‘Fişlemeci’ Ali Türkşen kimdi? 15 Temmuz gecesini unutmamak gerek… [Arman Yavuz]

Gazeteci, akademisyen, eski asker... 120'den fazla sosyal medya hesabı ile ilgili fişleme listesi yayınlayan eski asker İYİ Parti kurucu üyesi Ali Türkşen'i unutmamak gerek... ' Fişlemeci' Ali Türkşen'in 15 Temmuz gecesinden kalan bir de 'işkenceci' kimliği var. Unutmamak gerek...

Emekli asker Ali Türkşen malum fişleme listesiyle bir kez daha gündemde. Her ne kadar paylaştığı listeyi silse ve bazı isimlerden özür dilese de ok yaydan çıktı bir kere. “İşkenceci” ithamlarının göbeğindeki Ali Türkşen’in adı şimdi de “fişlemeciye” çıkacak gibi görünüyor.

Hatırlatalım; Halk TV’de yayınlanan bir programda Can Ataklı, Ali Türkşen’e şöyle sormuştu:

O gece neredeydiniz? Ve nasıl öğrendiniz? Ne yapıyordunuz?

Türkşen şu cevabı vermişti: “Şimdi ben efendim… Şöyle… Ondan bir hafta önce biz ailemle birlikte Marmaris’te bir tatile gitmiştik. Bir tekne turuna… Onda, sonunda başka bir faaliyetimiz olduğu için Cuma günü yola çıktık. Cuma sabahı…” Şu cümle enteresan bir cümle: “…sonunda başka bir faaliyetimiz olduğu için Cuma günü yola çıktık. Cuma sabahı…”


Ali Türkşen’in ücretini peşin ödediği yat gezisini bir gün, hatta iki gün erken keserek İstanbul’a dönmek istemesinin acaba ne gibi bir amacı olabilir?

Hangi yat gezisi mi?

“15 Temmuz 2016 tarihinden bir hafta önce ailemle Marmaris’te tatildeyken, Hayatımı tamamen açık yaşadığımdan herkesin ulaşabileceği aliturksen Instagram hesabımdan o tarihteki tatil fotoğraflarımızı görebilirsiniz.”

Önce o meşum iddiayı bir kez daha hatırlayalım.

Yine bir KHK ile, 32 amiral, 59 subay ve 63 astsubay ile TSK’dan ihraç edilen deniz binbaşı Tahsin İşlekel, İstanbul’da görülen SAT Davası’nda tüyler ürperten şu ifadeyi veriyor:

“Sabah 07 civarında Turhan albay içeriye girdi. Bana hitaben ‘arkadaşlar her şeyi itiraf edin, yoksa arkada bekleyen profesyonel bir ekip zayıf noktanızı tespit edip ya ağzınızı burnunu kırarak, veya ailenize zarar vererek sizi konuşturur’ dedi.

Duyduklarım karşısında donup kaldım ve herhangi bir şey diyemedim. Arkadan o ekip içeri geldi. Bu ekipte emekli albay Ali Türkşen, emekli Binbaşı Erme Onat ve benim tanımadığım sert görünümlü sakallı sonradan ismini Bülent Kuru olarak öğrendiğim astsubay içeri girdiler. Nizamiye astsubayını diğer odaya aldılar.

Hiçbir şey sormadan ekip bana vurmaya başladı. İlk girdiklerinde Ali Türkşen önce bana vurdu sonra da diğerlerinden müsade isteyerek resmi kıyafetlerimin rütbelerini eliyle söktü. ‘Bu şekilde konuşmamız daha uygun’ dedi.

Bana hepsi vurduktan sonra bir boş kağıt verdiler. ‘5 dakika sonra geleceğiz, kimler vardı yazacaksın, dolmamış olursa aileni rahatsız ederiz’ dediler. Ben ne yazacağımı düşündüm. Ben o gün birlikte olan Özay Cödel Yüzbaşı, Murat Çetinkaya binbaşının isimlerini yazdım. Çünkü bölükte o gün onları görmüştüm. Ben askerlerle toplantıda iken kimlerin çıktığını görmediğim için kimsenin adını yazamadım. Dayak yemenin verdiği duygularla kağıdı da boş bırakmama gayretiyle o gün nöbetçi olan personel kim ise hepsinin ismini yazdım. 4-5 kişi oldu.

Ali Türkşen albay bu kez elinde bıçakla geldi. Erme Onat’ın da elinde bıçak vardı.

Erme bıçağı boynuma dayadı. Ali ise elimi bıçakla kanattı. Ben boynumdaki bıçağa müdahale etmeye çalıştım. Ne yapabilirsin ki diye bana cevap verdiler. Kağıdın dolmadığından bahisle bana kızdılar. Birkaç tur daha bu şekilde girip çıktılar.

3. Turdan sonra emekli olduğunu düşündüğüm kıvırcık saçlı bir astsubay ile Ali Türkşen içeri girdi. Masada oturduğum yerden beni çağırdı. ‘Odanın ortasında çök’ dedi. Astsubay beni ellerimden ve ayaklarımdan bağladı. Ellerimi ve ayaklarımı birbirine bağladı. Ellerim ayaklarım arkadan bağlı domuz bağı beni yüz üstü yere yatırdılar.

Bacağınızı oynattığınızda kolunuz, kolunuzu oynattığınızda bacağınız acıyacak şekilde bağladılar. Suratım yerdeydi. ‘Tuvalete de gidemez. Altına yapsın’ dediler.

Saat başı beni kontrol ederek Cumartesi sabah saat 8 civarında bağladılar. Gece 24 civarında çözdüler tuvalete gidip geldim. Tuvalete gidip geldikten sonra tekrar bağladılar. Turhan albay benim halime acıdı. ‘Elleriyle ayaklarının arasındaki bağı çözerek sandalyeye oturt’ diye kıvırcık astsubaya söyledi.

Saat başı gündüz kontrollerde bana geldiklerinde benim ‘FETÖ’cü olduğuma dair itirafta bulunmamı istediler. Ben de kabul etmedim. Kabul etmeyince tekme ve yumruk yiyordum. Canım çok yandığı için belli bir süre sonra ‘ne diyorsanız o olsun’ dedim.

Gece 01 ile 07 arasında sandalyede bağlı kaldım. Sadece bir bardak su verdiler. Bir dilim de kuru ekmek verdiler. Suya ilaç koyduklarını söyleyip, iyi uykular dediler. 17 Temmuz sabahı saat 07 de gözlerimizi ve ağzımızı bağladılar. Kafamızı duvarlara vurarak nizamiyeye götürdüler. Orada savcının gelmesini beklediklerini söylediler. 2 saat kadar orada bekledik. Nizamiyeye polis geldi. Gözlerimi açtılar. Beykoz ilçe emniyet müdürlüğüne götürdüler. Burada da özel harekat polisinin dayağına maruz kaldık. Oradan Vatan nezaretine götürdüler. Bir süre de orada nezarette kaldım. 2-3 gün sonra Çağlayan Adliyesine sevk edildim. Tutuklandım…”

Deniz binbaşı Tahsin İşlekel’in anlattıkları doğruysa yaşanan manzara Guantanamo’daki CIA sorgu üssünden neredeyse farksız. Tehdit, darp, bıçak, domuz bağı, hakaret, ilaç… Normal şartlarda savcılığın böyle bir ifade üzerine derhal bir soruşturma başlatması ve işkence iddiasını araştırması gerekiyor. Öyle oldu mu? Henüz bilmiyoruz…

Peki artık bir sivil olmasına rağmen Ali Türkşen’in 15 Temmuz’da SAT Komutanlığı’nda ne işi vardı? Üstelik adamlarıyla birlikte…

İddialar ayyuka çıkınca OdaTV’deki köşesinde 5 Kasım tarihli yazısında şu yanıtı verdi Ali Türkşen:

“Kimin kim olduğu belli olmayan bir ortamda bir davet beklemeye gerek yoktu. Yıllarımı verdiğim SAT Komutanlığına gidecek ve silah arkadaşlarımın yanında olacak, ne gerekiyorsa yapacaktım.”

Şimdi gelin Ali Türkşen’in Marmaris Marina’da başlayan ve Beykoz SAT Komutanlığı iskelesinde son bulan ‘mavi yolculuğuna’ beraberce göz atalım.

ROTA INSTAGRAM’DA

“15 Temmuz 2016 tarihinden bir hafta önce ailemle Marmaris’te tatildeyken, Hayatımı tamamen açık yaşadığımdan herkesin ulaşabileceği aliturksen Instagram hesabımdan o tarihteki tatil fotoğraflarımızı görebilirsiniz.”

Ali Türkşen’in mavi yolculuğuna dair merakımı celbeden satırlar işte bunlar oldu. Instagram hesabına girdiğinizde fotojenik gülümsemesiyle bir dolu Ali Türkşen fotoğrafı karşılıyor sizi.

Gerçekten de Ali Türkşen 15 Temmuz’un hemen arefesinde Marmaris’te ailesiyle birlikte tatilde. Fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla “Celine – Harmony 42” adlı bu yelkenliyi kiralıyor. Ali Türkşen idaresindeki yelkenlinin Marmaris Marina’dan demir aldığı tarih 9 Temmuz Cumartesi.

Marina’dan çıkmadan önce kısa bir bilgi. Yelkenliyi kiralayan şirketin internet sayfasından öğrendiğimiz üzere bu tip yelkenliler Cumartesi’den Cumartesi’ye haftalık olarak kiralanıyor. Mayıs 2016 fiyatlarına göre Celine isimli yelkenlinin 7 gecelik kiralama ücreti 1560 Euro.

Normal şartlarda kiralık yelkenliye biniş saati Cumartesi akşamı 17.00. Marina’ya dönüş saati ise Cuma akşamı 17.00. Tekneyi terk saati ise Cumartesi sabah en geç 10.00. Bu periyoda dair internet sitesindeki bilgiler şöyle:

“Gulet ve yelkenli tekne kiralamaları haziran 15 ve eylül 15 tarihleri arasında yani yüksek sezonda, genellikle cumartesi – cumartesi olmak üzere haftalıktır. Cumartesi günleri tur değişim günüdür. Bir hafta öncesinin misafirleri turun son günü akşamı yani cuma günü akşamı limana gelir. O gece bulunduğu limanda eğlenirler gece teknelerinde yatarlar ve cumartesi sabahı  kahvaltı sonrası en geç saat 10:00 gibi tekneden çıkış yaparlar. Tekne müşteri çıkışından sonra o gün tekneye girecek yeni haftanın misafirleri için temizliğe ve bakıma alınır.”

Aynen yönergede yazılı olduğu gibi Ali Türkşen de “Celine” adlı yelkenliyi Cumartesi günü (9 Temmuz) alıyor. Ve Marmaris koylarındaki mavi yolculuğuna başlıyor.

Instagram fotolarına göre Ali Türkşen’in rotası şöyle:

9 Temmuz – Marmaris Marinası (Çıkış)
10 Temmuz – Serçe Koyu
11 Temmuz – Bozburun Yacht Club
12 Temmuz – Kocabahçe Koyu
13 Temmuz – Orhaniye
14 Temmuz – Serçe Koyu (Tekrar dönüş yolunda)

Instagram fotoları ve tarihlerinden anladığımıza göre Ali Türkşen Marmaris Yarımadası’nı turluyor. Buraya kadar herşey normal. Dikkatimizi çeken nokta şu:

Yelkenliyi 9 Temmuz Cumartesi günü teslim alan Ali Türkşen, normal şartlarda yelkenliyi şu kronoloji ile teslim etmesi gerekiyor:

15 Temmuz Cuma akşamı saat 17.00’da Marina’ya giriş.
Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece yelkenlide konaklama. Marina’da akşam yemeği ve eğlence.
16 Temmuz Cumartesi sabahı kahvaltı ve saat 10.00’da teslim.
Ancak Ali Türkşen yelkenliyi 16 Temmuz’da değil de bir gün önce 15 Temmuz günü teslim ediyor. Hem de akşam değil sabah saatlerinde. Bunu da yine kendi yazısından anlıyoruz:

“15 Temmuz 2016 tarihinden bir hafta önce ailemle Marmaris’te tatildeyken (…) aynı gün İstanbul’a dönüş yolculuğumuza başladık. Eşimin ve benim ailelerimizin yaşadığı Gölcük’te akşam molası verdiğimiz saatlerde 15 Temmuz kalkışması başladı.”

Bu sözlerinden Ali Türkşen’in karayolu ile döndüğünü anlıyoruz. Ali Türkşen’in 7 saat mesafedeki Gölcük’te akşam molası vermesi için en geç öğle saatlerinde Marmaris’ten ayrılması gerekiyor. Bu noktada aklımıza takılan soru işareti şu: Ali Türkşen, kiraladığı yelkenliyi teamüllerin aksine neden bir gün önce teslim etti?

Muhtemel cevaplar:

Belki de yatı 7 geceliğine değil de 6 geceliğine kiraladı.
Belki canı sıkıldı “artık kafi” diyerek yelkenliyi bir gün önce teslim etti.
Belki acil bir haber geldi de bir gün önce ayrılmak zorunda kaldı.
Ali Türkşen bizzat verene kadar bu sorunun yanıtı muamma…

DARBEYİ İLK ANDA ÇÖZDÜ…

Ali Türkşen’in açıklamasını okumaya devam edelim:

“Eşimin ve benim ailelerimizin yaşadığı Gölcük’te akşam molası verdiğimiz saatlerde 15 Temmuz kalkışması başladı. Olayın FETÖ’cü bir kalkışma olduğunu anlar anlamaz…”

Daha ortalık toz-duman. Ama Ali Türkşen olayın “FETÖ’cü bir kalkışma olduğunu” hemen anlıyor. Ve ardından derhal vazifeyi üzerine alıp Gölcük’ten Beykoz’a yollanıyor. Yine kendisinden dinleyelim:

“Kararımı verdim ve beylik tabancamı yanıma alarak, neyle karşılaşacağımı bilmeden, belki de hayatıma mal olabilecek bir olaya müdahale edebilmek için İstanbul’a doğru yola çıktım.”

Anahtar cümle: “Müdahale edebilmek için…” Acaba her biri tepeden tırnağa silahlı ‘darbeci’ SAT komandolarına sadece belindeki beylik tabancasıyla müdahale edebilmesi mümkün müydü? Öyle ya, “müdahale etmeye” gittiğin yer Beykoz Askerlik Şubesi değil SAT Komutanlığı… Üstelik komutanlığa ön kapıdan değil arka kapıdan gireceksin…

Devam edelim…

“Sabah saatlerine doğru hala İstanbul’a girmeyi başaramasam da bir arkadaşımın yardımıyla Kadıköy’e vardığımda hava neredeyse aydınlanmak üzereydi. Aslında olan çoktan olmuş, kalkışma soğumaya yüz tutmuştu. Ancak o an bunu bilmek elbette mümkün değildi. Karadan SAT Komutanlığının bulunduğu Beykoz’a gitmek imkansız olduğundan bir dostumdan aldığım dıştan takma motorlu lastik botla günün ilk ışıklarında İstanbul Boğazı’nı kuzeye doğru denizden kat etmeye başladım.”

Ali Türkşen Beykoz’a karadan gidişin imkansız olduğunu söylüyor.  Ancak o saatlerde artık herkes sokaklarda.  Yani Beykoz’a girmekte bir sıkıntı yoktu. Öyleyse Ali Türkşen neden karayolunu değil de gecenin kör karanlığında lastik bot yolculuğunu tercih etti?

“Yüzlerce, belki binlerce kez geçtiğim İstanbul Boğazı ve iki kıyı ilk defa bu kadar boştu. Ne yazık ki Çengelköy’den geçerken silahlı çatışmaların hala devam ettiğini de duydum. SAT Komutanlığına vardığımda hava aydınlanmış, durum da biraz daha ortaya çıkmıştı.”

Ali Türkşen Marmaris’ten başladığı mavi yolculuğu böylelikle noktalıyor. Peki mavi yolculuğun Kadıköy-Beykoz safhasında Ali Türkşen yalnız mıydı? Dıştan takma motorlu lastik botta başka kimse var mıydı?

EKİBİYLE Mİ GİTTİ?

Ali Türkşen’in muhtemel yol arkadaşlarını “işkence gördüm” diyen deniz binbaşı Tahsin İşlekel’in ifadesinde okuyoruz:

Emekli deniz binbaşı Erme Onat,
Sert görünümlü, sakallı astsubay Bülent Kuru.
Her ikisi de Ali Türkşen’in ekibinden. Erme Onat, Balyoz Davası’nda Ali Türkşen ile birlikte hapis yattı.

SAT emeklisi Astsubay Bülent Kuru ise 7 yılı eğitmenlik olmak üzere 20 yıl SAT komandosu olarak görev yapmış. 2012 yılında buradan emekli olmuş. O tarihten bu yana  “AirSatAcademy” çatısı altında güvenlik kursları veriyor. Aynı zaman Somalili korsanlara karşı ticari gemilerin güvenliğini sağlıyor.

Instagram’daki fotolardan 15 Temmuz ve 16 Temmuz 2016 tarihli iki paylaşım dikkat çekiyor. 15 Temmuz tarihli paylaşımda SAT komandolarına ait olduğu anlaşılan brövelerin sergilendiği bir panonun cep telefonuyla çekilmiş bir fotosu var. Ancak panonu nerede olduğuna dair bir işaret yok. Her ne kadar paylaşımın saati belli olmasa da Bülent Kuru bu paylaşımı “günaydın” yazısıyla yapmış.

Astsubay Bülent Kuru’nun 16 Temmuz tarihli paylaşımı ise daha da ilginç. Paylaşımda SAT Komandolarının “mottosu” haline gelen o yazının fotosu yer alıyor: “DİSİPLİN ŞİARIMIZ GÖREV AŞKIMIZ FEDA CANIMIZ”. Fotoğrafın tarihi 16 Temmuz.

Işıktan anladığımız kadarıyla fotoğraf karanlıkta çekilmiş. Muhtemelen 16 Temmuz’un ilk saatleri… Bu fotoğraf SAT Komutanlığı bünyesindeki eğitim binasının dış cephesindeki yazı ile neredeyse birebir aynı. (Zemin, yazı karakteri vs.)

Ne diyordu deniz binbaşı Tahsin İşlekel: “Arkadan o ekip içeri geldi. Bu ekipte emekli albay Ali Türkşen, emekli Binbaşı Erme Onat ve benim tanımadığım sert görünümlü sakallı sonradan ismini Bülent kuru olarak öğrendiğim astsubay içeri girdiler. Nizamiye astsubayını diğer odaya aldılar. Hiçbirşey sormadan ekip bana vurmaya başladı.”

Hem Tahsin İşlekel’in ifadesinden hem de Instagram’daki kendi paylaşımından anlaşıldığı kadarıyla emekli astsubay Bülent Kuru da 15 Temmuz’da Ali Türkşen ile birlikte SAT Komutanlığı’nda. Peki ama neden?

Aynı soruyu gazeteci Fatma Sibel Yüksek de soruyor:

“Mesela anlayamadığımız hususlardan birisi, Türkşen’in emekli bir asker ve sıradan bir sivil olarak birilerini derdest etme ve sorgu yapma yetkisini kendisinde nasıl bulduğudur. Bu, şunun için çok önemli: Allah tekrarından korusun ama devletin otoritesini zaafa uğratan böyle büyük toplumsal karışıklıklar ortaya çıktığında hepimiz ‘Ben bir vatanseverim, kendime görev verdim’ diyerek sokağa dökülürsek, hele de beylik tabancamız varsa ve ‘suçlu’ olarak yakaladıklarımızı derdest edip sorguya alırsak, yani herkes kendi mahkemesini kendisi kurup hüküm kesmeye başlarsa, bu işin sonu nereye varır?”

Şunun bir altını çizelim: Ali Türkşen artık asker değil. En azından Askeri Ceza Kanunu böyle söylüyor:

“Madde 3:  Askerî şahıslar; Mareşalden asteğmene kadar subaylar, astsubaylar, Millî Savunma Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda çalışan sivil personel, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile askerî öğrencilerdir.”

Geldiğimiz noktada akıllara takılan soru hep aynı: “Artık bir asker olmayan Ali Türkşen’in 15 Temmuz’da SAT Komutanlığı’nda ne işi vardı? Hem de ekibiyle birlikte… Hem de öylesine civcivli bir anda…

Ne diyordu deniz binbaşı Tahsin İşlekel: “…benim ‘FETÖ’cü olduğuma dair itirafta bulunmamı istediler. Ben kabul etmedim. Kabul etmeyince tekme ve yumruk yiyordum. Canım çok yandığı için belli bir süre sonra ne diyorsanız o olsun dedim.”

Geldiğimiz noktada, 15 Temmuz sürecinde makbul (!) ifadelerin alınması için işkence yapıldığı artık bir sır değil. Devletin resmi ajansının işkence gördüğü apaçık belli olan kişilerin fotoğraflarını yayınladığı bir dönemde işkencenin ispatı için Tahsin İşlekel’in ifadesine pek de gerek yok aslında.

Burada cevaplanması gereken soru şu:

Acaba o makbul (!) ifadelerin alınması için kimler mavi yolculuklardan erken döndü.

[Arman Yavuz] 7.9.2019 [Kronos.News]

KHK’lılara ‘harekete geçin’ çağrısı: “Karşımızda bir hukuk devleti varmışçasına davranmalıyız!”

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden KHK ile ihraç edilen Levent Mazılıgüney KHK TV’ye konuştu: “KHK’lılar beklentiyi bir kenara bırakıp harekete geçmeli. Karşımızda bir hukuk devleti varmışçasına davranmalıyız.”

BOLD – 15 Temmuzdan sonra yaşanan Tenkil Süreci, AKP’ye biat etmeyen birçok insan için zorlu geçti. Sürecin devleti bir anne, bir baba gibi gören insanları mağdur ettiğini belirten KHK’lı asker Levent Mazılıgüney, “Öpmeye çalıştığımız el tarafından vurulduk” dedi.

Mazılıgüney, Milli Savunma Bakanlığı İç Denetçilik görevinden kardeşinin hattında Bylock uygulaması yüklü olduğu suçlamasıyla 689 sayılı KHK ile ihraç edildi.

BEKLENTİYİ BİR KENARA BIRAKIN

Bu süreçte, hukuken, bilimsel ve vicdanen doğru olan şeyleri kamuoyuna anlatmaya çalıştığını belirten Mazılıgüney, “KHK’lılar beklentiyi bir kenara bırakıp harekete geçmesi lazım. Bulduğumuz tüm platformları kullanarak bu konuları anlatmalıyız. Her ortamda bize karşı bu yapılanların hukuksuzluk olduğunu anlatmalıyız, algıları ancak bu şekilde yıkabiliriz. Her zaman hukuk içerisinde kalmalıyız, karşımızda bir hukuk devleti varmışçasına davranmalı ve hep hukuku hatırlatmalıyız. Üslubumuzu bozmamalı usule riayet etmeliyiz” diye konuştu.


BİR KHK’LIK İŞİ VAR…

Mazılıgüney şunları söyledi:

“Bylook ile ilgili 26 sayfalık kapsamlı bir rapor hazırlayıp devletin ilgili makamlarına sundum. Kamudan üst düzey bir bürokrat baylook delilini çürütmekle suçladığı için tartışma yaşadı. Bu olaylar sonucu üst düzey bir yetkili ‘bir yetkili bir KHK’lık işi var kendisini ne zannediyor’ diye tehdit etti. Bürokraside bir hastalık vardır çalışanlar üst amirlerine doğruyu söylemezler. Bylookla ilgili bir aldı oluşturdular ve maalesef bu aldı iyi niyetli olmayan kişiler tarafından oluşturuldu.

O BAKAN BÜYÜKELÇİ OLDU

Hayatında hep hukuk içerisinde kaldığını ve ilkeleriyle yaşadığını anlatan Mazılıgüney, şu ifadeleri kullandı:

“Adalet mülkün yani devletin temelidir. Ben daha önce asker olduğum için her şeyi açıktan yazamıyorudum, söyleyemiyordum. Ergenekon ve balyoz süreçlerndeki tavrım Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde yeterince bilinmektedir. Ben o dönemde bir defa ETÖ kelimesini kullanmadım. Onların hukuki çalışmalarına destek olanlardan biriydim. Ayrıca barış akademilerinin bildirilerine akademik ve ifade özgürlüğü olarak değerlendirdim. 15 Temmuz sonrasında dan sonraki idari tahkikatlarda da hukuk içerisinde masuniyet karinesine uygun cevaplar verdim. Hayatımda her zaman ilkelerime göre hareket ettim. Benimle aynı isnada maruz kalmış ve kamuoyunun yakından tanıdığı kişiler Bakan olabildiler, büyükelçi olabildiler. Hatta OHAL komisyon üyesi olabildiler. Bunu dile getirmekten hukuk adına utanç duyuyorum. Bu adaletsizlikte de eşit davranılmadı. Bu kişiler bakan büyükelçi olabildilerse ben de bakan yada büyük elçi olabilirim.”

HUKUKİ DÜZENLEME NE DEMEK!

Bu sürecin hukuki ve rasyonel olmadığını ve delilik hali olarak tanımlayan Mazılıgüney şunları kaydetti:

“Enerjimi ülkemin faydasına yönlendiremedim ancak Bylock, ankesörlü arama konularında yaptığım teknik çalışmalar birçok insana fayda sağladı, dualarını aldım. Bunlardan ilki morbeyin çalışmasıydı. Bu sürecin yargılamaları adil değil. Adil olmayan yargılamalarda mücevher değerinde takipsizlik kararı dahi idare tarafından tartışmaya açılıyor. Takipsizlik beraat alanlar dahi haklarına ulaşamıyorlar. Bu kişiler haklarını alamıyorsa toplumda adalete yönelik büyük bir sarsılma ve güvensizlik oluşuyor. Takipsizlik beraat almış mağdurlar için hiçbir adlı düzenleme yapmaya gerek yoktur. Böyle bir düzenleme yapıldığı takdirde dünya tarihine geçeriz. Hukuk tarihinde kayıtlara geçecek bir garabetle karşı karşıya kalmış oluruz. Yargılamalar adil yapılmalı ve haklarında işlem olmayan ve takipsizlik beraat alanlar derhal işlerine dönmelidir. Anayasamızda, yasalarda insan hakları beyannamelerinde yazılı hakların yeniden bir yargı reformu olarak düzenlenmesi gerektiğini duymak hukuk adına utanç verici bir durumdur.”

BÜROKRATLAR VE SİYASİLER DE BU SÜREÇTEN RAHATSIZ

Kamuda halen görevde olan bürokratlar, siyasiler birçokları bu siyasi süreçten rahatsız olduğunu ifade eden Mazılıgüney, “Birebir görüşmelerde bu sürecin hukuksuz olduğuna herkes hem fikir. Herkes ama herkes bilmelidir ki KHK’lılar bu ülkenin umududur. Hukuksuzluğu damarlarına kadar hissetmiş buna rağmen hukuksuzluğa sapmamış insanlar ancak toplumsal barışı sağlayabilirler. KHK’lılarla ihraç edilenlerin hemen hemen tamamı üniversite mezunu, yüzde 20’si yüksek lisans doktora mezunudur. Ekonomik kayıpların önlenmesi ve ülkenin kalınması adına KHK’lıların işlerine dönmesi gerekmektedir” dedi.

KORKMAYA HAKKIM YOK

“Bu süreçte beni en fazla üzen olaylardan bir tanesi enerjimi ülkem adına faaliyet göstermek yerine delilerin kuyuya attığı taşları çıkarmak için harcıyorum” diyen Mazılıgüney sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Hem hukuk, hem iktisat, hem mühendislik mezunuyum, mühendisliğin 3 farklı alanında yüksek lisans yaptım, adli bilişim ve iş güvenliği uzmanıyım. Bu süreçte avukatlık yapmama izin verilmiyor. Elimden geldiğince hakları gasp edilenlere, hukuksuzluğa uğrayanlara yardım etmeye çalışıyorum. Çok kişinin duasını alıyorum.

Ben bir askerim, üniformayı bedenime değil ruhuma giydim, dolayısıyla benim korkmaya hakkım yoktu, bu yüzden korkmuyorum, korkmamızı gerektirecek bir sebep yok, hiç birimiz de korkmamalıyız. Bu süreç bize önemli kazanımlar sağladı, kimliği ne olursa olsun mağdurun yanında olmalıyız. Kimliği kim olursa olsun zalimin karşısında olmalıyız.”

[BoldMedya] 7.9.2019

Nedir bu Clio efsanesi! [Yusuf Dereli]

Fransız Otomotiv devi Renault’un bütün dünyada en çok satan modeli Clio, Türkiye’de yine gündemde. Ancak bu kez yakıt tasarrufu ya da konforuyla değil; İBB’deki soyguna alet olmasıyla! Sayıştay raporlarına göre İBB’nin kiraladığı Clio’lar 100 km’de tam 63 litre mazot tüketmiş! Peki bu mümkün mü? Clio’lar ne kadar yakıt tüketiyor? Neden bu kadar seviliyor?

Fransız Renault, Clio’nun üretimine 1990 yılında başladı. Renault 5’in yerini aldı Clio. B segmente hitap eden, kompakt ve şehir içinde rahat kullanım için tasarlanmış bir otomobildi. Ve kısa sürede sadece Renault markasının değil, Fransa’nın en çok satan otomobili olmayı başardı. Bütün dünyada satış rakamı 15 milyonu aştı. Peki Clio’yu bu kadar sevimli yapan neydi?

YAKIT EKONOMİSİ

Renault Clio’nun en önemli özelliklerinden biri yakıt ekonomisi. Segmentinde tartışmasız en verimli (1.5 Dizel) motora sahip otomobil olduğunu söylesek yanılmış olmayız. Söz konusu motor, Fransız markanın neredeyse bütün modellerinde kullanıldı. SUV’lar da dahil! Öyle ki Mercedes bile Renault’un 1.5 dizel motorunu aldı ve A serisinde kaputun altına koydu. Fabrika verilerine göre 90 HP’lik 1.5 dCi dizel ünitenin ortalama yakıt tüketimi (100 km’de) 3.3 litre! 100 km’de 4 litre bile yaktığını düşünseniz güncel rakamlarla km’de yaklaşık 25 kuruşa denk geliyor. Yani Sayıştay’ın raporuna yansıdığı gibi, İBB’nin kiraladığı Clio’ların 100 km’de 63 litre mazot tüketme ihtimali milyonda sıfır!

EURO NCAP’TAN 5 YILDIZ ALDI

İkinci olarak B segment bir arabadan fazlasını sunan bir otomobil Clio. Özellikle yenilenen kasasıyla C segmente göz kırpıyor. 5. nesillerin, ‘Clio’ların en iyisi’ sloganıyla üretildiğini de hatırlatalım. Donanımlı ve bir o kadar da güvenlikli bir otomobil. Euro NCAP testlerinden 5 yıldız almayı başardı.

FİYATI 93 BİN LİRADAN BAŞLIYOR

Clio’nun sadece 90 HP’lik dizel seçeneği yok. 90 beygirlik 0.9 litrelik turba benzinlik ve 120 beygirlik 1,2 TCe turbo benzinli modeli de satışta. Fiyatları ise 93 bin liradan başlıyor. Ful modeli olan İcon 1.5 dCi 90 HP’lik otomobilin satış fiyatı ise 150 bin lirayı geçiyor! Evet yanlış okumadınız; 150 bin lira! B segment bir otomobil için bu kadar para verilir mi, onun kararı size ait!

Otomotiv daraldıkça daraldı; 400 bin imkansız!

Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019’un ilk 8 ayında 239 bin 317 olarak gerçekleşti. Geçtiğimiz yıla göre daralma yüzde 46’ya yakın. 2018’in son 4 ayında 180 bin civarı satış rakamına ulaşılmıştı. Mevcut daralma da dikkate alındığında sektörün bu yıl 400 bini bulması mümkün gözükmüyor. 370 bin rakamı bile zor! Yıl sonunda geçtiğimiz döneme göre daralma yüzde 38-40 seviyelerinde olacak.

Otomotiv Distribütörleri Derneği’nden (ODD) yapılan açıklamaya göre, Türkiye’de otomobil ve hafif ticari araç satışları, Ocak-Ağustos 2019’da geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 45,66 azalarak 239 bin 317 düzeyinde gerçekleşti. Toplam pazarda geçen yılın 8 ayında 440 bin 428 satış yapılmıştı. Bu yılın 8 ayında 2018’in aynı dönemine göre otomobil satışları yüzde 43,94 azalarak 193 bin 320, hafif ticari araç satışları ise yüzde 51,86 gerileyerek 45 bin 997 olarak kayıtlara geçti. Toplam pazarda ağustos ayında ise 26 bin 246 araç satıldı. Bu rakam geçen yılın ağustos ayında 34 bin 346’ydı. Bu da otomobil ve hafif ticari araç pazarının yüzde 23,5 küçüldüğünü gösteriyor.

2017’YE GÖRE DARALMA YÜZDE 60’I BULACAK

2019’un ilk 8 ayında toplam otomobil ve hafif ticari araç pazarı 239 bin 317 olarak açıklandı. Geçtiğimiz yılın son 4 ayı hurda ve son 2 ayı ÖTV+KDV teşviki ile toplam satış 180 bin 509 olmuş. Bu yılki daralma göz önüne alındığında bu rakamın 130-140 bin seviyelerinde olması muhtemel. Dolayısıyla geçtiğimiz yıl 621 bin, bir önceki yıl ise 956 binleri gören pazar bu sene ancak 370 bin seviyelerinde kalacak gibi duruyor. Bu şu anlama geliyor; sektör geçtiğimiz yıla göre yaklaşık yüzde 40, 956 civarında aracın satıldığı 2017 yılına göre ise yüzde 61’e yakın daralacak.

Türkiye ‘otomatik’ konforunu sevdi

Türkiye’deki otomatik vitesli otomobillerin payı her geçen yıl daha da artıyor. Daha 3-5 yıl önce yüzde 50’lerde olan otomatik vitesli otomobil oranı yüzde 68’e dayandı.

Otomotiv Distribütörleri Derneği’nin rakamlarına göre otomobil satışları, ağustos sonunda 1600 cc altında yüzde 45,2, 1600-2000 cc aralığında yüzde 47,5 ve 2000cc üstünde yüzde 37,4 azaldı. Bu dönemde 109 elektrikli ve 6 bin 107 hibrit otomobil satışı gerçekleştirildi.

Bu yılın ağustos ayı sonunda otomobil pazarında ortalama emisyon değerlerine göre en yüksek paya, yüzde 37,32 ile 100-120 gr/km arasındaki otomobiller 72 bin 149 adetle sahip oldu. Aynı dönemde dizel otomobil satışlarının payı yüzde 56,12’ye gerilerken, otomatik şanzımanlı otomobillerin payı yüzde 67,59’a yükseldi.

Hibrit satışları yüzde 113 arttı

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hibrit modellerin satışlarında artış var. Dizel ve benzinli satışları azalırken, hibrit araç satışlarında artış olduğu görülüyor.

Geçtiğimiz yıl ilk 8 ayda 205 bin civarı dizel araç satılmış. Bu yıl ise rakam 108 bin 500. Azalma oranı yüzde 47’lerde. Benzinli otomobil satışı ise 126 binden 70 bin 623’e gerilemiş. Hibrit araçlarda ise durum tam tersi. Geçtiğimiz yıl ilk 8 ayda 2 bin 858 olan toplam pazar, bu yıl yüzde 113 artışla 6 bin 107’ye çıkmış. İlerleyen yıllarda yeni modellerle birlikte hibritlerin pazar payının daha da artacağı kesin.

[Yusuf Dereli] 7.9.2019 [TR724]

Kamuoyu öğrenmek istiyor: 40 milyar dolar nereye harcandı? [İlker Doğan]

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’da düzenlenen partisinin il başkanları toplantısında Türkiye’nin mülteciler için toplam 40 milyar dolar harcadığını söyledi. Aynı Erdoğan, bu yılın başında ise rakamı 35 milyar dolar olarak açıklamıştı. Erdoğan’a göre Suriyeliler için sadece 8 ay gibi bir sürede 5 milyar dolar harcandı. Türkiye kamuoyu şimdi vergilerinden ayrılan o 40 milyar dolar paranın nereye harcandığının kalem kalem açıklanmasını istiyor…

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Eylül’de Ankara’da düzenlenen il başkanları toplantısında Suriyeli mültecilere ilişkin de açıklamalarda bulundu. Her zaman yaptığı gibi sığınmacılar üzerinden AB’yi tehdit etti. Vaat edilen yardımların gelmemesi halinde ‘kapıları açmak zorunda kalacaklarını’ söyledi. “Suriyeli kardeşlerimize 8 yıldır ev sahipliği yapıyoruz. Ülkemizde yaklaşık 3.6 milyon Suriyeli var. Bu insanlar için bütçemizden 40 milyar dolar para harcadık. Avrupa verilen sözleri tutmadı. Sadece 3-4 milyar dolarlık bir fon gönderdiler.” dedi.

