Gözaltında yaşadığı korku ve stres nedeniyle kalp krizi geçiren Ulviye Yiğitsözlü yoğun bakımdan çıkarıldı. Yaşadıklarının etkisinden kurtulmayan yaşlı kadının polis sorgusunda dili tutulmuş.
BOLD ÖZEL – Uzun namlulu silahlarla evi basılarak gözaltında alınan ve yaşadığı stres nedeniyle kalp krizi geçiren Ulviye Yiğitsözlü (66), 20 saat sonra yoğun bakımdan çıkarıldı. Sorgu sırasında yaşadığı panik, korku ve stresin etkisinden hala daha kurtulamayan Yiğitsözlü’nün durumu şimdilik iyi.
Osmaniye Devlet Hastanesinden yarın taburcu edilecek olan Ulviye Yiğitsözlü’nün oğlu Erkan Yiğitsözlü annesine yaşatılanlara sosyal medya hesabından tepki gösterdi.
“GÖZALTINA ALAN KOMİSERE PANİK ATAK HASTASI OLDUĞUNU SÖYLEDİM”
Panik atak hastası annesinin polis sorgusu sırasında dili diline dolaştığını, gözaltına alan komisere bunu söylediğini ve ona göre sorgulama yapmaları konusunda uyardığını ifade eden Yiğitsözlü, yaşlı bir kadına yaşatılanları ağır bir dille eleştirdi:
“Annemin gözaltına alındığı anda başlayan kalp çarpıntısı nezarette ve sorgu sırasında artarak devam etti. Neticede mahkemeye çıkması gerek görülmeden savcılık kararıyla serbest bırakılmasına karar verildi. Polisler tarafından götürülen son sağlık kontrolü sonrasında kalbi dayanamayıp yere yığıldı ve kalp krizi geçirdi. Yaklaşık 20 saat sonra yoğun bakımda kaldı. Şu an müşahade altında.”
Osmaniye Devlet Hastanesine sağlık kontrolüne götürüldüğü sırada doktor ve annesi arasındaki konuşmadan da bahseden Yiğitsözlü, “Doktor hanım anneme ‘Teyze darp var mı?’ diye soruyor. Annem de ‘Darp yok ama silahla korkuttular beni’ deyince polisler “Sen ne diyorsun” diye anneme kızıyorlar.” dedi.
İNSANLARI DEVLETE DÜŞMAN ETMEYİN
Yiğitsözlü şöyle devam etti: Büyüklüğüyle övünen TC devleti, yaşlı ve aciz bir kadına böyle muamele edemez, basitleşemez. Terör suçu çok ağır bir ithamdir içinde “silah ve şiddet”e dair kuvvetli bir delil olması gerekir, yaşlı bir kadın için kuvvetli deliliniz yoksa gözaltı kararı verip, evini basıp, nezarete atarak insanları devlete karşı düşman etmeyin.
Maalesef annemin maruz kaldığı bu zulmü Müslümanlığı ve Türklüğü ile iftihar eden İslamcı ve milliyetçi bir siyasi parti temsilcisi, sivil toplum örgütü, hiç bir yerel gazeteci, AKP’li, MHP’li hiç kimse (Av. Muhammet Doğan hariç) görmedi duymadı tepki vermedi.
Öte yandan, riyakar, menfaatperest, korkak, yalaka İslamcı faşist mahallenin sakinleri susarken; “terörist” (!) olarak adlandırılan HDP’nin bir milletvekili Ömer Faruk Gergerlioglu, bu zulmü TBMM’de basın toplantısında konuyu gündeme taşıdı ve sosyal medya hesabından duyurdu.
Allah’a iman ettiğini söyleyip din vatan millet edebiyatı yapan siyasal İslamcı, milliyetçi korkaklar!!! Bu durum karşısında söyleyecek insanca iki kelamınız yoksa, zulme göz yumuyorsanız, hatta destekliyorsanız Allah’a peygambere iman ediyorum diye ortalıkta gezmeyin. Lakin ben sizinle aynı Allah’a aynı peygambere inanmıyorum. Hz. Muhammed’e iman eden bir insan haksızlık ve zulüm karşısında s u s a m a z tarafsız k a l a m a z.”
“EŞİNİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ AN AKLINA GELİR”
Osmaniye Barosu avukatlarından Muhammed Doğan ise, “Teyzemiz aynı zamanda yıllar önce güneydoğuda PKK tarafından şehit edilen bir noterin eşi. Gözaltı için gelen polisleri ve silahları görünce teyzemizin aklına eşinin şehit edilişi gelir, panik olur… Buradan devletimize, yargı gücünü elinde bulunduran tüm yetkililere sesleniyorum, lütfen tebligat ile ifadeye çağrılabilecek olan kişilere gözaltı yapmayın. İnsanları rencide etmeyin. İfadeye gelmezse gözaltı uygulayın. Bunlar zaten kanunda var olan şeyler. Aksi uygulama insanlar için zulüm olmaya başlamıştır. Yapmayın, etmeyin.” ifadelerini kullandı.
EŞİNİN EMEKLİ MAAŞIYLA GEÇİNİYOR
Osmaniye’deki evinde yalnız yaşayan ve eşinden kalan 1200 TL emekli parasıyla geçinen Ulviye Yiğitsözlü’nün, kalp çarpıntıları yaşadıklarını hatırladıkça devam ediyor.
Yaşlı kadın, 4 Temmuz sabahı, sivil kıyafetli polisler tarafından gözaltına alınmıştı. Lavaboda olduğu için kapıyı 3 dakika geç açan Yiğitsözlü, karşısında uzun namlulu silahlarını kendisine doğrultmuş polislerle karşılamıştı.
Bir gece gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılan yaşlı kadın yaşadığı yoğun baskı nedeniyle evine gidemeden kalp krizi geçirmişti.
[BoldMedya.Com] 7.7.2019
‘Ne o, şimdi de kör gözlerinle televizyon mu izleyeceksin’ [Selahattin Sevi]
Önceki gece saat 22.00’yi biraz geçmişti ki görme engelli gazeteci Cüneyt Arat kendisine tebliğ edilen haberle ne yapacağını şaşırdı. Hapis cezasının infazı için bulunduğu cezaevinden tahliye edileceği söylendi kendisine. Aradan bir saat geçmeden de demir parmaklıkların arasından çıkarılmış olarak buldu kendisini. Mahkumları Tarsus Devlet Hastanesi’ne götüren araca bindirilen Arat, hastane bahçesinde indirildi. Oysa o , “Durumumu görüyorsunuz, yüzde doksan ağır görme engelliyim, beni ya otogarda ya da bir taksi durağında indirin” demişti, ne cezaevi görevlileri ne de jandarma kulak asmadı.
CEZAEVİNDEN ÇIKAN UYUŞTURUCU ZANLISI YARDIM ETTİ
Saatler tam gece yarısını gösterdiğinde Cüneyt Arat ne yapacağını bilmez halde etrafına bakındı. Nereye gittiğini bilmeden biraz yürüdü. Ayak seslerini duyduğu bir kişiden yardım istedi. Elindeki siyah poşetlerden kendisinin cezaevinden çıkmış olabileceğini anlayan kendisi de daha önce uyuşturu iddiasıyla Mersin E Tipi Cezaevi’nde kalan o kişi yardımcı olmak istedi. Birlikte beklemeye başladılar. Bir süre sonra bir taksi geldi ve daha önce ailesiyle kararlaştırdıkları Tarsus kavşağına doğru yola çıktılar.
Ailesine kavuşan görme engelli gazeteci Cüneyt Arat, “Benim durumumda olan birini nasıl böyle gece yarısında yolun ortasına bırakabilirler. Ya beni aileme teslim etmeleri ya da en azından otogara, taksi durağına bırakmaları lazımdı. Araçta bulunan rütbelilere rica etmeme rağmen dinlemediler. Üstelik cezaevinden çıkarken harçlık olarak yanımda olan yaklaşık 5 bin lira da para vardı. Beni soyabilirlerdi, zarar verebilirlerdi” diyor.
GECİKMİŞ TEMYİZ…
Tahliyesinin kendisi için sürpriz olduğunu, fakat hiç bir zaman ümidini kaybetmediğini belirten Arat, “Benim 8 yıl 1 ay 15 gün cezam vardı. Bunun 6 yıl 3 ayı üyelikten, 1 yıl 10 ay 15 günü de propagandadandı” diyor. Gazeteci Arat, dosyasına atanan Baro avukatının Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmalarıma katılmadığını, kararlara itiraz ve temyiz haklarını da kullanmadığını belirterek, Bu nedenle Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından gecikmiş temyiz talebinin kabul edildiğini ifade ediyor.
Son olarak tahliyesinden birkaç gün önce Yargıtay’ın ilgili dairesine yeni bir dilekçe daha yazdığını, cezaevinde yaşadı sorunları aktardığını kaydediyor.
GÖRME ENGELLİ GAZETECİ ARAT KELEPÇELİ NAKLEDİLDİ
Arat yaşadığı yargı ve cezaevi sürecini ise şöyle anlatıyor:
İlk olarak 15 Haziran 2016 tarihinde Adana Emniyet Müdürlüğü KOM Şube ekiplerince gözaltına alındım. Davaya ilişkin 1 Haziran 2017 tarihinde Adana 12. Asliye ceza mahkemesi tarafından suçu ve suçluyu övmek iddiasıyla 1 yıl ertemeli 11 aylık hapis cezası aldım.
20 Temmuz 2016 tarihinde Adana Emniyeti TEM şube ekiplerince gözaltına alınarak ağır görme engelime rağmen ertesi gün Adana 7. Sulh ceza mahkemesince ev hapsine alındım. 1 Şubat 2017 tarihinde yargılanmama başlanan Adana 11. Ağır ceza mahkemesi tarafından ev hapsim kaldırılarak yurtdışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldım. 22 Şubat 2017 tarihinde ise aynı mahkemece üyelikten 6 yıl 3 ay, propagandadan ise 1 yıl 10 ay 15 günlük hapis cezası verildi. 7 gün içinde itiraz hakkımı kullandım. 10 Temmuz 2017 tarihinde saat 02:00’da bazı haber sitelerinden dosyamın istinaf tarafından onandığını ve infazıma başlanacağını öğrenmem nedeniyle aynı gece Mersin Emniyeti TEM şubesine teslim oldum. Sabah oluncada emniyette mülakat isimli bir odaya çıkarılarak küfür ve hakaretlere maruz kaldım. Aynı gün Mersin E tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda adli koğuşa konuldum. 2 gün sonra Gülen Cemaati’nden insanların bulunduğu koğuşa alındım.
‘BİR DE KÖR GÖZLERİYLE TELEVİZYON İZLEYECEKMİŞ’
1 Ağustos 2017 tarihinde Mersin E tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan (CİK) Tarsus 2 nolu T tipi Kapalı Ceza İnfaz kurumu’na kelepçeli bir şekilde nakledildim. 15 Şubat 2018 tarihinde benim ve vasimin onayı alınmadan Tarsus Devlet hastanesi heyet kurulundan hakkımda R tipi ceza evinde kalması uygundur raporu alındı. Alınan rapora istinaden 24 Şubat 2018 tarihinde Tarsus 2 nolu T tipi kapalı CİK’ten Menemen R tipi kapalı CİK’e nakledildim. Hiç bir rahatsızlığım bulunmadığı halde Menemen R tipi kapalı CİK’e naklim hastalık nedeniyle diye yapıldı. Adli tıp işlemlerim için 1 gece süre ile 27 mart 2018 tarihinde ağır görme engelime rağmen Metris R tipi kapalı CİK’teki koğuşta tek başıma tutuldum. Tv kumandasını istediğimde 1 infaz koruma memuru kör gözleriyle televizyon izleyecekmiş diyerek kumandayı vermedi. Ertesi gün İstanbul Adli tıp kurumunda yalnızca göz muayenem yapıldı. İstanbul Adli tıp kurumu 3. İhtisas kurulu yetkilileri beni dinlemeyip yaşadığım mağduriyetleri kayıtlara geçirmeyip hakkımda yaşamını yalnız başına idame ettirebilir ve her ceza evinde kalabilir diye rapor verdi.
11 Ekim 2018 tarihinde Menemen R tipi kapalı cikten Tarsus 2 nolu T tipi Kapalı CİK’e nakledildim. Naklim esnasında 1 gece süre ile Bünyan 1 nolu T tipi kapalı Cik’te cemaat koğuşunda tutuldum.
GECE YARISI HASTANE BAHÇESİNE BIRAKTILAR
Yargıtay 16. Ceza dairesinin Baro Avukatının duruşmalarıma katılmaması, itiraz ve temmiz başvurularımı yapmamış olmaması nedeniyle gecikmiş temYiz başvurumu kabul etmesi üzerine 4 Temmuz 2019 tarihinde saat 23:00’da tahliye edildim. Jandarma devriye rütbelisine beni otogara veya taksi durağına götürmelerini istediğim halde beni sevk aracıyla Tarsus devlet hastanesine bırakıp gittiler. Uyuşturucu iddiasıyla yargılanmış olan bir kişi bana yardımcı olacağını söyleyip yanımdan ayrıldı. Cebimde yaklaşık 5700 TL olduğu için gasp edilebilirdim. Çabalarım sonucunda bir taksi bulup aileme kavuştum.
CEZAEVİNDE KİTAP BİLE VERİLMEDİ
Ceza evlerinde makul taleplerim karşılanmadı. Şahsım için kabartma yazılı kitap ve sesli betimlemeli film imkanları sağlanmadı. Menemen R tipi Kapalı CİK yöneticilerinin ücret karşılığında temin ettikleri sesli kol saatime Tarsus 2 nolu T tipi Kapalı CİK’te el konuldu. Kaçma şüphem bulunmadığı halde sevk ve nakil esnalarında genel olarak jandarma devriye komutanları tarafından ellerime kelepçe takıldı. Bir çok mektubum ceza evlerinin yöneticileri tarafından sakıncalı değerlendirme kararıyla engellendi.
[Selahattin Sevi] 6.7.2019 [Kronos.News]
CEZAEVİNDEN ÇIKAN UYUŞTURUCU ZANLISI YARDIM ETTİ
Saatler tam gece yarısını gösterdiğinde Cüneyt Arat ne yapacağını bilmez halde etrafına bakındı. Nereye gittiğini bilmeden biraz yürüdü. Ayak seslerini duyduğu bir kişiden yardım istedi. Elindeki siyah poşetlerden kendisinin cezaevinden çıkmış olabileceğini anlayan kendisi de daha önce uyuşturu iddiasıyla Mersin E Tipi Cezaevi’nde kalan o kişi yardımcı olmak istedi. Birlikte beklemeye başladılar. Bir süre sonra bir taksi geldi ve daha önce ailesiyle kararlaştırdıkları Tarsus kavşağına doğru yola çıktılar.
Ailesine kavuşan görme engelli gazeteci Cüneyt Arat, “Benim durumumda olan birini nasıl böyle gece yarısında yolun ortasına bırakabilirler. Ya beni aileme teslim etmeleri ya da en azından otogara, taksi durağına bırakmaları lazımdı. Araçta bulunan rütbelilere rica etmeme rağmen dinlemediler. Üstelik cezaevinden çıkarken harçlık olarak yanımda olan yaklaşık 5 bin lira da para vardı. Beni soyabilirlerdi, zarar verebilirlerdi” diyor.
Görme engelli gazeteci Cüneyt Arat dün gece yarısı tahliye edildi. Bütün ısrarlarına rağmen bir taksi durağına veya otobüs terminaline bırakılmadı ve hastane bahçesine terk edildi.— Kronos (@KronosHaber) 5 Temmuz 2019
Cüneyt Arat'ın cezaevi günleri ve özgürlük öyküsü yarın Kronos'ta... pic.twitter.com/Y8Vd4mnAXg
GECİKMİŞ TEMYİZ…
Tahliyesinin kendisi için sürpriz olduğunu, fakat hiç bir zaman ümidini kaybetmediğini belirten Arat, “Benim 8 yıl 1 ay 15 gün cezam vardı. Bunun 6 yıl 3 ayı üyelikten, 1 yıl 10 ay 15 günü de propagandadandı” diyor. Gazeteci Arat, dosyasına atanan Baro avukatının Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmalarıma katılmadığını, kararlara itiraz ve temyiz haklarını da kullanmadığını belirterek, Bu nedenle Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından gecikmiş temyiz talebinin kabul edildiğini ifade ediyor.
Son olarak tahliyesinden birkaç gün önce Yargıtay’ın ilgili dairesine yeni bir dilekçe daha yazdığını, cezaevinde yaşadı sorunları aktardığını kaydediyor.
GÖRME ENGELLİ GAZETECİ ARAT KELEPÇELİ NAKLEDİLDİ
Arat yaşadığı yargı ve cezaevi sürecini ise şöyle anlatıyor:
İlk olarak 15 Haziran 2016 tarihinde Adana Emniyet Müdürlüğü KOM Şube ekiplerince gözaltına alındım. Davaya ilişkin 1 Haziran 2017 tarihinde Adana 12. Asliye ceza mahkemesi tarafından suçu ve suçluyu övmek iddiasıyla 1 yıl ertemeli 11 aylık hapis cezası aldım.
20 Temmuz 2016 tarihinde Adana Emniyeti TEM şube ekiplerince gözaltına alınarak ağır görme engelime rağmen ertesi gün Adana 7. Sulh ceza mahkemesince ev hapsine alındım. 1 Şubat 2017 tarihinde yargılanmama başlanan Adana 11. Ağır ceza mahkemesi tarafından ev hapsim kaldırılarak yurtdışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldım. 22 Şubat 2017 tarihinde ise aynı mahkemece üyelikten 6 yıl 3 ay, propagandadan ise 1 yıl 10 ay 15 günlük hapis cezası verildi. 7 gün içinde itiraz hakkımı kullandım. 10 Temmuz 2017 tarihinde saat 02:00’da bazı haber sitelerinden dosyamın istinaf tarafından onandığını ve infazıma başlanacağını öğrenmem nedeniyle aynı gece Mersin Emniyeti TEM şubesine teslim oldum. Sabah oluncada emniyette mülakat isimli bir odaya çıkarılarak küfür ve hakaretlere maruz kaldım. Aynı gün Mersin E tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda adli koğuşa konuldum. 2 gün sonra Gülen Cemaati’nden insanların bulunduğu koğuşa alındım.
‘BİR DE KÖR GÖZLERİYLE TELEVİZYON İZLEYECEKMİŞ’
1 Ağustos 2017 tarihinde Mersin E tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan (CİK) Tarsus 2 nolu T tipi Kapalı Ceza İnfaz kurumu’na kelepçeli bir şekilde nakledildim. 15 Şubat 2018 tarihinde benim ve vasimin onayı alınmadan Tarsus Devlet hastanesi heyet kurulundan hakkımda R tipi ceza evinde kalması uygundur raporu alındı. Alınan rapora istinaden 24 Şubat 2018 tarihinde Tarsus 2 nolu T tipi kapalı CİK’ten Menemen R tipi kapalı CİK’e nakledildim. Hiç bir rahatsızlığım bulunmadığı halde Menemen R tipi kapalı CİK’e naklim hastalık nedeniyle diye yapıldı. Adli tıp işlemlerim için 1 gece süre ile 27 mart 2018 tarihinde ağır görme engelime rağmen Metris R tipi kapalı CİK’teki koğuşta tek başıma tutuldum. Tv kumandasını istediğimde 1 infaz koruma memuru kör gözleriyle televizyon izleyecekmiş diyerek kumandayı vermedi. Ertesi gün İstanbul Adli tıp kurumunda yalnızca göz muayenem yapıldı. İstanbul Adli tıp kurumu 3. İhtisas kurulu yetkilileri beni dinlemeyip yaşadığım mağduriyetleri kayıtlara geçirmeyip hakkımda yaşamını yalnız başına idame ettirebilir ve her ceza evinde kalabilir diye rapor verdi.
11 Ekim 2018 tarihinde Menemen R tipi kapalı cikten Tarsus 2 nolu T tipi Kapalı CİK’e nakledildim. Naklim esnasında 1 gece süre ile Bünyan 1 nolu T tipi kapalı Cik’te cemaat koğuşunda tutuldum.
GECE YARISI HASTANE BAHÇESİNE BIRAKTILAR
Yargıtay 16. Ceza dairesinin Baro Avukatının duruşmalarıma katılmaması, itiraz ve temmiz başvurularımı yapmamış olmaması nedeniyle gecikmiş temYiz başvurumu kabul etmesi üzerine 4 Temmuz 2019 tarihinde saat 23:00’da tahliye edildim. Jandarma devriye rütbelisine beni otogara veya taksi durağına götürmelerini istediğim halde beni sevk aracıyla Tarsus devlet hastanesine bırakıp gittiler. Uyuşturucu iddiasıyla yargılanmış olan bir kişi bana yardımcı olacağını söyleyip yanımdan ayrıldı. Cebimde yaklaşık 5700 TL olduğu için gasp edilebilirdim. Çabalarım sonucunda bir taksi bulup aileme kavuştum.
CEZAEVİNDE KİTAP BİLE VERİLMEDİ
Ceza evlerinde makul taleplerim karşılanmadı. Şahsım için kabartma yazılı kitap ve sesli betimlemeli film imkanları sağlanmadı. Menemen R tipi Kapalı CİK yöneticilerinin ücret karşılığında temin ettikleri sesli kol saatime Tarsus 2 nolu T tipi Kapalı CİK’te el konuldu. Kaçma şüphem bulunmadığı halde sevk ve nakil esnalarında genel olarak jandarma devriye komutanları tarafından ellerime kelepçe takıldı. Bir çok mektubum ceza evlerinin yöneticileri tarafından sakıncalı değerlendirme kararıyla engellendi.
[Selahattin Sevi] 6.7.2019 [Kronos.News]
SETA’nın son raporu gazetecileri fişledi
Hükümete yakınlığıyla bilinen, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA), “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlığıyla yayımladığı ‘rapor’da gazetecileri fişleme niteliği taşıyan izleme paylaşımlarını bir araya getirerek yayımladı.
Raporda, BBC Türkçe, DW Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye, Euronews Türkçe, Independent Türkiye ve CRI Türk (Çin Uluslararası Radyosu) çalışanlarının özgeçmişleri ve daha önce çalıştıkları kurumlar listelenirken, gazeteciler “mesleki kriterler”le ilgisi olmayan ölçütlerle yargılandı, “basın/ifade özgürlüğü”ne vurgu yapan sosyal medya paylaşımları üzerinde bile kuşku yaratmaya yönelik ifadeler kullanıldı. Pek çok gazeteci ve siyasetçi rapora tepki gösterirken ‘internet andıcı’ benzetmesi yaptı.
İsmail Çağlar, Kevser Hülya Akdemir ve Seca Toker imzalı 196 sayfalık raporda, ‘inceleme’ altına alınan medya kuruluşları ve gazetecilerin, “Türkiye için kritik olaylardaki tavrının ölçülmeye çalışıldığı” iddia edildi. Dış basını inceleme iddiasıyla hazırlanan raporda, adı geçen kurumlarda çalışan tüm gazetecilerin özgeçmişleri, sosyal medya etkileşimleri ve daha önce çalıştıkları kurumlar yer aldı. Ayrıca, gazetelerin yayın politikalarının eleştirildiği raporda, bu kurumlar “algı çalışması yürütmekle” suçlandı.
Raporda, gazetecilerin Twitter paylaşımları için “Daha çok hangi yayın kuruluşlarını paylaştıkları ve siyasi bir tavır ortaya koyup koymadıkları mercek altına alınmıştır. Bu noktada BBC Türkçe, DW Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye ve Euronews Türkçe çalışanlarının eski çalıştıkları kurumlarla sosyal medya paylaşımlarında öne çıkardıkları kurumlar arasında bir paralellik olduğu ve mecraların Türkiye’nin Kemalist sol ve seküler merkez medyasına ait gazeteler etrafında birleştiği görülmüştür. Bu bağlamda adı geçen medya organlarının yayın ilkeleriyle çelişecek şekilde tek sesli bir yayın diline sahip oldukları söylenebilir” yorumunda bulunuldu.
Gazetecilerin Twitter hesaplarından retweet yaptıkları paylaşımlara da yer verilen raporda birden çok kez “BirGün, T24, Bianet, Evrensel, Cumhuriyet, Diken, DW Türkçe ve Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi hükümet karşıtı söylemleriyle ön plana çıkan mecraların haberlerine yer verdiği görülmektedir” ifadesi kullanıldı.
Gazetelerde yayımlanan ve hükümeti eleştiren içerik barındıran haberlerin de eleştirildiği raporda “HDP’li milletvekillerinin terör örgütüyle bağlantısı ve daha önce devletin terörle mücadelesi hakkında bölge halkında tepkiye neden olacak yalan ve spekülatif haberler aktardıkları defalarca kanıtlanmış olsa da BBC Türkçe HDP milletvekillerine güvenilir haber kaynağı muamelesi yapmıştır” gibi ifadeler yer aldı.
Raporun son bölümünde “Uluslararası Medya Kuruluşlarına Öneriler” başlıklı bölümde “Mecraların yayın ilkelerinde çalışanlarının siyasi kimliğini belli edecek kamusal paylaşımlarda bulunmaması kuralı yer alırken bu kurala uymayan birçok çalışan olduğu görülmüştür. Medya aracının çalışanlarını bu noktada denetlemesi ve haber diline siyasi kimliğinin yansımamasına özen göstermesi gerekmektedir” denildi.
Raporda ayrıca “Global mecraların Türkiye uzantıları bağlı oldukları ana kademe tarafından denetlenmelidir. Zira zaman zaman medya organının ana haber birimiyle Türkiye uzantısının farklı haber politikaları takip etmesi söz konusu olabilmektedir” görüşü kaydedildi.
“Türkiye’nin uluslararası kamu yayıncılığını yürüten TRT World gibi başarılı örneklerin sayısı artırılmalıdır” önerisinde bulunulan raporda “Türkiye’de yayın yapan yabancı medya kuruluşlarının güvenilirliği ve tarafsızlığı takip edilip kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bu maksatla bir yayın takip ve raporlama oluşumu kurulmalıdır. Medyanın tabiatı gereği oluşumun devlet tarafından kurulması isabetli olmayacaktır. Sivil toplumun kuracağı bu oluşum desteklenmeli ve teşvik edilmelidir” denildi.
SETA’nın raporuna çok sayıda gazeteci sosyal medyadan tepki gösterdi.
SETA RAPORU SAVUNDU
Rapora dönük sosyal medyadan gelen tepkiler üzerine bir paylaşımda bulunan SETA Direktörü İsmail Çağlar raporu, “Tamamen açık kaynaklardan toplanan bilgileri kamuoyu ile paylaşıyoruz. Bilgilerde herhangi bir hata varsa bizimle paylaşın. Düzeltir, özür dileriz. Gerisi ideolojik yargılarınızdır, bizi ilgilendirmez” diyerek savundu.
[Kronos.News] 6.7.2019
Raporda, BBC Türkçe, DW Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye, Euronews Türkçe, Independent Türkiye ve CRI Türk (Çin Uluslararası Radyosu) çalışanlarının özgeçmişleri ve daha önce çalıştıkları kurumlar listelenirken, gazeteciler “mesleki kriterler”le ilgisi olmayan ölçütlerle yargılandı, “basın/ifade özgürlüğü”ne vurgu yapan sosyal medya paylaşımları üzerinde bile kuşku yaratmaya yönelik ifadeler kullanıldı. Pek çok gazeteci ve siyasetçi rapora tepki gösterirken ‘internet andıcı’ benzetmesi yaptı.
İsmail Çağlar, Kevser Hülya Akdemir ve Seca Toker imzalı 196 sayfalık raporda, ‘inceleme’ altına alınan medya kuruluşları ve gazetecilerin, “Türkiye için kritik olaylardaki tavrının ölçülmeye çalışıldığı” iddia edildi. Dış basını inceleme iddiasıyla hazırlanan raporda, adı geçen kurumlarda çalışan tüm gazetecilerin özgeçmişleri, sosyal medya etkileşimleri ve daha önce çalıştıkları kurumlar yer aldı. Ayrıca, gazetelerin yayın politikalarının eleştirildiği raporda, bu kurumlar “algı çalışması yürütmekle” suçlandı.
Raporda, gazetecilerin Twitter paylaşımları için “Daha çok hangi yayın kuruluşlarını paylaştıkları ve siyasi bir tavır ortaya koyup koymadıkları mercek altına alınmıştır. Bu noktada BBC Türkçe, DW Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye ve Euronews Türkçe çalışanlarının eski çalıştıkları kurumlarla sosyal medya paylaşımlarında öne çıkardıkları kurumlar arasında bir paralellik olduğu ve mecraların Türkiye’nin Kemalist sol ve seküler merkez medyasına ait gazeteler etrafında birleştiği görülmüştür. Bu bağlamda adı geçen medya organlarının yayın ilkeleriyle çelişecek şekilde tek sesli bir yayın diline sahip oldukları söylenebilir” yorumunda bulunuldu.
Gazetecilerin Twitter hesaplarından retweet yaptıkları paylaşımlara da yer verilen raporda birden çok kez “BirGün, T24, Bianet, Evrensel, Cumhuriyet, Diken, DW Türkçe ve Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi hükümet karşıtı söylemleriyle ön plana çıkan mecraların haberlerine yer verdiği görülmektedir” ifadesi kullanıldı.
Gazetelerde yayımlanan ve hükümeti eleştiren içerik barındıran haberlerin de eleştirildiği raporda “HDP’li milletvekillerinin terör örgütüyle bağlantısı ve daha önce devletin terörle mücadelesi hakkında bölge halkında tepkiye neden olacak yalan ve spekülatif haberler aktardıkları defalarca kanıtlanmış olsa da BBC Türkçe HDP milletvekillerine güvenilir haber kaynağı muamelesi yapmıştır” gibi ifadeler yer aldı.
Raporun son bölümünde “Uluslararası Medya Kuruluşlarına Öneriler” başlıklı bölümde “Mecraların yayın ilkelerinde çalışanlarının siyasi kimliğini belli edecek kamusal paylaşımlarda bulunmaması kuralı yer alırken bu kurala uymayan birçok çalışan olduğu görülmüştür. Medya aracının çalışanlarını bu noktada denetlemesi ve haber diline siyasi kimliğinin yansımamasına özen göstermesi gerekmektedir” denildi.
Raporda ayrıca “Global mecraların Türkiye uzantıları bağlı oldukları ana kademe tarafından denetlenmelidir. Zira zaman zaman medya organının ana haber birimiyle Türkiye uzantısının farklı haber politikaları takip etmesi söz konusu olabilmektedir” görüşü kaydedildi.
“Türkiye’nin uluslararası kamu yayıncılığını yürüten TRT World gibi başarılı örneklerin sayısı artırılmalıdır” önerisinde bulunulan raporda “Türkiye’de yayın yapan yabancı medya kuruluşlarının güvenilirliği ve tarafsızlığı takip edilip kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bu maksatla bir yayın takip ve raporlama oluşumu kurulmalıdır. Medyanın tabiatı gereği oluşumun devlet tarafından kurulması isabetli olmayacaktır. Sivil toplumun kuracağı bu oluşum desteklenmeli ve teşvik edilmelidir” denildi.
SETA’nın raporuna çok sayıda gazeteci sosyal medyadan tepki gösterdi.
SETA RAPORU SAVUNDU
Rapora dönük sosyal medyadan gelen tepkiler üzerine bir paylaşımda bulunan SETA Direktörü İsmail Çağlar raporu, “Tamamen açık kaynaklardan toplanan bilgileri kamuoyu ile paylaşıyoruz. Bilgilerde herhangi bir hata varsa bizimle paylaşın. Düzeltir, özür dileriz. Gerisi ideolojik yargılarınızdır, bizi ilgilendirmez” diyerek savundu.
[Kronos.News] 6.7.2019
Yargı pakatinde, terör dahil 80 bin kişiye tahliye umudu
AKP’nin üzerinde çalıştığı ve Meclis kapanmadan görüşülmesi beklenen değişiklikle, 5 yılın altındaki suçlarda Yargıtay yolu açılacak. Teklifin yasalaşması durumunda, cezaevlerindeki 80 binin üzerinde tutuklu ve hükümlünün serbest kalacağı hesaplanıyor.
BOLD – Yargı Reformu Stratejisi kapsamında Adalet Bakanlığı ve AKP’li hukukçu milletvekillerinin hazırladığı, içinde ceza infaz sisteminde değişiklik hükümlerinin de yer aldığı yargı paketinin tatil öncesi Meclis’e sunulması bekleniyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekillerinin imzasına açılan teklifte, istinaf mahkemelerinin verdiği 5 yılın altındaki cezalarla ilgili kesinleşmiş yargı kararlarının Yargıtay’ın temyiz incelemesine açılması öngörülüyor.
Mevcut sistemde 5 yıla kadar hapis cezasını gerektiren suçlarda son temyiz mercii istinaf mahkemeleri. Bu mahkemelerin verdiği kararlar kesin sayılıyor ve yasa hükmü nedeniyle Yargıtay’a temyiz edilemiyor.
Kamuoyunda istinaf mahkemeleri olarak bilinen Bölge Adliye Mahkemelerinin Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik davalarda verdiği kararlar nedeniyle yaşanan sıkıntının da bu düzenleme ile giderilmesi hedefleniyor.
AKP kaynakları, istinaf mahkemelerinin Hizmet Hareketi’ne yönelik davalarda aynı suça farklı cezalar verdiğine dikkat çekerek “Bu kararlara Yargıtay yolunun açılması ile ortaya bir içtihat da çıkacak ve bu konudaki kafa karışıklığı giderilecektir.
Çünkü yaptığımız değerlendirmelerde örneğin Bank Asya’ya paraya yatıranlarla ilgili aynı suça istinaftan farklı cezalar çıkmış. Bunlar Yargıtay’a götürülemediği için de bir içtihat oluşmamış. Farklı kararlar alınmış” bilgisini veriyor.
TUTUKSUZ YARGILANACAKLAR
Yargı paketinde tutukluluk süreleriyle ilgili düzenlemeler de olacak. Buna göre, terör ve toplu suçlarda iki seneden fazla tutukluluk söz konusu olmayacak. Ağır cezalık suçlarda bir sene, asliye ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda da tutukluluk süresi altı ayı geçemeyecek. Tutukluluk süreleri dolanlar, haklarında kesinleşmiş yargı kararı yoksa kanun çıktığında tutuksuz yargılanacaklar.
DEMİRTAŞ SERBEST KALABİLİR İDDİASI
AKP’nin hukukçuları, teklifin bu hâliyle yasalaşması durumunda terör örgütü propagandası yapmak suçundan 4 yıl 8 ay hapis cezası alan Selahattin Demirtaş’ın bunu Yargıtay’a götürme imkânı olacağını belirtiyor.
Kasım 2016’da tutuklanan Demirtaş’ın hapiste geçirdiği süre dikkate alınarak ve hakkındaki diğer davalarla ilgili tutukluluk sürelerini de tamamlamış sayılacağından tahliye olabileceği iddia ediliyor. HDP’li tutuklu diğer milletvekillerinin de bu düzenlemeden yararlanabilecekleri belirtiliyor.
Düzenlemenin yasalaşması durumunda, terör, kadına ve çocuğa karşı cinsel suçlar ile şiddet suçları hariç olmak üzere, diğer suçlardan cezası olanlar, verilen hapis cezasının yarısını yerine getirdikten sonra serbest kalacak. Cezaevlerinde hâlen kapasitenin üzerinde 60 bin civarında tutuklu ve hükümlü bulunduğuna dikkat çeken AKP kaynakları, teklifin yasalaşması durumunda yapılan son hesaplamalara göre 80 binin üzerinde tutuklu ve hükümlünün tahliye olacağını dile getirdi.
[BoldMedya.com] 7.7.2019
BOLD – Yargı Reformu Stratejisi kapsamında Adalet Bakanlığı ve AKP’li hukukçu milletvekillerinin hazırladığı, içinde ceza infaz sisteminde değişiklik hükümlerinin de yer aldığı yargı paketinin tatil öncesi Meclis’e sunulması bekleniyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekillerinin imzasına açılan teklifte, istinaf mahkemelerinin verdiği 5 yılın altındaki cezalarla ilgili kesinleşmiş yargı kararlarının Yargıtay’ın temyiz incelemesine açılması öngörülüyor.
Mevcut sistemde 5 yıla kadar hapis cezasını gerektiren suçlarda son temyiz mercii istinaf mahkemeleri. Bu mahkemelerin verdiği kararlar kesin sayılıyor ve yasa hükmü nedeniyle Yargıtay’a temyiz edilemiyor.
Kamuoyunda istinaf mahkemeleri olarak bilinen Bölge Adliye Mahkemelerinin Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik davalarda verdiği kararlar nedeniyle yaşanan sıkıntının da bu düzenleme ile giderilmesi hedefleniyor.
AKP kaynakları, istinaf mahkemelerinin Hizmet Hareketi’ne yönelik davalarda aynı suça farklı cezalar verdiğine dikkat çekerek “Bu kararlara Yargıtay yolunun açılması ile ortaya bir içtihat da çıkacak ve bu konudaki kafa karışıklığı giderilecektir.
Çünkü yaptığımız değerlendirmelerde örneğin Bank Asya’ya paraya yatıranlarla ilgili aynı suça istinaftan farklı cezalar çıkmış. Bunlar Yargıtay’a götürülemediği için de bir içtihat oluşmamış. Farklı kararlar alınmış” bilgisini veriyor.
TUTUKSUZ YARGILANACAKLAR
Yargı paketinde tutukluluk süreleriyle ilgili düzenlemeler de olacak. Buna göre, terör ve toplu suçlarda iki seneden fazla tutukluluk söz konusu olmayacak. Ağır cezalık suçlarda bir sene, asliye ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda da tutukluluk süresi altı ayı geçemeyecek. Tutukluluk süreleri dolanlar, haklarında kesinleşmiş yargı kararı yoksa kanun çıktığında tutuksuz yargılanacaklar.
DEMİRTAŞ SERBEST KALABİLİR İDDİASI
AKP’nin hukukçuları, teklifin bu hâliyle yasalaşması durumunda terör örgütü propagandası yapmak suçundan 4 yıl 8 ay hapis cezası alan Selahattin Demirtaş’ın bunu Yargıtay’a götürme imkânı olacağını belirtiyor.
Kasım 2016’da tutuklanan Demirtaş’ın hapiste geçirdiği süre dikkate alınarak ve hakkındaki diğer davalarla ilgili tutukluluk sürelerini de tamamlamış sayılacağından tahliye olabileceği iddia ediliyor. HDP’li tutuklu diğer milletvekillerinin de bu düzenlemeden yararlanabilecekleri belirtiliyor.
Düzenlemenin yasalaşması durumunda, terör, kadına ve çocuğa karşı cinsel suçlar ile şiddet suçları hariç olmak üzere, diğer suçlardan cezası olanlar, verilen hapis cezasının yarısını yerine getirdikten sonra serbest kalacak. Cezaevlerinde hâlen kapasitenin üzerinde 60 bin civarında tutuklu ve hükümlü bulunduğuna dikkat çeken AKP kaynakları, teklifin yasalaşması durumunda yapılan son hesaplamalara göre 80 binin üzerinde tutuklu ve hükümlünün tahliye olacağını dile getirdi.
[BoldMedya.com] 7.7.2019
Giderken beni öptün mü anne?
Bir yıldır annesinden ayrı kalan Betül Topçu (5), son görüş gününde annesinden ayrılmak istemeyince cezaevine girdi. Betül’ün annesine ilk sorusu “Giderken beni öptün mü anne? Beni neden terk ettin.” oldu.
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’dan sonra cezaevine giren ya da anne babasını evde beklemek zorunda kalan çocukların yaşadığı travmalar bu süreçte ebeveynlerin en zor imtihanlarından biri oldu.
Yaklaşık bir yıldır anne babasından ayrı kalan Betül Topçu, Nisan 2019’da annesinin açık görüşüne gitti. Fakat annesinden ayrılmak istemeyince mecburen Kars T Tipi Cezaevine girdi.
Sekiz ay sonra annesiyle ilk kez uyuyan Betül’ün “Anne bir sabah uyandığımda neden beni terk edip gittiniz? Giderken beni öptünüz mü?” sorusu her şeyin özeti.
“YANIMA DÖNMENİZİ İSTİYORUM”
Bir yurtta müdürlük yapan Ayşe Topçu (32) ve matematik öğretmeni eşi Ahmet Hamdi Topçu, Cemaat soruşturmaları kapsamında 27 Ağustos 2018’de Erzurum’daki evlerinde gözaltına alındı.
Bir hafta Kars’ta gözaltında kaldıktan sonra tutuklanan Ayşe Topçu, Kars T Tipi Cezaevine gönderildi. Ahmet Hamdi Topçu serbest bırakıldı. Evine, kızının yanına geri dönen baba ertesi gün tekrar tutuklanarak Erzurum H Tipi Kapalı Cezaevine konuldu.
Betül babası Ahmet Hamdi Topçu ile.
Yedi sene önce evlenen Topçu çiftinin, 5 yaşındaki kızları Betül’e o günden beri anneannesi bakıyor. Betül, Ramazan ayı başlamadan bir hafta önce Nisan 2019’da annesinin açık görüşüne götürüldü.
Cezaevindeki anne babalar, kaldıkları yeri çocuklarına genelde ‘biz burada çalışıyoruz, işimiz bitince geri döneceğiz’ şeklinde açıklıyorlar. Betül de öyle biliyor.
Son görüşte “Ben artık sizin para kazanmanızı istemiyorum, bana bir şey almanızı istemiyorum, yanımda olmanı istiyorum” diye çok ağlayınca anneannesi Betül’ü cezaevine bırakmak zorunda kaldı.
45 GÜN DAYANABİLDİ
45 gün Kars T Tipi Cezaevinde kalan Betül’ün yaşadığı travma daha ilk gece ortaya çıktı. Sekiz ay sonra annesiyle uyuyan Betül, anneanne, dede ve dayısına söyleyemediği, aylardır içinde sakladığı o cümle, bütün Topçu ailesinin kederi oldu.
Koğuş ranzasından düştüğü için bir ay önce tekrar anneannesinin yanına geri dönen Betül, anne ve babasının yolunu gözlüyor. Ayşe-Ahmet Hamdi Topçu yarın (8 Temmuz 2019) saat 11.00’de Kars Adliye Sarayında 5. kez hakim karşısına çıkacak ve örgüt üyesi olmadıklarını, sadece öğretmenlik yaptıklarını anlatmaya çalışacaklar.
[BoldMedya.com] 7.7.2019
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’dan sonra cezaevine giren ya da anne babasını evde beklemek zorunda kalan çocukların yaşadığı travmalar bu süreçte ebeveynlerin en zor imtihanlarından biri oldu.
Yaklaşık bir yıldır anne babasından ayrı kalan Betül Topçu, Nisan 2019’da annesinin açık görüşüne gitti. Fakat annesinden ayrılmak istemeyince mecburen Kars T Tipi Cezaevine girdi.
Sekiz ay sonra annesiyle ilk kez uyuyan Betül’ün “Anne bir sabah uyandığımda neden beni terk edip gittiniz? Giderken beni öptünüz mü?” sorusu her şeyin özeti.
“YANIMA DÖNMENİZİ İSTİYORUM”
Bir yurtta müdürlük yapan Ayşe Topçu (32) ve matematik öğretmeni eşi Ahmet Hamdi Topçu, Cemaat soruşturmaları kapsamında 27 Ağustos 2018’de Erzurum’daki evlerinde gözaltına alındı.
Bir hafta Kars’ta gözaltında kaldıktan sonra tutuklanan Ayşe Topçu, Kars T Tipi Cezaevine gönderildi. Ahmet Hamdi Topçu serbest bırakıldı. Evine, kızının yanına geri dönen baba ertesi gün tekrar tutuklanarak Erzurum H Tipi Kapalı Cezaevine konuldu.
Betül babası Ahmet Hamdi Topçu ile.
Yedi sene önce evlenen Topçu çiftinin, 5 yaşındaki kızları Betül’e o günden beri anneannesi bakıyor. Betül, Ramazan ayı başlamadan bir hafta önce Nisan 2019’da annesinin açık görüşüne götürüldü.
Cezaevindeki anne babalar, kaldıkları yeri çocuklarına genelde ‘biz burada çalışıyoruz, işimiz bitince geri döneceğiz’ şeklinde açıklıyorlar. Betül de öyle biliyor.
Son görüşte “Ben artık sizin para kazanmanızı istemiyorum, bana bir şey almanızı istemiyorum, yanımda olmanı istiyorum” diye çok ağlayınca anneannesi Betül’ü cezaevine bırakmak zorunda kaldı.
45 GÜN DAYANABİLDİ
45 gün Kars T Tipi Cezaevinde kalan Betül’ün yaşadığı travma daha ilk gece ortaya çıktı. Sekiz ay sonra annesiyle uyuyan Betül, anneanne, dede ve dayısına söyleyemediği, aylardır içinde sakladığı o cümle, bütün Topçu ailesinin kederi oldu.
Koğuş ranzasından düştüğü için bir ay önce tekrar anneannesinin yanına geri dönen Betül, anne ve babasının yolunu gözlüyor. Ayşe-Ahmet Hamdi Topçu yarın (8 Temmuz 2019) saat 11.00’de Kars Adliye Sarayında 5. kez hakim karşısına çıkacak ve örgüt üyesi olmadıklarını, sadece öğretmenlik yaptıklarını anlatmaya çalışacaklar.
[BoldMedya.com] 7.7.2019
Ortak Aklın Kararı Nasıl Sabote Edildi? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Geçen haftaki Patreon yazımızda İstanbul Enstitüsü’nün çalışmalarından bahsetmiş ve doğru kararlar için sağlıklı verilerin gerekliliği üzerinde durmuştuk. Son yıllarda sağlıklı veriler elde edip isabetli kararlar alma noktasında ciddi eksiklerimiz vardı. İşleyişe vukufiyeti olan herkes de bunun farkındaydı. Bu nedenle daha sağlam bir yapılanma ve yenilenme adına bazı çalışmalar yapıldı; raporlar hazırlandı.
17/25 sonrası oluşan puslu ortamda Gazeteciler Yazarlar Vakfı’nda bir dizi toplantılar düzenlendi. Bu toplantılara Hareket’le ilgisi olmayan ama toplumu ve Hareketi gözlemleme imkanı bulunan farklı görüşlerden pek çok uzman, kanaat önderi davet edildi. Hizmet’i kritik etmeleri, eleştirmeleri istendi; ucu açık sorular soruldu, fikir alışverişleri yapıldı. O dönem Hareket bugünkü kadar cadı avına, lince maruz kalmadığı için geldiler ve yol gösterecek, ışık tutatacak yararlı tavsiyelerde bulundular. Farklı alanlardan uzmanların düşünceleri sağıldı ve bir havuza aktıldı.
Öte yandan iç bünyeye yönelik araştırmalar yürütülüyordu. İstanbul Enstitütüsü problemlerin tartışılabileceği platformlar oluşturdu. Enstitü araştırmacıları iç bünyedeki arızaları tespite ve çözüme yönelik anketler yaptı. Farklı konum ve görevden insanlarla mülakatlar, yuvarlak masa toplantıları yapıldı. İç bünyeyi bilen uygulayıcılarla ve akademisyenlerle yapılan çözüm ve yeniden yapılanma toplantıları yaklaşık 2 yıl sürdü. Ciddiye alınacağı ve çözüme katkısı olacağı düşüncesiyle insanlar bu faaliyetlere sorumluluk duygusuyla ve istekle katıldılar. Çok verimli beyin fırtınaları yapıldı, güzel yaklaşımlar, çözüm önerileri ortaya kondu. Farklı seviyelerde ve farklı coğrafyalarda yapılan bu toplantıların sonuçları, kararları yetkin bir ekip tarafından derlendi, tasnif edildi; uzun uzun tartışıldı, konuşuldu, işlendi, raporlaştırıldı.
Sanırım 2016 başlarıydı bu çalışmaları yapan ekibin önde gelenlerinden ve karar vericilerden oluşan yetkin bir ekip, mezkur çalışmalara dayalı bir yapılanma taslağı geliştirdi. Huzurda yapılan toplantılarla ve kendisiyle interaktif diyalog içinde kalınarak, kapalı noktalar istişare edildi ve yapılanmaya nihai şekli verildi. Bu yeni yapılanma kimseye sınırsız, sorumsuz güç ve kaynak vermiyor, bireysel istismar ve suistimal alanlarını kapatıyordu. Gerçek manada istişareye dayalı, denge-denetim mekanizmalarının işlediği yapılar öneriyordu. Şahısları değil, heyetleri öne çıkarıyordu. Maniplasyona ve subjektif etkilere oldukça kapalı, içinde uzmanlara da yer veren katılımcılığın, meşveretin önemsendiği işleyişi esas alıyordu.
Herkesin takdirini ve beğenisini kazanan, gerekli ve makul hulunan yeni yapılanmanın hayata geçmesi kararı verildi; hayata geçti de. Ama ne olduysa bir kaç hafta içinde bazı eller olaya müdahil oldu. Kısa devre girişler yapıldı. Yakın çevrede olan ve Hoca Efendinin reflekslerini, endişelerini, tepkilerini çok iyi bilen birileri yenilenme Cehdini sabote etti. Bunca emeğe vabeste, uzun zaman çalışılmış, tecrübeyle, geniş katılımla desteklenmiş çalışmalar bir anda birilerince itibarsızlaştırıldı. Çalışmalara katılan kişilerle ve süreci yürüten heyetle ilgili karalama kapmayaları, ithamlar, iftiralar devreye girdi. Muhtemelen Kendisine insanları töhmet altına sokan, güven bunalımı oluşturan (üretilmiş) bilgiler sunuldu. Belki endişeleri, duyarlılıkları harekete geçirildi ve muhtemel riskleri azaltacak yeni yapılanma iptal edildi. Bununla yetinilmedi yanlışlara takoz koyabilecek, sıkıntılı durumlar vaki olduğunda uyunu sahire olabilecek kimseler darmadağın edildi.
Bazı eller devereye girmiş ve uzun erimli planları için iç bünyede balans ayarı yapmıştı. Bu olayı müteakip 15 Temmuz vakasının önünde ve arkasında etkin olan kişiler önemli noktalarda sahne aldılar. Kritik bütün birimlerde aşağıya doğru en az 5-6 kademe tasfiyeler yapıldı. Tasfiye edilenlerin yerine tecrübesi, birikimi dikkate alınmaksızın bu kadronun çalışmayı istediği kişiler yerleştirildi. Bazı Hizmetlerin tecrübesi yok edildi, hafızası silindi; adeta tepki veremeyecek şekilde kilitlendi. Anlaşılan birileri kendilerine engel çıkaracak, fikir beyan edecek, yanlışa dur diyebilecek kimseleri tasfiye etmek üzerine kurulu ince bir işçilik yapmıştı. Önceleri ortaya çıkan bu tabloyu çok kimse haset ve rekabet duygusuna veriyor; hamlık, yozluk olarak yorumluyordu. Ama 15 Temmuz olduktan sonra zihinlerde taşlar yerine oturdu. Meğer yapılanlar bir projenin hazırlık safhasıymış, planlı ve hedefli bir tasfiye imiş. 15 Temmuz bazılarına “Allahın lutfu olabilsin”, Hareket’e atfedilen suçlamalara delil oluşsun diye içten birileri insiyatif almış veya farkında olmadan kullanılmış. Bilerek veya bilmeyerek bazıları Hareket içinde mıntıka temizliği operasyonuna malzeme olmuş. 15 Temmuz sanaryosunu tasarlayanlar işi şansa bırakmamış, gereğini yapmışlar. (Yanlış yorumlara neden olmamak için açıklamak durumundayım. Ben bu çalışmaların sadece Türkiye ayağında bir kaç toplantıya akademisyen olarak katkıda bulundum. Bu gelişmeler yaşanırken Avrupadaydım, olayın bir tarafında değildim. Sadece bildiğim bazı konulardaki gözlemlerimi ve analizlerimi aktarıyorum. Olayın kişiselleştirilmemesi ve fotoğrafın objektif/net görülebilmesi için bu açıklamayı yapma mecburiyeti hissettim.)
Eğer o revizyon kararları uygulansaydı, sebepler çerçevesinde Erdoğan ve Ergenekon, Hareketi 15 Temmuz karesi içine sokamaz, bu tuzağı kuramazdı. Kurmaya çalışsa ortak akıl ve vicdan buna engel olurdu. Erdoğan ve Ergenekon, Hizmeti 15 Temmuz karesine tek başına insiyatif alabilen, devasa yapıları tek başına yönlendirme yetkisine sahip kişiler üzerinden soktu. Sınırlı sayıda kişiyi ele geçirerek(?), maniple ederek(?) veya ikna ederek(?) milyonlarca insana zulmetme gerekçesi elde ettiler. Meş’um tiyatroda kamu oyunu Hareket-Darbe ilişkisine ikna etmeye yetecek pozu aldıktan sonra, önceden listeleri hazırlanmış, planları yapılmış soykırıma başladılar. Erdoğan rejimi dünya nezdinde olmasa da, havuz medya marifetiyle uyuttuğu Türkiye kamuoyunda soykırıma gerekçe oluşturmayı başardı.
Kaderin hükmünü bilemeyiz, ancak sebepler açısından düşündüğümüzde o çalışmalar icraya konsaydı, kişiler değil heyetler etkili olsaydı, denge denetim sistemi işleseydi, kararları test & teyit imkanı olsaydı çocuk aklına sahip insanlar bile bu tuzağa düşmezdi. Absürdlüğü mutlaka birileri fark eder ve tedbir alırdı. Ama tarlanın önceden sürüldüğü, bazı kilit noktaların tutulduğu anlaşılıyor. Projeyi yapan, yürüten hangi odak veya odaklarsa 2 yıldır mesafe aldığı 15 Temmuz senaryosunu içten yükselen taleleplerle, yapılan bir revizyonla riske atmak istememişti. Bir şekilde etki elamanlarını devreye soktu ve süreci sabote etti.
Geriye doğru baktığımızda Erdoğan, Ergenekon ve MİT cenahının sofistike bir planlama ile 15 Temmuz karanlık projesini adım adım yürüttüğü görülüyor. Kendilerince ince işçilikle başarılı bir iş çıkardılar.
Peki, buna alet olan insanlar neden uyanmadı? İhanet mi söz konusu, ahmaklık mı?
Kesin bilgi sahibi olmadığım için kimseyi ihanetle, ajanlıkla suçlayamam. Ama servisler bu tür işleri her zaman devşirdiği elemanla yapmaz. Bazen gerçeklikten kopuk insanları bulur ve adım adım onları böyle bir projenin ortasına yerleştirir. Maceracı, polyannacı kişilikler “kahraman” olacağı, “büyük iş yapacağı” zannıyla projenin içinde bir figüran olduğunu göremeyebilir. Gördü ise vazgeçmesine müsaade etmezler. Ama tüm bunları yapanlar önceden devşirilmiş ve ne yaptığını iyi bilen birileri de olabilir. Öte yandan mistik duyguları ağır basan, "vaad edilen bazı olayların" kendi eliyle gerçekleşeceğini düşünen, mantığı/sebepleri kenara bırakıp beklentileriyle hareket eden ve Allah’ın inayetini bekleyen yanlış inanmış birileri de olabilir.
Kapalı devre çalışan, denge-denetim sistemi olmayan rejimler çok güçlü gibi görülse, kontrol edenlere müthiş bir güç hazzı verse de kapalı ve gizemli olma her an kendilerini vuran silaha, en önemli zaafa dönüşebilir. Sınırlı sayıda insanın büyük güce hükmettiği yapılarda bir kaç insanı ele geçirdiğinizde sistemi toptan berhava edebilir, kilitleyebilirsiniz. Sorgulama, analiz etme yeteneği gelişmemiş rejimlerin/yapıların mensupları güven duyar; sorgulamaz. Aldatıldıklarını anladıklarında ise yapacak şey kalmaz.
Şeffaf, demokratik, katılımcı, meşverete açık yapılarda süreçler yavaş ilerler, istenilen hızda gitmiyor gibi görülebilir; ama hatalar sınırlı olacağı ve zamanında farkedilip tedbirler alınacağı için büyük yıkımlar, bir anda çöküşler yaşanmaz. Dünyayı titreten güçlü Sovyet rejimi bir anda çökerken, kapitalis rejimler kendini revize ederek, yenileyerek, eksiklerini telafi ederek hem hayatta kalmış, hem daha insani bir forma dönüşmüştür.
“Şimdi bunlardan bahsetmenin ne anlamı var? Olan olmuş geçen geçmiş!” diyenleri duyuyor gibiyim. Olaylar geçmişle yüzleşmek kadar, geleceği daha sağlam inşa etmek, ders almak için hatırlanır, yazılır, konuşulur. Hataların üstü örtülür, yok sayılırsa tekrar etme potansiyeli devam eder. Benzer hatalara her daim düşülebilir. Eğer önemli sayıda insanda bu hatalara sebep olanların hala etkin ve güçlü olduğu, aktif olduğu algısı varsa müthiş bir güven bunalımı yaşanır. Geçmişin acıları bir yana, geleceğe dair umutlar kaybolur. Insanlar ya sert eleştiriye yönelir veya kenara çekilip eylemsizliği tercih eder.
Bütün geçmişi boyunca ısrarla ve titizlikle şiddetten, silahtan uzak durmuş bir Hareketi 15 Temmuz meş’um vakasıyla aynı kareye sokanlar milyonların hukukuna tecavüz ettiler. Tertemiz insanları karaladı, töhmet altına soktular. Yaşadığı bunca zulme, işkenceye rağmen tek cam kırmayan, küfür etmeyen, şiddete asla yönelmeyen dünyanın en güzel insanlarına “terörist” yaftasının atılmasına neden oldular. Bu konuda suiniyeti olanların affedilmesi, ihmallerin yok sayılması mümkün değildir. Maalesef insanlar karanlıkta kalan konularda ikna edici cevaplar alamıyor; benzer kumpasların tekrar kurulmayacağından emin olamıyorlar.
15 Temmuz üzerinde AKP, MİT ve TSK ile ilgili sınırsız şaibe, soru işareti var. Ama Hizmet için de açıklığa kavuşturulması gereken alacakaranlık, flu noktalar mevcut. Sürecin mazlumu-mağduru olanlar bazılarının 15 Temmuz karesine nasıl girdiğinin izahını bekliyor. Bir tuzağa düşürme, aldatma veya aldanma olabilir ama bunların niçin, nasıl, ne kadar olduğunun netleşmesi lazım.
“En kötü Sivil yönetim en iyi askeri yönetimden iyidir.” “Demokrasiden dönüş yok!”, “İnsan oğlunun bugüne kadar bulduğu ideale en yakın yönetim şekli demokrasidir” diyen bir Hareket 15 Temmuz üzerindeki sis perdesini kaldırmak, hakikati ortaya çıkarmak ve üzerine atılı suçtan aklanmak için herkesten çok çaba sarfetmek, canhıraş çalışmak zorunda!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 7.7.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
17/25 sonrası oluşan puslu ortamda Gazeteciler Yazarlar Vakfı’nda bir dizi toplantılar düzenlendi. Bu toplantılara Hareket’le ilgisi olmayan ama toplumu ve Hareketi gözlemleme imkanı bulunan farklı görüşlerden pek çok uzman, kanaat önderi davet edildi. Hizmet’i kritik etmeleri, eleştirmeleri istendi; ucu açık sorular soruldu, fikir alışverişleri yapıldı. O dönem Hareket bugünkü kadar cadı avına, lince maruz kalmadığı için geldiler ve yol gösterecek, ışık tutatacak yararlı tavsiyelerde bulundular. Farklı alanlardan uzmanların düşünceleri sağıldı ve bir havuza aktıldı.
Öte yandan iç bünyeye yönelik araştırmalar yürütülüyordu. İstanbul Enstitütüsü problemlerin tartışılabileceği platformlar oluşturdu. Enstitü araştırmacıları iç bünyedeki arızaları tespite ve çözüme yönelik anketler yaptı. Farklı konum ve görevden insanlarla mülakatlar, yuvarlak masa toplantıları yapıldı. İç bünyeyi bilen uygulayıcılarla ve akademisyenlerle yapılan çözüm ve yeniden yapılanma toplantıları yaklaşık 2 yıl sürdü. Ciddiye alınacağı ve çözüme katkısı olacağı düşüncesiyle insanlar bu faaliyetlere sorumluluk duygusuyla ve istekle katıldılar. Çok verimli beyin fırtınaları yapıldı, güzel yaklaşımlar, çözüm önerileri ortaya kondu. Farklı seviyelerde ve farklı coğrafyalarda yapılan bu toplantıların sonuçları, kararları yetkin bir ekip tarafından derlendi, tasnif edildi; uzun uzun tartışıldı, konuşuldu, işlendi, raporlaştırıldı.
Sanırım 2016 başlarıydı bu çalışmaları yapan ekibin önde gelenlerinden ve karar vericilerden oluşan yetkin bir ekip, mezkur çalışmalara dayalı bir yapılanma taslağı geliştirdi. Huzurda yapılan toplantılarla ve kendisiyle interaktif diyalog içinde kalınarak, kapalı noktalar istişare edildi ve yapılanmaya nihai şekli verildi. Bu yeni yapılanma kimseye sınırsız, sorumsuz güç ve kaynak vermiyor, bireysel istismar ve suistimal alanlarını kapatıyordu. Gerçek manada istişareye dayalı, denge-denetim mekanizmalarının işlediği yapılar öneriyordu. Şahısları değil, heyetleri öne çıkarıyordu. Maniplasyona ve subjektif etkilere oldukça kapalı, içinde uzmanlara da yer veren katılımcılığın, meşveretin önemsendiği işleyişi esas alıyordu.
Herkesin takdirini ve beğenisini kazanan, gerekli ve makul hulunan yeni yapılanmanın hayata geçmesi kararı verildi; hayata geçti de. Ama ne olduysa bir kaç hafta içinde bazı eller olaya müdahil oldu. Kısa devre girişler yapıldı. Yakın çevrede olan ve Hoca Efendinin reflekslerini, endişelerini, tepkilerini çok iyi bilen birileri yenilenme Cehdini sabote etti. Bunca emeğe vabeste, uzun zaman çalışılmış, tecrübeyle, geniş katılımla desteklenmiş çalışmalar bir anda birilerince itibarsızlaştırıldı. Çalışmalara katılan kişilerle ve süreci yürüten heyetle ilgili karalama kapmayaları, ithamlar, iftiralar devreye girdi. Muhtemelen Kendisine insanları töhmet altına sokan, güven bunalımı oluşturan (üretilmiş) bilgiler sunuldu. Belki endişeleri, duyarlılıkları harekete geçirildi ve muhtemel riskleri azaltacak yeni yapılanma iptal edildi. Bununla yetinilmedi yanlışlara takoz koyabilecek, sıkıntılı durumlar vaki olduğunda uyunu sahire olabilecek kimseler darmadağın edildi.
Bazı eller devereye girmiş ve uzun erimli planları için iç bünyede balans ayarı yapmıştı. Bu olayı müteakip 15 Temmuz vakasının önünde ve arkasında etkin olan kişiler önemli noktalarda sahne aldılar. Kritik bütün birimlerde aşağıya doğru en az 5-6 kademe tasfiyeler yapıldı. Tasfiye edilenlerin yerine tecrübesi, birikimi dikkate alınmaksızın bu kadronun çalışmayı istediği kişiler yerleştirildi. Bazı Hizmetlerin tecrübesi yok edildi, hafızası silindi; adeta tepki veremeyecek şekilde kilitlendi. Anlaşılan birileri kendilerine engel çıkaracak, fikir beyan edecek, yanlışa dur diyebilecek kimseleri tasfiye etmek üzerine kurulu ince bir işçilik yapmıştı. Önceleri ortaya çıkan bu tabloyu çok kimse haset ve rekabet duygusuna veriyor; hamlık, yozluk olarak yorumluyordu. Ama 15 Temmuz olduktan sonra zihinlerde taşlar yerine oturdu. Meğer yapılanlar bir projenin hazırlık safhasıymış, planlı ve hedefli bir tasfiye imiş. 15 Temmuz bazılarına “Allahın lutfu olabilsin”, Hareket’e atfedilen suçlamalara delil oluşsun diye içten birileri insiyatif almış veya farkında olmadan kullanılmış. Bilerek veya bilmeyerek bazıları Hareket içinde mıntıka temizliği operasyonuna malzeme olmuş. 15 Temmuz sanaryosunu tasarlayanlar işi şansa bırakmamış, gereğini yapmışlar. (Yanlış yorumlara neden olmamak için açıklamak durumundayım. Ben bu çalışmaların sadece Türkiye ayağında bir kaç toplantıya akademisyen olarak katkıda bulundum. Bu gelişmeler yaşanırken Avrupadaydım, olayın bir tarafında değildim. Sadece bildiğim bazı konulardaki gözlemlerimi ve analizlerimi aktarıyorum. Olayın kişiselleştirilmemesi ve fotoğrafın objektif/net görülebilmesi için bu açıklamayı yapma mecburiyeti hissettim.)
Eğer o revizyon kararları uygulansaydı, sebepler çerçevesinde Erdoğan ve Ergenekon, Hareketi 15 Temmuz karesi içine sokamaz, bu tuzağı kuramazdı. Kurmaya çalışsa ortak akıl ve vicdan buna engel olurdu. Erdoğan ve Ergenekon, Hizmeti 15 Temmuz karesine tek başına insiyatif alabilen, devasa yapıları tek başına yönlendirme yetkisine sahip kişiler üzerinden soktu. Sınırlı sayıda kişiyi ele geçirerek(?), maniple ederek(?) veya ikna ederek(?) milyonlarca insana zulmetme gerekçesi elde ettiler. Meş’um tiyatroda kamu oyunu Hareket-Darbe ilişkisine ikna etmeye yetecek pozu aldıktan sonra, önceden listeleri hazırlanmış, planları yapılmış soykırıma başladılar. Erdoğan rejimi dünya nezdinde olmasa da, havuz medya marifetiyle uyuttuğu Türkiye kamuoyunda soykırıma gerekçe oluşturmayı başardı.
Kaderin hükmünü bilemeyiz, ancak sebepler açısından düşündüğümüzde o çalışmalar icraya konsaydı, kişiler değil heyetler etkili olsaydı, denge denetim sistemi işleseydi, kararları test & teyit imkanı olsaydı çocuk aklına sahip insanlar bile bu tuzağa düşmezdi. Absürdlüğü mutlaka birileri fark eder ve tedbir alırdı. Ama tarlanın önceden sürüldüğü, bazı kilit noktaların tutulduğu anlaşılıyor. Projeyi yapan, yürüten hangi odak veya odaklarsa 2 yıldır mesafe aldığı 15 Temmuz senaryosunu içten yükselen taleleplerle, yapılan bir revizyonla riske atmak istememişti. Bir şekilde etki elamanlarını devreye soktu ve süreci sabote etti.
Geriye doğru baktığımızda Erdoğan, Ergenekon ve MİT cenahının sofistike bir planlama ile 15 Temmuz karanlık projesini adım adım yürüttüğü görülüyor. Kendilerince ince işçilikle başarılı bir iş çıkardılar.
Peki, buna alet olan insanlar neden uyanmadı? İhanet mi söz konusu, ahmaklık mı?
Kesin bilgi sahibi olmadığım için kimseyi ihanetle, ajanlıkla suçlayamam. Ama servisler bu tür işleri her zaman devşirdiği elemanla yapmaz. Bazen gerçeklikten kopuk insanları bulur ve adım adım onları böyle bir projenin ortasına yerleştirir. Maceracı, polyannacı kişilikler “kahraman” olacağı, “büyük iş yapacağı” zannıyla projenin içinde bir figüran olduğunu göremeyebilir. Gördü ise vazgeçmesine müsaade etmezler. Ama tüm bunları yapanlar önceden devşirilmiş ve ne yaptığını iyi bilen birileri de olabilir. Öte yandan mistik duyguları ağır basan, "vaad edilen bazı olayların" kendi eliyle gerçekleşeceğini düşünen, mantığı/sebepleri kenara bırakıp beklentileriyle hareket eden ve Allah’ın inayetini bekleyen yanlış inanmış birileri de olabilir.
Kapalı devre çalışan, denge-denetim sistemi olmayan rejimler çok güçlü gibi görülse, kontrol edenlere müthiş bir güç hazzı verse de kapalı ve gizemli olma her an kendilerini vuran silaha, en önemli zaafa dönüşebilir. Sınırlı sayıda insanın büyük güce hükmettiği yapılarda bir kaç insanı ele geçirdiğinizde sistemi toptan berhava edebilir, kilitleyebilirsiniz. Sorgulama, analiz etme yeteneği gelişmemiş rejimlerin/yapıların mensupları güven duyar; sorgulamaz. Aldatıldıklarını anladıklarında ise yapacak şey kalmaz.
Şeffaf, demokratik, katılımcı, meşverete açık yapılarda süreçler yavaş ilerler, istenilen hızda gitmiyor gibi görülebilir; ama hatalar sınırlı olacağı ve zamanında farkedilip tedbirler alınacağı için büyük yıkımlar, bir anda çöküşler yaşanmaz. Dünyayı titreten güçlü Sovyet rejimi bir anda çökerken, kapitalis rejimler kendini revize ederek, yenileyerek, eksiklerini telafi ederek hem hayatta kalmış, hem daha insani bir forma dönüşmüştür.
“Şimdi bunlardan bahsetmenin ne anlamı var? Olan olmuş geçen geçmiş!” diyenleri duyuyor gibiyim. Olaylar geçmişle yüzleşmek kadar, geleceği daha sağlam inşa etmek, ders almak için hatırlanır, yazılır, konuşulur. Hataların üstü örtülür, yok sayılırsa tekrar etme potansiyeli devam eder. Benzer hatalara her daim düşülebilir. Eğer önemli sayıda insanda bu hatalara sebep olanların hala etkin ve güçlü olduğu, aktif olduğu algısı varsa müthiş bir güven bunalımı yaşanır. Geçmişin acıları bir yana, geleceğe dair umutlar kaybolur. Insanlar ya sert eleştiriye yönelir veya kenara çekilip eylemsizliği tercih eder.
Bütün geçmişi boyunca ısrarla ve titizlikle şiddetten, silahtan uzak durmuş bir Hareketi 15 Temmuz meş’um vakasıyla aynı kareye sokanlar milyonların hukukuna tecavüz ettiler. Tertemiz insanları karaladı, töhmet altına soktular. Yaşadığı bunca zulme, işkenceye rağmen tek cam kırmayan, küfür etmeyen, şiddete asla yönelmeyen dünyanın en güzel insanlarına “terörist” yaftasının atılmasına neden oldular. Bu konuda suiniyeti olanların affedilmesi, ihmallerin yok sayılması mümkün değildir. Maalesef insanlar karanlıkta kalan konularda ikna edici cevaplar alamıyor; benzer kumpasların tekrar kurulmayacağından emin olamıyorlar.
15 Temmuz üzerinde AKP, MİT ve TSK ile ilgili sınırsız şaibe, soru işareti var. Ama Hizmet için de açıklığa kavuşturulması gereken alacakaranlık, flu noktalar mevcut. Sürecin mazlumu-mağduru olanlar bazılarının 15 Temmuz karesine nasıl girdiğinin izahını bekliyor. Bir tuzağa düşürme, aldatma veya aldanma olabilir ama bunların niçin, nasıl, ne kadar olduğunun netleşmesi lazım.
“En kötü Sivil yönetim en iyi askeri yönetimden iyidir.” “Demokrasiden dönüş yok!”, “İnsan oğlunun bugüne kadar bulduğu ideale en yakın yönetim şekli demokrasidir” diyen bir Hareket 15 Temmuz üzerindeki sis perdesini kaldırmak, hakikati ortaya çıkarmak ve üzerine atılı suçtan aklanmak için herkesten çok çaba sarfetmek, canhıraş çalışmak zorunda!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 7.7.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Bülent Arınç’a açık mektup [Tuğba Vural]
Sn. Bülent Arınç,
Dün, Babacan hakkında teröre yardım soruşturması yürüten savcıya çağrı yaptınız ve uyarılarda bulunup “aklını başına al” dediniz. Ben de bu uyarınızdan cesaret alarak size bir mektup yazmaya karar verdim.
Ben sizin bir meslektaşınızım. Avukatım yani. Ama Türkiye’de duruşmalara giremiyorum, çünkü hakkımda yakalama kararı verdi savcı Hasan Yılmaz. Ofisi kapatmak zorunda kaldım. Şimdilerde mağdurlara hukuki destek veriyorum. Bu insanlar paralı müvekkiller değil. Bebeğiyle tutuklu kadınlar var, hasta tutuklular var, kocası tutuklu kendisi çocuklarla dışarda mücadele veren kadınlar var. Evine ipotek konulmuş, bankadaki parasına el konulmuş kişiler. Bazılarının anası babası Cumhurbaşkanı’nın çağrısına uyup sırt çevirdiği için bir de aileden darbe yemişler. Kimi yakınlar da kendi başlarına bir şey gelmesin diye yan yana gelmeye dahi korkuyor bunlarla.
12 Eylül sanıklarının avukatlığını yaptığınızı anlatmıştınız televizyonda. O zamanlar tutukluların avukatlığını yapmak riskli değildi. Bu süreçte hedefteki kişilerin avukatlığını yaparsanız, polisin “sıra sende, ayağını denk al” muamelesine maruz kalıyorsunuz. İfade için emniyete girince muhatap olduğunuz polis önce bir “avukat hanım/bey, ne yapacağınızı biliyorsunuz” der. Bunun anlamı açıktır : Sanık’ı itirafçı olması için ikna et..! Size biçilen görev budur yani. Biçilenin dışında farklı bir tavır gösterip ağzına ne gelse konuşursan, hele hele hukuka aykırı delilden, masumiyet karinesinden, suçta ve cezada kanunilikten, suçların şahsiliğinden bahsedersen bir gece ansızın Soylu’nun adamları adreslerinizi basıp, sizi de yaka paça alır götürürler. Sebep mi? Sebep bir muamma işte, orası çok soyut. Avukatlıktan biriktirdiğiniz 3-5 kuruş da “evinde himmet parası ele geçirildi” diye AHaber’e malzeme olur. Sonra gel de “suçu olmasa kapısına polis gelmezdi” diyen akrabalara laf anlat. Geçen yıl bu soruşturmalardaki haksızlıklarla ilgili “cübbemi giyesim geliyor” demiştiniz. Bu ortamda açık konuşayım, cübbeyi giyip Hasan Yılmaz’ ın, İrfan Fidan’ın, Serdar Coşgun’un, Bekir Altun’un, Fuzuli Aydoğdu’nun, İsmail Coşar’ın ve İskenderpaşa Tarikatı evlerinde yetişip memleketin adliyelerine dağılmış yüzlercesinin karşısına dikilip şüpheli ve sanıkların haklarını savunmak , tüm sistemi karşınıza almak demek. Diyeceğim o ki, riske girmeyip Arabuluculuk’a yönelmeniz kendi adınıza isabet olmuş.
Bizim dosyanın savcısı Hasan Yılmaz benimle birlikte binlerce avukatın soruşturmasını da yürütüyor. Adliyede önemli biri olduğu anlaşılıyor. Pek çok kritik dosyaya o baktı. Fethullah Gülen hakkında ilk tutuklama kararını o verdirtti, Hidayet Karaca’yı film senaryosundan o tutuklattı, Samanyolu TV ve Zaman Gazetesi’ne kayyum atanmasında onun rolü büyük. Epey önemli bir konumda. Adliye koridorlarında, İskenderpaşa Tarikatı evlerinde yetiştiği için gözde olduğu konuşuluyor. Tam konuşulmuyor da, insanlar birbirine fısıldıyor. Konuşmak öyle kolay değil çünkü.
Tamam, İskenderpaşa’da yetişmiş olabilirsin ama, göz göre göre kanunlara takla attırarak (tabirimi mazur görün) masum insanları terör suçlusu yapmak, suç oluşturmayan fiillerinden dolayı insanları hapse atmak için nasıl bir motivasyonun var, anlamak mümkün değil. Hakeza bulamadığın kişinin akrabasını gözaltına almak, tüm sülalenin pasaportunu iptal etmek...
Bu fikirleri üniversitedeki hocalardan almaları mümkün değil, biz de aynı sıralardan geçtik, böyle bir şey yok çünkü. Kitaplarda da yazmıyor bunlar. Bunları tarikat sohbetlerinde mi öğretiyorlar, bilemedim.
Sizin bu kişilerle diyaloğunuz vardır, kendilerine sorsanız ne yapmaya çalışıyorlar? Oturdukları koltukları kullanarak, sırf bu insanlar başka bir cemaate mensup diye cihad mı ilan ettiler? Evrensel hukuku neden uygulamıyorlar? Hukuku uygulamayacaklarsa, varsın tekkelerine dönsünler. Haksız mıyım?
Son olarak Sayın Arınç,
Mülakatınızda maaşınızın yarısını KHK’lılara vereceğinizi söylemişsiniz. Sanırım bu sözünüzle KHK’ lılara yaşatılan haksızlıklara dikkat çekmek istediniz. Bülent Arınç gibi bir ismin yapması gereken maaşın yarısını KHK’lılara vermekle yetinmek olmamalı. Siz Cumhurbaşkanlığı yüksek istişare kurulu üyesisiniz. Yani Cumhurbaşkanı’nın istişare ettiği en yüksek organın bir üyesisiniz. Recep Tayyip Erdoğan ile kişisel yakınlık ve dostluğunuz da herkesin malumu. Durum bu iken, KHK’lıların mağduriyetini sonlandırmak için daha etkili şeyler yapabileceğinize inanıyorum.
5 Temmuz 2019
Meslektaşınız,
[Tuğba Vural] 6.7.2019 [Samanyolu Haber]
Dün, Babacan hakkında teröre yardım soruşturması yürüten savcıya çağrı yaptınız ve uyarılarda bulunup “aklını başına al” dediniz. Ben de bu uyarınızdan cesaret alarak size bir mektup yazmaya karar verdim.
Ben sizin bir meslektaşınızım. Avukatım yani. Ama Türkiye’de duruşmalara giremiyorum, çünkü hakkımda yakalama kararı verdi savcı Hasan Yılmaz. Ofisi kapatmak zorunda kaldım. Şimdilerde mağdurlara hukuki destek veriyorum. Bu insanlar paralı müvekkiller değil. Bebeğiyle tutuklu kadınlar var, hasta tutuklular var, kocası tutuklu kendisi çocuklarla dışarda mücadele veren kadınlar var. Evine ipotek konulmuş, bankadaki parasına el konulmuş kişiler. Bazılarının anası babası Cumhurbaşkanı’nın çağrısına uyup sırt çevirdiği için bir de aileden darbe yemişler. Kimi yakınlar da kendi başlarına bir şey gelmesin diye yan yana gelmeye dahi korkuyor bunlarla.
12 Eylül sanıklarının avukatlığını yaptığınızı anlatmıştınız televizyonda. O zamanlar tutukluların avukatlığını yapmak riskli değildi. Bu süreçte hedefteki kişilerin avukatlığını yaparsanız, polisin “sıra sende, ayağını denk al” muamelesine maruz kalıyorsunuz. İfade için emniyete girince muhatap olduğunuz polis önce bir “avukat hanım/bey, ne yapacağınızı biliyorsunuz” der. Bunun anlamı açıktır : Sanık’ı itirafçı olması için ikna et..! Size biçilen görev budur yani. Biçilenin dışında farklı bir tavır gösterip ağzına ne gelse konuşursan, hele hele hukuka aykırı delilden, masumiyet karinesinden, suçta ve cezada kanunilikten, suçların şahsiliğinden bahsedersen bir gece ansızın Soylu’nun adamları adreslerinizi basıp, sizi de yaka paça alır götürürler. Sebep mi? Sebep bir muamma işte, orası çok soyut. Avukatlıktan biriktirdiğiniz 3-5 kuruş da “evinde himmet parası ele geçirildi” diye AHaber’e malzeme olur. Sonra gel de “suçu olmasa kapısına polis gelmezdi” diyen akrabalara laf anlat. Geçen yıl bu soruşturmalardaki haksızlıklarla ilgili “cübbemi giyesim geliyor” demiştiniz. Bu ortamda açık konuşayım, cübbeyi giyip Hasan Yılmaz’ ın, İrfan Fidan’ın, Serdar Coşgun’un, Bekir Altun’un, Fuzuli Aydoğdu’nun, İsmail Coşar’ın ve İskenderpaşa Tarikatı evlerinde yetişip memleketin adliyelerine dağılmış yüzlercesinin karşısına dikilip şüpheli ve sanıkların haklarını savunmak , tüm sistemi karşınıza almak demek. Diyeceğim o ki, riske girmeyip Arabuluculuk’a yönelmeniz kendi adınıza isabet olmuş.
Bizim dosyanın savcısı Hasan Yılmaz benimle birlikte binlerce avukatın soruşturmasını da yürütüyor. Adliyede önemli biri olduğu anlaşılıyor. Pek çok kritik dosyaya o baktı. Fethullah Gülen hakkında ilk tutuklama kararını o verdirtti, Hidayet Karaca’yı film senaryosundan o tutuklattı, Samanyolu TV ve Zaman Gazetesi’ne kayyum atanmasında onun rolü büyük. Epey önemli bir konumda. Adliye koridorlarında, İskenderpaşa Tarikatı evlerinde yetiştiği için gözde olduğu konuşuluyor. Tam konuşulmuyor da, insanlar birbirine fısıldıyor. Konuşmak öyle kolay değil çünkü.
Tamam, İskenderpaşa’da yetişmiş olabilirsin ama, göz göre göre kanunlara takla attırarak (tabirimi mazur görün) masum insanları terör suçlusu yapmak, suç oluşturmayan fiillerinden dolayı insanları hapse atmak için nasıl bir motivasyonun var, anlamak mümkün değil. Hakeza bulamadığın kişinin akrabasını gözaltına almak, tüm sülalenin pasaportunu iptal etmek...
Bu fikirleri üniversitedeki hocalardan almaları mümkün değil, biz de aynı sıralardan geçtik, böyle bir şey yok çünkü. Kitaplarda da yazmıyor bunlar. Bunları tarikat sohbetlerinde mi öğretiyorlar, bilemedim.
Sizin bu kişilerle diyaloğunuz vardır, kendilerine sorsanız ne yapmaya çalışıyorlar? Oturdukları koltukları kullanarak, sırf bu insanlar başka bir cemaate mensup diye cihad mı ilan ettiler? Evrensel hukuku neden uygulamıyorlar? Hukuku uygulamayacaklarsa, varsın tekkelerine dönsünler. Haksız mıyım?
Son olarak Sayın Arınç,
Mülakatınızda maaşınızın yarısını KHK’lılara vereceğinizi söylemişsiniz. Sanırım bu sözünüzle KHK’ lılara yaşatılan haksızlıklara dikkat çekmek istediniz. Bülent Arınç gibi bir ismin yapması gereken maaşın yarısını KHK’lılara vermekle yetinmek olmamalı. Siz Cumhurbaşkanlığı yüksek istişare kurulu üyesisiniz. Yani Cumhurbaşkanı’nın istişare ettiği en yüksek organın bir üyesisiniz. Recep Tayyip Erdoğan ile kişisel yakınlık ve dostluğunuz da herkesin malumu. Durum bu iken, KHK’lıların mağduriyetini sonlandırmak için daha etkili şeyler yapabileceğinize inanıyorum.
5 Temmuz 2019
Meslektaşınız,
[Tuğba Vural] 6.7.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
