Rus basını: Putin, Erdoğan’ın kişisel kaderinin garantörü

Rus Krasnaya Vesna ajansı: “Türkiye tarihinin ve Erdoğan’ın şahsi kaderinin bu aşamasında Rusya, onun başkanlık iktidarının ve Türkiye’nin bütünlüğünün en önemli garantörü haline geldi.”

KRONOS -3 Şubat 2020

Rusya’da yayınlanan Krasnaya Vesna (Kızıl Bahar) Haber Ajansı’nda yer alan Dmitriy Gorşkov imzalı analizde 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sadece siyasi muhaliflerini bertaraf etmekle kalmayıp Türk Silahlı Kuvvetlerini de zayıflattığı öne sürüldü.

Analizde, Atatürk’ün kurduğu ordunun çok hasar aldığı ve bu nedenle  Erdoğan’ın içeride başka bir destek bulmak için radikal İslamcı gruplara yöneldiği belirtildi.

Erdoğan’ın, sadece kendisinin emrinde bulunan radikal İslamcı gruplara güvenmeye başladığı ve bunların Türk siyasi sisteminin yeniden yapılandırılmasında da rol oynamasını planladığı savunuldu.

Analizde, dünyanın farklı bölgelerinden cihatçıların ülke içinde devletin (“yarı devlet” ifadesi kullanılmış) ‘vekalet birimleri’nin himayesine girdiği iddia edildi. Bu “vekiller”in Suriye ve Kürdistan’daki savaştan sonra Libya’daki operasyonlarda da kullanıldığı kaudedeildi. Yazıda “Sözüm ona Suriye Milli Ordusu’nun tamamen Türkiye’nin emrinde olduğu ve Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda faaliyet yürüttüğü herkesçe malumdur” ifadesi yer aldı.

Erdoğan’ın tavrının, dışarıda ‘Türkiye rejiminin’ muhaliflerini birleştirdiğini ve güçlendirdiğini dile getiren yazar, bu birleşmenin yalnızca rejimin (AKP iktidarı) uyguladığı baskılardan değil, aynı zamanda Türkiye’nin şimdiye dek hiç görülmemiş Rusya yöneliminden de kaynaklandığını vurguladı. Analizde “Bu birçoklarını ürküttü. Halihazırda Rusya, bizzat Erdoğan’ın kaderi ve Türkiye’nin bütünlüğü konusunda bir garantör görevi yürütmektedir.” İfadelerine yer verildi.

Türkiye için Rusya’ya doğru böylesi bir virajın alışılmış bir durum olmadığı, ekonomide ve askeri alanda da ilerlemelerin kaydedildiğine değinilen analizde “Ne var ki, Ortadoğuda kendi stratejik modellerini inşa etmeye çalışan her iki devlet için de ileride menfaatler konusunda geçişme kaçınılmaz olacaktır” görüşü dile getiridi.

Analizin sonunda ise Suriye, Libya ve Kürdistan cephe açan Türkiye’nin ekonomisinin er ye de geç çökeceği ve Erdoğan’ın TSK’nın ve Erdoğan’ın himaye ettiği “vekalet” güçlerinin yıpranacağı belirtildi.

Analist Dimitry Gorşkov, yazının sonunda bir iç kaos sonucu ülkenin parçalara bölüneceği öngörüsünde bulundu. Yazıda böylesi bir jeopolitik infilakın ise Ortadoğu’yu asırlar öncesine geri götüreceği kaydedildi.

[Kronos.News] 3.2.2020

ABD’li senatörden Trump’ı sıkıştıracak Halkbank hamlesi

ABD'li senatör Ron Wyden, Halkbank davasıyla ilgili ABD Adalet Bakanı William Barr'ın yanıtlamasını istediği dört sayfalık bir mektup verdi.

KRONOS -3 Şubat 2020

ABD’li senatör Ron Wyden, ABD Başkanı Donald Trump ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Halkbank konusunda sıkıştıracak hamlede bulundu.

Wyden, Trump’ın Erdoğan’ın ricası üzerine davaya müdahil olduğunun raporlara yansıdığını belirtip ABD Adalet Bakanı William Barr’a davadan çekilmesi için çağrı yaptı.

Wyden, aylardır Trump’ın Türkiye’nin Halkbank’a yönelik ceza soruşturmasına müdahale etme çabalarını araştırdığını belirterek, “Bugün ABD Adalet Bakanı William Barr’dan bu devam eden skandala katılımıyla ilgili cevaplar talep ediyorum” diyerek 18 Şubat’a kadar cevaplanması için dört sayfalık bir mektup verdi.

Courtnews’ten Adam Klasfeld’in haberine göre Wyden mektubunda, “Son raporlar, sizin ve eski ulusal güvenlik danışmanı John R. Bolton’un Başkan Trump’ın Türkiye’nin otokratik liderine (Erdoğan) kişisel olarak yardım ettiği endişelerini paylaştığını gösteriyor” dedi.

Raporu özetleyen Wyden, mektubunda, “Özellikle raporlar Trump’ın, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Trump’ın bankaya karşı yürütme işlemlerini durdurmak için yetkisini kullanacağına söz verdiğini ve Trump’ın size ve Hazine Sekreteri Mnuchin’e konuya müdahale et çağrısı yaptığını ortaya koyuyor” yorumunu yaptı.

Wyden, Trump’ın Steve Mnuchin’i soruşturmaya müdahale etmeye yönlendirdiğini doğrulamasından sadece haftalar sonra John Bolton’un da bu yönde beyanları olduğunu hatırlattı.

ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John R. Bolton “The Room Where It Happened: A White House Memoir” adlı kitabında ABD Başkanı Donald Trump’ın Halkbank davası konusunda Türkiye’yi kayırdığına ilişkin duyulan rahatsızlığı yazmıştı.

New York Times’ın ulaştığı kitap taslağına göre Donald Trump’ın ABD’de yürütülen Halkbank ilgili soruşturma sürecinde Türkiye lehine müdahale etmeye çalıştığı ve Bolton’ın da bundan rahatsızlık duyduğu belirtilmişti. Bolton’ın bu konuda yaşadığı rahatsızlığı Adalet Bakanı William Barr ile paylaştığı da kitapta yer alan bilgiler arasındaydı.

[Kronos.News] 3.2.2020

İdlib’teki şehit sayısı 8’e yükseldi, 1 milyon Suriyeli mülteci sınırda!

Ukrayna Cumhurbaşkanı Vladimir Zelenskiy ile ortak basın açıklaması yapan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye’nin İdlib kentindeki saldırıda şehit olan asker saysının 8’e yükseldiğini açıkladı. Ayrıca çatışmalar nedeniyle Türkiye sınırına ulaşan mülteci sayısının ise 1 milyonu bulduğunu ifade etti.

BOLD-Ukrayna’da temaslarda bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Rejim güçleri yine İdlib’de hava saldırısına geçti. Bu hava saldırısı neticesinde 3’ü sivil olmak üzere 8 kişi, 5’i de asker şehit oldu. Artık dedik olacak gibi değil karşı bu noktada cevaplar verildi. Gerek hava, gerek kara yoğun bir şekilde gereken bedelleri ödetiyoruz, ödetmeye devam edeceğiz.” dedi.

Suriye’nin kuzeyinde yaşanan saldırılar nedeniyle göç dalgasının başladığını ifade eden Erdoğan, 1 milyon Suriyelinin Türkiye sınırına geldiğini belirterek, “Suriyelileri nasıl iskân ederiz, bunun çalışmalarını yapıyoruz” diye konuştu.

“İdlib konusundaki gelişmeler her geçen gün altından kalkılamaz bir duruma geldi” diyen Erdoğan, “Çok sabrettik. Öyle ki, rejimin maalesef Rusya’nın da görmezliğiyle yapmış olduğu varil bombalarıyla vesaire saldırılar var. İdlib 3-4 milyon insanın yaşadığı yer. Bu insanlar bizim sınırlarımıza doğru yürüdüler. Maalesef 1 milyona yakın insan şu anda sınırlarımıza doğru yürüyor. Mültecileri artık kabullenmekte zorlanıyoruz.” ifadesini kullandı.

Beşar Esad’a bağlı rejim güçlerinin tekrar İdlib’de hava saldırısına geçtiğini hatırlatan Erdoğan, “Bu hava saldırısı neticesinde 3’ü sivil olmak üzere 8 kişi, 5’i de asker şehit oldu. Artık dedik olacak gibi değil, bu noktada cevaplar verildi. Gerek hava, gerek kara yoğun bir şekilde gereken bedelleri ödetiyoruz, ödetmeye devam edeceğiz.” sözleriyle dikkat çekti.

[BoldMedya] 3.2.2020

Erdoğan’a “Cumhurbaşkanlığını tanımıyorum” ihtarnamesi çekmek isteyince gözaltına alındı

İstanbul’da Noter’e giden Nuri Başkapan isimli vatandaş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Cumhurbaşkanlığınızı tanımıyor ve kabul etmiyorum” ihtarnamesi göndermek isteyince ‘Cumhurbaşkanına hakaretten’ gözaltına alındı.

BOLD-AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tarafsız olmadığı gerekçesiyle İstanbul’da yaşayan Nuri Başkapan Erdoğan’ın seçim döneminde sarf ettiği sözleri nedeniyle, “Cumhurbaşkanlığınızı tanımıyor ve kabul etmiyorum” diyerek ihtarname göndermek istedi. Başkapan’ın isteğine olumsuz cevap veren Noter, polis çağır ve şahıs hakkında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ten işlem başlatıldı.

Duvar’da yer alan habere göre; Başkapan, Sarıyer 2. Noterliği’ne giderek Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ihtarname göndermek istedi. Erdoğan’ın daha önce sarf ettiği, ‘İllet, zillet…’ gibi sözleri nedeniyle Başkapan, “Cumhurbaşkanlığınızı tanımıyor ve kabul etmiyorum” dedi.

Başkapan, Erdoğan’a göndermek istediği ihtarnamede, ‘Tarafsız bir cumhurbaşkanı gibi davranmadığını’ ileri sürdü. Noter ise bu ihtarnameyi Erdoğan’a gönderemeyeceklerini Başkapan’a iletti. Başkapan, ise bunun kendisine yazılı olarak bildirilmesini isteyince noterdekiler polis çağırdı.

Olay yerine gelen polisler, Başkapan’ı Sarıyer Polis Karakolu’na götürerek ‘Cumhurbaşkanına hakaretten’ işlem başlattı. Başkapan da bu durumda tepki göstererek, “Hakaret etmedim. Bir vatandaş olarak Cumhurbaşkanına ihtarname çekmek istedim. Bunun gerekçeleri de ihtarnamede yazılı” diyerek kendisini savundu. Konuyla ilgili emniyet, savcılığa bilgi verdi. Burada ifadesi alınan Başkapan, savcılık talimatıyla saatler sonra serbest bırakıldı.

[BoldMedya] 3.2.2020

TSK, dünyanın en güçlü orduları sıralamasında bir yılda 4 basamak düştü

Dünyanın en güçlü orduları 2020 raporunda Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bir yılda 4 basamak geriledi. 2019 yılında listede 9’uncu sırada yer alan TSK, 2020 yılında listede 13’üncü sıraya geriledi.

BOLD – ABD merkezli, bağımsız Global Firepower’ın 2020 raporuna göre Türk Silahlı Kuvvetleri, dünyanın en güçlü 13’üncü ordusu konumunda bulunuyor. TSK, 2019 raporunda 9’uncu sırada yer alıyordu.

Türkiye, 138 ülkenin incelendiği 2020 Askeri Güç Sıralaması endeksinde puanı artmasına karşın dört basamak geriledi.

Listenin başında geçen yıl olduğu gibi ABD yer alırken, Rusya ikinci, Çin üçüncü sırada bulunuyor. En güçlü 10 ordu arasındaki NATO üyesi sayısı 5’ten 3’e düştü.

Geçen yıl 12’inci sırada bulunan Mısır, 2020 listesinde Türkiye’yi geçerek 9’uncu sıraya yükseldi.

Listede İran 14’üncü, Pakistan 15’inci, Suudi Arabistan 17’inci, İsrail 18’inci Yunanistan ise 35’inci sırada bulunuyor.

Uzun süredir iç savaşın yaşandığı Suriye’de Beşar Esad’a bağlı Suriye ordusu endeksin 49’uncu sırasında yer alıyor.

EN GÜÇLÜ 15 ORDU

1) ABD

Savunma bütçesi: 750 milyar dolar
Toplam askeri personel: 2 milyon 260 bin
Toplam hava gücü: 13 bin 264 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 2 bin 85
Muharebe tankı: 6 bin 289
Donanma gücü: 490

2)RUSYA

Savunma bütçesi: 48 milyar dolar
Toplam askeri personel: 3 milyon 13 bin
Toplam hava gücü: 4 bin 163 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 873
Muharebe tankı: 12 bin 950
Donanma gücü: 603

3) ÇİN HALK CUMHURİYETİ

Savunma bütçesi: 237 milyar dolar
Toplam askeri personel: 2 milyon 693 bin
Toplam hava gücü: 3 bin 210 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: Bin 232
Muharebe tankı: 3 bin 500
Donanma gücü: 777

4) HİNDİSTAN

Savunma bütçesi: 61 milyar dolar
Toplam askeri personel: 3 milyon 544 bin
Toplam hava gücü: 2 bin 123 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 538
Muharebe tankı: 4 bin 292
Donanma gücü: 285

5) JAPONYA

Savunma bütçesi: 49 milyar dolar
Toplam askeri personel: 303 bin
Toplam hava gücü: Bin 561 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 279
Muharebe tankı: 1,004
Donanma gücü: 155

6) GÜNEY KORE

Savunma bütçesi: 44 milyar dolar
Toplam askeri personel: 3 milyon 680 bin
Toplam hava gücü: Bin 649 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 414
Muharebe tankı: 2 bin 614
Donanma gücü: 234

7) FRANSA

Savunma bütçesi: 41.5 milyar dolar
Toplam askeri personel: 451 bin
Toplam hava gücü: Bin 229 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 269
Muharebe tankı: 528
Donanma gücü: 180

8) BİRLEŞİK KRALLIK

Savunma bütçesi: 55.1 milyar dolar
Toplam askeri personel: 275 bin
Toplam hava gücü: 733 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 133
Muharebe tankı: 227
Donanma gücü: 88

9) BREZİLYA

Savunma bütçesi: 27.8 milyar
Toplam askeri personel: 1 milyon 674 bin 500
Toplam hava gücü: 715 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 43
Muharebe tankı: 437
Donanma gücü: 112

10) MISIR

Savunma bütçesi: 11.2 milyar dolar
Toplam askeri personel: 920 bin
Toplam hava gücü: Bin 54 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 215
Muharebe tankı: 4 bin 295
Donanma gücü: 316

11) İTALYA

Savunma bütçesi: 27.8 milyar dolar
Toplam askeri personel: 357 bin
Toplam hava gücü: 860 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 99
Muharebe tankı: 200
Donanma gücü: 249

12) ALMANYA

Savunma bütçesi: 50 milyar dolar
Toplam askeri personel: 212 bin
Toplam hava gücü: 712 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 128
Muharebe tankı: 245
Donanma gücü: 80

13) TÜRKİYE

Savunma bütçesi: 19 milyar dolar
Toplam askeri personel: 735 bin
Toplam hava gücü: 1,055 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 206
Muharebe tankı: 2 bin 622
Donanma gücü: 149

14) İRAN

Savunma bütçesi: 19.6 milyar dolar
Toplam askeri personel: 873 bin
Toplam hava gücü: 509 (uçak+İHA+ helikopter)
Savaş uçağı: 155
Muharebe tankı: 2 bin 56
Donanma gücü: 398

15) PAKİSTAN

Savunma bütçesi: 11.4 milyar dolar
Toplam askeri personel: Bir milyon 204 bin
Toplam hava gücü: Bin 372 (uçak+İHA+ helikopter)
Savaş uçağı: 356
Muharebe tankı: 2 bin 200
Donanma gücü: 100

[BoldMedya] 3.2.2020

Arabuluculuk Dairesi, beraat eden KHK’lı avukatın sicil başvurusunu reddetti

Adalet Bakanlığı’nın düzenlediği ‘Arabuluculuk’ sınavına katılarak başarılı oldu. Ancak KHK’lı olması gerekçe gösterilerek sicil başvurusu reddedildi.

KRONOS -3 Şubat 2020

Ankara Barosu avukatlarından Hayati Irkıçatal, Adalet Bakanlığı’nın düzenlediği ‘Arabuluculuk’ sınavına katılarak başarılı oldu. Ancak KHK’lı olması gerekçe gösterilerek sicil başvurusu reddedildi.

Konuyu sosyal medya hesabında gündeme getiren Avukat Hayati Irkıçatal, “Arabuluculuk Daire Başkanlığı’nın, irtibat ve iltisakım olmadığına dair kesinleşmiş karar YOK olmasına rağmen sırf KHK’lı olduğum için sicil başvurumu reddetti. Masumiyetimi başka nasıl ispat edebilirim?” dedi.

Arabuluculuk Dairesi’nin yargı kararını tanımadığını dile getiren Irkıçatal, “Arabuluculuk Dairesi açık bir şekilde yargının kararının gereğini yerine getirmemektedir. Yargı kararları her idareyi bağlar. Adalet Bakanlığı olsa bile!” dedi.

“YARGI KENDİNİ SIFIRLIYOR”

Konuya bir tepki de KHK’lı olduğu gerekçesiyle avukatlık ruhsatı iptali için Adalet Bakanlığı’nda hakkında dava açılan Levent Mazılıgüney’den geldi. Mazılıgüney, “Bir soruşturmanın/kovuşturmanın neticesi şüpheli ya da sanığın koşullarında herhangi bir etkiye, değişikliğe neden olmuyor ve yargı kararıyla aklanmış olmak hakların iadesine katkı sağlamıyor olursa, yargının ve hukuk devletinin varlığı sorgulanır. Yargı kendini sıfırlamaktadır” değerlendirmesinde bulundu.

[Kronos.News] 3.2.2020

Depremzedelerde ayrımcılık: Kocası tutuklu depremzedeye yardım yok

Eşi tutuklu diye Sivriceli depremzedeye yardım yapılmadı. Gergerlioğlu duyurdu. İçişleri Bakanlığı “depremzede değil” diye yalanladı. Belgeleriyle ve videolarıyla gerçek ortaya çıktı.

BOLD – Elazığ Sivrice’de ikamet eden Ümmü Gülsüm Tamam’a, eşi Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklu olduğu için Bakanlık yardım etmedi. Tamam’ın yaşadıklarını sosyal medya hesabından duyuran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Ümmü Gülsüm Tamam, Elazığ Sivrice’den deprem mağduru. Bir çocuk annesi eşi tutuklu, OHAL mağduru bir öğretmen, sosyal yardım eşi cezaevinde diye verilmemiş! Kiradaki evi hasarlı, yağmur girmiş eve, Bakanlık yardım için aramış, “Eşim cezaevinde deyince, teli yüzüne kapamış!” dedi.

Gergerlioğlu, dün akşam yaptığı bu paylaşımının ardından bazı bakanlık görevlilerinin ve trollerin hedefi oldu, ‘yalancılıkla’ suçlandı. Tamam’ın Sivrici’de yaşamadığına dair Haber 7 ve İhlas Haber Ajansı gibi iktidar yanlısı medyalara haberler yaptırıldı.

Gergerlioğlu, kendisini doğrudan hedef alan İçişleri Bakanlığı Personel Müdürü Gökmen Çiçek’e şöyle cevap verdi: “Araştırmadan iftira diye nasıl ilan edersin..!? Bir de iftira ha..! OHAL döneminde buna benzer binlerce vakayı takip ettim, raporladım. Eğer skandalı bitirecekseniz, iletişimini verebilirim. Genel müdür araştırmadan ‘iftira’ demişti, trolleri üzerime salıp kamuoyunu yanıltmaya çalışmışlardı! Sivrice Kaymakamlığı Ümmü Gülsüm hanımı tweetim üzerine aradı, tüm yazdığımızın doğru olduğu anlaşıldı. Hayatta yalan söylemem. Umarım bu yanlıştan dönülür. Takibim devam edecek.”

Yapılan haberlerin de doğru olmadığını belirten Gergerlioğlu “Utanmadan trollerine yalan haber yaptırıyorlar. Zulümlerini hatırlatmak ne kadar da rahatsız etti muktedirleri. Allah’ın izniyle tüm zulümlerinizi ortaya çıkaracağız, çünkü mazlumun yanındayız. Her gün yeni zulümlerinizi ortaya çıkaracağız ve ne yalan uyduracağınızı şaşıracaksınız!” ifadelerini kullandı.

3 BELGE YAYINLADI

Gergerlioğlu bu sabah Tamam ailesiyle ilgili 4 belge yayınlayarak kendisine ‘yalancı’ diyenlerin iftirasını çürüttü. “Trollere yaptırılan yalan haberleri ortaya çıkarıyoruz” diye yazan Gergerlioğlu, ilk önce Ümmü Gülsüm Tamam’ın depremde hasar gören evinin fotoğraflarını ve taşınma bilgilerini yayınladı ve “Sivrice’deki depremzede hasar sonrası Ergani’ye taşınmak zorunda kaldı. İşte ev, kamyon bilgileri (güya kişi Sivrice’de oturmuyor diye İhlas Haber Ajansı ve Haber 7 yoluyla haber yaptırmışlardı!) Ahlak yoksa yalan bol olur ama hak budur” dedi.

Daha sonra ise evin yağmur bastıktan sonraki videolarını paylaşıp şu notu düştü: “Bu video da mağdurun evini yağmur suları bastıktan sonraki evi temizlerken ki halidir! Evini Sivrice’den Ergani’ye taşımak zorunda kaldı. Yalan haberciler bu haldeki mağdura yardımın verilmemesini örtbas etmeye çalışıyorlar. İnsan olanın yüzü kızarır, ama nerede..!?”

Gergerlioğlu son olarak ise Tamam’ın Sivrice’de yaşadığına dair ikamet ve fakirlik belgesini yayınladı ve ekledi: “Ümmü gülsüm Tamam’In Sivrice ikametgahına dair belgedir. Müfterilerin yüzü kızarır mı sizce!? Hiç utanmadan trollerine depremzedenin Sivrice’de oturmadığına dair paylaşım ve haber yaptırmışlardı. Allah, doğrunun yanındadır!”

SOSYAL YARDIM DA VERİLMEMİŞ

Ümmü Gülsüm Taman’a deprem yardımının yanı sıra daha önce sosyal yardım verilmemiş. Gölbaşı Mahallesi Muhtarlığı tarafından 1 Ağustos 2019’da verilen ‘Fakirlik İlmuhabiri’ ni paylaşan Gergerlioğlu, “Deprem öncesi de sosyal yardım verilmedi! Mağdur, deprem sonrası bunun üzerine yardım talep etmedi. 0312 401 02 55’den arayan Bakanlık görevlisi öğretmen eşinin cezaevinde olduğunu öğrenince telefonu yüzüne kapattı!” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 3.2.2020

Savcı meslektaşlarını dolandırdı: Milyonlarca lirayla kayıp

Bakırköy'de Cumhuriyet Savcısı Tamer C.'nin ucuza araba ve arsa vaadiyle, meslektaşlarının da aralarında olduğu çok sayıda kişiyi milyonlarca lira dolandırıp kayıplara karıştığı öne sürüldü.

Havuz medyasında yer alan haber yargının içine düştüğü acıklı hali gözler önüne serdi.

Bakırköy Adalet Sarayı bir savcının dolandırıcılık skandalıyla çalkalanıyor.

Adli tatilden sonra faklı nedenler ileri sürerek çoğunlukla işe gelmeyen Cumhuriyet Savcısı Tamer C.'nin ucuza arsa ve araba vaadiyle aralarında meslektaşlarının da bulunduğu birçok kişiyi milyonlarca lira dolandırdığı iddia edildi.

HSK soruşturma başlattı

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nda 500 bin TL kaptıran bir savcının şikayeti üzerine Tamer C. hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) soruşturma başlatıldı.

Yarım milyon lirasını kaptıran savcı G.K., Tamer C. hakkında icra takibi başlattı. Tamer C.'nin istifa dilekçesi verdiği, HSK'nın bunu kabul ettiği ancak tebliğ edilemediği öğrenildi.

Ucuza araba ve arsa vaadiyle Tamer C.'nin kimi iddialara göre 6 milyon, kimi iddialara göre ise 12 milyona yakın para topladığı ileri sürülüyor. Savcının parayı nasıl topladığı tam olarak öğrenilmezken bir savcıdan 500 bin TL, iki zabıt katibinden 250 bin TL, adliye dışındaki iki kişiden 100 bin euro ve 540 TL para aldığı iddia ediliyor.

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

'Hizmet'in kalbi hala atıyor'

Fethullah Gülen Hocaefendi, İsviçre pazar günü gazetesi ‘Le Matin Dimance' ve partner kuruluşu Almanya'nın muteber gazetelerinden Die Welt'e mülakat verdi. Röportajı yapan muhabir Allain Jourdain izlenimleri yazdı

Geçtiğimiz hafta , İsviçre pazar günü gazetesi ‘Le Matin Dimance' ve partner kuruluşu Almanya’nın önemli gazetelerinden 'Welt', Fethullah Gülen Hocaefendi  ile yapılan ’le röportajı yayınlamıştı. Röportajı yapan gazeteci Allain Jourdain ABD'de Fethullah Gülen Hocaefendi'nin kaldığı kamp merkezini ziyaret etmiş ve yayınlanan röportajı gerçekleştirmişti.

Allain Jourdain gazetesinde Fethullah Gülen ile olan söyleşisini , Kamp merkezinde yaşananlar ile ilgili izlenimlerini paylaştı .

Uzun süre sonra ilk defa  ABD'de Hocaefendi'nin kaldığı yeri bir gazeteci ziyaret ediyor

İşte İsviçreli bir gazeteci gözüyle röportaj izlenimleri

A saylorsburg le coeur Hizmet bat toujour - Saylorsburg'da hizmet kalbi hala atıyor

Fethullah Gülen Pensilvanya'nın Saylorsbourg şehrinde yirmi yıla yakın bir süredir inziva hayatı yaşıyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan onu buradan çıkarma hayalleri kuruyor. Erdoğan, Donald Trump ile olan iyi ilişkilerini kullanarak 15 Temmuz 2016'daki başarısız darbe girişiminin ardında olmakla suçladığı Gülen’in iadesini sağlayabileceğine inanıyordu. Muktedir İmam, Kongre’de hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar arasında güçlü destekçilere sahip. Üstüne üstlük, CIA de onlara iyimser yaklaşmakta.

Buradaki hiç kimse Türk Hükümeti’nin terör suçlamalarını ciddiye almıyor. Gülenistler Amerikan hükümetinin kara listesinde değiller. Hareketin bir parçası olduğunu iddia edenler barışçıl insanlar. Fethullah Gülen'in kaldığı yere giderken Ahmet yolda çok heyecanlı. Üç çocuk babası olan bu biyoloji öğretmeni, geçimini sağlamak için artık Uber şoförlüğü yapıyor. Birkaç saat içinde Amerikan vatandaşı olacak. Vaizin fikirlerinden esinlenerek ortaya çıkan Hizmet hareketine katılmış olmanın cezası olarak Türk Devleti pasaportunu yenilemeyi reddetmiş.

Fethullah Gülen’in sohbetlerini dinlemeye ve manevi bir atmosferi tatmaya gelen hareketin üyelerini taşımak için sıklıkla JFK ile Saylorsbourg arasında minibüsüyle gidip geliyor.

Erdoğan’ın, İmam’ı bir numaralı düşman ilân ettiğinden bu yana, ziyaretçilerin sayısı azalmış. Geçmişte, Türk siyasiler, taraftar kazanabilmek için buraya gelmeye çalışırlardı. Bugün ise aynı şey onların hapse girmelerine ve kovuşturmaya uğramalarına neden olur. Ziyarete sadece Hizmet üyeleri geliyor. Komplo kurmak için mi? Recep Tayyip Erdoğan öyle iddia ediyor. Fethullah Gülen’in kaldığı yer koruma altında. Girişte bir güvenlik görevlisi ve binaları gözetleyen bir düzine kamera var. Saylorsbourg'da olup bitenler Türk hükümetinin kurgularını besliyor ve onu rahatsız ediyor. Hareket üyelerinin ülke içinde ve dışında maruz kaldıkları sürgün ve baskılara rağmen Hizmet'in kalbi hâla atıyor.

Düşmanlarına göre, "Guru", 170 ülkede konumlandırdığı örgütüne emirlerini bu komuta merkezinden veriyor. Fakat bu yeri bir kez ziyaret etmeniz ve burada kısa bir süre kalmanız farklı bir gerçeği görmenizi sağlıyor. Güvenlik önlemlerine rağmen, burası tahkim edilmiş bir kale değil “Başlangıçta bu arazi, aileler ve çocuklar için bir tatil merkezi olmak üzere satın alındı. Sayın Gülen burayı çok beğendi. Önce geçici olarak geldi, sonra 1999'da kalıcı olarak yerleşti.” diyor Ahmet. Ancak bölgenin seçimi tesadüfi değil. İngiliz Quaker William Penn tarafından kurulan Pennsylvania, her zaman dini mültecilere kucak açan bir yer olageldi.

Dini müzakere

İçinde mescidin de bulunduğu ana binanın yanısıra, ziyaretçilerin kalmaları için ayırılmış bir düzine binadan oluşan kompleks, yaklaşık 200 kişiyi ağırlayabiliyor. Malzemeler kesinlikle lüks değil. O gün, her yaş grubundan yaklaşık 30 kişi (erkek), mescide geçmeden önce ortak alandaki yemekhanede kahvaltısını yapıyordu.

Fethullah Gülen saat 8’de geliyor. İmam hareket etmekte zorlanıyor. Yanında duran iki kişi onun düşmemesi için özen gösteriyor. Din adamı, yerine geçmeden önce şöyle bir doğruluyor ve salonu süzüyor. Salona girdiğinde ayağa kalkılması söz konusu değil. Hareketin mensuplarından biri bu durumu “bunu sevmiyor, kendisini üstün görmemizi istemiyor” diye açıklıyor. Kitaplarına eğilmiş öğrencilerin arasında cüppesiyle oturan biri hemen kitaptan bir parçayı okumaya başlıyor. Ders Fethullah Gülen’in birçok kez yaptığı müdahalelerle kesiliyor. Titrek sesi ve kesik soluğuyla vaiz metne şerhler düşüyor. Bunu, duru İslami bilgilerle ve İslam alimlerine çeşitli atıflarla yapıyor. Siyasetle hiç ilgisi yok. Günün konusu: “Allah’ın mevcudiyeti, ezeli ve ebedi oluşu” Bazıları beyaz takkeli, daha kıdemliler de müzakereye katkılarını sunuyorlar. Gülen’in düşüncelerini özetlemek zor. Vaiz’in, tüm dinlerde mündemiç saygı, hoşgörü ve insan hakları gibi değerlerin kılavuzluğunda ve insanlığın ilerlemeleri ışığında Kuran’ı yorumladığını söyleyebiliriz. 

Hizmeti Türk toplumunun tüm katmanlarına sızmakla suçlayanların dediği gibi piramitsel bir yapı mevcut mu? Hareketin vitrini durumundaki AFSV’nin Başkanı Alp Aslandoğan, Hizmet’in amaçlarını özetleyen bir belge üzerinde son rötuşları yapıyor. Bireysel girişimlere genişçe yer veren bir işleyiş sistemini tarif ediyor. Hareket, orada veya dünyanın başka yerlerinde yer alan farklı konulardaki girişimlere üyelerinin dahil olmalarını salık veriyor. Bu konular, insani duyarlılıktan, dinler arası diyaloga; barışın teşvikinden eğitime kadar uzanıyor. Alp Aslandoğan, “sivil bir hareket olan Hizmetin, devletin uzantısı veya siyasi bir oluşum olmadığını; hareketin herkesin vatandaşlık görevini yerine getirmesini teşvik ettiğini” vurguluyor. Hareket, eğitimli ve bazen de varlıklı bir kesimi bünyesinde barındırıyor. Bu yapılageldi fakat mensupları şimdi bunun bedelini ödüyor. Hapse atılmadıkları veya işkenceye maruz bırakılmadıkları durumlarda varları yokları ellerinden alınıyor. Fatin Kazancı bu konuda acı tecrübelere sahip. Önceden, Rodi marka kot pantolonlarını sattığı yüzlerce mağazadan oluşan bir ağı bulunuyordu. 2013 yılında tamamına el konuldu. O da geçici olarak şu an Saylorsburg’da ve Fethullah Gülen tarafından kurulan hareketin dağılmayacağı inancında.

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

Başkentgaz ihalesindeki usulsüzlükler yargıya taşındı [Yavuz Genç]

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ensar Vakfı başta olmak üzere TÜRGEV benzeri vakıflara yaptığı yüklü 'bağışlarla' gündeme gelen Başkentgaz'a, ihale sürecindeki usulsüzlükler nedeniyle dava açtı.

YAVUZ GENÇ -3 Şubat 2020

Kızılay üzerinden Ensar Vakfı’na yaptığı 8 milyon dolarlık bağışla tartışmaların odağına yerleşen Başkentgaz’la ilgili dikkat çekici bir adım atıldı. Ankara Büyükşehir Belediyesi, daha önce kendisinde olan ancak ihaleyle Torunlar’a verilen Başkentgaz ihalesinde usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle dava açtı.

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Başkentgaz’ın özelleştirilmesinin ardından yaptığı usulsüzlükleri yargıya taşıdı. Kronos’un görüştüğü belediye kaynakları, davanın açıldığını teyit ederek şirkete tanınmış ‘özel ayrıcalıklar’la yüklü bağışlar arasında bağlantı olduğunu düşündüklerini kaydetti.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da geçen ay bir doğalgaz abonesi olarak şahsen Başkentgaz’a dava açmıştı.

Yargıya taşınan söz konusu usulsüzlükler şöyle:

– Dağıtım şirketlerinde genel uygulama çoğunluk hissesini özelleştirip, azınlık hissesini kamuda bırakmak şeklinde iken Başkentgaz’ın yüzde 100’ü özelleştirildi.

– Doğalgaz Piyasası Kanununa göre, şehir içi doğalgaz dağıtım şirketlerinin yönetim kurulunda ilgili belediyeden temsilci bulunması gerekirken Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne Başkentgaz’da böyle bir hak verilmedi.

– Başkentgaz’a ön ödemeli abonelerin gazı satın aldığı dönem ile kullandığı dönem arasında fiyat farkı olması halinde, aboneye fark faturası kesme hakkı tanındı. Vatandaş peşin satın aldığı gazın zammını da ödemeye mahkûm edildi.

– Geçmiş dönemde vatandaşa 300 Dolar depozitoyla satılan kartlı sayaçları değişime zorlayacak uygulamalar geliştirildi ancak vatandaşların kartlı sayaç için ödedikleri 300 Dolar depozitolar iade edilmedi.

KIZILAY ÜZERİNDEN ENSAR’A 8 MİLYON DOLAR

Geçen günlerde Başkentgaz’ın, Kızılay üzerinden Ensar Vakfı’na 8 milyon dolarlık bir bağış yaptığı ortaya çıkmıştı. Söz konusu paranın ABD’li TÜRKEN Vakfı’na ‘yurt yapılması’ amacıyla verildiği duyurulmuş, ancak paranın o vakıf hesabında da olmadığı ortaya çıkmıştı.

Kızılay’ın paravan olarak kullanılmasına sert tepkiler gelmişti. Başkentgaz-Ensar ilişkisi siyasetin en önemli tartışma konularından biri.

[Yavuz Genç] 3.2.2020 [Kronos.News]

“İdlib’deki Türkiye’ye ait 12 gözlem noktasından 7’si ateş altında”

TSK’dan emekli binbaşı, Savunma Uzmanı Metin Gürcan, İdlib’te halen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 askeri gözlem noktasından 7’sinde çatışma durumu olduğunu söyledi.

BOLD – Savunma Uzmanı Metin Gürcan, Twitter paylaşımıyla “Yerel kaynaklara göre çoğu Serakib bölgesinde olmak üzere TSK’nın İdlib’teki 7 gözlem üssü hala ateş altında. TSK topçu&roket unsurları da aktif karşılık veriyor. Bu gün kritik. Moskova hala sessiz. Umarım bu karşılıklı tacizler bu gün sıcak çatışmaya dönüşmez” mesajını paylaştı.

4 ASKER ŞEHİT OLDU, 9 ASKER YARALANDI

Milli Savunma Bakanlığı, İdlib’de Esad’a bağlı rejim unsurların açtığı yoğun topçu atışıyla 4 askerin şehit olduğunu, 1’i ağır 9 askerin de yaralandığını duyurdu.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nden yapılan açıklamada şöyle denildi: “İdlip’te çatışmaların önlenmesi maksadıyla bölgeye takviye olarak gönderilen unsurlarımıza, bulunacakları yerler önceden koordine edilmesine rağmen Rejim unsurları tarafından 03 Şubat 2020 tarihinde yapılan yoğun topçu atışı neticesinde, 4 kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş, 1’i ağır 9 silah arkadaşımız yaralanmıştır

RUSYA: TÜRKİYE, BİZE BİLGİ VERMEDİ

Rusya’nın Suriye’deki tarafları uzlaştırma merkezinden yapılan açıklamada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye hükümet güçlerinin atışlarının hedefi olduğu sırada İdlib’deki eylemleri konusunda kendilerine bilgi vermediği belirtildi.

Rus Sputnik haber sitesinde yer alan açıklamada “Türk birlikleri 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlandığı akşam saatlerinde Rusya tarafına bilgi vermeden İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde hareket ettiler ve Suriye hükümet güçlerinin Serakib yerleşim biriminin batısındaki teröristlere yönelik saldırısının hedefi oldu” ifadeleri kullanıldı.

“TÜRK UÇAKLARI SURİYE HAVA SAHASINA GİRMEDİ”

Rusya’dan yapılan açıklamada, TSK uçaklarının Rusya ordusunun İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde kontrol ettiği hava sahasını da ihlal etmediği kaydedildi.

Açıklamada, “İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesindeki hava sahası Rusya ordusu tarafından sürekli kontrol ediliyor. Türkiye Hava Kuvvetleri, Suriye sınırını ihlal etmedi, Suriye ordusunun mevzilerine yönelik saldırı tespit edilmedi” ifadelerine de yer verildi.

Ayrıca Suriye’deki Rus ve Türk güçleri arasında İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesindeki durumla ilgili sürekli temas kurulduğu da aktarıldı.

ERDOĞAN: F-16’LARIMIZ SAHADA

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İdlib’de askerlerin hayatını kaybettiği saldırı ile ilgili karşılık verildiğini belirtmişti. Erdoğan, “Şu anda biz F16’larımız da dahil olmak üzere fırtına obüslerimiz, toplarımız hepsi arazide MİT’in belirlemiş olduğu noktaları tamamen atış altında tutuyor” demişti.

SOHR: 6 SURİYE ASKERİ TÜRK BOMBARDIMANINDA ÖLDÜRÜLDÜ

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), İdlib’in Sarakib bölgesinde altı Suriye ordusu askerinin Türk ordusu tarafından gerçekleştirilen bombardımanda öldürüldüğünü aktardı.

SOHR, bölgede Türk ve Suriye ordusunun karşılıklı topçu ateşi açtığını kaydetti.

ÇAVUŞOĞLU: ŞEHİTLERİMİZİN KANI YERDE KALMAYACAKTIR

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Twitter’den yaptığı açıklamada, “Şehit düşen kahraman Mehmetçiklerimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Şehitlerimizin kanları yerde kalmadı , kalmayacaktır!” dedi

İDLİB’E BÜYÜK ASKERİ SEVKİYAT

12 Ocak’ta İdlib’de ilan edilen ateşkese rağmen çatışmaların sürmesi ve Suriye Ordusu’nun ilerleyişinin sürmesi üzerine hafta sonu  Türkiye’ye ait büyük bir askeri konvoy, Suriye’nin kuzey batısında muhaliflerin kontrolundaki bölgeye geçmişti.

Türk askeri konvoyunun zırhlı araçlar, yakıt tankerleri ve tank ile askeri personel taşıyan araçlardan oluştuğu belirtildi.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, TSK’ya ait konvoydaki araçların sayısını 195 olarak vermişti.

Hükümet güçleri Çarşamba günü isyancıların elindeki Maarat el Numan adlı stratejik kasabayı ele geçirmişti. Ardından Sarakeb kasabasına doğru ilerlemişti. Her iki kasaba da başkent Şam’ı ülkenin en büyük kenti Halep’e bağlayan otoyol üzerinde bulunuyor.

MUHALİFLER HALEP’E SALDIRDI
Bu arada hafta sonu içlerinde Türkiye’ye yakın Suriye Milli Ordusu unsurlarının da yer aldığı muhalif gruplar Halep’in dış mahallelerine saldırı düzenlemişti.

Saldırıda 4 Rus özel kuvvetler askerinin öldüğü Rusya’da yayın yapan medya kuruluşları tarafından duyurulmuştu.

[BoldMedya] 3.2.2020

Su faturası yakında doğalgaz ve elektrikten geri kalmayacak

AKP'nin hazırladığı yerel yönetimler taslağı onaylanırsa, çöp vergisine yüzde 213 artış, suya ve konut sigortasına zam gelecek.

AKP'nin hazırladığı yerel yönetimler düzenleme taslağından vatandaşın hayatını daha da zorlaştıracak bir dizi yeni zam çıktı. Düzenleme yasalaşırsa, emlak vergileri artık 4 yıl yerine 2 yılda bir ve semt, muhit ve mevki bazında belirlenecek. Emlak vergileri her 2 yılda 1 artacak ve halkın oturduğu sokağa, mahalleye göre zamlar yapılabilecek. Düzenlemeyle ayrıca Çevre Temizlik Vergisi (ÇTV) yüzde 41 ile yüzde 213 oranında artırılacak. Dolayısıyla su faturaları olağanüstü zamlanacak, su fiyatları elektrik ve doğalgaz faturalarıyla yarışacak. Bu zamların yanı sıra evine konut sigortası yaptıranlardan da yüzde 10 ilave para tahsil edilecek.

Sözcü'den Erdoğan Süzer'in haberine göre, halen emlak vergileri takdir komisyonları tarafından 4 yılda bir belirleniyor ve her yıl yeniden değerleme oranının yarısı kadar arttırılıyor. Emlak Vergisi ve Tapu harcına esas teşkil eden gayrimenkul birim fiyatları 4 yılda bir arttırıldığı için hem emlak hem de arsalar için her yıl ödenen vergiler kısmen düşük düzeyde kalıyordu. Yeni düzenlemeye göre ise bu vergiler artık 2 yılda bir, yani daha kısa sürede belirlenecek. Dolayısıyla vergiler 4 yılda bir yerine her 2 yılda bir zamlanacağı için çok daha hızlı artacak.

Mahalleye göre emlak vergisi

Ev ve arsa vergileri daha kısa sürede zamlanmakla birlikte vergileri olağanüstü düzeylerde artıracak yeni bir kriter daha getiriliyor. Halen emlak vergileri il ve ilçe bazında belirleniyor. Örneğin İstanbul'da Beşiktaş İlçesi için belirlenen birim fiyat, sokak ya da mahalle ayrımı yapılmaksızın tüm ilçe için uygulanıyor. Yeni düzenlemeyle ise vergiye esas alınacak birim fiyatlar semt, muhit ve mevki ayrımı yapılarak tek tek belirlenecek. Dolayısıyla evi merkezde olan, ‘iyi bir muhitte' oturan semti güzel olan ev sahiplerinin emlak vergisi olağanüstü düzeylerde artacak.

Yüksek harç ödemek zorunda kalınacak

Emlak Vergisi hesaplama sisteminde yapılacak olağanüstü değişiklik gayrimenkul alan ve satanların ödediği tapu harcını da olağanüstü boyutlarda artıracak. Alıcıdan yüzde 2, satıcıdan yüzde 2 olmak üzere toplam yüzde 4 ödenen tapu harcına esas emlak değerleri artacağı için ev alan da satan da konutun bulunduğu muhite göre çok yüksek düzeylerde harç ödemek durumunda kalacak.

AKP'nin yeni düzenlemesiyle, su faturalarına eklenerek tahsil edilen Çevre Temizlik Vergisi (ÇTV) tutarlarına da büyük zam yapılacak. Düzenlemeye göre su tüketiminde metreküp başına 12 kuruş ile 15 kuruş alınan ÇTV, 15 kuruş ile 47 kuruş düzeyine çıkarılacak. Böylece ÇTV tutarları yüzde 42 ile yüzde 213 arasında zamlanacak. ÇTV'ye yapılan zam su faturalarına büyük zam olarak yansıyacak. Halkı bezdiren elektrik ve doğalgaz faturalarına bir de su faturaları eklenecek.

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

Tam da tartışılırken.. Bekçi havaya ateş ederken diğer bekçiyi vurdu

Malatya'da bir kişiye müdahalede bulunan 3 mahalle bekçisinden biri arkadaşının silahından çıkan kurşunla, 2 bekçi de bıçakla yaralandı.

Malatya'da şüpheli bir şahsa müdahalede bulunan 3 mahalle bekçisinden 1'i silahla vurulurken, 2 bekçi de bıçak darbeleri sonucunda yaralandı.

Olay Yeşilyurt ilçesine bağlı Cevatpaşa mahallesi, Polis Akademisi Malatya Polis Meslek Eğitim Merkezi önünde meydana geldi.

Haber Merkezi'nin Polis Akademisi-Malatya Polis Meslek Eğitim Merkezi mevkiinde şüpheli bir şahıs anonsunu değerlendirmek üzere Özsan Sanayi Sitesi'nde görevli 3 mahalle bekçisi olay yerine intikal ederek, alkollü olduğu iddia edilen şüphelisi şahıs Suat U. ile iletişim kurmaya çalıştı.

Bu esnada Suat U. üzerinde bulunan bıçakla bekçilere mukavemet gösterdi. Bekçiler ile şüpheli şahıs arasında yaşanan arbedede, bekçilerden birinin havaya ateş açması sonucunda seken kurşunlardan biri bekçilerden Sedat K'nın başını sıyırırken, diğer 2 bekçi Gökhan P. ile Yusuf S. aldıkları bıçak darbeleri sonucunda yaralandı.

İhbar üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri sevk edilirken, aldığı 5 bıçak darbesi sonucunda ağır yaralanan mahalle bekçilerinden Yunus S., Turgut Özal Tıp Fakültesi'ne, diğer yaralı 2 bekçi Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı.

Arbede sırasında yaralanan Suat U.'nun da hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındığı olayda, polis ekipleri olayın gerçekleştiği bölgede çok sayıda boş kovanın yanı sıra 1 adet bıçak buldu.

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

Ekonomiyi eleştiren Kiğılı'dan geri adım: 100 günde çok şey değişti

Sektördeki duruma ilişkin değerlendirmelerde bulunan Abdullah Kiğılı, geçmiş krizlerle bugünü kıyaslarken içinden geçilen süreci “en büyük kriz” olarak nitelemişti. Kiğılı kısa sürede çark etti 'Sektörde kimsenin hayal edemeyeceği şeyler gerçekleşti' dedi.

Erkek giyim mağazaları Kiğılı'nın sahibi Abdullah Kiğılı, perakende sektörünün durumuna ilişkin kurduğu "Bundan büyük kriz görmedik" cümlesinden geri adım attı.

Hürriyet'ten Elif Ergu'ya konuşan Kiğılı, kurduğu "Bundan büyük kriz görmedik" cümlesinin 4 ay önceki yorumu olduğunu söyledi. Ekonomist Online'a yaptığı açıklamalarda "Perakendenin en zor dönemine girdik, artık Türkiye'de AVM açılmamalı" açıklamaları yapan Kiğılı, "Çok şey anlattım, o anlattıklarımın içinden bazı cümleler cımbızla çekildi. Üstelik aylar önce yaptığım bir değerlendirme. Son 100 gün içinde de çok şey değişti" dedi.

Kiğılı "Sektörde benim de hayal edemeyeceğim kimsenin hayal edemeyeceği şeyler gerçekleşti. Sayın Cumhurbaşkanı olsun, Hazine ve Maliye Bakanı olsun, banka faizlerinin ineceğini söylemişlerdi. Bu gerçekleşti. 6 ay evvel bankalardan hangi firma giderse gitsin bir kredi talebinde bulunduğunda zorlanıyordu, ayrıca yüzde 24-25 yıllık faizle para alabiliyordunuz. O da alabilirseniz. Yani eğer şirketinizin maddi durumu iyiyse bu faizle alabiliyordunuz. Bugün yüzde 11-12’ye düştü faiz oranları. Yani bu indirimler zorluk çeken markaları inanılmaz derecede rahatlattı." ifadelerini kullandı.

KENDİ SEKTÖRÜMÜN ÖNÜ AÇILDI

"Bankalar karşılarında doğru bir müessese bulduğunda inanılmaz kredi veriyorlar" diyen Kiğılı, enflasyonun indiğini anlattı ve şöyle devam etti: "Üçüncü değişim de şu; bugün satışımızın yaklaşık yüzde 80’i banka kartlarıyla yapılıyor. Yani Türk parası dönüşümü son derece az. Kredi kartlarının aylık faizi eğer bunu paraya çevirmek istediğinizde, aylık faizi yarıya indirildi. Bizim lehimize olan bu şartların hepsi oluştu. Artı çok önemli olan bir şey, yani kurlardan dolayı bütün AVM’lerde dövizle olan kiralarımızın tamamı TL’ye döndü. Artışlar da TEFE-TÜFE üzerinden yapılıyor. Bunların hepsi gerçekleşti. Şimdi bu gerçekleşen şeylerin ışığında perakende sektöründe bir ümit doğdu. Benim kendi sektörümün inanılmaz bir önü açıldı. Biz moral motivasyon kazandık."

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

TÜİK'in sepet oyunu!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) enflasyon hesaplamasında yine çok tartışılacak bir değişikliğe gitti. Gıda, akaryakıt, doğalgaz, elektrik, köprü ve otoyol ücretlerinin enflasyon sepetindeki ağırlığı düşürüldü. Böylece zam yağmuru TÜİK rakamlarına daha düşük oranla yansıyacak.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her yıl olduğu gibi bu yıl da "güncelleme" ismi altında vatandaşın belini büken kalemlerin enflasyon sepetindeki ağırlığını azalttı.

Böylece gıda, ulaştırma, konut, ev eşyası, giyim ve ayakkabı gibi hem tüketimin çok olduğu hem de peş peşe zamların geldiği grupların ağırlıkları düşürülerek enflasyonu olduğundan daha düşük gösterecek.

GIDA VE AKARYAKIT ZAMLARINI GİZLEMENİN ÖTEKİ YOLU

Gıdanın geçen yıl yüzde 23,29 olan ağırlığı (enflasyonu etkileme oranı) yüzde 22,77’ye çekildi. Bu 0,52 puanlık bir gerilemeye işaret ediyor.

Yine otomobil, benzin, motorin, köprü, otoyol ücretleri gibi kalemleri barındıran ulaştırma grubunun da ağırlığı 1,16 puan birden indirildi. Ulaştırmanın yüzde 16,78 olan ağırlığı yüzde 15,62’ye çekildi.

Elektrik, su, doğalgaz ve kira gibi en temel barınma ihtiyaçlarının bulunduğu konut grubunun ağırlığı ise 0,82 puan düşürüldü.

Böylece konut grubu artık enflasyonu yüzde 15,16 değil, yüzde 14,34 etkileyecek. Giyim ve ayakkabı grubu 0,28, ev eşyası grubu ise 0,56 puan daha az etkili olacak.

İçki ve sigaranın ağırlığı ise 1,83 puan artırıldı.

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

Rusya Suriye'de 4 askerin şehit olmasıyla ilgili TSK'yı suçladı, Erdoğan'ı yalanladı

Rusya’nın Suriye’deki tarafları uzlaştırma merkezinden yapılan açıklamada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Suriye ordusunun atışlarının hedefi olduğu sırada İdlib’deki eylemleri konusunda kendilerine bilgi vermediğini öne sürdü.

Açıklamada “Türk birlikleri 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlandığı akşam saatlerinde Rusya tarafına bilgi vermeden İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde hareket ettiler ve Suriye hükümet güçlerinin Serakib yerleşim biriminin batısındaki teröristlere yönelik saldırısının hedefi oldu” ifadeleri kullanıldı.

Dün gece gerçekleşen saldırıda 4 asker şehit olmuş, 9 askerse yaralanmıştı.

ERDOĞAN UÇAKLAR VURUYOR DEDİ, RUSYA ONU DA YALANLADI

Diğer yandan TSK uçaklarının Rusya ordusunun İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde kontrol ettiği hava sahasını da ihlal etmediği kaydedildi.

Açıklamada, “İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesindeki hava sahası Rusya ordusu tarafından sürekli kontrol ediliyor. Türkiye Hava Kuvvetleri, Suriye sınırını ihlal etmedi, Suriye ordusunun mevzilerine yönelik saldırı tespit edilmedi” ifadelerine de yer verildi.

Tayyip Erdoğan, İdlib’de askerlerin hayatını kaybettiği saldırı ile ilgili karşılık verildiğini belirtmişti. Erdoğan, “Şu anda biz F16'larımız da dahil olmak üzere fırtına obüslerimiz, toplarımız hepsi arazide MİT'in belirlemiş olduğu noktaları tamamen atış altında tutuyor” demişti.

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

Yüzde 1'i bile yerli değil!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti motoru Alman Bosch'tan, bataryası Çin'den ithal edilecek elektrikli otomobili "yerli" diye tanıtıyor. Uzmanlar arabanın tamamına yakınının yurt dışından ithal edileceğine dikkati çekiyor. T24 yazarı İskender Aruoba, "Görüldüğü gibi ne terminolojik, ne teknik, ne de Sayın Cumhurbaşkanı'nın istediğine uygun olarak bu araç 'Yüzde 100 yerli' değil. Hatta yüzde 1 bile yerli değil." tespitinde bulundu. Aruoba'ya göre maliyetler açıklandığı seviyede kalsa bile Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu'nun (TOGG) ayakta kalabilmesi için ilk yıl en az 3 milyon otomobil satması gerekiyor.

Bu araç "Yüzde 100 yerli" değil, yüzde 1 bile değil

İSKENDEN ARUOBA | T24

TOGG A.Ş. tarafından tüm yetkinin verildiği söylenen CEO Gürcan Karakaş bir "basın sohbeti" yaptı. Beni de T24 adına davet ettiler, gittim dikkatle dinledim; müthiş bir konuşma idi.

Konuşmada tüm az anlaşılır ve gelişmeye aday; mobilite, ekosistem, otonom, akıllı şehirler, empati, bağlantılı, çevik organizasyon gibi konseptler bolca, otomobil ise eser miktarda anlatıldı.

Ben de bu konuşmadan anladıklarım neticesinde hiç de parlak görmediğim "bu otomobilin geleceği" ile ilgili inşallah yanılırım diye dua ettim.

YAZININ EN BAŞINDA BİLDİREYİM;

Benim beş Türk iş insanının bir araya gelip ne tür bir yatırım yapacaklarına karışma hakkım yok.

Ben sadece bu aracın "YERLİ" sıfatı taşımaması gerektiğini söylüyorum. Benim açımdan bu otomobilin Bursalı Renault veya FIAT’tan hiç farkı yok; hatta daha endişe ve şüphe ile bakıyorum çünkü yabancı markaların şartı şurtu ortada.

Önce bu noktaya nasıl geldik; hatırlatayım.

Konunun "resmen" gündeme gelmesinden bu yana 9 yıl geçti.

Yıllardır YERLİ OTOMOBİL konusunda çalıştığım arkadaşlarımı da temsilen, aziz dostum Sayın Kürşad Tüzmen ile birlikte 2010 Ağustosta Sayın Başbakan'a otomobilin TAMAMEN YERLİ OLARAK nasıl yapılabileceği anlatan bir "RAPOR" sunmuştuk.

Sayın Başbakan bana "Raporu Sanayi Bakanı Nihat beye yolluyorum; oradan takip edin ve bilmem gereken bir şey olursa haberim olsun!" dedi.

(Muhtemelen) bu görüşme neticesinde Sanayi Bakanlığı sektör ile toplantılar yaptı.

Kasım 2012’de TÜBİTAK-KAMAG programı çerçevesinde kazanana "Tüm parasını devlet verecek!" diye ELEKTRİKLİ OTOMOBİL, MOTORU, YAZILIMI VE BATARYA üretimi olmak üzere bir başvuru "ÇAĞRISI" yapıldı.

Tekliflerin bu 4 konuyu da kapsayan "konsorsiyumlar" kurularak verilmesi istendi.

Biz de "EVRİM Binek Otomobil" adı verdiğimiz konsorsiyumu kurarak başvuruda bulunduk ve elemeleri geçtik.

Bu arada Sayın Başbakan TÜSİAD İstişare Konseyi toplantısında iş dünyasından "yüzde 100 yerli otomobil" geliştirilmesi talebinde bulunmuş, "Yok mu bir babayiğit!" demişti.

Bu çağrıya bir cevap alınamadı.

Bu arada Sanayi Bakanlığı'ndan Nihat Bey ayrıldı; Sayın Fikri Işık bakan oldu. TÜBİTAK projesi de sebepsiz "kayboldu!"

Fikri Bey "İŞTE YERLİ OTOMOBİL!" diye bir SAAB 9.3 getirdi; Beklendiği gibi bu proje çöplükte bitti.

2017’de Sayın Cumhurbaşkanı bu defa TOBB Genel Kurulu'nda;

"Bir teklifim var. Bu milletin evladı olarak buna hasretim. Gelin, şu yerli yüzde 100 üretimi olan otomobilimizi TOBB camiası içerisinden çıkartalım. TOBB yüzde 100 yerli otomobili 'Made in Turkey' olarak çıkarsın. Biz bu konuda yanınızdayız. Montajcılık bu millete yakışmıyor. Artık bu millet üretebilecek beyine de ürüne de sahip..."  dedi.

Anadolu Grubu, BMC, Kök Grubu (Karsan), Türkcell, Zorlu ve TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) güçlerini birleştirdi ve 25 Haziran 2018'de Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu Sanayi ve Ticaret A.Ş.'yi (TOGG) kurdu. Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu oldu. Başına CEO olarak BOSCH’dan Sayın Gürcan Karataş getirildi

27 Aralık 2019’da, TOGG; Hintli (İtalyan temelli) ünlü ototasarım şirketi Pininfarina ve Çinli (Hong-Kong) elektrikli otomobil üretim şirketi Hybrid Kinetic Group’un 2015 dan beri üzerinde beraber çalışıp geliştirdikleri elektrikli otomobilleri "İşte YERLİ OTOMOBİL" diye lanse ettiler.

"YERLİ" sözcüğü;

Türk Dil Kurumu'na göre;

- Yurt içinde yapılan veya bir yurdun kendine özgü niteliklerini taşıyan

- Belli bir bölgede yetişen, otokton

- Bir yerin ilk sakini olan, otokton

- Doğduğu bölgede doğup büyüyen, ataları da orada yaşamış olan.

OICA’e göre; (Organisation Internationale des Constructeur d'Automobiles/ Uluslararası Otomobil Üreticileri Organizasyonu)

- Başka ülkede tasarlanmış/üretilmiş olan Built-Up (tamam vaziyette) ve CKD (Completely Knocked Down/Tamamen sökülmüş) veya yarı sökülmüş SKD (Semi-knocked down) olan araçlar; o ülke için montaj sanayi ürünüdür.

YERLİ OTOMOBİL, CKD koleksiyonunda bulunan tüm parçalarının (hazır yoksa) bir araya getirilip monte edilebilmesi için tasarım, çizim, mühendislik ve ilk imalatın O ülkede yapılması ile oluşur,

demek oluyor.

Görüldüğü gibi ne terminolojik, ne teknik, ne de Sayın Cumhurbaşkanı'nın istediğine uygun olarak bu araç "Yüzde 100 YERLİ" değil. Hatta yüzde 1 bile yerli değil.

Mesela otomobilin önemli parçalarından elektrik motoru yapabilecek ve yapmış olan benim bildiğim, ülkede ciddi fabrikalar varken; araştırdım onlara sorulmamış bile.

İfadeye göre doğrudan BOSCH Almanya ile çalışılacak.

Türkiye'nin Otomobil Ortak Girişim Grubu (TOGG) Genel Müdürü Gürcan Karakaş, elektrikli "yerli" otomobil için Almanya, Çin ve İngiltere'den ithalata yapılacağın açıklamıştı. Tasarım ise İtalyan Pininfarina tarafından yapılacak.

Gürcan Bey konuşmasında "en iyisi" ile çalışacağız diyor. "İyi" ne demek? "Yemek mi bu ağız tadına göre karar verilsin?"

Bu tip malzeme ve ürünler için "NORMLAR", "ÖLÇÜLER"; var.

Global değerlendirme laboratuvarları senin koyduğun parametreler içinde "olur-olmaz" diyorlar. "Olur" dedikleri anda önce O fabrika daha sonra istediğin Ürün senin adına "Homologe" ediliyor; Fabrika YERLİ ise ürün YERLİ; değilse "YERSİZ!" oluyor. Temel şart; parametreleri koyacaksın;

Buna "mühendislik" diyorlar!

VW BUG, hiçbir zaman dünyanın "EN İYİ" otomobili olmadı ama Alman otomobil endüstrisini başka bir boyuta çıkarttı.

Biz "Türk" olduğumuz için yabancıdan medet ummak yerine "Biz iyi bir şey yapalım" diye gayret göstermeliyiz!

Elimizde ne varsa onlar ile ne yapılır diye kafa patlatmalıyız.

Yoksa en ucuz davranış, dünyadan en iyisini(?) alıp (Üstelik en pahalı fiyata satacaklar; kimse ne salak ne de -AMAN TÜRK ENDÜSTRİSİ GELİŞSİN!- diye üstünü parçalıyor.) sonunda da fiyat tutturamayıp batmak olur. Dünyada 20.000 defa olmuş; geriye kalan marka sayısı 100’ün altında.

Ağırıma giden olaylardan biri de eski bir GM müdürünün (Sergio Rocha) COO (Operasyonlardan Sorumlu Yönetici) olarak atanması. Kısaca "işi" yapacak olan bu Brezilyalı adam.

Bu ülkede 50 yıldır otomobil yapılıyor. Bunları yapan onlarca "YERLİ" COO var. Kimseyi layık görmediniz mi?

Ama bu zata Türk vatandaşlığı verilir; adı da Sıtkı konursa düşünülebilir! Bobby Dixon ne güzel Ali Muhammed olmadı mı?

Bir dostane tavsiye daha; sakın "bir icat çıkartır!" zararı devletten alırız diye beklemeyin; AB ile yaptığımız GÜMRÜK ANLAŞMASI anlaşılır bir lisan ile "AB İLE AYNI ÜRÜNÜ ÜRETEN FABRİKAYA HİÇBİR ÖNCELİK SAĞLAYAMASSIN!" diyor.

Israr ederseniz AB de, Türkiye'de üretilen kendi markalarını geri almaktan vazgeçebilir veya bir gümrük vergisi koyarsa; yıllardır ihracat yaklaşık bir milyon adet araç ile liste başı olan, ve 30 milyar dolar civarı ihracat gelirini tehlikeye atarsınız.

Cumhurbaşkanı'nın bu kadar destek vermesinin sebebi herhalde bu 5 yatırımcıyı devlet eli ile zengin etmek değil.

Apaçık ifade ediyor; Yatırımda "Türk teknolojisi kullanılsın" istiyor. Hatta kendi İktidarına da pay çıkartıyor "Artık bu millet üretebilecek beyine de ürüne de sahip! " diyor. "Paraya sahip" demiyor! Zaten olmadığımız ortada.

Yeri gelmişken size küçük bir matematik problemi;

22 Milyar TL yatırım + yüzde 70- 15 Milyar TL kredi + yüzde 10 faiz (İnşallah!) 3 yıl sonra (İnşallah!) üretim + satış + 4.5 milyar TL FAİZ ödeme + araç başına 1.500 TL (İnşallah!) brüt kâr = O yıl

3.000.000 (yanlış okumadınız üç milyon adet) araba satışı.

(Konu ile herhangi biri ilgili hesabın yanlış olduğu bana yazarsa büyük bir mutluluk ile özür diler; sizlere de yazarım.)

Bütün bu GERÇEKLER tevil edilmez şekilde ortada dururken; demek ki Sayın Cumhurbaşkanı'nın isteği hilafına, hatta bir bakış açısı ile karşı durup; sanki istediği yapılıyormuş gibi yapılıyor; yani bir aldatma girişimi var.

Bir önemli konu da şu: Eğer TOGG batarsa TÜM TÜRK MİLLİ ÜMİTLERİ DE BATAR; BİR DAHA DA YERLİ OTOMOBİL SÖZÜNÜ KİMSE AĞZINA ALMAZ.

Yazının devamı için lütfen TIKLAYIN.

[Samanyolu Haber] 3.2.2020

Ne Zaman? [Asım Yıldırım]

Bazen kapatır insan kendini her şeye...kirpilerin yusyumak oldukları gibi.. ya da tosbağaların kabuklarına çekildikleri gibi.

İstemezsiniz insan içine çıkmayı, kalabalıklara karışmayı, iki adım dolaşmayı, birileriyle birkaç kelâm etmeyi.

Gözleriniz kimseye değmesin istersiniz.

Gönlünüz mü kırıktır bir şeylere yoksa bunalmakta mısınızdır, bilemezsiniz.

Arada bir sessiz sessiz gıcırdarsınız kendi kendinize..ama duyamazsınız, anlayamazsınız ne olduğunu.

Demlemeyi düşündüğünüz çay için ocakta çaydanlığı döverek kaynayan su bağırır vaktin geldiğini. Lâkin gelmez içinizden demlemek. Vazgeçersiniz, kapatırsınız ocağın ateşini.

Elinizi arkanıza atarsınız tozlu köy meydanlarında bir o yana bir bu yana yürüyen hayatta kıdemli başı kasketli emmiler gibi dolaşmaya başlarsınız evin boşluklarında.

Kalbiniz hafif kabarık, ne yapacağınızı bilemeden döner durursunuz bir süre.
Ama...
Tez biter dolaşmalarınız da, tıpkı çay iştahınızın birden kaybolması gibi.

Yüzünüzü okşaması için çıktığınız balkona uğramaz rûzgâr.
"Bari ayaklarım hissetsin Ocak soğuğunu" dersiniz, basarsınız buz gibi betona.
Aklınıza "hasta olursam kim bakar" endişesi hücum eder. "Üşümeyeyim" dersiniz ve açık kapıdan geri dönersiniz volta alanınıza.

Abdestten sonra ayaklarını kurulayıp hiç üşümelerine fırsat vermeden çorabını, meshini giyen ihtiyarlar gibi korumaya alırsınız ayaklarınızı.

Soba borularına takılmış çubuklara serilmiş yeni yıkanmış çamaşırların odaya yaydığı temizlik kokusu gelir aklınıza. Özlediğinizi hissedersiniz o günleri.

Soğuk kış günlerinde okula gitmeden önce kurulan yer sofrasında dilimlenmiş ekmekleri maşaya dizip sobanın küllüğüne sokup kızartışlarınızı hatırlarsınız. Özlediğinizi anımsarsınız o fakirlik günlerini.

Hatıralar dersiniz zihin kıvrımlarınızda ve silersiniz aklınıza gelenleri.

Hiç konuşmadan taşır sizi adımlarınız oradan buraya, buradan beriye.

Tavanda sürekli dönen pervanenin altına gider durursunuz bir süre. Yüzünüze değmesini beklersiniz çıkan rûzgârın. Yüzünüz okşanırsa mutlu olacakmışsınız gibi hissedersiniz.. ya da hatırlarınızın Sizi bir yerlere sürükleyeceğini.

Sürükler de…

Yakındaki bir hastanenin acil servisindeki bir müşahede odasına götürür zihniniz sizi.

Dört bir yanı beyaz perdelerle çevrili bir hasta yatağı, onun üstünde de oğlunuz.
İlk göz ağrınız.

Oturur vaziyette, ağız ve burnunu kaplayan, nefes almasını kolaylaştıran maske çarpar gözünüze ilkin.. Hastadır. Günlerden beri nefes alıp vermeleri düzensizdir. Öksürmektedir bir yandan da.

Çocuğun öksürüklerine dayanamazsınız.. üzülürsünüz ve “hadi hastaneye gidelim” dersiniz eşinize.

Onun o muhtaç hâlini görünce yüreğiniz kabarır, gözleriniz dolar. Zor tutmaktasınızdır kendinizi…

Eşiniz oğlunuzun yanında kalır, siz çıkarsınız ilaç kokulu acil koridorlarına.. atarsınız kendinizi dışarı.

Yağmur süzülmektedir gökyüzünden soğuk soğuk. Yine bir Ocak’tır ya da Şubat İstanbul’da.

Gözlerinizin önünden gitmemektedir oğlunuzun o zorla nefes alıp verdiği, bir yandan öksürdüğü acil odasındaki görüntüsü.

Oturur vaziyettedir tertemiz beyaz örtünün serili olduğu acil servisteki yatakta.
Ayaklarını uzatmış, yüzünde maske… gözlerinizden yaşlar süzülür.

Özlediğinizi hissedersiniz…

Sonra hatıra dalgaları alıp götürür sizi okul günlerine…

Okula götürürken arka koltuğa oturttuğunuz çocuklarınızın, Siz sesli sesli sureler okurken, arkadan ezber yaptıklarına şahit olursunuz ve gerçekten de ezberlediklerine. Sevinirsiniz ama şaşırırsınız da.
Ve onlarla boğuştuğunuz günleri, bisiklete bindiğiniz, kitap okuduğunuz, masal anlattığınız, banyoya doluşup beraber diş fırçaladığınız, kahvaltı yaptığınız, sinemaya gittiğiniz güzel günleri.

Yeniden çay koymaya karar verirsiniz.. az önce altını kapattığınız, demiri henüz soğumamış olan ocağın başına gidersiniz.
“Ne zaman” diye sorarsınız kendinize…
“Ne zaman?”

Çay suyu kaynamaya başlamadan önce tur atmaya başlarsınız yeniden.
Sessiz... yalnız... yaralı... acı dolu ama hâlâ ümitle kaplı yüreğinizle.
“Ne zaman...?”

[Asım Yıldırım] 3.2.2020 [Samanyolu Haber]

Yara Bandı [Kadir Gürcan]

Hapishanede çıkan kavgada herkes bir tarafını yaralamıştı. Kimisi kolundan tornavida ile, kimisi kırık şişelerle, bazıları da aldığı yumruklarla sağa sola devrilmiş yatıyordu. Gardiyanların kendi usullerince duruma müdahalesinden sonra, sağlık ekibi, güvenlik koridoru içinde mahkumların yaraları ile ilgilenmeye başladı. Kolundaki derin yaraya eliyle bastıran mahkum yanına yaklaşan genç doktoru görünce, acil yardımın yetiştiği sevinci ile biraz olsun rahatladı. Genç doktor çantasından küçük bir yara bandı çıkararak, mahkumun hala kanayan yarasının üzerine yapıştırdıktan sonra, “Hadi geçmiş olsun!” dedi. Mahkumun “Hepsi bu mu?” şaşkınlığına, genç doktor, “Ne bekliyordun ki?” sorusu ile karşılık verdi.

Doğal afetlerin, savaşların ve bilumum insani trajedinin eksik olmadığı çileli bir coğrafyada yaşıyoruz. Bunu biz seçmedik ama, takdirin ötesine geçme şansımız yok. Bu tür felaketler, hapishane kavgaları gibi suçlu ve suçsuz ayırımı yapmaksızın herkeste bir iz, yara ve acı bırakıyor. Bununla birlikte, devlet ve iktidarı elinde bulunduranların insiyatifleri çerçevesindeki ihmalleri, umursuzlukları ve kötü idareleri affedilir şey değil. Umumi felaketlere karşı hazırlıklı olmak, tamamı ile siyasi ve idari bir durum, dini bir mesele haline getirmeyelim. “Kadercilik” deyip, milletin sırtına binen bitpazarı teologlarını ciddiye almayın.

Bir hafta içinde iki ayrı deprem haberi ile uyanan Türkiye için, ufaklı-büyüklü artçı sarsıntılar ne ilk ne de son olacak. Yetkililerin uyarılarını, sıradan vatandaşlar olarak unutsak da devlet ve idarecilerin bunları sümen altı etme lüksü yok. Kime söylüyorum ki?

Elazığ'daki ağır hasarlı depremin ardından bölgeye akan devlet erkanında 'hayırda yarışıyorlar!' ya da “Yangın var, tulumbanı kap gel!” görüntüsü vermek önemliydi. İşe seferberlik gözüyle baktıklarını gizleme ihtiyacı duymadılar. İç ve dış politikada cilaları dökülen iktidar için, milli afetlerden romantizm üretmek kaçırılır fırsat değildir. Deprem sonrasında, bölgeye akın eden İktidar ve Saray'ın organize bir korunma kalkanı ile muhtemel tenkidleri markaja alıp, daha doğmadan boğma azimleri karşısında işkillenmedik desek, yalan olur.

Havuz medyası, Diyanet İşleri, İçişleri Bakanı, Saray Hanendeleri, spor adamları, spikerler milli birlik ve beraberlik mesajı vermek için yarışırken sırtlarından ter çıktı. Belli ki emir büyük yerden gelmiş. İsmi 'muhalefet' olup, nasıl muhalefet edeceğini beceremeyen, sözüm ona muhalefet lideri, ekran karşısında 'Fatiha' bile okudu. Deprem milli bir felaketti ve Türkiye'nin medya yüzleri, “En fazla muhafazakar, en milliyetçi, halk adamı, halk sanatçısı...” dallarından birisinde test ve imtihan vermek zorunda kaldılar. Saray'a yakın olanların bütün dallarda ilk üç'ü kimseye kaptırmayacakları belliydi, öyle de oldu.

Yıkımın yaşandığı illere uğrayan devlet büyükleri halkın dertlerini dinlediler. Havuz medyası, arama çalışmaları daha sürerken, trajedinin büyüklüğünü gösterip moral bozukluğu oluşturmamak için sürekli, İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı'nı göstermeye gayret ettiler. Eh, “Olan ile ölenin önüne geçilemeyeceği!” realitesinden yola çıkarak, iktidar ve Saray'ı en az hasar ile kurtarmak birici vazife olmalıydı. Bu yüzden, ateşin düştüğü hanelerden çok, herkesten daha kederli görünen devlet erkanı milletin morali için daha tesirli bulundu. Cumhurbaşkanını iki metre yakından yakalayan kareler, “Vefat edenlerin hepsini omuzunda taşıdı!” imajı vermek için teknik malzemeyi harcamakta oldukça bonkör davrandılar; Devlet Baba'nın işe vaziyet ettiği imajı oluşturmanın tam zamanıydı.

Bir hafta önce Manisa ve çevresinde 5.3 şiddetinde meydana gelen depremde can kaybı yoktu. Allah'ın inayeti ile hadise bir kaç binanın yıkılması ile atlatılmıştı. Devlet büyüklerimizin Elazığ'da gösterdikleri aşk ve şevkin on'da birini orada göremedik. Söylemesi zor ama, siyasetçilerin ve medyanın dikkatini çekebilmek için kayıp ve hasar rakamlarının da belli bir yere ulaşması gerektiğine dair ortak bir kanaat oluşmuş olmasın?

Erkan-ı devletin, depremin yaşandığı yerlerdeki halktan daha fazla etkilenmiş olmaları ve herkesten daha fazla üzülmüş görünmeleri hususi bir yatırımdı! 1999 İstanbul Depreminden sonra konulan Deprem Vergileri başta olmak üzere, akl-ı selim sahiplerinin sordukları, çarpık yapılaşma, sahtekar mühendis ve müteahhitler, zemin kontrolü yapılmadan rüşvet karşılığı verilen yapım ve inşaat izinleri gibi milli birlikteliğe zarar verecek konulara karşı gösterdikleri beklenmedik, ağır tepkiler bu üzüntülerinin tesiri ile olmalıydı.

Bu tür densiz ve dengesiz sorulara ilk tepki-hem de ne tepki- Sayın Cumhurbaşkanı'ndan geldi ve bundan sonraki bütün eleştirilerin önü kesilmiş oldu. On dakika önce, depremde yakınlarını kaybetmiş ailenin yanında ya da cenaze namazında-Cumhurbaşkanı sürekli en ön safta olduğu için, jest ve mimiklerini takip etmek zor olmuyor- bir kumru ya da güvercin kadar munis, müşfik ve merhametli olan Devlet Baba'nın bu tür sorular karşısında aniden yırtıcı bir yaratığa dönüşmesi ilginç bir metamorfoz örneği oldu. Yirmi yıldır, Deprem Vergisi olarak toplanan gelirlerin ne yapıldığını sormak en basitinden 'Vatana İhanet' kategorisine sokulursa, “Biz duymamıştık!” demeyin!