28 OCAK 2019: 35 MİLYAR DOLAR HARCADIK

Recep Tayyip Erdoğan, Suriyelilere harcandığı ileri sürülen paraları sürekli gündemde tutuyor. Ve rakam her geçen dönem artıyor! Bu yılın başında, 28 Ocak 2019’daki konuşmasında, “Suriyeli kardeşlerimize 35 milyar dolar kaynak aktardık. AB söz verdiği halde sözünü yerine getirmedi.” demişti.

8 AYDA 5 MİLYAR DOLAR NASIL HARCANDI?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları doğru kabul edilirse şu soru gündeme geliyor; sadece 8 ayda 5 milyar dolar nasıl ve nereye harcandı? Eski parayla yaklaşık 30 katrilyon gibi korkunç bir paradan söz ediyoruz! İktidar temsilcileri sürekli 30-35-40 milyar dolarlık harcamalardan söz ediyor ancak bu güne kadar bu rakamlara ilişkin tek bir açıklama yapılmadı.

2015’DE 5 MİLYAR DOLARDI!

Dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, 4 Ocak 2015’te Suriyeliler için 4 yılda yapılan yardımların Türkiye’ye maliyetinin yaklaşık 5 milyar dolar olduğunu iddia etmişti. Dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal, Mart 2016’da rakamın 10 milyar dolar civarında olduğunu savundu. Rakam 1 yılda 5 milyar dolardan 10 milyar dolara fırlamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, 2016 yılının eylül ayındaki konuşmasında 12 milyar dolar rakamını telaffuz etti. Bugün ise 40 milyar dolar harcandığı iddia ediliyor.

KILIÇDAROĞLU: PARA NEREYE HARCANDI, BİLMİYORUZ!

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz yıl 27 Kasım’da konuyu gündemine almış ve “30 milyar dolar! Bu para nereye harcandı, şu ana kadar öğrenmiş değiliz. Bakkal bile defter tutarken gelirini giderini yazar. Kimse bilmiyor. Dağıtsanız tüm Suriyeliler abad olacak. Ama açlıktan ölen Suriyeli var.” dedi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorusuna Erdoğan bir hafta sonra, “Sen kimsin ki bunu sana ispatlayacağız.” şeklinde cevap verdi.

AKDAĞ: DOĞRUDAN VERMEDİK, YOL YAPTIK!

O dönemde başbakan yardımcısı olan Recep Akdağ’ın Kılıçdaroğlu’na cevabı da gündem olmuştu. Aslında Akdağ, söz konusu rakamın doğru olmadığını itiraf ediyordu açıklamasında: “Biz o parayı özel olarak Suriyelilere ayırdık demiyoruz. Genel bütçeden memurlara, öğretmene, doktora maaş veriliyor. Onlar da insanlara hizmet ediyorlar. Doğrudan doğruya götürüp Suriyelilere bunu vermiyoruz. Yol yapıyoruz. Onlar da o yolun üzerinden geçiyorlar.”

[İlker Doğan] 7.9.2019 [TR724]

Sahi bir Colin Kazım Richards vardı! [Hasan Cücük]

‘Gözden uzak olan gönülden de uzak olur’ atasözü çoğu zaman gerçek oluyor. Göz görmeyince, gönül de unutuyor. Bu durum futbolcular içinde geçerli. Dün herkesin bildiği isimler, bugün unutulanlar listesine yazılıyor. Bu isimlerden biri de Colin Kazım Richards. Yazıyı okuyanların çoğunluğu nerede oynadığını bilmediği gibi, yine hatırı sayılır bir oranda futbolu bıraktığını düşünecektir.

Ümit Milli Takım’ın 24 Mart 2007’de İsviçre ile oynayacağı özel maç için kadro açıklandığında listede gözlerimizin hiç aşına olmadığı bir isim vardı. Bu isim İngiltere Premier lig takımlarından Sheffield  United formasını giyen Colin Kazım Richards’dı. Sadece orta adı Türk olan Colin Kazım Ricards’ın adının ilk anda listeye yanlış olarak yazıldığını düşündük. 3 isminden ikisi yabancı olmasına karşılık Colin bizden biriydi. İlk kez gündemimize Ümit Milli ile giren Colin Kazım’ın yolu daha sonra ülkemize uğradı. O şimdi gözden uzakta kariyerine devam ediyor.

İngiltere’de sayıları yüzbinleri bulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) vatandaşı bir annenin çocuğu olan Colin Kazım, tıpkı eski milli futbolcu Mustafa İzzet gibi anavatanından binlerce kilometre uzakta doğmuş bir Kıbrıs Türk’üydü. Colin Kazım’ın annesi Türk olmasına karşılık, babası Antigua kökenliydi. Annesi Kıbrıs’ın Kandu köyünden Emine hanım  olan Colin Kazım Richards’ın babası Antigualı Rodney’dir.

‘Devşirme’ milli Mehmet Aurelio’dan sonra A Milli Takımı’n ikinci siyahi oyuncusu olan Colin Kazım Richards, milli formayı giymenin hayalini uzun yıllar kurduğunu ifade ediyordu. Colin Kazım’ın KKTC kökenli olması aklımıza hemen Mustafa İzzet’i getirdi. Mustafa Denizli döneminde A Milli formayı giyen İzzet’in en büyük özelliği ‘Türkçe bilmemesi’ olurken, Colin Kazım iyi derecede Türkçe biliyordu.

Colin Kazım Richards 26 Ağustos 1986’da Londra’nın Leytonstone bölgesinde doğdu. Profesyonel kariyerine 2004’de Bury takımında başlayan Colin Kazım’ın en belirgin özelliği güçlü fiziğiydi. Henüz ilkokul çağlarında futbola ilgi duymaya başladı.  2004 – 05 sezonunda takımının formasını 30 maçta giyen Colin Kazım, rakip ağları 3 kez havalandırdı. 2005 – 06 sezonunda bu kez Brighton & Hove Albion formasını giyen Kazım’ın ilginç bir transfer hikayesi var.

Coca Cola piyangosundan 100 bin sterlin kazanan bir Brighton & Hove Albion taraftarı ikramiyesini takıma hibe ederken bir şartı vardır; Kazım’ı alın. Taraftarın bu isteğini yerine getiren kulüp yönetimi, Kazım’ı 250 bin sterlin karşılığında 3 yıllığına renklerine bağladı. Bu transferden sonra Kazım’ın lakabı: The Coca – Cola Kid( Coca – Cola Çocuk) olarak tescillendi. Arkadaşları daha önce ‘Kazımo’ diye çağırıyordu. Kimileri ise isminin baş harfleriyle CKR diye hitap ediyordu. Brighton & Hove Albion formasını 2005 – 06 sezonunda 43 maçta giyen Colin Kazım, 5 gol attı. Daha çok oyuna 2. yarıda giren Colin Kazım, ligin 5000. golünü atan isim oldu.

Transfer sezonunun son gününde ise Premier Lige terfi eden Colin Kazım 31 Ağustos 2006’da Sheffield United takımıyla sözleşme imzaladı. Sheffeild United’e Kazım’la 3 yıllık kontrat imzalarken, 150 bin sterlin ödedi. Yeni takımı formasıyla  30 Eylül’de Middlesbrough maçındaki asistiyle takımının maçı 2-1 kazanıp, ilk galibiyetini almasında rol oynadı. İlk sezonunda Premier Ligde 18 maçta forma giyen Colin Kazım tek golünü 2-2 biten Bolton maçında attı.

Türkiye için ter dökme hayalini Bury formasını giyerken kuran Colin Kazım’ın bu rüyası 24 Mart 2007’de Ümit Milli Takım formasını giymesiyle gerçeğe dönüştü. A Milli Takım formasını ise ilk kez 5 Haziran 2007’de Brezilya karşısında giydi. Ay-yıldızlı formayı 37 maçta terleten Kazım, 2 gole imza attı.

Adını Ümit Milli Takım kadrosuna çağrılmasıyla duyduğumuz Colin Kazım, Temmuz 2007’de Fenerbahçe’ye transfer olarak ‘iyice bizden’ oldu. Artık onun adı Kazım Kazım’dı. İlk senesinde Türkiye Süper Kupası sevinci yaşayan Kazım Kazım, 2009 sezonundan itibaren ‘problem çocuk’ olma yoluna girdi. Rahat tavırlarına, maçlarda gereksiz agresifliğinden gördüğü kırmızı kartlarda eklenince istenmeyen oyuncular listesine adını yazdırdı. Sezon içinde idmana geç kalıp yetişmeye çalışırken trafik kazası geçiren futbolcu bu tatsız olaylardan dolayı kadro dışı bırakıldı. Devre arasında Fransa’nın Toulouse takımına kiralanan Kazım Kazım, Fenerbahçe’yi çok özlediğini dile getirince teknik patron Aykut Kocaman dönmesine onay verdi. Ancak bu gelişi fazla uzun sürmedi.  Ocak 2011’de sözleşmesi karşılıklı olarak feshedilince, soluğu Galatasaray’da alıp 3,5 yıllık sözleşme imzaladı.

Ali Sami Yen Stadı’nda son golü atan futbolcu olarak tarihe geçen Kazım Kazım, sarı-kırmızılı forma ile yarım sezonda 6 gol atıp, 4 asist yaptı. İkinci sezonunda sonra performansı düşen Kazım Kazım, Karabükspor maçını ıslıklarla terk edince Fatih Terim’le görüşüp, takımdan ayrılmak için izin istedi. Yunanistan’ın Olympiakos takımına kiralanan Kazım, yeniden Colin Kazım-Richards oluyordu. Olympiakos günleriyle birlikte seyyahlık dönemi de başladı. Yunanistan’dan Ada’ya geçip West Ham formasını giydikten sonra Eylül 2013’te yeniden Süper Lige döndü. Bu kez takımının adı Bursaspor’du. 4 yıllık anlaşma imzalamasına rağmen, ilk sezonu sonunda Feyenoord’a kiralandı.

Hollandalı bir gazeteciyi tehdit ettiği gerekçesiyle 18 Ocak tarihinde Feyenoord kulübü tarafından kadro dışı bırakılan Colin Kazım, 2 Şubat 2016’da İskoçya’nın ünlü kulübü Celtic ile 2,5 yıllık sözleşme imzaladı. Aynı yılın Haziran ayında yeniden yollara düşen Colin Kazım’ın bu kez adresi Brezilya ligi takımlarından Coritiba oldu. Ligin 12. haftasında Coritiba-Paranaense karşılaşmasında oyuna 81. dakika giren Colin Kazım golünü atarken, Brezilya lig tarihine gol atan ilk Türk olarak geçti. Daha sonra Brezilya liginin bir başka takımı Corinthians’a transfer olan Colin Kazım, kariyerini temmuz 2018’de geldiği Meksika Ligi takımlarından Lobos BUAP’ta sürdürüyor.

Galatasaray’la 2, Olympiakos, Celtic ve Corinthians ile ise birer kez lig şampiyonluğu yaşayan Colin Kazım’ın kariyerinde Fenerbahçe ile iki, Galatasaray ile ise bir Türkiye Süper Kupa başarısı bulunuyor.  Fenerbahçe, Galatasaray ve Bursaspor formasıyla Süper Lig’de 113 maça çıkıp, 10 gol atıp, 15 asist yaptı. Şu ana kadar 464 maçta forma giyen Colin Kazım, 70 gole imza atıp, 43 de gol pası verdi. Gözden ve gönülden uzak olarak 33 yaşında kariyerini Meksika’da devam ettiriyor.

[Hasan Cücük] 7.9.2019 [TR724]

Suçüstü mücrimin gündem değiştirme oyunu: İftira [Dr. Reşit Haylamaz]

Hepimizin âşina olduğu iki olayı, ana hatlarıyla bir daha hatırlayalım:

Birincisi:

Peygamber hanesinde neş’et etmiş kardeşlerin, Hazreti Yûsuf’a karşı takındıkları tavır malum. Bir kere insan, yanlışın yanlışlık doğurduğu fasit dairenin girdabına kendini kaptırmaya görsün, cürmüne hudut çizmenin imkanı yoktur!

Kuyu ve sürpriz bir şekilde kurtuluş..

Köle pazarına giden yol ve dünya güzeli Hazreti Yûsuf’un, ilk müşteriye satılması..

Ardına kadar açılan saray kapıları ve sonrası..

Manzara şu:

Hazreti Yûsuf’a göz koyan Melik’in hanımı, kapıyı sürgülemiş, iffet âbidesi dünya güzeli Yûsuf’u kendisine çağırmakta.

Duyup gördükleri karşısında, hayatının en büyük şokunu yaşayın Hazreti Yûsuf, can havliyle kendini kapıya atmış, yanlışın tarafı olmamak için çıkışa koşarken arkadan uzanan bir el ve yırtılan bir gömlek.

Her şeye rağmen kapıyı açan irade..

Amma, kapının diğer tarafında göz göze gelinen bir Melik!

Hem de kadının kocası!

Eyvah ki eyvah! Şüphesiz bu, bitişin fotoğrafı.

Gözler üzerinde yoğunlaşan suçüstü kadının bittiği an; zira, her şey ortada!

Ancak o, tuzağı yaman olanların tarafında.

Ve işin burasında senaryo ters köşe:

“Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan
veya gayet acı bir azaptan başka ne olabilir?”

Kötü maksatla yaklaşan kim?

Hem, mahkeme, hak-hukuk?

Var!

Şahit, kadının ailesinden.

Üstelik, mahkeme de saray mühürlü.

Bir de olay çok net; gömlek arkadan yırtılmış!

Ortada bir mahkeme, hükmeden bir hâkim, muhakemeli bir şâhit, gizlenemez bir delil ve açık bir hüküm:

Gerçek şu ki mücrim, kadından başkası değil; Yûsuf ise bir iffet âbidesi!

Ancak, mücrimin sırtı saraya dayalı ise, hâkimin hükmü beyhûde, mahkeme bir tiyatro, delil de fasa fiso!

Kadınlar meclisi kurulmuş ve bir tarafta suçunu itiraf eden, hatta işi daha da ileri götürüp denileni yapmaması durumunda zindanlarla tehdit eden bir mücrim aymazlığı, diğer yanda ise denileni yapmaktansa zindanlarda ömür tüketmeyi bahtiyarlık sayan bir Yûsuf!

Sonra?

Gün geldi o aristokrat kadınlar, “Hâşa!” dediler. “Allah için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülük bilmiş, görmüş değiliz!”

İtiraf sırası vezirin hanımına da geldi: “Şimdi gerçek meydana çıktı.” dedi. Dahası da vardı ve ilave etti: “Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sadık ve dürüst insanlardandır.”

Gelelim ikincine:

Münafıkların en yoğun katıldıkları seferlerden birisiydi Benî Mustalık. Yolun yakınlığı, gidilen her seferden zaferle dönülüyor olma realitesi ve bir taraftan vaziyeti kurtarma adına rol yaparken diğer yandan kestirmeden dünyalık beklentisiyle akın ettiler Müreysi diyarına.

Dur-durak bilmedi, entrika üstüne entrika ile surat değiştirdiler gün be gün ve ilk defa Ensâr ile Muhâcirîni karşı karşıya getirdiler, kuyu başında.

Perdeyi yırttı ve yırtılası ağzını açtı baş münafık, neler söyledi neler?

Ağzından püskürttükleri dünyayı kirletecek mahiyetteydi; şu da bir gerçek ki hâlâ içinde tuttukları, dışarıya savurduklarından da derin!

Üstelik, Allah’ın en sevgili kuluna!

Hazreti Ömer’in eli, çoktan gitmişti kılıcının kabzasına.

Hatta, koşar adım geldi oğul Abdullah, huzura:

“Ölmesi gerekiyorsa, öldüren ben olayım!”

İzin yoktu; zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), yaşatmak için gelmişti.

Diğer yanda, her şeyi inkar eden, hatta kendisine iftira atıldığını söyleyebilecek kadar ileri gidebilen bin bir surat, ablak bir yüz!

Derken, dönüş yolunda gelen vahiy ve maskenin düşüşü.

O âna kadar süslü sözlerine aldanan bazı yandaşların ayılması ve hedef haline getirilen bir İbn-i Selûl.

Manzarayı Hazreti Ömer’e gösterirken, “Bak yâ Ömer!” diyen bir Peygamber. “Şayet benden izin istediğinde sana o izni vermiş olsaydım ve sen de bu adamı öldürmüş olsaydın, şu anda onu hedef haline getirenlerin o, o zaman kahramanı olacaktı!”

Gelen haber, Cibrîl mühürlü. Nifakın perdesini kaldırdı Allah (celle celâlühû), Münâfikûn Sûresi geldi ve her şey çok net.

Köşeler bitti, kaçacak bucak da yok artık!

Sıkıştı, hatta bitti, tükendi.

Ancak o da ne?

Arkadan gelen Safvân, yedeğinde bir deve ve devenin hevdecinde iffet âbidesi bir Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ)!

İbn-i Selûl’ün gözleri fal taşı!

İzini kaybettirmek için bulunmaz bir fırsat!

Ve, iftira!

Görüldüğü gibi, suçüstü mücrimin gündem değiştirebilmek için dünyanın en masum insanına iftira atıyor olması, her iki hâdisenin de ortak paydası.

Aynı zamanda her iki hâdisenin beraatini tescil eden de Yüce Mevlâ.

Son birkaç yıldır yaşanan gariplikleri bir de bu iki hâdisenin gözüyle okumakta fayda var.

Yöntem, aynı yöntem; yol, aynı yol!

Hırsızlıkları, arsızlıkları, entrikaları dünyanın diline düşmüş meşhûd mücrim, gündem değiştirebilmek için bugün de iş başında!

Ancak, bir âdetullah var ki:

Zâlimlere bir gün dedirtir Kudret-i Mevlâ

“Tallahi, lekad âserakallahu aleynâ!”

[Dr. Reşit Haylamaz] 7.9.2019 [TR724]

Süreçte artan hastalıklara karşı ne yapılmalı? [Cemil Tokpınar]

Geçtiğimiz günlerde iki cenazeye katıldık. Birisi geleceğe yönelik nice güzel idealleri olan 18 yaşında bir yiğit, diğeri ömrünü hizmete vakfetmiş 54 yaşında kahraman bir ağabeyimiz. İkisinde de yoğun bir katılım ve ikisinde de gözü yaşlı, yüreği yanık sinelerden yükselen dualar vardı.

Umumî bir imtihana tabi tutulduğumuz bu süreçte ölümle sonuçlanan problemler önemli bir yer tutuyor. Ölümlerin bir kısmı hapistekilerin ilacını vermemek, doktora göndermemek, hicret anında boğulmak, intihar görüntüsü verilen suikast veya kişiyi intihara mecbur zannettiren ağır zulümler neticesinde gerçekleşirken, büyük bir kısmı da ağır hastalıklar şeklinde ortaya çıkıyor.

O kadar ki sosyal medya vasıtasıyla neredeyse her gün yüreğimizi yakan ölümler duyuyoruz. Nice gencecik yiğitler, hizmet aşkıyla dolu kahramanlar hiç beklemediğimiz bir yaşta hayata veda ediyorlar.

Bu ölümlerin farklı sebepleri var. Biz bugün süreçte artan hastalıkları ve bunlara karşı izleyeceğimiz tedavi yöntemlerini ele alacağız. Neredeyse aşırı stres ve yoğun üzüntüden dolayı bütün hastalıklarda bir patlama olsa da, sık rastlanan problemler kanser, depresyon, kalp krizi, beyin kanaması, yüksek tansiyon ve şekere bağlı problemler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu hastalıkların başında hiç şüphesiz psikolojik hastalıklar, bilhassa depresyon başı çekiyor. Hemen peşinden kalp ve damar hastalıkları geliyor.

Mümin de depresyon geçirebilir

Normal hayat şartlarında bile birtakım ağır ve sıkıntılı problemler neticesinde depresyona yakalanan kimseler olabilirken, böyle insanı depresyona sokacak dertlerin birkaç katına maruz kalan kimselerin psikolojisi sağlıklı olabilir mi?

Hizmet Hareketine gönül ve ömür vermiş herkesin bu süreçte birçok problemi var. Hatta kendisinin hiçbir sıkıntısı olmasa bile kapsamlı hizmetlerin engellenmesi ve zulme uğrayan kardeşlerin acısı bile ıztırap olarak yeter. Dolayısıyla umumî bir travma yaşıyoruz. Bunlar da başta depresyon ve diğer psikolojik sıkıntılar olarak kendini gösteriyor.

Peki imanlı kimseler depresyon geçirir mi? Geçirebilir.

Peki, “İmanlı kimse depresyon geçirmez” sözünün anlamı nedir? Bu söz, imanı mükemmel, sabır ve tevekkülün zirvesinde olan kimselerin durumunu anlatmak içindir. Ancak herkesin iman ve teslimiyet seviyesi, sabır ve tevekkülü aynı değildir. Bu açıdan ciddi psikolojik sıkıntılar yaşayan, hatta yoğun acılar içindeyken kendisini çözümsüz çıkmazlarda zannedip intihara kalkışanlar olabiliyor.

Hastalığı kabul etmezsek etraflı ve detaylı teşhis ve tedavide başarılı olamayız. Önce hastalığı kabul etmemiz gerekir. Adı ne olursa olsun, yoğun acılar, üzüntüler, olumsuz yaşantılar, üzücü hatta yürek yakan haberler, duyarlı olan herkese hafif, orta veya ağır şiddette psikolojik sıkıntılar ve sarsıntılar yaşatabilir.

Peki çözüm nedir?

Öncelikle modern tıbbın tavsiye ettiği tedavi süreci olan doktor, ilaç ve terapi uygulamalarına mutlaka başvurulmalı, sabır ve dikkatle sürdürülmelidir.

Ayrıca yoğun dinî telkin ve teselliler, dua ve manevî okumalar ihmal edilmemelidir.

Ve en önemli husus: Mutlaka imkânlarımız elverdiği ölçüde ferahlamanın ve mutlu olmanın yolları aranmalıdır. Söz gelişi, seyahat, gezi, piknik, hoşlanılan ortamlarda yemek yemek veya evde farklı mutluluk vesileleri oluşturmak, depresyonun ilacı olan gülme terapileri yapmak gibi bir fıkradan komik vidyo veya film izlemeye kadar birçok yolla psikolojimiz için olumlu bir ortam oluşturmaya çalışmalıyız.

Kanser olumsuzlukları sever

Her ne kadar kanserojen gıdalar ve ortamlara muhatap olan kimseler asıl risk grubunu oluştursa da hemen herkes kanser olabilir. Çünkü bu hastalık küçük bir çocukta da, çok yaşlı bir kimsede de görülebilmektedir.

Kanserin ortaya çıkması ve ilerlemesinin en büyük ve en önemli sebebi, olumsuzlukların sebep olduğu acı, keder, üzüntü, kaygı, endişe, bezginlik, tükenmişlik, manevî yorgunluk gibi durumlardır.

Kanser tedavisinde de mutlaka modern tıbbın tedavi sürecine başvurulmalı, ancak modern veya klasik alternatif tıp ihmal edilmemelidir. Bu konuda gerek internet ortamından gerek çevremizden tedavi süreci hakkında yeni tavsiyeler almalıyız.

Mesela, profesör bir hocamız anlatmıştı. Kayın validesi kurtuluş imkânı görülmeyen bir kanser hastalığına yakalanmış. O da kayınpederine durumu anlatıp, kayınvalidesine bol bol kestane balı yedirmesini tavsiye etmiş. Neticede hasta kurtulmuş ve 28 yıldır yaşıyormuş.

Bir başka önemli bilgi: Bir grup Amerikalı bilim adamı Türkiye cevizi hakkında araştırma yapmış ve kanser hastalığını iyileştirmede etkili olduğunu tespit etmiş.

Örnekler çoğaltılabilir. Ancak herhangi bir tedavi yöntemi, herkeste aynı etkiyi göstermez. Çünkü başka faktörler vardır.

Tıpkı depresyon tedavisinde olduğu gibi, kanser tedavisinde de mutlaka kendimizi mutlu edecek yollar bulmalıyız. Biliyorsunuz, doktorlar ve çevremiz bütün kanser hastalarına, “Üzülme, moralini yüksek tut” tavsiyesinde bulunur.

İyi de bu moral denilen şey, radyonun sesini düğmeye basıp yükselttiğimiz gibi kolayca yükselen bir şey değildir ki…

Moral nasıl yükselir?

Acaba ne yapmalıyız ki, moralimiz yükselsin?

Birkaç ay önce ailece tanıdığım bir dostumu hal hatır sormak için aradım. Kansere yakalandığını, beyninde tümör bulunduğunu, ameliyat olduğunu ve tedavinin devam ettiğini söyledi.

“Moralini yüksek tut” tavsiyesinde bulundum.

“Doktor da öyle söyledi” dedi.

“İyi ama insanlarda moral düğmesi yok ki, nasıl yükselecek bu moral, onu da söyledi mi” dedim. Arkasından anlatmaya başladım.

“Morali yükseltmek için bazen kendi başına bazen de eşinle ve çocuklarınla birtakım faaliyetler yapman gerekir. İçinde huzur ve mutluluk meltemi estirecek, yüzünde tebessüm ve kahkaha çiçekleri açtıracak hiçbir vesileyi ihmal etme. Yeter ki meşru olsun. İmkânların elverdiği ölçüde sevdiğin yemekler, içecekler ve atıştırmalıklar, şehir içi geziler ve piknikler, meşru eğlenceler ve oyunlar, müzik ve benzeri hobiler, ülke içi ve ülke dışı geziler, arkadaş ve akraba ziyaretleri, düzenli ve sağlıklı özel hayat, üzücü haber ve ortamlardan uzak durmak, tatil yapmak gibi hususlar moralinizi artırır.”

Hatta ayrıntıya girerek bazı örnekler verdim. Beni ilgiyle ve sabırla dinleyen dostum:

“Abi hiç kimse bize bunları anlatmadı” dedi.

Daha sonra Amerikan bir yazarın yaşadıklarından hareketle gülmenin kanseri yenmedeki etkisini anlattım. Norman Cousins, “Bir Hastalığın Anatomisi” isimli kitabında “çınlayan bir kahkaha”nın insanı hayata nasıl bağladığını anlatıyordu. Cousins, ağır bir kanser hastasıydı. Doktorlar yaşama şansının yüzde birden bile az olduğunu söylemişler, ama o kötümser olmamıştı. En çok sevdiği komedyenlerin filmlerini almış ve kahkahalar atarak her gün izlemişti. Sonuç muhteşemdi. Gülmekle, ümit ve cesaret kazanmış, iç organlarına hareket gelmişti. Norman Cousins, gülme sayesinde aksilikleri aşıp hayatta kalmayı başarabilmişti. Daha sonra yaşadığı tecrübeleri kitaplaştırmış ve bu kitap Hasta Gözüyle Hastalık ismiyle Türkçe olarak da yayınlanmıştır.

Bunu anlattıktan sonra gülmeyi sağlayacak meşru olan vidyo, film, komedi programları izlemesini tavsiye ettim.

Kanser hastası dostum ve hanımı, bu anlattıklarımı uygulayacaklarını söylediler. Birkaç ay sonra tekrar aradım.

“Ne yaptınız, tavsiyelerimi uyguluyor musunuz” dedim.

“Uyguluyoruz, şimdi de bir geziden dönüyorduk” cevabını verdiler.

İnşallah hayırlı ve müjdeli neticeler alırlar.

Dine ömür ve sağlıkla hizmet edilir

Sağlığımız ve ömrümüz bize emanettir. Onu korumak için çırpınmamız ve hasta olunca da iyileşmek için gayret göstermemiz gerekir. Elbette ki, süreçteki mağdurlarla ilgilenecek, dertlerini paylaşacak, maddî ve manevî yardımda bulunacağız. Fakat her şeye rağmen sağlığımızı korumak veya hastalanmışsak iyileşmeye yönelik tedbirleri almak zorundayız. (Bu meseleyi anlamak için daha önce yayınlanan “Her şeye rağmen şevk-i mutlak” başlıklı yazımızı okumanızı tavsiye ediyoruz.)

Unutmayalım ki, dine hizmet için hayatta ve sağlıklı olmamız gerekir. Yoksa ölerek hizmet edemeyiz. Elbette bütün tedbirlere rağmen ölürsek, bu da bizim için bir şereftir ve manevî şehitlik mertebesine yücelmektir. Ancak hayatımızı koruyarak çok daha fazla hizmet edebiliriz.

Depresyon ve kanser tedavisiyle ilgili tavsiyelerimiz kalp, beyin, damar, tansiyon ve şeker hastaları başta olmak üzere her çeşit hasta için geçerlidir.

Hizmet ve hizmet insanının dertlerinden uzak olmadan kendimizi mutlu etmeye çalışmak; bencillik, duyarsızlık ve diğerkâm olmamak değildir. Ayrıca herkesin tahammül gücü farklıdır.

Koruyucu hekimlik ve tedavi adına yaptığımız tavsiyeler, imkânlara uygun, ölçülü ve meşru olduğu müddetçe uygulamakta hiçbir sakınca yoktur. Maalesef bu tavsiyeleri yaptığım bazı hastalar, “Bu süreçte nasıl bunları yaparım, kardeşlerim ağlarken ben nasıl gülerim?” dediler. Ben de dedim ki, “Bu tavsiyeleri ilâç ve perhiz gibi kabul edin. Sizin sağlığınızı tekrar kazanıp yıllarca hizmet etmeniz için bunları yapmanız gerekiyor.”

Evet dostlar, gencecik fidanlar, kahraman yiğitler, fedakâr ağabeyler ve ablalar bir bir kara toprağın bağrına düştükçe ben kahroluyorum, yüreğim yanıyor, göz pınarlarım coşuyor. Ne olur kendimizin, ailemizin, kardeşlerimizin sağlığına azamî dikkat edelim.

Bu arada tüm hastalıklar için dua ve manevî okumaları ihmal etmeyelim. Nitekim iki hafta önce de bu konuda Hastalar Risalesi’nin önemini işlemiştim.

Benim bildiğim hasta kardeşlerime veya benden isteyenlere namazlardan sonra dua etmek gibi bir âdetim var. Dua isteyenlerin samimiyetini ve hüsnü zannını şefaatçi yaparak Rabbimden şifa talep ediyorum. Dua isteyen kardeşlerim de yazımızın başında yer alan mail adresimize mail atabilirler. Müminler bir vücudun organları gibidir. İnşallah birbirimize yaptığımız dualar kabul edilir.

[Cemil Tokpınar] 7.9.2019 [TR724]

Gölge boksu [Naci Karadağ]

Bir iktidar düşünün ki gırtlağına kadar suça, kanun dışılığa, yalana, infaza, entrikaya gömülmüş.

Bir iktidar düşünün ki en bayağı eşkıya çetesinden bile daha kuralsız ve daha acımasız hareket ediyor.

Bir iktidar düşünün ki hukuku paspas etmiş, rakamların ağzını burnunu kırmış, neredeyse doğru söylediği bir tek cümle kalmamış.

Bir iktidar düşünün ki, değil uzan vadeli, yıllık, aylık, hatta haftalık bile düşünmüyor artık. Gündelik yaşıyor ve strateji üretiyor.

Bir iktidar düşünün ki yalanların boyu kısılmış ama büyüklüğü devasa boyutlara ulaşmış.

Bir iktidar düşünün ki kutsalı, kuralı, ahlakı kalmamış.

Bir iktidar düşünün ki, kayıp olan evlatlarını 700 haftadır arayan yüreği yanık anneleri terörist olarak ilan etmiş.

Bir iktidar düşünün ki, yurt dışında haritada yerini bile bilmediğimiz bir ülkedeki öğretmeni, sırf kininden dolayı milyon dolarlar rüşvet vererek mafya yöntemiyle özel uçaklarla ülkeye getirmekle övünmüş.

Ve yine bir iktidar düşünün ki, işler sarpa sarınca gerçek teröristin elindeki güvenlik mensuplarının acılı ailelerinin acılarını kullanarak prim yapmaya çalışıyor.

Yakınları PKK’nın elinde yıllardır tutulan anneleri şimdi hatırlıyor.

Bilmem hangi ülkede milyonlar döküp en karanlık mafya ile birlikte hareket ederek eğitimci getirmekle övünen bu sahte cesurlar yıllardır terör örgütünün elindeki güvenlik mensuplarını, Mehmetçiği umursamamış ama şimdi umurunda gibi davranmaktan utanmıyor.

Üstelik sorumluluk kendinde olduğu halde, acılı aileleri bir siyasi partinin kapısına yığıyor!

Ülke batmadan hukuk geri döner mi artık emin değilim. Ama ola ki bir gün hukuk geri dönerse, en karanlık ve kalın dosyalardan biri post modern Türk glodyosu olacaktır.

Ergenekoncu asker eskilerinden tutun da SADAT’a kadar pek çok karanlık oluşum var. Bizzat Öcalan’ı seçim kampanyasında kullanacak kadar PKK ile içli dışlı bir iktidar var. Suriye’deki kan gölüne silah ve terörist taşıyan bir yapı var bu ülkede.

En tehlikeli olanları ise SETA gibi yapılar. Aleni infaz ve haysiyet katliamı yapıyorlar sürekli. Pelikan da Türk gladyosunun son dönemdeki en tehlikeli ve kuralsız yapılarından biri.

Bizzat kendi partisindeki Başbakan’ı bile acımasızca infaz edebilecek kadar fütursuz bir yapı Pelikan.

Eskinin gladyosunda bir kural, bir etik değerler disiplini vardı.

Şimdikiler acımasız ve fütursuz.

Herkesin gözü önünde yapıyorlar eylem ve infazlarını.

İsimleri de mekanları da çok iyi biliniyor.

Teker teker görevleri bile biliniyor.

Biz değil kendi içlerindeki kişiler anlatıyor bunları üstelik.

Hatta ve hatta bizzat Cumhurbaşkanı ziyaret edebilecek kadar gözü dönmüş durumda.

Bu karanlık yapının ilk kurbanı olan müstafi Başbakan Ahmet Davutoğlu son dönemde yine ortaya çıktı.

Şahsen ben hala olan bitenin Davutoğlu-Erdoğan danışıklı dövüşü olduğuna inanıyorum.

Başta söylediğim gibi, iktidar meşru bir siyasi yapıdan ziyade bir şebeke/mafya yapılanması görüntüsü veriyor artık. Mafyaya girenleri birer suç işletildiği gibi, kendi aralarındaki insana pek çok kanunsuzluk yaptırdıkları için içleri çok rahat. Kimsenin kendilerine yamuk yapabileceğini düşünmüyorlar.

Davutoğlu meselesi de öyle.

Yurt içindeki terör eylemlerinden, Suriye’nin içinin karıştırılmasına kadar pek çok konuda pek çok hamleyi ona yaptırdıkları için rahattılar.

Ancak Davutoğlu enteresan bir şekilde, özellikle Ankara ve Suruç katliamlarını bizzat iktidarın organize ettiğini ima etti.

Hemen karşı hamle gelince de “Devletin bekası” geyiğine sığındı nedense.

Şimdi aynı Davutoğlu, Pelikan çetesini olmayan hukuka şikayet etmiş.

Dilekçe vermiş Türk Tipi Gladyo diye.

Ancak isim yok, eşkal yok, adres yok.

Yaptığı şey gerçeğin gölgesini yumruklar gibi görünmekten ibaret.

Yaptığı şovun hiçbir kıymeti de yok esasen.

Zira Pelikan çetesi isim isim kimdir biliniyor.

Daha önemlisi bunların arkasındakiler de biliniyor.

Hatta bunu en iyi Davutoğlu biliyor.

O nedenle yaşananlar ucuz bir müsamere havasından ileri gidemiyor. Toplumda karşılık bulacağını da düşünmüyorum.

Eğer Davutoğlu dürüstse, gerçekten ülkenin berbat durumda olduğuna inanıyorsa çıkıp şöyle söylemeliydi:

“Pelikan başta olmak üzere bu ülkedeki tüm karanlık yapılar Erdoğan-Fidan ikilisinin emriyle kurulmuş ve onayıyla çalışma yapmaktadırlar. Dolayısıyla savcılara bu iki ismi şikayet ediyorum…. Geride kalanlar sadece yardım ve yataklık yapıyor…”

Aksi durumda kötü bir gölge boksu izlemeye devam edeceğiz.

[Naci Karadağ] 7.9.2019 [TR724]

Neden tutuklanmadı? [Levent Kenez]

Başlıkta biraz Akit ve Aktroller gibi öküzce sormuş olabilirim. Tutuklanmadığına üzülenler gibi görünmek istemem tabii ki ama bir çoğumuzun merak ettiği de bu olsa gerek.

Yok yok Kaftancıoğlu’nun yarısı kadar ceza alanların yıllardır tutuklu olduğunu falan söylemeyeceğim. On binlerce masum sebepsiz yere zindanlarda ömür tüketirken neredeydiniz de şimdi adaletten, mahkemeden falan bahsediyorsunuz iki yüzlü, şerefsiz yaratıklar da. Herkesin canı yanmadan bu işler düzelmeyecek kısmı zaten bu konuların default’u, onu da geçelim.

Şimdi hakim, savcı bunların hepsi hikaye olduğu göre, bu kararların hepsi siyasi olduğunu göre il başkanının aldığı ceza da, ondan daha önemlisi şimdilik tutuklanmaması da bir siyasi sebebe dayanıyor.

Erdoğan ve yanındakiler nasıl bir hesap yapmış olabilir. İnşallah günün birinde bu diyalogların gerçek sahiplerinden dinlemek nasip olacak. Eğer bulabilirsek.

-Efendim bir şey daha var…Yarın şu kadının davasında karar günüymüş. Ne yapsınlar?
-Hangi kadın?
-Hani şu il başkanı var ya Canan.
-Tutuklasınlar tabii k….ı, ne soruyorsun!
-Şimdi kayyumların üstüne biraz erken olur diyor arkadaşlar. Uzatsınlar mı davayı?
-N’olacak atın gitsin ondan sonra düşünürüz erken mi olmuş geç mi Allah Allah?
-Şimdi arabalar üzerine de oldu gibi olacak.
-Öyle olsun ne var? Onu terbiyesizlik yaparken düşüneceklerdi.
-Kenarda dursun, bir gündeme ihtiyaç olunca alırız. Alınacağını satın alsınlar.
-İyi n’aparsanız yapın. Çok dolaşmasın dışarı da.

Acaba böyle mi oluyor? Aşağı yukarı…

Belki de haksızlık yapıyoruz adama, şimdi tutuklanmadığını öğrenince ortalığı yıkmış dağıtmıştır, her an alabilirler. Göreceğiz.

Arabaları Yenikapı’ya eğer bu davayı düşünerek bu hafta çektilerse oldukça başarılı. İmamoğlu’nun iletişim ekibi iyi, onlardan beklerim yoksa parti olarak bunu düşünecekleri ihtimalini bile tartışmak abes.

Ama kabul etmek gerekir ki, Erdoğan’ın yok şöyle düşünürler aman bunu derler diye bir derdi olduğu sanmıyorum. Seçim zamanı olsa bu hesapları yapıyor ama şimdi seçim döneminde olmadığımıza göre kin duyduklarından birinin ceza aldığı halde dışarıda dolaşması oldukça ilginç. ‘Neden acaba?’ dense bir türlü tam cevap çıkmıyor.

AB mi? Yok sanmam. AB ekonomik ambargo uygulamadıkça bir ağırlığı yok. Öyle bir karar alacak gibi de durmuyor. Türkiye ile ilgili konularda oldukça seçici ve ikiyüzlü ve bir o kadar da korkak Kati Piri demiş ki ‘İmamoğlu alınırsa çok ciddi sonuçları olur. İki kere düşünmeden hareket etmeyin’. Aman sevsinler senin tehdidini. “Salarım üzerinize Suriyelileri” derse ve ucundan da bir kaç kapı açarsa kaç şekil aldığınızı biliyoruz. Ne olur en fazla Wilders gelir senin ülkende zaten saraydakinin canına minnet. Wilders oradan İslam’a çakar burda meydanlarda tepinir üstünde.

Kayyumların üzerine bir vukuat daha olmuş olması diyeceğim. Acaba yakında İmamoğlu’nu görevden alacaklar öncesinde böyle bir gündem olmasın mı isiyorlar. Ama İmamoğlu’nu alacaklarsa, ortalıkta Kaftancıoğlu’nun olmaması daha iyi değil mi?

Kılıçdaroğlu ile arası açık olan Kaftancıoğlu’nu tutuklatsa partide kenetlenme olacak en iyisi dışarda mı tutayım demiştir? Öyle olsa Kılıçdaroğlu’nun gitmesini niye istesin ki? Ama şu da var. İl başkanına verilen ceza ile siyasi kariyeri de bitiyor. Kılıçdaroğlu’na bu kıyağı yapmış olabilirler.

Kahraman yapmayalım, getirisi götürüsünden fazla olayı mı? Nihayetinde 3 gün konuşulur sonra Canan Hanım’ın ketılla nasıl tost yaptığını anlattığı tweet serilerini okuruz. Mektup yazın der, bir kaç vekille selam yollar.

Son tahlilde Kaftancıoğlu’nun cesur çıkması, bunların gideceğinin artık kesinleştiği ve Türkiye’de siyasi kariyerin cezaevinden geçtiğini de bilerek mık mık etmemesi iyi olmuştur. Çıta yükselmiştir. Bundan sonraki CHP sünepelerine Kaftancıoğlu kadar dik duramadılar deme şansı doğmuştur.

Ve bir de her kararı siyaseten bir hesapla verip her zaman doğru hesap yapacakları da yok. Böyle böyle gidecekler. Şimdi fitneci dediklerini toplayacaklar ki işte esas o zaman görün şenliği.

Ha bir de Kaftancıoğlu’nun geçmiş tweetleri suçsa, AKP’lilerin Fetö tweetlerinden içeri girmeyeni kalmaz lakırtılarının evet kabul edelim bir mantığı var ama yazanların ekserisi cemaati bir terör örgütü olarak ima ettikleri için bunu yazıyorlar ki Erdoğan defolup gitmeden sizin üzerinizden geçse de siz de bir rahatlasanız biz de.

[Levent Kenez] 7.9.2019 [TR724]

Kaftancıoğlu kararı ve CHP [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Canan Kaftancıoğlu kararı Türkiye’nin gündemine damga vururken, “aslan” sosyal demokratların birçoğu haklı olarak yapılan “hukuksuzluğu” eleştirdi. Karara “demokrasi ve hukuk devleti nerede” gibi tepkiler verenleri gerçekten anlamakta büyük zorluk çekiyorum. Sanki Türkiye’de anayasal demokratik hukuk devleti normal işleyişini sürdürüyormuş gibi bir yaklaşım içindeler. Bazen bunu bilinçli yaptıklarını, bazense gerçekten Türk siyasetinde anayasal hukuk devleti hakkında ciddi bir bilgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Rejimi görmeyen veya görmek istemeyen kitle, rejimin ucu kendilerine dokununca feryat ediyor. İyi de sormazlar mı, “kardeşim başkalarına bu muameleler yapılırken aklınız neredeydi” diye? Eğer bunu görüyor da salt kendi mahallenizden birilerine zarar gelince bu bir demokrasi sorunu oluyorsa, çıkartın ağzınızdaki baklayı: “bizim derdimiz demokrasi değil!” deyin. Öyle ya, sadece kendi hakkını savunan, ama başka dünya görüşü, ideoloji ve kanaatlere sahip insanları vatandaş kabul etmeyen yaklaşım, demokratlıkla bağdaşmaz. Sosyal demokrat olmak için her iki kelimenin de anlamına önem vermeniz gerekiyor. Diğer taraftan, eğer bu olanı biteni cidden tartamıyor ve anlamıyorsanız, yani cidden Türkiye’de hukuk devleti kıyısından da olsa hala işliyor diye düşünüyorsanız, kusura bakmayın, ciddi bir zekâ soruyla malulsünüz demektir.

Elbette CHP İl Başkanı Sayın Canan Kaftancıoğlu’nun başına gelen durum çok üzücüdür. Dahası ilerisi için Türkiye’deki tablonun düzeleceğini uman toplumsal güçler bakımından son derece olumsuzdur ve büyük bir hayal kırıklığıdır. Gerçekten de Türkiye’nin geçici bir ara dönem yaşadığına inanmak isteyen insanlar az değil. Yaşanan tüm sosyal soykırıma ve devletteki tahribata rağmen insanlar çıkmayan candan ümit kesilmez ilkesiyle hareket ediyor. Ancak bu çok yüzeysel ve fazla iyi niyetli bir yaklaşım! Her şeyden önce demokrasinin geri gelmesi için devletin anayasal düzeninin yeniden uygulanmaya başlaması lazım. Bu düzen, güçler ayrılığını ve temel insan hak ve özgürlüklerinin anayasa güvencesiyle yeniden geçerli olmasını gerektirir. Şimdi kritik soru şudur: Türkiye’de bunu talep eden toplumsal dinamikler nerede? Bunların oranı nedir? Muhalefet partileri bunu talep ediyor mu mesela? Ben Türkiye’de CHP ve İYİ Parti’nin de, HDP ve Saadet’in de böyle bir talebine rastlamadım. Bireysel inisiyatif ve duyarlılıkla hareket eden ve hak-özgürlükleri savunan ilkeli bazı milletvekilleri var. Ancak partilerinin politikası gereği olarak bu tutum içinde değiller. Bunlar daha çok bireysel tercih şeklinde gerçekleşen inisiyatifler. Örneğin CHP güneydoğuda Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu illerde çok büyük yüzdelerle halk iradesinin yansıması olarak seçilmiş bulunan Kürt belediye başkanlarının görevden alınmasına sıkı bir muhalefetle tepki göstermedi. Oysa bu kayyum atamaları tümüyle anayasaya aykırı ve fabrikasyon gerekçe üreterek yapılan, hukuken yok hükmünde ceberutluklardır. Başka bir ülkede böyle bir uygulamanın olması tahayyül edilebilir mi? Tabi Türkiye’yi Rusya-İran-Çin ligine mahkûm ettikleri için belki “canım dünyada da oluyor böyle şeyler neticede!” diyenler vardır, bilemem. Fakat “çağdaş” dünyada, gelişmiş ülkelerde bu uygulamaları göremezsiniz.

CHP bu durumla hiç ilgili görünmüyor. Aksine, jakoben köklerinde zaten bu tür uygulamalar olduğu için, CHP tabanı “bölücülük” ve “takunyacılık” söz konusu olduğunda İstiklal Mahkemesi hakimi gibi bir tutum alıyor. Daha geçenlerde “sol” kökenli Türkiye Barolar Birliği başkanı, hukuk profesörü biri çıkıp “mesele vatansa gerisi teferruattır” demedi mi? Şimdi AKP “mesele vatandır” diyor. CHP genleri ciddi bir aidiyet krizi yaratıyor! CHP içindeki ulusalcı yapılar, Kürtleri adamdan saymayan, onu-bunu ezen, halkı aşağılayan, tepeden inmeci devrimleri demokrasiye tercih eden, insan temel hak ve özgürlükleriyle fazla ilgisi olmayan güçlü bir tabanın yansımasıdır. Kusura bakmayın ama, erken dönem Atatürk cumhuriyeti, bugünkü çağdaş demokratik temel hak ve özgürlüklerin en fazla tekamül ettiği bir ortamı hiçbir zaman sağlayamadı. Daha ileri gitmemek için “hiç böyle bir amacı da olmadı zaten!” demek istemiyorum. Ve anakronizm yapmadan dönemi o günün koşullarıyla değerlendirmek istiyorum.

CHP içindeki sosyal demokrat eğilimdeki azınlık da bu konuya böyle yaklaşıyor. Elbette Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak ve yaptığı birçok reformla mutlaka saygıyı hak ediyor. Ancak şurası bir gerçek ki, bugünkü birçok hukuksuzluğun sebebi olanlar, erken dönem cumhuriyet dönemindeki uygulamaları, bugünkü politikalarını haklı çıkartmak için kullanıyor. Atatürk, tarihsel bir dönemin kurucu lideri olarak değil, sanki teokratik bir devletin tanrısal kültü gibi kabul görüyor. CHP’deki ulusalcıların bu tutumuna, sosyal demokrat değerlere inanan sayıca daha az CHP’liler, partilerini gerçek bir demokratik sol harekete evirmek istemekteler. İşte Kaftancıoğlu’nun başına gelenleri, CHP’deki bu ayrım hattında okumak ve analiz etmek bu nedenle önem arz etmekte.

Kaftancıoğlu, rejimin ana söylemlerine dokunmasa da, en azından Kürtlerle iletişime geçerek ortak bir muhalefet tabanı oluşturma stratejisini güttü. İstanbul’da CHP’nin başkaca bir şansı da yoktu zaten. Dolayısıyla, Kürtlerin oyunu alamayan bir İmamoğlu’nun sayısal çoğunluk elde etmesi imkânsızdı. Kaftancıoğlu bunu doğru okudu ve olması gerekeni yaptı. Bu sol bir tutumdur. Ama CHP bu durumu absorbe etmekte zorlandı. İstanbul’un kazanılması ulusalcıların çenesini bir süre kapatsa da, Kürtlerle – Kürt siyasetiyle – ittifak, PKK ile işbirliğidir şeklinde düşünen ulusalcıları rahatsız etti. Bu bağlamda ulusalcı CHP tabanıyla MHP’liler arasında çok fark var mı? Bunu sizin takdirinize bırakıyorum. Elbette bazı sosyal demokrat tandanslı şehirli CHP’liler Demirtaş’a oy verecek kadar sol bilince sahip hareket edebiliyor. Ama bunların oranı nedir? Ben CHP tabanını çok iyi bilen biri olarak, hak talep eden Kürtlere “oturun oturduğunuz yerde, rahat mı battı?” diyen CHP’li oranının çok yüksek olduğunu görüyorum.

Rejim böylece CHP’ye iyi bir ders verdi. CHP, Yenikapı Ruhu sonrası rejim diskurunu neden kabul etti? Çünkü Erdoğan ve adamlarının işbirliği yaptığı Avrasyacı yapı, CHP’nin ulusalcı tabanıyla aynı dünya görüşüne sahip! 15 Temmuz sonrası CHP’li hiç kimse “bu darbenin arkasında cidden Gülen Cemaati mi var” diye düşünme gereği duymadı. Bu onların gündeminde yok zaten. Bilakis, “yesinler birbirlerini” diyerek, AKP’nin Gülen Cemaati’ni “FETÖ” ilan etmesi sürecini ellerini ovuşturarak izlediler. Avrasyacıların-Ergenekoncuların fişleme listeleri onların meselesi olmadı. Ulusalcı kesim, her zaman savunduğum gibi, din dışı alanlarda MHP’li milliyetçi-ülkücü kesimle aynı nasyonalist “hassasiyetlere” sahip. Uzatmayayım lafı ve sadede geleyim: ikisi de faşist bir ideolojik tutum içindeler. Bu yapılar, AKP’yi de 17 Aralık sonrasında dönüştürdüler ve onu istedikleri “çizgiye” getirdiler. AKP 2002’deki tüm ajandasını terk ederek, içeride nasyonalist-pro-faşist, dışarıda Batı’yla köprüleri atan ve her alanda anti-Kürt ve anti Gülen Hareketi bir pozisyona geldi. Erdoğan ve İslamcılar da pragmatik hareket ettiler. Böylece bugünkü rejimin dengeleri oluştu. CHP’deki bu ana akımdan hazzetmeyen figürler zamanla elimine olacak. Kaftancıoğlu kararı bunun başlangıcıdır.

Bu arada içişleri zabiti SS İmamoğlu’nun yerine kayyum atanıp atanmayacağıyla alakalı olarak Pazar günü bir açıklama yapacağını kamuoyuna duyurdu. Burada mesele İmamoğlu’nun görevden alınmasından ziyade, bir oldu-bittiyle görevden alınabilmesinin mümkün olması, yani rejimin hukuksal prosedürden bağımsız olarak keyfi uygulamada bulunabilmesinin toplumca kanıksanması, hatta meşru kabul edilmesidir. Buna tepki gösteren CHP’liler bile yapılan uygulamanın prosedürel olarak anayasaya aykırılığından ziyade, İmamoğlu’nun görevden “alınmasını gerektirecek” bir suç durumunun mevcut olmadığı yönünde açıklamalar yapmaktalar. Yani “bu bir otoriter rejimdir” demek yerine, “ne oldu ki görevden alıyorsunuz!” türü bir yaklaşım var! Bu büyük bir acizliktir, aynı zamanda öngörüsüzlük ve siyasi strateji körlüğüdür.

Bu rejimin yukarıdaki analizler çerçevesinde giderek seçimsel süreçlerin prosedürelleştirildiği Kazakistan-Azerbaycan türü bir rejime evrileceğini düşünüyorum. Bunun için daha “uslu” bir muhalefet gerekiyor. HDP ve CHP’nin sol-sosyal demokrat kesimi gibi bazen rejimle çelişen fraksiyonların “elden geçirilmesi” süreci başlamış görünüyor. Gözdağı uygulamaları devam eder. Değişenler kalır, değişmeyip “yaramazlığa” devam edenler hapsi boylar. Ya da çoluk çocuklarını hapiste ziyaret etmemek için susmayı öğrenirler.

Bu, rejimin esnekliğini daha da yitirmesi ve sertleşmesi durumunu hızlandıracaktır. Olsun. Sertleşmesi iyidir. Bir yerden mutlaka kırılacak sonunda.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.9.2019 [TR724]

“Yedi diplomalı diktatör” Mugabe’yi kara bulutlar yolcu etti [Türkmen Terzi]

Afrika’nın en yaşlı lideri olan Zimbabwe eski Devlet Başkanı Robert Gabriel (Cebrail) Mugabe, tedavi gördüğü Singapur’da hayata gözlerini yumdu. 95’ini deviren “öğretmen diktatör”, ruhunu uzak Asya’da teslim etti. Destekçileri, öldüğü gün ülkesinin simsiyah bulutlar kaplanmasını yas olarak yorumladı.

Güney Afrika’daki Afrika Birliği ve Güney Afrika Kalkınma Topluluğu zirverlerinde gece ikilere kadar konuşarak liderleri, diplomatları ve gazetecileri uykusuz bırakan Mugabe, başkaları konuşurken uyuklar, sıra kendine geldiğinde birden canlanır, saatlerce konuşurdu. Bir Ramazan gününde Mugabe’nin konuşma yaptığı salondan çıkamayınca iftarı gece yarısı yapmıştık. Bir yandan çok zarif kıyafetleri, mükemmel İngilizcesi diğer yandan yarım asırdır muhaliflerine hayat hakkı tanımaması ile zıtlıklar insanı olan 7 akademik diplomalı Mugabe, ilham gelen şairler gibi, ardı ardına yaptığı hiviclerle, Avrupalı liderleri yerden yere vururdu.

Marangoz bir babanin oğlu olarak 1924’de doğan Mugabe, Roma Katolik misyoner okulundan öğretmen olarak mezun oldu. Burslu olarak Güney Afrika’nın Fort Hare Universites’nde eğitimine devam eden geleceğin lideri eğitimci, 7 farklı akademik diplomasını aldıktan sonra Gana’da öğretmenliğe başlamış, Gana’nın Pan-Afrikancı fikirleri ile meşhur bağımsızlık sonrası lideri Kwame Nkrumah’nın fikirlerinden çok etkilenmiş. Hatta ilk eşi Ganalı  öğretmen Sally Hayfron.

Mugabe 1960’da o zamanki ismiyle Güney Rodezya’ya döndü. Sömürge yönetimine karşı mücadelesine ilkönce Afrika milliyetçisi Joshua Nkomo ile Zimbabwe Afrika Halkı Birliği’nde (ZAPU) başladı. Şona ve Ndebele kabileleri arasındaki etnik ayrım nedeniyle 1963’de Zimbabwe Afrikalı Ulusal Birliği’ni (ZANU) kuran Mugabe, ülkeyi 2017’de darbe ile indirilene kadar yönetti. 1980’de başbakan olarak iktidara geldiğinde halkına demokrasi ve uzlaşı umudu veren Mugabe, kısa zaman sonra altın, elmas, tarım ülkesi olan Zimbabwe’yi yaklaşık 40 yıl şiddete, yolsuzluğa, ekonomik yıkımlara boğdu.

Bir zıtlıkların insanı portresi

Söz ustası Mugabe bir anglofil idi ama İngiltere’den nefret ediyordu; ükesini İngilizlerden bağımsızlığa kavuşturan, ulusunun lideri idi ama halkına en temel insan haklarını çok gördü; Pan-Afrikanizm vizyonuna sahipti ama bırakın Kara Kıta’nın insanlarını kucaklamayı, gölgesinden şüphelenen, arketip bir diktatöre dönüştü.

4 yaşında ölen oğlunun cenazesine katılamadı

1964’te yaptığı bir konuşmada o dönemin Rodezya Başbakanı Ian Smith’e “kovboy” lakabını takınca tutuklanan ve mahkemesiz 10 yıl hapis yatan Mugabe’ye, sömürgeci yönetim, 4 yaşında ölen oğlunun cenazesine katılmasına izin vermedi. 1973’te henüz gözaltında iken Zanu’nun lideri seçilen Mugabe, serbest kaldıktan sonra Mozambik’e gitti ve ülkesi Rodezya’ya karşı gerilla mücadelesine başladı. Diğer siyah mücadeleciler arasında en militan kişiliğiyle öne çıkan Mugabe, Rodezya’nın bağımsızlık görüşmeleri boyunca taleplerinden taviz vermeyen biri olarak sivrildi.  1976’da ziyaret ettiği Londra’da, Rodezya sorununun tek çözümünün silah namlusundan çıkacağını söyledi.

1979’da imzalanan The Lancaster House Anlaşması ile Güney Rodezya (bugünkü Zimbabwe) tarihe karıştı ve Şubat 1980’de Zimbabwe Cumhuriyeti kuruldu, Mugabe ezici çoğunlukla başbakan olarak iktidarını kurdu. Mugabe iktidarının ilk zamanlarında ılımlı ve uzlaşmacı tonu ile rakiplerinin çoğuna güven verdi. Mağduriyetlerin giderileceği sözünü vererek ve özel mülkiyet kamulaştırılmadan geniş tabanlı bir hükümete söz verdi. Beyazlar Mugabe’nin sizlerine inanarak ülkede kaldı.

Başbakanlık ofisini kaldırdı, tek başkan oldu

Ama çok kısa süre sonra rakibi Nkomo’nun taraftarları olan Ndebele kabilesinden binlerce insanı, Kuzey Kore’nin eğittiği 5. Tugay’a katlettirerek tek parti idaresini kurdu. Nkomo, Mugabe’ye boyun eğmek zorunda kaldı ve iktidar ZANU-PF partisine evrildi. Mugabe başbakanlık ofisi lağvederek 1987’de devlet başkanı oldu ve 1996’de üçüncü kez seçildi.

Ülkesindeki ırkçı rejime son vererek bir süreliğine demokratik idare kuran Mugabe, 1992’de kanunlaştırdığı “Arazi Edinimi Yasası” ile beyazların arazilerine el koydu.  Mugabe binlerce beyaz çiftçiden arazileri alıp siyahlara dağıtacağım dedi ama çiftlikler elit siyasilere verildi. 2000 yılında kurulan Demokratik Değişim Hareketi (MDC), Mugabe’nin tek adam rejimine tehdit gibi görülse de, MDC lideri Morgan Tsvangirai, 2009-2013 yılların arasında ancak 4 yıl koalisyon hükümetinde başbakanlık yapabildi. Mugabe seçimlerde MDC’ye karşı hile yaptığı gerekçesi ile İngiltere, Amerika ve Avrupa Birliği ülkeye ambargo uygulayınca, bir zamanlar kıtanın gıda ambarı olan Zimbabwe’de halk iyice aç kaldı. Eşi şüpheli şekilde ölen Tsvangirai’nin taraftarları her türlü zulme maruz kaldı. Kendisi de geçen yıl öldü.

Yaşlı Mugabe, 2017’yılında, genç eşi Grace’yi kendinden sonra iktidara hazırladığı gerekçesi ile ordu darbesi ile iktidardan indirildi. Yerine son yıllara kadar en yakın adamlarından olan başkan yardımcısı Emmerson Mnangagwa geçti.

Yasaların tek çiftlik sahibi olmaya izin verdiği Zimbabwe’de Mugabe ve eşi yirmiden fazla ciftlik sahibi oldu. Hükümetin sistematik şekilde 400 bin işi yıktığı ülkede resmi enflasyon rakmaı yüzde 176. Ekonomistler ise gerçek enflasyon rakamının  yüzde 558 olduğunu söylüyor. Mugabe arkasında kendisinden 41 yaş küçük son eşi Grace Mugabeyi, halen iktidar mücadelesi devam eden ekonomisi çökmüş, milyonlarca insanı sürgünlerde yaşayan bir Zimbabwe bıraktı.

“Diktatör öğretmenin” ülkesine ve dünyaya belki de tek faydası yetiştirdiği kaliteli öğretmenler oldu. 1980’den önce çok az siyah eğitim alırken, Mugabe ülkenin en ücra köşelerinde okullar açtırdı, on binlerce öğretmen yetiştiren bir eğitim sistemi kurdu. Bir öğretmenin kurduğu ve sonra dağıttığı Zimbabwe’nin yeniden inşası çok uzun yıllar alacak gibi.

2013 yılında hayata gözlerini yuman Nelson Mandela için binlerce Güney Afrikali meydanlarda gözyaşı dökmüştü. Mugabe ise ülkesinde bile ölemedi.

[Türkmen Terzi] 6.9.2019 [TR724]