal Kaşıkçı’nın boşandığı eşi ve çocuğu da olayla ilgili açıklama yaptılar. Oğlu şöyle dedi:

“Bu sorun bir Suudi vatandaşının kaybolması olayıdır. Suudi yetkililerle olayı aydınlatmak için işbirliğindeyiz. Olay tamamen bireyseldir, politik değildir. Babamın Türkiye’ye gittiğini bilmiyordum. Nişanlısı denilen Hatice’yi basın aracılığıyla duydum.” şeklinde açıklama yaptı.

Hilal Kaplan bu açıklamadan da tatmin olmadı ve:

Kendisi Kaşıkçı’nın oğlunun sözlerini bir bağlama oturtuyordu ama biz nedense troliçenin bu olayla bu kadar yakından ilgilenmesinin bağlamını henüz bilmiyoruz, dolayısıyla oturtamıyoruz elbette.

Olayın Müslüman Kardeşler ve Türk istihbaratıyla nasıl bir ilgisi olduğu da henüz meçhul.

Öte yandanSuudi Arabistan’ın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, en son Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda görülen ve daha sonra haber alınamayan Washington Post yazarı Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı meselesi hakkında açıklamada bulundu. Veliaht Prens, Türk makamlarına son Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda arama yapmaları için izin vermeye hazır olduklarını duyurdu.

Bu olayla ilgili en enteresan bilgileri ise Fikri Akyüz paylaştı. Bu bilgiler ışığında akıllardaki sorular azalmadı, aksine kat be kat arttı aslında!

Son olarak Birleşmiş Millet İnsan Hakları Birimi, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yla ilgili açıklama yaptı. BM’nin açıklamasında, “Cemal Kaşıkçı’nın kaybolmasından ötürü ciddi endişelerimiz var” denildi.

Kişisel kanaatimi belirtmek isterim.

Suudi Arabistan tıpkı Türkiye gibi bu konuda sicili haylı kirli bir ülke. karanlık ve olabildiğince tekinsiz. Kendisini ziyaret eden üst düzey insanları bile esir tutabilecek kadar karanlık bir ülke. Daha önce sayısız benzer olaya imza atmış. Yurt dışında adam kaçıdrma, infaz etme, hatta uçaktan atma gibi pek çok kriminal olayın ana aktörü.

Öte yandan kaşıkçı, iktidar cenahının bahsettiği gibi Suudi muhalifi filan değil. Devleti eleştiriyor ama Monarşinin bizzat beslediği biri. Zaten kaşıkçı da daha birkaç gün önce kendini muhalif olarak görmediğini açıklamıştı. Belki şu andaki Suudi yönetimine kendi iç çatışmalarından dolayı eleştiriler yöneltiyor olabilir. Ama Suudi sisteminin bir parçası ve ihtimal ki bir iç hesaplaşmanın kurbanı oldu.

Yine de eldeki bu kadar kısıtlı veriyle öldürüldü demek için çok erken. Hele hele 15 parçaya bölünüp kaçırıldı filan demek, bu operasyonun bir parçası olmak demektir!

Şiddetle bu olayın hızla açığa kavuşmasını talep etmeliyiz. Bilinmezler ortaya çıkmadan ne dersek diyelim, birilerinin algısına hizmet etmiş oluruz.

Trol ve troliçeler netice ne olursa olsun onunla ilgili değildir. Hep böyle olmuştur, onlar kendilerine verilen direktife göre hareket ederler. Kaşıkçı’nın ne tür bir uluslararası çatışmanın kurbanı ya da kahramanı olduğunu bilmiyoruz henüz. Sıkıntı ise böylesi çok başlı bir olayın ortasında kalan bizlerin bu kadar bilgiyle karar verip tavır almamızdadır.

Bakalım birilerinin “muhalif gazeteci”, Erdoğan’ın bizzat “arkadaşım” dediği Cemal kaşıkçı olayı nasıl sona erecek?

Bir gün aniden ortaya çıkacak mı, yoksa iktidar çevrelerinin ve nişanlısının iddia ettiği gibi canavarca bir cinayete kurban gitmiş olarak hep bir sır olarak mı kalacak?

Şu andaki tek gerçek şu; bu olay Erdoğan iktidarını oldukça zor duruma düşürdü ve kontrolü kendilerini çok aşan böylesi bir krizi yönetebilecek çapları yok. Hilal ile Kışlakçı ile çözülecek şeyler değildir bunlar!

[TR724] 9.10.2018

Reyhanlı katliamının faili Yusuf Nazik, 310676 kod numaralı MİT görevlisi çıktı

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), 2013’te 53 kişinin hayatını kaybettiği Reyhanlı saldırısının faili olduğu belirtilen Yusuf Nazik’i Esed’in kalesi olarak görülen Lazkiye’de yakalayıp Türkiye’ye getirmesi ardındaki sır perdesi aralanıyor. İktidar medyası tarafından başarılı bir operasyon gibi sunulan Yusuf Nazik’in yaklanmasında ilginç ayrıntılar ortaya çıktı.

GriHat Haber sitesinde Ali Ata’nın özel haberine göre, başarı diye sunulan operasyon aslında Lübnan mafyasıyla pazarlıktan ibaretti. MİT, kendi mensubunu 7.5 milyon dolar karşılığında teslim aldı.

Haberlerin veriliş şekli konuyu takip edenlerin kafasını hayli karıştırmış olsa da Yusuf Nazik savcılığa daha çıkarılmadan önce kamera karşısına geçirilip konuşturuldu. Nazik’in teşekkür eder mihvalde konuşması ve Suriye’ye meydan okuması ilginçti; “Suriye’deki arkadaşlarıma sesleniyorum yol yakınken dönün, Türk devleti bize sahip çıkar. Suriye devletine de sesleniyorum; Türkiye devleti çok büyüktür. Bunun hesabını elbet sizden soracak”. Patlayıcıları Suriye’den Türkiye’ye soktuğunu anlatan Nazik, itirafçı bir eylemciden çok propaganda yapar gibi konuşuyordu.

‘YUSUF NAZİK MİT’İN AKTİF ELEMANI’

Yusuf Nazik’in gerçek kimliği ve Reyhanlı saldırısına geçmeden önce Nazik’in nasıl ele geçirildiği, bir güç tarafından mı teslim edildiği noktasına yoğunlaşmak gerek. İddiaya göre MİT Lazkiye’ye hiç gitmediği gibi Nazik’i de “milli bir operasyon” ile yakalayıp getirmemişti!

MİT’in halen aktif elemanı olan Yusuf Nazik, (sorgu tutanaklarında net bir şekilde anlatılıyor) Haziran ayından beri Suriye’den kaçırılıp Lübnan’a götürülmüştü. MİT haziran başından beri elemanını alabilmek için çaba gösteriyordu. Tahran zirvesinden eli boş dönen Türkiye hem iç siyasette kullanıp sükse yapmak hem de uluslararası arenada Esed aleyhine kullanmak için operasyonunun düğmeye bastı ve Nazik birden kıymete bindi.

LÜBNAN MAFYASI NAZİK’İ MİT’E 7.5 MİLYON DOLARA TESLİM ETTİ

Lübnan mafya grupları tarafından kaçırılan Yusuf Nazik için Türkiye MİT üzerinden pazarlığa oturmuş ancak mafyanın istediği para çok olunca önce vazgeçmişti. Tahran zirvesi sonrası kıymeti artan Nazik için MİT sarayın da emriyle bedeli ne olursa olsun mafyadan alınmak istendi. Yeni bir pazarlık başladı ve Nazik mafya grubuna 7.5 milyon dolar verilerek Lübnan’dan getirildi. Oysa daha önce Lübnan mafyası sadece 1.5 milyon dolar istemişti ama son pazarlıkta MİT ısrarcı olunca mafya fiyatı artırdı.

İddiaya göre Lübnan’da insan kaçırıp para kazanan grup (2012’de bir Türk işadamını aynı gurup kaçırmıştı) Yusuf Nazik’i 2 gün süren pazarlıklar sonunda Beyrut’a getirip MİT’e teslim etti. Nazik önce Ankara’ya ardından Hatay’a götürüldü.

Reyhanlı saldırısından sonra Recep Tayyip Erdoğan her seferinde Esed’i suçlamış ve Suriye’ye müdahale için hem içte hem dışta bu konuyu malzeme yapmaya başlamıştı. Her şey durulmuşken hatta davada adı geçen diğer kişiler hala görevdeyken ve Türkiye İdlib konusunda sıkışmışken şüphesiz Ankara için Yusuf Nazik’in yakalanmış olması hayat öpücüğü etkisi yaptı. Reyhanlı üzerinden İdlib ve Suriye’ye yönelik adımların Türkiye’ye ne kazandıracağı merak konusu.

‘YUSUF NAZİK, 310676 KODUYLA MİT’E DÜZENLİ İSTİHBARAT VERİYORDU’

Olayın diğer bir boyutu ise Reyhanlı olayına dair gerçeklerin gizlenmek istenmesi de var. Yusuf Nazik her ne kadar Türkiye tarafından arananlar listesinde adı yer alsa da aslında hiç aranmadığı da ortaya çıktı. Hatta Nazik’in 2017 yılında 13 kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı kayıtlara geçti. Nazik. Haziran ayı başında ortadan kaybolmasına kadar 310676 koduyla MİT’e düzenli istihbarat sağlamış Nazikten haber alamayan MİT, elemanını izini sürmeye başlıyor ve Lübnan’da olduğunu öğreniyor.