Görevini yapmış olmanın, ruhen ve kalben huzura ermenin rahatlığı ile vazife yerlerine dönen devlet büyüklerimiz istedikleri halk desteğini aldıklarından eminler. İstanbul'un eli kulağında büyük bir deprem beklentisi bile bir hafta içinde unutuldu. İktidar, mahkumun derin yarasını bir yara bandı ile tedavi eden pratisyen doktor gibi, görevini yapmış olmanın mutluluğunu yaşıyor. Oysa ki, benzeri felaketlerde olduğu gibi bu kez de Elazığ, bir hafta geçtikten sonra kendi kaderi ile baş başa kaldı. Ocaklara düşen ateş, için için yanmaya ve yakmaya devam ediyor.

Girişe aldığım hadise, yıllar önce ABD televizyonlarında oynayan My Name is Earl adlı bir komedi dizisine ait. Nedense, Saray ve iktidarın Türkiye'ye reva gördükleri muameleyi izah edecek en makul traji-komik sahnenin bu olduğunu düşündüm!

[Kadir Gürcan] 3.2.2020 [Samanyolu Haber]

Acı Biber Yediriyorsunuz [Abdullah Aymaz]

Prof. Dr. Colin Turner, bir önceki anlattıklarımı, “Önce İman (Fırstly Belief), Risale-i Nur ile Modern Dünyada Tebliğ (The Risalesi Nur and Conveying the Message of  İslam in the Modern World)” isimli kitapçığında şöyle anlatıyor:

“Biz Müslümanların Batıya neler sunabileceği, İngiltere’de doğup büyümüş birisi olarak bana sık sık sorulur. Buna cevap vermeden önce, kendim bir soru sormak isterim: Biz Allah’a inandığımız için mi Müslümanız, yoksa Müslüman olduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz?

“Bu soru, on yıl kadar önce (1979’da) Rusya’nın Afganistan’ı işgalini protesto için Londra sokaklarında yapılan bir gösteri sırasında aklıma düştü. Ondan yıllarca önce resmen İslamiyete girmiştim ve bu, katıldığım ilk gösteri değildi. Afişler, pankartlar, bağırmalar tezahürat-hepsi vardı. Bunların arasında ‘Allahü Ekber ve Lâ ilâhe illallah! Diye de haykırıyorduk. Gösterinin sonuna doğru, kendisini İslam’a ilgi duyan birisi olarak tanıtan bir genç yanıma yaklaştı. ‘Affedersiniz’ dedi. Lâ ilâhe illallah ne demek? Hiç tereddüt etmeden cevap verdim: “Allah’tan başka ilah yoktur.’  Bana ‘Tercüme etmenizi istemiyorum.’  dedi. ‘Bu sözün gerçekte ne mânâya geldiğini soruyorum.’ Kendisine cevap vermekte âciz kaldığımı fark edince, bunu uzun ve şaşkın bir sükût takip etti.

“Hiç şüphesiz şöyle düşünüyorsunuz: ‘Bu ne biçim bir Müslüman ki, Lâ ilâhe illallah’ın mânasını bilmiyor?’ Cevap vereyim: ‘Tipik bir Müslüman.’

“O akşam cehaletim üzerinde uzun uzun düşündüm. Bu cehaletimi çoğunlukla paylaşmak hiçbir fayda vermiyordu. Tam tersine, sıkıntımı daha da artırmıştı.

“Öyleyse nasıl Müslüman oldum? Nasreddin Hocanın hikayesini duymuşsunuzdur. Bir arkadaşı bir gün kendisine uğradığında, Hocayı, koca bir sepet kırmızı biberin önünde otururken bulur. Bakar ki, gözleri kızarmış ve şişmiş, ağzından kanlar akıyor, gözü yaşlar içinde… Ama biberleri yemekten de bir türlü vazgeçmiyor. Sorar: ‘Niye kendine eziyet ediyorsun, Hoca?’  Yeni bir biberi eline alıp ısıran Hoca, ‘Çünkü’, der ‘sepetin içinde tatlı biber arıyorum.’

“Ben de aynı durumdaydım. Fazladan bir şey, hayatı yaşanmaya değer kılacak bir şey istiyordum. Hiçbir ideoloji veya alternatif hayat tarzı, bu ihtiyacı karşılayamıyordu. O  ele avuca gelmez ‘bir şey’ ise, her seferinde köşeyi dönünce beliriverecekmiş gibi görünüyor, fakat hiçbir zaman ortaya çıkmıyordu. Nihayet İngiltere’den ayrılarak Ortadoğu’ya doğru yola çıktım. Bu şuurlu bir tercih değildi; fakat TATLI  KIRMIZI  BİBERİ  orada buldum.

“İslam, başka hiçbir şeye benzemez şekilde, bir mânâ ifade ediyordu. Devlet idaresi için kanunları vardı, ekonomik bir sistemi vardı, günlük hayatın her yönünü içine alan kâideleri vardı. Hukukta eşitlik getiriyordu, bütün ırklara   birden hitap ediyordu, açıktı ve anlaşılması. Ha bir de Allah’ı vardı. O zamana kadar kendisine belli belirsiz inandığım tek bir Allah. Hepsi o kadar.  “Lâ ilahe illallah’ dedim ve bu topluluğun bir parçası oldum. Hayatımda ilk defa bir mensubiyet hissini tadıyordum.

“Mühtediler, yeni dinleri hakkında, az zamanda çok şey öğrenebilmek için pek heveslidirler. İhtidamı takip eden birkaç yıl içinde benim de kütüphanem sür’atle genişledi. O kadar çok öğrenilecek şey ve öğretmeye hazır o kadar çok kitap vardı ki, İslam tarihi üzerine, İslamın ekonomik sistemi üzerine, İslamda devlet mefhumu üzerine kitaplar, İslâm hukukuna dâir sayısız broşürler ve hepsinin de ötesinde, İslâm ve devrim üzerine yazılan, Müslümanların ayaklanarak İslâmi idareler kurmaları gerektiğini anlatan kitaplar… 1979 başlarında İngiltere’ye üniversitedeki derslerim için döndüğümde, İslamı Batıya tanıtmak için hazırdım!

“Lâ ilâhe illallah’ın mânâsını öğrenmek için, bu kitaplara başvurdum. Yine hayal kırıklığına uğradım. Bu kitaplar İslam’dan bahsediyordu, fakat Allah’tan bahsetmiyordu. Hayalinize hangi konu gelirse hepsi bu kitaplarda vardı; ama asıl mühim olan konu yoktu. Üniversite camiindeki imama durumu anlattım. O da bir mâzeret beyan ederek döndü, gitti. Derken, imamla konuşmamı duyan bir kardeş yanıma gelerek, ‘Bende Lâ ilahe illallah tefsiri var.’ dedi. ‘İstersen beraber okuyabiliriz.’  Bu tefsirin en fazla on veya yirmi sayfa olabileceğini düşünüyordum. Meğer beş bin sayfanın üzerindeymiş!  Tahmin ettiğimiz gibi bu eserler, Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatıydı.

‘Önceleri Risale-i Nur’u TASAVVUF sandım ve mühimsemedim. O kardeşim ise, bu hareketimin dar bir kafanın tepkisi olduğuna işaret etti. Eski kitaplarımın koltuk değnekliği olmadıkça, kendimi câhil ve kaybolmuş hissediyordum. Halbuki, bu eserler (R. Nurlar) tamamıyla yeni bir LİSAN, yeni bir BAKIŞ  demekti. (Türk) kardeşim, rahatsızlığımı sezdi. ‘Merak etme’ dedi. ‘Daha önce okuduğun kitaplarda hepsinin yeri var. Onlar cilt gibidir. Fakat bu (Âyetü’l-Kübra’nın bir bölümü olan)  Meyve’nin kendisidir.’  Böylece okumaya başladık.

-Bu defa Bismillah yani Allah’ın adıyla… Derken her şey yavaş yavaş yerine oturmaya başladı…

“Bu yüzdendir ki, ‘Risale-i Nur’u tanımadan önce Müslüman, fakat mümin değildim’ diyebilirim. Çünkü o zaman iman diye kabul ettiğim şey gerçekte inkâr etmenin imkânsızlığından başka bir şey değildi. Her ne kadar bana İslamı tanıtan Bediüzzaman değil idiyse de – ki bunu herkes yapabilirdi – o beni İMAN ile tanıştırdı. TAKLİT ile değil, TAHKİK  yoluyla elde edilen bir İMAN…”

Bize düşen, ilim ve fennin hâkim olduğu bu çağda Risaleleri dünyaya tanıtmaktır…

[Abdullah Aymaz] 3.2.2020 [Samanyolu Haber]

Tutuklu Seynur Özdemir’in eşi: Hasta haliyle eşim acı çekmekte!

Kalçasından bacağına kadar 32 cm boyundaki tümör ile mücadele eden tutuklu hasta Seynur Özdemir’in eşi Adem Özdemir, yetkililerden hasta eşinin tahliye edilmesini talep etti.

BOLD-6 aydan fazla bir süredir tutuklu olan 36 yaşındaki Seynur Özdemir, 2015 yılından beri yumuşak doku tümörü (gardner fibroma) hastalığıyla mücadele ediyor. Antalya L Tipi Cezaevindeyken tedavisine başlanan Özdemir’in, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki doktorlar “Biz bu ameliyatı yapamayız. Bacağı kalçadan kesmek zorunda kalabiliriz” dediği için, Özdemir Hacettepe Üniversitesi Hastanesine gönderildi. Özdemir’in tahliye edilmesi için gerekli olan heyet raporu ise hala verilmedi.

“TEDAVİ SÜRECİNE CEZAEVİNDE DEVAM EDEMEZ!”

Tahliye edilmesi gerekirken tedavisi için Ankara Sincan Kapalı Cezaevi’ne nakli yapılan Seynur Özdemir’in eşi Adem Özdemir, KHK TV’ye yaptığı açıklamada “Ameliyatı ve tedavi sürecini cezaevinde devam edemeyeceğini düşünüyoruz. Bu husus da eşimin adli kontrol şartıyla tahliye edilmesini istiyoruz. Ailesinin yardımı ve desteği bu hastalıktan kurtulmasını umuyoruz. Yargılama sonucunda alacağı cezayı da sağlık bir şekilde çekmesini talep ediyoruz. Bu tip hastalıklarda aile desteğinin ve motivasyonunun önemli olduğunu düşünüyorum.” dedi.

“O KİMSENİN CANINI YAKMADI”

“O bir kadın ve anne” diyen Özdemir, “Anne veya kadın olması, ona hukuk karşısında ceza muhakemesi karşısında bir ayrıcalık tanımayacaktır. Buna katılıyoruz. Ancak eşim üzerine atılı suçlamalarla ilgili olarak kimseyi öldürmedi, kimseyi yaralamadı, kimseye kurşun sıkmadı, kimsenin her hangi bir yakınının canını yakmadı, gözyaşlarını akıtmadı.” şeklinde konuştu.

“HASTA HALİYLE ACI ÇEKMEKTEDİR”

“Vatana millete ve devlete kastı veya eylemi olmadı” diyen Özdemir, “Ancak bu iddialarla ilgili olarak hasta haliyle eşim acı çekmekte, çocuklar ve bizler, acı çekmekte ve gözyaşları dökmekteyiz.” diyerek yetkililerden eşinin daha fazla acı çekmemesi için tahliye edilmesi istedikleri vurguladı.


[BoldMedya] 3.2.2020

Ekrandan okumak alışkanlıklarımızı etkiliyor, kâğıttan okumak daha bilgilendirici

Cep telefonlarının birer bilgisayara dönüşmesinden sonra, artık hemen her şeyi ekrandan okur hâle geldik. Yapılan pek çok araştırma, bunun okuma pratiğimizi de dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Artık önümüze konan metinleri hemen aşağı doğru kaydırıp, sadece belirli anahtar kelimeleri seçiyoruz.

Bu da, bilgileri analiz etmek yerine, yüzeysel bir bakıp geçme anlamına geliyor.

Çünkü e-postalar, telefon bildirimleri, makaleler, metin içindeki videolar, fotoğraflar ve interaktif bilgiler bombardımanı altında beynimiz, bir çeşit “savunma stratejisi” geliştiriyor.

Washington Post’ta yayınlanan bir makaleye göre, okuduğunu anlamaya ilişkin yapılan birçok araştırma, kâğıttan okumanın ekrandan okumaya göre daha etkili olduğunu gösteriyor.

Örneğin, İspanyol ve İsrailli araştırmacıların 2018 yılında yürüttükleri bir çalışmadan çıkan sonuç, ekrandan okununca “bilgi içerikli” metinlerin “hikaye anlatan” metinlere göre daha zor anlaşıldığını tespit etmiş.

Zor bilgilerin öğrenilmesi ya da yeni beceriler edinmek için yapılan okumalarda, kâğıt ekrana göre daha etkili. Yine bu araştırmaya göre, zaman baskısı altında olanlar kâğıttan okuduklarını ekrana kıyasla daha iyi anlıyorlar.

Ekrandan okuma yapmak, bir başka tehlikeli alışkanlığı da beraberinde getiriyor. Artık bir metni okurken çok daha yoğun dikkat dağılması yaşıyoruz. Kitap okurken bile, zihnimiz sürekli başka şeylerle meşgul olmak istiyor. Adeta, acelecileşiyoruz.

Washington Post’un yer verdiği uzmanlar, konsantrasyonu arttırmak için şunları öneriyor:

1- Mümkün olduğu kadar doğru ortamı seç. Bir çoğumuza kafede kitap okumak hoş gelebilir ama zor bir metin okuyacaklar için bu ortam dikkat dağıtıcı olabilir.

2- İnterneti kapat veya telefonunu uçak moduna al. Böylece bildirimlerden bir süre uzaklaşmak iyi gelebilir.

3- Ara ver. Ara vermenin zihni tazelediğine dair birçok delil var. Ne zaman ara verilmesinin daha uygun olduğu ise kişiden kişiye değişiyor.

4- Ara verdiğinde, tekrar ekrana dönme. Instagram ya da e-postalara dönmek, gerçek bir ara vermek değil. Dinlendirici, hiç değil. Biraz yürüyüş yapmak, ev işleriyle meşgul olmak daha doğru.

5- Sabahları veya akşamları (veya ikisinde birden), mesai saatleri dışında, ekrandan uzak dur. Düşünme ve tefekkür etme geride bıraktığın işler kadar önemlidir. Daha üretken olabilmek için günün sonunu belirleyecek, uyumadan önce ekrandan kopmanı sağlayacak bir rutin belirle.

[TR724] 3.2.2020

Türkiye depresyonda! [İlker Doğan]

Rakam bizzat Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından açıklandı. Buna göre Türkiye’de son 3 yılda psikiyatri kliniklerine 7 milyon 953 bin 651 kişi başvurdu. Bu 10 kişiden birinin ruhsal, psikolojik sorunları olduğu anlamına geliyor. 10 yıl önce yıllık 12 milyon kutu civarında olan antidepresan kullanımı bugün 60 milyona ulaştı. Psikiyatristlere göre, ruhsal bozukluklardaki artışın kaynağı sosyo-ekonomik sorunlar, yoksulluk ve ülkenin üzerine karabasan gibi çeken baskı rejimi. Yargıdaki keyfi kararlar da geleceğe dair belirsizliği artırarak insanların depresyona girmesine neden oluyor. Özellikle ‘gelecek’ adına umudunu yitiren insanlar depresyona sürükleniyor. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, ‘tünelin sonundaki ışığın büyüdüğünü’ söyleyedursun, vatandaş için karanlık daha da koyulaşıyor!

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın, CHP Gaziantep Milletvekili İrfan Kaplan’nın soru önergesine verdiği cevap Türkiye’nin ekonomik ve ruhsal açıdan nasıl bir durumda olduğunu göstermesi açısından önemli. Söz konusu soru önergesinde Kaplan, 2017-2019 yıllarını kapsayan son 3 yılda psikolojik rahatsızlık ve depresyon nedeniyle hastanelere başvuru yapan kişi sayısını, illere ve cinsiyete göre dağılımını ve son 3 yılda antidepresan ilaç tüketimini sordu. Ancak önergede sadece bir soruya cevap verildi.

KADINLAR DAHA ÇABUK DEPRESYONA GİRİYOR

Fahrettin Koca’nın verdiği cevapta, ‘son 3 yılda 7 milyon 953 bin 651 kişi psikiyatri kliniklerine başvurduğu’ belirtiliyor. Bu başvuruların yüzde 69’u kadın, yüzde 31 erkek. İrfan Kaplan, söz konusu cevabı, “AKP’nin ülkemizi soktuğu çıkmaz net bir şekilde ortada. Büyük ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk ve geçim sıkıntıları vatandaşlarımızın ruh sağlığını bozdu. İşsizliği ve yoksulluğu kronikleştiren AKP, vatandaşların umudunu da bırakmadı.” sözleriyle değerlendirdi.

10 YILDA İLAÇ KULLANIMI 2,25 KAT ARTTI

Antidepresan ilaç tüketimiyle ilgili net bir rakam yok. Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Ömer Böke’nin verdiği rakamlara göre, 2007 ile 2017 yılları arasında düzenli bir artış göstererek 10 yılda antidepresan satışı 2.25 kat artmıştı. Mart 2017’ye yayınlanan haberlerde Türkiye’de antidepresan kullanımının 9 yılda yüzde 160 arttığı belirtiliyordu. Ajans Press’in aynı tarihli medya analizine göre 2012 yılında 7 milyon civarında olan Türkiye’de antipsikotik tüketimi 2016’nın sonunda 12 milyon kutuya çıkmıştı. Psikiyatr-Psikanalist Mutluhan İzmir’e göre ise bugün bu rakam 60 milyon kutunun da üzerinde.

2018’DE 2,3 MİLYAR KUTU İLAÇ TÜKETİLDİ!

Geçtiğimiz yıla ait rakamlar henüz açıklanmadı. Ancak 2018 yılında Türkiye’deki toplam ilaç satışı 2 milyar 351 milyon 200 bin kutu olarak kayıtlara geçti. Sağlık Bakanlığı’nca ‘Sağlık İstatistikleri Yıllığı’na göre, sinir sistemi ilaçları son yıllardaki artış trendini 2018’de de sürdürdü ve en çok tüketilen üçüncü grup ilaç oldu. 2018 yılı itibarıyla Türkiye çapında satılan sinir sistemi ilaçlarının toplamı 308 milyon kutu oldu.

ÇOK KOLAY REÇETE EDİLİYOR!

Sinir sistemi ilaçlarının başında antidepresan ilaçlar geldi. 2013’te 258.5 milyon olan sinir sistemi ilaçlarının kullanımı, son 5 yılda ise 49 milyon 500 bin kutu arttı. 5 yılda sinir sistemi ilaçları kullanımında görülen artış oranı yüzde 19 oldu. İlaç tüketiminin artmasının en önemle sebeplerinden biri de yeni nesil antidepresanların sıfır yan etkiye sahip olduğu için çok kolay reçete edilmeleri gösteriliyor.

PSİKİYATRİSTLER: SORUN SOSYO-EKONOMİK!

Peki Psikiyatristlere giden hasta sayısı ve buna bağlı olarak antidepresan ilaç tüketiminin artmasının sebebi ne? Uzmanlara göre ruhsal bozukluklardaki artışın kaynağı sosyo-ekonomik sorunlar, yoksulluk, toplumun bizzat yöneticiler tarafından ‘ötekileştirilmesi’ ve baskı. Türk Tabipleri Birliği üyesi Psikiyatr Doç. Dr. Burhanettin Kaya, bu durumun ‘politik’ bir sorun olduğunu anlatıyor: “İnsanların bu sorunlarla karşılaşması ülkenin umut verememesi, belirsizlikten, sosyo-ekonomik sorunlardan, yoksulluktan, baskıdan, demokratik olmayan coğrafya içinde yaşamak durumunda olmalarından kaynaklanıyor.”

KEYFİ UYGULAMALAR BELİRSİZLİĞİ ARTIRIYOR

Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Ömer Böke ise “Toplumsal çatışmalar maalesef artarak sürüyor. Keyfi uygulamalara tanıklık etmek belirsizliği artırıyor. Özellikle adalet sistemindeki keyfi uygulamalar belirsizliğe neden oluyor. Tüm bunlar psikiyatrik hastalıkların artması ve ilaç tüketimine neden oluyor.” ifadelerini kullanıyor.

Ekonomi çöktü, tünelin ucu karanlık!

Ülke ekonomisine dair rakamlar da uzmanların ‘ruhsal sorunların temelinde sosyo-ekonomik sebepler olduğu’ tezini doğruluyor. Özellikle son 5 yılda ekonomi tepetaklak oldu. Ekonomik kriz nedeniyle sadece 2019’da 114 bin 977 esnaf kepenk kapattı. 2009 yılında 20 milyar TL olan toplam batık kredi hacmi 127 milyar lirayı buldu. İşsizlik kalıcı hale geldi. TÜİK’e göre, Türkiye genelinde işsiz sayısı, 2019 Ekim’de bir önceki yılın aynı ayına göre 608 bin kişi artarak 4 milyon 396 bine çıktı. İşsizlik oranı yüzde 13,4 oldu. DİSK-AR’a göre işsiz sayısı 7 milyon civarında. 2003 yılında 1,5 milyon olan çalışan ve iş arayan emekli sayısı 2017 itibariyle 4 milyonu aştı.

VATANDAŞ GIRTLAĞINA KADAR BORÇLU

Türkiye’de insanlar deyim yerindeyse gırtlağına kadar borca batmış durumda. TÜİK’in rakamlarına göre Türkiye’deki 10 kişiden 7’si borçlu. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de vatandaşların bankalara toplam borcu 6.6 Milyar TL’ydi. Bugün bu rakam 521,5 milyar lira! İcra dosyası sayısı ise 21 milyona ulaştı.  Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor.

[İlker Doğan] 3.2.2020 [TR724]

Kendimi engelletmem [Gülşah Çavuşoğlu]

Duyar duymaz inanır mısın? Yoksa hayret içinde dinler ve de şüpheli mi yaklaşırsın? Sizin için, söyleneni kimin söylediği ne kadar önemli?

Bahsetmek istediğim… Önden gördüklerimizin arkasını, sağdan gördüklerimizin solunu, dıştan gördüklerimizin içini görebiliyor muyuz? Hiç önceden bakmadığınız tarafından baktınız mı dünyaya, hadiselere, insanlara, ağızdan çıkanlara?

Eleştiri, tenkit kelimeleri Twitter aleminde olanca hızıyla kullanılırken ben de atalarımızın yüksek müsadeleriyle iki atasözünün aydınlıkta değil de karanlıkta nasıl göründüğünü göstermek istiyorum. Atasözü denilince bile zihninizi bir el okşayıp “İyi dinle yavrum bak atasözü bu; doğru der” gibi hissediyorum. Ancak kazın ayağı öyle değil.

“Erken kalkan yol alır” derler. Başarılı olmak, yol almak, öne geçmek erken kalkmaya; herkesten önce uyanmaya, güne başlamaya bağlı kılınmış. Ben de derim ki; “Erken de kalksan, geç de uyansan yol almak yola çıkmaya bağlıdır.” Ne bir gün önce ne de bir gün sonra aslında. Bir düşünün… Sırf yola erken çıkılmadı diye hiç mi başka diyarlara gidilmeseydi? Yaş kırk olmuş diye yeni bir dil öğrenemez miyiz? Geçiniz efendim, geçiniz…

Yol boyunca elini tuttuğun kişi, yanına aldığın azık sana yol aldırır. Yola doğru zamanda, doğru motivasyonla çıkmak elzemdir.  Unutma, motivasyonun senin bineğindir. İyi bir motivasyon bırak seni uçurmayı, ışınlar bile.

Önemli olan erken kalkmak değildir yol almak için, mutlu uyanmaktır. Bedenin uyanması değil, ruhun ayılmasıdır aslolan. Ruhsuz ruhsuz yürünmüş yollar, yürüme bandında ilerlemeden yorulmanın ötesine geçemez. Keşke insanın erken kalkma telaşı olmasa da gözlerini açıp, esnemeden kalksa sıcak yatağından. Ya da hayatta aşkla yaptığı işleri olsa insanın ve alarma gerek kalmadan, yola erken çıkmalıyım demeden yollara düşse.

Bir de erken kalkan yol alır denmiş ama erken kalkınca birinci olursun, yol kolaylaşır, yolda yalnız kalmazsın, canın sıkılmaz denmemiş. Keyifli gitmeli yolculuk. Ulaşamasa da hedefe zevk almalı her adımından insan yolculuğun. Eğer insan erken yollara düşmedik diye hayıflanırsa, ayağında bir çivi ile yürüyor gibi hisseder. Birinci olmak için, erken kalkmak ya da yola düşmek değil, doğru motivasyon gerekir. Yol kolaylaşsın diye doğru bir harita ve yolda yalnız kalmamak için tüm ruhunla yolda olmak gerekir. O zaman yalnız kalmaz, hayallerinle yürürsün.

“Ayağını yorganına göre uzat.” Bu sözün nasıl da insanı boğan, risk almasını, yeni şeyler denemesini engelleyen, kabiliyetlerini keşfetmesinin önüne geçen bir söz olduğunu düşündünüz mü? İnsan boyuna posuna ve kendi gerçeklerine göre bir yorgan yapmalı kendine. Verilenle yetinmemeli. Kendi yorganını kendi dikmeli. Uçarım diyorsa kanat şeklinde, yüzerim diyorsa yüzgeç şeklinde olmalı yorganı.

Hatta kim demiş yorganı olmalı diye. Belki üstü açık yatmalı. Belki tenine değmeli gün ışığı, yeri gelince üşümemeyi öğrenmeli. Bazı çiçekler soğukta filizlenir, unutmamalı. Soğuğu da sıcağı da sevda bilip üstüne örtmeli.

Örtüsünü ve ayağını yorganının boyuna göre uzatmak zorunda kalmış olanlara, bir şeylere mecbur hissedenlere vermeli yorganını. Yoo öyle de olmamalı. Yorganı onların da üzerinden çekip almalı. Parolamız “Kendimi engelletmem” olmalı. Yorganın kısalığı değil, ona mecbur hissetmek bir engeldir. Düşünsenize herkes ayağını yorganına göre uzatsa, kolları olmadan ağzıyla fırça tutup resim yapanlar olur muydu hiç? İnsanın inkişafı cevap aramaya, koşmaya, terlemeye, acıkmaya, susamaya bağlıdır çoğu zaman. Yetinmek insanı çoğaltmaz, artırmaz, köpürtmez.

Herkesin gönlü hoş olsun diye tabii ki “Erken kalkan yol alır”, tabii ki “Ayağını yorganına göre uzat” diyebilirim. Ama bugün farklı şeyler söylemek lazım derim ben. Biraz da dokunarak görmek, duyarak tatmak gerek. Yola çıkarken saate değil de kalp ibresine bakmak, limitleri zorlayıp üstü açık uyumak lazım. “Gülşah zamanı mıydı böyle bir yazının?” diyebilirsiniz. Eee erken kalkar yol alır… “Gülşah, sen kimsin de atasözü eleştiriyorsun?” da diyebilirsiniz. Ben de Ahmet Kaya gibi derim ki “Siz benim yorganımın uzunluğunu nerden bileceksiniz?”

[Gülşah Çavuşoğlu] 3.2.2020 [TR724]

Karadeniz’de kendini bulan Akdenizli! [Hasan Cücük]

2009-10 sezonunun devre arasında bordo-mavili takımda oynayan Gökhan Ünal’ın 3 milyon 200 bin Euro karşılığında Fenerbahçe’ye satılmasıyla Trabzon macerası başladı Burak Yılmaz’ın. Fenerbahçe onca paranın yanı sıra Burak’ı da bonservise sayıyor ve bedava veriyordu. Daha önce oynadığı kulüplerde kendisinden bekleneni veremeyen bir oyuncuydu. Bu yüzden Trabzon macerası merakla bekleniyordu. Zamanla, o Trabzonspor’a, Trabzonspor da ona iyi geldi.

1985 doğumlu Burak, futbola 13 yaşında Antalyaspor’da başladı. En büyük şansı, babası Fikret Yılmaz’ın Beşiktaş’ın eski kalecilerinden olmasıydı. Futbolcu olmasında ailesinin desteği büyüktü. Bunun yanında Antalya’da ona güvenen teknik direktör Coşkun Demirbakan’ın da emeği ayrıydı.

16 yaşında 2. Lig’deki Antalyaspor’un A takım formasını sırtına geçirdi. 4 yıl bu takımda ter döktü. Bazen forvet oynadı, bazen forvet arkası. 2005-06, kendisini Türkiye’ye gösterme şansı bulduğu sezondu. 2. Lig’de yer alan Antalyaspor formasıyla çıktığı 24 maçta 9 gol kaydetti. Golleri takımının ligi ikinci bitirerek Süper Lig’e çıkmasında etkili oldu. Hatta Fatih Terim tarafından A Millî Takım’a alındı. Azerbaycan ile oynanan maçta da 2. Lig’den gelen bir oyuncu olmasına rağmen forma giydi. Aynı sezonun devre arasında Beşiktaş’ı çalıştıran Jean Tigana’nın dikkatlerini çekmiş ve transferi için Antalyaspor ile görüşmeler yapılmıştı. Ancak Antalya’nın hocası Yılmaz Vural, bu transfere izin vermemişti.

Sezon sonunda ise bu transfer gerçekleşti. Burak, gençlere değer veren Tigana ile yeni ufuklara yelken açmak için İstanbul’un yolunu tuttu. Sadece 20 yaşındaydı ve kendi deyimiyle futbolu yalnızca yetenekleriyle oynamaya çalışan bir oyuncuydu. Mantığı ile değil, duyguları ile hareket ettiğini Beşiktaş’taki ilk günlerinde fark edecekti. Ancak Beşiktaş’ta arzuladığı ortamı bulamadı. İstanbul’a bir 2. Lig takımından gelmişti. Genç bir futbolcunun üstesinden gelmesi gereken pek çok zorluk vardı üzerinde. Hataları da oldu. Siyah-beyazlı formayla Konyaspor’a attığı ilk gol, bu hatalarından biriydi. Topu eliyle düzeltmiş ve golden sonra çok sevinmişti. Maçtan sonra da özür dilememişti. Beşiktaş’ta toplam 43 maç oynadı, goller attı. Fakat kendi tabiriyle medyanın bu kadar güçlü ve etkili olduğunu bilmiyordu. Beşiktaş’taki ikinci sezonunda takımın başına gelen Ertuğrul Sağlam’ın da gözüne girmeyi başaramadı. Ve Burak için çocukluktan beri tuttuğu takımdan ayrılma vakti geldi.

2007-08 sezonunun devre arasında Beşiktaş, Manisaspor’dan Holosko’yu almak için 5 milyon Euro’nun yanında Koray Avcı ve Burak Yılmaz’ı da bu takıma verdi. Burak bu transferi gecenin bir yarısında  televizyondan öğrendi. O an morali çok bozuldu. Hatta futbolu bırakmayı bile düşündü. Oysa ne hayallerle gelmişti Beşiktaş’a. Ama toparlandı. Toparlanmasında babası Fikret Yılmaz’ın yanı sıra Manisa’daki takım arkadaşı Selçuk İnan’ın da rolü büyüktü. İlerde Selçuk ile birlikte Trabzonspor’da da yan yana oynayacaktı.

