Kaç bahar kışa döndü Silivri’de;
kaç mevsim tüketti gazeteciler içeride…
Dağlarına bir türlü bahar gelmezken memleketimin…
Günler, aylar geçiyor bir duvar dibinde.
Bir ‘yeşil soğan’ bile gönderemiyorsun ‘silah’ sayarlar diye…
Değil ki karanfil kokan cigaradan…
İşte mevsimden mevsime bir mektup geliyor misal Emre Soncan’dan.
Tam binikiyüzatmış (1260) gündür Silivri’de tutuklu.
En son 20 Kasım’da ‘Sonbahar Mektubu’ ile okuyucusuna ulaşmıştı, bu kez kısa bir kış mektubu yollamış.
‘İnsanın üstüne üstüne yürüyen bulutlarla…’
Buyurun, mektubun tam hali aşağıda, orijinal sayfalar da yazının sonunda:
” – Bana boy boy düşler doğur –
Koğuştaki masa saatinin gümüş bir sarkacı olduğu, niye başka bir metal değil de gümüş bilmiyorum, o sarkacın sağa sola her salınımında saniyelerin ve kopup gelen postal, çığlık, anahtar, kapı gıcırtısı, ağlama, kahkaha, anons, kuş ve jeneratör seslerinin o uğultuya eşlik ettiği, eder etmez de zihnimdeki uğultunun sonu gelmez bir yanılsamaya kapılıyorum zaman zaman.. Her ne kadar yanılsama olduğuna inandığımdan yanılsama olarak adlandırsam da bu hali, yalın bir gerçekliğin koynunda uyuyup uyandığımdan şüpheye düşüyorum.. Karmakarışığım.. Sanki hapishanede değil de, mahpus yattığını düşleyen, hiç tanımadığım birisinin rüyasındayım.. Onun hayâlhanesinin, düşlerevinin bana uygun gördüğü rotada, başımı eğmiş usul usul yürüyorum..
Muhayyilemin türlü türlü oyunlarla tuzakladığı her köşe başında yeniden av oluyorum.. Bazen, gökyüzünden beni seyreden bir kuşun gözbebeklerinde yaşadığıma inanıyorum.. Hürlüğü ve esareti aynı anda duyumsuyorum.. Bazen avluda, üzerine güneş dökülmüş, üzerine gece karanlığı dökülmüş saçlarıyla öyle güneş güneş, öyle gece gece duran bir kadın görüyorum.. Gözlerindeki güneş parıltısı gözlerindeki gece gizemi dalga dalga hayâllerimi dövüyor.. “Hayır, ben ‘düş’üm” diyor; “O zaman bana boy boy düşler doğur, ben onları büyütürüm” diyorum..
Hayâl ve gerçekliğin sınırlarının belirsizleştiği noktayı mesken tutmuş bir âraf insanına dönüştüm.. Hapishaneden, duruşmalara katılmak için şehre yaptığım ilk yolculukta öyle kalakalmıştım.. O kadar büyüktü ki her şey ve o kadar çoktu ki her şey; bulutlar, ağaçlar, binalar.. Sanki bir adım daha atsam, bulutlar birbirine sürtünüp yuvarlana yuvarlana çığ olup üzerime düşecek; ağaçlar köklerini zeminden söküp paytak paytak yürüyecek dallarıyla bedenimi kırbaçlayacak; binalar patır patır yollara devrilecek; güneş kül edip beni atomlarıma ayıracak; arabaların motor homurtuları kulaklarımı sağır edecek; sihirli ve kötücül bir el asfaltı ayaklarımın altından çekecek; hülâsa yer yarılacak da içine girecektim.. Tüm sıradanlığıyla akıp giden hayatın her bir unsuru ayrı ayrı tedirgin edip ürkütmüştü beni..
Burada özgürlükten yoksunum, sevgiden yoksunum, yaşamın bin türlü zevkinden yoksunum.. Bir nevî yokluklar diyarı hapishane.. Peki yoksunluk, saf mutluluğa engel midir? İnsan tutsakken, hazlardan mahrumken de mutlu olamaz mı? Belki de mutlu olmak için mutlaka varolması gerektiği ve inandığımız şeyler birer yanılsamadan ibarettir.. Sokrates, pazar yerinde mallarla dolu bir tezgâhın önünde dururken, sonunda dayanamayıp bağırmış: “İhtiyacım olmayan ne kadar çok şey var burada!.”.. Talebesi Platon, “Önemli olan hayatta ne kadar çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır” buyurmuş.. Diogenes, barınak olarak da kullandığı fıçısının önünde güneşlenirken, Büyük İskender bilge filozofu ziyarete gelmiş.. Bir isteği varsa şayet, hemen yerine getireceğini söylemiş.. Diogenes istemiş:” Bir adım yana çekil de güneşimi kesme!”.. Yoklukları yoksunluklar mutluluğa engel teşkil etmemeli.. Üç buçuk yıllık mahpusluğun ardından, geleceğe dair bir ümit ışıltısıyla, bir anne gülüşüyle, hatta bir tabak patlıcan musakkayla mutlu hissetmeyi öğreniyor insan.. Hem zaten her şeyden önce hiçbir şey yoktu..“
Emre Soncan
Silivri Hapishanesi, Kış-2020
[Ahmet Dönmez] 6.1.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]
Yoksulluk ve işsizlikte Kürt illeri ilk sırada
İşsiz sayısının 4 milyonu aştığı Türkiye’de yoksulluk ve işsizliğin had safhaya çıktığı kentlerin başında Kürt illeri geliyor.
KRONOS -18 Ocak 2020
Gelir-gider eşitsizliğinin yüksek olduğu Türkiye’de Kürt illerindeki yoksulluk ve işsizlik ön plana çıkıyor. Türkiye’de işsiz sayısı 4 milyon 396 bin iken Kürt kentleri işsizliğin en yoğun olduğu yerlerin başında geliyor.
GSYH’DE KÜRT İLLERİ SON SIRADA
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) İl Bazında Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) verilerine göre 81 il içinde Van, Ağrı, Muş, Bitlis, Hakkari gibi Kürt nüfusunun yoğunlukta olduğu iller son sıralarda yer alıyor. Hem il hem kişi başı GSYH’de Kürt illerinin son sıralarda olduğu görülüyor.
İl düzeyinde GSYH hesaplamalarında son üç sırada 3 milyar 289 milyon lira ile Dersim, 613 milyon lira ile Ardahan ve 2 milyar 250 milyon lira ile Bayburt yer alıyor. İl düzeyinde kişi başına GSYH hesaplamalarında ise 16 bin 194 lira ile Urfa, 16 bin 68 lira ile Van ve 15 bin 121 lira ile Ağrı son üç sırada.
Bu şehirleri ise Muş, Bitlis, Hakkari, Mardin, Batman, Şırnak, Siirt gibi kentler takip ediyor.
Verilere göre il bazında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’da (GSYH) en yüksek paya sahip olan üç kent ise İstanbul, Ankara ve İzmir. Bu üç kent 2018’de toplam GSYH’nin yüzde 46,2’sini oluşturdu.
NEDENİ YASAK VE AMBARGOLAR
Bölgede sınır ticareti, yayla ve meraların yasaklanması işsizliğin ve yoksulluğun yükselme nedenlerinden. Yayla ve meraların yasaklanmasıyla geçimini hayvancılıkla sağlayan on binlerce insan hayvancılığı bırakmak zorunda kaldı.
Sınır kentleri olan Van, Hakkari, Ağrı, Iğdır, Şırnak gibi kentlerinin geçim kaynağı başında gelen sınır ticaretinin yasaklanması da işsizliği artırdı.
Yine bu kentlerde fabrikaların azlığı, yatırımların da daha çok karakol ve kalekol gibi savaş merkezli olması da işsizliği tırmandıran nedenlerden.
MECLİS’DE DE DİKKAT ÇEKİLDİ
HDP Milletvekili Meral Danış Beştaş, bu kentlerden biri olan Siirt’te ekonomik kriz nedeniyle bin 664 esnafın kepenk kapattığını, destek verilmemesi durumunda esnaf sayısının daha da düşeceği uyarısında bulunmuştu.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da önceki günlerde partisinin Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada Kürt kentlerindeki sanayide ciddi bir gerileme olduğuna işaret edip, “Van iş adamları dernek başkanı Şemsettin bey diyor ki, ’25 yıldır böyle bir kriz yaşamadık, çoğu iş yeri kapandı’” diye belirtmişti.
SON 1 YILDA HAKKARİ’DE 337 ESNAF KEPENK KAPATTI
Ekonomik kriz nedeniyle son bir yıl içinde 337 esnafın kepenk kapattığını kaydeden Hakkari Esnaf ve Sanatkarlar Birliği Başkanı Muharrem Tekin ise üç sınır kapısı bulunmasına rağmen kentte ithalat ve ihracatın yaptırılmadığını söylemişti.
[Kronos.News] 18.1.2020
KRONOS -18 Ocak 2020
Gelir-gider eşitsizliğinin yüksek olduğu Türkiye’de Kürt illerindeki yoksulluk ve işsizlik ön plana çıkıyor. Türkiye’de işsiz sayısı 4 milyon 396 bin iken Kürt kentleri işsizliğin en yoğun olduğu yerlerin başında geliyor.
GSYH’DE KÜRT İLLERİ SON SIRADA
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) İl Bazında Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) verilerine göre 81 il içinde Van, Ağrı, Muş, Bitlis, Hakkari gibi Kürt nüfusunun yoğunlukta olduğu iller son sıralarda yer alıyor. Hem il hem kişi başı GSYH’de Kürt illerinin son sıralarda olduğu görülüyor.
İl düzeyinde GSYH hesaplamalarında son üç sırada 3 milyar 289 milyon lira ile Dersim, 613 milyon lira ile Ardahan ve 2 milyar 250 milyon lira ile Bayburt yer alıyor. İl düzeyinde kişi başına GSYH hesaplamalarında ise 16 bin 194 lira ile Urfa, 16 bin 68 lira ile Van ve 15 bin 121 lira ile Ağrı son üç sırada.
Bu şehirleri ise Muş, Bitlis, Hakkari, Mardin, Batman, Şırnak, Siirt gibi kentler takip ediyor.
Verilere göre il bazında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’da (GSYH) en yüksek paya sahip olan üç kent ise İstanbul, Ankara ve İzmir. Bu üç kent 2018’de toplam GSYH’nin yüzde 46,2’sini oluşturdu.
NEDENİ YASAK VE AMBARGOLAR
Bölgede sınır ticareti, yayla ve meraların yasaklanması işsizliğin ve yoksulluğun yükselme nedenlerinden. Yayla ve meraların yasaklanmasıyla geçimini hayvancılıkla sağlayan on binlerce insan hayvancılığı bırakmak zorunda kaldı.
Sınır kentleri olan Van, Hakkari, Ağrı, Iğdır, Şırnak gibi kentlerinin geçim kaynağı başında gelen sınır ticaretinin yasaklanması da işsizliği artırdı.
Yine bu kentlerde fabrikaların azlığı, yatırımların da daha çok karakol ve kalekol gibi savaş merkezli olması da işsizliği tırmandıran nedenlerden.
MECLİS’DE DE DİKKAT ÇEKİLDİ
HDP Milletvekili Meral Danış Beştaş, bu kentlerden biri olan Siirt’te ekonomik kriz nedeniyle bin 664 esnafın kepenk kapattığını, destek verilmemesi durumunda esnaf sayısının daha da düşeceği uyarısında bulunmuştu.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da önceki günlerde partisinin Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada Kürt kentlerindeki sanayide ciddi bir gerileme olduğuna işaret edip, “Van iş adamları dernek başkanı Şemsettin bey diyor ki, ’25 yıldır böyle bir kriz yaşamadık, çoğu iş yeri kapandı’” diye belirtmişti.
SON 1 YILDA HAKKARİ’DE 337 ESNAF KEPENK KAPATTI
Ekonomik kriz nedeniyle son bir yıl içinde 337 esnafın kepenk kapattığını kaydeden Hakkari Esnaf ve Sanatkarlar Birliği Başkanı Muharrem Tekin ise üç sınır kapısı bulunmasına rağmen kentte ithalat ve ihracatın yaptırılmadığını söylemişti.
[Kronos.News] 18.1.2020
‘Gölge’ Ecevit’in ardından… [Yavuz Genç]
Eşi ve yol arkadaşı Bülent Ecevit’ten 14 yıl sonra hayata gözünü yumdu Rahşan Ecevit. Geride hem eleştirilen, hem de takdir edilen pek çok ‘iz’ bıraktı. O şimdi vasiyeti yerine getirilerek Bülent Ecevit’in yanına, devlet mezarlığında defnedilecek.
Bülent ve Rahşan Ecevit çiftinin fotoğrafını bir seçim gezisi sırasında usta foto muhabiri Kadir Can çekmişti.
97 yaşında tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Rahşan Ecevit, şüphesiz siyasi tarihimizin en ‘etkin’ kadınlarından biriydi. Üstelik bu kimliği milletvekili, bakan, ya da başbakan olmadan elde etti. Eşi Bülent Ecevit’in milletvekili seçilmesiyle, ressam kimliğini bir kenara koyarak siyasette çok etkili bir figür haline geldi. Bülent Ecevit’in başbakanlığının son döneminde ‘gölge başbakan’ olarak anılan Rahşan Hanım, parti teşkilatları ona bağlıymış gibi hâkimdi ortama. Milletvekili adayları belirlenirken onun sözü geçerli oluyordu, zaman zaman ‘Demir Lady’ olarak da anılıyordu. Onun beğenmediği ya da onaylamadığı partiler koalisyonlara dahil olamıyordu, ya da ‘etkili birilerinin’ devreye girmesiyle ancak koalisyon ortağı olabiliyordu. Sezgileriyle hareket eden bu güçlü kadın, kendince ‘tehlikeli gördüğü’ kişileri de eşinden uzak tutuyordu. Bülent Ecevit’in hastalığının son döneminde onu bir hastaneden apar topar ‘kaçırması’ yıllarca en çok konuşulan siyasi konulardan biri oldu.
ŞAİR BÜLENT VE ROMANCI RAHŞAN’IN AŞKI
1944’te İstanbul Robert Kolej’de tanışıp evlenmeye karar verdiklerinde resim ve şiirle dolu bir yaşam hayal etmişlerdi. Rahşan Hanım’ın yazdığı ‘Pülümür’de Aşk’ adlı roman, 2002 yılında tiyatroya da uyarlandı. Bülent Ecevit’in şairliği ise artık herkesin malumu. Ama tarih Bülent Ecevit’i şair, Rahşan Ecevit’i de ressam ya da romancı olarak kaydetmedi. Siyaset baskın çıktı, ikisi de kendilerini yanlışıyla doğrusuyla bir ülkenin tarihine damga vuran siyasetçiler olarak kaydettiler.
SADE VE MÜTAVAZI BİR TARZ
İsraftan kaçınan, mütevazı bir kadındı Rahşan Ecevit. Eşinin hastalandığı döneme kadar evinde bulaşık makinesi dahi bulundurmadığı biliniyor. Üzerinde hiçbir zaman pahalı giysi, takı, çanta ya da ayakkabı görülmedi. Sade ve şık olmayı tercih etti her zaman. Bugünkülerin aksine, son 50 yılına damgasını vurduğu ülkede hiçbir zaman ‘çantasının fiyatıyla’ ya da elbisesinin ‘ünlü modacısıyla’ anılmadı! Gömlek, etek, üzerine hırka ya da ceketle oluşturduğu ‘tarzı’ son nefesine kadar korudu. Bülent Ecevit’le zaman maddi zorluklar yaşadıklarını anlattılar yıllar sonra, parmaklarındaki yüzükleri sattıklarını da… Devletin tüm ‘malı’ önlerinde deniz gibi dururken ona göz diktiklerini hiç kaydetmedi ‘yolsuzluk dosyası’ hafiyeleri!
KÜRSÜDE KARAOĞLAN, SOKAKTA RAHŞAN
Bülent Ecevit, 1961 yılında Çalışma Bakanı, 1972’de ise CHP Genel Başkanı olduğunda, onun en büyük destekçisi Rahşan Hanım’dı. Siyasi kavganın içine öyle bir daldılar ki bu yoğun tempoda çocuk yapmayı dahi istemediler. Seçim meydanlarına birlikte gittiler, sokaklara birlikte çıktılar. Bülent Ecevit kürsülerde ateşli ‘Karaoğlan’ nutukları atarken Rahşan Hanım, halkın arasına giriyor, hem sokakta hem de devlet daireleri koridorlarında konuşulanları not alıyordu. Bugün tüm partilerin kullandığı ‘seçim otobüsü’ uygulamasını ilk kez Rahşan Ecevit akıl edip hayata geçirdi. İlk seçim otobüsünün giydirmelerini bizzat kendisi yaptı. Eşinin güçlü desteğini arkasına alan Bülent Ecevit siyaset sahnesinde çok hızlı yükseldi. Milletvekili, Bakan, 1972’de de ilk Başbakanlık deneyimini yaşamış oldu. Öldüğü güne kadar da gerek ülkedeki gelişmelerle ilgili gerekse de partisindeki gelişmeleri her zaman Rahşan Hanım’la istişare etti, gerektiğinde Rahşan Hanım’ın sözünü dinledi, onun istemediği işlerden vazgeçti. Bülent Ecevit’in mesajlarını halka daha etkili bir biçimde duyurmak için Umut adında bir gazete bile çıkardı.
HAMZAKOY’DA KURULAN HAYAL: DSP
1980 faşist askeri darbesi geldiğinde Ecevitlerin kapısı askerlerce ilk vurulan kapılardan biri oldu. ‘Zorunlu ikamet’ adresi olarak Hamzakoy’daki askeri tesislerde ‘misafir’ edildiler. Yetmişli yıllar boyunca cenazede karşılaştıklarında bile el sıkışmayan Bülent Ecevit’le, sonradan ülkenin Cumhurbaşkanı rolüyle ‘baba’ lakabını alacak Süleyman Demirel, birbirine yakın odalarda, ‘aynı denize bakarak’ kaldılar. Ama bir araya gelmediler. Darbe bile onları bir araya getirmedi. Bülent Ecevit’in yanıbaşında onun en büyük destekçisi Rahşan Hanım vardı, her zamanki gibi. Buradaki ‘zorunlu’ ikamet boyunca ileride kuracakları partinin hayalini kurdular. Bu hayal Bülent Ecevit’in ‘siyasi yasaklı’ olduğu 1985 yılında hayata geçti: Demokratik Sol Parti (DSP) kuruldu ve onun ilk Genel Başkanı Rahşan Ecevit’ti. ‘Halk için hakça düzen’ sloganını birlikte bulmuş, partiyi iktidara taşıyan ilk adımları yine birlikte atmışlardı. Siyasi yasaklar kalkınca Genel Başkanlığı eşine bırakan Rahşan Ecevit Örgütlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı oldu. DSP hızla büyüyerek, Ecevit’i iki kez Başbakanlık koltuğuna taşıdı.
RAHŞAN AFFI: DOĞRU MUYDU YANLIŞ MI
Rahşan Ecevit, ülkede bir genel affa ihtiyaç varsa bunu sağlayabilecek pozisyonda güçlü bir siyasi aktördü. Kamuoyunda ‘Rahşan Affı’ olarak bilinen 4616 sayılı ‘Şartla Salıverme Yasası’, Ecevit çiftinin en çok konuşulan icraatlarından biri oldu. Bu yasa nedeniyle yeniden iktidar olma fırsatı bulan Ecevitler, yasanın kapsamının genişlemesiyle bu aftan yararlananların yükünü yıllarca taşıdı. Rahşan Ecevit’in “kader mahkumları” için çıkartılmasını istediği ancak kapsamının genişlemesi nedeniyle, katillerin, cinsel suçları işleyenlerin de yararlandığı af çok tartışılmıştı. 22 Aralık 2000’de çıkan yasayla cezaevleri adeta boşaldı. Afla çıkan birçok tutuklu, kısa bir süre içinde işledikleri suçlar yüzünden yeniden cezaevine döndü. Bu tutukluların işledikleri suçlar nedeniyle yeniden hapislere dönmelerinin haberleri yıllarca Ecevit soyadıyla birlikte verildi.
HAYATA DÖNÜŞ: KANLI MÜDAHALE, KANLI MİRAS
Sol kimlikli Ecevit’lerin en çok eleştirildiği konu ise ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı verilen cezaevlerindeki ölüm oruçlarına müdahale edildiği operasyon olmuştu. Hayata Dönüş Operasyonu, cezaevlerindeki bazı tutuklu ve hükümlülerinin F tipi hücre sistemine ve tecrit uygulamasına direnmek için 20 Ekim’de başlattıkları açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerine karşı, 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan, 2’si asker 30’u tutuklu 32 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı, yaklaşık 10 bin güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyonlara verilen resmi addır. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, ölümlerin ‘mahkûmların birbirini vurması’ nedeniyle gerçekleştiği öne sürse de da yıllar sonra ortaya çıkan gerçeklerde ölen askerlerin dahi yine ‘askerin silahıyla’ vurulduğunu ortaya koyuyordu. Göz yaşartıcı gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangınlarda siyasi mahkûmlar çok feci şekilde can verdi. Operasyon sonrası kömüre sönmüş koğuşlarda mahkûmlarda silah olduğuna dair bir ize de rastlanmadı. Bülent Ecevit de Rahşan Ecevit de adına ‘hayata dönüş’ denen ancak hayat karartan o operasyonun bakiyesi eleştirileri öldükleri gün de dâhil olmak üzere her zaman aldılar. Rahşan Ecevit’in ölümünün duyurulmasının ardından o operasyonlarda yaralanmış, uzuvlarını kaybetmiş kimi isimlerin ‘hakkımız helal değildir’ şeklindeki sosyal medya paylaşımları oldu. Ecevit’lerin izin verdiği o operasyon solcu Ecevitlerin en çok eleştiri konusu yapıldığı ‘hata’ olarak kayıtlara geçti.
ZAMAN ARŞİVİ
Eşi ve yol arkadaşı Bülent Ecevit’ten 14 yıl sonra hayata gözünü yumdu Rahşan Ecevit. Geride hem eleştirilen, hem de takdir edilen pek çok ‘iz’ bırakarak. Rahşan Hanım, vasiyeti yerine getirilerek Bülent Ecevit’in yanına, devlet mezarlığında defnedilecek.
[Yavuz Genç] 18.1.2020 [Kronos.News]
Bülent ve Rahşan Ecevit çiftinin fotoğrafını bir seçim gezisi sırasında usta foto muhabiri Kadir Can çekmişti.
97 yaşında tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Rahşan Ecevit, şüphesiz siyasi tarihimizin en ‘etkin’ kadınlarından biriydi. Üstelik bu kimliği milletvekili, bakan, ya da başbakan olmadan elde etti. Eşi Bülent Ecevit’in milletvekili seçilmesiyle, ressam kimliğini bir kenara koyarak siyasette çok etkili bir figür haline geldi. Bülent Ecevit’in başbakanlığının son döneminde ‘gölge başbakan’ olarak anılan Rahşan Hanım, parti teşkilatları ona bağlıymış gibi hâkimdi ortama. Milletvekili adayları belirlenirken onun sözü geçerli oluyordu, zaman zaman ‘Demir Lady’ olarak da anılıyordu. Onun beğenmediği ya da onaylamadığı partiler koalisyonlara dahil olamıyordu, ya da ‘etkili birilerinin’ devreye girmesiyle ancak koalisyon ortağı olabiliyordu. Sezgileriyle hareket eden bu güçlü kadın, kendince ‘tehlikeli gördüğü’ kişileri de eşinden uzak tutuyordu. Bülent Ecevit’in hastalığının son döneminde onu bir hastaneden apar topar ‘kaçırması’ yıllarca en çok konuşulan siyasi konulardan biri oldu.
ŞAİR BÜLENT VE ROMANCI RAHŞAN’IN AŞKI
1944’te İstanbul Robert Kolej’de tanışıp evlenmeye karar verdiklerinde resim ve şiirle dolu bir yaşam hayal etmişlerdi. Rahşan Hanım’ın yazdığı ‘Pülümür’de Aşk’ adlı roman, 2002 yılında tiyatroya da uyarlandı. Bülent Ecevit’in şairliği ise artık herkesin malumu. Ama tarih Bülent Ecevit’i şair, Rahşan Ecevit’i de ressam ya da romancı olarak kaydetmedi. Siyaset baskın çıktı, ikisi de kendilerini yanlışıyla doğrusuyla bir ülkenin tarihine damga vuran siyasetçiler olarak kaydettiler.
SADE VE MÜTAVAZI BİR TARZ
İsraftan kaçınan, mütevazı bir kadındı Rahşan Ecevit. Eşinin hastalandığı döneme kadar evinde bulaşık makinesi dahi bulundurmadığı biliniyor. Üzerinde hiçbir zaman pahalı giysi, takı, çanta ya da ayakkabı görülmedi. Sade ve şık olmayı tercih etti her zaman. Bugünkülerin aksine, son 50 yılına damgasını vurduğu ülkede hiçbir zaman ‘çantasının fiyatıyla’ ya da elbisesinin ‘ünlü modacısıyla’ anılmadı! Gömlek, etek, üzerine hırka ya da ceketle oluşturduğu ‘tarzı’ son nefesine kadar korudu. Bülent Ecevit’le zaman maddi zorluklar yaşadıklarını anlattılar yıllar sonra, parmaklarındaki yüzükleri sattıklarını da… Devletin tüm ‘malı’ önlerinde deniz gibi dururken ona göz diktiklerini hiç kaydetmedi ‘yolsuzluk dosyası’ hafiyeleri!
KÜRSÜDE KARAOĞLAN, SOKAKTA RAHŞAN
Bülent Ecevit, 1961 yılında Çalışma Bakanı, 1972’de ise CHP Genel Başkanı olduğunda, onun en büyük destekçisi Rahşan Hanım’dı. Siyasi kavganın içine öyle bir daldılar ki bu yoğun tempoda çocuk yapmayı dahi istemediler. Seçim meydanlarına birlikte gittiler, sokaklara birlikte çıktılar. Bülent Ecevit kürsülerde ateşli ‘Karaoğlan’ nutukları atarken Rahşan Hanım, halkın arasına giriyor, hem sokakta hem de devlet daireleri koridorlarında konuşulanları not alıyordu. Bugün tüm partilerin kullandığı ‘seçim otobüsü’ uygulamasını ilk kez Rahşan Ecevit akıl edip hayata geçirdi. İlk seçim otobüsünün giydirmelerini bizzat kendisi yaptı. Eşinin güçlü desteğini arkasına alan Bülent Ecevit siyaset sahnesinde çok hızlı yükseldi. Milletvekili, Bakan, 1972’de de ilk Başbakanlık deneyimini yaşamış oldu. Öldüğü güne kadar da gerek ülkedeki gelişmelerle ilgili gerekse de partisindeki gelişmeleri her zaman Rahşan Hanım’la istişare etti, gerektiğinde Rahşan Hanım’ın sözünü dinledi, onun istemediği işlerden vazgeçti. Bülent Ecevit’in mesajlarını halka daha etkili bir biçimde duyurmak için Umut adında bir gazete bile çıkardı.
HAMZAKOY’DA KURULAN HAYAL: DSP
1980 faşist askeri darbesi geldiğinde Ecevitlerin kapısı askerlerce ilk vurulan kapılardan biri oldu. ‘Zorunlu ikamet’ adresi olarak Hamzakoy’daki askeri tesislerde ‘misafir’ edildiler. Yetmişli yıllar boyunca cenazede karşılaştıklarında bile el sıkışmayan Bülent Ecevit’le, sonradan ülkenin Cumhurbaşkanı rolüyle ‘baba’ lakabını alacak Süleyman Demirel, birbirine yakın odalarda, ‘aynı denize bakarak’ kaldılar. Ama bir araya gelmediler. Darbe bile onları bir araya getirmedi. Bülent Ecevit’in yanıbaşında onun en büyük destekçisi Rahşan Hanım vardı, her zamanki gibi. Buradaki ‘zorunlu’ ikamet boyunca ileride kuracakları partinin hayalini kurdular. Bu hayal Bülent Ecevit’in ‘siyasi yasaklı’ olduğu 1985 yılında hayata geçti: Demokratik Sol Parti (DSP) kuruldu ve onun ilk Genel Başkanı Rahşan Ecevit’ti. ‘Halk için hakça düzen’ sloganını birlikte bulmuş, partiyi iktidara taşıyan ilk adımları yine birlikte atmışlardı. Siyasi yasaklar kalkınca Genel Başkanlığı eşine bırakan Rahşan Ecevit Örgütlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı oldu. DSP hızla büyüyerek, Ecevit’i iki kez Başbakanlık koltuğuna taşıdı.
RAHŞAN AFFI: DOĞRU MUYDU YANLIŞ MI
Rahşan Ecevit, ülkede bir genel affa ihtiyaç varsa bunu sağlayabilecek pozisyonda güçlü bir siyasi aktördü. Kamuoyunda ‘Rahşan Affı’ olarak bilinen 4616 sayılı ‘Şartla Salıverme Yasası’, Ecevit çiftinin en çok konuşulan icraatlarından biri oldu. Bu yasa nedeniyle yeniden iktidar olma fırsatı bulan Ecevitler, yasanın kapsamının genişlemesiyle bu aftan yararlananların yükünü yıllarca taşıdı. Rahşan Ecevit’in “kader mahkumları” için çıkartılmasını istediği ancak kapsamının genişlemesi nedeniyle, katillerin, cinsel suçları işleyenlerin de yararlandığı af çok tartışılmıştı. 22 Aralık 2000’de çıkan yasayla cezaevleri adeta boşaldı. Afla çıkan birçok tutuklu, kısa bir süre içinde işledikleri suçlar yüzünden yeniden cezaevine döndü. Bu tutukluların işledikleri suçlar nedeniyle yeniden hapislere dönmelerinin haberleri yıllarca Ecevit soyadıyla birlikte verildi.
HAYATA DÖNÜŞ: KANLI MÜDAHALE, KANLI MİRAS
Sol kimlikli Ecevit’lerin en çok eleştirildiği konu ise ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı verilen cezaevlerindeki ölüm oruçlarına müdahale edildiği operasyon olmuştu. Hayata Dönüş Operasyonu, cezaevlerindeki bazı tutuklu ve hükümlülerinin F tipi hücre sistemine ve tecrit uygulamasına direnmek için 20 Ekim’de başlattıkları açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerine karşı, 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan, 2’si asker 30’u tutuklu 32 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı, yaklaşık 10 bin güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyonlara verilen resmi addır. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, ölümlerin ‘mahkûmların birbirini vurması’ nedeniyle gerçekleştiği öne sürse de da yıllar sonra ortaya çıkan gerçeklerde ölen askerlerin dahi yine ‘askerin silahıyla’ vurulduğunu ortaya koyuyordu. Göz yaşartıcı gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangınlarda siyasi mahkûmlar çok feci şekilde can verdi. Operasyon sonrası kömüre sönmüş koğuşlarda mahkûmlarda silah olduğuna dair bir ize de rastlanmadı. Bülent Ecevit de Rahşan Ecevit de adına ‘hayata dönüş’ denen ancak hayat karartan o operasyonun bakiyesi eleştirileri öldükleri gün de dâhil olmak üzere her zaman aldılar. Rahşan Ecevit’in ölümünün duyurulmasının ardından o operasyonlarda yaralanmış, uzuvlarını kaybetmiş kimi isimlerin ‘hakkımız helal değildir’ şeklindeki sosyal medya paylaşımları oldu. Ecevit’lerin izin verdiği o operasyon solcu Ecevitlerin en çok eleştiri konusu yapıldığı ‘hata’ olarak kayıtlara geçti.
ZAMAN ARŞİVİ
Eşi ve yol arkadaşı Bülent Ecevit’ten 14 yıl sonra hayata gözünü yumdu Rahşan Ecevit. Geride hem eleştirilen, hem de takdir edilen pek çok ‘iz’ bırakarak. Rahşan Hanım, vasiyeti yerine getirilerek Bülent Ecevit’in yanına, devlet mezarlığında defnedilecek.
[Yavuz Genç] 18.1.2020 [Kronos.News]
İşkence izlerinin kaybolması için gözaltı süresi 30 gündü: Makatınıza cop sokup bağırsaklarınızı patlatıyorlar…
15 Temmuz’un ardından Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şubede işkence gören sürgün Albay Hüseyin Demirtaş: “Özel hazırlanmış işkence odaları var. Makatınıza cop sokup bağırsaklarınızı patlatıyorlar.”
BOLD – Ahmet Nesin’in YouTube kanalına konuk olan Albay Demirtaş, yurt dışında görev yaparken 15 Temmuz’da nasıl tuzağa çekildiğini anlattı. Ankara’da kurulan işkence odalarından söz eden Demirtaş, “Makatınıza cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar” dedi.
Demirtaş şu ifadeleri kullandı: “Yurt dışındasınız. Genelkurmay’dan arayıp sizi üç günlük toplantı için çağırıyorlar. Aldığınız askeri terbiye gereği uçağa atlayıp dönüyorsunuz. Genelkurmaya gidiyorsunuz. Sizi orada Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı infaz timi bekliyor. Genelkurmayda, ‘Sizinle görüşmek isteyen biri var’ diyerek aşağıya gönderiyorlar. Toplantıya gireceğinizi sanıyorsunuz. Ancak infaz timi sizi görünce hemen kelepçeliyor. Ardından Ankara Emniyet Müdürlüğünde TEM ya da KOM şubeye götürüyorlar. Oralarda özel hazırlanmış işkence odaları var. Oralarda işkence ediyorlar. Makata cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar. Karşınızdaki tahtaya isimler yazıp ‘bunların terörist olduğunu söyleyeceksin’ diyorlar. O günlerde gözaltı süresinin 30 gün olmasının nedeni de işkenceydi. İşkence nedeniyle oluşan izlerin kaybolması için gözaltı süresini 30 gündü.”
İşte Nesin’in sürgün albay ile yaptığı söyleşi:
[BoldMedya] 18.1.2020
BOLD – Ahmet Nesin’in YouTube kanalına konuk olan Albay Demirtaş, yurt dışında görev yaparken 15 Temmuz’da nasıl tuzağa çekildiğini anlattı. Ankara’da kurulan işkence odalarından söz eden Demirtaş, “Makatınıza cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar” dedi.
Demirtaş şu ifadeleri kullandı: “Yurt dışındasınız. Genelkurmay’dan arayıp sizi üç günlük toplantı için çağırıyorlar. Aldığınız askeri terbiye gereği uçağa atlayıp dönüyorsunuz. Genelkurmaya gidiyorsunuz. Sizi orada Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı infaz timi bekliyor. Genelkurmayda, ‘Sizinle görüşmek isteyen biri var’ diyerek aşağıya gönderiyorlar. Toplantıya gireceğinizi sanıyorsunuz. Ancak infaz timi sizi görünce hemen kelepçeliyor. Ardından Ankara Emniyet Müdürlüğünde TEM ya da KOM şubeye götürüyorlar. Oralarda özel hazırlanmış işkence odaları var. Oralarda işkence ediyorlar. Makata cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar. Karşınızdaki tahtaya isimler yazıp ‘bunların terörist olduğunu söyleyeceksin’ diyorlar. O günlerde gözaltı süresinin 30 gün olmasının nedeni de işkenceydi. İşkence nedeniyle oluşan izlerin kaybolması için gözaltı süresini 30 gündü.”
İşte Nesin’in sürgün albay ile yaptığı söyleşi:
[BoldMedya] 18.1.2020
Somali’de Türk inşaat şirketi çalışanlarına bomba yüklü araçla saldırı: 15 yaralı
Somali’nin başkenti Mogadişu’nun 30 kilometre dışında Türk inşaat şirketi çalışanlarının yemek yediği restoran bomba yüklü bir aracın saldırısına uğradı. 6’sı Türk 15 kişinin yaralandığı bildirildi.
BOLD – Reuters’ın haberine göre, Afgoye kasabasında hızla ilerleyen bir bombalı araç, Türk mühendislerin ve Somalili polislerin öğle yemeği yediği restorana daldı. Emniyet yetkilileri kayıplara ilişkin bilgi vermekten kaçınırken Türkiye’nin Mogadişu Büyükelçisi Mehmet Yılmaz, ölü olmadığını fakat yaralıların bulunduğunu açıkladı.
Reuters’a konuşan Farah Abdullahi adlı bir dükkân sahibi, olayla ilgili şunları aktardı: “Büyük bir patlama sesi duyduk, kısa süre sonra havada duman bulutları oluştu. Olay yerinde birkaç Türk mühendis ve silahlı Somali polisi konvoyu bulunuyordu. Ölü mü, yaralı mı olduklarını bilmiyoruz ama sedyede taşınan insanlar görüyoruz.”
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 6 Türk ve 9 Somalili vatandaşının yaralandığını açıkladı.
SALDIRIDAN SONRA ÖZÜR DİLEDİLER
Geçen yılın son günlerinde başkent Mogadişu’da bir güvenlik noktasına bomba yüklü bir araçla terör saldırısı düzenlenmişti. Terör örgütü El Şebab’ın üstlendiği saldırıda ikisi Türk, en az 90 kişini hayatını kaybetmişti. Terör eyleminde hayatını kaybedenler Türkler, bir Türk inşaat şirketinde çalışan dozer operatörü Mehmet Kaplan ve greyder operatörü Mustafa Yaman’dı.
Eş Şebab sözcülerinden Şeyh Ali Mahmud, hedeflerinde Türk vatandaşlarının bulunduğu konvoyunun olduğunu duyurmuş, hayatını kaybeden diğer kişiler için özür mesajı yayınlamıştı.
[BoldMedya] 18.1.2020
BOLD – Reuters’ın haberine göre, Afgoye kasabasında hızla ilerleyen bir bombalı araç, Türk mühendislerin ve Somalili polislerin öğle yemeği yediği restorana daldı. Emniyet yetkilileri kayıplara ilişkin bilgi vermekten kaçınırken Türkiye’nin Mogadişu Büyükelçisi Mehmet Yılmaz, ölü olmadığını fakat yaralıların bulunduğunu açıkladı.
Reuters’a konuşan Farah Abdullahi adlı bir dükkân sahibi, olayla ilgili şunları aktardı: “Büyük bir patlama sesi duyduk, kısa süre sonra havada duman bulutları oluştu. Olay yerinde birkaç Türk mühendis ve silahlı Somali polisi konvoyu bulunuyordu. Ölü mü, yaralı mı olduklarını bilmiyoruz ama sedyede taşınan insanlar görüyoruz.”
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 6 Türk ve 9 Somalili vatandaşının yaralandığını açıkladı.
SALDIRIDAN SONRA ÖZÜR DİLEDİLER
Geçen yılın son günlerinde başkent Mogadişu’da bir güvenlik noktasına bomba yüklü bir araçla terör saldırısı düzenlenmişti. Terör örgütü El Şebab’ın üstlendiği saldırıda ikisi Türk, en az 90 kişini hayatını kaybetmişti. Terör eyleminde hayatını kaybedenler Türkler, bir Türk inşaat şirketinde çalışan dozer operatörü Mehmet Kaplan ve greyder operatörü Mustafa Yaman’dı.
Eş Şebab sözcülerinden Şeyh Ali Mahmud, hedeflerinde Türk vatandaşlarının bulunduğu konvoyunun olduğunu duyurmuş, hayatını kaybeden diğer kişiler için özür mesajı yayınlamıştı.
[BoldMedya] 18.1.2020
Le Monde Müslüman azınlıklara yönelik zulme karşı Batı’nın suskunluğunu yazdı: Para için susuyorlar!
Çin, Hindistan ve Myanmar’da Müslüman azınlıklara yönelik zulüm her geçen gün artıyor. Batı’nın sessizliğinin arkasında ise sadece para var.
BOLD – Fransız Le Monde gazetesi, hafta sonu baskısının editöryal yazısını Çin, Hindistan ve Myanmar’da zulüm gören Müslüman azınlıklara karşı dünyanın tepkisizliğine ayırdı. Euronews’te yer alan habere göre, yazıda “Bu ülkelerdeki Müslüman azınlıkların durumu göz önüne alındığında ne Batı’nın seçici öfkesi, ne de Arap ülkelerinin ilgisizliği haklı gösterilemez” ifadeleri kullanıldı.
“Çin’deki Uygurları, Hindistan’daki Müslümanları, Myanmar’daki Rohingyaları gerçekten kim önemsiyor?” sorusu yöneltilirken bu üç Asyalı azınlığın ortak noktalarının “Müslüman olmaları, zulme uğramaları ve neredeyse unutulmaları” olduğuna dikkat çekildi.
KİTLESEL HAPİS POLİTİKASI
Çin’in Doğu Türkistan’da bir milyon kadar Müslüman Uygur’u gözaltı merkezlerinde tuttuğunu hatırlatan Le Monde, Çin’in “Terörle mücadele maskesi altında kitlesel bir hapis politikası güttüğünü” söyledi.
Yazıda, Hindistan’da Pakistan, Afganistan ve Bangladeş’ten gelen altı dini azınlığa mensup kişilere vatandaşlık yolunu açan, ancak aynı kapsamdaki Müslümanları saf dışı bırakan vatandaşlık yasası değişikliğinin parlamentonun alt kanadında kabul edildiği belirtildi.
BENZERİ OLMAYAN ŞİDDET EYLEMLERİ
Myanmar’daki Müslümanlara gelince, 750 bin Arakanlı Müslümanın, cinayet, tecavüz ve evleri yıkmakla suçlanan “güvenlik güçleri” tarafından benzeri görülmemiş şiddet eylemleriyle Bangladeş’e sürüldüğü ifade edildi.
Avrupa Parlamentosu ve ABD’nin zaman zaman Doğu Türkistan’daki, Birleşmiş Milletler’inse Myanmar’daki insan hakları ihlallerini kınadığına yer verilen yazıda, giderek Çin’den daha fazla finansal kaynak almaya başlayan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Uygurlar konusunda ihtiyatlı kalmayı tercih ettiği belirtildi.
DÜNYANIN EN BÜYÜK İKİ PAZARI
Özellikle Çin ve Hindistan’ın Müslümanlara yönelik insan hakları ihlallerine Batılı güçlerin sağır kalmasının nedenini Le Monde, dünyanın en büyük iki pazarını gücendirmeme isteğine dayandırıyor.
Le Monde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır, Cezayir gibi Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerin bu “drama” karşı ilgisizliğinin “daha sorunlu” yorumu yapıyor.
Arap ülkelerinin kendileri gibi Müslüman Sünni olan Uygurlar, Hindistanlı Müslümanlar ve Arakanlılar ile dayanışma eksikliğinin “Ekonomik hesaplardan kaynaklanıyor olabileceği” belirtiliyor. Yazıda, bu ülkelerin Çin ile ekonomik bağlantılarına vurgu yapılıyor.
ELEŞTİRİLERDEN KORKUYORLAR
Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin, zulme uğrayan Müslümanlarla dayanışma içine girdikleri takdirde, kendi ülkelerindeki azınlıkların durumuna dair eleştirilere maruz kalabileceği ve değerlendirmesinde bulunuyor.
Yazı, “İnsan hakları bölünemez ve Müslüman azınlıklar yalnızca kendi dininden olanların değil, bu değerleri savunduğunu söyleyen tüm devletlerin, insan haklarına saygısını garanti eden tüm uluslararası kuruluşların korumasına güvenmelidir” ifadeleriyle son buluyor.
[BoldMedya] 18.1.2020
BOLD – Fransız Le Monde gazetesi, hafta sonu baskısının editöryal yazısını Çin, Hindistan ve Myanmar’da zulüm gören Müslüman azınlıklara karşı dünyanın tepkisizliğine ayırdı. Euronews’te yer alan habere göre, yazıda “Bu ülkelerdeki Müslüman azınlıkların durumu göz önüne alındığında ne Batı’nın seçici öfkesi, ne de Arap ülkelerinin ilgisizliği haklı gösterilemez” ifadeleri kullanıldı.
“Çin’deki Uygurları, Hindistan’daki Müslümanları, Myanmar’daki Rohingyaları gerçekten kim önemsiyor?” sorusu yöneltilirken bu üç Asyalı azınlığın ortak noktalarının “Müslüman olmaları, zulme uğramaları ve neredeyse unutulmaları” olduğuna dikkat çekildi.
KİTLESEL HAPİS POLİTİKASI
Çin’in Doğu Türkistan’da bir milyon kadar Müslüman Uygur’u gözaltı merkezlerinde tuttuğunu hatırlatan Le Monde, Çin’in “Terörle mücadele maskesi altında kitlesel bir hapis politikası güttüğünü” söyledi.
Yazıda, Hindistan’da Pakistan, Afganistan ve Bangladeş’ten gelen altı dini azınlığa mensup kişilere vatandaşlık yolunu açan, ancak aynı kapsamdaki Müslümanları saf dışı bırakan vatandaşlık yasası değişikliğinin parlamentonun alt kanadında kabul edildiği belirtildi.
BENZERİ OLMAYAN ŞİDDET EYLEMLERİ
Myanmar’daki Müslümanlara gelince, 750 bin Arakanlı Müslümanın, cinayet, tecavüz ve evleri yıkmakla suçlanan “güvenlik güçleri” tarafından benzeri görülmemiş şiddet eylemleriyle Bangladeş’e sürüldüğü ifade edildi.
Avrupa Parlamentosu ve ABD’nin zaman zaman Doğu Türkistan’daki, Birleşmiş Milletler’inse Myanmar’daki insan hakları ihlallerini kınadığına yer verilen yazıda, giderek Çin’den daha fazla finansal kaynak almaya başlayan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Uygurlar konusunda ihtiyatlı kalmayı tercih ettiği belirtildi.
DÜNYANIN EN BÜYÜK İKİ PAZARI
Özellikle Çin ve Hindistan’ın Müslümanlara yönelik insan hakları ihlallerine Batılı güçlerin sağır kalmasının nedenini Le Monde, dünyanın en büyük iki pazarını gücendirmeme isteğine dayandırıyor.
Le Monde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır, Cezayir gibi Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerin bu “drama” karşı ilgisizliğinin “daha sorunlu” yorumu yapıyor.
Arap ülkelerinin kendileri gibi Müslüman Sünni olan Uygurlar, Hindistanlı Müslümanlar ve Arakanlılar ile dayanışma eksikliğinin “Ekonomik hesaplardan kaynaklanıyor olabileceği” belirtiliyor. Yazıda, bu ülkelerin Çin ile ekonomik bağlantılarına vurgu yapılıyor.
ELEŞTİRİLERDEN KORKUYORLAR
Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin, zulme uğrayan Müslümanlarla dayanışma içine girdikleri takdirde, kendi ülkelerindeki azınlıkların durumuna dair eleştirilere maruz kalabileceği ve değerlendirmesinde bulunuyor.
Yazı, “İnsan hakları bölünemez ve Müslüman azınlıklar yalnızca kendi dininden olanların değil, bu değerleri savunduğunu söyleyen tüm devletlerin, insan haklarına saygısını garanti eden tüm uluslararası kuruluşların korumasına güvenmelidir” ifadeleriyle son buluyor.
[BoldMedya] 18.1.2020
15 Temmuz’un ardından gazetecileri hapse attıran ‘borsa’ savcısı İsmet Bozkurt meslekten atıldı
HSK, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca ‘Fetö Borsası’ kurdukları iddiasıyla haklarında iddianame hazırlanan savcı İsmet Bozkurt ve Lüfti Karabacak’ın meslekten atılmasına karar verdi.
BOLD – İstanbul Adliyesi’ndeki ‘Fetö Borsası’ soruşturması kapsamında açığa alınan Cumhuriyet savcıları Lütfi Karabacak ve İsmet Bozkurt’un Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) 2. Dairesi’nce meslekten çıkarılmalarına karar verildi.
KARAR HSK KANUNU MADDE 69’A GÖRE ALINDI
Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre Bozkurt ve Karabacak 10 Aralık 2019’da HSK’ca açığa alınmıştı. Daire verdiği kararı HSK Kanunu madde 69’un son fıkrasına dayandırdı.
Söz konusu madde şöyle: Disiplin cezasının uygulanmasını gerektiren fiil suç teşkil etmezse ve hükümlülüğü gerektirmezse bile mesleğin şeref ve onurunu, memuriyet nüfus ve itibarını bozacak nitelikte görüldüğü takdirde meslekten çıkarma cezası verilir.
KESİNLEŞİNCEYE KADAR AÇIKTA KALACAKLAR
Ayrıca 2. Daire, karar kesinleşinceye kadar iki savcının açıkta kalmaya devam etmesini de kararlaştırdı.
Bozkurt’un ve Karabacak’ın sorumluluklarında olmayan soruşturmalar hakkında sorgulamalar yaptığı, edindikleri bilgileri paylaştığı ve maddi menfaat temin ettiği iddia ediliyor.
RÜŞVET, GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA İLE 28 YILA KADAR HAPİS TALEBİ
Sanık iki savcının, ‘rüşvet’, ‘görevi kötüye kullanma’, ‘nüfuz ticareti’, ‘göreve ilişkin sırrın açıklanması’ ve ‘gizliliğin ihlali’ suçlarından 7 yıl 10 aydan 28 yıl 6 aya kadar hapsi isteniyor.
GAZETECİLER ONUN İMZASIYLA 3,5 YILDIR HAPİSTE
Öte yandan sanıklardan İsmet Bozkurt, Zaman yönetici ve yazarları hakkında iddianame düzenleyen, Ali Ünal ve Mustafa Ünal gibi gazetecilerin 3,5 senedir hapis yatmasına yol açan davalara imza atan savcı olarak biliniyor.
[BoldMedya] 18.1.2020
BOLD – İstanbul Adliyesi’ndeki ‘Fetö Borsası’ soruşturması kapsamında açığa alınan Cumhuriyet savcıları Lütfi Karabacak ve İsmet Bozkurt’un Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) 2. Dairesi’nce meslekten çıkarılmalarına karar verildi.
KARAR HSK KANUNU MADDE 69’A GÖRE ALINDI
Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre Bozkurt ve Karabacak 10 Aralık 2019’da HSK’ca açığa alınmıştı. Daire verdiği kararı HSK Kanunu madde 69’un son fıkrasına dayandırdı.
Söz konusu madde şöyle: Disiplin cezasının uygulanmasını gerektiren fiil suç teşkil etmezse ve hükümlülüğü gerektirmezse bile mesleğin şeref ve onurunu, memuriyet nüfus ve itibarını bozacak nitelikte görüldüğü takdirde meslekten çıkarma cezası verilir.
KESİNLEŞİNCEYE KADAR AÇIKTA KALACAKLAR
Ayrıca 2. Daire, karar kesinleşinceye kadar iki savcının açıkta kalmaya devam etmesini de kararlaştırdı.
Bozkurt’un ve Karabacak’ın sorumluluklarında olmayan soruşturmalar hakkında sorgulamalar yaptığı, edindikleri bilgileri paylaştığı ve maddi menfaat temin ettiği iddia ediliyor.
RÜŞVET, GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA İLE 28 YILA KADAR HAPİS TALEBİ
Sanık iki savcının, ‘rüşvet’, ‘görevi kötüye kullanma’, ‘nüfuz ticareti’, ‘göreve ilişkin sırrın açıklanması’ ve ‘gizliliğin ihlali’ suçlarından 7 yıl 10 aydan 28 yıl 6 aya kadar hapsi isteniyor.
GAZETECİLER ONUN İMZASIYLA 3,5 YILDIR HAPİSTE
Öte yandan sanıklardan İsmet Bozkurt, Zaman yönetici ve yazarları hakkında iddianame düzenleyen, Ali Ünal ve Mustafa Ünal gibi gazetecilerin 3,5 senedir hapis yatmasına yol açan davalara imza atan savcı olarak biliniyor.
[BoldMedya] 18.1.2020
KHK zulmü ve Türkiye gerçekleri ‘Babil’de
Star’da yayınlanmaya başlayan Babil dizisi bir anda ülke gündemine oturdu.
15 Temmuz sonrası OHAL döneminde yayınlanan KHK’ların ortaya çıkardığı aile dramları Babil’de konu ediliyor.
Dizide, KHK ile üniversitedeki işinden atılmış bir baba (Halit Ergenç), çocuğunun tedavi masraflarını bulmaya çalışıyor.
Pasaportu iptal edilen iktisatçı akademisyen baba yurt dışına çıkamadığını, bankadaki parasına devletin el koyduğunu vurguluyor.
Banka işlemleri yapamayan, iş bulamayan, sosyal ölüme terk edilen, bu sebeple çaresizlik içinde evladının tedavisi için her yolu deneyen KHK mağduru babanın mücadelesini konu alan dizi, ülke gerçeklerini yansıtıyor.
15 Temmuz sonrası OHAL döneminde yayınlanan KHK’ların ortaya çıkardığı aile dramları Babil’de konu ediliyor.
Dizide, KHK ile üniversitedeki işinden atılmış bir baba (Halit Ergenç), çocuğunun tedavi masraflarını bulmaya çalışıyor.
Pasaportu iptal edilen iktisatçı akademisyen baba yurt dışına çıkamadığını, bankadaki parasına devletin el koyduğunu vurguluyor.
Banka işlemleri yapamayan, iş bulamayan, sosyal ölüme terk edilen, bu sebeple çaresizlik içinde evladının tedavisi için her yolu deneyen KHK mağduru babanın mücadelesini konu alan dizi, ülke gerçeklerini yansıtıyor.
[Tr724] 18.1.2020KHK zulmü #Babil'de— Tr724 (@Tr724) January 18, 2020
Banka işlemleri yapamayan, iş bulamayan, sosyal ölüme terk edilen, bu sebeple çaresizlik içinde evladının tedavisi için her yolu deneyen KHK'lı bir babanın mücadelesini konu alan dizi ülke gerçeklerini yansıtıyorhttps://t.co/jHcgORM8VR pic.twitter.com/FAzJpm1UaA
2019’da birçok kişi kaçırıldı, en az 61 kişiye ajanlık dayatıldı
İHD 2019 yılı içerisinde kaçırma, zorla ifade alma ve ajanlaştırma gibi vakalara dair hazırladığı raporunu paylaştı. Rapora göre en az 61 kişiye ajanlık dayatıldı.
KRONOS -18 Ocak 2020
İnsan Hakları Derneği (İHD), baskı ve tehdit yöntemleriyle ifade alma, mülakat yapma, ajanlaştırma ve kaçırma olaylarıyla ilgili hazırladığı raporunu yayımladı.
“2019 Yılı Baskı ve Tehdit Yöntemleriyle İfade Alma, Mülakat Yapma, Ajanlaştırma ve Kaçırma Olaylarıyla İlgili Özel Rapor” başlıklı raporda 2019 yılı içerisinde 61 kişiye ajanlık dayatıldığı belirtiliyor.
Bu gerekçeyle İHD’nin farklı merkezlerine yapılan başvurulara dair bilgi verilirken, 13 kişinin kaçırılarak ajanlık teklifine ve tehdidine maruz kaldığı, bu kişilerin resmi işlem yapılmadan serbest bırakıldıkları aktarılıyor.
61 KİŞİYE AJANLIK TEHDİDİ
61 kişinin ise gözaltında ve gözaltı yerleri dışında ajanlık teklifine ve tehdidine maruz kaldığı, 5 kişinin de hapishanede iken savcı ya da diğer güvenlik görevlilerince ajanlık teklifine zorlandığı kaydediliyor.
İHD’ye göre yaşanan olaylar çok daha fazla ancak mağdurlar savcılığa ve İHD’ye başvuru yapmaktan çekiniyor. Raporda İHD’ye yapılan başvurulara dair şu not yer alıyor:
“Başvurulara bakıldığında, genelde öğrencilere, siyasi parti üyelerine, basın emekçilerine ve hapishanede görüşçü olan aile üyelerine karşı bu baskı yöntemlerinin uygulandığını görmekteyiz.
İstihbarat ve terörle mücadele görevlileri kişileri tehdit edip özel hayatlarındaki bilgileri de bildiklerinden hassas oldukları konularda yardım edecekleri vaadiyle psikolojik işkence yapmaktadırlar.
Kişileri tutuklanmakla, kaçırılmakla, ölümle veya işkenceyle tehdit etmekte, peşlerini bırakmayacaklarını söyleyerek de yasa dışı ajanlığa zorlamaktadırlar. Kimi zaman bu daha da öteye geçmekte, kişiler kaçırılarak aylarca nerede olduklarını bilmeden fiziki ve psikolojik işkenceye maruz kalmaktadırlar.
13 Haziran 2019 tarihli duruşmasında 6 ay boyunca gördüğü işkenceyi tüm detaylarıyla anlatan Ayten Öztürk bunlardan yalnızca bir tanesidir.”
ETKİLİ ARAŞTIRMA YAPILMADI
Raporda ayrıca 2019 yılı Şubat ayı içerisinde Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz’ın kaçırıldığı hatırlatılıyor.
Mağdurların aileleri tarafından yapılan suç duyurularında etkili bir araştırmanın yapılmadığı belirtilirken, yaşanan hak ihlallerine dikkat çekiliyor.
6 Ağustos 2019 tarihinde zorla kaybedildiği ileri sürülen Yusuf Bilge Tunç ile ilgili ise halen bir haber veya bilgi olmadığı belirtiliyor.
‘FAİLLER DEVLET KORUMASINDAN ÇIKARILMALI’
Raporun sonuç ve öneriler kısmında Cumhuriyet savcılarının bu ve benzer durumlara karşı sessiz kalmaması gerektiği vurgulanırken, “Şikayetleri etkili bir biçimde soruşturmalı ve failler tespit edilerek devlet korumasından çıkarılarak yargılanmalıdır” deniliyor.
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun kolluğun denetlenmesine yönelik olarak bir alt komisyon kurması ve başvuruları değerlendirmesi de raporda not ediliyor.
Kolluk Gözetim Komisyonu’nun çalışmaya başlaması durumunda raporda belirtilen ihlallerle ilgili etkili faaliyetler yürütmesi istenirken, TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’nun da alt komisyon kurarak istihbarat örgütlerinin yasa dışı faaliyetleri konusunda araştırma yapması talebi dillendiriliyor.
[Kronos.News] 18.1.2020
KRONOS -18 Ocak 2020
İnsan Hakları Derneği (İHD), baskı ve tehdit yöntemleriyle ifade alma, mülakat yapma, ajanlaştırma ve kaçırma olaylarıyla ilgili hazırladığı raporunu yayımladı.
“2019 Yılı Baskı ve Tehdit Yöntemleriyle İfade Alma, Mülakat Yapma, Ajanlaştırma ve Kaçırma Olaylarıyla İlgili Özel Rapor” başlıklı raporda 2019 yılı içerisinde 61 kişiye ajanlık dayatıldığı belirtiliyor.
Bu gerekçeyle İHD’nin farklı merkezlerine yapılan başvurulara dair bilgi verilirken, 13 kişinin kaçırılarak ajanlık teklifine ve tehdidine maruz kaldığı, bu kişilerin resmi işlem yapılmadan serbest bırakıldıkları aktarılıyor.
61 KİŞİYE AJANLIK TEHDİDİ
61 kişinin ise gözaltında ve gözaltı yerleri dışında ajanlık teklifine ve tehdidine maruz kaldığı, 5 kişinin de hapishanede iken savcı ya da diğer güvenlik görevlilerince ajanlık teklifine zorlandığı kaydediliyor.
İHD’ye göre yaşanan olaylar çok daha fazla ancak mağdurlar savcılığa ve İHD’ye başvuru yapmaktan çekiniyor. Raporda İHD’ye yapılan başvurulara dair şu not yer alıyor:
“Başvurulara bakıldığında, genelde öğrencilere, siyasi parti üyelerine, basın emekçilerine ve hapishanede görüşçü olan aile üyelerine karşı bu baskı yöntemlerinin uygulandığını görmekteyiz.
İstihbarat ve terörle mücadele görevlileri kişileri tehdit edip özel hayatlarındaki bilgileri de bildiklerinden hassas oldukları konularda yardım edecekleri vaadiyle psikolojik işkence yapmaktadırlar.
Kişileri tutuklanmakla, kaçırılmakla, ölümle veya işkenceyle tehdit etmekte, peşlerini bırakmayacaklarını söyleyerek de yasa dışı ajanlığa zorlamaktadırlar. Kimi zaman bu daha da öteye geçmekte, kişiler kaçırılarak aylarca nerede olduklarını bilmeden fiziki ve psikolojik işkenceye maruz kalmaktadırlar.
13 Haziran 2019 tarihli duruşmasında 6 ay boyunca gördüğü işkenceyi tüm detaylarıyla anlatan Ayten Öztürk bunlardan yalnızca bir tanesidir.”
ETKİLİ ARAŞTIRMA YAPILMADI
Raporda ayrıca 2019 yılı Şubat ayı içerisinde Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz’ın kaçırıldığı hatırlatılıyor.
Mağdurların aileleri tarafından yapılan suç duyurularında etkili bir araştırmanın yapılmadığı belirtilirken, yaşanan hak ihlallerine dikkat çekiliyor.
6 Ağustos 2019 tarihinde zorla kaybedildiği ileri sürülen Yusuf Bilge Tunç ile ilgili ise halen bir haber veya bilgi olmadığı belirtiliyor.
‘FAİLLER DEVLET KORUMASINDAN ÇIKARILMALI’
Raporun sonuç ve öneriler kısmında Cumhuriyet savcılarının bu ve benzer durumlara karşı sessiz kalmaması gerektiği vurgulanırken, “Şikayetleri etkili bir biçimde soruşturmalı ve failler tespit edilerek devlet korumasından çıkarılarak yargılanmalıdır” deniliyor.
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun kolluğun denetlenmesine yönelik olarak bir alt komisyon kurması ve başvuruları değerlendirmesi de raporda not ediliyor.
Kolluk Gözetim Komisyonu’nun çalışmaya başlaması durumunda raporda belirtilen ihlallerle ilgili etkili faaliyetler yürütmesi istenirken, TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’nun da alt komisyon kurarak istihbarat örgütlerinin yasa dışı faaliyetleri konusunda araştırma yapması talebi dillendiriliyor.
[Kronos.News] 18.1.2020
Hakan Şükür şike sürecini anlattı: “Aziz Yıldırım bu olaylarda onun da parmağının olduğunu biliyor!”
Hakan Şükür şike süreci ile ilgili gelen sorulara cevap verdi. Şike’nin 58. maddesinin değişmesine karşı çıktığını belirten efsane isim, sürecin kendisini partiden kopardığını anlattı. Fenerbahçe’yi korumaya çalıştığını kaydetti.
BOLD – Milli Takımın efsane kaptanı Hakan Şükür, Youtube kanalı üzerinden gündeme dair açıklamalarda bulundu. Şike dönemi ile ilgili sorulara da cevap veren Şükür, şike yasasının nasıl değiştiğini anlattı. Ve bu yasayı anlatmayı kabul etmediği için daha o dönemde kendisini partiden kopardığını aktardı. Kendisini takip eden 50 bin kişinin sorularını yanıt veren Hakan Şükür’ün açıklamaları şöyle:
KORKU İMPARATORLUĞU KİŞİLER SEMBOLLER ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR
Birileri yanlış yaptıysa bunu bir toptancılıkla, onunla daha önce fotoğrafı olmuş, gözükmüş, devletin müsaade ettiği organizasyonlarına katılmış insanların suçlu olarak addedilmesi doğru değil. Suçun ispat edilmesi gerekirken suçsuzluğun ispat edilmesi gereken bir dönemdeyiz. Ama korku imparatorluğu kişiler üzerinden semboller üzerinden yürütülüyor. Hukuk üzerinden gidilse her şey ortaya çıkacak. Ama kimse sesini çıkaramaz, çıkarınca ne olduğunu biliyorsunuz.
NİYE KONUŞMUYORSUN DİYENLER OLDU?
Şike olayına hep beraber şahitlik ettik. Mecliste fezlekeler geldi. Hummalı çalışmalar oldu. ‘Siz yapın yapacağınızı gerekirse biz yasa çıkartırız’ diyen bir sistem var Türkiye’de. 58. maddenin değişmesini Fenerbahçeliler istemiyordu. Bu konuda çok etkisiz kaldığımı Galatasaraylılar, Trabzonlular milletvekili kimliğim ile bana çok söylediler. Hatta ağır hakaretlerle ‘niye konuşmuyorsun, sende bir şey söylesene’ diyen oldu. Öyle şeyler oluyor ki muhalefet iktidar hepsi bir arada hareket ediyor. Tek bir parti o zaman BDP idi şimdi HDP buna meclisin karışmamasını istiyordu. Süreçte kimin parmağı var, kimin yok bilmiyorum. Bugüne baktığınızda Türkiye’de kim güçlü ise sistem kimin elindeyse onun parmağı var gözüküyor. Bununla ilgili düşüncelerimi ileride anlatırım nereye varır nereye gider bilmiyorum.
EĞER BİR ADİLİK VARSA BU TÜRKİYE ŞARTLARINDA ÇÖZÜLMEZ
Eğer bir adilik yapılmışsa bu durum Türkiye’nin bu hukuk şartlarında çözülecek bir iş değil. Türkiye’de kişiler ceza almadı. Bunlar çeşitli düzenlemelerle zaman aşımına uğrasın diye gidiyor. Türkiye’de bir çok şey kapanabilir. Uluslararası camiada çok güçlü isimler alınan 2 senelik cezanın karşılığını alamıyorlar. Ceza niye alırsınız bir suç işlerseniz alırsınız. Eğer bir suç işlemediyseniz bu cezanın bir tanzim hakkı vardır. Elinizdeki bütün delillerle bunu savunursunuz. Ondan önce orada burada bir şeyleri halletmişsinizdir. Ancak Uluslararası alanda ben onu verdim. Sesini çıkarma gibi bir durum var.
BEN FENERBAHÇE’Yİ KORUMAYA ÇALIŞTIM
Ben Fenerbahçe’yi korumaya çalıştım. 58. madde değiştiği gün, Federasyon başkanı değiştiği gün. Bugün Hürriyet gazetesi sahibi bir atanmış, bir başkanın yönlendirilmesiyle siyasi erkin isteği ile 58. madde değişti. Değiştiği gün UEFA eline ulaşmış delillere göre başka hiç bir şeye bakmadan kendine göre karar vermişti zaten. Ondan sonra CAS davası vs. bir sürü şey oldu.
FENERBAHÇE 58. MADDENİN DEĞİŞMESİN İSTEMEDİ
Fenerbahçelilerin, Fenerbahçe başkanının cezaevinde ziyarette söylediği, mektupla kamuoyuna duyurduğu ‘Biz bu maddenin değişmesini istemiyoruz. Biz kendimizi anlatacağız” ifadeleriyle bunu istemediğini biliyorum. İstememesini de haklı olarak görüyorum. Tribünde açtıkları ‘Can Bartuların takımı 58. madde değişsin istemiyoruz’ pankartıydı. Bu madde şike yapan takımların küme düşme maddesiydi. Onu değiştirip sezon içinde de play-off oynandı.
YASAYI ANLATMAYA YANAŞMAMAM BENİ PARTİDEN KOPARMIŞTI
Meclisten geçen yasanın benim tarafımdan anlatılması istendiğinde benim buna yanaşmamam beni zaten partiden koparmıştı. Çok ciddi kavgalar etmiştim. Siyasi partimizin liderinin damadını mahkemeye vermiştim. Kimsenin haberi olmadı, arka kapıdan aldılar çıkardılar arkadaşı. Sanırım Aziz Yıldırım bu olaylarda onun da parmağının olduğunu biliyor. Veya onu o şekilde kullandı ki sonra iş değişti.
SEN GÜVENİLİR İNSANSIN ŞİKE YASASINI SEN KONUŞ
Ben kendi adıma onurlu bir iş yaptığımı düşünüyorum. Tuzluk kim siz düşünün. Şike yasasında benim elime metin verip kürsüden konuşmamı isteyen zihniyet şunu söyledi bana. ‘Sen güvenilir insansın toplum seni çok seviyor. Sen Galatasaraylısın Galatasaraylılar seni çok seviyor. Bunu sen konuşursan hem Trabzonluların hem de Fenerbahçelilerin vicdanında bu kabul olur.”
BU İLLEGAL İSE BEN NİYE SÖYLÜYORUM
Bende dedim ki “ Bu illegal bir şey mi ki ben söyleyince kabul olacak. Veya illegal ise ben niye söylüyorum. Benim Güvenirliliğimi neden kullanıyorsunuz? Sayın Abdullah Gül, beni aramadınız mı ? Veto ettiğiniz şike yasasından önce hukukçularınıza inceleteceğiniz bu yasa öncesinde size milletvekillerinin getirdiği imzalı bu yasa meclisten geçmesin kağıdını ‘Hakan’da böyle düşünüyor’ dediklerinde benim ismimi görmediğiniz için beni aramadınız mı? Çıkın söyleyin. Suat Kılıç o listede adın var mı senin? Bu yasanın geçmemesini isteyenler listesinde. Benim imzam yok bende aynı düşünüyorum senle hemen gideyim patrona söyleyeyim dediğinde ne yapmak istiyordunuz? Orada imzam olsa söz uçar yazı kalır. Ben kamu vicdanının ve yargının işine karışmamak için ne olduğunu bilmiyorum. Fenerbahçeli arkadaşlarıma da inanmak istiyorum. Hapishane ziyaretlerimdeki konuşmalarıma inanmak istiyorum. Ortada herkesin gözü önünde olan şeyler var. Ne yapabilirsiniz.?
BAŞBAKAN’IN ‘KİŞİLER VE KURUMLAR AYRILSIN’ DEDİĞİNİ NE ÇABUK UNUTTUNUZ
Meclise 11 haziranda girmişsiniz. Meclise daha girmeden spor dünyası böyle bir olayla çalkalanıyor. Ne yaparsınız? Herkes sizi bu manada kullanmak istiyor. İllegal ya da legal arada sessiz kalırsınız. Başbakan’ın kişiler ve kurumlar ayrılsın dediğini Aziz Yıldırım’ın buna itiraz ettiğini ne çabuk unuttunuz. Üç gün önce ne konuşuyordu başkanlar. Daha fazla ileri gidemezler talimatı alır susarlar.
[BoldMedya] 18.1.2020
BOLD – Milli Takımın efsane kaptanı Hakan Şükür, Youtube kanalı üzerinden gündeme dair açıklamalarda bulundu. Şike dönemi ile ilgili sorulara da cevap veren Şükür, şike yasasının nasıl değiştiğini anlattı. Ve bu yasayı anlatmayı kabul etmediği için daha o dönemde kendisini partiden kopardığını aktardı. Kendisini takip eden 50 bin kişinin sorularını yanıt veren Hakan Şükür’ün açıklamaları şöyle:
KORKU İMPARATORLUĞU KİŞİLER SEMBOLLER ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR
Birileri yanlış yaptıysa bunu bir toptancılıkla, onunla daha önce fotoğrafı olmuş, gözükmüş, devletin müsaade ettiği organizasyonlarına katılmış insanların suçlu olarak addedilmesi doğru değil. Suçun ispat edilmesi gerekirken suçsuzluğun ispat edilmesi gereken bir dönemdeyiz. Ama korku imparatorluğu kişiler üzerinden semboller üzerinden yürütülüyor. Hukuk üzerinden gidilse her şey ortaya çıkacak. Ama kimse sesini çıkaramaz, çıkarınca ne olduğunu biliyorsunuz.
NİYE KONUŞMUYORSUN DİYENLER OLDU?
Şike olayına hep beraber şahitlik ettik. Mecliste fezlekeler geldi. Hummalı çalışmalar oldu. ‘Siz yapın yapacağınızı gerekirse biz yasa çıkartırız’ diyen bir sistem var Türkiye’de. 58. maddenin değişmesini Fenerbahçeliler istemiyordu. Bu konuda çok etkisiz kaldığımı Galatasaraylılar, Trabzonlular milletvekili kimliğim ile bana çok söylediler. Hatta ağır hakaretlerle ‘niye konuşmuyorsun, sende bir şey söylesene’ diyen oldu. Öyle şeyler oluyor ki muhalefet iktidar hepsi bir arada hareket ediyor. Tek bir parti o zaman BDP idi şimdi HDP buna meclisin karışmamasını istiyordu. Süreçte kimin parmağı var, kimin yok bilmiyorum. Bugüne baktığınızda Türkiye’de kim güçlü ise sistem kimin elindeyse onun parmağı var gözüküyor. Bununla ilgili düşüncelerimi ileride anlatırım nereye varır nereye gider bilmiyorum.
EĞER BİR ADİLİK VARSA BU TÜRKİYE ŞARTLARINDA ÇÖZÜLMEZ
Eğer bir adilik yapılmışsa bu durum Türkiye’nin bu hukuk şartlarında çözülecek bir iş değil. Türkiye’de kişiler ceza almadı. Bunlar çeşitli düzenlemelerle zaman aşımına uğrasın diye gidiyor. Türkiye’de bir çok şey kapanabilir. Uluslararası camiada çok güçlü isimler alınan 2 senelik cezanın karşılığını alamıyorlar. Ceza niye alırsınız bir suç işlerseniz alırsınız. Eğer bir suç işlemediyseniz bu cezanın bir tanzim hakkı vardır. Elinizdeki bütün delillerle bunu savunursunuz. Ondan önce orada burada bir şeyleri halletmişsinizdir. Ancak Uluslararası alanda ben onu verdim. Sesini çıkarma gibi bir durum var.
BEN FENERBAHÇE’Yİ KORUMAYA ÇALIŞTIM
Ben Fenerbahçe’yi korumaya çalıştım. 58. madde değiştiği gün, Federasyon başkanı değiştiği gün. Bugün Hürriyet gazetesi sahibi bir atanmış, bir başkanın yönlendirilmesiyle siyasi erkin isteği ile 58. madde değişti. Değiştiği gün UEFA eline ulaşmış delillere göre başka hiç bir şeye bakmadan kendine göre karar vermişti zaten. Ondan sonra CAS davası vs. bir sürü şey oldu.
FENERBAHÇE 58. MADDENİN DEĞİŞMESİN İSTEMEDİ
Fenerbahçelilerin, Fenerbahçe başkanının cezaevinde ziyarette söylediği, mektupla kamuoyuna duyurduğu ‘Biz bu maddenin değişmesini istemiyoruz. Biz kendimizi anlatacağız” ifadeleriyle bunu istemediğini biliyorum. İstememesini de haklı olarak görüyorum. Tribünde açtıkları ‘Can Bartuların takımı 58. madde değişsin istemiyoruz’ pankartıydı. Bu madde şike yapan takımların küme düşme maddesiydi. Onu değiştirip sezon içinde de play-off oynandı.
YASAYI ANLATMAYA YANAŞMAMAM BENİ PARTİDEN KOPARMIŞTI
Meclisten geçen yasanın benim tarafımdan anlatılması istendiğinde benim buna yanaşmamam beni zaten partiden koparmıştı. Çok ciddi kavgalar etmiştim. Siyasi partimizin liderinin damadını mahkemeye vermiştim. Kimsenin haberi olmadı, arka kapıdan aldılar çıkardılar arkadaşı. Sanırım Aziz Yıldırım bu olaylarda onun da parmağının olduğunu biliyor. Veya onu o şekilde kullandı ki sonra iş değişti.
SEN GÜVENİLİR İNSANSIN ŞİKE YASASINI SEN KONUŞ
Ben kendi adıma onurlu bir iş yaptığımı düşünüyorum. Tuzluk kim siz düşünün. Şike yasasında benim elime metin verip kürsüden konuşmamı isteyen zihniyet şunu söyledi bana. ‘Sen güvenilir insansın toplum seni çok seviyor. Sen Galatasaraylısın Galatasaraylılar seni çok seviyor. Bunu sen konuşursan hem Trabzonluların hem de Fenerbahçelilerin vicdanında bu kabul olur.”
BU İLLEGAL İSE BEN NİYE SÖYLÜYORUM
Bende dedim ki “ Bu illegal bir şey mi ki ben söyleyince kabul olacak. Veya illegal ise ben niye söylüyorum. Benim Güvenirliliğimi neden kullanıyorsunuz? Sayın Abdullah Gül, beni aramadınız mı ? Veto ettiğiniz şike yasasından önce hukukçularınıza inceleteceğiniz bu yasa öncesinde size milletvekillerinin getirdiği imzalı bu yasa meclisten geçmesin kağıdını ‘Hakan’da böyle düşünüyor’ dediklerinde benim ismimi görmediğiniz için beni aramadınız mı? Çıkın söyleyin. Suat Kılıç o listede adın var mı senin? Bu yasanın geçmemesini isteyenler listesinde. Benim imzam yok bende aynı düşünüyorum senle hemen gideyim patrona söyleyeyim dediğinde ne yapmak istiyordunuz? Orada imzam olsa söz uçar yazı kalır. Ben kamu vicdanının ve yargının işine karışmamak için ne olduğunu bilmiyorum. Fenerbahçeli arkadaşlarıma da inanmak istiyorum. Hapishane ziyaretlerimdeki konuşmalarıma inanmak istiyorum. Ortada herkesin gözü önünde olan şeyler var. Ne yapabilirsiniz.?
BAŞBAKAN’IN ‘KİŞİLER VE KURUMLAR AYRILSIN’ DEDİĞİNİ NE ÇABUK UNUTTUNUZ
Meclise 11 haziranda girmişsiniz. Meclise daha girmeden spor dünyası böyle bir olayla çalkalanıyor. Ne yaparsınız? Herkes sizi bu manada kullanmak istiyor. İllegal ya da legal arada sessiz kalırsınız. Başbakan’ın kişiler ve kurumlar ayrılsın dediğini Aziz Yıldırım’ın buna itiraz ettiğini ne çabuk unuttunuz. Üç gün önce ne konuşuyordu başkanlar. Daha fazla ileri gidemezler talimatı alır susarlar.
[BoldMedya] 18.1.2020
Görevdeki hakim konuştu: Bize ‘ya itaat ya ölüm’ deniliyor!
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Hakim ve savcılar bizden emir almıyor” dese de Oda TV’nin yayınladığı bir haber yargıda yaşananları gözler önüne serdi. Görevdeki bir hakim, “Bize ya itaat ya ölüm deniliyor” ifadelerini kullandı. İşte o çarpıcı açıklamalar… BOLD
[BoldMedya] 18.1.2020
[BoldMedya] 18.1.2020
Sürgün Albay işkenceleri anlattı: Özel hazırlanmış işkence odaları var
Sürgün Albay Hüseyin Demirtaş, 15 Temmuz sürecinde Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şubede gördüğü işkenceleri anlattı. Ahmet Nesin’in YouTube kanalına konuk olan Albay Demirtaş, “Özel hazırlanmış işkence odaları var. Makatınıza cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar.” ifadelerini kullandı.
Hüseyin Demirtaş’ın açıklamaları şöyle: “Yurt dışındasınız. Genelkurmay’dan arayıp sizi üç günlük toplantı için çağırıyorlar. Aldığınız askeri terbiye gereği uçağa atlayıp dönüyorsunuz. Genelkurmay’a gidiyorsunuz. Sizi orada Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı infaz timi bekliyor. Genelkurmay’da, ‘Sizinli görüşmek isteyen biri var’ diyerek aşağıya gönderiyorlar. Toplantıya gireceğinizi sanıyorsunuz. Ancak infaz timi sizi görünce hemen kelepçeliyor. Ardından Ankara Emniyet Mütürlüğü’nde TEM ya da KOM şubeye götürüyorlar. Oralarda özel hazırlanmış işkence odaları var. Oralarda işkence ediyorlar. Makata cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar. Karşınızdaki tahtaya isimler yazıp ‘bunların terörist olduğunu söyleyeceksin’ diyorlar. O günlerde gözaltı süresinin 30 gün olmasının nedeni de işkenceydi. İşkence nedeniyle oluşan izlerin kaybolması için gözaltı süresini 30 gündü.”
[TR724] 18.1.2020
Hüseyin Demirtaş’ın açıklamaları şöyle: “Yurt dışındasınız. Genelkurmay’dan arayıp sizi üç günlük toplantı için çağırıyorlar. Aldığınız askeri terbiye gereği uçağa atlayıp dönüyorsunuz. Genelkurmay’a gidiyorsunuz. Sizi orada Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı infaz timi bekliyor. Genelkurmay’da, ‘Sizinli görüşmek isteyen biri var’ diyerek aşağıya gönderiyorlar. Toplantıya gireceğinizi sanıyorsunuz. Ancak infaz timi sizi görünce hemen kelepçeliyor. Ardından Ankara Emniyet Mütürlüğü’nde TEM ya da KOM şubeye götürüyorlar. Oralarda özel hazırlanmış işkence odaları var. Oralarda işkence ediyorlar. Makata cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar. Karşınızdaki tahtaya isimler yazıp ‘bunların terörist olduğunu söyleyeceksin’ diyorlar. O günlerde gözaltı süresinin 30 gün olmasının nedeni de işkenceydi. İşkence nedeniyle oluşan izlerin kaybolması için gözaltı süresini 30 gündü.”
Albay Hüseyin Demirtaş 15 Temmuz sürecinde Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şubede gördüğü işkenceleri anlattı.— İşkence Raporu (@iskenceraporu) January 17, 2020
"Özel hazırlanmış odalarda işkence yapıyorlar. Makatınıza cop sokuyorlar, bağırsaklarınızı patlatıyorlar. İnsanlara iftira atmanız için baskı yapıyorlar."#işkenceraporu pic.twitter.com/Zu1HoPcxHH
[TR724] 18.1.2020
‘Sadece kendi eşim için değil, herkes için adalet istiyorum’ [Selahattin Sevi]
KHK ile ihraç edilen polis memuru eşi tutuklanınca iki çocukla bir başına kalan Buket İncir, "Yaşadığım acıyı ben ve çocuklarım biliyorum." diyor. Adalet arayışına KHK'lı Cemal Yıldırım ve Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ile sokakta devam eden İncir, "Hep birlikte güzel günler göreceğiz." ifadelerini kullanıyor.
KHK’lı Cemal Yıldırım ve Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ile birlikte Ankara’da yapılan eylemlerle sesini duyurmaya çalışan Buket İncir (32), “Hiç kimse duymuyor sesimizi, konuşmaya kalkıştığımız zaman bir şekilde engelleniyoruz, ama susmayacağım.” sözleriyle tanındı.
Kendini, “15 Temmuz 2016 gecesinden sonra değişen, alt üst olan hayatlardan sadece biri” olarak gören İncir, “Çünkü yaşadığım acıyı, çocuklarımın yaşadığı acıyı bir tek ben biliyorum. İki çocuğumla beraber, yüzlerce çocuğun yaşadığı acıyı ben biliyorum. Şu an kaç kanserli hasta hapishanede tedavi olamıyor, kaç cenaze çıktı içeriden ama hiç kimse bilmiyor ve bunlar basına yansıtılmıyor.” ifadelerini kullanıyor.
“Baştan beri hep savunduğum buydu, susup kabullenmek değil. Suçlu insanın sesi çıkmaz, biz tam tersine haykırmalıyız, yapılanları ve yaşadıklarımızı duyurmalıyız.” diyen ve adalet arayışına sokakta devam eden iki çocuk annesi Buket İncir son üç buçuk yılda yaşadıklarını Kronos‘a anlattı.
Sizin için süreç nasıl başladı? Biraz anlatır mısınız?
Komiser yardımcısı olan eşim, 15 Temmuz akşamı yaşanan olaylarda görev aldı. Geceden itibaren bir hafta gece-gündüz demeden görev yaptı. 22 Temmuz gecesi görevi başındayken telefon ile aranarak saat 02:00’da şubeye çağrıldı ve görevinden uzaklaştırıldı.
İlk tepkisi nasıl oldu?
Eve gelince ilk söylediği ilk cümle, “Ben mesleğime, görevime doyamadım ki!” oldu. Birçok meslektaşı gibi eşim de 12 yıl boyunca çok severek, her göreve koşarak giderek, Doğu’da çatışmalara katılarak görevini layıkıyla yerine getirdi. Açığa alınması yetmedi, 23 Temmuz 2016 günü 4 polisin gelip evden alıp götürmesi ile terör örgütü üyesi ilan edildi.
Eşinizin gözaltına alındığı o günü anlatır mısınız?
Eşim, akşam saat 19.00 civarı çocukları parka çıkarmıştı. Kapı çalınca onlar zannedip açtım ve karşımda 4 polisi görünce şaşırdım. Ben daha olayın ne olduğunu anlayamadan eve girdiler ve eşimi arattırıp eve çağırdılar. Eşimi aradım ve çocukları eve getirme polisler geldi diyebildim. Polisler telefonu elimden aldılar ve, geç içeri otur ve çıkma, dediler. 3 ve 7 yaşındaki çocuklarımın dışarıda yalnız kaldığını belirtim. Eşim gelince, onların yanına çıkabilir miyim, dediğimde çok katı bir şekilde, hiçbir yere çıkamazsın, geç içeri, dediler. Evde arama yapıldığı için ve ellerinde silahla evin içinde gezen polisler yüzünden çocuklarımı kapının dışında bıraktım. Parka gitmelerini, arkalarından geleceğimi söyledim. Akşamın bir saatinde 3 ve 7 yaşındaki çocuklarımı 3 saat sokakta bırakmak zorunda kaldım. Arama işlemi bitti, eşimi ve evdeki bütün materyalleri alarak evden çıktılar. Saat 22:00’de koşarak evden çıktım ve dışarıda yalnız kalan ve ağlayan çocuklarımı alıp eve döndüm.
SİVASLI BİR İŞÇİ AİLESİNİN OĞLUYDU, BAŞARILI BİR POLİS OLDU
Eşiniz nasıl bir aileden geliyordu, en son görevi komiserdi, daha önce nerelerde görev yapmıştı?
Eşim 1980 Sivas doğumlu. Rahmetli babası işçi, annesi ev hanımı. Liseden sonra Adana Polis Okulunda okudu. Önce Antep’te sonra Batman’da görev yaptı. Bu sırada komiserlik sınavına girdi, Diyarbakır’da eğitimine devam etti ve komiser yardımcısı oldu. Son 6 yıldır Çanakkale’deydi. Mesleğini hep severek yapıyordu, iş olsun diye yapmıyordu. Meslek hayatı boyunca ve bugüne kadar kimse Ahmet ile ilgili kötü söz etmedi. Çok sevecen, esprili ve sakindi. Hatta fazla sakin yapılı bir insandı. Çocuklarıyla çok ilgiliydi. Anne ve babasına da çok düşkündü. Evliliğimiz boyunca annesi ve babası bizimle yaşadı.
Tutuklanan eşiniz ne ile itham edildi?
Eşim basit bir tanık ifadesiyle gözaltına alındı ve tutuklandı. Sekiz ay sonra 2017 yılının mart ayında ilk kez mahkemeye çıktı. Mahkemeden bir hafta önce dosyasına ByLock eklendi. Böylece tahliye olması engellendi. Her üç-beş ayda bir mahkemeye çıktı. Beşinci mahkemede 24 Nisan 2018’de “örgüt üyeliği”nden 7 buçuk yıl hapis cezası aldı. İstinaf’ta onanan karar şu anda Yargıtay’da.
“TELEFONLAR YÜZÜME KAPANDI, YAŞADIĞIM EN ZOR GECE”
Eşinizin gözaltına alındığını ilk önce kimlerle paylaştınız, kimlere haber verdiniz?
Çocuklarımı uyutup olayın şokunu atlattıktan sonra telefon, tablet ne varsa her şeyi aldıkları için çıkıp komşudan eşimin ağabeyini aradım. Bu arama ile birlikte yakın çevremden ilk darbeyi yemiş oldum. Çünkü kendi de bir polis olan kaynım, eşimin yani öz kardeşinin gözaltına alındığını söylediğimde, “Beni arama, ortalık zaten karışık.” diyerek telefonu yüzüme kapattı. Başka kimseye ulaşma şansım olmadığı için eve döndüm ve geçirdiğim en zor geceyi yaşadım. 3 gün gözaltında kalan eşim 26 Temmuz günü mahkemeye çıktı. Adliye kapısında gün boyu buradan çıkacak ve evine dönecek umuduyla beklerken, eşim 3 kişinin beyanı ile terör örgütü üyesi olarak tutuklandı. O güne ait hatırlayabildiğim tek an, eşimin 2 polis arasında, çalışma arkadaşı olan 2 polis tarafından kelepçe takılmış bir şekilde adliyeden ayrılmasıydı. Ben o an o görüntüye ve yaşadığım strese dayanamayarak bayıldım ve eşim cezaevine giderken ben hastaneye götürüldüm.
Yakınlarınızın bu tavırları sonrasında da devam etti mi?
Evlilik hayatımız boyunca kayınvalidem ve kayınpederim ile birlikte yaşadık. Fakat eşim gözaltına alındığında onlar bizim yanımızda Çanakkale’de değil Sivas’talardı. Sonra da orada yaşadılar. İkisi de yaşlı ve ciddi rahatsızlıkları vardı. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz kayınvalidem oğlunu bir kez cezaevinde görebildi. İkinci gidişinde dizinde platin olduğu için ve ilgili kağıdı yanında olmadığı için görüşe almadılar. Gözyaşlarıyla eve döndü. Sivas uzun yol… Oğluna hasret gitti. 2018 kışında da kayınpederimi kaybettik. O da sadece iki kez Sivas’tan görüşe gelebilmişti. İkisinin vefatını da eşime ben haber vermek durumunda kaldım. Yıkıldı tabii, kolay değil. Ama kardeşleri eşimin cenazelerde bulunmasını istemedi. Eşimin yedi kardeşi var, biri yurt dışında. Maddi durumları da iyi ama hiçbirinden maalesef yakınlık göremedim. Bazen eşimi soruyorlardı, artık onu da sormuyorlar. Hatta bir kaynımın borcu vardı kardeşine, onu bile ödemedi. Tek başıma üstesinden gelmeye çalıştım bütün bu zorlukların. Tabii o günden sonra sırt çevirenler, bizden korkanlar, yüzümüze dahi bakmayanlar, bizi dışlayanlar, vatan haini ithamlarına da başlamış oldu. Tek tek anlatmaya kalksam, kalemler yazmaya yetmez. Cezaevi yollarını, görüş günlerini, görüşte yapılan zulümleri, akıtılan gözyaşlarını anlatmaya kelimeler yetmez. Allah kimseyi haksız yere cezaevine de, cezaevi kapılarına da düşürmesin. Gerçekten çok zor…
15 Temmuz’dan önce ne iş yapıyordunuz, eşinizle nasıl tanışmıştınız, ne zaman evlendiniz?
Eşimle aynı şehirde yaşıyorduk. Ailelerimizin önerisi ile görücü usulü evlendik. 1988’de Sivas’ta dünyaya geldim. Babam Karayolları’nda işçi, annem ev hanımıydı. Açık Öğretim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü mezunuyum. İki yıl özel bir anaokulunda çalıştım. 2007 yılında evlendik. 2009’da ilk çocuğum Eymen Enes, 2013 yılında da Yusuf Emin dünyaya geldi.
“BEN DE İŞTEN ATILDIM, MALLARIMIZA TEDBİR KONDU”
Evin geçimi, çocuklar ve cezaevindeki eşinizle tek başına ilgilenmek durumunda kaldınız… Sizin için yeni bir hayat mücadelesi de başlamış oldu?
Evet, bunların dışında tabii hayat mücadelem de başlamış oldu. 2 çocukla gurbette tek başıma eşsiz ve işsiz kaldım. Daha ilk günlerde eşimin ailesinin maddi anlamda destek olmayacaklarını anladım. Zaten kendileri de bunu bana direk söylediler. Manevi anlamda zaten formalite olan destekleri tamamen bitti. Eşim 622 sayılı KHK ile Eylül ayında ihraç olurken ben de işimden atıldım. O dönemde iş bulmak zaten çok zordu, Bir de 2 küçük çocuk olunca imkansızdı ve maddi açıdan çok zorluklar yaşadım. Annem ve babam olabildiğince yanımda olmaya çalıştılar, fırsat bulduklarında gelip yanımda kaldılar ve maddi-manevi anlamda destek verdiler. Ama zaman geçtikçe her şey daha da zorlaştı. Ev kredisini ödeyemedim, mallarda tedbir olduğu için satamadım.
“OĞLUMUN OKULUNDA HADEMELİK YAPTIM”
İşinizden atılınca, yani mesleğinizi yapamayınca ne yaptınız. Geçiminizi nasıl sağladınız?
Çalıştığım özel kreş beni eşimin durumundan dolayı işten çıkardı. Bir süre çalışamadım. Önceleri evde yaptığım el işlerini sattım. Evde yapılabilecek işler buldum ve bunları çok cüzi fiyatlarla yapmaya çalıştım fakat yeterli olmadı. Daha sonra ByLock kullandığım öne sürülerek ve terör örgütü ithamıyla açılan bir davada gözaltına alındım. Serbest kaldım ama yurtdışı yasağı ile birlikte çalışma lisansım iptal edildi. Mesleğim dışı işler aramak zorunda kaldım. Uluslararası sağlık turizmi işinde çalıştım, üç ay maaş verilmeyince ayrıldım. Sonra sekreter olarak sürücü kursunda iş buldum. Fakat onlar yemek ve temizlik de yaptırdılar ve söz verdikleri paradan çok azını verdikleri için oradan da ayrıldım. Maaşımı tam olarak alamadım. Servis rehberliği yaptım. Düzenli iş bulamıyordum. İnsanlar durumumuzu istismar ediyor, ucuza çalıştırıyordu. En son Çanakkale’de çocuklarımın okul saatlerine uyduğu için ve onları bırakacak kimse olmadığı için, oğlumun okulunda hademelik yapmaya başladım. Asla bunları yaptığım için gocunmuyorum ama haksız şekilde mesleği elinden alınan biri için hiç de kolay olmadı. 1 yılın sonunda tedbirler kalkınca kredi borcu ödeyemediğimden dolayı biriktiği için eve haciz kağıtları gelmeye başladı. Eşimin ailesinden destek istedim ama maalesef o süreçte de yanımda olmadılar. 89. gün evi elimden alan banka çok düşük bir fiyata evi sattı. Kredi kapandı ve evim elimden gitti. Ben de mecburen göç etmek zorunda kaldım. Eşimi, Çanakkale’de bırakıp Ankara’ya ailemin yanına gelmek zorunda kaldım.
“ÇOCUKLARIM SADECE BABASIZ DEĞİL KİMSESİZ KALDI”
Başka bir şehirde yeni bir hayata başlamak hepiniz için zor olmuştur? Eşinizin ziyaretine gelip gitmek de?
Evden kalan parayla ve zaman zaman çalışarak geçinmeye çalıştım. Zaman zaman diyorum çünkü, ne yazık ki durumumdan dolayı düzenli bir iş bulamadım. Maddi sıkıntılar dışında ve daha da önemlisi manevi sıkıntılarımız kendimden zaten en baştan beri geçtim ama çocuklarım psikolojik anlamda çok ciddi problemler yaşadı ve yaşamaya da devam ediyorlar. Üç buçuk yıldır babasız kalan ve aslında kimsesiz kalan çocuklarımın ruhunda ciddi yaralar açıldı. Şu an halen daha hayatla mücadele ediyorum ama pes etmiyorum. İllaki sendelediğim oluyor, isyan etme derecesine geldiğim oluyor ama hemen ayağa kalkıyor ve asla düşmüyorum, yıkılmıyorum. Her zaman diyorum, içeride tek bir tutuklu, tek bir masum kalmayana dek mücadelem ve direnişim devam edecek. Sadece kendim için değil, herkes için adalet istiyorum. Hep birlikte güzel günler göreceğiz.
“BİR TANE TUTUKLU KALMAYANA KADAR SUSMAYACAĞIZ”
15 Temmuz 2016’dan sonra 100 binlerce kişi tutuklandı. Binlerce insan, binlerce çocuk mağdur… Susup kabullenmemizi istiyorlar ama biz suçlu değiliz. Bizim darbe ile hiçbir ilgimiz yok. Şu an da kaç tane kanserli hasta hapishanede tedavi olamıyor, kaç tane cenaze çıktı içeriden ama hiç kimse bilmiyor ve basına yansıtılmıyor. Üç buçuk yıldır burada çırpınıyoruz şuradan bakıp geçiyor halk. Bugün olanlar yarın onların da başına gelebilir.
Son olarak, hakkınızı sokakta aramaya nasıl karar verdiniz?
Aslına bakarsanız ben üç buçuk yıldır hep KHK platformlarında görev alıyordum. Sosyal medya hesaplarında yöneticilik yaptım. Milletvekillerine mektuplar yazdım. Hep bir şeyler yapmalıyız diyordum. Sonra sosyal medya hesabımdan sokakta olacağımı ilan ettim, kimse yanımda olmadı. Ben de maalesef geç fark ettiğim Cemal Yıldırım beye katıldım. Melek Çetinkaya hanımla tanıştım. Onlara güç vermek istedim. Baştan beri hep savunduğum buydu, susup kabullenmek değil. Suçlu insanın sesi çıkmaz, biz tam tersine haykırmalıyız, yapılanları ve yaşadıklarımızı duyurmalıyız. Eşime de haber verdim, tabii kendi için değil benim için tedirgin oldu. Fakat bu kararımı koğuş arkadaşları duyunca, “Artık dışarıda sesimizi duyuranlar var.” diye alkışlamışlar, yani büyük bir alkış almışım…
[Selahattin Sevi] 18.1.2020 [Kronos.News]
KHK’lı Cemal Yıldırım ve Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ile birlikte Ankara’da yapılan eylemlerle sesini duyurmaya çalışan Buket İncir (32), “Hiç kimse duymuyor sesimizi, konuşmaya kalkıştığımız zaman bir şekilde engelleniyoruz, ama susmayacağım.” sözleriyle tanındı.
Kendini, “15 Temmuz 2016 gecesinden sonra değişen, alt üst olan hayatlardan sadece biri” olarak gören İncir, “Çünkü yaşadığım acıyı, çocuklarımın yaşadığı acıyı bir tek ben biliyorum. İki çocuğumla beraber, yüzlerce çocuğun yaşadığı acıyı ben biliyorum. Şu an kaç kanserli hasta hapishanede tedavi olamıyor, kaç cenaze çıktı içeriden ama hiç kimse bilmiyor ve bunlar basına yansıtılmıyor.” ifadelerini kullanıyor.
“Baştan beri hep savunduğum buydu, susup kabullenmek değil. Suçlu insanın sesi çıkmaz, biz tam tersine haykırmalıyız, yapılanları ve yaşadıklarımızı duyurmalıyız.” diyen ve adalet arayışına sokakta devam eden iki çocuk annesi Buket İncir son üç buçuk yılda yaşadıklarını Kronos‘a anlattı.
Sizin için süreç nasıl başladı? Biraz anlatır mısınız?
Komiser yardımcısı olan eşim, 15 Temmuz akşamı yaşanan olaylarda görev aldı. Geceden itibaren bir hafta gece-gündüz demeden görev yaptı. 22 Temmuz gecesi görevi başındayken telefon ile aranarak saat 02:00’da şubeye çağrıldı ve görevinden uzaklaştırıldı.
İlk tepkisi nasıl oldu?
Eve gelince ilk söylediği ilk cümle, “Ben mesleğime, görevime doyamadım ki!” oldu. Birçok meslektaşı gibi eşim de 12 yıl boyunca çok severek, her göreve koşarak giderek, Doğu’da çatışmalara katılarak görevini layıkıyla yerine getirdi. Açığa alınması yetmedi, 23 Temmuz 2016 günü 4 polisin gelip evden alıp götürmesi ile terör örgütü üyesi ilan edildi.
Eşinizin gözaltına alındığı o günü anlatır mısınız?
Eşim, akşam saat 19.00 civarı çocukları parka çıkarmıştı. Kapı çalınca onlar zannedip açtım ve karşımda 4 polisi görünce şaşırdım. Ben daha olayın ne olduğunu anlayamadan eve girdiler ve eşimi arattırıp eve çağırdılar. Eşimi aradım ve çocukları eve getirme polisler geldi diyebildim. Polisler telefonu elimden aldılar ve, geç içeri otur ve çıkma, dediler. 3 ve 7 yaşındaki çocuklarımın dışarıda yalnız kaldığını belirtim. Eşim gelince, onların yanına çıkabilir miyim, dediğimde çok katı bir şekilde, hiçbir yere çıkamazsın, geç içeri, dediler. Evde arama yapıldığı için ve ellerinde silahla evin içinde gezen polisler yüzünden çocuklarımı kapının dışında bıraktım. Parka gitmelerini, arkalarından geleceğimi söyledim. Akşamın bir saatinde 3 ve 7 yaşındaki çocuklarımı 3 saat sokakta bırakmak zorunda kaldım. Arama işlemi bitti, eşimi ve evdeki bütün materyalleri alarak evden çıktılar. Saat 22:00’de koşarak evden çıktım ve dışarıda yalnız kalan ve ağlayan çocuklarımı alıp eve döndüm.
SİVASLI BİR İŞÇİ AİLESİNİN OĞLUYDU, BAŞARILI BİR POLİS OLDU
Eşiniz nasıl bir aileden geliyordu, en son görevi komiserdi, daha önce nerelerde görev yapmıştı?
Eşim 1980 Sivas doğumlu. Rahmetli babası işçi, annesi ev hanımı. Liseden sonra Adana Polis Okulunda okudu. Önce Antep’te sonra Batman’da görev yaptı. Bu sırada komiserlik sınavına girdi, Diyarbakır’da eğitimine devam etti ve komiser yardımcısı oldu. Son 6 yıldır Çanakkale’deydi. Mesleğini hep severek yapıyordu, iş olsun diye yapmıyordu. Meslek hayatı boyunca ve bugüne kadar kimse Ahmet ile ilgili kötü söz etmedi. Çok sevecen, esprili ve sakindi. Hatta fazla sakin yapılı bir insandı. Çocuklarıyla çok ilgiliydi. Anne ve babasına da çok düşkündü. Evliliğimiz boyunca annesi ve babası bizimle yaşadı.
Tutuklanan eşiniz ne ile itham edildi?
Eşim basit bir tanık ifadesiyle gözaltına alındı ve tutuklandı. Sekiz ay sonra 2017 yılının mart ayında ilk kez mahkemeye çıktı. Mahkemeden bir hafta önce dosyasına ByLock eklendi. Böylece tahliye olması engellendi. Her üç-beş ayda bir mahkemeye çıktı. Beşinci mahkemede 24 Nisan 2018’de “örgüt üyeliği”nden 7 buçuk yıl hapis cezası aldı. İstinaf’ta onanan karar şu anda Yargıtay’da.
“TELEFONLAR YÜZÜME KAPANDI, YAŞADIĞIM EN ZOR GECE”
Eşinizin gözaltına alındığını ilk önce kimlerle paylaştınız, kimlere haber verdiniz?
Çocuklarımı uyutup olayın şokunu atlattıktan sonra telefon, tablet ne varsa her şeyi aldıkları için çıkıp komşudan eşimin ağabeyini aradım. Bu arama ile birlikte yakın çevremden ilk darbeyi yemiş oldum. Çünkü kendi de bir polis olan kaynım, eşimin yani öz kardeşinin gözaltına alındığını söylediğimde, “Beni arama, ortalık zaten karışık.” diyerek telefonu yüzüme kapattı. Başka kimseye ulaşma şansım olmadığı için eve döndüm ve geçirdiğim en zor geceyi yaşadım. 3 gün gözaltında kalan eşim 26 Temmuz günü mahkemeye çıktı. Adliye kapısında gün boyu buradan çıkacak ve evine dönecek umuduyla beklerken, eşim 3 kişinin beyanı ile terör örgütü üyesi olarak tutuklandı. O güne ait hatırlayabildiğim tek an, eşimin 2 polis arasında, çalışma arkadaşı olan 2 polis tarafından kelepçe takılmış bir şekilde adliyeden ayrılmasıydı. Ben o an o görüntüye ve yaşadığım strese dayanamayarak bayıldım ve eşim cezaevine giderken ben hastaneye götürüldüm.
Yakınlarınızın bu tavırları sonrasında da devam etti mi?
Evlilik hayatımız boyunca kayınvalidem ve kayınpederim ile birlikte yaşadık. Fakat eşim gözaltına alındığında onlar bizim yanımızda Çanakkale’de değil Sivas’talardı. Sonra da orada yaşadılar. İkisi de yaşlı ve ciddi rahatsızlıkları vardı. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz kayınvalidem oğlunu bir kez cezaevinde görebildi. İkinci gidişinde dizinde platin olduğu için ve ilgili kağıdı yanında olmadığı için görüşe almadılar. Gözyaşlarıyla eve döndü. Sivas uzun yol… Oğluna hasret gitti. 2018 kışında da kayınpederimi kaybettik. O da sadece iki kez Sivas’tan görüşe gelebilmişti. İkisinin vefatını da eşime ben haber vermek durumunda kaldım. Yıkıldı tabii, kolay değil. Ama kardeşleri eşimin cenazelerde bulunmasını istemedi. Eşimin yedi kardeşi var, biri yurt dışında. Maddi durumları da iyi ama hiçbirinden maalesef yakınlık göremedim. Bazen eşimi soruyorlardı, artık onu da sormuyorlar. Hatta bir kaynımın borcu vardı kardeşine, onu bile ödemedi. Tek başıma üstesinden gelmeye çalıştım bütün bu zorlukların. Tabii o günden sonra sırt çevirenler, bizden korkanlar, yüzümüze dahi bakmayanlar, bizi dışlayanlar, vatan haini ithamlarına da başlamış oldu. Tek tek anlatmaya kalksam, kalemler yazmaya yetmez. Cezaevi yollarını, görüş günlerini, görüşte yapılan zulümleri, akıtılan gözyaşlarını anlatmaya kelimeler yetmez. Allah kimseyi haksız yere cezaevine de, cezaevi kapılarına da düşürmesin. Gerçekten çok zor…
15 Temmuz’dan önce ne iş yapıyordunuz, eşinizle nasıl tanışmıştınız, ne zaman evlendiniz?
Eşimle aynı şehirde yaşıyorduk. Ailelerimizin önerisi ile görücü usulü evlendik. 1988’de Sivas’ta dünyaya geldim. Babam Karayolları’nda işçi, annem ev hanımıydı. Açık Öğretim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü mezunuyum. İki yıl özel bir anaokulunda çalıştım. 2007 yılında evlendik. 2009’da ilk çocuğum Eymen Enes, 2013 yılında da Yusuf Emin dünyaya geldi.
“BEN DE İŞTEN ATILDIM, MALLARIMIZA TEDBİR KONDU”
Evin geçimi, çocuklar ve cezaevindeki eşinizle tek başına ilgilenmek durumunda kaldınız… Sizin için yeni bir hayat mücadelesi de başlamış oldu?
Evet, bunların dışında tabii hayat mücadelem de başlamış oldu. 2 çocukla gurbette tek başıma eşsiz ve işsiz kaldım. Daha ilk günlerde eşimin ailesinin maddi anlamda destek olmayacaklarını anladım. Zaten kendileri de bunu bana direk söylediler. Manevi anlamda zaten formalite olan destekleri tamamen bitti. Eşim 622 sayılı KHK ile Eylül ayında ihraç olurken ben de işimden atıldım. O dönemde iş bulmak zaten çok zordu, Bir de 2 küçük çocuk olunca imkansızdı ve maddi açıdan çok zorluklar yaşadım. Annem ve babam olabildiğince yanımda olmaya çalıştılar, fırsat bulduklarında gelip yanımda kaldılar ve maddi-manevi anlamda destek verdiler. Ama zaman geçtikçe her şey daha da zorlaştı. Ev kredisini ödeyemedim, mallarda tedbir olduğu için satamadım.
“OĞLUMUN OKULUNDA HADEMELİK YAPTIM”
İşinizden atılınca, yani mesleğinizi yapamayınca ne yaptınız. Geçiminizi nasıl sağladınız?
Çalıştığım özel kreş beni eşimin durumundan dolayı işten çıkardı. Bir süre çalışamadım. Önceleri evde yaptığım el işlerini sattım. Evde yapılabilecek işler buldum ve bunları çok cüzi fiyatlarla yapmaya çalıştım fakat yeterli olmadı. Daha sonra ByLock kullandığım öne sürülerek ve terör örgütü ithamıyla açılan bir davada gözaltına alındım. Serbest kaldım ama yurtdışı yasağı ile birlikte çalışma lisansım iptal edildi. Mesleğim dışı işler aramak zorunda kaldım. Uluslararası sağlık turizmi işinde çalıştım, üç ay maaş verilmeyince ayrıldım. Sonra sekreter olarak sürücü kursunda iş buldum. Fakat onlar yemek ve temizlik de yaptırdılar ve söz verdikleri paradan çok azını verdikleri için oradan da ayrıldım. Maaşımı tam olarak alamadım. Servis rehberliği yaptım. Düzenli iş bulamıyordum. İnsanlar durumumuzu istismar ediyor, ucuza çalıştırıyordu. En son Çanakkale’de çocuklarımın okul saatlerine uyduğu için ve onları bırakacak kimse olmadığı için, oğlumun okulunda hademelik yapmaya başladım. Asla bunları yaptığım için gocunmuyorum ama haksız şekilde mesleği elinden alınan biri için hiç de kolay olmadı. 1 yılın sonunda tedbirler kalkınca kredi borcu ödeyemediğimden dolayı biriktiği için eve haciz kağıtları gelmeye başladı. Eşimin ailesinden destek istedim ama maalesef o süreçte de yanımda olmadılar. 89. gün evi elimden alan banka çok düşük bir fiyata evi sattı. Kredi kapandı ve evim elimden gitti. Ben de mecburen göç etmek zorunda kaldım. Eşimi, Çanakkale’de bırakıp Ankara’ya ailemin yanına gelmek zorunda kaldım.
“ÇOCUKLARIM SADECE BABASIZ DEĞİL KİMSESİZ KALDI”
Başka bir şehirde yeni bir hayata başlamak hepiniz için zor olmuştur? Eşinizin ziyaretine gelip gitmek de?
Evden kalan parayla ve zaman zaman çalışarak geçinmeye çalıştım. Zaman zaman diyorum çünkü, ne yazık ki durumumdan dolayı düzenli bir iş bulamadım. Maddi sıkıntılar dışında ve daha da önemlisi manevi sıkıntılarımız kendimden zaten en baştan beri geçtim ama çocuklarım psikolojik anlamda çok ciddi problemler yaşadı ve yaşamaya da devam ediyorlar. Üç buçuk yıldır babasız kalan ve aslında kimsesiz kalan çocuklarımın ruhunda ciddi yaralar açıldı. Şu an halen daha hayatla mücadele ediyorum ama pes etmiyorum. İllaki sendelediğim oluyor, isyan etme derecesine geldiğim oluyor ama hemen ayağa kalkıyor ve asla düşmüyorum, yıkılmıyorum. Her zaman diyorum, içeride tek bir tutuklu, tek bir masum kalmayana dek mücadelem ve direnişim devam edecek. Sadece kendim için değil, herkes için adalet istiyorum. Hep birlikte güzel günler göreceğiz.
“BİR TANE TUTUKLU KALMAYANA KADAR SUSMAYACAĞIZ”
15 Temmuz 2016’dan sonra 100 binlerce kişi tutuklandı. Binlerce insan, binlerce çocuk mağdur… Susup kabullenmemizi istiyorlar ama biz suçlu değiliz. Bizim darbe ile hiçbir ilgimiz yok. Şu an da kaç tane kanserli hasta hapishanede tedavi olamıyor, kaç tane cenaze çıktı içeriden ama hiç kimse bilmiyor ve basına yansıtılmıyor. Üç buçuk yıldır burada çırpınıyoruz şuradan bakıp geçiyor halk. Bugün olanlar yarın onların da başına gelebilir.
Son olarak, hakkınızı sokakta aramaya nasıl karar verdiniz?
Aslına bakarsanız ben üç buçuk yıldır hep KHK platformlarında görev alıyordum. Sosyal medya hesaplarında yöneticilik yaptım. Milletvekillerine mektuplar yazdım. Hep bir şeyler yapmalıyız diyordum. Sonra sosyal medya hesabımdan sokakta olacağımı ilan ettim, kimse yanımda olmadı. Ben de maalesef geç fark ettiğim Cemal Yıldırım beye katıldım. Melek Çetinkaya hanımla tanıştım. Onlara güç vermek istedim. Baştan beri hep savunduğum buydu, susup kabullenmek değil. Suçlu insanın sesi çıkmaz, biz tam tersine haykırmalıyız, yapılanları ve yaşadıklarımızı duyurmalıyız. Eşime de haber verdim, tabii kendi için değil benim için tedirgin oldu. Fakat bu kararımı koğuş arkadaşları duyunca, “Artık dışarıda sesimizi duyuranlar var.” diye alkışlamışlar, yani büyük bir alkış almışım…
[Selahattin Sevi] 18.1.2020 [Kronos.News]
Bakanlık raporu: Doğu’daki çocuklar kronik olarak aç
Sağlık ve Eğitim Bakanlıklarının Hacettepe Üniversitesi ile hazırladığı rapora göre, bölgedeki çocuklar kronik açlık çekiyor ve yetersiz beslenme sonucu gelişemiyor.
KRONOS -18 Ocak 2020
Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalar sonucunda hazırlanan Türkiye’de Okul Çağı Çocuklarında Büyümenin İzlenmesi (TOÇBİ) Araştırma Raporu, Doğu ve Güneydoğu’da çocukların kronik açlık sonucu gelişme geriliği yaşadığını ortaya koydu.
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA ÇOCUKLAR AÇLIK YAŞIYOR
TBMM Obezite İle Mücadele Yöntemleri ve Alınabilecek Önlemlerin Belirlenmesi Alt Komisyonu’nda iki bakanlığın ortaklaşa hazırladığı rapor gündeme geldi. Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre raporda, obezitenin ülkenin batı bölgelerinde yaygın olduğu, en az obezite sorununun ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşandığı ifade edildi. Bu bölgelerdeki çocukların açlık sorunu yaşadığı belirtildi. Komisyona bilgi veren Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Doç. Dr. Nazan Yardım, “Çocuklar yetersiz besleniyor” dedi.
AÇLIK NEDENİYLE ÇOCUKLAR BODUR KALDI
TOÇBİ Araştırma Raporu’na göre, kronik açlık nedeniyle Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki çocukların yüzde 3,5’i, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki çocukların ise yüzde 5,4’ü bodur kaldı. Batı bölgelerinde bu oran yüzde birlere kadar düşerken Türkiye ortalaması ise yüzde 2 olarak tespit edildi. Cinsiyetlere göre yapılan araştırmaya göre bölgede yaşayan erkek çocukların açlığa bağlı bodurluk oranı yüzde 6, kız çocuklarında ise yüzde 5,5 olarak belirlendi.
DÜŞÜK KİLODA BÖLGEDEKİ ÇOCUKLAR İLK SIRADA
Düşük kiloluluk yüzdesine göre yapılan araştırmada da Güneydoğu Anadolu bölgesi ilk sırada yer aldı. Buna göre, Türkiye ortalaması yüzde 2 iken Güneydoğu Anadolu bölgesindeki çocukların yüzde 4,2’sinin düşük kilolu olduğu belirlendi. Bölgedeki erkek çocuklardaki düşük kiloluluk oranı yüzde 4,3, kız çocuklarda ise yüzde 4,1’i olarak belirtildi.
‘TÜRKİYE’DE YETERSİZ BESLENME SORUNU VAR’
Bodurluk vakalarının yetersiz beslenmeden kaynaklandığını ifade eden Doç. Dr. Yardım, “Türkiye’de yetersiz beslenme problemi var. Türkiye ortalamasına göre çocukların kronik açlığa maruz kalması sonucu bodurluk yüzde 2,3 iken Batı’da bu oran yüzde 1’lere düşüyor ama Doğu’ya gittiğimizde tam tersi pozisyonu görüyoruz. Rakamlar çok ciddi. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bunu görmüyoruz” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 18.1.2020
KRONOS -18 Ocak 2020
Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalar sonucunda hazırlanan Türkiye’de Okul Çağı Çocuklarında Büyümenin İzlenmesi (TOÇBİ) Araştırma Raporu, Doğu ve Güneydoğu’da çocukların kronik açlık sonucu gelişme geriliği yaşadığını ortaya koydu.
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA ÇOCUKLAR AÇLIK YAŞIYOR
TBMM Obezite İle Mücadele Yöntemleri ve Alınabilecek Önlemlerin Belirlenmesi Alt Komisyonu’nda iki bakanlığın ortaklaşa hazırladığı rapor gündeme geldi. Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre raporda, obezitenin ülkenin batı bölgelerinde yaygın olduğu, en az obezite sorununun ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşandığı ifade edildi. Bu bölgelerdeki çocukların açlık sorunu yaşadığı belirtildi. Komisyona bilgi veren Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Doç. Dr. Nazan Yardım, “Çocuklar yetersiz besleniyor” dedi.
AÇLIK NEDENİYLE ÇOCUKLAR BODUR KALDI
TOÇBİ Araştırma Raporu’na göre, kronik açlık nedeniyle Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki çocukların yüzde 3,5’i, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki çocukların ise yüzde 5,4’ü bodur kaldı. Batı bölgelerinde bu oran yüzde birlere kadar düşerken Türkiye ortalaması ise yüzde 2 olarak tespit edildi. Cinsiyetlere göre yapılan araştırmaya göre bölgede yaşayan erkek çocukların açlığa bağlı bodurluk oranı yüzde 6, kız çocuklarında ise yüzde 5,5 olarak belirlendi.
DÜŞÜK KİLODA BÖLGEDEKİ ÇOCUKLAR İLK SIRADA
Düşük kiloluluk yüzdesine göre yapılan araştırmada da Güneydoğu Anadolu bölgesi ilk sırada yer aldı. Buna göre, Türkiye ortalaması yüzde 2 iken Güneydoğu Anadolu bölgesindeki çocukların yüzde 4,2’sinin düşük kilolu olduğu belirlendi. Bölgedeki erkek çocuklardaki düşük kiloluluk oranı yüzde 4,3, kız çocuklarda ise yüzde 4,1’i olarak belirtildi.
‘TÜRKİYE’DE YETERSİZ BESLENME SORUNU VAR’
Bodurluk vakalarının yetersiz beslenmeden kaynaklandığını ifade eden Doç. Dr. Yardım, “Türkiye’de yetersiz beslenme problemi var. Türkiye ortalamasına göre çocukların kronik açlığa maruz kalması sonucu bodurluk yüzde 2,3 iken Batı’da bu oran yüzde 1’lere düşüyor ama Doğu’ya gittiğimizde tam tersi pozisyonu görüyoruz. Rakamlar çok ciddi. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bunu görmüyoruz” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 18.1.2020
Basın İlan Kurumu gazete okurlarını fişlemeye başladı
Geçtiğimiz aylarda Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nın (SETA) Türkiye’deki uluslararası kuruluşlar adına çalışan gazetecileri fişlemesi büyük tepki çekmişti. Gazetecilerin isimleri, sosyal medya hesapları, paylaşımları ve haberleri ifşa edilerek fişleme yapılmıştı.
Fişleme yapılan SETA raporunda imzası bulunan kişilerinin daha sonra Basın İlan Kurumu’na (BİK) atanmasıyla fişlemeler yeni bir boyut kazandı. Evrensel Gazetesi’nin ilanlarını kesen BİK, buna gerekçe olarak da gazete bayileri üzerinde yaptığı fişlemeleri gösterdi.
Artı Gerçek’ten Ayşe Yıldırım’ın yazısında bu konuya dikkat çekildi. ‘Önce gazetecileri şimdi de okurları fişlediler’ başlıklı yazısı özetle şöyle;
“SETA’da rapor hazırlayarak gazetecileri hedef gösterenler Basın İlan Kurumu’na geçince bir adım daha ileri gittiler…
2019 Temmuz ayında yayınlanan “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı rapor büyük tepki çekmişti. Bakmayın adının rapor olduğuna, doğrudan gazeteciler hedef gösteriliyordu. Uluslararası medya kuruluşları için çalışan gazeteciler isimleri, sosyal medya hesapları, paylaşımları, haberleriyle resmen fişlenmişti.
Tahmin edeceğiniz üzere iktidarın isteği ve beklentisi doğrusunda haber yapmamakla ‘suçlanıyorlardı.’ Sadece onlar değil, onların haberlerini kullanan az sayıdaki gazete ve internet sitesi de bu fişlemede yer almıştı.
Raporun sonunda niyetlerini de açıklamışlardı. Bu medya kuruluşlarını “denetleyen bir kurul oluşturulmalı”ydı!
Raporu hazırlayan Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’ydı. (SETA) Raporda imzası olan isimlerden biri de SETA üyesi ve Takvim Gazetesi yazarı İsmail Çağlar’dı…
…Nitekim bu rapordan bir ay sonra İsmail Çağlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Basın İlan Kurumu’na (BİK) atanan 12 kişinin arasında yer aldı. Atanan isimlerden bir diğeri olan Doç. Dr. Zahid Sobacı ise o sırada SETA Vakfı Siyaset Araştırmaları direktörüydü.
BİK Genel Kurul temsilcisi olarak atanan Fecir Alptekin, Saadet Oruç, Mehmet Akarca, Muhammet Mücahit Küçükyılmaz, Hamdi Kılıç ise zaten Erdoğan’ın danışmanlarıydı.
Peki Basın İlan Kurumu’nun başına kim getirilmişti. SETA’nın Genel Koordinatörü Burhanettin Duran’ın kardeşi Rıdvan Duran.
Yani gazetecileri fişleyen kurum olarak adını basın tarihine yazdıran SETA bir bakıma Basın İlan Kurumu’nu da ele geçirmiş oldu.
Ve Basın İlan Kurumu bugün, İsmail Çağlar’ın “marjinal” dediği Evrensel Gazetesi’nin ilanlarını kesti. Üstelik skandal bir gerekçeyle.
28 Kasım 2019’da Adana, Ankara, Diyarbakır, İstanbul, İzmir ve Kocaeli’deki “bayilerde tek tek incelemeler” yapan BİK’e göre İzmir Meydan Market’te 8 gazete, Has-Er Market’te üç gazete bir kişi tarafından alınmıştı. Ankara Mert Ulaş adlı bayideki 47 gazeteden 43’ü bir okur tarafından alınıp dağıtılmıştı. Adana Nesrit Bulut bayiinden 5, Aktif Gıda Pazarlama adlı bayiden 2 gazete bir kişi tarafından alınmıştı. Gebze’de ise Şen Gıda bayisine verilen 20 gazeteden 15’i toplu olarak, Zaman Gıda’dan da 8 gazete alınmıştı!
Yani bir kişi birden fazla gazete almıştı!
Sadece bunlar da değil BİK’in gerekçesinde başka bir şey daha dikkat çekiyordu:
“Diyarbakır Nevzat Aydın bayisine gönderilen gazetelerin 5’i bir kişi tarafından alınıp cezaevine götürülmüştü.” Ve BİK’e göre bu “suç”tu!
Peki BİK o gazetelerin cezaevine götürüldüğünü nereden biliyor?
Biz söyleyelim; görevi resmi ilanlar ile kamu kurum kuruluşlarına ait reklamların, gazete ve dergilerde yayınlanmasına aracılık etmek olan Basın İlan Kurumu yeni bir görev daha edinmiş kendisine; okurları fişlemek.
Dün SETA’da gazetecileri “fişliyorlardı”, bugün BİK’te okurları “fişliyorlar.”
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 18.1.2020
Fişleme yapılan SETA raporunda imzası bulunan kişilerinin daha sonra Basın İlan Kurumu’na (BİK) atanmasıyla fişlemeler yeni bir boyut kazandı. Evrensel Gazetesi’nin ilanlarını kesen BİK, buna gerekçe olarak da gazete bayileri üzerinde yaptığı fişlemeleri gösterdi.
Artı Gerçek’ten Ayşe Yıldırım’ın yazısında bu konuya dikkat çekildi. ‘Önce gazetecileri şimdi de okurları fişlediler’ başlıklı yazısı özetle şöyle;
“SETA’da rapor hazırlayarak gazetecileri hedef gösterenler Basın İlan Kurumu’na geçince bir adım daha ileri gittiler…
2019 Temmuz ayında yayınlanan “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı rapor büyük tepki çekmişti. Bakmayın adının rapor olduğuna, doğrudan gazeteciler hedef gösteriliyordu. Uluslararası medya kuruluşları için çalışan gazeteciler isimleri, sosyal medya hesapları, paylaşımları, haberleriyle resmen fişlenmişti.
Tahmin edeceğiniz üzere iktidarın isteği ve beklentisi doğrusunda haber yapmamakla ‘suçlanıyorlardı.’ Sadece onlar değil, onların haberlerini kullanan az sayıdaki gazete ve internet sitesi de bu fişlemede yer almıştı.
Raporun sonunda niyetlerini de açıklamışlardı. Bu medya kuruluşlarını “denetleyen bir kurul oluşturulmalı”ydı!
Raporu hazırlayan Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’ydı. (SETA) Raporda imzası olan isimlerden biri de SETA üyesi ve Takvim Gazetesi yazarı İsmail Çağlar’dı…
…Nitekim bu rapordan bir ay sonra İsmail Çağlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Basın İlan Kurumu’na (BİK) atanan 12 kişinin arasında yer aldı. Atanan isimlerden bir diğeri olan Doç. Dr. Zahid Sobacı ise o sırada SETA Vakfı Siyaset Araştırmaları direktörüydü.
BİK Genel Kurul temsilcisi olarak atanan Fecir Alptekin, Saadet Oruç, Mehmet Akarca, Muhammet Mücahit Küçükyılmaz, Hamdi Kılıç ise zaten Erdoğan’ın danışmanlarıydı.
Peki Basın İlan Kurumu’nun başına kim getirilmişti. SETA’nın Genel Koordinatörü Burhanettin Duran’ın kardeşi Rıdvan Duran.
Yani gazetecileri fişleyen kurum olarak adını basın tarihine yazdıran SETA bir bakıma Basın İlan Kurumu’nu da ele geçirmiş oldu.
Ve Basın İlan Kurumu bugün, İsmail Çağlar’ın “marjinal” dediği Evrensel Gazetesi’nin ilanlarını kesti. Üstelik skandal bir gerekçeyle.
28 Kasım 2019’da Adana, Ankara, Diyarbakır, İstanbul, İzmir ve Kocaeli’deki “bayilerde tek tek incelemeler” yapan BİK’e göre İzmir Meydan Market’te 8 gazete, Has-Er Market’te üç gazete bir kişi tarafından alınmıştı. Ankara Mert Ulaş adlı bayideki 47 gazeteden 43’ü bir okur tarafından alınıp dağıtılmıştı. Adana Nesrit Bulut bayiinden 5, Aktif Gıda Pazarlama adlı bayiden 2 gazete bir kişi tarafından alınmıştı. Gebze’de ise Şen Gıda bayisine verilen 20 gazeteden 15’i toplu olarak, Zaman Gıda’dan da 8 gazete alınmıştı!
Yani bir kişi birden fazla gazete almıştı!
Sadece bunlar da değil BİK’in gerekçesinde başka bir şey daha dikkat çekiyordu:
“Diyarbakır Nevzat Aydın bayisine gönderilen gazetelerin 5’i bir kişi tarafından alınıp cezaevine götürülmüştü.” Ve BİK’e göre bu “suç”tu!
Peki BİK o gazetelerin cezaevine götürüldüğünü nereden biliyor?
Biz söyleyelim; görevi resmi ilanlar ile kamu kurum kuruluşlarına ait reklamların, gazete ve dergilerde yayınlanmasına aracılık etmek olan Basın İlan Kurumu yeni bir görev daha edinmiş kendisine; okurları fişlemek.
Dün SETA’da gazetecileri “fişliyorlardı”, bugün BİK’te okurları “fişliyorlar.”
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 18.1.2020
Gariban Hasan ve ‘öteki’ garipler [Ahmet Daştan]
İki üç gündür sosyal medyada boğazımız düğümlenerek belki defalarca izlediğimiz bir video dolaşıyor. Hasan, 29 yaşında, Ankara’da yaşıyor. Babaannesini kaybettikten sonra sokakta bir başına kalmış. Mendil satarak geçimini sağlamaya çalışan, haftada bir otelde kalıp temizlik ihtiyacını karşılayabildiği için Allah’a şükreden bir gariban.
Hepimize ders olacak hayatını şöyle özetliyor, Hasan: “Sokaklarda selpak satıyorum. Parasıyla çorba içiyorum. Yalnızlıktan dolayı üzülüyorum… Ama şöyle bir şey var: Allah insanı sınar. Allah şu an beni sınıyor, biliyorum ki bana taşıyamayacağım yükü vermiyor. Genelde metronun kapısının dibinde yatıyorum. Gece 01’de kapanıyor. Yere karton seriyorum, havalandırma sıcak üflediği için orada geceliyorum. Ama Allah insana taşıyamayacağı yükü vermez. Benim de evim olacak, düzenim olacak… Buna inanıyorum.”
İş ararken, kendisine önyargıyla yaklaşılmasına şu sözlerle sitem ediyor, Hasan: “Sokakta yaşadığımı söyleyene kadar problem yok, ama onu söyleyince almıyorlar.”
Simasındaki masumiyet ve üslubundaki samimiyet, son dönemin yargı dağıtıcısı sosyal medyayı harekete geçirdi. Duyarlı vatandaşlar, sanatçılar, iş insanları, hatta siyasetçiler Hasan’a el uzatmak için seferber oldu.
Peki, neydi Hasan’ın talihini değiştiren ve ona bütün Türkiye’nin teveccühünü kazandıran sır? Galiba o sır, “Allah insanı sınar. Allah insana taşıyamayacağı yükü vermez. Benim de evim olacak, düzenim olacak… Buna inanıyorum.” sözleriyle gösterdiği tevekkülde saklıydı. Ve Allah, samimi tevekkülüne teveccühte bulunup yoluna sular serpti kul Hasan’ın.
Ve öteki garipler
Hali hazırda yurdundan, yuvasından, dünyevi tüm birikimlerinden koparılmış, gaybubetlerde iç deryasına yelken açmış veya bir derviş gibi postunu hapishane koğuşuna sermiş ‘öteki’ garipleri düşündürdü bana, gariban Hasan’ın hikayesi. Onlar da mahrumiyetlerin soğuk kucağında sıcak bir gelecek umuyorlar. Bunca çile ve ızdırabı, Allah’ın bir imtihan sırrı olarak verdiğinin idrakindeler; ‘yolun kaderi’ diye sabrediyorlar. Çocuklarının rızkını kazanmak için başvurdukları kapılardan, alınlarına vurulmuş khk damgası yüzünden horlanarak çevriliyorlar.
Ama onlar, kendilerini bugünlere taşıyan Rablerinin, bundan sonra da onları asla yolda bırakmayacağını çok iyi biliyorlar. Çektikleri onca çile ve ızdıraba, içine atıldıkları kandan irinden deryalara rağmen yollarından milim sapmamaları, bunun en büyük alameti.
Ama onların beklentileri gariban Hasan’ınkinden biraz farklı. Onların beklentileri ev, ocak değil; dünyanın dört bir tarafındaki evlerde iman ocağının yanması ve eriyen mum misali o ocakları tutuşturan ateş olma tutkusu. Evet, bu bir gaye-i hayal. Ama neden olmasın ki! Simyacı kitabında denildiği gibi: “İnsan bir şeyi gönülden inanarak isterse, onun gerçekleşmesi için evrendeki her şey el birliği yapar ve o olur.” Bunu kendi mülahazamız içinde “Allah şartları niyetlere göre yaratır.” şeklinde ifade edebiliriz.
Üstelik bu daha önce olmamış bir şey değil! Efendimiz (SAV)’in peygamberliğinin altıncı senesinde her yıla bir kişi düşecek kadar inananı vardı. Lakin, 23 senelik risaletinin sonunda, bütün Arap Yarımadası onun huzur iklimine kavuşmuştu. Hulefa-i raşidin döneminde, ülkemizin 26 katı büyüklüğünde bir coğrafyada Nam-ı Celil şehbal açmıştı. Hem de o dönemin iptidai iletişim ve ulaşım araçlarıyla.
Etraf sisli, az ötesi berrak
İşte bugünün garipleri, hali hazırda etrafı saran sisten ötürü önlerini göremeseler dahi, az ileride berrak manzaraların onları beklediğine inançları tam. Çünkü onlar en değerli mahsullerin mahrumiyet ikliminde filizlendiğinin şuurundalar. Bir köye dönüşmüş bu dünyada gariban Hasan misali, Allah’ın bu masum davayı ve gariplerini, Asrı Saadet’in izdüşümü olan bu Ahirzaman’da bir kere daha dünyanın gündemine sokup, insanlığın mukaddes merakını cezbedecek bir tabloya dönüştüreceğine inanıyorlar.
Ve biliyorlar ki; bazen nimetle, bazen ağır imtihanlarla geçen hayatta, insan yönünü ne ölçüde Hakk’a dönerse, halkın teveccühü illaki gelecek. Bugün değilse, yarın muhakkak…
[Ahmet Daştan] 18.1.2020 [TR724]
Hepimize ders olacak hayatını şöyle özetliyor, Hasan: “Sokaklarda selpak satıyorum. Parasıyla çorba içiyorum. Yalnızlıktan dolayı üzülüyorum… Ama şöyle bir şey var: Allah insanı sınar. Allah şu an beni sınıyor, biliyorum ki bana taşıyamayacağım yükü vermiyor. Genelde metronun kapısının dibinde yatıyorum. Gece 01’de kapanıyor. Yere karton seriyorum, havalandırma sıcak üflediği için orada geceliyorum. Ama Allah insana taşıyamayacağı yükü vermez. Benim de evim olacak, düzenim olacak… Buna inanıyorum.”
İş ararken, kendisine önyargıyla yaklaşılmasına şu sözlerle sitem ediyor, Hasan: “Sokakta yaşadığımı söyleyene kadar problem yok, ama onu söyleyince almıyorlar.”
Simasındaki masumiyet ve üslubundaki samimiyet, son dönemin yargı dağıtıcısı sosyal medyayı harekete geçirdi. Duyarlı vatandaşlar, sanatçılar, iş insanları, hatta siyasetçiler Hasan’a el uzatmak için seferber oldu.
Peki, neydi Hasan’ın talihini değiştiren ve ona bütün Türkiye’nin teveccühünü kazandıran sır? Galiba o sır, “Allah insanı sınar. Allah insana taşıyamayacağı yükü vermez. Benim de evim olacak, düzenim olacak… Buna inanıyorum.” sözleriyle gösterdiği tevekkülde saklıydı. Ve Allah, samimi tevekkülüne teveccühte bulunup yoluna sular serpti kul Hasan’ın.
Ve öteki garipler
Hali hazırda yurdundan, yuvasından, dünyevi tüm birikimlerinden koparılmış, gaybubetlerde iç deryasına yelken açmış veya bir derviş gibi postunu hapishane koğuşuna sermiş ‘öteki’ garipleri düşündürdü bana, gariban Hasan’ın hikayesi. Onlar da mahrumiyetlerin soğuk kucağında sıcak bir gelecek umuyorlar. Bunca çile ve ızdırabı, Allah’ın bir imtihan sırrı olarak verdiğinin idrakindeler; ‘yolun kaderi’ diye sabrediyorlar. Çocuklarının rızkını kazanmak için başvurdukları kapılardan, alınlarına vurulmuş khk damgası yüzünden horlanarak çevriliyorlar.
Ama onlar, kendilerini bugünlere taşıyan Rablerinin, bundan sonra da onları asla yolda bırakmayacağını çok iyi biliyorlar. Çektikleri onca çile ve ızdıraba, içine atıldıkları kandan irinden deryalara rağmen yollarından milim sapmamaları, bunun en büyük alameti.
Ama onların beklentileri gariban Hasan’ınkinden biraz farklı. Onların beklentileri ev, ocak değil; dünyanın dört bir tarafındaki evlerde iman ocağının yanması ve eriyen mum misali o ocakları tutuşturan ateş olma tutkusu. Evet, bu bir gaye-i hayal. Ama neden olmasın ki! Simyacı kitabında denildiği gibi: “İnsan bir şeyi gönülden inanarak isterse, onun gerçekleşmesi için evrendeki her şey el birliği yapar ve o olur.” Bunu kendi mülahazamız içinde “Allah şartları niyetlere göre yaratır.” şeklinde ifade edebiliriz.
Üstelik bu daha önce olmamış bir şey değil! Efendimiz (SAV)’in peygamberliğinin altıncı senesinde her yıla bir kişi düşecek kadar inananı vardı. Lakin, 23 senelik risaletinin sonunda, bütün Arap Yarımadası onun huzur iklimine kavuşmuştu. Hulefa-i raşidin döneminde, ülkemizin 26 katı büyüklüğünde bir coğrafyada Nam-ı Celil şehbal açmıştı. Hem de o dönemin iptidai iletişim ve ulaşım araçlarıyla.
Etraf sisli, az ötesi berrak
İşte bugünün garipleri, hali hazırda etrafı saran sisten ötürü önlerini göremeseler dahi, az ileride berrak manzaraların onları beklediğine inançları tam. Çünkü onlar en değerli mahsullerin mahrumiyet ikliminde filizlendiğinin şuurundalar. Bir köye dönüşmüş bu dünyada gariban Hasan misali, Allah’ın bu masum davayı ve gariplerini, Asrı Saadet’in izdüşümü olan bu Ahirzaman’da bir kere daha dünyanın gündemine sokup, insanlığın mukaddes merakını cezbedecek bir tabloya dönüştüreceğine inanıyorlar.
Ve biliyorlar ki; bazen nimetle, bazen ağır imtihanlarla geçen hayatta, insan yönünü ne ölçüde Hakk’a dönerse, halkın teveccühü illaki gelecek. Bugün değilse, yarın muhakkak…
[Ahmet Daştan] 18.1.2020 [TR724]
İktidar otomotivcilere kayıtsız! [Yusuf Dereli]
Otomotiv devlerinin memleketi Almanya’da geçtiğimiz yıl iç pazar yüzde 5 civarında büyüdü. Türkiye’de ise sektör en kötü günlerini yaşıyor. Geçtiğimiz yılki daralma yaklaşık yüzde 23. Ancak Almanya hükümeti otomotivcilere destek vermeye hazırlanırken, Türkiye’deki iktidar sektörün sorunlarını ve taleplerini görmezden geliyor. ÖTV teşviği ve hurda indirimi talepleri bile kulak arkası ediliyor. 2019’u ağır hasarlı atlatan sektörü, 2020’de de zor günler bekliyor.
Türk otomotiv sektörü 2019’u ağır hasarla geride bıraktı. Toplamda 479 bin 60 rakamına ulaşan pazar bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 23, 2017’ye göre ise yüzde 50 daraldı. Otomotiv sektörü temsilcileri 2020’de pazarın en azından yüzde 25 büyümesini bekliyor. Hedeflenen toplam pazar en azından 600 bin olarak açıklandı. Ancak bu rakama ulaşabilmek için AKP’nin de sektörün sorunlarını ciddiye alması, taleplere kulak tıkamaması gerekiyor.
ALMANYA HÜKÜMETİ SEKTÖRÜN DESTEKÇİSİ
Almanya’da otomotiv pazarı geçtiğimiz yılı yüzde 5 büyümeyle kapatmıştı. 2018’de 3 milyon 435 bin 778 olarak gerçekleşen toplam pazar, geçtiğimiz yılı 3 milyon 607 binle kapattı. Sektör Türkiye’deki gibi küçülmedi, aksine büyüdü ancak buna rağmen Almanya hükümeti otomotiv sektörünü desteklemeye hazırlanıyor. Önceki gün Reuters’da bir haber yayınlandı. Haberde, Şansölye Angela Merkel hükümetinin, çalışma bakanlığına göre, otomobil sektöründeki işçilere yardımcı olmak için önlemler almaya hazırlandığı aktarılıyordu.
HEİL: ÜCRET SÜBVANSİYONU GETİREBİLİRİZ
Almanya’da pazar ‘yüzde 5’ büyüdü. Ancak bu bile ‘gerileme’ olarak kabul ediliyor. Haberde Çalışma Bakanı Hubertus Heil’in görüşüne yer verilmiş. Heil, sektördeki gerileme devam ederse olası iş kayıplarını önlemek için otomobil üreticileri ve tedarikçilerine ücret sübvansiyonları getirmeyi planladıklarını anlatıyor.
ÖTV VE HURDA TEŞVİĞİ GELECEK Mİ?
Türkiye otomotiv sektöründe 2020’nin en çok merak edilen konusu ÖTV indirimi ve hurda teşviğinin yeniden gelip gelmeyeceği. Sadece söz konusu iki düzenleme bile sektöre ciddi bir nefes aldıracak. Ancak iktidar, ‘kaybedeceği’ vergiyi düşünerek ÖTV indirimi ya da hurda teşviğine yanaşmıyor. Edinilen bilgilere göre kısa vadede böyle bir düzenleme beklenmiyor. İktidarın gündeminde otomotiv sektörüyle ilgili her hangi bir düzenleme yok. Dolayısıyla sektör temsilcilerinin 2020’deki 600 bin hedefi tutturmaları zor görünüyor.
Enerji Bakanı uçtu: Her sokağa bir şarj istasyonu!
İktidar temsilcilerinin gerçekle bağı tamamen kopmuş durumda. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in son açıklaması kısa sürede sosyal medyada alay konusu oldu. AA’ya konuşan Dönmez, yerli elektrikli otomobil piyasaya çıkmadan önce ülke genelinde 1 milyon şarj istasyonu kurulacağını savundu. Yerli otomobil 2023’de yollarda olacak! Dönmez, “Bizim hedefimiz araçlar piyasaya çıkmadan önce 1 milyon yavaş, orta hızlı ve hızlı şarj istasyonlarını kurmak. Yaygınlık bu araçların kullanımını çok kolaylaştıracak.” ifadelerini kullandı.
80 KİŞİYE BİR ŞARJ İSTASYONU!
Öncelikle hali hazırda Türkiye’deki tamamen elektrikli otomobil sayısının 1.000 civarında olduğunu hatırlatalım. Bakan’ın açıklamasına göre 3-4 yıl içinde Türkiye’deki her sokakta bir elektrikli şarj istasyonu yapılması gerekiyor. Bir başka ifadeyle 80 kişiye 1 istasyon düşecek. Bakan’ın söylediği rakamın farkında olmadığı anlaşılıyor zira böyle bir rakama ulaşmak mümkün değil. Bu arada ‘yerli’ otomobilin üretilip üretilmeyeceği bile net değil.
ALMANYA’DA RAKAM 21 BİN!
Otomotiv devlerinin memleketi Almanya’dan örnek verelim; iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında elektrikli araç kullanımını artırmak isteyen Almanya’da toplam şarj istasyonu sayısı geçtiğimiz yıl 18 bin civarındaydı. Son güncel rakam 21 bin. Angela Merkel, üç ay önce yaptığı açıklamada 2030’a kadar 1 milyon istasyon kurmayı hedeflediklerini söyledi. Hali hazırda 21 bin istasyonu bulunan Almanya 2030’a kadar rakamı 1 milyona çıkarmak istiyor ama 500 istasyonu bile bulunmayan Türkiye, sadece 3 yıl içinde 1 milyon istasyon inşa edecek!
Yeni SUV 2008, piyasaya hızlı girdi!
Fransız Peugeot’un yeni B SUV modeli 2008, 24 Ocak’tan itibaren satışa sunulacak. Modelin fiyatı bile açıklanmadı ancak marka satış yetkilileri, aracın ön satışla satılması için talep toplamaya başladı. Yeni SUV için 1 ayda 350 adet sipariş alındığı açıklandı. Aracı almak isteyenler daha fiyatın ne olacağını bilmeden sipariş verdi. 2008’e olan talebin fazla olmasının en büyük nedeni ise ‘ağabeyi’ 3008’in piyasayı silip süpürmesi… 2008’den beklentiler yüksek. Peugeot Türkiye, yeni SUV modeli 2008’in basın toplantantısını önceki gün gerçekleştirmişti.
Hafif ticari araç pazarı 5 yılda yüzde 62 daraldı
Türkiye’de ekonominin hiç iyi gitmediğini Türkiye’de hafif ticari araç pazarına bakarak da görebilirsiniz. Pazar son 5 yılda yüzde 62 küçüldü… 2015’de 242 bin 421 olan toplam pazar, geçtiğimiz yıl 91 bin 804 olarak kayıtlara geçti. Bir önceki yıla göre daralma ise yüzde 31,8. Hafif ticaride pazarın, otomobil pazarına göre çok daha fazla küçüldüğü görülüyor. Hafif ticarinin toplam pazar içindeki payı 2002’de yüzde 42’ydi. Türkiye’de satılan 100 araçtan 42’si hafif ticariydi. 2019’da ise u oran yüzde 19’a kadar geriledi.
[Yusuf Dereli] 18.1.2020 [TR724]
Türk otomotiv sektörü 2019’u ağır hasarla geride bıraktı. Toplamda 479 bin 60 rakamına ulaşan pazar bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 23, 2017’ye göre ise yüzde 50 daraldı. Otomotiv sektörü temsilcileri 2020’de pazarın en azından yüzde 25 büyümesini bekliyor. Hedeflenen toplam pazar en azından 600 bin olarak açıklandı. Ancak bu rakama ulaşabilmek için AKP’nin de sektörün sorunlarını ciddiye alması, taleplere kulak tıkamaması gerekiyor.
ALMANYA HÜKÜMETİ SEKTÖRÜN DESTEKÇİSİ
Almanya’da otomotiv pazarı geçtiğimiz yılı yüzde 5 büyümeyle kapatmıştı. 2018’de 3 milyon 435 bin 778 olarak gerçekleşen toplam pazar, geçtiğimiz yılı 3 milyon 607 binle kapattı. Sektör Türkiye’deki gibi küçülmedi, aksine büyüdü ancak buna rağmen Almanya hükümeti otomotiv sektörünü desteklemeye hazırlanıyor. Önceki gün Reuters’da bir haber yayınlandı. Haberde, Şansölye Angela Merkel hükümetinin, çalışma bakanlığına göre, otomobil sektöründeki işçilere yardımcı olmak için önlemler almaya hazırlandığı aktarılıyordu.
HEİL: ÜCRET SÜBVANSİYONU GETİREBİLİRİZ
Almanya’da pazar ‘yüzde 5’ büyüdü. Ancak bu bile ‘gerileme’ olarak kabul ediliyor. Haberde Çalışma Bakanı Hubertus Heil’in görüşüne yer verilmiş. Heil, sektördeki gerileme devam ederse olası iş kayıplarını önlemek için otomobil üreticileri ve tedarikçilerine ücret sübvansiyonları getirmeyi planladıklarını anlatıyor.
ÖTV VE HURDA TEŞVİĞİ GELECEK Mİ?
Türkiye otomotiv sektöründe 2020’nin en çok merak edilen konusu ÖTV indirimi ve hurda teşviğinin yeniden gelip gelmeyeceği. Sadece söz konusu iki düzenleme bile sektöre ciddi bir nefes aldıracak. Ancak iktidar, ‘kaybedeceği’ vergiyi düşünerek ÖTV indirimi ya da hurda teşviğine yanaşmıyor. Edinilen bilgilere göre kısa vadede böyle bir düzenleme beklenmiyor. İktidarın gündeminde otomotiv sektörüyle ilgili her hangi bir düzenleme yok. Dolayısıyla sektör temsilcilerinin 2020’deki 600 bin hedefi tutturmaları zor görünüyor.
Enerji Bakanı uçtu: Her sokağa bir şarj istasyonu!
İktidar temsilcilerinin gerçekle bağı tamamen kopmuş durumda. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in son açıklaması kısa sürede sosyal medyada alay konusu oldu. AA’ya konuşan Dönmez, yerli elektrikli otomobil piyasaya çıkmadan önce ülke genelinde 1 milyon şarj istasyonu kurulacağını savundu. Yerli otomobil 2023’de yollarda olacak! Dönmez, “Bizim hedefimiz araçlar piyasaya çıkmadan önce 1 milyon yavaş, orta hızlı ve hızlı şarj istasyonlarını kurmak. Yaygınlık bu araçların kullanımını çok kolaylaştıracak.” ifadelerini kullandı.
80 KİŞİYE BİR ŞARJ İSTASYONU!
Öncelikle hali hazırda Türkiye’deki tamamen elektrikli otomobil sayısının 1.000 civarında olduğunu hatırlatalım. Bakan’ın açıklamasına göre 3-4 yıl içinde Türkiye’deki her sokakta bir elektrikli şarj istasyonu yapılması gerekiyor. Bir başka ifadeyle 80 kişiye 1 istasyon düşecek. Bakan’ın söylediği rakamın farkında olmadığı anlaşılıyor zira böyle bir rakama ulaşmak mümkün değil. Bu arada ‘yerli’ otomobilin üretilip üretilmeyeceği bile net değil.
ALMANYA’DA RAKAM 21 BİN!
Otomotiv devlerinin memleketi Almanya’dan örnek verelim; iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında elektrikli araç kullanımını artırmak isteyen Almanya’da toplam şarj istasyonu sayısı geçtiğimiz yıl 18 bin civarındaydı. Son güncel rakam 21 bin. Angela Merkel, üç ay önce yaptığı açıklamada 2030’a kadar 1 milyon istasyon kurmayı hedeflediklerini söyledi. Hali hazırda 21 bin istasyonu bulunan Almanya 2030’a kadar rakamı 1 milyona çıkarmak istiyor ama 500 istasyonu bile bulunmayan Türkiye, sadece 3 yıl içinde 1 milyon istasyon inşa edecek!
Yeni SUV 2008, piyasaya hızlı girdi!
Fransız Peugeot’un yeni B SUV modeli 2008, 24 Ocak’tan itibaren satışa sunulacak. Modelin fiyatı bile açıklanmadı ancak marka satış yetkilileri, aracın ön satışla satılması için talep toplamaya başladı. Yeni SUV için 1 ayda 350 adet sipariş alındığı açıklandı. Aracı almak isteyenler daha fiyatın ne olacağını bilmeden sipariş verdi. 2008’e olan talebin fazla olmasının en büyük nedeni ise ‘ağabeyi’ 3008’in piyasayı silip süpürmesi… 2008’den beklentiler yüksek. Peugeot Türkiye, yeni SUV modeli 2008’in basın toplantantısını önceki gün gerçekleştirmişti.
Hafif ticari araç pazarı 5 yılda yüzde 62 daraldı
Türkiye’de ekonominin hiç iyi gitmediğini Türkiye’de hafif ticari araç pazarına bakarak da görebilirsiniz. Pazar son 5 yılda yüzde 62 küçüldü… 2015’de 242 bin 421 olan toplam pazar, geçtiğimiz yıl 91 bin 804 olarak kayıtlara geçti. Bir önceki yıla göre daralma ise yüzde 31,8. Hafif ticaride pazarın, otomobil pazarına göre çok daha fazla küçüldüğü görülüyor. Hafif ticarinin toplam pazar içindeki payı 2002’de yüzde 42’ydi. Türkiye’de satılan 100 araçtan 42’si hafif ticariydi. 2019’da ise u oran yüzde 19’a kadar geriledi.
[Yusuf Dereli] 18.1.2020 [TR724]
İşkencenin İslam’da ve hukukta yeri var mı? [Dr. Ergün Çapan]
İslam, insan hayatına, şeref ve haysiyetine çok büyük değer vermiş ve hayatın her safhasında onu koruyacak prensipler getirmiştir. Onun bu saygınlığı, işlediği suça ceza verilirken bile koruma altına alınmıştır. Somut delillerle ile sabit olan suçlara belli cezalar takdir edilmiş ve bunun ötesinde bir cezalandırmaya gidilmemiştir. Suçu delil ile sabit olana da, herhangi bir suç ile itham edilene de hatta canlılara işkence yapılması yasaklanmış ve haram kılınmıştır. Nitekim, modern hukuk sistemlerinde de işkence yapmak yasaklanmış ve işkence suçu için zamanaşımının söz konusu olmadığı ifade edilmiştir.
İşkence, bir kimsenin bir insana zarar vermesi, acı çektirmesi veya ona istemediği bir şeyi zorla kabul ettirmesi veya hür iradesini ifsat edecek şeyler yapması şeklinde tarif edilmiştir. Bir insanın canına, malına veya yakınlarına zarar vermekle tehdit etmek de işkence olarak değerlendirilmiştir.
İşkence maddî/fizikî ve manevi olmak üzere iki çeşittir. Fizikî işkence, yakmak, dağlamak, zincire vurmak, elektrik vermek gibi insanın bedenine ızdırap ve acı veren fiillerdir. Manevî işkence ise; insanın ruh ve psikolojisini bozan hakaret, sövme, inandığı değerleri inkar, ailesini, sevdiklerini elinden alma veya namusuna tecavüzla tehdid gibi davranışlardır.
Kur’an-ı Kerîm’de, Sünnet-i sahihada, İslam fıkhı’nda ve beşeri hukuk sistemlerinde işkence yasaklanmıştır. İşkenceyi yasaklayan en önemli delilleri şu şekilde ifade edebiliriz:
1- Kur’an, insanın en şerefli ve saygın bir varlık olduğunu bildirmiş (İsra, 17/70) ve ona eziyet ve işkence yapılmasını yasaklamıştır: “Mümin erkek ve mümin kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzap, 33/58) Ayette haksız yere insanlara eziyet edenlerin işitenin kanını donduracak çok çirkin bir yalan ve iftirada bulundukları ve vebal yüklendikleri bildirilmektedir. Ayette geçen “eziyet” mutlak olarak bırakılmış herhangi bir şey ile kayıtlanmamıştır. Bunun manası, maddî, manevî, sözlü ve fiilî olarak bütün eziyet çeşitlerinin büyük bir vebal olduğunu bildirmektedir. İşkence ise eziyetten daha büyüktür. Dolayısıyla eziyet vermenin yasaklandığı yerde işkencenin yasaklanması öncelikli olarak gelir.
(Ahzap Sûresinde belirtilen ayette; “Mümin erkek ve mümin kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzap, 33/58) diyerek işkence ve eziyeti, kötü muameleyi yasaklamıştır. Ayetin son cümlesinde, işkence ile mağdura söylettirilmek istenilen şeyi ve beyanlarını geçerli kabul etmemekle birlikte bu hareketi iftira olarak kabul ederek, sonuçlarını geçersiz addetmiştir. Dolayısıyla böyle bir duruma maruz kalan mağdurun beyanı, kendisinin özgür ve hür bir beyanı olmayacaktır. Günah bahsi ise olayın uhrevi boyutudur.)
Diğer taraftan Kur’an, “ikrah”ı yasaklamıştır. (Bakara, 2/256) İşkence de ikrahın bir çeşididir.
Yine başka bir ayette: “Sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın? “(Yunus, 10/99) denilerek Peygamber Efendimiz’in şahsında bütün insanlığa ikrahtan uzak durulması gerektiği mesajı verilmiştir.
(Yüce Yaratıcı insanı yarattıktan sonra kendisine iman etmesi konusunda özgür bırakmıştır. Ona iman edip etmemesi hususunda serbest bırakmış, sadece iman etmekle cennetle müküfatlandırıcağını, inkar etmekle de cehennem ile cezalandırılacağını belirtmiştir. Kabul edip etmemeyi yine insanın özgür ve hür iradesine bırakmıştır. Ancak nefsi yarattığında kendisine sorduğunda, Rabbini tanımaması üzerine ateşle, soğukla terbiye etmiş, en sonunda da aç bırakmıştır. Ve nefis aç kalmanın verdiği bitapla “ben benim, Sen ise benim Rabbimsin” demiştir. Yüce Yaratıcı, burada bile insana birşey yapmamış, sadece nefsi cezalandırmıştır)
Dinde en önemli gaye ve en yüksek değer olan iman için bile insanları zorlamak, ikrahda bulunmak haram olduğuna göre onun dışındakilerde ikrahın olmaması evveliyetle gelir. İşkencenin yasak olmasına bir diğer delil de Kur’an-ı Kerim’in, işkence yapan firavnın elinden insanları kurtarma mücadelesi veren Hz. Musa’yı takdirle yad etmesi ve onu örnek alınmak üzere zikretmesidir. (Taha, 20/71, 47) Allah Teâlâ, tüyler ürpertici bir insanlık suçu olan işkenceyi, uluhiyet iddiasında bulunan firavnların bir özelliği olduğunu bildirmektedir. Firavunluk en negatif prototiplerden biridir. Dolayısıyla onların bir özelliği olan işkenceden de uzak durmak gerekir.
2- Peygamber Efendimiz insanlara işkence yapılmasını yasaklamıştır.
Peygamber Efendimiz pek çok hadis-i şeriflerinde işkence yapmayı yasaklamıştır. Nitekim İmam Müslim ve İbn-i Hibban, Sahih’lerinde müstakil bir başlık altında işkence yapmayı yasaklayan ve yapanları tehdit eden hadisleri ele almışlardır.
(Er-Risale filminden de hatırlanacağı üzere Allah Resûlü (SAV), esir alınanlara kötü muamele yapılmasını, eziyet edilmesini yasaklamış, yapanları uyarmıştır. Karşısındakiler ama onlar bizlere fazlasını yaptılar demesine rağmen izin vermemiştir.)
İşkencenin yasak edildiğini bildiren en önemli delillerden biri şu hadistir: Hişam b. Hakîm, Şam’dan geçerken zimmilerden bazı çiftçilerin sıcak güneşin altında bekletilerek kendilerine işkence yapıldığını; başlarına zeytin yağı döküldüğünü gördü. Bunun sebebini sorduğunda vergilerini tam vermedikleri için kendilerine böyle bir işkence yapıldığı söylendi. Bunun üzere bu sahabi, insanlara bu şekilde işkence yapmanın, azap etmenin islam’da yerinin olmadığını ve yapanların da cezalandırılacağını Allah Resulü’nden bizzat duyduğuna yemin ederek şu hadisi nakletti: “Şüphesiz ki Allah, insanlara dünyada işkence yapanlara mukabelede bulunacak ve onlara azap edecektir.” (Müslim, 6824; Ebu Davud, 3047) Hadisi rivayet eden sahabi gidip o bölgenin yöneticisine işkenceyi yasaklayan bu hadisi söyleyince o da hemen işkence yapmaktan vaz geçip o insanları serbest bırakmıştır. (Müslim, 2613)
Bu hadis gayet açık ve net bir şekilde Peygamber Efendimiz’in insanlara her halükarda işkence yapmayı yasaklamaktadır. Hadisde geçen “nas” kelimesi insanlar manasına olup masum, müttehem, suçlu bütün insanları içine almaktadır. Zira bu hadisi nakleden sahabi Hişam b. Hakim, hangi din ve kültürden ve suçu ne olursa olsun hiçbir insana işkence yapılamayacağını dolayısıyla ehl-i kitaptan cizye vermeyenlere de güneşin altında işkence yapmanın dinen kabul edilemeyecek bir davranış olduğunu bildirmiştir.
Pek çok hadis-i şerifte Allah Resulü, insanın bedenine zarar vermeyi yasaklamış; hatta savaş esnasında bile müsle yapmaktan uzak durulması konusunda çok ciddi ikazda bulunmuştur. (İbn-i Ebi Şeyme, Musannef, 27939)Müsle; Bir insanın veya canlının başkalarına ibret olsun diye, burnunun, kulağının vesair uzuvlarının kesilip, gözlerinin oyularak cezalandırılmasıdır. Kudurmuş köpek bile olsa ona müsle yapmayın buyurmuştur. Peygamber Efendimiz, bir insanın kölesini dövmesini hatta ona tokat atmasını bile yasaklamış; yasaklamanın ötesinde böyle bir şey yapanın tokat attığı kölesini azat etmesi gerektiğini söylemiştir: “Kölesine tokat atan veya döven kimsenin işlediği bu suçun keffareti onu azat etmesidir.” (Müslim, 1627; Ebu Davud, 5168)
Peygambe Efendimiz’in hayatından bir diğer çarpıcı misal de Suveyd b. Mukarrin’nin naklettiği şu olaydır; Bizim işlerimizi yapan sadece bir tane hizmetcimiz vardı. En küçüğümüz ona bir tokat vurdu. Allah Resulü (s.a.s.) onu hemen azat etmemizi emretti. (Müslim, 1668)
Peygamber Efendimiz, canlı insana işkenceyi yasaklamanın ötesinde onun ölmüş bedenine bile işkence yapmayı yasaklamış: “Ölmüş insanın kemiğini kırmak tıpkı hayatta iken kırmak gibidir.” buyurmuştur. (Ebu Davud, 3207; İbn Mace, 1616) Ölmüş bir insanın cesedine bile işkence yapmayı yasaklayan bir din nasıl olur da hayatta iken ona işkence yapılmasına cevaz verir?
İnsanın kerameti, saygınlığı, şerefi Peygamber Efendimiz döneminde olduğu gibi raşit halifeler döneminde de korunmuştur.
3- Canlılara işkence yapılması yasaklanmıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) pek çok hadis-i şeriflerinde canlılara, hayvanlara işkence yapılmasını yasaklamıştır. Bu konudaki pek çok örnekten bir-kaçını misal olarak arzedebiliriz: Peygamber Efendimiz, kediye işkence eden kadının cehennemi boyladığını haber vermiştir:
“Bir kadın bir kedi yüzünden cehenneme girdi. Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de salıverdi. Kediyi hapsetti Ve kedi de açlıktan öldü. O kadın da bu yüzden cehenneme girdi. (Buhâri, Bed’ü’l-Halk 17; Müslim, Birr 151)
Eşeğin yüzünü dağlayarak damga vuranlara lanet etmiş, (Müslim, 2117) karınca kolonisinin yakıldığını gördüğünde de yakanları ikaz ederek; “Ateş ile ancak ateşin rabbi azap eder.” buyurarak (Ebu Davud, 2625) mahlukata ateşle işkence yapmayı yasaklamıştır.
Canlılara, hayvanlara işkence yapılmasını yasaklayan bir dinin hakkında “Şüphesiz ki gerçekten Biz, Âdem evlatlarını şerefli kıldık” (İsra, 17/70) buyurduğu insana işkence yapılmasına müsaade etmesi düşünülebilir mi!?
(Yüce İslâm dini Allah adına kurban edilecek hayvanlara bile eziyet edilmemesini tembih etmiştir. Kurban edilecek hayvana iyi davranılması ve bakılması, kurban edileceği gün götürülürken darp edilmemesi, kötü söz söylenilmemesi, hayvanın okşanması, yumuşak davranılması, kesimden önce gözünün bağlanması, bıçağın gösterilmemesi, herhangi bir korku ve endişeye kapılacak hareketlerden uzak durulması, bir ayağının can çekişirken hareket edebilmesi için serbest bırakılması gibi. Dinimiz hayvanlara bile eziyet edilmesine izin vermemişken, insanlara böyle bir muamelenin yapılabileceğini düşünmek, akılla, mantıkla ve İslâm dininin ruhuyla bağdaşmamaktadır.)
Günümüz Avrupasında kasaplık hayvanlarının kesimleri ilgil yasal düzenlemelerle belli bir prosedüre tabii tutulmuştur, buna aykırı hareket edenler cezalandırılmaktadır. Örneğin kesilecek tüm büyük baş, küçük baş ve kümes hayvanları elektrik şoku ile bayıltıldıktan sonra kesilmektedir.
4- Bir kimsenin bir suç işlediği somut delil veya hür iradesiyle ikrarı ile tespit edilir. İşkence, baskı ve dövme ile oluşturulan delil geçersizdir.
Peygamber Efendimiz, bir kimsenin hakkında suçlu hükmü verilebilmesi için temel hukuki bir disiplin getirmiştir: “İddia eden delil, hakkındaki iddiayı kabul etyenin de yemin etmesi gerekir.” (Darakutnî, Sünen, 4509; Darimî, Beyhaki, Sünen-i kübra, 16445) Bir kimsenin suç işlediği iddia edildiğinde ilk önce iddia edenin somut delil getirmesi gerekir. Delili yoksa bu durumda suç ile itham edilen şahıs kendisinin böyle bir suç işlemediğine dair yemin eder. Ve böylelikle de suçsuz olduğu kabul edilir.
Beraat-i zimmet asıldır. Bir kimse somut delil ile suçluluğu ispat edilmedikçe veya hür iradesi ile suçunu itiraf etmedikçe suçsuz ve masumdur. Bu konuda Peygamber Efendimiz’in uygulaması şu şekildedir: Biri Hadramut’tan diğeri Kinde’den bir şahıs Peygamber Efendimiz’e aralarında yaşadıkları bir anlaşmazlığı anlatarak çözüm istemişlerdi. Hadramut’tan gelen şahıs babasına ait bir arazinin Kinde’li bu şahıs tarafından gasp edilerek elinden alındığını söyledi. Kindeli şahıs ise arazinin kendisine ait olduğunu ve ekip-biçtiğini ve ilgili şahsın ise hiçbir hakkının olmadığını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hak iddia eden Hadramutlu’ya bir delilin var mı? Diye sordu. Hadramutlu herhangi bir delilin olmadığını beyan etti. Bunun üzerine Allah Resulü, “Bu durumda senin için onun yemin etmesinden başka bir hakkın yoktur.” buyurdular. Hadramutlu şahıs: “Ya Resulallah bu adam facirin tekidir. Hiç bir şeyden korkmadan, utanmadan her türlü yalan yemini yapabilir.” diyerek itiraz etmesi üzerine Allah Resulü, bu konuda sen ondan ancak yemin etmesini isteyebilirsin. Bunun dışında senin ondan talep edebileceğin bir şey yoktur, buyurdular.” (Müslim, 223; Ebu Davud, 3245) İtham edilen şahıs kendi herhangi bir baskı, işkence olmadan suçunu ikrar ederse bu delil olur. İkrar etmezse suçu işlemediğine dair yemin ettirilir. Yemin ederse yemini kabul edilir. Hiç bir şekilde kendisine işkence yapılamaz. İşkence yapan kimse de cezalandırılır. Suçun tespitinde delil getirme mecburiyetinde olan da suç iddiasında bulunanlardır. İddia eden delil getiremediğinde ise suç ile itham edilen şahsın işlemediğine dair yemin etmesi onun masum olduğunun delili olarak kabul edilir. Bu itibarla herhangi bir somut delil olmadan insanları hapse tıkıp sonra onlardan suçsuz olduklarını ispat etmelerini istemek Peygamber Efendimiz’in bildirdiği ve tatbik ettiği İslam hukuku’nun temel disiplinine temelden zıttır. Hakim şüphe edilen bir insan hakkında işkence yapılmasına hükmedemez. Şüpheli kimse suç işlediğine dair somut delil varsa ona göre suçlu olduğuna hükmedilir ve delil ile sabit olan suçun İslam Hukuku’nda belirlenmiş cezası verilir. Belirlenen ceza dışında da işkence yapılamaz.
İşkence altında yapılan suç itirafları geçersizdir. İslam Hukuku, işkence ve zorlama ile kişinin cinayet, hırsızlık, zina vb. suçlarla ilgili olarak yaptığı ikrarı geçersiz saymıştır. İkrarın geçerli olmasını kişinin hür iradesi ile herhagi bir baskı ve zorlama olmadan beyan etmesine bağlamıştır. İşkence ile zorla suç itirafı delil değildir, geçersizdir. (Udeh, Abdulkadir, et-Teşrîu’l-Cinaiyyu’l-İslamî, II/316; Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, VI/4457.)Bu hususta Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah, hata, unutma ve zorla yaptırılanları bağışlamıştır.” (Hâkim, Müstedrek, 2801) Allah Teâlâ, zorla, işkence ile kerhen yaptırılanları, söylenenleri affetmektedir. Zira baskı, şiddet, işkence insanın hür iradesini kullanmasını engellemektedir, bu da onun iradesinin yok hükmünde olduğunun kabul edilmesini gerektirir. İnsan iradesinin elinden alınarak ona söylettirilenler yok hükmündedir, geçersizdir. (Serahsi, Mebsut, 24/57) Bir suç ile itham edilen şahıs, kendi hür iradesi ile herhangi bir işkence, baskı olmadan suçunu ikrar ederse bu ikrar delil olarak kabul edilir. Yoksa suç işlediğini kabul ettirmek için hiç bir işkence yapılamaz. Baskı, dövme, işkence altında alınan ikrarlar geçersizdir. Halüsinasyon iğnesi vurarak, kişinin aklî fonksiyonlarını elinden alarak suçu kabul ettirmek, kabul ettiğine dair bir belge imzalatmak da yasaktır, haramdır ve bu şekilde bir delil oluşturmak geçersizdir.
Somut delil ile suç işlediği tespit edilen kimseye de dinin belirlediği cezanın dışında bir ceza verilmesi kesinlikle caiz değildir. Suçu delil ile ispat edilen kimse de Şariin haram kıldığı veya hakkında nass olmayan bir ceza ile cezalandırılamaz. Mesela, Allah’ın ahirette vereceği bir ceza ile dünyada cezalandırma yapılamaz. Zira Allah Resulü: “Ateş ile ancak Allah azap eder.” (Buhari, 2954; Ebu Davut, 2673)buyurarak insanların ateşle cezalandırmalarını yasaklamıştır. Bu itibarla suçu delil ile tespit edilmiş bir kimseyi ateş ile cezalandırmak caiz olmadığı gibi ateşle cezalandırmaya benzeyen elektrik gibi şeylerle de cezalandırmak caiz değildir. Bu kimse ancak nass ile dinin belirlediği şekilde cezalandırılabilir. Bu itibarla bir kimsenin suçu somut delil ile kesin olarak sabit olsa bile böyle bir kimse ateşle yakılarak, tırnakları veya kirpikleri sökülerek, elektrik verilerek, suda boğularak, üzerine soğuk su dökülerek, aç bırakılarak kışın çok soğuk, yazın çok sıcak yerde tutularak v.s. cezalandırılamaz.
Diğer taraftan değişik ilaçlarla insanın akli fonksiyonlarının işlemez hale getirilmesi, uyuşturulması, robotlaştırılması da bir işkencedir ve yapılması yasaktır. Zira Allah Resulü, her müskir ve her müfettiri yasaklamıştır. (Ebu Davud, 3686; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 26634) Müskir bilindiği üzere sarhoşluk veren, müfettir ise vücutta gevşeklik hâsıl edip insanın direncini azaltan ve sûrî bir haz vermekle beraber bünyeyi içten içe tahrip eden şey demektir.
Suçun ortaya çıkması için itham edilen kimseyi dövmek veya işkence yapmak geçerli bir maslahat değildir. Bu konuda İmam Gazzali’nin yaklaşımı çok enfestir: Suçun ortaya çıkması ve hakkın sahibine ulaşması maksadıyla itham edilen şahsı itirafa zorlamak için işkence yapmada maslahat görülüyorsa bu şekildeki bir maslahat anlayışının karşısında bir başka maslahat vardır. O da insanların canının ve malının masum olup korunması gerektiği maslahatıdır. (İnsan hayatının korunması ilk sırada zaruri olarak muhafaza edilmesi gereken maslahattır.) Dolayısıyla insanlar ancak bir suç işlediklerinde cezalandırılabilirler. Suç da delil ile tespit edilir. Delil yok ise cezalandırma da yoktur. İtham edilen şahsın mevhum bir gayenin ortaya çıkarılması için dövülmesi o şahsın korunması kesin olan masumiyet hakkını zayi etmek demektir. Suç ile itham edilen kimseye zarar vermemek de çok önemli bir maslahattır. Bu itibarla İslam’ın delil ile sabit olan suçlara verdiği sınırlara riayet edilmesi gerekir. Delil ile tespit edilmiş bir suçun dışında ceza verilemez. (Gazzali, Şifau’l-galîl, s. 229-230) Bu şekilde hareket edilmesi, fesadı, zulmü engeller, bir başkasına kin, nefret besleyen ve onun cezalandırmasını gerektiren bir delili olmayan kimselerin zulmetmesinin önünü keser. Aksi takdirde suçun ortaya çıkarılmasında maslahat görerek işkenceyi mübah görmek ise her türlü zulüm, azap ve işkencenin önünü açmak ve onlara zemin oluşturmak demektir. Nitekim Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “İnsanlara delilden yoksun sırf iddialarından dolayı istedikleri verilecek olsaydı bir topluluk diğer topluluğun kanına ve malına çökme hakkının olduğunu iddia ederdi.” (Müslim, 1711; Buhari, 4552)
Günümüz İslam alimleri de işkencenin olmadığını gayet net ifade etmişlerdir. Mısır, el-Ezher fetva komisyonu 1997 tarih ve 125 rakamlı fetvası ile bir suç ile itham edilen bir kimsenin konuşması için dövülmesinin caiz olmadığını ifade etmiştir.
19 Eylül 1981 tarihinde Paris’te yapılan Uluslararası İslam’da İnsan Hakları Sempozyumu’nda İslam alimleri tarafından İslam’da işkencenin olmadığı ilan edilmiştir. İslam’ın insana verdiği hakların Kur’an ve Sünnet kaynaklı ve ebedi olduğu, hiç bir beşer, toplum, müessese ve yönetimin bu hakları değiştirme, iptal etme veya kısıtlama yetkisinin olmadığına vurgu yapıldıktan sonra yedinci fıkrada işkenceden korunma hakkı ile ilgili şunlar deklare edilmiştir: “Bırakın bir suç ile itham edileni, suçu delil ile sabit olan bir suçluya bile işkence yapılması caiz değildir. Zira Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, insanlara dünyada işkence yapanlara mukabelede bulunacak ve onlara azap edecektir.” (Müslim, 6824; Ebu Davud, 3047) Aynı şekilde bir şahsın işlemediği bir suçu itiraf etmeye zorlanması da caiz değildir. Değişik ikrah yolları ile alınan her türlü suç itirafı batıldır, yok hükmündedir. Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmuştur: “Allah, ümmetimden, hata, unutma ve zorla yaptırılan şeylerin mesuliyetini kaldırılmıştır.” (İbn-i Mace, 2045; Hakim, Müstedrek, 2801)
İşkence Beşeri Hukuk sistemlerinde de suçtur.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde “İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme”nin 5. maddesinde işkence yasağına açıkça vurgu yapılarak; “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı uygulamaya tâbi tutulamaz.” hükmü getirilmiştir. Buna benzer daha birçok Birleşmiş Milletler ve Avrupa sözleşmelerinde işkencenin insanlık suçu olduğu vurgulanmış ve kimsenin bu muameleye maruz bırakılamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Türkiye de bu sözleşmeleri onaylamıştır.
1876 tarihli ilk Kanun-u Esasî’nin (anayasanın) 26. Maddesinde işkence ve eziyetin yasak olduğu şu şekilde iifade edilmiştir: “İşkence ve sair her nevi eziyet, kat’iyen ve külliyen memnûdur.” 1924, 1961 ve hâlen yürürlükte olan 1982 anayasalarında da işkence yasaklanmış, 1961 ve 1982 anayasalarında ayrıca insanın şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan cezaların da verilemeyeceği hükmü eklenmiştir. Anayasaya paralel olarak T.C. Kanununun üçüncü bölümü işkence ve eziyete ayrılmış ve 94-96. maddelerde; ölümle sonuçlanmayan işkencenin türüne göre 3-30 yıl arasında hapis cezası verilebileceği, ölümle neticelenen işkenceye ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacağı belirtilmiştir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) da ‘soykırım’ ile ‘insanlığa karşı suç’ özel ve ayrı birer suç tipi olarak düzenlenmiştir.
“Soykırım” başlıklı TCK 76 ya göre: “- (1) Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur:
a) Kasten öldürme.
b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme.
c) Grubun, tamamen veya kısmen yokedilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.
d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.
e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.”
“İnsanlığa karşı suçlar” başlıklı TCK 77 ye göre de: “(1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:
a) Kasten öldürme.
b) Kasten yaralama.
c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.
d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.
e) Bilimsel deneylere tabi kılma.
f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.
g) Zorla hamile bırakma.
h) Zorla fuhşa sevk etme.”
Her iki maddede “bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez” hükmü özellikle yazılmıştır.
Failler yaşadıkları sürece haklarındaki cezai ve adli soruşturmadan kurtulamayacaktır.
İşkence ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceği kuralının, özellikle Nazi döneminde işlenen suçlar bakımından özel bir anlamı vardır. SS subayları ve Nazi işkencecileri aradan yarım asra yakın zaman geçse bile yaşlılık dönemlerinde dahi bulundukları ve yakalandıkları yerde adalet önüne çıkarılmış ve hak ettikleri cezalara çarptırılmışlardır.
Bu yüzden dünya çapında, işkence ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceğine dair evrensel bir kabul ve mutabakat vardır.
AİHM de öteden beri yerleşik ve istikrarlı içtihatlarında yasak sorgu yöntemi ile elde edilen delillerin ve bulguların ceza yargılamasında hükme esas alınamayacağını vurgulamaktadır. Bu kapsamda mesela a) aldatma, yalan beyan ve vaatlarda bulunarak kandırmak, b) İlaç vermek, c) aç ve susuz bırakmak, d) yorma, uykusuz bırakmak, e) duvara dayamak, uzun süre ayakta tutmak gibi yöntemler dahi yasak sorgu yöntemi olarak kabul edilmektedir.
Hatta hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu devletlerde, toplum içerisinde yaşayan bireylerin ailede, okulda, iş yerlerinde uğradıkları olumsuz tutum ve davranışlar, psikolojik baskılar, sözlü tacizler dahi manevi cebir anlamında mobbing olarak kabul edilip eziyet, kötü muamele çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Netice itibariyle, işkencenin İslam Dini’nde ve modern hukuk sistemlerinde yeri yoktur. Dinde ve hukukta yeri olmayan işkencenin çürümemiş veya değişik dünyevi menfaatlerle ipotek altına alınmamış vicdanlar tarafından da kabul edilmeyeceğini söylemeye gerek yoktur.
[Dr. Ergün Çapan] 18.1.2020 [TR724]
İşkence, bir kimsenin bir insana zarar vermesi, acı çektirmesi veya ona istemediği bir şeyi zorla kabul ettirmesi veya hür iradesini ifsat edecek şeyler yapması şeklinde tarif edilmiştir. Bir insanın canına, malına veya yakınlarına zarar vermekle tehdit etmek de işkence olarak değerlendirilmiştir.
İşkence maddî/fizikî ve manevi olmak üzere iki çeşittir. Fizikî işkence, yakmak, dağlamak, zincire vurmak, elektrik vermek gibi insanın bedenine ızdırap ve acı veren fiillerdir. Manevî işkence ise; insanın ruh ve psikolojisini bozan hakaret, sövme, inandığı değerleri inkar, ailesini, sevdiklerini elinden alma veya namusuna tecavüzla tehdid gibi davranışlardır.
Kur’an-ı Kerîm’de, Sünnet-i sahihada, İslam fıkhı’nda ve beşeri hukuk sistemlerinde işkence yasaklanmıştır. İşkenceyi yasaklayan en önemli delilleri şu şekilde ifade edebiliriz:
1- Kur’an, insanın en şerefli ve saygın bir varlık olduğunu bildirmiş (İsra, 17/70) ve ona eziyet ve işkence yapılmasını yasaklamıştır: “Mümin erkek ve mümin kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzap, 33/58) Ayette haksız yere insanlara eziyet edenlerin işitenin kanını donduracak çok çirkin bir yalan ve iftirada bulundukları ve vebal yüklendikleri bildirilmektedir. Ayette geçen “eziyet” mutlak olarak bırakılmış herhangi bir şey ile kayıtlanmamıştır. Bunun manası, maddî, manevî, sözlü ve fiilî olarak bütün eziyet çeşitlerinin büyük bir vebal olduğunu bildirmektedir. İşkence ise eziyetten daha büyüktür. Dolayısıyla eziyet vermenin yasaklandığı yerde işkencenin yasaklanması öncelikli olarak gelir.
(Ahzap Sûresinde belirtilen ayette; “Mümin erkek ve mümin kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzap, 33/58) diyerek işkence ve eziyeti, kötü muameleyi yasaklamıştır. Ayetin son cümlesinde, işkence ile mağdura söylettirilmek istenilen şeyi ve beyanlarını geçerli kabul etmemekle birlikte bu hareketi iftira olarak kabul ederek, sonuçlarını geçersiz addetmiştir. Dolayısıyla böyle bir duruma maruz kalan mağdurun beyanı, kendisinin özgür ve hür bir beyanı olmayacaktır. Günah bahsi ise olayın uhrevi boyutudur.)
Diğer taraftan Kur’an, “ikrah”ı yasaklamıştır. (Bakara, 2/256) İşkence de ikrahın bir çeşididir.
Yine başka bir ayette: “Sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın? “(Yunus, 10/99) denilerek Peygamber Efendimiz’in şahsında bütün insanlığa ikrahtan uzak durulması gerektiği mesajı verilmiştir.
(Yüce Yaratıcı insanı yarattıktan sonra kendisine iman etmesi konusunda özgür bırakmıştır. Ona iman edip etmemesi hususunda serbest bırakmış, sadece iman etmekle cennetle müküfatlandırıcağını, inkar etmekle de cehennem ile cezalandırılacağını belirtmiştir. Kabul edip etmemeyi yine insanın özgür ve hür iradesine bırakmıştır. Ancak nefsi yarattığında kendisine sorduğunda, Rabbini tanımaması üzerine ateşle, soğukla terbiye etmiş, en sonunda da aç bırakmıştır. Ve nefis aç kalmanın verdiği bitapla “ben benim, Sen ise benim Rabbimsin” demiştir. Yüce Yaratıcı, burada bile insana birşey yapmamış, sadece nefsi cezalandırmıştır)
Dinde en önemli gaye ve en yüksek değer olan iman için bile insanları zorlamak, ikrahda bulunmak haram olduğuna göre onun dışındakilerde ikrahın olmaması evveliyetle gelir. İşkencenin yasak olmasına bir diğer delil de Kur’an-ı Kerim’in, işkence yapan firavnın elinden insanları kurtarma mücadelesi veren Hz. Musa’yı takdirle yad etmesi ve onu örnek alınmak üzere zikretmesidir. (Taha, 20/71, 47) Allah Teâlâ, tüyler ürpertici bir insanlık suçu olan işkenceyi, uluhiyet iddiasında bulunan firavnların bir özelliği olduğunu bildirmektedir. Firavunluk en negatif prototiplerden biridir. Dolayısıyla onların bir özelliği olan işkenceden de uzak durmak gerekir.
2- Peygamber Efendimiz insanlara işkence yapılmasını yasaklamıştır.
Peygamber Efendimiz pek çok hadis-i şeriflerinde işkence yapmayı yasaklamıştır. Nitekim İmam Müslim ve İbn-i Hibban, Sahih’lerinde müstakil bir başlık altında işkence yapmayı yasaklayan ve yapanları tehdit eden hadisleri ele almışlardır.
(Er-Risale filminden de hatırlanacağı üzere Allah Resûlü (SAV), esir alınanlara kötü muamele yapılmasını, eziyet edilmesini yasaklamış, yapanları uyarmıştır. Karşısındakiler ama onlar bizlere fazlasını yaptılar demesine rağmen izin vermemiştir.)
İşkencenin yasak edildiğini bildiren en önemli delillerden biri şu hadistir: Hişam b. Hakîm, Şam’dan geçerken zimmilerden bazı çiftçilerin sıcak güneşin altında bekletilerek kendilerine işkence yapıldığını; başlarına zeytin yağı döküldüğünü gördü. Bunun sebebini sorduğunda vergilerini tam vermedikleri için kendilerine böyle bir işkence yapıldığı söylendi. Bunun üzere bu sahabi, insanlara bu şekilde işkence yapmanın, azap etmenin islam’da yerinin olmadığını ve yapanların da cezalandırılacağını Allah Resulü’nden bizzat duyduğuna yemin ederek şu hadisi nakletti: “Şüphesiz ki Allah, insanlara dünyada işkence yapanlara mukabelede bulunacak ve onlara azap edecektir.” (Müslim, 6824; Ebu Davud, 3047) Hadisi rivayet eden sahabi gidip o bölgenin yöneticisine işkenceyi yasaklayan bu hadisi söyleyince o da hemen işkence yapmaktan vaz geçip o insanları serbest bırakmıştır. (Müslim, 2613)
Bu hadis gayet açık ve net bir şekilde Peygamber Efendimiz’in insanlara her halükarda işkence yapmayı yasaklamaktadır. Hadisde geçen “nas” kelimesi insanlar manasına olup masum, müttehem, suçlu bütün insanları içine almaktadır. Zira bu hadisi nakleden sahabi Hişam b. Hakim, hangi din ve kültürden ve suçu ne olursa olsun hiçbir insana işkence yapılamayacağını dolayısıyla ehl-i kitaptan cizye vermeyenlere de güneşin altında işkence yapmanın dinen kabul edilemeyecek bir davranış olduğunu bildirmiştir.
Pek çok hadis-i şerifte Allah Resulü, insanın bedenine zarar vermeyi yasaklamış; hatta savaş esnasında bile müsle yapmaktan uzak durulması konusunda çok ciddi ikazda bulunmuştur. (İbn-i Ebi Şeyme, Musannef, 27939)Müsle; Bir insanın veya canlının başkalarına ibret olsun diye, burnunun, kulağının vesair uzuvlarının kesilip, gözlerinin oyularak cezalandırılmasıdır. Kudurmuş köpek bile olsa ona müsle yapmayın buyurmuştur. Peygamber Efendimiz, bir insanın kölesini dövmesini hatta ona tokat atmasını bile yasaklamış; yasaklamanın ötesinde böyle bir şey yapanın tokat attığı kölesini azat etmesi gerektiğini söylemiştir: “Kölesine tokat atan veya döven kimsenin işlediği bu suçun keffareti onu azat etmesidir.” (Müslim, 1627; Ebu Davud, 5168)
Peygambe Efendimiz’in hayatından bir diğer çarpıcı misal de Suveyd b. Mukarrin’nin naklettiği şu olaydır; Bizim işlerimizi yapan sadece bir tane hizmetcimiz vardı. En küçüğümüz ona bir tokat vurdu. Allah Resulü (s.a.s.) onu hemen azat etmemizi emretti. (Müslim, 1668)
Peygamber Efendimiz, canlı insana işkenceyi yasaklamanın ötesinde onun ölmüş bedenine bile işkence yapmayı yasaklamış: “Ölmüş insanın kemiğini kırmak tıpkı hayatta iken kırmak gibidir.” buyurmuştur. (Ebu Davud, 3207; İbn Mace, 1616) Ölmüş bir insanın cesedine bile işkence yapmayı yasaklayan bir din nasıl olur da hayatta iken ona işkence yapılmasına cevaz verir?
İnsanın kerameti, saygınlığı, şerefi Peygamber Efendimiz döneminde olduğu gibi raşit halifeler döneminde de korunmuştur.
3- Canlılara işkence yapılması yasaklanmıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) pek çok hadis-i şeriflerinde canlılara, hayvanlara işkence yapılmasını yasaklamıştır. Bu konudaki pek çok örnekten bir-kaçını misal olarak arzedebiliriz: Peygamber Efendimiz, kediye işkence eden kadının cehennemi boyladığını haber vermiştir:
“Bir kadın bir kedi yüzünden cehenneme girdi. Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de salıverdi. Kediyi hapsetti Ve kedi de açlıktan öldü. O kadın da bu yüzden cehenneme girdi. (Buhâri, Bed’ü’l-Halk 17; Müslim, Birr 151)
Eşeğin yüzünü dağlayarak damga vuranlara lanet etmiş, (Müslim, 2117) karınca kolonisinin yakıldığını gördüğünde de yakanları ikaz ederek; “Ateş ile ancak ateşin rabbi azap eder.” buyurarak (Ebu Davud, 2625) mahlukata ateşle işkence yapmayı yasaklamıştır.
Canlılara, hayvanlara işkence yapılmasını yasaklayan bir dinin hakkında “Şüphesiz ki gerçekten Biz, Âdem evlatlarını şerefli kıldık” (İsra, 17/70) buyurduğu insana işkence yapılmasına müsaade etmesi düşünülebilir mi!?
(Yüce İslâm dini Allah adına kurban edilecek hayvanlara bile eziyet edilmemesini tembih etmiştir. Kurban edilecek hayvana iyi davranılması ve bakılması, kurban edileceği gün götürülürken darp edilmemesi, kötü söz söylenilmemesi, hayvanın okşanması, yumuşak davranılması, kesimden önce gözünün bağlanması, bıçağın gösterilmemesi, herhangi bir korku ve endişeye kapılacak hareketlerden uzak durulması, bir ayağının can çekişirken hareket edebilmesi için serbest bırakılması gibi. Dinimiz hayvanlara bile eziyet edilmesine izin vermemişken, insanlara böyle bir muamelenin yapılabileceğini düşünmek, akılla, mantıkla ve İslâm dininin ruhuyla bağdaşmamaktadır.)
Günümüz Avrupasında kasaplık hayvanlarının kesimleri ilgil yasal düzenlemelerle belli bir prosedüre tabii tutulmuştur, buna aykırı hareket edenler cezalandırılmaktadır. Örneğin kesilecek tüm büyük baş, küçük baş ve kümes hayvanları elektrik şoku ile bayıltıldıktan sonra kesilmektedir.
4- Bir kimsenin bir suç işlediği somut delil veya hür iradesiyle ikrarı ile tespit edilir. İşkence, baskı ve dövme ile oluşturulan delil geçersizdir.
Peygamber Efendimiz, bir kimsenin hakkında suçlu hükmü verilebilmesi için temel hukuki bir disiplin getirmiştir: “İddia eden delil, hakkındaki iddiayı kabul etyenin de yemin etmesi gerekir.” (Darakutnî, Sünen, 4509; Darimî, Beyhaki, Sünen-i kübra, 16445) Bir kimsenin suç işlediği iddia edildiğinde ilk önce iddia edenin somut delil getirmesi gerekir. Delili yoksa bu durumda suç ile itham edilen şahıs kendisinin böyle bir suç işlemediğine dair yemin eder. Ve böylelikle de suçsuz olduğu kabul edilir.
Beraat-i zimmet asıldır. Bir kimse somut delil ile suçluluğu ispat edilmedikçe veya hür iradesi ile suçunu itiraf etmedikçe suçsuz ve masumdur. Bu konuda Peygamber Efendimiz’in uygulaması şu şekildedir: Biri Hadramut’tan diğeri Kinde’den bir şahıs Peygamber Efendimiz’e aralarında yaşadıkları bir anlaşmazlığı anlatarak çözüm istemişlerdi. Hadramut’tan gelen şahıs babasına ait bir arazinin Kinde’li bu şahıs tarafından gasp edilerek elinden alındığını söyledi. Kindeli şahıs ise arazinin kendisine ait olduğunu ve ekip-biçtiğini ve ilgili şahsın ise hiçbir hakkının olmadığını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hak iddia eden Hadramutlu’ya bir delilin var mı? Diye sordu. Hadramutlu herhangi bir delilin olmadığını beyan etti. Bunun üzerine Allah Resulü, “Bu durumda senin için onun yemin etmesinden başka bir hakkın yoktur.” buyurdular. Hadramutlu şahıs: “Ya Resulallah bu adam facirin tekidir. Hiç bir şeyden korkmadan, utanmadan her türlü yalan yemini yapabilir.” diyerek itiraz etmesi üzerine Allah Resulü, bu konuda sen ondan ancak yemin etmesini isteyebilirsin. Bunun dışında senin ondan talep edebileceğin bir şey yoktur, buyurdular.” (Müslim, 223; Ebu Davud, 3245) İtham edilen şahıs kendi herhangi bir baskı, işkence olmadan suçunu ikrar ederse bu delil olur. İkrar etmezse suçu işlemediğine dair yemin ettirilir. Yemin ederse yemini kabul edilir. Hiç bir şekilde kendisine işkence yapılamaz. İşkence yapan kimse de cezalandırılır. Suçun tespitinde delil getirme mecburiyetinde olan da suç iddiasında bulunanlardır. İddia eden delil getiremediğinde ise suç ile itham edilen şahsın işlemediğine dair yemin etmesi onun masum olduğunun delili olarak kabul edilir. Bu itibarla herhangi bir somut delil olmadan insanları hapse tıkıp sonra onlardan suçsuz olduklarını ispat etmelerini istemek Peygamber Efendimiz’in bildirdiği ve tatbik ettiği İslam hukuku’nun temel disiplinine temelden zıttır. Hakim şüphe edilen bir insan hakkında işkence yapılmasına hükmedemez. Şüpheli kimse suç işlediğine dair somut delil varsa ona göre suçlu olduğuna hükmedilir ve delil ile sabit olan suçun İslam Hukuku’nda belirlenmiş cezası verilir. Belirlenen ceza dışında da işkence yapılamaz.
İşkence altında yapılan suç itirafları geçersizdir. İslam Hukuku, işkence ve zorlama ile kişinin cinayet, hırsızlık, zina vb. suçlarla ilgili olarak yaptığı ikrarı geçersiz saymıştır. İkrarın geçerli olmasını kişinin hür iradesi ile herhagi bir baskı ve zorlama olmadan beyan etmesine bağlamıştır. İşkence ile zorla suç itirafı delil değildir, geçersizdir. (Udeh, Abdulkadir, et-Teşrîu’l-Cinaiyyu’l-İslamî, II/316; Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, VI/4457.)Bu hususta Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah, hata, unutma ve zorla yaptırılanları bağışlamıştır.” (Hâkim, Müstedrek, 2801) Allah Teâlâ, zorla, işkence ile kerhen yaptırılanları, söylenenleri affetmektedir. Zira baskı, şiddet, işkence insanın hür iradesini kullanmasını engellemektedir, bu da onun iradesinin yok hükmünde olduğunun kabul edilmesini gerektirir. İnsan iradesinin elinden alınarak ona söylettirilenler yok hükmündedir, geçersizdir. (Serahsi, Mebsut, 24/57) Bir suç ile itham edilen şahıs, kendi hür iradesi ile herhangi bir işkence, baskı olmadan suçunu ikrar ederse bu ikrar delil olarak kabul edilir. Yoksa suç işlediğini kabul ettirmek için hiç bir işkence yapılamaz. Baskı, dövme, işkence altında alınan ikrarlar geçersizdir. Halüsinasyon iğnesi vurarak, kişinin aklî fonksiyonlarını elinden alarak suçu kabul ettirmek, kabul ettiğine dair bir belge imzalatmak da yasaktır, haramdır ve bu şekilde bir delil oluşturmak geçersizdir.
Somut delil ile suç işlediği tespit edilen kimseye de dinin belirlediği cezanın dışında bir ceza verilmesi kesinlikle caiz değildir. Suçu delil ile ispat edilen kimse de Şariin haram kıldığı veya hakkında nass olmayan bir ceza ile cezalandırılamaz. Mesela, Allah’ın ahirette vereceği bir ceza ile dünyada cezalandırma yapılamaz. Zira Allah Resulü: “Ateş ile ancak Allah azap eder.” (Buhari, 2954; Ebu Davut, 2673)buyurarak insanların ateşle cezalandırmalarını yasaklamıştır. Bu itibarla suçu delil ile tespit edilmiş bir kimseyi ateş ile cezalandırmak caiz olmadığı gibi ateşle cezalandırmaya benzeyen elektrik gibi şeylerle de cezalandırmak caiz değildir. Bu kimse ancak nass ile dinin belirlediği şekilde cezalandırılabilir. Bu itibarla bir kimsenin suçu somut delil ile kesin olarak sabit olsa bile böyle bir kimse ateşle yakılarak, tırnakları veya kirpikleri sökülerek, elektrik verilerek, suda boğularak, üzerine soğuk su dökülerek, aç bırakılarak kışın çok soğuk, yazın çok sıcak yerde tutularak v.s. cezalandırılamaz.
Diğer taraftan değişik ilaçlarla insanın akli fonksiyonlarının işlemez hale getirilmesi, uyuşturulması, robotlaştırılması da bir işkencedir ve yapılması yasaktır. Zira Allah Resulü, her müskir ve her müfettiri yasaklamıştır. (Ebu Davud, 3686; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 26634) Müskir bilindiği üzere sarhoşluk veren, müfettir ise vücutta gevşeklik hâsıl edip insanın direncini azaltan ve sûrî bir haz vermekle beraber bünyeyi içten içe tahrip eden şey demektir.
Suçun ortaya çıkması için itham edilen kimseyi dövmek veya işkence yapmak geçerli bir maslahat değildir. Bu konuda İmam Gazzali’nin yaklaşımı çok enfestir: Suçun ortaya çıkması ve hakkın sahibine ulaşması maksadıyla itham edilen şahsı itirafa zorlamak için işkence yapmada maslahat görülüyorsa bu şekildeki bir maslahat anlayışının karşısında bir başka maslahat vardır. O da insanların canının ve malının masum olup korunması gerektiği maslahatıdır. (İnsan hayatının korunması ilk sırada zaruri olarak muhafaza edilmesi gereken maslahattır.) Dolayısıyla insanlar ancak bir suç işlediklerinde cezalandırılabilirler. Suç da delil ile tespit edilir. Delil yok ise cezalandırma da yoktur. İtham edilen şahsın mevhum bir gayenin ortaya çıkarılması için dövülmesi o şahsın korunması kesin olan masumiyet hakkını zayi etmek demektir. Suç ile itham edilen kimseye zarar vermemek de çok önemli bir maslahattır. Bu itibarla İslam’ın delil ile sabit olan suçlara verdiği sınırlara riayet edilmesi gerekir. Delil ile tespit edilmiş bir suçun dışında ceza verilemez. (Gazzali, Şifau’l-galîl, s. 229-230) Bu şekilde hareket edilmesi, fesadı, zulmü engeller, bir başkasına kin, nefret besleyen ve onun cezalandırmasını gerektiren bir delili olmayan kimselerin zulmetmesinin önünü keser. Aksi takdirde suçun ortaya çıkarılmasında maslahat görerek işkenceyi mübah görmek ise her türlü zulüm, azap ve işkencenin önünü açmak ve onlara zemin oluşturmak demektir. Nitekim Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “İnsanlara delilden yoksun sırf iddialarından dolayı istedikleri verilecek olsaydı bir topluluk diğer topluluğun kanına ve malına çökme hakkının olduğunu iddia ederdi.” (Müslim, 1711; Buhari, 4552)
Günümüz İslam alimleri de işkencenin olmadığını gayet net ifade etmişlerdir. Mısır, el-Ezher fetva komisyonu 1997 tarih ve 125 rakamlı fetvası ile bir suç ile itham edilen bir kimsenin konuşması için dövülmesinin caiz olmadığını ifade etmiştir.
19 Eylül 1981 tarihinde Paris’te yapılan Uluslararası İslam’da İnsan Hakları Sempozyumu’nda İslam alimleri tarafından İslam’da işkencenin olmadığı ilan edilmiştir. İslam’ın insana verdiği hakların Kur’an ve Sünnet kaynaklı ve ebedi olduğu, hiç bir beşer, toplum, müessese ve yönetimin bu hakları değiştirme, iptal etme veya kısıtlama yetkisinin olmadığına vurgu yapıldıktan sonra yedinci fıkrada işkenceden korunma hakkı ile ilgili şunlar deklare edilmiştir: “Bırakın bir suç ile itham edileni, suçu delil ile sabit olan bir suçluya bile işkence yapılması caiz değildir. Zira Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, insanlara dünyada işkence yapanlara mukabelede bulunacak ve onlara azap edecektir.” (Müslim, 6824; Ebu Davud, 3047) Aynı şekilde bir şahsın işlemediği bir suçu itiraf etmeye zorlanması da caiz değildir. Değişik ikrah yolları ile alınan her türlü suç itirafı batıldır, yok hükmündedir. Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmuştur: “Allah, ümmetimden, hata, unutma ve zorla yaptırılan şeylerin mesuliyetini kaldırılmıştır.” (İbn-i Mace, 2045; Hakim, Müstedrek, 2801)
İşkence Beşeri Hukuk sistemlerinde de suçtur.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde “İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme”nin 5. maddesinde işkence yasağına açıkça vurgu yapılarak; “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı uygulamaya tâbi tutulamaz.” hükmü getirilmiştir. Buna benzer daha birçok Birleşmiş Milletler ve Avrupa sözleşmelerinde işkencenin insanlık suçu olduğu vurgulanmış ve kimsenin bu muameleye maruz bırakılamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Türkiye de bu sözleşmeleri onaylamıştır.
1876 tarihli ilk Kanun-u Esasî’nin (anayasanın) 26. Maddesinde işkence ve eziyetin yasak olduğu şu şekilde iifade edilmiştir: “İşkence ve sair her nevi eziyet, kat’iyen ve külliyen memnûdur.” 1924, 1961 ve hâlen yürürlükte olan 1982 anayasalarında da işkence yasaklanmış, 1961 ve 1982 anayasalarında ayrıca insanın şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan cezaların da verilemeyeceği hükmü eklenmiştir. Anayasaya paralel olarak T.C. Kanununun üçüncü bölümü işkence ve eziyete ayrılmış ve 94-96. maddelerde; ölümle sonuçlanmayan işkencenin türüne göre 3-30 yıl arasında hapis cezası verilebileceği, ölümle neticelenen işkenceye ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacağı belirtilmiştir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) da ‘soykırım’ ile ‘insanlığa karşı suç’ özel ve ayrı birer suç tipi olarak düzenlenmiştir.
“Soykırım” başlıklı TCK 76 ya göre: “- (1) Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur:
a) Kasten öldürme.
b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme.
c) Grubun, tamamen veya kısmen yokedilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.
d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.
e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.”
“İnsanlığa karşı suçlar” başlıklı TCK 77 ye göre de: “(1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:
a) Kasten öldürme.
b) Kasten yaralama.
c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.
d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.
e) Bilimsel deneylere tabi kılma.
f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.
g) Zorla hamile bırakma.
h) Zorla fuhşa sevk etme.”
Her iki maddede “bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez” hükmü özellikle yazılmıştır.
Failler yaşadıkları sürece haklarındaki cezai ve adli soruşturmadan kurtulamayacaktır.
İşkence ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceği kuralının, özellikle Nazi döneminde işlenen suçlar bakımından özel bir anlamı vardır. SS subayları ve Nazi işkencecileri aradan yarım asra yakın zaman geçse bile yaşlılık dönemlerinde dahi bulundukları ve yakalandıkları yerde adalet önüne çıkarılmış ve hak ettikleri cezalara çarptırılmışlardır.
Bu yüzden dünya çapında, işkence ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceğine dair evrensel bir kabul ve mutabakat vardır.
AİHM de öteden beri yerleşik ve istikrarlı içtihatlarında yasak sorgu yöntemi ile elde edilen delillerin ve bulguların ceza yargılamasında hükme esas alınamayacağını vurgulamaktadır. Bu kapsamda mesela a) aldatma, yalan beyan ve vaatlarda bulunarak kandırmak, b) İlaç vermek, c) aç ve susuz bırakmak, d) yorma, uykusuz bırakmak, e) duvara dayamak, uzun süre ayakta tutmak gibi yöntemler dahi yasak sorgu yöntemi olarak kabul edilmektedir.
Hatta hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu devletlerde, toplum içerisinde yaşayan bireylerin ailede, okulda, iş yerlerinde uğradıkları olumsuz tutum ve davranışlar, psikolojik baskılar, sözlü tacizler dahi manevi cebir anlamında mobbing olarak kabul edilip eziyet, kötü muamele çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Netice itibariyle, işkencenin İslam Dini’nde ve modern hukuk sistemlerinde yeri yoktur. Dinde ve hukukta yeri olmayan işkencenin çürümemiş veya değişik dünyevi menfaatlerle ipotek altına alınmamış vicdanlar tarafından da kabul edilmeyeceğini söylemeye gerek yoktur.
[Dr. Ergün Çapan] 18.1.2020 [TR724]
Süper Lig zararda, üç büyükler borçta zirvede! [Hasan Cücük]
Türk futbolu uzun süredir bir kısır döngünün içinde bulunuyor. Kulüpler bağımsızlıklarını kaybetmiş durumdalar. Toplumun her alanını kontrol eden Saray’ın futbolu es geçmesi beklenmiyordu. Futbol federasyonunu atadığı ‘kayyım’ başkanlarla yöneten Saray, kulüpleri ise devlete borçlandırarak emri altına aldı. Borç yükü altında ezilen kulüplere oksijen kamu banklarından verilen kredilerle sağlandı. Futbolumuzun iflasın eşiğinde olduğunu ilan eden raporu UEFA yayınladı.
UEFA’nın bu yıl 11’incisini yayınladığı 132 sayfalık ‘’Avrupa Kulüp Futbolunun Görünümü” finansal raporu, Süper Lig ve takımlarımız hakkında ilginç bilgiler içeriyor. Avrupa’nın en kaliteli 6. ligi diye övündüğümüz ligimizin nihayet zirvede olduğunu öğrendik. Yanlış okumadınız Süper Lig, UEFA’nın raporunda zirvede! Bu birinciliğimiz maalesef, Türk futbolunun komalık halini gösteriyor. Süper Lig, Avrupa’da en çok zarar eden lig konumunda bulunuyor. UEFA 2018 raporuna göre, zarar tam 263 milyon Euro. Dövizde dalgalanmanın en çok Süper Lig’i vurduğunu görüyoruz.
Avrupa kupalarına katılmayan kulüplerin gelirlerinin tamamı TL üzerinden olurken, futbolculara yaptıkları ödemelerin döviz cinsinden olması kulüpleri iflasa götüren sebep. Döviz kurundaki her artış, kulüplerin hanesine zarar olarak yazılıyor. 2018’de kulüpler döviz kurundaki artıştan dolayı tam 125 milyon Euro zarar etti. 2017’de 73 milyon Euro olan döviz kaybı zararı, bir yıl sonra neredeyse yüzde yüze varan bir artış göstermiş. Süper Lig’in rekor zarar ettiği 2018’de en fazla kar eden ise İngiltere Premier Lig oldu. Günümüz futbolunun NBA’ı olarak tanımlanan Premier Lig’in karı 382 milyon Euro oldu.
Süper Lig’i en çok zarar eden lig sıralamasında zirveye çıkaran kulüpler ise futbolumuzun üç büyükleri oldu. En fazla net borcu olan 20 kulüp sıralamasında üç büyükler yer alıyor. Borçta zirve Fenerbahçe’nin. Sarı-lacivertliler 334 milyon Euro’yla listede 6’ıncı, Beşiktaş 183 milyon Euro’yla 15’inci, Galatasaray ise 175 milyon Euro ile 17’nci sırada yer aldı. En fazla net borcu olan kulüp ise 568 milyon Euro ile Manchester United. Yeni stat yapımından dolayı büyük bir yükün altına giren Tottenham ise 483 milyon Euro ile ikinci, Inter ise 461 milyon Euro ile borç listesinde üçüncü sırada yer buluyor. Listede ilginç bir ayrıntı ise, Fenerbahçe’nin borcunun gelirinin 2,9 katı olması. En borçlu kulüp olan Manchester United’in net borcu gelirinin 0,9 katı.
2018’de rekor zarara imza atan Süper Lig, gişe hasılatında yüzde 52’lik artışla zirvede yer aldı. Türk takımları arasında Başakşehir, gişe hasılatını yüzde 158 artırarak bu kulvarda açık ara lider oldu. Bunun trajikomik bir yanı var. Son yıllarda ligde zirveye oynayan bir takım olan Başakşehir, 3-5 bin seyirci ortalamasıyla oynuyor. Puan durumundaki yeriyle stada gelen seyirci oranı arasında büyük tezat yaşayan Başakşehir’in 2017’de 3200 olan seyirci ortalaması, bir yıl sonra 5400 olunca gişi gelirinde yüzdelik önemli bir artış oldu. Ancak bunun maddi karşılığı ise oldukça cuzi. Türkiye’nin ardından en büyük gişe artışını, yüzde 24 ile İtalyan takımları gerçekleştirdi. Galatasaray ise bilet satışlarından en çok gelir eden kulüpler listesine giren tek Türk takımı oldu. Sarı-kırmızılılar, maç başına her biletinden ortalama 37 Euro kazanarak Avrupa’da bu alanda en çok gelir elde eden 30. kulüp unvanını elde etti. Stadyumlara gelen seyirci sayısında en çok artış gösteren kulüpler sıralamasında Fenerbahçe ilk sıralara adını yazdırdı. Sarı-lacivertliler, ortalama seyirci sayısını 7 binden çok artırmayı başaran 7 kulüpten biri oldu.
2018 finans raporunda en fazla gelir elde eden kulüpler sıralamasında Real Madrid ilk sırada yer alıyor. Üst üste 3 yıl Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak dikkatleri üzerine çeken İspanyol ekibi 2018 yılını 751 milyon Euro gelirle kapattı. İkinci sırada 692 milyon Euro gelirle bir başka İspanyol ekibi Barcelona, üçüncü sırada ise 666 milyon Euro ile Manchester United yer aldı. Türk kulüplerinden ise ilk 30 arasına sadece Beşiktaş girdi. Şampiyonlar Ligi başarısıyla dikkat çektiği yılda siyah-beyazlı ekibin kasasına tam 164 milyon Euro girdi. Bu rakamın 47 milyon Euro’su UEFA geliri oldu. Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Real Madrid’in UEFA geliri ise 94 milyon Euro oldu.
UEFA’nın 2018 ‘’Avrupa Kulüp Futbolunun Görünümü” raporu, Türk futbolunun resmini net bir şekilde ortaya koyuyor. Devletin sübvanse ettiği kulüplerimiz iflasa gidiyor. Ciddi önlemler alınmadığında iflas kaçınılmaz. Sadece yabancı oyunculara değil, yerli oyunculara da döviz cinsinden sözleşme imzalayıp, maaş ödeyen kulüpler aslında kendi idam fermanlarını imzalıyorlar. Avrupa’da hesapsız harcamadan dolayı Parma, Fiorentina, Rangers, Leeds gibi kulüpler iflas etmişti. Bu listeye Türk takımları da eklenirse şaşırmayın.
[Hasan Cücük] 18.1.2020 [TR724]
UEFA’nın bu yıl 11’incisini yayınladığı 132 sayfalık ‘’Avrupa Kulüp Futbolunun Görünümü” finansal raporu, Süper Lig ve takımlarımız hakkında ilginç bilgiler içeriyor. Avrupa’nın en kaliteli 6. ligi diye övündüğümüz ligimizin nihayet zirvede olduğunu öğrendik. Yanlış okumadınız Süper Lig, UEFA’nın raporunda zirvede! Bu birinciliğimiz maalesef, Türk futbolunun komalık halini gösteriyor. Süper Lig, Avrupa’da en çok zarar eden lig konumunda bulunuyor. UEFA 2018 raporuna göre, zarar tam 263 milyon Euro. Dövizde dalgalanmanın en çok Süper Lig’i vurduğunu görüyoruz.
Avrupa kupalarına katılmayan kulüplerin gelirlerinin tamamı TL üzerinden olurken, futbolculara yaptıkları ödemelerin döviz cinsinden olması kulüpleri iflasa götüren sebep. Döviz kurundaki her artış, kulüplerin hanesine zarar olarak yazılıyor. 2018’de kulüpler döviz kurundaki artıştan dolayı tam 125 milyon Euro zarar etti. 2017’de 73 milyon Euro olan döviz kaybı zararı, bir yıl sonra neredeyse yüzde yüze varan bir artış göstermiş. Süper Lig’in rekor zarar ettiği 2018’de en fazla kar eden ise İngiltere Premier Lig oldu. Günümüz futbolunun NBA’ı olarak tanımlanan Premier Lig’in karı 382 milyon Euro oldu.
Süper Lig’i en çok zarar eden lig sıralamasında zirveye çıkaran kulüpler ise futbolumuzun üç büyükleri oldu. En fazla net borcu olan 20 kulüp sıralamasında üç büyükler yer alıyor. Borçta zirve Fenerbahçe’nin. Sarı-lacivertliler 334 milyon Euro’yla listede 6’ıncı, Beşiktaş 183 milyon Euro’yla 15’inci, Galatasaray ise 175 milyon Euro ile 17’nci sırada yer aldı. En fazla net borcu olan kulüp ise 568 milyon Euro ile Manchester United. Yeni stat yapımından dolayı büyük bir yükün altına giren Tottenham ise 483 milyon Euro ile ikinci, Inter ise 461 milyon Euro ile borç listesinde üçüncü sırada yer buluyor. Listede ilginç bir ayrıntı ise, Fenerbahçe’nin borcunun gelirinin 2,9 katı olması. En borçlu kulüp olan Manchester United’in net borcu gelirinin 0,9 katı.
2018’de rekor zarara imza atan Süper Lig, gişe hasılatında yüzde 52’lik artışla zirvede yer aldı. Türk takımları arasında Başakşehir, gişe hasılatını yüzde 158 artırarak bu kulvarda açık ara lider oldu. Bunun trajikomik bir yanı var. Son yıllarda ligde zirveye oynayan bir takım olan Başakşehir, 3-5 bin seyirci ortalamasıyla oynuyor. Puan durumundaki yeriyle stada gelen seyirci oranı arasında büyük tezat yaşayan Başakşehir’in 2017’de 3200 olan seyirci ortalaması, bir yıl sonra 5400 olunca gişi gelirinde yüzdelik önemli bir artış oldu. Ancak bunun maddi karşılığı ise oldukça cuzi. Türkiye’nin ardından en büyük gişe artışını, yüzde 24 ile İtalyan takımları gerçekleştirdi. Galatasaray ise bilet satışlarından en çok gelir eden kulüpler listesine giren tek Türk takımı oldu. Sarı-kırmızılılar, maç başına her biletinden ortalama 37 Euro kazanarak Avrupa’da bu alanda en çok gelir elde eden 30. kulüp unvanını elde etti. Stadyumlara gelen seyirci sayısında en çok artış gösteren kulüpler sıralamasında Fenerbahçe ilk sıralara adını yazdırdı. Sarı-lacivertliler, ortalama seyirci sayısını 7 binden çok artırmayı başaran 7 kulüpten biri oldu.
2018 finans raporunda en fazla gelir elde eden kulüpler sıralamasında Real Madrid ilk sırada yer alıyor. Üst üste 3 yıl Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak dikkatleri üzerine çeken İspanyol ekibi 2018 yılını 751 milyon Euro gelirle kapattı. İkinci sırada 692 milyon Euro gelirle bir başka İspanyol ekibi Barcelona, üçüncü sırada ise 666 milyon Euro ile Manchester United yer aldı. Türk kulüplerinden ise ilk 30 arasına sadece Beşiktaş girdi. Şampiyonlar Ligi başarısıyla dikkat çektiği yılda siyah-beyazlı ekibin kasasına tam 164 milyon Euro girdi. Bu rakamın 47 milyon Euro’su UEFA geliri oldu. Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Real Madrid’in UEFA geliri ise 94 milyon Euro oldu.
UEFA’nın 2018 ‘’Avrupa Kulüp Futbolunun Görünümü” raporu, Türk futbolunun resmini net bir şekilde ortaya koyuyor. Devletin sübvanse ettiği kulüplerimiz iflasa gidiyor. Ciddi önlemler alınmadığında iflas kaçınılmaz. Sadece yabancı oyunculara değil, yerli oyunculara da döviz cinsinden sözleşme imzalayıp, maaş ödeyen kulüpler aslında kendi idam fermanlarını imzalıyorlar. Avrupa’da hesapsız harcamadan dolayı Parma, Fiorentina, Rangers, Leeds gibi kulüpler iflas etmişti. Bu listeye Türk takımları da eklenirse şaşırmayın.
[Hasan Cücük] 18.1.2020 [TR724]
Yûsuflara cân bir sûre [Dr. Reşit Haylamaz]
İnsanlığın dibe vurduğu bu sürgün günlerinde, dillerinden düşürmedikleri duaları vardı;
“Allah’ım!” diyorlardı. “Bize zulmedenlere, bizi insanlarla görüşmekten mahrum bırakanlara ve hakları olmadığı halde bize saldırıp haksızlık yapanlara karşı Sen bize yardım eyle!”
İşte, çile ve mihnetin zirve yaptığı bu günlerde Cibrîl-i Emîn’in getirdiği mesajlardan birisi de, Yûsuf Sûresi idi; Hazreti Yûsuf’un başından geçenleri anlatıyor ve zorluklar karşısında bir mü’minin, mü’mince duruşunu resmediyordu!
Baştan sona Sûre’yi okuyunca Ashâb, derin bir nefes aldılar!
Evet; söz konusu kuyu ise, atılmışlardı!
Kardeşten, hatta ana-babadan darbe yemiş, sıcak yuvalarından sökülüp atılmışlardı!
Hem, köle pazarında üç kuruşa, çent defa satılmışlardı!
İlk günden beri hayatları, yalan ve iftiralar sarmalıyla iki büklüm ve inim inim bir düzlemde sürüyordu!
Zira, işin başından beri Dâru’n-Nedve, zift akıtıyordu!
Kula kulluğa baş kaldırıp Hakk’a boyun eğmenin bir bedeli vardı ve şüphesiz onlar da bu bedeli ödüyordu.
Yolun kaderiydi bu ve çekenler gibi onlar da çekiyordu!
Haset ile başlayıp kin ve nefretle devam eden muhtevayı okuyunca, kendi dertlerini unutmuş, mihnet sarmalında seyahat eden Hazreti Yûsuf’un adımlarını takibe dalmışlardı.
Şüphesiz onlar Kur’an’ı, mesajını anlayıp hayatlarına rehber kılmak için okuyorlardı.
Değil mi ki neticede bir Mısır sultanlığı var; bugünler de geçecekti!
Zira, filmin sonu belli idi; meçhul olan, sadece süreydi!
Sûre’nin resmettiği aktörler o kadar tanıdık geliyordu ki; âdeta bir isim, bir de resimler farklıydı!
Hasedin sarmalında can çekişen kardeş, öz kardeşinin hayatına kastetmiş, ölümüne ferman kesmişti!
Senarize edilmiş bir kumpas, çalışılmış bir tiyatro idi sergilenen; göz bebeği, dünya güzeli Yûsuf’un gömleği, sahte kan damlıyordu!
“Kardeş kanı” Kâbil’i hatırlatmıştı onlara bu; hasedinden çatladığı bir gün yeryüzündeki ilk kanı, hem de kardeş kanını döken olmuştu.
İlk başlatandı ya, Kıyâmet’e kadar işlenecek her cinayette, defterine damlayan ziftten siyah bir hissesi vardı!
Ne büyük hasaret!
Ne yaparsın ki o da kardeşti!
Hem de bir peygamber çocuğu!
Peki, mü’mince duruş hangisi?
“Beni öldürmek üzere elini bana uzatsan da seni öldürmek için aynı şeyi ben, sana yapacak değilim!” diyen Hâbil’in duruşuydu, hem de bizzat Allah (celle celâlüh) tarafından bayraklaştırılan!
Hakiki mü’min olmak ne kadar da zordu!
Sıkıntıların cenderesinde inlerken, Kur’ân’ı yeniden keşfediyor gibiydiler!
Öte yandan, Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin silueti yansıyordu, Fârân dağlarına!
Sahi, kimdi Ebrehe ve niçin gelmişti Mekke’ye?
Hâbil’in kanını akıtan, öldürmek için Yûsuf’u kuyuya atan sâik değil miydi, onu da buraya getiren?
Hasedin ne çirkef bir bela olduğu, şimdi daha iyi anlaşılıyordu:
“Param var, ordum var, gücüm var!” diyor; kıskanıyor ve “bitirmek” için kılıktan kılığa giriyordu!
Zavallı!
Çile çekmeden, alın teri dökmeden, gecelerini gözyaşıyla yeşertmeden hazıra konmak istiyor, milletin alın terinden semirttiği servetiyle her şeyi yapabileceğini zannediyordu!
Halbuki, gecelerin döl yatağına “sadef sabrı” mayalamadan inci devşirilemezdi ki!
Üstelik, bitiren bitirmişse, bin Ebrehe de gelse bitiremezdi!
Ne yaparsın ki hırs bu; bitireceğini zannediyordu!
Derken, Kâbe’den daha büyük ve ihtişamlı bir mâbed yaptırmış ve meydanları inleten bir sadâ ile “Gelin!” diyordu.
Garip!
Giden yoktu!
Evet ya, nereye “gidin” dedi ise Allah (celle celâlüh), insanlar oraya gidiyordu!
Sesinin tonunu yükselterek davetini tekrarladı:
“Nasıl olur? Ben ki sizin için ne fedakârlıklara katlandım, ne paralar harcadım; bana, benim yaptığıma gelin!”
Nafile; ne gelen var ne de giden!
Beklentisine cevap bulamadığında kudurdukça kudurmuş, küplere binmişti; zaten, ipin koptuğu yer de işin burasıydı:
“Madem öyle, ben de gittiğiniz yeri yıkarım!”
Hazreti İbrâhîm’den bu yana insanların ibadet için gittiği yeri, Beytullah’ı, Kâbe’yi yıkma cür’etini gösterecek kadar alçalmıştı!
Zaten Hased ile alçaklık, Lût Gölü’ne demirlemiş ikiz kardeş gibi duruyordu!
“Hased ettiği zaman hâsidin şerrinden Sana sığınırız, Allah’ım!”
Neyse ki Kâbe’nin Sahibi vardı!
Yıkılıp gidişi, ordusuyla birlikte pul pul tükenip bitişi, bir dönüm noktasıydı; zira, o günden sonra tarihçiler, “Fil hâdisesinden şu kadar önce, bu kadar sonra” der olmuşlardı!
Şüpheleri yoktu; yine olacaktı!
Hem, insanlık köle pazarına ilk defa arz edilmiyordu ki!
Dünya güzeli Yûsuf’u, götürmüş, hem de ilk müşteriye ve beş paraya satmışlardı!
Kadr u kıymetin bilinmediği yerde ayakların baş, başların da ayak olması ilk değildi; son da olmayacaktı!
Neyse ki O (celle celâlüh) vardı!
İmtihan bu ya, “Bitti” derken bir diğeri başlıyordu:
Suç üstü basılan Zelîha, renk değiştirmiş ve dünyanın en masum insanına atf-ı cürümle zift atmıştı!
Öyle ya, pul pul dökülen yağlı karasını, ancak Mısır’ı kaynatan bir iftira ile bastırabilirdi!
Ancak, tutmadı; tutmazdı!
Evet, o gün de hâkim vardı; hem, delil de açıktı ve verilen hüküm de Zelîha’nın haksızlığını ilan istikametindeydi; ancak sırtı saraya dayalıysa mücrimin, bunun ne hükmü vardı?
Yûsuf’un çığlığını duyan, bir Allah (celle celâlüh) vardı!
O’na kul olanı, hangi tehdit korkutabilir, yolundan çevirebilirdi ki?
Öyleyse, “Ya dediğimi yaparsın, ya da zindanda ömür çürütürsün!” desen ne yazar?
Sen, kadir ü kıymet belmesen de Yûsuf, durduğu yeri bilendi ve “Senin dediğine ‘Evet’ demektense, benim için zindan daha hayırlıdır!” diyebilendi.
Şüphesiz, tarih kitabı değildi Kur’ân; dünde, günü de resmediyordu, aynı zamanda!
Her şey ayân-beyândı ama Yûsuf’un bahtına yine zindan düşmüştü!
Gerçi, O’nu tanıyıp bilene zindan, bâğ u cinân; sefasını sürene saraylar zindan olurdu!
Hatta, imanı tam olan için zindan, eşkıyadan evliyaya devşiren bir “medrese” demektir; ancak, sarayın debdebesinde yitip giden “ziyan” hayatların bunu anlaması imkansızdır!
Dahası vardı!
Ken’an ilindeki kıtlık yansıyordu, satırlardan; develerinin yularını çekip gelen kardeşlerle buluşma mevsimiydi, artık zemin.
Tanımadılar tabii ki; zira, onlara göre “Yûsuf” diye bir kardeş yoktu artık!
Öyle sanıyorlardı!
Halbuki, olup biteni gören bir Allah (celle celâlüh) bir de kadir-kıymet bilen Yûsuf vardı!
Gelişi, yeni gelişler takip etti.
Sözlerini tutmuş, cezbeden Yûsuf cömertliğine “Bünyamin” ile gelmişlerdi, gelmesine ama takıldılar takınılmaması gereken bir akabeye daha; dünyanın en temiz insanına, kendi kardeşlerine iftira atıyor: “Hırsız!” diyorlardı!
Hâlbuki Yûsuf’a, maşrabayı Bünyamin’in yüküne koymayı öğreten, bizzat Allah (celle celâlüh) idi; O’nun öğrettiğine dil uzatıyor ve “Şayet Bünyamin çaldıysa, Yûsuf da hırsızdı!” diyorlardı!
Katmerli yalan, katmerli iftira!
Bu sakîm ruh haletini resmederken Kur’ân, ağızlardan dışarıya köpürüp saçılanın, dünden bu yana içlerinde teraküm edip duranın taşması olduğunun haberini veriyor ve ekliyor:
“Şu da bir gerçek ki hâlâ içlerinde duran, dışarıya taşandan daha fazla!”
Fe Sübhânallah!
Hâlbuki, ne Bünyamin çalmıştı ne de Yûsuf hırsız!
Ümeyye İbn-i Halef’in siyâhî kölesini devleştirip “Bilâl” adıyla baş tâcı yapan yerdi, işin burası; Ümmü Enmâr’ın işkencelerine direndiği için “Habbâb” olmuştu, “İbn-i Erett!” burada ve daha nicesi!
Yûsufların yol ayırımıydı işin burası; sinesine bir taş daha bastı ve gürül gürül konuşması gerektiği yerde sükûtu tercih etti!
Susuyordu; zira, bu nâdanlığı yapan kardeşler de gün gelecek ve “Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır; doğrusu suçlu olan bizlerdik!” diyecek ve af dileneceklerdi.
Nitekim, yaptılar da!
Hazreti Yûsuf’un (aleyhi’s-selâm), o günkü duruşu da belliydi:
“Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim; sizi de Allah affetsin!”
İşte, Yûsuflara yön veren duruştu bu; kan davasına dönüştürüp gelecek nesilleri de içinde yakmamak için taş basmak gerekiyordu, sinelere!
Eski defterleri açmanın bir anlamı yoktu; zaten, elemi gitmiş, lezzeti kalmıştı yaşanılanların!
Hem, en sıkıntılı demlerde bile rahmet dalına tutunmak, şükür adına lütuf avcılığı yapmaktı, hüner!
Hâdiseler karşısında mü’mince duruşun adıydı bu ve belli ki Allah (celle celâlüh), mihnetin en koyu demlerinde, sürgün günlerinde kulunu, bugünlere hazırlıyordu!
Vakt-i zamanı geldi ve günler, Mekke açısından da bahar oldu!
Haset ve kin yüklü gönüllerin ardından ölüm kokulu Mekke de fethedildi!
Şefkat görmemiş, merhamet tatmamışlar, can korkusuna düşmüştü; kaçan kaçana!
Bilmiyorlardı!
Halbuki, her birinin ardınca giden, gidip sıcaklığıyla sarıp sarmalayan, şefkat yüklü bir Yûsuf vardı!
Rüyası görülen gün, hakikat olmuştu; yıldızlaşma sırasına girmişti Mekke.
Endişeyle bakan gözlere Yûsufça bir tebessüm yansıdı, Kâbe’den.
Fârân dağlarına yeniden doğan Güneş’in şefkatiyle ısınıverdi içleri:
“Haydi gidin; hepiniz hürsünüz!”
.. ve, bir gün daha tarih olmuştu.
Unutmamak gerektir ki Allah ve hâdiseler karşısında Peygamberâne bir duruşun, hem de başından beri değişmez bir resmiydi bu!
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sadece o günkü muhataplarının peygamberi değil ki!
Hem, suya kement vurulmaz!
Para, koltuk, makam ve mevki bir yere kadar; süre meçhul olsa da filmin sonu belli!
Gümbür gümbür yıkılışlar yeni bir “milat” olacak ve tarih, örnekleri kendinden bir hareketin Yûsuflarına destan yazacak yeniden, hem de altın harflerle!
Şairimizin dediği gibi:
“Zâlimlere bir gün dedirtir kudret-i Mevlâ:
Tallâhi, lekad âserakellâhu aleynâ”
[Dr. Reşit Haylamaz] 18.1.2020 [TR724]
“Allah’ım!” diyorlardı. “Bize zulmedenlere, bizi insanlarla görüşmekten mahrum bırakanlara ve hakları olmadığı halde bize saldırıp haksızlık yapanlara karşı Sen bize yardım eyle!”
İşte, çile ve mihnetin zirve yaptığı bu günlerde Cibrîl-i Emîn’in getirdiği mesajlardan birisi de, Yûsuf Sûresi idi; Hazreti Yûsuf’un başından geçenleri anlatıyor ve zorluklar karşısında bir mü’minin, mü’mince duruşunu resmediyordu!
Baştan sona Sûre’yi okuyunca Ashâb, derin bir nefes aldılar!
Evet; söz konusu kuyu ise, atılmışlardı!
Kardeşten, hatta ana-babadan darbe yemiş, sıcak yuvalarından sökülüp atılmışlardı!
Hem, köle pazarında üç kuruşa, çent defa satılmışlardı!
İlk günden beri hayatları, yalan ve iftiralar sarmalıyla iki büklüm ve inim inim bir düzlemde sürüyordu!
Zira, işin başından beri Dâru’n-Nedve, zift akıtıyordu!
Kula kulluğa baş kaldırıp Hakk’a boyun eğmenin bir bedeli vardı ve şüphesiz onlar da bu bedeli ödüyordu.
Yolun kaderiydi bu ve çekenler gibi onlar da çekiyordu!
Haset ile başlayıp kin ve nefretle devam eden muhtevayı okuyunca, kendi dertlerini unutmuş, mihnet sarmalında seyahat eden Hazreti Yûsuf’un adımlarını takibe dalmışlardı.
Şüphesiz onlar Kur’an’ı, mesajını anlayıp hayatlarına rehber kılmak için okuyorlardı.
Değil mi ki neticede bir Mısır sultanlığı var; bugünler de geçecekti!
Zira, filmin sonu belli idi; meçhul olan, sadece süreydi!
Sûre’nin resmettiği aktörler o kadar tanıdık geliyordu ki; âdeta bir isim, bir de resimler farklıydı!
Hasedin sarmalında can çekişen kardeş, öz kardeşinin hayatına kastetmiş, ölümüne ferman kesmişti!
Senarize edilmiş bir kumpas, çalışılmış bir tiyatro idi sergilenen; göz bebeği, dünya güzeli Yûsuf’un gömleği, sahte kan damlıyordu!
“Kardeş kanı” Kâbil’i hatırlatmıştı onlara bu; hasedinden çatladığı bir gün yeryüzündeki ilk kanı, hem de kardeş kanını döken olmuştu.
İlk başlatandı ya, Kıyâmet’e kadar işlenecek her cinayette, defterine damlayan ziftten siyah bir hissesi vardı!
Ne büyük hasaret!
Ne yaparsın ki o da kardeşti!
Hem de bir peygamber çocuğu!
Peki, mü’mince duruş hangisi?
“Beni öldürmek üzere elini bana uzatsan da seni öldürmek için aynı şeyi ben, sana yapacak değilim!” diyen Hâbil’in duruşuydu, hem de bizzat Allah (celle celâlüh) tarafından bayraklaştırılan!
Hakiki mü’min olmak ne kadar da zordu!
Sıkıntıların cenderesinde inlerken, Kur’ân’ı yeniden keşfediyor gibiydiler!
Öte yandan, Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin silueti yansıyordu, Fârân dağlarına!
Sahi, kimdi Ebrehe ve niçin gelmişti Mekke’ye?
Hâbil’in kanını akıtan, öldürmek için Yûsuf’u kuyuya atan sâik değil miydi, onu da buraya getiren?
Hasedin ne çirkef bir bela olduğu, şimdi daha iyi anlaşılıyordu:
“Param var, ordum var, gücüm var!” diyor; kıskanıyor ve “bitirmek” için kılıktan kılığa giriyordu!
Zavallı!
Çile çekmeden, alın teri dökmeden, gecelerini gözyaşıyla yeşertmeden hazıra konmak istiyor, milletin alın terinden semirttiği servetiyle her şeyi yapabileceğini zannediyordu!
Halbuki, gecelerin döl yatağına “sadef sabrı” mayalamadan inci devşirilemezdi ki!
Üstelik, bitiren bitirmişse, bin Ebrehe de gelse bitiremezdi!
Ne yaparsın ki hırs bu; bitireceğini zannediyordu!
Derken, Kâbe’den daha büyük ve ihtişamlı bir mâbed yaptırmış ve meydanları inleten bir sadâ ile “Gelin!” diyordu.
Garip!
Giden yoktu!
Evet ya, nereye “gidin” dedi ise Allah (celle celâlüh), insanlar oraya gidiyordu!
Sesinin tonunu yükselterek davetini tekrarladı:
“Nasıl olur? Ben ki sizin için ne fedakârlıklara katlandım, ne paralar harcadım; bana, benim yaptığıma gelin!”
Nafile; ne gelen var ne de giden!
Beklentisine cevap bulamadığında kudurdukça kudurmuş, küplere binmişti; zaten, ipin koptuğu yer de işin burasıydı:
“Madem öyle, ben de gittiğiniz yeri yıkarım!”
Hazreti İbrâhîm’den bu yana insanların ibadet için gittiği yeri, Beytullah’ı, Kâbe’yi yıkma cür’etini gösterecek kadar alçalmıştı!
Zaten Hased ile alçaklık, Lût Gölü’ne demirlemiş ikiz kardeş gibi duruyordu!
“Hased ettiği zaman hâsidin şerrinden Sana sığınırız, Allah’ım!”
Neyse ki Kâbe’nin Sahibi vardı!
Yıkılıp gidişi, ordusuyla birlikte pul pul tükenip bitişi, bir dönüm noktasıydı; zira, o günden sonra tarihçiler, “Fil hâdisesinden şu kadar önce, bu kadar sonra” der olmuşlardı!
Şüpheleri yoktu; yine olacaktı!
Hem, insanlık köle pazarına ilk defa arz edilmiyordu ki!
Dünya güzeli Yûsuf’u, götürmüş, hem de ilk müşteriye ve beş paraya satmışlardı!
Kadr u kıymetin bilinmediği yerde ayakların baş, başların da ayak olması ilk değildi; son da olmayacaktı!
Neyse ki O (celle celâlüh) vardı!
İmtihan bu ya, “Bitti” derken bir diğeri başlıyordu:
Suç üstü basılan Zelîha, renk değiştirmiş ve dünyanın en masum insanına atf-ı cürümle zift atmıştı!
Öyle ya, pul pul dökülen yağlı karasını, ancak Mısır’ı kaynatan bir iftira ile bastırabilirdi!
Ancak, tutmadı; tutmazdı!
Evet, o gün de hâkim vardı; hem, delil de açıktı ve verilen hüküm de Zelîha’nın haksızlığını ilan istikametindeydi; ancak sırtı saraya dayalıysa mücrimin, bunun ne hükmü vardı?
Yûsuf’un çığlığını duyan, bir Allah (celle celâlüh) vardı!
O’na kul olanı, hangi tehdit korkutabilir, yolundan çevirebilirdi ki?
Öyleyse, “Ya dediğimi yaparsın, ya da zindanda ömür çürütürsün!” desen ne yazar?
Sen, kadir ü kıymet belmesen de Yûsuf, durduğu yeri bilendi ve “Senin dediğine ‘Evet’ demektense, benim için zindan daha hayırlıdır!” diyebilendi.
Şüphesiz, tarih kitabı değildi Kur’ân; dünde, günü de resmediyordu, aynı zamanda!
Her şey ayân-beyândı ama Yûsuf’un bahtına yine zindan düşmüştü!
Gerçi, O’nu tanıyıp bilene zindan, bâğ u cinân; sefasını sürene saraylar zindan olurdu!
Hatta, imanı tam olan için zindan, eşkıyadan evliyaya devşiren bir “medrese” demektir; ancak, sarayın debdebesinde yitip giden “ziyan” hayatların bunu anlaması imkansızdır!
Dahası vardı!
Ken’an ilindeki kıtlık yansıyordu, satırlardan; develerinin yularını çekip gelen kardeşlerle buluşma mevsimiydi, artık zemin.
Tanımadılar tabii ki; zira, onlara göre “Yûsuf” diye bir kardeş yoktu artık!
Öyle sanıyorlardı!
Halbuki, olup biteni gören bir Allah (celle celâlüh) bir de kadir-kıymet bilen Yûsuf vardı!
Gelişi, yeni gelişler takip etti.
Sözlerini tutmuş, cezbeden Yûsuf cömertliğine “Bünyamin” ile gelmişlerdi, gelmesine ama takıldılar takınılmaması gereken bir akabeye daha; dünyanın en temiz insanına, kendi kardeşlerine iftira atıyor: “Hırsız!” diyorlardı!
Hâlbuki Yûsuf’a, maşrabayı Bünyamin’in yüküne koymayı öğreten, bizzat Allah (celle celâlüh) idi; O’nun öğrettiğine dil uzatıyor ve “Şayet Bünyamin çaldıysa, Yûsuf da hırsızdı!” diyorlardı!
Katmerli yalan, katmerli iftira!
Bu sakîm ruh haletini resmederken Kur’ân, ağızlardan dışarıya köpürüp saçılanın, dünden bu yana içlerinde teraküm edip duranın taşması olduğunun haberini veriyor ve ekliyor:
“Şu da bir gerçek ki hâlâ içlerinde duran, dışarıya taşandan daha fazla!”
Fe Sübhânallah!
Hâlbuki, ne Bünyamin çalmıştı ne de Yûsuf hırsız!
Ümeyye İbn-i Halef’in siyâhî kölesini devleştirip “Bilâl” adıyla baş tâcı yapan yerdi, işin burası; Ümmü Enmâr’ın işkencelerine direndiği için “Habbâb” olmuştu, “İbn-i Erett!” burada ve daha nicesi!
Yûsufların yol ayırımıydı işin burası; sinesine bir taş daha bastı ve gürül gürül konuşması gerektiği yerde sükûtu tercih etti!
Susuyordu; zira, bu nâdanlığı yapan kardeşler de gün gelecek ve “Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır; doğrusu suçlu olan bizlerdik!” diyecek ve af dileneceklerdi.
Nitekim, yaptılar da!
Hazreti Yûsuf’un (aleyhi’s-selâm), o günkü duruşu da belliydi:
“Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim; sizi de Allah affetsin!”
İşte, Yûsuflara yön veren duruştu bu; kan davasına dönüştürüp gelecek nesilleri de içinde yakmamak için taş basmak gerekiyordu, sinelere!
Eski defterleri açmanın bir anlamı yoktu; zaten, elemi gitmiş, lezzeti kalmıştı yaşanılanların!
Hem, en sıkıntılı demlerde bile rahmet dalına tutunmak, şükür adına lütuf avcılığı yapmaktı, hüner!
Hâdiseler karşısında mü’mince duruşun adıydı bu ve belli ki Allah (celle celâlüh), mihnetin en koyu demlerinde, sürgün günlerinde kulunu, bugünlere hazırlıyordu!
Vakt-i zamanı geldi ve günler, Mekke açısından da bahar oldu!
Haset ve kin yüklü gönüllerin ardından ölüm kokulu Mekke de fethedildi!
Şefkat görmemiş, merhamet tatmamışlar, can korkusuna düşmüştü; kaçan kaçana!
Bilmiyorlardı!
Halbuki, her birinin ardınca giden, gidip sıcaklığıyla sarıp sarmalayan, şefkat yüklü bir Yûsuf vardı!
Rüyası görülen gün, hakikat olmuştu; yıldızlaşma sırasına girmişti Mekke.
Endişeyle bakan gözlere Yûsufça bir tebessüm yansıdı, Kâbe’den.
Fârân dağlarına yeniden doğan Güneş’in şefkatiyle ısınıverdi içleri:
“Haydi gidin; hepiniz hürsünüz!”
.. ve, bir gün daha tarih olmuştu.
Unutmamak gerektir ki Allah ve hâdiseler karşısında Peygamberâne bir duruşun, hem de başından beri değişmez bir resmiydi bu!
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sadece o günkü muhataplarının peygamberi değil ki!
Hem, suya kement vurulmaz!
Para, koltuk, makam ve mevki bir yere kadar; süre meçhul olsa da filmin sonu belli!
Gümbür gümbür yıkılışlar yeni bir “milat” olacak ve tarih, örnekleri kendinden bir hareketin Yûsuflarına destan yazacak yeniden, hem de altın harflerle!
Şairimizin dediği gibi:
“Zâlimlere bir gün dedirtir kudret-i Mevlâ:
Tallâhi, lekad âserakellâhu aleynâ”
[Dr. Reşit Haylamaz] 18.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Kaydol:
Yorumlar (Atom)