İstemezsiniz insan içine çıkmayı, kalabalıklara karışmayı, iki adım dolaşmayı, birileriyle birkaç kelâm etmeyi.
Gözleriniz kimseye değmesin istersiniz.
Gönlünüz mü kırıktır bir şeylere yoksa bunalmakta mısınızdır, bilemezsiniz.
Arada bir sessiz sessiz gıcırdarsınız kendi kendinize..ama duyamazsınız, anlayamazsınız ne olduğunu.
Demlemeyi düşündüğünüz çay için ocakta çaydanlığı döverek kaynayan su bağırır vaktin geldiğini. Lâkin gelmez içinizden demlemek. Vazgeçersiniz, kapatırsınız ocağın ateşini.
Elinizi arkanıza atarsınız tozlu köy meydanlarında bir o yana bir bu yana yürüyen hayatta kıdemli başı kasketli emmiler gibi dolaşmaya başlarsınız evin boşluklarında.
Kalbiniz hafif kabarık, ne yapacağınızı bilemeden döner durursunuz bir süre.
Ama...
Tez biter dolaşmalarınız da, tıpkı çay iştahınızın birden kaybolması gibi.
Yüzünüzü okşaması için çıktığınız balkona uğramaz rûzgâr.
"Bari ayaklarım hissetsin Ocak soğuğunu" dersiniz, basarsınız buz gibi betona.
Aklınıza "hasta olursam kim bakar" endişesi hücum eder. "Üşümeyeyim" dersiniz ve açık kapıdan geri dönersiniz volta alanınıza.
Abdestten sonra ayaklarını kurulayıp hiç üşümelerine fırsat vermeden çorabını, meshini giyen ihtiyarlar gibi korumaya alırsınız ayaklarınızı.
Soba borularına takılmış çubuklara serilmiş yeni yıkanmış çamaşırların odaya yaydığı temizlik kokusu gelir aklınıza. Özlediğinizi hissedersiniz o günleri.
Soğuk kış günlerinde okula gitmeden önce kurulan yer sofrasında dilimlenmiş ekmekleri maşaya dizip sobanın küllüğüne sokup kızartışlarınızı hatırlarsınız. Özlediğinizi anımsarsınız o fakirlik günlerini.
Hatıralar dersiniz zihin kıvrımlarınızda ve silersiniz aklınıza gelenleri.
Hiç konuşmadan taşır sizi adımlarınız oradan buraya, buradan beriye.
Tavanda sürekli dönen pervanenin altına gider durursunuz bir süre. Yüzünüze değmesini beklersiniz çıkan rûzgârın. Yüzünüz okşanırsa mutlu olacakmışsınız gibi hissedersiniz.. ya da hatırlarınızın Sizi bir yerlere sürükleyeceğini.
Sürükler de…
Yakındaki bir hastanenin acil servisindeki bir müşahede odasına götürür zihniniz sizi.
Dört bir yanı beyaz perdelerle çevrili bir hasta yatağı, onun üstünde de oğlunuz.
İlk göz ağrınız.
Oturur vaziyette, ağız ve burnunu kaplayan, nefes almasını kolaylaştıran maske çarpar gözünüze ilkin.. Hastadır. Günlerden beri nefes alıp vermeleri düzensizdir. Öksürmektedir bir yandan da.
Çocuğun öksürüklerine dayanamazsınız.. üzülürsünüz ve “hadi hastaneye gidelim” dersiniz eşinize.
Onun o muhtaç hâlini görünce yüreğiniz kabarır, gözleriniz dolar. Zor tutmaktasınızdır kendinizi…
Eşiniz oğlunuzun yanında kalır, siz çıkarsınız ilaç kokulu acil koridorlarına.. atarsınız kendinizi dışarı.
Yağmur süzülmektedir gökyüzünden soğuk soğuk. Yine bir Ocak’tır ya da Şubat İstanbul’da.
Gözlerinizin önünden gitmemektedir oğlunuzun o zorla nefes alıp verdiği, bir yandan öksürdüğü acil odasındaki görüntüsü.
Oturur vaziyettedir tertemiz beyaz örtünün serili olduğu acil servisteki yatakta.
Ayaklarını uzatmış, yüzünde maske… gözlerinizden yaşlar süzülür.
Özlediğinizi hissedersiniz…
Sonra hatıra dalgaları alıp götürür sizi okul günlerine…
Okula götürürken arka koltuğa oturttuğunuz çocuklarınızın, Siz sesli sesli sureler okurken, arkadan ezber yaptıklarına şahit olursunuz ve gerçekten de ezberlediklerine. Sevinirsiniz ama şaşırırsınız da.
Ve onlarla boğuştuğunuz günleri, bisiklete bindiğiniz, kitap okuduğunuz, masal anlattığınız, banyoya doluşup beraber diş fırçaladığınız, kahvaltı yaptığınız, sinemaya gittiğiniz güzel günleri.
Yeniden çay koymaya karar verirsiniz.. az önce altını kapattığınız, demiri henüz soğumamış olan ocağın başına gidersiniz.
“Ne zaman” diye sorarsınız kendinize…
“Ne zaman?”
Çay suyu kaynamaya başlamadan önce tur atmaya başlarsınız yeniden.
Sessiz... yalnız... yaralı... acı dolu ama hâlâ ümitle kaplı yüreğinizle.
“Ne zaman...?”
[Asım Yıldırım] 3.2.2020 [Samanyolu Haber]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder