Yara Bandı [Kadir Gürcan]

Hapishanede çıkan kavgada herkes bir tarafını yaralamıştı. Kimisi kolundan tornavida ile, kimisi kırık şişelerle, bazıları da aldığı yumruklarla sağa sola devrilmiş yatıyordu. Gardiyanların kendi usullerince duruma müdahalesinden sonra, sağlık ekibi, güvenlik koridoru içinde mahkumların yaraları ile ilgilenmeye başladı. Kolundaki derin yaraya eliyle bastıran mahkum yanına yaklaşan genç doktoru görünce, acil yardımın yetiştiği sevinci ile biraz olsun rahatladı. Genç doktor çantasından küçük bir yara bandı çıkararak, mahkumun hala kanayan yarasının üzerine yapıştırdıktan sonra, “Hadi geçmiş olsun!” dedi. Mahkumun “Hepsi bu mu?” şaşkınlığına, genç doktor, “Ne bekliyordun ki?” sorusu ile karşılık verdi.

Doğal afetlerin, savaşların ve bilumum insani trajedinin eksik olmadığı çileli bir coğrafyada yaşıyoruz. Bunu biz seçmedik ama, takdirin ötesine geçme şansımız yok. Bu tür felaketler, hapishane kavgaları gibi suçlu ve suçsuz ayırımı yapmaksızın herkeste bir iz, yara ve acı bırakıyor. Bununla birlikte, devlet ve iktidarı elinde bulunduranların insiyatifleri çerçevesindeki ihmalleri, umursuzlukları ve kötü idareleri affedilir şey değil. Umumi felaketlere karşı hazırlıklı olmak, tamamı ile siyasi ve idari bir durum, dini bir mesele haline getirmeyelim. “Kadercilik” deyip, milletin sırtına binen bitpazarı teologlarını ciddiye almayın.

Bir hafta içinde iki ayrı deprem haberi ile uyanan Türkiye için, ufaklı-büyüklü artçı sarsıntılar ne ilk ne de son olacak. Yetkililerin uyarılarını, sıradan vatandaşlar olarak unutsak da devlet ve idarecilerin bunları sümen altı etme lüksü yok. Kime söylüyorum ki?

Elazığ'daki ağır hasarlı depremin ardından bölgeye akan devlet erkanında 'hayırda yarışıyorlar!' ya da “Yangın var, tulumbanı kap gel!” görüntüsü vermek önemliydi. İşe seferberlik gözüyle baktıklarını gizleme ihtiyacı duymadılar. İç ve dış politikada cilaları dökülen iktidar için, milli afetlerden romantizm üretmek kaçırılır fırsat değildir. Deprem sonrasında, bölgeye akın eden İktidar ve Saray'ın organize bir korunma kalkanı ile muhtemel tenkidleri markaja alıp, daha doğmadan boğma azimleri karşısında işkillenmedik desek, yalan olur.

Havuz medyası, Diyanet İşleri, İçişleri Bakanı, Saray Hanendeleri, spor adamları, spikerler milli birlik ve beraberlik mesajı vermek için yarışırken sırtlarından ter çıktı. Belli ki emir büyük yerden gelmiş. İsmi 'muhalefet' olup, nasıl muhalefet edeceğini beceremeyen, sözüm ona muhalefet lideri, ekran karşısında 'Fatiha' bile okudu. Deprem milli bir felaketti ve Türkiye'nin medya yüzleri, “En fazla muhafazakar, en milliyetçi, halk adamı, halk sanatçısı...” dallarından birisinde test ve imtihan vermek zorunda kaldılar. Saray'a yakın olanların bütün dallarda ilk üç'ü kimseye kaptırmayacakları belliydi, öyle de oldu.