Manisaspor’da yeniden bir çıkış yakaladı. Takım küme düşmesine rağmen gösterdiği performans ona bir kez daha İstanbul kapılarını açtı. Aslında Mayıs 2008’de Selçuk İnan ile birlikte Trabzonspor’a gidecekti ama bu transfer son anda suya düştü. Fenerbahçe’de kesinlikle oynayacağını düşünüyordu. Bazı şeylerden ders çıkarmış ve belki de birilerine kendisini kanıtlamaya çalışan bir Burak Yılmaz olarak İstanbul’un yolunu tutmuştu. Ama sarı-lacivertli takımı İspanyol Luis Aragones çalıştırıyordu ve asla ilk 11’ini değiştirmiyordu. Burak, Fenerbahçe macerası sona erdikten sonra  şöyle diyecekti: “Aragones, hem beni hem Fenerbahçe’yi hem de kendisini bitirdi.”

Aragones’le bir kez bile konuşma fırsatı bulamadı. Sadece 6 maçta sarı-lacivertli formayı giydi. Bunların sadece birinde ilk 11’deydi. Golle tanışması da mümkün olmadı. Neticede Fenerbahçe’den Eskişehirspor’a kiralık gitti. Fenerbahçe ondan umudu kesmişti. 2009-10 sezonunun ilk yarısını Eskişehirspor’da tamamladı. 13 maçta 1 gol attı. Sonrasında da bir kez daha takasta kullanılan bir oyuncu olmaktan kurtulamayarak Trabzon’un yolunu tuttu. Performansı merak konusuydu. Burada sezonun geride kalan maçlarında ortaya koyduğu futboldan ziyade ligin son maçında Fenerbahçe’ye attığı golle tarihe geçti. Burak, Bursaspor’u şampiyon yapan o gol için ‘ilahi adalet’ diyecekti.

Genç oyuncu asıl patlamayı ise 2010-11 sezonunda yaptı. İlk sezonunda daha çok kanat oyuncusu gibi oynuyordu. 2010-11’de ise takımın diğer gol silahı Umut’a yakın, tamamlayıcı forvet gibi oynadı. Bu değişiklik ona doping etkisi yaptı. Trabzonspor ona, o da Trabzonspor’a iyi geldi. Bu başarıda Burak’a sonuna kadar güvenen Şenol Güneş faktörü çok önemliydi. Burak Yılmaz bir röportajında şöyle diyecekti: “Şehri ve insanları çok seviyorum. Ama en önemlisi Şenol Güneş faktörü. Allah ondan razı olsun. Benim  kötü oynadığım maçlar olmadı mı? Oldu; ama o beni başka yerlerdeki gibi silip bir kenara atmadı. Ben çok sert konuştuğu zamanlarda bile onun beni sevdiğini ve kazanmaya çalıştığını hissediyordum.”

Trabzonspor’da kendini bulan Burak Yılmaz, Temmuz 2012’de geldiği Galatasaray’da da golcü kimliğini daha da geliştirdi. Üst üste iki yıl Süper Lig’in kralı oldu. Galatasaray’dan sonra Uzakdoğu’ya açıldı.  Çin mecerasından sonra yeniden yıldızını parlattığı Trabzonspor’a döndü. Ama ikinci dönemi biraz sıkıntılı oldu. Kadro dışı kaldı. Geçen yılın ara transfer döneminde Beşiktaş’a geldi. Bu tercihte hem yarım kalan bir hesap hem de Şenol Güneş faktörü rol oynadı. Güneş’in parlattığı yıldız olan Burak, ikinci Beşiktaş döneminde yine tecrübeli hoca sayesinde kimliğini buldu. Zaman zaman eleştirilse de Burak Yılmaz, Beşiktaş’ta gol yollarının en etkili yerli forveti olmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 3.2.2020 [TR724]

Cuma namazının sıhhatinin şartları (6) [Ahmet Kurucan]

Klasik fıkıh kitaplarımızda yerini alan Cuma namazının sıhhatinin şartlarından cemaate sıra gelmişti.

Cemaat: kurucu imamlar ve onu takip eden dönemlerde namaz kılan/kılacak olan kişi sayısı üzerinde müzakerelere konu olmuştur. Bir başka ifadeyle, fıkıh kitaplarında cemaat namazın derûnî boyutu, Allah-kul ilişkisinin toplumsal yönünü önceleyen, Cuma vesilesi ile bir araya gelmelerin dinî aidiyet hislerini tazeleme, dini kimlik kazanımı ve korunması üzerinde  oynadığı rol değil de namaz kılacak kişi sayısı itibariyle değerlendirmelere konu edilmiştir. Bu noktada bazıları imam dahil 3 kişi, bazıları imam hariç 3 kişi, bazıları en az 12 veya 40 kişinin olması gerektiğini söylemiş, bazıları da en az bir köy nüfusuna denk olmasını şart koşmuşlardır. Bu müzakerelerde söz söyleyen ulema neden bu 2,3,12 ve 40 rakamlarını telaffuz etmiştir, delilleri nelerdir konusuna detaylıca girmenin gereğine inanmıyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim; bu farklı görüşlerin hepsi o ulemanın yaşamış olduğu zeminin kültürel kodlarını yansıtmaktadır. Şöyle de ifade edebilirim, bu husus “kaç kişilik bir topluluğa örfen cemaat denir?” sorusuna verdikleri cevapta aranmalıdır. Dolayısıyla sosyal taban ve arka plan şartlarının alabildiğine farklı olduğu bir zeminde yaşayan kişiler olarak bizler bugün ister cemaat şartı üzerine yeniden düşünürken onu Cuma’nın sıhhatinin şartları içine koyup koymamaktan, kişi sayısı ya da cemaat niteliğine kadar her şeyi nazar-ı itibare almak zorundayız.

Vakit: Cuma namazının vakti öğle namazının vakti ile aynıdır. Hz. Peygamber (sas) ve sahabe pratiği de bunu desteklediği için Cuma’nın vakti konusunda kayda değer bir görüş ayrılığı yoktur.

İmam: şehir şartı üzerinde aktardığımız bilgilerde de bir nebze değindiğimiz gibi Cuma namazını kıldıracak imam mutlaka devlet başkanı olmalı ya da siyasi otorite/iktidarın izin verdiği kişi olmalıdır. İmam şartı ile kast edilen mana budur. Bu şarta haiz olmayan kişilerin namaz kıldırması, yine o yazıda bahsettiğimiz gibi Cuma namazının istisnalar hariç Hz. Peygamber zamanında başlayıp günümüze kadar devam eden siyasi karakteri münasebetiyle toplumda fitneye, kargaşaya, isyana sebebiyet verme ihtimalinden dolayıdır. Hutbelerde devlet başkanının/imamın isminin zikredilmesi, ona dua edilmesi ya da gelenekte kullanılan tabirle ifade edecek olursak devlet başkanı/imam/halife adına hutbe okunması hatta hutbelerde imamların elinde kılıçla minbere çıkıp hutbe iradı boyunca kılıcı elinde tutmaları bahsini ettiğimiz Cuma namazının siyasi karakterini gösteren delil ve uygulamalardır. Cuma namazı kılınan bir camide vakti içinde bile olsa ilk cemaate gelmeyen, gelemeyen kişilerin ikinci bir cemaat oluşturup Cuma kılmasını caiz görmeyen, bunun yerine öğle namazının kılınmasını hatta bir adım daha ileri gidip öğle namazlarını cemaatle değil ferdi olarak kılmalarını söyleyen içtihatlar da aynı şeyi göstermektedir.

Sakin ola ki anokranik bir yaklaşım sergileyip bu yorumları önemsemediğim, kaale almadığım, yanlış ve hatalı bulduğum zehabına kapınılmasın. Tam aksine bunları özetlemememin sebebi önemsediğimden dolayıdır. Önemsememin merkezinde de daha önce yazdığım gibi söz konusu içtihadî düşüncelerin beşerî niteliğini vurgulamak yer almaktadır. Bu kabullenildiği takdirde arka plan şartlarına bağlı olarak üretilen bu bilgilerin içinde yaşadığımız şartlara bağlı olarak değişebilirliği hatta değişmesi gerektiği de kabullenilecektir. Zihniyet değişikliğinin hem de asırlardır devam edegelen bir zihniyetin değişikliğinden söz ettiğimi ve bunun kolay olmadığının bilincindeyim. Fakat bu yapılmadan da sadece Cuma namazı değil hayatın bütününde İslami yaşanılır kılmanın zorluğu ortadadır. Onun için zihniyet bana göre bugün Müslümanların en büyük sorunudur. Eğer bu düşüncemi çok iddialı buluyorsanız, en büyük sorunlarından biri diyerek yumuşatmanız da mümkündür.

Hutbe: en yalın tanımı ile imamın Cuma namazı öncesi cemaate yapmış olduğu konuşmanın adıdır. Ulema, “Ey iman edenler, Cuma (toplanma) günü namaza çağırıldığınız zaman hemen Allah’ın zikrine koşun…” (62/9) ayetindeki ‘zikri’ hutbe olarak yorumlamış, Hz. Peygamberin (sas) halka hitap etmeden Cuma namazı kılmamasını da bu yorumu destekleyen bir unsur olarak görüp hutbesiz Cuma’nın sahih olmayacağı içtihadını yapmışlardır. Bazı ulemanın Cuma namazı kılanlar adına hutbeyi dinlemenin farz mesabesinde görmesinin sebebi de budur. Nitekim Efendimizin bir hadisi şerifte geçtiği üzere hutbe dinleme esnasında konuşan birisine “sus” denilerek ikaz edilmesini bile hoş karşılamaması ve bunu boş laf, malayani uğraş (Buharı, Cum’a, 36) olarak görmesi hutbe okuma ve dinleme adına verdiği önemi göstermesi açısından şayan-ı dikkattir.

Fıkıh kitaplarımızda yer alan hutbenin rükünleri ve sıhhatinin şartları olarak maddeleri tek tek ele alma yazıyı gereksiz bir şekilde uzatma anlamını taşır. Fakat hutbe konuları ekseninde şu düşünceleri aktarmadan geçmemek lazım. Hutbe Cuma namazının en önemli noktalarından birini teşkil eder. BU çerçevede Hz. Peygamber (sas) örnekliğinde gördüğümüz iki şeydir. Biri Kur’an ayetlerinin/surelerinin okunması; ikincisi ise hayatın tabiî akışı içinde sosyal, siyasî, iktisadî, askerî, hukukî içerikli hadiseler hakkında cemaate bilgi verilmesi, nasihat edilmesidir.  Efendimizin kaynakların verdiği bilgilere göre Medine hayatında 500’e yakın hutbesi vardır ama bize intikal eden hutbelerde ne konuştuğu hakkında rivayet çok azdır. Bunun nedeni hakkında yapılan ve ulemanın ittifak ettiği yorum şudur: Allah Resulü (sas) bu hutbelerin çoğunda o günkü şartlar altında toplumun tüm kesimlerini alakadar eden mevzularla alakalı sure ve ayetleri okumuş, sahabe de bundan dolayı herhangi bir aktarımda bulunmamıştır.

Şimdi; özetini yaptığımız gelenekte yer alan içtihadî bilgi ve uygulamaların kısaca anlatımından sonra batı ülkelerinde Cuma namazı kılınır mı sorusunun cevabına geçebiliriz. Aslında dikkatli okuyucular bu 6 yazı süren bu özet esnasında sözlerin mantûkundan hareketle cevabı bulmuş olabilirler ama biz yine de cevabı açıkça yazmaya çalışalım.

[Ahmet Kurucan] 3.2.2020 [TR724]

Bu çağda bu faşizm nasıl yol alıyor? [Tarık Toros]

Ahmet Altan, BUGÜN TV’de bir programda…

Yaklaşık 10 dakika boyunca…

Avrupa’daki kimi faşist eski örnekleri anlatınca…

Ortaya hayli karamsar bir tablo çıkmıştı.

Sene 2015’ti, akıllarda Türkiye vardı, çıkış nasıl olacaktı?

Buna da cevap verdi, hiç unutmam.

Mealen dedi ki:

-Elektronik çağda bu baskılar ilelebet yürümez.

-İnternet var, sosyal ağlar var, iletişim var.

-Eski diktatörlüklerde bu yoktu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


**

Diyeceksiniz ki:

“Aradan 5 sene geçmiş.

Elektronik çağ ‘çare’ olmadı!

Bunların hepsi var, Twitter, YouTube, WhatsApp vs.

İktidar durduğu yerde duruyor.

Bilakis…

Korku atmosferi büyüdü, aman vermiyor.

1868’de kurulmuş koca Kızılay’ı dahi ‘çantacı’ yapmışlar.

Polis/istihbarat devleti olunduğu yetmezmiş gibi bekçileri de silahlandırıyorlar.”



**

Bizim topraklardan çıkan insanların pek çok ortak özelliği var.

Biri de şu: Çok aceleciyiz.

Hemen olsun, istiyoruz.

Batı’da mesela, yemeği hızlı getiren restoranları tercih etmemiz de bundan biraz.

**

Çağ elektronik çağ.

İktidar paydaşları, bunun çok farkında.

Oluşan kollektif tepki, en büyük korkuları.

Bu tepki oluşmadığı, oluşamadığı için de ‘elektronik çağ’ görevini ifa etmiyor, edemiyor.

Misal:

‘Cumartesi Anneleri’ ile evladı dağa çıkan annelerin eylemi arasında ‘teknik yönden’ fark yok. 

Diyarbakır’daki anneler, iktidar eliyle pohpohlanırken…

Beyoğlu’ndaki anneler polis gücüyle dağıtılıyorsa…

Tepkinin neden konsolide olmadığı üzerinde duracaksınız.

**



Birgün ve Evrensel gazetesi çalışanlarının basın kartları iptal edildi.

“Basın kartını meslek örgütlerini dağıtsın” sesleri yükselince…

Saray’ın propaganda bakanı, anında geri adım attı.

Kartları sahiplerine iade etti.

Ve olay kapandı.

Birgün ve Evrensel camiası herhalde şöyle düşünmüyordur:

“Görüyorsunuz, dişimizi gösterdik, kartlarımızı aldık, söke söke…”

**

Halbuki, bu olay basının özgürleşmesi için vesile olmalı, kampanyaya dönüşüp uygulamaya geçmeliydi.

Olmadı, olamadı.

İktidar gibi ülkedeki ‘bağımsız’ gazetecilik de geri adım attı.

Devletten beklentinizi sıfırlamadan gazetecilik yapamazsınız.

Korkuyorlar ve korkuttuklarından daha korkak olduklarını halen göremiyor musunuz?



**

“İnternet çağında baskıcı yönetimlerin ömrü uzun olmaz.”

Baştaki önermemiz buydu.

Şimdi, külahlarımızı önümüze koyalım ve düşünelim:

Ankara, interneti kontrol edemediği için çare arıyor.

Elinden gelse hepten kapatacak, ‘altında kalırım’ diye cesaret edemiyor.

Mecrayı yönetemese de iyi takip ettiği muhakkak.

Gündem değiştirmede mahir.

Ürettiği ‘öcüleri’ benimsetmede usta.

Muhalif söylemin sınırlarını belirlemede uzman.

Oradan bir şey filizlenmeye başlarsa bunu imhada hayli tecrübeli.

**

Ezcümle:

Sosyal ağlar var ama hatlar kopuk, birader!

[Tarık Toros] 3.2.2020 [TR724]