Reyhanlı saldırısının bir numaralı tutuklu sanığı Nasır Eskiocak, verdiği ifadesinde Nazik’in MİT mensubu olduğunu ve dönemin bakanlarından Sadullah Ergin ile özel telefon hattıyla sık sık görüştüğünü anlatmıştı. Suriye’de MİT ile çalışan Türkmenler tarafından yakalanıp Türkiye’ye getirilen Nasır Eskiocak, Nazik’in hem kaçakçılık yaptığını hem de MİT adına çalışmaya devam ettiğini söylüyor.

Nazik savcılık sorgusunun yapılmasının ardından Reyhanlı davasının görüldüğü Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. Mahkeme, pişmanlık yasasından yararlanmak istediğini belirten Nazik’in tutuklanmasına karar verdi.

HABERİN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

[TR724] 9.10.2018

Her an her yerde her şey olabilir [Tarık Toros]

Hem çok şanslı,

Hem de çok bahtsız bir nesiliz.

Şanslı nesiliz:

Fabrika ayarlarına dönen dünyayı gözlerimizle gördük ya…

Ölsek de gam yemeyiz.

Bahtsız bir nesiliz:

Medeniyetler yıkıp medeniyetler kuran…

Aya çıkan insanlık, çukurlaştıkça çukurlaşıyor.

Her geçen gün, daha güvensiz hissediyoruz.


**

ABD’de…

30 yıl önce yaşandığı iddia edilen bir cinsel taciz olayı…

Oscarlı Kevin Spacey’yi bitirdi.

Son filmindeki sahneleri, gösterime haftalar kala çıkarıldı.

Aynı Amerika’da, mevcut Başkan henüz seçilmeden…

12 kadın taciz iddiasında bulundu, basın toplantısı yapanlar oldu.

Trump ne yaptı peki?

Evlere şenlik:

O da, geçmişte Clinton’ı tacizle suçlayan kadınlarla basın toplantısı düzenledi.

Yine seçimden önce…

Açık unutulan bir mikrofona yaptığı konuşması yayımlandı, yalanlamadı.

Orada, “Güzel kadınlara otomatikman ilgi duyuyorum. Mıknatıs gibi. Beklemiyorum. Ve yıldızsan bunu yapmana izin verirler. İstediğini yapabilirsin. Ne istersen yapabilirsin” gibi laflar ediyordu, ağzı fena halde bozuk biçimde…

Seçildi.

İki senede etrafındaki kurmay kadrosunun tamamı dağıldı.

Yarısı, hapis cezasından yırtmak için itirafçı oldu.

En son:

Yüksek mahkemeye aday gösterdiği yargıç hakkında taciz iddiası ortaya atıldı.

1 sene önce benzer iddia Kevin Spacey’nin kariyerini bitirirken…

Kadının yeminli ifadesine rağmen yargıçın adaylığı senatoda onaylandı.

Hayat boyu yüksek mahkeme üyesi seçildi.

Trump kaç gündür zaferini kutluyor.


**

Uluslararası adli polis teşkilatına ne diyoruz: İnterpol.

Suçları önlemek, suçluları yakalamak için var.

İnterpol’de arama bülteni çıkan suçlunun, üye 190 ülkede işi çok zor.

Şimdi sıkı durun:

İnterpol’ün başkanı kayıp.

Çin’de kayboldu.

En son Çin hükümeti, gözaltına alındığını açıkladı.

İnterpol ise istifasını duyurdu.

Allahım sana geliyorum.


**

Washington Post’ta çalışan Suudlu gazeteci…

Nikah işlemleri için gittiği konsolosluktan bir daha çıkamadı.

Konsolosluk nerede: İstanbul.

Erdoğan dedi ki:

“Cumhurbaşkanı olarak takibindeyim, kovalıyorum.

Buradan çıkacak sonuç neyse dünyaya bildireceğiz.”

Güler misin ağlar mısın.

İki hafta önce…


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü’nün şöyle konuştu bir ülkede oluyor bu:

-Teröristler Türkiye’nin nefesini enselerinde hissedecek.

-Kosova’da olduğu gibi benzer operasyonlar olabilir.

-Bu Amerika olur, başka ülkeler olur.

-Her an her yerde her şey olabilir.

-Çok net cumhurbaşkanımızın talimatı var.


**

O değil de…

En çok, ana muhalefet CHP sözcüsünün lafına bayıldım:

“Türkiye, 3. Dünya ülkelerinin topraklarında operasyon düzenlediği bir ülke oldu.”

[Tarık Toros] 9.10.2018 [TR724]

Hiç komik değil! [Semih Ardıç]

Saray talimatla krizden çıkılacağına cidden inanmış görünüyor. “Biz bize yeteriz, kimseye ihtiyacımız yok.” sözlerinin altı boş olsa da tavırlar “tok satıcı” tavrı…

Her seçimden evvel yaptıkları gibi 31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne kadar bankaların ensesinde boza pişirilecek.

Kredileri geri çağıran bankacılar halihazırda sigaya çekiliyor. Çok yakında bankaların sermaye yeterliliğinin nasıl azaldığına dair haberler okuyacaksınız…

BANKACILAR İSTİFA EDİYOR

Baskı o kadar şiddetli ki bazı şube müdürleri, risk değerlendirme yöneticileri arasında istifa edenler var. Bankacılığı tamamen bırakanların sayısı da artıyor. İmza atılacak evrakın taşıdığı riski varın siz hesap edin.

Bankacılık Kanunu’na göre batık kredide imzası olan herkes nitelikli zimmet suçundan muhakeme ediliyor. 21 seneye kadar ağırlaştırılmış hapis cezası hükmü var.

Talimatla idare edilen serbest piyasanın son misalini Türkiye Bankalar Birliği (TBB) verdi.

Ağustosta doların 6,82 TL’ye kadar tırmandığı günlerde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak banka genel müdürlerini toplamıştı.

O günlerde zordaki firmaları kurtarma paketi hazırlanacağı belirtilmişti.

BANKALAR BİRLİĞİ’NİN HAZIRLADIĞI PAKET

Neredeye iki ay geçti ve TBB yazılı bir beyanat verdi. TBB 15 milyon TL’ye kadar olan nakdi kredi borçlarının 36 ay vade ile yeniden taksitlendirilebileceğini kaydetti.

30 Nisan 2010’da vadesi dolacak krediler yeniden yapılandırılacak. Firmalara 6 ay anapara ödemesiz olmak üzere 24 ay daha vade hakkı tanınacak.

Kararın bankalar nezdinde herhangi bir hükmü yok. Zira Saray baskısından bunalan Bankalar Birliği idare-i maslahattan bir paket hazırladı ve kararların “tavsiye” niteliğinde olduğunun altını çizdi.

Banka kendi müşterisini zaten tanıyor. Müşterinin ödeme kabiliyeti varsa böyle bir tavsiye kararına niye ihtiyaç duysun? Dostlar alışverişte görsün… O kredi batsa da tahsil edilse de her nevi mesuliyeti bankaya ait.

BANKALAR SENELİK FAİZİ YÜZDE 50’YE ÇIKARDI

Madalyonun diğer tarafına bakınca kararın hayli pahalı bir tavsiye olduğu anlaşılıyor.

Yeniden yapılandırma akdî faiz oranı ile tahakkuk edecek.

Halihazırda ticarî kredilerin faiz oranları yüzde 2,40 ila yüzde 3,70 arasından değişiyor. Senelik yüzde 50 faiz talep ediyor bankalar.

İki-üç ay evvel yüzde 20 faiz yükünü bile kaldıramayan küçük ve orta boy işletmelere (KOBİ) “müjde” diye takdim edilen paketle adeta işadamları ile dalga geçiliyor.

1 milyon TL borcu 36 ay vadeye akdi faizle yayınca bankanın alacağı tutar 1 milyon 800 bin liraya tırmanıyor. Üç senede 800 bin lira sadece finansman maliyeti.

Diğer girdi maliyetleri, kur artışının getirdiği riskler dahil edildiğinde böyle bir yükün altından kalkabilecek şirket kaldı mı Türkiye’de?

FAİZ ARTTIKÇA MALİYET DE ARTACAK

Kamu ya da özel banka farkı yok neredeyse tamamı aynı oranlarla kredi tahsis ediyor.

Akdi faiz olduğuna göre müteakip aylarda faiz artışı faturayı kabartacak. Değişken faizle kredi kullandıkları için her faiz artışı KOBİ’lerin belini bükecek.

Eylül ayı sonu itibarıyla imalat sanayiinde enflasyon (ÜFE) yüzde 46’ya çıktı. Faizlerin yönü yukarı.

TBB Başkanı Hüseyin Aydın, “17 Ağustos 2018 tarihinde ekonomik faaliyetin desteklenmesine yönelik olarak yapılabileceklere ilişkin, takdiri üyelerimize ait olmak üzere tavsiye niteliğinde karar almış ve üyeler ile paylaşmıştır.” diyerek vaziyeti kurtardığını zannedebilir.

YARAYA MERHEM OLMAKTAN UZAK

Bakan Albayrak’ın talimatını yerine getirmiş olmak için hazırladıkları kredi paketinin firmaların yarasına merhem sürmesi bir tarafa yarayı delik deşik edecek kadar yüksek bir maliyeti var.

Hele hele büyük şirketleri, holdingleri ayırıp onlara cazip şartlarda kredi tahsis ederken KOBİ’lerin beklentisini yükseltip nihayetinde böyle bir tavsiye kararı açıklamak hiç komik değil.

O maliyetlerle kimse o kredilerin vadesini uzatamaz. Gözünü karartıp imza atan patronlar da uzatmaları oynamış olur.

Krizdeki şirketlere böyle bir paketi “müjde” diye haber vermek de hiç komik değil!

[Semih Ardıç] 9.10.2018 [TR724]

Arka plakasını okuyabilen şoför! [Naci Karadağ]

Taksiciler aleminde meşhur bir deyiş vardır.

“O kadar hızlı manevra yapıyor ki, direksiyondayken kendi aracının arka plakasını okuyabiliyor!”

Galiba Tayyip Erdoğan da böylesi bir seviyeye ulaşmış durumda. Ülkenin direksiyonu nicedir paranoyaları, hezeyanları gündelik değişimlere uğrayan bir zihniyetin ve zatın ellerinde. Tekerler bazen uçurum kenarından güçlükle kurtarılıyor, direksiyona var gücüyle abanıp, “yok bişey, yok bişey” diyerek yolculara uyumaya devam etmeleri söyleniyor. Müthiş bir manevra doruğuna ulaştı.

Geçtiğimiz günlerde bir yazıda bahsetmiştim.

Recep Erdoğan gerçeklik hissini tamamen yitirdiği yetmiyormuş gibi, kendi gerçekliğini üretip, ülkenin bu gerçekliği referans almasını istiyor.

Oysa Saray’ın dışı öyle değil ve Saray mıntıkasının dışında bambaşka bir ülke oluştu.

Tüm diktatörlerin hayatlarında benzer bir aşama vardır.

Hatta meşhurdur, bir gün diktatör tebdil-i kıyafet eder ve sokağa çıkar. Gördüğü tablo, sahip olduğunu zannettiği ülke ile alakasızdır ve büyük hayal kırıklığı yaşar.

Diktatörün çevresine kurulan yapıların teme özelliği de budur aslında. Her şeyin efendilerinin istediği gibi olduğuna onu inandırmaktan başka amaçları yoktur.

Raporları öyle yazarlar, haberleri öyle verirler, istatistikleri öyle ayarlarlar…

Erdoğan’ın sın Kızılcahamam konuşmasının tek cümlelik özeti de budur sanırım:

Reis artık direksiyon hakimiyetini tamamen yitirmiş durumda.

Bu sebeple anlık fevri manevralar ile kurtarmaya kalkışıyor ama her hamle aracı toparlamak yerine daha da dengeyi bozuyor ve kontrolü daha çok kaybettiriyor.

İslamcı entelektüeller için tam bir hayal kırıklığı olan Ömer Çelik önceki gün, Erdoğan’ın bir sonraki toplantısında önemli açıklamaları olduğunu söylemesi de böyle bir şeydi.

McKinsey hamlesiyle her şeyi daha da kötü hale getiren ekonomi yönetimi ve iktidar çevreleri bir yandan korkudan titrerken diğer yandan Reis’in nasıl bir panik manevra yapacağını merak ediyorlardı.

Ve şapkadan iki büyük skandal çıktı.

İlki Kürt meselesiyle ilgili.

Erdoğan, hayal kırıklığı Ömer Çelik’in müjdelediği konuşmasında şöyle dedi:

“Bu seçimlerde, teröre bulaşmış olanlar sandıktan çıkarsa, anında gereğini yapıp, kayyum tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz.”

Hem Kürt seçmene, hem de Kürt muhalefete net bir mesajdı bu. Onların iradesinin artık önemsiz olduğunun paradigmasını oluşturduğunun ilanıydı.

Yani; istediğinize oy verin sonuç benim dediğim gibi olacak.

Bu ülkede demokrasinin öldüğünün net göstergesiydi bu cümleler.

Artık seçime bile gerek yoktu Erdoğan’a göre.

Beğenmeyip, terörist dediği kişileri seçilse bile bırakınız bir makama oturtmayı, aksine hapse attıracaktı.

Kaldı ki, Erdoğan’ın hain ve terörist kriterlerini hepimiz biliyoruz.

Kendisini desteklemeyen, onaylamayan herkes teröristtir ona göre.

Ülke iki kitleden oluşur Erdoğan Cumhuriyeti’nde, Erdoğan’ı destekleyenler ve hainler… Üçüncü bir kitle yoktur.

Erdoğan’ın çevresine örülen dikta duvarlarının ustabaşıları, patronlarını memnun etmek adına sonunu da hızlandırdıklarını bilmiyorlar mı?

Yoksa Amerika meselesinde CHP’ye giydireceğim diye meseleyi İnönü’ye kadar götürmenin mantığını kim açıklayabilir.

Üstteki fotoğrafı gösterip,

“İşte görüyorsunuz, elindeki bayrak dikkat edin Türk bayrağı değil. Elindeki bayrak Amerika. Bu da İnönü. Bunların geçmişi hep böyle. Dün neydi ki bugün ne olacak? Yaptıkları iş bu. Bunu elinde niye taşıyor? Bu bir teşekkürname, bunun için taşıyor.” cümlelerini sarf etti Erdoğan.

Tarihi hatalardan biriydi.

Belki de art niyetli bir danışmanın tuzağına düşmüştü yine bilemiyorum. İnönü’nün elindeki diğer bayrağın Türk bayrağı olduğunu bilmiyorsa durum hazindi. Bilip de bile bile kullandıysa tam felaket!

O anın başka bir açıdan görseli ise şöyledir:

Life dergisinin arşivinde duruyor G. Reitz’in çektiği tüm fotoğraflar…

Kaldı ki Erdoğan kendi kalesine bir de gol atıyordu bu görseli kürsüden sallayarak.

Tamam, bir dediğini hemen ertesi gün inkâr edebiliyor, tam tersi açıklamalarda bulunabiliyordu artık. Bu onun karakteristiği olmuştu.

Amerika ile ilişkilerinde de hiç olmadığı kadar yakın hissediyordu ya da her türlü kötülüğün Amerikan menşeli olduğuna inanıyordu.

Ama şöyle bir görsel de hala durmaktadır arşivlerde:

2005 yılında ülkede yükselen Amerikan karşıtlığının faturasını CHP’ye kesmişti. Kendi hafızasının boyu artık dakikalara kadar düşmüştü ama o dönem şöyle demişti: “Talihsizlik CHP’nin ABD karşıtı olmasıdır!”

İki türlü ihtimal var. Belki her iki ihtimal da geçerli bilemiyorum.

Birileri Erdoğan’ı mantık ve iz’andan öylesine uzağa fırlatıyor ki, kısa süre sonra ağzıyla kuş tutsa ciddiye alınmayacak.

Ve Erdoğan ciddi insanların, devletlerin, kurumların filan kendisini ciddiye almamasını önemsemiyor. Halk yutmaya devam ettikçe bu yönteminden asla cazgeçmeyecek…

Halk…

Hangi halk mı?

İş bu tablodaki…

[Naci Karadağ] 9.10.2018 [TR724]

Kürt sorunu üzerinden Erdoğan diktatörlüğünü okumak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Kürt sorununun ve Kürt politikalarının Türkiye’de demokratikleşme sürecinin sekteye uğraması ve sonrasında da hukuk devletinin tümüyle ortadan kalkmasına yol açan sivil darbeyle sonuçlanması arasında ne gibi bir ilişki var? Kürt sorunu, bugünkü diktatörlüğün kurulmasında nasıl manivela görevi gördü? Önce var olan devlet mimarisinin kendi içinde kurduğu güvenlik sigortaları nasıl ortadan kaldırıldı? Sonrasında demokratikleşme çerçevesinde derin devlet nasıl tasfiye edildi? İlerleyen dönemlerde neden derin devlet yeniden küllerinden doğdu? Neden derin yapılar bugün rejimi ve Erdoğan’ı destekliyor? Neden MHP (özellikle de Devlet Bahçeli) Erdoğan ve AKP’ye retorik olarak en ağır saldırıları yaparken, bir anda yön değiştirerek Saray’ın en has müttefiki oluverdi? Niçin CHP rejimi eleştiriyormuş gibi yaparken, esasında rejimin retoriğini benimsiyor ve Erdoğan’ın kendisini meşrulaştırmasına katkıda bulunuyor? Sağ ve sol eğilimli nasyonalizm (milliyetçilik ve ulusalcılık) ideolojisinin ortak noktaları nedir? Bu yazıda bunları Kürt sorunu merkezinde analiz etmeye çalışacağım.

Geriye-demokratikleşmenin veya demokratik erozyonun en önemli faktörlerinden biri şüphesiz ki Kürt sorunu ve Kürt sorununa yönelik izlenen politikalardır. Bu konuda Çözüm Süreci bir milat da olsa, sorunun kökeni daha derinlerde. Çünkü PKK ile görüşmeler 2009 yılında Oslo’da başlatılmıştı. Yine aynı yıl Habur sınır kapısından giriş yapan PKK militanlarını on binlerce Kürt karşıladı. Bunu ulusalcı ve milliyetçi (sol ve sağ nasyonalist) kesimler hala bir “ihanet” olarak algılıyor. 2011’de Hakan Fidan’ın Oslo “müzakerelerine” ilişkin ses kayıtları internette yayınlandı. Bu kayıtlardan Mit Müsteşarı’nın “özel temsilci” sıfatıyla İmralı’da Öcalan ile ve başka PKK’lılarla görüştüğü anlaşılıyor. Yine 2011’de Roboski katliamı yapıldı; F-16 savaş uçakları sivil vatandaşları bombaladı ve 35 Kürt vatandaş hayatını kaybetti. Bu saldırının neden üzeri kapatıldı? Bu önemli bir soru!

Aralık 2012’de dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorununu çözmek için hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmeler yapıldığını söylemesi ve İmralı Süreci’nin (sonradan Çözüm Süreci olarak adlandırıldı!) başlatılması oldu. Şubat 2012’de MİT müsteşarı Fidan’ın şüpheli sıfatıyla savcılığa çağırılması ve hükümetin MİT’in görüşmelerdeki rolünün meşru ve yasal olduğunu savunması, Türkiye’de ilk defa Gülen Cemaati ile Erdoğan/AKP arasında bir ciddi çatlak oluştuğu şeklinde yorumlandı. Özellikle Fidan’ın savcılığa çağırılmasının Erdoğan’ın bağırsak ameliyatı geçirdiği döneme denk getirilmesi üzerine spekülasyonlar yapılıyordu. Şubat 2012’de apar topar MİT yasası değiştirildi ve MİT mensuplarına dokunulmazlık getirildi. Esasında bu değişiklik Fidan’ı (ve Erdoğan’ı) korumak için çıkartılmıştı. Çünkü bazılarına göre MİT mevcut eski yasal çerçeveye göre yetki alanı dışında hareket ederek suç işlemişti. Erdoğan, ileride MİT müsteşarının kendi emriyle teröristlerle devlet adına “müzakere yapmak” üzere “müzakereci” olarak görevlendirilmiş olmasının başını ağrıtacağını biliyordu. Vatana ihanet suçunun önünü almak adına alınan siyasi risk hafifletilmeye çalışılıyordu. Ama elbette derin yapının yasal prosedüre göre hareket etmediğinin de bilincindeydiler. Zira özellikle darbe gibi olağanüstü şartlar sonrasında yargılanacaklarını görmeleri için, yakın dönem Türk siyasi tarihine bakmaları yeterliydi. Bu nedenle yasal zemini, daha önce yaptıkları faaliyetleri örtecek şekilde yeniden düzenleme yolunu şeçtiler.

Mart 2013’te, yani Çözüm Süreci’nin resmen başlatılmasından yaklaşık üç ay sonra, Öcalan’ın PKK’nın silah bırakacağına ve PKK militanlarının Türkiye sınırları dışına çıkartılacağına dair mektubu Diyarbakır’da Newroz kutlamaları esnasında okundu. Mektubun en önemli yanı, PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakma kararıydı şüphesiz. Tüm bunlar, hem Avrupa Birliği sürecinde yapılan demokratikleşme reformları ve AB’nin liberal-demokratik müktesebatının Türk hukuk müktesebatına aktarılması, hem de yine bu çerçevede Türkiye’deki askeri-bürokratik vesayet mekanizmasının (derin devlet) siyasi sistemden ayıklanması sonucunda gerçekleşebilmişti. AKP ve Erdoğan, gerek AB sürecinde, gerek vesayet sisteminin sonlandırılmasında, gerekse de Kürt sorununa siyasi çözüm getirmeyi hedefleyen Çözüm Sürecinde ana karar alıcıydılar; siyasi sorumluluğu tümüyle üstlenmişlerdi. Başka bir ifadeyle, sürecin sonunda ortaya çıkacak tablonun olumlu ve olumsuz yönleri, kendilerine mal edilecek, özellikle olası olumsuzlukların faturası onlara kesilecekti.

Türk devletinin genetik yapısı Türk milliyetçiliğine kodlandığı için, Kürtlerin Türkiye’de anayasal veya hukuki statü elde etmeleri ihtimali, sadece derin devleti oluşturan askeri-bürokratik elitleri değil, aynı zamanda Milliyetçi Hareket’i (ülkücüleri, nizamı alem ülkücülerini ve diğer türevleri) ve ulusalcı solu (CHP içinde çok önemli ağırlığa sahip bir fraksiyon) de rahatsız etmişti. Kürt sorununun çözülmesinin ardından, anayasal devlet mimarisinin ve hukuksal müktesebatın bir daha geriye dönüşü (en azından barış şartlarında) imkânsız hale gelecek şekilde değişmesi, derin yapı ile siyasi destekçileri (CHP ve MHP) tarafından bardağı taşıran son damla olarak değerlendirilmişti.

2008’den beri devam ede gelen Ergenekon davaları sürecinde, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) demokratik açılımlardan ve ileride Kürt sorununa siyasi çözüm girişiminden rahatsız olabilecek bir grubun, şartlar olgunlaşırsa darbe yapabilecek şekilde hazırlıklar yaptığı tespit edilmişti. Her ne kadar bu hazırlıklarla alakası olmayan subayların da haksız yere sürece dâhil edilerek mağdur edilmeleri bir gerçek de olsa, davalarda esas odaklanılan meselenin – darbe hazırlığı – gerçek olduğunu destekleyen önemli kanıtlar ve göstergeler var. Zaten ortaya çıkartılan darbe hazırlıklarının “harp oyunu” olduğu (yani böyle hazırlıklar yapıldığı), suçlanan üst seviye TSK personelince de reddedilmemişti.

Fakat detayı bırakalım, yine konuya dönelim. Derin devletin karar alma mekanizmalarından ayıklanması büyük oranda gerçekleştikten sonra, Erdoğan ve AKP – yukarıda ele alındığı üzere – Çözüm Süreci’ni başlattı. Derin devletin tasfiyesinde (ve diğer genel politikalarında) yoğun olarak Gülen Cemaati ile işbirliği yapan AKP ve Erdoğan’ı, liberal-demokratik kesimler ve Kürtler de destekledi. Bu AB ve demokratikleşme destekçisi paydaşlar, demokratikleşme sürecinin Türkiye’de demokratik çıtayı yükselteceğine ve Türkiye’yi güçlendireceğine inanıyordu. AKP çevresi de tümüyle bu fikirdeydi. Yüzlerce makale var, bugünkü havuz medyasında yazan yazarların kaleme aldığı, bu süreci öven. Bugün savunduklarının tam tersini savunuyorlar o yazılarında. Yine akademiyada kalem oynatan AKP destekçilerinin – mesela SETA tayfasının – Kürt açılımı, Çözüm Süreci, demokratikleşme vs. konularda yazdığı onlarca akademik makale internette hala duruyor. İsteyenler ufak bir araştırmayla bu makalelere ulaşabilir. Yani Aralık 2012’de Erdoğan PKK lideri Öcalan ile kendi talimatı doğrultusunda görüşüldüğünü medya ile paylaştığında, AKP çevresi ve tabanı bu sürece şüphesiz ki çok büyük oranda destek vermekteydi. Öyleyse ne oldu da pozisyon değiştirdiler? Bunu anlamak çok önemli; zira bugünkü rejimin kurulmasında (sivil darbenin meşru hale gelmesinde) ve konsolide olmasında, ardından da anayasal değişiklikle fiili diktatoryal yapının de facto rejime dönüşmesinde, bu süreci anlamak ve izah etmek çok hayati önemde.

2013 yazında başlayan Gezi olayları ve yine aynı dönemlerde Mısır’da İslamcı Müslüman Kardeşler hareketinin Cumhurbaşkanı Mursi’nin anti demokratik ve dayatmacı politikaları karşısında gerçekleşen askeri darbe, AKP ve Erdoğan üzerinde önemli bir etkide bulundu ve bir fay hattı oluşturdu. Gezi olayları kısa zamanda kitlesel protesto gösterilerine dönüştü. Erdoğan, kendisinin de askeri bir darbe ile devrileceğinden korkuyordu. Gezi olaylarının olası bir askeri darbeyi tetikleyebileceğinden endişeleniyordu. Bu nedenle Gezi’de asimetrik bir güç kullanımına başvurdu. 17 Aralık 2013 tarihinde başlatılan soruşturmalar üzerine patlak veren yolsuzluk skandalı, Erdoğan hükümetini 7 şiddetinde bir deprem gibi sarstı. Kabinedeki dört bakan, onlarca bürokrat, rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihalede fesat, kaçakçılık gibi çok ciddi fiillerle suçlanıyordu. Suçlanan kişilerin ses kayıtları internetten yayınlanıyordu. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın oğlu Bilal ile yaptığı telefon görüşmeleri, “paraların sıfırlanması” ile alakalı Erdoğan’ın talimatları, skandalın ucunun en tepeye kadar uzandığını kanıtlıyordu. Bu skandalın şüphesiz küresel ilişkileri ilgilendiren bir boyutu da vardı: Reza Zerrab adında bir İranlı, İran ile Türkiye arasında bir köprü kuruyor, nükleer programı nedeniyle yaptırımlara tabi tutulan İran’ın parasını hayali bir altın ticareti çerçevesinde Türkiye’deki kamu bankaları üzerinden aklıyordu. Bu “çamaşır makinesinden” elde edilen komisyonların bir bölümü haklarında soruşturma açılan dört bakan tarafından rüşvet olarak alınmıştı. Bu bakanlardan biri olan Erdoğan Bayraktar, sıkışınca, eğer kendisi suçlanıyorsa Tayyip Erdoğan’ın da suçlanması gerektiğini, çünkü ne yaptıysa “başbakanın talimatı ve bilgisi ile” yaptığını söylüyordu! Erdoğan’ın işi gerçekten çok zordu. İstifa ederse, ucunda Yüce Divan’da yargılanma olacak bir hukuk süreciyle karşı karşıya kalacaktı.

Olayların bundan sonraki bölümü çok enteresan! Erdoğan’ın hukuki süreci akamete uğratmak dışında bir şansı kalmamıştı. Fakat bunu yapacak gücü yoktu. Çünkü her ne kadar iktidarda da olsa, görece bağımsız olan yargı üzerinde mutlak bir hâkimiyeti yoktu. Yargıda derin devlet – eski vesayetçi sisteme içten bağlı bir odak – çok etkindi. Gülen Cemaati’nin yargıdaki artan etkinliğinden rahatsız olan bu kesim, uzun süre AKP’yi ve Erdoğan’ı yargıyı Cemaat’e peşkeş çekmekle suçlamış, Erdoğan’ı yargıdaki durumun baş sorumlusu ilan etmişlerdi. Haksız mıydılar? Şu bakımdan haklıydılar: Erdoğan ve AKP hükümeti Yargı da dâhil Türkiye’de gerçekleşen tüm politikaların (kadrolaşmalar da dâhil) birincil ve esas sorumlusuydu. Siyasi sorumluluk Erdoğan’daydı.

Bu noktada, benim varsayımın şu: daha önce tasfiye edilen ve birçoğu da hapiste olan derin devlet, Erdoğan’a işbirliği teklif etti. Erdoğan’ı ve ekibini “kurtaracaklar”, ama karşılığında Kürt siyasetini kendi arzuladıkları şekilde kurgulayacaklar ve uygulatacaklardı. Elbette diğer beklentileri, Cemaat’in devletten tasfiyesiydi. Bu son noktada zaten Erdoğan ile tam bir uyum içindeydiler. Erdoğan Cemaat’i kendisine rakip gördüğünden ortadan kaldırmak istiyordu. Cemaat’in daha “sivil” bir söylem içinde olması, küresel alanda etkin konumu ve evrensel bir dili tercih etmesi yanında, Cemaat’e bağlı veya yakın isimlerin – yetişmiş insan kaynakları nedeniyle – devlet birimlerinde yoğunlaşması, Erdoğan’ın da derin yapının da rahatsız olduğu bir durumdu. Kısaca, derin yapı Erdoğan’ı kurtarmak üzere Kürt siyasetini şahinleştirmek ve Cemaat’i tasfiye etmek konusunda anlaştılar.

Tek mesele TSK içerisindeki dengelerdi. Çünkü TSK’da herkesin malumu olan birbirinden farklı fraksiyonlar veya cuntalar mevcuttu. Bunların en etkili olanı, sivil otorite altına girmeyi kabullenmiş, NATO ve Batı yanlısı subaylardı. Demokratikleşmeyi sindiren ve “NATO standartlarında” bir ülkeyi kabullenen bu subaylar, derin devletçi subaylardan ideolojik olarak oldukça farklı düşünüyorlardı. Zira derin devletçi subaylar, demokratikleşmenin Kürtlere otonomi ve hatta gelecekte federal bir Türkiye’de kurucu unsur olma hakkı vereceğini düşünüyorlardı. Bu nedenle Batı ittifakının (özellikle AB perspektifinin) Türkiye’nin üniter yapısına ve toprak bütünlüğüne zarar vereceğini ileri sürüyorlardı. Bu nedenlerden dolayı, derin devletçiler Avrasyacı (Rusya ile stratejik ortaklık üzerine bina edilecek) bir yaklaşımın doğru seçim olacağı kanısındaydılar. İşte bu bölünmüşlük içindeki TSK’da, 15 Temmuz sonrasında Batıcı kanat, darbecilikle ve “FETÖ’cü olmakla”  suçlanarak tümüyle tasfiye edildi. Erdoğan buna razı oldu, çünkü başka şansı yoktu. Dahası, Batı ile yaşanacak bir kırılma ve Batılı değerler sisteminden kopuş, uzun vadede kendi İslamcı ajandası için de gayet olumlu olacaktı. Bu durumda, Avrasyacılar ile Milli görüşçü İslamcılar, Batılı değerlere bağlı olmayacak bir “Avrasya oyucusu” Türkiye konusunda – en azından şimdilik – anlaşmışlardı. Bu ortaklığın iki önemli kurbanı olacaktı: Kürtler ve Gülen Cemaati.

Bu yazıda Kürt sorunu üzerinden Erdoğan diktatörlüğünü okumaya çalıştım. Devamını bir sonraki yazıda Cemaat üzerinden ele alarak analiz etmeye çalışacağım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.10.2018 [TR724]

Sürpriz sezonun sürpriz golcüleri [Hasan Cücük]

Alışık olmadığımız bir futbol sezonu yaşayacak gibiyiz. İngiltere’de Manchester City, Chelsea ve Liverpool arasında sıra dışı bir şampiyonluk yarışının güçlü işaretleri var. İspanya’da Barcelona ve Real Madrid puan kaybetme yarışına girince Sevilla aradan sıyrılıp, liderlik koltuğuna oturdu. Almanya’da Bayern Münih son 3 haftayı 1 puanla kapatınca ligde 6. sıraya kadar düştü. Real Madrid, Barcelona ve Bayern Münih taraftarını üzen puan kayıplarına üst üste imza atarken, Fransa’da Paris Saint Germain, İtalya’da Juventus tüm maçlarını kazanıp, kayıpsız yollarına devam ediyorlar. Takımlarda görülen düşüşü bir benzeri gol kralı adaylarında gözüküyor.

Süper Lig’de geçen sezonun gol kralı Bafetimbi Gomis’in sezon başında ülkemizden ayrılmasıyla krallık yarışı gözler İslam Slimani, Burak Yılmaz ve Vagner Love gibi forvetlere çevrilmişti. Aradan aradan geçen 8 hafta sonunda bu isimlerin yerinde sürpriz oyuncular gördük. Kasımpaşalı Mbaye Diagne attığı 8 golle yarışta ilk sırada bulunuyor. İkinci sırada bulunan Yasin Öztekin adı herkes için sürpriz oldu. Galatasaray’da tutunamayıp Göztepe yolunu tutan Yasin Öztekin attığı 5 golle sezona iyi başlayan oyunculardan oldu. Yasin ile aynı sayıda gol atan Trabzonsporlu Hugo Rodallega ve Konyasporlu Mustapha Yatabare sezonun sürpriz golcüleri oldu.

İspanya La Liga’da gol kralı denince uzun yıllar akıllara sadece iki isim geliyordu; Cristiano Ronaldo ve Lionel Messi. Krallık iki oyuncu arasında gidip gelirken, araya 2015-16 sezonunda Barcelonalı Luis Suarez girmişti. Ronaldo’nun İtalya yolunu tutmasıyla yarışta Messi’nin yalnız kaldığı yorumları yapılıyordu. 8 hafta sonunda krallık yarışında ilk sırada kimsenin tanımadığı bir isim olan Christian Stuani bulunuyor. Girona formasını giyen Stuani, takımının attığı 10 golün 8’ine imza atarak Messi, Suarez, Benzema, Diego Costa ve Antoine Griezzman gibi forvetleri geride bıraktı. İkinci sırada Sevillalı Andre Silva 7 golle bulunurken, son iki yılın kralı Messi 6 golle üçüncü basamakta yer alıyor.

İngiltere Premier Lig’de geçen sezona Mısırlı Muhammed Salah damga vurmuştu. Liverpool formasıyla çıktığı maçlarda 32 gol atıp, krallık tacını giyen Salah sezona pek iyi bir başlangıç yapamadı. Salah’ın suskun kaldığı bu sezon attığı gollerle Chelsealı Eden Hazard yarışta ilk sıraya yerleşti. 7 gol atan Hazard’ı, tanıdık isimler Sergio Agüero ve Harry Kane 5’er golle takip ediyor. Premier Lig’de şampiyonluk yarışı gibi gol krallığı yarışınında kıran kırana geçmesi bekleniyor.

İtalya Serie A’da krallık tahtını geçen sezon attıkları 29 golle Ciro Immobile ve Mauro Icardi birlikte paylaşmıştı. Bu sezon Juventus’un Cristiano Ronaldo’yu kadrosuna katmasıyla Portekizli yıldız krallık yarışının bir numaralı favorisi olmuştu Ancak Ronaldo sezon başlayıp, maçları pas geçince yarışta diğer isimler öne çıktı. Ronaldo’nun 8 hafta sonunda 4 gol attığı Serie A’da krallık yarışında ilk sırada Genoalı Krzysztof Piatek 9 golle bulunuyor. Bu oyuncuyu 6 golle Napolili Lorenzo Insigne takip ediyor. Sezonun bitimine daha uzun haftalar var. Ancak Ronaldo’nun başı sadece sahada rakipleriyle değil, tecavüz iddialarıylada dertte. Serie A’da sürpriz bir kral görmek mümkün olabilir.

Fransa’da sadece şampiyonluğun değil gol krallarında adresi hep PSG oluyor. Bu ünvanın sahibi geçen sezon 28 golle Edison Cavani olmuştu. 9 hafta sonunda tüm maçlarını kazanan PSG, rakip ağları 32 kez sarstı. PSG’nin golcüleri olarak önplana Neymar ve Mbappe çıktı. Her iki oyuncuda attığı 8 golle yarışta ilk sırada bulunuyor. PSG’li oyuncuları attıkları 7 golle Marsilya’dan Thauvin, Bordeaux’dan Kamano ve Lille’den Bamba takip ediyor. Edison Cavani ise bu sezon 6 gole imza attı.

Almanya Bundesliga’da gol kralı denince akıllara ilk gelen isim Robert Lewandoeski oluyordu. Geçen sezon 29 gol atan Lewandowski, tıpkı kulübü Bayern Münih gibi sezona kötü başladı. Lewandowski’nin 3 gol attığı Bundesliga’da krallık yarışında 6 golle Dortmundlu Paco Alcacer bulunuyor. Bundesliga’da yarışta çok sayıda oyuncu bulunuyor. Lewandowski’nin kötü olduğu dönemde rakiplerinin arayı açmamaması Polonyalı forveti krallık yarışında iddialı konumda tutmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 9.10.2018 [TR724]

Üç vahim olay ve ilkesizliğin ağır faturası [Erhan Başyurt]

Türkiye’de son bir haftada öne çıkan üç hadiseyi (McKinsey, Kavili ve Kaşıkçı olayı) ele alalım.

Üç hadise, siyasetin ilkesi de, omurgası da olmaz ortaya koyuyor.

Üç hadise, çifte standardın ilke haline geldiğini ve evrensel değerlerin nasıl dar bir bakış açısına sıkıştığını ortaya koyuyor.

KİM CAHİL KİM HAİN?

Birincisi, McKinsey olayı.

Ekonomiden sorumlu Bakan Berat Albayrak, McKinsey denetim firması ile anlaşma imzalandığını ABD’de yatırımcılara güven vermek üzere bizzat açıkladı.

Türkiye’den çok fazla eleştiri gelince, ‘’McKinsey, icracı değil, denetimci olacak, yerli ve milli bir ekip ofis çalışmalarını yürütecek. Eleştiriler cahillikten değilse, ihanetten…’’ diye açıklama yaptı, Bakan Albayrak.

Bakan Albayrak’ın, icranın başı Cumhurbaşkanı’nın izni ve onayı olmadan bu adımı atması mümkün değil. Öyleyse de ayrı bir skandal!

Anlaşma imzalanan McKinsey’in, Erdoğan’ın ‘one mimute’ çıkışı yaptığı Davos Toplantısı’nın ve ‘tepki gösterdiği moderatörün’ olduğu oturumu ayarlayan kuruluş olduğu ortaya çıktı.

McKinsey’in, Türkiye’de batan Kömür İşletmeleri’nin ve batan uluslararası firma Enron’un da danışmanı çıktı.

Tepkiler artınca Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkıp, McKinsey ile anlaşmanın imzalanmaması talimatı verdiğini açıkladı ve ekledi ‘’Biz bize yeteriz…’’

Bakan Albayrak’a göre anlaşmaya karşı çıkanlar ‘’cahillik ya da ihanetten’’ idi, Cumhurbaşkanı’nın ifadelerinden sonra McKinsey’i savunmak ‘’cahillik ya da ihanetten’’ haline geldi.

Bakanın Cumhurbaşkanı’na, Damat’ın Kayınpederi’ne bir haftada ters düştüğü bir ülkede, kim ‘cahil’ kim ‘hain’ ayırt etmek mümkün mü?

Bakan Albayrak’a düşen ‘omurgalı bir duruş’ ile ‘hain’ ilan ettiklerinden özür dileyip en azından istifa etmek olurdu…

SAVUNMA HAKKI DA, ADİL YARGILAMA DA YOK!

İkinci olay, İstanbul Barosu eski Başkan Yardımcısı Avukat Ömer Kavili, duruşma salonundan polisler tarafından yaka paça sürüklenerek gözaltına alındı.

Kavili, müvekkili olduğu sanık ile görüşme yapmaya çalışırken, ertesi sabah kendisi tutuklandı.

Hakimin tutuklama gerekçesi, insana küçük dilini yutturacak cinsten…

‘’Kavili’nin eyleminin amacının kutsal savunma hakkı olmadığı, aksine ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalıştığı, şüphelinin eyleminin müdafisi olduğu davayı sulandırmaya çalıştığı, şüphelinin tüm bu eylemleri birlikte değerlendirildiğinde amacının halkın gözünde yargının ve mahkemelerin itibarsızlaştırmak olduğu, adalete olan güveni sarsmayı amaçladığı, eylemlerinin haber niteliği taşıyarak toplumda infiale sebep olduğu, delillerin henüz toplanmamış olması, kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin bulunması’’

Avukat, ‘’müvekkilini haklı çıkarmaya çalışmak’’tan suçlu ilan edildi.

Yetmedi, ‘ters psikoloji’, ‘davayı sulandırmak’ gibi kanunda yeri ve tanımı olmayan subjektif uydurma suçlarla tutuklandı.

Ahmet Altan gibi dünyaca ünlü bir yazar ve Nazlı Ilıcak gibi 70 yaşın üzerindeki Türkiye’nin en iyi kadın gazetecisinin, ‘‘subliminal mesaj vermek’’ gibi kanunsuz bir suç uydurma ile müebbet hapse mahkum edildiği Türkiye’de belki de bu karar şaşırmamak gerek…

Kamuoyunda haklı tepkiler yükselince, sadece bir gece Silivri’de müvekkili olduğu diğer sanıklarla aynı Cezaevi’nde yatırıldıktan sonra, Kavili yapılan itiraz üzere serbest bırakıldı.

Savunma hakkının kutsiyeti olmadığı ve adil yargılamanın olmayacağı mesajı ilgili çevrelere ve Kavili’yi verilmiş oldu.

Kavili serbest kalınca bu kez de ‘hakim teminatı’ altında kararı veren hakim hakkında soruşturma açıldı.

Malum çevreler bir taşla iki kuş vurdu ama Türkiye’de evrensel değerlerin de bir ilkenin de, hukukun da olmadığını tüm dünyaya gösterdi…

ÇALMA KAPIYI, ÇALARLAR KAPINI!

Sonuncusu, muhalif gazeteci Adnan Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda kaybolması…

Gazeteci Kaşıkçı, evlilik işlemlerine ait evraklar nedeniyle konsolosluğa başvuruyor. Evraklarının hazır olduğu söylenip, davet ediliyor. Sonrasında da oradan çıkmaz ve kendisinden de haber alınamıyor.

Nişanlısına, başına bir şey gelmesi halinde irtibat kurmak üzere isimler bırakıyor. Olay da böyle ortaya çıkıyor…

Türkiye ve uluslararası örgütler, yazılar kaleme aldığı Washington Post gazetesi haklı tepkiler gösterdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, olayın bizatihi takipçisi olduğunu açıkladı…

Suudi Arabistan’dan bir ‘istihbarat timinin’ bir kaç saat önce Konsolosluğa geldiği ve sonrasında da gittikleri bilgisi, yine Konsolosluk binasından siyah camlı bir minibüsün bir saat sonra ayrıldığı gibi haberler var.

Türk güvenlik yetkililerinin, uluslararası medyaya Kaşıkçı’nın öldürülmüş olabileceğini dair beyanları var. Kaşıkçı’nın yerinin bir an önce açıklanması için yapılmış baskı amaçlı bir değerlendirme de olabilir… Sonuçta muhalif bir gazeteci, sürgünde olduğu bir ülkede, diplomatik dokunulmazlığı olan bir binada kaybolmuş durumda… Nereden baksanız korkunç bir hadise…

Sürgünde gazeteciler olarak Kaşıkçı’nın durumuna empati yapmamıza gerek yok. Bizatihi yaşıyoruz. Bizler, değil resmi evrak, vekaletname için bile hizmet alamıyoruz.

Bizatihi ‘iktidar borazanı’ ağızlardan, ‘suikast çağrıları’ var. En üst düzey yetkililer tarafından yapılan ‘’yurt dışında operasyonlar devam edecek’’ açıklamaları var.

Ukrayna’dan, yurt dışından kaçırılan bir de Türk gazeteci var.

Türk istihbaratının, Pakistan’da, Kosova’da, Azerbaycan’da, Moğolistan’da, Moldova’da, Gürcistan’da, Gambiya’da, Malezya’da, Ukrayna’da bir kısmı başarıyla sonuçlanan ‘adam kaçırma’ girişimleri var. 

Kosova’da kaçırılan 6 kişi, önce Türkiye’nin Büyükelçilik binasına getirilip, elleri bağlı halde fotoğrafları çekilmişti… Kaçırma girişiminin başarısı bizatihi Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı.

Bu şartlar altında, iktidarın uluslararası insan hakları ve hukuku yok sayarak gerçekleştirdiği hukuksuz adam kaçırmaların biri de Türkiye’de gerçekleşmiş durumda.

Türk yetkililerin Kaşıkçı hakkındaki açıklamalarına inanmak mümkün değil, samimi iseler dünyanın dört bir yanında kendi hukuksuz adam kaçırma eylemlerini nereye koyuyorlar?

‘’Men dakka, dukka’’ yani ‘’Çalma kapıyı, çalarlar kapını’’ derler… Türkçe de ‘’eden bulur’’ atasözü gibi… Türkiye, hukuksuz eylemlerin bu kez kendisi mağduru haline gelmiş durumda…

***

Üç vahim hadise, Türkiye’de siyasetin ilkesinin de, omurgasının da olmadığını ortaya koyuyor.

Üç vahim hadise, ilkesizliğin ilkesizliği tetiklediğini… Hukuka saygısızlığın, başka hukuka saygısızlıklara netice verdiğini ortaya koyuyor.

[Erhan Başyurt] 9.10.2018 [TR724]

‘Meşruti demokrasi’mizde işler artık böyle… [Bülent Keneş]

Yıllar önce İran dış politikası üzerine tez yazarken doğal olarak bu ülkenin nev-i şahsına münhasır iç siyaseti, siyasi mekanizmaları ve karar alma süreçleri üzerine de kafa yormuş, bir miktar da kalem oynatmıştım. Teokrasi desen tam teokrasi olmayan, demokrasi desen hiç demokrasi olmayan, teokratik oligarşi desen tam olarak ona da uymayan İran rejimi, kuruluşundan bu yana kendince bir demokrasi şovu yapmaktan hiç geri durmadı.

Üstelik bu haliyle bile İran, o zamanlar için Türkiye ve İsrail’den sonra Ortadoğu’da demokrasiye en yakın rejim olarak görülüyordu. Meseleye demokrasi perspektifinden yaklaşıldığında İran gibi kural ve kurumların demokrasiden bi-nasip olduğu bir rejime demokrasi diyebilmek için insanın herhalde aklını ve vicdanını peynir ekmekle yemiş olması gerekiyordu. O zamanlar, uzun uzun düşünürdüm: Yahu despotik İran molla rejimine bile illa “demokrasi” diyeceksek, bu demokrasi acaba ne menem bir demokrasidir?

Şükürler olsun ki, yüzbinlerce insanın kanı ve cesetleri üzerinde yükselen bu rejimin demokratik karakterini(!) en iyi tanımlayacak kavramı bulmam gecikmemişti. Ama fokusu İran iç siyaseti olmayan bir doktora tezinde bu kavramsallaştırmayı kullanmamın doğru olup olmayacağına bir türlü karar verememiştim. Hayat işte. Kime niyet, kime kısmet. O zamanlar aklımın ucundan bile geçmezdi ama meğer nasip Türkiye’ye imiş.

‘LİBERAL DEMOKRASİ’ OLUYOR DA ‘MEŞRUTİ DEMOKRASİ’ NEDEN OLMASIN!

Tam 40 yıldır baskı ve zulümle abad olmaya çabalayan İran’daki molla despotizmi gibi, uyguladığı benzer yöntemlerle abad olacağını sanan İslamofaşist Erdoğan rejimine de, sırf insanların önüne koyduğu hileli-hurdalı kıytırık seçim sandığından dolayı illa demokrasi diyeceksek bu demokrasinin olsa olsa ancak bir “meşruti demokrasi” olabileceğini söylememiz gerekiyor.

Durun hele. Hemen öyle şaşırmayın. Doğrudan demokrasi, temsili demokrasi, liberal demokrasi, sosyal demokrasi vs oluyor da “meşruti demokrasi” neden olmasın! Hem madem meşruti monarşiyi, meşruti krallığı yadırgamıyoruz, “meşruti demokrasi’yi neden yadırgayacakmışız. Herhangi bir kavram kargaşasına yol açmamak için hem “meşruti” hem de “demokrasi” kavramlarının ne anlama geldiğine ve bu kavramların ne zaman, nerede ve hangi niyetle neşet ettiğine biraz daha yakından bakalım.

Avrupa’da doğan ve neredeyse 100 yıllık bir gecikmeyle Osmanlı kıyılarına ancak 1876’da vuran “meşrutiyet”in ne olduğunu şöyle bir hatırlamakta fayda var. Meşrutiyet, bilindiği üzere, hükümdar yani kral, sultan, padişah ya da şah tarafından yönetilen bir ülkede, başbakanın liderliğindeki bir hükümetin ve yasaları yapan seçilmiş bir parlamentonun bulunduğu yönetim biçimidir.

Meşruti rejimlerde, (İngiltere istisna) mutlaka yazılı bir anayasa bulunması şarttır. Neticede, “meşrutiyet” kavramı da zaten bu ‘şart’tan ismini almaktadır. O şartı ya da şartları belirleyen ise, o güne kadar sınırsız/sorumsuz yetkiler kullanan hükümdarın yetki ve görevlerini sınırlayan, sorumluluklarını tanımlayan yazılı bir anayasadır. Anayasa, bu tarz rejime ismini veren şartların (meşrut: şart koşulan) toplu halde yazıldığı bir metindir. Anayasa, kurala bağladığı diğer bazı koşulların yanısıra, hükümdarın yetki ve sorumluluklarını da sınırlayarak şarta bağladığı içindir ki rejimin adına ‘meşrutiyet’ denilmiştir.

DEVLET İLLA Kİ GEREKİYORSA, EN AZI EN İYİSİDİR…

Öte yandan, uygun ortamı yakaladıklarında/oluşturduklarında ya da fırsatını bulduklarında yırtık dondan çıkar gibi aniden çıkıveren tiranlardan, despotlardan, diktatörlerden, krallardan, kayzerlerden, sultanlardan, şahlardan, padişahlardan illallah etmiş kitleler, tarih boyunca hep kendi özgür iradelerinin belirlediği bir yönetim şeklinin arayışında olmuşlardır. Mesela, bu konuya binlerce yıl önce kafa yoran kadim Çin’in eski filozofları, kimsenin kimseyi yönetmediği, yani insanların birbirlerine hükmetmediği bir düzenin insan tabiatına ve onuruna en yakışır sistem olduğunu savunmuşlardır.

Bununla birlikte anarşinin açmazlarının farkında oldukları için de, illa bir yönetim sistemi gerekiyorsa, bu yönetimin alabildiğine küçük ve yerelleşmiş olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Neticede, kurulacak ülkelerin ve üzerindeki devletlerin büyüklüğünün, bunlardan birisinde havlayacak bir köpeğin çevredeki tüm devletçiklerde duyulabileceği kadar olması gerektiğini önermişlerdir. Binlerce yıl sonra gelen özgürlükçü düşünürler ise, ister liberteryanlar gibi sağdan, ister komunistler gibi soldan yol alsınlar, hep aynı ütopyanın peşine düşmüşlerdir. Mesela, ne Marx’ın komunizminin ne de Lenin’in ‘proleterya diktatörlüğü’nün nihai amacı emeği merkeze koyup emekçilere dayanan bir despotluk kurmak olmamıştır. Her ikisinin de ütopyası, tıpkı Çinli kadim düşünürler gibi, sınıfsız bir topluma ve hiyerarşisiz bir siyasal düzene ulaşmaktı. John Lock ya da Jean-Jacques Rousseau’nun bu konudaki düşüncelerine girmeyelim bile.

Demokrasinin felsefik babaları olarak bilinen eski Yunan filozofları da, hem bir düzen ve güvenlik hem de bireyin Allah vergisi hak ve özgürlüklerini maksimum seviyede kullanabileceği bir sistemin arayışına girdiklerinde, vardıkları yer Çinli düşünürlerinkinden çok farklı olmamıştı. Ama, Yunan filozoflar, insan tabiatına ve onuruna en fazla yaraşan böyle bir sistemde güvenlik ve düzen ihtiyaçlarının giderilmesinin mümkün olamayacağını görecek kadar da realistlerdi. Bu yüzden, halkın kendi kendisini doğrudan ya da temsili olarak yönetmesi anlamında “demokrasi”de mutabık kaldıklarında bile, yüzlerce yıl sonra gelecek ve “Demokrasi, geriye kalanlar hariç en kötü yönetim şeklidir,” diyecek olan Winston Churchill’le aşağı yukarı aynı fikirdeydiler.

DEMOKRASİ: GERİYE KALANLAR HARİÇ EN KÖTÜ YÖNETİM ŞEKLİ

“Geriye kalanlar hariç en kötü yönetim şekli” olan olağan demokrasilerde vaziyet böyleyken, “meşruti demokrasi”lerde durumun ne olduğunu anlayabilmemiz için elimizde İran gibi 40 yıllık, İslamofaşist Erdoğan rejimi gibi birkaç yıllık örnekler var artık. Bilenlerin affına sığınıp, bilmeyenler için öncelikle İran molla rejiminde “meşruti demokrasi”nin nasıl işlediğine dair kısa bir izahatta bulunmaya çalışayım.

Teokratik özellikli bir “meşruti demokrasi” olan İran rejimi, 1979 Devrimi sonrasında uygulamaya sokulan teokratik bir anayasaya dayanmaktadır. Anayasaya göre, tüm sivil, cezai, finansal, ekonomik, idari, kültürel, askeri, siyasi ve diğer tüm yasa ve düzenlemeler ‘İslami kriterler’e uygun olmalıdır.” Tabii, burada kastedilen ‘kriterlere uygunluk’ dümendeki mollaların dini kriter diye neyi nasıl yorumladıklarından ibarettir.

İran anayasası, aynı zamanda halkın seçme ve seçilme hakkını da sınırlandırmaktadır. Cumhurbaşkanlığı’ndan milletvekillerine ve belediye başkanlarına varıncaya kadar pek çok konum güya halk tarafından seçilse de, herhangi bir adayın sadece halkın iradesi ve iradi tercihiyle bulunduğu yere gelmesi mümkün değildir. Kaldı ki, Cumhurbaşkanı’nın bile üzerinde halkın oylarıyla gelip gitmeyen bir ‘dini/ruhani lider’ vardır.

Peygamberler gibi ‘ismet’ vasfına haiz olduğu savunulan ve “velayet-i fakih” olarak görülen ‘dini lider,’ dünyanın ve insanlığın egemenliğinin kendisine ait olduğuna inanılan Allah’ın dünyadaki temsilcisidir. Bu yüzden, halkın beklenti ve talepleri ne olursa olsun son sözü her zaman ‘dini lider’ söyler. Dini liderin, bugün bu pozisyondaki Ali Hamaney gibi, konumun şartı olan Ayetullahlığa bir gecede yükseltilmesi ise basit bir ayrıntıdan ibarettir. Neticede o artık ismet sahibidir, kararlarında halka ya da hiçbir merciye karşı sorumlu değildir. Sorumluluğu sadece Allah’adır(!). Kitleler için ise kendisi bir merce-i taklittir. Merce-i taklit, taklit edilmesi gereken en yüksek seviyedeki Şii din adamı demektir. İşte bu ‘dini lider’, yasama, yürütme, yargı ve hukukun üstündedir. Güya halkın seçtiği 86 kişilik Uzmanlar Konseyi tarafından seçilir ama görevine son verecek herhangi bir mekanizma da bulunmaz.

VEKİLİM DİYE SEVİNME, CUMHURBAŞKANIYIM DİYE ÖVÜNME!

‘Dini lider’in ardından yürütmede en yetkili kişi Cumhurbaşkanı’dır. İran Anayasası, “Cumhurbaşkanı halka, Lider’e ve Meclis’e karşı sorumludur,” der. İran Cumhurbaşkanı’nın yetkileri demokratik ülkelerin cumhurbaşkanlarına nazaran azdır. Bunun temel nedeni, gerçek iktidar sahibinin ‘dini lider’ olmasıdır. Güya seçilmiş cumhurbaşkanı, görevine başlamak için bile ‘dini lider’in onayını almaya mecburdur. Yine ‘dini lider’in kararıyla görevine kolayca son verilebilir.

Bunlara rağmen, normal şartlarda nitelikleri fevkalade uygun olsa da herhangi bir insan doğrudan cumhurbaşkanlığına aday olamaz. Seçimlere girmeden önce ‘liyakat’ bakımından Anayasayı Koruma Konseyi’nin onayını almak zorundadır. Bu konsey aslında adayların liyakatinden ziyade başka kriterlere önem verir. İki dönem meclis başkanlığı, iki dönem cumhurbaşkanlığı, uzun süre Danışma Konseyi Başkanlığı yapmış olmasına rağmen, bir önceki seçimlerde cumhurbaşkanlığı adaylığına layık görülmeyen Rafsancani örneğinde olduğu gibi, kriterler aynı kişiye bile farklı dönemlerde farklı uygulanabilir. Adayın ne kadar dindar olduğu, ailesinde din adamlarının olup olmadığı, rejime ve ‘dini lider’e bağlılık derecesi vb. hususlar, adayların belirlenmesinde liyakatten daha önemlidir.

Anayasa ve ‘dini lider’ ile birlikte Anayasayı Koruma Konseyi, İran’daki ucube sisteme illa demokrasi diyeceksek, bu demokrasinin ancak bir “meşruti demokrasi” olabileceğinin en önemli yapı taşıdır. Bu Konsey’in onayını alamayan bir adayın herhangi bir konuma seçilme şansı olamaz. Dahası Konseyi aşıp da aday olabilen bir kişinin seçilmesiyle mecburi süreçler de hemen sona ermez. Mesela, yukarıda değinildiği gibi, halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı, görevine başlamadan önce ‘dini lider’in onayını almak zorundadır. ‘Dini lider’in onaylamayacağı bir adayın bu aşamaya gelmesi zaten mümkün olmadığı için aslında burada bir risk yoktur.

MİLLİ İRADENİN ÖNÜNDE BARAJ ÜSTÜNE BARAJ…

Anayasayı Koruma Konseyi, İran’daki diğer belli başlı konseyler olan Uzmanlar Konseyi ve Danışma Konseyi’nden daha güçlüdür. Konsey’in 12 üyesinden 6’sını ‘dini lider’, 6 üyesini Meclis belirler. Anayasayı Koruma Konseyi’nin mevcut başkanı Ayetullah Ahmed Cenneti, bu görevi 1988’den beri yürütmektedir. Başta kadınlar olmak üzere, yüzlerce cumhurbaşkanı adayının, onbinlerce vekil adayının reddedilmesinde radikal bir molla olan Cenneti’nin doğrudan rolü olduğu bilinmektedir.

Anayasayı Koruma Konseyi’nin kurduğu baraj sadece adaylık süreçlerinde işlemez. Meclis’ten geçen kanunların uygun olup olmadığına da karar verir. Dolayısıyla bir kanunun yürürlüğe girmesi için Konsey’in onayını alması gerekir. Konsey’in anayasaya dayanarak veya keyfi bir şekilde onaylamadığı bir yasa, isterse Meclis’te oy birliliğiyle kabul edilmiş olsun, yürürlüğe asla giremez. Bu durum, Anayasayı Koruma Konseyi tarafından seçilmiş adaylar arasından halkın seçtiği güya milletvekillerince oluşturulmuş İran Meclis’inin (İslami Şura Meclisi) sistem içerisindeki yerini de ele vermektedir.

İran tarzı milli irade(!) işte böyle tezahür etmektedir. ‘Teokratik demokrasi’ diye geçinen despotik İran molla rejimine, bizim “meşruti demokrasi” dememize neden olan birçok kurumu ve konseyi daha bulunmaktadır. Ama yazının hacmi bunları tek tek ele almaya imkan vermemektedir.

Peki biz bu konuya neden girdik? Malumunuz, tüm diktatörler gibi, İslamofaşist bir despot olan Erdoğan da türlü ayak oyunlarıyla Türkiye’de kurguladığı rejimin bir diktatörlük olduğunu red ediyor. Kurduğu despotik düzeni hala “cumhuriyet” ya da “demokrasi” kavramlarıyla izah etmeye yelteniyor. Oysa kurumsal altyapısını 40 yıllık İran molla rejimi kadar oluşturamamış olsa da, Erdoğan’ın demokrasiyle tek alakası olsa olsa demokrasinin katili olması olabilir. Ama tabii ki despot Erdoğan ve haysiyetsiz yardakçıları aynı fikirde değil. Halkın önüne sırf hileli hurdalı bir sandık koydukları için sistemin hala bir demokrasi olduğunda ısrarlılar. Biz de, madem ki bu hilkat garibesin illa demokrasi denilmesini istiyorsunuz gelin “meşruti demokrasi” kavramında anlaşalım diyoruz..

‘SANDIKTAN İSTEMEDİĞİM ÇIKARSA, EL KOYARIM’ DEMOKRASİSİ…

Özgür ve bağımsız medyanın yok edildiği, kıyısından köşesinden hala eleştiride bulunma cüreti gösteren gazeteci ve akademisyenlerin hemen derdest edilip zindanlara atıldığı, Demirtaş örneğinde olduğu gibi rakip adayın bile hapiste tutulmasından utanılmadığı, seçilmiş vekillerin yaka paça içeri tıkıldığı, seçilmiş belediye başkanlarının hapsedilip yerlerine Erdoğan damgalı kayyımların atandığı, hileyle hurdayla Meclis’e doluşturduğu kendi partisinin adayları üzerinde mutlak kontrolünün bulunduğu, MHP, CHP ve son olarak İYİ Parti’de olduğu gibi güya muhalif partileri bile keyfince dizayn edebildiği bir sisteme hala demokrasi diyeceksek, ancak “meşruti demokrasi” diyebiliriz.

Seçime girecek adaylar üzerinde şu ya da bu şekilde belirleyici bir denetim sağlayan Erdoğan rejimi, son yerel seçimlerde HDP’nin ya da kardeş partisi DBP’nin kazandığı, aralarında Diyarbakır ve Van gibi milyonluk şehirlerin de olduğu, 102 belediye başkanlığından 94’ünü, kendi atadığı kayyımlarla yönetiyor. 60’tan fazla Kürt belediye başkanı ile 8 milletvekili ise halen hapiste bulunuyor. Milletvekili seçilme koşullarına fazlasıyla haiz insanlara keyfi bir şekilde engel olabilen Erdoğan rejimi, buna rağmen seçimlere girip de başarılı olma ihtimali bulunan belediye başkanlarını ve Meclis üyelerini yine keyfi bir şekilde görevlerinden alıp hapse tıkabiliyor.

Bugüne kadar yaptıkları yetmemiş gibi, henüz aday gösterme sürecinin bile başlamadığı 2019 Mart’ında yapılacak yerel seçimlerden arzu etmediği bir sonuç çıkması durumunda seçilmiş belediyelere yine el koyacağını şimdiden duyurmaktan Erdoğan ne utanıyor ne de arlanıyor. AKP’nin Kızılcahamam’da yaptığı toplantıda konuşan AKP Başkanı Erdoğan, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde partisinin en büyük rakibi olan HDP’yi tehdit etmekten çekinmiyor.

“Bu seçimlerde de teröre bulaşmış olanlar, sandıktan çıkacak olurlarsa, öyle bekleyelim şu olsun bu olsun yok. Anında gereğini yapıp kayyım tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz,” diyen Erdoğan, yani bir nevi, HDP’nin aday göstermekle, seçimlere hazırlanmakla, kampanya yapmakla uğraşmasının nafile olduğunu söylüyor. Halkın iradesi, yargısal süreçler vs… Onlar da ne?.. Buyrun size ‘demokrasi a la Turca’ ya da ‘meşruti demokrasi.’ Ağa’nın yani Erdoğan’ın keyfi şartına bağlanmış bir demokrasi. Tadından yenmez değil mi?

[Bülent Keneş] 9.10.2018 [TR724]