Yıkımın yaşandığı illere uğrayan devlet büyükleri halkın dertlerini dinlediler. Havuz medyası, arama çalışmaları daha sürerken, trajedinin büyüklüğünü gösterip moral bozukluğu oluşturmamak için sürekli, İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı'nı göstermeye gayret ettiler. Eh, “Olan ile ölenin önüne geçilemeyeceği!” realitesinden yola çıkarak, iktidar ve Saray'ı en az hasar ile kurtarmak birici vazife olmalıydı. Bu yüzden, ateşin düştüğü hanelerden çok, herkesten daha kederli görünen devlet erkanı milletin morali için daha tesirli bulundu. Cumhurbaşkanını iki metre yakından yakalayan kareler, “Vefat edenlerin hepsini omuzunda taşıdı!” imajı vermek için teknik malzemeyi harcamakta oldukça bonkör davrandılar; Devlet Baba'nın işe vaziyet ettiği imajı oluşturmanın tam zamanıydı.

Bir hafta önce Manisa ve çevresinde 5.3 şiddetinde meydana gelen depremde can kaybı yoktu. Allah'ın inayeti ile hadise bir kaç binanın yıkılması ile atlatılmıştı. Devlet büyüklerimizin Elazığ'da gösterdikleri aşk ve şevkin on'da birini orada göremedik. Söylemesi zor ama, siyasetçilerin ve medyanın dikkatini çekebilmek için kayıp ve hasar rakamlarının da belli bir yere ulaşması gerektiğine dair ortak bir kanaat oluşmuş olmasın?

Erkan-ı devletin, depremin yaşandığı yerlerdeki halktan daha fazla etkilenmiş olmaları ve herkesten daha fazla üzülmüş görünmeleri hususi bir yatırımdı! 1999 İstanbul Depreminden sonra konulan Deprem Vergileri başta olmak üzere, akl-ı selim sahiplerinin sordukları, çarpık yapılaşma, sahtekar mühendis ve müteahhitler, zemin kontrolü yapılmadan rüşvet karşılığı verilen yapım ve inşaat izinleri gibi milli birlikteliğe zarar verecek konulara karşı gösterdikleri beklenmedik, ağır tepkiler bu üzüntülerinin tesiri ile olmalıydı.

Bu tür densiz ve dengesiz sorulara ilk tepki-hem de ne tepki- Sayın Cumhurbaşkanı'ndan geldi ve bundan sonraki bütün eleştirilerin önü kesilmiş oldu. On dakika önce, depremde yakınlarını kaybetmiş ailenin yanında ya da cenaze namazında-Cumhurbaşkanı sürekli en ön safta olduğu için, jest ve mimiklerini takip etmek zor olmuyor- bir kumru ya da güvercin kadar munis, müşfik ve merhametli olan Devlet Baba'nın bu tür sorular karşısında aniden yırtıcı bir yaratığa dönüşmesi ilginç bir metamorfoz örneği oldu. Yirmi yıldır, Deprem Vergisi olarak toplanan gelirlerin ne yapıldığını sormak en basitinden 'Vatana İhanet' kategorisine sokulursa, “Biz duymamıştık!” demeyin!

Görevini yapmış olmanın, ruhen ve kalben huzura ermenin rahatlığı ile vazife yerlerine dönen devlet büyüklerimiz istedikleri halk desteğini aldıklarından eminler. İstanbul'un eli kulağında büyük bir deprem beklentisi bile bir hafta içinde unutuldu. İktidar, mahkumun derin yarasını bir yara bandı ile tedavi eden pratisyen doktor gibi, görevini yapmış olmanın mutluluğunu yaşıyor. Oysa ki, benzeri felaketlerde olduğu gibi bu kez de Elazığ, bir hafta geçtikten sonra kendi kaderi ile baş başa kaldı. Ocaklara düşen ateş, için için yanmaya ve yakmaya devam ediyor.

Girişe aldığım hadise, yıllar önce ABD televizyonlarında oynayan My Name is Earl adlı bir komedi dizisine ait. Nedense, Saray ve iktidarın Türkiye'ye reva gördükleri muameleyi izah edecek en makul traji-komik sahnenin bu olduğunu düşündüm!

[Kadir Gürcan] 3.2.2020 [Samanyolu Haber]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder